Lingua franca -Özdemir İnce-
Lingua francalar antik çağlardan beri var olmuştur. Latince ve Koini Yunancası, Roma İmparatorluğu ile Helen kültüründe geçer dil statüsünde konuşulmuştur. Akadca ve Aramice de Ortadoğu’da eski zamanlarda geçer dil olmuştur.
İNGİLİZCENİN ÇOĞUNLUĞUN ANADİLİ OLDUĞU BÖLGELER
İngilizcenin resmi dil olduğu ancak çoğunluğun anadili olmadığı ülkeler: Birleşik Krallık’ın kolonicilik yolu ile dünyanın büyük bir kesimini denetim altına alması, bu bölgelerde İngilizcenin yönetimde kullanılmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda kolonicilik dönemi bitmesine karşın, pek çok yüksek etnik ve dilsel çeşitliliğe sahip eski koloni ülkesi İngilizceyi resmi dilleri olarak benimsemiştir. İngilizce aynı zamanda günümüzde bir dünya dilidir. Fransızca da benzer bir şekilde Fransız ve Belçika koloniciliği yolu ile günümüzde hâlâ Batı ve Orta Afrika ülkelerinde geçer dildir ve resmi statüye sahiptir.
Türkçe, Osmanlı yönetimi boyunca Anadolu ve Balkanlar başta olmak üzere Osmanlı topraklarında lingua franca görevi yapmıştır.
Türkiye’nin günümüz sınırları içerisinde tarihsel olarak birçok ölü dil ve konuşulan diller bulunmaktadır. MÖ 2. bin yılda çivi yazısı ile yazılan ve Hint-Avrupa dil ailesinin en eski dili olan Hititçe ülke topraklarındaki en eski dillerden kabul edilmektedir. Ayrıca Anadolu tarihinde konuşulan diğer diller arasında Luvice, Palaca, Lidce ve Luvi grubundan Likçe, Lidca ve Milyanca bulunmaktadır. Ancak bu diller belli bir tarihsel dönemde Grekleşmesi ya da Helenleştirme sonucu bölgedeki Yunanca ve lehçelerinin azınlıkların asimilasyon (özümlenme) olması sonucu bu dillerin öldüğüne inanılıyor. Bölgede kurulan Urartu Krallığı tarafından MÖ 9. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar kullanılmıştır.
RESMİ DİL
Türkiye Cumhuriyeti’nde anayasanın üçüncü maddesinde uyarınca yalnızca Türkçe resmi dil olarak geçmektedir. Türkçe ülkedeki kullanılan, konuşulan, yazılan resmi dildir. Devlet daireleri, mahkemeler, Meclis ve diğer kamu kurumlarında anayasa hükmünce Türkçe kullanılmakta olup herhangi bir başka dilin anayasada belirtilmemesi nedeniyle konuşulması yasaktır.
EĞİTİM
Türkiye’de eğitim ve öğretim kurumlarında ana dil olarak yalnızca Türkçe öğretilmektedir. Ayrıca anayasanın 42. maddesi ile Türkçe dışında Türkiye vatandaşlarına anadil olarak başka herhangi bir dil öğretilemez fıkrası her düzeyde eğitim dilinin Türkçe olduğunu resmileştirmektedir. Azınlık-bölgesel diller ülkedeki eğitim kurumlarında yalnızca seçmeli ders düzeyinde öğretilirken ülkedeki eğitim ve öğretim kurumlarının genelinde yabancı dil olarak başlıca İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça öğretilmektedir.
Sonuç olarak: Kürtçü çevrelerinin kendi dillerinin bir anayasal ya da yasal hak olarak dayatılması, öğretimde ikinci dil olması iddiası bu bağlamda değerlendirilmelidir. Böyle bir şey ancak Türkiye’nin üniter ulus devlet niteliğini yitirmesi sonucu olabilir.
KARAMANOĞLU MEHMET BEY’İN FERMANI
1277 yılında Türkçenin zayıfladığı, Farsça ve Arapça karşısında itibarsız görüldüğü Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçenin konuşulmasını zorunlu kılan, Türkçenin resmi dil olduğunu belirten bir ferman yayımlar.
Karamanoğlu Mehmet Bey, Karamanoğulları Beyliği hükümdarı 1. Mehmet’tir. 21 yaşında beyliğin başına geçmiştir (1261). 16 yıl beyliği yönetmiştir (1277). 1277 yılında Moğollar tarafından öldürülmüştür (1280 yılında öldürüldüğünü söyleyenler de vardır). Mezarı Karaman’da bulunmaktadır.
13 Mayıs 1277 tarihinde fermanın yayımlanması nedeniyle her yıl dil bayramı 13 Mayıs’ta kutlanır.
İşte o ünlü ferman:“Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye” der.
Bu ferman İbni Bibi eserinde Farsça olarak yer almaktadır. Bu eser 15. yüzyılda Yazıcıoğlu Ali tarafından Türkçeye (Tevarih-i Âl-i Selçuk) adıyla çevrilmiştir. Eser Topkapı sarayında Revan bölümünde 1391 numarası ile bulunmaktadır.]
***
Tarih boyunca ancak dilleri lingua franca (ortak dil) olan uluslar devlet kurabilmişlerdir ve Anadolu Selçuklu devletinin dili Türkçedir. Abdullah Öcalan’ın eski avukatlarından Ahmet Zeki Okcuoğlu adlı biri katıldığı bir programda “Türk diye bir şey yoktur, Türklerin tarihi yoktur. Türkmenler aslında Kürt’tür” diye zırvalamış... Ancak ben bu densizliğin yanıtını 29 Eylül 2026 günü yayımlanan “Türkiye ve Türkler” adlı yazımla önceden vermişim. Bu kafayla Adem ve Havva’nın Kürt olduğu; Göktürk Kağanlığı dönemine ait ilk yazılı tarihi belge Orhun Yazıtları’nın dilinin Kürtçe olduğunu bile iddia edebilir. Zaten aşağısı idare etmez (!)... Ürümeleriyle sürüye kurt getiren garip yaratıklardır bunlar.
/././
Yapay zekâ çağında düşünmenin sınıf siyaseti -Ergin Yıldızoğlu-
Modern kapitalizmde üniversite eğitimi, daha yüksek beceri, daha iyi iş ve daha yüksek gelir anlamına geliyordu. Financial Times’ın aktardığı bir araştırmanın bulguları bu varsayımın hızla zayıfladığını gösteriyor: ABD ve İngiltere’de işverenler giderek diplomadan çok belirli becerilere bakıyor. Üniversite eğitimi gerektirdiği düşünülen metin üretme, kodlama, veri analizi ve araştırma gibi bilişsel görevleri, artık yapay zekâ üstlenmeye başlıyor. FT farkında değil ama bu sorun işgücü piyasasının sınırlarını aşıyor.
ÜNİVERSİTENİN ÇELİŞKİSİ
Üniversite bir taraftan kapitalizmi yeniden üreten işgücünü ve organik entelijansiyayı yetiştirirken diğer taraftan “Bu bilgi doğru mu?”, “Neden bu soruyu böyle soruyoruz?”, “Kimin çıkarına?”, “Başka türlü bir toplum mümkün mü?” gibi “insan merkezli” soruları soracak öznellikleri de yetiştirir. Sosyal bilimler de tarihsel bilinç, sınıf ilişkileri, iktidar, mülkiyet, ideoloji, devlet, eşitsizlik üzerine düşünmeye olanak verecek kavramların edinilmesini; adalet konusunda düş kırıklığına uğrayanların siyasete, din konusunda düş kırıklığına uğrayanların felsefeye yönelmesini kolaylaştırır.
Ancak üniversite piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlandığında “istihdam edilebilirlik”, “beceri”, “verimlilik” ve ölçülebilir ekonomik getiri temel kriterler haline geldiğinde, eğitim giderek toplumu anlamaktan çok işgücü piyasasına uyum sağlamaya indirgenir.
Devletlerle özellik güvenlik alanında çalışan teknoloji şirketi Palantir’in üniversite mezunları yerine genç yetenekleri doğrudan seçip şirket içinde eğitme girişimi FT’nin verdiği çarpıcı, semptomatik bir örnek. Palantir’in sahibi Peter Thiel’in ırkçı faşist dünya görüşü, üniversiteye yönelik açık eleştirileri düşünüldüğünde, bu örneği “diplomasız yetenek keşfi” olarak okunmak zor. Palantir’in niyeti bir yana, burada karşımıza kurumsal olarak çok daha önemli bir soru çıkıyor: Genç insanın eğitimini giderek üniversiteden şirketin kendisine aktarırsak, onu yalnızca bir işçi olarak mı eğitmiş oluruz yoksa aynı zamanda belirli bir şirket ideolojisinin öznesi olarak mı kurarız?
Louis Althusser’in “interpellation” (özneleştirme) kavramıyla söylersek ideoloji insanlara yalnızca birtakım fikirler “öğretmez”; onları belirli toplumsal öznelere çağırır. “Sen başarılı bir gençsin. Sen yeteneklisin. Sen girişimcisin. Sen meritokrasi sayesinde yükselebilirsin.” Bu çağrı, kişiyi kendi konumunu şirketin değerlerini paylaşan bireysel bir başarı projesi olarak görmeye yöneltebilir. İşçi artık kendisini sermaye ile karşıt çıkarları bulunan bir sınıfın üyesi olarak değil, şirketin başarısıyla kendi başarısını özdeşleştiren bir “yetenek” olarak algılar.
Üniversite eğitiminin ideolojik açıdan tarafsız olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Ancak üniversitenin çoğul yapısı, farklı disiplinler ve birbirleriyle çatışan düşünce gelenekleri, bireye kendi toplumsal konumunu sorgulayabileceği bir alan açabilir. Şirket eğitiminde, performans değerlendirmesi, kariyer ve gelir aynı kurumsal yapının kontrolündedir; böylece eğitim ile ideolojik interpellation arasındaki mesafe daralabilir.
KRİZ DÖNEMLERİNDE...
Ekonomik kriz derinleştiğinde insanların “Neden yeterince başarılı olamadım” sorusundan “Bu sistem neden böyle işliyor” sorusuna geçmeleri, bireysel başarısızlıkla yapısal sorunu birbirinden ayırmaları gerekir. Eleştirel düşünme tam da bu geçişi mümkün kılar. Ancak YZ eleştirel düşünmeye duyulan ihtiyacı artırırken aynı teknolojik dönüşüm eğitim kurumlarını piyasanın ve şirketlerin ihtiyaçlarına daha fazla bağlamaya başlıyor.
Aslında, sermaye açısından, eleştirel düşüncenin tamamen ortadan kalkması gerekmez. Eleştirel düşüncenin üretkenlik için gerekli olan kısmını korumak fakat toplumsal eleştiriye dönüşebilecek kısmını etkisizleştirmek yeter.
Böylece, iyi mühendis, işçi ya da yönetici, işletme ekosistemi dışındaki sorunları görse bile sorgulayacak kavramlardan, bilişsel modellerden yoksun kalabilir. YZ çağındaki sınıf mücadelesinin yeni boyutlarından biri de budur.
Sermaye için daha iyi çalışan insanlar mı yetiştireceğiz, yoksa gerektiğinde sermayenin kendisini de sorgulayabilen yurttaşlar mı?
/././
Zorunlu ‘yük paylaşımı stratejisi’-Mehmet Ali Güller-
ABD dün itibarıyla Irak’tan tamamen çekildi. 1 Ekim tarihi Irak’ta “Egemenlik Bayramı” ilan edildi.
Bu hem 23 yıllık işgalin hem de 35 yıllık Ortadoğu stratejisinin sonudur. 1990’dan itibaren bölge için “açık askeri saldırganlık” stratejisi başlatan ABD açısından 30 Eylül 2026, bir dönemin kapanması anlamına geliyor. 1 Ekim 2026 ise bölgemiz açısından yeni bir dönemin başlaması demek.
DONROE DOKTRİNİ
ABD’nin Irak’tan son askerini çekmesi “gerileme sürecinin” sonucudur. Obama yönetiminden itibaren ABD, Afganistan ve Irak işgallerini sonlandırma ve adım adım askeri güçlerini azaltma kararı aldı ve Beyaz Saray’a gelenler bunu sıra sıra farklı ölçeklerde uyguladılar.
Diğer yandan ABD’nin “Büyük Ortadoğu”dan çekilmesi, son olarak Trump yönetiminin doktrinleştirdiği, “genel gerilemeye” uygun Donroe Doktrini ile birlikte düşünülmelidir. ABD, Batı Yarımküre’de egemenliği esas alan, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yükü müttefiklerine paylaştırarak buradaki ağırlığını azaltan ve azalttığı kuvveti Pasifik’te Çin’i çevrelemekte kullanmayı amaçlayan bir doktrin belirledi.
EMPERYALİSTLER NASIL ÇEKİLİR?
“ABD ne yaparsa bir büyük planın gereği yapar” görüşü doğru değildir: Donroe Doktrini, bir gerileme sürecinin “zorunlu” sonucudur. ABD öyle istediği için değil, zorunda kaldığı için çekiliyor.
ABD gerilediği için çekiliyor, iktisadi kapasitesinin birkaç cephede birden büyük askeri varlık bulundurmasını artık sağlayamadığı için çekiliyor. Emperyalist ABD güçlü olsa, değil Irak’tan çekilmek, İran engelini de geçip sıra sıra her yeri işgal etmek ister, her yeri yönetmek ister, tüm doğal kaynaklara el koymak ister.
Çekilmek, işgal etmekten vazgeçmek, yönetmeyi bırakmak emperyalizmin doğasına aykırıdır ve emperyalistler ancak güç kaybederlerse çekilirler.
DÜNYA TAHLİLİ
Dünya tahlilini doğru yapmadan, süreci strateji düzleminde anlamak ve genel gidişat eğilimini belirlemek olası değil. Olmakta olan şudur: Çin ABD ile makası kapatıyor, “tek merkezli dünya” kısa dönemi kapandı, “çok merkezli dünya” adım adım inşa oluyor ve Çin’in göbeğinde olduğu Küresel Güney ülkeleri ABD’yi küresel politikalarda yavaş yavaş dengeliyor.
ABD’nin geri çekilmesi, işte bu genel sürecin içindedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığını İran’da yapamaması da bu genel süreçle uyumludur. “Amerikan hegemonyacılığının sonu” açısından İran bir dönüm noktasıdır, ileride daha iyi görülecektir.
ABD VARLIĞININ DARALMASI
Kuşkusuz ABD için bölgeden geri çekilme, elbette bir “tam çekilme” değildir. ABD hem petrodolar sisteminin ihtiyacı nedeniyle hem ileri karakolu İsrail’in geleceği nedeniyle, tutunabildiği kadar bölgede tutunmak isteyecektir. Bu aşamada önemli olan ABD askeri varlığının bölgemizin derinliklerinden Körfez’e doğru daralmasıdır.
ABD’nin “tam çekilmesi”, çok merkezli dünyanın inşasına paralel olarak Amerikan güvenlik mimarisinin adım adım çözülmesiyle, bölgede yeni güvenlik mimarisi inşasıyla, geniş işbirliğiyle, emperyalizme alan daraltarak önümüzdeki dönemde elbette yaşanacaktır.
ABD’NİN İŞLERİ DEVRALINMAMALI
Dolayısıyla bölge açısından mesele şu soruya verilecek doğru yanıttır artık: ABD’nin yük paylaştırma stratejisinin yükleyeceği ağırlıklar, bölge ülkeleri için fırsat mıdır, yoksa sıkıntı ve zorluk mu?
Taktik düzeyde kimi ülkeler bundan kısa vadede yarar sağlasa da stratejik düzeyde bunun nasıl bir zorluk olduğu mutlaka anlaşılacaktır.
“ABD’nin işlerini” devralan, ABD’nin yenilgisini paylaşır.
/././
Dil Devrimi'nin İki Dev Adımı: CHP Programı'nın ve Anayasanın Türkçeleştirilmesi -Sinan Meydan-
1945 yılında anayasa dilinin Türkçeleştirilmesi bir devrimdi, 1952 yılında anayasa dilinin eski dile döndürülmesi ise karşı devrim...
Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Türk Devrimi ile sadece Türk ulusunu değil, Türk ulusunun dili Türkçeyi de kurtardı.
Genç Cumhuriyet, Türkiye’de eğitimin dilini, sanatın dilini, bilimin dilini, dinin dilini, siyasetin dilini, hukukun dilini; kısacası Türk ulusunun ortak iletişim dilini, Anayasadaki ifadeyle “devletin resmi dilini” Türkçe yaptı. (1876 Anayasası’nda devlet memurlarının ve milletvekillerinin Türkçe bilmesi zorunlu kılınmıştı. Cumhuriyet ise açıkça Türkçeyi devletin resmi dili yaptı.)
DİL DEVRİMİ
1928 yazı devrimi ile Türkçenin yapısına uygun yeni Türk harfleri kabul edilmişti. Ancak Arapça, Farsça terimlerle kuşatılmış Osmanlıcayı yeni harflerle yazmak yeterli değildi. Aynı zamanda Türkçeyi, Arapça ve Farsça başta olmak üzere yabancı dillerin baskısından kurtarmak gerekliydi. Bu nedenle yazı devrimini tamamlayacak bir dil devrimine ihtiyaç vardı.
Atatürk’ün isteği ile 12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” (1936’dan sonraki adıyla Türk Dil Kurumu) kuruldu. Türk Dil Kurumu, tarama, derleme ve türetme çalışmalarına başladı. Anadolu’da halk ağızlarından derlemeler yapıldı. 600 bin civarında fiş hazırlandı. Bunlar “Söz Derleme Dergisi” (6 cilt) ve “Derleme Sözlüğü” (12 cilt) gibi yayınlarda toplandı. Yüzlerce Osmanlıca sözcüğe Türkçe karşılık bulundu ve bunlar gazetelerde “Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu” adıyla yayımlandı. (Bkz. 1935 yılı Ulus gazetesinin çeşitli sayıları) Ayrıca “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu” ve “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu” hazırlandı. Bu derleme, tarama çalışmaları sonunda unutulmaya yüz tutmuş çok sayıda Türkçe sözcük dile kazandırıldı. Örneğin Anadolu ağızlarından o zaman derlenen “abartmak”, “yoz”, “yozlaşmak”, albeni”, “ivedi”, “kuzey”, “güney” vb. çok sayıda sözcük bugün kullanılmaktadır. Bu arada türetme çalışmalarıyla da çok sayıda yeni Türkçe sözcük türetildi. Cumhurbaşkanı Atatürk ve Başbakan İnönü de konuşmalarında öz Türkçe sözcükleri kullanarak dil devrimine katkıda bulundular. Ayrıca Atatürk de Türkçe sözcükler türetti.
ATATÜRK’ÜN 3 MAYIS 1935 SÖYLEVİ
Bu bağlamda Atatürk’ün 3 Mayıs 1935 tarihli “Türk Kuşunun Açılış Söylevi” dikkat çekicidir. Atatürk, “Türk çocuğu! Her işte olduğu gibi havacılıkta da en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini az zamanda dolduracaksın” dediği konuşmasının tamamında Türkçe sözcükler kullanmıştı. Atatürk’ün bu konuşmasını manşetten veren 4 Mayıs 1935 tarihli Ulus gazetesi, “Atatürk’ün dünkü söylevinde hiçbir yabancı kelime yoktur; söylevde kullanmış olduğu bazı kelimelerin anlamları şunlardır,” diyerek bir sözcük listesi yayımlamıştı. Söz konusu listedeki bazı sözcükler ve anlamları şöyleydi:
UNMAK: Yapmak, imal etmek; UNSUR: İLGİNLİK: Alakadardık; EGEMENLİK: Hakimiyet; YARATIK: Mahluk; CUDA: Asla; KAPASİTE: Yetenek; DÖLEN: Azim; ÜRÜN: Mahsul; OKAN: Büyük; YALIN-PARLAK: Çıplak, açık; YÖNEY: Cephe; ARAÇ: Vasıta; DÜZENLEMEK: Tanzim etmek; UÇMAN: Tayyareci; ÖNEM: Ehemmiyet; GÜVEN: İtimat; ÖDEV: Vazife; KIVANÇ: Memnuniyet; DÜZEY: Seviye; ÜZEL: Ezeli; ULUS: Millet… (Ulus, 4 Mayıs 1935, s. 1)
4 Mayıs 1935 tarihli Ulus gazetesi, hem Atatürk’ün öz Türkçe sözcükler kullandığı bu söylevine ve bu söylevde kullandığı bazı öz Türkçe sözcüklere hem de “Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu No.41” başlığı altında Osmanlıca sözcüklere bulunan Türkçe karşılıklara yer vermişti. 41.bölüm, söz konusu kılavuzun son bölümüydü.
Bu sözcüklerden bazıları (Türkçe ve Osmanlıca) da şunlardı: GELİR: Varidat; ORTALAMA: Vasati; VARMAK: Vasıl olmak; GENİŞ: Vasi; YURT: Vatan; KOYMAK: Vaz’etmek; ELKOMAK: Vaz’ı yedetmek; AÇIK: Vazıh; DURUM: Vaziyet; SUÇ: Vebal; AĞRI-ACI: Veca; YÜZ: Vech; BÖYLE-BÖYLECE: Vechile; ÖZSÖZ: Vecize; SAĞLICA: Veda; ÖLÜM: Vefat; BOLLUK-ÇOKLUK: Vefret; ANSIZIN-BİRDENBİRE: Vehleten; BİLE: Velev; DÜĞÜN: Velime; DOĞURGAN: Velüd; GÜRÜLTÜ-PATIRTI: Velvele; GENİŞ: Vesi; BELGE: Vesika; KUŞKU: Vesvese; KAZIK: Veted; İL: Vilayet; OLMA: Vuku; TEK: Yekta; EL: Yed; BİRİCİK: Yegane; TUTAR: Yekün; ANT: Yemin; SOL: Yeser; ÖKSÜZ: Yetim; GÜNLÜK: Yevmi; GÜNDELİK: Yevmiye; KURAKLIK: Yübuset; SUBAY: Zabit; ELE GEÇİRMEK: Zabtetmek; AÇIK: Zahir; SÜS: Ziynet… (Ulus, 4 Mayıs 1935, s.1-2)
Atatürk’ün 3 Mayıs 1935 söylevinde kullandığı öz Türkçe sözcüklerin ve “Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu”nda yer alan öz Türkçe sözcüklerin önemli bir bölümünü bugün de kullanıyoruz.

Ulus Gazetesi 4 Mayıs 1935.
CHP’NİN ÖZ TÜRKÇE PARTİ PROGRAMI VE ATATÜRK
9-16 Mayıs 1935 tarihleri arasında CHP’nin 4. Büyük Kurultayı toplandı. Bu kurultayda onaylanan 1935 CHP Programı’nın daha girişinde “Türk Devrimi” deyimi kullanılmıştır. Programın sadece içeriği değil, dili de Türk Devrimi’nin ruhunu yansıtacak biçimde öz Türkçedir. Programda “İnkılâp” yerine “Devrim”, “Fırka” yerine “Parti”, “Kongre” yerine de “Kurultay” terimleri kullanılmıştı. Programda geçen öz Türkçe terimlerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için parti programının sonuna, “Program İçindeki Kelimelerden Bir Kısmının Osmanlıca Karşılıkları” başlıklı Türkçe-Osmanlıca mini bir sözlük eklenmişti. 1935 CHP Parti Programındaki öz Türkçe sözcüklerden bazıları şunlardı:
AKIM: Cereyan; ALAN: Meydan, Saha; AR: Güzel Sanatlar; ARAÇ: Vasıta; AŞAMA: Mertebe; BAĞINSIZ: Müstakil; BAŞARI: Muvaffakiyet; BÖLGE: Mıntıka; ÇAĞDAŞ: Muasır; DAYANIŞMA: Tesanüt; EGEMENLİK: Hakimiyet; ENDÜSTRİ: Sanayi; ETKİ: Tesir; GELİŞİM: İnkişaf; GİRİŞİM: Teşebbüs; GÜVEN: İtimat; GENEL: Umumi; EVRİMSEL: Tekamüli; FİNANSAL: Mali; HAKYERİ: Mahkeme; KAMUSAL: Umumi; KAPİTAL: Sermaye; KAPSAMAK: Şamil olmak; KARŞIT: Zıd; KONU; Mevzu; KURUM: Müessese; KUTSAL: Mukaddes; ÖĞRETİM: Tedris; ÖĞRENİM: Tahsil, ÖNEM: Ehemmiyet; ÖZEN: İtina; ÖZGÜR: Serbest; ÖZVERİ: Fedakarlık; SONUÇ: Netice; SOSYAL: İçtimai; TARIM: Ziraat; TÜZEL: Adli; TÜZÜK: Nizamname; ÜRETİM: İstihsal; ÜRÜN: Mahsul; YARGIÇ: Hakim; YAYIN: Neşriyat; YETKİ: Salahiyet; YÖNETİM: İdare…

(CHP 1935 Programı, Ankara Ulus Basımevi, s.54)
1935 CHP parti programındaki öz Türkçe sözcüklerin çoğunu bugün de kullanıyoruz.
Cem Eroğul, “Anayasa ve Tüze Dilinin Türkçeleştirilmesi” başlıklı makalesinde, öz Türkçeleştirilen 1935 CHP tüzüğünün, “Atatürk ölünceye dek yürürlükte tutulmuş” olmasını, “Atatürk’ün dil devrimine ölümüne kadar bağlı kaldığına” kanıt olarak göstermiştir. (Cem Eroğul, ‘Anayasa ve Tüze Dilinin Türkçeleştirilmesi’, AÜSBF Dergisi, C.49, S.3, 1 Mart 1994, s. 134)
Eroğul’un, -benim de katıldığım- şu değerlendirmesi de önemlidir: “Atatürk’ün Güneş-Dil Kuramı’yla birlikte yeni sözcüklerden vazgeçtiği, dahası, bu kurama, vazgeçişini örtmek için sarıldığı savı, çirkin olmak bir yana, düpedüz yalandır. Yalan olduğunun kanıtı, doğrudan doğruya Atatürk’ün söz ve eylemleridir. 1936 TBMM açılış söylevinde: ‘Sayın, Kamutay, kurum’; 1937’deki söylevinde: ‘Türeli bir plan, sevgi, kurum, Kamutay, arsıulusal, amaçlanan, verimli, ölçü, bilgi’; 1938’deki söylevinde de: ‘Yüce Saylavlar, Kamutay, türeli surette, aydınlatmak’ gibi sözler yer alıyor. Sayrı (hasta) olduğu için Başbakan Celal Bayar’a okuttuğu bu son açılış söylevinde, Atatürk’ün dil çalışmalarına ne denli önem verdiğini gösteren şu tümceler var: ‘Dil Kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Atatürk, ölümünden iki ay önce, 5 Eylül 1938’de yazdırdığı vasiyetnamesinde, Dil ve Tarih Kurumlarına, çalışmalarını etkin bir biçimde sürdürmelerine yetecek sürekli bir gelir bırakmıştır. Atatürk, 1932’de başlattığı dil devrimini sonuna dek korumuş, ölümünden sonra da sürdürülmesini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dilemiştir.” (Eroğul, s. 134-135)
Gerçekten de Atatürk, dilde Türkçeleştirme hareketinden hiçbir zaman vaz geçmedi. Öyle ki Atatürk ölümünden bir iki yıl önce; 1936-1937 yıllarında geometri terimlerini Türkçeleştirmek için bir Geometri kitabı yazdı. Bu kitapta, artı, eksi, bölü, çarpı, üçgen, dörtgen, açı, uzay, yüzey… gibi çok sayıda Türkçe terime yer verdi. Atatürk’ün türettiği bu terimlerin neredeyse tamamını bugün de kullanıyoruz.
CHP ve özellikle Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün ölümünden sonra da dil çalışmalarını sürdürdü. Bu çalışmaların en önemli eseri 1945 yılında anayasa ve içtüzük dilinin Türkçeleştirilmesidir.
TÜRKÇE ANAYASA
29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilanı için yapılan anayasa değişikliğinde, “Türkçe’nin resmi dil olduğu” açıkça anayasanın başına yazıldı. (1921 Anayasası: Md.2) Ondan sonraki bütün anayasalarda da yer aldı.
1942 yılının başlarında iki ayrı kurul “Anayasayı Türkçeleştirme tasarıları” hazırladı ve bu tasarılar milletvekillerine, Yargıtay. Danıştay, Sayıştay başkanlarına, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakülteleri profesörlerine, dil uzmanlarına dağlatıldı. Anket sonuçlarına göre, üçüncü bir tasarı daha hazırlandı, bu tasarı da CHP grubunda otuz kişilik bir komisyonda yeniden düzeltildi, sonra da grupta görüşülüp kabul edildi.
Anayasanın dilini Türkçeleştirme tasarısı, 10 Ocak 1945 günü, TBMM genel kurulunda, İzmir Milletvekili Başbakan Şükrü Saracoğlu ile 222 arkadaşının önerisi üzerine görüşülüp kabul edildi. Türkçeleştirilmiş anayasa, 455 milletvekilinden, oylamaya katılan 365 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edildi. (O günkü toplantı tutanakları için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 15, 10.01.1945, s. 41-59.) 11 Nisan 1945 tarihinde Meclis İçtüzüğü de Türkçeleştirildi.
1946’da kurulan DP, Türk Devrimi’ni hedef aldı. DP Genel Başkanı Adnan Menderes, Atatürk’ün yaptığı devrimleri, “Millete mal olanlar, olmayanlar!” diye ikiye ayırıp bazı devrimleri saldırıya açık hale getirdi. İşte o devrimlerden biri de dil devrimiydi.
1952 yılının sonunda, DP’nin kurucularından İstanbul Milletvekili Fuat Köprülü ve 203 arkadaşı, TBMM’ye bir önerge verdiler; 1945’te “yapay bir dil yaratıldığını” iddia ederek “yaşayan dile dönülmesini” istediler. Köprülü’nün önerisi genel kurulda görüşülürken, bu sefer İzmir Milletvekili Zühtü Hilmi Velibeşe ile 185 arkadaşı, 1945 metnini bütünüyle yürürlükten kaldırıp 1924 metnine geri dönülmesini isteyen bir öneri verdiler. Sonunda 24 Aralık 1952’de, TBMM’deki 487 milletvekilinden 342 milletvekilinin “kabul” oyuyla anayasanın eski diline geri dönüldü. Ayrıca Meclis İçtüzüğü de eski diline çevrildi.
1945 yılında anayasanın dilinin Türkçeleştirilmesi, dil devriminin ve Türk Devrimi’nin geldiği aşamayı göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Öyle ki, bugün Türk anayasa diline yerleşmiş olan birçok sözcüğü bu metne borçluyuz. Bugün kullandığımız anayasa, başkent, yasama, yürütme, yargı, egemenlik, yetki, görev, cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu, dönem, üye, oy, sorumlu, sorumsuz, tanık, suçüstü, zamanaşımı, ödenek, içtüzük, oturum, soru, gensoru, meclis soruşturması, tamsayı, olağanüstü, sözleşme, gerekçe, başkomutanlık, genelkurmay başkanlığı, dokunulmazlık, işlem, Yüce Divan, tasarı, Danıştay, uzmanlık, tüzük, yürürlüğe girmek, Yargıtay, başsavcı, genel kurul, adçekme, eşitlik, dernek, konut, kamulaştırma, basın, sıkıyönetim, gözetim, sonuç, gider, gerçek kişi, tüzelkişi, ayaklanma, okul, il, ilçe, bucak, yetki genişliği, yeterlik, Sayıştay, genel uygunluk bildirimi… Bu sözcükler, genellikle dil devriminden itibaren yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılıp ve bir ölçüde dolaşıma sokulmuş sözcüklerdi. Ancak bunların anayasaya alınması, dil devrimi açısından dev bir adımdı. (Eroğul, s. 136)
***
1945 yılında anayasa dilinin Türkçeleştirilmesi bir devrimdi; 1952 yılında anayasa dilinin eski dile döndürülmesi ise karşı devrim...
Atatürk’ün yazı ve dil devrimleri her şeye rağmen başarılı oldu. Öyle ki bugün, yeni Türk harfleriyle yazdığımız güzel Türkçemize yerleşmiş ve kullandığımız birçok Türkçe sözcük, dil devrimi sürecinde derlenmiş, taranmış veya türetilmişti. Bu sözcüklerden bazılarını ise devrimin önderi Mustafa Kemal Atatürk türetmişti.
/././
Cumhuriyet



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder