BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Temmuz 2026-


İtiraz da maliyete dahil -Özge Güneş- 

Tarımda hasat dönemleri, üretimin hangi ilişkiler içinde sürdürüldüğünü açığa çıkarır. Yaz sezonuyla birlikte biz de gazetelerde bu tür haberleri daha sık görüyoruz. BirGün’de Ebru Çelik’in hazırladığı haberler bu bakımdan üretim ilişkileri üzerine düşünmek için önemli bir zemin sunuyor: Bir yerde üretici bolluğa rağmen geçimini sağlayamıyor (kiraz), başka bir yerde tarım işçileri sıcaktan bayılana kadar çalıştırılıyor. (mısır püskülü)

İzmir Kınık’ta 65 yaşındaki Sultan Çimen, sabah sekizden akşam beşe kadar mısır püskülü topluyor. Bir saatlik molanın dışında dinlenme yok, yemek yok, sigorta yok. Aşırı hava sıcaklıkları nedeniyle kadınlar tarlada bayılıyor. Günlük yevmiye bin lira. Çimen’in oğlu maden kapandığı için işsiz. Kınık’ta maden ücretleri bir haneyi geçindirmeye yetmediği ya da hiç ödenmediği için kadınlar tarlaya çıkıyor. Tam da Ebru Çelik’in dediği gibi “toprağın altı, üstü emek sömürüsü”.

Kadınların hane içinde çocukların, yaşlıların ve evin bakımını sürdürdüğünü de unutmayalım. Şirket bin liraya satın aldığı emeğin yeniden üretim maliyetini haneye, orada da büyük ölçüde kadınlara bırakıyor. Tarım ile maden, güvencesiz işçilikle ücretsiz bakım emeği böylece aynı sömürü zincirinde birleşiyor.

***

Manisa’nın Gördes köyündeki kiraz üreticilerinin anlattıkları aynı düzenin başka bir yüzünü gösteriyor. Giderler almış başını giderken satış fiyatı sürekli aşağı çekiliyor. Ürün beklemiyor, öyle ya kiraz bu taze yenecek. Üstelik üreticiye dayatılan düşük fiyat kentliye ucuz gıda olarak dönmüyor. Kirazın tarladan markete yüzde 247,8 değer kazanması, aradaki aktarımın kimin lehine işlediğini açıkça gösteriyor. Asıl çarpıcı olan ise köylülerin kirazları traktörlerle yola dökmeyi düşünmesi, fakat ‘Bizi de tutuklarlar’ diyerek vazgeçmesi. Böylece siyasal baskı da maliyete dahil oluyor.

Tüm bunlar tarımın kendinden menkul bir alan olmadığını; madenlerden işsizliğe, hane geçiminden kadın emeğine, şirketlerden siyasal baskıya uzanan bir düzenin içinde işlediğini son derece yalın bir biçimde ortaya koyuyor.

Üreticinin maliyet hesabında artık yalnızca mazot, gübre ve ilaç yok. İtiraz etmenin muhtemel bedeli de var. Köylünün emeğinin karşılığını istediğinde gözaltına alınabileceği veya tutuklanabileceği düşüncesi, tüccarın karşısındaki pazarlık gücünü daha eylem başlamadan kırıyor. Otoriterlik böylece tarlanın dışında duran bir yönetim sorunu olmaktan çıkıp hem ürünün hangi fiyata satılacağını hem de emeğin hangi koşullarda çalışacağını belirleyen maddi bir ilişkiye dönüşüyor.

***

Ancak üretici kayıtsız değil. Burada, ilk bakışta geri çekilme olarak görünen şey, birlikte hareket kanallarının yokluğunun sonucu. Basit bir örgütsüzlükten çok uzun bir örgütsüzleştirme sürecinin ürünü. Kabaca özetlersek üreticiyi koruyan kamusal alım, depolama ve dağıtım mekanizmaları tasfiye edildi; kooperatifler ve meslek örgütleri etkisizleştirildi; taban fiyat ve kolektif pazarlık güvencesinin yerini ise üreticiyi bankalara ve idari kararlara bağımlı kılan borçlandırma ile bireyselleştirilmiş destekler aldı. Piyasada tüccarın karşısında yalnız bırakılan üretici, itiraz etmek istediğinde cezalarla karşılaşıyor. Her bir adım sermayenin işini kolaylaştırıyor.

Demem o ki bu haberlerdeki ifadeler bir mağduriyet anlatısına sıkıştırılmamalı. Bir mağduriyet olduğu şüphesiz ama bunların açık birer dayanışma çağrısı olduğunu da görmek gerekir. Hayırseverlik anlamında değil de mücadelenin paylaşılması anlamında bir çağrı. Mücadelenin ortaklaşmasına yönelik, hukuki, mesleki ve toplumsal ayakları birlikte kurulması gereken bir çağrı.

Üretici sendikaları, işçi örgütleri, ortak depolama ve lojistik ağları, kamusal alım ve kentteki tüketicilerle bağlar siyasal mücadelenin maddi zeminleri olarak örülmeyi bekliyor. Hasadın görünür kıldığı şey yalnızca ürünün veya emeğin değersizleştirilmesi değil, insanların o değeri birlikte savunabilecek araçlardan yoksun bırakıldığı gerçeğidir. Yapılması gereken de kimsenin tek başına kalmayacağı bir ortak hareket kapasitesi kurmaktır.

/././

Toprağın altı, üstü emek sömürüsü -Ebru Çelik- 

Kınık’taki hanelerde erkekler madenlerde mağdur edilirken kadınlar ucuz işçiliğe itildi. Ağır koşullarda mısır püskülü hasat eden, yemeksiz, günlük bin liraya çalıştırıldıklarını söyleyen Çimen: Tarlada sıcaktan bayılıyoruz.

Maden bölgesi İzmir Kınık’ta, patronlar madencileri aç bırakırken hanelerin kadınları da ağır koşullarda tarım işçiliğine itiliyor. Mısır püskülü toplayan mevsimlik kadın işçiler, düşük yevmiyeler, güvencesiz ve uzun çalışma saatleriyle sömürülüyor.

Sabah 08.00’den akşam 17.00’ye kadar 1 saat molayla çalışan işçilere ne yemek, ne de ekstra mola hakkı tanınıyor. İşçiler yemeklerini evden getiriyor, işverenin getirdiği sular ise güneşte kaynayarak içilemez hale geliyor.

İŞÇİLER DEVAMLI SICAKTAN BAYILIYOR

8 yıldır mısır püskülü işi yapan 65 yaşındaki Sultan Çimen, temmuz-ağustos aylarında topladıkları mısır püskülünün hasadında sıkça işçilerin sıcaktan bayıldığını, işçilerin başına güneş geçtiğini söyledi. Zorlu çalışma koşullarına rağmen geçen yıl 800 lira olan yevmiyeye bu yıl yalnızca 200 TL artış yapıldığını kaydeden Çimen, ne kendinin ne de eşinin emekliliğinin olmadığını belirtti. “Benim eşim emekli, oğlum madenci. Nerdeyse Kınık’ta yaşayan herkes madenci. Ama madende çalışarak insanlar evlerine bakamıyor. Zaten çalışan madenler de ya kapanıyor ya da işçilere ücretleri ödenmiyor. Bu nedenle biz çoluğumuzu çocuğumuzu bırakıp tarlalara çalışmaya gidiyoruz. Eşlerimiz çalışsa da tarlalara gitmek zorundayız, çünkü yetmiyor. Güneşin altında 9 saat hiç durmadan çalışmanın sonucunda ise elimize geçen para 1000 lira" dedi.

İŞSİZLİK BU KOŞULLARA MECBUR BIRAKTI

301 madencinin yaşamını yitirdiği facianın ardından madenlerde işlerin kötüleştiğini, Polyak gibi diğer madenlerin de bir bir kapatıldığını söyleyen Çimen, 2011’den bu yana madencilik yapan oğlunun Işıklar Maden’in kapatılmasının ardından işsiz kalığını söyledi. “Bizler tarlalara ucuz işgücü olarak çalışmaya mecbur bırakıldık. Madencilerin hayat şartları zaten zor. Ne eşlerimiz ne de biz emeğimizin karşılığını alabiliyoruz” dedi.

EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET VERİLMİYOR

Tarlalarda çalışan yevmiyelik eşit ücretler almadığını aktaran Çimen, “Bunun nedenini de bilmiyoruz. Hatta birkaç yevmiyemiz de içeride kaldı, ‘bugün vereceğim, yarın vereceği’ denilerek ödenmedi.

Çimen, tarlada çalıştıkları koşulları şu şekilde özetledi: “Mısır işi çok ağır. Hava çok sıcak, mısırlar uzun ve sık. Sabah 8’den akşam 5’e kadar çalışıyoruz, sadece bir saat yemek molası var. Sürekli ayakta ve kollar yukarıda çalışıyorsun. İçeride bayılanlar oluyor. Su var ama sıcakta kaynıyor. 65 yaşındayım. Yıllardır domates, biber, mısır ne iş olursa yapıyorum ama emeğinin karşılığını alamıyorsun. En zor iş mısır. Artık boynumu bile çeviremez hale geldim. Tarlaya gelen kadınların hiçbirinin durumu iyi değil. İmkânı olan çocuklarını bırakıp ovaya gelmez. Ben de mecburum çalışmaya.”

TARIM ŞİRKETLERİN KONTROLÜNDE

Türkiye’de tarımın, “modern tarım” denilerek birkaç büyük şirketin kontrolüne bırakıldığını söyleyen bir diğer mevsimlik işçi Ercan Çetinyılmaz, “Eskiden şeker, tütün, pamuk para kazandırıyordu. Ancak dışa bağımlılık arttıkça çiftçinin hiçbir değeri kalmadı” dedi. Toplanılan mısır püsküllerinin yurt dışına ihraç edildiğini aktaran Çetinyılmaz, “Üretilen mısırın bir kısmı tohumluk, bir kısmı yemlik olarak kullanılıyor. Türkiye’de ekilip biçiliyor, hasattan sonra yurt dışına gönderiliyor. Gönderen büyük şirketler kâr ederken ne üreten ne de toplayan bir kazanç elde edebiliyor” diye konuştu.

Geçtiğimiz hafta tarlada bir arkadaşının sıcaktan bayıldığını anlatan Çetinyılmaz, “ Kimse ilgilenmedi. Ne iş güvenliği var ne sigortamız” dedi.

Mısır püskülü toplayan işçilerin yüzde 80’inin kadın olduğunu belirten Çetinyılmaz, İzmir de tarım işkolundaki neredeyse en zor ürünün mısır püskülü olduğunu kaydetti. Yevmiyelerin ise 600-800-1000 olarak yükseldiğini belirterek yapılan işçiliğe göre çok düşük kaldığını söyledi.

SORUNLAR ETRAFINDA BİRLEŞMELİYİZ

Ülkede sorunun yalnızca tarım işçilerinin sorunu olmadığını vurgulayan Çetinyılmaz, son olarak şunları söyledi: “Namusuyla, alın teriyle çalışan herkesin ortak sorunu var. İnsanların ekonomik, iş ve geçim sıkıntıları var ama konuşulmuyor. Oysa bugün başkasına dokunan haksızlık, yarın herkese dokunuyor. Tarım giderek belli bir sermaye grubunun kontrolüne bırakılıyor. Hepimizin ortak sorunları var. Bu sorunlar etrafında birleşemediğimiz sürece bunları konuşmaya devam ederiz ama değiştiremeyiz.”

Dışa bağımlılık sürdükçe gıda enflasyonu düşmez -Ebru Çelik- 

Tarımsal girdi enflasyonu yıllardır %28'in altına düşmüyor. TÜİK'in aylık %0,44, yıllık %36,65 açıkladığı girdi enflasyonuyla ülke gıda enflasyonunda dünyada 4’üncü, Avrupa’da ise birinciliğini koruyor. Tarım Ekonomisti Özden, dışa bağımlılık ve şirket-gıda rejimi son bulmadan, üretenin ve tüketenin üzerindeki enflasyon baskısının son bulmayacağını belirtti. Çiftçinin örgütlenmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye, yaklaşık yüzde 34,45'lik yıllık gıda enflasyonu ile Avrupa'da ilk sırada, dünyada ise en yüksek gıda enflasyonuna sahip dördüncü ülke olarak yer alırken yıllardır yüzde 28,92’nin altına düşmeyen tarımsal girdi enflasyonunun Mayıs ayında da artış göstermesi, yurttaşın lokmalarını daha da küçülteceğine işaret etti

Üretici, ürettiğinden gelir elde edemedi, halk pazarda poşetini dolduramadı, işçi ise bin liralık yevmiyelerle bayılana dek tarlalarda çalıştırılıyor. Verilen onca emeğin kârı ise ne devlete ne millete, yalnızca şirketlere gidiyor.

Tarım Ekonomisti Fatih Özden, dışa bağımlılık ve sözleşmeli tarım ile birlikte şirket-gıda rejimi son bulmadan, üretenin ve tüketenin üzerindeki enflasyon baskısının son bulmayacağını belirterek çıkış yolunun örgütlülükten geçtiğinin altını çizdi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Mayıs 2026 dönemine ait tarımsal girdi fiyat endeksi (Tarım-GFE) verileri, tarımsal üretimde artan maliyet yükünün ve üreticinin üzerindeki maliyet baskısının devam ettiğini gösterdi.

TÜİK'in verilerine göre Tarım-GFE, Mayıs 2026'da bir önceki aya göre yüzde 0,44 artış gösterdi. Yıllık artış ise yüzde 36,65 olarak kaydedildi.

Endekste, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 18,01, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,65 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 34,20 oranında yükseliş gerçekleşti.

GÜBRE MALİYETLERİ ZİRVEDEN İNMİYOR

Mayıs ayı verilerinde alt gruplarına bakıldığında en yüksek yıllık artış yüzde 63,56 ile gübre ve toprak geliştiriciler kaleminde yaşanırken aylık bazda en fazla azalış gösteren alt grup ise yüzde 4,39'luk düşüşle enerji ve yağlayıcılar oldu. Bu kalemler veteriner hizmetleri ve yem maliyetleri takip etti.

Girdi maliyetlerinin ana gruplar bazındaki dağılımında, doğrudan üretime yönelik mal ve hizmetlerdeki yıllık yüksek artış dikkat çekti. Bu dönemde tarımda kullanılan mal ve hizmetler endeksi bir önceki aya göre yüzde 0,35 artarken bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 39,29 oranında yükseldi. Tarımsal yatırıma katkı sağlayan mal ve hizmetler endeksi ise aylık bazda yüzde 1,04, yıllık bazda yüzde 21,52 artış kaydetti.

GIDA ENFLASYONU SOFRAYI KÜÇÜLTTÜ

TÜİK’in 2024’den bu yana yayımladığı yıllık verilerine bakıldığında, Tarım-GFE’nin yıllardır sınırlı azalış kaydettiği görüldü. 2024’ün Mayıs ayında 53,08 olarak kayıtlara geçen girdi enflasyonu, 2025’in Şubat ayında en düşük seviyeyi yüzde 28,92 olarak gördü. Endeksin, 17 aydır yüzde 30’un altını görmemesi, gıda enflasyonu tetikleyerek alım gücü açlık sınırının altında olan yurttaşın sofrasını küçülttü.

BAĞIMLILIK SÜRDÜKÇE GİRDİLER DÜŞMEYECEK

Ege Üniversitesi’nden Tarım Ekonomisti Dr. Fatih Özden, yıllardır yüksek seyreden girdi ve gıda enflasyonunun, küresel ekonomik krizin yanı sıra kur artışlarının ve ham maddede dışa bağımlılığın sebep olduğunu söyledi. Ülkede kronikleşen enflasyonist ortamda endekslerin düşmemesinin bir tercih olduğunu kaydetti.

Girdi maliyetlerinde zirvesinden uzun zamandır inmeyen gübreye ilişkin “Son dönemde savaşlar nedeniyle gübre ham maddesi tedarikinde yaşanan sıkıntılar belirleyici hale geldi. Bu durum hem ithal edilen gübrenin hem de gübre ham maddelerinin maliyetini artırıyor” diyen Özden, “Tarımsal girdilerde dışa bağımlılık sürdüğü için maliyet artışları doğrudan üretime yansıyor, enflasyon beklentileri de fiyatların yükselmesine neden oluyor. Türkiye üretimdeki dış girdi bağımlılığını azaltmadıkça bu sorunun çözülmesi kolay görünmüyor” diye ekledi.

Bugüne kadar uygulanan destekleme politikalarının üreticiyi girdi bağımlılığından kurtaracak yöntemler olmadığını belirten Özden, “Tarım Kanunu’nda desteklerin gayrisafi yurt içi hasılanın en az yüzde 1’i olması öngörülmesine rağmen bu seviyeye bugüne kadar ulaşılamadı. Üreticilere verilmesi gereken destekler sağlansaydı dışa bağımlılığı azaltacak politikalar için önemli kaynak oluşturulabilirdi” ifadelerini kullandı.

TARIMDA ‘ŞİRKET-GIDA REJİMİ' SÜRDÜRÜLÜYOR

Son dönemde yayımlanan raporlar da gıda sisteminde süpermarketlerin ve büyük şirketlerin giderek daha fazla güç kazandığını söyleyen Özden, tarımda “şirket gıda rejimi” olarak tanımlanan yapının, girdi tedarikinden ürünün pazarlanmasına kadar zincirin tüm halkalarında şirketlerin hâkimiyetini artırdığını ifade etti.

Sözleşmeli tarım da bu sistemin önemli araçlarından biri haline geldiğini belirten Özden, konuşmasına şu şekilde devam etti: “Şirketler bu model sayesinde istedikleri ürün ve kaliteye ulaşırken üretimin riskini, arazi maliyetini ya da tarım işçilerinin sosyal güvencesini üstlenmek zorunda kalmıyor. Sözleşmeli tarım uygulamalarının yeniden sorgulanması gerekiyor.”

Şirketlerin eskiden üretimin başında girdi tedariki, sonunda ise ürün alımı ve satışı üzerinden tarıma eklemlendiğini bugün ise gıda şirketlerinin üretim sürecine doğrudan müdahil olduğunu aktaran Özden, “Sözleşmeli tarımla şirketler çiftçileri kendilerine bağlayarak istedikleri ham maddeyi, istedikleri kalitede ve zamanda temin edebiliyor. Üretim riski, arazi ve işçilik ise üreticiye kalıyor. Bu nedenle, tarım politikalarında sıkça teşvik edilen sözleşmeli tarım uygulamalarının ciddi biçimde sorgulanması gerekiyor” dedi.

ZİRAAT ODALARINA GÖREV DÜŞÜYOR

Tarımdaki bu handikaptan çıkış yolunun örgütlülükten geçtiğini savunan Özden, son olarak şunları söyledi: “Üretici örgütlülüğü sıkça dile getiriliyor ancak bunun nasıl sağlanacağı da önemli bir sorun. Ziraat Odaları yalnızca fiyat açıklamakla sınırlı kalmamalı; üreticilerin hak mücadelesinde ve tarım politikalarının şekillenmesinde daha etkin rol üstlenmeli.”

***

SÖMÜRÜ TARIMIN DÖRT BİR YANINDA

Çay: ÇAYKUR’un 35 TL olarak açıkladığı yaş çay alım fiyatına Karadeniz’de tepkiler bitmiyor. Alım fiyatına ve kontenjan sınırlamasını tepki gösteren üreticiler, alım fiyatı açıklandığından bu yana, ÇAYKUR’un düşük açıkladığı alım fiyatına ve kontenjan uygulamasına tepki gösteriyor. Kontenjan uygulaması nedeniyle elinde ürünü kalan üreticiler, ürünlerini 35 liranın altında şirketlere satmak zorunda bırakıldı.

Hububat: TMO’nun ton başına makarnalık ve ekmeklik buğdayda 16 bin 500 lira, arpada 12 bin 750 lira olarak fiyat belirlemesi üreticiyi girdi maliyetlerinin altında bıraktı. Açıklandığı günden bu yana tepkiler sürerken, rekolte artışı nedeniyle hububata getirilen kontenjan uygulaması, üreticiyi tüccarın isafına bıraktı. Kimi üretici, ürününü maliyetlerinin çok altına TMO’ya belirlediği fiyattan verirken kimisi 11-12 liraya tüccarın eline bırakıldı.

Kiraz: Kiraz üreticileri, bu yıl bol ürün toplasa da emeklerinin karşılığını alamadı. Kimi çiftçi ürününü 15 liraya, kimi 40 liraya ancak satabildi. Kiraz fiyatları tarladan markete yüzde 247,8’lik artarken üreticiler “AKP iktidarında ne yaparsak yapalım kazanan üretici olmuyor” dedi.

Tarım işçisi: Maden bölgesi İzmir Kınık’ta, patronlar madencileri aç bırakırken hanelerin kadınları da ağır koşullarda tarım işçiliğine itiliyor. Mısır püskülü toplayan mevsimlik kadın işçiler, düşük yevmiyeler, güvencesiz ve uzun çalışma saatleriyle sömürülüyor. Günlük bin liraya sabah 08.00’den akşam 17.00’ye kadar 1 saat molayla çalışan işçilere ne yemek, ne de ekstra mola hakkı tanınıyor. Yüzde 80’i kadın olan tarım işçileri, sıklıkla sıcaktan bayıldıklarını söyledi.

/././

Süreç ‘çerçeve’ye sığar mı?-İbrahim Varlı- 

PKK’nin silah yakmasının üzerinden bir yıl, Erdoğan’ın iç cephe vurgusu yaparak sürecin düğmesine basmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Süreç, Bahçeli’nin 1 Ekim’deki Meclis konuşmasıyla başlatılsa da esas itibariyle Erdoğan’ın 2024 yazındaki, - Ahlat buluşması ve 30 Ağustos resepsiyonu- konuşmalarıyla start aldı. Bahçeli’nin sürecin önüne itilmesi, rejimin “sorunu karşıtına çözdürme” taktiğinin eseriydi. Öyle de oldu, Bahçeli iki yıllık sürecin temel dinamiklerinden birisi oldu.

Herkesin malumu süreç iktidarın, Cumhur İttifakı”nın, Kürt sorununu çözme iradesinin bir sonucu olarak tezahür etmedi, bölgesel gelişmelerin neden olduğu zorunluluktan dolayı girilen bir yoldu. Erdoğan da Bahçeli de öncesinde ve sürecin her aşamasında süreci İsrail ve Ortadoğu’daki gelişmelerin ülkeyi etkileyeceği meftunu üzerine bina etti.

Köprünün altından çok sular aktı, sürecin başladığı tarihten bugüne değişen, dönüşen pek çok dinamik var. Sürecin temel motivasyonu olan Suriye’de yeni bir süreç, gerçeklik oluşmaya başladı. Irak’ta da öyle, İran’da da.

İkinci yılını geride bırakmaya hazırlanan süreçte işlerin yolunda gitmediği, en azından Kürt siyasi hareketi tarafından, net cümlelerle dile getiriliyor. Burada pek çok temel çarpan söz konusu.

Siyasi zeminin hazırlanmaması: Saray rejimi türlü hesaplarla yola çıktığından sürecin siyasi-hukuki ayağında atılmayan adımlar süreci kilitlemiş durumda. Kürt cephesinin de sıklıkla dile getirdiği üzere, iktidar verilen sözleri hayata geçirmemek için ayak diretiyor. ‘Çerçeve yasa’nın Meclis’e getirilmemiş olması, gerekli yasal-hukuki düzenlemelerin bitirilmemesi hepsi senaryonun parçası.

İktidarın iç dizayn hesapları: Tek adam rejimi süreci zamana yayarak kendi siyasi ikbaline tahvil etme peşinde. Ülkede köklü bir dönüşüme kalkışan rejim, muhalefetin üzerine bütün gücüyle giderken beklenti odasına aldığı Kürtleri muhalefetten koparma hesapları içerisinde. Otoriter bir rejim inşasına girişilmişken muhalefet cephesinden koparabildiklerini koparmak istiyor.

Sürecin toplumsallaşamaması: Rejimin oyunları sürecin toplumsallaşamamasının önündeki en büyük engellerden. Sürecin sahiplenilmemesi rejimin yapmak istediklerini saklama gereği hissetmemesiyle de doğrudan ilintili. Kürt siyasi hareketi bu konuda kendi içinde de büyük bir tartışma içerisinde. Toplumsal bir sahiplenişin olmamasının arka planındaki saiklere dair çeşitli yorumlar yapılsa da bu durumun rejimin meseleye yeterince sahiplenmediğinden kaynaklandığı açıkça dillendiriliyor.

Kapalı kapılar ardındaki hesaplar: Sürecin hiçbir aşaması şeffaf olmadı, her adımı kapalı kapılar ardında belirlenen aktörler tarafından dizayn edildi. Ne Erdoğan-Bahçeli ile buluşmalar ne İmralı’daki görüşmeler şeffaftı. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan arasındaki görüşme-müzakere-pazarlık ikliminin “Türk-Kürt-Arap ittifakı”yla cisimleşen tezahürü sürecin akıbetine dair endişeleri ve eleştirileri büyütüyor.

REJİMİN SİYASİ AJANDASI

Tek adam rejimi kendi “siyasi ajandası” kapsamında süreci kontrollü bir şekilde istediklerini ala ala yürütüyor. Acelesi yok, Ortadoğu denkleminde şu ana kadar istediklerini belli oranda da olsa aldı. Süreci de rejim değişikliğine manivela yapacak şekilde ağırdan ilerliyor. DEM Parti, Kandil ve diasporadan gelen “Kürt meselesinin çözümü, iktidarın siyasi takvimine ya da seçim hesaplarına feda edilemeyecek kadar kritik bir konudur” şeklindeki eleştiriler gelse de Erdoğan’ın ajandası işliyor.

Bu durum her adıma yansıyor. Aylardır dillendirilen “çerçeve yasa”nın uzatılması için her defasında ileri sürülen gerekçeler niyetleri ortaya seriyor. Sürecin daha da uzatılacağı, ağustosun ilk haftasına sarkacağı ve hatta sonbahara da kalabileceği iddialar arasında.

Sürekli erteleme hali, iktidarın zamana oynama stratejisinin bir parçası. Bu tutum da Kürt cephesinde eleştirilerin daha yüksek perdeden dillendirilmesine neden oluyor.

DİYARBAKIR İSTİFASI NE ANLATIYOR?

İktidara duyulan güvensizlik nedeniyle sürecin toplumsallaşamamasının yarattığı rahatsızlığın Kürt cephesindeki yansımaları da kendisini göstermeye başladı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Doğan Hatun’un istifasındaki sözler “süreç”e dair önemli işaretler sunuyor. Hatun istifa açıklamasında sürece dair "yeni dönemin ve yeniden yapılanmanın yeterince anlaşılmadığını" dile getirirken bir gerçekliğe temas ediyor.

Tüm girişimlere rağmen süreç toplumsallaştırılamıyor. Araştırmalar da Kürtlerde iktidarın sorunun çözümünde samimi ve tutarlı olmadığına dair genel bir kanının olduğunu gösteriyor.

DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Şunun farkındayız, toplumda umut da beklenti de inanç da zayıflamış durumda. Bunu sahada görüyoruz” sözleriyle bu durumu net bir şekilde dillendiriyor.

Haliyle Hatun’un istifası sıradan bir istifadan çok daha fazlası.

KALKAN’IN İŞARET ETTİĞİ OYUN

Kandil’de Ruşen Çakır’a konuşan PKK liderlerinden Duran Kalkan sürecin Erdoğan’ın bir "oyunu" olduğuna dair eleştirilere “Bunun bir oyun olmadığını iddia edemeyiz, yüzde 100 oyun yok demiyoruz. Oyun olsa da politika yapmanın önü açılıyor mu?” şeklinde yanıt verirken “ortak bir güvenle yürümeyen sürecin” politika yapmanın önünü açtığını, yeni şeyler için imkân doğurduğunu söylüyor.

Ancak bu güvensizlik ve belirsizlikler ikliminde yeni bir şeyin ortaya çıkacağına ilişkin umut da beklenti de azalıyor. Kalkan, sürecin yeni şeyler için imkân doğurduğunu söylese de “pasif barıştan aktif barışa geçilememesi” rejimin karanlık dehlizlerinde saklı.

Ülkede otoriter bir rejim inşasında pupa yelken yol alınırken, Kürt sorununun demokratik çözümüyle ilgisi olmayan, herkesin kendi adına planlar yaptığı, çeşitli güç merkezlerinin müdahil olduğu bir sürecin “barış” ve “demokrasi” getirmesi eşyanın tabiatına aykırı.

/././

Yan yana durabilmek -Hayri Kozanoğlu- 

İktidar, yurttaşın yaşamını iyileştirme özlemlerini karşılayamıyor. Gençlerin umutlarını taze tutamıyor, muhalefeti kapanmaya zorluyor. Ortak duruşu olan muhalefetin ihtiyacı bölünmüş yapısını yan yana getirmek, toplumun umudunu pekiştirmek, mücadeleye vites attırmaktır.

AKP iktidarı daha geniş ifadesiyle Cumhur İttifakı artık ülkeyi yönetemiyor. Sade yurttaşın daha iyi yaşam sürme, refahını artırma, yaşam koşullarını iyileştirme özlemlerini karşılayamıyor.

Genç kuşakların geleceğe yönelik umutlarını taze tutamıyor, onların daha iyi bir eğitim, bilgilerine, becerilerine uygun tatminkar bir iş beklentilerini gerçeğe dönüştüremiyor. İnsanlarımızın demokratik taleplerini, adaletsizliklere itirazlarını, farklı kimlikler üzerinden kendilerini ifade edebilmek arzularını baskılarla, tehditlerle sindirmeye çalışıyor.

Artık kendileri de meşruiyetlerini yitirdiklerinin; ekonomiyi soktukları kemer sıkma programı cenderesinden yurttaşlara daha iyi yaşam olanakları sunamayacaklarının; geçmişteki “askeri ve bürokratik vesayetleri kaldırmak”, toplumu demokratikleştirmek, AB’ye üye yamak gibi vaatlerle gözünü boyadıkları geniş halk kitlelerini bundan böyle ikna edemeyeceklerinin farkındalar.

Tüm bu nedenlerle tek çareyi toplumsal muhalefeti susturmakta, bölmek ve parçalamakta, muhalif kesimleri korkutmak, sindirmek, cezalandırmakta buluyorlar. Uzun iktidar yılları içinde tamamen kendilerine bağladıkları, parti aygıtının uzantıları haline getirdikleri yargı ve bürokrasi marifetiyle ülkeyi adeta kalıcı bir olağanüstü hal rejimiyle yönetmeye çalışıyorlar.

İMAJLARI ARTIK ESKİDİ

Yıllar içerisinde yolsuzluklara, usulsüzlüklere, kayırmacılıklara, kamu kaynaklarını kişisel ve siyasi menfaat için yağmalama suçlarına, kadrolaşma için liyakati ayaklar altına alma pervasızlığına batmış durumdalar. Artık toplum nezdinde temiz, dürüst, hakkaniyetli, şeffaf, kendi ifadeleriyle “boğazlarından haram lokma geçmemiş”, “kul hakkı yememiş” bir imaj çizemeyeceklerini peşinen kabullenmiş görünüyorlar.

Bu nedenle muhalefeti itibarsızlaştırmak, yolsuzlukların hırsızlıkların odağı gibi sunmak, türlü çeşitli komplo ve düzmece davalarla halk nezdinde mahkum etmek, “ahlaki eşitleme” yoluyla, “yok birbirlerinden farkları” duygusu vererek tepkileri köreltmek, temiz siyasete olan inancı sarsmak, zamanla kendi rejimlerine itirazı bulunan kesimleri pasifleştirmek, içine kapanmaya zorlamak stratejisi izliyorlar.

Ancak toplumdaki güçlü muhalefet dalgasını kırmayı, bu rejimden kurtulmaya kararlı toplum kesimlerini susturmayı, halktaki direniş azmini dindirmeyi bir türlü başaramıyorlar. İşçilerden, öğrencilere, emeklilerden, öğretmenlere, feministlerden, hayvanseverlere değişik toplum kesimleri tepkilerini dillendirmekten çekinmiyor, hakları için sokaklarda, meydanlarda itirazlarını yükseltiyor. Ama her eylem, her slogan, daha önemlisi direnen kesimlerin ruh hali; dar bir alana sıkışmış öznel taleplerle yetinmiyor. Muhalif kesimler sorunların kaynağını bu baskı rejiminde, çözümünü de bu iktidarın gitmesinde, ülkenin daha demokratik, özgürlükçü bir geleceğe yelken açmasında görüyor.

Aslında muhalif siyasi partiler, meslek örgütleri, sendikalar, çeşitli toplumsal örgütlenmeler günlük hayatın içerisinde ortak bir duruşu temsil ediyorlar ve dayanışma içerisindeler. Ama bugünkü ihtiyaç muhalefetin dağınık, parçalı, bölünmüş yapısını daha sistemli bir biçimde yan yana getirmek, tek tek enerjilerini daha güçlü bir toplumsal dinamiğe dönüştürmek, böylelikle ülkenin ve toplumun değişebileceği umudunu pekiştirmek, bir anlamda mücadeleye vites attırmaktır.

Çünkü AKP rejimi giderek sertleşiyor; mizah yoluyla halkı güldüren, düşündüren sanatçılardan, gazetecilere, yerel yöneticilere, sadece sosyal medya paylaşımlarıyla eleştirilerini dile getiren sade yurttaşlara kadar farklı muhalefet temsilcilerine demir parmaklıkları işaret ediyor. Daha baskıcı, daha otoriter, daha totaliter bir tek adam rejimine geçmenin hazırlıklarını yapıyor.

Türkiye’nin Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Ortadoğu’dan Kafkaslara uzanan kritik jeopolitik bir konumu bulunuyor. Erdoğan gibi otoriter yöneticilerle çalışmayı yeğleyen, bu tercihlerini bölgenin “hayırsever monarşilere” yatkın bir yapı taşıdığı iddiasıyla sistematize eden Amerikan emperyalizminin öncelikleri yanında, bir kimlik bunalımı yaşayan Türkiye devletinin göçmenleri zapt etme şantajına boyun eğen AB’nin sözde demokrasi, insan hakları söylemlerinin kağıt üzerinde kalması da mevcut iktidara dış politikada bir manevra alanı kazandırıyor. O nedenle toplumsal muhalefetin bir yandan NATO gibi savaş örgütlerini, Ortadoğu’da maceracı eğilimleri teşhir ederken öte yandan sadece kendi gücüne güvenmesi, dış desteklere bel bağlamaması gerekiyor.

Bugün bir ortak mücadele çağırısı yapmak, toplumsal muhalefeti en temel taleplerde birleşmeye davet etmek; ideolojik ve politik farklılıkların ortadan kalkması, bazı konularda değişik talep ve çözümler önermekten geri durulması anlamına gelmiyor. Farklılıklarla bir araya gelmenin, bir ortak paydada birleşmenin gereğini vurguluyor, olanaklarını sunuyor.

Böyle bir tasarımda genel ve kapsayıcı ilkelerde birleşebilir, örneğin demokratik cumhuriyet felsefesi çerçevesinde örgütlenme, eleştiri ve gösteri özgürlüğünü vazgeçilmez haklar ve toplum için bir zenginlik kabul eden, her bireyin düşüncesini hiçbir korku ve kaygıya kapılmadan dile getirebildiği, yargılanmadığı, damgalanmadığı bir ortak paydada buluşabiliriz.

EZİLENE SAHİP ÇIKMA VAKTİ

'Bilim ve aydınlanma' değerlerine sahip çıkma konusunda ortaklaşabiliriz. Kürt yurttaşlarımızla eşit yurttaşlık ve gönüllülük temelinde bir arada yaşama kararlılığını yineleyebilir, Kürt halkının kimlik ve tanınma taleplerine sahip çıkabiliriz. Aleviler dahil her türlü sömürü, ezilme, ayrımcılık ve dışlanmaya tepki olarak yükselen özgürlük ve toplumsal eşitlik taleplerinin yanında yer alacağımızın altını çizebiliriz.

Ekonominin toplumsal ihtiyaçların karşılanması için var olduğunu vurgulayabilir; toplumdaki gelir ve servet adaletsizliğine el atılması, özellikle dar gelirli yurttaşları boyunduruk altına alan borç sorununa çözüm bulunması için inisiyatifler geliştirebiliriz. İşsizliğin hem ekonomik hem de psikolojik anlamda insanlarımızın en yakıcı sorununu oluşturmasından hareketle tam istihdam amacı doğrultusunda irade belirtebilir, genç ve kadın işsizliğine özel bir dikkatle eğilebiliriz.

İnsan-doğa uyumunu temel alan bir ekolojik anlayışla kapitalizmin pompaladığı aşırı tüketim, israf zihniyetiyle hesaplaşabilir, insanların yaşam standartlarını yükseltmek hedefiyle, ekolojik dengeleri gözetmek sorumluluğunu bağdaştırabiliriz. Toplumsal cinsiyet çelişkilerinin farkındalığıyla, kadınların sosyal haklarının genişletilmesinin, kamusal alanda kadınların daha etkin kılınmasının izini sürebiliriz.

Ekonomik eşitlik, sosyal adalet ve kimlik talepleri gibi farklı direniş zeminlerinin ortaklaştırılması, bütünlüklü bir eşitlik ve özgürlük mücadelesinin yükseltilmesi için seferberlik ilan edebiliriz.

Bu amaçlara ulaşmak için halkın mahallelerde, işyerlerinde, okullarda, hayatın aktığı her mecrada “meclisler” şeklinde örgütlenmesini teşvik edebilir; yatay, katılımcı, doğrudan demokrasiye dayanan esnek yapıların önünü açabilir, sade yurttaşın başta geçim derdi, gündelik sorunlarının çözümünde hemen yanı başında bulunmayı hedefleyebiliriz. Seçim dönemlerinde sadece büyük şehirlerde sandıklara sahip çıkmakla yetinmeyip, iktidarın yüksek oy aldığı yerlerde yurttaşlarla doğrudan ilişki kuran bir propaganda faaliyeti yürütebiliriz.

UMUT İÇİN ÇABA GEREK

Öncelikli amacımız umudun örgütlenmesi, cesaretin büyütülmesi olmalıdır. Umut olmadan muhalefetin, direnişin, mücadelenin ritim kazanmayacağını hatırlamalı; halkın umudunu tazeleyecek, vicdanını temsil edecek, enerjisini harekete geçirecek bir siyasi öznenin yaratılması için çaba harcamalıyız. Bu anlamda SOL Parti'nin “Birleşik Bir Muhalefet Yolunda Yan Yana Gelme” çağrısı çok anlamlıdır; sadece örgütlü yapılarca değil demokrasi ve özgürlükler konusunda duyarlığı bulunan sade yurttaşlarca da desteklenmeli, onlara kendilerini ifade edebilecekleri katılımcı bir zemin sunabilmelidir.

/././

Hukuk sopa yapılırsa devlet ayakta kalamaz!-Fikri Sağlar- 

Bir ülkede hukuk, iktidarın elindeki bir sopa değil, yurttaşının sığınacağı ilk ve hatta son limandır…

Eğer yargı, toplumun önemli bir kesimi tarafından bağımlı ve taraflı olarak kabul edilmişse, aldığı kararlar, evrensel hukuka, anayasaya, yasalara ve toplumsal vicdana uygun değil de siyasi mücadelenin bir aracı olarak kullanılıyorsa, sadece muhalefetin değil, tüm yurttaşlar ve hatta bir zaman sonra o iktidarında adalete ulaşması mümkün olamaz… Bu durum, hukukun” adalete ulaşma aracı olmaktan çıktığı, toplumsal barışın yok edildiği bir dönemin yaşandığını gösterir…

Kuralsızlık ve haksızlıklar devletin varlığının tartışılmasına, yurttaşların yaşama hakkının ve özgürlüklerinin de yok sayılmasına neden olur…

Adaletin oluşması, yargı kararlarını kamu vicdanının kabul etmesiyle mümkündür…

***

CHP’li belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar ve tutuklamalar tamamen siyasi nitelik taşımaktadır… Çok yakından tanıdığım Beyin Cerrahı olan Silifke Belediye Başkanı Dr. Mustafa Turgut, sabırlı çalışması, zekâsı ve insan sevgisiyle mesleğinde başarılı olmuş bir hekimdir…

Devlet Hastanelerinde çalışarak, “İnsanlara” hizmet etmekten başka düşüncesi olmamıştır… Mütevazı bir yaşamı seçmiş, öğretmen olan eşiyle halkla iç ice yaşamıştır. İnancı, kültürü, yaşam biçimiyle örnektir, harama el uzatmayan bir anlayışa sahiptir… Ailesinin büyük bir çoğunluğu kırsal alanda yaşar… Dürüst Anadolu çocuğu olarak toplumla ilişki kurmuş, hakkında bir tek yanlış söz söylenmemiştir… Tek kusuru; Silifke’yi 30 yıl boyunca yöneten, hizmetten yoksun bırakan, kadim kültürünü ve engin turizm potansiyeli görmeyen sağ partilerin elinden Belediye’yi almasıdır… Halkın büyük destek vererek seçtiği başkanın tek hedefi, Silifke’yi  çağdaş ve huzurlu bir kent haline getirmektir…

***

Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güler için söylenecek tek söz, onun, “alnı açık başı dik modern Türkiye’ye yakışan genç, geleceği olan, dürüst, çalışkan bir Belediye Başkanı olduğudur…

Dün, gözaltına alınan İzmit Belediye başbakanı Fatma Kaplan Hürriyet, başarılı bir siyasetçidir… “Laik demokratik sosyal hukuk devletinde” yetişen, yetkin, modern Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in  kadınıdır…

***

AKP, 2025 Yerel seçimlerde uğradığı bozgunun cezasını halka kesmektedir…

CHP’ye oy verenleri  adeta cezalandırmak adına hizmetleri engellemekte halkçı Belediye Başkanlarını görevden almaktadır…

Bırakan “evrensel hukukun en önemli kuralı olan MASUMİYET KARİNESİNİ, yasaların emrettiği hiçbir kural bugün işlememektedir… Halkın oy verdiği CHP’li 27 Belediye Başkanı, tutukludur…

Bazı CHP’li belediye başkanları hakkında, aradan bir yıla yakın süre geçmiş olmasına rağmen hâlâ iddianame hâlâ yazılmamıştır… Ama o Başkanlar hala tutukludur…

Kamuoyunda,” seçilmişlerin yargı yoluyla siyaset dışına itildiği" algısı, iyice yerleşmiştir!

İBB dosyası ve tutuklanan Ekrem İmamoğlu’yla ilgili süreçlerde aynı tartışmanın merkezindedir…

Bir kez daha tekrarlamalıyım;” Suçlamalar mahkeme kararlarıyla kesinleşmeden kimse suçlu ilan edilemez...”

Ayrıca; “CHP’yi siyaset sahnesinden hukuk yoluyla tasfiye etmek mümkün “değildir…

***

Türkiye’nin siyasal tarihi gösteriyor ki, milyonlarca seçmeni bulunan köklü partiler yargı kararlarıyla değil, ancak sandıkta güç kaybederek etkisizleşebilirler... Demokrasinin meşru zemini seçimdir… Artık gücü kalamayan AKP’nin seçimdeki tek şansı, CHP’nin gücünü bölerek yok etmektir…

***

Ama AKP yanılıyor…  CHP’yi bölmek için gönderilen AKP’li oluşum, Köklü ve gerçek CHP’liler gözünde”; CHP ve CHP’nin ilkelerine ihanet etmiş” kişilerden oluşuyor… Yani bu oyun tutmuyor…  Misyonları gereği üslendikleri bölücü rolünü kusursuz oynuyorlar… Hem de tüm içtenliklileriyle BOP adına…

***

CHP kurultayına ilişkin "mutlak butlan" tartışması ve dosyanın adli tatile iki gün kala YARGITAY’A gönderilmesi de siyasi ahlakın ulaştığı noktaya göstermektedir…

Bilinçli bir oyunun ilk adımı olan “Mutlak Butlan “kararı, “Butlan’cıların” pervasızca CHP’yi bölme gayretlerini gösterdi…

Üstelik bu karmaşık durumu çözmesi gereken YARGI’NIN da “adaletin bir an önce oluşması için gereğini yapmak yerine, haksızlığın devam etmesi için gayret sarf ettiğine de tanık olduk…

Bilinmeli ki, bu haksız durumun bedelini bütün ülke ödeyecektir…

Ancak Halk, Özgür Özel’in peşinden çığ gibi büyüyerek yürüyor… Bir gerçek artık görülmeli… Bundan böyle AKP koltukta kalamayacak... Demokratik Hukuka dayalı ilk seçimde kaybedecek…

***

Öncülüğünü CHP’nin yaptığı “Toplumsal Muhalefet, “ilk seçimin galibi olacak… Tüm araştırmalar bunu gösteriyor… Toplumdaki heyecan da bu düşünceleri destekliyor… Yani BOP, Trump, emperyal dostlar, savaş söylentileri vb. bu gidişatı engelleyemeyecek…Başta havuz medyası ve yandaşları, oynadıkları CHP’nin bölünme planının bir an önce gerçekleşmesini arzu ediyorlar… Yani, yeni bir parti kurulmasını istiyorlar…

***

Ben, 43 yıldır sol demekten korkmadan siyasetin içinde bulunmaktayım... Benim ailem CHP kuran bir aile!  Mersin’in dağında taşında izimiz var… CHP’den belki en son ayrılacaklardan biri olmam gerekir…

Ama Öyle değil, bu günkü durum ülkenin kurtuluşuyla ilgili…

Yeni bir parti şarttır!

Ve bende sol, devrimci, demokrat ve barış için evrensel ilkelere sahip olacak bu partiye katılacağım…

/././


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -21 Temmuz 2026-

Oğuzhan Uğur ifadesinde neler söyledi -Murat Ağırel-  Ahbap davasının yankıları sürüyor. Oğuzhan Uğur ile ilgili yurtdışından kaynağı belir...