Başkentte NATO kuşatması sürüyor: Sokaklar 7/24 'kayıt' altında -Sıla Yılmaz-
Zirve bitti, delegasyonlar dağıldı ancak Ankara sokaklarına yerleştirilen devasa izleme ağı varlığını aynen koruyor. NATO Zirvesi için yerleştirilen binlerce kamera sökülmedi, halen başkent halkını izlemeye devam ediyor. Yapay zeka destekli gözcü kameralarla biyometrik verilerin taranmasının da KVKK'yi ihlal ettiği belirtiliyor.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO zirvesi kapsamında Ankara’da geniş güvenlik önlemleri alınmıştı, güvenlik önlemleri kapsamında kentin Kızılay, Çankaya ve Gaziosmanpaşa gibi en işlek merkezi alanlarına çıkan tüm ana yolları araç trafiğine tamamen kapatıldı; metro hatları ve otobüs güzergahları iptal edilerek kentteki insan hareketliliği durma noktasına getirildi. Kamu personeline ve zirve güzergahındaki üniversitelere idari izin verilirken, şehrin meydanları ve parkları kilometrelerce uzunluktaki beton bariyerler ve çelik çitlerle çevrilerek "kırmızı alan" ilan edildi. Diğer illerden getirilen takviye ekiplerle birlikte on binlerce polis, bekçi ve jandarma sokaklarda vardiyalı olarak konumlandırıldı, yüksek binaların çatılarına keskin nişancılar yerleştirildi ve kent semaları 48 saat boyunca helikopter ile dron mobilizasyonuyla havadan abluka altına alındı.
Bu önlemler arasında Kent Güvenlik Yönetim Sistemi (KGYS) kapsamında başkente 6 bin adet kamera ve 100 kritik noktaya üst düzey gözcü kameralar yerleştirildi. Kent adeta bir "kırmızı alan" hapishanesine çevrilirken, sokaklar binlerce kolluk kuvveti ve ağır bariyerlerle yurttaşlara kapatıldı. Zirve bitti, delegasyonlar dağıldı; ancak Ankara sokaklarına yerleştirilen devasa izleme ağı varlığını aynen koruyor. Resmi söylemde "konuk liderlerin güvenliği ve terör önlemleri" olarak ambalajlanan bu teknolojik yığınak, zirvenin ardından sökülmedi. Ankara’nın caddelerinde, sokaklarında ve meydanlarında duran binlerce kamera, şimdi doğrudan başkent halkını, emekçileri ve gençleri 7/24 izlemeye devam ediyor.
'Güvenlik' kimin için?
Yüz tanıma yeteneğine sahip bu üst düzey yapay zeka tabanlı kameralar, herhangi bir yargı kararı olmaksızın sokaktaki yurttaşların biyometrik verilerini işleme, kitleleri profilleme ve fişleme potansiyeli taşıyor. Bir savaş örgütünün ağırlanması için harcanan milyonlarca liralık bütçe halkın cebinden çıkarken, zirveden geriye kalan tek "kamusal miras" halkın her adımını izleyen dijital bir ağ oldu. Kamusal alanın bu denli yoğun bir teknolojik kuşatma altına alınması, iktidarın toplumsal muhalefeti ve sokak eylemliliklerini daha baştan baskılama arzusunun bir kanıtı niteliğinde.

Zirve kapsamında devreye alınan bu teknolojik altyapının, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nu (KVKK) da yapısal olarak ihlal ettiği belirtiliyor. Kanunun 6. maddesine göre bireylerin yüz hatları ve fiziksel görüntüleri "özel nitelikli kişisel veri" (biyometrik veri) kapsamında. Bu verilerin işlenmesi yurttaşların açık rızasına ya da kanunda açıkça belirtilen istisnai hükümlere bağlı. Sokaktaki binlerce insanın haberi ve onayı olmadan yapay zeka destekli gözcü kameralarla biyometrik verilerinin taranması bu kuralın açıkça ihlali anlamına geliyor.
Dahası kanunun 4. maddesinde yer alan verilerin "belirli, açık, meşru amaçlar için işlenmesi" ve "işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olması" ilkeleri de yok sayılmış durumda. Zira kameraların kurulma gerekçesi olan 7-8 Temmuz'daki NATO Zirvesi tamamlandı ve veri işlemeyi “meşru” kılan "geçici amaç" ortadan kalktı. Buna rağmen sistemin sökülmeyerek kalıcı bir kitle gözetimine dönüştürülmesi, hem kanunun ölçülülük sınırını aşıyor hem de veri sorumlusunun uymakla yükümlü olduğu "aydınlatma" ve "verileri süresinde imha etme" zorunluluklarını yok sayarak açık bir yasa ihlali oluşturuyor.
***
SSS Yıldızlar Holding madencinin parasını ödemiyor: Elazığ'da Eti Gümüş işçileri eylem başlattı
Elazığ'ın Maden ilçesinde faaliyet gösteren Eti Gümüş İşletmesi'nde çalışan 176 işçi, yaklaşık 1,5 yıldır maaşlarını alamadıkları için eylem başlattı. Geçtiğimiz ay Ankara'da SSS Yıldızlar Holding yönetimiyle görüşen işçiler, kendilerine verilen "maaş ödemelerinin yapılacağı" sözünün tutulmadığını ifade ederek, 24 Temmuz'a kadar hakları teslim edilmediği takdirde Ankara'ya yürüyeceklerini duyurdu.
Elazığ'ın Maden ilçesinde faaliyet gösteren, SSS Yıldızlar Holding'in işlettiği Eti Gümüş İşletmesi'nde çalışan 176 işçi, yaklaşık 1,5 yıldır maaşlarını alamadıkları gerekçesiyle eylem başlattı. İşçiler, yaklaşık bir ay önce şirket yönetimiyle Ankara'da görüştüklerini, kendilerine maaş ödemelerinin yapılacağı yönünde söz verildiğini ancak aradan geçen süreye rağmen herhangi bir ödeme yapılmadığını belirtti.
İşçiler, yalnızca maaşlarının değil, tazminat ve ikramiye alacaklarının da ödenmediğini ifade etti. Yetkililere çağrıda bulunan işçiler, taleplerinin karşılanmaması halinde eylemlerini Ankara'ya yürüyüşle sürdüreceklerini söyledi.
2024 yılında emekli olduğunu belirten bir işçi yaşadığı ekonomik sıkıntıları anlatarak, "İki yıldır maaş alamıyoruz. 2024'te emekli oldum, herhangi bir tazminat vermediler. Yaklaşık 11 aydır da maaş ödemesi yapılmadı. Ben perişanım, çocuklarım perişan, ailem perişan. Dört bankaya borçluyuz, ödemelerimizi yapamıyoruz. Haciz geliyor. Herhangi bir esnafı gördüğümüz zaman yolumuzu değiştiriyoruz. Acilen bu mağduriyetimizin giderilmesini istiyoruz" dedi.
Yıllardır işletmede çalıştığını söyleyen bir başka işçi ise, "Yaklaşık bir yıldır zorunlu ücretsiz izindeyim. Beş aylık maaşımı da iki yıldır alamıyorum. Mağdurum. Bu yüzden başka hiçbir yerde çalışmaya da gidemiyorum. Hakkımı istiyorum" diye konuştu.
Bir başka işçi de devlet yetkililerine çağrıda bulunarak, "Arkadaşlarımızın hepsi mağdur. Maaşlarımızı alamıyoruz, tazminatlarımızı alamıyoruz. Devlet büyüklerimizden, şirketin değil mağdur olan işçilerin arkasında durmalarını istiyoruz. Devletimizden mağdur olan arkadaşlarımızın arkasında durmasını istiyoruz" dedi.
Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyeleri de eylem sırasında açıklamalarda bulundu. Bir işçi, yaklaşık bir ay önce şirket yönetimiyle görüşmek üzere Ankara'ya gittiklerini belirterek şunları söyledi:
"Yaklaşık bir ay önce Ankara'ya yönetimle görüşmeye gittik. Yönetim bize söz verdi ancak sözünü tutmadı. Bu mağduriyetimiz giderilene kadar grevimiz devam edecektir. Bize maaş ödemesi yapılmadı. Zorunlu ücretsiz izin uygulaması devam ediyor. Tazminatlarımız verilmedi. Biz, maaş ödemelerimizin yapılmasını, tazminatlarımızın verilmesini ve zorunlu ücretsiz izin uygulamasının sona erdirilmesini istiyoruz."
***
İşten çıkarılan Beşiktaş Belediyesi işçileri açlık grevinde: Basın açıklamasını okurken baygınlık geçirdi
Beşiktaş Belediyesi’nin işten çıkardığı işçiler açlık grevlerinin 13. gününde CHP Beşiktaş İlçe Binası önünde eylem yaptı. Açıklamayı okuyan işçi baygınlık geçirmesi üzerine hastaneye kaldırıldı. Bu sırada eylem yerine gelen CHP İlçe Başkanı ise işçilerin tepkileriyle karşılaştı.
İstanbul’da CHP’li Beşiktaş Belediyesi’nde işten çıkarılan işçilerin işe iade mücadelesi sürüyor.
Altı yıl büro elemanı olarak çalıştığı belediyeden düzensiz yatırılan maaşların ne zaman ödeneceğini sorduğu için geçen Kasım ayında işten çıkarılan Turan Çil, 200 günü aşkın süre belediye binası önünde işe iade talebiyle oturma eylemi yapmıştı.
Turan Çil işe geri dönmek talebiyle 6 Temmuz’da açlık grevi başlattı. Çil’e Beşiktaş Belediyesi’nce işten çıkarılan Cem Devran Çiftçi ve Uğur Gülen de katıldı.
Üç işçinin sürdürdüğü açlık grevinin 13. gününde bugün işçiler CHP Beşiktaş İlçe Örgütü binası önünde basın açıklaması düzenledi.
“İşimize iade olana dek açlık grevindeyiz” yazılı pankartın açıldığı eylemde Turan Çil basın açıklamasını okuduğu sırada baygınlık geçirdi.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/whatsapp-video-2026-07-18-at-17.16.59.mp4
Çil çağrılan ambulansla hastaneye kaldırılırken CHP Beşiktaş İlçe Başkanı Mehmet Arslan’ın yanlarına gelmesi işçilerin tepkilerine neden oldu.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/whatsapp-video-2026-07-18-at-17.16.57.mp4
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/whatsapp-video-2026-07-18-at-17.16.59-2.mp4
Açlık grevinin 13. gününde basın açıklamasını okurken baygınlık geçiren Çil’in hastaneye götürülmesinin ardından basın açıklaması bir başka işçi tarafından okundu.
'Tek talebimiz var: İşimizi geri istiyoruz'
“Aylardır Beşiktaş Belediyesi önünde onurumuz, alın terimiz ve ekmeğimiz için direniyoruz. Tek talebimiz var: İşimizi geri istiyoruz” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi: Maaşımızın ne zaman yatacağını sorduğumuz için bir aileyi açlığa mahkûm etmek vicdana da, hukuka da, insanlığa da sığmaz. Emekçinin hakkını aramasını suç gibi göstermek, ekmeğiyle cezalandırmak zulümdür. Daha da acısı; seçim döneminde omuz omuza mücadele ettiğimiz, kazanması için emek verdiğimiz bir anlayışın bugün bu haksızlığı bize yaşatmasıdır. Bunu ne vicdan kabul eder ne de adalet. Bugün açlık grevimizin 13. günündeyiz. Sadece biz değil, çevremizdeki insanlar da artık bu sessizliğe ve duyarsızlığa tepki gösteriyor. Her geçen gün büyüyen bu adaletsizliğin sorumluluğu, çözüm üretmeyenlerindir.”
'Söylemlerle değil icraatla emekten yana olunur'
Açıklama şu ifadelerle devam etti: Buradan açıkça soruyoruz: Artık yeter! Siz kime hizmet ediyorsunuz? Bu direnişin uzaması kimin işine yarıyor? Emekçiyi açlığa mahkûm ederek neyi kazanmayı hedefliyorsunuz? Meydanlarda ‘Emekçinin hakkını vermeyen bizi karşısında bulur' diyenler, bugün kendi kapılarının önünde hakkını isteyen işçilere sırtını dönemez. Söylemlerle değil, icraatlarla emekten yana olunur. Biz geri adım atmayacağız. Haklı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Çünkü biz ayrıcalık değil, yalnızca emeğimizin karşılığını ve işimizi istiyoruz. Hak, hukuk, adalet istiyoruz. İşimize geri iade olana dek mücadele edeceğiz.”
***
Petrol Ofisi’ni Vitol’e kaybettiğimiz gibi kaybediyoruz ülkemizi -Berkay Kemal Önoğlu-
Peki yoksul halkımızın parasıyla, emeğiyle ve Sovyetlerin eşsiz destekleriyle kurulan bu devasa stratejik altyapının akıbeti ne oldu? Bugün bu rafineriler ve Petrol Ofisi kimlerin elinde? Hikayenin devamı, Türkiye'nin egemenliğinin emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine nasıl peşkeş çekildiğinin hazin bir fotoğrafını ortaya koyuyor.
1920'lerin sonu ve 1930'ların başında sanayileşmeye çalışan genç Cumhuriyetin parası da petrolü de yoktu. Dünya petrol piyasası Batılı devlerin (Yedi Kız Kardeş olarak bilinen Exxon, Mobil, BP vb.) tekelindeydi ve fiyatlar Türkiye için çok pahalıydı. Türkiye bu tekelden kurtulmak için Kurtuluş Savaşı'nda yoldaşlığını gördüğü, emperyalist işgal güçlerine karşı devrim cephesinde birlikte olduğu SSCB ile yeni ve önemli bir işbirliğine gidecekti.
Genç cumhuriyetin Batılı petrol kartellerine bağımlılığını kırmak amacıyla 1920’lerin sonunda Türkiye’ye gelen Sovyet kurumu Neft Sendikat, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin petrol ürünlerinin üretimi, lojistiği ve satışı için kurduğu resmi petrol sendikasıydı. Kısa sürede enerji arzında devasa bir paya ulaştı. 1933 yılına gelindiğinde Türkiye'nin toplam petrol ithalatının yaklaşık yüzde 47'sini tek başına bu kurum sırtlıyordu. Üstelik Neft Sendikat’ın Türkiye’deki faaliyetleri yalnızca hammadde satışı ile de sınırlı değildi. İstanbul başta olmak üzere stratejik kıyılarda lojistik altyapı tesisleri kuruldu. İstanbul Belediyesi ile yapılan özel anlaşmalarla; Beykoz’da binlerce metreküplük devasa yakıt tanklarından oluşan Çubuklu Siloları, başka akaryakıt depolama alanları, teneke/varil fabrikaları, ofisler ve işçi lojmanları bu dönemde inşa edildi. Kurulan bu altyapı genç cumhuriyete, uluslararası tekellerin dayattığı yüksek fiyatları aşarak kendi yakıtını depolama ve dağıtma imkanı sağlayan ilk fiziki omurgayı sunmuş oldu.
İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı yeni durum karşısında Sovyetler Birliği'nin kendi iç kaynaklarını ve lojistiğini savaş ekonomisine göre yeniden planlaması üzerine, Neft Sendikat 1940 yılında Türkiye'deki varlıklarını satma kararı aldı. Söz konusu stratejik altyapıyı korumak adına 1941 yılında yürürlüğe giren Millî Korunma Kanunu kapsamında; bu köklü işbirliğinden türeyen Neft Sendikat'ın tüm tesislerini, depolarını Türkiye Cumhuriyeti satın aldı. Satın alınan bu altyapı ve bayiler ise Petrol Ofisi'nin kurulmasında temel yapı taşını oluşturdu. POAŞ kurulduğunda yüzde yüz devlete ait bir Kamu İktisadi Teşebbüsü idi. Kuruluşun arkasındaki en büyük motivasyon ise, şüphesiz kardeş Sovyet halkıyla birlikte omuzlanılan ilk yılların ardından, enerji depolama ve yönetmede bağımsızlık fikrinin ta kendisidir.
Sonra arada ne oldu?
Bildiğimiz hikayeye geliyorum. II. Dünya Savaşı bittiğinde, Türkiye NATO’ya, Amerikan emperyalizminin emrine girdi. NATO eliyle vesayet altına alınıp, bağımsızlık ve egemenliği iç edildi. Bu dönemde Sovyetler Birliği'nin güya Türkiye'yi tehdit ettiği algısı oluşturuldu. Soğuk Savaş boyunca anti-komünizm temel politika haline getirildi ve bunun için de Sovyet düşmanlığı yaratıldı. Oysa korkulan ve tehdit olarak görülen gerçekte SSCB değil, komünizmin kendisiydi. Komünizm halkımızı değil ama; elbette başımıza çöreklenmiş, kaynaklarımızın üzerine çökmüş burjuvaziyi, yani Türk sermaye sınıfını fena halde korkutuyor ve tehdit ediyordu…
SSCB gerçekten bir tehdit olsaydı, Petrol Ofisi’nin hikayesinin Sovyetler ile doğrudan kesiştiği tek dönem devrimci kuruluş dönemi olarak kalırdı. Ama öyle olmadı.
1960’lar ve 1970'lerde Türkiye, Petrol Ofisi'nin satacağı akaryakıtı yerli olarak üretebilmek için rafineriler kurmak istedi. Batı dünyası; ABD’siyle, IMF’siyle Türkiye'nin ağır sanayi ve rafineri kurmasına sıcak bakmıyordu. Türkiye yönünü yine kuzeye; en büyük tehdit, en büyük öcü, her türlü musibetin ve belanın kaynağı(!) SSCB’ye döndü.
Bugün Türkiye’nin enerji kalbini oluşturan İzmir Aliağa Rafinerisi (TÜPRAŞ); 1960'ların sonunda Sovyetler Birliği’nin teknolojisi, mühendisliği ve sağladığı 200 milyon dolarlık devasa krediyle kuruldu. Sovyet mühendisleri İzmir'e gelerek tesisin inşasına katıldı. Petrol Ofisi, uzun yıllar boyunca Sovyet altyapısı üzerine kurulan ve Sovyet teknolojisiyle damıtılan ham petrolü halka dağıtan başlıca el oldu. Petrol Ofisi bir Sovyet girişimi değildi ama Erken Cumhuriyet'in sanayileşme gayretine omuz veren Sovyetler Birliği'nin mirası üzerine kuruluydu. Sovyetler Birliği'nin yaklaşık 40 yıl arayla verdiği eşsiz stratejik desteklerle büyümüştü.

Peki yoksul halkımızın parasıyla, emeğiyle ve Sovyetlerin eşsiz destekleriyle kurulan bu devasa stratejik altyapının akıbeti ne oldu? Bugün bu rafineriler ve Petrol Ofisi kimlerin elinde?
Hikayenin devamı, Türkiye'nin egemenliğinin emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine nasıl peşkeş çekildiğinin hazin bir fotoğrafını ortaya koyuyor. 12 Eylül ile açılan, AKP iktidarıyla zirveye ulaşan neoliberal yağma dalgası, bu ülkenin en stratejik varlıklarını birer birer düşürdü. Petrol Ofisi, 2000 yılında başlayan şaibeli süreçlerle önce Doğan Grubu'na, ardından Avusturyalı OMV şirketine ve nihayetinde dev bir çokuluslu şirkete, Hollanda merkezli Vitol Group'a satıldı. Yukarıda hikayesini emperyalist tekellere karşı devrimci bir ittifakın dayanışmasıyla başlattığımız Petrol Ofisi, bugün tamamıyla emperyalist tekellerin malı haline geldi.
Sovyet mühendislerinin emeğiyle inşa edilen Aliağa Rafinerisi, 2005 yılında gerçekleştirilen blok TÜPRAŞ satışı ile Türkiye'nin en büyük sermaye grubu olan Koç Holding’e devredildi. Evet, satıldı dahi denilemez, resmen devredildi. Bu satış o kadar kârlı bir yağma operasyonu oldu ki, Koç bunu ilk üç yılın net kârıyla derhal amorti etti.
Cumhuriyet'in zamanında emperyalist ablukayı yarmak için, bağımsızlık refleksiyle kurduğu, silah arkadaşı SSCB ile omuz omuza yarattığı ne varsa bugün yerli para babalarının ya da uluslararası sermayenin kârına kâr katıyor.
Eski işgalcilerin dümen suyuna girip onları "dost" gören, kuruluşundaki asıl dostlarını satan Türkiye Cumhuriyeti'nde, bugün artık "cumhuriyetten" dahi söz edemiyorsak, özünde bu ülke bir serbest pazar olarak yeniden ve köklü biçimde dönüştürüldüğü içindir.
Ama “tercih böyle olmayabilirdi" demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Tercihler sınıfsaldır ve ülkemizin hikayesi son derece doğaldır. İkidir bu köşede yazdığım sonuç tarihsel bir yasadır. Burjuvazi kendi devrimlerine ihanet etmek zorundadır. Sermaye kesintisiz birikmelidir.
İktidarda olduğu sürece devrimleri ortada bırakmayacak, onları mantıki ve nihai sonuçlarına taşıyacak tek bir güç vardır: İşçiler. İşçiler iktidarı almadılarsa, eski işgalciler yeniden; fakat bu kez belki ordularıyla değil; özelleştirme ihaleleriyle, uluslararası tekelleriyle ve yerli işbirlikçileriyle toprağımızı kirletirler.
Onun için; yeniden cumhuriyet demek, sosyalist cumhuriyet demektir.
/././
Milli Mücadele’nin Ramiz’i…-Atilla Özsever-
Hasan Tahsin Benli’nin “Ramiz” isimli kitabı, Osmanlı döneminde Teşkilat-ı Mahsusa’ya girip Milli Mücadele’ye katılan büyük babası Binbaşı Ramiz’in hikayesini anlatıyor. Ramiz Bey, İsmet İnönü’nün de Anadolu’ya geçişine katkı sağlayan, Adapazarı’nda gerici kışkırtmalara karşı mücadele eden bir Kuvacı…
Milli Mücadele dönemine ilişkin yeni bir kitap daha yayınlandı. Hasan Tahsin Benli’nin “Ramiz - Teşkilat-ı Mahsusa’dan Milli Mücadele’ye” isimli kitabı (Mayıs 2026, Cumhuriyet Kitapları), büyük babası Ramiz Bey’in yaşam öyküsünü anlatan bir kitap.
1883 yılında Artvin’in Hopa ilçesinde doğan Ramiz Bey, Kara Harp Okulu’nu bitirip subay çıktıktan sonra 1914 yılında Teşkilat-ı Mahsusa’ya girer, daha sonra Milli Mücadele’ye katılarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve insan temininde rol oynar, Adapazarı bölgesinde de padişah kuvvetlerinin oluşturduğu gerici kışkırtmalara karşı Kuvay-ı Milliye safında yer alır.
Binbaşı rütbesine kadar yükselen Ramiz Bey, Cumhuriyet’in ilanından sonra da Giresun Askerlik Şubesi’nde görev yapar. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık mücadelesinin sade kahramanları arasında yer alan Binbaşı Ramiz, geride onurlu bir yaşam bırakarak 1933 yılında ve 50 yaşında bu dünyadan ayrılır.
Büyük babasının yaşam öyküsünü, yaşadığı tarihsel bağlamının çerçevesinde bir belgesel tadında anlatan Hasan Tahsin Benli (1963), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) mezunu olup uzun yıllardır sendikalarda uzman olarak çalışmaktadır.
Balkan Savaşı’nda görev
Hasan Tahsin Benli, Ramiz Bey’in yaşam öyküsünü anlatırken o dönemdeki Balkan Savaşı’nı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na girişini ve çöküşünü bir arka plan çerçevesinde dile getiriyor.
Yazar Benli, aile bağlamının tarihsel bağlarını da akademik bir tarama çerçevesinde ortaya koyuyor. Benli, bu çalışmasıyla ilgili olarak 800’ü aşan kitap, makale, yüksek lisans ve doktora tezinden yararlandığını belirtiyor.
Henüz 17 yaşında iken 1900 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ne giren Ramiz, 1905 yılında Kara Harp Okulu’ndan piyade subayı olarak mezun olur.
1905 ile 1912 yılları arasında çeşitli illerde kıta hizmeti görevinde bulunan Ramiz Bey, Balkan Savaşı döneminde 1912 yılında bölük komutanı olarak Çatalca Muharebesi’ne katılır.
Teşkilat-ı Mahsusa’ya giriş
Trablusgarp ve Balkan Savaşı deneyimlerini yaşamış olan Harbiye Nazırı (Bakanı) Enver Paşa, öncelikle Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı gayri nizami bir savaş yürütmek amacıyla Teşkilat-ı Mahsusa adlı bir yapılanmaya gider.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı olan bu örgütlenme, düşman güçlerinin casusluk ve sabotajla yıpratılmasını amaçlayan gizli askeri-sivil bir teşkilattır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir görevi de, Batı Cephesi’nde Almanya’ya yardım amacıyla Rusya’nın Kafkasya’da daha fazla asker bulundurmasını sağlamaya yönelikti.
Ruslar, Kafkaslar bölgesinde hem Osmanlı’nın düzenli ordusu, hem de Teşkilat-ı Mahsusa ile mücadele ederken Batı’daki Alman ordularına karşı daha az kuvvet sevk edeceklerdi. Bu teşkilat, oluşturulan çete kuvvetleriyle birlikte Rus ordusunun ikmal yollarına sabotajlar yapacaktı.
İşte böyle bir görevle ilgili olarak Yüzbaşı Ramiz, 1914 yılında akrabaları vasıtasıyla Trabzon’da Teşkilat-ı Mahsusa’ya katılır, 1916 yılına kadar Kafkas bölgesinde faaliyetlerde bulunur. Hasan Tahsin, bu teşkilatın nasıl ve kimlerden oluştuğunu, neler yaptığını detaylı bir biçimde anlatıyor.
Filistin’de esir düşmek
1917 Bolşevik Devrimi nedeniyle Kafkas Cephesi’nde Ruslarla savaş bitince Ramiz Bey, kuzeni Rauf Beyle birlikte Ortadoğu’ya Filistin Cephesi’ne gönderilir. Filistin’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı bünyesindeki 7. Ordu’nun başında Mustafa Kemal Paşa vardır.
Yüzbaşı Ramiz, bu cephede İngilizlerle yapılan göğüs göğse muharebelere katılacak, akşamında da esir düşecektir. Esirler arasında daha sonra cumhurbaşkanı olacak Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay da vardır. Hasan Tahsin, İngilizlerin Esir Kampı’nda Osmanlı subaylarına yapılan muameleleri, günlerinin nasıl geçtiğini harp tarihi anıları şeklinde gayet güzel dile getiriyor.
30 Ekim 1918’de Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Mütarekesi imzalanır, Osmanlı savaşı kaybetmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın 7. Ordu karargahı da lağvedilmiştir, Kemal Paşa Harbiye Nezareti emrine verilerek Kasım 1918’de İstanbul’a gelir.
İngilizler, mütareke imzalanıp savaş fiilen bitmesine rağmen esirlerin bırakılmasını geciktirir. Ramiz ve Rauf beyler, esir kampında 16 ay kalır. Nihayet 5 Ocak 1920 günü İstanbul’a ulaşırlar.
Milli Mücadele’ye katılım
Ramiz ve Rauf beyler, esaret dönüşü sonrasında Trabzon’a tayin edilir ancak o dönem Osmanlı’da Milli Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa (Çakmak) ve müsteşarı İsmet Bey’in (İnönü) girişimiyle Adapazarı’ndaki Kuvayı Milliye’ye sevki gerçekleşir.
Ramiz Bey, uzun bir aradan sonra Adapazarı’nda bulunan ailesine kavuşur ve iki buçuk yaşına gelmiş kızı Perihan’ı ilk kez görecektir. O dönemde Kocaeli ve Adapazarı bölgesi, Karakol Cemiyeti vasıtasıyla Anadolu’ya silah, cephane ve insan sevkiyatı için önemli bir bölgedir.
Ramiz ve Rauf beyler, padişah yanlısı ve Milli Mücadele’nin aleyhinde olan gerici güçlere karşı bölgede yaşayan Karadenizlileri örgütleyerek Kuvayı Milliye’yi güçlendirirler. Mustafa Kemal Paşa’nın sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) da, 1953 yılında yayınlanan “Milli Mücadele Hatıraları” adı kitabında bu bölgede Ramiz ve Rauf beylerin çalışmalarından söz eder.
Ramiz ve Rauf beyler, Ankara’ya geçmek ve Milli Mücadele’ye katılmak isteyenlerin güvenli bir şekilde bölgeden geçmelerine yardımcı olurlar. Nisan 1920’de bu geçişler sırasında yardım edilenler arasında İsmet Bey (İnönü) ve arkadaşları da vardır. Halide Edip (Adıvar) da, bu süreçte Ankara’ya giderken Ramiz ve Rauf beylerin yardımını “Türk’ün Ateşle İmtihanı” isimli kitabında anlatır.
Giresun Askerlik Şube Başkanlığı
Adapazarı’nın işgalden kurtulduğu ve Türk ordusunun Batı Cephesi’nde Yunanlıları yenilgiye uğrattığı günlerde Ramiz Bey de, binbaşılığa terfi ettirilir. Ramiz Beyin sağlığı, Balkan Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye kadar uzanan 10 yıllık süreçte giderek bozulmuştur.
Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile bitmesinin ve Lozan Antlaşması’nın ardından Binbaşı Ramiz’in tayini Giresun Askerlik Şubesi Başkanlığı’na çıkar. Bu tayinde Mustafa Kemal Paşa’nın da rolü olduğu belirtilir. Gazi Paşa, 19 Eylül 1924’te Giresun’a gelip Ramiz Beyi de ziyaret eder.
Binbaşı Ramiz, İstiklal Madalyası ile birlikte dört madalya sahibidir. Bu Milli Mücadele kahramanı, şeker hastalığı ve diğer sağlık sorunları nedeniyle 17 Ağustos 1931’de emekli olur. 10 Nisan 1933’te de bu dünyadan ayrılır…
Ramiz Bey, vefat ettiğinde henüz soyadı kanunu çıkmamıştı. 1934’te yasalaşan soyadı kanunu ile ailesi “Benli” soyadını almıştır.
Ömrünün önemli bir bölümü savaşlarda geçen, ülkesinin bağımsızlığı için mücadele eden Ramiz ve diğer kahramanlarla ilgili olarak şair Nevzat Bilgiç’in şu mısraları dikkat çekicidir:
“Hendek-Adapazarı ve diğer beldeleri
Kuvay-ı Milliye’ye güç vermişti elleri
Hopalı Rauf ve Yüzbaşı Ramiz’i
Nasıl unuturuz bilemem, o yürekli erleri”
68’in subayları
Hasan Tahsin Benli’nin ciddi bir kaynak taraması yaparak doktora tezi titizliğinde hazırladığı bu sekiz yıllık çalışmasının Milli Mücadele tarihimize bir katkı sağladığı inancındayım. Hasan Tahsin’in 68 kuşağının devrimci subayları ile ilgili söyleşi tarzında da kitapları bulunuyor:
“Günlerin Bugün Getirdiği - Yücel Top Anlatıyor, İmge Yayınevi, 2016”, “Ne Kaldı Bizden Geriye - Mehmet Alkaya Kitabı, Destek Yayınları, 2024”. Hasan Tahsin, benim “Mesele Teslim Olmamakta, Ayrıntı Yayınları, 2021” isimli kitabımın da “isim babası”dır. Hasan’ı bir kez daha kutluyor ve bu yeni kitabının okurunun bol olmasını diliyorum…
/././
soL






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder