Kılıçdaroğlu’ndan Özel’e: ‘Hangi gerekçeyle yeni parti kuruyorsunuz?’
Kılıçdaroğlu, “Özgür Özel’in partiden ayrılmasına gerek yok. Parti içinde mücadele edebilir” dedi. İBB davası içinse “Bu bir siyasi dava değil” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu "FETÖ, Özgür Özel ve arkadaşlarına destek veriyor" diye konuştu.
Mutlan butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP lideri Özgür Özel’in yeni parti kurma ihtimaline dair “Hiçkimsenin partiden ayrılma lüksü yoktur, kim partiden ayrılıyorsa Erdoğan'a hizmet eder” dedi.
TV100’de canlı yayınlanan programda soruları yanıtlayan Kılıçdaroğlu Özgür Özel’in yeni parti kuracağı tartışmalarına dair konuştu.
Kılıçdaroğlu şunları kaydetti: Ayrı parti kuracağız' niçin? Hem parti içindesiniz, hem partinin grup başkansınız, hem de ben 'ayrı parti kurmak için çalışıyorum' diyeceksiniz. Bu olmaz. Biz konuşuruz, kavga etmedik, yumruklaşmadık. En son 1 buçuk ay önce konuştuk. Özel'in partiden ayrılmasına gerek yok. Parti içinde mücadele edebilir. Buna itirazım olmaz. Geçmişte de böyle değişik aktörler çıkmıştır. Ama parti içinde paralel yapı olmaz.”
“Kimsenin partiden ayrılma lüksü yoktur” diyen Kılıçdaroğlu “Ülkeyi bu hale getirenle mücadele etmemiz lazım, ayrıldınız partiden ne diyeceksiniz? Benim dediğimi diyecekseniz niye ayrılıyorsunuz? AKP'ye katılacaksanız ona bir şey diyemem” ifadelerini kullandı.
'İddianameleri okudum, hukukçulara okuttum, sırada iddianameler değil o kadar söylüyorum'
Daha önce İBB Davası iddianamesini okumadığını söyleyen Kılıçdaroğlu bu kez iddianameleri okuduğunu ve güvendiği hukukçulara okuttuğunu belirterek “Sıradan iddianameler değil o kadar söylüyorum” dedi.
Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: Herkesin dosyalarına baktım. Geçen okumadım demiştim. Bütün iddianameleri okudum. Güvendiğim bütün hukukçulara da okuttum. Sıradan iddianameler de değil bunlar. O kadar... Birisi size “Ben Erdoğan'a 10 milyon dolar verdim” dese savcı direkt dava açmaz. Bir iddia üzerine dava açılmaz. Böyle olsa sonucu zaten beraat olur. İddianameler sıradan olmanın ötesinde."
İmamoğlu’nun tutuklu yargılandığı İBB davasına dair “Ben tümüyle adil bir dava demedim İBB davası hakkında. Tümüyle siyasetten soyutlamak mümkün değil” diyen Kılıçdaroğlu şunları söyledi: Belediye Başkanlarımız henüz yargılanma aşamasında. Ben başından beri tutuksuz yargılanmaları gerektiğini söylüyorum. İddianameleri okuttum, sıradan iddianameler değil o kadar söylüyorum. En büyük arzumuz aklanıp geri dönmeleri. Bu bir siyasi dava değil. Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş siyasi davadır. Onlar düşünceleri yüzünden yatıyorlar.”
Çankaya Belediyesi hakkında: 'Kuşkularım vardı'
Çankaya Belediyesi’ne düzenlenen son operasyonla ilgili neden bir açıklama yapmadığı sorulan Kılıçdaroğlu bir süre sessizliğin ardından “Kuşkularım vardı” dedi. Kılıçdaroğlu “Ayrıntıya girmeyeyim. Aziz Kocaoğlu 397 yılla yargılandı, bu kadar gürültü oldu mu?" ifadesini kullandı.
'FETÖ Özel ve arkadaşlarına destek veriyor'
Kılıçdaroğlu, Özel yönetimine yönelik “Siz gidip de MİT'e partiye FETÖ'cü sızmış mı diye soramazsınız. Siz devleti tanımıyorsunuz. Devletin görevi, risk oluştuğu zaman müdahale etmek. Kaçak FETÖ'cüler kimi destekliyor internet sitelerine bakın. FETÖ'cü YouTuber'lar benim aleyhimde. FETÖ, Özgür Özel ve arkadaşlarına destek veriyor” ifadelerini kullandı.
***
Arca, Alp Havacılık ve Samsun Yurt Savunma: AKP’nin silahlanma hamlesinin arkasında ne var?-Ali Ufuk Arikan-
Son NATO Zirvesi Batı'nın çok daha güçlü bir silahlanma hamlesine imza atacağının en büyük kanıtı niteliğinde. Halka yoksulluk ve savaş olarak dönecek bu sürecin ülkemiz içindeki en iştahlı savunucularından biri AKP iktidarıysa diğeri de patronlar. Uzun süredir silah sanayisine ciddi bir teşvik ve destek veren iktidar, artık güçlü oyunculara da sahip. Arca Savunma’nın ardından Alp Havacılık ve Samsun Yurt Savunma’nın kısa öyküsü de bu arka planla birlikte soL’da…
AKP iktidarının içeride yaşadığı krizi aşmak adına tam boy direksiyon kırdığı Atlantikçiliğin yeni dönemi için en somut adımlar son NATO Zirvesi’yle birlikte atılmış oldu.
Ülkeyi ABD ve Batı'nın çıkarları doğrultusunda yeni sıcak savaşların parçası kılabilecek bu süreç, patronların iştahını kabartmış durumda.
Silahlanmaya ayrılacak bütçenin çılgın boyutlara ulaşması halkların yoksulluğunu daha da derinleştirecekken, patronlar ise daha çok kazanmak için bu yeni döneme entegre olmaya başladı bile.
Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, 2025’te 17,9 milyar dolarlık yeni sözleşme imzalandığını açıklarken, yine 2025’te 10 milyar 54 milyon dolarlık ihracatın yanında, 184 milyon dolar savunma hizmet ihracatı yapıldığını da açıklıyordu.
Daha önce son derece ihmal edilebilir olan Türkiye'nin savunma sanayi hamleleri, giderek daha büyük bir hacme ulaşma eşiğinde.
Tabii ki halkın aleyhine, patronların lehine olacak şekilde.
Mesele Baykar'dan ibaret değil
AKP iktidarı özellikle son 10 yılda savunmaya ayırdığı bütçe ve kaynakları patronların da talebiyle ciddi şekilde artırmış durumda.
Ankara'daki NATO Zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayii Forumu'nda konuşan Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, savunma alanına yönelik ciddi teşvik ve desteklere devam edeceklerini "müjdelerken", 5 milyar dolarlık yeni bir destek paketini ilan ediyordu örneğin.
Bölgedeki savaşların tamamını bu teşviklerin sonuç almasına vesile olacak bir test sahası olarak gören patronlar, Ukrayna, Karabağ, Libya, Suriye ve Irak’taki sıcak çatışmaları son derece "başarılı" şekilde değerlendirdi.
Buna İran savaşıyla birlikte, eskisinden çok daha güçlü şekilde Körfez ülkelerini de dahil etmiş oldular.
Sonuç olarak bu “zengin” test sahasında elde edilen başarılarla birlikte Erdoğan ailesinin damadı Selçuk Bayraktar’ın şirketi Baykar'ın adı bir hayli öne çıktı.
İHA-SİHA üreticisi Baykar, 2025 yılında faaliyet gösterdiği ürün segmentinde dünyanın en büyük ihracatçısı olurken, 2,5 milyar dolarlık ürün satışının tam 2,2 milyar dolarlık kısmını ihracatla elde etmiş oldu.
ASELSAN, Roketsan, TAİ gibi doğrudan devletle bağı olan savunma sanayi kuruluşlarını bir kenara bıraktığımızda silahlanma denildiğinde akla gelen ilk şirketin Baykar olduğu açık.
Ancak patronların silahlanmadan kazandığı payı tek başına Baykar’ın temsil ettiği de doğru değil.
Son dönemde iktidarın açtığı alanlarla birlikte birçok patron grubu direksiyonu silahlanmaya kırmaya başladı, dahası da olacak gibi görünüyor.
Bu yıl başında savunma sanayisinde Türkiye’nin ihracat şampiyonları listesi açıklanırken, Baykar bu listenin ikinci sırasında yer alıyordu.
İlk sırada ise ne TUSAŞ ne ROKETSAN ne de ASELSAN yer alıyordu.
soL’da bu haberin ilk dosyası olarak gündeme getirdiğimiz ARCA, listenin ilk sırasında yer alıyordu.
Şimdi bu listenin 10. sırasında yer alan bir diğer “özel” şirketin, ALP Havacılık’ın kısa öyküsüne yakından bakalım.
Alp Havacılık’ın yükselen yıldızı
Alp Havacılık 1998 yılında Eskişehir’de kurulan bir şirket.
1959 yılında kurulan Alpata Grubu’nun bünyesinde faaliyet gösteren şirketin kurucusu Necdet Alpata.
Alpata'nın 2008’deki ölümünün ardından şirketin yönetim kurulu başkanlığı görevini oğlu Tuncer Alpata devralmış durumda.
TUSAŞ ve TEİ’nin ardından Türkiye’nin en çok havacılık ihracatı yapan firması konumunda olan Alp Havacılık, dünyanın değişik bölgelerine “uçuş kritik/döner component, alt sistem ve sistem imalatı yapan” bir firma.
Alp Havacılık dünyanın havacılık devleri arasında yer alan Lockheed Martin, Raytheon Technologies, Honeywell, Safran, Heroux Devtek için üretim yapıyor.
Bunun yanı sıra Türk Havacılık ve Uzay Sanayi (TAI), TEI ve Aselsan için de çeşitli parçaların üretimi yine Alp Havacılık tarafından gerçekleştiriliyor.
Şirket ürettiği ürünlerin nerelerde kullanıldığını şöyle açıklıyor:
Black Hawk, Seahawk, S-76, S-92, CH53, H-160, Boeing 737, Boeing 747, Boeing 767, Boeing 777, Boeing 787, Airbus A319/NEO, Airbus A320/NEO, Airbus A321/NEO, Airbus A330, Airbus A340, Airbus A350, Airbus A380, Embraer 550, Gulfstream G500, Gulfstream G600, Gulfstream G650, Falcon 10X, F-15, F-18, B-2, F-35 (Geçmiş Dönem Üretimi), F-22 (Geçmiş Dönem Üretimi); gibi hava platformları ve PW1100G, PW1200G, PW1500G, PW1700G, PW1900G, F100, PW150, PW535, PW980, F135 (Geçmiş Dönem Üretimi), PD170, TS1400, HTF 7000 Series, APUs.
Alp Havacılık’ın sahiplik yapısında ise ilginç bir ayrıntı var.
Alp Havacılık, Amerikan Sikorsky firmasının ortak girişim şirketi.
Söz konusu ortaklığın sadece yönetim kurulu seviyesinde olduğu ifade edilirken, operasyonların tamamının Türkiye’den yürütüldüğü ifade ediliyor.
Büyümenin arkasındaki iz
“Tuncer Bey, Ülkü Hanım’ın, ananın duasını aldığın müddetçe sırtın yere gelmez.”
Bu sözler, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’a ait.
Binali Yıldırım, şirketin Sikorsky yetkililerinin de katıldığı yeni üretim tesisinin açılışında Alp ailesine şükranlarını sunup bunları söylüyordu.
"AKP iktidarı olarak sanayileşmeyi, katma değeri yüksek teknolojik ürünleri kendi imkanlarıyla üretmeyi sağlayacak çalışmalara hem hız verdiklerini hem de destek olduklarını" söyleyen Yıldırım, bu konuda her dönemde ciddi teşvikler verdiklerini, bugün bunların karşılığını görmekten mutluluk duyduklarını söylüyordu.
Yani AKP iktidarı, patronlar için her şeyi yaptığını, düzenin bunun meyvesini aldığını ilan ediyordu.
Alp Havacılık'ın Eskişehir yerleşkesiSadece Havacılık değil, her yerde varlar
Alp Havacılık’ın bağlı olduğu Alpata AŞ bünyesinde birçok farklı sektörde faaliyet gösteriliyor.
Örneğin şirketin bağlı bir firması üzerinden dağıtım ve pazarlaması yapılan ürünler arasında Philip Morris, Erikli, Uludağ, Dimes, Haribo, Redbull gibi markaların ürünleri bulunuyor.
Necdet Alpata A.Ş. Otomotiv Şubesi üzerinden ise Opel ve Chevrolet'in yetkili satıcısı ve satış sonrası merkezi Alpata Grubuna katılmış durumda. Buna ek olarak daha sonra Peugeot ve Citroen’in, satış ve satış sonrası hizmetleri de yine bu grup tarafından alındı.
1995 yılında kurulan ve Anadolu Sigorta acenteliği ile faaliyete başlayan Alpata Sigorta ise, sonrasında Allianz, Axa, Gulf, Mapfre, Groupama, AkSigorta, Sompo Japan, Acıbadem Sigorta, HDI, Halk Sigorta ve Türkiye Sigorta yetkili acenteliklerini de bünyesine ekledi.
Yani şirket sadece havacılık alanında değil, birçok başlıkta atak yapan büyük bir holding haline geldi.
Samsun Yurt Savunma ya da Canik
“Dünyanın önde gelen hafif silah üreticilerinden CANiK, Birleşik Krallık'ın köklü savunma sanayi şirketlerinden AEI Systems'ı satın aldı.” "Dünya genelinde savunma harcamaları 3 trilyon dolara yaklaştı ve Avrupa savunma bütçesini artırma kararı aldı. İngiltere'deki tesisimiz Avrupa pazarındaki fonlara erişim konusunda stratejik bir avantaj sağlıyor. Dünyanın en büyük 100 savunma sanayi şirketi arasına girme hedefimiz var. Sıralamada ilk 100 şirket arasına giriş cirosu yaklaşık 500 milyon dolar. Bizim hafif silah ve orta kalibredeki başarımızı tüm grup şirketlerimizle konsolide ettiğimizde bu lige girmek ve kalıcı olmak en büyük hedeflerimizden biri."
Bu sözler Samsun Yurt Savunma Grup Genel Müdürü Cahit Utku Aral’a ait.
"Türk savunma sanayisi ciddi anlamda büyüyor. Türkiye ile Birleşik Krallık arasında savunma sanayisindeki ortaklığı çok kıymetli. Bu alanda Türkiye koşuyor, yürümüyor. Hatta koşmuyor da sprint atıyor. Hızlı, hızlı çabuk bir şekilde gidiyor. Son birkaç haftadır da bunun örneklerini görüyoruz. TCG Anadolu'dan yerli ve milli ilk insanlı süpersonik jet uçağı Hürjet'e ve ilk insansız savaş uçağı Kızılelma'ya kadar Türkiye'nin başarıları ve bu konudaki ilerlemesini dünya görüyor. Net bir vizyon, liderlik ve başarılı işler ortaya konuluyor. Türkiye'nin yaklaşımından birçok ülkenin öğreneceği şeyler var. Birleşik Krallık da dahil olmak üzere."
Bu sözler ise Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu ve Doğu Avrupa ve Orta Asya Ticaret Müsteşarı Kenan Poleo’ya...
Yukarıda işaret ettiğimiz üzere, AKP iktidarının açtığı alanı değerlendiren bu şirketlerin hepsi, devasa büyüme rekorlarına imza atıyor.
Hafif ve ağır ateşli silahlar üretimiyle öne çıkan Samsun Yurt Savunma, Canik markasıyla dünyaya da yayılmış durumda.

ABD’de de bir üretim tesisi kuran firma, METE MC9 PRIME adlı ülkede ürettiği bir silaha sahip.
Ateşli silah pazarında zirvede yer alan ABD’de en büyük hacme sahip 4’üncü marka haline gelen Canik, 70’den fazla ülkeye ihracat yapıyor.
Öyle ki, şirket Ankara’daki NATO Zirvesi’nde ABD’li patronları ağırlamayı kendine görev edindi.
Zirve kapsamında düzenlene “Türkiye-ABD Savunma Sanayii İş Birliği Yuvarlak Masa Toplantısı”na sponsor oldular, yeni kâr olanaklarını masaya yatırdılar.
Canik CEO’su Cahit Utku Aral, ABD'li patronlara hitap ediyor.Samsun Yurt Savunma Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Aral, CANiK’in dünyanın en büyük 6’ncı hafif silah üreticisi olduğunu söylerken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde sektörün önünün tamamen açıldığını, dünya çapında işler yapılmaya başlandığını söyleyip tersinden şükranlarını dile getiriyordu.
Aral, şu sözleriyle ise büyümenin arkasındaki öyküyü anlatıyordu: “CANiK, 5 yıl önce yıllık 350 bin adetlik tabanca satışıyla sektöründe önde gelen firmalar arasında yerini aldı. Ardından 2022 yılında 12.7x99mm Ağır Makineli Tüfek kalifikasyonunu başarıyla tamamlayarak Türkiye’de bu silahı üretebilen ilk firma olma ünvanını elde ederken, dünya genelinde ise bu silahı üretebilen beşinci firma oldu. Bugün, Ukrayna-Rusya Savaşı, bu silahın dünyadaki en iyi üreticisinin CANiK olduğunu, savaştaki performansıyla kesin olarak tescilledi. Aynı zamanda CANiK, yıllık 5.000 adet 12.7x99mm üretimi ile bu silahın dünya genelindeki üretim kapasitesinde lider konumundadır. Yine 2022 yılında İngiliz AEI Systems firmasının satın alınması ile de orta kalibre top pazarına girerek TP, HEI, Proximity mühimmatlarını kullanabilen düşük geri tepmeli 30x113mm topu üreten dünyada 3 firma arasına girmiştir.”
Neden önemli?
“NATO’nun Ukrayna’da dahil olduğu savaşa Türkiye’nin de dahil olması için planlar yapıldı. Yeni NATO tugayları kuruluyor. Hepsinde Türkiye var. Avrupa deli gibi silahlanıyor. Ülkelerin ekonomisi militarize oluyorsa savaş kapıda demektir. Gerçek bir tehdit ile karşı karşıyayız.”
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın İstanbul’da düzenlenen NATO karşıtı etkinlikte dile getirdiği üzere büyük bir tehditle karşı karşıyayız.
Tüm dünyada savunma sanayisine yönelik ciddi bir yöneliş var.
Bu yönelişin bir sonucu olarak AKP iktidarı ve patron düzeni, ortaya çıkan pastaya gözlerini dikmiş durumda.
Yapılan büyük teşvik ve desteklerin ardından OTOKAR ve BMC gibi savunma sanayisinde uzun süredir ana aktör olanların yanına kısa sürede yeni büyük oyuncular eklenmiş oldu.
Bu haberde işaret ettiğimiz Samsun Yurt Savunma ve Alp Havacılık’ın kökü ne kadar geriye giderse gitsin, asıl atakları bu son döneme denk düşüyor.
Ukrayna Savaşı’nın, Arca Savunma’nın 6 yıllık öyküsünün bir anda İSO 500’e 12. sıradan girmesine nasıl vesile olduğuna işaret ettiğimiz haberi de bir kez daha hatırlatıyoruz.
Sonuç olarak “fena mı, Türk patronlar silah üretiyor, büyük paralar kazanıyorlar, lider konuma yükseliyor” deniyor…
Fena…
Adı geçen üretimlerin tamamı bu haberde de işaret ettiğimiz üzere ülke savunması değil, daha fazla kâr elde etmek üzerine kurulu. Bu düzende aksi zaten mümkün değil.
Üstelik tüm bu silahlanma hamlesinin arkasında Türkiye’de batıya göre çok daha ucuz olan iş gücü, yani emekçilerin ağır sömürüsü duruyor.
Önümüzdeki dönem bu açıdan çok daha vahşi yeni hamlelerin gelmesi, ülke sanayisinin bu perspektifte bir atakla yeniden kurulması hayli olası.
Bu yüzden mesele hem NATO'nun yeni saldırılarına hem de patronların tüm dünyadaki silahlanma atağına karşı örülecek duvardan, örgütlü karşı koyuştan geçiyor.
/././
Ayağa kalkan her gencin gözünde 'umudu' görmek: Umut Gündüz'ün mücadelesinin 6. yılı -Özkan Öztaş-
15 Temmuz 2020'de alkollü bir sürücünün hayattan kopardığı 19 yaşındaki bisiklet sporcusu Umut Gündüz'ün aramızdan ayrılışının 6. yılı. Baba Menderes Gündüz, sokaklarda büyüyen adalet mücadelesini ve Umut'un hayallerini soL'a anlattı.
Umut Gündüz, 15 Temmuz 2020 tarihinde Ankara'da bisikletiyle ilerlerken bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. 19 yaşındaki lisanslı bisiklet sporcusuydu Umut.
Gece saatlerinde antrenmandan dönerken yolun sağ şeridinde ve gerekli tüm aydınlatma donanımlarına sahip bir şekilde bisiklet sürüyordu. Bu esnada arkadan aşırı hızla gelen ve üstelik alkollü olan Çağdaş Şenyüz'ün kontrolündeki aracın kendisine çarpmasıyla yaşamını yitirdi.
Kazaya sebep olan sürücü, çarpmanın ardından durmayarak olay yerinden kaçtı, plakası düşen araç sayesinde daha sonra polis tarafından yakalandı. Yapılan testlerde sürücünün yasal sınırın çok üzerinde alkollü olduğu, olay sırasında aşırı hız yaptığı da belirlendi.
Ancak Umut'un katili göstermelik bir ceza alarak mahkeme tarafından 4 yıl 5 ay ile ödüllendirildi.
Bu acı olay, Türkiye genelinde bisikletli ölümlerine karşı büyük bir farkındalık mücadelesinin de fitilini ateşledi. Umut Gündüz'ün ailesi, bisikletli ölümlerinin basit birer kaza değil cinayet olduğunu savunarak uzun soluklu bir adalet mücadelesi başlattı.
Fiziken 6 yıldır aramızda değil Umut. Ama hayalleri, mücadelesi ve adında taşıdığı umutlarıyla hâlâ sokaklarda, meydanlarda, parklarda, bisikletinin pedalında hayatımızın içinde.
Aramızdan ayrılışının 6. yılında Umut'u ve Umut'un mücadelesini babası Menderes Gündüz, soL'a anlattı.
Umut Gündüz'Birlikte diktiğimiz ağaçlar meyve verdi'
"Umut'un ardından hiç mücadele etmeseydik daha mı iyiydi?" diye soruyor söze başlarken Menderes Gündüz: 6 yıl önce bu felaketi yaşadığımızda evimize kapanıp yalnızca kendi derdimize yansaydık daha mı iyi olurdu? Bu soruyu sorduk hep. Ama bu tür kazalar maalesef çok yaygınlaştı. Bizler de Umut gibi haksızca, umarsızca, canice işlenen trafik kazalarında kaybettiğimiz çocuklar, Umut'un kardeşleri için mücadele etmeye karar verdik. Devam ediyoruz. Umut'un hayallerini bu vesile ile yaşatıyoruz.
Bir yandan da insan ömrümünün bu kadar uzamasına rağmen ölümlerin gençleştiğine dikkat çekiyor Menderes Gündüz. İş cinayetlerinde, MESEM projelerinde, trafik kazalarında yaşanan cinayetlere ve buradaki genç ölümleri hatırlatıyor.
"Umut'un mücadelesinin neresindesiniz?" diye sorunca önce derin bir nefes alan baba Menderes Gündüz, sözlerine şöyle devam ediyor: Mücadelemiz büyüyor. Umut gibi hayattan koparılan çocuklar için, gençler için, yetişkinler için omuz veriyor, mücadele ediyoruz. Az evvel buraya gelmeden önce bahçeye birlikte diktiğimiz ağaçlar vardı. Onların meyvelerini topladık. Çok uzun zaman 6 yıl. Bir yandan çok yeni, şöyle bir uzaktan bakınca daha iyi anlıyoruz. Büyüyor ve meyve veriyor bu mücadele.
Umut'un çocukluğundan katıldığı bir 1 MayısAyağa kalkan gençlerde Umut'u bulmak
Menderes Gündüz bugün gençlerin gözünde bulduğu umuttan bahsediyor. Mücadele eden, eşit ve özgür bir dünya, boyun eğmeyen bir ülke için her gün bir kişi daha çoğalan gençlerde Umut'un hayallerinin yaşadığına dikkat çekiyor: Birçok örnekte işte. Mesela geçtiğimiz sene 19 Mart'ta belediyelere dönük yapılan operasyonlarda Ankara'da da eylemler oldu. Atladım Batıkent'ten Kızılay'a geldim. Polisler yerlerde çocukları sürüklüyordu. Bedenen küçük ama iradeleri büyük çocuklardı. Girdim omuzlarına, kaldırdım birkaçını yerden. Ayağa kaldırdığım her bir gençte Umut'u gördüm. Bu ülkede boyun eğmeyen, kötüye razı gelmeyen eşit ve özgür, sosyalist bir memleket mücadelesi veren herkeste Umut'u görüyoruz.
Umut Gündüz'ün çocukluğundan...Menderes Gündüz, Umut'u nasıl bir evlat olarak yetiştirdiklerinden bahsediyor onun adalet mücadelesinden söz ederken: Biz yoksul bir aileyiz. Sonuçta bugün varız, yarın yokuz. Hani normali sıralı ölümdür derler ya. Umut bizden sonra ayakları üzerinde kalsın, kimseye boyun eğmeden, muhtaç olmadan yaşasın istedik. Yoksul insanların çocuklarına verebileceği sosyalist dünya görüşünden başka ne olabilir ki? Öyle düşündük. Biz olmayız, yarın Umut tek başına kalır. Bu dünya görüşü onu ayakta tutar, kötüye teslim etmez dedik.
"Peki şimdi ne düşünüyorsunuz, değişti mi bu düşünce?" diye sorunca yüzünde bir tebessüm beliriyor Menderes Gündüz'ün.
"Yok, olur mu öyle şey. Sadece tüm bunlara ve yaşananlara bakınca acaba bunu Umut'a biz mi öğrettik yoksa Umut mu bize öğretti birazcık kafamız karışıyor" diyor.

Umut'un hep dayanışmacı, yardımsever olduğunu ifade eden Menderes Gündüz, kazanın olduğu gün de benzer bir şey olduğunu ifade ediyor: O gün de zinciri bozulan arkadaşına yardım etmek için beklemişti. O kazaya kadar kalmıştı. Şimdi düşününce tabii her biri bir bahane ama o gün bana ne yolda kalan arkadaşımdan diyebilirdi. Demedi. Yola çıktığı hiçbir yoldaşını da yalnız bırakmadı.
Kazadan sonra çok fazla vicdani muhasebe yaptıklarını ifade eden Menderes Gündüz, tüm zor zamanlar için ilacı, şifayı, tedaviyi mücadele etmekte aradıklarını belirtiyor: Başka çaremiz yoktu diye demiyorum. Kapımızı kapatıp içimizde de yaşayabilirdik acımızı. Bu doğru değildi. Onun yerine Umut'un hayallerini yaşatmak, verdiği mücadeleyi büyütmek için adım attık. Bisikletli ölümlere karşı farkındalık yaratmak istedik. Çünkü denklem bir yerden bakınca basit. 15 Temmuz 2020'de bir kaza yaşandı. O gün sarhoş, bencil, kendini bilmez biri 19 yaşındaki gencecik bir çocuğu bu hayattan kopardı. Haydi oradan bakalım sadece. Orada iki kişi var. Bir arabanın üzerinde çarpıp kaçan, hastaneye dahi götürmeyen sarhoş bir bencil. Diğeri dostuna el uzatan, yoksulun, güçsüzün, emekçinin hakkını savunan bir genç. Hangisinin babası olmak istersin deseler, ben yine o arabanın üstündekini seçmem. Acımız büyük. Ama onurumuz, mücadelemiz, kavgamız da büyük.

"Bunun için her şeyi göze aldık. Bu ülkede her şey daha güzel olsun, binlerce umut yeşersin, büyüsün diye mücadele etmeye devam edeceğiz" diyor Menderes Gündüz.
Bu sene 6. yılında Umut için dostları ve ailesi 15 Temmuz'da yine mezarı başında buluşacak. Sonrası malum. Umut'un hayalleri için verilecek mücadele sokaklarda, dersliklerde, işyerlerinde gençlerle büyümeye devam edecek.
/././
Ankara'nın o gecekondu mahallesi: NATO Zirvesi bitti, bariyerler gitti, yıkım, kir ve yoksulluk kaldı geriye -Özkan Öztaş-
NATO gitti. Şehrin sümenaltı edilen gerçekleri yeniden gün yüzüne çıktı. Devletlerinin utandığı Ankaralılar, yoksulluklarıyla yine baş başa. NATO'dan geriye iki haftayı bulan bariyerli kuşatma, bir haftaya yayılan açıkhava cezaevi günleri kaldı. Bir de temizlik ve makyaj için yapılan çalışmaların çöpü. Ve tabii ki, bu çöplükte oynayan yoksul çocuklar...
Büyük bir tantanayla başlayan NATO zirvesi ve zirve bağlamında alınan kısıtlamalarla yasaklar dün itibarıyla resmen sona erdi.
Zirve hazırlığı kapsamında Ankara'da önüne bariyer örülen gecekondu mahallesini soL gündeme getirmiş, mahallede yaşananlar günlerce tartışılmış, televizyon kanalları sokakları arşınlamıştı.
Zirve bitti. Kameraların kadrajları başka yönlere çevrildi. Bariyerler kalktı. Geriye mahallenin her yanında birikmiş moloz ve çöp yığınları kaldı. Yoksulluk, her zamanki gibi.
Zirvenin ve yasakların Ankaralılar için sona erdiği gün yine aynı mahalleyi ziyaret ettik.

NATO zirvesi için "görüntü kirliliği" yaratan kimi eski binalar alelacele kentsel dönüşüm kapsamına alınmış ve apar topar yıkılmıştı. Şimdi o binalardan geriye kalan çöpler, mahalleliye NATO kapsamında yaşadıkları aşağılanmayı hatırlatıyor.Evler yıkıldı, bariyerler örüldü, mahalleliye çöplüğü kaldı
Ankara'nın havalimanına uzanan ve Protokol Yolu olarak adlandırılan güzergahı üzerinde, Altındağ ilçesine bağlı Yıldıztepe Mahallesi, "çok önemli kişiler"in Esenboğa'dan merkeze seyrettiği yolun hemen kenarından yukarıya doğru uzanan tepelerdeki gecekondulardan ibaret. Yıldıztepeliler, Protokol Yolu'na ve Ankara'ya tepeden bakıyor.

NATO Zirvesi hazırlıkları kapsamında iktidar, savaş ve silah muhabbeti yapmaya gelecek misafirlerin güzergahı üzerindeki bu mahallenin yola bakan kısmını bariyerlerle kapatmıştı. İktidar, soL'un haberinin çok ses getirmesinin ardından bariyerleri "yoldan geçen araçların güvenliğini sağlamak" için rutin bir önlem olarak savunmuştu.
Zirve için örülen bariyerlere 181 milyon lira harcandı. Ankara'ya yurdun dört bir yanından taşınan on binlerce polisin küçük bir kısmının bölgede alacağı önlemler, yolun güvenliğini sağlayabilirdi. Ama mesele yalnızca güvenlik değildi, aynı zamanda estetikti.
Yıldıztepe, başkentin birçok diğer emekçi semti gibi, pazarlamaya uygun değildi.
Zirve bitti. Bariyerler sökülmeye başlandı. Bu işlem için de 17 milyon lira harcanacağı hesaplanıyor.
NATO zirvesi için bariyerler çekilen mahalledeki halkın sıkıntıları kaldığı yerden devam ediyor. Evine misafir olduğumuz bir mahalle sakini, durumu "NATO gitti, çöplüğü kaldı" diyerek özetliyor: Adımı yazma benim, malum ortam sıkıntılı artık, çekiniyoruz.
NATO gelecek diye yıkılan binadaki eski manavdan aldığı kirazlardan bir tabak ikram ediyor. Manav yan tarafa taşındı. Artık mahalleli destek oluyor, ihtiyacı birse iki alıyor. Bazen de manav elindeki mal çürümesin diye mahalleliye dağıtıyor. Kiraz oradan, Çubuk taraflarından geldi.
Yoklukta var olan dayanışma, sessiz sedasız, bir tabak kirazda somutlaşıyor.
NATO gelecek diye yıkılan binalardan sonra her şey kaldığı yerden devam ediyor. Geriye kalan ise yalnızca çöplük, moloz ve enkaz. Mahalleli, belediye ekiplerinin temizlik için pek de acele etmediğini söylüyor: "Niye etsinler ki, artık aceleye gerek yok, zirve bitti zaten. Ben diyeyim sana, ses çıkarmazsak burada bir ay kalır bu çöp."

Geçtiğimiz haftaya kadar manav olarak kullandığı binanın önünde bekleyen Emrah'ın işyerinden geriye enkaz, moloz ve çöplük kaldı.NATO gelecek diye yıkılan binadan geriye kalan kir mahalleye girer girmez fark ediliyor. Ne zaman yıkıldı burası diye sorunca, "Sizin önceki gelişinizden iki üç gün sonra" yanıtını alıyoruz. Yıkım 4-5 Temmuz'da, zirveden hemen önce apar topar yapıldı.
"Yıllardır yıkılmayan eski binaları yıktılar, elalemin göz zevki bozulmasın diye" diyor evine buyur eden kişi. Konuşurken yüzünde sinirli bir gülümseme beliriyor. Yılların ihmalkârlığının, uluslararası bir imaj kaygısıyla birkaç günde nasıl rafa kaldırıldığının acı bir özeti oluyor bu gülümseme.
'Biz yoksulsak yoksulduk, mahalle pislikse pislikti zaten, NATO'yla mı fark ettiler'
Mahallede gezerken ilk fark edilen şey bariyerlerin kaldırılmış olması. Ancak sökülen bariyerlerden geriye kalan demir paneller hâlâ olduğu yerde duruyor.
Ne zaman kalkacak bunlar, bilginiz var mı diye sorduğumuz bir mahalleli iki elini havaya kaldırıp bilmiyorum diyerek sallıyor ve ekliyor: "Maşallah iki günde kurdular her şeyi. Şimdi iki günde kaldıramadılar. Cuma ve Cumartesi başladılar, gece saatlerinde kaldırıyorlar trafik aksamasın diye. Zaten bunu buraya koymaları acayipti. 20-25 yıldır bu mahalledeyim. Ben bildim bileli böyle burası. Pislikse pislik zaten, yoksulsa yoksul. NATO gelince fark ettiler herhalde. E şimdi ne oldu? Gelenler gitti, duvarlar kalktı, biz aynı devam ediyoruz eskisi gibi."

'İki üç haftadır boş boş gelip çalıştık'
Ziyaret ettiğimiz işyerlerinden Mehmet Bey ise bariyerlerin zirveden yaklaşık bir hafta on gün kadar önce kurulduğuna dikkat çekiyor. Ben taa Dikmen'den gelip bu dükkânı açıp her gün geri dönüyorum. Burada dükkânımızın önünü resmen kapattılar. Ne için? Üç beş adam gelecekmiş, burada artistlik yapacakmış diye. Geldiler, gittiler, bariyeri kaldırdılar, şimdi direklerin sökülmesini bekliyoruz. Bize ne kaldı? Bize kaldı ekonomisi. Yaklaşık iki haftadır doğru düzgün iş yapamadık. Ne yapacağız? Hani gelen giden var mı, bir mağduriyetiniz var mı diye soran da olmadı. Öyle devam edeceğiz. Olan bize oldu. Burada açık diyorum, esnaf olarak üç beş ayda zor toplayacağız, bir ekonomik maliyeti oldu bu işin.

Aynı işyerinin bir hafta arayla kapısının önü.NATO gitti. Şehrin sümenaltı edilen gerçekleri yeniden gün yüzüne çıktı. Devletlerinin utandığı Ankaralılar, yoksulluklarıyla yine baş başa. NATO'dan geriye iki haftayı bulan bariyerli kuşatma, bir haftaya yayılan açıkhava cezaevi günleri kaldı. Bir de temizlik ve makyaj için yapılan çalışmaların çöpü.
Ve tabii ki, bu çöplükte oynayan yoksul çocuklar...
***
Azak Denizi'nde Kiev-Moskova çatışması: Ukrayna 76 gemiyi vurduğunu öne sürdü, Rusya geçişleri kısıtladı
Ukrayna ordusu, altı gün içinde çoğu petrol tankeri olmak üzere 76 Rus gemisinin insansız hava araçlarıyla hedef alındığını öne sürdü. Bu iddiaların ardından Rusya, tahıl ve yakıt taşımacılığında önemli bir güzergâh olan Azak Denizi’ndeki gemi trafiğini kısıtladı.
Ukrayna ordusuna bağlı 414. Ayrı İnsansız Sistemler Tugayı, 6-11 Temmuz tarihleri arasında Azak Denizi’nde 76 Rus gemisini vurduğunu iddia etti.
Birliğin açıklamasına göre yalnızca 11 Temmuz gecesi 21 tanker, dört römorkör, iki yük gemisi ve özel amaçlı bir gemi hedef alındı. Saldırıların büyük bölümünün Rusya’nın yaptırımları aşmak ve işgal altındaki Kırım’a yakıt taşımak için kullandığı öne sürülen tanker filosuna yöneldiği belirtildi.
Ukrayna tarafından yayımlanan görüntülerde bazı gemilerde patlamalar ve yangınlar görüldü. Reuters, önceki saldırılarda bazı tankerlerin vurulduğunu doğrularken, Ukrayna’nın “gölge filo” olarak nitelendirdiği gemilerin yalnızca bir bölümünün uluslararası yaptırım listelerinde bulunduğunu aktardı.
Saldırıların ardından Rusya, Don Nehri’ni Azak Denizi’ne bağlayan Don-Azak Kanalı’ndaki gemi geçişlerini geçici olarak durdurdu. Kerç Boğazı üzerinden yeni geçiş başvurularının da kabul edilmediği bildirildi. Rusya’nın buğday ihracatının yaklaşık dörtte biri Azak Denizi’ndeki limanlar ve bağlantılı su yolları üzerinden gerçekleştiriliyor.
Henüz tahıl sevkiyatında büyük çaplı bir kesinti bildirilmemesine karşın, ulaşım kısıtlaması Avrupa piyasalarında buğday fiyatlarının yüzde 4’e kadar yükselmesine yol açtı. Rostov ve Krasnodar gibi Rusya’nın önemli tahıl üretim bölgelerinin Azak Denizi çevresinde bulunması, saldırıların sürmesi halinde ticari etkilerin büyüyebileceğine işaret ediyor.
Ukrayna, Azak Denizi’ndeki saldırıların Kırım’a yakıt ve askeri malzeme taşıyan lojistik hatlarını kesmeyi amaçladığını savunuyor. Son dönemde Rus petrol rafinerileri, yakıt depoları, boru hatları ve limanlara yönelik saldırılarını yoğunlaştıran Kiev yönetimi, Moskova’nın enerji gelirlerini ve savaş kapasitesini zayıflatmayı hedeflediğini açıklıyor.
***
'Demokrasi havarisi' NATO!-Sinan Sönmez-
Daha toplantı sona ermeden Trump’ın İran’ı yeniden bombalamayı başlattığını muştulaması (!) işin rengini açıkça belli etmiştir. Bu tablo karşısında ülkemizdeki ana muhalefet partisinin seçilmiş liderlerinin mevcut NATO’ya, dolayısıyla ABD ve üye Avrupa ülkelerindeki yönetimlere NATO ve Avrupa değerleri ve ilkelerinin daha güvenilir ve etkin savunucusu oldukları yönündeki açıklamaları emperyalist kuşatmanın ancak sosyalist bir iktidarla kırılabileceğini göstermektedir.
Geçen yazıda NATO’nun illegal keskin kılıcı Gladyo’yu mercek altına almaya çalıştım. Yalnızca NATO’ya üye ülkelerde değil dönem itibariyle tarafsız kalan bazı ülkelerde gölgede kalarak casusluk, sabotaj, bombalama, terörizm vb. kanlı eylemler gerçekleştiren örümcek ağı gibi dört bir yanı sarmış paralel örgütleri tek bir ad altında toplayarak Gladyo terimini kullandım. Bellekte tutulması yararlı olacak diğer bir nokta da Gladyo’nun 2. Dünya Savaşı sonrasında SSCB’ye karşı CIA ve İngiliz istihbarat örgütü MI6’ın inisiyatifiyle bizzat NATO tarafından kurulmuş olmasıdır.
Ankara’da düzenlenen NATO doruğu örgütün yeni hedefleri, işlevi, yönelimleri, Trump’ın üye ülkelere vermeye çalıştığı ayar vb. konular soL Haber’de geniş olarak yer aldı. Yazarlar konuyu enine boyuna incelediler. Diğer sol ve Cumhuriyetçi cenahta yer alan gazete ve dijital platformlarda analizler ve değerlendirmelere yer verildi. Trump’ın süperstar (!) rolüne soyunduğu toplantıda ABD yönetiminin kararlarını bir biçimde empoze ettiği Ankara’daki NATO doruğundan esinlenerek bu örgütün “demokrasi tutkusuna” (!) göz atalım.
Resmi söylemde NATO’nun kuruluş antlaşmasında tek amacın güvenlik olmadığı, demokratik değerlerin korunmasının metne eklendiği görülmektedir. 1949’daki 12 maddelik kuruluş antlaşmasının gerekçesi veya önsözünde “Taraflar demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğüne dayalı halkların özgürlüğü, ortak mirası ve uygarlığı korumaya kararlıdır”. Madde 1 “…karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anlaşmazlıkta uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerde BM amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt eder” denilmektedir. Madde 2’de “Taraflar özgür konumlarını güçlendirerek, bu konumları üzerine kurulu olan ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ile refah koşullarını geliştirerek, barışçıl ve dostça yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM’nin amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımını ya da tehdidinden taahhüt etmektedirler”. NATO ve Gladyo’nun, bu bağlamda ABD, CIA, Pentagon, İngiltere, MI6 vb. yapıların ne derece dünya barışına katkıda bulundukları sorusunun yanıtı ancak hacimli kitaplarda ayrıntılı olarak incelebilir. Kısaca NATO’nun demokrasi, insan hakları ve barış kaygısı taşımadığı açıktır.
Nisan 1949’da kurulan örgütün kurucuları arasında diktatör Salazar’ın Portekiz’i bulunmaktadır. Demokrasi ve insan hakları karşıtı diktatörün kurduğu 48 yıl hüküm süren korporatist faşist rejim 26 Nisan 1974’te “Karanfil Devrimi” olarak adlandırılan kansız, barışçıl askeri darbeyle sonlanmış ve kısa sürede demokrasiye geçiş sağlanmıştır. NATO kurucu üyeleri arasında yer alan Portekiz’deki faşist diktatörlüğün hak ve özgürlükleri çiğnemesine ses çıkarmadığı gibi Salazar rejiminin Afrika’da sürdürdüğü sömürge savaşlarına da seyirci kalmıştır.
Diğer bir örnek ise Yunanistan’dır. Nisan 1967’de askeri darbeyle yönetimi ele geçiren albayların oluşturduğu faşist cunta yönetimi 1974’e kadar zorbalık, insan hakları ihlali ve kan dökerek yönetimde kalmıştır. 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi faşist askeri yönetimin sonunu getirmiştir. “Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü” konusunda duyarlı NATO (!) cunta yönetimi sürecinde sessizliğini korumayı sürdürmüştür.
Yunanistan sivil yönetimi ise 1974’teki Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini engellemeyen NATO’yu protesto için örgütün askeri kanadından çekilmiş ancak Türkiye’deki askeri cuntanın onay vermesiyle Ekim 1980’de örgüte geri dönmüştür.
2. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1947’den itibaren yaptığı ikili anlaşmalarla ABD’ye kapılarını açan DP iktidarı Kore savaşında ABD’nin yanında yer almış, ödül (!) olarak 1952’de komşu Yunanistan ile birlikte NATO’ya kabulü gerçekleşmiştir. DP döneminde askeri ve ekonomik bağımlılığın pekiştiği, özellikle 1950’li yılların ikinci yarısında demokratik hak ve siyasi özgürlüğün hızla budandığı tarihsel gerçeklerdir. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ve kurulan otoriter ara rejim döneminde demokratik haklar ve hukukun üstünlüğü çiğnenmiş, sistematik işkence yaygınlaşırken genç yurtsever gençlerin infaz edilmiştir. CIA ve Pentagon ve diğer benzer kurumları da kapsamak üzere ABD yönetiminin hazırlayıcısı olduğu 12 Eylül 1980 askeri darbesi konusunda anımsatmanın gerekli olmadığını düşünmekteyim. Çünkü günümüzde halen etkilerini, yansımasını yaşamaktayız. Türkiye’de demokratik haklar ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü çiğnenirken bu kavramlara kuruluştaki antlaşmada yer veren NATO’nun tavrı ne olmuştur? Tabii ki bir hiç!
NATO’nun emperyalizmin etkin örgütü olduğu, barışı değil, savaşı tehdit olarak kullandığı ve gerektiğinde savaşacağı bir kez daha somut olarak Ankara’daki dorukta gözler önüne serilmiştir. Ukrayna’nın dışında Asya-Pasifik ülkelerinin (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) davetli katılımcı oldukları toplantıda ABD’nin İngiltere’nin açık desteğiyle NATO aracılığıyla Çin ve Rusya’yı kuşatma projesi somut olarak ortaya konulmuştur. ABD’nin üye ülkelerde ulusal hasılanın yüzde 5’inin savunma harcamalarına (özünde silahlanma) ayrılmasını tekrar gündeme taşıyarak ilke olarak onaylatması sonucunda bu ülkedeki silah sanayine önemli kaynak aktarımının sağlanacağını not edelim. Daha toplantı sona ermeden Trump’ın İran’ı yeniden bombalamayı başlattığını muştulaması (!) işin rengini açıkça belli etmiştir. Bu tablo karşısında ülkemizdeki ana muhalefet partisinin seçilmiş liderlerinin mevcut NATO’ya, dolayısıyla ABD ve üye Avrupa ülkelerindeki yönetimlere NATO ve Avrupa değerleri ve ilkelerinin daha güvenilir ve etkin savunucusu oldukları yönündeki açıklamaları emperyalist kuşatmanın ancak sosyalist bir iktidarla kırılabileceğini göstermektedir.
/././
Temmuz: Yerli karpuz ve Kıbrıs mevsimi -Engin Solakoğlu-
Sizi orada meşru kılacak tek şey uluslararası hukuk değil Ada’nın meşru sakinlerinin “rıza”sıdır. Bunu her eyleminizle reddedip, Kıbrıs Türk halkının kimliğini, kişiliğini, yurtseverliğini hiçe sayıp, iktidarıyla muhalefetiyle Kıbrıs’ın kuzeyine kelepir askeri üs gözüyle bakıp sonra da “dünya bizi anlamıyor, biz işgalci değiliz” diye alınganlık yapmanın gerçek hayatta karşılığı yoktur.
Ankara’daki NATO Zirvesi bitti. Zirvenin Türkiye ve bölge halkları bakımından somutlaştırdığı derin sorunları görmezden gelenler hediye tabanca, zirve yemeğinde sunulan mezeler, tatlılar ve yemekte içki servisi yapılıp yapılmadığı üzerinde tepinmeyi sürdürürken tam da istedikleri gibi gündemi değiştirme fırsatı yaratan bir gelişme yaşandı.
Oraya geçmeden şu tabanca konusuna bir değinelim. Tabanca hediyesi çok ayıplandı. Eleştiriler NATO zirvesi vesilesiyle ülkemizi ziyaret etme inceliğini gösteren “zarif, barışçıl ve medeni” Batılı liderlerin bu hediye yüzünden ne kadar zor durumda kaldığına, ülkelerindeki “gelişkin” mevzuat nedeniyle silahı bırakmak veya kullanılamaz hale getirmek mecburiyetinde kaldıklarına odaklandı ve kaçınılmaz olarak “bu Akepe yine bizi ecnebilere rezil etti” makamından terennüm edildi.
Aynı çevrelerin büyük çoğunluğu, NATO Zirvesi’nin açılışının milyarlarca dolarlık silah pazarlığının yapıldığı bir forumla açılmasına, üye ülkelerin sadece 2026 yılı için 1,8 trilyon ABD doları tutarında silahlanma harcaması yapılacağını duyurmalarına, zirve bildirisinin Rusya ve İran’a karşı içerdiği savaş tehditlerine benzer tepkiler verdi mi? Belki de ben atlamış olabilirim ama rastlamadım.
Bunu bir kenara not edip asıl konumuza geri dönelim. Malum aylardan Temmuz. Memleketimizde Haziran ayı kiraz ve şeftali, Temmuz ayı yerli karpuz ve Kıbrıs mevsimidir.
Avrupa Parlamentosu, tam da Kıbrıs’ta yeni bir müzakere masası kurulurken bir karar kabul etti. AP Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (FEMM) Komitesi tarafından parlamento gündemine getirilen ve AP’nin Yunanlı üyesi Eleonora Meleti'nin imzasını taşıyan metinde, Kıbrıs'ta 1974'te Rum kadın ve kız çocuklarına cinsel şiddet uygulandığı iddialarına yer veriliyor ve Türkiye, "uluslararası hukuku ihlal etmekle" suçlanıyor.
Kararda ayrıca askeri operasyonlar ve sonrasındaki süreçte kadın ve çocukların yaşadığı hak ihlallerine vurgu yapılıyor, Türkiye'nin uluslararası hukuk kapsamında mağdurlara tazminat ödemesi ve onların haklarını gözetmesi yükümlülüğü olduğu savunuluyor.
AP'de 575 lehte, 33 aleyhte ve 43 çekimser oyla kabul edilen kararda, TSK'nın adadan derhal ve tamamen çekilmesi talep ediliyor. Kararda, Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyindeki askeri varlığı "hukuka aykırı" olarak nitelendiriliyor ve bunun AB-Türkiye ilişkileri için engel oluşturduğu vurgulanıyor.
Kararın içeriğine girmeden önce akılda tutulması gereken temel bilgileri sıralayalım.
Avrupa Parlamentosu Avrupa Birliği’nin parlamenter kanadını oluşturur. 1951’de kurulmuş, zaman içinde hem fiziken hem de yetki anlamında genişlemiştir. Kâğıt üzerinde AB üyesi ülke halklarının doğrudan seçtiği üyelerden oluşur. Pratikte ise nadir istisnaların dışında Avrupa siyasi partilerin içerde ortalıkta dolaşmasını pek de arzu etmediği için listelere koyduğu siyasetçilerden müteşekkildir. AP üyelerinin belirlendiği seçimler ayrıdır. Bu seçimlere katılım ortalamaları genel seçimlere kıyasla daha düşüktür ve yüzde 45-50 civarında dolaşır. Bu da genellikle ulusal seçimlerden 10-15 puan daha aşağı bir orana tekabül eder.
Son genişlemelerin ardından 720 üyeli hale gelen Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri de zamanla artırılmıştır demiştik. Gerçekten de AP’nin AB Bütçesi ve Avrupa Birliği’nin yürütme organı niteliğindeki Avrupa Komisyonu’nu denetleme yetkileri geniştir. Üye ülke hükümetlerini önerdiği Komisyon üyeleri görevlerine başlayabilmek için Parlamento’dan onay almak zorundadır. Parlamento üçte iki çoğunlukla Komisyonu istifaya da zorlayabilir.
Yalnız iş genel siyasi yönelim ve dış politikaya geldiğinde değişir. Avrupa Parlamentosu o konularda kürsüye çıkanın kafasına göre nutuk attığı bir Hyde Park’a dönüşür. Bu konularda kabul edilen karar tasarılarının yaptırım gücü, bağlayıcılığı yoktur. Özetlemek gerekirse yağmasa da gürler.
Elbette bu gerçekler, Kıbrıs konusunda 8 Temmuz’da kabul edilen kararın vahametini ortadan kaldırmıyor. Kabul etmeliyiz ki, içerdiği spesifik suçlamaların ötesinde kararın özü, BM Genel Kurulu dahil, birçok uluslararası örgüt, kuruluş veya platformda kabul edilen kararlarınkiyle uyumludur. Bizim “Kıbrıs sorunu” dediğimiz meselede uluslararası algı basitçe büyük bir devletin küçük bir komşusuna saldırıp topraklarını işgal altında tutmasından ibarettir.
Buradan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” “hiç kimse bizi sevmiyor”, “meseleyi tam anlatamamışız” ya da “iktidar ya da muhalefet gerekeni yapmadı” hikayesi çıkartıp sızlanmanın ve bağırmanın bir faydası olmadığını son 52 yılda anlamış olmamız gerekirdi ama böylesi herkese daha kolay geliyor.
Uzun uzun Kıbrıs anlatacak değilim. Bu konunun Türkiye’de yıllardır sinek kaçıran tütsü etkisi yaptığı malum. Meselenin uluslararası ortamlarda bu hale gelmesi ile Kıbrıs konusunda asgari bilgiyle bir hayal dünyasında yaşama tercihi ve yapılan hataları düzeltmeme aksine derinleştirme inadı arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu bilelim yalnız!
Türkiye’nin Kıbrıs’a 20 Temmuz’daki müdahalesi Garanti Anlaşmasına dayandırılabilir ama 52 yıl kalmasını uluslararası hukukla savunmanın ikna edici bir yönü yoktur. Bu garip tutumdan vazgeçilmelidir. Bir yandan çoğu zaman haklı sebeplerle “uluslararası hukuk mu kaldı?” diye sızlanıp diğer yandan başka bir ülkede yarım yüzyıldan uzun süre asker bulundurmaya uluslararası hukuk şapkası giydiremezsiniz.
Sizi orada meşru kılacak tek şey uluslararası hukuk değil Ada’nın meşru sakinlerinin “rıza”sıdır. Bunu her eyleminizle reddedip, Kıbrıs Türk halkının kimliğini, kişiliğini, yurtseverliğini hiçe sayıp, iktidarıyla muhalefetiyle Kıbrıs’ın kuzeyine kelepir askeri üs gözüyle bakıp sonra da “dünya bizi anlamıyor, biz işgalci değiliz” diye alınganlık yapmanın gerçek hayatta karşılığı yoktur.
Karar tasarısındaki suçlamalara da değinelim. Kıbrıs’ta taciz de, tecavüz de gerçektir. Kıbrıs’ta kayıplar da vardır, infaz edilen esirler de. Sivil halkın yaşadığı yerlerde gerçekleşip de bu suçların işlenmediği bir savaş da ne yazık ki yoktur.
Kıbrıs meselesinde “Şanlı ordumun Kıbrıs’ta bir zaferi var”ın ötesine geçme ihtiyacı duymayanlar bunları bilmiyor olabilir. Bunların acı öykülerini sadece görece dürüst yazılı tanıklıklardan değil, savaşa katılmış Kıbrıslı Türk Mücahitlerden de öğrendiğim için kendimi şanslı sayarım. Onlara göre savaş sırasında bu suçlar işlenmiştir ancak çoğunluğunun faili TSK mensupları değildir. Bu da savaşın insanı nasıl insanlıktan çıkarttığını gösteren bir örnektir.
Gerçekle ilişkisi bulunmayan şey, bu suçları 20 Temmuz 1974 ve sonrasına tarihleyerek tek bir tarafın sırtına yüklemektir. Yunanlı milletvekilinin yaptığı ve ezici çoğunluğu Kıbrıs meselesinin “k”sını bile bilmeyen 575 avanağın el kaldırdığı sahtekârlık tam da budur. Uluslararası planda hâkim olan anlatı, 19 Temmuz 1974’e kadar sokaklarda neşe içinde birlikte misket oynayan Kıbrıs halklarının ertesi gün büyük bir komşu devletin işgali sonucu düşman haline geldiklerine dayanır. Bu yanılsama ve basitleştirme tıpkı bizim taraftaki gibi bir konfor hissi yaratır.
Bu algıyı değiştirmek için salt söylemde değil, eylemde de değişiklik gerekir. Bunun için de niyet, akıl ve bilgi şarttır ama nerede?
Yeri gelmişken hatırlatayım. Avrupa Parlamentosu ile Türkiye’nin de içinde yer aldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi arasındaki tek ortak nokta her ikisinin de Strazburg’da toplanmasıdır. Birbirleriyle hiçbir organik bağlantıları yoktur. Bunu bilmek için Avrupa üzerine master yapmak filan da gerekmez. Herhangi bir arama motoruna sormak yeterlidir.
Türkiye’de muhalefet yapıyormuş gibi görünerek manşetten dış politika ahkâmı kesip 70 yılı aşkın süredir var olan iki kurumun ayrımını bilmemek veya görmezden gelmek iki şekilde açıklanabilir. Birincisi cehalet, ikincisi halkı kandırma niyetidir.
Türkiye’nin iktidar ve muhalefete mensup NATO’cularının gerçekten uzman oldukları tek konu da bu ikincisidir.
***
Şair Ahmet Telli’nin ardından birkaç kelam: Yaşımız ilerledikçe her ölüm gençliğimizden bir parça kopardığı hissi veriyor. Ahmet Telli’nin gidişi ise büyük bir parçayı beraberinde götürdü hayatımdan. İki gündür söylenip duruyorum kendi kendime:
“Deli kuş bilir misin nedir türküler kadar sevdalanmak
Duyabilmek yüreğinde bir depremin uğultusunu...”
Başımız sağ, direncimiz sağlam olsun!
/././
soL











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder