Ahmet Telli'nin ailesi Kılıçdaroğlu'nun görüşme talebini kabul etmedi.
Şair Ahmet Telli'nin ailesi, mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı görevine gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun başsağlığı ziyareti talebini reddetti. Aile, açıklamasında Kılıçdaroğlu'nun "kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle" yanlarında olamadığını ifade ederken, taziye sürecini yalnızca yakınlarıyla yaşamak istediklerini ve Telli'nin anısının siyasi polemiklere konu edilmesini istemediklerini belirtti.
Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Şair Ahmet Telli'nin ailesi mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun başsağlığı dilemek için kendilerine ilettiği görüşme talebini kabul etmedi.
Ahmet Telli'nin oğlu Hakkı Telli tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"Basına ve Kamuoyuna
Son günlerde, sevgili babamız Ahmet Telli'nin cenaze töreni ve taziye süreciyle ilgili kamuoyunda çeşitli değerlendirmeler ve tartışmalar yer almaktadır.
Öncelikle belirtmek isteriz ki, cenaze töreninde yaşanan bazı gelişmeler ailemiz tarafından planlanmış ya da yönlendirilmiş değildir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu süreçte yaşananlar konusunda ailemizin herhangi bir tasarrufu bulunmamaktadır.
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun taziye ziyaretinde bulunmak istediği tarafımıza iletilmiştir. Babamızın vefatına kadar olan süreçte Kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle, yanımızda olamadığını biliyor, kendisinin bu nazik düşüncesi için teşekkür ediyoruz.
"TAZİYE SÜRECİNİ YALNIZCA AİLEMİZ VE YAKIN DOSTLARIMIZIN SESSİZLİĞİ İÇİNDE YAŞAMAYI TERCİH EDİYORUZ"
Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz derin yas nedeniyle ve babamızın anısının siyasi tartışmaların ya da polemiklerin konusu olmasını istemediğimiz için, artık taziye sürecini yalnızca ailemiz ve yakın dostlarımızın sessizliği içinde yaşamayı tercih ediyoruz.
En büyük arzumuz, Ahmet Telli'nin ardında bıraktığı şiirlerin, düşüncelerinin ve yaşamı boyunca savunduğu insani değerlerin konuşulması; yasımızın ise her türlü siyasi tartışmanın dışında tutulmasıdır.
Bu hassasiyetimize anlayış gösterilmesini rica ediyor, kamuoyundan da aynı özeni göstermesini bekliyoruz."
ÇELENGİ CENAZE ALANINA ALINMAMIŞTI
Ahmet Telli'nin cenazesi 12 Temmuz Pazar günü ankara'da düzenlenen törenle son yolculuğuna uğurlanmış, Kemal Kılıçdaroğlu tarafından gönderilen çelenk ise anma töreninin yapıldığı alanda bulunan yurttaşlar tarafından geri gönderilmişti.
Kılıçdaroğlu'na yakınlığıyla bilinen kimi isimler ise bu olayın ailenin değil, orada bulunan yurttaşların bireysel inisiyatifiyle gerçekleştiğini savunmuş, Kemal Kılıçdaroğlu'nun aile ile bir görüşme gerçekleşrtireceğini belirtmişlerdi.
Ailenin bugün yaptığı açıklamada ise Kılıçdaroğlu'nun bu talebi "Kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle, yanımızda olamadığını biliyor, kendisinin bu nazik düşüncesi için teşekkür ediyoruz" sözleriyle reddedildi.
***
Özgür Özel yönetiminden Olağanüstü Kurultay için mahkemeye başvuru
CHP'de Özgür Özel yönetimi, olağanüstü kurultayın toplanması talebiyle Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurdu. Başvuruya ilişkin yapılan açıklamada, noter onaylı imzaları bulunan 833 kurultay delegesinin talebine rağmen parti yönetiminin kurultay çağrısı yapmadığı belirtilirken, mahkemeden üç kişilik bir çağrı heyeti görevlendirilmesi istendi.
CHP'de olağanüstü kurultay tartışmaları sürerken, Özgür Özel yönetimi bugün Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurdu.
Başvuruya ilişkin kamuoyuyla paylaşılan bilgi notunda, Cumhuriyet Halk Partisi kurultay delegelerinden 833'ünün, parti içi demokratik meşruiyetin yeniden tesis edilmesi amacıyla noter onaylı ortak gündemli olağanüstü kurultay talebinde bulunduğu belirtildi.
ÇAĞRI HEYETİ GÖREVLENDİRİLMESİ İSTENDİ
Açıklamaya göre, kurultay üye tam sayısının üçte ikisinden fazlasını temsil eden delegelerin imzaları, CHP Tüzüğü'nde öngörülen 15 günlük süre içinde toplanarak 17 Haziran 2026'da Genel Merkez'e teslim edildi. Ancak bu tarihten bugüne kadar olağanüstü kurultay çağrısı yapılmadığı ifade edildi.
Bunun üzerine Türk Medeni Kanunu'nun 75. maddesi uyarınca Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'nde dava açıldığı belirtilen açıklamada, isimleri daha sonra bildirilecek üç kurultay delegesinin olağanüstü kurultayı toplamak üzere "çağrı heyeti" olarak görevlendirilmesinin talep edildiği kaydedildi.
KURULTAYIN TOPLANMASI İSTENDİ
Açıklamada, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında da yeterli sayıda delegenin olağanüstü kurultay isteminin parti yönetiminin takdirine bağlı olmadığına işaret edilerek, bu iradenin parti yönetimini hukuken bağladığı savunuldu.
Bilgi notunda, açılan davanın "833 kurultay delegesinin kanundan ve CHP Tüzüğü'nden doğan haklarının kullanılmasını, parti içi demokratik işleyişin sağlanmasını ve partinin en yüksek karar organı olan kurultayın toplanmasını amaçladığı" ifade edildi.
ZEYNEL EMRE: ÇAĞRI HEYETİ YALNIZCA KURULTAYI TOPLAR
CHP Sözcüsü Zeynel Emre de dün yaptığı açıklamada, sulh hukuk mahkemesinin görevlendireceği çağrı heyetinin yetkilerinin sınırlı olduğuna dikkat çekmişti.
Emre, "Sulh hukuk mahkemesine başvuruyorsunuz, üç kişilik bir çağrı heyeti sadece kurultay yapmak üzere bir görev yapıyor. Maaş dışında hiçbir ödeme yapamıyor, hiçbir işlemde bulunamıyor" ifadelerini kullanmıştı.
***
15 Temmuz… Ya başarılı olsaydı?-L. Doğan Tılıç-
Temel Reis, Kırmızı Başlıklı Kız, Garfield, Cinderella, Bugs Bunny, Alaaddin ve Sihirli Lambası … Bunlar İlhan Cihaner’in Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanıp yargılandığı davada deliller arasında dosyaya giren, kızı Sıla’ya ait 50 kadar çizgi film CD’sinden bazıları. Onlar arasında Sıla’nın ödevlerini kopyaladıkları CD’ler de vardı.
Eşi Muhteber Cihaner’e ait yemek tarifi CD’leriyle birlikte dinledikleri Mozart, Sezen Aksu, Mahsun Kırmızıgül, Mor ve Ötesi, Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya, Neşet Ertaş, Zeki Müren ve Funda Arar CD’leri de iddianamenin ek klasörleri içindeydi.
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak, dokunanın elinin yandığı JİTEM’e ve cemaatlere dokunan, Gülen’le ilgili ilk bütünlüklü soruşturmayı başlatan Cihaner hiç kuşkusuz Fethullahçıların hedef tahtasında 12’nin olduğu noktadaydı.
Nitekim hakkında 26 yıl isteyen ve cezaevine gönderen savcı Osman Şanal da 15 Temmuz’un ardından FETÖ üyeliğinden 11 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
***
Buradan bakınca, 15 Temmuz’u “lütuf” sayacakların başında Cihaner’in olması gerek!
Ancak, “lütuf” tanımlaması ilk önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. 15 Temmuz gecesi İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaptığı açıklamada, “Şu anda bu çıkış, bu hareket Allah’ın büyük bir lütfu. Bu tertemiz olması gereken TSK’nın temizlenmesine vesile olacak bir harekettir” dedi.
Darbe girişiminin ikinci yılında Sabah ve Hürriyet için yazdığı makalede de “Darbecilerin, sokağa çıkmayacağını, silah görünce sineceğini, pusacağını, hatta çil yavrusu gibi dağılacağını varsaydığı” milletin ilk kez direnerek darbeyi püskürttüğünü vurguladı. Artık “27 Mayıs darbesi sonrasında Başbakan ve bakanlarının, 12 Eylül sonrasında evlatlarının uyduruk bahanelerle darağacına gönderilmesini çaresizce, içi kan ağlayarak izleyen” millet gitmiş, darbecileri dağıtan ve “tüm dünyada demokrasinin şeref ve haysiyetini kurtaran” bir millet gelmişti!
***
Lütuf ya da şer gibi görünen ama hayır olan şey de “7 Ağustos’ta Yenikapı Meydanı’nda ete kemiğe bürünen o diriliş sürecinin sonunda, 16 Nisan Halkoylaması ve 24 Haziran seçimleriyle” Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmekti.
Yarın 15 Temmuz’un 10’uncu yılında 81 ildeki törenlerde bunları anacağız.
Ancak, FETÖ’nün ülke için ne büyük tehlike ve tehdit olduğunu ilk saptayan ve onun gazabına uğrayan biri olmasına karşın, dün 15 Temmuz değerlendirmesini aldığım Cihaner pek de o havada değil.
***
Fethullahçıları, siyasi iktidarla birlikte ekonomiye, yargıya, akademiye ve nihayet orduya hukuk dışı yollarla müdahale etmiş ve orduda edindiği güçle darbe yapmaya bile cüret edebilmiş bir yapı olarak değerlendiren Cihaner, 15 Temmuz’un devlet içindeki yapılarla gerçekten mücadele etmek, hukuk devleti, özgürlükler ve demokrasinin inşası için bir fırsat olabilecekken tersi yönde kullanıldığını söylüyor.
“Fethullahçıların tasfiyesi için çıkan ilk kararnameyle 15 bin kadar Eğitim-Sen’li öğretmen ihraç edildi. Yargıda bağımsız duran, Fethullahçılara karşı ancak dünya görüşü AKP’ye uymayan hâkim ve savcılar da tasfiye edildi. Ve OHAL koşullarında yapılan bir referandumla bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunların kaynağı olan cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi.”
Cihaner’e göre, bugünün mahkemeleri ve iddianamelerinde de Sıla’nın CD’lerini bile aratan “deliller” var!
Asıl dehşet verici olansa, 15 Temmuz’un 10’uncu yıldönümünde FETÖ’nün en önemli hedeflerinden birinin ağzından şu cümleyi duymak: “Darbe gerçekleşseydi de yaşayacaklarımız bugün yaşadıklarımızla yarışırdı!”
/././
NATO Zirvesi’nin ardından -Hayri Kozanoğlu-
ABD güdümünde bir savaş örgütü niteliği taşıyan, ülkenin tarihinde de karanlık sayfaları bulunan, başta İran olmak üzere komşularımız için bir tehdit unsuru oluşturan bir örgütün takdirini kazanmanın kıymeti harbiyesi yok. Üzerimize düşen, barış, silahsızlanma ve işbirliği üzerinde yükselen yeni bir güvenlik mimarisinin nasıl inşa edileceği üzerine kafa yormak.
Ankara’daki NATO zirvesi daha toplanmadan galibin Türkiye olacağı ilan edilmişti. Adet olduğu üzere her iç ve dış gelişmeyi iktidarın başarısına, Erdoğan’ın liderlik vasıflarına yoran yandaş basının bu fırsatı kaçırması haliyle beklenemezdi. Nitekim daha konuklar Ankara’ya ayak basmadan Türkiye’nin gündem belirleyen, strateji üreten merkez ülke haline geldiği çoktan duyurulmuştu bile.
Aslında Ankara zirvesi hamaset edebiyatının doruklara çıktığı “tarihi” bir vaka şeklinde kayda geçti. Her yıl üye bir ülkede düzenlenen toplantı, “Dünya lideri Erdoğan’ın bütün devlet başkanlarını ayağına getirdiği” müstesna bir eşik diye sunuldu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na dünya liderlerinin biraz hayranlıkla, çokça da hasetle baktıkları yorumu yapıldı. “Bir devlet hafızası” mesajı veren Mehter marşından misafirlerin mest olduğu, Yeniçerilerin Osmanlı’nın azametini hafızalara bir kez daha kazıdığı nakledildi.
Hatta Erdoğan, liderlere, “Siz Yeniçeriyi iyi tanırsınız” dediğini ifade etti. (Mesela Kanada Başbakanı veya Trump ! ). Michelin yıldızlı şeflerin hazırladığı müstesna lezzetler konukların damaklarını çatlattı. En sonunda da liderlerin eline tutuşturulan mermileri hazır revolverler göz kamaştırdı. Bu arada yüzlerce NATO protestocusu hapse tıkılıyormuş, iktidarı eleştiren bir stand-up sanatçısı tutuklanıyormuş, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanının savunma hakkı engelleniyormuş, sırası gelen CHP’li belediye başkanları derdest ediliyormuş… bu konular Batı medeniyetinden nasibini almış, bir zamanlar demokrasi, insan hakları konularında “hassasiyetleriyle” temayüz etmiş Avrupalı liderlerin gündemine bile girmedi. Rutin yayımlanan AB Komisyonu Türkiye Raporlarıyla zevahiri kurtardıklarını düşünüyor olmalılar.
ZİRVEYE TRUMP DAMGASI
Sadece bir noktada NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, “seçimler tabii ki önemlidir ancak demokrasi aynı zamanda özgür basın demektir” demekle yetindi. Rutte demişken kritik bir noktanın altını çizelim. Zirvenin genel kurgusu, geçtiğimiz yıl Lahey zirvesinde savunma harcamalarını artıracakları sözünü vererek hizaya gelen ABD dışındaki ülkelerin, Trump’ın şimşeklerini üzerine çekmeyecek düşük profilli bir hat tutturmaları üzerine oturuyordu. Kişinin şişkin egosunu tatmin etmek, her söylediğini onaylayarak gönlünü hoş etmek, bir anlamda deli güllabiciliğine soyunmak misyonu zaten “yalaka” damgası yemiş Rutte’ye düşüyordu. Çünkü hükümetlerini temsil eden diğer liderlerin Trump’a övgüde ileri gitmeleri halinde kendi iç kamuoyundan tepki görmeleri söz konusuydu.
Ankara zirvesine Trump’ın damgasını vurduğu söylenebilir. İran’da, Gazze’de, Lübnan’da müttefiklerinden yeterli desteği göremediğini söyleyip onları fırçalarken, Erdoğan’dan sitayişle bahsetmesi ise asla akıldan çıkarılmamalıdır. Özellikle siyasal İslamcıların her Gazze’den söz edişlerinde bu olgu hatırlatılmalıdır. Trump Ankara’da İran’la anlaşmanın sona erdiğini de ilan etti. Şu anda hala gerginlik sürüyor, Mutabakat Zaptı askıya alınmış durumda. Silahlanma harcamalarını üye ülkelerin GSYH’lerinin %5’ine yükseltilmesi konusunda da ABD’nin belirgin tavizler kopardığı söylenebilir. NATO Genel Sekreter Yardımcısı Radmila Shekerinska sırf 2025’te Avrupalı Müttefiklerin ve Kanada’nın savunma harcamalarını %20 oranında artırdıklarını söyledi. Bu ülkelerin 2026 yılındaki toplam savunma harcamalarının 634 milyar doları bulması bekleniyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e göre 2023’de AB’nin silahlanma bütçesi 800 milyar avroyu tutturacak.
YENİ İŞBİRLİĞİ MODELİ
NATO zirvesinde entegre bir silah üretim modeli gündeme geldi. NATO’nun kolektif yatırımlarla gücünün daha da artacağı Rutte tarafından dile getirildi. Yeni projeler ve ortaklıklarla sanayi tabanının genişleyeceği; Savunma Sanayii Forumu kapsamında keşif, uzay teknolojisi, uzun menzilli füzeler, kumanda ve kontrol, hava platformları, denizaltıları, dronları içeren 50 milyar dolarlık anlaşmanın imzalandığı ilan edildi. YZ ve bulut teknolojilerindeki iş birliğinin de savunma sanayiinin eşik atlaması için hayati olduğu biliniyor. Ancak ABD’nin bu alanlardaki teknolojik üstünlüğü paylaşmakta cömert davranması beklenmiyor. Zaten Avrupalı güçler bir yandan Trump’ın gönlünü hoş etmek, bir yandan da savunma konusunda göreceli özerklik kazanmak için dengeli bir hat tutturmaya çalışıyorlar.
Britanya, Fransa ve Almanya’nın uzun menzilli, Moskova’ya kadar uzanabilecek 50 milyar dolarlık programı da zirvede ilan edildi. Projede Citigroup, Deutsche Bank ve BNP Paribas 217 milyar dolarlık finansman sağlayacak. İhaleler Lockheed Martin, Saab, Northrop Grumman ve Airbus gibi firmaların kasalarını dolduracak. Bu tasarım bile jeopolitik ile ekonominin ne kadar iç içe geçtiğini gösteren net bir örnek.
TRUMP’IN GRÖNLAND SEVDASI
Trump bu zirvede de Grönland’ı ilhak etme sevdasından vazgeçmediğini gösterdi. 5.Madde’nin öneminin teyit edilmesi, yani bir üye ülkeye yönelik saldırının NATO blokuna yapılmış sayılması Trump’ın bu beyanatıyla boşa düşmüş oldu. NATO’nun varlık nedeni sorgulanmaya devam etti.
Zirveden kazançlı çıkan bir ülke varsa, onun da Ukrayna olduğu söylenebilir. Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky dronlarının Sibirya derinliklerinde 2.700 km uzaklıktaki bir rafineriyi vurduğunu söyleyerek marifet lerini sergiledi. Daha önce bu konuda çekinceli davranan, geçen Eylülde Beyaz Saray’da Zelensky’i aşağılayan Trump’ın da onayıyla Ukrayna’ya 80 milyar dolarlık askeri destek karara bağlandı. Bu paketin en önemli noktası Trump’ın Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemi verileceği açıklaması oldu. Hatta üretim teknolojisinin Lockheed Martin’in onayıyla Kiev’e verilebileceğini, bu haberden şirketin çok memnun kalacağını da ifade etti. Yeni ihaleler alan, kasasına milyarlarca dolar akacak bir silah şirketi elbette bu durumdan mutlu olur.
TÜRKİYE’YE VERİLEN MUĞLAK VAATLER
Patriot demişken Türkiye’ye geçebiliriz. NATO üyesi olmayan bir ülkeye bu füze savunma sistemi verilirken, üye Türkiye için bu olasılığın telaffuz bile edilmediği bir zirveden nasıl büyük başarıyla çıkıldığı söylenebilir, cevap vermek zor. Evet CAATSA yaptırımları kaldırıldı ama bu zaten hasım ülkelere yönelik bir uygulamaydı. Hizmetlerinden bunca memnun kalınan bir ülke için gündeme dahi gelmemesi gerekirdi. Trump’ın F-35 savaş uçaklarının satışına yönelik açıklamaları da net bir mesaj vermedi. ABD başkanının sürekli ağız değiştirdiği gözlendi. Zaten teslimatın yapılması Kongre’nin pek de kolay alınamayacak onayını gerektiriyor. Rusya’dan alınan S-400 füze sisteminin tamamen etkisiz hale getirilmesi veya üçüncü bir ülkeye satışı olasılıklarından söz ediliyor. Böyle bir adımın sürekli denge politikaları izlenen Rusya ile ilişkileri nasıl etkileyeceği, hiçbir zaman devreye sokulmayan S-400 alımından doğan zararın hesabının nasıl verileceği de soru işaretleri olarak duruyor.
YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ
Türkiye’nin Ortadoğu, Kafkaslar, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’i kapsayan stratejik konumuyla NATO için önemli bir ortak olduğu açık. Son yıllarda savunma sanayinde yaptığı atılımlarla, özellikle Avrupalı ortaklar için ciddi bir silah tedarik potansiyeli taşıdığı da yadsınamaz. Türkiye’nin hizmetlerinden memnun Trump’ın Ankara’ya bölgede, özellikle terörist ülke listesinden çıkarılması gündemde bulunan Suriye’de yeni misyonlar yüklemesi de beklenebilir.
Tüm bu etmenlere karşın, Türkiye’nin Ankara’da sürece damgasını vurduğunu, zirvenin kazananı olduğunu söylemek kolay değil. Bizler açısından ABD güdümünde bir savaş örgütü niteliği taşıyan, ülkenin tarihinde de karanlık sayfaları bulunan, başta İran olmak üzere komşularımız için bir tehdit unsuru oluşturan bir örgütün takdirini kazanmanın kıymeti harbiyesi zaten yok. Üzerimize düşen, barış, silahsızlanma ve işbirliği üzerinde yükselen yeni bir güvenlik mimarisinin nasıl inşa edileceği üzerine kafa yormak.
/././
Avrupa'nın beş hastalığı -Hüseyin Aygün-
Sömürgecilik, Irkçılık, faşizm, savaş/emperyalizm, soykırım ("Toplama Kampları") Avrupa'nın beş hastalığıdır. Bu hastalıklar, 15. yüzyıldan başlayarak, Avrupa'dan dünyaya yayılmıştır. Bu hastalıkların mucidi, "medeni" Avrupa'dır.
İnsanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı Avrupa'dır. Buna Ortaçağ savaşları, sömürgecilik, ırkçılık, soykırımlar ve faşizm dâhildir.
Faşizm sanırım bu hastalıkların -sömürgecilik ve emperyalizmle beraber- en kalıcısı olmuştur. Dünya tarihinin kaydettiği hiçbir faşizm, "Alman Modeli" ile kıyaslanamaz.
İnsanlığa "toplama kampları"nı "armağan eden" Avrupa'dır. Sanıldığı gibi bu tecrit ve toplama alanlarını kuran Naziler de değildir. Bunu başka bir "medeni Avrupa" ülkesi, Belçika insanlığa sunmuştur. Belçika Kralı II. Leopold'un 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında Kongo'da kurduğu toplama kamplarında 10 milyon Kongolu çocuk, kadın ve erkek öldürülmüştü. Tarihin bile unuttuğu bu 10 milyon insan, kauçuk ve fildişi toplama işinde zorla çalıştırıldığı için ölmüştü.
Sömürgelerden elde edilen bu büyük "tecrübe"yi, "Avrupa'nın ortası"na taşıyan ve "karaderililer"e uygulanan yöntemleri, "modern beyaz insanlar"a karşı kullanan, "Avrupa uluslarını kamplara dolduran" Almanları, hiç söylemiyorum.
***
Bu hastalıklara rağmen, II. Dünya Savaşı'nda yenilen Avrupa, bir süre için -yaklaşık 50 yıl- bir an için "medenileşmiş" ya da "demokrasi" olarak kabul gördü.
Çünkü dünyada artık yeni bir "medeniyet merkezi" olarak sosyalist ülkeler ortaya çıkmıştı. Bu yüzden sömürgeci, ırkçı, emperyalist, savaşçı/militarist ve faşist Avrupa, bir süreliğine "demokrasi" formunu aldı. Ancak bu geçici ve kaçınılmaz dönem, SSCB'nin çöküşü ile sona erdi.
Geçen yüzyılın hemen ortasında Amerika öncülüğünde ve NATO içinde örgütlenmiş Avrupalılar, "1991 çöküşü" sonrası derhal ve hızla eski hastalıklarına geri döndüler. "NATO'nun Doğu'ya doğru genişlemesi" denen şey, Avrupa ve Amerika emperyalizminin 21. yüzyılda yeni bir hortlamasından başka bir şey değildir. Zira "Doğu'ya doğru genişleme", Hitler'in II. Dünya Savaşı'nda Sovyet topraklarını işgal etme ("Lebensraum") planının başka bir versiyonudur.
Almanya, Nazi yayılmacılığına bir tepki olarak anayasasına koyduğu "militarizm yasağını" ilkesini anında terk etmiştir; şu an Almanya -Polonya'ya beraber- Avrupa'nın en güçlü ordusu olmaya çalışmaktadır.
Eğer tarih, Alman emperyalizminin istediği çizgide ilerlerse -tıpkı birinci ve ikincisinde olduğu gibi- Üçüncü Dünya Savaşı'nı da Almanların başlatacaklarından emin olabiliriz. Putin geçen hafta, "tüm savaşları Avrupa başlattı, biz bitirdik" sözlerini boşuna etmemiştir.
***
Nitekim Avrupa uzun zamandır büyük bir yönsüzlük içindedir. Bir çeyrek, hatta yarım yüzyıl geçerli olan anlatılar sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gözetim ve denetim sistemi, “bir daha Alman topraklarından savaş çıkmayacak” sözleri, ihracata dayalı ve açık toplum modeli çökmüştür. Avrupa toplumları, Doğu Avrupa'daki "sovyet deneyimi"nin de çöküşüyle- tüm değerlerini yitirmiştir. Avrupa'da "yaşamaya değer değerler" nedir? Avrupa sömürgeci, faşist, emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlatmış ve kendi kıtasını tam iki kere yıkmıştı.
"Nazizm bir daha asla" sloganı artık bir nostaljidir. "Ortak değerler"ini kaybeden Avrupa, "ortak düşman"ını bulmakta hiç gecikmemiştir. Bu düşman tıpkı Nazilerde olduğu gibi- Rusya'dır.
Avrupa ve dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumundan uzaklaştırmaktır. Şu an için bunu Avrupa'da başaracak güçler, işçi sınıfı ve diğer devrimci sınıflar, bu görevi kavramaktan ve yerine getirmekten çok uzaktır. Ancak tek tek Avrupa ülkeleri ekonomilerinin çöküşü veya zayıflaması, bu yolu kaçınılmaz olarak açacaktır.
Nitekim pek çok tarihçi ve yazar, "Avrupa'nın yüzyıllık aşağılama döneminin başladığı" fikrindedir. Bu, Avrupa ve dünya emekçilerinin lehine, son derece olumlu bir gelişmedir.
/././
Amerika’da demokratik sosyalizmin yükselişi -Özge Güneş-
Amerika’da yükselen sosyalist dalga kalıcı bir yeniden hizalanmanın habercisi olmaya yüz tutmuş durumda. Soğuk Savaş’ın mirası olan "komünizm tehdidi" propagandası tüm hızıyla sürse de 2026 yazı itibarıyla bu senaryo fena halde çuvalladı. Sosyalizmi Amerikan siyaset lügatinden kazımak mümkün olmadığı gibi, Temmuz 2026’daki 4 Temmuz bağımsızlık hafta sonunda yayımlanan raporlara göre Amerika Demokratik Sosyalistleri’ne (DSA), aktif aidat ödeyen 120 bin üyeyi aşarak 1912’de efsanevi lider Eugene Debs dönemindeki Amerika Sosyalist Partisi’ne ait olan 113 bin 371 kişilik tarihi üyelik rekorunu geride bıraktı. Amerika’nın 250. kuruluş yıldönümünde, sosyalist hareket ülke tarihinin en kitlesel ve organik örgütlü yapısına ulaşmış durumda. Egemen sınıf ise kelimenin tam anlamıyla panik halinde!***
Bu kırılmanın en büyük eşiği hiç şüphesiz Zohran Mamdani’nin 2025’te New York Belediye Başkanı seçilmesiydi. Mamdani’nin zaferi kısa sürede Amerikan solunun üzerindeki ölü toprağını dağıtan kazanım niteliği edindi. O güne dek ana akım medyanın ve merkez siyasetçilerin seçmene aşıladığı "sosyalistler marjinaldir”, “seçim kazanamazlar" ve "gerçek sorunları çözemezler” türünden tüm efsaneler bir bir çökmeye başladı. Sosyalistlerin bu devasa dünya metropolünü yönetebileceği ve halkçı politikalarla barınma krizi, rant ekonomisi ev sahiplerinin kurduğu emlak hegemonyası gibi en can alıcı sorunlara doğrudan müdahale edebileceği ayan beyan görüldü.
Üstelik belediye yönetimi kazanan tek sosyalist Mamdani de değildi. Seattle’da Katie Wilson kira, ulaşım ve büyük şirketlere vergi gibi kampanya başlıklarıyla kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayarak belediye başkanlığını kazandı. Haziran sonunda gerçekleşen ön seçimlerde Denver’da DSA üyesi Melat Kiros, otuz yıllık Kongre üyesi Diana DeGette’i devirdi. Aynı gece New York’ta Mamdani’nin desteklediği üç aday önseçimleri kazandı. DSA’ya destek artık farklı ölçeklerde ülke çapında yaygınlaşıyor. Ocak ayında yeni Kongre toplandığında Temsilciler Meclisi’ndeki örgütlü sosyalist blokun altı kişiye çıkacağı ve bunun 1930’ların ortasındaki Çiftçi-İşçi Partisi zirvesinden bu yana görülmemiş bir büyüklük olduğu ifade ediliyor.
Bu örnekler somut ve dokunulabilir zaferlerin umudu büyütmedeki önemini gösteriyor. Bu umudun kazandırdığı özgüven yalnızca iç meselelerle sınırlı kalmıyor. Özellikle Gazze’de yaşanan yıkımın ve ABD’nin bu süreçteki rolünün ana tetikleyici işlevi görmesiyle birlikte, Amerikan işçi hareketinin ve sendikaların kendi yoksullaşmalarının doğrudan sorumlusu olarak gördükleri emperyalist savaşlara, askeri bütçelere ve dışarıya müdahalelere karşı açıkça tepki verdiği bir bilinç de ortaya çıkıyor (bkz. Labor movement increasingly opposes U.S. imperialism, Struggle la lucha).
Sistemin bu uyanışa verdiği tepki de dikkate değer. Trump koroyu en önde yöneten isim. Reuters’ın analizine göre, Trump 23 Haziran’daki önseçim sonuçlarından NATO zirvesine dek 81 kez komünizmi hedef aldı. Diğer yanda Demokrat Parti’nin merkez kanadı da aşağı kalmıyor, “Biz kapitalistiz, sosyalist değil” manifestoları yayınlıyorlar. Trump ve Cumhuriyetçiler için bu yükseliş doğrudan mülkiyet ve kâr ilişkilerini sorgulayan bir tehdit iken merkez Demokratlar da on yıllardır “bize oy vermezseniz faşizm gelir” diyerek rehin aldıkları sol-ilerici tabanın kendi bağımsız alternatifini yaratması kabusunu yaşıyor.
Artık kitleler her ay ceplerini boşaltan fahiş kiralardan, ödenemeyen faturalardan ve derinleşen eşitsizlikten daha çok korkuyor. DSA Ulusal Politika Komite Eş Başkanı Ashik Siddique Democracy Now youtube söyleşisinde sosyalizmin artık korkutucu bir faktör olma özelliğini kaybettiğini çünkü bu kuşağın her gün işyerinde ve sokakta kapitalizmin yarattığı eşitsizlikle yüzleştiğini söylüyor. Karşımızda, ev sahibi olma hayali dahi elinden alınmış, yüksek sağlık ve eğitim borçları altında ezilen, güvencesiz fakat aynı zamanda vergilerinin kendi refahlarına değil de savaşlara, soykırıma aktarılmasına isyan eden bir kitle var.
***
Diğer yandan bu büyüme hareket içinde de tartışmaları beraberinde getiriyor. Özellikle DSA’nın kurumsal olarak Demokrat Parti’nin seçim pusulasını (içeriden fetih stratejisini) kullanmaya devam mı etmesi gerektiği, yoksa bu ittifakın kendisinin sol siyaseti ehlileştiren bir yozlaşma tuzağı mı olduğu sorusu ele alınıyor.
Her halükarda Kasım ayında gerçekleşecek ara seçimler yaklaşırken ABD siyasetinin artık sadece Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasına sıkışıp kalmayacağına dair ihtimaller giderek güçleniyor. Birleşik Krallık’ta iki partili düzenin sarsılmasına benzer bir dönüşüm ABD’de gerçekleşebilir mi, göreceğiz ama şurası kesin ki statükonun dün "hayalperestlik" diye küçümsediği "asla kazanamazlar" diye dudak büktüğü alternatifler bugün sokakta, sendikada ve sandıkta attığı adımlarla bu ihtimali gerçeğe daha da yaklaştırıyor.
/././
Elektronik ve insansız -Ayça Söylemez-
Baskıya karşı direnme hakkı, insanın doğal haklarından. Zaman zaman yasalarca da tanınır ancak bu hakkın kullanılması genellikle bir kanuna bağlı olmaz. İnsanlık tarihini de direnme hakkını kullananlar yazdı. Antik çağlardan beri köylüler ve köleler, sonrasında işçiler isyan etti, insanlık onuruna uygun bir yaşam için.
***
Filozofların ve hukukçuların da tartışma başlıklarındandır. Burdeau direnme hakkının, gerektiğinde hukuki müeyyide olduğunu söyler, Kant ise topluma direnme hakkı diye bir hak tanınamayacağını savunur. Neticede direnme hakkı öncelikle hukukun değil siyasetin konusudur. Siyaset, kanunu belirler.
Tüm bunları hapishaneden gelen bir mektup hatırlattı: “Süresiz açlık grevleri veya ölüm oruçları zulme direnmenin bir biçimi olarak tartışılabilir ama hiç kimse direnme ihtiyacını reddetmez.” Mektubun konusu, kamuoyunda “kuyu tipi” diye bilinen, yüksek güvenlikli cezaevlerinden diğer cezaevlerine sevk edilmek için açlık grevi yapanlardı. Tutuklu ve hükümlülerden 20’den fazlasının sevk talebi kabul edildi. Aynı sebeple açlık grevinde olan Gürkan Türkoğlu’nun talebi de kabul edildi ancak sevk geldiğinde, iradesi dışında bulunduğu Antalya Şehir Hastanesi’nde 3 aydır komadaydı, 5 Temmuz’da hayatını kaybetti. (Bu noktada tedaviyi reddetme hakkını da konuşabiliriz, felsefe tarihine gitmeye gerek yok, bu hak bizim yasalarımızda tanınıyor.)

Bana gönderdiği son mektup elimde şimdi, komaya girmeden önce göndermiş. O dönem Madura’nın kaçırılması haberlerdeydi, Gürkan Türkoğlu da “Tarih tanıktır ki direnen halklar karşısında emperyalizm, daima kağıttan kaplan olarak kalacaktır. Süresiz açlık grevimizin üç gününü dost ve kardeş Venezuela halkına ithaf ediyoruz. Biliyoruz ki Venezuela halkı kazanacak, biz kazanacağız…” diye yazmış.
Gürkan Türkoğlu neden öldü? Tutuklular neden bu cezaevlerinde kalmak istemiyorlar? Nedir bu “kuyu tipi” denen hapishaneler?
Kamuoyu bu hapishaneleri, Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan ve ardından komedyen Deniz Göktaş’ın tutulduğu Çorlu’daki Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaeviyle tanıdı. Zaten bu hapishanelerin geçmişi de çok uzun değil. Ancak 2020’den beri pıtrak gibi yükselen yüksek güvenlikli binaların mimari yapısı, bugüne dek Türkiye’de görülmeyen bir infaz rejimine sahip.
Malum, hapishanelerdeki her “reform” müjdesiyle hücreler daha da daraldı, izolasyon daha da ağırlaştı. Bu hücrelerin sonuncusu, Y ve S tipi cezaevlerinde.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü internet sayfasındaki bilgiyi göre toplam 31 yüksek güvenlikli cezaevleri var. Ancak hepsi “kuyu tipi” denilenlerden değil. Tam izolasyonun hakim olduğu “kuyu tipi” mimarisindekiler Y ve S tipleri. Bunlar, 12 Y tipi, 7 S tipi ve Erzurum H Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi olmak üzere toplam 20 tane. Bu arada cezaevlerindeki tüm hücreler aslında adlandırmada tarif edildiği gibi değil, yani örneğin bazı Y tipi hücrelerde havalandırma var.
***
İçinden çıkmak için açlık grevi yapılan hücrelerin durumunu ise yine bir mahpus mektubundan öğrenmiştim: “Her şey tek başımıza yaşamamıza göre ayarlanmış. Girişte de söylüyorlar, ‘Artık tek başınasın’… Hücre 6 adım uzunluğunda, 5 adım genişliğinde. Tabii bunun 2 adıma 2 adımlık kısmı banyo ile kaplı. Tezgah, masa, dolap, ranza derken doluyor hücre. Burada bize adeta ‘kafes hayvanı’ muamelesi yapılıyor.”
Hücrenin havalandırması yok. Her birim için ayrı havalandırma yapılmış. Tutuklular bu ayrı bölüme infaz koruma memuru eşliğinde götürülüyor, 1 saat kalıyorlar. (Burada da yalnızlar.) Gökyüzü sık tellerin ardından zor seçiliyor, hücrede olduğu gibi. Havalandırmalar yüksek duvarlı, tutuklu kamerayla sürekli izleniyor. Hücrede de infaz koruma memuru kapıyı dışarıdan açmak için butona basıyor. Yani her şey elektronik ve insansız.
Başta insanlık onuru demiştik, hala aynı yerdeyiz.
/././
NATO Deklarasyonu’nun düşündürdükleri…-Fikri Sağlar-
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da yoksul “Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda” yani güncel adıyla Külliye’de düzenlenen, 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi’nde çekilen o meşhur NATO aile fotoğrafı, sadece bir diplomatik rutin değil, küresel güç mimarisinin fay hatlarındaki kırılmanın da resmiydi…
Ankara Zirvesi geride kaldı ancak, yankıları dünyayı sallamaya devam ediyor…
Çünkü “Güç Dengeleri Yeniden Yazılırken” masadaki Büyük Kumarı da yakından izleme fırsatını bulduk…
Yapay zekanın askeri doktrinlere ilk kez "Savaş Bulutu" (Warfighting Cloud) konseptiyle resmen işlendiği, savunma sanayiine 50 milyar dolarlık devasa bütçelerin ayrıldığı bu zirve, "Avrupa kendi göbeğini kendi kessin" diyen, yeni dünya düzeninin de ilanı oldu...
***
Her ne kadar Ankara, 96 bin polisin işgalinde, sıkıyönetim yasalarının baskısında, adeta sokağa çıkarmayan faşist Kenan Evren uygulamalarıyla, yüzlerce genç, yaşlı, gezgin ve doğa aktivisti demeden özgürlükleri yok edilse de şimdilik iktidar istediğini aldı gibi görünüyor…
Toplantı içeriğine uymasa da gösteriş için Yeniçeri Bölüğü, Mehter Takımı ve verilen tabanca hediyeleriyle ve de sarayın mutfağından çıkan Anadolu lezzetleriyle, geleceğe dair ülkemizden bahsedilecek çok konu oluşturdu...
Olumlu bakarsak; “Yıllardır müttefiklerinin örtülü ve açık ambargolarıyla boğuşan ülkemiz, sonuç bildirisine "savunma sanayiindeki kısıtlamaların kaldırılması" maddesini ekleterek, masadan diplomatik ve stratejik bir başarıyla kalktı…”
***
Şimdi gelelim büyük itirafa!
ABD Başkanı Trump’ın Zirveye damga vuran; "Ben olmasam Türkiye, İran tarafında savaşa girerdi, Erdoğan’ı ben vazgeçirdim" sözleriydi…
Bu iddiayı düz mantıkla "Türkiye, İran’ın mollalarını çok sevdiği için cepheye koşacaktı" diye okumak tam anlamıyla bir cehalettir!
Olayın perde arkası çok daha derindir:
İşin aslıyla ilgili iddialar o ki; “CIA ve MOSSAD’ın, İran rejimini çökertmek için PKK/YPG dahil bölgedeki Kürt gruplarını sahaya sürme planına karşı Türkiye, Trump yönetimini en sert tonda uyardı!”
Ankara, "Eğer sınırımızda böyle bir terör koridoru üzerinden bölgesel bir savaşı tetiklerseniz, biz de kendi bekamız için sahaya ineriz" restini çekti…
Trump, kendine has o narsist ve abartılı üslubuyla, Türkiye’nin bu haklı güvenlik duruşu ve oyun kuruculuğunu, "Erdoğan’ı savaştan döndüren benim" şeklinde pazarlayarak hem iç piyasaya şov yaptı hem de Türkiye’nin bölgedeki caydırıcı gücünü itiraf etmek zorunda kaldı…
***
Ankara Bildirisi ile Ukrayna’ya 70 milyar avroluk taahhütte bulunan Avrupa Birliği ve kıta liderleri, artık Washington’ın gölgesinden çıkmak zorunda olduklarının farkındalar...
Trump’ın ABD’si, Avrupa’yı kendi finansal yüküyle baş başa bırakırken; AB, savunma harcamalarını rekor düzeyde artırarak panik halinde bir "Avrupa Ordusu ve Güvenlik Altyapısı" kurma telaşına girmiş durumda…
Peki bu durumda Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, bu denklemde ne tam anlamıyla Batı’nın emir eri, ne de Doğu’nun uydusu olmamalıdır...
Hürmüz Boğazı ve İran başlıklarında NATO metnine imza atarak ittifak kararlılığını gösteren Ankara, aynı zamanda bölgedeki pragmatik ve dengeli gücünü korumalıdır...
***
Ankara Zirvesi’nin hemen sonrası Trump’ın, İran’la yaptığı anlaşmaya uymayarak savaşı yeniden başlatması, NATO’nun caydırıcılık gücünü kaybetmiş, aksine Trump’ın NATO’yu istediği gibi kullanabileceği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkmıştır…
***
Türkiye; “küresel emperyal hevesleri koruyan ve bunu da her dönemde farklı konseptlerle, yarattığı yapay düşmanları gerekçe göstererek saldırganlığına meşruiyet kazandırmaya çalışan NATO’dan, farklı düşündüğünü ve ona ihtiyacı olmadığını açıkça deklare etmelidir…”
NATO, ABD’nin çıkarı için yayılmacılığı isteyen bir anlayışla yönetilen, sömürgecilik hedefini öne çıkaran, yarattığı yapay konseptlerle üyelerini koruyan değil, saldıran bir konuma bürünmüştür…
Bu durum, sadece dünyanın sömürüye açık mazlum ülkeleri için tehlike değil, kendi üyeleri için de tehlikedir!
Kısaca; NATO ülkelerini NATO’dan korumak için yeni bir yol yaratılmalıdır.
/././
Memura ‘anma’ talimatı -İsmail Arı-
Karaman Valisi, 15 Temmuz programına kentteki memurların katılımını zorunlu tuttu. Kamu kurumlarına gönderilen yazıda, “Programa yönetici ve personelin eksiksiz ve en üst düzeyde katılım sağlaması” istendi.
Karaman Valisi Hayrettin Çiçek, 15 Temmuz darbe girişiminin 10 yıl dönümü programı için tartışma yaratacak kararlara imza attı.
Vali Çiçek kentte kamu kurum ve kuruluşları ile belediyelere “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Programına Kamu Personelinin Katılımı” konulu bir yazı gönderdi.
MEMURLARA İZİN VERMEYİN
Yazıda, memurların 15 Temmuz programına katılımının zorunlu olduğu, programa yönetici ve personelinin eksiksiz ve en üst düzeyde katılım sağlaması istendi.
Ayrıca memurlara izin verilmemesi gerektiği de belirtilen yazıda şu ifadeler yer aldı:
“15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü münasebetiyle ilimizde 15 Temmuz 2026 Çarşamba günü Aktekke 15 Temmuz Demokrasi Meydanı’nda gerçekleştirilecek anma programına, kamu kurum ve kuruluşlarının yönetici ve personelinin eksiksiz ve en üst düzeyde katılım sağlaması önem arz etmektedir. İlimizde 15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü kapsamında düzenlenecek anma programına kurum amirleri ile personelinin eksiksiz katılımının sağlanması, program günü ve saatlerinde, nöbet, acil ve zorunlu kamu hizmetlerinin yürütülmesi dışında personele yıllık izin, mazeret izni ve diğer resmî izinlerin verilmemesi; daha önce verilmiş izinlerin ise günün anlam ve önemine binaen yeniden değerlendirilmesi yapılacaktır. Bu itibarla kamu kurum ve kurumlarınca gerekli planlamaların yapılarak, programlara en üst seviyede ve tüm personelin katılımlarının sağlanması hususunda gereğini önemle rica ederim.”

***
81 İLDE 968 KİŞİYE GÖZALTI
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Cumhuriyet başsavcılıkları, emniyet ve jandarmanın ortak çalışmasıyla FETÖ’ye yönelik 81 ilde 968 şüpheliyi kapsayan eş zamanlı operasyon başlatıldığını açıkladı. Operasyonların örgütün "mahrem yapılanmasının" ortaya çıkarılmasına yönelik yürütüldüğü belirtildi. Açıklamasında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ve İçişleri Bakanı Mustafa Çiftci’ye teşekkür eden Gürlek, "Hiçbir terör örgütünün veya vesayet odağının devletimizin bekasına, hukuk düzenimize ve milletimizin iradesine kastetmesine izin vermeyeceğiz" ifadelerini kullandı.
***
Kılıçdaroğlu'nun "naylon fatura" iddiasına belgeli yanıt
Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı'na atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun Malatya İl Başkanlığı'nda "naylon fatura" düzenlendiği iddiasına CHP Malatya İl Başkanı Barış Yıldız belgelerle karşılık verdi. Yıldız, 18 bin TL'lik faturanın sehven 18 milyon TL olarak kesildiğini, hatanın iptal edilerek doğru tutarla giderildiğini ve ödemenin 18 bin TL olarak yapıldığını açıkladı.
Mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Başkanlığı görevine yeniden gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun, Malatya İl Başkanlığı'nda "naylon fatura" düzenlendiği yönündeki iddiasına CHP Malatya İl Başkanı Barış Yıldız belgelerle yanıt verdi.
Yıldız, faturanın sehven yanlış tutarla kesildiğini, hatanın fark edilmesinin ardından iptal edilerek doğru tutarla yeniden düzenlendiğini açıkladı.
KILIÇDAROĞLU'NDAN "NAYLON FATURA" İDDİASI
Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı'na atanan Kemal Kılıçdaroğlu, TV100'de katıldığı programda partide başlattığını söylediği "arınma" sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Malatya İl Başkanlığına ilişkin iddialarda bulunan Kılıçdaroğlu, bir il başkanının görevden alındığını belirterek, "Gazete için 10 milyon mu 20 milyon mu ne para vermişler. Malatya'da gideceksin 40-50 gazete için naylon fatura düzenlenmiş" ifadelerini kullandı.
MALATYA İL BAŞKANINDAN BELGELİ YANIT
CHP Malatya İl Başkanı Barış Yıldız ise Kılıçdaroğlu'nun iddialarını yalanladı.
Yıldız, söz konusu faturanın 18 bin TL yerine sehven 18 milyon TL olarak düzenlendiğini, hatanın fark edilmesinin ardından faturanın iptal edilerek doğru tutar üzerinden yeniden kesildiğini ve ödemenin de 18 bin TL olarak gerçekleştirildiğini açıkladı.
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Yıldız, iddiaları yalanlayan belgeleri de paylaşarak şu ifadeleri kullandı:
"18 bin TL olması gereken fatura sehven 18 milyon TL olarak düzenlenmiş, hata fark edildikten sonra söz konusu fatura iptal edilerek doğru tutar üzerinden yeni fatura düzenlenmiştir. Ödeme de düzenlenen yeni fatura doğrultusunda 18 bin TL olarak gerçekleştirilmiştir."
Yıldız ayrıca, Kılıçdaroğlu'nun konuya ilişkin açıklamalarına tepki göstererek, "Konuyu bilmeden iftira atıyor" ifadelerini kullandı.













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder