AKP’ye geçen Özlem Çerçioğlu nasıl korumaya alındı?-Tolga Şardan-
CHP’liyken hakkında adli süreç başlatılan Çerçioğlu’nun akabinde AKP’ye geçmesi, İller İdaresi Genel Müdürü Mehmet Emin Bilmez ile Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanı Yavuz Selim Akkoç’u endişelendirmiş. Görevlendirilen müfettişler aradan geçen süre ve yazışmalara karşın henüz Aydın’a uğramış değiller! Müfettişlerin “bir zahmet” hazırlayacağı rapor doğrultusunda akıbeti belli olacak kısmetse. Şimdi Çerçioğlu’yla ilgili süreç sınavında sıra, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’de...
“Bağımsız yargı”, ülke genelinde CHP’li belediyeler başta olmak üzere muhalefetteki yerel yönetimlere karşı “son derece hızlı” ve “affetmeyen” tutum içinde.
Büyük – küçük ayrımı yapılmaksızın tamamına yakını CHP’li belediye başkanı olan başkanlar birbiri ardında cezaevine gönderiliyor.
İçişleri Bakanlığı da haklarında başlatılan adli soruşturmalar kapsamında tutuklanan belediye başkanlarını görevden alıyor. Sokak köpekleriyle mücadelede olduğu gibi kimi muhalif belediye başkanlarına yönelik de haklarındaki müfettiş raporları doğrultusunda “soruşturma izni” vermekten geri durmuyor.
Yönetim süreci içinde yasalara göre hareket etmeyen yerel yöneticiler için yargı yoluna gidilmesinde elbette sakınca yok. Yargı önünde aklanmaları gerekir.
Ancak benzer konumdaki AKP’li belediye başkanları için aynı şeyleri söylemek saha örneklerine bakınca pek mümkün değil.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, geçen marttaki açıklamasında, her ne kadar 2024’teki yerel seçimlerin ardından 472 AKP’li, 217 CHP’li, 78 MHP’li, 16 DEM Parti belediyeye yönelik soruşturma açıldığını söylese de aslolan “soruşturma izni” verilenlerin sayısı! Açılıp kapatılan soruşturmalar pek sağlıklı bir süreci işaret etmiyor ne yazık ki.
Çerçioğlu dosyası hangi aşamada?
Son dönemde CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanları oldu. Bu isimlerin öne çıkanlarından birisi, “Topuklu Efe” namıyla bilinen Aydın’ın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’ydu.
CHP’den başkan seçilen Çerçioğlu, ağustostan bu yana AKP’li olarak siyasetin içinde.
Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan; 14 Ağustos’ta, AKP’nin 24. Kuruluş Yıldönümü gününde genel merkezdeki törende Çerçioğlu’nun yakasına yeni partisinin rozetini taktı.
Şimdi, Çerçioğlu’nun CHP’den AKP’ye geçişi ve sonrasında yaşananlarla ilgili bilgi aktaracağım.
Ancak öncesinde söyleyeyim; Çerçioğlu’nun süreci sadece örneklerden birisi.
Çerçioğlu CHP’li olarak Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı yürütürken, hakkında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’na “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla suç duyurusu yapıldı.
Başvurunun yapıldığı tarih, 2025’in ilk ayları. Başvurunun sahibi, Aydın’da yaşayan Haldun Haşmet Aysan.
Başvurunun konusu, daha doğrusu konuları; Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın 2017 – 2024 yılları arasında gerçekleştirdiği sekiz ayrı ihalede usulsüzlük yapıldığı iddiası. İhalelerin içeriği ise; kentin çeşitli cadde, mahalle ve bulvarlarında üst yapı, alt yapı ve sanat yapıları yapım işi.
Sekiz ihalenin toplam bedeli ise yaklaşık 8,5 milyar lira.
Suç duyurusunda Çerçioğlu’nun yanı sıra belediyenin Genel Sekreteri Ertuğrul Yamen, belediyenin Fen İşleri Daire Başkanı Ufuk Serdar Özmen ile ihaleyi alan firmaların sahipleri Aykut Yağmur ve İsmet Durnabaş yer aldı.
Suç duyurusu üzerine Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, Çerçioğlu ve belediye yöneticisi iki kişinin haklarında adli soruşturma açılabilmesi için gereken soruşturma izni konusunda İçişleri Bakanlığı ile yazışma yaptı.
Savcılık, İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği 17 Temmuz 2025 tarihli beş sayfalık yazıda, sekiz ihalede yapılan yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarına yer verdi.
Yazının Aydın’dan Ankara’ya gönderildiği günlerde, Çerçioğlu henüz CHP’de.
Sonra neler yaşandı?
Sonrasında Topuklu Efe Çerçioğlu, Ankara’da 14 Ağustos günü iktidar partisine katıldı.
Aradan geçen sürede Ankara’dan yani İçişleri Bakanlığı’ndan Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’na herhangi bir yazı ulaşmayınca savcılık tekrar harekete geçti.
Başsavcılık, yine İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği 18 Kasım 2025 tarihli yazıyla bir kez daha Çerçioğlu ve iki belediye yönetici hakkında hangi işlemlerin yapıldığını sordu. Başsavcılık, “herhangi bir karar verilip verilmediğini, karar verilmiş ise bir örneğinin savcılığa gönderilmesini” istedi.
Bu yazının geldiği gün Çerçioğlu, üç aydan fazladır AKP’liydi!
Bakanlık kulağının üzerine yattı!
Savcılığın bir kez daha bilgi istemesi üzerine, deyim yerindeyse kulağının üzerine yatan İçişleri Bakanlığı harekete geçmek zorunda kaldı.
İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden Genel Müdür Yardımcısı Eyüp Özdemir imzasıyla savcılığa gönderilen 21 Kasım 2025 günlü yazıyla, bilgi talebinin 22 Ağustos 2025 tarihli yazıyla iddiaları araştırmakla görevli Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’na gönderildiği kaydedildi.
Savcılığın bilgi talebi yazısı Mülkiye Teftiş Kurulu’na teslim edildiğinde Çerçioğlu henüz bir haftalık AKP’liydi.
Bürokratik tanımlamayla “el yakacak top”un İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden Mülkiye Teftiş Kurulu’na ulaşmasıyla birlikte bu kez “zorunlu” hâlde harekete geçen birim Mülkiye Teftiş Kurulu oldu.
Müfettiş atanmasında dikkat çeken tarih!
Kurul Başkan Yardımcısı Hamdi Öncü imzasıyla hem Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı hem de İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderilen 26 Kasım 2025 günlü yazıda, Çerçioğlu ve belediye personeli hakkındaki iddiaların araştırılması amacıyla dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın onayıyla 11 Ağustos 2025 tarihinde müfettiş görevlendirildiği açıklandı.
Burada müfettiş görevlendirme tarihine dikkatinizi çekerim; 11 Ağustos 2025, yani Çerçioğlu’nun AKP rozeti takmasından üç gün önce!
Çerçioğlu’nun merkezinde olduğu o dönemki siyesi gelişmeleri hatırlayın; ana muhalefetten iktidar partisine geçiş sürecinde epeyce iddia gündeme gelmişti Çerçioğlu hakkında.
Devam ediyorum.
İçişleri Bakanlığı’na bağlı İller İdaresi Genel Müdürlüğü ile Mülkiye Teftiş Kurulu’nun yazışmalarına göre, Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin AKP’li Başkanı Özlem Çerçioğlu ve iki yöneticisi hakkında müfettişler inceleme başlattı.
Fakat sonrasında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Ankara’ya bir yazı daha geldi.
Yazının tarihi, 26 Mart 2026. Yani, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu’nun yine savcılığa gönderdiği cevabi yazıdan tam dört ay sonra!
Başsavcılık, 18 Kasım 2025 tarihli yazısında olduğu gibi İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden sürecin akıbetini bir kez daha sordu.
İller İdaresi Genel Müdürlüğü, istediği bilginin verilmesini sağlamak amacıyla 6 Nisan 2026 günlü ve altında Genel Müdür Yardımcısı Eyüp Özdemir imzasının yer aldığı yazıyla Mülkiye Teftiş Kurulu’nu yeniden uyardı.
Şaşırtan onay tarihi
Gelen yazı üzerine Mülkiye Teftiş Kurulu’nun, savcılık ve İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ikinci kez gönderdiği 10 Nisan 2026 tarihli ve Başkan Yardımcısı Hamdi Öncü’nün imzası bulunan yazı tek cümlelikti: “Bakanlık makamının 11.08.2026 tarihli onay emri kapsamında Mülkiye Müfettişliğince yürütülen araştırma / ön inceleme süreci devam etmektedir. Bilgilerinize rica ederim.”
Dikkati çekti mi bilemiyorum; bu yazıda bakanın onay emri 11 Ağustos 2026! Henüz bu tarihi yaşamadık! Daha bir aydan fazla zaman var.
Oysa bakanın onay emri 11 Ağustos 2025’ti.
Bu tarih hatası, yazımdan mı kaynaklı? Yoksa savcılığı oyalama taktiği mi bilemiyorum. Kaldı ki, böylesine önemli bir konuda yazışma hatası yapılması da bakanlıkta işlerin hangi ciddiyetle yapıldığının göstergesi maalesef. Yanı sıra, söz konusu yazışmalarda genel müdür ve kurul başkanı yerine imza atanların bir alt kademedeki bürokratlar olması da ayrıca dikkat çekici.
Anlaşılan, CHP’liyken hakkında adli süreç başlatılan Çerçioğlu’nun akabinde AKP’ye geçmesi, İller İdaresi Genel Müdürü Mehmet Emin Bilmez ile Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanı Yavuz Selim Akkoç’u endişelendirmiş.
Hiç imza yönergesi demesinler, istedikleri zaman istedikleri yazıya imza atmaya yetkililer.
Müfettişler kayıp!
Bu arada aldığım bilgiye göre, 11 Ağustos 2025’te alınan bakan onayı çerçevesinde Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndan görevlendirilen müfettişler aradan geçen süre ve yazışmalara karşın henüz Aydın’a uğramış değiller!
Çerçioğlu hakkında suç duyurusunda bulunan Haldun Haşmet Aysan, aynı zamanda Aydın’da yaşaması ve siyaseti yakından takip etmesi nedeniyle gelişmeleri anbean izliyor.
Müfettişlerin kente gelmemesine dikkat çekti son görüşmemizde. Tabii kente gelmeyen müfettişler, Ankara’dan kağıt üzerinde rapor hazırlayacaksa o raporun çok sağlam karşılığı olmayacaktır.
Buraya kadar okuduklarınız, ülkedeki siyasetin bir fotoğrafı. Aydın Adliyesi’ndeki dosya halen açık. Müfettişlerin “bir zahmet” hazırlayacağı rapor doğrultusunda akıbeti belli olacak kısmetse. Ancak görünen o ki; yakın zamanda sonuçlanacak gibi de durmuyor.
Şimdi Çerçioğlu’yla ilgili süreç sınavında sıra, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’de. Bakalım, kendisi nasıl hareket edecek? Gereğini mi yapacak? Yoksa “bırakın saçlar dağınık kalsın” misali sessizliğe devam mı edecek?
/././
Gazeteciler Hazar Dost ve Kayhan Ayhan gözaltına alındı -Ceren Bayar-
Gazeteci Hazar Dost, 2018’de katıldığı bir eylem gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Dost'un alışveriş yaptığı manavdan gözaltına alındığı kaydedildi. Birgün gazetesi muhabiri Kayhan Ayhan da "Evime polis geldi gözaltına alınıyorum" paylaşımı yaparak gözaltına alındığını duyurdu.
Gazeteci Doğu Eroğlu, Hazar Dost'un gözaltına alındığını sosyal medya hesabından duyurdu. Eroğlu, "Daha önce hakkında karar verilmiş ancak istinaftan dönmüş bir dosyada ifadesi eksikmiş. Ne zaman istenirse ifade vermeye gideceği nöbetçi savcıya izah edildi ama riskli bulunmuş. Velhasıl bu geceyi karakolda gözaltında geçirecek, yarın Küçükçekmece Adliyesinde ifadesini verecek. Sağlığı iyi, morali yerinde. Mahallede alışveriş yaptığı manava bir anda dört polisin girip kendisini karakola götürdüğünü anlatıyor. Yani GBT’de falan işlem yapılmış değil, muhtemelen yüz tanıma sistemine takılıp gözaltına alındı. NATO Zirvesi öncesi gözaltı furyasına bir ek daha yani." ifadelerini kullandı.
https://membrana-cdn.media/video/t24/external-2199981-20260707-desktop.mp4?r=81555
Birgün gazetesi muhabiri Kayhan Ayhan da "Evime polis geldi gözaltına alınıyorum" paylaşımı yaparak gözaltına alındığını duyurdu.
Ayhan'ın halkı yanıltıcı bilgiyi yayma" iddiasıyla gözaltına alındığı bildirildi.
***
NATO gözaltıları bir şeyin tatbikatı mı?-Mehmet Y. Yılmaz-
Gözaltı ve tutuklama operasyonları NATO zirvesinin yapılacağı Ankara'da durmuyor, ülkeye yayılıyor. Demek ki “artık fişleme yok” dedikleri iş, yeniden başlamış; belki de hiç bitmemişti. Bütün bu operasyonların nedeni sadece “protesto filan olmasın, NATO liderlerine mahcup olmayalım” düşüncesi olabilir mi? Bu bana çok naif bir yaklaşım gibi geliyor. Bu acaba “ileride ne olur ne olmaz” diye tasarlanmış çok daha büyük bir planın bir parçası mı? Bir “tatbikat” mı? Olabilir de olmayabilir de. Ancak bu iş başladığından beri yaşadıklarımızın mantıklı bir tek açıklaması yok.
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün devletimiz NATO liderleri gelecekler diye tatlı bir telaş içindeler.
Gerçi bu tatlı heyecan dalgasının önemli bölümü Trump gelecek diye ama bunu açıkça söylemek yakışık almıyor tabii.
Devlet yetkililerimizin, “Netanyahu’nun ruh ikizi geliyor” diye çok mutlu olduklarını belli etmelerini zaten biz de istemeyiz.
Aslına bakarsanız Trump gibi sosyopat eğilimler gösteren tiplere, dışardan bakıldığında “yağcılık” gibi görünen muameleler yapılmasında bir sakınca yok.
Onunla bir işinizi görmek istiyorsanız, biraz pohpohlamanız çok yararlı olur.
Ama dozunu, ayarını iyi bilmek lazım tabii.
Çok aşırıya kaçarsanız da bu kez sosyopatın egosu iyice patlar, beklenmedik rezilliklere yol açabilir, aman diyeyim!
En iyisi “deli, deliyi görünce sopasını saklar” kıvamını tutturabilmektir.
Ankara’da teftiş temizliği olanca hızıyla sürerken diğer yandan da bazı T.C. vatandaşları beşer, onar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Sabaha karşı evler basılıyor, gazeteciler, öğretim üyeleri, sendikacılar, sivil toplum kuruluşlarında faaliyet gösterenler toplanıyor.
Görüntü biraz 12 Eylül sabahını andırıyor ama sanırım şimdilik politikacılara ilişmiyorlar.
Gözaltına alınan ve tutuklanan yurttaşlarımızın nasıl seçildiğini bilemiyoruz.
“Silahlı gizli örgüt” deniliyor ama ortada ne silah var ne de örgüt.
Bu iş başladığında genel kanı bu “meydan temizliğinin” nedeninin NATO toplantısı olduğu idi.
NATO liderleri gelecek, Ankara sokaklarında protesto filan olmasın, “elin gavuruna mahcup olmayalım” diye düşünüldüğü tahmin ediliyordu.
Ama gördük ki bu iş Ankara’da durmuyor. İzmir'den Kocaeli'ye, Kırklareli'den Niğde'ye uzanan böyle bir dizi anlamsız gibi görünen gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor.
Bu sadece belli başlı kentlerle mi sınırlı kalacak yoksa başka illerde de devamı gelecek mi bilmiyoruz.
Bildiğimiz şu ki evlerinden sabahın köründe toplanıp, özgürlüklerinden edilen insanlar beş benzemez.
Ortak özellikleri muhalif görünmeleri.
Bir başka bildiğimiz de şu ki ortada fol yok yumurta yokken bu insanları polisimizin, jandarmamızın elleriyle koymuş gibi evlerinden topladığı.
Demek ki “artık fişleme yok” dedikleri iş, yeniden başlamış; kim bilir, belki de zaten hiç bitmemişti.
Buna da acaba “devlet aklından” mülhem, “devlet refleksi” mi desek?
15 Ağustos 2013 günü o tarihte Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, “fişlendik ama fişlemedik” demişti ama önemli değil.
Neler söylenmedi ki bugüne kadar?
Bütün bu tutuklamaların, ev baskınlarının nedeni sadece “NATO liderleri gelecek, protesto filan olmasın, mahcup olmayalım” düşüncesi olabilir mi?
Bu bana çok naif bir yaklaşım gibi geliyor.
Ayrıca NATO liderlerinin hepsinin kendi memleketinde de böyle protestolar filan oluyor, oralarda devlet yöneticilerinin bu nedenle yüzlerinin kızardığını filan hiç duymadık.
Yani zaten onların hepsi buna alışık.
Ayrıca NATO toplantısı Ankara’da. İstanbul’da, İzmir’de, Kocaeli'de, Kırklareli'de aynı operasyonların anlamı ne?
Bu acaba “ileride ne olur ne olmaz” diye tasarlanmış çok daha büyük bir planın bir parçası mı?
Bir “tatbikat” mı?
Devletimizi yönetenlerin Anayasa, kanun ve hukuk tanımazlıkları o noktaya geldi ki günün birinde bunların hepsini toptan yok saymaya kalkarlarsa oluşabilecek tepkilere karşı alınacak tedbirlerle ilgili bir tatbikat yapılıyor olabilir mi?
Olabilir de olmayabilir de tabii.
Ancak unutmayalım ki bu iş başladığından beri yaşadıklarımızın mantıklı bir tek açıklaması yok.
Türk hukukunda henüz işlenmemiş bir suçun yasaklandığı veya tehlikeli olduğu düşünülen kişileri toplumdan uzak tutmak amacıyla uygulanan bir “önleyici tutuklama” sistemi yok.
Birilerini tutuklayacaksanız bu sadece işlenmiş bir suç için ve o da yeterli delil ve tutuklamayı haklı kılacak sebep varsa mümkün olabilecek bir şey.
Buna rağmen insanlar evlerinden böyle toplanabiliyorsa, bunun daha büyük bir planın parçası olması ihtimalini göz ardı edebilir miyiz?
Konuyla alakası yok ama Cumhurbaşkanı’nın 15 Ağustos 2013 günü yaptığı konuşmayı hatırlayınca orada söylediği bir sözü aktarayım istedim.
O gün “er ya da geç kendini kudretli sanan Firavuna hesap soracak bir Musa çıkar” da demişti; çok beğenmiş, ezberlemiştim.
Meydanlarda “Eyyy Sisi” diye dört parmak havada bağırıldığı günlerdi; hey gidi hey!
/././
NATO’ya girmek için de hapse attılar, NATO ağırlamak için de hapse atıyorlar!-Umur Talu-
Espri yapanı “Çukur”a atan, birkaç provayla ters kelepçeli teşhirden zevk alan, NATO’yu, Trump’ı protesto ederler diye insanları toplayan, seviyeli bir hukuk sistemimiz, cerbezeli bir demokrasimiz, cazibeli bir iktidarımız var. 75 yılda kaç “level” atladık acaba!
75 yıl olmuş…
Genç sosyolog ondan üç yıl önce, çok sayıda akademisyenle birlikte üniversiteden atılmıştı. Hem de Millet Meclisi kararıyla, hem de iktidardaki CHP ve bir süre sonra iktidar olacak Demokrat Parti’nin mutabakatıyla.
Gerekçe şuydu: Dünya Barış Konseyi Başkanı’yla iletişim içinde. Onunla birlikte üniversiteden uzaklaştırılanlar arasında, o gün ve sonrasında dünyaca tanınan iki profesör de vardı.
Dil Tarih Coğrafya fakültesinden atılan sosyolog kadın üç yıl sonra hapse atıldı. 1,5 yıl kaldı cezaevinde. Gerekçe yine aynıydı. Ama esas gerekçe, Demokrat Parti iktidarının “NATO’ya girebilmek” ve ABD’ye şirin görünebilmek için Kore Savaşına katılma kararına yönelik protesto hareketi içinde bulunmasıydı.
Adı Behice Boran’dı. Arkadaşlarından ikisi Muzaffer Şerif ve Pertev Naili Boratav.
Dünya Barış Konseyi Başkanı’nın adı ise Frederic Joliot-Curie. Nobelli Marie Curie’nin Nobelli damadı. Nazi işgalinde Fransız direniş hareketinin üyelerinden; Paris’i işgal eden Alman birliklerine saldırı ve sabotajlarda, kimya-fizik bilgisini “Molotof kokteyli” imalatının hizmetine vermiş olan “komünist” Frederic.
Bu 75 yılda şu oldu, bu oldu, şunlar olmadı, bunlar olamadı. Geldik 2026’ya. Seçilmişleri ve ekiplerini, gazetecileri, direnen köylüyü, sokakta eleştirisini tepkisini dile getireni, bir “tweet” atanı, mizah veya espri yapanı, halkın hakkını savunan avukatları “içeri” atan düzen, şimdi de “NATO Zirvesi” için seferber olmuştu.
Zaten NATO’da olduğumuz için, İncirlik’te nükleer başlıklara yataklık ettiğimiz için, Kore çoktan ikiye ayrıldığı, biri kapanırken biri açıldığı için, oraya asker gönderemediğimiz için… Bugünkü iktidar, NATO NATO diye “terör ve Türkiye’yi terör ülkesi gösterecekleri” diye bir “ön suç”la insanları topluyor: Gazeteciler, sivil toplum örgütü yöneticileri, akademisyenler, hukukçular.
75 yılda, “yardımına koştuğumuz” ve onca canı oraya bıraktığımız (Güney) Kore ne hâle geldi, bir de bize bak, nasıl geliştik!
Espri yapanı “Çukur”a atan, birkaç provayla ters kelepçeli teşhirden zevk alan, NATO’yu, Trump’ı protesto ederler diye insanları toplayan, seviyeli bir hukuk sistemimiz, cerbezeli bir demokrasimiz, cazibeli bir iktidarımız var. 75 yılda kaç “level” atladık acaba!
Trump düzeni “göçmen” diye bu ülkenin ve başka yoksulların çocuklarını ve ailelerini topluyor; siz de Trump ve NATO için kendi insanınızı!
Bu kadar kin, nefret, kibir kadar korku, gözdağı istiflemek için çeyrek asırlık iktidar süresi az mı çok mu bilemedim.
İşçileri döv, kadınları döv, gençleri döv… Topla, hapse at, her kelimeden, her sesten, her itirazdan, her şakadan intikam alabilmek için fazla mesai harca. Üniversiteleri Behice Hanım’ın atıldığı dönemden de berbat hâle getir, deprem enkazı üstünde otur, milletin sofrasını kemir, çocukların geleceğini törpüle, kadınların cesetlerini çiğne, emekliyi yaşadığına pişman et, gazeteciliği sürekli tehdit altında tut, Anayasal hakları hakla, muhalefeti butlanla…
Sonra NATO'cum da NATO'cum. Kore’ye gitmek mümkün değil ya, savaş kendi ülkesinin insanlarına karşı olmalı!
75 yıl ya… Dile kolay. Ne bitmez tükenmez hoyratlık varmış bu ülkede, Artık bunun üçte biri, darbe dönemleriyle bile yarışanı da sayenizde!
/././
Bakan Gürlek'ten AP Türkiye Raportörü Amor'a: Hiç kimse Türk mahkemelerine parmak sallayamaz, ülkemizin iç işlerine müdahale etmeye kalkamaz!
Adalet Bakanı Akın Gürlek, İzlanda ve Portekiz'den Avrupa Parlamentosu üyeleriyle birlikte Ekrem İmamoğlu'nun Silivri'de görülen davalarını takip eden ve kendisi hakkında, "Türkiye dışında herhangi biri bu yargının bağımsız olduğuna inanabilir mi? Eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve mevcut Adalet Bakanı Akın Gürlek'in atanmasının ne anlama geldiğini hepiniz biliyorsunuz. Akın Gürlek hiçbir demokratik reformun parçası olamaz. Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun siyasi rekabetten uzaklaştırılması sürecinde siyasi bir araç olarak kullanıldı. AK Parti'nin seçimlerde başaramadığını yargıyı ve savcıları kullanarak gerçekleştirmeye çalıştılar" açıklamasında bulunan Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor'a cevap verdi. https://t24.com.tr/politika/bakan-gurlekten-ap-turkiye-raportoru-amora-hic-kimse-turk-mahkemelerine-parmak-sallayamaz-ulkemizin-ic-islerine-mudahale-etmeye-kalkamaz,1334372
***
Barış Pehlivan, hakkındaki iddialara yanıt verdi, Furkan Torlak'ı hedef aldı: Tetikçileriyle beni susturabileceğini sanıyor; cesaretiniz varsa kendiniz karşıma çıkın! -Ceren Bayar
Gazeteci Barış Pehlivan, hakkında sosyal medyada yayılan "ısrarlı takip ettiği" iddialarına yanıt verdi. İddialarla ilgili, takipsizlik kararı verildiğini kaydeden Pehlivan, "Bir süredir ne tür işlerin peşinde olduğunu deşifre ettiğim Adalet Bakanı’nın gayrı resmi Basın Müşaviri Furkan Torlak… Daha önce grup seks ve uyuşturucu dosyasına adı karıştığı için Cumhurbaşkanlığı'ndaki görevinden istifa eden Furkan Torlak… Şimdi de elindeki yetkiyi defalarca yaptığı bel altı operasyonlar için kullanan Furkan Torlak… Şimdi de tetikçileriyle beni susturabileceğini, korkutabileceğini, sindirebileceğini sanıyor. Sizin ağababalarınıza teslim olmadım. Size hiç olmam" ifadelerini kullandı.
Pehlivan, hakkında sosyal medyada çıkan eski sevgilisini ısrarlı biçimde takip etiği yönündeki iddialara sosyal medyadan yanıt verdi. İddialarla ilgili takipsizlik kararı verildiğini kaydeden Pehlivan, "Hiç kimseyi taciz etmedim ve takip etmedim. Sizin savcılarınız bile hakkımda takipsizlik kararı verdi. Haklılığım tescillendi. Gerçekler bu kadar" dedi. "Bu yalanı dile getiren herkes aşağılık, şerefsiz ve alçaktır. Ben tetikçilerle değil onların iplerini tutanlarla uğraşırım" ifadelerini kullanan Pehlivan, şöyle devam etti: "Bir süredir ne tür işlerin peşinde olduğunu deşifre ettiğim Adalet Bakanı’nın gayrı resmi Basın Müşaviri Furkan Torlak… Daha önce grup seks ve uyuşturucu dosyasına adı karıştığı için Cumhurbaşkanlığı’ndaki görevinden istifa eden Furkan Torlak… Şimdi de elindeki yetkiyi defalarca yaptığı bel altı operasyonlar için kullanan Furkan Torlak… Şimdi de tetikçileriyle beni susturabileceğini, korkutabileceğini, sindirebileceğini sanıyor. Sizin ağababalarınıza teslim olmadım. Size hiç olmam. Cesaretiniz varsa kendiniz karşıma çıkın!"
***
Sanchez'in eşinin NATO Zirvesi için Ankara'ya gelme talebi reddedildi, hükümet "şaşkın"
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in eşi Begona Gomez'in, NATO Zirvesi için Ankara'ya gitme talebi reddedildi. İspanya hükümeti, Başbakan'ın eşinin Ankara'ya gitmesine izin verilmemesine tepki gösterdi. Hükümet yetkilileri, karardan dolayı şaşkın olduklarını belirtirken, kararı "hakimin bu davadaki zulüm, saplantı ve orantısız eylemlerinin kanıtı" olarak gördüklerini belirtti. https://t24.com.tr/dunya/sanchezin-esinin-nato-zirvesi-icin-ankaraya-gelme-talebi-reddedildi-hukumet-saskin,1334415
***
2026 Dünya Kupası’nda futbolun taktiksel kimlik krizi -Tuğrul Aşkar-
2026 Dünya Kupası bize şunu açıkça göstermektedir: Futbol artık yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda bir sistem mühendisliğidir. Endüstri 4.0’ın getirdiği teknolojik ve analitik dönüşüm, futbolun doğasını köklü biçimde değiştirmiştir. Bu değişim, oyunun kalitesini artırırken, çeşitliliğini azaltma riski de taşımaktadır.
Küresel futbol, 2026 Dünya Kupası ile birlikte yalnızca sportif bir rekabet alanı olmaktan çıkıp, aynı zamanda Endüstri 4.0’ın şekillendirdiği yeni bir üretim ve organizasyon modelinin sahadaki yansımasına dönüşmüş durumda. Bu yeni çağda futbol, sadece fiziksel performans ve teknik beceri üzerinden değil; veri analitiği, algoritmik karar alma süreçleri ve kolektif akıl üzerinden yeniden inşa ediliyor. Bu dönüşümün en çarpıcı sonucu ise, futbolun tarihsel olarak sahip olduğu “taktiksel kimliklerin” giderek silikleşmesi ve birbirine benzeşmesidir.
Endüstri 4.0 nedir?
Endüstri 4.0, üretim ve hizmet süreçlerinin dijital teknolojilerle yeniden şekillendiği dördüncü sanayi devrimini ifade eder. Bu yeni dönemde makineler, sistemler ve insanlar birbirine entegre bir yapı içinde çalışırken, karar alma süreçleri büyük ölçüde veri analizi ve yapay zekâ tarafından yönlendirilmektedir. Nesnelerin interneti sayesinde cihazlar arasında sürekli bir veri akışı sağlanmakta, bu da üretimin daha hızlı, verimli ve esnek hale gelmesine olanak tanımaktadır. Robotik sistemler ve otomasyon teknolojileri, insan müdahalesini azaltarak süreçleri otonom bir yapıya dönüştürürken; bulut bilişim ise tüm bu verilerin depolanmasını ve işlenmesini mümkün kılmaktadır. Sonuç olarak Endüstri 4.0, üretimin insan merkezli yapısından çıkarak veri ve teknoloji odaklı bir sisteme evrilmesini temsil etmektedir.
Peki, endüstri 4.0 futbolu merkez ve çevre olarak nasıl etkiliyor?
2026 Dünya Kupası’nın mevcut tablosuna baktığımızda, oyunun doğasının da dönüştüğünü görüyoruz. Turnuvanın yarısından fazlası geride kalmışken, elenen takımların büyük bir kısmı aslında kötü oynadıkları için değil, birbirine çok benzeyen oyun anlayışları içinde küçük farklarla kaybettikleri için turnuva dışı kaldılar. Bu durum, modern futbolun geldiği noktayı anlamak açısından son derece öğreticidir.
Endüstri 4.0 çağında futbol, yalnızca oyunun iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda küresel üretim ilişkileriyle de şekillenmektedir. Bu noktada merkez-çevre teorisi, modern futbolun yapısını anlamak açısından kritik bir açıklama gücü sunar. Günümüzde futbolun “merkezini”, veri analitiği, finansal sermaye, ileri teknoloji altyapısı ve küresel oyuncu ağlarını kontrol eden büyük ligler ve kulüpler; dünya kupasında ise merkez ülkeler oluşturmaktadır. Buna karşılık “çevre” ülkeler ise büyük ölçüde oyuncu yetiştiren, ancak bu yeteneğin ekonomik ve sportif değerini kendi sistemleri içinde maksimize edemeyen yapılardır. Endüstri 4.0’ın sunduğu veri, algoritma ve performans optimizasyonu araçları merkezde yoğunlaşırken; çevre, bu sistemin ham girdi sağlayıcısı olarak konumlanmaktadır.
Bu yapı, futbolun rekabet dengesini olduğu kadar taktiksel doğasını da dönüştürmektedir. Çünkü veri temelli karar alma süreçleri, oyun modellerini standartlaştırmakta ve küresel ölçekte benzer taktik anlayışların yayılmasına neden olmaktadır. Merkez ülkelerde gelişen oyuncular, aynı metodolojilerle eğitildikleri için milli takımlara da benzer oyun alışkanlıklarını taşımaktadır. Böylece hem merkez-çevre bağımlılığı yeniden üretilmekte hem de futbolun tarihsel olarak sahip olduğu kültürel ve taktiksel çeşitlilik aşınmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, yalnızca ekonomik bir hiyerarşi değil; aynı zamanda oyunun aklını ve kimliğini belirleyen küresel bir hegemonya düzenidir.
2026 Dünya Kupası’nda çevre ülkelerin performansları sürdürülebilir mi?
Çevre ülke takımlarının son 32’ye ve son 16’ya kalmaları veya çeyrek finale çıkabilme başarısı gösterebilmeleri, bu dünya kupasının rekabeti artırmasından daha çok, kimliğini koruyan ve futbolu doğru oynayan bazı çevre ülkelerin başarısı olarak görülebilir. Ancak, 2026 Dünya Kupası'nda merkez-çevre dinamikleri, hala rekabetçi dengeyi hâlâ büyük ölçüde merkez lehine koruyor. Merkez ülkelerin ve onların finansal üstünlüğüyle beslenen takımlar, turnuvanın ileri aşamalarında ezici bir hâkimiyet sergiliyor. Son 32 turuna kalan çevre ülke (periphery) milli takımları sayıca artmış olsa da (Afrika, CONCACAF, bazı Asya ve Güney Amerika temsilcileri gibi), son 16 ve özellikle çeyrek finale yükselenlerde bu sayı sınırlı kalıyor; örneğin Fas gibi istisnai başarılar dikkat çekse de, genel tablo merkez ülkelerin (Fransa, İngiltere, İspanya, Portekiz, Arjantin gibi) ağırlığını gösteriyor. Bu, Akşar’ın vurguladığı gibi, küresel sermaye akışlarının, oyuncu göçünün ve altyapı eşitsizliğinin doğal sonucu: çevre liglerden yetişen yetenekler merkez kulüplerde parlıyor, bu da milli takımlara yansıyor ve rekabetçi dengeyi bozuyor.
Bu yapı ne kadar sürdürülebilir bilinmez ancak Dünya Kupası’nı çevre liglerden ülkelerin kazanma olasılığı hâlâ çok düşük. Finansal uçurum ve yapısal bağımlılık nedeniyle çevre ülkelerin turnuva kazanması, büyük ölçüde mucizevi koşullar (mükemmel çekiliş, sakatlıkların azlığı, taktik üstünlük) gerektiriyor; tarihsel olarak da merkez/semi-merkez takımlar hâkim. Fas’ın 2022’deki gibi sürprizleri veya Norveç, Paraguay gibi takımların ilerleyişleri moral verici olsa da, uzun vadede sürdürülebilir bir denge için merkez liglerin hegemonyasını kıracak radikal reformlar (gelir paylaşımı, oyuncu akışında düzenleme) şart. Aksi takdirde, Dünya Kupası “merkezin şovu” olarak kalmaya devam edecek ve çevre ülkeler için en iyi senaryo “saygın yenilgi” olacak.
Futbol ekollerinin çöküşü
Yakın geçmişe kadar futbol, coğrafi ve kültürel kodlarla şekillenen belirgin oyun kimliklerine sahipti. İngiltere’nin fiziksel güce ve hava toplarına dayalı oyunu, Brezilya’nın estetik ve spontane “samba futbolu”, Almanya’nın disiplinli ve sistematik yaklaşımı, İtalya’nın savunma merkezli “catenaccio” anlayışı ya da İspanya Millî Takımı ile özdeşleşen tiki-taka oyunu… Tüm bu ekoller, futbolun çok kimlikli doğasının birer yansımasıydı.
Ancak bugün geldiğimiz noktada bu farklılıkların büyük ölçüde ortadan kalktığını görüyoruz. Artık bir takımın hangi ülkeye ait olduğunu yalnızca oyun stiline bakarak anlamak neredeyse imkânsız hale geldi. Çünkü tüm takımlar benzer prensipler üzerinden oynuyor: topa sahip olma, alan kontrolü, geçiş oyunu ve kompakt savunma.
Bu dönüşümün arkasında yatan temel dinamik ise futbolun endüstriyelleşmesidir. Artık kulüpler ve milli takımlar, birer “veri organizasyonu” gibi yönetiliyor. Oyuncu performansları, rakip analizleri ve maç stratejileri büyük ölçüde veri setleri üzerinden belirleniyor. Bu da farklılıkları azaltırken, standartlaşmayı artırıyor.
Oyunda kontrol, geçiş ve risk yönetimi değişti!
2026 Dünya Kupası’nda en dikkat çekici eğilimlerden biri, oyunun kaleden başlaması ve kalecinin aktif bir oyun kurucuya dönüşmesidir. Takımlar artık rakip baskısını kırmak için kendi ceza sahası içinde dahi kısa paslarla oyun kurmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, geçmişin “topu uzaklaştır, tehlikeyi savuştur” anlayışının tamamen terk edildiğini gösteriyor.
Modern futbolda risk, artık kaçınılması gereken bir unsur değil; yönetilmesi gereken bir değişkendir. Takımlar, topa sahip olarak riski minimize etmeye çalışırken, top kaybı anında ise organize bir savunma blokuna dönüşüyor. Bu durum, oyunun iki yönlü bir simetriye kavuştuğunu gösteriyor: hücum ederken savunmayı, savunma yaparken hücumu düşünmek.
Geçiş oyunları (transition), bu yeni sistemin merkezinde yer alıyor. Topun kazanıldığı anda hızla hücuma çıkmak ya da kaybedildiği anda anında baskı yapmak, modern futbolun vazgeçilmez unsurları haline geldi. Bu bağlamda kontra atak kavramı da evrim geçirerek daha kompleks bir yapıya büründü.
Orta sahanın dönüşümü ve kanatların yükselişi
Geleneksel olarak oyunun kalbi olarak kabul edilen orta saha, artık daha az risk alınan bir bölgeye dönüşmüş durumda. Takımlar, merkezde top kaybının yaratacağı tehlikeleri minimize etmek adına oyunu daha çok kanatlara yönlendiriyor. Bu da kanat oyuncularının ve beklerin önemini artırıyor.
Orta sahada uzun süreli paslaşmalarla oyunu kontrol etme anlayışı yerini, daha dikine ve hızlı hücumlara bırakmış durumda. Bu değişim, Lionel Messi gibi oyun zekâsı yüksek oyuncuların bile artık daha hızlı karar vermek zorunda kaldığı bir yapıyı beraberinde getiriyor.
Kimliğini koruyanlar başarılarını sürdürebilecekler mi?
Her ne kadar genel eğilimler benzeşme yönünde olsa da bazı takımlar hâlâ özgün kimliklerini korumayı başarıyor. Fransa Millî Takımı, çok yönlü hücum organizasyonlarıyla dikkat çekerken; Arjantin Millî Takımı, tarihsel olarak Diego Maradona ile başlayan “yıldız merkezli” oyun anlayışını sürdürmektedir.
Brezilya ise teknik kapasitesi ve estetik oyun anlayışıyla hâlâ farklı bir çizgide dururken, Japonya gibi Asya temsilcileri disiplin ile teknik beceriyi harmanlayan hibrit bir model sunmaktadır. Ancak bu örnekler, genel eğilimin dışında kalan istisnalar olarak değerlendirilebilir.
Sonuç itibarıyla futbolda yeni bir paradigma ile karşı karşıyayız!
2026 Dünya Kupası bize şunu açıkça göstermektedir: Futbol artık yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda bir sistem mühendisliğidir. Endüstri 4.0’ın getirdiği teknolojik ve analitik dönüşüm, futbolun doğasını köklü biçimde değiştirmiştir. Bu değişim, oyunun kalitesini artırırken, çeşitliliğini azaltma riski de taşımaktadır.
Taktiksel kimliklerin silikleşmesi, futbolun evrenselleşmesinin bir sonucu olarak görülebilir. Ancak bu durum aynı zamanda futbolun ruhunu oluşturan kültürel farklılıkların da erozyona uğraması anlamına gelmektedir.
Gelecekte futbolun nasıl evrileceği sorusu ise hâlâ açık. Belki de yeni bir kırılma noktası, yeniden özgün kimliklerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Ancak bugün için net olan bir şey var: Futbol, artık sadece sahada oynanmıyor; veri merkezlerinde, analiz odalarında ve algoritmaların içinde yeniden yazılıyor.
/././
İBB davasında 63. gün / İmamoğlu salona getirilmedi; avukatının "Karar yazılmadan yapılamaz" itirazına mahkeme başkanından yanıt: Arada yazarız
İmamoğlu duruşmaya getirilmedi, avukatı Tora Pekin söz isteyerek “Bir karar olmaksızın duruşmaya getirilmedi” dedi. Mahkeme başkanı, “Arada kararı yazarız” yanıtını verdi. Pekin, “Müvekkilimin şu an getirilmesini talep ediyorum” ifadelerini kullandı. Mahkeme başkanı ise “Kararımızı verdik, yarın kendisini getiririz” diye konuştu. https://t24.com.tr/politika/ibb-davasinda-63-gun-imamoglu-salona-getirilmedi,1334488
Ankara'da NATO karşıtı eyleme müdahale: 22 öğrenci, Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları ve avukatlar gözaltında
Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları
Ankara'da NATO Zirvesi'ni protesto etmek isteyen vatandaşlara polis müdahale etti. Aralarında TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TİP Sözcüsü Sera Kadıgil, DEM Parti Milletvekili Keziban Konukçu, EMEP Milletvekilleri İskender Bayhan ile Sevda Karaca'nın da bulunduğu birçok kişi ablukaya alındı. ÇHD Ankara Şubesi'nden yapılan açıklamada 22 öğrencinin yanı sıra avukatlar Döndü Kurşunoğlu, Ece Ünsal ile Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları ve Halkevleri MYK Üyesi Nebiye Merttürk'ün de gözaltına alındığı belirtildi. Aralarında TİP Ankara İl Başkanı Fırat Çoban’ın bulunduğu çok sayıda TİP üyesi de gözaltına alındı. https://t24.com.tr/gundem/ankarada-nato-karsiti-eyleme-mudahale-22-ogrenci-ve-avukatlar-gozaltinda,1334505
***
Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda 170 bin dolarlık "fotoğraf borsası" iddiası: Erdoğan'ın eski başdanışmanı Şener de sanık
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde para karşılığı fotoğraf ve görüşme ayarlandığı iddiasıyla yürütülen soruşturmada hazırlanan iddianamede Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski başdanışmanı İhsan Şener’in de aralarında bulunduğu 19 kişi sanık oldu. İddianamede, Külliye’ye giriş ve danışman odasında fotoğraf çektirilmesi için 170 bin dolar talep edildiği ve paranın bir bölümünün araçta teslim edildiği iddiası yer aldı. https://t24.com.tr/gundem/cumhurbaskanligi-sarayinda-170-bin-dolarlik-fotograf-borsasi-iddiasi-erdoganin-eski-basdanismani-sener-de-sanik,1334497
DOA sisteminin ardından fiyat artışı: Su fiyatlarına 3 ila 5 lira arasında zam
Bazı su üreticileri, Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin yürürlüğe girmesiyle yeniden fiyat artışına gitti. Temmuz ayında başlayan uygulama kapsamında tüketicilere 1 lira depozito iadesi yapılması öngörülürken, market raflarında su fiyatlarının 3 ila 5 lira arasında arttığı görüldü.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın 1 Temmuz itibarıyla Türkiye genelinde uygulamaya aldığı Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sistemi, çevresel kazanımlarının yanı sıra fiyat tartışmalarını da beraberinde getirdi. Uygulama kapsamında vatandaşlar, iade ettikleri plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı başına 1 TL geri ödeme alacak. Sistemin ekonomiye yaklaşık 30 milyar liralık katkı sağlaması hedefleniyor.
Etiketlerde 1 TL yerine 3-5 TL'lik artış
Türkiye gazetesinin haberine göre; bazı ambalajlı su üreticileri, yalnızca 1 liralık depozito bedelini yansıtmak yerine ürün fiyatlarını 3 ila 5 lira arasında artırdı. Bu durum tüketicilerin tepkisini çekerken, sosyal medyada çok sayıda kullanıcı fiyat artışlarının depozito uygulamasıyla açıklanamayacağını savundu.
***
T-24















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder