NATO’nun 1.5 trilyon dolarlık küresel askeri fabrikası: Draghi raporunda askeri ‘ortak pazar’ projesi -Kansu Yıldırım- 36. NATO Zirvesi başlamadan önce NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, küresel savunma sanayisinin transatlantik ölçeğini tanımlamak için “Bu sanayi tabanı Kaliforniya’dan Türkiye’ye kadar uzanıyor” dedi. Zirvenin arifesinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte kaleme aldıkları “What Europe and NATO must do to be ready for war” (“Avrupa ve NATO savaşa hazır olmak için ne yapmalı?”) başlıklı makalede, Avrupa’nın pozisyonunu vurgulamak için “Kaliforniya’dan Kiev’e, Kopenhag’dan Varşova’ya, Oslo’dan Ankara’ya” şeklinde hattı güncellediler.
Türkiye’de gerçekleştirilen NATO Zirvesinde üye devletler 50 milyar doları bulan anlaşmalar imzaladılar. “Makinelerin uğultusu bir kükremeye dönüşmeli. Para hazır ve çok daha fazlası da yolda” sözleri eşliğinde imzalanan anlaşmalar yeni bir güvenlik konsorsiyumunun işaret fişeği oldu.
NATO Zirvesinin, üye devletlerin jeopolitik ve ekonomik koşullarına göre ayrı ayrı ve sembolik anlamları olduğu kadar, bölgesel talepler ve ihtiyaçlar açısından ortak anlamları da vardır. Zirveyi önemli hâle getiren etkenlerin başında da “ortaklık” arayışı gelmektedir. Makalede, Avrupa’nın askeri stok ve kapasite açığına, sivil sanayinin ise askeri üretimde daha fazla rol alması gerektiğine dair yapılan vurgunun önemini buradan hareketle kavrayabiliriz.
Avrupa, Ukrayna savaşıyla birlikte siyasi ve askeri entegrasyondaki kıtasal yetersizliğini görerek 2022 yılından bu yana savunma sanayisi odaklı bir dönüşüm süreci başlattı. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana askeri harcamalardan üretken sermaye yatırımlarına geçişin yeniden planlanması, devletler arası işbirliğinin artırılması ve savunma sanayisi kapasitesinin yeniden inşası gibi çok boyutlu bir dönüşüm gündeme gelmiştir. Ancak bugün yaşanan entegrasyon dalgası, Batı bloğunun kolektif emperyalist reflekslerini canlandırmak amacıyla 2022 sonrası dönemin ürünüdür. Savaşa bağlı faktörler ön planda olsa da, Batı bloğununun hegemonik üstünlüğünü hedefleyen sanayi politikaları bir o kadar belirleyicidir.
Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Javier López’in “A Post-American Europe Must Build Its Own Power” (“Amerika Sonrası Avrupa Kendi Gücünü İnşa Etmelidir”) başlıklı yazısında, Avrupa’nın iktisadi olarak güçlü olsa da bu gücü siyasi, askeri ve teknolojik egemenliğe dönüştüremediği; yeni çok kutuplu dünyada giderek daha bağımlı hâle geldiği; ABD transatlantik ittifakın bir parçası olsa da çıkarlarının Avrupa’nınkilerle giderek daha az örtüştüğü belirtilmiştir.
Danimarka menşeli Dansk Industri’nin CEO’su Lars Sandahl Sørensen de benzer şekilde bir yazısında, Avrupa’da büyük miktarda tasarruf ve sermaye bulunmasına rağmen bu kaynakların üretken yatırımlara yeterince yönelmediğini, bunun nedeninin de finansman yetersizliğinden ziyade parçalanmış iç pazar olduğunu ifade etmiştir.
Son birkaç yıldır Avrupa’nın geleceğine dair yapılan tartışmalarda öne çıkan eleştiriler ve kaygılar; Avrupa’nın hegemonik üstünlüğünü ve bunun sağladığı avantajları yitirdiği, üretim ve ticari kapasitesindeki göreli hâkimiyetini kaybettiği, iç pazarın parçalanmışlığının Avrupa’yı bağımlı hâle getirdiği yönündedir.
Küresel makroekonomik veriler de bu değerlendirmeleri doğrular niteliktedir. Avrupa ekonomisi son 40 yılda belirgin bir göreli ağırlık kaybı yaşamıştır. 1980’lerde dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturan Avrupa’nın payı günümüzde yaklaşık yüzde 17-18 düzeyine gerilemiştir. Aynı dönemde Avrupa’nın potansiyel büyüme hızı da yaklaşık yüzde 2 seviyelerinden yüzde 1’e düşmüştür.
Avrupa açısından askeri ve ekonomik entegrasyonun yanı sıra ideolojik ve düşünsel konsolidasyonun yeniden sağlanması bakımından, yeni güvenlik konsepti -başka bir ifadeyle “NATO 3.0” olarak anılan yeni Atlantik güvenlik paradigması- tam da burada devreye girer ve işlev kazanır. Avrupa Birliği (AB), NATO ve üye devletlerin son iki yılda yayımladığı strateji belgeleri, savunma sanayisinin yalnızca askeri ve bölgesel güvenlik odaklı olmadığını; Avrupa’nın yitirdiği küresel rekabet gücünü geri kazanmada, teknolojik egemenliği ele geçirmede ve endüstriyel ekosistemin dayanıklı kılınmasında hayati bir rol oynadığını ortaya koyar.
İlk parametre olarak Avrupa Savunma Ajansı’nın (EDA) “Defence Data 2024-2025” Raporu’na bakabiliriz. AB üyesi ülkelerin toplam savunma harcamaları 2024 yılında 343 milyar avroya ulaşmış, 2025 yılı için ise 381 milyar avroluk harcama öngörülmüştür. Aynı dönemde savunma yatırımlarının yaklaşık 106 milyar avrodan 130 milyar avroya, ar-ge harcamalarının ise yaklaşık 13 milyar avrodan 17 milyar avroya yükselmesi beklenmektedir.
NATO’nun 2025 yılında yayımladığı, savunma sanayii kapasitesinin genişletilmesine ilişkin rapor metninde de bu eğilimi görürüz. Von der Leyen ve Rutte’nin eksiklik olarak gördüğü; yüksek yoğunluklu çatışmaların mevcut üretim kapasitesinin çok üzerinde mühimmat ve silah sistemi gerektirdiği, Ukrayna Savaşı’nın NATO ülkelerinde uzun yıllardır uygulanan düşük stok ve “tam zamanında üretim” modelinin dezavantajlarını gösterdiği, raporda öne çıkan saptamalar arasındadır.
Yeni güvenlik konsepti, askeri birliklerin büyüklüğünden ziyade; mühimmat üretim kapasitesine, kritik hammaddelere erişime, tedarik zincirlerinin dayanıklılığına ve sanayinin kriz dönemlerinde üretim kapasitesini hızla artırabilme yeteneğine bağlı olarak şekillenir. Bu doğrultuda uzun vadeli devlet siparişleri, ortak tedarik mekanizmaları, üretim standartlarının uyumlaştırılması ve savunma tedarik zincirinin genişletilmesi temel politika araçları olarak öne çıkar.
Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’ın “Europe Must Face the World on Its Own” (“Avrupa Dünyayla Tek Başına Yüzleşmek Zorunda”) başlıklı makalesi, Avrupa’nın mevcut askeri sanayi alanındaki yetersizliklerini özetler. Makaleye göre Avrupa savunma sanayisinin temel sorunları; üretim kapasitesinin yetersizliği, üretimin koordinasyonsuzluğu ve üretimin kıtasal bütünleşmeden ziyade ulusal önceliklere göre örgütlenmiş olmasıdır.
Avrupa kendine her ne kadar “birlik” dese de Avrupa devletleri benzer silah sistemlerini bağımsız biçimde üretmektedir; kıtada 12 farklı ana muharebe tankı, 20’den fazla savaş uçağı modeli ve çok sayıda farklı zırhlı araç ile savaş gemisi platformu vardır. Platform sayısındaki bu çeşitlilik üretim/bakım/eğitim/parça temini/lojistik süreçlerini karmaşık ve maliyetli hâle getirir. Bu nedenle askeri sanayide ölçek ekonomisi oluşmadığı gibi, bu durum savunmada ortak hareket etmeyi zorlaştırır.
Makaleye göre AB ülkelerinin ortak savunma alımları, toplam ekipman tedarikinin yaklaşık yüzde 20’sinin altındadır. Bu durum Avrupa’nın büyük savunma bütçesini etkin askeri kapasiteye dönüştürmesini engellerken, üretim zincirlerinin parçalı yapısı da kriz dönemlerinde mühimmat ve kritik ekipman üretimini sınırlandırır. NATO Genel Sekreteri tam da bu nedenle “savunma sanayinde devrim” istemektedir.
Avrupa’nın üretim altyapısındaki askeri sanayi odaklı dönüşüm dinamiklerini en net gösteren ve en önemli metin (Ursula von der Leyen’in isteği ile hazırlatılan) Mario Draghi’nin 2024 tarihli “The Future of European Competitiveness” raporudur. Draghi, Avrupa ekonomisinin temel sorununun düşük büyümeden ziyade, üretkenlikteki zayıflık ve parçalanmış sanayi yapısı olduğunu savunmaktadır. Rapora göre Avrupa, ABD’nin teknoloji liderliği ve Çin’in devlet destekli sanayi politikaları karşısında ölçek ekonomisini yeterince sağlayamaz. Bu durum savunma sanayisinde daha belirgin hâle gelir.
Avrupa’da benzer görevleri yerine getiren çok sayıda farklı tank, savaş uçağı, zırhlı araç, fırkateyn ve füze sistemi geliştirilmekte; ulusal üretim modelleri araştırma-geliştirme kaynaklarının dağılmasına, küçük üretim serilerine ve yüksek birim maliyetlerine yol açmaktadır. Draghi bu nedenle ortak Avrupa platformlarının geliştirilmesini, ortak tedarik mekanizmalarının yaygınlaştırılmasını ve sınır ötesi savunma sanayisi entegrasyonunun güçlendirilmesini önerir.
Raporun en dikkat çekici önerilerinden biri, Avrupa’nın rekabet gücünü yeniden kazanabilmesi için yıllık 750-800 milyar avroluk ilave yatırım ihtiyacı bulunduğu tespitidir. Bu yatırımın önemli bir bölümünün yapay zekâ, yarı iletkenler, dijital altyapılar, enerji sistemleri ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörlere yönlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Böylece savunma sanayisi, yalnızca güvenlik politikalarının değil, Avrupa’nın yeni sanayi politikasının ve teknolojik dönüşüm stratejisinin de merkezine yerleşir.
Bu stratejik dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, büyük şirketler ile KOBİ tipi şirketlerden oluşan endüstri ağının Avrupa ölçeğinde genişlemesidir. Almanya’da otomotiv ve makine sektöründen çok sayıda -bizdeki KOBİ’lere benzer- “Mittelstand” işletmelerinin savunma sanayisine yönelmesi; Fransa’da yapay zekâ ve siber güvenlik alanındaki teknoloji girişimlerinin savunma projelerine dâhil edilmesi; Polonya’da ağır sanayinin mühimmat ve zırhlı araç üretimine entegre edilmesi, Birleşik Krallık’ta savunma tedarik zincirinin yüzlerce KOBİ ile genişletilmesi ortak bir eğilime işaret etmektedir: Sivil sanayi daha yoğun şekilde askeri sanayinin bileşenine dönüşmektedir.
Ne var ki, Avrupa teorik olarak otonom bir güç olmayı varsaysa bile, pratikte ABD’nin askeri üretim ve tedarik zincirlerindeki hâkimiyeti dengelerin kısa vadede değişmesine izin verecek türden değildir. NATO üyesi ülkelerde faaliyet gösteren askeri sanayi şirketlerinin ülkesel dağılımı ve ekonomik büyüklükleri incelendiğinde, yaklaşık 1,27 trilyon dolarlık küresel askeri sanayi hacminin ezici çoğunluğunun ABD menşeli şirketlere ait olduğu görülür. Avrupa’da Rheinmetall, Leonardo, Saab, Thales ve BAE Systems büyümeye devam etse de, ABD’li Lockheed Martin, RTX, Northrop Grumman, Boeing ve General Dynamics pazar üstünlüğünü elinde tutmaktadır.
EDA verileri, NATO’nun sanayi kapasitesi analizleri ve Draghi Raporu birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa’nın önümüzdeki on yıl boyunca güvenlik politikalarını sanayi politikalarıyla bütünleştiren yeni bir stratejik paradigma inşa etmeye çalıştığı görülmektedir. Böyle bir tabloda NATO’nun işlevi, üretimi koordine ederek “ortak pazarı” oluşturmak, Ursula von der Leyen ile Mark Rutte’nin belirttiği coğrafyalarda küresel askeri fabrikanın çalışmasını sağlamak ve üye devletler arası ilişkileri ABD güdümünde planlamak olacaktır.
NATO’nun yeni güvenlik konsepti ve Avrupa açısından yanıtı belirsiz ve en zor soru ise silah şirketlerinin trilyon dolarlık üretim ve rekabet ortamında şirketlerin yıllara yayılmış tekelci eğilimlerinden vazgeçip vazgeçmeyeceğidir. Savaş ekonomisi ile büyüyen şirketlerin savaş döneminde kendi aralarında “barışçıl” olması üzerine dayalı bir plan ömrünü ne kadar sürdürebilir? Yahut üye devletler ulus devlet reflekslerini terk ederek bölgesel çıkarları ne kadar süre ortaklaştırabilir?
/././
Avrupa’da Rus hayaleti ve yeniden yeni bir NATO! -Hediye Levent-
Dünya yeni bir kırılmanın eşiğinde. Ankara’daki NATO zirvesini kritik ve dönüm noktası yapan temel faktör de bu. NATO hem kendi içinde yeni küresel şartlara göre yeniden yapılanıyor hem de bu iç yapılanma sürerken Türkiye dahil olmak üzere bölgedeki siyasi hesapları hizaya sokuyor gibi görünüyor.
Şimdilik oldukça genel diyebileceğimiz birkaç esasın belirlendiği bu çifte yapılanma sürecinde Ankara’da yapılan zirvede örgüte üye ülkelerin liderleri birbirlerini de ikna çabasında. Sonuçta Amerika’nın derdi ayrı, Avrupa ülkelerinin korkuları ve hesapları ayrı! Örgütü ortak tehdit/tehditler etrafında yeniden şekillendirmek pek kolay olmayacak gibi görünüyor.
Elbette NATO’nun taşıyıcı gücü ve karar mekanizmasındaki lokomotifi Amerika. Örgüt ilk kurulduğu yıllarda ortak tehdit olarak Sovyetler Birliği’ni belirlemişti. Soğuk savaş sonrası yıllarda varlığı sorgulanan NATO’nun değişen şartlarla birlikte ortak tehdit tanımlaması değişti. İllegal göçten siber güvenliğe kadar uzunca bir listeyi kendine misyon edindiğini açıklayan NATO bir kez daha Avrupa’da Rus hayaletinin dolaşmaya başladığını söylüyor. ABD dahil çeşitli ülkelerin istihbarat örgütlerinin Rusya’nın kendisine yakın AB üyesi ülkelere çeşitli ölçeklerde saldırılar yapabileceğine dair raporları bu tedirginliği derinleştiriyor.
Rusya’nın Avrupa’nın ve kısmen Amerika’nın desteğini arkasına almış olan Ukrayna’da bile bu kadar zorlanırken savaşı bütün Avrupa’ya yayma niyetinin ya da kapasitesinin olup olmadığı meçhul, ancak Ukrayna savaşının Rusya’yı da kapsayacak şekilde yeni dünya düzenini şekillendiren eşiklerden biri olduğu bir gerçek.
Kısacası; Avrupa ülkeleri Amerika’dan Rus tehdidine karşı NATO’da liderlik rolünü sürdürmesini istiyorlar.
Trump ise bir süredir her fırsatta Amerika’nın Avrupa’daki gücünü azaltacağını ve Orta Doğu ile Çin’in önünü almak üzere Asya’ya kaydırmayı planladığını söylüyor. Yine Trump, İran savaşı ile birlikte iyice belirginleşen NATO içindeki ABD-AB gerilimi sorununu da Amerika’nın çıkarları doğrultusunda çözme niyetinde. Trump, NATO üyesi Avrupa ülkelerinin pasif kaldığını, bu ülkelerin çıkarlarının Amerika’nın askeri gücü ile sağlandığını söylüyor. Son olarak kendine has üslubu ile “Biz onlar için yüz milyonlarca dolar harcıyoruz ama gerekli olduklarında onlar yok oluyor” diyerek İran savaşında NATO üyesi Avrupa ülkelerinden alamadığı desteği hatırlattı.
Peki Amerika’nın askeri gücünü bir hayli azaltması halinde Avrupa kendini koruyabilecek durumda mı?
Avrupa ülkeleri içindeki tartışmalara bakılırsa bu sorunun yanıtı hayır! Amerika’nın Orta Doğu’ya ve Çin’e yönelmesi ile doğacak boşluğu doldurmak üzere hızlı bir silahlanma sürecine giren Avrupa ülkelerinin savunma sanayilerine büyük yatırımlar yapmaları gerekecek. Amerika tarafından üretilen savunma sanayi ürünlerini temin konusunda sorunlar ya da aksaklıklar yaşanabileceğine dair iddialar var. Avrupa ülkelerinin uzun menzilli füze, hava savunma sistemleri, istihbarat koordinasyonu gibi hayati konulara ilişkin tartışmaları geçen yıldan beri oldukça alevlendi. Bilindiği gibi Lahey’de alınan kararda NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını her ülkenin kendi GSMH’sinin yüzde 5’ine çıkarması öngörülüyordu. NATO 3.0’ın en temel esası olan bu silahlanma süreci açısından Ankara’daki NATO Savunma Forumu daha da önemli hale geliyor.
Bu zirvede ABD ve AB birbirlerini ne kadar ikna edebilecek, şimdilik meçhul, ancak zirvenin sonuçları üzerinde Trump’ın kararları ve tavırları etkili olacak gibi görünüyor. Bu nedenle olası sonuçlara dair genişçe bir belirsizlik payı bırakarak Ankara’daki zirvede NATO içindeki ABD-AB çatlağının giderilmesi, NATO üyesi ülkeler üzerinde GSMH’nin en az yüzde 5’i oranında savunma bütçesi ayırmaları için baskı kurulması, daha esnek ve birden fazla (mesela aynı zamanda hem Rusya hem de Çin) tehdit hedefiyle kendini güncelleyebilen ve harekete geçebilen bir örgüt oluşturulması gibi yeniden yapılandırma esasları şekillenebilir. Bu esaslar çerçevesinde tartışmaların ağırlıklı olarak siyasi-diplomatik düzeyde uzunca bir süre devam etmesi muhtemel ancak silahlanma yarışında yeni nesil savunma sanayi ürünlerine yönelik yatırımlar ve elbette savunma sanayi için gerekli ham maddenin temini ve güvenliğinin sağlanması gibi kritik detayların az çok belirginleşmesi beklenebilir. Mesela NATO genel sekreteri sadece dron teknolojisine önümüzdeki 5 yıl içinde 40 milyar dolarlık yatırım yapılacağını söyledi.
Gelelim Türkiye’ye!
Hem NATO’nun sınır güvenliğinin sağlanması konusunda, hem de örgüt üyesi olarak savunma bütçesinin artırılması kararının gerektirdikleri Türkiye’nin sorumluluğunu artırıyor. Artık Avrupa’nın sınır güvenliğinin Türkiye’nin Van ya da Hatay sınırından başladığını söylemek yanlış olmaz. Yine zirvede Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya gönderilmek üzere Türkiye’den dron başta olmak üzere silah almak için pazarlıklar yaptıklarına dair iddiaları da göz ardı etmemek gerek.
Bu çifte sorumluluk açısından Türkiye’nin 2020 yılından beri dahil edildiği CAATSA (Amerika’nın düşmanları ile yaptırımlar üzerinden mücadele yasası) yaptırımlarından çıkarılması büyük önem taşıyor. Türkiye’deki basın, Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarından çıkarıldığı ve hatta F35 programına geri döneceği şeklinde haberler yayımlıyor ancak Trump’ın bu konularda olumlu sinyal vermekle birlikte “değerlendireceğiz” ifadesini kullandığını göz önünde tutmak iyi olur. Amerikan başkanı dışında kongre onayı da gerektiren bu süreçlerin çok kısa süre içinde sonuçlanmalarını beklememek gerek. Ayrıca yaptırımların kaldırılmasının temel şartlarından biri de Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemini topraklarından çıkarmak olacakmış gibi görünüyor.
Her ne kadar önümüzdeki süreçte çeşitli ülkeler Türkiye üretimi çeşitli silahlar almaya niyetli olsalar da CAATSA yaptırımlarının Türkiye’nin savunma sanayisinin büyümesi ve çeşitlenmesi açısından zorlayıcı olacak.
Bu zirveden sonra uzunca bir süre yeni NATO’yu konuşacağız ancak bu yazıda belirtilenler dahil NATO’daki çifte yeniden yapılanma her aşamasında Orta Doğu’dakiler başta olmak üzere bütün dünyadaki insanları az çok ama doğrudan etkileyecek.
/././
NATÖ -Arif Nacaroğlu-
Adam uçaktan inmiş. Yanında Sloven Melani bile yok, tek başına. Merdivenin başında reis. Ortada uzun bir halı. Halı ne kadar uzun olursa iş o kadar uzar, Trump bol bol öpülür diye düşünülmüş. Görünürde havacı, karacı, denizci askerler, uçağı kuşatmışlar.
Trump noktayı şaşırmış. Askerlere değil komisyon alınacak kupon arazi arar gibi sağa sola bakıyor. Adam iş adamı. Servetini ABD’ye kaçırmış birilerini görse basacak komisyonu. Reis noktayı gösterip kolundan çekiştiriyor.
“Hello asker.”
“Sağ ol.”
Yolun yarısında mola. Tercüman devrede. Yolun ortasında tercüman hanım geldiğine göre yolun ilk yarısında neyi, nece konuştukları meçhul.
“Benim uçak yeni. 8 yüz milyon. Dolar.”
Bizimki 5 yüz. Ama beleşe geldi. İster misiniz şimdi bizimkiler de reise yakışır diye milyarlık (dolar) uçak arayışına girsinler. Trump için asıl sıkıntı Saray’da. Saray girişi 2 taraflı kuşatılmış. Önde Serdengeçtiler, Alperenler, topuzlular, gürzlüler, arkada 4a’lı yeniçeri kılıklı işçiler. Partiden.
Saray kalabalık.
Konuklar demokrat.
Konu “Ölüm.”
Hepsi hikaye. 1 buçuk milyar Hintli, 1 milyar 200 milyon Çinli, yarım milyar Rus, Pakistanlı ortada yok. Zaten NATÖ onlar için filan değil. Bütün iş ticaret. Acayip sayıda insan(?) bu işten para yiyor. Hollanda’da bisikletle gezen eski başkan burada Alman canavarıyla caka satıyor. Canavardan inen, mahşerin tüm ateşi ile sarılmış başka bir halıdan huzura çıkıyor. Yol uzun. Mehteran beynin derinliklerindeki masalları tazeliyor. Psikoloji meşgul. Sona doğru adımlar yalpalıyor. Huzura birkaç basamak. Davet büyük. Konu önemli, “Ölüm.”
Ama önce para. Parayı vermeden ölmek yok. Yine de en dürüstleri Trump. Olayın adını doğru koydu, “Savunma değil savaş bakanlığı. Başında da ana vatanına düşman Kübalı bakan.”
Kuru kuruya NATÖ olmaz diye İran’a da birkaç yüz bomba. Adettendir düğünde havaya ateş açmak ve birkaç halaycıyı, horoncuyu tepelerinden vurmak. İran’dan gelen patlama değil katliam sesleri.
FETÖ bitti, NATÖ’de biter. Bir sürü zibidi de işsiz, makamsız kalır.
/././
‘Bir avuç topluluk’ için...-Laçin Barış-
Türkiye’de NATO zirvesi başlamadan hemen önce yapılan hazırlıklardan biri de NATO karşıtı hesapların peş peşe kapatılması olmuştu. Ekmek ve Gül, Sendika Org, Genç Hayat gibi birçok Instagram hesabı “İçerikleriniz politikamıza uymuyor” bahanesi ile, aslında “NATO hazırlığı” kapsamında askıya alındı.
Geçtiğimiz günlerde BBC merkezden Divya Arya’nın Instagram’a dair yaptığı araştırma epey ilginçti. Araştırma, Instagram’ın Hindistan’da çocukların cinsel istismarı içerikli materyalleri teşvik eden ücretli reklamlar yayımladığını ortaya koyuyordu.
BBC World Servisi tarafından incelenen bu reklamlarda, “tecavüz videosu” ve “çocuk videosu” gibi ifadelerin kullanıldığı ve kullanıcıların Telegram mesajlaşma uygulamasındaki kanallara yönlendirildiği belirlendi. Bu kanallarda kullanıcılar, söz konusu içerikleri sadece 99 rupi (yaklaşık 1 dolar) gibi bir ödeme karşılığında satın alabiliyordu.
Instagram’daki reklamlar, ancak platformun içerik inceleme teknolojisi tarafından onaylandıktan sonra yayımlanabiliyor. BBC bu reklamlardan birini Instagram’a ihbar ettiğinde, sosyal medya ağı 24 saat sonra verdiği yanıtta bu paylaşımın Instagram’ın “topluluk kuralları”na aykırı olmadığını iddia ettiğini yazıyor.
Daha sonra BBC, Instagram’ın ana şirketi Meta’dan konuya ilişkin görüş talep ettiğinde şirket; halihazırda bazı reklamları devre dışı bıraktığını ve bu reklamları yayımlayan hesapları askıya aldığını bildiriyor. Bu açıklamanın ardından BBC, Instagram’da açtığı bir hesapla bu süreci gözlemliyor ve zamanla bu içeriklerin önüne düştüğünü fark ettiğini yazıyor.
Instagram ocak ayında yaptığı açıklamada, 2025 yılı ile biten mali yıldaki 200 milyar dolarlık gelirinin yaklaşık yüzde 98’inin reklamlardan elde edildiğini bildirmişti. Çeşitli kaynaklar reklamların Instagram gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturduğunu tahmin ediyor. Yani para “topluluk kuralları” tanımıyor.
Meta ve diğer sosyal medya şirketleri, dünyadaki tüm kapitalist işletmeler gibi sermaye nereden akıyorsa oraya doğru hareket ediyorlar ancak teknoloji şirketlerinin diğer şirketlerle arasında önemli bir fark var. Bu şirketler kapitalizmin, devletlerin propagandasını şekillendirmek ve uygulamak için de görev üstleniyorlar. O yüzden çocukların istismar edildiği videolar 1 dolar karşılığında pazarlık ediyorken, çocukların, kadınların yaşam hakkını savunan platformlar, savaşa karşı olan kurumlar bugün Türkiye’de NATO zirvesi öncesi kapatılabiliyor. “Topluluk kuralları” dedikleri şey; bir avuç sermayedar ve onların koruyucusu devletlerin koyduğu kurallar.
Bu yüzden 6 Şubat depremlerinde 35 kişinin yaşamını yitirdiği Ezgi Apartmanı davacılarından olan Nurgül Göksü’nün sesi de “topluluk kuralları” kapsamında askıya alınmaya çalışılıyor. Göksü, “6 Temmuz Pazartesi günü evlatlarımı kaybettiğim Ezgi Apt. duruşması var ve yine İnstagram hesabım kapatıldı, takip edenler bilir; ben bu durumu her duruşma öncesi yaşıyorum” diyerek isyan etmişti.
Bir avuç “topluluk” Hindistan’da çocuk istismarı videolarını yaygınlaştırırken, Türkiye’de çocuklarını kaybeden bir annenin hesabını her duruşma öncesi kapatabiliyor. Sermaye her alanda kendine karşı olan, kendi çıkarlarıyla çatışan her sesi “askıya” almaya, kural, sınır tanımamaya devam ediyor. Sosyal medya şirketleri de bunun en bariz örneğidir.
