Türk Dışişleri’nin Hazar sessizliği, Karadeniz’in kaderi açısından uğursuz bir işaret -Yiğit Günay-
Hazar Denizi'ndeki İran gemisine yapılan Ukrayna saldırısı, NATO'nun Karadeniz'de kışkırttığı saldırıların bir devamı. Hazar'la Karadeniz, birçok bakımdan kaderleri birbirine bağlı denizler. AKP'nin Hazar sessizliği, Karadeniz'i savaş alanına çevirmek isteyen NATO çizgisini benimsemenin bir işareti.
İran ve Azerbaycan donanma gemilerinin iki yıl önce Hazar Denizi'nde yaptığı ortak tatbikattan bir fotoğraf.Ukrayna, hafta sonu Hazar Denizi’nde İran’a ait bir ticaret gemisine İHA saldırısı düzenledi. İran, şiddetle kınadığı saldırıda bir denizcinin öldüğünü açıkladı.
Hem İran hem Rusya-Ukrayna savaşlarının giderek sıradanlaştığı ve ilgi görmediği bir dönemde Hazar Denizi’ndeki saldırılar, Türkiye dahil bölge ülkelerini yakından ilgilendiriyor.
Ukrayna’nın saldırıları, bölgenin ticaret yolları açısından büyük önem taşıyan ve ikisi de kendisine has hukuki çerçevelere sahip olan Hazar Denizi ve Karadeniz’i savaş bölgeleri haline getirmeye yönelik, NATO’nun da paylaştığı bir yaklaşımın yansımaları.
Hazar Denizi’ndeki saldırılar karşısında Türkiye devletinin sessizliği, Karadeniz’de yürütülen kirli NATO savaşına dair AKP’nin çift taraflı oynamaya çalıştığı tüccar zihniyetli politikasının uzantısı.
Konuya yakından bakalım.
Hazar Denizi'nin 'Montrösü': Aktau Sözleşmesi
Hazar, “deniz” olarak adlandırılsa da açık denizlerle bağlantıya sahip değil.
Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından denizin iki kıyıdaş ülkesi, Sovyetler ve İran, 1921’de imzaladıkları anlaşmayla denize dair bir hukuki çerçeve çizmişti.
Sovyetler’in çözülüşünün ve Rusya, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın bağımsız birer devlet olmalarının ardından yeniden müzakereler başladı. Yıllar süren müzakereler, 2018’de Aktau’da imzalanan sözleşmeyle sonuçlandı.
Hazar Denizi'ne beş ülkenin kıyısı var: Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan. Beş ülkenin 2018'de imzaladığı Aktau Sözleşmesi, Hazar'ın barışçıl bir deniz olması için sert tedbirlere sahip.Sözleşme, Hazar’ın barışçıl bir deniz olarak kalması açısından, Montrö’den çok daha katı bir çerçeveye sahip.
Kıyıdaş beş ülkenin birbirlerine karşı askeri güç kullanması veya güç kullanma tehdidinde bulunması kesin olarak yasaklanıyor.
Hiçbir kıyıdaş devlet, kendi topraklarını (veya sularını) bir başka devlete, diğer bir kıyıdaş devlete karşı saldırı veya askeri eylem düzenlemesi için kullandıramıyor.
Kıyıdaş olmayan devletlerin Hazar Denizi’nde herhangi bir askeri unsur bulundurması da net biçimde yasaklanıyor.
Hazar’ın uluslararası denizlerle bağlantısı olmamasının da etkisiyle, Aktau Sözleşmesi, Montrö’den de net biçimde Hazar’ı tamamen kıyıdaş ülkelerin meselesi kılıyor.
Ukrayna’nın İHA saldırıları, Hazar’daki bu barış çerçevesinin etkisizleştirilmesi anlamına geliyor.
Saldırılar Rusya'dan, İran'dan ve hatta Hazar'dan ibaret değil
Ukrayna’nın İHA saldırıları diyoruz, çünkü İran gemisine yönelik son saldırı, ilk saldırı değildi.
19 Temmuz’da Asia ve Nissos Ios isimli iki petrol tankeri de Ukrayna’ya ait olduğu düşünülen İHA’ların saldırısına uğradı. Ertesi gün, 20 Temmuz’da bu kez Nelsa isimli tanker hedef alındı.
Ukrayna, saldırıları, “Rusya’ya silah tedarikini engellemek ve Rus ticaretini sekteye uğratmak” amacı güttükleri gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışan bir pozisyona sahip.
Oysa Hazar’daki saldırılar, doğrudan denizdeki fiili barışı sabote etmeye yönelik ve başta kıyıdaş ülkeler olmak üzere, uluslararası ticareti doğrudan etkiliyor.
Nitekim 19 ve 20 Temmuz’daki saldırıların ardından denizdeki petrol faaliyetlerini durdurmak zorunda kalan Kazakistan, saldırıları sert bir şekilde kınadı, bu eylemlerin uluslararası meşru ticareti, küresel enerji piyasalarını ve küresel ulaştırma ile lojistik tedarik zincirlerinin güvenliğini istikrarsızlaştırmayı amaçladığını söyledi.
Hazar Denizi, dünyanın önemli petrol yataklarından biri. Buradaki çatışma hali, petrol piyasasını etkiliyor.
Üstelik doğrudan etkilenenler, basitçe beş kıyıdaş ülke değil. Batılı petrol tekelleri de saldırıların kaçınılmaz hedefi.
Çünkü Kazak petrolünün yüzde 80’i, Hazar Boru Hattı yoluyla Rusya üzerinden Karadeniz’e taşınıp buradan dünyaya satılıyor.
Hazar Boru Hattı, CPC isimli konsorsiyuma ait. Bu boru hattı, 1992 yılında Rusya, Kazakistan ve Umman devletlerinin girişimiyle ortaya çıktı. Sovyetler yeni dağılmış, ortaya çıkan parçaların başına geçen hükümetler Batı’ya yaranma yarışına kapılmış, elde ne varsa satıp savmaya başlamıştı. Projeye hemen Chevron davet edildi. Maliyetin büyüklüğü ortaya çıkınca Mobil’den LUKoil’e, Shell’den BP’ye büyük petrol tekelleri de projeye dahil edildi.
Hazar Boru Hattı'nın sahibi olan CPC Konsorsiyumu'na Kazakistan ve Rusya'yla birlikte çok sayıda Batılı petrol tekeli de ortak.Kısacası Ukrayna’nın Hazar Denizi’ndeki İHA saldırıları, yalnızca Rusya ve İran’ın değil, diğer kıyıdaş ülkelerin de değil, Batılı petrol tekellerinin dahi ekonomik çıkarlarını sekteye uğratıyor.
Putin’in de parçası olduğu Yeltsin'ci çizginin NATO’ya üye olma arzusu taşıdığı, Batı emperyalizmininse bölgeyi yağmalayıp kendisine entegre etmek için yarıştığı 1990’lı yılların bir ürünü olan bu boru hattı, Batı’nın Rusya’yı düşman olarak hedef tahtasına oturttuğu bugünlerde kapitalizmin karşılıklı bağımlılık “sorunu”nun can yakıcı göstergelerinden biri.
Hazar'daki saldırılar Karadeniz'deki saldırıların parçası
Peki Hazar Denizi’nde yaşananların Karadeniz’le ilgisi ne?
Bir boyutta, doğrudan bir bağ var. 19 ve 20 Temmuz’daki saldırılardan hemen önce, 17 Temmuz’da Karadeniz’de Nordic Zenith isimli bir tanker İHA saldırısına uğradı.
Saldırı, Hazar Boru Hattı’nın bitiş noktası olan Rusya’ya ait Novorossiysk Limanı’nda düzenlendi.
Üstelik tanker, ExxonMobil tarafından işletiliyordu.
Ukrayna, İran gemisine yönelik son saldırının aksine, 17, 19 ve 20 Temmuz’daki saldırıları resmi olarak üstlenmekten kaçındı. Kazakistan da yukarıda aktardığımız kınama açıklamasında Ukrayna’nın adını vermedi. Fakat kınama, 17 Temmuz’da Karadeniz’de yapılan saldırıyı da kapsıyordu. Dolayısıyla Kazakistan, Karadeniz ve Hazar Denizi’ndeki saldırıları bir bütün olarak algılıyordu.
İki denizin hukuki çerçeveleri arasında farklar olduğu açık. Karadeniz, uluslararası suların doğrudan parçası. Ayrıca Montrö, uluslararası deniz hukuku anlaşmalarında da istisnai bir düzenleme olarak tanınıyor.
Fakat NATO’nun geliştirdiği ve Ukrayna’yla Romanya’nın koçbaşı görevini üstlendiği yeni stratejik yaklaşım, zaten Montrö ve Aktau gibi sözleşmeleri ortadan kaldırmayı değil, savaş teknolojisindeki gelişmelerin de yardımıyla kağıt üstündeki yaptırımlarını koruyup, “barışçıl deniz” amaçlarını fiilen kadük hale getirmeyi hedefliyor.
Ayrı bir yazıda detaylı olarak ele alacağız: Türkiye’de muhalefet, Batı emperyalizminin Montrö’yü tamamen ortadan kaldırma niyetinde olduğuna dair tezi hâlâ tekrarlıyor olsa da, Batı’da bu yaklaşım değişmiş durumda.
Batı emperyalizmi on yıllarca Karadeniz’i kıyıdaş ülkelerin egemenliğine bırakan ve savaştan arındırmayı amaçlayan Montrö’nün kalkmasını arzuladı. Türkiye dahil kıyıdaş ülkelerin gönülsüzlüğü bu niyete hep ket vurmuş olsa da, sayısız raporda bu arzu dile getirildi.
Ancak 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı’nda Karadeniz’deki Rus filosunun ağır darbe alması ve Türkiye’nin Montrö’yü devreye sokarak ve Rus tarafını ikna ederek Boğazlar’ı tüm savaş gemilerine kapatması, böylece Rusya’nın buraya deniz gücü takviyesi yapamaması, Karadeniz’deki güç dengesinde yeni bir durum ortaya çıkardı.
Mevcut tabloda Rusya, Karadeniz’deki deniz gücü üstünlüğünü yitirmiş durumda. Türkiye öne çıkan güç. NATO üyesi Bulgaristan ve Romanya’yla Batı provokatörü Ukrayna ve iki cami arasında beynamaz Gürcistan da eklenince, terazinin Rusya karşısındaki kefesi iyice ağır basıyor.
Bu tablo sonrasında NATO yaklaşımı, Montrö’nün kısıtlayıcı çerçevesinin korunması, Batı çizgisine yanaşan bir Türkiye eliyle bu kısıtlamaların lehte kullanılması, fakat Karadeniz’in fiilen bir savaş alanına dönüşmesi için kıyıdaş ülkelerin topraklarına kurulacak füze sistemleri ve Montrö’nün 1930’lardan kalma tonaj kurallarının karşılarında çaresiz kaldığı insansız deniz araçları, İHA’lar ve diğer silahlardan faydalanılması üzerine kurulu.
Türkiye devletinin son dönemde NATO ve Batı’ya yanaşma hamlelerinin parçası olarak Karadeniz’de attığı adımlar da bu yaklaşımla örtüşüyor. AKP hükümeti Montrö Sözleşmesi’nin kağıt üstündeki maddelerini korumayı ancak ruhunu ortadan kaldırmayı göze almış durumda.
TSK'nın İngiliz ve Fransız amirallerin ziyaretinde çekilen bu fotoğrafla duyurduğu Beykoz'a kurulacak deniz üssünün öyküsü, AKP NATO'yla uyumlu Karadeniz politikasının en açık örneklerinden biri.ABD yönetimi zaten bir küresel savaşa hazırlandığı şu dönemde bundan sonra uluslararası hukuku tanımayacağını ilan etmiş durumda. NATO, Karadeniz’de sivil ticaret gemileri dahil Rus gemilerine askeri saldırıları bir stratejik yaklaşımın parçası olarak benimsedi ve bu pozisyonunu kamuoyuyla paylaştı.
Hazar Denizi de Karadeniz de birer savaş alanına dönüştürülmek isteniyor.
Öte yandan, bu iki denizdeki gelişmeler, Türkiye’yi yalnızca bölgenin militarizasyonu açısından etkilemiyor.
İşin bir de ticari boyutu var.
Tüccar kurnazlığıyla savaş gerçekliği arasında dış politika
Karadeniz meselesine dair NATO ve AB belgelerinde ve Batılı düşünce kuruluşlarının raporlarında en fazla üzerinde durulan başlıklardan biri, Karadeniz’in küresel ticaret yolları açısından önemi.
Hazar Denizi, bu bakımdan, Karadeniz havzasının doğal bir uzantısı.
Türkiye’den bir örnek, bu durumu somut olarak kanıtlıyor.
2024 Aralık ayında Çin’in Çongking şehrinde 2. Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi Çengdu-Çongking Küresel Ortaklar Konferansı düzenlendi.
Konferansta çok sayıdaki Türk devlet yetkilisinin yanında, bir de dev holding bulunuyordu: Pasifik Holding.
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Pasifik Holding, burada ilgili Çinli şirketlerle Çin-Kazakistan-Hazar Denizi-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye hattındaki tüm operasyon ve organizasyon süreçlerini üstlendiği bir işbirliği anlaşması imzaladı.
Bu güzergahta Çin’den trenlere yüklenecek konteynerler Hazar Denizi’nde gemilere aktarılıyor, Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye taşınıyor ve buradan Batı’ya ulaştırılıyor.
Bu güzergaha “Orta Koridor” deniliyor. Kuzey Koridoru, doğrudan Çin’den Rusya’ya ve oradan Avrupa’ya uzanıyor. Güney Koridoruysa, okyanuslardan deniz taşımacılığı üzerine kurulu.
Pasifik Holding, 2025 Haziran ayında Çin’le bir de stratejik mutabakat anlaşması imzaladı. O imzanın atılmasının ardından, AKP milletvekili Asuman Erdoğan’la evli olan Pasifik Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Erdoğan önemli değerlendirmeler yapmıştı. AA’dan aktaralım: "Kuzey Koridor'unun, Çin'den başlayarak Kazakistan, Rusya ve Belarus üzerinden Avrupa’ya uzanan hattı kapsadığını dile getiren Fatih Erdoğan, kara koridorları arasında 2015-2021 arasında en işlevsel rota olarak öne çıksa da Rusya-Ukrayna savaşının, bu güzergahın jeopolitik kırılganlığını açığa çıkardığını, muhtemel ekonomik ve lojistik ambargoların, Kuzey Koridor'u üzerindeki taşımacılık faaliyetlerini riskli hale getirdiğini ifade etti. Erdoğan, denizlerde jeopolitik kuşatma ve güvensizliğin siyasal ve askeri çatışmalar nedeni ile ivmelenmekte olduğunu, Güney Koridor'un, Çin’den başlayarak Avrupa’ya ulaşan, ağırlıklı olarak deniz tabanlı bir güzergâh olduğunu anlattı. Teorik potansiyeline rağmen güzergahtaki ülke ve bölgelerden kaynaklı yüksek jeopolitik tehditler nedeniyle Güney Koridor'un kırılgan bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Erdoğan, Orta Koridor'un dengeli, dirençli ve stratejik derinliğe sahip bir rota olduğunu vurguladı."
Özetle AKP hükümeti Batı emperyalizminin Rusya ve İran’a yönelik yürüttüğü savaşları tüccar gözüyle değerlendiriyor, Çin’in Batı'yla ticaretinden aslan payı kapma hülyası görüyor, bu iş de Pasifik Holding’e veriliyordu.
Oysa Hazar Denizi ve Karadeniz’in birer savaş alanına çevrilmesi yönündeki NATO yaklaşımı, AKP’nin bu tüccar hesabıyla Batı’ya yanaşma ve NATO stratejisinin parçası olma çabasının açıkça çelişmesi sonucunu yaratıyor.
Hem iki deniz hem de Orta Koridor açısından kritik oyuncu Azerbaycan’ın İsrail’le olan stratejik ortaklığı ve İran’ın da işaret ettiği üzere Hazar Denizi’ndeki saldırıların arkasında İsrail’in de olması, AKP’nin ilkeleri bir kenara bırakıp sürekli fırsat kovalamaya çalışan dış politika yaklaşımını daha da zora sokan bir diğer olgu.
Bu tabloya bakıldığında, Karadeniz’deki saldırılara kimi zaman yarım ağızla açıklama yapan kimi zaman kulaklarını kapayan AKP hükümetinin Hazar Denizi’ndeki saldırılar karşısında çıt çıkarmaması, NATO’cu çizginin ülkemizin etrafını savaş alanına çevirme gayretlerine güç vermek anlamı taşıyor.
/././
Savaşların birleşmesi -Engin Solakoğlu-
Hazar’daki saldırı şayet gerçekten Ukrayna tarafından gerçekleştirildi ise emperyalist tetikçilikte bir kademe daha atlama niyetinin işareti. Bu tavsiye de tasmasını tutan Londra’dan gelmiş olmalı.
İlk kez Fransa’da karşılaştığım bir kavramdır “La convergeance des luttes”. Mücadelelerin birleşmesi, örtüşmesi, kesişimi ya da aynı yöne doğru bir araya gelmesi olarak çevrilebilir. Örneğin geniş çaplı bir işçi eylemi sırasında, üniversite öğrencilerinin de kapsamlı bir boykota girişmesi, aynı anda sağlık çalışanlarının da iş bırakması gibi. Burada birleşmeden, kesişmeden söz edebilmemiz için bu eylemlerin aynı zaman dilimine denk gelmesi ve aynı amaca hizmet etmesi gerekir. Mücadelelerin birleşmesi devrimciler için olumlu ve hep umulan bir gelişmedir.
Savaşların birleşmesi ise felaket getirebilir. Hele ki, ateşin kollarının kavuştuğu yer burnumuzun dibindeyse durum daha da kaygı verici hale gelir.
NATO’nun Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı açtığı savaş 2014 yılında dışarıdan bakıldığında “düşük yoğunlukta” başlamıştı. Bu tabii küresel bir ölçekten bakıldığında geçerli bir önerme. Lugansk’daki okul çocuklarına ve anne-babalarına sorarsanız alacağınız yanıtlar farklı olur. Savaşın küresel ölçeğe taşınması ise Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı 24 Şubat 2022’ye tarihlenebilir. Dört buçuk yılı neredeyse geride bırakıyoruz iki haftada biter sanılan savaşta.
Savaştaki gelişmeleri, iniş çıkışları sıralayacak değilim. Şu an bulunduğumuz duruma bir göz atmak yeterli. Bir yanda üç kilometre ileri beş kilometre geri ritminde gerçekleşen bir cephe savaşı var. Diğer yanda ise gelişkin silahlarla icra edilen ve artık iki ülkenin de içlerinin vurulduğu hava bombardımanları ve saldırılar. Buna bir de artık Karadeniz’de şekillenen üçüncü cepheyi ekleyebiliriz.
NATO cephesinin hava seçeneği ve Karadeniz’e ağırlık vermesinin sebebini anlamak zor değil. Cephe savaşında durumu değiştirebilmek için askere ihtiyaç var. NATO’nun ve Ukrayna’nın en zorlandıkları nokta burası. Ukrayna’da insan kalmadı. Savaştan uzak kalmak isteyen Ukraynalılara ilk dönemde “kucak açan” medeni Avrupa şimdi onları ülkelerine gönderip cepheye sürmenin yollarını arıyor. Ukraynalıları teker teker öldürtmek pahasına Rusya’yı zayıflatmak isteyen NATO üyeleri bakımından ise kendi askerlerini göndermenin politik ve toplumsal maliyeti çok yüksek.
Hava bombardımanlarının Rusya içlerine doğru yayılması aynı zamanda psikolojik hedeflere yönelik. Rusya halkının savaştan doğrudan zarar görmesi ve bıktırılması ile Kremlin’in uzak batı sınırlarında gerçekleşen sınırlı bir askeri operasyon söyleminin gerçek olmadığının hatırlatılması. Psikolojik savaşın ne kadar başarılı olduğunu ölçecek veri yok elimizde ancak bu saldırıların ağır ekonomik kayıplara ve Rusya halkının günlük yaşamında aksamalara yol açtığı kesin.
Savaşın Karadeniz’e yayılmasının da Rusya’nın deniz ticaretini ve ekonomisini baltalama amacı taşıdığı açık. Rusya bu saldırılara aynı şiddette cevap verince Ukrayna’nın tek deniz çıkışındaki ve Rusya’nın 12 ay seyrüsefere elverişli açık limanlarındaki ticaret durma noktasına geldi. Biz de, Karadeniz’de 1700 kilometre kıyı şeridine sahip ülke olarak ufuk çizgimizde yaşanan, zaman zaman kıyılarımıza vuran ve insanlarımızın da canını alan bu savaşı çaresizlik içinde seyrediyoruz. Daha da kötüsü, postu kurtarmak için NATO ipine sarılanların ülkeyi bu savaşa dahil etmeye yönelik girişimleri de aynı hızla sürüyor.
İkinci savaşımız da hıçkırığı andıran bir tempoda sürüyor. Ankara’daki NATO Zirvesi’nde “Dostum Trump” tarafından başlatılan ve aşağı yukarı 15 gün süren savaşın üçüncü aşaması yeniden sönümlenecek gibi görünüyor. Batı basınında çıkan haberlere bakılırsa bu sönümlenmede ABD’nin savaş makinesinin yoksunluk çekmeye başlamasının rolü var. Özellikle hava savunma füzelerinin stoklarında ciddi düşüş olduğu gizlenemiyor. Buna bir de İran’ın ABD hava savunma sistemlerinin beyni olan radarları yüksek isabetle imha etmesini ekleyince ABD için savaşın maliyetinin arttığı ortada. New York Times, ABD Genelkurmay Başkanı Caine’in bu yüzden Trump’ı daha geniş çaplı bir saldırı başlatmaması konusunda uyardığını ileri sürüyor.
Bu arada yiğit Yemenliler de ABD’nin kuyruğundaki Suudi Krallığı’nı ve onun petrol ticaretini Kızıldeniz ile Bab-ül Mendep’te tokatlamayı sürdürüyorlar. Tabiatıyla o tokatların sesi de petrol piyasalarında yankılanıyor.
Yeri gelmişken bir anımsatma yapalım. Batı dünyası uzun zamandır “İran’ın vekilleri, vekalet savaşları” kavramlarını kullanıyor. İlginç bir şekilde ABD ile birlikte hareket eden Ürdün, Kuveyt veya Bahreyn ile İsrail’in bölgedeki uzantısı Birleşik Arap Emirlikleri gibi aparatlar “vekil” sayılmıyorlar ama Lübnan’da İsrail’e karşı direnen tek güç olan Hizbullah veya Yemen’deki Husilerin örgütü Ensarullah’ın üzerine “İran’ın vekili” sıfatı kolaylıkla yapıştırılıyor. Batılıların, siyaseti ve medyasıyla bu konuda Mossad imzalı propagandanın bir parçası olduklarına şüphe yok da, Türkiye’deki kimi yorumcu, uzman ve gazetecilere ne oluyor anlamak güç. Batı’dan tercüme habercilik/yorumculuk alışkanlığı en masum açıklama. Örneğin Orta Amerika’da kimi parti ve örgütlerin niteliği konusunda bilgisiz olmak ve oraları iyi bilen kaynaklara başvurmak bir noktaya kadar anlaşılır da, 1000 yılı aşkın süredir yaşadığımız bir coğrafyadaki örgütler bağlamında Batı papağanlığı yapmanın özrü cehalet olmamalı.
Kaldı ki kimi Batılı akademisyen ve deneyimli gazeteciler dahi bu tanımlamanın yanıltıcı olduğunu kabul ediyorlar. Kanadalı gayet liberal akademisyen Thomas Juneau ve Fransa’nın en köklü sağ gazetelerinden olan Le Figaro’nun kıdemli dış haber muhabiri Georges Malbrunot dahi son dönemde buna dikkat çektiler. Juneau, Yemen’in yakın siyasi tarihini bilen kimsenin Ensarullah’ı “emirlerini İran’dan alan bir grup olduğunu iddia edemeyeceğini” dile getirdi.
Buradan bizdeki ezbercilere kamu hizmeti sunalım. Yemen’deki Ensarullah da, Lübnan’daki Hizbullah da kendi ülkelerindeki dinamiklerin ve dış müdahalelere karşı tepkinin sonucu oluşmuş örgütler. İran’la bağları var ama hiçbirinin Tahran’a bağımlılık seviyesi Ürdün’ün veya Bahreyn’in, hatta savaş boyu emperyalist orduya yataklık eden Romanya’nın ABD’ye bağımlılık seviyesiyle karşılaştırılamaz. Bunlar ulaşılması güç bilgiler değil. O yüzden “İran ve vekilleri” şeklindeki Mossad söylemini sakız gibi çiğnemeye devam etmek emperyalist kampa aidiyet hevesinizi ifşa eder. Bu söylediklerim, bölge ülkelerinin Dışişleri Bakanları için de geçerlidir.
Dağıttık, toparlayalım. Savaşın üçüncü aşaması sönümleniyor diyorduk. Burada ABD’nin olanak ve yeteneklerindeki sıkışma kadar İran’ın kendine güveninin haklı sebeplerle artması da rol oynadı. Şimdi yeni bir ateşkes süreci arayışı var. ABD’nin önceki gün saldırılarını durdurmasının ardından İran da misillemelerine son verdi. Yalnız, hiç haddim olmamakla birlikte, İran halkına ve yöneticilerine ABD’nin hiçbir ateşkes önerisine güvenilemeyeceğini, attığı, atacağı imzaların sahte olduğunu ve İran’ı çökertme hedefinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini de anımsatmış olayım.
Oturduğun yerden sallaması kolay diyeceksiniz ama ben olsam başta Bahreyn, Ürdün ve Kuveyt’tekiler olmak üzere bölgedeki ABD üsleri dümdüz edilmeden masaya oturmazdım.
Türkiye’nin kuzeyindeki ve doğu/güneydoğusundaki iki savaşın son durumu bu. Önceki gün meydana gelen bir gelişme ise bu yazının çıkış noktası oldu. Hazar Denizi’nde yani hemen kuzeydoğumuzda Rusya’dan İran’a giden bir İran gemisi silah taşıdığı gerekçesiyle Ukrayna tarafından hedef alındı.
Savaş öncesinde de var olan Sovyet mirası silah teknolojisini savaş sırasında hissedilir derecede güçlendiren Zelenskiy rejimi zaten bir süredir NATO ittifakıyla simgeleşen ama ondan ibaret olmayan emperyalist kümenin tetikçiliği rolünü üstlenme çabasındaydı. İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırısı boyunca Zelenskiy çetesinin üyeleri Körfez ülkelerinde seyyar sünnetçi misali dolaşıp, ücreti mukabili özellikle dronlara karşı savunma hizmeti teklif ediyorlardı. O pazarlıklardan kim ne kadar götürdü bilemiyoruz. Yalnız alınan ücretlerin önemli bir bölümünün Kiev’de değil, Londra’daki City’de açılmış kişisel hesaplarda biriktiğine şüphe yok.
Bu arada ABD’nin insanlık özürlü Başkanı Trump’ın gözünden düşme travması yaşayan Zelenskiy de savaş boyunca Rusya ile İran’ı eşitlemeye yönelik bir söylem tutturmuştu. Son olarak, Ortadoğu’daki CIA istasyonlarının Rusya’nın verdiği istihbarat sayesinde İran tarafından vurulduğu şeklinde iddialar ortaya atıyordu.
Önceki gün Hazar’daki saldırı şayet gerçekten Ukrayna tarafından gerçekleştirildi ise emperyalist tetikçilikte bir kademe daha atlama niyetinin işareti. Bu tavsiye de tasmasını tutan Londra’dan gelmiş olmalı. Umarım bu gelişme iki savaşın birleşmesi sonucunu doğurmaz ve tekil bir olay olarak kalır.
Zira kendi iktidarını korumak için emperyalizme tetikçilik yapma konusunda Zelenskiy’in bölgemizde ciddi rakipleri var ve bunların kim olduklarını biliyoruz.
/././
Kendi işinin patronu masalı: Lüks sitelerde azarlanan, hastalanmaya hakkı olmayan kuryeler -Özkan Öztaş-
Türkiye'de sayıları 1 milyona ulaşan kuryeler her gün sokaklarda. 10 yıllık kurye Murat'ın bir gününe tanıklık ettik. Yoğun mesai, esnaf kuryelik sisteminin getirdiği güvencesizlik ve müşterilerin yarattığı zorlukların arasında geçen maratona yakından bakıyoruz.
Türkiye’de bugün 74 bin 294 kadar kurye dağıtım firması var. Bu sektörde çalışan toplam kurye dağıtıcısı sayısının da 1 milyon kadar olduğu tahmin ediliyor. Bunların bir kısmı arabalı bir kısmı ise motokurye olarak emek veriyor.
Hizmet sektörünün genişlemesi, gündelik tüketim alışkanlıklarının değişimi ve özellikle de pandemiden sonra artan eve sipariş ve çevrimiçi alışveriş ile birlikte kuryeler artık gündelik hayatın sadece olağan değil, aynı zamanda vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda.
Binlercesinden biri de Murat.
Murat henüz 30'lu yaşlarında ve yaklaşık 10 yıldır bu işi yapıyor. Beş yıldır da aynı şirkette çalışıyor.
Sabahın erken saatleri. Güneş doğarken yanaşılan depoda tırların gelmesini bekliyoruz. Tırlar her zaman aynı saatte gelmiyor. Gelince de bölgelere göre ayrıştırılan paketler arabalara yerleştiriliyor. Sabah 6 sularında başlayan paket ayrıştırma mesai 11 gibi tamamlanıyor.
"Bu sefer uzun sürdü. Normalde 9 gibi biter ayrıştırma işlemleri. Ama bazen sürüyor böyle" diyor Murat. Araçta yaklaşık 130 paket var. 130 paket için 90 ayrı rotasyon yapacak. Bazı apartman ya da iş yerlerine birden fazla paket gittiği için bu açı oluşuyor. Hava sıcak, mesai uzun, hem ayrıştırma işlemleri de uzun sürünce Murat arabanın viteslerini hızlı hızlı değiştiriyor.
Mesai başlıyor.
Hava sıcak. Arabalı kuryeler yine de şanslı sayılıyor. Yağan yağmurdan kaçacak yerleri var motokuryelere nazaran. Murat, "Onların işi daha zor. Ama kazançları daha iyi. Bizimki görece iyi ama kazancı düşük. Kötünün iyisi işte" diyor.'Firma için dışarıdan sipariş ettiği pet şişeden farkımız yok'
Murat mesainin yoruculuğundan bahsederken söze kuryeler için patronların bulduğu "esnaf kurye" formülünden başlıyor: "Şimdi burada çalışanların örnek veriyorum 10 tanesi firmanın kendi çalışanıysa 100 tanesi benim gibi esnaf kurye. Arabanı kendin satın alıyorsun. Tüm masraflar, bakımlar, şunlar bunlar sana ait. Ay sonu diyelim 100 bin kazandın. Gidiyorsun 100 bin liralık fatura kesiyorsun firmaya teslim edip hakedişini alıyorsun. Ne bir kıdem, ne bir emeklilik, ne bir ihbar tazminatı; hiçbir hakkın yok. Adam için dışarıdan sipariş ettiği pet şişeden farkımız yok. Kazancının vergisini de sen ödüyorsun."
Şirketler esnaf kuryelik sistemiyle kuryelerin yemeklerinden sigortalarına, araçlarının bakım masraflarından yakıtlarına kadar hiçbir maliyetten sorumlu olmuyor. Böyle olunca da ne kadar çalışırsan o kadar para geçiyor eline.
Murat gülümsüyor bunu anlatırken.
"Benim dilersen yılda 3 ay, ayda 2 hafta ne istersen ona göre iznim var; sonuçta kendi işimin patronuyum. Gelmezsem gelmem. Ama öyle mi? Ben en son 17 gün önce izin yaptım. Bak arabanın motor arızası var, sanayiye dahi gidemiyorum. Gittiğim her gün eksideyim. Pazar günü bile çalışıyorum."
"Pazar günleri kargo dağıtılıyor mu" diye soruyorum: "Gece bile dağıtılıyor. Bazı müşteriler acele gelsin ya da hızlı gelsin tarzında bir sipariş veriyor. Öyle olunca gece 23-24, hatta gece 12’den sonra bile kargo dağıttığımız oluyor. Ben gece çalışmıyorum ama pazarları çalışıyorum. Zaten ayın bir haftası arabaya ve yakıta, bir haftası eve, bir haftası diğer masraflara gidince geriye bir hafta kalıyor. Onu çalışırsan eline para geçer."
Yan yana park eden farklı şirketlerdeki kuryeler arasında sohbetler başlıyor paketler indirilirken. Bazen uzaktaki bir yere gidecek kurye diğerinin paketine yardımcı oluyor. Murat Bunu şöyle anlatıyor: "Aslında prosedüre uygun değil. Ama kimi teslimat noktaları örnek veriyorum sitenin özel güvenliği zaten. Alan kişi de rutin müşteri olunca bazen böyle dayanışma örnekleri oluyor. Artan zaman bir bardak çay içmeye azıcık dinlenmeye yarıyor. Şirketin işine geliyor çünkü teslimat erken oluyor. Müşteri memnun hızlı ulaşıyor. Herkesin görmezden geldiği rutinler bunlar" Fırsatını bulursan hastane, müsaade eden olursa çay hakkın var
Önce çok daireli yüksek güvenlikli bir siteye giriyoruz. Burada yaklaşık 15 paket dağıtılacak.
"Bu site yine iyi. İçeriye arabayla girmemize izin veriyorlar. Baksana kocaman site. Başındaki blok ile sonundaki blok arasında yürüme mesafesi 5 dakika. Bazen site içinde yürürken yarım saatimiz gidiyor. Paketleri yetiştirmeye çalışıyoruz sonra ha bire" diyor Murat.
Sonra diğer bloğun önüne çektiği arabadan paketleri indiriyor. Paketler ağır olunca site içindeki yürümeler de zorlaşıyor haliyle.
Murat devam ediyor: "Köpek maması, kedi kumu, gıda malzemesi derken bazen taşıdığın şeyin kilosu 20-30 kiloyu buluyor. O yüzden site içinde kuryelerin arabayla hareket etmelerine izin vermeleri lazım. Sonuçta bina sakinleri arabalarıyla giriyor buralara. Sadece kuryelere yasaklanıyor."
Geçtiğimiz günlerde siteye giriş yasağı getirilen motokuryeler sitenin önünde eylem yapmış bu yasaklamayı protesto etmişti. Murat bunu hatırlatarak "Birlik olmazsak durumlar kötü. Ama kuryeler arasında diğer sektör çalışanlarına kıyasla daha çok dayanışma var diyebilirim. Yolda kalanı bırakmayız biz" diyor.Mesaide izin diye bir tanımlı zaman yok. İzinler dağıtım yerine göre şekilleniyor. Örneğin falanca kuruma giden paketlerde çalışan çay ısmarlıyor ya da falanca restorana giden pakette kenarda bir sigara içimi vakit kalıyor.
Bir diğer durağımız tamirci. Teknolojik ev aletlerinin tamirinin yapıldığı kurumsal bir servis. "Burası rutin, küçük minik parçalar ve faturalar geliyor buraya" diyor Murat.
Açılan kapıdan içeri giriyoruz. Ortam bir anda samimileşiyor. "Buralar bizim abi artık. O lüks sitelerde köpek muamelesi çekiyorlar adama. Ama buralarda öyle değil."
İçeri girince "Murat abi hoş geldin" diyen muhasebeci, "Arkadaş yeni mi" diye beni soran tamirci derken emekçiler arasında sohbet başlıyor.
Burası ilk mola yerimiz diyor Murat. Paket servisine çıktığımızdan bu yana yaklaşık iki saat geçti. Murat çok huzurlu bir şekilde şirketin mutfağına geçiyor, "Aysel abla bize iki çay versene" diyor.
Çayları alıp şirketin dışına çıkıp kenardaki duvarda küçük bir mola veriyoruz.
Murat çayına attığı iki şekeri karıştırırken karton bardaktan buhar yükseliyor. Ve anlatmaya devam ediyor: "Mesela diyelim hastalandın. Ya da bir hastan var, gitmen lazım. Öyle kafana göre gidemiyorsun, sonuçta bu ürünler için müşteriye mesaj gitti 'dağıtımda, gün içinde gelecek' falan diye. O arada kaçabilirsen hastaneye gidebilirsin bir saat. O da randevu bulursan. Yani aslında her geçen zaman an zarfında aslında işine iş eklenmiş oluyor. Mantık olarak izin yok. Ya biriken iş ya da azalan gelir var. Yani hastaneye gitmek için de zaman kalmıyor çalışanlara."
Çoğu siteye giriş yasak. Kuryeler güvenliğe teslim ettiği paketler için onay kodlarını beklerken gölgede dinlenecek zaman kalıyor.
'Parası olan müşteriyle uğraşmak çok zor'
Murat’ın dağıtım rotası genelde özel güvenlikli siteler, yüksek gelirli müşteriler ile yoksul mahalleler arasında.
Arada bir bulvar sınırı tam ikiye bölüyor. Murat bu ayrımı anlatırken "Karşı taraf bizim mahalle. Halden anlıyorlar. Bazen bir bardak su veren de oluyor 'Bir ihtiyacın var mı' diye soran da. Ama zengin müşteriyle uğraşmak zor" diyor.
Murat yüksek güvenlikli diye tarif edilen sitelerde kuryelere yapılan muameleleri eleştiriyor:
"Mesela beni asansörden kovan müşteriye de denk geldim, paket yanlış diye ana avrat küfredene de. Bilmem ne savcısının eşiymiş, filanca rektörün kızıymış, yok ağaymış, paşaymış. Bana ne? Bina 13 katlı, elimde 10 kiloluk paket var. Kardeşim ben senin kölen değilim, kuryeyim. Asansör olmadan nasıl çıkayım o kadar katı. Şantiyede bile yük asansörü olur, burada halimiz ondan beter. Neymiş kokutuyormuşuz asansörü. Köpeğe çekmezler bu muameleyi. Neymiş paket yanlış gelmiş. Arkadaş ben sana başka paket getirmemişim ki. Paket senin adına düzenlenmiş. Firma bunu yanlış paketlediyse benim ne günahım var. Ama öyle değil. Azıcık parası olan kendisini Allah sanıyor buralarda."
Zaman içinde artık rutine dönen mesaide birçok müşteriyi tanıdığını söylüyor Murat.
"Belki de bin kadar isim var hafızamda. Duyunca hangi site, kaçıncı kat biliyorum artık. Zaten yüzde 80’ini tanıyorum. Kalanlar da değişiyor işte. Türlü türlü insan var. Ama hala insan olan var. Zaten o da olmasa sürdürülemez bu iş. Geçen bana küfreden bir gencin annesi aramış, onun adına özür diliyor. Ben mahcup oldum kadına. Neyse öyle işte."

'Müşteri puanlama sistemi olması lazım'
Murat bir diğer sorunun da tüm sorumluluğun ve sürecin kurye merkezli ilerlemesi olduğundan bahsediyor. Örnek olsun; eğer bir paket yanlış çıktı ya da o gün çok fazla sanayi paketi geldi kuryenin üstü başı toza bulandı, müşteri hemen firmada kuryeyi puanlıyormuş: "Adam geliyor üstüm başım toz diye beni puanlıyor. Ya da kapı açıldığında paketi elimde tutarak beklemem gerekiyormuş. Paket dediği de zarf falan değil ha, 10 kiloluk köpek maması, ondan da 2-3 tane. Gerçekten tuhaflar. Sonra seni puanlıyor ya da şikayet ediyor. Ama kuryelerin böyle bir hakkı yok."
Kuryeler aslında güvenceli bir iş ve insanca yaşayacakları gelir talebinin yanı sıra birkaç somut talepte bulunuyor.
Araç yakıtlarının firmalarla paylaşılması, yemek molalarının netleşmesi ya da yemeklerin maliyetlerinin paylaşılması ya da şirket tarafından ödenmesi gibi örnekler dışında en somut taleplerden biri de müşterilerin de puanlanması.
"Ben bilmiyordum abi. Yurt dışında bazı yerlerde varmış. Bizde her şey, her eksik kuryeyi puanlayacak şekilde işliyor. Ama niye öyle olsun? Gerçekten manyak sapık insanlara denk geliyor, adam sana eziyet etmekten zevk alıyor. Ben neden onu puanlayamıyorum? Mesela neden kuryeye hakaret eden, asansöre binince köpek gibi azarlayıp indiren müşteriyi puanlayamıyorum? Hatta kimi örneklerde 3 ay 5 ay kargo vermeme cezası dahi oluyormuş. Bu sistemin bizde de olması lazım."
Murat günü tamamlarken telefonunun adımsayarında 20 bin adım gösteriyor. Parmağını elektrik bandı ile kapatmış peçete koyarak, üstü başı toz içinde. "Şimdi eve gidip güzel bir duş alacağım. Sonra dışarı çıkmam zaten pestilim çıktı" diyor gülerek.
Her günleri böyle kuryelerin. Murat onlardan bir tanesi.
Beş yıldır çalıştığı şirkette 10 yıldır aynı sektörde çalışmasına rağmen yarının garantisi yok. Ertesi gün tırların yanaştığı dağıtım istasyonuna geçene kadar biraz dinlenecek. Sonrası aynı döngünün tekrarı...
/././
Berlin, Dresden ve Potsdam’da zamanın izleri: Emperyalizm, sermaye ve Yeni Sağ’ın gölgesinde bir tarih okuması -Mehmet Yavuzkan-
Bu üç kent, görmek isteyene, Alman burjuvazisinin doğuşundan finans kapitalin şahlanışına, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımından günümüzün Yeni Sağ hezeyanlarına kadar, sömürü düzeninin tüm evrelerini sokaklarında barındırıyor.
Berlin’e giderken, yirmi yedi yıl önce yaptığım son Almanya seyahatimi hatırladım. O dönem, hem Avrupa’da hem de Türkiye'de küreselleşmenin zafer şarkıları söyleniyor, AB uyum reformlarıyla "Tarihin Sonu" masallarına rıza üretiliyordu. Sözümona "çağdaş uygarlık" yürüyüşünün pürüzsüzce ilerleyeceğine inanılıyordu.
Avrupa Uygarlığı denilen ”misyonun” arkasında, tarihsel olarak, hammadde kaynaklarına el koyma, ucuz işgücünü sömürme ve yeni pazarlar açma gibi çıplak ekonomik çıkarlar yatmaktadır. Britanya'nın Hindistan'daki tekstil sanayisini yok etmesi, Belçika'nın Kongo'daki kauçuk katliamları, Fransa'nın Cezayir'deki yıkımı bu sözde "uygarlaştırıcı" söylemin kanlı gerçekliğidir. Özellikle Almanya’nın 1904-1908 yılları arasında, bugünkü Namibya'da Herero ve Nama halklarına karşı uygulanan şiddet ve sürgün politikaları, tarihçiler tarafından 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilmektedir.
Mekânların sınıfsal hafızası vardır
Şatafatlı saraylar, geniş bulvarlar veya onarılmış kiliseler, aslında tarihin motoru olan sınıf mücadelelerinin, ihanetlerin ve sermaye birikim süreçlerinin anıtları olarak karşımıza çıkar. Almanya'nın kalbine, Berlin, Potsdam ve Dresden'e yaptığım yolculuğun planına dair tercihim çok netti: Yalnızca Avrupa'nın kültürel mirasına değil, bizzat modern kapitalizmin, emperyalizmin ve günümüzde yükselen faşizmin laboratuvarına yapılmış bir yolculuğu planlamıştım, öyle de oldu. Bu üç kent, görmek isteyene, Alman burjuvazisinin doğuşundan finans kapitalin şahlanışına, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımından günümüzün Yeni Sağ hezeyanlarına kadar, sömürü düzeninin tüm evrelerini sokaklarında barındırıyor.
Almanya, son yirmi yılda göç, enerji ve hafıza siyasetinde radikal bir dönüşüm yaşarken, Türkiye aynı dönemde, şatafatlı başladığı bir illüzyon olan Avrupa Birliği (AB) sürecinden bütünüyle koparak başka bir kulvarda yürümeye başladı. Bu iki ülkenin kesişen ve ayrışan yolları, sadece kendi kaderlerini değil, Avrupa'nın geleceğini de şekillendiren tarihsel bir diyalektiği barındırmaktadır.
Prusya militarizminin kök saldığı Potsdam, tekelci finans kapitalin küresel karargâhı Berlin ve kapitalizmin yarattığı güvencesizliğin ırkçı bir histeriye dönüştüğü Dresden, emperyalizmin ve sınıf savaşımının güncel durumunu kavramak için paha biçilmez dersler sunuyor. Potsdam'daki Sanssouci Sarayı'nın Prusya militarizmini fısıldayan bahçe ve koridorlarından geçip, Dresden'in sokaklarında yükselen aşırı sağcı AfD ve nativist Pegida dalgasına baktığımızda, neoliberal entegrasyon masalının bittiği anlaşılıyor. Almanya'da yükselen bu Yeni Sağ gericilik, sistemin dışından gelen arızi bir şok değil; neoliberal yıkımın, sanayisizleşmenin ve merkez partilerin bütçe disiplini adı altında toplumu çürütmesinin doğrudan bir sonucudur.
Yolculuğum boyunca Berlin, Dresden ve Potsdam sokaklarında gördüklerim, bana sadece iki ülkenin, Almanya ve Türkiye'nin son yirmi yıldaki farklı patikalarda kesişen hikâyesini değil, aynı zamanda insanlığın kurtuluş kavgasının o hiç eskimeyen tarihini hatırlatıyordu.
Frauenkirche'nin taşlarında zamanın ruhu
Elbe Nehri'nin kıyısında yükselen ve "Saksonya'nın Floransa'sı" olarak anılan Dresden'in simgesi Frauenkirche'nin (Kadınlar Kilisesi) cephesine baktığınızda, sarsıcı bir fiziksel kontrast görüyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde, İngiltere ve ABD savaş uçakları Dresden ve Leipzig'i şiddetli bir bombalamayla yerle bir ediyor. Alman Demokratik Cumhuriyeti yönetimi, bu katedralin enkazını Soğuk Savaş boyunca bir savaş anıtı olarak öylece bırakıyor. İki Almanya'nın birleşmesinden sonra, devasa enkaz yığınındaki orijinal taşlar bilgisayarlarla tek tek taranıp, milim milim hesaplanarak, kilise yeniden inşa edilirken yerlerine yerleştiriliyor. Kilisenin kubbesini, Dresden’i yerle bir eden İngiltere hediye ediyor. 1743'te açılan kilise, 2005 yılında büyük bir törenle bir kez daha açılıyor. Açılışta konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, ”bu yapıtın iyiliklerin ve bütünleşmenin bir ifadesi olduğunu; Avrupa için bir barış abidesi anlamına geldiğini” belirtiyor.
Frauenkirche (Kadınlar Kilisesi)Kilisenin cephesine baktığınızda, bombalama nedeniyle çıkan yangın sonucu kapkara kesilmiş eski orijinal taşlar ile onların arasına bir yapboz gibi yerleştirilmiş pürüzsüz, bembeyaz yeni taşların iç içe geçtiğini görüyorsunuz.
Bu siyah ve beyaz taşların diyalektik oyunu, aslında son yirmi yılın Avrupa panoramasının ta kendisidir. Kara taşlar, kolektif hafızayı, emperyalizmi, faşizmi, militarizmin yıkıcılığını ve sömürünün çıplak gerçeğini simgelerken; beyaz taşlar, birleşmenin getirdiği geçici neoliberal iyimserliği, restorasyonun kozmetik makyajını ve entegrasyon sonrası sözümona barış illüzyonunu temsil ediyor.
2005 yılında o beyaz taşların parlaklığına bakıp "Tarihin Sonu"nu, küreselleşmenin zaferini ve "çağdaş uygarlık" yürüyüşünü kutlamak kimilerine kolay geldi. Ancak 2026 dünyasından geriye baktığımızda görüyoruz ki, zamanın ruhu, pembe barış rüyalarından, NATO 3.0'ın gölgesinde savaş ekonomisinin ve güvencesizliğin norm haline geldiği sert bir gündeme evrilmiş gözüküyor. Küresel hegemonya krizinin, enerji savaşlarının ve altyapı çöküşlerinin ortasında, Alman işçi sınıfı, yeni ve zor durumlarla karşı karşıya gelmeye başlıyor.
NATO 3.0'ın dayattığı sınırsız savaş konsepti ve Ukrayna'daki paylaşım savaşı, Almanya'nın o çok övündüğü anayasal bütçe sınırlarını tek bir gecede unutturmuş gözüküyor. Okullara, hastanelere, demiryollarına harcanmayan milyarlarca avro, kurulan 100 milyar avroluk özel savunma fonuyla doğrudan Rheinmetall gibi küresel silah tekellerinin kasasına akıtılıyor.
Yeni Sağ ve bellek savaşları
Dresden sokakları, bugün Avrupa Yeni Sağı’nın laboratuvarı konumunda. Pegida yürüyüşlerinin doğduğu Neumarkt meydanı ve AfD'nin yükselişi, "Kültürel hafıza nasıl silahlandırılıyor?" sorusunun en somut yanıtıdır. Neoliberalizmin ve sanayisizleşmenin yarattığı yıkımla boğuşan güvencesiz kitleler, "Avrupa'nın beyaz, Hıristiyan medeniyetini korumak" gibi sahte bir kültürel hafıza etrafında silahlandırılıyor. Yeni Sağ, sınıf öfkesini sermayeden saptırıp göçmenlere yönlendirerek, aslında sistem için bir "emniyet subabı" işlevi görmektedir.
Bütçe tercihlerinde farklılık: Kara Sıfır (Schwarze Null) ve ranta dayalı büyüme
Almanya ve Türkiye'nin yirmi yılda geçirdiği kurumsal ve ekonomik dönüşümü en berrak şekilde ortaya koyan alan, kamu harcamaları ve bütçe politikalarındaki tezatlık gibi gözükse de, işçi sınıfı açısından aynı hazin sonucu doğuruyor.
Helmut Kohl başkanlığındaki Hristiyan Birlik Partileri'nin (CDU-CSU) ve Liberal Parti’nin koalisyon hükümeti, 1990’dan itibaren kamu mal ve hizmetlerine yönelik büyük saldırıyı ve özelleştirmeleri başlatıyor. Merkel döneminden miras kalan, Christian Lindner'in Maliye Bakanlığı ile adeta bir devlet dinine dönüşen ve ”Kara Sıfır” diye adlandırılan bütçe politikası da, yeni bir dönemin miladı (2014) oluyor. Kamunun borçlanmasını ve harcamalarını anayasal sınırlarla kelepçeleyen bu politika, özelleştirmelerle yıpranmış, ülkenin altyapısını çürütmeye başlıyor.
Bugün Almanya'da hızlı tren ağı Deutsche Bahn'daki kronik gecikmeler, iptaller, kamu binalarındaki fiziki dökülme ve dijitalleşme konusundaki inanılmaz gerilik, halka sunulması gereken hizmetlerin kâr hırsıyla hareket eden patronların eline bırakılmasının nasıl sonuçlandığının somut kanıtlarıdır. Kamu hizmetleri, patronların kâr beklentisine feda edilerek geriletilmiş ve köhneleştirilmiştir. Tüm bunlar, ülkenin geleceğin nasıl feda edildiğinin somut kanıtları olarak görülüyor.
“Kara Sıfır” politikası, sadece sonraki yıllarda devletin tamir-bakım masraflarına bonkörce katılımının ve sermayenin bu yolla bir kez daha beslenmesinin önünde engel oluşturmuştur. Böylelikle, bütçeyi sıfırlamak adına toplumsal üretkenliği ve kamu hizmetlerini geriletmeyi tercih etmiştir.
Türkiye ise tam tersi, borç içinde yüzen inşaat sektörü ve ranta dayalı kontrolsüz büyüme politikası izliyor. Türkiye kapitalizmi, bilinçli bir tercihle, bütçe disiplinini ve kurumsal denetimi tamamen ortadan kaldırarak, kamu-özel işbirliği (KÖİ) ve yap-işlet-devret projeleriyle ülkemizin ve emekçilerin geleceğini ipotek altına aldırıyor. Almanya bütçeyi sıfırlamak adına altyapısını çürütürken, Türkiye altyapıyı (köprüler, tüneller, havalimanları) uluslararası finans kapital ve yerli işbirlikçi holdingler için birer kâr ve kaynak transferi mekanizması olarak inşa etmeye devam ediyor, bunun bedelini ise emekçilere hiper-enflasyon, güvencesizlik ve bütçe açıkları olarak ödetiyor.
Berlin: "Yoksul ama seksi" efsanesinin ölümü ve barınma krizi
Berlin'in eski Belediye Başkanı Klaus Wowereit'in 2000'lerin başında şehre yakıştırdığı "Arm aber sexy" (Yoksul ama seksi) mottosu bugün artık geçerli değil. Son yirmi yılda Berlin, küresel finans kapitalin, teknoloji tekellerinin ve start-up çılgınlığının oyun alanı haline geldikçe, o eski bohem ve ucuz "Doğu-Batı sentezi" yerini vahşi bir soylulaştırma (gentrification) dalgasına ve sarsıcı bir barınma krizine bırakmıştır. Bu barınma krizinin arkasında, tekel konumuna yükselmiş, borsalarda işlem gören, arkasında Black Rock, Vonovia gibi tekellerin olduğu ve on binlerce konut sahibi şirketler bulunuyor. Bu şirketlerin eliyle gerçekleştirilen sözüm ona “parıltılı” dönüşüm, astronomik seviyelere fırlayan kiralar, zorunlu tahliyeler ve en temel insani hak olan barınma hakkının vahşi bir şekilde gasp edilmesi anlamına geliyor.

Neukölln
Berlin'in Neukölln veya Mitte semtlerindeki kafelerden yükselen çok dilli "gürültü", bu dönüşümün canlı bir haritasıydı. Bir masada 1960'larda Almanya'ya gelmiş Türkiyeli işçi ailesinin Almanca konuşan üçüncü kuşağından genç bir çift oturuyorken, hemen yanlarında son beş yılda İstanbul'dan Berlin'e "sığınmış", bilgisayarından uzaktan çalışan eğitimli yeni nesil göçmenler (beyin göçü) ekonomi ve sosyal hakları tartışıyordu. Bu, sanırım gelmekte olanın işaretiydi. Neukölln kafelerinde "uzaktan" çalışanların önünde parıldayan MacBook ekranları ile yaşanmakta olan dönüşümün sonuçları arasındaki kontrast, sınıfsal yarılmanın en bariz göstergesi.
Berlin'de mülkiyeti sorgulayan işçiler, "büyük emlak şirketleri kamulaştırılsın" diye sokağa çıkarken, Türkiye'deki emekçiler ise plansız, rant odaklı beton ekonomisinin esiri olarak her geçen gün mülksüzleşmekte ve despotik bir sömürü rejimine boyun eğmeye zorlanmaktadır.
Reichstag
Holokost AnıtıReichstag'ın kubbesi ne işe yarıyor?
Berlin'in merkezinde yer alan, resmi adı Bundestag olan tarihi Alman Federal Meclisi'nin (Reichstag) cam kubbesi, sözde burjuva demokrasisinin "şeffaflık ve halkın denetimi" iddiasının mimari bir yansıması olarak yükseliyor. Bu kubbenin hemen yakınındaki Holokost Anıtı ise Alman devletinin kendi kanlı geçmişiyle kurumsal bir yüzleşme kültürünü, bir "hatırlama politikasını" temsil ediyor. Ancak bu kurumsal "yüzleşme", sermaye düzeninin bugünkü suçlarını ve emperyalist saldırganlığını örtbas etmeye yarayan bir ideolojik kalkan işlevi görüyor. İktisadi ve siyasi krizlerin derinleştiği her uğrakta, burjuva devletinin bu şeffaflık maskesi hızla iniyor ve yerini çıplak sınıf egemenliğine bırakıyor.
Türkiye'ye baktığımızda ise anma kültürü, tarihsel bir yüzleşme değil, toplumsal kutuplaştırma aracı olarak kullanılıyor. AKP, kendi rejiminin kuruluş efsanesi haline getirdiği 15 Temmuz'u resmi olarak kutsarken, milyonların eşitlik, özgürlük ve laiklik talebiyle sokağa döküldüğü Gezi Direnişi'ni kriminalize ederek, toplumsal hafızadan silmeye çalışıyor. Benzer şekilde, Ermeni Tehciri gibi tarihsel tartışmalar, yerli şovenizmin kışkırtılması ve Batı emperyalizminin Türkiye üzerinde bir baskı aracı kurması kıskacına sıkıştırılmakta; halkların gerçek ve sınıfsal bir tarihsel hesaplaşma yaşamasının önüne geçilmektedir.
Almanya'da hafıza ve etnik kimliğin en keskin kesişim noktalarından biri göçmen mahalleleri ve göç politikalarıdır. Berlin'de Neukölln ve Kreuzberg gibi mahalleler, çok kültürlülüğün ve göçmenlerin Alman toplumuna entegrasyon çabalarının, aynı zamanda da dışlanma ve ırkçılıkla örülü sınıfsal çelişkilerin yaşandığı yerlerdir.
Türkiye'de ise sığınmacılar meselesi tamamen sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. İktidarın bilinçli açık kapı politikası, gelen göçmenleri patronlar için sigortasız, sendikasız ve son derece ucuz bir "yedek işgücü ordusuna" dönüştürmüştür. Bu durum Türkiye'deki işçi sınıfı içinde ciddi bir göçmen karşıtlığı yaratarak toplumsal bir krize neden olmuş, kapitalizmin yarattığı yoksulluğun faturası sömürücülere değil, kendileri gibi ezilen sığınmacılara kesilmiştir. İktidarın ve sözde muhalif milliyetçilerin her türlü hak arama eylemini "terör ve beka" parantezine alması, holdinglerin hiper sömürüsünü gizlemeye yaramaktadır.
Her iki ülkede de egemen sınıflar, kendi sömürü mekanizmalarını korumak için kitleleri yapay düşmanlıklarla kutuplaştırmakta ve işçi sınıfının birleşik bir mücadele hattı kurmasını engellemektedir.

Cecilienhof SarayıYönetim ve kriz: Potsdam'ın hayaletlerinden yeni arayışlara
Potsdam'daki Sanssouci Sarayı, aristokrasinin ve Prusya militarizminin yükselişini simgelerken, Cecilienhof Sarayı İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın gündemine damga vuran Potsdam Konferansı'nı hatırlatıyor. Konferansta alınan en çarpıcı karar, Nazi Almanyası'nın topyekûn askerden ve Nazilerden arındırılması, demokratikleştirilmesiydi. Bu karar, Almanya'nın bir daha asla savaş makinesi haline gelmemesi için alınan köklü önlemleri kapsıyordu.
Ancak o gün kurulan bu küresel düzen, bugün derin bir hegemonya ve yönetim krizi içindedir. Avrupa Birliği, bir yandan milyonlarca mültecinin kapılarına dayandığı göç kriziyle, diğer yandan Nord Stream boru hatlarına yapılan sabotajlarla oluşan enerjide Rusya'ya bağımlılığının faturasını ödemektedir. Neoliberal merkez partilerin kriz yönetme kapasitesi erimekte, bu durum emperyalist piramidin tepesindeki çatlakları büyütmektedir. Almanya ise tüm bu gelişmelere rağmen, tarihsel bir travma olan militarizasyonu yeniden canlandırma çabası içine girmektedir.
Batı emperyalizmi bu yapısal krizi yaşarken, Türkiye burjuvazisi ise Yeni Osmanlıcı heveslerle Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika'da yeni pazarlar ve nüfuz alanları aramaya devam ediyor. Bu, stratejik otonomi arayışı gibi gözükse de bağımsızlıkçı bir karakter taşımamakta; aksine Türkiye kapitalizminin dış mali bağımlılığını derinleştiren ve holdinglerin sömürü alanlarını genişletmeyi hedefleyen tehlikeli, alt-emperyalist bir yönelimdir.
İdeolojik dönüşüm: Sol popülizmden İslamcı hegemonyaya
1968 ile 1970 yılları arasında Alexanderplatz yakınlarında inşa edilen, Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin Merkezi İstatistik İdaresi'nin merkezi olarak hizmet veren Berlin'deki Haus der Statistik (Künstlerhaus) gibi mekânlar, neoliberal kentleşmeye ve soylulaştırmaya karşı aşağıdan yukarıya örgütlenen sol popülizmin, Yeşiller'in ve "sivil inisiyatiflerin" izlerini taşıyor. Almanya'da çöken sosyal demokrat-muhafazakâr merkezin yarattığı boşluğu, kısmen ekolojik duyarlılıkları ve kimlik siyasetini merkeze alan bu sol-yeşil popülizm doldurmaya çalışmaktadır. Bu ittifak, kapitalizmin mülkiyet ilişkilerini ve emperyalist niteliğini sorgulamadığı ve hedef almadığı için sistem içi entegrasyona hizmet etmektedir. Günümüzde, bu hareketlerin önemli bölümünü Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) yıkılmasında belirleyici rol üstlenmiş antikomünist kadrolar oluşturuyor. Örneğin, “Yeşiller” olarak bilinen partinin resmi adı: “Bündnis 90/Die Grünen” (90 ittifakı-Yeşiller). Bu ittifak, DDR’in yıkılışında önemli rol üstlenmiş karşıdevrimci odaklardan biridir.
Haus der Statistik (Künstlerhaus)Türkiye'de ise durum çok daha travmatiktir. AKP, düzen siyasetinin işleyişini bozmuş, emekçilerin gerçek anlamda siyasi mücadele ile olan ilişkisi silikleşmiştir. Siyasal ve toplumsal alan, İslamcı-muhafazakâr hegemonyanın etkisi ve tehdidi altındadır. Devletin tüm kurumları piyasa ve gerici tarikatlar arasında paylaşılmış, eğitimden sağlığa her alan özelleştirilmiştir. Toplumsal muhalefet ise liberal kimlik siyaseti ve "cici muhalefet" sınırları içinde kötürümleştirilerek etkisiz kılınmıştır.
Bu ideolojik dönüşüm ve ayrışma, iki ülke adına, enerji ve çevre politikalarında da kendini açıkça göstermektedir. Almanya, Yeşil Badana (Greenwashing) yöntemleriyle de olsa yenilenebilir enerjiye, elektrifikasyona ve AB Yeşil Mutabakatı'na geçiş yapmaya çalışmaktadır. Buna karşın Türkiye ekonomisi, doğayı sınırsız bir rant alanı olarak gören yağmacı bir enerji modeline hapsolmuştur. Yerli kömür madeni teşvikleri, termik santrallerin özelleştirilmesi, HES'ler ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi projeler, Türkiye'nin enerji bağımlılığını daha da artırmaktadır.
Zeitenwende militarizasyonu: Altyapı çökerken silahlanan Almanya
Ukrayna'daki emperyalist paylaşım savaşı ve NATO 3.0'ın dayattığı küresel savaş konsepti, Almanya'nın bütçe yaklaşımında sarsıcı bir kırılma yaratmıştır: Zeitenwende (Tarihsel Dönemeç). Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesine (Şubat 2022) tepki olarak, 27 Şubat 2022'de Federal Meclis'te (Bundestag) yaptığı tarihi konuşmada bu "tarihsel dönemeci" ilan etti. Bu konuşma, Almanya'nın Soğuk Savaş sonrası güvenlik ve dış politikasında bir paradigma değişimini simgeliyordu. Zeitenwende, Alman Dil Kurumu tarafından 2022'nin Kelimesi seçilmişti; artık dillerden düşmüyordu. Peki ne pahasına?
Bu değişimle birlikte Almanya, okullarına, hastanelerine ve demiryollarına harcamaktan imtina ettiği milyarlarca Euro'yu, anayasal borç frenini arkadan dolanan özel bir fon kurarak doğrudan savunma sanayiine ve orduya aktarıyor. Rheinmetall gibi küresel silah tekellerinin borsa değerleri fırlarken ve kâr oranları katlanırken, bu militarist şahlanışın faturası federal bütçedeki sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim kalemlerinin kesilmesiyle işçi sınıfına çıkarılıyor. Kamu harcamalarının kısılması ve "savaş ekonomisi" söylemi, çalışma koşullarının militarize edilmesini ve grev haklarının askıya alınmasını da beraberinde getiriyor. "NATO 3.0" ve "Zeitenwende" tartışması, bu yeni sömürgeciliğin Avrupa merkezindeki tezahürüdür. Almanya, kendi altyapısını çürütürken silahlanmayı seçiyor ve bu tercihi "güvenlik" ile meşrulaştırıyor. Bu, 19. yüzyıldaki sömürgeci "uygarlaştırma" anlatısının 21. yüzyıldaki "güvenlikleştirme" versiyonudur.
Bu durum, Türkiye'deki militarizasyon ve "yerli ve milli savunma sanayii" demagojisiyle mükemmel bir uyum içindedir. Türkiye'de İHA/SİHA teknolojileriyle donatılan savunma sanayiinden büyük kârlar elde eden, sınır ötesinde (Suriye, Irak, Libya, Somali) alt-emperyalist bir perspektifle asker bulunduran Türkiye sermaye sınıfı, içeride işçi sınıfının en temel haklarını "beka ve güvenlik" gerekçesiyle ezmekte; MESEM gibi projelerle çocuk emeğini bu savaş çarkının tedarik zincirlerine ucuz işgücü olarak sunmaktadır.
Sonuç: Siyah taşların dönüşü ve çifte meydan okuma
Berlin'den Potsdam'a, oradan Dresden'e uzanan bu gezi, net bir gerçeği göstermektedir: Kapitalist mülkiyet ilişkileri tasfiye edilmediği sürece, kimlik, kültür ve ulusal sınırlar düzeyindeki tüm değişimler, yalnızca sömürünün biçim değiştirmesine hizmet eder. Gerek Almanya'da yükselen Yeni Sağ’ın, gerekse Türkiye'de Yeni Osmanlıcı maceracılığın yegâne ilacı, kapitalist düzenden radikal bir kopuştur.
Frauenkirche'nin cephesindeki o kapkara, yangın görmüş eski taşlar, neoliberal restorasyonun bembeyaz ve yapay taşlarını yutarak yeniden yüzeye çıkmaktadır. Bu, tarihin diyalektiğidir! Ne kadar beyaz taş dizilirse dizilsin, siyah taşların temsil ettiği kadim çelişkiler (emperyalizm, sınıf savaşımı, militarizm) asla unutturulamaz. Avrupa'nın "beyaz, Hıristiyan medeniyetini" korumak adına Dresden sokaklarında mülteci düşmanlığıyla yürüyen AfD/Pegida faşizmi ile Türkiye'de milliyetçi ve dinci gericilikle tahkim edilen sermaye diktatörlüğü, aynı madalyonun iki yüzüdür!
Potsdam Konferansı'nın tüm kararlarına yön veren ana ilkesi "Bir daha asla" sözü, bugün Zeitenwende ile birlikte ayaklar altına alınmıştır. Almanya, kendi altyapısını çürütürken yeniden silahlanmayı seçmekte; Türkiye ise Yeni Osmanlıcı heveslerle, Ortadoğu'da ve Afrika'da alt-emperyalist bir maceraya sürüklenmektedir. İki ülkenin egemen sınıfları, kendi sömürü mekanizmalarını korumak için kitleleri yapay düşmanlıklarla kutuplaştırmakta, göçmenleri, mültecileri ve yoksulları hedef tahtasına yerleştirmektedir.
Peki ya çözüm?
Ne Dresden sokaklarında yükselen AfD/Pegida faşizmi, ne de Türkiye'deki milliyetçi-dinci gericilik, halkların gerçek sorunlarına deva olacaktır. Bu gezi bana gösterdi ki, umut, siyah taşların küllerinde saklıdır. Kadınlar Kilisesi'nin enkazından yükselen yeni taşlar gibi, yıkılan düzenin yerine inşa edilecek yeni bir dünya, ancak sınıf bilinciyle, uluslararası dayanışmayla ve sermayeye karşı ortak bir mücadeleyle mümkündür. Berlin'de, Potsdam'da, Dresden'de duyduğum tarihin fısıltısı, işte bu mücadelenin çağrısıydı. "Bir daha asla" sözü, bugün yalnızca geçmişe değil, geleceğe de haykırılmalıdır. Kapitalizm ve emperyalizm, taşların rengini değiştirebilir, ama kendi yıkıcı doğasını asla unutturamaz.
Ve biz, bu unutturma çabasına karşı, hafızamızı, bilincimizi ve mücadele azmimizi diri tutacak ve mutlaka kazanacağız!
/././
Fethullahçıların belleği: 'Komünist, evli, çok tehlikeli..'-Ali Ufuk Arikan-
'Bellek 1996 yılında tutulmaya başlayan fişleme notlarından oluşuyor. Yani darbe girişimine kadar olan 20 yıllık sürece uzanabiliyoruz. Ötesinin olduğu da kesin. Yani bir Cemaat, siyasi iktidarların ve bir bütün olarak düzenin açtığı yolda dilediği ve istediği gibi yıllarca herkesi fişlemiş. Ve tüm bu fişlemeleri elleri kollarını sallayarak yapan Cemaat, 15 Temmuz’a kadar uzanan süreci aslında ilmek ilmek örgütlemiş. Yine düzenin bakışları arasında ve tabii ki desteğiyle.'
Fethullahçılar son dönemde AKP’nin 15 Temmuz belgeseli “Asırlık Gece”nin ardından şimdi de bir “bellek” ve bu belleği anlatan kitapla gündemdeler.
Belgeselin öyküsünü AKP-Gülen ortaklığını da içerecek şekilde soL okurlarına aktarmıştık.
Şimdi de belleğin öyküsünü ve ne anlama geldiğini yerli yerine oturtalım…
Yandaşlar neden tahrifat yapıyor?
Bellek aslında yeni değil, uzun yıllardır gündemde.
Her şey yıllardır biliniyor yani.
Ancak AKP’nin yandaş medyası bu bellek üzerinden büyük bir pişkinlikle muhalifleri, özel olarak da belleğin ulaştırıldığı isim, haberimizin konusu olan kitabın da yazarı Tuncay Özkan’ı hedef alıyor: "CHP Milletvekili Tuncay Özkan FETÖ’nün sözde Hava Kuvvetleri örgütlenmesini ve İmamı Adil Öksüz’ü deşifre eden bir flash belleği Kara Kuvvetleri komutanı iken 2007 yılında İlker Başbuğ’a vermişti. Başbuğ kendi ifadesine göre flash belleği Hava Kuvvetleri Komutanlığına göndermiş sonrasında bu flash bellekle hiç ilgilenmemişti. Sözde Hava Kuvvetleri imamı Adil Öksüz ve 15 Temmuz’un 1 numaralı askeri sorumlusu FETÖ’cü Akın Öztürk bu flash belleği anında yok etmişlerdi. Üstelik ne Tuncay Özkan ne de Başbuğ bu flash bellekle ilgili olarak TBMM’de kurulan 15 Temmuz darbesini araştıran komisyona bilgi vermemişlerdi. Gizlemişlerdi dersek daha doğru olur. Eğer İlker Başbuğ bu flash bellekle ilgilenseydi FETÖ bırakın 15 Temmuz’da kalkışmayı toparlanamayacak bir darbe yemesi işten bile değildi. 15 bin FETÖ’cü derdest edilecek. Yapılan soruşturmalar sonrasında örgütün beli kırılabilecekti."
Bu sözler Yeni Şafak yazarı Bülent Orakoğlu'na ait.
Peki, gerçekler onun yazdığı gibi mi?
Gelin kısaca hatırlayalım...
Zehirli bellek ve beklenen final
Söz konusu belleği 2006 yılında, Cemaat’in askeri yapılanmasının Ege sorumlusu olduğu tahmin edilen kişi, bir yolcu otobüsünde düşürüyor.
Hikayemiz de bu tarihten sonra başlıyor.
Belleği bulan muavin, firma temsilcisine ulaştırıyor. Söz konusu yetkili, aynı zamanda faal bir futbol hakemi.
Sahibini bulmak adına bilgisayara taktığında karşısında kendini şok eden veriler görüyor.
Ülkedeki tüm Alevi köylerinin fişlendiğini gösteren bir tablo görüyor örneğin ilk olarak, Cemaat’in TSK içindeki yapılanmasına dair de notlar...
Yani sansasyon yaratacak çok fazla şey var.
Ancak bellek büyük oranda şifreli.
Önce şirketinin üst düzey bir yöneticisiyle görüşüyor, aldıkları kararla da bir kopyasını tutarak Ege Ordu’ya bir general üzerinden teslim ediyorlar.
Sonrasında tabii ki ordudan çıt çıkmıyor.
Bu sessizliğin verdiği rahatsızlığın ardından belleğin bir kopyasını elinde tutan hakem, gazeteci Tuncay Özkan’a ulaştırıyor.
Özkan da gördükleri karşısında şoke oluyor ve bir kopyasını alarak belleği dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a teslim ediyor.
Başbuğ, benzer bir belleğin kendilerine geldiğini, bu belleklerin inceleneceğini söylüyor.
Sonrası şaşırtıcı değil...
Bellek ayrıntılı şekilde incelensin diye Hava Kuvvetleri'ne gönderiliyor, çünkü içeriği de ağırlıklı olarak orayla ilgili.
Belleğin gönderildiği birliğin başında ise 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan, darbenin Adil Öksüz ile birlikte bir numarası olduğu söylenen Akın Öztürk var.
Sonradan ortaya çıkıyor ki, belleğin incelenmesi sonrası tam 173 Cemaatçi asker tespit edilmiş. Sonra bu sayı, bizzat Cemaatçi askerlerin devreye girmesiyle sıfıra indirilmiş ve dosya kapatılmış.
Özkan bu bellek nedeniyle tutuklandı, zehirlenmeye çalışıldı, başına gelmeyen kalmadı.
İlker Başbuğ da aynı şekilde cezaevinin yolunu tuttu.
Sonra öğreniyoruz ki, belleği inceleyen ekip Adil Öksüz'e toplantıda ayrıntılarıyla bilgi veriyor, Öksüz ağlayarak "40 yıllık emek boşa gitti" diyor.
Ancak gitmiyor...
Ne dönemin iktidarı ne de TSK kadroları bu belleğin üzerine gidiyor.
Şimdi bu bellek, “10 yıl önce incelenseydi, 15 Temmuz yaşanmazdı” diye ele alınıyor.
Baştan aşağı yanlış bir değerlendirme.
O dönemde de sonrasında da ordu içindeki Fethullahçı yapılanma tüm ayrıntılarıyla olmasa da biliniyordu, kimse dokunmuyor, dokunmak istemiyordu. (Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla da bu sürece karşı çıkma ihtimali olan tüm isimleri tutuklayacaklardı zaten.)
Ortaklardı, birlikte Cumhuriyet’i tasfiye ediyorlardı.
Şimdi öğreniyoruz ki, bazı Cemaatçi birlikler, tüm ayrıntılarıyla zaten biliniyormuş, Adil Öksüz ve diğerleri de...
Listeler ve bellekler ancak kavga başlayıp yumruk atılmaya başlandığı sırada gün yüzüne çıkıyordu onlar için.
Yani Bülent Orakoğlu açıkça gerçekleri eğip büküyor. 2006 yılında kimse, Cemaat'in ordudaki yapılanmasına dokunmak istemiyordu, çünkü ortaklardı.
O yüzden Özkan gibi isimler tutuklandı, Cemaat ise orduda kök salmaya devam etti.
Fişleme notları: Komünist, Alevi, solcu…
Kitap Gülen Cemaati’nin nasıl bir fişleme ve istihbarat ağı olduğundan Cemaat üyelerini nasıl evlendirdiklerine kadar çok fazla ayrıntı içeriyor.
Çünkü söz konusu bellek, bunun Ege Ordusu örüntüsünü çok detaylı şekilde ortaya koyuyor.
Kitap sonrası anlıyoruz ki Cemaat’in tam 27 farklı fişleme kategorisi varmış.
Bu 27 farklı kategorinin ise 4 ana başlığı: Dini-mezhebi etiketler, etnik etiketler, operasyonel-örgütsel etiketler, kişisel zaaf etiketleri.
Kitap çıktıktan sonra birçok yönüyle haber olan bu belleğin “Solcu, komünist, alevi” fişlemelerinden bir bölümü biz de okurlarımıza aktaralım.
Fethullahçıların kafasının nasıl çalıştığı, nasıl bir organize çete faaliyeti yürüttüğünü, insanları nasıl gün gün fişlediğini anlamak için:
“Komünist. Evli. Çok tehlikeli.” 19 Temmuz 2001 yılındaki bir fişleme notu.
“Bekarlığında gençleri sol görüşe teşvik için çok çalışmış birisi. Komünist olma ihtimali var.” Mart 2001’deki bir diğer fişleme notu.
“Komünist biri cumhuriyet okuyor. Çok rahat kullanılabilecek biri. İdealist biri. Oruç tutuyordu lisan okulunda, hoca baskı yapınca bıraktı. Sol görüşe sahip.” Bu da Mart 2001 tarihli, neresinden tutsan elinde kalacak tuhaf bir diğer fişleme notu.
Benzer birçok not var.
Cemaat orduda sadece solcu olduğunu düşündüğü kişileri fişlemiş değil elbette. Ancak kişi solcu, komünist ya da Alevi biriyse ya da böyle olduklarını düşünüyorlarsa, üzerini jet hızıyla çizdiklerini anlıyoruz. Onların ordu içinde yükselmesi çeşitli baskılar ve yöntemlerle engelleniyor, kendi çevreleri ise bu sayede hızla yükseliyordu.
Neden önemli?
Bellek 1996 yılında tutulmaya başlayan fişleme notlarından oluşuyor.
Yani darbe girişimine kadar olan 20 yıllık sürece uzanabiliyoruz. Ötesinin olduğu da kesin.
Yani bir Cemaat, siyasi iktidarların ve genel olarak düzenin açtığı yolda dilediği ve istediği gibi yıllarca herkesi fişlemiş.
Ve tüm bu fişlemeleri elleri kollarını sallayarak yapan Cemaat, 15 Temmuz’a kadar uzanan süreci aslında ilmek ilmek örgütlemiş. Yine düzenin bakışları arasında ve tabii ki desteğiyle.
Bugün sürekli AKP'nin Fethullahçı çeteyle mücadele ettiği haberlerini görüyoruz. Ancak bu çete operasyonlara konu olsa da ülkenin dört bir yanına yayılmış irili ufaklı yüzlerce cemaat ve tarikat kritik her alanda örgütlenmeye devam ediyor. Önleri açılıyor, daha fazla alan tutuyorlar, yine!
/././
Yeni Parti taktik mi değiştirdi: Belediye hamlesi nereye uzanıyor?
Yeni Parti'nin belediye başkanları konusundaki stratejisi değişmiş gibi görünüyor. Çok sayıda belediye başkanı Yeni Parti'ye geçmek üzere istifa ederken, sayının artacağı belirtiliyor. Ancak süreci bu isimlerden çok 4 belediye başkanının ne yapacağı belirleyecek.
CHP’ye yönelik AKP iktidarının aldığı mutlak butlan kararıyla partinin bölünmesiyle sonuçlanmış, Özgür Özel’in liderliğinde, tam 91 vekilin desteğiyle Yeni Parti kurulmuştu.
Parti, vekillerin ve önceki dönem yönetici kadroların önemli bölümünü peşinden sürüklerken, belediyeler konusundaysa kafalar karışıktı.
Belediye başkanlarının toplu halde Yeni Parti'ye geçmesi halinde, yeni operasyonların gelebileceği veya mevcut soruşturmaların hızlanabileceği endişesi buradaki temel gerekçeydi. Bununla bağlantılı bir diğer kriz başlığı da operasyon endişesiyle Yeni Parti’ye geçmek istemeyecek isimlerdi.
Ancak belli ki bu strateji, bütünlüklü olarak uygulanmayacak ve belediyeler bu sürecin temel turnusollarından biri haline gelecek.
Şu ana kadar CHP’den istifa edip Yeni Parti’ye geçeceğini duyuran belediye başkanlarının listesi şöyle:
- Besim Dutlulu — Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı
- Muharrem Erkek — Çanakkale Belediye Başkanı
- Ali Orkun Ercengiz — Burdur Belediye Başkanı
- Melek Mızrak Subaşı — Bilecik Belediye Başkanı
- Filiz Ceritoğlu Sengel — İzmir Selçuk Belediye Başkanı
- Kazım Kurt — Eskişehir Odunpazarı Belediye Başkanı
- Selçuk Balkan — İzmir Urla Belediye Başkanı
- Bilgehan Erdem — Artvin Belediye Başkanı
- Ercüment Şahin Çervatoğlu — Rize Fındıklı Belediye Başkanı
- Kadir Aydar — Adana Ceyhan Belediye Başkanı
- Dursun Mirza — Bandırma Belediye Başkanı
- Mehmet Talat Bakkalcıoğlu — Bozüyük Belediye Başkanı
- Mehmet Şerif Yıldırım — Malatya Hekimhan Belediye Başkanı
- Serkan Sak — Balıkesir Sındırgı Belediye Başkanı
- Oğuz Yantemur — Kars Susuz Belediye Başkanı
'İkinci dalga' beklentisi sürüyor, kriz dört isimde düğümleniyor
Parti kulislerinde belediye başkanı geçişlerinin devam edeceği konuşuluyor.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Yeni Parti kaynakları, 200’e yakın belediye başkanının Yeni Parti’ye geçiş talebini ilettiğini öne sürüyor.
Ancak söz konusu geçişlerin başladığı tarihten itibaren geçiş yapan isimlerden çok, dört belediye başkanın ne yapacağı asıl tartışma konusu olacak gibi görünüyor.
Bu isimlerden ilki, CHP’den Yeni Parti kurulmadan önce istifa eden Cemil Tugay. Daha önce Özel parti kurduğunda bu partiye geçeceğini söyleyen Tugay, parti kurulduktan sonra ise bir süre daha bağımsız kalacağını açıkladı. Tugay hakkında gündeme gelen iddialardan biri de AKP’ye katılacağı yönünde.
Tugay dışında adı aslında en çok konuşulan ve çeşitli spekülasyonlara yol açan isim Mansur Yavaş.
Yavaş, partinin adı en öne çıkan cumhurbaşkanı adaylarından biri.
Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılacağı yönünde hiçbir açıklaması yok. Bu yönde bir adım atması durumunda Yeni Parti’nin elini en çok güçlendirecek isim de Yavaş gibi duruyor.
Yine Yavaş’la birlikte Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ve Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’in de hangi yönde adım atacağı tartışma konusu. Bu iki kritik ismin de CHP’de kalacağı ifade ediliyor.
***
Sermaye, devlet ve hafıza -Fadime Uslu-
Akif Avcı’nın kitabı okuru kapalı kapılar ardındaki pazarlıkların merakına değil gündelik hayatı biçimlendiren güç ilişkilerini kavramaya çağırıyor. Sermaye örgütlerinin görünür faaliyetlerinin ardındaki sınıfsal ilişkileri, kültürel yatırımların taşıdığı hegemonik stratejileri ve tarafsız bilgi görünümüne bürünen siyasal tercihleri görünür hâle getiriyor.
Hatırlamayı, bugünle geçmiş arasındaki mesafede kurulan bir zaman inşası olarak tanımlamanın riskleri var. Geçmişi yitip gitmiş yekpare bir zaman olarak düşünmenin, onu bugünün ihtiyaçlarına göre dağılan parçalarından seçerek yeniden kurmanın.
Çünkü, mesafe katılaştığında geçmiş nesnelliğini yitirip iktidarın ölçüsüne dönüşebilir. Bu durumda hatırlayanın deneyimi unutuşun örtüsü altında silikleşir. Bellek, zihnin seçmeci doğası nedeniyle eksiktir ama, onu eksilten de yücelten de iktidar ilişkileridir. Dolayısıyla hatırlama bireysel bir edim olduğu kadar siyasal bir mücadeledir.
Geçmiş geride bırakılmış zaman değildir. Bugünün çatışmaları içinde sürekli beliren canlı bir kuvvettir. Onu hatırlamak, bugünün karanlığında ansızın çakan hakikat kıvılcımını yakalayabilmektir. Mücadele tam da burada başlar. Egemen yorumların ehlileştirdiği hafızayı özgürleştirmekte, tarihin dışına itilen deneyimleri ortaya çıkarmakta.
Akif Avcı’nın Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri adlı kitabı bu mücadeleyi tarihsel materyalist bir yöntemle sürdürüyor. Sermaye sınıflarının niteliklerini ve her birinin tarihe müdahale etme biçimlerini anlatırken tezinin temel dayanağını hafızanın nasıl üretildiğini, iktidarın hangi ilişkiler ağı içinde örgütlendiğini, devletin, hukukun, emek rejiminin aynı iktidar bloğu içinde birbirini nasıl tamamladığını belgelerle açıklıyor.
Böylece sermaye örgütleri, kapitalist devletin oluşumunu - sermaye fraksiyonları arasındaki mücadeleyi ve sınıf egemenliğinin işleyiş biçimlerini yansıtan tarihsel öznelere dönüşüyor. Bu yapıların siyasal yönelimlerle hegemonik düzenin kurulmasında üstlendikleri rolü bütün bağlantılarıyla aktarıyor.
Akif Avcı, tezini kurmadan önce Türkiye’de sermaye sınıfına ilişkin ana akım literatürü dikkatle tarıyor. Farklı yaklaşımların ulaştıkları sonuçları ve bu sonuçların kabul edilmesini sağlayan gerekçeleri kavramsal tercihlerle sorguluyor. Bu aşamada Avcı’nın asıl ilgisi, yerleşik söylemleri inşa eden düşünme biçimlerinde yoğunlaşıyor. Eksikliğini belirlediği tarih tezlerinin dayanağını çözümleyerek gösterdiği boşluğu dolduruyor.
Türkiye’de sermaye sınıfının tarihsel oluşumunu açıklayan çalışmaların önemli bir bölümü, burjuvazinin devletle kurduğu siyasal ilişkiyi merkeze alır. Ayşe Buğra ve Haluk Alkan gibi isimler, Türkiye burjuvazisinin Batı’daki örneklerden farklı olarak üretim ilişkilerinin içinden gelişmediğini; büyük ölçüde devlet eliyle büyütülen bir toplumsal kesim olarak biçimlendiğini ileri sürer. Bu yaklaşım, sınıfsal ayrımları kültürel ve kimliksel kategoriler üzerinden okumayı tercih eder. Anadolu sermayesi, İstanbul burjuvazisi, seküler ya da muhafazakâr sermaye gibi ayrımlar bu çerçevenin temel kavramlarını oluşturur. Weberci kurumsalcı yorumlar ise merkez-çevre ikiliğinden hareketle Türkiye sermayesini aidiyet üzerinden “siyasi toplumun bir parçası olanlar ve sivil toplumun içerisine dahil olanlar” şeklinde inceler.
Avcı’nın itirazı bu noktada başlar. Bu yaklaşımların ortak bir eksiklik taşıdığını ileri sürer. Sermaye sınıfını üretim ilişkilerindeki konumundan koparıp siyasal tercihleri, kültürel kimliği ya da kurumsal aidiyeti üzerinden tanımlamak, sınıf çözümlemesini maddi üretim sürecinden uzaklaştırmaktadır. Böyle olunca artık değerin hangi emek rejimi içinde üretildiği, sermaye fraksiyonlarının hangi tarihsel mücadelelerle biçimlendiği ve devletle kurdukları ilişkinin hangi maddi zemine dayandığı görünmezleşir. Sermaye örgütleri, kendi içinde çatışmaları olmayan yekpare yapılar gibi okunurken devletle bağları da kurumsal temaslardan ibaret dışsal bir ilişkiye indirgenir.
Avcı’nın gösterdiği gibi tarih bu görünmez bırakılan alanda eyleme geçer. Sermaye fraksiyonları arasındaki mücadeleler, üretimin örgütlenmesi, dünya kapitalizmine eklemlenme yöntemleri, devlet aygıtındaki güç dengeleri ve emek rejiminin dönüşümü birbirinden bağımsız tek tek açıklanabilecek süreçler değildir. Aynı tarihsel hareketin birbirini tamamlayan görünümleridir. Bir alandaki değişim ötekini dönüştürür, yeni ekonomik dengeler yeni kurumlar, yeni yasalar ve yeni siyasal söylemler üretir. Bu yeni, eski hegemonyanın cilalanmış formudur. Bu nedenle Avcı’nın tarihsel materyalist yaklaşımı, mevcut literatüre eklenmiş alternatif bir yorum olmanın ötesine geçer. Türkiye kapitalizmini düşünme biçiminin eksenini değiştiren metodolojik bir müdahale niteliği kazanır.
Avcı’nın çalışması resmî iktisat tarihindeki liberal açıklamaların ve kültürel indirgemeciliğin gölgede bıraktığı sınıf ilişkilerini bütünlüklü bir değerlendirmeyle aktarıyor. Türkiye kapitalizmine eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının çerçevesinden bakıyor. Kuramsal tartışmaları tarihsel belgelerle, gazete ve dergi arşivleriyle, mülakatlarla birlikte okuyarak devletin, emeğin, kültürün ve rızanın nasıl aynı toplumsal örgü içinde biçimlendiğini somut veriler üzerinden yansıtıyor. Böylece kitap kapalı kapılar ardındaki girift ilişkileri sıralayan bir envanter olmaktan çıkıp birbirinden kopukmuş gibi görünen süreçlerin aynı toplumsal hareketin parçaları olduğunu kavramaya imkân veren güçlü bir düşünme alanına dönüşüyor.
Yazarın yönteminin temelinde devleti, sermayeyi ve sınıf mücadelelerini aynı tarihsel hareketin iç içe geçmiş öğeleri olarak ele alması var. Devlet sermaye sınıfının dışında duran tarafsız bir aygıt olmadığı gibi, sermaye de devleti yalnızca ihtiyaç duyduğunda başvurduğu dışsal bir güç olarak kullanmıyor. Her ikisi de birbirini kuran, dönüştüren ve sınırlarını karşılıklı olarak belirleyen ilişkiler içinde biçimleniyor. Devletin aldığı kararlar sermaye gruplarının dolaysız taleplerini karşılamaktan çok, kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağlayacak siyasal atmosferi oluşturuyor; çelişkileri yönetiyor, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki dengeleri tesis ediyor ve emek-sermaye çatışmasının sınırlarını düzenliyor.
Bu yaklaşımın kuramsal dayanaklarından biri Nicos Poulantzas’ın Marksist devlet kuramı. Poulantzas, devleti egemen sınıfın mekanik bir baskı aygıtı olarak değil, sınıf mücadelelerinin maddi biçim aldığı özgül bir ilişki alanı olarak kavrıyor. Devlet, egemen sınıf içindeki farklı çıkarları ortak bir iktidar bloğu etrafında bir araya getirirken sermaye ile emek arasındaki çatışmayı da yönetir. Göreli özerkliği buradan kaynaklanır. Bu özerklik devleti sınıflar üstü yapmaz; tersine, sermaye birikiminin genel koşullarını güvence altına alabilmesi için tek tek sermaye gruplarının anlık taleplerinin ötesinde hareket edebilmesini mümkün kılar.
Bu perspektiften bakıldığında yasalar, teşvikler, kredi politikaları, özelleştirmeler, eğitim düzenlemeleri, sendikal haklara yönelik müdahaleler ya da kültürel kurumlara, vakıflara, dini yapılara verilen destekler birbirinden bağımsız uygulamalar olmaktan çıkar. Hepsi kapitalist düzenin yeniden üretildiği ortak yapının paydaşları hâline gelir.
Avcı’nın bu büyük çalışmasındaki asıl sorusu, belirli bir sermaye örgütünün herhangi bir hükümete ne kadar yakın olduğunu saptamak değil. Asıl meselesi, devletin farklı dönemlerde hangi sermaye fraksiyonlarını öne çıkardığı, belirli birikim modellerini hangi araçlarla desteklediği ve bu tercihlerin emek sınıfının çalışma, örgütlenme ve direnme koşullarını nasıl biçimlendirdiğidir.
Sermaye sınıfının yeniden örgütlendiği her tarihsel dönemeç, emek tarihinin de kırılma anıdır. Yeni yatırım alanları, kredi mekanizmaları, uluslararası açılımlar ve teşvikler genişlerken işçi sınıfının örgütlenme imkânı daralıyor, grev hakkı sınırlandırılıyor, sendikal yapı yeniden biçimlendiriliyor. Sermayenin ilerleme olarak sunduğu her hamlenin arkasında emeğin hangi koşullarda çalışacağına ve hangi araçlarla denetim altına alınacağına ilişkin yeni bir siyasal karar bulunuyor.1
Avcı, ülkedeki her müdahalede sermaye dengelerinin nasıl inşa edildiğini, hangi fraksiyonların güç kazandığını, hangilerinin ulusötesi sermayeyle daha sıkı bağlar geliştirdiğini ve iktidar bloğunun hangi toplumsal maliyetler üzerinden biçimlendiğini birlikte inceliyor. Sermaye örgütlerinin yükselişi anlatılırken bastırılan grevler, sınırlandırılan sendikal haklar ve emeğin disiplin altına alınma süreçleri gerekçeleriyle açıklanıyor. Kitabın en önemli katkılarından biri de sermaye tarihini emek tarihinden ayırmaması.
Ne var ki hiçbir egemen sınıf yalnızca ekonomik üstünlüğüne dayanarak kalıcı bir egemenlik kuramaz. Kurduğu düzeni doğal, kaçınılmaz ve herkes için makul gösterebilmesi gerekir. Zor, egemenliğin sınırlarını koruyabilir fakat sürekliliğini tek başına sağlayamaz. Egemenlik insanların zihninde, gündelik alışkanlıklarında, beğenilerinde ve gelecek tasarımlarında kurulmak zorundadır. Gramsci’nin hegemonya kavramı bu süreci açıklar. Hepimizin bildiği söz: Egemenlik yalnızca baskıyla değil, rızanın örgütlenmesiyle varlığını sürdürür.
Egemen sınıflar fabrikalarda maddi üretimi sürdürürken üniversitelerinde, yayınevlerinde, vakıflarda, medyada -düşünceyi, kültürel belleği, ortak aklı üretir. Her ekonomik düzen kendi kavramlarını, uzmanlarını, kurumlarını ve meşruiyet dilini yaratır. Hegemonya yalnızca rıza üretimi değil rızanın kurumlara, dile ve düşünme alışkanlıklarına yerleşmiş tarihsel biçimidir.
Bu çerçevede Avcı, sermaye örgütlerini yalnızca ekonomi politikalarının aktörleri olarak değerlendirmiyor. Kültürel alanı hangi kurumlar aracılığıyla düzenlediklerini, toplumsal meşruiyeti nasıl inşa ettiklerini ve kendi dünya görüşlerini toplumun ortak ufku hâline getirmek için hangi araçları kullandıklarını tarihsel belgelerle anlatıyor. Sermaye örgütlerinin sadece iş insanlarının çıkarlarını temsil eden yapılar olmadığını; düşünme, hatırlama ve değer üretme biçimlerini şekillendiren kültürel iktidar odakları olarak işlediğini deşifre ediyor.
Yayınevleri, müzeler, sanat kurumları, araştırma merkezleri, üniversiteler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları ve dini yapılar, ekonomik gücün kültürel otoriteye dönüştüğü ve sınıfsal çıkarların evrensel doğrular gibi sunulduğu hegemonya alanlarıdır. Burada amaç kültürel üretimi desteklemekten çok toplumun düşünme, tercih ve hatırlama biçimleri üzerinden kalıcı bir egemenlik kurmaktır.
Akif Avcı’nın Yapı Kredi Yayınları üzerinden yaptığı çözümleme bu mekanizmayı somutlaştırır. Nâzım Hikmet eserlerinin geniş okur kitlelerine ulaştırılması ilk bakışta sol kültürel mirasın yaygınlaştırılması olarak değerlendirilebilir. Fakat Avcı’ya göre bu, aynı zamanda bir etkisizleştirme stratejisidir. Nâzım’ın siyasal kimliği, devrimci düşüncesi ve sınıfsal itirazı geri çekildiğinde geriye düzen için güvenli, romantize edilmiş bir “aşk şairi” imgesi kalır. Böylece siyasal hafıza yasaklanarak değil seçilerek, bağlamından koparılarak ve ehlileştirilerek etkisizleştirilir.
Aynı mantık İKSV’den TESEV’e, araştırma merkezlerinden vakıf üniversitelerine uzanan geniş kurumsal ağda işler. TÜSİAD Rekabet Forumu, Dış Politika Forumu ve Ekonomik Araştırmalar Forumu gibi oluşumlar bilgi üretimi ile sınıfsal iktidar arasındaki ilişkinin kurumsallaşmış örnekleridir. Bu alanda ekonomik çıkarlar yalnızca talepler olarak dile getirilmez; araştırma raporlarına, politika önerilerine, uzmanlık bilgisine dönüşür. Sınıfsal tercihler, nesnel zorunluluk, siyasal kararlar teknik aklın kaçınılmaz sonuçları gibi sunulur. Hegemonya, doğrudan propaganda yoluyla değil tarafsız olduğu kabul edilen bilginin otoritesi üzerinden işler.
Gramsci’nin “organik aydın” kavramı bu noktada ete kemiğe bürünür. Organik aydın, egemen sınıfın dünyayı algılama biçimlerini kavramsallaştırır ve onu toplumun ortak aklı hâline getirir. Üniversiteler de bilgi üretiminin mekânları olmaktan çıkıp hangi bilginin değerli, hangi sorunun araştırılmaya değer, hangi çözümün uygulanabilir sayılacağına ilişkin mücadelelerin yürütüldüğü ideolojik alanlardır. Bilgi elbette yalnızca iktidarın aracı değildir. Ancak hangi araştırmaların desteklendiği, hangi sorunların görünür kılındığı ve hangilerinin düşüncenin dışında bırakıldığı sorgulanmadan bilginin siyasal boyutu anlaşılamaz. Çünkü bilgi, sadece gerçeği açıklamaz, gerçeğin hangi kavramlarla algılanacağını da belirler.
Akif Avcı’nın çalışması bu dönüşümün izini sürüyor. Ekonomik gücün siyasal nüfuza, siyasal nüfuzun kültürel otoriteye, kültürel otoritenin ise toplumsal rızaya nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Sermaye örgütlerinin etkisinin hükümetlerle kurdukları ekonomik ilişkilerin çok ötesine uzandığını ortaya koyuyor. Onlar yalnızca karar alma süreçlerini etkilemiyor, toplumun neyi sorun olarak göreceğini, hangi çözümleri makul bulacağını ve geleceği hangi ufuk içinde tasavvur edeceğini de betimliyor.
Bu hegemonik mekanizmalar yalnızca bugünü değil geçmişi de düzenliyor. Tehlike gün geçtikçe büyüyor. İktidar blokları kimin insan sayılacağına, hangi yaşamın korunmaya değer sayılacağına ve hangi düşüncenin meşru kabul edileceğine karar verme yetkisini kendilerinde görüyor. Düşünme ve itiraza dönük eylem potansiyeli giderek suç ölçüsüne dönüşürken itaat makul yurttaşlığın, sessizlik ise güvenli hayatın önkoşulu gibi sunuluyor. Sınıf mücadelesinin en kritik cephesi de burada. Çünkü egemenlik insanları sadece çalışma yaşamında değil, hayal kurma, düşünme ve dünyayı anlamlandırma biçimlerinde de kuşatıyor.
Akif Avcı’nın kitabı okuru kapalı kapılar ardındaki pazarlıkların merakına değil gündelik hayatı biçimlendiren güç ilişkilerini kavramaya çağırıyor. Sermaye örgütlerinin görünür faaliyetlerinin ardındaki sınıfsal ilişkileri, kültürel yatırımların taşıdığı hegemonik stratejileri ve tarafsız bilgi görünümüne bürünen siyasal tercihleri görünür hâle getiriyor. Kitabın yaptığı, okura rahatlatıcı bir bilme duygusu vermek değil. Bilgiyi rahatsız edici, sorgulatıcı ve dönüştürücü bir sürecin parçasına dönüştürmek.
Walter Benjamin, geçmişi tarihsel olarak kurmayı, “onu gerçekten olmuş olduğu gibi tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmek” diye tanımlar. Tarihsel maddecilere öğüdü şudur: “Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır.”2
Benjamin’in uyarısı bugünü de kapsar. Geçmişi muhafaza ettiğini iddia eden anlatılar çoğu zaman onu ehlileştirir, ideolojik ihtiyaçlarına göre seçer, keskin köşelerini törpüler ve bugünü düzeniyle uyumlu bir hafızaya dönüştürür. Benjamin’in sözünü ettiği tehlike budur. Geçmiş, yalnız unutularak değil yeniden yorumlanarak da egemenliğin hizmetine girebilir. Raymond Williams’ın “seçilmiş gelenek” kavramı aynı süreci başka bir düzlemde açıklar: Hiçbir toplum geçmişin tamamını devralmaz; bugünkü düzeni meşrulaştıracak parçaları seçer, ötekini sessizliğe iter. Böylece unutma da en az hatırlama kadar siyasal bir üretim pratiğine dönüşür.
Akif Avcı’nın hafızayı siyasetin ve özgürleşme mücadelesinin merkezine yerleştiren bu kapsamlı çalışması, ehlileştirmeye karşı hafızayı mücadele alanı hâline getiriyor. Sermaye sınıfının tarihinin hangi kurumlar, hangi kavramlar ve hangi seçilmiş anlatılar üzerinden kurulduğunu gösterirken o tarihin gölgesinde bırakılan emeği, direnişi ve sınıf çatışmalarını bilmeye, bilmenin ötesinde duyumsamaya çağırıyor:
“Sermayenin kurduğu ilişkileri görmezden gelmek ya da onlardan uzak durmak, bizleri onun çatışma alanlarından korumaz. Asıl görev, kapitalizmin Türkiye özelinde kurduğu ağları bütün çıplaklığıyla ifşa etmektir. Marx’ın ifadesiyle, insanlar devlerin varlığını görmezden gelmek için ‘sisten yapılma bir maskeyi gözlerine ve kulaklarına indirirler’ ama nafiledir; çünkü sermayenin nefesi, bu sisin ardından da duyulur. Bu noktada, Türkiye’de kapitalist sınıfın ve örgütlerinin tanımlanmasında yapılan hatalardan kaçınmak ve meseleyi tarihsel materyalist bir bakışa ele almak her zamankinden daha gereklidir.”3
-----
1 Ülkede yaşanan bütün darbeler gibi 12 Mart 1971 askerî müdahalesi de bu ilişkinin en belirgin örneklerinden biri. Darbe yalnızca siyasal iktidarı şekillendirmez. Sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu emek rejiminin de önünü açar. Nihat Erim hükümetleri döneminde on bir ilde sıkıyönetim ilan edilmesi, grev, sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarının askıya alınması yalnızca siyasal baskının genişlemesi olarak okunmaz. İşçi sınıfının örgütlenme kanallarının daraltılmasıyla sermaye sınıfının yapılanması aynı tarihsel müdahalenin birbirini tamamlayan iki yüzünü oluşturur.
2 Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Ⅵ, Son Bakışta Aşk, Çev: Nurdan Gürbilek, Metis, İst.2021, s.45.
3 Akif Avcı, Türkiye’de Sermaye Sınıfının Örgütleri: TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve TUSKON’un Devletle İlişkileri, Yordam Kitap, İst. 2026, s. 367-368.
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder