BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -22 Temmuz 2026-


Çocuklara onların ürünleri veriliyor!-İsmail Arı- 

Ezgi Apartmanı davasında 876’şar yıla kadar hapisleri istenen tutuklu Kervancıoğlu ve Pekel’in şirketi, Sağlık Bakanlığı’na, belediyelere, polisevine ve cezaevine dondurma sattı. Belediyeler binlerce lira harcadı.

Sami Kervancıoğlu (sağda) ve Mustafa Pekel.

Kamu kurumları ve belediyeler, deprem felaketinde Maraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ezgi Apartmanı’nın yıkılmasından sorumlu tutulan Sami Kervancıoğlu ve Mustafa Pekel’in şirketinden dondurma satın almaya devam ediyor.

Ezgi Apartmanı davasının 876’şar yıla kadar hapisleri istenen tutuklu sanıkları Kervancıoğlu ve Pekel aynı zamanda Alpedo Dondurma’nın sahibi. Kervancıoğlu ve Pekel sahibi olduğu dondurma şirketinin Sağlık Bakanlığı’na, belediyelere, polisevleri ve cezaevlerine dondurma sattığı anlaşıldı.

AKP’li Çorum Belediyesi, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinliklerinde çocuklara ikram edilmek üzere Alpedo Dondurma’dan 160 bin TL’lik, Ordu’daki AKP’li Ünye Belediyesi 15 Mayıs’ta 107 bin TL’lik dondurma satın aldı.

Ağrı İl Emniyet Müdürlüğü Polisevi Şube Müdürlüğü de 12 Mayıs 2026’da 41 bin TL’lik, Nevşehir İl Emniyet Müdürlüğü Polisevi Şube Müdürlüğü 167 bin TL’lik ve Konya İl Emniyet Müdürlüğü Polisevi Şube Müdürlüğü 467 bin TL’lik dondurma aldı.

Belediyeleri ve polisevlerinin yanında cezaevleri de Alpedo Dondurma’ya yüzbinlerce lira ödedi. Ereğli Açık Ceza İnfaz Kurumu 21 Mayıs’ta 723 bin TL’lik, Ereğli Açık Ceza İnfaz Kurumu 22 Mayıs’ta 128 bin TL’lik ve Sivas E Tipi Kapalı ve Açık Ceza İnfaz Kurumu 110 bin TL’lik dondurma satın aldı.

Ayrıca Sağlık Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü de Alpedo Dondurma’dan 1 milyon 728 bin TL’lik dondurma aldı.

‘KİRİŞ VE KOLON KESTİLER’

Depremle yıkılan ve 35 kişiye mezar olan Ezgi Apartmanı’nda Karadeniz Teknik Üniversitesi tarafından bilirkişi raporu hazırlanmıştı. Raporda, binayı inşa eden müteahhit ve binanın giriş katında bulunan Kervan Pastanesi’ndeki tadilatı gerçekleştirenlerin yıkımda asli kusurlu oldukları belirtilmişti. Raporda Kervan Pastanesi perde duvarında havalandırma için delikler açıldığı, zemin kat ile asma kat arasında kolonun kesildiği, pastanenin servis asansörü için tabliyede statik ve mimari projede bulunmayan bir boşluk açıldığı anlatılmıştı. KTÜ’nün raporu üzerine Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, Alpedo Dondurma ile Kervan Pastanesi’nin sahipleri Kervancıoğlu ve Pekel’in, mevcutlu olarak savcılığa getirilmesi talimatı vermişti. Ancak haklarında “olası kastla öldürme ve yaralama” suçlarından 876 yıl 6’şar aya kadar hapis istemiyle iddianame düzenlenen Kervancıoğlu ve Pekel kayıtlı adreslerinde bulunamamıştı. Kervancıoğlu ve Pekel, 700 gün sonra 14 Ağustos 2025’te Ankara’daki bir villada yakalanarak tutuklanmıştı.

***

EŞİK'ten Taliban uyarısı: "Rejimin normalleştirilmesine izin vermeyin" 

EŞİK'in Afganistanlı kadın hakları savunucuları Shaharzad Akbar ve Ghizal Haress'in katılımıyla düzenlediği toplantıda, Taliban'ın kadınlara yönelik sistematik baskısının "toplumsal cinsiyete dayalı apartheid" olduğu vurgulandı. Konuşmacılar, Taliban'la diplomatik ilişkilerin olağanlaştırılmasının rejime fiili meşruiyet kazandırdığı uyarısında bulundu.

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), Afganistan'da Taliban yönetiminin kadınlara ve kız çocuklarına yönelik politikalarını ve uluslararası hukuk mücadelelerini ele alan çevrimiçi bir toplantı düzenledi. Toplantıda, Taliban'ın kadınlara yönelik sistematik baskısının "toplumsal cinsiyete dayalı apartheid" olarak tanınması çağrısı yinelenirken, rejimin uluslararası alanda normalleştirilmesine karşı ortak mücadele vurgusu yapıldı.

Toplantının açılışında konuşan sosyolog ve EŞİK gönüllüsü Özlem Altıok, Afganistan'da yaşananların bugün kadın hakları açısından dünyanın en büyük krizlerinden biri olduğunu belirtti. EŞİK'in Taliban'ın 2021'de yeniden iktidara gelmesinin ardından "Taliban'ı tanımıyoruz, Taliban'ı tanıyanı da tanımıyoruz" diyerek açık tavır aldığını hatırlatan Altıok, platformun geçen beş yılda Afganistanlı kadınlarla dayanışmayı sürdürdüğünü ve Birleşmiş Milletler nezdinde girişimlerde bulunduğunu söyledi.

Altıok, Taliban'ın kadınları toplumsal yaşamın dışına iten politikalarının yalnızca Afganistan'ı değil, kadınların eğitim ve çalışma hakkının dünyanın farklı bölgelerinde yeniden tartışmaya açılmasını da etkilediğini belirterek, "Talibanlaşmaya karşı mücadele hayati önem taşıyor" dedi.

"TALİBAN MEŞRU BİR HÜKÜMET GİBİ GÖRÜLMEMELİ"

Afgan insan hakları kuruluşu Rawadari'nin Direktörü Shaharzad Akbar ise Taliban yönetiminin kadınlara yönelik baskısının uluslararası toplum tarafından sıradanlaştırılmasının kabul edilemez olduğunu söyledi. Kadınların kamusal yaşamdan silinmesini hedefleyen uygulamaların münferit ihlaller değil, bütünlüklü bir baskı sistemi oluşturduğunu belirten Akbar, hiçbir devletin Taliban'ı meşru bir hükümet olarak tanımaması gerektiğini ifade etti.

Akbar, 2025 yılında Madrid'de gerçekleştirilen Afganistanlı Kadınlar için Halk Mahkemesi'nin, Taliban yönetimi altında hak ihlallerine maruz kalan kadınların tanıklıklarını görünür kılmayı amaçladığını anlattı. İşkence, keyfi gözaltı, zorla kaybetme, eğitim ve çalışma hakkının engellenmesi gibi ihlallerin doğrudan mağdurlar tarafından kayda geçirilmesinin, adalet mücadelesi açısından önemli olduğunu söyledi.

Akbar ayrıca, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin "pragmatik angajman" adı altında Taliban'la diplomatik ilişkilerini olağanlaştırmasının Afganistanlı kadınların yaşadığı ağır hak ihlallerini görünmez kıldığını savundu.

"ÇİFTE STANDART KABUL EDİLEMEZ"

Uluslararası toplumun tutarsız davrandığını belirten Akbar, Taliban'ın kadınlara yönelik sistematik ayrımcılığı nedeniyle uluslararası hukuk mekanizmalarını harekete geçiren Almanya ve Hollanda'nın, kısa süre önce Brüksel'de Taliban temsilcilerinin ağırlandığı toplantıya katılan Avrupa ülkeleri arasında yer almasını örnek gösterdi.

Kadın haklarını savunan açıklamalarla diplomatik uygulamalar arasındaki çelişkinin Taliban'a fiili meşruiyet sağladığını ifade etti.

"İNSANLIĞA KARŞI SUÇ"

Toplantının bir diğer konuşmacısı olan anayasa hukukçusu Ghizal Haress ise görev aldığı Afganistan Kadınları Halk Mahkemesi'nin, Taliban'ın kadınlara yönelik uygulamalarını uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirdiğini anlattı.

Haress, mahkemenin Taliban'ın eğitim, çalışma, hareket özgürlüğü ve kıyafete ilişkin yasaklarının birbirinden bağımsız kararlar değil, devlet eliyle yürütülen sistematik bir politika olduğu sonucuna vardığını belirtti. Mahkemenin bu nedenle söz konusu uygulamaları Roma Statüsü'nün 7. maddesi kapsamında toplumsal cinsiyete dayalı zulüm niteliğinde insanlığa karşı suç olarak değerlendirdiğini aktardı.

Taliban'ın bu uygulamaları İslam hukuku ya da Afgan kültürüyle meşrulaştırma girişimlerinin de mahkeme tarafından reddedildiğini söyleyen Haress, uluslararası hukukta apartheid suçunun yalnızca ırksal temelde tanımlanmasının önemli bir boşluk yarattığını, bu nedenle cinsiyete dayalı apartheid'in de insanlığa karşı suç olarak tanınması çağrısında bulunduklarını ifade etti.

UCM VE UAD SÜREÇLERİ

Haress, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin 2025 yılında Taliban lideri Molla Hibetullah Ahundzade ile Başyargıç Abdülhakim Hakkani hakkında kadınlara yönelik zulüm suçlamasıyla tutuklama kararı çıkardığını hatırlattı. Bunun yanında Almanya, Hollanda, Kanada ve Avustralya'nın CEDAW kapsamında başlattığı sürecin Uluslararası Adalet Divanı'na taşınması halinde bunun sözleşme temelinde açılacak ilk dava olacağını söyledi.

Ancak aynı devletlerin bir yandan Taliban'a karşı uluslararası hukuk mekanizmalarını işletirken diğer yandan diplomatik temaslarını sürdürmesinin ciddi bir çelişki oluşturduğunu belirten Haress, bunun rejimin uluslararası alanda meşruiyet kazanmasına katkı sunduğunu dile getirdi.

SIDIKA'NIN DURUMU DA GÜNDEME GELDİ

Toplantıda ayrıca, 12 yaşındayken babasının borcuna karşılık 65 yaşındaki bir erkekle evlendirilmeye direndiği için yaklaşık iki yıldır cezaevinde tutulan Türkmen kız çocuğu Sıdıka'nın durumu da gündeme getirildi. Afganistan'da derinleşen yoksullukla birlikte zorla ve erken yaşta evliliklerin arttığına dikkat çekilerek, kız çocuklarının karşı karşıya olduğu risklerin büyüdüğü vurgulandı.

Yaklaşık iki saat süren toplantı, Afganistanlı kadınların adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle dayanışmanın büyütülmesi ve toplumsal cinsiyete dayalı zulmün uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak tanınması çağrısıyla sona erdi.

***

Yargıdan '19 Mart' kararı: Valiliğin yasağı hukuka aykırı 

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi, Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alındığı 19 Mart 2025'in ardından İstanbul Valiliği'nin il genelinde dört gün süreyle uyguladığı toplantı, gösteri yürüyüşü ve basın açıklaması yasağını hukuka aykırı bulan kararı onadı. Daire, Valiliğin istinaf başvurusunu reddederek yasağın kanuni dayanağının bulunmadığına hükmetti.  https://www.birgun.net/haber/yargidan-19-mart-karari-valiligin-yasagi-hukuka-aykiri-724959

***

Türkiye manzarası: Bağışçıyı felç eden proje -Mustafa Bildircin- 

Yaşlı yurttaşın bağışı ile 2021’de yapımına başlanan okul halen bitirilmedi. Süreçteki, “Usulsüzlük iddiası” nedeniyle bağışçısının felç geçirmesine neden olduğu iddia edilen, 2022’deki 20,7 milyon TL’lik harcamayla da bitirilemeyen okulun tamamlanması için Temmuz 2026’da 19,4 milyon TL’lik yeni harcamaya imza atıldığı belirlendi.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB), “Eğitime Yüzde 100 Destek Projesi” kapsamında Kayseri’deki yaşlı çift, il milli eğitim müdürlüğüne 2021 yılında 900 bin TL bağışladı. Bağışın üzerinden aylar geçmesine karşın okul inşaatının başlamaması, yaşlı çifti harekete geçirdi. Çift, dönemin İl Milli Eğitim Müdürü ve okul yapımı için anlaşılan müteahhit firmanın sahibinden davacı oldu.

İl Milli Eğitim Müdürü, “Görevi kötüye kullanmak” iddiasıyla açılan davadan, “İddiaların ispatlanamaması” gerekçesiyle beraat etti. Müteahhit firmanın sahibi ise “Güveni suiistimal” iddiasıyla yargılandığı ilk derece mahkemeden ceza alsa da ceza, istinaf aşamasında bozuldu.

YILAN HİKÂYESİ

Okulun yapımı yılan hikâyesine dönerken yaşlı kadın, kısmi felç geçirerek yatağa düştü. Okulun ise Temmuz 2026 itibarıyla halen tamamlanamadığı öğrenildi. Okulun kaba inşaatından çekilen fotoğraflar ise çarpıcı tabloyu gözler önüne serdi.

Bağış parası ile tamamlanamayan ve yalnızca temel seviyesinde kalan okul için 7 Nisan 2022'de milli eğitim müdürlüğünce ihale düzenlendi. İhalenin sözleşmesi, 3 Haziran 2022 tarihinde 20 milyon 728 bin TL’ye imzalandı. İhaleyi 20,7 milyon TL’ye alan yüklenicinin, okul inşaatını 31 Temmuz 2023 tarihine kadar bitirmeyi taahhüt ettiği belirtildi.

SÖZLEŞME FESHİ

Yaşlı çiftin bağışı ile başlayan okulun yapım süreci, taahhüt edilen sürede de bitmedi. İl milli eğitim müdürlüğü, 16 Aralık 2025 tarihinde ihale sözleşmesinin feshedildiğini duyurdu. Fesih gerekçesi ise “Yüklenicinin taahhüdünü yerine getirmemesi” olarak açıklandı.

KADERİNE TERK

Kayseri’nin Kocasinan İlçesi’ndeki 24 derslikli okulun tamamlanması için 30 Haziran 2026 tarihinde yeni bir ihale daha düzenlendi. İhale öncesi okuldan çekilen fotoğraflar, okul inşaatının adeta kaderine terk edildiğini ortaya koydu. 30 Haziran 2026 tarihli ihalenin de 13 Temmuz 2026 tarihinde 19 milyon 442 bin TL’ye sonuçlandığı bildirildi.

***

İkiye böl, borcu katla: 6 milyar TL’lik borç -Mustafa Bildircin- 

AKP’nin, “Demiryolunda serbestleşme” düzenlemesi ile 2016’da ikiye bölünen TCDD’nin Hazine borcu, 10 yılda yüzde 273 arttı. 2016’da 1,6 milyar TL olan kurumun borcu, tepki çeken bölünmenin ardından katlanarak artarak 2026’nın ilk yarısı itibarıyla 6 milyar TL'ye dayandı.

AKP hükümetleri döneminde tüm itirazlara karşın hayata geçirilen uygulamalara Mayıs 2013’te yenisi eklendi. Demiryolu ulaşımının yeniden düzenlenmesini öngören 6461 Sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleşmesi Kanunu, 1 Mayıs 2013 tarihinde yürürlüğe girdi.

Düzenlemenin ardından TCDD’nin yeniden yapılandırılması süreci başlatıldı. Yapılandırılma süreci kapsamında 14 Haziran 2016 tarihinde TCDD Taşımacılık faaliyetlerine başladı. Bölünme, “Özelleştirmeye zemin hazırlanıyor” yorumlarına yol açtı.

MALİ YAPI BOZULDU

AKP iktidarında kötü yönetim ve liyakatsiz görevlendirmeler nedeniyle tartışılan TCDD’nin mali yapısı da bölünmenin ardından bozuldu. TCDD’nin Hazine borcu, 2026 yılının ilk yarısında fahiş boyutlara tırmandı. Kurumun Hazine borcunun, 30 Haziran 2026 itibarıyla 5 milyar 971 milyon 736 bin TL’ye ulaştığı öğrenildi.

TCDD’nin borcunda, bölünmenin yaşandığı 2016 yılına oranla yaşanan değişim de bölünmeye yönelik eleştirilerin haklılığını ortaya koydu. 2016 yılında 1 milyar 600 milyon 773 bin TL olan TCDD'nin Hazine borcunda Haziran 2026 itibarıyla yaşanan artış, yüzde 273 oldu. TCDD’nin 30 Haziran 2026 tarihi itibarıyla Hazine borcu, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın kayıtlarına, 5 milyar 971 milyon TL olarak yansıdı.

BORÇ KATLANDI

TCDD’nin Hazine borçlarının yıllara göre dağılımı da kötü yönetime ayna tuttu. Kurumun Hazine’ye olan borcunun, yıllar itibarıyla katlanarak arttığı görüldü.

2016 yılında 1,6 milyar TL olan TCDD'nin Hazine borcu, yıllara göre şöyle sıralandı:2018: 2 milyar 386 milyon TL,* 2020: 3 milyar 369 milyon TL, * 2024: 4 milyar 733 milyon TL, * 2025: 5 milyar 943 milyon TL * 2026 (Ocak-Haziran): 5 milyar 971 milyon TL

***

Yeni partiye geçmesi beklenen vekiller belli oldu: Sayının 90'ı aşması bekleniyor -Mustafa Bildircin- 

CHP'de seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel bugün yeni partiyi kuracaklarını açıkladı. Özel ile birlikte yeni partiye geçmesi beklenen vekiller de belli oldu. 84 milletvekilinin ismi ortaya çıkarken bu sayının 90'ı aşması bekleniyor.  https://www.birgun.net/haber/yeni-partiye-gecmesi-beklenen-vekiller-belli-oldu-sayinin-90-i-asmasi-bekleniyor-724898

***

TEMA Vakfı gönüllülerine tahliye kararı -Havva Gümüşkaya- 

7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleşen NATO Zirvesi öncesinde gözaltına alınıp tutuklanan TEMA Vakfı gönüllüleri hakkında tahliye kararı verildi. Tahliye edilenler arasında Doç. Dr. Emel Memiş de yer alıyor. Tahliye sayılarının artması bekleniyor. https://www.birgun.net/haber/tema-vakfi-gonullulerine-tahliye-karari-724938

***

KİT’lerin borcu 6 yılda 13 kat arttı -Havva Gümüşkaya- 

Kuruluş amaçlarının dışına çıkartılarak iktidarın siyaset aygıtı haline gelen KİT’lerin görev zararları ve borç stoku her yıl katlanarak artmaya devam ediyor. Borç 2020 yılına göre yaklaşık 13 kat artarak 1,6 trilyon liraya ulaştı.  https://www.birgun.net/haber/kitlerin-borcu-6-yilda-13-kat-artti-724965

***

Işıl Öykü Dinç davası: Kazada sürücü değişti iddiası -Deniz Güngör- 

İstanbul’un Pendik ilçesinde 14 yaşındaki Işıl Öykü Dinç’in 18 Mayıs 2025’te araç çarpması sonucu ölümüne ilişkin şoför olduğu iddia edilen Ö.F.B. hakkında "taksirle ölüme neden olma” suçundan açılan davada yeni bir gelişme yaşandı.

Aileye ulaşan 5 yeni görgü tanığı olay günü Dinç’e çarpan aracın şoförünün sanık Ö.F.B. değil, onun yanındaki A.B. olduğunu belirtti.

Kazanın ardından Ö.F.B.’nin nişanlısı A.B. ile yer değiştirdiğini belirten Dinç ailesi, görgü tanıklarının dinlenmesi talebiyle davanın en yakın tarihe çekilmesi için mahkemeye başvuracaklarını belirtti.

Olayın ardından tutuklanan Ö.F.B. vekâletini AKP MKYK Üyesi ve Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV) Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Fatih Sadullah Selman’a verirken 1 hafta sonra 1 hafta sonra “kaçma şüphesi olmadığı” gerekçesiyle adli kontrolle serbest bırakıldı.

Olay gününe dair MOBESE kayıtları bulunmazken, karakol ifadesinde tanık olarak dinlenen A.B. “aracı kullanan kişinin nişanlısı Ö.F.B. olduğunu, kendisinin de onun yanında oturduğunu” ifade etti.  Adli Tıp Kurumu raporunda sürücünün kusursuz olduğu değerlendirilirken, aile bağımsız bilirkişi raporu hazırlattı.

Rapora göre 70 kilometre hız sınırına karşın aracın 94,40 kilometre hızda gittiği, kaza öncesi ve sonrası fren yapmadı. Raporda, Dinç’in yola çıkış noktası ile olay yerinin kaza görüntülerinde ve kaza krokisinde uyuşmadığı ifade edildi.

OLASI KASTLA YARGILANSIN

Duruşmanın öne çekilmesiyle birlikte davada daha hızlı yol alınabileceğini vurgulayan baba Yunus Dinç, "En başından beri ısrarla belirttiğimiz ‘kadın şoför’ gerçeğinin kanıtlanabilmesi için, kadının sanık konumuna gelip gerekli olay yeri tatbikatlarının yapılması gerekmektedir" dedi. Dinç şöyle konuştu: "Bu dosyanın ‘olası kast’ ve cinayeti örtbas etmek suçlamalarıyla yürütülmesi gerekiyor. Artık basit bir taksirle ölüme sebebiyet verme davası değil bu. Sürecin farklı bir evreye geçmesi için duruşma tarihinin öne çekilmesi şart."

***

Yargıtay'dan emsal BSMV kararı: Sözleşmede varsa tüketici ödeyecek 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, tüketici kredilerinde Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi'nin (BSMV) kredi sözleşmesinde açıkça düzenlenmesi halinde tüketiciye yansıtılabileceğine hükmetti. Resmî Gazete'de yayımlanan kararda, bu yöndeki sözleşme hükümlerinin haksız şart niteliğinde olmadığı belirtilerek, tüketiciyi haklı bulan yerel mahkeme kararı kanun yararına bozuldu.  https://www.birgun.net/haber/yargitay-dan-emsal-bsmv-karari-sozlesmede-varsa-tuketici-odeyecek-724955

***

Rakamların gölgesinde hekimlik -Ümit Kartoğlu- 

Fotoğraf: Salim Fadhley, Wikimedia Commons
Sağlık Bakanlığı
'nın sezaryen oranlarını düşürmeye yönelik uygulamalarında en dikkat çekici noktalardan biri, yüksek primer (ilk doğum) sezaryen oranlarını, bir hekimin mesleki yeterliliğinin sorgulanmasının temel ölçütü haline getirmesidir. Bugün birçok kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, yalnızca sezaryen oranlarının yüksek olması nedeniyle mesleki yeterlilik incelemesine alınmakta, mesleki yeterlilik eğitimine yönlendirilmekte ve bu süreçte mesleklerini icra etmeleri fiilen engellenmektedir.

Bir öğrencinin geleceğini bir sınav puanına, bir çalışanın değerini performans skoruna, bir üniversitenin başarısını yayın sayısına, bir hastanenin kalitesini ise birkaç renkli gösterge tablosuna sığdırmak… Yani insanları, kurumları ve hatta meslekleri anlamak için uzun uzun düşünmeye, bağlamı incelemeye, farklı değişkenleri değerlendirmeye gerek yok. Ne kadar rahatlatıcı değil mi?

Sağlık Bakanlığı da bugünlerde karmaşık şeyleri basit rakamlara dönüştürmenin hafifliğini yaşıyor.

Rakamlar tartışmayı sevmezler. Kendilerini savunmak zorunda değildirler. Bir hastanın hikayesini, bir hekimin yıllarca biriktirdiği deneyimi, bir kararın ardındaki belirsizliği anlatmak gibi sorunları yoktur. Sadece oradadırlar. Ve çoğu zaman, söylediklerinden çok daha fazlası olduklarına inanılır. Üstelik rakamların vicdanı da olmaz; itiraz etmezler, açıklama istemezler, “ama benim hastam farklıydı” demezler.

Yakın geçmişte, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı altı hekimin, sezaryen oranı yüksek olduğu gerekçesiyle mesleklerini icra etmelerinin altı ay süreyle engellenmesi, bunun çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Sezaryen oranlarını azaltmak, anne ve bebek sağlığı açısından önemli bir hedef. Gereksiz sezaryenlerin önlenmesi, dünyanın pek çok ülkesinde sağlık politikalarının gündeminde yer alıyor. Bu hedefe ulaşma çabası içindeki Sağlık Bakanlığı’nın atağı, dikkat çekici bir noktaya gelmiş durumda: Bir hekimin primer sezaryen oranı, artık o hekimin mesleki yeterliliğinin göstergesidir.

663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 23. Maddesi, mesleki yetersizliği tespit edilen sağlık meslek mensuplarının mesleki yeterlilik eğitimine tabi tutulabileceğini düzenlemektedir. Kanun, “mesleki yetersizlik” kavramını açıkça tanımlamıyor. Hangi bilgi, beceri ya da davranış eksikliği yetersizlik olarak kabul edilecektir? Bunun ölçütü nedir? Yani, elimizde bir yetersizlik kavramı var; var ama, bu kavramın içinin nasıl doldurulacağı konusunda ciddi belirsizlikler var. Daha da ilginci, yıllar süren tıp ve uzmanlık eğitiminin sonunda mesleğini icra etme yeterliliği ve yetkisi kazanan bir hekime, süresi ve içeriği net biçimde ortaya konmamış bir eğitimle yeniden yeterlilik kazandırılacağı varsayılmaktadır.

Burada insan ister istemez merak ediyor: On dört yıl boyunca tıp eğitimi ve uzmanlık süreci yeterlilik kazandırmadıysa, birkaç aylık bir kurs bunu nasıl sağlayacaktır? Belki de Sağlık Bakanlığı, günümüzün eğitim anlayışı için yeni bir formül keşfetmiştir: Uzun yıllar süren uzmanlık eğitimi bir yana, birkaç aylık yeniden ayar programıyla hekimlik yazılımını güncellemek.

Asıl sorun, hukuki tartışmadan önce bilimsel bir sorundur. Bir hekimin mesleki yeterliliği, klinik bilgi, teknik beceri, karar verme yeteneği, komplikasyon yönetimi, hasta güvenliği yaklaşımı, etik tutumu, iletişim becerisi ve klinik sonuçları birlikte değerlendirilerek belirlenebilir. Ama bütün bunlar zahmetlidir; oysa bakanlığın keşfettiği sezaryen oranı rakamı, trafik ışığı gibi iş görür – oran düşükse yeşil ışık yanar, yüksekse kırmızı. Halbuki tek bir performans göstergesi, dünyanın hiçbir ülkesinde, bir başına mesleki yeterliliğin kanıtı olarak kabul edilmez.

Bunu anlamak için tıbbın diğer alanlarına bakmak yeterlidir. Bir ortopedi uzmanının ameliyat süresinin uzun olması, onu kötü bir cerrah yapmaz. Bir kardiyoloğun anjiyografi isteme oranının yüksekliği, gereksiz işlem yaptığı anlamına gelmez – belki kendisine daha riskli hastalar yönlendiriliyordur. Bir aile hekiminin antibiyotik reçeteleme sıklığı, onun iyi ya da kötü bir hekim olduğunun tek başına göstergesi olamaz. Bir yoğun bakım uzmanının mortalite oranı, o hekimin yetersiz olduğunu tek başına göstermez. Neden mi? Çünkü tıp, kontrollü ortamlarda çalışan sistemler gibi matematik kurallarıyla çalışmaz. Bu göstergeler incelenebilir, sorgulanabilir ve kalite geliştirme amacıyla izlenebilir; ancak hiçbiri tek başına disiplin yaptırımının dayanağı olamaz.

Sayılar ve oranlar, altta yatan nedenleri ve bağlamı göstermez. Bir kadın doğum uzmanının primer sezaryen oranı; çalıştığı merkezin hasta profili, refere edilen yüksek riskli gebelikler, önceki sezaryen öyküsü, çoğul gebelikler, anne yaşı, yardımcı üreme teknikleri ve birçok başka değişkenden etkilenebilir. Aynı oran, iki farklı hastanede tamamen farklı klinik gerçeklikleri yansıtabilir. Ancak rakamların güzel yanı, hikaye anlatmamasıdır. Çünkü bir sayıya bakmak ne kadar hızlıysa, hikayeleri anlamak da o kadar karmaşıktır.

İşte bilim tam bu noktada devreye girer ve sorusunu sorar: Bu ölçüm gerçekten ölçmek istediğimiz şeyi ölçüyor mu? Ölçme ve değerlendirme biliminde buna geçerlilik denir. Primer sezaryen oranı, adı üstünde, primer sezaryen sıklığını ölçer, mesleki yeterliliği değil.

Tam da bu nedenle modern kalite yönetiminde performans göstergeleri karar verme araçları değil, erken uyarı araçları olarak kabul edilir. Beklenenden yüksek ya da düşük bir oran, araştırılması gereken bir duruma işaret eder; tek başına kusurun, ihmalin ya da mesleki yetersizliğin kanıtı olamaz.

Ekonomi ve kamu yönetimi literatüründe uzun yıllardır bilinen, İngiliz iktisatçı Charles Goodhart'ın ortaya koyduğu ve daha sonra Goodhart Yasası olarak anılan ilkeye göre, “Bir gösterge hedef haline geldiğinde, artık iyi bir gösterge olmaktan çıkar.” Donald Campbell ise daha ileri giderek, bir gösterge karar verme süreçlerinde ne kadar baskın kullanılırsa, ölçmek istediği sistemi bozma olasılığının da o kadar arttığını ortaya koymuştur. Bugün performans yönetiminin temel ilkelerinden biri kabul edilen bu iki yaklaşım, sağlık hizmetleri için de geçerlidir. Her iki ilke de aynı gerçeğe işaret eder: Göstergeler başlangıçta sistemi izlemek, sorunları belirlemek ve kaliteyi geliştirmek amacıyla oluşturulur. Ancak aynı göstergeler ödülün, cezanın veya disiplin yaptırımının ölçütü haline getirildiğinde, insanlar artık asıl amacı gerçekleştirmeye değil, göstergeyi iyileştirmeye çalışırlar. Böylece sistem gerçekten iyileşmez; yalnızca rakamlar değişir.

Charles Goodhart ve Donald Campbell

Tıp eğitiminde de benzer bir ilke vardır: Değerlendirme, davranışı şekillendirir. Öğrenciler neyin sınavı yapılıyorsa ona çalışırlar; hekimler de hangi göstergelerle değerlendiriliyor ve hangi göstergelere göre ödüllendiriliyor ya da cezalandırılıyorlarsa, zamanla davranışlarını buna göre değiştirmeye başlarlar.

Aslında bu durum yalnızca tıpta değil, tüm mesleklerde de geçerlidir. Hiç kimse bir üniversite öğretim üyesinin bilimsel yeterliliğini yalnızca yayımladığı makale sayısına bakarak değerlendirmez. Makale sayısı bir göstergedir; ancak bilimsel nitelik, atıf etkisi, araştırmanın özgünlüğü, eğitim faaliyetleri ve etik davranış birlikte değerlendirilmeden yeterli ya da yetersiz diye bir karar verilemez. Aynı şekilde bir hakim verdiği kararların bozulma oranına, bir öğretmen öğrencilerinin sınav ortalamasına, bir cerrah ise yalnızca ameliyat sayısına bakılarak değerlendirilemez. Aksi halde istatistik, bilimsel bir veri olmaktan çıkar; hukuki yaptırımın gerekçesine dönüşür.

Sayılar önemlidir. Ancak sayıların söyleyebileceklerinin de bir sınırı vardır. İyi tıp da iyi hukuk da iyi bilim de kararlarını yalnızca sayılara değil, bağlama ve kanıta dayandırır.

Meraklısına not: Geçen yıl yazdığım iki yazı, Sağlık Bakanlığı’nın sezaryen doğum konusundaki yaklaşımlarını irdeleyen ve konunun çok etkenli yapısını sorgulayan yazılar: “Sezaryen ve şişmanlık tartısında kayıp akıl” ve “Sağlık Bakanlığı’nın anormal doğuma karşı açtığı savaş”. Diken’den Mesude Demir de izlenmeye değer, konunun sıkı takipçilerinden. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği'nin konuyla ilgili basın açıklaması buradan okunabilir.

/././

“Kod” politiktir: Sosyal medya bağımlılığıyla mücadele -Can Ertuna- 

Sosyal medya bağımlılığında suç bizim mi, yoksa zaaflarımızı kullanarak derinleştiren platformların mı? Avrupa Komisyonu’nun soruşturması Meta’nın Facebook ve Instagram uygulamalarının bağımlılığı artıran tasarımlarını yeniden gündeme taşıdı. “Sonsuz kaydırma” ve “otomatik oynatma” hedefte. Ancak milyarlarca Euro’luk para cezalarının soruna çare olmadığını düşünenler de var.

“Yatağa uzanınca en az bir saat TikTok’ta içerik izlemezsem uyuyamıyorum” demişti geçenlerden konuştuğum bir üniversite öğrencisi.

Yolda, evde, işte, okulda, uykuya dalarken, uyanır uyanmaz, tuvalette, yürürken, spor yaparken, kalabalık bir toplantıda ya da derste, kısacası, hayatın her alanında gözümüz telefon ekranında. İçerik bombardımanı altında, çoğumuz gürültülü, kalabalık ve artan bir yalnızlık içindeyiz.

Güncel verilere göre dünyada yaklaşık 5 milyar 800 milyon sosyal medya hesabı var. Dünya genelinde insanların yaklaşık %64’ü bir şekilde sosyal medya kullanıyor. 2025 yılında da sosyal medyada günlük ortalama 141 dakika geçirildiği hesaplanmış.

KUMARHANEDEN TELEFONA “SONSUZ KAYDIRMA”

Sosyal medya platformları birer kumarhane gibi; siz içeride ne kadar zaman geçirirseniz, “işletme” için o kadar iyi ve kullanıcı arada tatmin duygusu yaşasa da sonunda hep “kasa kazanıyor”. Platformlarda geçirdiğiniz zaman, verilerinizin toplanıp reklam verenlere pazarlanması ve daha çok reklâma maruz bırakılmanız için kritik önemde. Her kumar oynayan bağımlı olmuyor, her sosyal medya kullanıcısı da… Ancak bağımlı olanların sayısı da az değil.

Kumarhanelerdeki +18 kuralı burada yok, bağımlılık riski çocuklar gibi daha kırılgan kesimleri de kapsıyor. Her ikisinde de “müşteri çekmek” için tasarlanan ve zaaflara seslenen bazı uygulamalar oldukça benzer.

“Sonsuz kaydırma”, avucunuzun içindeki telefonunuzun ekranında genellikle başparmağınızla (bazılarının da işaret parmağıyla) yapılan o harekete verilen ad; bir içerikten diğerine bir akışla, sürtünme yaşamadan geçmeniz için tasarlandı. İlk olarak arayüz tasarımcısı Aza Raskin’in mi yoksa Microsoft’a bağlı bir ekibin mi geliştirdiği üzerine tartışmalar süren bu özellik, 2006 yılında çıktı ve sosyal medya platformları tarafından hızla kullanıma sokuldu.

Bir kumar makinesi gibi, karşınıza ödüllendirici bir içerik mi yoksa hızla geçmek isteyeceğiniz bir saçmalık mı çıkacağı belli değil kaydırırken. Böylece kumardaki gibi “kısmi pekiştirme” özelliği devreye giriyor: Tatmin sağlayan içerik peşinde, öngörülemeyen ödül mantığıyla adeta bir kaydırma bağımlılığı oluşabiliyor. Bir süre sonra harcadığı zamandan pişman olanlar olsa da “ödülün” peşinde yeniden aynı döngüye girenlerin oranı daha fazla.

BEĞENİLME ARZUSU, GERİ KALMA KORKUSU

Facebook’un kuruluşundan üç yıl sonra hayatımıza giren bir diğer özellik ise beğenme, onaylama anlamına gelen başparmak havada işareti; yani “beğenme tuşu”. Facebook kurucusu Zuckerberg, sıradan bir işaret ile yeniden paylaşım ve yorum yapma gibi özelliklerin geride kalacağı endişesiyle bu tuşun kullanımını iki yıl ertelese de ekibi sonunda onu etkileşimin artacağı konusunda ikna etti ve 2009’da peşinden koştuğumuz o beğenme işareti resmen kullanıma sokuldu.

Zamanla “beğenilmek” kullanıcılar için psikolojik bir ödül mekanizması haline geldi. Facebook bu zaafı, beğenileri bir anda yansıtarak değil, arada sırada gösterdiği uyaranlar olarak devreye sokarak istismar etti. Bu zamanlanmış dağıtım stratejisiyle kullanıcıların “ödüllendirilme” mekanizmasının düzenli uyarılması hedeflendi. Haz zamana yayılarak bir alışkanlık kazandırılması amaçlanıyordu.

Bir diğer tasarım, insanların bir şeyi kaçırma, bir şeyden geri kalma korkusu üzerinden geliştirildi. Bir yorum geldiğinde, bir ileti ulaştığında ekranda beliren anlık bildirimlerden, 24 saat sonra kaybolan süreli içeriklere kadar birçok özellik, başka ihtiyaçlara yanıt vermenin yanı sıra insanların bu endişesini de platformlara sürekli geri çağırmak için kullanmak üzere tasarlandı. Hatta bir mesajın “okundu” bilgisinin gösterilmesi dahi, mesajı alanın cevap vermesini teşvik edip platformda geçirilen süreyi artırma amacı da taşıyor.

Sosyal medyanın yazılı bir mecradan görsel bir mecraya dönmesiyle birlikte videolar da içeriğin önemli bölümünü oluşturmaya başladı. “Otomatik oynat” özelliği pek seçici olmayanlar için platformları bir bataklığa dönüştürüyor. Aslında istemediğiniz, size herhangi bir faydası olmayacak içerikleri izlerken bulabiliyorsunuz kendinizi. Elbette bir “shorts” arkasına reklam ya da sponsorlu içerik de dayatılıyor ve bunlara maruz kalma sıklığınız da artıyor.

AVRUPA KOMİSYONU META’YA AYAR VEREBİLİR Mİ?

Yazının başında değindiğim gelişme geçen hafta Avrupa Komisyonu’nun açıkladığı bir inceleme sürecine dairdi. 2024 Mayıs ayında başlayan soruşturma sonucunda Komisyon Facebook ve Instagram’ın tasarımlarının bağımlılık yaratıcı olduğu saptamasını yaptı ve Meta şirketini tasarım değişikliği yapmaya davet etti. Açıklamaya göre “kaydırma”, “otomatik oynatma”, “anlık iletiler” ve “özelleştirilmiş içerik tavsiyeleri” incelenmiş ve Meta’nın tasarımlarının kullanıcılar üzerinde zihinsel ve hatta fiziksel sağlık risklerine dair bir çözüm sunulmadığı saptanmıştı.

Meta’nın bu ön bulgulara itiraz hakkı var. Ancak yanıtı ya da yapacağı düzenlemeler ikna edici olmazsa yaklaşık 12 milyar Euro’luk (2025 yılı cirosunun %6’sı) bir ceza ile karşı karşıya kalabilir.

Avrupa Birliği, büyük teknoloji şirketlerinin dizginsiz gelişimine yeşil ışık yakan Trump yönetimine göre düzenleme ve denetlemeye daha çok önem veriyor ve yetkilerini “Dijital Hizmetler Yasası”na dayandırıyor. Platformlar ise ekran süresi araçları gibi sorumluluğu kullanıcıya yıkan ara çözümlerle bağımlılık yapıcı tasarımı kökten değiştirmekten uzak durmaya çalışıyor.  Teknoloji devleri, bürokrasinin ve hukukun yavaşlığından faydalanıp önce zücaciye dükkânına dalan fil gibi, toplumsal ve kişisel etkileri göz ardı ederek ürün geliştiriyor, hızla pazarlıyor; ardından küfelerini doldurup ceza ödeyerek genellikle yollarına devam ediyorlar.

“KOD” POLİTİKTİR

Amsterdam Üniversitesi’nden Petter Törnberg adlı bir araştırmacı “Platformlar nasıl yönetiyor? Dijital kapitalizmde toplumsal düzenleme” başlıklı çalışmasında neoliberal piyasa mantığı içinde yürütülen denetleme ve düzenleme çabalarının yetersizliğine dikkat çekiyor.

Öncelikle, sosyal medya platformlarının iş modeli bir “gözetim kapitalizmi” sistemi; insanları çeşitli mekanizmalarla platformlarında tutarak verilerini toplayıp yeri geldiğinde ticari, bazı durumlarda da politik amaçlar için bunları pazarlamak. Dolayısıyla öncelikle bu “iş modelinin” hedeflenmesi gerekiyor. Oysa denetleme ve düzenlemeler konuya tüketici odaklı; tekelleşmeye ve fiyat politikaları gibi konulara odaklanıyorlar. Bu yaklaşım demokratik ve toplumsal sorunlara yanıt üretmekte yetersiz kalıyor. Ayrıca AB ya da diğer aktörlerin ABD merkezli şirketlerin altyapısı üzerindeki gücü ve etkisi kaçınılmaz olarak sınırlı hâlde.

Törnberg’e göre platformların yaşamı düzenleyen siyasi güçleri ile mücadele için tüm yazılımların arkasındaki “kodun” bir kurum ve bir düzenleme biçimi olarak kabul edilmesi, dolayısıyla siyasi hayatın bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. Yani çözüm hayatımızın ortasında duran platformları yok etmek değil, onları dönüştürmekten geçiyor.

Bu noktada dijital platformların elektrik ve doğal gaz gibi kamusal altyapılar olarak görülmesi ve kamu yararı için sıkı bir düzenlemeye tâbi tutulması gündeme geliyor. Törnberg burada demokratik mülkiyet ve adil çalışma koşullarına dayanan “platform kooperatifçiliği” yaklaşımını hatırlatıyor. Ancak bu tür modellerin güçlü devlet desteği ve uygun düzenlemeler olmadan özel sektör tekelleriyle rekabet etmesi oldukça zor.

Bu haliyle denetleme ve düzenlemeler hep gelişmelerin gerisinde kalıyor ve olumsuz etkileri gidermede sınırlı etkiye sahipler. Yapılması gereken aslında bir politik mücadele; bu teknolojilerin (yapay zekâ da dahil) kurumsal, düzenleyici ve siyasal bir unsur olduğunun kabul edilmesi ve demokratik karar alma süreçlerine tâbi kılınması gerekiyor.

/././

‘Dini değerleri aşağılamak’-Şükrü Aslan- 

Pek çok başka örnekten aşina olduğumuz gibi, geçtiğimiz günlerde tutuklanan Deniz Göktaş’ın suçlandığı hususlardan birisi, yine ‘halkın dini değerlerini aşağılamak’ oldu. Oysa içinden geldiği kültürün de gereği, Göktaş’ın, ‘dini değerleri aşağılamak’ şöyle dursun, tüm inançlara saygılı olduğunu, özenle seçtiği sözcüklerinden bile anlamak mümkün. Esasen böyle suçlamalara maruz kalmak bu ülkede olağanlaşmış görünüyor. Geriye doğru baktığımızda benzer belki de yüzlerce örnek görebiliriz. Dahası bunların bir kısmında suçlananlar, türlü fiziki şiddet hareketlerine de maruz kalmışlardır.

‘Halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağılamak’ Türkiye’nin ceza hukukunun da bir parçasıdır. 2004’de güncellenerek kabul edilen 5237 sayılı yasanın 216. maddesinde ‘Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cazalandırılır’ hükmü yer alıyor. Bugüne kadar kaç kişi bu suçlamalara maruz kaldı bilinmiyor ama maruz kalanların belki de tamamı Müslümanlığa yönelik söylemleri nedeniyle suçlanmıştır. Bu ülkede Müslüman-muhafazakârlığın siyasete-hukuka etki düzeyine uygun olarak, bu suçlamaların dozu ve etkisi de sürekli artmıştır.

Oysa bu ülke nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olsa da inanç kimlikleri yönünden çoğul sosyolojiye sahiptir. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki nüfus sayımlarında resmen tespit edildiği gibi her dinden-inançtan toplulukların yaşadığı bir ülkedir. Dolayısıyla sadece Müslümanların değil, tüm yurttaşların inançlarına saygı göstermek hem ilgili hukukun, hem de kamusal sorumluluğun gereğidir. Ne var ki Müslüman olmayan inançları aşağılamaya karşı adli işlem yapmak bir yana, sinkaflı küfürler etmek bile neredeyse günlük dilin bir parçasıdır.

***

Dahası ‘halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağılamak’ çoğu kez bireylerin değil, doğrudan kamu yöneticilerinin başvurdukları bir edimdir. Sadece Alevilere yönelik politikalarda bile bu durumun onlarca örneğini görmek mümkündür. Mesela 1925’te Tekke ve Zaviyeler Kanunu çıkarıldığında bazı kamu yöneticileri, tekkeleri-dergâhları fesatlığın mekânları olarak tarif etmiş ve ‘Caminin onurunu’ korumak için o kanunun çıkarıldığını söylemişlerdi. Kamu yöneticilerinin, halkın dini değerlerini aşağılayan daha bir dizi başka edimleri de vardı. Mesela 1944’te Amasya’da, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile adı ‘Alevi’ olduğu için bir kasabanın adı değiştirilmiş, 1950’li yıllarda Diyanet’in bazı görevlileri, ‘dirisinin gelmediği yere, ölüsü de gelmesin’ diyerek, Alevi cenazelerini camilere almak istememişlerdi. Yanı sıra gazetelerde yıllarca ‘Mum Söndü’ başlıklı aşağılayıcı haberler yayınlanmıştı. Bütün bu örneklerde ‘halkın bir kesiminin dini değerleri aşağılanmış’ ama bu nedenle suçlanan, yargılanan ya da ceza alan kimseler olmamıştı.

Bu ülkede çoğul inançsal sosyolojinin parçası olarak şehirlerinin büyük bölümünde, kendi kimlikleriyle anılan Müslüman olmayan toplulukların mezarlıkları vardı. Bugün onların yerlerinde genellikle kamu binaları bulunuyor. Benzer bir durum köylerde de geçerlidir ki pek çok köyde, evlerin duvarlarında, kiliselerden koparılıp getirilen taşlar görmek olağandır. Yani bir inanç topluluğunun hem mezarlıkları, hem de kutsal inanç mekânları alenen yakılıp yıkıldığı ve bunlar, ‘halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağılamak’ olduğu halde, bu suçlardan dolayı açılmış bir dava veya yargılanan kişiler hiç sözkonusu olmadı.

***

Bütün bu tecrübeler gösteriyor ki, bu ülkede ‘halkın dini değerlerine’ odaklanan bir kanun var ama referansı ve uygulamasında adalet yok. Böyle olunca gerçekten sadece ‘halkın bir bölümünün dini değerleri’ne hassasiyet gösteriliyor. Üstelik Müslümanlık sözkonusu olduğunda bütün devlet elitleri ‘dini kutsalları’ savunma yarışına giriyorlar. Ama aynı kamu yöneticileri, resmen sorumlu oldukları halde, diğer din ve inançların kutsallarına aynı hassasiyeti göstermiyorlar. Unutmamak gerekir ki adil olmak için bir dine ihtiyaç olmayabilir ama dindarlığı yaşayabilmek için de adalet temel şarttır. Dolayısıyla adil olmayanların, dindar olmaları da şüphelidir.

Son parti de kapandı -Yaşar Aydın- 

Halkın özne olduğu siyaseti kabul etmeyen hiçbir organizasyonun orta ve uzun vadede başarı şansı kalmadı. İhtiyaç duyulan şey aynı kalıplarla kurulacak yeni bir parti değil sokakta, fabrikada, kampüste ve meydanda yan yana durarak mayalanan yeni bir siyaset anlayışıdır.

Özgür Özel dün CHP ile yollarını ayırdığını deklare etti. Ardından istifalar başladı. Özel'in bu hamlesi iki sonuç üretti: Birincisi, CHP artık muhalefet saflarında değil. İkincisi ve daha da önemlisi, CHP'nin fiilen kapanmasıyla bildik anlamda parti modelinin sonu ilan edilmiş oldu.

Türkiye'de çeşitli partilere üye 17 milyon 500 bin civarında seçmen var. Toplamda 58 milyon kayıtlı seçmen var; bu seçmenlerin 4 milyonu kamu çalışanı ve siyasi partiye üye olamıyor. Geriye kalan 54 milyonun 17 milyonu bir partiye üye. Yani her 3 seçmenden birinin parti üyeliği var. Türkiye'ye yakın bir nüfusa sahip Almanya'da bu sayı 2 milyon, İngiltere'de ise 1 milyon civarında. Bu tabloya bakıldığında Türkiye'de partilerin çok güçlü olduğu ve başka türlü bir siyasetin mümkün olamayacağı sonucu çıkarılabilir. Ama sokak aynı fikirde değil.

AKP, MHP, CHP ASLINDA HİÇBİRİ YOK

Tayyip Erdoğan'ın başkanı olduğu AKP'nin kâğıt üzerinde 11 milyon üyesi var. Bunların bir bölümünün haber verilmeden üye yapıldığını varsaysak bile 10 milyon üyesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayının ne kadarı kendini parti politikalarında söz sahibi hissediyor? Bırakın düz üyeyi, kaç MKYK üyesi ülkede ne olup bittiğinden haberdar? AKP, Saray'a sıkışmış birkaç klik etrafında şekillenen bir yapıya dönüşmüş durumda. İl, ilçe başkanlarına bile Saray'dan atama yapılıyor.

Yaklaşık yarım milyon üyesi olan MHP'de durum farklı değil. Son üç ay içerisinde 22 il örgütü tek bir kalemde görevden alındı. Görevden alınmaların devam edeceği söyleniyor. Bahçeli ve birkaç yakın çalışma arkadaşı tüm partiyi yönetiyor.

Son olarak 1 milyon 800 bin üyesi olan CHP'de de benzer bir durum yaşandı. Yargı CHP'yi kimin yöneteceğine karar verdi. Kemal Kılıçdaroğlu kayyum olarak partinin başına geçmekten rahatsız olmadığı gibi delegenin, il örgütlerinin, hatta üyelerinin eğiliminin bir önemi olmadığını sürecin her aşamasında ifade etti.

1980 darbesinden bu yana siyaset mekanizması adım adım dar bir elitin elinde kalacak şekilde organize edildi. İktidarından Meclis muhalefetine kadar tüm partiler buna göre şekillendi. Partilerde halk yok, yöneticiler var. Partiler; ülkenin kaderine dair söz söylemeyen, eyleme geçmeyen, adı var kendi yok örgütlere dönüştürüldü. Bu durumun doğal sonucu olarak partilerden umudunu kesen halk yeni arayışlara yöneldi. İşte egemen siyasetin hesap etmediği durum da bu oldu.

DEĞİŞİM TALEBİNİN DALGA BOYU YÜKSEK

Türkiye çok katmanlı bir krizin tam ortasında. Yoksulluk, yolsuzluk, liyakatsizlik, adaletsizlik bu katmanlı krizin halkı yakan sonuçları. İktidar bu sorunlara çare üretmekten çok uzak. Eline geçirdiği devlet mekanizmasının —başta yargı ve güvenlik bürokrasisi olmak üzere— tüm kurumlarıyla ülkeyi yönetmeye çalışıyor. Halkın rızasını almadan iktidarda kalmanın peşinde. Bunun için muhalefet cenahından gözüne kestirdiği, eski usul siyasete angaje, tek adamlığa itiraz etmeyen isimlerle iş tutmaya çalışıyor. Çözüm sürecinden mutlak butlana kadar tüm ülkeyi ilgilendiren konularda bile bu yöntemden taviz vermedi.

Saray rejimi tüm hesaplarını bu yöntemin tutması üzerine yaptı. Ama toplumun değişim talebi çok büyük bir dalgaya dönüştü. Öyle ki ortaya çıkan dalganın şiddeti sadece iktidarı değil, muhalefeti de sarsmaya başladı. Dünyanın birçok ülkesinde esmeye başlayan değişim rüzgârı gecikmeli de olsa Anadolu semalarına ulaştı. Halk yeniden siyaset sahnesine çıkıp kaderiyle ilgili söz sahibi olmak istiyor.

SİYASET YENİ OLMAK ZORUNDA

Halkın özne olduğu siyaseti kabul etmeyen hiçbir organizasyonun orta ve uzun vadede başarı şansı kalmadı. İşçisinden kadınına, gencinden emeklisine kadar toplumun hemen her kesimi yakaladığı ilk fırsatta rejime karşı tepkisini gösteriyor; yan yana, bir arada ülkenin geleceğine sahip çıkma iradesi gösteriyor.

Dolayısıyla mesele sadece yeni bir tabela asmak ya da koltukları tazelemek değil; siyaseti kilitli kapıların, elit kliklerin ve lider tahakkümünün tekelinden söküp almaktır. Eski model çökerken aranan yanıt bellidir: İhtiyaç duyulan şey aynı kalıplarla kurulacak yeni bir parti değil; sokakta, fabrikada, kampüste ve meydanda yan yana durarak mayalanan yeni bir siyaset anlayışıdır. Türkiye’nin geleceğini, halkı sadece beş yılda bir hatırlanan bir "seçmen nesnesi" olarak görenler değil, onu kendi kaderini tayin eden hakiki bir özne kılan bu dip dalgası belirleyecektir.

/././

'Kemal Türkler Fotoğraf Sergisi' Taksim'de 

Birleşik Metal-İş, TÜSTAV ve KETEV, ‘2026 Kemal Türkler Yılı’ etkinlikleri kapsamında ‘Kemal Türkler Fotoğraf Sergisi’ düzenledi. Sergi 26 Temmuz'a kadar İstanbul Taksim Metrosu Metro Durağı’nda ziyarete açık. 

Türkiye işçi sınıfı hareketinin unutulmaz önderlerinden, T. Maden-İş Genel Başkanı, DİSK’in Kurucu Genel Başkanı ve Birleşik Metal-İş’in Onursal Genel Başkanı Kemal Türkler’in doğumunun 100. yılı dolayısıyla hazırlanan sergi, sınıf mücadelesine adadığı yaşamını ve bıraktığı mücadele mirasını fotoğraflar eşliğinde ziyaretçilerle buluşturuyor. Saraçhane Mitingi’nden Kavel Grevi’ne, DİSK’in kuruluşundan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ne, DGM Direnişi’nden kitlesel 1 Mayıs kutlamalarına, MESS grevlerine kadar uzanan tarihsel dönüm noktalarında işçi sınıfına önderlik eden Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de evinin önünde faşistler tarafından katledildi. Sergide yer alan fotoğraflar, Kemal Türkler’in yaşamından ve mücadelesinden kesitler sunarken, Türkiye işçi sınıfı hareketinin dönüm noktalarını, örgütlenme mücadelesini ve dayanışmasını da gözler önüne seriyor. Her fotoğraf, bir dönemin tanıklığını bugüne taşıyor.

***

BİRGÜN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -22 Temmuz 2026-

Çocuklara onların ürünleri veriliyor!-İsmail Arı-  Ezgi Apartmanı davasında 876’şar yıla kadar hapisleri istenen tutuklu Kervancıoğlu ve Pek...