T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Temmuz 2026-


Atılamayan “alyans” olarak NATO -Akdoğan Özkan- 

Türkiye NATO ile evliliğini kurtarmaya çalışıyormuş gibi bir görüntü verse de, aslında boşanmayı partneri için zorlaştırarak, bu eylemi maliyetini karşılayabileceği zamana erteleme çabasında. Diyet ödeyerek aldığı S-400’leri elinden çıkarırken de aslında bir süredir açık tuttuğu “garsoniyerini” kapatarak “eve dönüyormuş” mesajı veriyor.

Türkiye'nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi ile ilgili olarak medyamızda kendisine yer bulan görüşler, her zaman olduğu gibi, büyük ölçüde iki farklı(ymış gibi görünen) kutupta yer aldı.

Bir tarafta, zirvenin Türkiye'nin uluslararası diplomasideki etkinliğini ve stratejik ağırlığını çok sayıda kazanımla birlikte bir kez daha ortaya koyduğunu düşünen, hatta NATO 3.0 vizyonunun tam merkezinde yer alarak, artık küresel oyun kurucu rolü oynadığımıza ve ortada çok büyük bir “başarı hikayesi” olduğuna inananlar….

Bir tarafta da, başımıza bütün bu belaları başımıza Rusya’dan (gözü kör olasıca) S-400 füze sistemleri almamızın açtığını, bu sebeple ABD’nin yaptırımlarına maruz kaldığımızı, bu sebeple F-35 programının dışına itildiğimizi, ortada çok büyük bir “başarısızlık hikayesi” olduğuna inanan ve NATO zirvesinin bu “yanlıştan dönmek için” bir vesile olduğunu, S-400’ten kurtulmamız, Batı ile ilişkilerimizi bir an evvel rayına sokmamız, Batı demokrasilerine ters gelen hukuk dışılıklarımıza da son vermemiz ve parasını ödediğimiz F-35’lere bir an önce kavuşmamız gerektiğini düşünenler…

Hukuk dışılıklarımıza son vermemiz gerektiği dışında, ikisi de benzeşen nedenlerle epeyce sorunlu bu düşüncelerden ilki iktidara yakın, ikincisi ise kendisini “muhalefet”, hatta “ana muhalefet” olarak gören çevrelerin yaklaşımı… İlki, S-400’leri bugün vererek ABD’nin yaptırımlarından kurtulup yeni bir başarı hikâyesi daha yazacağımızı; ikincisi ise ancak F-35’leri alabilirsek ortada bir başarı olabileceğini ileri sürüyor.

(Elbette bu iki yaklaşımın dışında kalarak değerlendirme yapan küçük bir azınlık da var, ama ne yazık ki ya sesleri az çıkıyor ya da çıkan seslerinin bile duyulması engelleniyor.)

Sonuçta…

İktidara yakın yaklaşım, Türkiye’yi dev aynasına çıkarıyor ve ülkemizin ittifak içinde “vazgeçilmez müttefik” haline geldiğini, hatta Trump’ın gerçekten de sırf Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle NATO Ankara Zirvesi’ne katıldığını ve böylelikle Türkiye’nin ittifak içindeki siyasi bütünlüğün korunmasında en kritik rolü oynayan aktör olduğunu savunuyor. NATO içindeki siyasi ayrışmalara rağmen müttefiklerin ortak hedefler etrafında hareket etmesinde Türkiye’nin diplomatik çabalarının en etkili olduğuna inanıyor. Ankara’nın küresel çapta prestij kazandığını ve ittifakın güçlenmesine katkı yapacak liderlik becerilerinin ortak savunma anlayışına stratejik bir çarpan etkisi yapmakta olduğunu iddia ediyor.

Muhalif (!) yaklaşım ise Türkiye’yi “Karadeniz’in kapı bekçisi” olarak gören bir anlayışla Newsweek’e Batılı ülkeleri Türk hükümetiyle ilgili uyaran bir yazı kaleme alıyor. “Bakın, hükümetimizin demokrasi anlayışı maalesef siz Batılı ülkelerin gibi değil, sorunlu. Bu hükümetle Avrupa’da, NATO’da, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da güvenlik sorunları, krizleri yaşarsınız! Oysa, sizler demokratik ülkelersiniz, bu iktidarla iş tutmayınız. Bizi tercih ediniz. NATO olarak en güzel, en sağlıklı ilişkileri bizimle yaşarsınız,” demeye getiren ifadeler kullanıyor. Sözde sol kimlik altında, “Avrupa’nın yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalıştığını” zannederek, Ankara’yı Brüksel’e şikâyet ediyor ve Türkiye’nin bu yönetiminin söz konusu yeni mimaride ciddi bir güvenlik riski teşkil edeceğini savunuyor.

Kıblesi zamanında 6. Filo olmuş siyasal İslamcı kimi yazarların, Batı’nın küresel arenadaki çelişkili tutumlarına, Gazze’de insanlığa cenaze namazı kıldıran suç ortaklığına zerrece değinmeden ilk yaklaşıma ilave katkı yapıyor olmaları da şaşırtıcı değil!

Kendisini “sol” olarak tarif eden ana muhalefet partisi (eski) liderinin, Project Syndicate’tekiNATO'nun İhtiyaç Duyduğu Demokratik Türkiye” başlığıyla kaleme aldığı bir başka yazıda NATO’yu, bölgesinde “demokratik değerlerin” üstünlüğünü kollayan bir fikir kulübüymüş gibi varsayması da şaşırtıcı değil.

Tabii, devletin yüksek güvenlik bürokrasisinin NATO, Türkiye-NATO ilişkileri hakkında, bu ilişkilerin nasıl seyir izlemesi gerektiği hakkındaki yaklaşımlarını millete karşı dile getirmeyip genellikle sessiz kalması, bu iki tarafı da “uçarken” çıta tanımazlığa bile savurabiliyor.

Şaşırtıcı olan, bazı sosyalistlerin Türkiye’nin NATO’ya en iyi şekilde hizmeti nasıl vereceğine kafa yoranlara destek veren tutumlar benimeseyebilmeleri.

AB’nin savunma sektörü örgütüne doğru

Aslında NATO, ABD’nin müttefiklerini kendi küresel güvenlik çıkarları doğrultusunda hizaladığı, buna Avrupa’nın da karşı çıkamayacağı bir savaş örgütü. Washington yönetimi bugün müttefiklerini değişen güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden hizalamaya çalışmakta; bunu da çığ gibi büyüyen borç ve dış ticaret açıkları nedeniyle olabildiğince hızlı bir şekilde, Trump’ın dokunuşlarıyla da biraz narsisistik bir tarzda yapmakta.

Yeniden hizalanmakta olan Avrupalı müttefikler ise, bunu NATO’yu Avrupa Birliği’nin savaş (güvenlik) örgütüne dönüştürme fırsatı olarak kullanmaya çalışırken, yitirdikleri ekonomik rekabet güçlerini de savunma sanayini -hayali riskler üzerinden toplumda rıza imal ederek- merkeze koyan yeni bir anlayışla ivmelendirmeyi, istihdamı bu şekilde artırmayı planlamakta. Yoksa daha yeni 100 bin kişiyi işten çıkarmayı, dört fabrikasını kapatmayı düşündüğünü öğrendiğimiz Volkswagen örneğinde görüldüğü üzere, Avrupalı müttefiklerimizin ekonomisi duvara toslamak üzere.

Gelelim NATO bağlamında Türkiye’ye ve ilişkilerimizin en kritik noktasına! Bugün kendisine yönelik en yakıcı güvenlik risklerinin biri Yunanistan (ve Kıbrıs), diğeri ise İsrail olmak üzere, somut olarak iki kaynaktan neşet ettiğini düşünen Ankara, bu iki kaynaktan kendisine gelebilecek herhangi bir saldırı durumunda NATO’nun o meşhur 5. Maddesini aktive ederek Türkiye’nin savunulmasında yardıma gelmeyeceğini, bu maddeyi nükleer bir saldırıda bile işletmeyeceğini çok iyi bilmekte! Zaten İttifak’ın Genel Sekreteri Rutte de verdiği son röportajında söyledikleri ve söylemedikleriyle bu gerçeği anlayabileceğimiz netlikte ifade etti. NATO’nun Ankara’nın güvenliğinin teminatı olmadığını anlamamızı sağlaması için daha ne demesi lazım, bilemiyorum.

Lakin Ankara, zaten bu bildiği ve değişmeyen olgudan ötürü, savunma harcamalarını epeydir kendi güvenlik ihtiyaçları temelinde, arzu ettiği saikler, doğrultular ve tutarlarda planladı; deyim yerindeyse, kendi yoluna gitti. Dün, özellikle 15 Temmuz’dan sonra bu yolda gidebilmenin, çok yönlü jeopolitik tercihlerle ilerleyebilmenin diyeti olarak stratejik bir gösterge şeklinde altını çizmek üzere almıştı S-400’ü, bugün yine o yolda çok daha büyük maliyetlere (!) katlanmadan ilerleyebilmenin diyeti olarak elinden çıkarıyor.

NATO: Parmaktaki kutlu alyans

Kimileri tarafından parmaktaki “kutsal bir alyans” olarak görülen NATO üyeliğimiz çoğu kez “halkalı kölelik” gibi bir işlev görmüşse de, Ankara için hemen her zaman kritik olan, ilişkilerin çok dikkatlice idare edilmesi, yönetilmesi gereken bir ittifak, bir “alliance” olduğudur!

Batı ittifakı ile ilişkileri son 15 yılda ilerleyememiş Türkiye için NATO, zoraki yürütülen bir evlilik gibidir! Buna rağmen Ankara, eğer bugün NATO içindeki konumunu geliştirip cilalamaya, “nikâh tazelemeye” çalışan bir görüntü veriyorsa, bunu bu evliliği kurtarmak için değil, aslında olası bir boşanmayı karşı taraf için zorlaştırmak, bir boşanma kaçınılmaz hale gelecekse de bunu o eylemi tüm maliyetlerini karşılayabileceği ileri bir zamana erteleyerek “hazırlıklar” yapmaktadır.

Son yıllarda yerli silah envanterini hızla geliştirmeye çalışan Ankara, bir yandan da NATO'yu savunma sanayii bağlamında -kendisine bağımlı hale getiremese de- karşılıklı bağımlılığı pekiştirecek yollar geliştirmeye, Avrupa’nın savunma sanayi tedarik zinciri içinde kendisine güçlü bir şekilde yer açmaya zorlamakta ve gelecekte belirebilecek herhangi bir savaşı olası hasımları için aşırı maliyetli hale getirebilmek tahayyülüyle hareket etmektedir.

Ankara’nın saydığım iki kaynaktan neşet edebilecek bir savaşı göğüsleyebileceği son “hazırlıklarını” tamamlamak için öngördüğü bir zaman elbette vardır. Lakin tabii savaş bu hazırlık sürecini tamamlamadan da Ankara’nın kapısını çalabilir. Özellikle de “uygun zamanın” en erken zaman olduğunu İran örneğiyle gayet iyi öğrenen bir İsrail söz konusu iken. Böyle bir olasılık elbette vardır ve bu da Ankara’nın aldığı bir risktir. İran'ı dize getirip ülkeyi birbiriyle savaş haline geçen etnik bölgelere ayırabilseydi, ardından vakit geçirmeden Türkiye'ye saldırarak kendisini tüm Orta Doğu'nun mutlak efendisi haline getirmek isteyecek bir İsrail ile çatışma, Ankara için uzak olmayan bir gelecekte her an gerçekleşecek büyük bir risktir.

Mış gibi yapılıp durulacak

Bütün bu şartlar ve gelişmeler altında, her aktörün oyun planı, daha fazlasını kopartabilmek ve yarına daha iyi hazırlanmak uğruna “mış gibi” yapmaları da kaçınılmaz olarak içerecektir.

ANKARA: Boşanmayı zorlaştırarak ileri bir tarihe ötelemenin peşindeki Ankara, Baltık’ta katılacağı hiçbir tatbikat ve manevranın Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik endişelerini hafifletmeyeceğinden emin olsa da, ittifaka en büyük katkıyı her coğrafyada vermek istiyormuş gibi yapacaktır. AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulanmak istenen örgütün hizmetine savaşkan yeteneklerini sunarak kendisini önemli bir ürün tedarikçisi olarak o dokuya daha derin eklemlemeye çalışırken, NATO ile nikâh tazeliyormuş gibi bir görüntü (!) vermenin diyeti olarak, bir süre önce tuttuğu “garsoniyerini” ilelebet kapatıyormuşçasına S-400’leri de elinden çıkaracak; zaten parasını ödediği ama kendisine teslim edilmeyen F-35’leri alma ısrarını devam ettirecek, ama Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken F-35’lerden çok daha fazlasını istiyormuş gibi yapacaktır.

AVRUPA: NATO’nun Avrupalı müttefikleri, AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulamak istedikleri ittifaka Kıbrıs’ı da dahil etmeye çalışırken, yeşil ışık yakılması beklentisiyle ittifakta “güçlü Türkiye” istermiş gibi yapacaklarır. Ama Tomahawk, ATACMS, Patriot önleme füzeleri ve Ukrayna yapımı saldırı dronları için Avrupa'da bir üretim ağı kurma kararı verirken, Türkiye’yi de bu ağa katabileceklermiş gibi yapacaklar, ama adayı TSK unsurlarına kapatmanın yollarını İsrail ile birlikte arayabileceklerdir.

ABD: Bölgedeki “hizalandırmasını” Türkiye’yi İsrail ile İran’ın arasına sokarak, Direniş Ekseni ile mücadeleyi Ankara’nın liderlik ettiği bir Sünni ittifakına devrederek yapmak isteyen Washington, iltifat ve meşruiyetle beslemekten imtina etmediği Ankara’nın karşısına -sopadan ziyade- daha fazla havuçla çıkmayı, onu “sürprizlere” boğmayı istermiş gibi bir pozisyon benimsemektedir. Washington, “Türkiye’ye her an sevindirici bir sürpriz yapabilirim,” derken, önce Ankara’nın İran, Irak ve Lübnan’da ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda hizmet vermeye hazır hale gelip gelmediğine bakacaktır. Oradan NATO Zirvesi sırasında tam olumlu ve zamanında bir işaret alamadığı için de Beştepe’den İran’ı tehdit ederek Ankara’yı ters köşeye yatırıp tedirgin etme cüreti gösterebilmiştir. Türkiye’ye parasını ödediği halde bir hangarda tutup vermediği F-35’leri Ankara’dan alabileceğini düşündüğü başka tavizlere karşılık belki teslim edecek, ancak ilave F-35’lerin tedariki yolunda koyduğu kısıtlamaları ise ancak Türkiye’nin yeni nesil yerli savaş uçağı Kaan’ın TSK envanterine sağlam bir şekilde dahil olmaya başladığını gördükten sonra, artık bu kez onun hızını kesmenin vaktinin geldiğini hissedince tam olarak kaldırma yoluna gidecektir.

F-35’e bakla!

Ankara, Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken, F-35’lerden çok daha fazla sayıda istiyormuş gibi yaptığı hâlde, neden Hava Kuvvetleri envanterinde F-35’lere çok da fazla yer açmak istemez ki, diye soranlar da olacaktır. Bunun cevabını da gerekçeleriyle birlikte aktarmaya çalışalım.

Diyelim ki, kimi kesimlerin “S-400 alınca çok kötü bir şey yapmış olduk, F-35 programından çıkarıldık,” dedikleri uçakların parası ödendiği halde ABD’de bir hangarda tutulup verilmeyenleri nihayet Türkiye’ye teslim edildi. Bu durumda yaşanmış tecrübeler ve uzmanların bakışından hareketle, başımıza gelebilecekleri anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, bazı kanaatlerimiz ona göre güncellenebilsin:

BİR) ABD’den alınan bu uçaklar temelinde “kullanıcı adı ve şifre” ile açmak zorunda olduğunuz bir yazılım. Önce bunu söyleyelim. Envanterinde 72 tane F-35 bulunan Avustralya’nın ANU Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki Strateji ve Savunma Çalışmaları Merkezi Başkanı ve Asya-Pasifik güvenlik konuları uzmanı Profesör Hugh White’ın da dile getirdiği gibi, uçabilmeleri için yazılımlarının Pentagon tarafından kontrol edilen bulut tabanlı Operasyonel Veri Entegre Ağı’nca (ODIN) belirli aralıklarla güncellenmesi gerekiyor. Bu sistemden düzenli güncellemeler alınamazsa, F-35 jetlerinin performansı bozulabilir, siber tehditlere kolayca açık hale gelebilir, hatta kullanılamaz olabilir. Dolayısıyla, Washington ile yaşanacak olası bir krizde Amerikalılar pekâlâ bu güncellemeyi yapmak istemeyebileceklerinden, F-35’leri hangara çekmek durumunda kalabilir, en çok ihtiyaç duyduğunuz anda bir dış bağımlılığın mağduru olarak belirebilirsiniz.

İKİ) Kimileri F-35’in uçabilmesi için “haftada bir ABD’den yazılım indirmesi gerektiği” iddiasının teknik gerçeklerle örtüşmediğini, uçakların internet bağlantısı, uzaktan onay ya da düzenli yazılım indirilmesi olmadan da havalanıp görev icra edebildiğini savunuyorsa da, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı F-35 Ortak Program Ofisi’nin (JPO) 2019 dokümantasyonuna göre, bu uçaklar - siber güvenlik tehditleri ve zafiyetleri de hesaba katıldığı için- Standart İşletim Birimi (SOU) üzerinden Autonomic Logistics Information System’e (ALIS) bağlantı yapılmadan ancak 30 güne kadar güvenle çalışabilmekte. Havacılık teknolojisi ve türbomekanik uzmanı Fazıl Altay, uçaklara internete bağlı olmadan, yani veri senkronizasyonu gerçekleştirmeden, bağımsız test yapma olanağı sağlayan bu sürenin geçen zaman zarfında bir haftaya indiğini savunuyor.

ÜÇ) 2024 yılında Avrupa Parlamentosu üyeliğine seçilen, bir zamanlar Fransız Özel Kuvvetler Komutanlığı ile Askeri İstihbarat Direktörlüğü de yapmış emekli Fransız Generali Christophe Étienne Marie Gomart’ın haftalık “Le Point” siyaset dergisine verdiği röportajda da vurguladığı gibi, F-35 savaş uçaklarının operasyonel kabiliyeti, büyük ölçüde Pentagon'un onayına bağlı olduğu için, kilit sistemlerinin kontrolü ABD'nin elinde kaldığı için, bu uçaklara sahip olan Avrupa devletlerinin operasyonel bağımsızlığı sınırlı kalmakta. Bu durumun özellikle Almanya, Belçika, Polonya, Danimarka ve diğer birçok Avrupa ülkesinin satın aldığı veya sipariş ettiği F-35 savaş uçakları için geçerli olduğu ileri sürülüyor. ABD'nin 2014 yılında Mısır Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-16 uçaklarının Libya'ya yönelik hava saldırısı düzenlemesine yasak getirmesi nedeniyle bu ülkenin bu tür kısıtlamalara tabi olmayan Fransız Rafale savaş uçaklarına geçmeye karar vermiş olduğunu da hatırlatan General Gomart, Avrupa’nın da ABD'ye olan bağımlılığını yeniden değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor.

DÖRT) Hadi, yazılım güncellemelerinde bir sorun yaşamadınız ama varsayalım ki olası bir terör/düşman saldırısı nedeniyle sınırınızın yakınlarındaki bazı hedefleri vurmanız gerekiyor. Ancak bu tür bir “ürün kullanımı” Amerikalılar tarafından sözleşme şartlarıyla yasaklandıysa, görevi Washington’un bilgisi dışında yapmaya kalkışabilirsiniz. Görev uçuşunda mesela Eskişehir’den “Konya'da tatbikat atışı yapacağım,” diyerek kalkış iznini aldınız. Fazıl Altay’ın hipotetik değerlendirmesine göre, Akdeniz üzerinde havada yakıt ikmali yaparak güneydoğu sınırınızda hedefinize doğru ilerliyorsunuz. Uydular üzerinden hemen tespit edilecek ve “tatbikat alanında değilsiniz ve istikametiniz uygun bulunmadı” şeklinde bir telsiz ve ekran mesajı alacaksınız. Önce radarınız kapatılacak. Siz, “ben keşif yapacağım,” deseniz de, yaklaşık 400 bin dolarlık maliyetiyle dünyanın en gelişmiş vizör teknolojisi sunan ve adeta uçan bilgisayar niteliğindeki bir savaş komuta merkezi olan F-35 pilot başlığınız “off” yapılacak. Siz yine geri dönmediniz ve hedefinize doğru ilerlemeyi sürdürdünüz, diyelim. Bu durumda hedefe atış yapmak isteseniz dahi, makineli topunuz dahi çalışmayacak, bir süre sonra motorunuz kapatılacak, uçağın burnu kontrolünüzün dışında aşağıya çevrilecek. Nihayet uçak düşecek ve kayıtlara “motor arızası” olarak geçirilen bir kazanın sonucunda pilot hayatını kaybedecek. Gerçekte ise, F-35’te uzaktan kontrollü bir “kill switch” (acil kapatma anahtarı) kullanılmıştır.

Barış temelli bir gelecek perspektifi için

NATO zirvesine konu temel aktörlerin siyah ya da beyaza indirgenmeyecek, kendi içinde yer yer de tutarlı “gri” pozisyonları ile kimi silah sistemlerine dair kimi gerçekler bu şekilde.

Gelelim, birer vergi mükellefi olarak ülkemiz vatandaşlarının kendi kaderlerine hükmedecek meselelere dair benimsemeleri gereken pozisyona. Sonuçta bireylerin devletlerin veya uluslararası aktörlerin refleksiyle hareket etmeye çalışmak yerine, kendileri, çocukları ve torunları için onurlu bir gelecek perspektifiyle hareket etmeleri ve bunun da ancak sağlam bir bölgesel ve küresel barışın tesisinin garantilenmesiyle sağlanacağını bilmeleri gerekiyor. NATO, bilinenlerin dışında bilinmeyenleriyle de geçmişte doğrudan ya da dolaylı çok fazla canımızı almış bir savaş örgütü olarak, o perspektife barışı yerleştirmekten değil, daha fazla kan ve ateş koymaktan yana bir yapı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Ve yarın daha fazlasını da talep edebilecektir. Oysa sermayenin olabilse de halkların savaştan yana bir kazancı olmayacaktır.

Günahları ve sevaplarıyla getirdikleri kritik yol ayrımında, Türkiye’yi yönetenlerin çok ustalıklı bir denge politikasıyla ilerlemesi ve oldubittilerin içine çekilmeden yol alması gerektiği son derece aşikârken, hakların da gelecek perspektiflerine barışı daha sağlam şekilde yerleştirecek konum ve tavırlar alması ve kendilerine yönetenlere bu istikameti kuvvetle işaret etmeleri şarttır.

İsrail’in Irak’ın içinde üs kurup İran Savaşı sırasında oradan bizi de bir oldubittinin içine çekebilecek sahte bayrak operasyonlarını rahatça düzenleyebildiğinin somut kanıtlarıyla ortaya çıktığı günümüzde, o operasyonlar yapılırken ister iktidarın içinden ister muhalefet (!) cephesinden konuşsunlar, Türkiye’yi dün İran ile, yarın Rusya ile karşı karşıya getirebilecek provokatif pozisyonlar alınmasını destekleyebilenlerin bu ülkeye verebileceği zarar çok büyüktür. Halklara savaş, işgal, yıkım ve acı getiren saldırgan ittifakların suç ortaklığında Orta Doğu’da yol verilmiş kıyım bu kadar çıplaklığıyla ortadayken, o ittifakların halkları birbirine kırdıran politikalarının nelere yol açtığı yanı başımızda da görülmüşken, Türkiye toplumunun siyasi hak ve özgürlüklerin de daha fazla kısıtlanmasıyla  sonuçlanabilecek NATO merkezli ve gereğinde sermaye destekli savaş planlarına her daim “hayır” diyebilmesi son derece elzemdir.

/././

Kuş cıvıltılarından kolezyuma*(I)-Aslı Atasoy- 

Dünyada milyarlarca insan bu dijital alanda günde ortalama 2,5 saat harcıyor; linçleri izliyor, beğen butonlarıyla destekliyor ya da sıradaki kurban olmayı bekliyor. Tepkilerimiz şirketin reklam geliri hanesine yazılıyor. Sadece siber zorbalara öfkelenmek pratik bir çözüm sunmuyor. Peki, bu döngüden çıkış yolu ne?

Bugün X platformunda, linç ve ifşa mekanizmasına dair ilk büyük örnek, 2013 yılının aralık ayında yaşandı.

Üstelik bu küresel infiali yaşayan kişi topu topu 170 takipçisi olan bir halkla ilişkiler yöneticisiydi.

Justine Sacco, 20 Aralık 2013'te New York’tan Londra aktarmalı olarak Cape Town'a gitmek üzere uçağa bindi. Uçağı kalkmadan hemen önce şu tweet'i attı: Afrika'ya gidiyorum. Umarım AIDS'e yakalanmam. Şaka şaka. Ben beyazım!"

Sacco havada belki de keyifle 11 saat geçirirken, Twitter’da eşine rastlanmamış bir dijital linç dalgası başladı. Küçük düşürücü paylaşımı fark eden insanlar #HasJustineLandedYet (Justine indi mi) etiketiyle geri sayım başlattı. Sacco, gündem olurken tüm kimlik bilgileri, fotoğrafları ifşa edildi ve muhabirler havalimanına koştu. Yediği küfürlerin haddi hesabı yoktu.

Bu esnada yani Sacco henüz havadayken şirketi onunla ilişiğini kestiğini duyurdu ve Güney Afrika'daki uzak akrabaları onu kınayan bir açıklama yayınladı. Uçak Cape Town'a inip Sacco telefonunu açtığında, artık işsizdi ve dünyaca ünlü bir nefret nesnesine dönüşmüştü. 

20 yaşında öfkeli bir delikanlı!

Twitter ya da güncel adıyla X, 2026 yazı itibarıyla 20. yaşını kutluyor. 

Bu kutlama bir dönemin muhasebesini yapmak adına önemli. Kurucusu Jack Dorsey’in, insanların günlük planlarını paylaşması niyetiyle tasarladığı mecra, başlarda neşeyle selamlaşıp keyfimize baktığımız bir yerdi. Ancak mekan, zamanla nefretin ve trol ağlarının buluşma yerine dönüştü. 

Elbette dayanışma ve hak aramaya dair hayırlı işlere de vesile oldu, olmaya devam ediyor. Dünyanın her yerinde iyiliğe hizmet etti. Yine de bu olumlu katkılar nefret dinamiklerinin gölgesinden kurtulamıyor. 

Öfkeli ve paragöz yüzde 10

Araştırmalar, platformda yüzde 80 oranındaki içeriğin, kullanıcıların yüzde 10 ile yüzde 20’si tarafından üretildiğini gösteriyor. Ve bu azınlığın ortak paydası; öfke. 

En kaba gerekçesi ise öfke paylaşımlarının algoritmalar tarafından daha fazla beğeni ve yeniden paylaşımla ödüllendirilmesi ve mavi tikli hesaplara gelir sağlaması. 

Ancak bu tip paylaşımların duygusal polarizasyon olarak tanımlanan karşı kutuptan nefret etme, olumlu duygulardan soğuma ve güzel duyguları paylaşırken suçluluk hissetme gibi psikolojiyi olumsuz yönde etkileyen sonuçları var. Bu da sadece etkileşim elde etmekten öte sonuçlara hizmet ettiğini gösteriyor. 

Düzenli içerik sağlayan öfkeli azınlık, "sıradaki kurban ben olurum" korkusuyla insanların susmasına neden olarak, toplumu ürkek ve güvensiz hale de getiriyor.

Biraz iç karartıcı bir giriş oldu farkındayım ama durum böyle ve daha fazlası da var.

Öfke ekonomisi

Güncel X algoritması, puanlama mantığına göre çalışıyor. Yani yeniden paylaşım, beğeniden daha fazla puan kazandırıyor. Üstüne kullanıcının gönderide geçirdiği süre ve yanıtlar eklenenince, içerik daha çok gösterim ve para elde ediyor. Gelsin “öfke yemlemesi” (rage-baiting) yapan uzun ve provokatif tweetler! Çünkü negatif içerikler pozitif içeriklerden çok daha fazla itibar görüyor. Evet, yanlış duymadınız negatif içerikler jet hızıyla yayılırken tatlı güzel içerikler nal topluyor. Bir de mağdurun yanında olma psikolojisi işin içine girince yandı gülüm keten helva!

Aslında bu sistemin temeli 2009 yılında platforma eklenen "Retweet" (RT) butonu sayesinde atıldı. Eskiden insanların kopyalayıp başına “RT” yazmak için vakit ayırdığı alıntılar artık tek bir tıkla kitleleri, öfkeli kalabalıklara dönüştürmeye yetiyor. Butonun yaratıcısı Chris Wetherell’in nasıl bir vicdan azabı içerisindeyse, yıllar sonra icadına dair şu itirafta bulundu: "Dört yaşında bir çocuğun eline dolu bir silah vermek gibi korkunç bir şey yaptık" 

Geçmiş olsun!

Linç ve iptal kültürü

Bugün internet bağlantısı olan her cihaz, sahibini potansiyel "klavye zorbasına" dönüştürebilecek güçte. Elon Musk, platformu satın alırken burayı "ifade özgürlüğü cenneti" yapacağını iddia etti ama şimdiye dek bunu başaramadı. Hatta artan bilgi kirliliği ve negatif içerikler yüzünden reklam verenlerini kaybetti gelirlerinde ciddi düşüş yaşadı, hala toparlanabilmiş değil. Bu kontrolsüz ifade özgürlüğü; nefret söylemi, sansür, devletlerle iş birliği, bilgi kirliliği ve trol faaliyetlerinin artmasına yol açarak bu dünyaya ait yeni kavramlar doğurdu. 

Yapay zeka trollerinin kullanıcıyı gerçek dışı bir duruma ikna etmek için yaptığı algı çalışmasına “astroturfing” deniyor. Mesela küçük yatırımcı gibi görünen ama aslında manipülatörler tarafından fonlanan yüzlerce hesap, aynı anda bir alt coini övmeye başlıyor. İnsanlar da fırsat olduğunu düşünerek yatırım yapıyor. Yine başkası gibi davranan çorap kuklası (sockpuppet) hesaplar, aynı cümlelerin boca edildiği kopyala-yapıştır bombardımanı (copypasta bombing), hedef seçilen profilleri alıntılayarak hedef gösterme (quote-sniping), kurallara takılmamak için şifreli konuşmalarla yapılan köpek ıslığı iletişimi (dogwhistling) ve mavi tikli hesapların para kazanmak için bilerek toplumsal sinir uçlarını kaşıdığı öfke hasadı (outrage farming). Saymakla, anlatmakla bitmez!

Bu noktada en sık rastladığımız iki kavramı da birbirinden net ayırmak gerekiyor: İptal kültürü ve dijital linç.

İptal kültürü ilk çıktığında, kamuoyu baskısıyla güçlü ve ayrıcalıklı olanlardan hesap sorma eylemiydi. Ancak platformların öfke ekonomisi ve kuralsız yapısı bu aracı hızla deforme etti. Bugün bu, çoğu zaman “hesap sorma” yerine “farklı düşüneni yok etme” halinde çalışıyor. Dijital linç ise daha çıplak, anlık ve acımasız. Hedef gösterilen kişi, koordineli saldırı, yanlış bilgi ve kitlesel öfkeyle kısa sürede linç ediliyor. 

İkisi de aynı zehirli kaynaktan besleniyor: Anonimlik, algoritmik öfke teşviki ve sürü psikolojisi. 

Ancak aralarındaki temel fark; linç kültürü anlık ve zamanla unutulmaya meyilli bir öfke patlaması iken iptal kültürünün kişiyi tamamen silmeyi hedefleyen, sürekliliği olan toplumsal dışlama eylemi olması.

Bu kuralsız yapı, adalet iddiasıyla başlayan bir hareketi, algoritma marifetiyle saniyeler içinde kitlesel bir infaza evirebiliyor. Sonra bu infaz da infaz edilerek lincin linçine dönüşüyor. Sonuç; gerçeğin tahribatı ve ağır zaiyatlar.

Linçin kökeni

Dijital lincin geçmişi ilkel ve kuralsız cezalandırma geleneklerine uzanıyor. Kelimenin kökeni 18. yüzyılda Amerika Bağımsızlık Savaşı sırasında yasa dışı bir mahkemenin hakimi olan Charles Lynch’in acımasız yaptırımlarına dayanıyor. "Lynch Yasaları" olarak adlandırılan bu hukuksuz cezalar zamanla “güruh adaleti” anlamına geldi.

Yine 1911’de ABD'de Afro-Amerikalı Laura Nelson ile küçük oğlu, inek çaldıkları iddiasıyla kasabalılar tarafından köprüde asıldı. Olayın ardından çekilen fotoğrafta, asılı insanların önünde gururla poz veren onlarca kasaba sakini görülmekteydi.

Bu olanları, bugünün dijital itibar suikastlarıyla aynı kefeye koymak şüphesiz abartılı. Ancak dijital ortama taşınan linç kültürü o ilkel güdüden beslenmeye devam ediyor. Sahte bir adalet işleterek kurbanı kamusal alanda yok edenler "ahlaki üstünlük" elde ediyor.

Karanlık dörtlü

İşte burada psikoloji bilimi devreye giriyor. Sosyal bilimciler, zorba profillerin içlerinde “Karanlık Dörtlü” olarak tanımlanan; narsisizm, makyavelizm, psikopati ve sadizm barındıran kişilik özellikleri olduğuna işaret ediyor. 

Aslında bu profiller, hayatlarımızda varlar. Huzur kaçıran apartman yöneticisi, dedikodu yapan iş arkadaşı kısacası insanları birbirine düşürmekten zevk alan sıradan kişiler. 

Psikoloji literatüründe "Günlük Sadizm" (Everyday Sadism) adı verilen davranışlara sahip bu tip bazı insanlar, dijital çağda karşımıza trol veya linç lideri olarak çıkabiliyor. Buckels, Trapnell ve Paulhus tarafından yapılan “Troller Sadece Eğlenmek İster” isimli araştırma, internet trollerinin bu narsistik, makyavelist, psikopat ve sadist eğilimlerle hareket ettiğini ve bundan zevk aldıklarını gösteriyor. 

Bu karakterler gerçek hayatta suç işlemeye cesaret edemiyor. Ancak siber dünyanın sunduğu avantajları; yani anonimliği, fiziksel mesafeyi ve kitlelere anında ulaşabilme gücünü çok seviyor ve bunlar silah olarak kullanmaktan çekinmiyor. 

Schadenfreude 

Yine deneysel çalışmalar linç kültürünü besleyen en büyük motivasyonun “başkasının acısından zevk alma” (schadenfreude) duygusu olduğunu ortaya koyuyor. Siber zorbalar, hedefindeki insana acı çektirirken beynindeki haz ve ödül merkezleri aktifleşiyor. Paylaşım yapmadıklarında ise yoksunluk krizine benzer duygular yaşıyorlar.

Luppo

Dijital lincin Türkiye’deki yansımaları akla zarar boyutta. Pandemide aniden ilan edilen sokağa çıkma yasağında, bakkaldan Luppo alan bir kişinin fotoğrafı günlerce alay nesnesine dönüşmüştü. Bu olayın diğerlerinden farkı; ideolojik nedeni olmadan tamamen seçkinci bir tavırla; kişinin, bağlamından kopuk ve tek bir görsel üzerinden nasıl günah keçisi yapıldığının en somut örneklerinden biri olmasıydı.

Ayrıca konu ne olursa olsun dijital alan doğrudan adli araca da dönüşmüş durumda. Troller tarafından başlatılan linç, saniyeler içinde adli soruşturmalara, gözaltılara ve yargılamalara zemin hazırlamak için kaldıraç olarak kullanılabiliyor.

Peki ya tepkiyi hak edenler?

"Peki ya gerçekten tepkiyi hak edenlere ne olacak? Hiç mi ses çıkarmayalım?" sorusunun yanıtı ise belli!

Elbette ses çıkarılacak. Ancak siber kolezyumun en büyük tuzağı tam olarak burası. Henüz doğrulanmamış bilgilerle, kurban yaratarak onun bunu "hak ettiğine" kitleleri ikna etmek. 

Charles Lynch de mahkemesini kurarken İngiltere yanlılarının bunu "hak ettiğine" inanıyordu. Laura Nelson ve oğlunu köprüde asan kasabalılar da bir ineği çalma ihtimali olanları o cezaya "müstahak" görüyordu. 

Haklı bir hesap sorma talebini alıp, saniyeler içinde faili belirsiz, orantısız ve geri dönüşü olmayan bir yok etme seansına dönüştürmek artık çok sık rastlanan bir durum. "Hak edene" had bildirme motivasyonu, algoritmaların elinde birer nefret enerjisine dönüştüğünde ortada adalet kalmıyor. 

Gerçek hesap sorma eylemi, zorbalara ortak olmak yerine kurumları, hukuku ve kamusal denetimi ısrarla göreve çağırmakla mümkün. Tesis etmediğimiz adaletin kullanıcısı olamayız!

Kolezyumun seyircileri

Dünyada milyarlarca insan bu dijital alanda günde ortalama 2,5 saat harcıyor; linçleri izliyor, beğen butonlarıyla destekliyor ya da sıradaki kurban olmayı bekliyor. 

Platform mimarisi, tamamen bizim etkileşimimiz üzerine kurulu. Tepkilerimiz şirketin reklam geliri hanesine yazılıyor. Bu yüzden sakin kalmak yerine sürekli reaksiyon gösteren insanlara ihtiyaç var.

Sosyal medya platformları, bu trol hesaplarına ara ara temizlik operasyonları yaptığını büyük bir gururla duyuruyor. Yerlerine açılan hesaplar bunun, platformun kendi reklamını yapmasından başka bir şeye hizmet etmediğini gösteriyor. Hesapların kaynağını ifşa edip engellemek, tasarımı değiştirmek kalıcı çözüm olacakken bunu tercih etmemeleri döngüden memnun olduklarını gösteriyor. 

Peki, bu döngüden çıkış yolu ne? Sadece siber zorbalara öfkelenmek pratik bir çözüm sunmuyor. Önümüze düşen her ifşayı beğenmek, paylaşmak ya da altına öfkeli bir yorum bırakmak zorunda değiliz. Hakikati korumanın yolu basit. Doğrulanmamış bilgiye şüpheyle yaklaşmak, linç dalgasına ortak olmamak ve en önemlisi bu platformların değiştirilmesini sağlamak. Kulağa nasıl geliyor? 

Bu nedenle Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir, Arkeolog Prof. Dr. Elif Koparal, İletişim Bilimci Dr. Sarphan Uzunoğlu, Avukat Bişar Alinak, Teknopolitik yazarı Füsun Sarp Nebil, Dijital İtibar Uzmanı Gönül Uğurel ve Sosyal Psikolog Prof. Dr. Sinan Alper’e sorularımızı yöneltiyoruz.

* Suçluların, kölelerin ve gladyatörlerin vahşi hayvanlarla ya da birbirleriyle ölümüne dövüştürüldüğü, Roma halkının ise bu kanlı infazları keyifle seyrettiği devasa arena.

/././

Çinli öğrenciler, yapay zekâyı hatalı cevaba yönlendirdi -Füsun Sarp Nebil- 

Fuldan Üniversitesi, Bilgisayar ve Zekâ İnovasyon Okulu'ndan Profesör Xiao Yanghua, "Veri Madenciliği Teknolojisi" dersinin özel final sınavı bittikten hemen sonra WeChat Moments'inde şöyle yazdı: İnsan zekâsı, sonunda yapay zekâya üstün gelecek.

Dünyadaki her şey dengeyi gösterir. Bir dengeyi bozduğunuzda, belki hesaplayabileceğiniz ama tam kontrol edemediğiniz başka bir denge ortaya çıkar. Marksizm'in diyaleği de bunu anlatır. Doğa, toplum ve düşüncenin çelişkiler ve çatışmalar yoluyla sürekli bir gelişim, değişim ve devinim içinde olduğunu savunurken, karşıtlıkların etkileşimiyle yeni bir duruma ulaşmadan bahseder.

Şimdi tam da yapay zekâ konusunda endişelerin yükseldiği bugünlerde, böyle bir döneme gelmiş olabiliriz. Geçen hafta Amerikan basınında çıkan iki analiz buna işaret ediyor. İlki yapay zekânın etik tarafına ağırlık veren ama çoktandır seslerinin bastırıldığını düşündüğümüz, EA'cıların (effective altruism) arka planda bir kaç yıldır güç topladıklarına dair haberdi. İkincisi ise Palantir'in iddialı yaklaşımlarının girişim sermayesi tarafından desteklenirken, tam tersine borsa yatırımcıları ve yetenekli çalışanları çekmek konusunda sorun yaşamaya başlayacağı endişelerinin ortaya çıktığını gösteriyordu. Zaten son 1-2 haftada yaşanan, yapay zekâ bağlantılı teknoloji hisselerinin keskin düşüşleri de konunun diğer bir boyutu.

Bunlar yaşanırken, Çin'den gelen bir haber bu konuda ilginç bir gelişmeye işaret ediyor. Çin'in önde gelen üniversitelerinden Fudan Üniversitesi, yapay zekâ çağında sınav anlayışını değiştiren sıra dışı bir final sınavı gerçekleştirdi. Öğrencilerden, belli soruları çözmeleri değil, Anthropic'in Claude'u, DeepSeek, MiniMax ve diğer büyük dil modellerini hata yapmaya zorlayacak 10 soru hazırlamaları istendi.

İlk bakışta "yapay zekâyı kandıran kazandı" gibi düşünülse de, profesörün açıklamalarına bakıldığında, öğrencilerin ezber bilgisi değil, yapay zekânın hangi koşullarda hata yaptığını anlayacak kadar konuya hâkim olup, olmaları ölçüldü. Bu yaklaşım, yapay zekâ geliştiren şirketlerin yıllardır kullandığı "red team" (sistemin zayıf noktalarını sistematik olarak ortaya çıkarma) yönteminin, üniversite sınavının merkezine taşınması anlamına geliyor.

Fuldan Üniversitesi, Bilgisayar ve zekâ İnovasyon Okulu'ndan Profesör Xiao Yanghua, "Veri Madenciliği Teknolojisi" dersinin özel final sınavı bittikten hemen sonra WeChat Moments'inde şöyle yazdı : "İnsan zekâsı, sonunda yapay zekâya üstün gelecek."

Soruları değil, yapay zekânın cevaplarını tasarladılar

Dediğimiz gibi sınavda öğrenciler, Claude Sonnet, DeepSeek, MiniMax gibi modelleri yanlış cevap vermeye zorlayacak sorular hazırladı. Puanlama ilginçti. Bir model hata yaptığında puan kazanılıyor, Claude'u hata yaptırmak ise en yüksek puanı getiriyordu. Bunun nedeni, öğretim üyelerinin Claude'u üç model arasında en güçlü model olarak değerlendirmesiydi.

Üç model, üç zorluk seviyesine karşılık planlandı. DeepSeek V4-Flash her yanlış cevap için +1,5 puan, MiniMax M2.7 her yanlış cevap için +2 puan ve Claude Sonnet 4.6 her yanlış cevap için +3 puan verildi. Toplam puan, en az 60 puan, artı yapay zekâ zorluk puanından oluşuyor ve 100 puanla sınırlı. Sınav sorularının, ders veya ders kitabı içeriğinde işlenen bilgilere dayanması, her sorunun tek bir doğru cevabı olması ve öğrencilerin kendilerinin, sorulan soruyu baştan sona doğru bir şekilde çözebilmesi gerekli şartlardı.   

Toplam 51 öğrenciden 50'si en az bir modeli yanıltmayı başardı. Ancak hiçbir öğrenci Claude'u hazırladığı 10 sorunun tamamında hata yapmaya zorlayamadı.

Birinci olan öğrenci Xie Jinshu'nun yöntemi, klasik anlamda "iyi prompt yazmak" değildi. Öğrenci, GPT-5.5 Pro'yu kullanarak binlerce soru üreten ve bunları Claude, DeepSeek ve MiniMax üzerinde otomatik test eden çok ajanlı bir değerlendirme sistemi kurdu.

Sonunda en başarılı 10 soru seçildi. Bazı diğer öğrenciler ise çok uzun muhakeme zincirleri, yüksek hassasiyetli sayısal hesaplamalar, eksik varsayımlar, birbirine bağlı mantık koşulları kullandı.

Xiao Yanghua şunları yazdı: "Geleneksel soru hazırlama yöntemleri yapay zekâ çağında artık etkili değil. Geçmişte, final sınavları öğrencilerin bir problemi çözebilme yeteneklerini ölçerdi, ancak ilişkilendirme kuralları, karar ağaçları, Bayes sınıflandırması... bunlar tam olarak yapay zekânın en iyi yaptığı şeyler.

Bir öğretmen standart bir algoritma problemi verdiğinde, yapay zekâ bunu herhangi bir öğrenciden daha hızlı ve daha doğru bir şekilde çözebilir. Bu yöntemi test için kullanmaya devam etmek, yapay zekânın güçlü yönleriyle rekabet etmek gibidir ki bu da anlamsızdır.

Bu nedenle, ‘Veri Madenciliği Teknolojisi’ dersinin final ödevi, her öğrencinin veri madenciliği alanında tek bir doğru cevap ve eksiksiz bir türetme süreci gerektiren 10 hesaplama problemi oluşturması şeklinde değiştirildi. Bu 10 problem daha sonra farklı seviyelerdeki üç yapay zekâ modelini test etmek için kullanıldı. Öğrenciye, yapay zekânın yaptığı hata sayısı ile orantılı olarak puan verildi.”

Peki modeller nerelerde yanıldı?

Asıl ilginç nokta burada. Fudan Üniversitesi'nin yayımladığı değerlendirmelerde modellerin tek bir ortak hatası olmadığı görülüyor. Yapay zekâ modellerinin yanılgıları birkaç farklı kategoriye ayrılıyor.

1. Uzun muhakeme zincirlerinde hata:  Bazı sorularda model ilk birkaç adımı doğru yapıyor. Ancak 15-20 adımlık uzun mantık zincirinin bir yerinde küçük bir hata yaparsa, bütün sonuç yanlış çıkıyor. Bu durum özellikle karmaşık veri madenciliği problemlerinde görüldü.

2. Sayısal hassasiyet: Bazı öğrenciler on binlerce satırlık veri ve çok küçük sayısal farklar kullandı. İnsan çözebiliyor. Yapay zekâ ise yuvarlama veya ara hesaplarda hata yapabiliyor.

3. Eksik varsayımı fark edememe:  En ilginç durumlardan biri bu. Diyelim ki, soruda çözüm üretmek için yeterli bilgi bulunmuyor. İnsanlar buna "Bu bilgilerle çözülemez" diyebiliyor. Yapay zekâ ise illa işini yapmaya ve eksik bilgiye rağmen mutlaka cevap vermeye çalışıyor. Bu da yanlış sonuca götürüyor.

4. Fazla özgüven: Bazı modeller doğru cevaptan emin olmasa bile, yüksek güvenle yanlış cevap verdi. Bu zaten çok tartışılan bir hata. Bugün buna literatürde yapay zekâ halüsinasyonu (AI hallucination) deniliyor.

Öğrencilerin soruları nelerdi?

Şimdi bir de işleyişe bakalım. Üniversitenin açıklamasına göre, öğrencilerin soruları şu şekilde geliştirildi:

Birinci olan Xie Jinshu'nun soru oluşturma yaklaşımı yapay zekânın cevap stratejisini belirlemesiyle  başlamış. Ders kitaplarını inceleyerek kendi sorularını tasarlamış. Ders kitabı soruları, kasıtlı olarak değiştirildiğinde yapay zekânın, karşılık gelen ayarlamalar yapmadan, eğitim sırasında öğrendiği problem çözme stratejilerine dayalı cevaplar verdiğini belirlemiş. Dahası, çoktan seçmeli soruları yanıtlarken, bazı seçenekler kaldırılsa ve seçenekler arasında doğru cevap hala kalmış olsa bile, yapay zekânın farklı cevaplar vermesine neden olduğunu görmüş. "Bu, yapay zekânın mesleki bilgi konusunda oldukça ciddi bir yanılgıya sahip olduğunu gösteriyor" diyor.

Bütün bunları kullanarak, GPT-5.5-Pro'yu soru katmanını oluşturmak için kullanarak, üç test çözme modelinin soruları yanıtlayıp otomatik olarak puanladığı, çoklu ajanlı bir otomatik soru oluşturma çerçevesi geliştirmiş.

Çerçeve çalışmaya başladıktan sonra, yapay zekânın "hile yapabildiğini" de keşfetmiş. Bu nedenle de yüksek kaliteli ve zorlu bir problem hazırlamak yerine, genellikle değerlendirme betiğinin kendisine yönelik çalışmış. Diğer modellerin akıl yürütme sürecini kısaltmak için maksimum çıktı uzunluğunu sınırlamış. Diğer modellerin daha derine inmesini engellemek için çıkarım derinliği parametresini düşürmüş. Hatta aradaki farkı kapatmak için başarıyla çözülmüş bir problemi on kez kopyalamış.

Jinshu, bunu görünce, insan faktörünün inceleme modelindeki kuralları tamamlayarak olası hataları tespit ettiği bir inceleme katmanı eklemiş. İnceleme başarılı olduktan sonra, sorular üç modeli test etmek üzere gönderilmiş. Bu çerçeve dört gün boyunca sürekli olarak çalışarak, sonunda otomatik olarak 10 soru üretmiş ve bu soruların tümü üç test modeli tarafından yanlış cevaplanmış.

Xie Jinshu'nun aksine, Bilgisayar ve Akıllı İnovasyon Okulu'nda 2023 mezunu olan Wu Handong, "ezici ölçek" stratejisini seçmiş. Başka deyişle yapay zekânın big data’sını, kendi big datası ile çarpıştırmış. Sorularını belirlerken, veri miktarını, yapay zekânın girdi sınırının ucuna kadar zorlamış.  Wu Handong, “Yapay zekâ doğası gereği hafızadan yoksundur; veri miktarı yeterince büyük olduğunda, önceki bilgileri unutacaktır” dedi.

Sorduğu sorular, on binlerce kayıt ve yüzlerce üçlüden oluşan hassas istatistikler içeriyordu ve cevapların dört ondalık basamağa kadar doğru olması gerekiyordu. Soru cevaplayan bir yapay zekâ, hassas hesaplamalar için araçlar kullanamaz; yalnızca kilit noktaları kavramak için bir “dikkat mekanizmasına” güvenebilir. Ancak, tek bir değeri bile kaçırırsa, tüm soru yanlış olur.

Wu başlangıçta yapay zekânın kendi başına stratejiler keşfetmesine izin verdi, ancak yapay zekâ birkaç benzer yaklaşımda takılıp kaldı. Daha sonra, büyük ölçekli veri (big data) fikrini dahil etti ve yapay zekâyı sadece on dakika içinde çıkmaza sokan bir problem tasarladı.

Veri ve hesaplama düzeyindeki tasarımın yanı sıra, bazı öğrenciler soruların yapısına da odaklandı. Ekonomi Fakültesi 2023 mezunu lisans öğrencisi Wen Jiachen, 10 çoktan seçmeli sorunun tamamına "yukarıdakilerin hiçbiri" anlamına gelen standart “E" şıkkını işaretleyerek cevap verdi. Daha büyük bir modelin sorunun kendisini aşıp, sorunun yeterli bilgi içermediği gerçeğini dikkate alıp alamayacağını inceliyordu.

Her sorunun kesin bir cevabı varmış gibi görünüyordu, ancak aslında sorunun kökünde temel varsayımlar eksikti ve bu da net bir mantıksal sonuca varmayı imkansız kılıyordu. Tek doğru yaklaşım “E” seçeneğini seçmekti. Xiao Yanghua, "Bu özel model, kesin bir cevap verilmesinde ısrar ediyor ve sadece problem çözme becerilerini değil, aynı zamanda üst bilişsel yetenekleri de test ediyor, yani sorunun kendisinin bir cevabı olmaması gerektiğini fark edebilme yeteneğini ölçüyor" diyor

Gazetecilik Fakültesi İletişim Çalışmaları bölümünde okuyan ve 2024 mezunu olan lisans öğrencisi Li Yujia, ders kitabındaki alıştırmalarla başlayıp detayları ve açık noktaları aramaya karar verdi. İlk olarak, karmaşık olduğunu düşündüğü problemleri buldu ve yapay zekâdan bunları çözmesini istedi.  Yapay zekânın iyi yaptığı problemler için, iç içe mantık ekleyerek veya hesaplama sürecini uzatarak zorluğu artırmasını istedi.

Tasarladığı sorulardan biri, kuralların eğlence faktörüyle ilgiliydi ve iki değişkenin dikkate alınmasını gerektiriyordu. Soru, yapay zekâyı önce değişkenlerden birini hesaplamaya yönlendirdi ve diğer önemli koşulu göz ardı ederken yalnızca o faktöre odaklanmasını sağladı. Sonuçta yapay zekâ doğru cevabı bulamadı.

Profesör Xiao Yanghua şöyle değerlendirdi: "Yüksek puan alan öğrenciler yapay zekânın zayıf noktalarını doğru bir şekilde tespit etti ve soruları yapay zekânın yapısal kusurlarına odaklandılar. Düşük puan alan öğrenciler ise ders kitaplarındaki alıştırmalardaki sayıları değiştirdiler, ki bu sayılar yapay zekâ tarafından eğitim sırasında milyonlarca kez görüldüğü için şablonu doğrudan uygulayabiliyorlar."

Bu gözlem Xiao Yanghua'yı endişelendirmiş. Herkesi de endişelendirmeli. Çünkü yapay zekâ, öğrencilerin yetenekleri arasındaki uçurumu genişletiyor; Yanghua’ya göre bu, geleneksel sınavların ortaya koyduğundan daha ciddi bir sorun. Zaten daha zayıf olan öğrenciler, ödevlerinde yalnızca yapay zekâya güvenirlerse, muhakeme yeteneklerinin daha da kötüleştiğini görecekler. Güçlüler daha da güçleniyor, zayıflar daha da zayıflıyor; yapay zekâ bu 'Matta etkisi'ni artırıyor.

Gazetecilik fakültesi öğrencisi Li Yujia, dersin başında öğretmeni Profesör Zhang Taofu'nun bir makalesinden şu alıntıyı yaptığını hatırlatıyor: "Bilgi arttıkça, daha yüksek yargılarda bulunma yeteneği giderek azalır. Bilgiye kolayca ulaşılabilir, ancak derin bilgi edinmek kademeli ve uzun bir süreçtir. Yapay zekâ bilgiyi anlıyor, ancak bilgi kavrayışı insanlar kadar güçlü değil. Bilgiyi bilgiye nasıl dönüştürebiliriz? İnsanlar hala bu yeteneği araştırıyor ve yapay zekâ bu konuda daha da yetersiz."

Claude neden daha başarılıydı?

Sonuçlara göre Claude üç model arasında en dayanıklı sistem oldu. Ancak bunun nedeni "hiç hata yapmaması" değildi. Anthropic'in son modelleri, emin olmadıkları durumlarda cevap vermek yerine eksik bilgi olduğunu belirtmeyi, varsayımlarını açıklamayı, belirsizliği ifade etmeyi tercih ediyor.

Başka bir ifadeyle, Claude'un önemli avantajlarından biri daha temkinli davranması oldu. İlginç biçimde GPT-5.5 Pro, sınavın yarışmacısı değildi. Birinci olan öğrenci onu hakem ve soru üreticisi olarak kullandı. Yani GPT-5.5 Pro, diğer modellerin zayıf olduğu noktaları bulmak için kullanıldı. Bu da günümüzde yapay zekâ modellerinin artık birbirlerini test eden sistemlere dönüşmeye başladığını gösteriyor.

Burada önemli bir ayrıntı var. Fudan Üniversitesi'nin yayımladığı raporda, "Claude şu soruda hata yaptı ve Anthropic bunu daha sonra düzeltti" veya "DeepSeek bu problemi yeni sürümünde artık çözebiliyor" şeklinde bir bilgi bulunmuyor. Çünkü sınavın amacı belirli soruların doğru cevabını öğretmek değil, hangi tür problemlerin modelleri zorladığını belirlemekti.

Ancak yapay zekâ şirketleri tam da bu tür sınavlardan elde edilen verileri eğitim sürecine geri besleme (feedback) olarak kullanıyor. Yani bugün hata yapılan birçok soru, yarın modelin eğitim verisine veya değerlendirme testlerine eklenebiliyor. Bu nedenle aynı soru gelecekte artık modeli yanıltmayabilir.

Halüsinasyon sorunu böyle çözülür mü?

Çözülemeyeceği düşünülüyor. Çünkü burada görülen hatalar ezber eksikliğinden kaynaklanmıyor. Sorun, muhakeme, mantık, belirsizlik yönetimi, uzun akıl yürütme, sayısal doğruluk gibi temel bilişsel süreçlerde ortaya çıkıyor. Bir sorunun cevabını modele öğretmek mümkün. Ancak o sorunun arkasındaki muhakeme eksikliğini tamamen ortadan kaldırmak çok daha zor.

Bu nedenle araştırmacılar bugün artık tek tek hataları düzeltmek yerine, muhakeme modellerini geliştirmeye, doğrulama (verification) katmanları eklemeye, yapay zekânın kendi cevabını ikinci kez kontrol etmesini sağlamaya, birden fazla modelin birbirini denetlediği sistemler kurmaya çalışıyor.

Yapay zekânın yeni sınavı

Yıllardır öğrenciler sınavlarda öğretmenlerin hazırladığı soruları çözmeye çalışıyordu. Artık roller değişiyor. Öğrenciler soruları hazırlıyor, yapay zekâ ise sınava giriyor ve görünen o ki, yapay zekâlar artık yalnızca daha fazla veriyle değil, onları bilinçli olarak zorlayan insanlar sayesinde daha güvenilir hale gelecek.

Fudan Üniversitesi'nin yaptığı çalışma aslında yalnızca bir üniversite sınavı değil. Bu sınav, yapay zekâ geliştiren şirketlerin gelecekte modellerini nasıl test edeceğine dair de önemli ipuçları veriyor. Bu nedenle Fudan Üniversitesi'nin deneyi, yalnızca eğitim dünyası için değil, Anthropic, OpenAI, DeepSeek ve diğer büyük yapay zekâ geliştiricileri açısından da geleceğin test laboratuvarlarından biri olarak görülebilir.

/././

Mecellede âdab, yargıda ahlâk -Fikret İldiz- 

Adap varsa insan hakları vardır. Adap varsa yargı etiği vardır. Eğer yoksa… Ne adap ne insan hakları ne ahlâk ne etik; yoktur.

Mecellede ve yargıda ahlâk ve etik yazılıdır ama yaşamda aramayın, yoktur…

İslâm hukuk tarihinin ilk medeni kanunu Mecelle, 16 kitap ve 1851 maddedir. Mecelle hâkimin nitelikleri madde 1792’de saymıştır: “Hâkim; hakîm (adaletli, akıllı, bilge, âlim), fehim (anlayışlı, zeki), müstakim (dosdoğru, bağımsız, dürüst) ve emin (kendinden bilgisinden emin olmalı, güvenilir), mekin (şeref sahibi, saygın, vakar sahibi ), metin (sabırlı, metanetli) olmalıdır.”

Mecelle, ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardan söz etmiyor, hâkimlerde sayılan bu nitelikler “olmalıdır”, hatta hakimler böyle olmalıdır diyor.

Demek ki, hâkîm, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin olamıyorsa hâkim değildir.

Olmamışları hâkim ve savcı yapmamalıdır… Mahkemelere tayin etmemelidir.

Mecellenin Kitab’ül-Kazâ başlıklı 16’ncı kitabının birinci bölümünün ikinci faslı “Hâkimin âdabı beyanındadır” başlığını taşır. Mecellede geçen “âdab”; “edeb” kelimesinin çoğuludur. İyi terbiye, usluluk, zariflik, nazikliktir.

Demek ki adabın ve hâkimde olması gereken edebin kazanılmasında Mecellenin ve İslam hukukunun tarihsel bir önemi vardır.

Günümüze gelelim… 14 Mart 2019 tarihli Resmî Gazetede (Sayı 30714) Türk Yargı Etiği Bildirgesi yayımlandı ve giriş bölümünde şunlar yazılı:

“Hâkimler ve savcılar, görevlerini yerine getirirken adaletin en hassas ve doğru şekilde dağıtıldığından emin olan, meslekî sorumluluk içinde davranan, bütün işlemleri ile karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceklerinin ve toplum nezdindeki saygınlıklarının korunmasının Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan ‘hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn’ insanlardır. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde, hür vicdanları ile evrensel değerleri şiar edinerek bağımsız ve tarafsız olarak görevlerini yürütürler. Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimser gerek meslekî gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya onurları ve vicdanları üzerine söz verirler.”

Söz veren hâkim ve savcılar! Sözlerini tutmayanlar meğer ne kadar çoğalmışlar.

Hâkim ve savcılar için Birleşmiş Milletler 2003/43 sayılı Bangalore Yargı Etiği İlkeleri evrensel etik ilkelerdir. İslam hukukunun ilkelerine Yargı Etiği İlkelerindeki şerhte yer verilmiştir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararıyla Bangalore Yargı Etiği ilkelerini hâkimlere ve savcılara duyurmuştur.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi 4. Maddesinde hâkimler ve savcılar “Dürüstlük ve doğruluğun, mesleğin gerektirdiği yüksek karakterin vazgeçilmez unsurları olduğunun bilinciyle gerek mesleki yaşamlarında ve gerekse sosyal hayatlarında bu yönde bir duruş sergilerler.” (4.1).

Hemen devamında yazılı; “Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünür ve göründükleri gibi olurlar” (4.2).

Oldukları gibi görünmek ve göründükleri gibi olmak… Oldukları gibi görünmüyor ve göründükleri gibi olamıyorlar. Yargıyı gün ışığından saklayanlar kimlerdir?

Türk Yargı Etiği Bildirgesi'nin sonuna bakalım:

“Bu bildirge Türkiye Cumhuriyeti hâkimleri ve savcılarının takip edecekleri ilkeleri belirleyen bağlayıcı bir belgedir.”

“Hâkimler ve savcılar, bu bildirgede belirtilmeyen bir durumla karşılaştıklarında, takip etmeye onur ve vicdanları üzerine söz verdikleri yukarıdaki ilkelerin ruhuna uygun davranırlar.”

“Türk Yargı Etiği Bildirgesi; hâkimler ve savcıların, adına karar verdikleri Yüce Türk milletine ve O’nun her bir ferdine verilmiş bir sözdü.”

Onur ve vicdanları üzerine verilen ne sözlerini tutan var ne de yazıldığı davranan…

Adabı, “Türk Yargı Etiği Bildirgesi”ne uygun olmayanları gördük.

Yargılamalardan ne beklenir? Adalet… Şimdilik beklemeyin, ama umudunuzu yitirmeyin.

Yargılamalar ve davalar günlük yaşamın egemeni oldu.

İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sistemi var ve yaşamı tutsak aldı.

Hapishaneler esas, özgürlükler istisna oldu. Umut sanki kaf dağının ardında! Sanmayın!

Mahrum kalınan “özgürlükler” ve hukuk varmış gibi politika yapılıyor!

Yaşamda “korkular” yaratılıyor. Yargı yoluyla herkese cezalandırma gözdağı veriliyor.

Vicdanı olmayan bir hukuk sisteminde adalet ve hukuktan, “etik” ilkelerden söz etmek, ahlâk demek, edep demek garip oluyor.

Ceza hukukuna, diğer hukuksal düzenlemelerin yetersiz kaldığı durumlarda başvurulur. Sürekli söylendi, işe yaramıyor. Geriye kaldı umutlu olmak, geleceğe inançla, öfkeyle sarılmak…

Muhalifleri düşman görmek, ceza yaptırımıyla tehdit etmek, siyasetçileri hapse atmak, hayatı susuz bırakmak, her protestoyu cezalandırmak, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmaz.

Ceza hukuku, cezalandırma hukuku değildir. İnsanı ve insan haklarını korumalıdır. Ceza hukuku son çaredir (ultima ratio) ve ilk çare (solo ratio) değildir. İnsan öznedir. Yargının amacı insandır.

Yargı bağımsız ve tarafsız mıdır? Söylemek yetmiyor. Öyle midir? Suya yazılan yazıdan mı ibarettir insan hakları, hukuk ve adalet? Var mıdır, yok mudur?

Özü sözü bir kişilikleriyle oldukları gibi görünen ve göründükleri gibi olanlar; var mıdır?

Adap varsa insan hakları vardır. Adap varsa yargı etiği vardır.

Eğer yoksa… Ne adap ne insan hakları ne ahlâk ne etik; yoktur.

Ne özü ne sözü bir olanlar ne de verdikleri sözleri tutanlar kaldı.

Ne oldukları gibi görünürler ne göründükleri gibi olurlar.

/././

Pamuk eller cebe: Birilerinin cezasını ödeyeceğiz!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Paris İstinaf Mahkemesi’nde açılan davayı Türkiye kaybetti. Çok bir şey değil, Irak hükümetine 1 milyar 471 milyon ABD Doları ödeyeceğiz. Hemen ucuz kurtulduk diye sevinmeyin, hepsi bu kadar da değil. 2018’den 2023’e kadar 5 yıllık süre için açılmış bir ikinci dava da devam ediyor. Irak merkezi hükümetinin bilgisi olmadan, Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nden kamyonlar ya da boru hattıyla Yumurtalık’a oradan da gemilerle dünya piyasalarına yapılan “petrol ihracatının” mucidi kimdir, bilmiyorum. Bal tutan herkesin parmağını yaladığı bir düzene işaret ediyor ancak buna “yalamak” demek yetersiz kalır, deveyi havuduyla yutmaktan söz etmek daha doğru olur.

Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı

Irak – Türkiye “korsan” ham petrol boru hattına ilişkin uluslararası tahkim kararının iptali için Paris İstinaf Mahkemesi’nde açılan davayı Türkiye kaybetti.

Çok bir şey değil, Irak hükümetine 1 milyar 471 milyon ABD Doları ödeyeceğiz.

Kutusunu açmayı bile aklımızdan geçiremeyeceğimiz S 400’lerden almak için harcadığımız paranın aşağı yukarı yarısından azıcık fazla yani.

Türk Lirası karşılığını merak ediyorsanız, dünkü kur bu yazıyı yazdığım saatte, Garanti Bankası cep şubesinde 47.7460 idi; bu iki sayıyı çarpmanız gerekiyor. Tabii faiz hariç! Onu hesaplayabilecek bilgim yok.

Bu ceza, 21 Mayıs 2014 – 30 Eylül 2018 tarihleri arasında, Irak – Türkiye “korsan” ham petrol boru hattından; Irak Merkezi Hükümeti’nin izni olmadan Irak petrolünün taşınarak, satılması ve bu nedenle Irak devletinin zarara uğratılmasının tazminatı!

Hemen ucuz kurtulduk diye sevinmeyin, hepsi bu kadar da değil.

2018’den 2023’e kadar 5 yıllık süre için açılmış bir ikinci dava da devam ediyor.

Yüce rabbim, verdikçe veriyor yani!

Ama bize değil; başkalarına veriyor, cezasını biz ödüyoruz.

Eski Türkiye’de herkesin çok hassas olduğu ancak AKP iktidarı döneminde tamamen zihinlerden silinen “tüyü bitmemiş yetimin hakkı” da bu rakamların içinde!

Bu cezayı ödemek zorunda kalmamıza yol açan olaylar şöyle gelişmişti; hafıza – i beşer unutur, benim işim de hatırlatmak diye yazayım dedim.

Irak merkezi hükümetinin bilgisi olmadan, Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nden kamyonlar ya da boru hattıyla Yumurtalık’a oradan da gemilerle dünya piyasalarına yapılan “petrol ihracatının” mucidi kimdir, bilmiyorum.

Kimsenin günahını almak istemem, bunu bulmak bu konularda çok hassas olduklarını bildiğimiz başta Adalet Bakanı Akın Gürlek olmak üzere saygıdeğer savcılarımızın işi.

CHP’li Deniz Yavuzyılmaz da dün sosyal medya hesabından bu davanın sonucunu açıkladı.

Yavuzyılmaz, şu ifadeleri kullandı:

“Peki süreç nasıl gelişti? 13 Şubat 2023’te Uluslararası Tahkim Mahkemesi aldığı kararla; AKP’nin, 21 Mayıs 2014 – 30 Eylül 2018 tarihleri arasında, Irak-Türkiye ham petrol boru hattında; Irak Merkezi Hükümetinin izni olmaksızın Irak’a ait petrolü usulsüz olarak taşıdığı, Ceyhan Limanı’nda yüklemesini yaptığı, Irak devletinin satış fiyatının altında bu petrolün satılmasına neden olduğu gerekçesiyle Türkiye’nin Irak’a net 1 Milyar 471 Milyon Dolar tazminat ödemesine hükmetmişti. 277 sayfalık Nihai Tahkim Kararını ilk kez kamuoyuna belgeleriyle biz açıklamıştık. AKP ise verdiği yanıtta; bu cezayı içeren tahkim kararının iptali için Paris’te dava açtıklarını açıklamıştı. Yaptığımız araştırma neticesinde; AKP’nin, uluslararası tahkim kararına karşı Paris İstinaf Mahkemesinde açtığı ‘Kararın İptali Davasını’ kaybettiğini tespit ettik.”

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden Türkiye’ye petrol taşıma işini 2011’den itibaren Powertrans adlı şirket üstlenmişti.

Bu konudaki T. C. Bakanlar Kurulu Kararı 18 Temmuz 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı.

O tarihte Enerji Bakanı olan Taner Yıldız, bu iznin nasıl ve neden verildiğini açıklarsa, memnuniyetle yayınlarım.

Gazeteci Tolga Tanış’ın “Potus ve Beyefendi” (Potus; President of The United States’in

kısaltması. ABD Başkanı demek) kitabında ve 2016 yılında yayınlanan Wikileaks belgelerinde bu şirketin ortaklarının kim olduğu konusunda çeşitli iddialar var.

Daha önce erişim engeli ve tazminat davası konusu olan bu bilgileri açık açık tekrar etmenin anlamı yok. İsmi geçen kişilerce yalanlanan iddialardan biri, şirketin ortaklarının hep aynı holding bünyesinden çıktığı yönünde. Ancak bildiğimiz şu ki, bu şirket merkezi Singapur’da olan Grand Fortune Ventures Rtc. Ltd. isimli “fon” ile İstanbul’da mukim, bir dönem yine aynı holdingin Türkmenistan CEO’luğunu da yapan isim tarafından kuruldu. Sahipleri de koordinatörü de iddiaya göre yine isimleri bilinen, tanıdık akrabalar, ama insanlar CHP’li değillerse akrabalarının yaptıkları işten sorumlu tutulmazlar, bunu da biliyor olmalısınız.

Adı geçen şirket kurulduktan sonra eski CEO, hisselerini yine Singapur’da kurulu Lucky Ventures isimli fona devretmişti. Bu “Lucky” fonu, gerçekten şanslı bir fonmuş, bu anlaşılıyor.

Powertrans, 25 Mart 2011 günü kurulmuş ve 18 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanan Bakanlar Kurulu kararıyla Kuzey Irak’tan petrol taşıma işinde “tekel” haline getirilmişti.

Belli ki kurucu ve sonradan ortak olan “Singapurlu” fonları yönetenler yetenekli ve iş bilir çocuklar yani.

Şirketi kurup, 3,5 ay sonra Irak petrolünü taşıma tekeli olabilmek her babayiğidin başarabileceği bir iş değil, tebriklerimi kabul etsinler lütfen.

Davadaki iddiaya göre, Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’nin, Irak Merkezî Hükümeti’nin onayı olmadan ham petrol ihraç etmek için Norveçli DNO adlı şirkete inşa ettirdiği 120 kilometrelik boru hattı Erbil’den Yumurtalık’a petrol taşıyor.

Bu borudan geçen ham petrol, Irak’tan çıkışta Fişhabur’da ölçüm istasyonuna geliyor. Bir ölçüm istasyonu da bizim sınırımızın içinde var.

Merkezi hükümet görevlilerinin bulunmadığı bu ölçüm istasyonu Kuzey Irak Kürt petrolünde boru hattıyla ilgili iddiaların başlangıç noktası.

İddialara göre hattan geçen petrol miktarı düşük gösteriliyor ve Türkiye’deki son durakta da aynı işlem yapılıyor.

Elde edilen kazanç da hem “Singapur’daki” hem de Kuzey Irak Kürt bölgesindeki iş ortakları arasında pay ediliyor.

Havadan para kazananların çok sevdiği bir tabirle “win – win” durumu var yani.

Bal tutan herkesin parmağını yaladığı bir düzene işaret ediyor ancak buna “yalamak” demek yetersiz kalır, deveyi havuduyla yutmaktan söz etmek daha doğru olur.

Irak’tan petrol kaçıran Kürt yönetimi kazanmış, Barzani familyasının cepleri dolmuş.

Onların iş yaptığı “Singapurlular” kazanmış.

Bu bahiste kaybetmek ise bizim “güzel ve yalnız ülkemizin” payına düşüyor.

Ödemek zorunda kaldığımız cezayla olası İstanbul depreminde yıkılacağı tahmin edilen 90 bin binayı ellerimizle yıkıp yeniden yapabilir, 200 binden fazla binayı depreme dayanıklı hale getirebilirdik.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Okul ve kurumların tahmini yapım maliyetleri” çizelgesine göre 6 bine yakın 40 derslikli okul yapabilirdik.

Vurgunun yapıldığı günlerde Sağlık Bakanlığı'nın yaptırdığı 10 şehir hastanesinin maliyetinin 17 milyar lira olacağı açıklanmıştı. Bu ceza tutarıyla kaç hastane yapılırdı bunu da siz hesaplayın.

Sonuç bu: Herkes kazandı, Türk milleti kaybetti.

Adalet Bakanı Akın Gürlek başta olmak üzere, onun aydınlattığı yolda milletin bir kör kuruşunun peşine düşen savcılarımız elbette bu zarara kimlerin yol açtığını araştırıp, bulacaklardır.

Gerçi bu işlerin yapıldığı dönemde “tüyü bitmemiş yetim” olanların şimdi sakalı bile çıktı ama olsun, durmak yok, yola devam!

/././

“Tarihin en büyük anlaşması”: Epey pahalıya patladı -Yalçın Doğan- 

Trump, Ankara’da “F-35 anlaşmasına geri döneriz” diyor, sonradan tipik şekilde “Henüz karar vermedim” diyor. Geriye dönüp bakıldığında “tarihin en büyük anlaşması” bize hayli pahalıya patlıyor...

Hâlâ pek çok sır barındıran macera 24 Kasım 2015’te başlıyor.

Türk jetleri o gün Türk Hava Sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle, bir Rus savaş uçağını düşürüyor.

O günden sonra S-400’ler, CAATSA, F-35 lafları Türkiye - Amerika - Rusya - NATO arasında gidip geliyor. Şimdi sona yaklaşmış gibiyiz.

NATO ertesinde basın toplantısı düzenleyen Tayyip Erdoğan bu tür sorulara “bizi izlemeye devam edin” karşılığını veriyor.

İzlemek için filmi başa sarıyorum. Basın toplantısındaki alışılmadık sahneden başlayarak.

Alkışların suyu

Erdoğan nerede, kimlere karşı konuşursa konuşsun, adet oldu, mutlaka alkışlanıyor. Bir seferinde alkış gelmeyince, “alkış nerede” diye fırça atıyor.   

Ancak, bir toplantıda alkışların suyu çıkıyor.

53 yıldır gazeteciyim, yerli yabancı Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, siyasi parti liderleri, STK başkanlarının sayısız basın toplantısına katıldım.

NATO ertesinde Erdoğan basın toplantısı düzenliyor, oradaki ga - ze -te - ci- lerin (!) bir cumhurbaşkanını alkışladığını hayretle izliyorum.

Vay arkadaş!..

İletişim Başkanlığı’nın oraya ga - ze - te - ci (!) kimliği ile katılanları“neden akredite” ettiği bir kez daha kanıtlanmış oluyor.

Çin deneyi

Sık sık bombaların patladığı bölgemizde hava savunma sistemleri önemli. 2000’lerin başından itibaren, Türkiye çeşitli ülkelerde arayışa geçiyor.

2013 sonunda açılan ihaleyi Çinli bir firma kazanıyor.

Çin ittifak dışı, NATO ve Amerika itiraz ediyor, Türkiye ihaleyi iptal ediyor.

Bu itiraz çok uyarıcı:

Rusya’dan S-400’leri alırken, aynı itiraz karşımıza yeniden çıkıyor.

Çin örneği ortada iken, neden hala NATO dışı bir ülkeyle anlaşıyorsunuz?..

Patriotlar, S-400’ler

Türkiye ABD’den Patriotları satın almak istiyor, ABD firması teknoloji transferine yanaşmıyor, anlaşma gerçekleşmiyor.

Rus uçağının düşürülmesi dönüm noktası. Türk - Rus ilişkileri önce gerginleşiyor, Erdoğan - Putin görüşmesi sonrasında...

Eylül 2017’de Türkiye 2.5 milyar dolar ödeyerek, S-400’leri satın alıyor. İlk parçalar 12 Temmuz 2019’da geliyor.

NATO ve Amerika ateş püskürüyor. Türkiye “siz Patriotları vermediniz, bize çare bırakmadınız” derken...

Amerika, beş gün sonra Türkiye’yi 1 milyar 400 milyon dolar ödediği F-35 projesinden çıkartıyor. Ardından ABD Kongresi CAATSA yaptırımlarını kabul ediyor.

“Hasım” vaziyeti

CAATSA nedir?..

“Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası.”

Adından belli:

Amerika hasımlarına uyguluyor bu yasayı.

Daha önce uyguladığı şu üç ülkeye bakın:

Rusya, İran ve Kuzey Kore.

Böylelikle, Türkiye Amerika’nın gözünde ne?..

Hasım!..

Trump’a özel hava alanı inşa ederken, bir dediğini iki etmezken, boynuna sarılırken, dostumuz Amerika’yı allayıp pullarken, “hasımlık!..”

F-35’ler bir başka rezillik, parasını ödediğimiz halde altı tane F-35’i de vermiyor.

Utanmaz bir gerekçeyle: “F-35’lere ait gizli bilgilerin Rusya tarafından çalınma ihtimaline karşı!..”

Türkiye fena sıkışıyor, S-400’leri hiç bir zaman hangardan çıkartamıyor.

Erdoğan ve CAATSA

Erdoğan, 17 Temmuz 2019’da Vahdettin Köşkü’nde, yandaş medya ile buluşmasında halen İletişim Başkanlığı sitesinde yer aldığı biçimiyle: “İkide bir CAATSA diyorlar. Sayın Trump’tan aldığım izlenimle söylüyorum, Türkiye CAATSA kapsamında yok.”

Madem yok...

Trump şimdi neden CAATSA yaptırımlarını kaldıracağını söylüyor?..  

Madem yok...

Kendi yandaşları yazıyor, ABD Dışişleri Bakanlığı ve New York Times doğruluyor. Trump’ın CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için Kongre’ye neden mektup göndermesi söz konusu?..

F-35’e dönmek S-400’lerin satılarak, CAATSA’nın kaldırılmasıyla mümkün.

“En önemli anlaşma”

Defalarca ısrarlı oldukları halde, Kongre’nin izin vermediği bahanesiyle Patriotların satılmadığını söyleyen Erdoğan: “S-400’lerle kendi güvenliğimizi garantiye alıyoruz. Bu arada yüz kişi Rusya’ya gitti ve eğitimden geçti. S-400’ler tarihimizin en önemli anlaşmasıdır. Pazar olma değil, ortak olma, üretime beraber geçme sürecidir. Sayın Putin ile S-500’ü de birlikte üretme üzerinde durduk.”

10-12 milyar dolar

Trump Ankara’da “F-35 anlaşmasına geri döneriz” diyor, sonradan tipik Trump, “henüz karar vermedim” diyor.

Geriye dönüp bakıldığında...

“Tarihin en büyük anlaşması” bize hayli pahalıya patlıyor.

“CAATSA yaptırımları ile birlikte, F-35’in üretim zincirinden çıkarılması 900’den fazla parça üreten Türk savunma sanayi firmalarının 9 milyar dolarlık gelir kaybına yol açtı, toplam 10-12 milyar dolarlık maliyet” (11 Temmuz 2026, Karar Gazetesi).

1964’te Türkiye Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmak istediğinde, Amerika mektupla tehdit ediyor, o sırada Başbakan İsmet Paşa: “Büyük devletlerle ilişki kurmak ayı ile yatağa girmeye benzer.”

Cumhuriyet tarihi sizi pek ilgilendirmiyorsa bile, o tarih eşsiz bir tarihtir.

/././

Türkiye’nin tabancası, Belçika’nın kırbacı -Eray Özer- 

NATO Zirvesi sonrası Belçika Başbakanı kendisine Türkiye tarafından silah hediye edildiğini görünce şok geçiriyor ya… Tarihini kırbaçla yazmış, bir milyon insanın kanına bulanan palayla imzalamış bir medeniyetin silah görünce “Ay ne kadar korkunç, elime silah alamam” havalarına girmesi komik geliyor bana.

Şimdiki zamanlarda “pat” diye söyleyince karşımdaki -hele yaşça benden küçükse- hafiften şoke oluyor ama, biz zamanında okullarda epey dayak yedik.

Hem de öyle, ergen azmanlığıyla ortalığı birbirine kattığımız zamanlarda “çaresiz” kalan hocanın bir tokat akşetmesi gibi değil.

İlkokulda öğretmenimizin bu iş için özel bir sopası vardı. Öyle kalın bir sopa değildi. Zaten “tılsımı” da ince olmasındaydı. Dokunduğu yeri yakar, morartırdı. Ne ağacından yapılmıştı, hafızamı zorlamama rağmen hatırlayamıyorum. Ama -avuç içi neyse de- bir defasında elimin üstüne vururken sopanın kemiğe denk gelişini ve sonrasındaki sızıyı unutamıyorum.

Birkaç kez arkadaşlarımızın üzerimizde kırıldığı için (ben çalışkanlar grubundan olduğum için hep elime yedim sopaları) yeniden yapılması gerekmişti sopanın. Sınıftan bir arkadaşımızın babası yapıyordu. (Herhalde marangozdu adam, hatırlayamıyorum.) Düşünebiliyor musunuz, katil cinayet aletini kurbanın ailesine ısmarlıyor…

Yine sopanın kırıldığı bir vakit -kolay kırılmasın diye midir, nedir- bu defa kalın bir sopa yapmış usta. Öğretmenimiz -umuyorum ve öyle tahmin ediyorum ki- kendi elinde denedi. Şak şak şak… I-ıh. Beğenmedi.

“Olmaz bu” dedi, “Eskisi gibi ince olması lazım.”

Arkadaşımız getirdiği “malı” geri götürecek değil ya. Yenisi gelene kadar birkaç gün “idareten” kalın sopaya razı oldu tabii. Sonra en sevdiği ağaçtan “ideal” ölçülerde hazırlanmış sopasına kavuştu neyse ki. Canım öğretmenimiz.

Bu yazı için araştırma yaparken savruldu zihnim kırk yıl öncesine ait travmatik anılara.

Oysa ben Belçika’yla ilgili bir şeyler araştırıyordum. İnternette sayfalar arasında daldan dala atlarken önce bir kelime çıktı karşıma: “Chicotte.” Sonra bir hayvan ismi: Hipopotam, yani su aygırı.

“Chicotte” Portekizce kırbaç anlamına geliyormuş. “İyisi” hipopotam derisinden yapılıyormuş. Tek bir yöne doğru defalarca bükülen deri o halde kurumaya bırakılınca ortaya matkap ucuna benzeyen uzun bir kırbaç çıkıyormuş.

Portekizli köle tacirlerinin “icadı” bu işkence aracı 20. yüzyılın başında Kongo’da Belçikalı sömürgeciler tarafından çok kullanılır olmuş. Bugün Belçika’nın kanlı sömürge tarihinin bir sembolüne dönüşmüş.

Bir köle şöyle anlatıyor “chicotte”u: “İlk darbesinde kan çıkardı. Yirmiden fazlasıysa ölüm demekti.”

Bizim öğretmenin kızılcık sopasıyla kıyaslamak bile ayıp tabii. Ama hafıza işte. Çağrışımlarla ilerliyor.

Belçika Kralı 2. Leopold Afrika’nın sırtına bu kırbacı vurmaya karar verdiğinde 1870’lerin sonlarıydı. Kara Kıta’nın altını üstüne getiren, kabilelere korku salan gaddar bir Amerikalının ismini duymuştu. Güya kâşif kılığında keşfe çıkan bu Amerikalı aslında bir tür paralı asker çetesinin liderliğini yapan Henry Morton Stanley’den başkası değildi.

Kral Leopold Orta Afrika’nın altını üstüne getirmesini ve orada tamamen kendi krallığına bağlı olacak olabildiğince büyük bir devlet kurmasını istiyordu. Bu devleti kırbaçla yöneteceği Stanley’ye verdiği ilk talimattan belliydi:

"Burada mesele Belçika kolonileri değil. Mesele olabildiğince büyük yeni bir devlet kurmak ve onun yönetimini sağlamak. Bu projede zencilere en ufak bir siyasi güç tanınmasının söz konusu olamayacağı açık olmalı. Bu gülünç olurdu. Görevlerin başında bulunan beyazlar tüm güce sahipler."

Sahiden de o devlet kuruldu. Kongo Bağımsız Devleti ismi uygun bulundu.

Leopold’un ilk amacı bölgedeki kauçuk ve fil dişini sömürmekti. Fakat kısa sürede asıl değerli şeylerin yerin altında yattığı anlaşıldı. Kongo madenlerini büyük bir hızla sömürebilmek için 1906’da Belçika devletine ait Union Minière maden şirketi faaliyetine başladı.

Kırbaçlar madenlere zorla getirilen Afrikalıların sırtında şaklıyordu. Önce bakır kaynakları kurutulmaya başlandı. 1929’a gelindiğinde İngiliz ortaklığıyla şirket dünyanın en büyük bakır üreticisi haline geldi. Bakırın yanı sıra elmas madenciliği de unutulmamıştı.

Gelen parayla bugünkü Belçika inşa ediliyordu. Kongo’nun yıllık hasılasının yarısı, ihracatının yüzde 70’i Union Minière’den geliyordu. Kazanç Belçika’ya ve kraliyet ailesine aktarılıyordu. Kongo halkı kendi topraklarının mücevherlerini beyaz adam için çıkarıyordu. Kırbaçlanarak…

Leopold sonra sabun işine girmeye karar verdi. Unilever’in kurucusu Lever Kardeşler’e 7500 kilometrekarelik dev bir orman, palm yağı çıkarması için tahsis edildi. Kırbaç palm yağı çıkarılırken de devredeydi.

Tüm bunlar olurken Kongo’da Afrikalı bebekler analarının memesinden süt emerken zorla alınıyor ve Belçika’ya getiriliyordu. Belçika’da misyoner kiliselerine verilen bebekler insanlık dışı şartlarda büyütülüyordu.

O bebeklerden biri, Lea Tavares Mujinga, 75 yıl sonra Belçika devletini dava etti. Şöyle diyordu Mujinga: “Arkadaşlarım arasında 10,11 yaşında milisler tarafından cinsel tacize uğrayanlar vardı. Kendi aramızda ailemizden koparılışımızla ilgili dertleşir ağlardık. Bizi ailemizden sebepsiz kopardılar. Belçika devleti bizi eziyet çekmemiz için ailemizden aldı. Neden, sebep neydi?”

Davayı kazandı. Mahkeme Belçika’nın tazminat ödemesine karar verdi.

Çok mu gerilere gittim? Tamam, 1990’lara gelelim. 1994’te Afrika’nın orta yerinde 1 milyon insan palalarla birbirlerini kesti. Daha doğrusu Hutu halkı adına hareket ettiğini söyleyen milisler “nereden buldularsa” bir yıl önce ithal ettikleri milyonlarca palayla 1 milyon Tutsi ve ılımlı Hutu’yu katletti. Yakın tarihin en kanlı saldırısı olan bu vahşi eylem zinciri tarihe Ruanda Soykırımı olarak geçti.

Hutularla Tutsiler arasındaki böylesi bir düşmanlığın kökeni Belçikalıların “antropometri” merakına dayanıyordu. Belçikalılar Tutsilerin yüzlerini ölçüp biçmiş ve onların oranın yerlisi Hutulardan farklı olarak, bölgeye daha sonradan yerleşen sığır çobanı göçebe bir halk olduklarına kanaat getirmişti. Ruanda diye bilinen bölgede o zamana kadar monarşinin kaynağı etnik köken değil, dindi. Fakat Belçika’nın Tutsilere ırka bağlı üstünlük vermesiyle işler değişti.

Sömürge valisi görevini yerine getiren Tutsiler Hutuları eziyor, işkence ediyordu. Belçika’nın izniyle ilkokuldan sonra eğitime sadece Tutsi çocukları devam edebiliyordu. Hutular için elli yıl sonra açığa çıkacak insanlık dışı bir öfkenin ilk tohumları atılmıştı.

Belçika kırbacını beline asmış, sömürge topraklarını kardeşi kardeşe kırdırarak daha rahat yönetebileceğini anlamıştı.

Çok uzattım, bitiriyorum, merak etmeyin. 1993’te artık Hutu katliamı “geliyorum” derken Belçika hükümeti tehlikenin büyüklüğünü anlamakta geç kaldı. Bölgeye atanan Belçika askerleri önderliğindeki Birleşmiş Milletler gücünün yanında doğru düzgün bölgeyi gösteren harita bile yoktu. 1994’ün nisan ayında 10 Belçikalı BM askeri katledilince Belçika hızla Ruanda’dan çekilirken eskiden ülkeyi yönettikleri tek bir Tutsi’yi bile yanında götürmedi.

İşte böyle. Dikkat ettiyseniz “kanlı elmaslar” konusuna girmedim bile. Bu kadarı yeterli bence.

Peki, bunları niye anlattım?

NATO zirvesi sonrası Belçika Başbakanı kendisine Türkiye tarafından silah hediye edildiğini görünce şok geçiriyor ya… (Keza Kanada. Keza Norveç. Keza İngiltere. Vesaire.)

Tarihini kırbaçla yazmış, bir milyon insanın kanına bulanan palayla imzalamış bir medeniyetin tabanca görünce “Ay ne kadar korkunç, elime silah alamam” havalarına girmesi komik geliyor bana.

Ülkenizi, bir başka ülkenin halkını şunun şurasında yüz yıl kadar önce canını alana kadar kırbaçlayarak kuranlardansanız küçük bir tabancadan bu kadar irkilmezsiniz sanki.

Gelelim silah hediye etme meselesine. Ben gelen misafire tabanca hediye etmezdim. Burası kesin. Misafirim beni bir silahla hatırlasın istemezdim.

Öte yandan bu insanların NATO çatısı altında toplanıp dünyayı çiçeklerle donatmayı konuşmadıkları malum. Sadece Ankara Zirvesi’nden 50 milyar dolarlık yeni silah alma kararı çıktı.

Bertolt Brecht’in meşhur "Banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?" sözünü uyarlarsak; dünyanın çeşitli bölgelerine fırlatmak üzere balistik füze alımı için bir araya gelmenin yanında tabanca hediyesi nedir ki?

/././

Beklentileri aştı: Cari açık mayısta 1,5 milyar dolar oldu -Cengiz Anıl Bölükbaş- 

TCMB verilerine göre, cari işlemler dengesi mayıs ayında piyasa beklentisi olan 1 milyar doların üzerinde gerçekleşerek 1,5 milyar dolar açık verdi. Nisan ayında cari açık 5,7 milyar dolar olmuştu.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), mayıs ayına ilişkin ödemeler dengesi verilerini açıkladı. Buna göre cari işlemler hesabı mayısta 1 milyar 459 milyon dolar açık verdi.

Altın ve enerji hariç cari denge ise aynı dönemde 3 milyar 626 milyon dolar fazla kaydetti. Ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığı 4 milyar 340 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Yıllık cari açık 37,3 milyar dolar oldu

Yıllıklandırılmış verilere göre cari açık mayıs itibarıyla yaklaşık 37,3 milyar dolara ulaştı. Ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığı ise 74,4 milyar dolar olarak hesaplandı.

Aynı dönemde hizmetler dengesi 62,5 milyar dolar fazla verirken, birincil gelir dengesi 24,1 milyar dolar, ikincil gelir dengesi ise 1,3 milyar dolar açık verdi.

Mayıs ayında hizmetler dengesi kaynaklı net giriş 5 milyar 207 milyon dolar oldu. Bu kalem altında taşımacılık hizmetlerinden 2 milyar 243 milyon dolar, seyahat gelirlerinden ise 3 milyar 815 milyon dolar net giriş sağlandı.

Cari açığın finansmanında krediler öne çıktı

2026 yılı mayıs ayı itibarıyla yıllıklandırılmış cari açığın finansmanına net doğrudan yatırımlar 1,8 milyar dolar, net portföy yatırımları 5,3 milyar dolar, krediler 46,7 milyar dolar ve ticari krediler 200 milyon dolar katkı sundu.

Net efektif ve mevduatlar ise finansmana 18,8 milyar dolar negatif etki yaptı. Merkez Bankasının döviz cinsinden net rezerv azalışı 32,3 milyar dolar olarak kaydedildi.

Doğrudan yatırımlarda 455 milyon dolarlık çıkış

Mayıs ayında doğrudan yatırımlardan kaynaklanan net çıkış 455 milyon dolar oldu. Yurt dışı yerleşiklerin Türkiye’ye doğrudan yatırımları 296 milyon dolar artarken, yurt içi yerleşiklerin yurt dışındaki yatırımları 751 milyon dolar yükseldi.

Gayrimenkul yatırımlarında yurt içi yerleşikler yurt dışında 143 milyon dolarlık alım yaptı. Yurt dışı yerleşiklerin Türkiye’deki net gayrimenkul alımı ise 184 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Portföy yatırımlarında 3,1 milyar dolarlık çıkış

Portföy yatırımları mayısta 3 milyar 69 milyon dolar net çıkış kaydetti. Yurt dışı yerleşikler hisse senedi ve yatırım fonu piyasasında 2 milyar 786 milyon dolar, Devlet İç Borçlanma Senetleri piyasasında ise 287 milyon dolar net satış yaptı.

Yurt dışındaki tahvil ihraçlarında yabancı yatırımcılar bankaların ihraçlarında 562 milyon dolar, diğer sektörlerin ihraçlarında 860 milyon dolar net alım gerçekleştirdi. Genel Hükümet ihraçlarında ise 169 milyon dolarlık net satış görüldü.

Bankaların kredi kullanımı arttı

Yurt dışından sağlanan kredilerde bankalar 2 milyar 653 milyon dolar, diğer sektörler 755 milyon dolar net kullanım gerçekleştirdi. Genel Hükümet ise 180 milyon dolar net geri ödeme yaptı.

Yurt dışı bankaların Türkiye’deki mevduatları Türk lirası cinsinden 1 milyar 775 milyon dolar, yabancı para cinsinden 1 milyar 754 milyon dolar arttı. Böylece toplam net artış 3 milyar 529 milyon dolara ulaştı.

Resmî rezervlerde ise mayıs ayında 3 milyar 300 milyon dolarlık net azalış kaydedildi.

***

AKP'ye geçen Mesut Özarslan'dan dikkat çeken afiş: Alkol içen, uyuşturucu kullanan ve gayriahlaki işler yapanları ihbar edin 

CHP'den AKP’ye geçen Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın, “Gayriahlaki işlerin bildirilmesi” amacıyla kurduğu ihbar hattının afişleri, reklam panolarına asıldı. Afişte, "Park ve bahçelerimizde, boş arsalarda ve tüm açık alanlarda alkol içen, uyuşturucu kullanan ve gayriahlaki işler yapan kişileri gördüğünüzde acil olarak emniyet, güvenlik ve zabıta birimlerimizi arayınız” ifadeleri kullanıldı. 

CHP'den ayrılan Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan AKP'ye katılmıştı. Özarslan'ın rozetini, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan takmıştı. 

BirGün'ün haberine göre; Özarslan'ın reklam panolarına astırdığı afiş dikkat çekti. 

Afişe, “Park ve bahçelerimizde, boş arsalarda ve tüm açık alanlarda alkol içen, uyuşturucu kullanan ve gayriahlaki işler yapan kişileri gördüğünüzde acil olarak emniyet, güvenlik ve zabıta birimlerimizi arayınız” notu düşüldü.

***

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Temmuz 2026-

Atılamayan “alyans” olarak NATO -Akdoğan Özkan-  Türkiye NATO ile evliliğini kurtarmaya çalışıyormuş gibi bir görüntü verse de, aslında boşa...