Ünlü peynir markasında bakteri alarmı: Ürünler toplatıldı. Tahsildaroğlu’nun 400 gramlık Klasik Kırık Beyaz Peynir ürününde listeria bakterisi tespit edilmesi üzerine ilgili parti ürünlerin piyasadan toplatılarak imha edildiği bildirildi.***
Türkiye’de süt ürünleri sektöründe faaliyet gösteren Tahsildaroğlu markasına ait 400 gramlık “Klasik Kırık Beyaz Peynir” ürününde listeria bakterisi tespit edildi. Kanser hastası bir tüketicinin gıda zehirlenmesi şikayeti üzerine başlatılan incelemede, ilgili parti numarasındaki ürünlerin piyasadan toplatılarak imha edildiği bildirildi.
Listeria bakterisi sağlık riski taşıyor
---------------------------------------
16 Haziran 2026’da bir zincir marketten satın aldığı peyniri tükettikten sonra rahatsızlanan bir yurttaşın hastaneye başvurması üzerine süreç başladı. Yapılan ihbarın ardından Kocaeli İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri, şüpheli ürün ve ürünün satıldığı markette denetim gerçekleştirdi.
Denetimler kapsamında alınan numuneler laboratuvar incelemesine gönderildi. Analiz sonuçlarında, Tahsildaroğlu Klasik Kırık Beyaz Peynir’in belirlenen parti numarasında listeria bakterisine rastlandığı belirtildi.
Bakteri tespit edilen ürünler toplatıldı
------------------------------------------
Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerinin, bakteri tespit edilen parti numarasına ait ürünler için toplatma kararı aldığı, ürünlerin marketlerden toplanarak imha edildiği aktarıldı.
Aynı seri ve aynı üretim tesisinde üretildiği belirtilen ancak farklı parti numarası taşıyan diğer süt ürünleri için ise herhangi bir kısıtlama uygulanmadığı, bu ürünlerin satışının sürdüğü kaydedildi.
Listeria kimler için riskli?
----------------------------
Listeria bakterisi; özellikle hamileler, bebekler, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıflamış kişiler açısından ciddi sağlık riski oluşturabiliyor. Bakteri, pastörize edilmemiş süt ürünleri, az pişmiş etler ve bazı dondurulmuş gıdalarda görülebiliyor.
Listeria enfeksiyonunda görülebilen başlıca belirtiler arasında ateş, üşüme, titreme, baş ve kas ağrıları, mide bulantısı, kusma ve ishal yer alıyor. İleri vakalarda ise denge kaybı ve bilinç bulanıklığı gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor.
***
Sevkin gerekçesi ne avukatlara ne ailelere verildi -Eylem Nazlıer-
Avukat Tuğçe Duygu Köksal, Gezi Parkı davasında tutuklanan Gazeteci Çiğdem Mater ve Belgeselci Mine Özerden’in Şakran Cezaevine sevk gerekçesinin ne kendilerine ne de müvekkillerine bildirildiğini söyledi.***
Gezi Parkı davasında haklarında 18’er yıl hapis cezası verilen Gazeteci Çiğdem Mater ile Belgeselci Mine Özerden, yaklaşık dört yıldır tutulu bulundukları Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nden İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi. Sevkin gerekçesi ise henüz öğrenilemedi.
Mine Özerden’in avukatı Tuğçe Duygu Köksal, Özerden ve Mater’in İzmir’e sevk edildiğini ancak sevk yazısının müvekkillerine ya da kendilerine henüz verilmediğini belirtti.
Avukat Köksal, sevkin gerekçesini öğrenmek için Bakırköy C. Savcılığından talepte bulunduğunu belirtirken, “En azından durumun sebebini anlayabilmek için gittik, çünkü hiç bilmiyoruz. Haricen bildiğimiz tek şey hükümlülerin sevk edildiği” ifadelerini kullandı.
‘Ailelerin haklarının gözetilmesi gerekir’
--------------------------------------------
Sevkin hukuki boyutuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Köksal, normal şartlarda cezaevi idaresinin takdir yetkisinin bulunabileceğini ancak bu yetkinin kullanılması sırasında hükümlülerin ve ailelerinin haklarının gözetilmesi gerektiğini söyledi. Avukat Köksal, “Burada gözetilmesi gereken şey, hükümlülerin ve ailelerin aile birleşimleri ve aile görüşmeleri açısından özel ve aile hayatlarına ağır bir külfet teşkil etmeyecek bir düzenleme yapılmasıdır” dedi.
Köksal, müvekkili Mine Özerden’in ailesinin İstanbul’da yaşadığını ve sevkin aile görüşleri açısından ciddi sorun yaratacağını ifade etti ve “Tüm ailesi burada, İstanbul’da. O yüzden çok ciddi bir görüş açısından sıkıntı olacak. Bir de avukat görüşü bağlamında da özellikle yeni açılan usul, internet üzerinden görüş gibi imkanlar söz konusu. Ancak bazı hükümler açısından bunun da mümkün olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla birtakım kısıtlamalar söz konusu olacak. Özellikle iletişim ve haberleşme hakkına ilişkin olarak bunu değerlendireceğiz” diye konuştu.
‘İnfaz prosedürü devreye giriyor’
-------------------------------------
Sevk yazısının alınması için başvuruda bulunduklarını aktaran Köksal, cezaevlerinden belge talep etme sürecinin savcılık üzerinden yürütüldüğünü belirtti ve “Savcılık cezaevine gönderiyor, cezaevi bize gönderiyor. Cezaevine gidip doğrudan alabilmemiz söz konusu olmuyor. İnfaz prosedürü devreye giriyor. Bu nedenle bugün içerisinde bir sonuç alabilmemizin mümkün olduğunu düşünmüyorum” dedi.
‘Nakil kararı derhal geri alınmalı’
-------------------------------------
Mater ve Özerden’in Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edilmesine tepkiler de büyük.
DEM Partili Meral Danış Beştaş “Gezi Davası hükümlüleri Mine Özerden ve Çiğdem Mater’in İzmir Şakran Hapishanesi’ne sevk edilmesi, aile ve avukat görüş haklarını fiilen zorlaştıran, tecridi derinleştiren bir uygulamadır. Ceza infazı, mahpusları ailelerinden ve savunma haklarından koparmanın aracı olamaz. Nakiller; insan onurunu, haberleşme ve savunma hakkını zedeleyecek biçimde keyfi olarak uygulanamaz. Mine Özerden ve Çiğdem Mater hakkında verilen nakil kararı derhal geri alınmalıdır. Aile ve avukat görüşlerine kesintisiz erişim güvence altına alınmalı, keyfi sevk ve nakil uygulamalarına son verilmelidir” ifadelerini kullandı.
CHP’li Özgül Saki “Çiğdem Mater ve Mine Özerden... AKP iktidarının akıllara zarar iddialarla bir intikam davasına dönüştürdüğü Gezi Davası mahkûmları... İki gün önce, dört yıldır tutuldukları Bakırköy Kadın Cezaevi'nden İzmir Şakran Cezaevi'ne sevk edildiler. Avukatlarına ve yakınlarına haber verilmeden, bir gecede nakledildiler. Yapılan bu uygulama suçtur! Gezi Direnişi, 80 ilde en az 3 milyon kişinin eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklarda mücadele ettiği onurlu bir direniştir. Hepimiz oradaydık. Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında defalarca AİHM kararı verilmiş olmasına rağmen, hâlâ tutuklu bulunuyorlar. AİHM kararlarına rağmen hâlâ hapishanelerde tutulan tüm siyasi mahpuslar ve arkadaşlarımız Çiğdem ve Mine derhâl serbest bırakılsın!” dedi.
***
ABD’den 60 ülkeye yeni gümrük vergisi: Türkiye de listede
ABD Ticaret Temsilciliği, zorla çalıştırmayla üretilen mallara yönelik yasakları uygulamadıkları gerekçesiyle 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 gümrük vergisi getirdi. Türkiye de yüzde 12,5 tarife uygulanacak ülkeler arasında yer aldı.
***
ABD Ticaret Temsilciliği (USTR), zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatının yasaklanmaması ve bu yasağın etkin şekilde uygulanmamasına yönelik 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 301. Bölümü kapsamında yürütülen soruşturmalar sonucunda 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 oranında gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu.
USTR'den yapılan açıklamaya göre, çeşitli ekonomilerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatına yasak getirmemesi ve bu yasağı etkin şekilde uygulamamasıyla bağlantılı eylem, politika ve uygulamalara ilişkin 301. Bölüm soruşturmaları kapsamında nihai karar verildi.
Karar kapsamında, belirli ürün muafiyetlerine tabi olmak üzere ABD'nin ithalatının yüzde 99,4'ünü kapsayan 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 oranında gümrük vergisi getirildi.
Söz konusu gümrük vergisi, zorla çalıştırma yoluyla üretilen ürünlerin ithalatına yasak getiren, karşılıklı ticaret anlaşmalarıyla bu yasağı taahhüt eden veya kısmi rejim uygulayan ticaret ortaklarına yüzde 10, böyle bir ithalat yasağı getirmeyen ticaret ortaklarına ise yüzde 12,5 olarak uygulanacak.
Arjantin, Bangladeş, Kamboçya, Kanada, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Honduras, Hindistan, Endonezya, Ürdün, Malezya, Meksika, Pakistan, Sri Lanka, Trinidad ve Tobago ile Birleşik Krallık yüzde 10 oranında gümrük vergisine tabi olacak.
Avrupa Birliği (AB) ve Tayvan menşeli ürünler için En Çok Kayrılan Ülke vergi oranı dikkate alınarak toplam vergi yükü yüzde 10, Japonya, Güney Kore ve İsviçre ürünleri için ise yüzde 12,5 olacak.
Çin, Hong Kong, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Singapur, Tayland, Vietnam, Türkiye, Rusya, Norveç, Kazakistan, Bahreyn, Mısır, Irak, İsrail, Kuveyt, Libya, Fas, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Angola, Nijerya, Güney Afrika, Bahamalar, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Guyana, Nikaragua, Peru, Uruguay, Venezuela için ise gümrük vergisi oranı yüzde 12,5 olarak uygulanacak.
Vergiler bugün yürürlüğe girecek
--------------------------------------
Söz konusu vergiler 24 Temmuz itibarıyla ABD'ye giriş yapan veya depodan çekilen ürünler için geçerli olacak.
ABD yönetimi, mart ayında zorla çalıştırılan iş gücüyle üretilen malların ithalatını yasaklamada ve bu yasağı etkin şekilde uygulamada yetersiz kaldıkları gerekçesiyle 60 ticaret ortağı hakkında 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 301. Bölümü kapsamında soruşturma başlatmıştı.
Trump’ın küresel tarife süresi dolmadan yeni karar
--------------------------------------------------------
USTR'nin yeni tarife açıklaması, ABD Başkanı Donald Trump'ın 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 122. Bölümü kapsamında uygulamaya koyduğu ve 24 Şubat'ta yürürlüğe giren, en fazla 150 gün süreyle uygulanabilen yüzde 10 oranındaki küresel tarifenin süresinin dolmasına kısa süre kala geldi.
ABD Başkanı Trump, söz konusu tarifeyi, ABD Yüksek Mahkemesi'nin Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası'na (IEEPA) dayandırılarak uygulanan tarifelerin yasaya aykırı olduğuna hükmetmesinin ardından duyurmuştu.
Yüzde 10 oranındaki küresel tarifenin uygulanmasına ilişkin 150 günlük süre 24 Temmuz Cuma günü sona eriyor.
***
Avrupa’nın ‘şans kıtası’ Afrika mı?-Yücel Özdemir-
Bir yıldan fazla bir süredir Almanya Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Johann Wadephul, pazartesi günü üçüncü kez Afrika turuna çıktı. Bu kez ziyaret edilen ülkeler Moritanya, Nijerya ve Güney Afrika oldu. Wadephul ocak ayında Kenya ve Etiyopya’yı, nisan sonunda ise Fas’ı ziyaret etmişti
Kısa sürede altı ülkeye yapılan ziyaretler Alman dış politikasında Afrika’nın öneminin öncesine göre arttığı anlamına geliyor. Bunun başlıca nedeni ise enerji, ham madde ve yeni pazar arayışı. Ayrıca mültecilerin Avrupa’ya ulaşmasını engellemek de bunlara eklenmiş durumda.
Dünyanın yoksul kıtası Afrika üzerinde emperyalist devletler arasında rekabet giderek kızışıyor. Son yıllarda Çin, Afrika’da önemli hamleler yaptı. Afrika ülkelerini borçlandırarak pazar, enerji ve nadir elementlere el koymaya başladı. Rusya; Mali, Burkina Faso ve Nijer’in 2023’te kurduğu “Sahel Ülkeleri İttifakı” aracılığıyla kıtada etkisini arttırdı. Türkiye de Somali üzerinden kıta üzerinde hesaplar yapan başka bir ülke oldu.
ABD ve Avrupa’nın etkisi zamanla azalırken Çin ve Rusya’nın arttı. Bu nedenle, Almanya ve Fransa’nın öncülüğündeki Avrupa ülkeleri, Afrika’nın paylaşımında etkisini arttırmak amacıyla yeniden hamleler yapmaya başladı.
Wadephul’un pazartesi başlayan ziyaretinin ilk durağı, bir Alman dışişleri bakanının 20 yıl aradan sonra ilk kez uğradığı Moritanya oldu. Ülke demir gibi kritik ham maddeler, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları açısından önemli. Aynı zamanda Avrupa’ya ulaşmak isteyen sığınmacılar için transit ülke olma özelliği taşıyor. Komşu ülke Mali’deki çatışmalardan kaçan 300 bin insan, 5 milyon nüfuslu Moritanya’ya sığınmış durumda. Atlantik’e kıyısı olan ülkeden teknelerle Kanarya Adalarına ulaşmak mümkün olduğu için, AB bu ülkeye bekçilik görevi vermiş. Wadephul, ziyaret kapsamında mevkidaşı Merzoug’a, Alman ordusu ve polisinin güvenlik açısından destek olacağı sözünü verdi.
İkinci durak olan Nijerya ise, 240 milyon nüfusuyla kıtanın en büyük pazarı. Başta petrol olmak üzere önemli enerji kaynaklarına sahip. Kalabalık bir grup Alman şirket yöneticileriyle sanayi kenti Lagos’a giden Wadephul’un hedefinde enerji, nadir elementler ve Alman tekelleri için yeni yatırımlar bulunuyordu. Nijerya, Alman sermayesinin Afrika’da etkili olabilmesi adeta kilit önemde. Bu nedenle Wadephul, Nijerya yönetimine “istikrar” için “güvenlik desteği” vereceklerini söyledi. Ancak alan boş değil. Çin, Nijerya’nın en önemli ikinci ticaret ortağı. Altyapı, madencilik, mobil iletişim ve savunma sanayisi gibi alanlarda yatırımları her geçen yıl artıyor.
Seyahatin üçüncü durağı Güney Afrika ise apartheid döneminden bu yana Alman şirketleri için Afrika’daki en önemli üretim ve yatırım merkezi. Alman tekellerinin geçmişte ırkçı rejime büyük destek verdiği biliniyor. Halen yaklaşık 600 Alman şirketi için Güney Afrika, kıtadaki en önemli yatırım merkezi olma özelliği taşıyor.
Son yıllarda Alman siyasetçileri ve basını Afrika’dan “şans kıtası” olarak söz ediyor. Gerçekten de Afrika, artan küresel rekabette yeni pazarlar ve enerji kaynakları açısından Almanya ve Avrupa için “son şans” sayılabilir. Çünkü, Çin ve ABD’nin belli pazarlardaki üstünlüğü, özellikle otomobil sektöründe, Avrupa’nın pazar alanlarını sürekli daraltıyor. Bu nedenle “Afrika seferleri”yle kayıplar dengelenmeye çalışılıyor.
Özellikle enerji ihtiyacı açısından. Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’dan doğal gaz ve petrol ithalatının kesilmesine Hürmüz Boğazı’ndaki belirsizlik de eklenince, alternatif arayışlar daha da önem kazandı. Almanya’nın merkezinde olduğu Avrupa’nın, Afrika hamlelerinin arkasında artan enerji ihtiyacını karşılama büyük bir rol oynuyor. Wadephul’un bu yılın başında itibaren ziyaretler düzenlediği ülkeler arasında doğrudan ya da dolaylı bağlantılar söz konusu. Ziyaretten bir gün önce, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) Sierra Leone’de düzenlediği zirvede Afrika Atlantik doğal gaz boru hattının (AAGP) inşasına karar verdi. Nijerya’dan Atlantik’in altından Batı ve Kuzey Afrika kıyıları boyunca 6 bin kilometreyi katederek, Wadephul’un bu yıl başında ziyaret ettiği Fas’a ulaşacak. Böylece Nijerya’nın doğal gaz ve petrolünü Avrupa’ya bağlayacak.
Bundan kısa bir süre önce de Avrupa’yı Cezayir üzerinden Nijerya’ya bağlamayı amaçlayan 4 bin kilometre uzunluğundaki Trans-Sahra doğal gaz boru hattının (TSGP) yapılmasına karar verilmişti. Bu proje kapsamında Cezayir’den Almanya’ya hidrojen taşınmasını sağlayacak özel bir boru hattı da inşa edilecek. Bu hattın inşası, geçen hafta Cezayir Cumhurbaşkanı Tebboune’nin Berlin ziyareti sırasında kararlaştırılmıştı. 13 milyar dolara mal olması planlanan TSGP üzerinden yılda 30 milyar metreküp Nijerya doğal gazının Avrupa pazarına aktarılması hedefleniyor.
AAGP ve TSGP hatları adeta Rusya’dan Almanya’ya bağlayan Kuzey Akımı hatlarına benziyor. Bu Avrupa’nın enerji ihtiyacını Avrasya’dan Afrika’ya kaydırmak istediğini gösteriyor. Zira Asya’daki seçenekler sınırlı. Wadephul Afrika seyahatindeyken, Almanya Başbakanı Merz ise Berlin’de Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’i ağırladı. Görüşmenin asıl konusu da yılbaşından bu yana Türkiye üzerinden Avrupa’ya Azeri doğal gazını taşımaya başlayan hat oldu. Azerbaycan-İtalya güzergahındaki hattan Almanya’ya da doğal gaz verilmeye başlandı. Ancak miktar çok sınırlı.
Almanya’nın ucuz enerji ihtiyacını karşılamak için pek çok yola başvurduğunu, ancak kısa sürede kalıcı bir çözümün ufukta görünmediği anlaşılıyor. Bu nedenle Afrika, son “şans kıtası” olarak tek seçenek gibi görünüyor.
Olup bitenler dünyanın yoksul kıtası Afrika üzerinde emperyalist paylaşımın yakın dönemde şiddetleneceğini, her emperyalist gücün belirlediği hedefe varmak için daha saldırgan bir politika izleyeceğini gösteriyor. Bu politikaların ileri sürüldüğü gibi refah, kalkınma değil, Afrika halklarına daha fazla yoksulluk ve sefalet götüreceği bugünden söylenebilir.
Gezi Parkı davasında haklarında 18’er yıl hapis cezası verilen Gazeteci Çiğdem Mater ile Belgeselci Mine Özerden, yaklaşık dört yıldır tutulu bulundukları Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nden İzmir Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edildi. Sevkin gerekçesi ise henüz öğrenilemedi.
Mine Özerden’in avukatı Tuğçe Duygu Köksal, Özerden ve Mater’in İzmir’e sevk edildiğini ancak sevk yazısının müvekkillerine ya da kendilerine henüz verilmediğini belirtti.
Avukat Köksal, sevkin gerekçesini öğrenmek için Bakırköy C. Savcılığından talepte bulunduğunu belirtirken, “En azından durumun sebebini anlayabilmek için gittik, çünkü hiç bilmiyoruz. Haricen bildiğimiz tek şey hükümlülerin sevk edildiği” ifadelerini kullandı.
‘Ailelerin haklarının gözetilmesi gerekir’
--------------------------------------------
Sevkin hukuki boyutuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Köksal, normal şartlarda cezaevi idaresinin takdir yetkisinin bulunabileceğini ancak bu yetkinin kullanılması sırasında hükümlülerin ve ailelerinin haklarının gözetilmesi gerektiğini söyledi. Avukat Köksal, “Burada gözetilmesi gereken şey, hükümlülerin ve ailelerin aile birleşimleri ve aile görüşmeleri açısından özel ve aile hayatlarına ağır bir külfet teşkil etmeyecek bir düzenleme yapılmasıdır” dedi.
Köksal, müvekkili Mine Özerden’in ailesinin İstanbul’da yaşadığını ve sevkin aile görüşleri açısından ciddi sorun yaratacağını ifade etti ve “Tüm ailesi burada, İstanbul’da. O yüzden çok ciddi bir görüş açısından sıkıntı olacak. Bir de avukat görüşü bağlamında da özellikle yeni açılan usul, internet üzerinden görüş gibi imkanlar söz konusu. Ancak bazı hükümler açısından bunun da mümkün olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla birtakım kısıtlamalar söz konusu olacak. Özellikle iletişim ve haberleşme hakkına ilişkin olarak bunu değerlendireceğiz” diye konuştu.
‘İnfaz prosedürü devreye giriyor’
-------------------------------------
Sevk yazısının alınması için başvuruda bulunduklarını aktaran Köksal, cezaevlerinden belge talep etme sürecinin savcılık üzerinden yürütüldüğünü belirtti ve “Savcılık cezaevine gönderiyor, cezaevi bize gönderiyor. Cezaevine gidip doğrudan alabilmemiz söz konusu olmuyor. İnfaz prosedürü devreye giriyor. Bu nedenle bugün içerisinde bir sonuç alabilmemizin mümkün olduğunu düşünmüyorum” dedi.
‘Nakil kararı derhal geri alınmalı’
-------------------------------------
Mater ve Özerden’in Şakran Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na sevk edilmesine tepkiler de büyük.
DEM Partili Meral Danış Beştaş “Gezi Davası hükümlüleri Mine Özerden ve Çiğdem Mater’in İzmir Şakran Hapishanesi’ne sevk edilmesi, aile ve avukat görüş haklarını fiilen zorlaştıran, tecridi derinleştiren bir uygulamadır. Ceza infazı, mahpusları ailelerinden ve savunma haklarından koparmanın aracı olamaz. Nakiller; insan onurunu, haberleşme ve savunma hakkını zedeleyecek biçimde keyfi olarak uygulanamaz. Mine Özerden ve Çiğdem Mater hakkında verilen nakil kararı derhal geri alınmalıdır. Aile ve avukat görüşlerine kesintisiz erişim güvence altına alınmalı, keyfi sevk ve nakil uygulamalarına son verilmelidir” ifadelerini kullandı.
CHP’li Özgül Saki “Çiğdem Mater ve Mine Özerden... AKP iktidarının akıllara zarar iddialarla bir intikam davasına dönüştürdüğü Gezi Davası mahkûmları... İki gün önce, dört yıldır tutuldukları Bakırköy Kadın Cezaevi'nden İzmir Şakran Cezaevi'ne sevk edildiler. Avukatlarına ve yakınlarına haber verilmeden, bir gecede nakledildiler. Yapılan bu uygulama suçtur! Gezi Direnişi, 80 ilde en az 3 milyon kişinin eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklarda mücadele ettiği onurlu bir direniştir. Hepimiz oradaydık. Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında defalarca AİHM kararı verilmiş olmasına rağmen, hâlâ tutuklu bulunuyorlar. AİHM kararlarına rağmen hâlâ hapishanelerde tutulan tüm siyasi mahpuslar ve arkadaşlarımız Çiğdem ve Mine derhâl serbest bırakılsın!” dedi.
***
ABD’den 60 ülkeye yeni gümrük vergisi: Türkiye de listede
ABD Ticaret Temsilciliği, zorla çalıştırmayla üretilen mallara yönelik yasakları uygulamadıkları gerekçesiyle 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 gümrük vergisi getirdi. Türkiye de yüzde 12,5 tarife uygulanacak ülkeler arasında yer aldı.
***
ABD Ticaret Temsilciliği (USTR), zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatının yasaklanmaması ve bu yasağın etkin şekilde uygulanmamasına yönelik 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 301. Bölümü kapsamında yürütülen soruşturmalar sonucunda 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 oranında gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu.
USTR'den yapılan açıklamaya göre, çeşitli ekonomilerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatına yasak getirmemesi ve bu yasağı etkin şekilde uygulamamasıyla bağlantılı eylem, politika ve uygulamalara ilişkin 301. Bölüm soruşturmaları kapsamında nihai karar verildi.
Karar kapsamında, belirli ürün muafiyetlerine tabi olmak üzere ABD'nin ithalatının yüzde 99,4'ünü kapsayan 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 oranında gümrük vergisi getirildi.
Söz konusu gümrük vergisi, zorla çalıştırma yoluyla üretilen ürünlerin ithalatına yasak getiren, karşılıklı ticaret anlaşmalarıyla bu yasağı taahhüt eden veya kısmi rejim uygulayan ticaret ortaklarına yüzde 10, böyle bir ithalat yasağı getirmeyen ticaret ortaklarına ise yüzde 12,5 olarak uygulanacak.
Arjantin, Bangladeş, Kamboçya, Kanada, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Honduras, Hindistan, Endonezya, Ürdün, Malezya, Meksika, Pakistan, Sri Lanka, Trinidad ve Tobago ile Birleşik Krallık yüzde 10 oranında gümrük vergisine tabi olacak.
Avrupa Birliği (AB) ve Tayvan menşeli ürünler için En Çok Kayrılan Ülke vergi oranı dikkate alınarak toplam vergi yükü yüzde 10, Japonya, Güney Kore ve İsviçre ürünleri için ise yüzde 12,5 olacak.
Çin, Hong Kong, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Singapur, Tayland, Vietnam, Türkiye, Rusya, Norveç, Kazakistan, Bahreyn, Mısır, Irak, İsrail, Kuveyt, Libya, Fas, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Angola, Nijerya, Güney Afrika, Bahamalar, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Guyana, Nikaragua, Peru, Uruguay, Venezuela için ise gümrük vergisi oranı yüzde 12,5 olarak uygulanacak.
Vergiler bugün yürürlüğe girecek
--------------------------------------
Söz konusu vergiler 24 Temmuz itibarıyla ABD'ye giriş yapan veya depodan çekilen ürünler için geçerli olacak.
ABD yönetimi, mart ayında zorla çalıştırılan iş gücüyle üretilen malların ithalatını yasaklamada ve bu yasağı etkin şekilde uygulamada yetersiz kaldıkları gerekçesiyle 60 ticaret ortağı hakkında 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 301. Bölümü kapsamında soruşturma başlatmıştı.
Trump’ın küresel tarife süresi dolmadan yeni karar
--------------------------------------------------------
USTR'nin yeni tarife açıklaması, ABD Başkanı Donald Trump'ın 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 122. Bölümü kapsamında uygulamaya koyduğu ve 24 Şubat'ta yürürlüğe giren, en fazla 150 gün süreyle uygulanabilen yüzde 10 oranındaki küresel tarifenin süresinin dolmasına kısa süre kala geldi.
ABD Başkanı Trump, söz konusu tarifeyi, ABD Yüksek Mahkemesi'nin Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası'na (IEEPA) dayandırılarak uygulanan tarifelerin yasaya aykırı olduğuna hükmetmesinin ardından duyurmuştu.
Yüzde 10 oranındaki küresel tarifenin uygulanmasına ilişkin 150 günlük süre 24 Temmuz Cuma günü sona eriyor.
***
Avrupa’nın ‘şans kıtası’ Afrika mı?-Yücel Özdemir-
Bir yıldan fazla bir süredir Almanya Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Johann Wadephul, pazartesi günü üçüncü kez Afrika turuna çıktı. Bu kez ziyaret edilen ülkeler Moritanya, Nijerya ve Güney Afrika oldu. Wadephul ocak ayında Kenya ve Etiyopya’yı, nisan sonunda ise Fas’ı ziyaret etmişti
Kısa sürede altı ülkeye yapılan ziyaretler Alman dış politikasında Afrika’nın öneminin öncesine göre arttığı anlamına geliyor. Bunun başlıca nedeni ise enerji, ham madde ve yeni pazar arayışı. Ayrıca mültecilerin Avrupa’ya ulaşmasını engellemek de bunlara eklenmiş durumda.
Dünyanın yoksul kıtası Afrika üzerinde emperyalist devletler arasında rekabet giderek kızışıyor. Son yıllarda Çin, Afrika’da önemli hamleler yaptı. Afrika ülkelerini borçlandırarak pazar, enerji ve nadir elementlere el koymaya başladı. Rusya; Mali, Burkina Faso ve Nijer’in 2023’te kurduğu “Sahel Ülkeleri İttifakı” aracılığıyla kıtada etkisini arttırdı. Türkiye de Somali üzerinden kıta üzerinde hesaplar yapan başka bir ülke oldu.
ABD ve Avrupa’nın etkisi zamanla azalırken Çin ve Rusya’nın arttı. Bu nedenle, Almanya ve Fransa’nın öncülüğündeki Avrupa ülkeleri, Afrika’nın paylaşımında etkisini arttırmak amacıyla yeniden hamleler yapmaya başladı.
Wadephul’un pazartesi başlayan ziyaretinin ilk durağı, bir Alman dışişleri bakanının 20 yıl aradan sonra ilk kez uğradığı Moritanya oldu. Ülke demir gibi kritik ham maddeler, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları açısından önemli. Aynı zamanda Avrupa’ya ulaşmak isteyen sığınmacılar için transit ülke olma özelliği taşıyor. Komşu ülke Mali’deki çatışmalardan kaçan 300 bin insan, 5 milyon nüfuslu Moritanya’ya sığınmış durumda. Atlantik’e kıyısı olan ülkeden teknelerle Kanarya Adalarına ulaşmak mümkün olduğu için, AB bu ülkeye bekçilik görevi vermiş. Wadephul, ziyaret kapsamında mevkidaşı Merzoug’a, Alman ordusu ve polisinin güvenlik açısından destek olacağı sözünü verdi.
İkinci durak olan Nijerya ise, 240 milyon nüfusuyla kıtanın en büyük pazarı. Başta petrol olmak üzere önemli enerji kaynaklarına sahip. Kalabalık bir grup Alman şirket yöneticileriyle sanayi kenti Lagos’a giden Wadephul’un hedefinde enerji, nadir elementler ve Alman tekelleri için yeni yatırımlar bulunuyordu. Nijerya, Alman sermayesinin Afrika’da etkili olabilmesi adeta kilit önemde. Bu nedenle Wadephul, Nijerya yönetimine “istikrar” için “güvenlik desteği” vereceklerini söyledi. Ancak alan boş değil. Çin, Nijerya’nın en önemli ikinci ticaret ortağı. Altyapı, madencilik, mobil iletişim ve savunma sanayisi gibi alanlarda yatırımları her geçen yıl artıyor.
Seyahatin üçüncü durağı Güney Afrika ise apartheid döneminden bu yana Alman şirketleri için Afrika’daki en önemli üretim ve yatırım merkezi. Alman tekellerinin geçmişte ırkçı rejime büyük destek verdiği biliniyor. Halen yaklaşık 600 Alman şirketi için Güney Afrika, kıtadaki en önemli yatırım merkezi olma özelliği taşıyor.
Son yıllarda Alman siyasetçileri ve basını Afrika’dan “şans kıtası” olarak söz ediyor. Gerçekten de Afrika, artan küresel rekabette yeni pazarlar ve enerji kaynakları açısından Almanya ve Avrupa için “son şans” sayılabilir. Çünkü, Çin ve ABD’nin belli pazarlardaki üstünlüğü, özellikle otomobil sektöründe, Avrupa’nın pazar alanlarını sürekli daraltıyor. Bu nedenle “Afrika seferleri”yle kayıplar dengelenmeye çalışılıyor.
Özellikle enerji ihtiyacı açısından. Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’dan doğal gaz ve petrol ithalatının kesilmesine Hürmüz Boğazı’ndaki belirsizlik de eklenince, alternatif arayışlar daha da önem kazandı. Almanya’nın merkezinde olduğu Avrupa’nın, Afrika hamlelerinin arkasında artan enerji ihtiyacını karşılama büyük bir rol oynuyor. Wadephul’un bu yılın başında itibaren ziyaretler düzenlediği ülkeler arasında doğrudan ya da dolaylı bağlantılar söz konusu. Ziyaretten bir gün önce, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) Sierra Leone’de düzenlediği zirvede Afrika Atlantik doğal gaz boru hattının (AAGP) inşasına karar verdi. Nijerya’dan Atlantik’in altından Batı ve Kuzey Afrika kıyıları boyunca 6 bin kilometreyi katederek, Wadephul’un bu yıl başında ziyaret ettiği Fas’a ulaşacak. Böylece Nijerya’nın doğal gaz ve petrolünü Avrupa’ya bağlayacak.
Bundan kısa bir süre önce de Avrupa’yı Cezayir üzerinden Nijerya’ya bağlamayı amaçlayan 4 bin kilometre uzunluğundaki Trans-Sahra doğal gaz boru hattının (TSGP) yapılmasına karar verilmişti. Bu proje kapsamında Cezayir’den Almanya’ya hidrojen taşınmasını sağlayacak özel bir boru hattı da inşa edilecek. Bu hattın inşası, geçen hafta Cezayir Cumhurbaşkanı Tebboune’nin Berlin ziyareti sırasında kararlaştırılmıştı. 13 milyar dolara mal olması planlanan TSGP üzerinden yılda 30 milyar metreküp Nijerya doğal gazının Avrupa pazarına aktarılması hedefleniyor.
AAGP ve TSGP hatları adeta Rusya’dan Almanya’ya bağlayan Kuzey Akımı hatlarına benziyor. Bu Avrupa’nın enerji ihtiyacını Avrasya’dan Afrika’ya kaydırmak istediğini gösteriyor. Zira Asya’daki seçenekler sınırlı. Wadephul Afrika seyahatindeyken, Almanya Başbakanı Merz ise Berlin’de Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’i ağırladı. Görüşmenin asıl konusu da yılbaşından bu yana Türkiye üzerinden Avrupa’ya Azeri doğal gazını taşımaya başlayan hat oldu. Azerbaycan-İtalya güzergahındaki hattan Almanya’ya da doğal gaz verilmeye başlandı. Ancak miktar çok sınırlı.
Almanya’nın ucuz enerji ihtiyacını karşılamak için pek çok yola başvurduğunu, ancak kısa sürede kalıcı bir çözümün ufukta görünmediği anlaşılıyor. Bu nedenle Afrika, son “şans kıtası” olarak tek seçenek gibi görünüyor.
Olup bitenler dünyanın yoksul kıtası Afrika üzerinde emperyalist paylaşımın yakın dönemde şiddetleneceğini, her emperyalist gücün belirlediği hedefe varmak için daha saldırgan bir politika izleyeceğini gösteriyor. Bu politikaların ileri sürüldüğü gibi refah, kalkınma değil, Afrika halklarına daha fazla yoksulluk ve sefalet götüreceği bugünden söylenebilir.
Özal’ın dört eğilimi değil, birleşik halkın inisiyatifi -Nuray Sancar-
Özgür Özel son grup toplantısında ‘yeni parti’nin kurulacağını ilan ettiğinde, yüz yıldan fazla bir süredir siyasi hayatın dikenli yollarından, kritik dönemeçlerinden kurucu parti olmanın yükü ve gururuyla geçen ama büyük oranda muhalefette kalarak yürüyen CHP’nin ana gövdesi üyelerinin gözyaşları içinde partiden koptu. Şimdi yeni bir mani çıkarılmazsa yeni bir parti kurulacak.
Ana muhalefet partisinin başına butlan atayan, belediyelerinin teker teker içini boşaltan, milletvekilleri için hazırlanan fezlekelerle yıldırmaya çalışan, bağlı hukuk kurumlarının çalışma hızını bile belirleyerek CHP’nin yargı barikatlarını aşmasını engelleyen iktidar düzeneğinde; yoksulluktan ve baskıdan bıkmış nüfusun her gün daha da kalabalıklaşan tepkisini arkasına takan Özel’in direnci muhtemelen yeni planlar yapılarak izleniyor.
Yeni partinin anketlere yansıyan oy oranı; Trump’ın meşruiyet vaadinin, NATO zirvesinde ve diplomatik görüşmelerde üstünden tekrar geçilerek Türkiye’ye biçilen rolün, uluslararası tekellere verilen, iktidarın ömür süresini bile aşarak sonraki kuşakları bile borçlandıran taahhütlerin sonuçlarıyla çarpışarak büyüyor. Büyük resmi göremeseler de kendi sofralarından eksilenlerle, maruz kaldıkları şiddetle ölçtükleri kötü gidişata karşı kalabalık kitleler köklü bir değişim istiyor.
Bu değişim isteği önemlidir ama yönü daha önemlidir. Özgür Özel’in milliyetçi, dindar, solcu, sosyalist, muhafazakar, Kürt demokratlara kadar geniş bir kesimle birlikte yürüme çağrısının yeni partinin listelerinin nasıl düzenleneceğiyle sınırlı tartışmaya dönüşmesi her şeyi elinden alınmış genel başkana konuşması için bank, sandalye, masa taşıyarak mitinge katılan milyonların ne istediğini hesaba katmıyor. Siyasal kimliklere yapılan referans kitlelerin politik rolünü azımsayan, onların hareketini liderin kaldıracına indirgeyen genelleşmiş algı kapsamında ya ödünç bir oy talebidir ya da koltuk dağılımına ilişkin işlevsiz bir ‘çokluk’ vaadi. Ki böyle de anlaşıldı.
Şimdiden yeni partiye Özal’ın yaptığı gibi dört eğilimi birleştirme çağrısı yapan ekran bilirkişileri 12 Eylül darbesinin ekonomi politikasını hazırlayan ve yöneten Özal’ın 1980’lerde ülkeye açtığı uğursuz yolu hiç tartışmıyorlar. O zaman girilen yolun en acıtıcı sonuçları Erdoğan döneminde yaşandı.
Siyasetin partiye dahil edilecek kurmay kadroların, iktidara gelme durumunda kurulacak bakanlıkların siyasi eğilimlere göre belirlenmesinden ibaret olduğunu zanneden bürokratik kafa yapısı, kar-yağmur-ayaz-sıcak demeden miting alanlarını dolduran milyonları yeniden figüran konumuna yerleştiriyor. Çünkü bu kafa yapısı müstakbel bir iktidar değişiminde memleket arazilerinin yerli yabancı sermaye ortaklıklarına satılmasına, rantiyelerin ayrıcalıklarına, her türlü imtiyaz ve vergi kolaylığı sağlanan işletmeciliğe, kalkınma stratejisinin NATO direktiflerine uygun olarak silahlanmayla çizilmesine, uluslararası ilişkilerin ilhak ve istismara endekslenmesine herhangi bir yanıt üretmiyor.
Dört eğilimi birleştirdiği ile övülen Özal, neoliberal kapitalizmin Türkiye’deki hamisiydi ve mevcut iktidar eğilimleri denklemden çıkarıp bu hamiliği el yükselterek devraldı.
Mevcut iktidardan boşalan yerleri doldurmaya aday irili ufaklı partiler ki çoğu aynı sürecin laciverdidir, Özel’in demokratlar ‘çokluk’u içinde yerleşecekleri köşeyi henüz belirlememişler olsalar da Özal ile Özel arasında bir süreklilik kurmaya çalışan ekran bilirkişileri onlar adına Türkiye siyasetine yol haritası çizmek için söz tüketiyorlar.
Yeni partinin daha baştan, altı okun bazıları çoktan kırılmış ve eskimiş geçmişine sahip çıkması, kuruluş günlerinden güç almaya çalışması anlaşılır bir şey olsa da bu uzun tarihin bugünkü şedit ortama zemin hazırlayan kurucu kodlarını hiç eleştirmeden ‘devlet particiliği’ yapmanın eninde sonunda tekrarlayacağı şey yeterince ürkütücü değil midir? Zayıf sermaye güçlerini palazlandıran 1930’ların devletçiliğiyle varını yoğunu tekellerin kârını artırmaya, halkı bastırmaya harcayan günümüz devletçiliğinin halka verdiği zarar gerçekte birbirinden farklı değildir.
O zaman biraz da bunları konuşmak gerekir. CHP’nin sadece dış müdahalelerle değil iç örgütlenişi ve yönelimleri nedeniyle de butlan atanmasına cevaz veren, kitlelerden ve üyelerinden kopuk düzeneği yeni partide pratik bir öz eleştiri konusu olacak mıdır? İktidar, iktidar diye slogan atan insanlara verilen yanıt koltukların siyasi kimliklere göre nasıl dağıtılacağı hesabını yapmaktan mı ibaret olacaktır?
Şu anda kitlelerin refahının nasıl sağlanacağından, el konulan ortak değer ve varlıkların geri alınması ve gasbedilen sosyal politikaların iadesi ve geliştirilmesinden kimse söz etmiyor. Daha önemlisi miting meydanlarındaki halkın siyasete, denetime ve talep takibine aktif ve örgütlü dahlinin kapılarının nasıl açılacağı ya da açılıp açılmayacağı bir tartışma konusu değil. Oysa meydanlardaki varlıklarıyla kalabalıklar sandık siyasetinin sınırlarını aştılar ve son derece meşru bir zeminde siyasetin aktif öznesi olmak için saf tuttular.
Bu tablo karşısında Özal’dan dört eğilim miti çıkarıp yeni bir partiye kolon yapmak kitlelere ‘Böylesin sen böyle kal’ demekten başka bir anlama gelmiyor. Halk değişimi sadece siyasal partiler düzeni için değil kendisi için istiyor.
/././
Özgür Özel son grup toplantısında ‘yeni parti’nin kurulacağını ilan ettiğinde, yüz yıldan fazla bir süredir siyasi hayatın dikenli yollarından, kritik dönemeçlerinden kurucu parti olmanın yükü ve gururuyla geçen ama büyük oranda muhalefette kalarak yürüyen CHP’nin ana gövdesi üyelerinin gözyaşları içinde partiden koptu. Şimdi yeni bir mani çıkarılmazsa yeni bir parti kurulacak.
Ana muhalefet partisinin başına butlan atayan, belediyelerinin teker teker içini boşaltan, milletvekilleri için hazırlanan fezlekelerle yıldırmaya çalışan, bağlı hukuk kurumlarının çalışma hızını bile belirleyerek CHP’nin yargı barikatlarını aşmasını engelleyen iktidar düzeneğinde; yoksulluktan ve baskıdan bıkmış nüfusun her gün daha da kalabalıklaşan tepkisini arkasına takan Özel’in direnci muhtemelen yeni planlar yapılarak izleniyor.
Yeni partinin anketlere yansıyan oy oranı; Trump’ın meşruiyet vaadinin, NATO zirvesinde ve diplomatik görüşmelerde üstünden tekrar geçilerek Türkiye’ye biçilen rolün, uluslararası tekellere verilen, iktidarın ömür süresini bile aşarak sonraki kuşakları bile borçlandıran taahhütlerin sonuçlarıyla çarpışarak büyüyor. Büyük resmi göremeseler de kendi sofralarından eksilenlerle, maruz kaldıkları şiddetle ölçtükleri kötü gidişata karşı kalabalık kitleler köklü bir değişim istiyor.
Bu değişim isteği önemlidir ama yönü daha önemlidir. Özgür Özel’in milliyetçi, dindar, solcu, sosyalist, muhafazakar, Kürt demokratlara kadar geniş bir kesimle birlikte yürüme çağrısının yeni partinin listelerinin nasıl düzenleneceğiyle sınırlı tartışmaya dönüşmesi her şeyi elinden alınmış genel başkana konuşması için bank, sandalye, masa taşıyarak mitinge katılan milyonların ne istediğini hesaba katmıyor. Siyasal kimliklere yapılan referans kitlelerin politik rolünü azımsayan, onların hareketini liderin kaldıracına indirgeyen genelleşmiş algı kapsamında ya ödünç bir oy talebidir ya da koltuk dağılımına ilişkin işlevsiz bir ‘çokluk’ vaadi. Ki böyle de anlaşıldı.
Şimdiden yeni partiye Özal’ın yaptığı gibi dört eğilimi birleştirme çağrısı yapan ekran bilirkişileri 12 Eylül darbesinin ekonomi politikasını hazırlayan ve yöneten Özal’ın 1980’lerde ülkeye açtığı uğursuz yolu hiç tartışmıyorlar. O zaman girilen yolun en acıtıcı sonuçları Erdoğan döneminde yaşandı.
Siyasetin partiye dahil edilecek kurmay kadroların, iktidara gelme durumunda kurulacak bakanlıkların siyasi eğilimlere göre belirlenmesinden ibaret olduğunu zanneden bürokratik kafa yapısı, kar-yağmur-ayaz-sıcak demeden miting alanlarını dolduran milyonları yeniden figüran konumuna yerleştiriyor. Çünkü bu kafa yapısı müstakbel bir iktidar değişiminde memleket arazilerinin yerli yabancı sermaye ortaklıklarına satılmasına, rantiyelerin ayrıcalıklarına, her türlü imtiyaz ve vergi kolaylığı sağlanan işletmeciliğe, kalkınma stratejisinin NATO direktiflerine uygun olarak silahlanmayla çizilmesine, uluslararası ilişkilerin ilhak ve istismara endekslenmesine herhangi bir yanıt üretmiyor.
Dört eğilimi birleştirdiği ile övülen Özal, neoliberal kapitalizmin Türkiye’deki hamisiydi ve mevcut iktidar eğilimleri denklemden çıkarıp bu hamiliği el yükselterek devraldı.
Mevcut iktidardan boşalan yerleri doldurmaya aday irili ufaklı partiler ki çoğu aynı sürecin laciverdidir, Özel’in demokratlar ‘çokluk’u içinde yerleşecekleri köşeyi henüz belirlememişler olsalar da Özal ile Özel arasında bir süreklilik kurmaya çalışan ekran bilirkişileri onlar adına Türkiye siyasetine yol haritası çizmek için söz tüketiyorlar.
Yeni partinin daha baştan, altı okun bazıları çoktan kırılmış ve eskimiş geçmişine sahip çıkması, kuruluş günlerinden güç almaya çalışması anlaşılır bir şey olsa da bu uzun tarihin bugünkü şedit ortama zemin hazırlayan kurucu kodlarını hiç eleştirmeden ‘devlet particiliği’ yapmanın eninde sonunda tekrarlayacağı şey yeterince ürkütücü değil midir? Zayıf sermaye güçlerini palazlandıran 1930’ların devletçiliğiyle varını yoğunu tekellerin kârını artırmaya, halkı bastırmaya harcayan günümüz devletçiliğinin halka verdiği zarar gerçekte birbirinden farklı değildir.
O zaman biraz da bunları konuşmak gerekir. CHP’nin sadece dış müdahalelerle değil iç örgütlenişi ve yönelimleri nedeniyle de butlan atanmasına cevaz veren, kitlelerden ve üyelerinden kopuk düzeneği yeni partide pratik bir öz eleştiri konusu olacak mıdır? İktidar, iktidar diye slogan atan insanlara verilen yanıt koltukların siyasi kimliklere göre nasıl dağıtılacağı hesabını yapmaktan mı ibaret olacaktır?
Şu anda kitlelerin refahının nasıl sağlanacağından, el konulan ortak değer ve varlıkların geri alınması ve gasbedilen sosyal politikaların iadesi ve geliştirilmesinden kimse söz etmiyor. Daha önemlisi miting meydanlarındaki halkın siyasete, denetime ve talep takibine aktif ve örgütlü dahlinin kapılarının nasıl açılacağı ya da açılıp açılmayacağı bir tartışma konusu değil. Oysa meydanlardaki varlıklarıyla kalabalıklar sandık siyasetinin sınırlarını aştılar ve son derece meşru bir zeminde siyasetin aktif öznesi olmak için saf tuttular.
Bu tablo karşısında Özal’dan dört eğilim miti çıkarıp yeni bir partiye kolon yapmak kitlelere ‘Böylesin sen böyle kal’ demekten başka bir anlama gelmiyor. Halk değişimi sadece siyasal partiler düzeni için değil kendisi için istiyor.
/././
Aiiii -Arif Nacaroğlu-
Dünyanın gündemi “yapay zekâ.” İster kabul edelim, ister etmeyelim, bu sistemin pazarlamacıları malı satmak için kullanılacak isim konusunda çok başarılı. “Glasnost”, “Tarihin sonu”, “Global Dünya”, “Bilmem ne çağı” gibi ürettikleri çekici (?) isimlerle dünyanın tozunu attılar. Bu değişik isimlerin ortalıkta dolaştığı 10 yıllarda neredeyse dünya savaşında ölebilecek kadar insanın katledildiğini, dünya servetinin birkaç zibidi tarafından yavaş yavaş nasıl gasp edildiğini, yoksul ve yoksun milyarların nasıl büyüdüğünü farkına bile varamadan kazığı yedik.
Şimdinin yıldızı “Yapay zeka.”
Zeka ölçü birimi IQ. Ünlü yazılıma, “Senin IQ seviyen kaç ?” diye soruyorum. “Benim IQ’um yok diyor. Diğer yazılım kafadan bir sayı sallıyor. O da IQ’sunun olmadığını söylüyor. Dünya’nın bütün dijital bilgisi; sayıları 10 bini geçmiş irili, ufaklı makinelere doldurulmuş, dünyanın tüm elektronik cihazları karadan, havadan, suyun altından bu merkezlere bağlanmış, bildiğimiz sayılarla açıklanamayacak kadar çok bilgi “var-yok” matematiği ile bu cihazlar arasında ışık hızıyla akıyor, merkezlerin büyük sahiplerine milyar dolar kazandırıyor ama işini kaybetmiş genç teknolojinin nimetlerinden faydalanıyor olmanın zevki ile yüzünün binlerce resmini bulutlara yüklüyor.
Bugüne kadar bilimin ve teknolojinin gelişmesinin en büyük parsasını neden hep üç, beş milyarder götürüyor?
Bilim insanları da unvanları, maaşları üç, beş kuruş artsın, doktor, doçent olayım diye gece, gündüz araştırma yapıp yayın yapmaya çalışıyorlar.
Apollo’lar ile yıllarca aya gittik, çevresinde dolaştık, üstüne indim ve sonuçta elde edilen binlerce insanı tepeden vuran füzelerin, roketlerin gelişmesi, bu işe para yaptıranların zenginleşmesi oldu.
Dünyanın bilgisini ele geçirip, en gereksiz olan kısmıyla bizi oyalayan yapay zeka patronları, temiz su kaynaklarını talan etme, dünyanın enerjisini tüketme, nükleer santral devreye sokma pahasına ceplerini dolduruyor.
Bize de her gün yüzlerce “selfie” çekip, paylaşma(?) özgürlüğü kalıyor
Olan yine insana, doğaya, dünyanın kaynaklarına oluyor.
/././
Bölgesel ücret mümkün mü?-Erkan Aydoğanoğlu-
Kapitalist rekabette öne geçmenin temel yollarından biri, işçilik maliyetlerini sürekli olarak aşağı çekmektir. Patronlar bu amaca ulaşmak için aynı işi daha az personelle yürütme, mesai sürelerini uzatma ve yüksek kapasiteli teknolojilere yatırım yapma yöntemlerine başvururlar. Ancak maliyetleri kısmanın en kestirme yollarından biri de işçiye ödenen ücretleri olabildiğince asgari seviyede tutmaktır.
Nitekim hafta başında hükümet çizgisindeki gazetelerde yeniden gündeme taşınan “bölgesel asgari ücret” tartışmaları da tam olarak bu sermaye mantığıyla paralellik gösteriyor. Yapılan haberlerde; büyükşehirler ile Anadolu arasındaki yaşam maliyeti farkı gerekçe gösterilerek mevcut tek tip asgari ücret sisteminin her iki tarafı da mağdur ettiği iddia ediliyor. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerdeki fırlayan kira ve ulaşım giderleri karşısında işçinin geçinemediği itiraf edilmiş olsa da, getirilen çözüm önerisi büyükşehirlerdeki ücretleri yükseltmek değil; her bölgenin gelişmişlik düzeyine göre esnetilmiş, yani Anadolu’da ücretleri daha da düşürecek farklı taban fiyatlar belirlemek oluyor.
Türkiye’de asgari ücret, gelişmiş kapitalist ekonomilerdeki gibi iş gücüne katılanların küçük bir kesimini kapsayan istatistiki bir “başlangıç ücreti” olmaktan çoktan çıkmıştır. Aksine, çalışan nüfusun çoğunluğunu kuşatan, emekçilerin yarısından fazlasını sömürü çarkı içinde tutan temel ve ortalama yaşam ücreti haline gelmiştir.
Böylesi bağımlı ve geniş ölçekli bir sömürü yapısında asgari ücreti “bölgeselleştirmek”, iddia edildiği gibi yüksek maliyetli metropollerdeki emekçilerin payını artırmaz. Bu hamle, “yaşam maliyeti düşük” ilan edilen Anadolu illerinde taban ücreti doğrudan sermaye lehine bastırma mekanizmasından ibaret. Dolayısıyla bölgesel asgari ücret; sermayenin kâr oranlarını güvenceye almak adına en alttaki ücret seviyesini daha da aşağıya çeken, emeği kurumsal olarak esnekleştirip değersizleştiren bir öneri olarak karşımıza çıkıyor.
Bölgesel asgari ücret fikri, iller arasındaki yaşam maliyetlerinin birbirinden çok farklı olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa madalyonun diğer yüzü hiç de öyle değil. Konut ve kira giderlerini bir yana bıraktığımızda gıda, elektrik, doğal gaz, benzin, ulaştırma, iletişim, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların fiyatı ülkenin her yerinde neredeyse aynı. Bir Anadolu şehrinde yaşayan emekçi de, İstanbul’daki emekçi de ekmeği veya benzini aynı ulusal piyasa fiyatlarından satın alır. Faturalarını aynı tarife üzerinden öder. Sadece kira farkına bakarak ücreti bölgesel hale getirmeyi önermek işçileri enflasyon karşısında savunmasız bırakmaktan başka bir anlam taşımaz.
Ulusal ölçekte belirlenen tek bir asgari ücret, milyonlarca emekçi açısından kolektif bir pazarlık ve ortak bir hak arama zeminidir. Ücretlerin bölgelere göre belirlenmesi ise emek gücünü coğrafi sınırlarla parçalamak anlamına gelir. Mekansal olarak ayrıştırılan işçi sınıfı, bölgesel rekabetin içine çekilerek “Daha düşük ücrete razı olma” baskısıyla yüz yüze bırakılır. Bu tür önerilerin sermayenin “böl, yönet ve ucuzlat” stratejisine hizmet ederek en büyük toplu sözleşme olarak kabul edilen asgari ücreti belirleme sürecini zayıflatmayı hedeflediği açık.
Türkiye’de asgari ücret tartışmalarının asıl odak noktası ücretlerin coğrafi olarak nasıl bölgesel hale getirileceği ya da esnetileceği değildir. Asıl mesele; Türkiye’nin uluslararası pazarda ucuz emeği en temel rekabet unsuru olarak gören mevcut büyüme modelini terk etmesidir.
Sorunun temeli sermaye birikimini ve kârlılığı merkeze alan, emeğin milli gelirden aldığı payı sistemli olarak bastıran bölüşüm ilişkilerinde yatıyor. Çözümü ise emekçileri “yaşam maliyeti” adı altında daha düşük ücretlere razı etmekten değil; insanca yaşam standartlarını güvence altına alan, eşitlikçi ve hakça bir bölüşümü esas alan temel bir ekonomik model değişikliğinden geçiyor.
/././
Lübnan’da iç savaş hayaleti bir kez daha uyandı!-Hediye Levent-
İsrail işgalleri, iç gerilimler gibi büyük kırılmaları atlatan Lübnan, 1990 yılından beri ilk kez iç savaşa en yakın noktada. Gözler İran’dayken ne oldu da Lübnan son 40 yılın en tehlikeli eşiğine dayandı? Bir iç savaş olursa kim kiminle savaşır? Ve elbette en önemli soru şu; Lübnan’da iç savaş hayaletini uyandıran ne?
Son gelişmelerden başlayacak olursak Lübnan’ın Eski Genelkurmay Başkanı, Yeni Cumhurbaşkanı Joseph Aon, Amerika’da Trump ile görüştü. Trump, Lübnan’a yardım edeceklerini söyledi söylemesine ancak bu destek sözü bile Lübnan’daki iç savaş hayaletini sakinleştirmeye yetmeyecek gibi görünüyor.
Çünkü;
-İsrail Lübnan’ın yaklaşık 5’te 1’ini işgal etmiş durumda.
-İşgal ettiği Güney Lübnan’da ezici çoğunluğu Şii olan 1.5 milyondan fazla insan evini, köyünü terk etmek zorunda kaldı.
-Güney Lübnan’da bulunan antik döneme kadar uzanan ve kutsal metinlerde adı geçen Sur kenti ülkenin turizm gelirlerinin önemli bir kısmını tek başına sağlıyor. Yine bu bölge ülkenin tarımsal üretim merkezi.
-İsrail işgal ile birlikte uzun süre bombaladığı yerleşim birimlerini iş makineleri ile dümdüz etmeye, bir kısmı ekili olan tarlaları, meyve bahçelerini, zeytinlikleri tarım uçakları ile zehirlemeye devam ediyor.
-Ülkedeki demografi de siyasi denge de, geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine uzanan mezhepçi bir sisteme göre şekillenmiş durumda. 1990 yılında iç savaşı bitiren anlaşma geriye geçici olmak şartıyla mezhepçi esaslara, kotalara göre bir anayasa bıraktı. Ancak bu anayasaya kimse dokunmadığı gibi cumhurbaşkanlığından parlamentoya, ordudan kamu kurumlarına ve hatta özel sektöre kadar bütün ülkeyi mezhep kotalarına göre şekillendirdi. Haliyle ülkedeki bütün dini-mezhebi topluluklar kendi siyasi hareketlerini, dini otoritelerini güçlendirdi. Hizbullah da bu mezhepçi sistem sayesinde Şii toplumunun desteği ile gelişti ve güçlendi.
-Şii nüfusun yaşadığı Güney Lübnan’da kurulan Hizbullah’ın ortaya çıkışı birdenbire ya da ortalık güllük gülistanlık iken olmadı. Örgütün kurulmasını sağlayan şey Güney Lübnan’ın ‘80’lerde İsrail tarafından işgal edilmesi oldu. Bu bölgeyi uzun süre işgal altında tutan İsrail ordusunun hafızalarda nasıl yer ettiğini orta yaşlı Güney Lübnanlılar hâlâ anlatır.
-Mezhepçi sistem nedeniyle her dini-mezhebi grup en az bir ülkenin desteğini alırken Hizbullah’ı destekleyen İran oldu. Hizbullah’ın dış desteğe ihtiyacı vardı, İran da İsrail’i çevreleme politikası çerçevesinde Güney Lübnan’da bir güç arıyordu; iş birliği böyle başladı.
-İran’sız bölge dizaynı çerçevesinde Hizbullah’a yönelik saldırılar ve Güney Lübnan işgali ülke içindeki demografiye dayalı mezhep dengesini daha da kırılganlaştırdı. Sonuçta bir bölgede hangi mezhepten insan sayısı fazlaysa o bölge ticaretten siyasete her alanda o mezhebin kontrolüne girer ki, yaklaşık 6 milyon nüfuslu ülkede 1.5 milyon Şii’nin güneyden Beyrut başta olmak üzere ülke içine dağılması yüzyıllardır alanları, bölgeleri belli olan diğer Müslüman-Hristiyan mezhepleri huzursuz etmeye yetti.
-İsrail’in “Hizbullah militanlarını vuruyoruz” gerekçesiyle saldırılarını Hizbullah’ın kontrolü altında olmayan bölgelere de yayması ülke içinde Şii göçmenlere yönelik tepkilerin büyümesine yol açtı. Bazı bölgelerde iç göçmenlere kiralık ev vermemek, ticarete girmesine engel olmak gibi boyutlarda başlayan tepkiler şiddete varan noktalara ulaştı, ulaşıyor.
-İsrail ve Amerika Lübnan dosyasını İran meselesinden ayırmaya çalışıyor hâlâ, ancak İran meselesi sebebiyle savaş alanı haline gelen Lübnan’da zaten mezhepçi yapı sebebiyle güçlü bir devletten, bir hükümetten hatta ordudan bahsetmek bile mümkün değil. Lübnan’ın modern anlamda bir devletten çok her sokağın sahibinin belli olduğu büyük bir mahalleye benzediğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Haliyle Hizbullah başta olmak üzere Lübnan içindeki bazı siyasi çevreler Lübnan’ın tek başına kalması halinde İsrail karşısında diplomatik, askeri, ekonomik hiç şansı kalmayacağını savunuyor.
-Lübnan’a ve Hizbullah’a yönelik baskılar örgütün bölünmesine ya da Şiiler arasında savrulmaya da sebep olmadı. Ülkede bir Şii hareket daha var; Şiiler Hizbullah’tan kopup Emel Hareketi’ne yönelebilirlerdi ama yapmadılar.
-İsrail ve Amerika Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Güney Lübnan’dan çıkarılması için Lübnan ordusuna baskı yapmaya devam ediyor ve bu baskı daha da artacak gibi görünüyor. Ancak Hizbullah ile karşı karşıya gelmek istemeyen Lübnan ordusu da endişelerinde oldukça haklı, çünkü Hizbullah ile bir savaş zaten çok zayıf olan Lübnan ordusunda ağır tahribata sebep olabilir. Mezhepçi yapının etkili olduğu ordunun bölünmesi ihtimali de oldukça yüksek. Keza böylesi bir karşı karşıya gelme durumunda Hristiyan mezheplerinin bir kısmı ve Dürziler açıktan taraf olabilir.
-İsrail ve Amerika Hizbullah’a İran tarafından Güney Lübnan’a taşınmış parazitler muamelesi yapıyor olsalar da, Hizbullah’ın Güney Lübnan’da bizzat o bölgenin insanları tarafından kurulup bugünlere getirildiğini ve bünyesindeki savaşçıların kendi evleri, köyleri için savaştığını unutmamak gerekiyor.
-Mevcut duruma bakılırsa İsrail, Hizbullah’ın silahlı kanadının ortadan kaldırılması ile yetinmeyecek. İsrail, Lübnan parlamentosunun en güçlü aktörlerinden olan siyasi kanadın da yok edilmesini istiyor ancak ülkedeki mezhepçi sistem değişmeden, kendilerini koruma refleksi ile hareket edecek olan, evlerinden-topraklarından atılmış en az 1.5 milyon Şii kitlenin yok sayıldığı da ortada.
-Lübnan ordusunun Hizbullah ile karşı karşıya gelmekten kaçınması Suriye’deki Ahmed Eş Şara yönetiminin Lübnan’da sahaya sürülmesi ihtimalini de olasılık haline getiriyor. Eş Şara yönetiminin hâlâ bir devlet hatta ordu kuramadığı, gücünün çok ama çok sınırlı olduğu göz önüne alındığında bu ihtimalin Şam için yıkıcı olacağı söylenebilir. Lübnan’da ise, Dürzilerin ve Hristiyanların en azından bir kısmının Hizbullah safına kaymasına sebep olabilecek bu ihtimal hem Suriye’yi hem de Lübnan’ı kaosa sürükleyebilecek kadar riskli.
-Lübnan’da Hizbullah karşıtı olan kesimler bile “Hizbullah silahsızlandırıldığında hatta siyasi kanadı bile yok edildiğinde İsrail duracak mı? İşgal ettiği yerlerden çekilecek mi?” sorusunu soruyor ki, haklılar. İsrail, Lübnan’da işgal ettiği bölgenin bir kısmından çekilse bile eski sınırlara dönmeyi kabul etmesi mümkün görünmüyor.
Peki Lübnan’da bir iç savaş ihtimaline bölge ülkeleri ne diyor? Evet, İsrail’in agresif politikaları bölge ülkelerini tedirgin ediyor ancak son olarak Bab El Mendeb Boğazı’nı da kapatabileceğine dair çıkışları İran’a dair korkuları derinleştirmiş görünüyor. Hürmüz krizinden dolayı ağır darbe alan Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkelerinin, Bab El Mendeb Boğazı’nın kapanması halinde boğulma eşiğine gelmesi muhtemel. Bu nedenlerle İran’a yönelik saldırıların durması için yoğun diplomatik çaba gösterenler dahil bölge ülkelerinin İran’ı İsrail’den daha büyük bir tehdit olarak görmeye başladığı bir eşik de aşılmış oldu. Özetleyecek olursak bölge ülkelerine göre, İsrail’e baskı için Amerika var ancak İran’ı durdurabilecek güç yok!
Gelelim İran’a…
Amerika-İran ateşkes müzakerelerine henüz kapı kapanmadı ancak kolay kolay bu ateş sönmeyecek. Amerikan yönetiminin maliyeti yüksek bir savaştansa İran’da farklı grupları silahlandırdığı ve iç savaş şartlarını hazırladığı zamana yayılmış bir politikaya ağırlık vermesi mümkün. Elbette İran’daki yöneticiler de bunun farkında. İran’ın Amerika, Batı dünyası, hatta İsrail’e yönelik politikalarını esnetmesi; ilişkilerini yumuşatması iç savaş ihtimalini ortadan kaldırabilir. Bu nedenle İran için de geçerli olan iç savaş senaryosunun henüz önü alınabilir seviyede olduğunu söylemek mümkün. Ancak Lübnan için durum oldukça kritik!
/././
EVRENSEL.
Dünyanın gündemi “yapay zekâ.” İster kabul edelim, ister etmeyelim, bu sistemin pazarlamacıları malı satmak için kullanılacak isim konusunda çok başarılı. “Glasnost”, “Tarihin sonu”, “Global Dünya”, “Bilmem ne çağı” gibi ürettikleri çekici (?) isimlerle dünyanın tozunu attılar. Bu değişik isimlerin ortalıkta dolaştığı 10 yıllarda neredeyse dünya savaşında ölebilecek kadar insanın katledildiğini, dünya servetinin birkaç zibidi tarafından yavaş yavaş nasıl gasp edildiğini, yoksul ve yoksun milyarların nasıl büyüdüğünü farkına bile varamadan kazığı yedik.
Şimdinin yıldızı “Yapay zeka.”
Zeka ölçü birimi IQ. Ünlü yazılıma, “Senin IQ seviyen kaç ?” diye soruyorum. “Benim IQ’um yok diyor. Diğer yazılım kafadan bir sayı sallıyor. O da IQ’sunun olmadığını söylüyor. Dünya’nın bütün dijital bilgisi; sayıları 10 bini geçmiş irili, ufaklı makinelere doldurulmuş, dünyanın tüm elektronik cihazları karadan, havadan, suyun altından bu merkezlere bağlanmış, bildiğimiz sayılarla açıklanamayacak kadar çok bilgi “var-yok” matematiği ile bu cihazlar arasında ışık hızıyla akıyor, merkezlerin büyük sahiplerine milyar dolar kazandırıyor ama işini kaybetmiş genç teknolojinin nimetlerinden faydalanıyor olmanın zevki ile yüzünün binlerce resmini bulutlara yüklüyor.
Bugüne kadar bilimin ve teknolojinin gelişmesinin en büyük parsasını neden hep üç, beş milyarder götürüyor?
Bilim insanları da unvanları, maaşları üç, beş kuruş artsın, doktor, doçent olayım diye gece, gündüz araştırma yapıp yayın yapmaya çalışıyorlar.
Apollo’lar ile yıllarca aya gittik, çevresinde dolaştık, üstüne indim ve sonuçta elde edilen binlerce insanı tepeden vuran füzelerin, roketlerin gelişmesi, bu işe para yaptıranların zenginleşmesi oldu.
Dünyanın bilgisini ele geçirip, en gereksiz olan kısmıyla bizi oyalayan yapay zeka patronları, temiz su kaynaklarını talan etme, dünyanın enerjisini tüketme, nükleer santral devreye sokma pahasına ceplerini dolduruyor.
Bize de her gün yüzlerce “selfie” çekip, paylaşma(?) özgürlüğü kalıyor
Olan yine insana, doğaya, dünyanın kaynaklarına oluyor.
/././
Bölgesel ücret mümkün mü?-Erkan Aydoğanoğlu-
Kapitalist rekabette öne geçmenin temel yollarından biri, işçilik maliyetlerini sürekli olarak aşağı çekmektir. Patronlar bu amaca ulaşmak için aynı işi daha az personelle yürütme, mesai sürelerini uzatma ve yüksek kapasiteli teknolojilere yatırım yapma yöntemlerine başvururlar. Ancak maliyetleri kısmanın en kestirme yollarından biri de işçiye ödenen ücretleri olabildiğince asgari seviyede tutmaktır.
Nitekim hafta başında hükümet çizgisindeki gazetelerde yeniden gündeme taşınan “bölgesel asgari ücret” tartışmaları da tam olarak bu sermaye mantığıyla paralellik gösteriyor. Yapılan haberlerde; büyükşehirler ile Anadolu arasındaki yaşam maliyeti farkı gerekçe gösterilerek mevcut tek tip asgari ücret sisteminin her iki tarafı da mağdur ettiği iddia ediliyor. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerdeki fırlayan kira ve ulaşım giderleri karşısında işçinin geçinemediği itiraf edilmiş olsa da, getirilen çözüm önerisi büyükşehirlerdeki ücretleri yükseltmek değil; her bölgenin gelişmişlik düzeyine göre esnetilmiş, yani Anadolu’da ücretleri daha da düşürecek farklı taban fiyatlar belirlemek oluyor.
Türkiye’de asgari ücret, gelişmiş kapitalist ekonomilerdeki gibi iş gücüne katılanların küçük bir kesimini kapsayan istatistiki bir “başlangıç ücreti” olmaktan çoktan çıkmıştır. Aksine, çalışan nüfusun çoğunluğunu kuşatan, emekçilerin yarısından fazlasını sömürü çarkı içinde tutan temel ve ortalama yaşam ücreti haline gelmiştir.
Böylesi bağımlı ve geniş ölçekli bir sömürü yapısında asgari ücreti “bölgeselleştirmek”, iddia edildiği gibi yüksek maliyetli metropollerdeki emekçilerin payını artırmaz. Bu hamle, “yaşam maliyeti düşük” ilan edilen Anadolu illerinde taban ücreti doğrudan sermaye lehine bastırma mekanizmasından ibaret. Dolayısıyla bölgesel asgari ücret; sermayenin kâr oranlarını güvenceye almak adına en alttaki ücret seviyesini daha da aşağıya çeken, emeği kurumsal olarak esnekleştirip değersizleştiren bir öneri olarak karşımıza çıkıyor.
Bölgesel asgari ücret fikri, iller arasındaki yaşam maliyetlerinin birbirinden çok farklı olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa madalyonun diğer yüzü hiç de öyle değil. Konut ve kira giderlerini bir yana bıraktığımızda gıda, elektrik, doğal gaz, benzin, ulaştırma, iletişim, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların fiyatı ülkenin her yerinde neredeyse aynı. Bir Anadolu şehrinde yaşayan emekçi de, İstanbul’daki emekçi de ekmeği veya benzini aynı ulusal piyasa fiyatlarından satın alır. Faturalarını aynı tarife üzerinden öder. Sadece kira farkına bakarak ücreti bölgesel hale getirmeyi önermek işçileri enflasyon karşısında savunmasız bırakmaktan başka bir anlam taşımaz.
Ulusal ölçekte belirlenen tek bir asgari ücret, milyonlarca emekçi açısından kolektif bir pazarlık ve ortak bir hak arama zeminidir. Ücretlerin bölgelere göre belirlenmesi ise emek gücünü coğrafi sınırlarla parçalamak anlamına gelir. Mekansal olarak ayrıştırılan işçi sınıfı, bölgesel rekabetin içine çekilerek “Daha düşük ücrete razı olma” baskısıyla yüz yüze bırakılır. Bu tür önerilerin sermayenin “böl, yönet ve ucuzlat” stratejisine hizmet ederek en büyük toplu sözleşme olarak kabul edilen asgari ücreti belirleme sürecini zayıflatmayı hedeflediği açık.
Türkiye’de asgari ücret tartışmalarının asıl odak noktası ücretlerin coğrafi olarak nasıl bölgesel hale getirileceği ya da esnetileceği değildir. Asıl mesele; Türkiye’nin uluslararası pazarda ucuz emeği en temel rekabet unsuru olarak gören mevcut büyüme modelini terk etmesidir.
Sorunun temeli sermaye birikimini ve kârlılığı merkeze alan, emeğin milli gelirden aldığı payı sistemli olarak bastıran bölüşüm ilişkilerinde yatıyor. Çözümü ise emekçileri “yaşam maliyeti” adı altında daha düşük ücretlere razı etmekten değil; insanca yaşam standartlarını güvence altına alan, eşitlikçi ve hakça bir bölüşümü esas alan temel bir ekonomik model değişikliğinden geçiyor.
/././
Lübnan’da iç savaş hayaleti bir kez daha uyandı!-Hediye Levent-
İsrail işgalleri, iç gerilimler gibi büyük kırılmaları atlatan Lübnan, 1990 yılından beri ilk kez iç savaşa en yakın noktada. Gözler İran’dayken ne oldu da Lübnan son 40 yılın en tehlikeli eşiğine dayandı? Bir iç savaş olursa kim kiminle savaşır? Ve elbette en önemli soru şu; Lübnan’da iç savaş hayaletini uyandıran ne?
Son gelişmelerden başlayacak olursak Lübnan’ın Eski Genelkurmay Başkanı, Yeni Cumhurbaşkanı Joseph Aon, Amerika’da Trump ile görüştü. Trump, Lübnan’a yardım edeceklerini söyledi söylemesine ancak bu destek sözü bile Lübnan’daki iç savaş hayaletini sakinleştirmeye yetmeyecek gibi görünüyor.
Çünkü;
-İsrail Lübnan’ın yaklaşık 5’te 1’ini işgal etmiş durumda.
-İşgal ettiği Güney Lübnan’da ezici çoğunluğu Şii olan 1.5 milyondan fazla insan evini, köyünü terk etmek zorunda kaldı.
-Güney Lübnan’da bulunan antik döneme kadar uzanan ve kutsal metinlerde adı geçen Sur kenti ülkenin turizm gelirlerinin önemli bir kısmını tek başına sağlıyor. Yine bu bölge ülkenin tarımsal üretim merkezi.
-İsrail işgal ile birlikte uzun süre bombaladığı yerleşim birimlerini iş makineleri ile dümdüz etmeye, bir kısmı ekili olan tarlaları, meyve bahçelerini, zeytinlikleri tarım uçakları ile zehirlemeye devam ediyor.
-Ülkedeki demografi de siyasi denge de, geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine uzanan mezhepçi bir sisteme göre şekillenmiş durumda. 1990 yılında iç savaşı bitiren anlaşma geriye geçici olmak şartıyla mezhepçi esaslara, kotalara göre bir anayasa bıraktı. Ancak bu anayasaya kimse dokunmadığı gibi cumhurbaşkanlığından parlamentoya, ordudan kamu kurumlarına ve hatta özel sektöre kadar bütün ülkeyi mezhep kotalarına göre şekillendirdi. Haliyle ülkedeki bütün dini-mezhebi topluluklar kendi siyasi hareketlerini, dini otoritelerini güçlendirdi. Hizbullah da bu mezhepçi sistem sayesinde Şii toplumunun desteği ile gelişti ve güçlendi.
-Şii nüfusun yaşadığı Güney Lübnan’da kurulan Hizbullah’ın ortaya çıkışı birdenbire ya da ortalık güllük gülistanlık iken olmadı. Örgütün kurulmasını sağlayan şey Güney Lübnan’ın ‘80’lerde İsrail tarafından işgal edilmesi oldu. Bu bölgeyi uzun süre işgal altında tutan İsrail ordusunun hafızalarda nasıl yer ettiğini orta yaşlı Güney Lübnanlılar hâlâ anlatır.
-Mezhepçi sistem nedeniyle her dini-mezhebi grup en az bir ülkenin desteğini alırken Hizbullah’ı destekleyen İran oldu. Hizbullah’ın dış desteğe ihtiyacı vardı, İran da İsrail’i çevreleme politikası çerçevesinde Güney Lübnan’da bir güç arıyordu; iş birliği böyle başladı.
-İran’sız bölge dizaynı çerçevesinde Hizbullah’a yönelik saldırılar ve Güney Lübnan işgali ülke içindeki demografiye dayalı mezhep dengesini daha da kırılganlaştırdı. Sonuçta bir bölgede hangi mezhepten insan sayısı fazlaysa o bölge ticaretten siyasete her alanda o mezhebin kontrolüne girer ki, yaklaşık 6 milyon nüfuslu ülkede 1.5 milyon Şii’nin güneyden Beyrut başta olmak üzere ülke içine dağılması yüzyıllardır alanları, bölgeleri belli olan diğer Müslüman-Hristiyan mezhepleri huzursuz etmeye yetti.
-İsrail’in “Hizbullah militanlarını vuruyoruz” gerekçesiyle saldırılarını Hizbullah’ın kontrolü altında olmayan bölgelere de yayması ülke içinde Şii göçmenlere yönelik tepkilerin büyümesine yol açtı. Bazı bölgelerde iç göçmenlere kiralık ev vermemek, ticarete girmesine engel olmak gibi boyutlarda başlayan tepkiler şiddete varan noktalara ulaştı, ulaşıyor.
-İsrail ve Amerika Lübnan dosyasını İran meselesinden ayırmaya çalışıyor hâlâ, ancak İran meselesi sebebiyle savaş alanı haline gelen Lübnan’da zaten mezhepçi yapı sebebiyle güçlü bir devletten, bir hükümetten hatta ordudan bahsetmek bile mümkün değil. Lübnan’ın modern anlamda bir devletten çok her sokağın sahibinin belli olduğu büyük bir mahalleye benzediğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Haliyle Hizbullah başta olmak üzere Lübnan içindeki bazı siyasi çevreler Lübnan’ın tek başına kalması halinde İsrail karşısında diplomatik, askeri, ekonomik hiç şansı kalmayacağını savunuyor.
-Lübnan’a ve Hizbullah’a yönelik baskılar örgütün bölünmesine ya da Şiiler arasında savrulmaya da sebep olmadı. Ülkede bir Şii hareket daha var; Şiiler Hizbullah’tan kopup Emel Hareketi’ne yönelebilirlerdi ama yapmadılar.
-İsrail ve Amerika Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Güney Lübnan’dan çıkarılması için Lübnan ordusuna baskı yapmaya devam ediyor ve bu baskı daha da artacak gibi görünüyor. Ancak Hizbullah ile karşı karşıya gelmek istemeyen Lübnan ordusu da endişelerinde oldukça haklı, çünkü Hizbullah ile bir savaş zaten çok zayıf olan Lübnan ordusunda ağır tahribata sebep olabilir. Mezhepçi yapının etkili olduğu ordunun bölünmesi ihtimali de oldukça yüksek. Keza böylesi bir karşı karşıya gelme durumunda Hristiyan mezheplerinin bir kısmı ve Dürziler açıktan taraf olabilir.
-İsrail ve Amerika Hizbullah’a İran tarafından Güney Lübnan’a taşınmış parazitler muamelesi yapıyor olsalar da, Hizbullah’ın Güney Lübnan’da bizzat o bölgenin insanları tarafından kurulup bugünlere getirildiğini ve bünyesindeki savaşçıların kendi evleri, köyleri için savaştığını unutmamak gerekiyor.
-Mevcut duruma bakılırsa İsrail, Hizbullah’ın silahlı kanadının ortadan kaldırılması ile yetinmeyecek. İsrail, Lübnan parlamentosunun en güçlü aktörlerinden olan siyasi kanadın da yok edilmesini istiyor ancak ülkedeki mezhepçi sistem değişmeden, kendilerini koruma refleksi ile hareket edecek olan, evlerinden-topraklarından atılmış en az 1.5 milyon Şii kitlenin yok sayıldığı da ortada.
-Lübnan ordusunun Hizbullah ile karşı karşıya gelmekten kaçınması Suriye’deki Ahmed Eş Şara yönetiminin Lübnan’da sahaya sürülmesi ihtimalini de olasılık haline getiriyor. Eş Şara yönetiminin hâlâ bir devlet hatta ordu kuramadığı, gücünün çok ama çok sınırlı olduğu göz önüne alındığında bu ihtimalin Şam için yıkıcı olacağı söylenebilir. Lübnan’da ise, Dürzilerin ve Hristiyanların en azından bir kısmının Hizbullah safına kaymasına sebep olabilecek bu ihtimal hem Suriye’yi hem de Lübnan’ı kaosa sürükleyebilecek kadar riskli.
-Lübnan’da Hizbullah karşıtı olan kesimler bile “Hizbullah silahsızlandırıldığında hatta siyasi kanadı bile yok edildiğinde İsrail duracak mı? İşgal ettiği yerlerden çekilecek mi?” sorusunu soruyor ki, haklılar. İsrail, Lübnan’da işgal ettiği bölgenin bir kısmından çekilse bile eski sınırlara dönmeyi kabul etmesi mümkün görünmüyor.
Peki Lübnan’da bir iç savaş ihtimaline bölge ülkeleri ne diyor? Evet, İsrail’in agresif politikaları bölge ülkelerini tedirgin ediyor ancak son olarak Bab El Mendeb Boğazı’nı da kapatabileceğine dair çıkışları İran’a dair korkuları derinleştirmiş görünüyor. Hürmüz krizinden dolayı ağır darbe alan Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkelerinin, Bab El Mendeb Boğazı’nın kapanması halinde boğulma eşiğine gelmesi muhtemel. Bu nedenlerle İran’a yönelik saldırıların durması için yoğun diplomatik çaba gösterenler dahil bölge ülkelerinin İran’ı İsrail’den daha büyük bir tehdit olarak görmeye başladığı bir eşik de aşılmış oldu. Özetleyecek olursak bölge ülkelerine göre, İsrail’e baskı için Amerika var ancak İran’ı durdurabilecek güç yok!
Gelelim İran’a…
Amerika-İran ateşkes müzakerelerine henüz kapı kapanmadı ancak kolay kolay bu ateş sönmeyecek. Amerikan yönetiminin maliyeti yüksek bir savaştansa İran’da farklı grupları silahlandırdığı ve iç savaş şartlarını hazırladığı zamana yayılmış bir politikaya ağırlık vermesi mümkün. Elbette İran’daki yöneticiler de bunun farkında. İran’ın Amerika, Batı dünyası, hatta İsrail’e yönelik politikalarını esnetmesi; ilişkilerini yumuşatması iç savaş ihtimalini ortadan kaldırabilir. Bu nedenle İran için de geçerli olan iç savaş senaryosunun henüz önü alınabilir seviyede olduğunu söylemek mümkün. Ancak Lübnan için durum oldukça kritik!
/././
EVRENSEL.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder