BİRGÜN "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


İranlı general Moghaddam: Bir daha gelecekler, sonraki savaşa hazırız -İbrahim Varlı- 

İran’ın savaş stratejilerini belirleyen çekirdek kadrodan olan general çifte savaşa dair bilgi verirken “Bekliyorduk, geri geleceklerini biliyorduk. Hazırlıklarımızı ona göre yapmıştık” diyor. Ahmadi-Moghaddam “Onları iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik. Olası savaşa karşı farklı senaryolarımız hazır” ifadelerini kullanıyor.

“12 Gün Savaşı’nın ardından düşmanın geri döneceğini biliyorduk. Amerika başkanı biz İsrail’i kurtardık dedi. Biz gerekli dersleri çıkardık o savaştan, bir sonraki savaşı bekliyorduk, her türlü hazırlıklarımızı yapmıştık.”

Tahran’da Esteghlal Otel’de uluslararası medyanın karşısına çıkan İranlı Tuğgeneral Esmail Ahmadi-Moghaddam, 12 Gün ve 40 Gün Savaşları’na dair yukarıdaki değerlendirmelerde bulunurken çarpıcı ifadeler kullanıyor: “Onları çok iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, yine gelecekler, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik.  ABD’nin saldırılarına karşı farklı senaryolar üzerinde çalışıyoruz.”

İran’ın savaş stratejilerini şekillendiren çekirdek kadronun içinde yer alan ve aynı zamanda Yüksek Millî Savunma Üniversitesi Başkanlığı’nı da yapan Ahmadi-Moghaddam, bu sözlerle ABD ve İsrail’in durmayacağının farkında olduklarını dile getiriyor. Bir nevi sekiz ayda yaşanan iki savaşın gelecekteki yeni savaşların da ön sahneleri olduğunu ima ediyor.

HER TÜRLÜ SENARYOYU BAŞINDAN İTİBAREN DETAYLICA ÇALIŞTIK

Savaşın askerî, siyasi ve stratejik sonuçlarını kapsamlı şekilde analiz ettiklerini belirten General Ahmadi-Moghaddam, “düşman” olarak nitelendirdiği İsrail ve ABD’nin uzun yıllardır bu savaşları planladıklarını, bunun da farkında olduklarını kaydederek “Birinci savaşın aksine ikinci savaş bölgesel olacaktı, bunu da başından itibaren hesaplamıştık” ifadelerini kullanıyor.

Birinci savaşın (12 Gün Savaşı) aksine ikinci savaşta (40 Gün Savaşı) ABD-İsrail’e karşı “göze göz, dişe diş” stratejisi uyguladıklarını şu sözlerle aktarıyor: “Onlar bizim altyapımızı, enerji hatlarımızı, sanayimizi vurduğunda biz de onların altyapısını, yatırım yaptıkları yerleri vurduk. Onlar bizim rafinelerimizi vurduklarında biz de onların müttefiklerinin enerji hatlarını bombaladık. Amerika ve Siyonistlerin saldırıları karşısında biz her iki ülkenin hedeflerine misilleme yaptık. ABD’nin bölgedeki 880 farklı noktası vuruldu. İsrail içlerine füzeler, İHA’lar, SİHA’lar gönderdik.”

MOZAİK DOKTRİNİ: GÖZE GÖZ, DİŞE DİŞ STRATEJİ

İran’ın savaş kapasitesinin İsrail ve ABD’yi şaşkına uğrattığını, “mozaik savunma” doktrininin düşmanın tüm hesaplarını bozduğunu ifade eden General, bu kapsamda uygulanan “göze göz, dişe diş” stratejisini ne İsrail’in ne de Amerika’nın hesaplayamadığını kaydederek ülkesinin stratejik ve askeri kurmay aklına vurgu yapıyor.

Mozaik doktrini kapsamında komuta zincirinin çok katmanlı yedekleme sistemiyle oluşturulduğunu ifade eden İranlı general, bir komutanın etkisiz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek isimlerin önceden belirlendiğini söylüyor. Aynı şey yönetim kadrosu için de geçerliydi.

Haberleşme sistemlerinin devredışı kalması ihtimaline karşı füze sistemlerinin önceden tanımlanmış hedeflerle çalışacak şekilde hazırlandığını belirten Ahmadi-Moghaddam, her şehir ve her bölgenin kendi başına savunma yapabilecek şekilde planlandığını savunuyor. Savaşı bölgeye yaymalarının onların tüm hesaplarını alt üst ettiğini ileri sürerek “Tüneller, sığınaklar inşa ettik, yeraltında yer üstünde füzelerimiz ateşlenmeye hazırdı. Sürekli, kesintisiz şekilde füze, insansız hava aracı üretiyorduk. Her şeyi adım adım planlamıştık, düşman bizim alt yapımızı vurduğunda biz ne gibi hamlelerde bulunacaktık hepsi hazırdı. Onlar bizim vuracağımız yerleri kestiremiyorlardı, biz ise nereleri hangi kanalları vuracaklarını biliyorduk tahmin ediyorduk” diyor.

LİBYA, SURİYE, VENEZUELA’DAN DERSLER ALINDI

Ahmadi-Moghaddam, savaşa ve bugüne dair değerlendirmelerde bulunurken akıllardaki şu soruya da yanıt veriyor: “İran savaş öncesinde büyük ekonomik, siyasi, toplumsal çalkantılar içerisindeydi. ABD ve İsrail içeriye oynayacaklarını açıkça dillendirdiler. Nasıl oldu da Trump ve Netanyahu’nun hesapları boşa düştü?”

İranlı general, rejimin sadece askeri hazırlıklar yapmadığını, içeride de kapsamlı önlemler aldığını aktarıyor.

Generale göre “İran’ın Suriye, Libya ve Venezuela olmaması için çalışmalar yapılmış, ülke içinde vuku bulacak olası kalkışmalara ve kendi ifadesiyle provokasyonlara karşı tedbirler alınmış. Sınırlardan silahlı unsurların sızmaları engellenmiş. Daha da önemlisi İranlılar da emperyalist-Siyonist zihniyetin tuzaklarına düşmemiş, her şeye rağmen ülkelerinin yanında yer almış.”

Ahmadi-Moghaddam, Irak, Lübnan, Yemen ve diğer bölgelerdeki “direniş unsurlarının” da artık birbirinden bağımsız hareket eden yapılar değil, aynı stratejik hedef doğrultusunda eşzamanlı baskı oluşturabilen bir ağ hâline geldiğini söylüyor.

EKONOMİDEN VURACAKLARDI, ÖNLEMLER ALINDI

Bir taraftan içeride kitlesel mobilizasyon sağlanmaya çalışırken diğer taraftan da en zayıf halka olan ekonomik tedbirler alınmaya çalışılmış. Ahmadi-Moghaddam savaş öncesinde var olan ekonomik krizin daha da derinleşmemesi için de girişimlerde bulunduklarını vurgulayarak “Bu nedenle savaş sırasında yemek, ekmek sıkıntısı çekmedik, tedbirler alınmıştı. Savaş zamanında fiyatlar artsa da korkulan artış olmadı, her şey kontrolümüz altındaydı” diyor.

Tuğgeneral şu ifadeleri kullanıyor: “Ekonomik ambargoları sıklaştırmalarını, halkın mevcut rahatsızlığını körüklemelerini bekliyorduk. Beklediğimiz gibi de oldu. Hürmüz ve diğer su yollarını kendi kontrollerine almak istemeleri, sanayi-ekonomi alt yapısını vurmaları, ekonomiyi toptan çökerterek halkı ayaklanmaya yöneltmek planlarının parçasıydı. Bu hamleleri boşa düşürdük.”

HAMANEY’İN YERİNE GELECEK KİŞİYİ DE BELİRLEMİŞTİK

General, Amerika ve İsrail’in ülkenin liderlerini hedef alacaklarını da hesapladıklarını belirterek buna karşı da ülkeyi yönetecek kadroların çoktan hazırladıklarını kaydediyor: “Öngörülerimiz vardı, rehberlik (dini lider) makamı hedef alınırsa bu direniş her şeye rağmen sürecekti. Yerine gelecek olanları daha önceden belirlemiştik. Rehber’in (Hamaney) ve askeri-siyasi komutanın vurulmasıyla dağılacağımızı, lidersiz kalacağımızı sandılar. Ancak öyle olmadı, bu da emperyalist-Siyonist düşmanı şaşırttı.”

Amerika’nın İran’ın petrolüne ve enerji kaynaklarına göz koyduğunu defalarca açıkça dile getirmekten sakınmadığını kaydeden General, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ülkeye çökerek petrolü kontrol altına almak istiyorlardı. Ancak beceremediler ifadelerini kullanıyor.

ÇİN’İ ABD KARŞISINDA 10 YIL ÖNE GEÇİRDİK

İranlı general ülkesinin tek başına ABD ve İsrail’e kafa tutmasının tüm dünyayı da şaşkınlığa ittiğini belirterek Çin elçisinin kendisine “ABD’nin zaaflarını gördünüz, muazzam işler yaptınız” dediğini, kendisinin de elçiye “Sizi ABD karşısında 10 yıl öne geçirdik” dediğini aktarıyor.

Amerika’nın “yenilgiyi” kabul ettiğini, 14 maddelik İran taleplerini kabul etmek zorunda kaldığını, üstüne de savaşın zararını karşılayacağını belirten General, Amerika halkının üçte ikisinin de savaşa karşı olduğunu söylüyor.

Trump yönetiminin yenilgisinin bir diğeri göstergesinin de “direniş cephesini” tanımak zorunda kalmaları olduğunu ifade eden General, “Hizbullah ile telefonla konuştular. Hizbullah’ı resmen muhatap aldılar. Bu büyük bir başarı bizim ve Hizbullah açısından” diyor.

İran sekiz ay içerisinde yaşanan iki büyük savaşın yol açtığı yaraları sarmaya çalışırken her alanda büyük bir muhasebe ve seferberlik içinde.

Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in cuma gününden bu yana süren cenaze törenlerinin Tahran ayağı dün itibariyle sona erdi. Bugün Kum’da, sonrasında Irak’ın Necef ve Kerbala kentlerindeki törenlerin ardından Hamaney Perşembe günü Meşhed’de defnedilecek.

AMERİKA’NIN 85 BİN 410 GÜNLÜK SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Aynı gün eğitim enstitüsünde Amerikan emperyalizminin tarihine mercek tutan profesör Dr. Mecid Şah Hüseyni çarpıcı bilgiler sunuyor. Ağırlıklı olarak Türkiyeli öğrencilerin olduğu kalabalık bir amfide kapsamlı bir sunum hazırlayan Profesör, “Amerika’nın 85.410 günlük savaş kışkırtıcılığı” başlıklı sunumunda kurulduğu günden bu yana ABD’nin sadece 16 yıl savaşsız kaldığını onun dışında sürekli bir savaş halinde olduğunu savaş halinin sürekliliğini aktarıyor. Tarih tarih örnekler sunan profesör, bugün yaşanılanların da sürpriz olmadığını, savaş canavarının bu sefer de kanlı dişlerini kendi ülkesine batırmaya çalıştığını söylüyor.

/././

Müfredatta Kurtuluş Savaşı yok, NATO’ya ve ABD’ye güzelleme var -Feray Aytekin Aydoğan- 

Tam bir yıl önce basında şu haber yer aldı: “Kore Savaşı'nda şehit olan 4 Türk askerinin kalıntıları 75 yıl sonra Türk yetkililere teslim edildi.”

Dönemin iktidarı Demokrat Parti, ABD’nin isteği ve NATO’ya katılma hedefi doğrultusunda Kore’ye asker gönderme kararı aldı. Yüzlerce genç savaşta yaşamını yitirdi, yaralandı ya da kayboldu. Aileleri “kaybolan” gençlerin cenazelerine bile ulaşamadı. Annelerinin, babalarının, eşlerinin belki de çocuklarının dahi yaşamını kaybetmesinden 75 yıl sonra cenazeleri “kalıntıları” ifadesiyle “başarı” vaveylasıyla haber olarak servis edildi.

O “tarih” devam ediyor. NATO’nun Türkiye toplantısı için NATO karşıtı eylemlerde bulunma veya eylem yapma ihtimali var diye yüzlerce kişi gözaltı yapıldı. ABD’nin kurtuluş günü, köprüye ABD bayrağının renkleri yansıtılarak kutlandı. Polise NATO armalı üniformalar giydirildi. Ankara’da ve ülkemizin her yerinde fiili OHAL ilan edildi. Fiili OHAL’i yaşadığımız günlerde basına Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri ile müfredattan Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılacağı açıklamaları yansıdı.

Aslında Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılarak "Milli Mücadele" kavramının kullanılması yeni bir durum değil. 2023-2024 eğitim yılından itibaren ders kitaplarında "Kurtuluş Savaşı" kavramı kullanılmıyor.

***

Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı kavramından vazgeçilirken müfredata adını veren ve bir siyasi partinin sloganı olan Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda ABD ve NATO’ya ilişkin çokça güzellemeler yapılıyor. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı için atılan adımlar olan Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na övgüler düzülüyor ve Türkiye’nin Truman Doktrini’nin uygulanmasından sonra NATO’ya katılma isteğini bildirdiği yer alıyor. Müfredatta Türkiye’nin DP dönemindeki siyasi duruşunun “ABD liderliğindeki Batı Bloku” nda olma vurgusu başlığıyla yer alıyor. Türkiye’yi ABD’ye borçlandırma planı olan Marshall Planı doğrultusunda kendi sütünü üreten köylerde bile çocuklara okullarda süt tozu dağıtılan Marshall Planı için “aralarında Türkiye’nin de olduğu 16 Avrupa Devleti kendi içlerinde bir ekonomik plan hazırlayıp uygulayacak, eksik kalan noktalarda ABD bu devletlere yardımda bulunacaktı” ifadeleri yer alıyor. Başta Gazze olmak üzere İsrail-NATO ortaklığına, NATO’nun dünyada yarattığı acılara ilişkin tek bir satır yer almazken, NATO için “Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliğini sağlamak amacıyla ABD öncülüğünde kurulan uluslararası bir askeri savunma ve ittifak kuruluşudur.” deniliyor. Müfredatta Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO’ya katılması başlığı altında “Türkiye ABD desteğini alabilmek ve NATO’ya üye olabilmek için Birleşmiş Milletler Komutanlığı emrine asker gönderdi. Türkiye ABD’den sonra savaşa en fazla asker gönderen ülke oldu” denilerek ABD ve NATO için kaybedilen hayatlar bir övünçle müfredatta yer alıyor. Kore Savaşı’nda kaybedilen yaşamlar için “Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasında dönüm noktası oldu.” deniliyor. ABD’nin ülkemize üsler açabilmesi ülkemizin tam bağımsızlığı için en büyük kuşatma iken “SSCB’ye yakın bölgelerde askeri üslere ihtiyaç duyan ABD Türkiye’nin NATO’ya alınmasını istedi. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği resmen gerçekleşti” ifadeleri yer alıyor.

***

Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi kitabında ise NATO üyeliği Kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki Değişim Başlığı altında bölümündeki ifadelerin bir bölümünde ise

“1947’deki anlaşma gereğince Ankara’da Amerikan Askeri Yardım Kurulu heyeti kuruldu. ABD’den gelen askeri uzmanlar Türk ordusuna eğitim programları uygulamaya başladı. Türk ordusu aşamalı olarak Amerikan askeri doktrinine geçiş yaptı. Türk ordusu NATO standartlarına göre yeniden yapılandırıldı. Türk ordusu, üniformalarından eğitimine, silahlarından doktrinlerine kadar her yönden Amerikan sistemine göre yeniden yapılandırıldı. Türkiye 1954’te imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ile kendi topraklarında Amerikan hava üssü kurulmasına izin verdi. Bu sözleşmeye göre Amerikan uçakları belli başlı havaalanlarını kullanabilecek, Amerikan gemileri de Türk limanlarından yararlanabilecekti. Ayrıca Türkiye’de kendilerine ait askeri tesisler kurabilmeleri için de ABD’ye arazi tahsis edildi. ABD ve NATO başta Adana İncirlik Hava Üssü olmak üzere Türkiye’de birçok hava ve füze üssü ile elektronik gözetleme ve haberleşme üssü kurdu… ABD Lübnan’a asker gönderirken de Adana İncirlik Hava Üssü’nü kullandı” cümleleri yer alıyor. Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı artık müfredatta yer almayacak. Emperyalizmin aygıtı NATO, müfredatta yer alan ifadesiyle “öncülü” ABD ise sonsuz güzellemelerle ders kitaplarında. Ancak NATO’ya karşı eylemlerde bir kez daha görüldü ki, Kurtuluş Savaşı müfredattan çıkarılsa da, emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne bizim ülkemizin mücadele tarihinde çok köklü bir direniş tarihi ve birikimi var. Bu topraklarda emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, saltanata karşı devrimci demokratik Cumhuriyet, gericiliğe karşı aydınlanma ve laiklik mücadelesi verenler her daim olacaktır.

/././

Trump’ın alkışı Türkiye’nin kaybı mıdır!-Fikri Sağlar- 

Tarih bazen tekerrür etmez; çünkü aynı hataları yapanlara aynı faturayı yeniden çıkarır…
Trump, NATO zirvesinde Türkiye için "CAATSA yaptırımlarını kaldıracağız" dedi. Ankara’da sevinç havası esti... Oysa alkışlamadan önce şu soruyu sormak gerekir!

Eğer bu yaptırımlar bugün kalkabiliyorsa, altı yıldır Türkiye neden ağır bedel ödedi? Bu bedelin faturası kime çıkarılmalı?

Türkiye, S-400 kararı nedeniyle CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Ardından milyarlarca dolar katkı yaptığı F-35 programından çıkarıldı… Türk savunma sanayii üretim zincirinden uzaklaştırıldı! Kaybedilen yalnızca para değildi; teknoloji, prestij ve zamandı! Peki bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?

Dahası, ABD’nin kabadayılık yaptığı bir dizi örnek verebilirim… 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın mektubu…

O mektubunda ABD Başkanı Türkiye’ye; "Kıbrıs’a müdahale edersen NATO seni korumayabilir" mesajını vermiş, İsmet İnönü ise karşılığında “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” diye yanıtlamıştı… Bir başka örnek; Irak’ın işgaline Türkiye’nin katılmaması adına Sıhhıye Meydanı’nda toplanan 100 binlerce yurttaşın tepkisi nedeniyle 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçmemişti… Bu durum ABD/Türkiye ilişkilerini sarstı…

O olay sonrası; CIA Türkiye eski şefi Paul Henze, Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise, mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir! Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” demişti…

Dönemin ABD Başkanı Bush/Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’de FETÖ’nün kurguladığı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, aydınları, gazetecileri ve siyasileri tasfiye etmek için açılan “Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını yaşadık…

Ardından ABD, Başbakan Erdoğan’ı BOP eş başkanlığını ilan etti! Sonrasında Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirildi… Her olaydan sonra "stratejik ortaklık" denildi ama faturayı her zaman Türkiye ödedi…

Ne tesadüftür ki Trump Türkiye’ye gelmeden önce, mahkeme yapay suçlar üreterek, “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Kayyum” olarak atadı…

Böylece "Görev" yerine getirildi…

Yani; Türkiye Cumhuriyeti’nin laik demokratik sosyal hukuk Devletini koruyan, tam bağımsız Türkiye adına, yurttaşlarımızın Refah, Huzur ve Güveni için mücadele eden son kale CHP’yi ele geçirmiş oldu… Bugün yine aynı övücü cümleleri duyuyoruz! Trump’ın sözleri, havuz medyasında büyük manşetler oluyor… Ancak Trump başkanlık döneminde kaç sözü eksiksiz yerine getirdi?  NATO’dan çekilmeyi söyledi, çekilemedi…  Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceğini söyledi, gerçekleşmedi… Orta Doğu’da kalıcı barış vaat etti, bölgedeki gerilimler daha da arttı… Kısaca demem o ki; “Siyasette şov ile devlet yönetimi aynı şey değildir!”

Asıl sorgulanması gereken ise Türkiye’nin dış politika anlayışıdır… Washington ne hakla 85 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili açıklama yapabiliyor?  Demek ki bugünkü yöneticiler ülke çıkarlarını korumada zayıf kalmışlar… Yani, CIA şefi Paul Henze’nin raporu işlevini sürdürüyor… Bu ülke için yüz karası bir durum… Oysa, “Güçlü devletler, başka başkentlerden gelecek haberlere göre rota çizmezler..”.

İç politikada ise cevap bekleyen sorular giderek büyüyor…

Kamuoyunda iktidar çevrelerinin yurt dışındaki mal varlıkları, uluslararası ticari ilişkiler ve bazı iş insanlarına yönelik adli süreçlerle ilgili çeşitli iddialar uzun süredir tartışılıyor… Bu iddiaların önemli bölümü bağımsız mahkemelerce kesinleşmiş değildir! Yapılması gereken, bu konuların üzerini örtmek değil; tam şeffaflıkla araştırılmasını sağlamaktır…  Demokratik ülkelerde hesap vermek zayıflık değil, meşruiyetin temelidir!

NATO üyeliği, duygularla değil, ülke çıkarı hesabıyla değerlendirilmelidir! Türkiye, en büyük ordulardan birine sahip olmasına rağmen, ülke olarak beklediği desteği görememektedir… Halkıyla paylaşacağı kaynağı NATO’ya harcaması adil değildir… Aslında NATO’nun Türkiye ile ilgili samimiyetsiz duruşu, ülke çıkarlarına da ters düşmektedir… Bu konunun artık, kamuoyu önünde açıkça tartışılması gerekir!

Bugün ihtiyaç duyulan şey, Trump’ın övgüsü ya da başka bir liderin tebessümü değildir! Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, üretim ekonomisi, adil paylaşım ve bağımsız bir dış politikadır… Yani tam bağımsız Türkiye’dir!

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: “Dışarıdan gelen alkışlar geçicidir. Kalıcı olan, milletin çıkarını koruyan devlet aklıdır! Eğer geçmişte yapılan hatalar sorgulanmazsa, yarın aynı senaryo farklı aktörlerle yeniden sahnelenecektir!

Ve asıl soru şudur: Türkiye artık kendi oyununu kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı senaryoda figüran olarak rol almaya devam mı edecektir?

Çözüm hemen seçimdir!

/././

Güvensizlik, kâr ve refah talebi arasında -Özge Güneş- 

NATO Liderler Zirvesi uluslararası basında transatlantik ittifakın modern tarihindeki en kritik eşiği olarak anılıyor. Kuzey’de Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da İran-Filistin-Lübnan’a yönelik saldırılar ve Latin Amerika’da Venezuela’ya uzanan askeri müdahale gibi küresel ölçekte genişleyen bir militarizasyon dalgasının tam ortasında toplanıyor.

Washington’ın taahhütlerine dair derin güvensizlikler ve üye ülkelerin nerede duracağına dair soru işaretleri “ittifak yolda nasıl devam edecek, bir kopuş mu yaşanacak?” sorusunu kamuoyu tartışmalarının merkezine yerleştirmiş görünüyor. Bu anlamda farklı yayın organları bu buluşmayı sadece bir savunma toplantısı olarak okumuyor; ittifakın ve genel olarak merkez kapitalist ülkelerin sürüklendiği derin siyasal ve ekonomik meşruiyet krizine de dikkat çekiyor. Zirve böylece jeopolitik fay hatlarının yanı sıra ekolojik, toplumsal ve siyasal risklerin derinleştiği, faturanın milyonlarca dolarlık bütçe kesintileriyle halkın sırtına yüklendiği devasa bir militarizasyon meselesi olarak çerçeveleniyor.

Peki Batılı basın bu masayı nasıl okuyor? Gelin birkaç örnekle izini sürelim.

Tartışmaların başında ittifakın güven krizi geliyor. Financial Times’ın analizine göre NATO’nun asıl kırılganlığı bütçe rakamlarından çok siyasi güvendeki çöküşte: ABD’nin müttefiklerini koruyacağına dair inanç büyük ölçüde sarsılmış durumda. Trump yönetiminin Rusya’yı gerçek bir tehdit olarak görmediği, hatta ortaklık anlayışının kendisinin bile şüpheli hale geldiği vurgulanıyor. FT’ye göre Fransa ve İngiltere gibi ülkeler ilan edilen yüzde 3,5’lik savunma harcaması hedefine güvenilir bir yol bulamadıkça ittifak içindeki ağırlıkları küçülecek.

Avrupa’daki sol ve ilerici çevreler ise meseleyi farklı okuyor: kamu bütçelerinin militarizasyona kaydırılması yalnızca mali bir dengesizlik değil, kıta genelinde temel kamu hizmetlerini felç edebilecek yeni bir kemer sıkma rejiminin inşası olarak görülüyor. Silahlanmaya ayrılan her bütçe artışı, toplumun geniş kesimlerine yöneltilmiş doğrudan bir tehdit olarak vurgulanıyor.

Prof. Biljana Vankovska’nın CounterPunch’taki yazısı bu tabloya başka bir eksen ekliyor. Vankovska’ya göre, NATO’nun “NATO 3.0” olarak pazarladığı bu yeni evre, Rutte’nin “daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa” formülü aslında iflasın gerektirdiği bir mutabakatı işaret ediyor. NATO 3.0’ı öncekilerden ayıran şey, kalıcı kapitalizm uğruna kamu kaynaklarının doğrudan özel şirketlere aktarılması; güvenlik, sanayi, teknoloji ve sermaye birikiminin tek potada eridiği bu yapı, Batı ekonomilerini kalıcı bir savaş sanayisine hapseden, Rusya ile yeni bir çatışmayı adeta tarihî misyon edinmiş bir “Askeri-Endüstriyel Yatırım Fonu”nu temsil ediyor.

Öte yandan bu militarizasyon dalgasını yönlendiren ülkelerin iç siyasetlerine bakıldığında tablo, dışarıdaki saldırganlıktan çok içerideki yapısal çöküşü öteleme çabasına benziyor. Avrupa’da hükümetlere yönelik itirazlar çoktan başlamıştı ve bunların büyümesi kaçınılmaz görünüyor. Hükümetler de başta göçmenler olmak üzere kendi iç düşmanlarını yaratmak için kolları sıvamış durumda. Benzer bir çaba Türkiye’de de kendini gösteriyor. İktidarın diplomatik prestiji ve savunma sanayii üzerinden büyüyen beklentisine zirve öncesinde gösteri ve toplantı yasaklarıyla genişleyen bir güvenlik rejimi eşlik ediyor. Vankovska analizinde buna da yer veriyor. NATO hakkında konuşma ayrıcalığı artık yalnızca masadakilere ait diyor.

ABD’de yeniden hortlayan “komünizm” korkusu bu açıdan çarpıcı bir başka örnek. Trump son olarak Bağımsızlık Günü kutlamalarında komünizmi yeniden Amerikan özgürlüğüne yönelik en ölümcül tehdit ilan etti. Bu söylem gerçekte kapitalist hegemonyanın yaşadığı yapısal çöküşe, işçi sınıfının yoksullaşmasına ve alternatif siyasal hareketlerin yükselişine karşı geliştirilmiş defansif bir refleks olarak okunuyor. Nitekim son bağımsız kamuoyu yoklamaları, Amerikan seçmeninin mevcut piyasa düzenine karşı sosyalist ve kamucu alternatiflere giderek daha fazla yöneldiğini gösteriyor.

İçeride dağılan ekonomik vaatler kitleleri demokratik sosyalist arayışlara iterken, iktidar elitlerini de küresel çapta daha agresif bir güvenlik konseptine yöneltiyor. Dışarıda büyük bir düşman algısı yaratıp trilyonluk askerî bütçeleri savunmak, içeride büyüyen ilerici muhalefetleri “ulusal güvenlik” kılıfı altında bastırmanın bir yolu haline geliyor. Nitekim Atlantik’in her iki yakasında da büyüyen tepki temelde refaha yönelik bir talep. Ve bu talep, coğrafyaya göre değişen bir dille, giderek daha sert bir güvenlikçi refleksle bastırılmaya çalışılıyor.

/././

Haberden kaçınma: “İzlesem ne değişecek?”-Can Ertuna- 

İnsanlar haberden uzaklaşıyor. Bu küresel eğilim Türkiye’de daha da belirgin. Bir yanda “izlesem ne değişecek?” diyerek haberi bırakanlar, diğer yanda sürekli haber tüketip kaygıyla yaşayanlar var. Bir noktadan sonra kafayı kuma gömmek de işe yaramıyor. Bu süreçte izleyiciyi eleştirmek yerine haberciliği de yeniden düşünmek gerekiyor.

Deniz Göktaş, pimini çekip Türkiye gündemine bıraktığı Harbiye gösterisine tarikat ve çete esprileriyle başlayıp şöyle devam etti: “… Yüzü düşenler oldu, eğlenmek için bile Türkiye gündemini takip etmemiz mi gerekiyor? Gösteri “full” Türkiye gündemi… Kimseyi arkada bırakmayacağız, gösteri bittiğinde ben ne biliyorsam siz de onu biliyor olacaksınız”.

Göktaş, bir yandan apolitik ya da mahcup, üstü kapalı taşlamalara sıkışan ana akım komediye karşı çıkıyor, diğer yandan da sözü gündemden ya da haberden kaçınmaya getiriyordu: “En baştan başlayayım, ne olur ne olmaz, işi garantiye alalım: İmamoğlu’nu aldılar, böyle bir durum var. Telaş yapmayın…”

Geçtiğimiz hafta, yapay zekâ uygulamalarının gazetecilikte yarattığı dönüşüme ilişkin yazıda Oxford Üniversitesi bünyesindeki Reuters Enstitüsü’nün kısa süre önce yayımladığı yıllık rapora değinmiştim. Bu araştırmada dünyada haberden kaçınma oranı da ölçülüyor ve Türkiye %60’lık oranla araştırmanın kapsadığı 48 ülke arasında Hırvatistan’ın ardından ikinci sırada. Diğer ülkelerde bu oran ortalama %42. Araştırma 2026 yılında ocak ayı ortasından şubat sonuna kadar açık tutulan bir çevrimiçi anket üzerinden yürütülüyor. Dolayısıyla kapsayıcılığı bu ankete erişip yanıt verebilen internet kullanıcılarıyla sınırlı. Ancak elde daha kapsamlı ve kapsayıcı bir veri seti bulunmadığı sürece akademik çalışmalarda da sıklıkla referans verilen bir çalışmadan bahsediyoruz. Zira bu veriler genel gözleme dayalı eğilimle de uyuşur nitelikte.

HABERDEN KAÇINMA NEDİR, NASIL OLUR?

Haberden kaçınma, genellikle haberlere karşı aktif veya kasıtlı bir direniş ya da habere ulaşmayı reddetmek olarak tanımlanıyor. Bu, kişinin haberleri tamamen görmezden gelmesinden, belirli konu veya kaynaklardan bilinçli olarak uzak durmasına kadar farklı biçimlerde ortaya çıkabilen bir tutum. Gündelik hayatımızda bunun tercümesi “ben artık haber izlemiyorum”, “haberlere katlanamıyorum”, “haber görmeye dayanamıyorum” cümleleri.

Televizyonda haber izlemesek bile sosyal medya üzerinden sürekli habere maruz kalıyoruz. Haberden kaçınmak isteyenlerin bile önüne haber düşüyor. Algoritmalar her ne kadar izleyicinin tercihine göre içerik akışı belirlese de, haber bazen eğlence içeriğinin arasına sıkışabiliyor. Ya da eğlenceli içerik gibi gözüken haberler algoritma duvarının çatlaklarından sızabiliyor.

Haberden kaçınmanın bir nedeni zaten bu bombardımandan yılmak. Ancak bir diğer önemli sebep kaygıdan uzaklaşma çabası. “Haberlerin hissettirdikleri: haberden kaçınmanın ve siyasi katılımın önünde bir engel olarak öngörülen kaygı” adlı çalışmada “haber izlemeyenlerin” farklı gerekçelerine değiniliyor. Genel olarak bazı insanlar dönem dönem kaygı seviyelerini aşağı çekmek için haberden uzaklaşırken, bazıları zaten haberle ilişki kurmayacakları bir yaşamı tercih ediyor. Örneğin, 15 Temmuz’dan iki gün sonra gelip “aaa darbe mi olmuş?” diyenler bu ikinci gruptan. Bunun arkasında kaygıdan uzaklaşma çabasının yanı sıra güncel gelişmelerin bazı gündelik yaşam pratiklerini hemen sarsmaması var. Ateş bacayı sarana kadar “habersiz” bir yaşama devam ediliyor.

Bir de son dönemde çevremizde sıkça gözlemlediğimiz “izlesem de ne değişecek” yaklaşımı var. Bunda gelişmeler karşısında yaşanan güçsüzlük hissi ana etken. Yani arkasında küçümseyici bir nihilist tavır barındırmayan ancak güçsüzlük hissine dayanan bir tercih. Daha iyi yaşam talebi karşılık bulmayan, farklı ölçeklerde tercihlerine ve yaşam tarzlarına müdahale edilenlerin “nasılsa kimse bizi duymuyor, duysa bile fayda etmiyor” düşüncesi ya da değişim için oy kullanıp seçtiği siyasetçilerin tutuklandığını, belediyelerine ya da partilerine kayyum atandığını gören bazı kesimlerin çaresizliği… Burada haberleri takip etmek çözüm yoluna çıkmayan, stresli, boş yere bir uğraş olarak görülüyor.

Yukarıda ana hatlarıyla özetlenen tutum küresel bir eğilimi yansıtıyor. Ancak Türkiye’nin ayrışması ve ölçülen yüksek oran elbette siyasetin, medyayı da dönüştürerek yol açtığı otoriterleşmeyle de ilgili. Ekranlarda her sabah başka bir gözaltı dalgasını duyuran kırmızı “son dakika” bantlarının sabit bir köşe süsü haline gelmesinden ve eski ana akımda iyi gazeteciliğin çıtasının “yalan söylememek, propaganda yapmamak” seviyesine inmesinden dolayı hem değişim umutlarının hem de gazeteciliğe duyulan güvenin kökten sarsıldığı bir durum söz konusu.

HABERDEN KAÇINAN MEDYADAN KAÇINMAK

İki yıl önce zamansız şekilde aramızdan ayrılan Peyk grubu solisti İrfan Alış, grubun adını taşıyan şarkıda şöyle diyordu: “… Polis basar arar, her üç ayda bir evi. Müdavim olmuşlar adeta. NTV hep açık, Nirvana capcanlı. İzliyoruz aynı tayfayla…”

Alış’ın 90’lı yılları anlattığı bu şarkısından bu yana çok şey değişti: Nirvana grubu yok, NTV eski NTV değil; bir büyük felaket olmadığı sürece “güvenli ekran” olarak belki çoğunlukla bakanlık odalarında ya da bekleme salonlarında açık. Yaşananlara tepkili orta ya da ileri yaştaki bazı izleyicilerin evinde, fonda Halk TV sesi yankılanıyor; ama özellikle 35 yaş altı kent nüfusunda ne televizyon izleme ne de gazete okuma alışkanlığı pek kalmadı. Bu kuşakta habere ilgi tamamen kaybolmuş değil. Ancak yaygın pratik bir “YouTuber gazeteci” bulup, ondan yorumlu gündem özeti dinlemek bir tercih. Bir diğer yaygın pratikse kıymeti kendinden menkul, kimin yönettiği belirsiz “kırpıntı haber” hesaplarını takip etmek. Bu dönüşümün teknolojik değişim kadar hem dünyada hem de Türkiye’de medya alanında yaşananlarla ilişkisi var.

Türkiye’de medyada kaynağı olan holding (ya da TMSF) haber kuruluşları gerçek habercilikten uzak duruyor, haber yapmak için çırpınan gazetecilerse baskının yanı sıra abonelik gelirlerinin çok düşük olduğu bir ortamda kaynak sorunuyla boğuşuyor. Alternatif mecraların birçoğu haber merkezinden program birimine hâlâ yirmi yıl öncesinin televizyonculuk anlayışıyla yönetiliyor. Böyle bir ortamda zaten kaygı ile boğuşan geniş kesimlerin kendilerine gündemi daha derinlikli, boyutlu ve rahat anlaşılır şekilde sunmayan haber merkezlerinden uzaklaşması sürpriz değil.

HABERLE BARIŞMAK MÜMKÜN MÜ?

Peki haberden kaçınmanın arttığı bir ortamda gazetecilik ne yapabilir? Yurtdışında yapılan araştırmalar haberden kaçınmanın sınıfsal boyutlarına da dikkat çekiyor. Bu tutum haberleri günlük dertleriyle ilgisiz bulan kişiler için makul bir strateji olarak görülse de, bu strateji en savunmasız nüfusları, kendilerini etkileyen siyasi ve sosyal yapıları etkileyecek bilgi ve bunun doğurabileceği eyleyicilikten yoksun bırakarak toplumsal eşitsizliği pekiştirme riski taşıyor.

Bunu hafifletmek için habercilerin yapabileceği şeyler de var: Örneğin, yaşanan süreçlerin ciddiyetini ortadan kaldırmadan pasif bir kasvet ve karamsarlık anlatısına sığınmak yerine olayların insanların gündelik yaşamındaki etkilerini göstermek; varsa çözüm arayışları, direniş alanlarını görünür kılmak bunlardan biri.

"Belirsizlik ve korku" içeren bir habercilikten, netlik ve kontrol hissi sağlayan bir habercilik anlayışına geçmek gerekiyor. Bunun yolu da yalnızca iktidarın ya da muhalefetin siyasi elitlerinin çizdiği çerçeveyle yetinmeyip sokağın sesine kulak vermekten geçiyor. Yani muhabir ağırlıklı bir habercilik ve yeni medya çağına uygun hikâye anlatıcılığı teknikleri önemli. Bu aşamada da kısıtlı kaynaklar stüdyoyu terk etmeyen ekran seçkinleri ve yorum tüccarlarına mı, yoksa gerçek habercilere mi aktarılacak sorusu gündeme geliyor.

/././

Sosyolojiye karşı siyasi muharebeler -Şükrü Aslan- 

Büyük ya da küçük hemen tüm çatışmaların, savaşların ve çelişkilerin seyrini belirleyen faktörlerin en önemlileri, yaygın kanının aksine askeri değil, sosyolojik olanlardır. Sosyoloji öyle güçlü bir faktördür ki, kazanıldığı sanılan bir savaş gerçekte kaybedilmiş olabilir. Tecrübelerin gösterdiği gibi bir dil ya da inanca mensup toplulukların üyeleri büyük ölçüde yok edilse bile o dil-inançların yeni toplumsal gruplarda ortaya çıkması mümkündür ve buna mani olunamaz. Bu yüzden sosyoloji ile savaş, en baştan kaybedilmiş bir muharebe gibidir.

Bu durumun tipik örneği herhalde ABD-İsrail saldırganlığına direnen İran’dır. İran’ın en büyük gücü çoğul-köklü sosyolojisinden gelir. Üstelik bu, iskân politikalarıyla oluşan yapay çoğulluk değil, geleneksel ve yerlidir. Dünyada en eski dillerin ve kültürlerin hayat bulduğu bu toplumsal coğrafya, köklü devlet geleneğinin de inşa edildiği mekândır. Etnik bağlamda nüfusun %51’i Fars, %27’si Azeri, %10’u Kürt, %6’sı Lur, %2’si Beluci, %2’si Arap ve %2’si Kaşkay Türklerinden oluşan bu sosyolojik dokuda resmi dil Farsça olsa da diğer bazı diller de okullarda öğretilmektedir. İran, ağırlıklı Şii Müslümanların ülkesi olsa da, etrafını kuşatan Sunni Müslüman dünyadan da çok farklıdır. Zerdüştler, Mistikler, Hristiyanlar, Yahudiler, Bahailer’in ülkesinde Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Yahudilik resmen tanınmıştır ve parlamentoda temsilcileri de vardır.

***

Safevî Devleti döneminde Özbekistan’ın saldırılarından korunmak için Anadolu’dan götürülen Kürt Alevi aşiretler de dahil Kürtler, İran’ın etnik çoğul sosyolojisinin en büyük damarlarından birisidir. Bu topluluğun kısa süreli bir devlet deneyimi de vardır. SSCB ve Azerbaycan’ın verdiği destekle ve 17 Aralık 1945’te, nüfusu 15-20 bin civarında Mahabad’da kurulan bu devlet, SSCB’nin İran topraklarından çekilmesiyle 17 Aralık 1946’da İran rejiminin saldırısına maruz kalmış, yıkılmıştır.

İran modernleşmesi bir yandan batılı bir hayat tarzı inşa etmiş ve bu durum hem sınıf ve sosyalist hareketi, hem de kadın hareketini etkilemiştir. Sol ve sosyalist çevrelerde Batılı hayat tarzı destek bulmuş, İranlı kadınların eğitime erişim talepleri ve girişimleri, kız okullarının kurulması, kadın derneklerinin açılması, protesto ve direnişlere güçlü katılımlar gerçekleşmiştir. Ama yine de modernleştirici tekçi rejim çoğul toplumsal dokuyu barışık olmak yerine, tasfiye etmeyi hedefleyen baskı rejimleri inşa etmiştir. Böyle olunca dinsel, etnik ve sınıfsal alanda rejime karşı açık-gizli öfke birikmiştir.

***

İran İslam Devrimi bu öfkenin sonucudur. 16 Ocak 1979’da Şah ülkeyi terk ettiğinde Paris’in bir banliyösü olan Neauphle-le-Chateau’da yaşayan Humeyni, 1 Şubat 1979 günü Tahran’a gelmiş ve yeni bir dönem başlamıştır. Çok ‘güçlü’ olduğu varsayılan faşist rejim yıkılmış, bu yeni durum İran’ın geleceğine dair umut verici bir iklimin inşasını sağlamıştır. Yeni rejim İran’ın çoğul sosyolojisini güven altına alacağını vaat etmiş; Humeyni, daha Paris’teyken evinde ziyaretine gelen Kürt siyaset adamı Dr. Qasimlo’ya ‘devrimden sonra Kürtlerin haklarının verileceğine’ dair söz vermiştir. Ama yine de iktidara yerleştiği gibi bu çoğul dokuya karşı saldırılara başlamış, bir yıl gibi kısa bir süre içinde İran’da Kürtler ve sosyalistler başta olmak üzere farklı olan ve muhalif olma ihtimali olan hemen tüm örgütlenmeler adeta bitirilmiştir.

Sonuç olarak İran’ın bu köklü-çoğul sosyolojik dokusu önce modern iktidarların sert muharebeleri ile karşılaşmış, son elli yılda ise muhafazakâr iktidarlar bu muharebeyi devralmıştır. Son aylarda ise bu kez ABD ve İsrail, bu çoğul sosyolojik dokuyla yeni bir muharebe başlatmış bulunuyor. Üstelik büyük ve ‘üstün’ askeri güçle. Ama gerçek şudur ki bu deneyimlerin tümünde İran’ın çoğul sosyolojik dokusu en önemli direnme dinamiği olarak kendini göstermiştir-göstermektedir. Hatta askeri üstünlük çok kez bu sosyolojik doku karşısında güçsüz ve çaresizdir. Tıpkı Yavuz’un orduları Çaldıran’ı ‘fethettiklerinde’, o toprakların gerçek sahiplerinin semadan olanları izleyen serçelere benzetilmesi gibi. Sonuçta o toprakların sahibi ve hâkimi gökyüzündeki ‘serçelerdi’. Bu yüzden sosyoloji ile savaş hiçbir zaman ve hiçbir yerde asla bir zaferle bitemez.

/././

Silivri’de ‘olağan’ bir gün!-Nazım Alpman- 

Silivri eskiden yazlık konutları ve başta yoğurt olmak üzere sütlü mamulleriyle anılan güzel bir sahil ilçemizdi. Fetullah Gülen cemaatinin AKP ile sarmaş dolaş olduğu yıllardan itibaren Cumhuriyet tarihinin en büyük “zulüm merkezinin” kod adı oldu.

Gülen Cemaati gitti onların kurduğu “çileli yargı sistemi” bulunduğu yerde kaldı. O yıllarda Cumhuriyetçi askerler, İslamcı engizisyon mahkemelerinde yargılanıyorlardı, Gülen Cemaati’nden sonra Cumhuriyetçi siviller içi boş iddianameleri çürüterek partili yargıyı deşifre ediyorlar.

ÇİLEHANEYE DOĞRU

6 Temmuz pazartesi sabahı Anadolu yakasından 06.30’da özel araçla ibretlik merkeze doğru yola çıkıyorum. Bu adaletsizlik şehrinin kıdemli gazetecileri var. Her gün oradalar. Zafer Arapkirli de son dönem BirGün TV yayınlarını Silivri’den yapıyor. Erken gelmemin iyi olacağını söylüyor. Bazen duruşmalar 09.00’da başlayabiliyormuş.

Saat 08.00’de ülkenin “resmi cehennemi” olarak tarihe geçen yerdeyim. Her gidişimde daha “gelişmiş” buluyorum. Adalete “Fetullah Balyozu” indirilirken çamur deryası içinde olan saha şimdi asfaltlamış, yazın toz toprak, kışın da çamur içinde kalınmıyor.

Siyasal İslam’ın demokrasiye armağanı olan bu “güzide mekânlar” için, o yıllarda takdir ve şükran hisleri dile getirilirdi:

-Adalet tanrıçası Themis Silivri’yi inşa edenlere de, buralarda yargılanmayı nasip etsin!

Bu dilek kabul edildi. “Fetullah Gülen Cemaatinin yargı çeteleri” Silivri’de yargılanıp aynı kampüs içindeki zindanlara konuldular!

Mitolojik yakın tarihi bir kenara bırakıp 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek  “Casusluk Davası” için 4 No’lu salona giriyoruz. Yaklaşık kırk dakika sonra Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün salona geliyorlar. Alkışlar, seslenmeler, el sallamaların tümü hasret kokuyor. Biraz sonra Silivri’de destan yazan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da aramıza katılıyor. Salondaki coşku daha da artıyor.

İlk sözü “usul hakkında” avukat Hasan Fehmi Demir söz alarak artık sıradan hale getirilen bir uygulamaya dikkat çekiyor:

-Ekrem İmamoğlu hakkında açılan tüm davalarda sürekli olarak heyet değişikliği yapılıyor. Şimdi siz de yeni atandınız. Bu durum on bir kez yaşandı. İtiraz etmeyeceğiz, diğer arkadaşların tahliye taleplerine engel olmamak adına bunu yapacağız. Ama bu normal değil!

Bir önce mahkeme başkanı MİT’e yazı yazarak yargılanan kişiler için casusluk faaliyetleri hakkında bilgi istemişti! Savcı dahil bütün heyet değişti!

YANARDAĞ KÜKRÜYOR

Ekrem İmamoğlu, diğer salondaki diploma davası için izin isteyip salondan çıkıyor. Savunma için ilk sözü Merdan Yanardağ alıyor. Bir sanık gibi değil, bilgi birikiminin sağladığı üstün avantajla doğrudan bu davanın esas sahiplerini hedef alarak başlıyor:

-Ankara’da NATO toplantısı var 7-8 Temmuz’da. Bunu için Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ışıklarla ABD bayrağı renklerine büründü. Gazze’deki soykırım suçunun arkasındaki en büyük emperyalist güce övgüler düzüldüğü günlerde biz siyasal casuslukla yargılanıyoruz. Bu da tarihi bir ironi olsa gerek. Şu gerçeği bir kez daha not düşelim; NATO bir haydutluk örgütüdür! Emperyalist saldırı örgütüdür!

İran’da Gazze’de Müslümanları katledenlerin (Trump) Türkiye’de büyük bir coşkuyla karşılanmasının “yerli ve milli” olduğunu iddia eden bir iktidar için utanç verici olduğunu da sözlerine ekledi Yanardağ.

Merdan Yanardağ’ın savunması davanın özüne yönelik siyasi bir itham üzerinden devam etti:

-Üçayaklı bir davalar zinciri var. Birincisi TELE-1’i ele geçirmek ve susturmak, İBB Davasında yargılanan Ekrem İmamoğlu’nun etrafındaki ablukayı güçlendirmek ve nihayetinde açılan Butlan Davası… Bu üç davanın Türkiye’de rejimi değiştirme, teokratik faşist bir diktatörlüğe sürükleme girişimi olduğunu düşünüyorum.  

Merdan Yanardağ, İmamoğlu’nun 25 milyon kişinin imzasıyla Cumhurbaşkanı adayı olduğunu vurguladıktan sonra öngörüsünü de açıkladı:

-İnanıyorum ki buradan da Cumhurbaşkanı olarak çıkacaktır!

Davanın “hukuki” olmaktan ziyade siyasi bir korkulu rüyanın yansıması olan iddianameyi tane tane anlatırken “savcılık aynen şöyle yazmış suçumuz için” dedi:

-Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanmasını ve bu sayede ülke siyasetinde söz sahibi olmasını sağlamak!

Savcı seçim kazanmayı bir suç olarak gördüğünü, bunun da düpedüz “casusluk” faaliyeti olduğunu kabul ederek, aklına gelen her şeyi harmanladığı ortaya çıkıyordu. Bir de diğer sanık Hüseyin Gün’ün ifadesinde yer almayan sözleri, varmış gibi iddianameye yazdığı mahkeme heyetine izah edildi.

BOŞ ÇUVAL TERS YÜZ

Bu türden hukukçuların istikballeri parlak görünüyor. Mesela “Yaratıcı Savcılık Atölyeleri” açarak hevesli gençlere yaz tatillerinde dersler verebilirler. Ya da dizi senaristliği alanında kendilerine sağlam yerler edinebilirler.

Merdan Yanardağ’ı dinlerken onun TELE-1 ekranlarından akıcı konuşmasıyla yaptığı cesur yorumları ne kadar özlediğimizi de fark ediyoruz.

Necati Özkan’ın savunmasında suçlamaların akıl sağlığını zorlayacak seviyede olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Çok fazla detay verdi. Tarihler arasında yıllar vardı. Bazı “suç kanıtı” buluşmalar diye yerleştirilen tarihlerde söz konusu kişilerin farklı ülkeler ve şehirlerde yaşadıkları, birbirlerini hiç görmedikleri ortaya konuldu. Ama bu dava zaten hukuki değil, siyasiydi. Gerek yargılananlar gerekse avukatların savunmaları, boş bir çuvalın tersine çevrilmesiydi.

İNSANLIK RÜZGÂRI

Davanı ilk bölümü bitmek üzereyken Ekrem İmamoğlu, diğer duruşmadaki “mesaisini” tamamlayıp salona gelmişti. Avukatların talebiyle öğle arası verildiğinde salonda insanlık rüzgârı esti. Ekrem Başkan, önce avukatların bulunduğu yere yöneldi onlara teşekkür etti. Sonra dinleyicileri bölümünün en ön sırasında oturan eşi Dilek İmamoğlu’nun yanına geldi. Birbirlerine sımsıkı sarıldılar. İçlerinde bu satırların yazarının da olduğu çok sayıda kişinin gözleri doldu. Güneş gözlükleri bir anda çoğaldı!

O anda durup düşünüyorsunuz… Bu adam ülkenin “tartışılmaz” liderinin sırtını üç kere yere yapıştırdı. İstanbul’da en fazla oy ile seçilen belediye başkanı oldu. Hâlâ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. İstanbul’a benzersiz hizmetler sundu, imkânsız projeleri uygulanır kıldı. Daha da yapacak… Ama şimdi aslı astarı olmayan iddianameler ile her sabah erken saatlerde duruşma salonlarına geliyor, akşama kadar (duydum, sanıyorum, tahmin ediyorum gibi) deli saçması suçlamaları çürütüyor, sonra bu eza cefa mesaisini bitirip hapishanedeki hücresine dönüyor. Böylesi bir insana reva mı bu?

SİLİVRİ KOKTEYLİ

Sadece o değil… Onunla birlikte partisinin en tepe yöneticileri, milletvekilleri, parti meclisi üyeleri, belediye başkanları, kanaat önderleri, avukatlar, gazeteciler çok daha işlevsel çalışma günlerini saatlerini bu yeryüzü cehenneminde geçiriyorlar. 6 Temmuz’da CHP Seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, eski SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, CHP Milletvekili Mahmut Tanal salondaydılar.

Öğle molasında bir üst katta bulunan kafeteryaya çıkınca sabahtan beri uzaktan gördüğünüz ya da göremediğiniz aşina dostlarınızla bir arada oluyorsunuz. Önceki yıllarda önemli toplantıların açılış ya da kapanış kokteyllerinde ödül törenlerinde, sanat festivallerinde, toplumsal eylemlerde, 1 Mayıslarda anma toplantılarında pek çok tanıdık yüz, ellerinde çay ve tostlarla oturacak bir masa sandalye arıyorlar. Bu esnada uzun zamandır göremedikleriyle karşılaşınca da öğle yemeği olan çay-tost mönüsünü ayakta bitiriyorlar.

Kimler vardı denilirse benim görüp not aldıklarım arasında sabah kapı girişinde SOL Parti MYK Üyesi Alper Taş, gazeteci arkadaşlarım Yazgülü Aldoğan, Yalçın Doğan, Zeynel Lüle, Oğuz Güven, Zafer Arapkirli, Süleyman Sarılar, Fatih Polat, Göksel Göksu, Murat Sabuncu,  Şükrü Küçükşahin, Namık Koçak ile TELE-1’in (şimdi TELE-2’nin) tüm ekran yüzleri… Duruşmaların devamlı takipçisi Sunay Akın, eşi Belgin Akın, Kemal Sunal’ın eşi Gül Sunal, eski Esenyurt belediye başkanı Gürbüz Çapan, DİSK’in eski genel başkanları Rıdvan Budak ve Süleyman Çelebi… 12 Eylül 1980’den beri bu türden davaların değişmez avukatı Fikret İlkiz, aynı masaya denk geldiğimiz çok parlak bir savuma yapan Selin Nakıpoğlu

Yazdıklarımın tümü olağanüstü dönemi anlatıyor. Ama Türkiye öyle bir yerde ki, dört kelime içine sıkışıp kalabiliyoruz:

-Silivri’de ‘olağan’ bir gün!

/././      

BİRGÜN



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

Aile hekimine yük üstüne yük!-Atilla Özsever-  Son çıkan yönetmelikle aile hekimlerine evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Keza ai...