BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -27 Temmuz 2026-


Bedava bilet verseler arabanızdan vazgeçer misiniz?-Özgür Gürbüz- 

“Otomobilinizden vazgeçin, size ülkedeki tüm ulaşım araçlarını bir yıl boyunca ücretsiz kullanmanızı sağlayacak bir kart verelim” deselerdi, ne yanıt verirdiniz? Almanya’nın Frankfurt kenti, sakinlerine 2024’ten beri bu soruyu soruyor. İlk yıl 560 Frankfurtlu bu teklife olumlu yanıt vermişti, ikinci yıl sonunda 200’e yakın kişi daha projeye katıldı ve bu sayı 750’ye ulaştı.

Teklif basit. Arabanızı aileniz dışında birine satar ya da hurdaya çıkarırsanız, size tüm Almanya’da geçerli “Almanya bileti”ni (Deutschlandticket) bedava veriyorlar. Almanya bileti ülkedeki tüm toplu taşıma araçlarına sınırsız biniş hakkı sağlıyor. Şehiriçi otobüsler, metro ve tramvayın yanı sıra şehirlerarası trenler de hizmetinizde. Almanya biletinin yıllık maliyeti 756 avro. Yapmanız gereken tek şey otomobilinizden vazgeçtiğinizi ispatlamak ve bir yıl boyunca yeni bir otomobil almamak.

Teklifi kabul edenlerin çoğu tek başına yaşayanlar veya iki kişilik, özellikle de gelir seviyesi düşük aileler. Yüzde 52’si kadın, yüzde 21’i ise 56 ila 65 yaş grubu arasında. Belediyenin bu projesinin kullananların yarısından fazlası çalışanlar, yaklaşık üçte biri ise emekli. Otomobil sahipliliğinin maliyeti ve ekonomik zorlukların belirleyici olduğu kesin.

Eski otomobillerini hurdaya çıkarıp, bedava bileti kapıyorlardır diye düşünmeyin, ilk yılki 560 başvuru sahibinin sadece 11’inin arabası hurdaya ayrılmış. Programın asıl başarısını ise şu verilerin gösterdiği düşünülüyor. Bu destek programının başlamasından önce kullanıcıların yüzde 26’sı otomobili ana ulaşım aracı olarak kullanırken, programa katıldıktan sonra bu oran yüzde 7’ye düşüyor. Daha da ilginci, bir yıllık bedava biletin süresi bittikten sonra da toplu taşıma katılımcıların yüzde 58’i için ana ulaşım aracı olmaya devam ediyor. Tren ve otobüsü sık kullananların sayısı da yüzde 6’dan yüzde 28’e yükselmiş. Ayrıca bisiklet kullanımı ve yürüyüş sayısı da artmış. Bisiklete taytla mı binmişler, aralarında vali var mı; o konularda bilgi yok.

Özetlersek, otomobil çoğu zaman bir zorunluluk değil bir bağımlılık. Statü simgesi ve tüketim kültürünün bir parçası olmaya devam ediyor. Ulaşım araçları arasında çevreye ve iklime en çok zarar verenlerden biri olduğu unutuluyor. Toplu taşıma ve bisiklet ise otomobilin panzehri.

Ülkede siyasette her gün bir başka deprem yaşanırken, demokratik rejim yok edilmeye çalışılırken bunları neden anlattım? Başka bir dünyada yaşamıyorum elbette. Hapse atılan, makamından edilen seçilmiş yöneticilerle oy verme hakkımız bile gasp edilirken bizi isyanın kıyısından döndüren şeyler çoğu zaman kapitalizmin bizi uyuşturmak için kullandığı otomobil gibi metalar oluyor.

19 Mart Darbesi diye tanımlanan, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçten sonraki boykot çağrılarını hatırlayın. Boykotun birçok alanda işe yaradığını biliyoruz ancak CHP’nin boykot listesinde yer alan otomobillerin satış rakamları boykottan etkilenmişe benzemiyor. Örneğin boykot listesinde yer alan Doğuş Grubu’na ait üç aracın satışları 2025’te bir önceki yıla göre arttı. Bu otomobillerin hepsini iktidara ve demokrasi karşıtı müdahalelere destek verenler almadığına göre, boykot çağrısı iş otomobile gelince etkisiz kalmışa benziyor. Otomobil tutkusu kapitalizmin insanları metalara nasıl tutsak ettiğini gösteren önemli bir örnek. Boykot ise içinde bulunduğumuz dünyada otokratik rejimlere karşı mücadelede kullanılan, etkili bir yöntem. O yüzden de kendimizi kapitalizmin en etkin uyuşturucularından kurtulma konusunda hazırlamamız gerek. “Cumhuriyet mi yoksa sevdiğim otomobil mi” sorusunu henüz sormadıysak bile, bir gün kendimize sormak zorunda kalabiliriz.

Kamunun toplu ulaşımı destekleyen politikaları hayata geçirmesi, otomobilsiz hayatı teşvik etmesi, kapitalizmin insanları tutsak alan, bağımlılık yaratan metalarına karşı direnç yarattığı, bizi güçlendirdiği için çok değerli. O yüzden de Almanya örneğini bu sıcak gündeme rağmen sizle paylaşmak istedim. Özgürlükten vazgeçilmez ama her şeyden vazgeçilir.

Kim bu eşit egemen?-Gözde Bedeloğlu-                                                                                                                              Hayal edin. Bir gün, Alman Federal Meclisi toplanıyor ve içlerinden bir vekil çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’nin adının Türk Cumhuriyeti olarak değiştirilmesi çağrısında bulunuyor. Hayırdır kardeş, sen kim oluyorsun da ülkemin adını, egemenlik haklarımı görmezden gelerek değiştirmeye kalkıyorsun demez misiniz? Hem de nasıl dersiniz! Bu hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde işte tam olarak bu yaşandı. Yeni Yol Grubu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin adının “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” olarak değiştirilmesini önerdi. Öneri AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi. Önergeyle ilgili söz alan Yeni Yol Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Kaya, “Adanın tamamında söz hakkı sahibiysek, hidrokarbon yataklarının tamamında Kuzey Kıbrıs Türk halkının da hakkı varsa bundan sonra adanın ‘kuzey’i, ‘güney’i yoktur, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adı altında bu yola devam edilmelidir” dedi. TBMM’de sadece DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, adadaki Kıbrıslı Türklerin haklarını savunabilmek için her şeyden önce onların öz iradelerine gereken saygının gösterilmesi gerektiğini hatırlattı.

***

Geçtiğimiz günlerde, mahkeme kararıyla CHP’nin Genel Başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu da, TV100’ün canlı yayınında KKTC’nin resmi adının “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” olması gerektiğini savunmuştu. Kendisi oraya “Kuzey Kıbrıs” demiyormuş. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diyormuş. Çünkü, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hakları güvence altına alınmış. Ancak isim tartışması yeni değil. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olduğu dönemde (2023) Fuat Oktay da “Aslında kuzey demek de istemiyoruz artık” diyerek, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” yerine “Kıbrıs Türk Devleti” ifadesini tercih ettiğini vurgulamıştı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Kuzey Kıbrıs eski Cumhurbaşkanı Ersin Tatar da benzer yönde açıklamalar yapmıştı.

Türkiye, onlarca yıldır adanın kuzeyinde bağımsız, eşit, egemen bir devlet olduğunu iddia ediyor. Ancak işin aslının tam tersi olduğunu kanıtlayan eylem ve söylemlerde bulunuyor. Dünyada, adı başka bir ülkenin parlamentosunda tartışılan tek bir egemen devlet olmadığı gibi, ismi değiştirilmek istenen ülkenin siyasetçileri de bu tartışmayı olağan karşılayamaz! Karşılamamalı!

İsmi ne olursa olsun, nüfusu belirsiz, kendine ait para birimi olmayan, merkez bankası başkanının Türkiye tarafından atandığı, içine doğrudan yoksulluk ithal edilen KKTC’yi dünya Türkiye’nin alt yönetimi olarak görmeye devam edecektir. Kaldı ki iktidarıyla muhalefetiyle, Kıbrıs konusu, kimseyi bir adım ileri götürmediği kanıtlanmış hamasi nutuklara, milliyetçi söylemlere hapsedilmiş durumda. Türk devletleri dahil kimsenin tanımadığı bir ülke KKTC.

“Varsın dünya tanımasın biz tanırız” diyecek olan kurt yürekli milliyetçiler için de bir örnek vereyim. 2022 yılında, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) tarafından organize edilen 34. Samsung Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı’nı Kıbrıslı Türk milli yüzücü Doğukan Ulaç kazanmıştı. KKTC bayrağı açmak isteyen Ulaç’a yapılan uyarı sonrasında sporcu bayrağı kapatarak cebine koymak zorunda kalmıştı. Kuzey’in dağına çizilen bayrak, sporcu arkadaşımıza neden çok görüldü acaba? Hani KKTC’nin uluslararası alanda tanınması için seferber olunuyordu?

Sonuç olarak Meclis’teki bu oylama, Kıbrıs konusunun nasıl da çelişkilerle örülü olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bir yanda adanın adından “Kuzey” ifadesini silip Doğu Akdeniz’deki tüm hakları sahiplenebileceğini sanan bir sığlık var; diğer yanda ise “Tanınma olmasa da olur, önemli olan güvenlik ve yaptığımız saraylardır” diyerek izolasyonu meşrulaştıran bir iktidar söylemi. Biri meseleyi kelime oyunlarına indirgerken, diğeri harcanan betonu egemenlik sanıyor.

***

Oysa gerçek, rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in yıllar önce dile getirdiği gibi: “Bizden başka uluslararası toplumda buna devlet diyen bir tek Allah’ın kulu yoktur. Biz devlet olduğu yalanını bu halka yıllardır riyakarca söylemeye devam ediyoruz. Yakın dönem Cumhuriyet tarihinde bu kadar veballe, bu kadar sık söylenen bir başka yalan yoktur. Devlet değil, niye yalan söylüyorsunuz bu halka? Kendimiz çalıp kendimiz söylüyoruz. Bu ülkenin 82’nci vilayeti yapmaya çalışıyoruz.” Ez cümle, kelime oyunlarıyla devlet olunmuyor.

/././

Laiklik şart!-Osman Öztürk- 

Tarih 14 Ekim 1924, yer Kayseri. Mustafa Kemal Kayseri Memleket Hastanesi açılış törenine gelir. Töreni düzenleyenler Osmanlı döneminden kalma alışkanlıkla açılış için bir imam da çağırmışlardır.

“Paşam” derler, “müsaadeniz olursa önce hoca efendi Kuran’dan dua okusun.”

Mustafa Kemal “Gerek yok.” der, “Tanrı benim dilimi bilir. Gerekirse duayı ben okurum.”

***

Kemalizmin ve Cumhuriyet Devriminin en belirgin karakteristiği laikliktir.

Halifeliğin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kapatılması, “Türkiye Devleti’nin dini İslamdır” maddesinin Anayasadan çıkarılıp laikliğin Anayasaya girişi, medreselerin kapatılıp eğitimin laikleştirilmesi, Medeni Kanunun kabulü laiklik doğrultusunda atılmış radikal adımlardır.

Siyasal İslamcı ve liberal koronun ağız birliğiyle söylediği “Kemalist devrimler sadece üst yapıya odaklandı, toplumsal hayatta bir şeyi değiştirmedi. Bu nedenle toplum tarafından benimsenmedi.” iddiası safsatadan ibarettir.

Misal mi?

Daha Cumhuriyet ilanının üzerinden iki buçuk yıl geçmemişken, 17 Şubat 1926’da Mustafa Kemal’in yakın takibi ve müdahalesiyle kabul edilen Medeni Kanun.

Erkeklere yüzlerce yıldır tanınan çok eşli evlilik hakkının yasaklanıp kadınlara boşanma hakkının tanınması, resmi nikah zorunluluğu, kız ve erkek çocuklarına mirasta eşit pay hakkı, kadınlara istedikleri mesleğe girebilme hakkı, mahkemelerde kadın erkek eşitliği.

Bütün bunların toplumsal hayata dokunmadığını ve başta kadınlar olmak üzere toplum tarafından benimsemediğini kim söyleyebilir!

Siz siz olun “Türkiye hiçbir zaman laik olmadı ki” diyen liberallere kanmayın. Bir zamanlar bu ülkede okullarda halk çocuklarına Darwin’in Evrim Kuramının okutulduğunu hatırlatıp geçin. Gerisini kendileri düşünsün.

***

Amacı “dindar ve kindar nesil yetiştirmek” olan AKP iktidarında laiklik sistematik ve ısrarlı saldırıların hedefine konuldu. Böylece toplum devlet eliyle yukarıdan aşağıya dincileştirilmeye çalışıldı.

AKP dönemindeki dinci gerici saldırıların en çok yöneldiği alanlardan biri eğitimse diğeri de sağlık oldu.

Hacamat için Kupa Terapisi Sempozyumları, Tıbb-ı Nebevi Kongreleri bizatihi siyasi iktidar tarafından desteklendi. Hastanelerde Kuran kursları açıldı. Ulusal Din Psikolojisi ve Manevi Bakım Çalıştayları düzenlendi. Binlerce psikolog kadro bulamayıp işsiz gezerken ilahiyat mezunları Sağlık Bakanlığı hastanelerinde “Manevi Destek Personeli” olarak istihdam edilmeye başlandı.

Dinen caiz olmadığı gerekçesiyle Anne Sütü Bankası haram ilan edildi. Helal ilaç tartışmaları başladı. İçeriğinde domuz kanı bulunduğu gerekçesiyle aşı reddi yaygınlaştı. Türkiye’nin ilk Cin Hastanesi açıldı. Anatomi laboratuvarında kadavralara don giydirildiğini bile bu dönemde işittik.

Tayyip Erdoğan’ın “Kürtaj cinayettir.” sözleri sonrasında kürtaj kamu sağlık kurumlarında fiili olarak yasaklandı. Bugünlerde sezaryan da yasaklanırsa hiç şaşırmayın.

Kısacası “Modern tıbba saldırmanın dayanılmaz hafifliği” AKP döneminde zirve yaptı.

***

TTB’nin yeni seçilen yönetimi geçen hafta “Meslektaşlarımıza TTB Merkez Konseyi Adına Teşekkür ve Çağrı” başlıklı bir mesaj yayınladı.

Mesajda benim en çok dikkatimi çeken “TTB olarak bu dönemde de yaşamı, barışı, demokrasiyi, insan haklarını ve halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğiz.” cümlesi oldu.

Diyeceksiniz ki; “Ne var bu cümlede?”

Yaşam var, barış var, demokrasi var, insan hakları var, halkların kardeşliği var.

Şimdi de ben sorayım; “Peki ne yok bu cümlede?”

Aydınlanma yok, Cumhuriyet değerleri yok, laiklik yok! Sadece bu cümlede değil, mesajın hiçbir yerinde yok.

***

Tabii ki her şeyi tek bir mesaja sığdırmak mümkün değildir. Zaten Aydınlanma ve Cumhuriyet değerlerini ağızlarına aldıklarını hiç duymadım. Onun için onları geçtim de laikliğin bu kadar saldırı altında olduğu, modern tıbbın dinci gericilik tarafından böylesine kuşatıldığı bu zamanda TTB’nin yeni yönetiminin hekimlere yayınladığı ilk mesajda laikliğin aklına gelmemesi manidar!

Oysa vakti zamanında programlarından çıkarttıkları laikliği geçen ay sonunda TTB seçimleri vesilesiyle hatırlamışlardı. Kendilerini “emek, demokrasi, laiklik, barış ve hekimlik değerlerinin adı” olarak tanımladıkları seçim broşürünün mürekkebi bile kurumadan gene unutuvermişler!

Ne yapacaklarını, ne yazacaklarını tabii ki kendileri bilir. Sorumluluk da kendilerini o görevlere tensip eden delegelerdedir.

Ben gene de eski bir dost olarak uyarıda bulunayım.

Bu ülkede laikliği savunmadan ne yaşamı, ne barışı, ne demokrasiyi, ne insan haklarını, ne halkların kardeşliğini, ne de modern tıbbı ve hekim haklarını savunabilirsiniz.

Laiklik şart!

Türkiye yeniden bir toplum olabilir mi?-Selçuk Candansayar- 

Geçtiğimiz cuma günü, Özgür Özel önce TBMM’deki CHP tabelalı odasında yeni bir parti başvurusunun son imzalarını attı. Ardından Hacı Bayram Camii'nde cuma namazına katıldı. Oradan ardında büyüyen kalabalıkla İlk Meclis’e yürüdü. Daha sonra da Anadolu Kulübü'nde toplanan kurucular kuruluyla birlikte, Lozan'ın yıldönümünde, Yeni Parti’yi ilan etti.  Aynı saatlerde Atatürk’ün kurduğu CHP'nin genel merkez binasına, Atatürk’ün kemiklerini sızlatacak Türkçe imla hatasıyla "Ne cumhuriyetinden ne partinden vazgeçmeyeceğiz" yazan bir pankart asıldı. Çok sembolik, çok Türkiyeli bir gündü; aynı anda hem doğum ve yas, cenaze ve düğün…

Necmi Erdoğan on bir yıl önce BirGün'de sormuştu: Türkiye bir toplum mu? Cevabı acıydı — bizi bir arada tutanın adalet ya da ortak insanlık değil, "zincirleme bir suç ortaklığı" olduğunu söylemişti (https://www.birgun.net/makale/turkiye-bir-toplum-mu-92688).  Geçen on bir yıldan sonra soru daha da yakıcı olarak orada duruyor. Şimdi karşımızda bu soruya yanıt vermek isteyen yeni bir dinamik var. Mesele, bu dinamiğin gerçekten bir yanıt mı yoksa suç ortaklığının yeni bir ambalajı mı olacağı.

CEPHE KURULMALI

Yanıtı olumlu kılabilecek şey belli: ne eski ezberlere sığınmak ne de dar ideolojik gettolara kapanmak. Yeni Parti'nin önünde hayati bir sınav var. Kendi varoluşundan öte Türkiye için de hayati bir sınav. Kendisini steril ve katı sınırları olan bir “kimliğe” kilitlemeden, sol sosyal demokrat bir omurgayı koruyarak, "solcu" olmayan ama hukuk devletine, liyakate, şeffaflığa, laikliğe inanan "iyi insanlarla" ekmek ve onur için gerçekten ortaklaşabilecek mi? Bunu söylerken bir çekince payı bırakmak isteyenlere şunu söylemek gerekiyor: "iyi insan" demek "bizden" demek değil, "bize lazım insanlar" anlamını kapsıyor. Bu bir kimlik aşınması değil, çünkü aşınacak bir kimlik değil, büyüyecek bir cephe kurulmalı.

Peki bu geniş cephe, havada asılı, retorik bir iyi niyet temennisi olmaktan nasıl çıkacak? Doğan Tılıç'ın yıllardır ısrarla işlediği bir kavram tam da burada yol açıyor: kesişim kümesi. Herkesin her konuda hemfikir olmasını beklemek, cepheyi daha kurulmadan öldürür, deneyimlerle sabit bir gerçek bu. Hatırlayın, geçmişte Direniş Komiteleri her mahallenin kesişim kümelerini oluşturarak kurulurdu. Birbirlerinden farklı öznelerin, sosyalisti, solcusu, sosyal demokratı, dürüst muhafazakârı, liberali, birbirinden çok farklı yerlerden gelseler de, taleplerinin kesiştiği dar ve somut bir alan her zaman vardır. Siyasetin işi, ne ideolojik saflık müfettişliği yapmak ne de katılmayı düşünen herkesi aynı dili konuşmaya zorlamak olmalı. Tüm farklılıkların kesişimini bulup onu büyütmekten başka yol yok.

Bunun nasıl kurulacağı da hiç öyle gizemli, alengirli, derin teorik tartışmayı gerektiren bir yönteme gerek duymuyor. Önce dinlemek gerekiyor; mahallede kirasını ödeyemeyen, fabrikada güvencesiz çalışan, kampüste geleceğini karartılmış hisseden insanları dinlemekle başlanmalı. Ama kulağının üstüne yatarak değil, gerçekten dinlemek. Sonra bu dinlemeden çıkan ortak sesi, yani o kesişim kümesini bulmak: insan onuruna yaraşır bir geçim, barınma hakkı, bağımsız yargı, kayyumsuz yerel demokrasi, halkın laikliği, sınıfın ve kimliğin onuru, eşit yurttaşlık. Yüzlerce maddelik bildirgeler değil, yedi sekiz kelimeyle söylenebilecek kadar dar ve net bir liste. Ve son olarak bunu masa başında protokollerle değil, sahada, sokakta, bir mahallenin ortak bir sorunu birlikte çözmesiyle, bir fabrikanın işçisiyle birlikte yürümesiyle inşa etmek. Toplum, protokollerle değil, birlikte taşınan yükle kurulur.

Burada bir yanlış anlaşılmayı da baştan önlemek zorunlu; kesişim kümesi, en düşük ortak paydada buluşup oradan öteye geçmemek demek değil. Tam tersine, küçük ve somut bir alanda kurulan güvenin, zamanla daha büyük başlıklara doğru genişleyen bir zemin hazırlayacağı bilinmeli. Bugün barınma hakkında birlikte yürüyen iki farklı dünya, yarın adalet ve eşitlik konusunda da birlikte yürüyebilir; yeter ki ilk adım gerçek ve somut olsun, kağıt üzerinde kalmasın.

DÜRÜST OLALIM

Sosyalist sol bu yol arkadaşlığından uzak duramaz. Kendini bu dalgadan uzağa çekip yalnızca eleştirmek, en kolay ve en anlamsız pozisyon olacaktır. Dürüst olalım, "NATO'ya Hayır" gibi dar, herkesin hemfikir olduğu bir başlıkta bile gerçek bir ortak eylem çıkaramadıysak, bugün çok daha geniş bir cephede neden kendi başımıza başaracağımızı düşünelim ki? Bu sefer farklı olacaksa, önce kendi içimize bakmamız gerekiyor. Çuvaldızı önce kendimize batırmadan, başkasına iğne batırmaya hakkımız yok.

Toplum olmak, aynı çatı altında yaşayan bir aile olmak değil, aynı ateşin başında ısınabilen insanlar olabilmek demek. Necmi Erdoğan'ın on bir yıl önce sorduğu soru, bugün çok daha yakıcı bir yol ayrımına dönüştü: otoriter yıkıma karşı duran herkes, sosyalisti, solcusu, sosyal demokratı, muhafazakârı, liberali, aynı ateşin başında buluşup Ekmek ve Onur İttifakı’nı kurabilecek mi, yoksa herkes kendi cılız ateşiyle mi meşgul olacak?

Türkiye buluşup, kucaklaşıp, geleceğe kol kola yürüyebilir.  Ya aynı ateşin başına toplanıp, birlikte ısınacağız, ya başka bir ateş hepimizi yakacak…

/././

Böyle yüzleşilmez -Semra Kardeşoğlu- 

12 Eylül’ün işkence üslerinden Diyarbakır Cezaevi’ndeki müze çalışmasını akademisyenler yorumladı: Steril ve badanalı binalar iyi bir başlangıcı göstermiyor. Geçmişin acıları tüketilir malzemeye dönüştürülmemeli.


Hafta ortası Anadolu Ajansı’ndan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un “Diyarbakır Anı Müzesi ve Kültür Merkezi” ismini alacak eski Diyarbakır Cezaevi ziyaretinin fotoğrafları düştü. Müzenin önümüzdeki yıla tamamlanacağı belirtiliyordu.

Fotoğraflarda yine alçıdan yapılmış mankenler koğuşun ortasında oturtulmuş yemek yiyor, kesilen saçlar bir yığın halinde yerde duruyor, makaslar tavandan sallanıyordu.  Fotoğraflar bende “Böyle olmamalı” hissi yarattı.

12 Eylül sonrası siyasi tutuklulara ağır ve sistematik işkencelerin uygulandığı, en az 30 kişinin hayatını kaybettiği, her dakikasında insan hakkının çiğnendiği bu cezaevinde kalanlar, yıllarca müze olması için mücadele etti. Yüzleşme ve bellek mekanı olması istendi.  Meseleyi bu konuda çalışmalar yürüten kişilere sormakta fayda olduğunu düşündüm: “Bellek mekanları böyle mi olmalı? Dünyada nasıl?”

İlk aradığım isim, bu alanda bir örnek oluşturan “Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi” nin Yürütücü Direktörü Eylem Delikanlı oldu.

Delikanlı şöyle dedi: "İnsanlığa karşı işlenen suçların ve insan hakları ihlallerinin uygulandığı bellek mekanları geçmişle yüzleşme ve  hesap sorma mücadelesi açısından önemli ve işlevsel anıtlar. Birincil işlevi unutturmamak ise, mekanın fiziki koşulları da olabildiğince bu ihlallerin yapıldığı yılların izlerini taşımalı, bize hissettirmeli.

Auschwitz-Birkenau ve Sachsenhausen gibi toplama kamplarına gittiğinizde, Terezín Getto’suna girdiğinizde veya Berlin Stasi Müzesi’ni gezdiğinizde sizi dökülmüş duvarları, küflü tahta ranzaları, 1945’ten kalan elektrik telleri, karanlık hücreleri, duvarlarındaki lekeleri veya çizimleri karşılar. Mekanlar tüm kusurları, eksikleri, yıkımları ve sertliğiyle bir zamanlar sizin de bu mekanlardan birine gelme ihtimalinizi sorgulatır. İyi kurgulanmış bellek mekanının başarısı oradan ayrılırken kendinizi iyi hissetmemektir, vahşette hayattan koparılmışları anabilmek.”

BELLEK MEKANI YOK OLMUŞ

Eylem Delikanlı “Bu aktarımların ışığında Diyarbakır Anı Müzesi’nin medyada çıkan görüntülerindeki steril binalar, düzgün badanalar, temiz hücreler, törpülenen parmaklıklar, canlandırmalar ve kültür- sanat alanları gibi eklemeler iyi bir başlangıcı işaret etmiyor” dedi. Delikanlı sözlerini şöyle sürdürdü: Her ne kadar kamuya açılacak halini görmeden söz söylemek zor olsa da; yüzleşme etrafında bir restorasyondan çok, yeni bir diskur yaratacak yepyeni bir üretimle karşı karşıyayız gibi duruyor. 12 Eylül askeri rejiminin gaddarlığının vücut bulduğu ve uygulamaya konduğu en önemli bellek mekanının belki de gerçekten ‘ortadan kalktığını’ görür gibiyiz. Bellek müzelerinin etkin birer yüzleşme ve hesap sorma alanları olarak varolmalarından bahsediyorsak özellikle tanıkların, ihlallerin hedefi olanların ve ailelerinin mutlaka bu sürecin parçası olmaları gerekir. Buradaki asıl sorumuz tamamen otonom bir yapıyla mı bu bellek mekanı inşa ediliyor yoksa siyasi hesapların, politik konjonktürün bir parçası olarak, aslında hesap vermesi gerekenlerin bir inşası olarak mı gerçekleşiyor. İkinci olasılıkta tanıkların ve mağdurların katılımı ancak yaratılmakta olan ‘yeni belleğin’ inşasına hizmet etmek olur ki bu durumda da gerçek bir yüzleşmeden bahsedemeyiz. İçinde eğlence ve keyif alınacak mekanların olduğu, steril ve estetik alanların yaratıldığı bir müze kompleksinden Türkiye tarihinin en acımasız ve vahşi askeri rejimine dair etkin bir bellek müzesi ve yüzleşme pratiği beklemek eşyanın tabiatına aykırı görünüyor.”

***

MEKANIN ACISI GÖRÜNÜR OLMALI

Arkeolog ve müzeci Figen Tokgöz aynı zamanda kültürel miras eğitim uzmanı. Tokgöz, bu tür projelerde başarının yalnızca yapının korunması ya da yeni işlevlerle donatılmasıyla değerlendirilemediğini belirterek “Asıl mesele burada yaşananların nasıl anlatılacağı, farklı tanıklıkların nasıl temsil edileceği ve mekânın geçmiş ile bugün arasında nasıl bir ilişki kurulacağı” dedi.Tokgöz, görüşlerini şöyle aktardı: “Hapishane müzeleri hapsedilme, cezalandırma, devlet otoritesi, insan hakları ve toplumsal hafıza gibi meselelerin kamusal alanda tartışılmasına olanak sağlayan hafıza mekânlarıdır. Hücreler, koğuşlar, koridorlar ve avlular da bu anlatının parçasıdır. Müzede “Ne anlatılıyor?” kadar “Kim anlatıyor?”, “Kimin sesi duyuluyor?” ve “Hangi deneyimler görünmez kalıyor?” soruları da önemlidir. Eski mahpusların, ailelerin, deneyimlerine yer verilmesi önemli. Ancak tanıklıkların toplanması kadar, müzede nasıl temsil edileceği de belirleyici.”

***

ALCATRAZ VE ROBBEN ADASI

Yurtdışındaki Robben Adası, Alcatraz, Eastern State Penitentiary Müzeleri ve Türkiye’deki Sinop ve Ulucanlar gibi örneklerinin hapishanelerin farklı biçimlerde müzeleştirilebildiğini gösterdiğini aktaran Tokgöz, sözlerini şöyle sürdürdü: Ancak bu örneklerin hiçbiri tartışmasız bir model değildir. Robben Adası, apartheid karşıtı mücadelenin ve özgürlük ve umudun sembolü olarak güçlü bir hafıza mekanı oluştururken, diğer örneklerde tarihsel anlatının, turizmin ve ziyaretçi deneyiminin nasıl kurulduğuna ilişkin farklı sorular gündeme getirir. Çok katmanlı yapı, özellikle acı, şiddet ve travmayla ilişkili geçmişlerin temsilinde önemli etik soruları beraberinde getirmekte. Diyarbakır Cezaevi, özellikle 1980 sonrası dönemin politik ve insan hakları tarihine ilişkin güçlü bir hafıza mekânıdır. Kütüphane, sergi ve etkinlik alanları cezaevinin tarihsel hafızasını görünmez kılmamalı; deneyim geçmişin acılarını tüketilebilir bir gösteriye dönüştürmemeli. Temel mesele, mekânın acısını görünmezleştirmeden yaşama açabilmektir. Diyarbakır Cezaevi’nin geleceği yalnızca nasıl restore edildiğiyle değil, nasıl hatırlandığıyla belirlenecektir.

/././

“Mağduriyetin” bereketi: 6 ayda 1,9 milyar TL’lik kâr -Mustafa Bildircin- 

AKP Milletvekili Asuman Erdoğan’ın eşi ve “İBB davasının mağduru” Fatih Erdoğan’ın sahibi olduğu Pasifik Gayrimenkul şirketinin fahiş kârı açığa çıktı. Kamuoyunda, “Kent suçu” olarak nitelendiren Merkez Ankara Projesi ile anılan şirketin Ocak-Haziran 2026 döneminde 1,9 milyar TL’lik net kâra imza attığı öğrenildi.

Muhalefetin, “Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda belirleniyor” eleştirisi yönelttiği Türkiye’nin ekonomi politikası, milyonlarca haneyi yoksulluğa sürüklerken iktidar çevresindeki müteahhitlerin zenginliğine zenginlik kattı.

Çok sayıda yurttaşın en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı ekonomik krizde bazı şirketler, kazançlarını katlayarak artırdı.

Türkiye'deki dev kamu ihaleleri de “İktidara yakın şirketlere servet aktarma aracı” olarak kullanıldığı gerekçesiyle tartışmalara yol açtı. İsimleri kamuoyunda, “Beşli çete” olarak nitelendirilen şirketlerin yanı sıra, “Beşli çete” kadrosuna girmeyen çok sayıda şirket de ihaleler ile adeta ihya edildi.

KENT SUÇU

AKP döneminde ismini duyuran şirketlerden biri de Pasifik Holding Anonim Şirketi oldu. AKP Ankara Milletvekili Asuman Erdoğan’ın eşi Fatih Erdoğan’a ait şirket, devletten aldığı arazi ve ihalelere fahiş kazançlar sağladı. Pasifik, Ankara’da şehir merkezindeki tek parsel üzerinde yer alan en büyük araziye inşa edilen ve “Kent suçu” olarak tanımlanan Merkez Ankara Projesi’yle de tepkileri çekti.

FAHİŞ KAZANÇ

Dev kamu ihaleleri ve “Kent suçu” olarak tanımlanan Merkez Ankara Projesi ile anılan Pasifik Holding’in 2026 yılının ilk yarısına yönelik mali bilançosu tamamlandı. Veriler, AKP Milletvekili Asuman Erdoğan’ın eşi olan ve İBB iddianamesinde, “Mağdur” sıfatıyla yer alan Fatih Erdoğan’ın sahibi olduğu şirketin altı ayda fahiş kâra imza attığını gözler önüne serdi.

2025 yılında 3 milyar 412 milyon 403 bin TL’lik net dönem kârı açıklayan şirketin 2026 yılının henüz ilk yarısında da 2 milyar TL’ye yakın net kârı bulunduğu belirlendi. Pasifik Gayrimenkul Anonim Şirketi’nin Ocak-Haziran 2026 döneminde imza attığı net dönem kârı mali rapora, 1 milyar 997 milyon 209 bin TL olarak yansıdı.

***

Tıkanan siyaseti açmanın bir yolu var -Berkant Gültekin- 

Türkiye ekonomik ve sosyal olarak çok boyutlu bir kriz girdabının içinde sürüklenirken siyasette de buna paralel bir sıkışma yaşanıyor. Rejimin gücünü hukuksuzluktan alan baskıcı karakteri, halkın değişim talebinin siyasetin olağan işleyişiyle vücut bulacağı bir zemini ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor.

Bu olağanüstü siyasal düzenin sınırları, iktidar hedefiyle hareket eden ve bu hedefe ulaşma işaretleri gösteren partileri, aktörleri kabul etmiyor. Son seçimin birinci partisi CHP’nin önüne “mutlak butlan” kararıyla set çekilmesi bunun en açık göstergesiydi. Yenilenen CHP ile demokratik rekabette baş edemeyen iktidar, çareyi eski yönetime partinin anahtarını teslim etmekte buldu.

Özgür Özel liderliğindeki Yeni Parti, dün 91 milletvekilinin katılımıyla sonunda kuruldu. Düzenin, kontrollü bir muhalefet çizgisi için CHP’yi parti içindeki bir mikro yapıya emanet etmesinin ardından yeni parti gerçek kurumsal muhalefet açısından bir zorunluluk haline gelmişti. Yeni Parti, çok partili siyasi hayata geçilen 1946’dan bu yana kurulur kurulmaz “ana muhalefet partisi” unvanı alan ilk parti oldu. 44 vekili kalan Kılıçdaroğlu CHP’si ise MHP’nin ardından Meclis’in beşinci büyük partisi konumuna geriledi. Kılıçdaroğlu, başarılarla dolu siyasi kariyerine “seçime girmeden vekil kaybetme” gibi benzersiz bir başarı daha ekledi!

Yeni Parti büyük bir heyecan dalgası yaratacak gibi duruyor. En azından ilk günlerin fotoğrafı böyleydi. Şimdi esas soru, ismini sıfatından üreten bu partinin iddiasının altını gerçekten doldurup dolduramayacağı… Yeni Parti’nin “yeni”si sadece isimde kalıp siyasette niteliksel bir dönüşümü gerçekleştiremezse kendi potansiyelinin uzağında kalmış olacak. CHP, “kurucu parti” olarak birçok avantajı ve dezavantajı bünyesinde taşıyordu. Farklı bir içerikte de olsa benzer bir durum Yeni Parti için de geçerli. Yeni bir başlangıç boş bir bagaj, tarihsel kara propagandaya karşı etkili bir kalkan, güçlü bir hareket kabiliyeti; yeni sözler, yeni algılar, yeni umutlar demek. Ancak aynı zamanda geçmişin alışkanlıklarını sürdürme, eskide takılı kalma ve bir nostalji içinde yaşama riski de demek.

Artık eski ezberler geride bırakılmak zorunda. Yeni Parti bir mecburiyet nedeniyle kurulmuş olsa da günün gerçekliği hem politikayı eyleme ve kavrama biçimi hem de ideolojik iskelet ve yörünge yönünden köklü bir paradigma değişikliğini dayatıyor. Bu çok kapsamlı bir tartışma ama şimdilik sol yaklaşımın geniş halk kesimlerindeki karşılığının eskiye göre daha büyük olduğunu söylemekle yetinelim. Öte yandan parti içi bürokrasi, örgütsel işleyiş, örgüt kültürü, kadroların niteliği, kurumsal temsiliyet ve bir siyasi parti için olmazsa olmaz diğer tüm unsurlar da Yeni Parti’yi “CHP’nin devamcısı” gibi göstermemeli. Böylesi bir hata kuşkusuz tüm avantajları bir anda ortadan kaldıracaktır. Yeni Parti kalıcı muhalefeti kendine çekmekle birlikte CHP’nin kısıtları nedeniyle uzanamadığı toplumsal hatlara uzanmayı da bilmeli. Ek olarak kendi içinde dinamik, kenetlenmiş ve bu sayede dış müdahalelere dirençli kalabilmeli.

Ne var ki Türkiye’nin içinden geçtiği bu kritik dönemde yapılması gerekenler bir partinin yapabileceklerinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Bu da bizi yaygın muhalefet etme biçimiyle ilgili çok önemli bir meseleye getiriyor. Siyasetteki sıkışma, sadece yukarıdan, devlet mekanizmasıyla kurulan baskıyla açıklanamaz. Siyasetin memlekette algılanma, kurgulanma ve yürütülme biçimi de yaşadığımız sorunu besleyen olgular. Oysa siyaset, halkın başını kaldırıp devamlı yukarıdakileri izlediği, siyasi elitlerin sözüyle coşup kendini motive ettiği ya da tersinden muhalif olduğuna ekran başında sövüp deşarj olduğu köreltici ve en sonunda umut kırıcı bir pratiğe hapsolmamalı.

Bu pasif kalma durumu, yurttaş olmanın tabiatına da aykırıdır. Siyaset, halkın gerçek talep ve beklentileri doğrultusunda şekillenen, yine bizzat halkın örgütlü gücünün temsiliyetiyle yön verdiği dönüştürücü bir pratiğe doğru evrilmelidir. Halkın siyasette özne olması yurttaşın sadece çağrıldığında mitinge koşmasından da ibaret görülmemelidir. Yurttaşların günbegün siyasetin aktif katılımcısı olduğu, sokağında, mahallesinde, okulunda ve çalışma alanında mücadelenin içinde yer aldığı bir seferberlik hareketini yan yana gelerek örebilmektir önemli olan. Esas “yeni” de bu ufkun içindedir.

İşte bunun için de memlekette önemli bir çaba sergileniyor. Bu pazar saat 15.00’te İstanbul Ses Tiyatrosu’nda “Yan Yana” forumu düzenlenecek. “Birleşik bir muhalefet yolunda yan yana geliyoruz” çağrısıyla düzenlenen ilk forum geçen hafta Ankara’da coşkulu bir kalabalıkla gerçekleştirilmişti. Türkiye’nin ilerici, solcu, yurtsever, devrimci ve demokratlarının buluştuğu forumda konuşmacılar birleşik bir halk mücadelesinin önemine vurgu yapmıştı. Yarınki buluşma da bu arayışın başka bir adımı olacak. Şimdi her zamankinden daha fazla yan yana gelmeye, konuşmaya, tartışmaya ve elbette harekete geçmeye ihtiyaç var. Bu karanlığın perdesini yırtabilecek tek güç halkın birleşik mücadelesidir.

DENİZ GÖKTAŞ’A SELAM OLSUN

Komedyen Deniz Göktaş, gösterisinden suç üretilmesi nedeniyle 20 günü aşkın süredir cezaevinde. ‘Kuyu tipi’ olarak bilinen Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuluyor. Bu tutuklamalar siyasi saiklerle işlenen hukuk cinayetleridir. Çok iyi biliyoruz ki Göktaş’ın kaçma şüphesi ya da delil karartma ihtimali yoktu. Çünkü hem hakkında soruşturma açıldığını bile bile ülkeye dönmüş hem de içinde “delil” olan gösterisini görmeyen kalmasın diye internete yüklemişti. Yani kaçma şüphesiyle değil, tam tersine bu ülkede kalıp mizah üretme şüphesi olduğu için tehlikeli görüldü. Deniz Göktaş’a selam olsun. Sahneye çıkıp yeniden bize sesleneceği günleri esprilerini hatırlayarak, umutla ve inançla bekliyoruz.

/././

Üniversitelerde MESEM modeli -Feray Aytekin Aydoğan

İngiltere’de 1795 yılında, yoksulluğun ciddi oranlara ulaştığı bir dönemde Speenhamland Yasası uygulanmaya başlıyor. Hristiyan hayırseverliğinin yoksullara lütfu olarak sunuluyor. Yasa ile yoksullara ekmek fiyatları ile aile büyüklüğü ölçü alınarak açlıktan ölmemelerini sağlayacak para yardımı yapılmasına karar veriliyor. Yasanın hemen devamında ise örgütlenme yasakları yasası çıkarılıyor. Açlıktan ölmeden yaşayacak koşullarda çalışacaksın ve hiçbir hak talep etmeyeceksin.

Speenhamland Yasası’nı siyasi iktidar 230 yıl sonra üniversite ve lise çağındaki öğrenciler üzerinden hayata geçiriyor. Üniversiteler de artık adım adım MESEM’leştiriliyor. Yeni istihdam rejimi eğitim politikaları üzerinden hayata geçiriliyor. Asgari ücretin altında, esnek, güvencesiz, geçici, kamusal emeklilik hakkından yoksun kölelik rejimi.

∗∗∗

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları bu yıl da laik, kamusal eğitimde yaratılan tahribatın fotoğrafı oldu. Ancak artık bu tahribatta yeni bir eşiğe geçiliyor. İnsan, toplum ve doğa yararına üniversiteler artık tamamen gençlerin kampüslerde, sınıflarda değil işletmelerin içinde olduğu ucuz hatta bedava işgücü olarak çalıştırıldığı kurumlara dönüştürülüyor.

Üniversitelerin kısaltılması, esnekleştirilmesi “uygulamalı eğitim” isimli modellerle, İŞKUR gençlik programı gibi uygulamalarla artık bildiğimiz anlamda bir üniversite yok.

Haziran 2021’de eğitim, fen, mühendislik, sağlık, sanat, spor ve sosyal bilimler yükseköğretim programları için düzenlenen yönetmeliğin çerçevesi Şubat 2026’da genişletildi. Yükseköğretim Kurulu Başkanı Erol Özvar, Yürütme Kurulu Üyeleri “sektör odaklı yeni model”ini duyurdu. 7 pilot ildeki (Konya, Gaziantep, İstanbul, Bursa, Kocaeli, İzmir ve Ankara) 85 üniversitenin rektörü, rektör yardımcıları ve meslek yüksekokullarının (MYO) müdürleri ile bir araya gelindi. 120 bin öğrenci artık bu kapsama alındı.

Özvar, pilot uygulamanın, yükseköğretim sisteminde mesleki eğitimin yeniden yapılandırılmasına yönelik büyük ölçekli ve stratejik dönüşümün ilk ve en kritik aşaması olduğunu söyledi. Pilot uygulama ülke genelindeki 8 bin 667 ön lisans programını kapsayacak daha geniş ölçekli dönüşümü hedefliyor.

3+1, 2+2, 7+1, 6+2 şeklinde açıklanan rakamlar ön lisans ve lisans programları için yarı dönemlere karşılık geliyor. Üniversitelerde eğitim sürelerinin giderek azaltıldığı, gençlerin o işletmelerdeki diğer emekçilerin koşullarında çalıştırıldığı bir sistem inşa ediliyor.

Düzenlemeye göre öğrencilere asgari ücretin en az yüzde 30’u verilecek. Protokoller, işbirlikleri, yönetmelikler doğrultusunda devlet teşvikleri şirketlere aktarılabilecek.

∗∗∗

Benzer durum İŞKUR Gençlik Programı, Genç İstihdam Modeli gibi programlarda da karşımıza çıkıyor. Üniversite eğitim süresi içerisinde harçlık adı altında ücretlerle, asgari ücretin altında, esnek, geçici, güvencesiz, kamusal emeklilik hakkından yoksun çalıştırma koşulları yoksulluğun her geçen yıl arttığı, eğitim harcamaları nedeniyle binlerce gencin üniversiteyi bırakmak zorunda kaldığı koşullarda gençlere çaresizliğin zorunluluğu olarak dayatılıyor.

2025 yılı genelinde İŞKUR Gençlik Programı kapsamında 211 bin 563 genç çalıştırıldı. 2025 yılı bahar dönemi uygulamalarında ise 81 ildeki 127 devlet üniversitesinde 84 bin 278 üniversite öğrencisi yine bu kapsamda çalıştırıldı. Bir milyona yakın gencin (926 bin 427) programa başvurduğu açıklandı.

MESEM ile benzer çalıştırılma koşulları üniversitelerde hayata geçiriliyor. Harçlık ismiyle verilen ücretler kamu kaynaklarından karşılanacak. Yarı zamanlı okul/üniversite olağanlaştırılacak. Gençler o işletmelerde çalıştırılan emekçilerle aynı koşullarda ancak asgari ücretin yüzde 30’una veya adeta “cep harçlığı”na günlük 1375 TL’ye çalıştırılacak. Çalıştırıldıkları günler emeklilik hakkı, sosyal güvenlik hakları kapsamında sayılmayacak.

Ücret yerine “harçlık” denilmesinin nedeni ise Speenhamland Yasası’nda olduğu gibi sendikalara üye olmamaları, esnek, güvencesiz, geçici, asgari ücretin altında çalıştırılabilmeleri ve en temel haklara sahip olmamaları için bulunan bir kılıf.

∗∗∗

YKS’de ortaya çıkan da eğitimdeki yıkımın tablosu. Temel Yeterlilik Testi (TYT) öğrencilerin en temel yeterliliklerini ölçen bir değerlendirme aracı olmasına rağmen lise son sınıf öğrencilerinin doğru cevap sayısı Türkçede 40 soruda 20,5, matematikte 40 soruda 6,8, sosyal bilimlerde 20 soruda 10,2 ve fen bilimlerinde 20 soruda 4,3.

Alan Yeterlilik Testi (AYT) sonuçlarında daha da ağırlaşmış bir tablo var. Doğru cevap sayıları matematikte 40 soruda 7, edebiyatta 24 soruda 6,1, fizikte 14 soruda 2,7, kimyada 13 soruda 2,2, biyolojide 13 soruda 3, tarih-2’de 11 soruda 1,7, coğrafya-2’de 11 soruda 2,1, felsefede 12 soruda 1,6…

Temel ve ortaöğretimde yaşatılan yıkıma yükseköğretimdeki yıkım da eşlik ediyor.

YÖK Başkanı Özvar, bu yıldaki program dönüşümleri ve kontenjan azaltmalarının da piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda yapıldığını söylüyor.

Her şey yine sermaye için.

Akbelen'de acele kamulaştırmaya yargı freni: 679 parsel alanı kapsayan davaların tamamı durduruldu 

Muğla'nın İkizköy Mahallesi'nde termik santral için yürütülen acele kamulaştırma sürecinde mahkeme, tüm dosyalarda yargılamayı durdurdu. Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Danıştay'daki iptal davaları sonuçlanmadan arazilere el konulamayacağına hükmetti.

Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Yeniköy - Kemerköy Termik Santralı'nın genişletilmesi amacıyla İkizköy'deki 679 parseli kapsayan acele kamulaştırma dosyalarının tamamını durdurdu. Mahkeme, Danıştay'da devam eden iptal davaları kesinleşmeden arazilere el konulamayacağına ve bedel tespiti yapılamayacağına karar verdi.

Muğla'nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı çevresinde bulunan 679 parseli kapsayan acele kamulaştırma sürecinde dikkat çeken bir karar verildi.

Cumhuriyet'te yer alan habere göre, Milas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, arazilere el konulması ve kamulaştırma bedellerinin belirlenmesine ilişkin davaları "bekletici mesele" yaparak yargılamaları durdurdu. Mahkeme, Danıştay 6. Dairesinde devam eden iptal davalarının kesinleşmesini bekleyecek. Kararla birlikte acele kamulaştırma dosyalarının sonucu, Danıştay'ın vereceği kesin hükme bağlandı.

AYM KARARI DAYANAK GÖSTERİLDİ

İkizköylülerin avukatları Arif Ali Cangı ve İpek Sarıca, kararın temelinde Anayasa Mahkemesinin 25 Aralık 2024 tarihli iptal kararının bulunduğunu belirtti.

AYM, idari yargıda açılan iptal davalarının acele kamulaştırma dosyaları üzerindeki etkisini ortadan kaldıran düzenlemeyi Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmişti. Avukatlar, bu kararın ardından kamulaştırmaya dayanak oluşturan idari işlemin hukuka uygunluğu kesinleşmeden mülkiyet hakkına geri dönülemez biçimde müdahale edilemeyeceğini ifade etti. Mahkemenin, Danıştay 6. Dairesinin acele kamulaştırma kararına ilişkin verdiği yürütmeyi durdurma kararını da dikkate aldığı bildirildi.

"BENZER DAVALAR İÇİN YOL GÖSTERİCİ"

Köylülerin avukatları, kararın yalnızca İkizköy'deki dosyalar açısından değil, Türkiye genelindeki benzer acele kamulaştırma uyuşmazlıkları bakımından da önem taşıdığını söyledi.

Açıklamada, ilk kez bir mahkemenin AYM'nin iptal kararı ile Danıştay'daki davaları birlikte değerlendirerek acele kamulaştırma yargılamalarını kesin karar çıkıncaya kadar durdurduğu belirtildi. Kararın mülkiyet hakkının korunması ve idari işlemlerin etkili biçimde denetlenmesi açısından emsal oluşturabileceği kaydedildi.

***

Birgün


 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Otomobil aynasında iki ülke, Türkiye ve Japonya; Türkler neden otomobillerini bu kadar seviyor? + Bir Toyota Land Cruiser’ın bana öğrettiği: Japonya ile Türkiye arasındaki hayata bakış ve fiyat farkı -Mitsuru Horiguchi/T24-

Otomobil aynasında iki ülke, Türkiye ve Japonya; Türkler neden otomobillerini bu kadar seviyor? Japonya’da satılan yeni otomobillerin yaklaş...