EVRENSEL "Köşebaşı" -19 Temmuz 2026-

Çocukluğun ilgası -Sevda Karaca-


Suça sürüklenen çocuklarla ilgili cezalandırmayı ve cezaevi koşullarını yetişkinlerle eş değer hale getiren teklif, uzun tartışmalar ve bilim insanlarının, uzmanların, hak savunucularının, emek ve meslek örgütlerinin itirazlarına rağmen Meclis gündemine geldi. Daha önce toplumda yaratılan infial ve açıkça “İletişim Başkanlığı operasyonu” olarak desteklenen sosyal medya kampanyaları ile geldiğimiz noktada, toplumun bir kesimi çocukların da yetişkinler gibi cezalandırılması, cezaların topyekûn arttırılması ile çocukların suç işlemesinin engelleneceği, bunun suçu azaltacağı kanaatine vardı.

Yasa teklifi, “Toplumsal talepleri karşılayacağız, çeteler çocukları tetikçi gibi kullanıyor” gibi gerekçelerle karşımıza getirildi. Oysa bugün çocukların daha ağır cezalandırılmasıyla suçun azalacağı yönündeki toplumsal “talep” kendiliğinden oluşmadı. Çocukları yoksulluğa, eğitimsizliğe, şiddete ve suç döngüsüne iten politikaları hayata geçiren iktidar, şimdi de bu sorunların sözde çözümünü daha fazla cezada gösterdi. Yani iktidar bu fikre katkı sundu, hatta bizzat bu fikri örgütledi. Çünkü iktidar, suçun kaynağını bizzat çocukların kendisi gibi göstermediği durumda asıl failin kendisi olduğu, temsil ettiği düzenin bu suçları da suçluları da ürettiği daha fazla ortaya çıkacaktı.

Bir gedik daha...
Bu yasanın en temel sorunu çocukların çocuk olmaktan kaynaklı özgün ve dokunulmaz haklarına dayanan çocuk hukukunu, çocuk koruma anlayışını, çocuklar için geliştirilen özel adalet sistemini ve devletin çocuklara karşı en temel sorumluluklarını bütünüyle askıya alacak bir gedik daha açıyor olması. “Bir gedik daha...” diyoruz, çünkü iktidar bunu daha önce de çeşitli girişimler ve hayata geçirdiği uygulamalarla yaptı.

• 2016 yılında Boşanmaların Önlenmesi Komisyonunda çocuk istismarcısının istismar ettiği çocukla beş yıl boyunca “sorunsuz ve başarılı bir evlilik sürdürmesi halinde” denetimli serbestlikten yararlanması için yasal düzenleme yapılması önerilmişti. Bu korkunç öneri, bugünkü gibi “masumlaştırılarak” gerekçelendirilmişti. Aslında yetişkin bir erkek 18 yaşın altında bir çocukla “evlenirse” ya da iki çocuk ailelerinin onayı ve teşviki ile evlenirse bunlar suçtur. Ancak iktidar, “Ne yapalım? Bizim toplumumuzda var böyle evlilikler, bu aileler mağdur oluyor” diyerek esasen çok da yüksek sayıda olmayan “mağdur” hikayesini kullanıp, 15 yaşı bir kriter olarak koyup, 15-18 yaş arasındaki tüm evlilikleri, yani istismarı yasal bir zemine kavuşturmaya çalışmıştı. Daha öncesinde Milli Eğitim Bakanlığı, yönetmelik değişikliği ile lise ve ortaokul öğrencilerinin nişanlanmasını serbest bırakmıştı. Daha sonra da evlenecek öğrencilerin açık öğretime yönlendirilmesine izin vermişti. Bugün devletin elinde kaç çocuğun bu suçların mağduru olduğu; kaç çocuğun evlilik, nişan gibi nedenlerle eğitimden uzaklaştırıldığına ilişkin veri yok. Varsa da kamuoyundan saklanıyor, soru önergelerinin cevabı olarak bile gelmiyor.

• 2020’de Türk Ceza Kanunu 103. maddede yapılmak istenen değişikliklerle çocuk istismarında “rıza” yaşını mevzuata sokmaya çalışmışlardı. “15 yaştan 18 yaşa kadar yaşanan istismar vakalarında çocuğun rızası var mı, buna bir değerlendirme kriteri koyalım” demişlerdi. Kadın hareketinin ve toplumsal muhalefetin çabalarıyla bu önerge geri püskürtülmüştü. Ama o tartışmadan bu yana, özellikle ceza sisteminde adı konulmamış bir “indirim” gerekçesi olarak “Çocuğun rızası vardı” söylemi daha fazla karşımıza çıkmaya başladı.

• 2022 itibarıyla MESEM’lerin tümüyle yaygınlaştırılmasıyla devlet eliyle çocuk işçilik “yasallaştırıldı.” Çocuk işçi yaşı 14’e kadar düşürüldü.

Bunların hepsi “çocukluk” kavramının içini boşaltmak, çocukluğu güvence altına alınması gereken, devletin özel olarak sorumlu olduğu bir dönem olmaktan çıkarmak içindi.

Çocuklar özel olarak korunması gereken, özgün ihtiyaçları olduğu gözetilerek hakkında özel düzenlemeler yapılması ve devletin her anlamda sorumluluk alması gereken bir toplumsal kesim. Bunun toplumsal nedenleri olduğu kadar fizyolojik, psikolojik, nörolojik, sosyolojik, gelişimsel nedenleri var ve bu nedenlerin hepsi bilimsel yöntemlerle ortaya konmuş durumda. Eğer çocukluk çağını bu eksende ele almaz ve çocuğu çocukluktan çıkarırsanız, çocuk evlilikten çocuk işçiliğe kadar her şeye bir kılıf bulmanın yolu açılır. Çocuk hakları ve devletin ödev ve sorumlulukları açısından kazanılmış tüm haklar tartışmaya açılmış olur. Devletin çocukları “değerli olanlar ve olmayanlar” diye ayıran bir toplumsallığı beslemesi, sınıfsal ve kültürel olarak “Harcanabilir, yok edilebilir” gösterilen çocuklara her şeyi yapmanın mübah hale getirildiği bir anlayışı kurumsallaştırır. Bu, karanlık bir gelecek, topyekûn bir çöküş demek olur.

İktidar bunu daha önceki girişimlerinde tam anlamıyla yapamadı. Ama şimdi adaletsizliğin yarattığı toplumsal hınç ve şiddeti ortamı, intikam duygusu, kısasa kısas anlayışına sırtını yaslayarak daha ileriden yapmak istiyor.

Çocuklara dönük hınçla bir rejim inşa etmek

Bu girişimler, Saray’ın inşa etmeye çalıştığı faşist düzenin toplumu zapturapt altına alma stratejisinin de bir parçası. Toplumun en yumuşak karnı olan çocuklar ve güvenlik duygusu üzerinden yaratılan öfke ortamında halkın “huzur, güvenlik, gelecek” taleplerinin üstü kutuplaşma ile örtülsün. Kısa vadede faşist yöntemlerle atılacak intikam adımları öfkeyi soğursun ve düzen içi hale getirsin; orta ve uzun vadede tüm toplumu, özel olarak da çocukları daha büyük bir şiddet sarmalı içine çeksin.

Bilimsel yaklaşım itibarsızlaştırılsın, hak temelli mücadele aşağılansın. Şiddet arttıkça ve güvenlik ihtiyacı hukukla karşılanmadıkça faşizan yöntemler toplum nezdinde daha meşru hale gelsin. Ne olursa olsun bu şiddeti ve cezasızlığı yaratan düzen hedefe konmasın. Bu yasanın içeriğiyle, ruhu ve lafzıyla, tartışılma ve topluma sunulma biçimiyle, sonuçlarıyla olması istenen bu. Asla çocukları korumak, güvenlik ve adaleti tesis etmek gibi bir dertleri yok!

Tam da bu yüzden TBMM Adalet Komisyonunda, bu teklifin suçu azaltmak yerine orta ve uzun vadede artıracağını bilimsel verilerle, uzman görüşleriyle ve sahada bu çocuklarla çalışan meslek örgütleri ile hak savunucularının deneyimleriyle anlatma çabamız; AKP’li teklif sahipleri tarafından öldürülen çocukların isimleri ve ailelerin acıları üzerinden yürütülen, toplumun hınç duygusuna yaslanan bir manipülasyonla püskürtülmeye çalışıldı. Ceza artırımı ve çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının hiçbir ülkede olumlu sonuç vermediğini ortaya koyan araştırmalar ve raporlar görmezden gelindi. Bilim, uzmanlık ve bilimsel öngörü “Toplumu tanımamakla”, “Milletin ihtiyaçlarını gözetmemekle”, “Pembe gözlüklü olmakla” itham edildi. Yasa teklifinin teknik yönleri hukukçu vekiller tarafından sorgulandığında ise teklif sahipleri, sonuçlarına ilişkin her eleştiriyi “gereksiz, anlamsız ve yanlış” diyerek geçiştirdi.

Yasa görüşmeleri yapılırken, sosyal medyada bu yasanın çocukları korumayacağını, güvenliklerini sağlamayacağını anlatmaya çalışanlara yönelik sistematik bir saldırı başlatıldı. Bu saldırıda çocuklara karşı işlenen suçlara duyulan saf öfke kadar çocukları çocuk olmaktan çıkaran; ırkçı, milliyetçi, gerici söylemlerle “idam ve itlaf” çağrıları yapan; yetinmeyip tüm muhaliflere de aynı şeyin yapılması gerektiğini acuze bir dille savunan bir trol ağı var. Tartışmayı anlamsız ikiliklere hapsederek esas zemininden koparan, konunun özünü değil; sadece görünen yüzündeki yanlış sonuçları itibarıyla tartışmaya zorlayan bu zihniyet, otoriter zihniyetin ta kendisi.

Son noktada bütün tartışmalara rağmen oldubittiye getirilerek komisyonda oylanan, cezaların artması ve çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını içeren 2. maddede bir revizyon yapılması gereği AKP’li komisyon başkanı tarafından bile ifade edildi. Tümüyle bir oldubittiyle geçirilmek istenen teklif, şimdilik salı günü yine büyük bir tartışmanın gündemi olacak Mecliste. Biz de bu süreçte çocukları, çocukluk hakkını korumaya; çocukları ve çocukluğu korumak için devletin görev ve sorumluluklarını hatırlatmaya; tüm saldırılara rağmen doğru olanı söylemeye ve yapmaya devam edeceğiz.
/././


10. yılında ‘15 Temmuz’ anmaları -Yücel Demirer-


İletişim Başkanı Burhanettin Duran, ‘İrade bizim, zafer bizim’ temasıyla yurt içinde ve dışında binlerce etkinlik düzenleneceğini temmuz ayının başında açıklamıştı. Bu doğrultuda 15 Temmuz günü, Türkiye’nin 81 ilinde anma programları düzenlendi, demokrasi nöbetleri ve yürüyüşler gerçekleştirildi. Gün boyunca Edirnekapı Şehitliğinden, Atatürk Havaalanından, 15 Temmuz Şehitleri Köprüsü üzerinde yapılan yürüyüşten, Beştepe’den ve daha pek çok noktadan naklen yayın yapıldı. Hayatını kaybedenler anıldı, TBMM’ye ve Gölbaşı Özel Harekat Merkezine atılan bombalar hatırlatıldı. TBMM Camiinde mevlit düzenlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkent Millet Bahçesi’nde düzenlenen anma programında konuştu. Gece saat 00.13 itibarıyla ülke genelindeki camilerde sela okundu.

Bütün etkinliklerde, direnişin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı çağrıyla başlatıldığı, halkın bu çağrıya tereddüt etmeden karşılık verdiği ve devlet kurumlarının bir bütün olarak demokrasiyi korumak için seferber olduğu ifade edildi. Erdoğan’ın AK Parti tarafından düzenlenen ‘siyasi ve hukuki yönleriyle onuncu yılında 15 temmuz sempozyumu’na gönderdiği mesajdaki şu cümleleri sürecin iktidar katındaki siyasal anlamını göstermesi açısından önemliydi:

“Ancak darbe girişiminin aziz milletimizin direnişiyle başarıyla püskürtülmesi, Türkiye’nin önünde yepyeni bir sayfa açmıştır. Türkiye, hem devletin kılcallarına kadar sızan sinsi bir terör örgütünden kurtulmuş, hem de demokrasisini güvence altına alacak adımlar atmıştır. Hiç şüphesiz bunların en başında yeni yönetim sistemimiz vardır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile milletimizin yaklaşık iki asırdır süren yönetim modeli arayışı cevabını bulmuştur…”

Kutuplaşmış, otoriter ortamlardaki kutlama ve anmaların farkı
Ulusal kutlama ve anmalar, ulusların geçmişlerini nasıl algıladıklarını gösterir. Biz kimiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz sorularının cevabını içerir ve ulusal kimlikleri güçlendirme sürecinde önemli bir yer tutar. Resmi ideoloji çerçevesinde genç kuşakları eğitme ve ulusun kolektif ruhunu üretme ve kriz anlarında onarma işlevi yüklenir. Bu günlerde toplumsal temsiller aracılığıyla, ulus olma süreç ve tarihi, devlet yönetiminin ihtiyaç ve amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenip, kitlelerin kolaylıkla anlamasına elverişli hale getirilerek ifade edilir.

Öte yandan otoriterliğin ve kutuplaşmanın baskın olduğu ülkelerde ulusal günler toplumsal ayrışmaları ve kimlik sorunlarını görünür kılar. Anlamlar üzerindeki rekabet ve güç mücadelesini açığa çıkarır. Anlatıların nasıl hegemonik bir pozisyon tutmak için yeniden üretildiğini ortaya koyar. Bu ülkelerde ulusal günlerin, genç kuşakları eğitme ve ortaklık duygusunu besleme işlevinin, iktidarın hegemonyasını güçlendirme ve ona meşruiyet zemini oluşturma amacıyla harmanlanarak yönetildiği görülür. İktidarın toplumsal tabanının konsolide edilmesi amacıyla, anma ve kutlamanın merkezinde yer alan ‘tarihsel travma’ üzerinden popülist bir yaklaşım hayata geçirilir.

Baskı rejimlerinde ulusal günler yalnızca ulusal egemenliğin kitlesel bir ortamda yeniden ifadesi olmaktan çıkar. İktidarın o andaki ihtiyaçları çerçevesinde tarih algısının yeniden düzenlendiği kitlesel bir mecraya dönüşür. Otoriter devletin, kendi organları aracılığıyla üretip desteklediği ‘kolektif coşku ve yas’ kanalları siyasal rıza üretiminin bir aracı kılınır. Bu törenlerde kolektif hatırlamalara yönelik emek kadar, toplu unutmalara ilişkin gösterilen çaba da önemli bir yer tutar.

15 Temmuz’un 10. yılından süzülen
İstanbul’da düzenlenen anma programında konuşan Bilal Erdoğan’ın şu sözleri, 15 Temmuz üzerinden oluşturulan bir geçmiş ve gelecek tahayyülünü yansıtıyor:

“Cumhurbaşkanımızın 2002 yılında başlattığı bir halk devriminin, inanıyorum ki, en önemli dönüm noktasıydı 15 Temmuz gecesi. Bu milletin üstüne vurulmak istenen prangalardan kurtuluşunun miladıydı 15 Temmuz gecesi. Ve inanıyorum ki o günden bugüne daha farklı bir öz güvenle, daha aydınlık yarınları hedefleyen, daha küresel hedeflere yönelmiş bir millet haline gelmeye başladık.”

Bilal Erdoğan’ın bu sözleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yukarıda alıntılanan yorumu ve 15 Temmuz anmalarının anlam yüklü detaylarıyla birlikte değerlendirildiğinde;

* 15 Temmuz anlatısını Erdoğan rejimini tarif eden kalıcı bir çerçeveye dönüştürme yolunda ilerlendiği,

* Anmalarda dozu artırılarak yer verilen ve bir sivil kutlama modeli olarak sunulan din eksenli anma pratikleri üzerinden iktidarın kültürel hegemonya inşa sürecinin desteklendiği,

* Darbe girişiminde bulunan yapının halen faaliyette olduğu ve mücadelenin sürdürülmesi gerektiği söylemiyle birlikte devlet gücünün yoğun bir biçimde teşhir edilmesiyle, otoriter yöntemlere açık kapı bırakıldığı görülüyor.


15 Temmuz anmalarının Erdoğan rejimi tarafından hegemonik bir üstünlük elde etmeye yönelik olarak üretilen duygusal atmosferinin, toplumsal travmaların seçici bir şekilde hatırlanmasının ve anmalardaki sistemli dışlamaların eleştirel değerlendirmesini yapmak siyasal mücadelenin bir parçasıdır. Bu sorgulama, 15 Temmuz’un henüz gün ışığına çıkmamış detaylarının aydınlığa kavuşturulması çabasına da katkı sağlayacaktır.
/././


Alman motoru ‘tek’liyor -Yücel Özdemir-

Bir haftadan fazla bir süredir basında Avrupa’nın en büyük otomobil tekeli Volkswagen’in (VW) 100 bin işçiyi işten çıkaracağına dair yer alan haberler, pazartesi günü resmen doğrulandı. VW CEO’su Oliver Blume, şirket içi bir yayına verdiği röportajda “İş gücü maliyetlerinde herhangi bir değişiklik olmadığı takdirde, dünya çapında yaklaşık 50 bin işçinin işini kaybetmesi teorik olarak söz konusu” dedi. Tekel içinden sızdırılan bilgiler Handelsblatt gazetesi ve Der Spiegel dergisi tarafından da doğrulandı.

VW ve tekel bünyesinde bulunan Audi, Skoda gibi markalarında 50 bin kişinin atılacağı geçen yıl ilan edilmişti. Böylece toplam sayı 100 bine çıkıyor. Buna bir de VW ve ona bağlı şirketlerle bağlantılı tedarik firmaları, taşeronlar vs. eklendiğinde aslında işten atılacak toplam işçi sayısı belki de 200 bini buluyordur. Çünkü ifade edilen rakamlar sadece doğrudan VW’de çalışanlarla ilgili.

Oliver Blume söz konusu röportajında kapanacak fabrikaların ismini de sıralıyor: Emden, Hannover, Zwickau ve Neckarsulm. Söz konusu fabrikalarda otomobil üretiminin 2031-2034 yılları arasında sona ermesinin planlandığı daha önce basında yer almıştı.

127 yıllık Osnabrück fabrikasının 2027’nin yazında kapatılacağı ise daha önce kararlaştırılmıştı. 2 bin işçinin çalıştığı bu fabrikanın İsrail silah tekeli Rafael’e satılarak dönüştürüleceği açıklanmıştı. Ancak henüz kesinleşmiş bir durum söz konusu değil. VW’nin üçüncü büyük hissedarı Katar satışa itiraz ettiği için bir ilerleme sağlanamamış.

Geçen hafta Ankara’da yapılan NATO zirvesi’de alınan Avrupa’nın kısa sürede silahlandırılması kararına bakılırsa, kapatılması söz konusu olan diğer dört fabrikanın da Osnabrück gibi “Silah fabrikasına dönüştürülmesi” planının da yakında ortaya çıkma olasılığı yüksek. Ya da başta Rheinmetall olmak üzere yükseliş içinde olan Alman silah tekelleri bu fabrikalara talip olacak.

VW’nin, iş gücü maliyetini gerekçe göstererek rekabet yeteneğini kaybettiğini ileri sürerek aldığı karar sadece işini kaybetmekle karşı karşıya olan 100 bin VW işçisini değil, bütün işçi sınıfını yakından ilgilendiriyor. Çünkü, ortada kapitalist rekabetin faturasının ağır bir şekilde işçi sınıfına kesilmesi söz konusu. Bugün VW işçilerinin başına gelenler yarın başka bir tekelde çalışan işçilerin başına gelebilir.

Son birkaç yıldır Alman ekonomisinin motoru durumundaki otomotiv sektöründe pazar daralması ve yüksek enerji fiyatları nedeniyle ciddi bir krizin yaşandığı sır değil. Ancak bu krizin faturasını işçiler öderken, patronlar ve tekel yöneticileri kazanmaya devam ediyor. Krizden herkes aynı şekilde etkilenmiyor.

Süddeutsche Zeitung’dan Thomas Fromm’un ifade ettiği gibi “Herkes için kriz, birkaç kişi için milyarlar” söz konusu. Fromm tekelde son birkaç yıl içinde olanları şu şekilde özetliyor: “VW, 2021 ile 2025 yılları arasında hissedarlarına tam 28 milyar avro kâr payı dağıttı. Üstelik binlerce kişinin işten çıkarılması ve fabrikaların kapanacağı belli olduğu halde... Şirket içinde, varoluşsal bir krizden bahsedildiği halde bu yapıldı. VW’nin kârı 2025’te yüzde 44 azalmasına rağmen, geçtiğimiz haziran ayında toplam 2.6 milyar avro tutarında kâr payı ödenmesi kararlaştırıldı. Ödemeler zarar nedeniyle bir önceki yıla göre biraz düşük olsa da kârdaki büyük düşüşle hiçbir şekilde orantılı değildi.” (13.07.2026)

Özetle kâr oranındaki düşüş işçilere işten çıkarılma ve fabrika kapatmalar şeklinde yansırken, hissedarlara milyarlar olarak akmaya devam etti. VW’nin hissedarları da o kadar fazla ve belirsiz değil. Volkswagen AG’nin hisselerinin yüzde 53.3’ü Porsche Automobil Holding SE (Porsche ve Piëch aileleri), yüzde 20’si Aşağı Saksonya eyaleti ve yüzde 17’si Qatar Holding LLC aracılığıyla Katar devletine ait. Vergi mükellefi küçük hissedarların hisse oranı ise sadece yüzde 9.7. Bu tablodan çıkan sonuç “En çok kazananın Porsche ve Piëch aileleri” şeklinde özetlenebilir.

Bu arada 100 bin işçinin işten atılacağını ve tasarruf planlarını ilan eden Oliver Blume’nin 2024’teki toplam maaşı 10.35 milyon avro idi. (Handelsblatt)

VW’deki tablo aslında diğer Alman otomobil tekelleri için de yaklaşık olarak aynı biçimde işliyor ya da işleyecek. Bir dönemler otomotiv sanayisiyle ekonomide büyümeyi sağlayan Almanya bu ayrıcalığını kaybetmekle karşı karşıya. Çünkü küresel rekabette yeni rakipler ortaya çıktı ve Alman tekellerinin sahip olduğu pazarlar daraldı. Ülkenin en büyük üç otomotiv tekeli VW, BMW ve MercedesBenz, 2026’nın ilk yarısında sadece 6.3 milyon araç sattı. Bu rakam, bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 6 daha az.

Avrupa dışındaki pazarlarda üstünlüğü kaybediliyor. Özellikle elektrikli otomobilde ABD ve Çin pazarlarında büyük kayıplar yaşanıyor. Bu yılın ilk altı ayında Alman şirketlerinin Çin’deki satışları yüzde 25’in üzerinde düşüşle 1.4 milyon adede geriledi. Bu sayı 2017’den bu yana Çin pazarında kaydedilen en düşük seviye. BMW, Çin pazarında yüzde 20, Volkswagen yüzde 26, Mercedes yüzde 28 oranında gerileme yaşadı. Gelişmelere bakılırsa gerileme bununla da kalmayacak. İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler nedeniyle Çin’de dizel ve benzinli araçlar yerine elektrikli otomobillere yönelim hızlandı. Elektrikli araçlarda Tesla’dan sonra Çin tekelleri pazarı kontrol ediyor. Alman tekelleri aynı dönemde Kuzey ve Güney Amerika, Asya ve Afrika’da pazar kaybederken, Çinli şirketler yükselişte.

Gelişmeler, Alman ekonomisinin kalbi durumundaki otomobil sektörünün “tek”lediğini gösteriyor. Çin’den başlayarak dünyanın birçok bölgesinde pazarı kaybederken zamanla Avrupa ve kısmen ABD pazarına hapsolacağı anlaşılıyor.

Bu tablonun sonuçlarından birisi pazar daralmasının faturasının işçilere kesilmesi olurken, diğeri de otomobil üretiminin yerine silah üretimini hızlandırarak sanayi çarklarını çevirmek olacaktır. Alman dış politikasının daha fazla militarist bir hal almasının maddi temellerinin başında bu pazar kaybı yer alıyor. Bu nedenle, tekellerin kârdan zararı gerekçe göstererek aldığı işten atma kararlarına karşı verilecek mücadele aynı zamanda fabrikaların silah üretimine açılmasına karşı bir mücadeleyi beraberinde getiriyor. Sektörde örgütlü IG Metall sendikasının bugüne kadarki tutumu oldukça geri ve iş birlikçi düzeyde. Bu nedenle VW işçilerinin fabrika kapatmalarına karşı bir süre önce başlattığı imza kampanyası büyük bir önem taşıyor.

/././


Ahbap-çavuş düzeni ve Haluk Levent -Nuray Sancar-

6 Şubat depremzedelerine yardım etmek isteyen ama bunun için nereye başvuracağını bilemeyen kimi yurttaşların ünlü bir sanatçının yönettiği Ahbap’a yönelmesi, Haluk Levent’in arkasında ve üstünde bir devlet güvencesi olduğu imasından bağımsız değildir. Kolluk güçleri depremden üç gün sonra sahaya indiğinde yapılan ilk iş kazma kürek ya da çıplak elle yakınlarını enkazdan çıkarmaya çalışan, kızgın ve kırgın halkın protestolarına müdahale etmek olmuştu. Bütün bu gelişmeler göz önünde yaşanırken devlet kurumu olmayan ama devletin de faaliyetini tasvip ettiği anlaşılan Ahbap, yardımseverlerden gelen para ve malzeme akışını derleyen popüler figür haline geldi.

1999 Gölcük depremi sırasında siyasi partilerin, dernek ve meslek odalarının, yardımsever grupların afet durumunda devletin yapması gerekip de yapmadığı organizasyonları üstlenmesi 2023 şubat depremleri yaşandığında zaten pimi çekilmiş bir biçimde hafızada canlanmaya hazırdı. 1999’da bölgeye akan inisiyatifi sivil toplum girişkenliğine övgü vesilesi yapan ekabir medya gerçekte DB’nin ‘Devletin kamusal hizmetlerden el çekerek küçülmesi’, temel hizmetlerin bizzat halkın sırtına yıkılması gibi bir stratejik plana sadakat sunuyordu. Sermayenin başlıca örgütlerinden Dünya Bankası bu hizmetlerin artık sivil toplum tarafından üstlenilmesi gerektiğini şart koşuyordu. Ne için? Devletlerin eğitim, sağlık, kent ve bakım hizmetleri gibi alanlardan el çekmesi ve bunlara ayrılan bütçenin doğrudan doğruya sermayeyi güçlendirmeye harcanması için. Devletler bütün sosyal yüklerini üstlerinden atmalı, hizmetler ‘sivil topluma’ özelleştirilmeliydi. Deprem bölgesi bu direktife uyumun en hazin laboratuvarı oldu.

Üç yıl sonra iktidara gelen AKP; kendi yerel parti örgütleri başta olmak üzere sonradan oluşturulan ahbap-çavuş vakıflarını, cemaat ve tarikatları, küçük ortağın ülkü ocaklarını ve daha bir sürü kurumu sivil toplum örgütü olarak kullanmaya başladı. 2023 bütçe görüşmeleri sırasında Bakan Yusuf Tekin ‘Sizin tarikat, cemaat dediğiniz bizim STK dediğimiz yapılar…” ifadesini kullanmıştı. Sivil toplumun anlamı iktidar nezdinde sermaye birikim süreciyle ideolojik inşanın aparatları haline gelmesiydi. Bugüne kadar ‘devlet dışı’ organizasyonlara, meslek odalarına ve hatta siyasi partilere yapılan baskılar bu bakış açısından azade değildir. Sonuçta iktidarın sivil toplumdan anladığı kendi sırtından attığı hizmetleri yükleyebildiği bağımsız kuruluşlar değil tersine toplumsal birikimi devlette merkezileştirecek bir operasyon alanıydı.

Nitekim Haluk Levent’in, Avukat Ece Güner’in ifadelerinden ve Ahbap’a bulaşmış olanların soy kütüğünden anlaşıldığı kadarıyla kurumun topladığı paranın izlediği güzergah oldukça şaibeli görünüyor. Şarkıcı, kumar ve ‘Kendisini durduramadığı’ borsa takıntısı nedeniyle zaafa uğrayan bu trafiğin bedelini hapse girmekle ödedi. Haluk Levent zamanın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile ilişkisini ifade kaydına geçiremeyince diğer bağlantıları hakkında susma hakkını kullandı. Ferhat Tunç’un sosyal medyada paylaştığı bir fotoğrafta ise Levent, Gülistan Doku’nun öldürülmesiyle bağlantılı olarak ifadesi alınan Tunceli Valisi Tuncay Sonel ile birlikte görünüyordu. Gözaltına alınmadan bir iki gün önce de İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ı aramıştı.

Haluk Levent şimdi kız yurdu açmak, teknopark kurmak(?!) deprem konutları yapmak (tamamlanamadı) vb. gerekçelerle talep ettiği ve birçok kredi kartından geçtikten sonra nereye gittiği belli olmayan milyonlarca dolar paradan sorumlu tutuluyor. Bahadır Özgür Ahbap’tan savunma sanayisi çıktı başlıklı yazısında Haluk Levent’i şikayet eden Başaran Holdingin sahibi Hüseyin Başaran’ın şikayet dilekçesinde ‘Levent ile asistanı olduğu söylenen Yeliz Kaya’nın kimsesiz kız çocuklarına yurt yapma vaadiyle kendisinden gerçek değeri 60 milyon doları bulan 22 taşınmaz aldıklarını, sadece 1’inin parasının ödendiklerini, kendisinin ödeme yapılacağına ilişkin sözlere güvenip devri yaptığını ancak gayrimenkullerin kısa sürede başka bir ismin üzerine geçirildiğini ileri sürüyor. Bahsettiği isim ise Ahbap operasyonunda gözaltına alınanlar arasında olan Esin Önder Çağlayan… Globus ve Kanat Savunma Sanayinin sahibi, Menemen Serbest Bölgesinin kuruluş ve işletilmesini alan Menser AŞ’nin en büyük ortağı…”

Ahbap sayesinde akan, istikameti belli milyonlarca doların başında duran ama taşeronluk hizmeti yaparken hırslarına yenilen Haluk Levent; siyasal bir özne olma vasfı elinden zorla alınan, bütçe denetiminden dışlanan halkın zaten erozyona uğramış güveninin şahsında bir kez daha istismar edildiği, raf ömrü dolmuş bir figürdür. Yalnız da değildir. Hizmette kusur edenin başına gelen onun başına da gelmiştir.
/././


NATO 3.0’a Çin neden sesini çıkarmıyor? -Ceren Ergenç-

Ankara’daki NATO zirvesi, Soğuk Savaş için kurulmuş bu örgütün varlık amacı sona erdikten sonra yerelleşmiş çatışmalar ve düzensiz göç gibi yeni icat edilmiş güvenlik krizlerini çözmek üzere kendini yeniden var ettiği ikinci versiyonunun da vadesi dolunca, üçüncü bir reenkarnasyonunu açıkladığı için tarihe geçti. NATO 3.0 diye adlandırılan bu döneme ‘NATO’nun Avrupalılaşması’ diyen de var, çünkü Trump NATO’dan çekilmemenin koşulu olarak Avrupalı üyelerin ellerini ceplerine sokma koşulunu dayattı. Trump’ın NATO’nun mali ve lojistik yükünü Avrupalılara bırakmasının nedeni küresel düzeyde Çin’le rekabetine odaklanmak. Fakat zirve öncesi kendi başına ve Rusya’yla zamanlaması manidar tatbikatlar yaparak endişe uyandıran Çin, zirvenin sonuçlarına beklenen şiddette bir tepki vermedi. Trump’ın yakın zamanda Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Kore gibi Pasifik ülkeleriyle ‘Asya NATO’su kurmak gibi girişimleri dahi olduğunu düşünecek olursak, Çin’in bu rahatlığı nereden geliyor? Bu rahatlığı NATO’nun bölünmüşlüğüyle açıklamak kolay. Ama Çin’in asıl tedirginliği başka yerde: NATO’nun Avrupalılaşmasında değil, Asyalılaşmasında.

Çin son iki yıldır NATO zirvelerinin sonuç bildirgesinde yok. 2 yıl önceki ‘yapısal sorunlara yol açan büyük güç’ ifadesi hâlâ duruyor ama bu yılki sonuç bildirgesi iç sorunlara ve yeniden yapılanma kararlarına odaklanmış görünüyor. Elbette ki bu iç sorunlar Çin’den bağımsız değil ve bu yüzden, ABD, Pasifik bölgesine odaklanarak Avrupa’yı Rusya’yla ama aslında Çin’le de baş başa bırakıyor. Çünkü yakın zamanda Trump-Xi zirvesinde de gördüğümüz gibi, ABD, AB’nin aksine, Çin’le rekabetinde müttefiklere ihtiyaç duymuyor ve yalnız başına hareket ediyor. Oysa, Avrupa için Rusya’ya karşı askeri kapasitesini artırmak demek, Çin ve ABD’nin hakim olduğu ham madde pazarlarına ve değer zincirlerine daha da fazla muhtaç olmak demek.

Dijital ve yeşil dönüşümlerden sonra kapitalizmin yeni artı değer üretim alanı, ironik bir adlandırmayla ‘savunma sanayi’ denen askeri harcamalar. Artık her sektörün içinde kaçınılmaz olarak var olan dijital teknolojiler askeri ve sivil sektörleri birleştiriyor ve ‘çifte kullanım’ amacıyla yeni yatırım alanları açıyor. Yani, ‘Avrupalılaşan NATO’nun Çin’le sınavı, askeri teknolojilerin Çin’e olan kaynak , teknoloji ve üretim bağımlılığından azade düşünülemeyecek olması.

Ankara’daki NATO zirvesi öncesinde Çin’le AB arasında ticaret görüşmeleri devam ediyordu. Tıpkı NATO zirvesinde askeri harcamalara ayrılan bütçenin artırılması, Pasifik’teki müttefiklerle ilişkilerin derinleştirilmesi gibi konularda Avrupa ülkeleri arasında yaşanan fikir ayrılıkları gibi, Çin’le ekonomik ilişkilere de aynı bölünmüşlük hakim. Çin’e karşı sert yaptırımlar isteyenlerle Çin olmadan yeniden sanayileşemeyeceğini düşünen üye ülkeler arasında AB’nin bir Çin politikası oluşturması neredeyse imkansız. Cin’in rahatlığı da buradan geliyor. Gerek resmi basında, gerekse akademik ve düşünce kuruluşlarının yorumlarında NATO’nun bölünmüşlüğüne çokça atıf var.

Benim dikkatleri çekmek istediğim nokta, Çin’in ‘Avrupalılaşan NATO’ya karşı beklendik sonuç tepkisi değil, kendi tabiriyle ‘Asyalılaşan NATO’yu kendine dert etmiş olması. Çin kamuoyunda ABD’nin NATO’yu Avrupa’ya bırakıp Pasifik’e yönelmesinden çok, ABD’nin yokluğunda Avrupa’nın askeri sanayiler için Japonya ve Kore gibi dijital orta güçlerle ortaklığa muhtaç olacak olması.

Türkiye’nin AB’nin Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) programına girerek askeri harcamalar için yapılacak kamu ihalelerine girmeye hak kazanmaya çalıştığını biliyoruz. Memleket kamuoyunda çok dikkat çekmedi ama Türkiye’yle aynı durumda olan Kore ve Japonya, AB’yle dijital iş birlikleri ve çift kullanımlı dijital teknolojilere dair ARGE çalışmalarını fonlayan Ufuk Avrupa programına dahil olmalarıyla, an itibarıyla AB’nin odaklanmaya karar verdiği askeri teknoloji değer zincirlerine dahil olmaya Türkiye’den daha yakın. AB’nin ‘küresel ortaklıklar’ dediği bu sistemle Ufuk Avrupa bilimsel araştırma mekanizmasının fonunun çoğunluğu çok yakında AB dışı ülkelerden geliyor olacak. Japonya ve Kore (Ve her ne kadar diplomatik temsiliyeti olmasa da Tayvan), AB ve AB üyesi Avrupa ülkeleriyle kuantum, füzyon, yeşil hidrojen, elektrifikasyon gibi geleceğin teknolojileri üzerinde halihazırda birlikte çalışıyor. Son NATO zirvesinde, Kore, NATO’nun uzay ve gözetleme gibi öncelikli alanlara odaklanan Savunma Sanayi Forumunda yer aldı ve Hanwha gibi firmalar üzerinden Avrupa’da ortak üretim modelleri önerdi. Kore ve Japonya ve ABD’yle yakın zamanda nükleer santrallerin yerini alacak ve küresel enerji güvenliğini dönüştürecek gibi görünen küçük modüler reaktör (SMR) üretimi için bir anlaşma imzaladı. Japonya ve Kore’nin AB’yle de siber güvenlik gibi konulara da odaklandıkları savunma ortaklığı anlaşmaları da var.

Sivil ve askeri teknolojilerin ‘çifte kullanım’ adı altında birleştirilmesi, AB’nin Asya’daki teknoloji orta güçleriyle Çin’e alternatif oluşturabilecek sanayi ve ARGE ortaklıklar kurma sürecini hızlandıracak bir gelişme. Aslında, her ne kadar Avrupa kamuoyu NATO zirvesini ABD’ye boyun eğmek olarak yorumlamış olsa da, AB’nin planı da, askeri sanayi harcamalarını hem Çin’den hem ABD’den bağımsızlaşarak kendi iktisadi ve sanayi özerkliğini yeniden elde etmek için kullanmak. Üye ülkeleri sivil teknolojiler için ikna edemediği ortak sermaye havuzuna, Rusya tehdidini kullanarak ikna edebilirse, içinde bulunduğu açmazdan bir çıkışı olabilir.

Çin’in derdi de tam bu aslında. Yoksa, Trump’ın Japonya’nın desteğiyle kurmaya niyet edip vazgeçtiği ‘Asya’nın NATO’su’ ya da Pasifik’te daha aktif olma niyetlerini açıklayan Avrupa devletleri, Çin için bu aşamada ciddiye alınacak bir güvenlik açığı oluşturmuyor. Çin için tehdit, Pasifik’te bir askeri kuşatma değil; geleceğin çift kullanımlı teknolojilerinin değer zincirlerinde vazgeçilmez tedarikçi konumunu kaybetmek. NATO’nun Asyalılaşması dediği şey, aslında Avrupa’nın sanayi bağımsızlığını Çin’e olan bağımlılığını tasfiye ederek kurmaya çalışması.
/././


ABD sokaklarında infazlar, salgınlar ve antikomünizm -Aras Coşkuntuncel-

ABD’de emekçiler sokak ortasında maskeli polislerce infaz edilmiyorsa ya da ailelerinden koparılıp toplama kamplarına yollanmıyorsa endüstriyel çiftliklerden yayılan ve ilgili düzenlemelerin kaldırılması yüzünden kaynağı bile bulunamayan bakterilerle ağır ishal olup gününü tuvalette ya da hastanede geçiriyor. Bakteri ya da polise değmeden dışarı çıkabilenler iklim değişikliği yüzünden daha da şiddetlenen orman yangınlarının getirdiği dumanı soluyor ya da İran’a atılan bombalar yüzünden benzini daha pahalıya alıyor.

Birbirinden bağımsız gibi görünen bu başlıkların hepsi aynı kapitalist emperyalist sömürü, kâr ve barbarlık düzeninin tezahürleri. Ve tüm bunların ortasında ABD dışişleri bakanı, Trump’ın en üst düzey danışmanları ve Beyaz Saray’ın sosyal medya hesapları komünistleri avlamaktan, sol örgütleri terörist ilan etmekten bahsedip yeminler ediyor. Toplumsal muhalefetin biraz hareketlendiği anlarda “Komünistler geliyor” naralarıyla önce komünistler ve sosyalistlerin ardından tüm muhalefetin şiddetle hedef alınması hem ABD hem Avrupa tarihinden oldukça tanıdık.

Son zamanlarda kendisini sosyalist ya da “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan, özellikle işçi, emekçi, göçmen, Siyah ve kadın hakları üzerinden politika yapan, ücretsiz genel sağlık sigortası isteyen ve İsrail’e desteğin kesilmesini savunan temsilciler meclisi aday adayları ön seçimleri kazanmaya başladı. Benzer adaylar birçok şehir ve eyalette göçmen ve emekçi mahallelerinde güçlü kampanyalar örgütlüyor. Bu sırada Cumhuriyetçiler ve Demokratlar Kongrede kol kola ne asker ne polis, 2001’den beri her başkanın çabalarıyla adeta paramiliter bir güce dönüşen ICE için Beyaz Saray’ın istediği 70 milyar dolarlık ek kaynak aktarımını onayladı. Bu ek bütçeden hemen sonra ICE’nin maskeli polisleri 8 gün içinde 4 göçmen emekçiyi sokak ortasında katletti. Bu yargısız infazlar emekçi mahallelerini ve göçmen topluluklarını terörize edecek, korku ve gözdağı verecek, yıldıracak şekilde büyük bir şiddetle ve canavarca işleniyor.

Örneğin evli ve bir çocuğu olan 25 yaşındaki yemek kuryesi Joan Sebastian Guerrero’nun katledilmesi görgü tanıklarının anlatımından ve çektikleri videolardan anbean belgeli: Guerrero ICE’nin göçmenlik birimi kuvvetleri tarafından maskeli, silahlı ve sivil araçlarla takip edilirken araçlardan biri şoför koltuğu tarafına çarparak Guerrero’yu durduruyor. Ardından polisler silahlarını doğrultarak aracın etrafını sarıyor ve arabanın içine altı el ateş ediyor. Başından vurulan Guerrero’nun can çekişen bedenini polisler araçtan çıkarıp kaldırma kafa üstü attıktan sonra arkadan kelepçeliyorlar ve Guerrero orada can veriyor. Benzer bir cinayet Teksas’ta işlendi. On yıllarca inşaat isçiliği yapmış 57 yaşındaki Lorenzo Salgado Araujo işçi arkadaşlarıyla birlikte sabahın erken saatlerinde inşaat alanına doğru giderken yine hiçbir resmi amblem olmayan sivil araçlarla takip ediliyor ve durduktan sonra yolcu kapısı açılıp ICE polislerince içeriye ateş ediliyor. Polisler Salgado’yu yaralı halde sürükleyerek kaldırıma uzattıktan sonra kelepçeliyor ve Salgado orada kanlar içinde, diğer işçi arkadaşlarının gözü önünde, can çekişerek ölüyor.

Deregülasyon ishali
Trump’ın ilk döneminde yürürlükten kaldırılan gıda testleri Biden döneminde de şirketler lehine ortadan kaldırılmaya devam etmiş ve gecen yıl da Gıda Kaynaklı Hastalıkları Aktif Takip Ağı lağvedilmişti. Ayni yıl su kaynaklarına ham kanalizasyon suyu karışmasına karşı yürürlükteki kısıtlamalar da Anayasa Mahkemesi tarafından zayıflatılmıştı. Bu düzenleme ve kısıtların kaldırılmasından bir yıl sonra endüstriyel çiftliklerde üretilen sebze ve yeşilliklerden bulaşan ancak kaynağı takip edilemediği için hâlâ önü alınamayan bakteri kaynaklı ve şiddetli ve ani (ABD’deki deyimiyle “patlamalı”) ishale yol açan bir salgın başladı.

Ankara’daki NATO zirvesinde katılımcılar silah alım anlaşmaları imzalayıp NATO harcamalarını arttırma sözü verirken ABD İran’ı tekrar bombalamaya başladı. Drop Site News’in haberine göre bir başlayıp bir duran bu bombalar ateşkes görüşmelerini yürüten Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner’i de zengin ediyor; bu ikili görüşmeleri suistimal ve finansal piyasaları maniple ederek milyarlarca dolar kazanmış.

Bombalar devam ederken ırkçı ve savaş yanlısı Senator Lindsey Graham kalp krizi geçirerek öldü ve yerine de adeta lordlar kamarası misali Graham’ın kız kardeşi atandı. İki gün sonra Trump ABD seçim sisteminin saldırılara karşı zayıf ve kolayca maniple edilebilir olduğunu savunarak kaybedeceği kesin olan ara secimler öncesi seçimlerle ilgili yeni düzenlemeler getireceğini açıkladı.

Bunların yanında Küba’nın toptan cezalandırılarak elektriksiz bırakılması ve ambargo ve ablukanın şiddetlendirilmesi, Venezuela’nın seçilmiş meşru başkanı ve eşinin kaçırıldıktan sonra hâlâ bir hücrede çürümekte oluşu ve ABD dışişlerinin Venezuela’yı Washington’dan yönetmesi, Washington’un Uluslararası Ceza Mahkemesinin lağvedilmesi için çabalaması, İran’da 168 kız çocuğunun bombalanmasıyla başlayıp hâlâ devam eden savaş suçları, Epstein belgeleri diye uzayıp giden bir liste de var. Tam böyle bir anda Dışişleri Bakanı Rubio “aşırı sol” ve komünistler ve Marksistleri “terörist” ilan edip “kendine has bir musibet”, “giderek yayılan bir karanlık” ve “medeniyetin kendisine duyulan bir nefret” gibi bayat repliklerle tanımladı ve komünist, sosyalist, sol tüm muhalif hareketlere savaş açtı.

ABD sermayesi ve emperyalizmi doğayı, hayatı, insanı, halkları daha çok kâr ve güç için sömürürken aynı anda içeriden gittikçe zayıflayıp ve çürüyen, Sovyetlerin de yokluğunda, içeride, dışarıda daha da saldırganlaşan, daha çok faşizme kayan bir safhaya girdi.

/././

Terminatör Trump, kurtarıcı Pakistan ve sonsuz savaş…-Fehim Taştekin-

ABD ve İran arasında 17 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptının koşulları, Soykırımcı Epstein Koalisyonuna mutlak bir hezimete doğru götürürken Başkan Donald Trump rotayı yeniden savaşa kırdı. İran’a teslimiyet anlaşmasını dayatabileceği saha koşulları yaratmak ya da kaldıraç olarak kullanabileceği bir koz elde etmek için ‘sonsuz savaş’ döngüsüne girmeyi göze aldı. Halbuki Trump bütün seçim kampanyalarında sonsuz savaşlardan kaçırma vaadiyle seçmeni arkasına almıştı.

Savaşın stratejik hedeflerinden hiçbirine ulaşamayınca geriye umutsuzca zafer olarak bayraklaştıracağı iki şey kaldı: Zenginleştirilmiş uranyumla ilgili bir taviz ve Hürmüz Boğazı’nda savaştan önceki serbest geçiş düzenine dönüş.

7 Temmuz’dan bu yana saldırı haritası, ‘Durum Odası’ndaki ergenlerin Trump’ın önüne koyduğu üç seçeneği mümkün kılacak şekilde ‘zemini yumuşatma’ amacı güttüğünü gösteriyor. Basra (Fars) Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi kıyılarında İran’ın saldırı ve savunma yeteneklerini yok ediyorlar. Böylece karar anında Trump’ın önündeki seçenekler doğrultusunda harekete geçebilmek için sahayı olgunlaştırmayı umuyorlar.

İran petrolünün yüzde 90’ının çıkış yeri Hark Adası’nı işgalin Tahran’ın belini kıracak bir koz olacağını düşünüyorlar.

Bunun yanı sıra Hürmüz’ün kontrolünde kilit önem arz eden birkaç ada ile Sirik gibi kıyı şeridine çıkarma ikinci seçenek olarak masada duruyor. Bender Abbas, Cask ve Çabahar Limanlarının ısrarla vurulması ‘ekonomik damarları’ kesme hedefinin bir parçası.

Kıyı şeridinde İran savunmasının zayıflatılması halinde deniz ablukasının daha etkili olacağını umuyorlar. Bender Abbas ve çevresindeki ana yollar üzerinde köprüleri uçurarak da kıyı şeridine tahkimatı önlemeyi hedefliyorlar.

Bütün bunlar kısmi işgal ve ekonomik ceremeyle sonuç almaya odaklı hesaplar.

Ancak ABD, İran’ın asimetrik savaş kapasitesinin kabuğuyla uğraşırken stratejik yeteneklerin saklı olduğu çekirdeğe ulaşamıyor. Tahliye edilmiş kışlalar, açıktaki iskeleler, sabit radar, kuleler vuruluyor. Bunlar işgal gücünün yüzleşeceği riskleri azaltmıyor: Adalara çıkarma ya da kıyı şeridinde kısmi işgal, Amerikan güçlerini rahatlıkla açık hedef haline getirebilir.

Kıyı şeridini felç ederek Boğaz’a hakim olacak şekilde deniz üstünlüğü kurma hedefine de yaklaşmış değiller. 7 Temmuz’dan bu yana İran’ın Hürmüz Boğazı’nda kontrol yetenekleri sanıldığı gibi zayıflamadı.

Tüccar kafalı Trump İranlıların hayatta kalma motivasyonunu anlamıyor.


Amerikan saldırganlığına karşın İran’ın misillemeleri genişletmesi basitçe ABD’yi müzakere masasına döndürme amacının ötesinde hesaplar barındırıyor.

Trump’ın koz olarak ele geçirmeye çalıştığı Hürmüz artık İran açısından bir egemenlik meselesi. Buradaki kontrolü kalıcı hale getirmek ve egemenliğini tescil ettirmek istiyor. Bunu dayatılmış haksız bir savaşın yol açtığı kayıpları tazmin etmenin bir yolu olarak da görüyor.

İkincisi İran, Amerikan askeri hegemonyasının tası tarağı toplayıp gittiği bir bölge hedefliyor. İran’ı çevreleyen 17 üssü ABD için güvenli olmaktan çıkarıyor. İran tırmandırma basamaklarında üstünlüğü koruduğu sürece bu gerilimi sürdürebileceğini düşünüyor.

Ve Arap şeyhlerine ve emirlerine Amerika'nın koruma şemsiyesinin artık bir illüzyon olduğunu anlamalarını bekliyor. Ki saldırgan bir güce ev sahipliği yapmaktan vazgeçsinler.

Lakin ABD’ye üs, liman ve topraklarını açan bu ülkelerin bağımlılık ilişkisi o kadar derin ki hiçbiri kendi omurgası üzerinde duracak durumda değil.

İran lehine herhangi bir statüko değişikliğini önlemek için ya ABD’yle iş birliğini daha ileri boyutlara taşıma ya da alternatif ortaklıklara yönelme eğilimi sergiliyorlar. Hürmüz’ün İran kontrolünde kalması, Körfez ülkeleri için kesinlikle önlenmesi gereken bir sonuç.

Daha özel durumlar da var. Mesela Suudi Arabistan, İran’ın misilleme kapasitesiyle oluşturduğu caydırıcı koşullarda Yemen’de Suudi-Amerikan denkleminin parçalanmasından korkuyor. İran’ın iki uçuşla 11 yıldır Yemen’e dayatılan hava ambargosunu kırması Riyad’ı öfkelendirdi. Suudiler ikinci İran uçağının inmesini önlemek için Amerikan onayı ve teşvikiyle Sana ve Hudeyde Havaalanlarını bombaladı. Fakat Husi yönetimine bağlı Yemen silahlı kuvvetleri, Ebha Havaalanını cehenneme çevirip füzeleri Riyad’a döndürerek ‘ablukaya karşı abluka’ dedi. Bu denklem Suudileri kıvrandırıyor. O yüzden Yemen’e karşı daha fazla Amerikan yardımı beklerken ekonomisine dolar akıttığı Pakistan’dan da askerlerini, bu yalınayak halkın üzerine sürmesini istiyor. Pakistan, Suudi cömertliğine karşı yıllarca Riyad’da askeri hizmet sundu. 2015’teki savaşta da 17 ülkeden oluşan koalisyonda Pakistan’a ‘oyun değiştirici’ ortak olarak bakıyorlardı. Fakat Pakistan herhangi bir bölge ülkesine karşı savaşın paravan gücü olmak istemedi. Bununla birlikte dünde olmayan yeni bir durum var: Pakistan ile Suudi Arabistan 2025’te karşılıklı savunma taahhüdünü içeren bir anlaşmaya imza attı. Bunu, Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girdiğine yoranlar da var. Bu anlaşmaya binaen Suudi Arabistan ister İran ister Yemen’den gelsin olası bir askeri tırmanışta Pakistan’ı kalkan olarak yanında görmek istiyor. Reuters’a göre Pakistan nisan başında Suudi Arabistan’a 19 jet ve 8 bin asker konuşlandırdı. Bu konuşlanma muharip güçlerin doğrudan çatışmaya katılma olasılığını artırsa da Pakistan’ın savaşa doğrudan girmesi kolayca göze alabileceği bir seçenek değil. Bu ciddi bir Şii nüfus barındıran Pakistan’ı kendi içinde patlatabilir. Düşmanı Hindistan da bu durumu fırsata çevirip Keşmir’i halletmeye kalkışabilir. Ayrıca İran’la çok hassas dengelere dayalı bir komşuluğu var.

Suudi Arabistan, Amerikan güçlerine getirdiği bazı sınırlamalar sayesinde misillemelerden daha az nasibini aldı. Tahran’ın da Riyad’ın da hesaba kattığı şeyler olmalı.

Son tırmanışta özellikle Bahreyn ve Kuveyt’teki üsler İran misillemelerinin hedefinde. Kuveyt de Pakistan’la benzer bir savunma anlaşması peşinde. “Ne kadar para ve yatırım istiyorsanız söyleyin, yeter ki İran’ı durduracak caydırıcı bir pozisyon alın” diyecek noktaya geldiler. Bahreyn ve Ürdün’ün de benzer bir arayış içinde olduğu öne sürülüyor.

Pakistan, diğerleri değil ama Suudi Arabistan lehine İran’a uyarıda bulunabilir. İran da “Sen Yemen’e karşı savaşa askeri olarak karışmazsan ben de kendimi tutarım” diyebilir.

Pakistan’ın dahli ile ilgili haberler İslamabad’ın eğilimi değil daha çok beklentileri yansıtıyor. Biraz da caydırıcılık algısı yaratıyor. Elbette İslamabad, Körfez’le ilişkileri kızıştırmak için krizi fırsata çevirebilir.

Ancak Pakistan, İran ile ABD arasında ara buluculuk rolünü çok ciddiye alarak başka bir yoldan gitmek istediğini Körfez ülkelerine söylemiş oldu. Bu pozisyonun değiştiğine dair henüz bir işaret yok.

İran’la ilgili hesapları tonlarca yanılgıya dayandığı gibi vurulmuş, aç bırakılmış ve kuşatılmış Yemen’in iradesini de çok hafife aldılar. Başkent Sana’da neredeyse her cuma yüz binlerin katıldığı gösteriler, ister İsrail-Amerikan ister Suudi saldırganlığı olsun hepsine karşı süreklilik arz eden bir meydan okumayı resmediyor. Bu siyasi tercihlerin toplumsal zeminine de işaret ediyor. Bu zeminin ürettiği iradeyle Yemen, İran’la eş güdüm halinde Kızıldeniz ile Aden Körfezi arasındaki Bab’ul Mendeb Boğazı’nı kapatabilir. Aynı zamanda Kızıldeniz’deki Suudi limanlarını felç edebilir. Aramco’nun tesislerini de ateşe boğabilir. Kaldıraçsa alın size kaldıraç.

Bütün bunlara rağmen ABD’nin stratejik denklemlerden basitçe çekileceği beklentisi de gerçekçi değil. Bu savaşın çok sayıda cephesi ve katmanlar halinde boyutları var. Türkiye net olarak Amerikan hesaplarında yer alıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın savaşla ilgili değerlendirmeleri Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor. Bu tercih, Trump’ın Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dilinde ifadesini bulan dizayn operasyonlarına da katkı sunuyor. Barack’tan dökülen son inciler şöyle:

“Trump’ın Orta Doğu ulus devletlerini birbirine bağlama odaklı yeni ittifaklar paradigması; Mezopotamya, Levant, Türkiye ve Körfez genelinde dönüşüm yaratacak bir koridorun haritasını çiziyor. Bu da Hürmüz Boğazı’nı çok yakında önemini büyük ölçüde yitirecek bir konuma getiriyor.”

Üzerine kitap yazılır.

Ensesine parfüm fıslanmış Ebu Muhammed el Colani’yle Suriye’nin Amerikan eksenine oturması, Lübnan hükümetinin Hizbullah’a karşı Amerikan-İsrail planlarına ortak edilmesi, Irak’ta yeni Başbakan Ali el Zeydi’nin kendisini iktidar yapan Şii denklemini göz ardı ederek büyük bir aşağılık kompleksi içinde Trump’a bağlılık göstermesi, İran’ı kuzeyden çevreleyen Ermenistan ve Azerbaycan’ın koşar adım Washington’a kapaklanması operasyonun ne kadar kapsamlı ilerlediğini gösteriyor.

Yine de bu coğrafya, içinde bulunduğu gerçeklikten çok fazla uzaklaşamaz. Irak mesela. Zeydi, Necef’te Ali Hamaney’in cenaze töreninde İranlı liderlerle dua edip, altı gün sonra Beyaz Saray’da Trump’ın övgüleriyle mest oldu. Zeydi, Trump’ın Haşd’uş Şaabi liderlerine yönelik suikastlardan gururla bahsederken takındığı olumlayıcı tavrın evde bir karşılığının olacağını biliyor olmalı. Çünkü Necef’te 4 milyonluk cenaze töreninin Bağdat’ta siyasi karşılığı az değildir. Lübnan’da İsrail lehine ılık illüzyonun sonu da soğuk bir hava kütlesine çarpmak olacaktır. Senaryoların hiçbiri yazıldığı gibi ilerlemiyor. Bu coğrafya daha çok metin eskitir.
/././


Medyayı sermayesinden yakalamak -Ceren Sözeri-

Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğünün karnesi belli. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre 180 ülke arasında 163’üncü sırada. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçuyla” bilinen TCK 216’nın grafiği ile 2022’de çıkarken “sansür yasası” olarak adlandırdığımız, adının hakkını veren TCK 217/A “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” at başı gider hale geldi.

Dijital medyada durum daha vahim. İfade Özgürlüğü Derneği Ocak 2026’da yayınladığı raporda sosyal medya platformlarının dijital itaat rejimine uyum sağladıklarını ortaya koymuştu. Yakın zamanda hak savunucusu kurumların ve kişilerin sosyal medya hesaplarının ardı ardına, hiç gerekçe gösterilmeden silinmesi öngörülen riskin gerçek olduğunu ortaya koydu. Dernek geçen hafta da Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun (BTK) 5651 sayılı İnternet Kanunu kapsamındaki yetkilerinin Siber Güvenlik Başkanlığına (SGB) devredilmesinin yol açacağı tehlikelere dikkat çekti. Yaptıkları basın açıklamasında yalnızca yetkinin devredilmesiyle sınırlı kalınmadığını yetkilerin genişletildiğini de söylediler. Örnek vermek gerekirse Dernek Başkanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz Kahramanmaraş depremleri, TUSAŞ saldırısı ve İBB odaklı operasyonlar sırasında sosyal medyanın neden ve hangi yetkiyle daraltıldığına dair BTK’dan bilgi talep etmiş ancak cevap alamamıştı. Bunun üzerine her biri için dava açtı ve kazandı. Mahkemeler istenilen bilgilerin verilmesi gerektiğine karar verdi. Buna rağmen henüz sonuç alabilmiş değil. Ancak geçen hafta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda kabul edilen yeni düzenlemeyle bant daraltma yetkisi sınırı ve içeriği tanımsız “tedbir” yetkisiyle SGB’ye devrediliyor. Teklif yasalaşırsa sosyal medyaya neden erişemediğimizi sorma hakkımız dahi elimizden alınacak.

Yeni yöntem ‘para trafiği’

Bu “tedbirler” bir yere kadar işlevsel, farklı yöntemlerle engeller aşılabiliyor. Dahası rejimi “sansürcü” gibi de gösteriyor. Hoş değil. Yanı sıra daha radikal “çözümler”e de ihtiyaç var. En güncel ve pratiği sermaye ve para trafiğini yakalamak. Geçen haftanın kafa karıştıran Ahbap soruşturması genel olarak savunma sanayii şirketlerinin para hareketleri üzerinden konuşuluyor ancak Babala TV’nin sahibi Oğuzhan Uğur’un gözaltına alınmasıyla amaç biraz daha berraklık kazandı. Platformlarda çok takip edilen hesaplar, kimileri onlara “haber influencerları”, “medya influencerları” da diyor, zaman zaman “halkı kin ve düşmanlığı tahrikle” suçlanmıştı ama bundan sonra muhtemelen çokça para trafiğinden alınacaklar. Oğuzhan Uğur’un gözaltı gerekçesi Sabah gazetesine göre bir “özel bankanın ihbarıyla yurt dışından gelen yüklü miktarda döviz”. Yüklü miktarın ne olduğu söylenmiyor. Neden şüpheli olduğu da belirtilmiyor. Ortada şüpheli bir durum varsa soruşturma başlatılır. Muhatabına paranın kaynağı sorulur, dava açılır, yargılanır. Erdoğan’ın yurt dışından para getirene 20 yıl vergi muafiyeti müjdelediği bir ülkede Uğur neden gözaltına alınıyor belli değil. Sabah gazetesinde Dilek Güngör, Ahbap ile ilgili soruşturmadan “organize suç örgütü” çıkartırken, belli isimlere işaret edip bazılarına nedense hiç değinmiyor. Yok saydığı bir başka konu ise dernek olan Ahbap’ın İçişleri Bakanlığı denetiminde olması. Dernekler Masası ülkedeki tüm derneklerin aldıkları fonları biliyor, denetliyor. Yurt dışı fonlarının önemli bir kısmının yandaş derneklere gittiğini de. MASAK’a takılan, soruşturmaya konu olan para trafiğini önlemek için neden bu kadar beklendiğini, kimlerin korunduğunu o taraflardan yazabilen yok.

Ece Güner’in özgeçmişi

Ahbap’la ortaya çıkan para trafiğinde dikkat çeken bir isim, Ece Güner, medyanın bugünkü halini anlamak için dikkat çekici bir özgeçmişe sahip. Babası Engin Güner, Özal’a en yakın isimlerden biriydi. Rupert Murdoch Türkiye’de TGRT’yi satın almaya karar verdiğinde (yabancı yatırımcılara yüzde 25 hisse sınırı nedeniyle) burada kendisine ortak olarak Engin Güner’i seçmişti. Bir nevi hisse kısıtlamasının arkasından dolanılmıştı. Murdoch 2007 yılında Sabah-ATV ihalesi için de İştirak Radyo ve Televizyon A.Ş'yi kurmuştu. Bu şirketin yüzde 74 hissesinin sahibi Ece Güner’di. Sabah-ATV ihalesine Özyeğin ailesi, Çarmıklı ailesinin yanı sıra Murdoch-Güner ortaklığı da hazırdı. Ama ne olduysa hiçbiri ihaleye girmedi. Medya grubu Çalık ailesine üstelik devlet bankalarından verilen kredilerle satıldı. 2013’te sahibi değişse de yönetimi değişmedi. Bir zamanlar Özal’la Bush’u buluşturan, Ertegün Ailesini Erdoğanlarla yakınlaştıran eskinin büyük burjuva ailelerine belli ki AKP’nin artık ihtiyacı kalmadı. Dün davetlerinde büyük silah tüccarı Adnan Kaşıkçı’yı onur konuğu olarak ağırlayanlar bugün “O dönemde ev alma planlarım bulunmaktaydı. Bankada da yüklü miktarda boşta duran nakitim vardı. Bu dönemde 300-400 bin dolar parayı Levent’in söylemiş olduğu kişilerin hesaplarına, dolar bedelleri yazılı olarak ‘borç’ açıklamasıyla yolladım” diye ifade verip pişmanlık bildiriyor ve tutuklanıyor. Nereden nereye…

Buradan medyaya belki şöyle sonuçlar çıkarmak mümkün: Artık AKP’nin uluslararası sermayeyle ilişkilerinde başka aracıları var. Kontrolü elinde olduğu sürece medyaya kimin sahip olduğunun bir önemi yok. Özür dilese de suyuna gitse de yok.

Ancak etkili ve daha bireysel görünen, popüler hesapların da hedef olmayacağının garantisi yok. “Taş mı yiyelim?” derken organize suç örgütünün bir ayağı olarak cezaevine konmak da var. En iyisi ilkeli olmak, şeffaf olmak. Son yıllarda küçümsenen gazetecilik ilkeleri tam da mesleği bu tür keyfi saldırılardan korumak içindi. Bir yerde korkup nedamet getiren sermaye ve yandaşları diğer yanda tutuklansa bile başını eğmeyen gazeteciler var. Medya üzerinden sermayenin tümünü korkutabilirsiniz, o kolay; ama gazeteciliğe savaş açarak gazetecileri korkutmak zor.
/././


Evrensel Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Temmuz 2026-

Lüks konutun yeni misafiri: Safi Arpaguş Diyanet villasında -Mustafa Bildircin- Diyanet'in tartışmalı üç katlı villası, yeni misafirine ...