‘Bir avuç topluluk’ için...-Laçin Barış-
Türkiye’de NATO zirvesi başlamadan hemen önce yapılan hazırlıklardan biri de NATO karşıtı hesapların peş peşe kapatılması olmuştu. Ekmek ve Gül, Sendika Org, Genç Hayat gibi birçok Instagram hesabı “İçerikleriniz politikamıza uymuyor” bahanesi ile, aslında “NATO hazırlığı” kapsamında askıya alındı.
Geçtiğimiz günlerde BBC merkezden Divya Arya’nın Instagram’a dair yaptığı araştırma epey ilginçti. Araştırma, Instagram’ın Hindistan’da çocukların cinsel istismarı içerikli materyalleri teşvik eden ücretli reklamlar yayımladığını ortaya koyuyordu.
BBC World Servisi tarafından incelenen bu reklamlarda, “tecavüz videosu” ve “çocuk videosu” gibi ifadelerin kullanıldığı ve kullanıcıların Telegram mesajlaşma uygulamasındaki kanallara yönlendirildiği belirlendi. Bu kanallarda kullanıcılar, söz konusu içerikleri sadece 99 rupi (yaklaşık 1 dolar) gibi bir ödeme karşılığında satın alabiliyordu.
Instagram’daki reklamlar, ancak platformun içerik inceleme teknolojisi tarafından onaylandıktan sonra yayımlanabiliyor. BBC bu reklamlardan birini Instagram’a ihbar ettiğinde, sosyal medya ağı 24 saat sonra verdiği yanıtta bu paylaşımın Instagram’ın “topluluk kuralları”na aykırı olmadığını iddia ettiğini yazıyor.
Daha sonra BBC, Instagram’ın ana şirketi Meta’dan konuya ilişkin görüş talep ettiğinde şirket; halihazırda bazı reklamları devre dışı bıraktığını ve bu reklamları yayımlayan hesapları askıya aldığını bildiriyor. Bu açıklamanın ardından BBC, Instagram’da açtığı bir hesapla bu süreci gözlemliyor ve zamanla bu içeriklerin önüne düştüğünü fark ettiğini yazıyor.
Instagram ocak ayında yaptığı açıklamada, 2025 yılı ile biten mali yıldaki 200 milyar dolarlık gelirinin yaklaşık yüzde 98’inin reklamlardan elde edildiğini bildirmişti. Çeşitli kaynaklar reklamların Instagram gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturduğunu tahmin ediyor. Yani para “topluluk kuralları” tanımıyor.
Meta ve diğer sosyal medya şirketleri, dünyadaki tüm kapitalist işletmeler gibi sermaye nereden akıyorsa oraya doğru hareket ediyorlar ancak teknoloji şirketlerinin diğer şirketlerle arasında önemli bir fark var. Bu şirketler kapitalizmin, devletlerin propagandasını şekillendirmek ve uygulamak için de görev üstleniyorlar. O yüzden çocukların istismar edildiği videolar 1 dolar karşılığında pazarlık ediyorken, çocukların, kadınların yaşam hakkını savunan platformlar, savaşa karşı olan kurumlar bugün Türkiye’de NATO zirvesi öncesi kapatılabiliyor. “Topluluk kuralları” dedikleri şey; bir avuç sermayedar ve onların koruyucusu devletlerin koyduğu kurallar.
Bu yüzden 6 Şubat depremlerinde 35 kişinin yaşamını yitirdiği Ezgi Apartmanı davacılarından olan Nurgül Göksü’nün sesi de “topluluk kuralları” kapsamında askıya alınmaya çalışılıyor. Göksü, “6 Temmuz Pazartesi günü evlatlarımı kaybettiğim Ezgi Apt. duruşması var ve yine İnstagram hesabım kapatıldı, takip edenler bilir; ben bu durumu her duruşma öncesi yaşıyorum” diyerek isyan etmişti.
Bir avuç “topluluk” Hindistan’da çocuk istismarı videolarını yaygınlaştırırken, Türkiye’de çocuklarını kaybeden bir annenin hesabını her duruşma öncesi kapatabiliyor. Sermaye her alanda kendine karşı olan, kendi çıkarlarıyla çatışan her sesi “askıya” almaya, kural, sınır tanımamaya devam ediyor. Sosyal medya şirketleri de bunun en bariz örneğidir.
/././
EVRENSEL.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder