Yoksula çifte fatura!-Aziz Çelik-
Asgari ücret milyonlarca yoksul yurttaşın cetveli. Asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmaması ve memur maaş artışının enflasyonun altında kalması sadece işçi ve memurlara değil milyonlarca sosyal yardım alan yurttaşa da büyük bir fatura çıkardı. Asgari ücretin artmaması nedeniyle yoksulların bir bölümü eşiğin üstüne çıktığı için sosyal yardım sisteminden dışlandı. Bir bölümü ise içeride kaldı ama aldıkları sosyal yardımlar enflasyonun altında kaldı.
Fotoğraf: DepoPhotos
2016 yılı 6 aylık resmi enflasyon oranının (yüzde 17,76) belli olmasıyla birlikte on milyonlarca işçi, memur, emekli ve sosyal yardım alan yurttaşın gelirlerinin kaderi de belli oldu. Geçen haftaki (29 Haziran 2026) “Pahalılık var ücret artışı yok” başlıklı BirGün yazımda özellikle işçilerin ve memurların yaşayacağı büyük şoku, 19 milyon işçinin temmuz ayında sıfır zam alacağını ve memurların resmi enflasyonun bile altında artış alacağını anlatmıştım. Asgari ücrete ara zam yapılmadığı için 19 milyon civarında işçi 2026 yılının ikinci yarısını aynı ücretle geçirecek. Kamu görevlileri ve onların emeklileri ise ( 6 milyondan fazla) resmi enflasyondan 4,24 puan az artış alacak.
Ancak asgari ücretin artmamasının ve memurların resmi enflasyonda düşük zam almasının faturası sadece bu kesimlerle sınırlı değil. Sosyal yardım alan milyonlarca yurttaşın kaderi de bu iki faktöre bağlı. Temmuz ayında sadece işçiye ve memura değil yoksulluk yardımlarına muhtaç milyonlarca yurttaşa da büyük fatura kesildi. Gelin yakından bakalım.
ASGARİ ÜCRET: YOKSULLUĞUN CETVELİ
2026’nın ikinci yarısında çeşitli adlar altında yoksulluk yardımı alan ya da almak için sıra bekleyen veya başvurmayı planlayan milyonlarca hane için iki kötü haber aynı zarfta geldi. Biri, yardıma başvurmayı ve almayı zorlaştırdı, diğeri ise sosyal yardım alanların eline geçen parayı eritti. Her iki faturanın da adresi aynıydı: Milyonlarca yoksul yurttaş ve hane!
Defalarca tekrarladığım gerçeği bir kez daha vurgulamam gerek: Türkiye’de asgari ücret, yalnızca milyonlarca işçinin eline geçen ücret, yaygın veya adeta ortalama ücret değildir. Asgari ücret özel sektördeki diğer ücretler için de bir çıpadır. Asgari ücretten çok ücret alan çalışanın kaderi de — kendisi farkında olmasa da— asgari ücrete bağlıdır. O nedenle temmuz ayında sadece asgari ücretle çalışanlar değil neredeyse tüm özel sektör işçileri –sendikalı işçiler hariç— zam alamayacak.
Öte yandan asgari ücret aynı zamanda hükümetin yoksulluğu ölçtüğü fiili bir cetveldir. Sosyal yardımların büyük bölümünde “kim muhtaçtır, kim değildir” sorusunun yanıtı doğrudan asgari ücretin bir oranına bağlanmıştır. Dolayısıyla asgari ücreti artırmak –ya da artırmamak— yalnızca çalışanın bordrosunu değil, yardımla ayakta duran milyonlarca hanenin ve yurttaşın kaderini de belirler. Asgari ücret dondurulduğunda donan şeylerden biri de yoksulluğun cetvelidir. Hükümet asgari ücreti artırmadığında yoksulluğun cetvelini aynı tutmuş oluyor. Ardından bu cetvele göre yoksul sayılanlara yapılacak yardımın neye göre belirleneceğine sıra geliyor. Bunun da kilidi memur maaş artışıdır.
TEK ZARFTA İKİ FATURA
Yoksullara birinci fatura, kapıda kesiliyor. Yoksulluk yardımlarının kapısını bir “gelir testi” açar ve testin cetveli asgari ücrettir. 65 yaş ve engelli aylıklarında veya sosyal ve ekonomik destekte (SED) hane içinde kişi başına düşen gelirin net asgari ücretin üçte birinden –2026 için 9 bin 358,50 TL— az olması gerekir. Evde bakım yardımı için sınır net asgari ücretin üçte ikisidir; 18 bin 717 TL.
Genel Sağlık Sigortası’nda (GSS) ise durum daha da somuttur: Hiçbir sosyal güvencesi olmayan bir kişinin ücretsiz sağlık hakkı, hane içinde kişi başına düşen gelirin brüt asgari ücretin üçte birini —yaklaşık 11 bin 10 TL— aşıp aşmadığına bağlanmıştır (5510 sayılı Kanun). Bu çizginin altında kalanların —resmî deyişle “G0” grubunun— sağlık primini devlet öder; muayene, tahlil ve ilaç ücretsizdir. Çizginin bir adım üstüne çıkan “G1” grubu ise primi kendisi ödemek zorundadır: GSS primi 2026’da ayda yaklaşık 1.982 TL’dir. Kısacası bu eşik, ücretsiz sağlıkla aylık iki bin liraya yakın bir prim borcu arasındaki incecik sınırdır. Bu kişisel bir ayrıntı değildir. Bakanlığın 2025 verilerine göre, geliri bu çizginin altında kaldığı için sağlık primi devletçe ödenen yurttaş sayısı 8,2 milyondur. Yukarıdaki bu eşiklerin hepsi asgari ücrete kilitlidir. Asgari ücret artmadığında bu eşikler sabit kalır.
GSS prim borcunun yoksullar için ciddi bir yük olduğu bilinmektedir. Sorunun vahim boyutlara ulaşması nedeniyle geçmişte çeşitli dönemlerde GSS prim borçlarına yönelik af ve yapılandırma düzenlemeleri yapıldı.
Bilindiği gibi Temmuz 2026’da asgari ücrete zam yapılmadı. Asgari ücret 2026 yılı için sabit kaldı, dondu. Asgari ücret donunca sosyal yardım eşiklerinin tamamı olduğu yerde kaldı. Oysa aynı Temmuz’da işçi ve Bağ-Kur emekli aylıkları, altı aylık resmi enflasyon kadar, yüzde 17,76 artarken, memur ve memur emekli aylıkları yüzde 13,52 oranında arttı. Yani yardım eşiği olan asgari ücret yerinde sayarken, yardım alan hanelerin içindeki emek ve emekli gelirleri yükseldi. Sonuç paradoksal ama bir o kadar acımasız oldu: Geliri zaten resmi enflasyon kadar veya enflasyonun gerisinde bir miktar artan bir hane, kâğıt üzerindeki eşik (asgari ücretin oranı) hiç kımıldamadığı için birden “fazla gelirli” sayılıp sosyal yardım sisteminden kapı dışına düştü.
Somut örneklerle anlatayım: Bir engelli birey, annesi ve emekli babası. Hanenin tek geliri, babanın 27.000 TL’lik SSK emekli aylığı olsun. 2026’nın ilk yarısında kişi başına gelir 9.000 TL ve eşiğin (9 bin 358,50 TL) hemen altında, dolayısıyla engelli aylığı bağlı. Temmuz ayında emekli aylığı yüzde 17,76 artıp 31 bin 796 TL’ye çıkıyor; kişi başı gelir 10 bin 599 TL oluyor. Eşik ise donduğu için 9 bin 358,50 TL’de sabit. Hane artık eşiğin üzerinde ve bu yüzden engelli aylığı kesiliyor. Aileye giren birkaç bin liralık nominal artış, ondan çok daha değerli bir sosyal hakkın kaybıyla sonuçlanıyor. Aynı durum engelli bakım yardımı için de söz konusu. Engelli ve emekli anne, emekli oğlu ve oğlunun eşi. 24 biner lira emekli aylığı (toplam 48 bin TL) geliri olan bu hanenin kişi başına geliri 16 bin TL olduğu için engelli bakım yardımı alabiliyordu. Ancak emekli aylıklarındaki artış nedeniyle kişi başına aylıkları 18 bin 841 TL’ye yükseldiği ve 18 bin 717 TL eşiği aştığı için —kişi başına gelirleri yaklaşık 125 lira arttığı için— bu hane yaklaşık 16 bin liralık bakım desteğinden yoksun kalacak.
İKİNCİ FATURA
İkinci fatura, kapıdan geçmeyi başaranlara kesiliyor. Yoksulluk yardımlarının önemli bir bölümünün artışı —65 yaş aylığı, engelli aylıkları, engelli aylığı, evde bakım desteği ve sosyal ve ekonomik destek (SED)— asgari ücrete değil, memur aylık katsayısına endekslidir. Temmuz 2026’da bu katsayı, yüzde 7 toplu sözleşme zammı ile yüzde 6,09 enflasyon farkının birleşimiyle yüzde 13,52 arttı. Ne var ki aynı altı ayda resmi enflasyon oranı yüzde 17,76’ydı. Aradaki 4,24 puanlık fark, yardımların reel değerinden doğrudan düşüldü. Daha net bir ifadeyle sosyal yardımların artışı resmi enflasyonun 4,24 puan altında kalmış oldu. Miktara dökelim. 65 yaş aylığı 2026 yılının ilk yarısında 6 bin 393 TL’ydi. Kâğıt üzerinde alım gücünü koruması için en azından resmi enflasyon kadar, yani yüzde 17,76 artıp 7 bin 528 TL olması gerekirdi. Oysa yüzde 13,52 artıp 7 bin 257 TL’de kaldı. Aradaki fark ayda 271 TL. Bunun anlamı aylığın reel değerinde yaklaşık yüzde 3,6’lık bir erimedir. Aynı oranlı erime, evde bakım desteğinde ayda yaklaşık 590 TL’ye karşılık gelir. Bunlar, zaten açlık sınırının çok altında olan sosyal yardım gelirlerinden yapılan ekstra kesintilerdir.
Kısaca yoksulların bir bölümü eşiğin üstüne çıktığı için -asgari ücretin artmaması- sosyal yardım sisteminden dışlandı. Bir bölümü ise içeride kaldı ama aldıkları sosyal yardımlar enflasyonun altında kaldı.
SOSYAL YARDIMLARDA VAHİM TABLO!
Veriler sosyal yardımlara muhtaç vatandaşın kitlesinin büyüklüğünü ve vahametini gösteriyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025 Faaliyet Raporu’na göre 2022 sayılı Kanun kapsamında yaşlı aylığı alan 800 bin, engelli aylığı alan yaklaşık 608 bin (yüzde 70 ve üzeri 279 bin, yüzde 40–69 arası 329 bin) ve 18 yaş altı engelli yakını aylığı alan 89 bin kişi bulunuyor; yalnızca bu tek sistem yaklaşık bir buçuk milyon yurttaşı kapsıyor. Buna evde bakım desteğiyle yaşamını sürdüren yaklaşık 517 bin ağır engelli eklendiğinde sayı iki milyona dayanıyor. Daha da çarpıcı gerçek ise, geliri asgari ücretin üçte biri çizgisinin altında kaldığı için sağlık primi devletçe ödenen (G0) yurttaş sayısının 8,2 milyon olmasıdır. Türkiye’de toplamda yaklaşık 4 milyon hane sosyal yardımlardan yararlanıyor. Bütün bu kitlenin muhtaçlık kapısı tek bir cetvele —asgari ücrete bağlıdır. Asgari ücret donduğunda yoksulluk cetveli de donuyor. Haneye giren diğer gelirlerdeki küçük bir miktar artış olduğunda sosyal yardımlardan yararlanmak mümkün olmuyor.
ÇİFTÇE KISKAÇ!
İşte yoksulun sırtındaki çifte kıskaç budur. Bir yandan donmuş asgari ücret eşiği, sosyal yardım kapısını daha çok haneye kapatıyor; öte yandan enflasyonun gerisinde kalan katsayı, içeride kalanın yardımını eritiyor. Kapsam daralıyor, miktar geriliyor; ikisi birden en savunmasız hanede birleşiyor. Bunun tek bir adı var: Yoksulun daha da yoksullaşması. AKP hükümetinin asgari ücreti dondurma kararı çoğu kez yalnızca çalışanların meselesi gibi anlaşılıyor; oysa gördüğümüz gibi faturası, ücretli emekle teması çoktan kesilmiş milyonlarca yaşlıya, engelliye, bakıma muhtaç bireye de çıkar. Çünkü asgari ücret bu ülkede yalnızca bir ücret değil, yoksulluğun ölçüldüğü cetveldir; o cetvel dondurulduğunda, en yoksulun hakkı da donar.
Bu tabloyu “aktüeryal denge” “mali disiplin” veya “denk bütçe” gibi neoliberal bir dille savunmak kolaydır: Piyasacıların ve liberallerin pek sevdiği tekerleme ile kaynak kıt, hedefleme şarttır. Oysa hangi kalemin hangi değişkene bağlanacağı teknik değil, bölüşümsel bir tercihtir. Mesele kaynak değil, kaynakların nasıl dağıtılacağıdır. Yardımın tutarını bastırılmış bir kamu görevlisi maaş katsayısına, hak kapısını da siyaseten dondurulabilen asgari ücrete kilitlemek, yoksulun payını, pazarlık gücünün en zayıf olduğu iki değişkenin insafına bırakmak demektir. Buradaki sınır ekonomik değil, sınıfsaldır. Nitekim tüm kamu kurumlarının 2025’teki toplam sosyal yardım harcaması 587 milyar TL, yani GSYH’nin yalnızca yüzde 0,94’ü kadardı. Sorun kaynağın yokluğu değil, kaynağın kime, hangi cetvelle ayrıldığıdır. 4 milyondan fazla hane ve 10 milyondan fazla yurttaş için ayrılan sosyal yardım 587 milyar TL oldu. Oysa 2025 yılında merkezi yönetim bütçesinden faiz ödemeleri için ayrılan kaynak 2 trilyon 54,4 milyar liradır. Kısaca faize sosyal yardımların 3,5 katı harcama yapılmış. Çözüm bellidir. Hem muhtaçlık eşiği hem yardım tutarı; dolaylı ve dondurulabilir değişkenlere değil, doğrudan ekonomik büyüme ve insan onuruna yaraşır bir geçim sınırına, gecikmesiz ve tam olarak endekslenmelidir. Öte yandan bütçeden ve GSYH’den yoksullar için ayrılan kaynaklar kayda değer oranda artırılmalıdır. Aksi hâlde her asgari ücreti artırmama veya memurlara düşük zam yapılması kararları yalnızca işçinin ve memurun değil, o kararın adını bile duymamış milyonlarca yaşlının, engellinin, muhtaç hanenin cebindeki gelirinin sessizce uçması demektir.
/././
TTB Merkez Konseyi üyeliğinden neden istifa ettim?-Osman Öztürk-
“TTB 78. Seçimli Büyük Kongresi’nin çok değerli delegeleri, sevgili meslektaşlarımız,
Nisan ayında tabip odası seçimleri ile başlayan TTB Büyük Kongresi süreci bugün mazbata alınmasıyla sonuçlandı.
Sizlerin de bildiği gibi dört listenin yarıştığı seçimde ortalama oy oranları yaklaşık Etkin Demokratik TTB (ED-TTB) 171, Tabip Odaları İnisiyatifi (İnisiyatif) 162, Türk Hekimleri Birliği (THB) 87, Çağdaş Hekimlik Grubu (ÇHG) 42 olup Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği (ED-TTB) listesi sizlerin oylarıyla seçimi kazandı.
Seçime aday olarak, gelip oy kullanarak katılan ve ayrıca kazanan bütün meslektaşlarımızı, ED-TTB Grubunu kutluyor, iki yıl boyunca iyi çalışmalar diliyoruz.
Seçim sonuçları -iki grup arasında çok belirgin bir fark içermese de- delegelerin önümüzdeki iki yıl boyunca ED-TTB heyetinin TTB’yi yönetmesini istediğini anlıyoruz. Bu tercihe saygı duyarak ve ED-TTB grubunu vaat ettikleri gibi yönetebilmeleri için aldıkları oyla yönetime girmeye hak kazanan üç arkadaşımızın bu haklarından feragat ettiklerini, böylece cinsiyet kotasının da sağlanmasına katkı verdiğimizi bilginize sunuyoruz.
Tabip Odaları İnisiyatifi”
***
TTB seçimi 28 Haziran Pazar günü yapıldı, yarış ED-TTB Grubu ile İnisiyatif arasında geçti. Seçim sonuçları da çok ilginç oldu. Öyle ki, TTB Merkez Konseyi’nin son üç asil üyesi birbirine eşit, 166’şar oy alarak seçildi. Sonra gelen ilk iki yedek 165’er, onlardan sonra gelen iki yedek de 164’er oy aldılar.
Seçim süreci üzerine birçok şey konuşulabilir, yazılabilir ama ben tek bir konuya değinmek istiyorum. İnisiyatif ilk kez katıldığı TTB seçimlerinde bölgesel temsiliyet esaslı bir yöntem önermişti ve hiçbir grupla ittifak pazarlığı yapmayacağını baştan açıklamıştı. Görüşmelerde ED-TTB Grubu kendince gerekçelerle öneriyi kabul etmedi. ÇHG ise sözcülerinin Kongre konuşmasında açık olarak belirttiği gibi İnisiyatif’le pazarlık yapmaya çalıştı.
Aslında İnisiyatif kabul etse TTB Merkez Konseyi’nde sekiz üyelik kazanabilirdi ama dürüst ve ilkeli davranarak reddetti. Her iki grupla görüşmeleri açık ve şeffaf olarak yürütmesine rağmen İnisiyatif’in ÇHG ile gizli kapılar arkasında pazarlık yaptığı, el altından anahtar liste hazırladığı yalanını son ana kadar yayan bağzı ED-TTB’liler için bu da burada dursun. İnisiyatif’in “faşistler”le müzakere yaptığını yayan şuursuzların ise tedavisi yok.
Neticede on bir Merkez Konseyi üyeliğinin sekizini Etkin Demokratik TTB Grubu, üçünü İnisiyatif kazandı. İnisiyatif listesinden seçilen üç kişi Dr. Alpay Azap, Dr. Güray Kılıç ve ben olduk ve girişteki açıklamada da yer aldığı gibi istifa ettik.
İstifalarımız sonrasında gerek hekim gerekse sol kamuoyundan bir hayli soru geldi. Merak edenler için dilekçemi paylaşıyorum.
***
“Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ne,
Türk Tabipleri Birliği (TTB) 78. Büyük Kongresinin 28 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen seçiminde Tabip Odaları İnisiyatifi listesinden aday olarak Merkez Konseyi asil üyeliğine seçilmiş bulunmaktayım.
Öncelikle TTB Merkez Konseyi, Yüksek Onur Kurulu ve Denetleme Kurulu üyeliklerine seçilen bütün meslektaşlarımı kutluyorum.
Bilindiği gibi seçime dört liste girmiş olup TTB Merkez Konseyi asil üyeliklerine Etkin Demokratik TTB Grubu’ndan sekiz, Tabip Odaları İnisiyatifi’nden üç üye seçilmiş bulunmaktadır.
1- Mevcut siyasi iktidarın gerek baskıcı, otoriter yönetim tarzıyla ülkemize, gerekse uygulayageldiği piyasacı “Sağlık Reformu” ile sağlık ve hekimlik ortamımıza verdiği zarar açıktır. Bu nedenle Demokratik Kitle Meslek Örgütümüz TTB’ye bugüne kadar olduğu gibi önümüzdeki dönemde de büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.
2- Etkin Demokratik TTB Grubu ile Tabip Odaları İnisiyatifi arasında hem Türkiye sağlık ve hekimlik ortamına, meslek örgütümüz TTB’ye ve hekim mücadelesine bakışındaki programatik öncelikler, hem de Aydınlanmayı, laikliği, Neo-Osmanlıcılığa karşı Cumhuriyet’in değerlerini savunma konularında derin farklılıklar olduğu hekim kamuoyunun bilgisi dahilindedir.
3- Keza ED-TTB Grubu’nun gerek 2020-2024 yönetim döneminde meslek örgütümüze verdiği zarar, gerekse Tabip Odaları İnisiyatifi ile birlikte yönetimde olduğu 2024-2026 dönemindeki birlikte çalışma hukukuna asgari hürmetin gereği olan çoğulculuk yerine sayısal çoğunlukla karar alma pratikleri de bilinmektedir.
4- Daha önce 2010-2012 ve 2012-2014 yılları arasında iki dönem TTB Merkez Konseyi üyeliği yapmış olup verimli bir çalışma için uyum, güven ve samimiyetin ne kadar elzem olduğu tecrübesine sahibim.
Yukarıda saydığım nedenlerle TTB Merkez Konseyi çalışmalarına gerekli katkıda bulunabileceğimi düşünmüyorum. Aynı zamanda TTB Merkez Konseyi’ne ED-TTB Grubu’ndan seçilen üyelerin verimli ve uyumlu çalışabilmesine de fırsat sunmak istiyorum.
Bu gerekçelerle 28 Haziran 2026 tarihinde seçildiğim TTB Merkez Konseyi asil üyeliğinden feragatle istifa ediyorum.
Türk Tabipleri Birliği’ne ilk adımımı attığım günden bu yana yaptığım gibi ‘İyi Hekimlik/Halkın Sağlık Hakkı/Güçlü Meslek Örgütü’ için mücadele etmeye bundan sonra da devam edeceğim.”
***
Son olarak vakti zamanında TTB İkinci Başkanlığı görevinden kişisel kariyeri için istifa edip otuz yıldır Tanrılar katında yaşayan, seçim dönemi gelince de sözde fikir serdeden elit cerrah için, fazlası lüzumsuz, birkaç cümle yazayım.
Birincisi, ne hekimlerin ne de TTB’nin birincil meselesi Kürt sorunu değildir, senden öğrenecek de değiliz.
İkincisi, hayatında tek bir gün cezaevine girip açlık grevi, ölüm orucu izledin mi; Mutki’de, Nevala Kasaba’da, Goderne Vadisi’nde faili meçhul toplu mezar araştırdın mı; Roboski’de cenazeleri toprağa verirken, bombaların düştüğü ölüm çukuruna tırmanırken neredeydin ki bana, bize ders vermeye kalkıyorsun?
Üçüncüsü, ED-TTB’de kalemşör mü kalmadı da gazete penceresinden atış vazifesi sana düştü?
Birlikte yargılandığımız eski günlerin hatırına uzatmıyorum, bundan gayrı benden de cemi cümlemizden de uzak dur.
/././
Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu yetmez: Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti -Yaşar Aydın-
İktidar tüm gücüyle saldırsa da toplumdaki öfke dinmiyor aksine toplumsallaşıyor. Ülkenin sokağında umut var. Öfke cesaretle, cesaret değişim talebiyle birleşiyor.
Erdoğan’ın 16 Nisan 2017 referandumu sonrasında söylediği “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözüyle başlayalım. Evet atı alan çoktan Üsküdar’ı geçtiği doğru, ancak bu kez atın üzerinde olan iktidar değil, değişim iradesinin ta kendisi. Siyasetin tepesindeki tüm mühendislik hesaplarına, kurumları felç etme girişimlerine rağmen toplumda dip dalga büyüyor. Çünkü öfke artık sadece duygusal bir tepki değil, organize olmaya başlayan kitlesel bir iradeye dönüşüyor.
OYUNUN SINIRLARI VAR
İktidar bloğunun kurduğu oyun dışarıdan bakınca kusursuz görünebilir. Liste daha uzun olmakla birlikte: Muhalefeti bölmek için Öcalan üzerinden yürütülen pragmatik süreçler, ana muhalefeti iç tartışmalarla felç etme hamleleri, Deniz Göktaş örneğinde gördüğümüz üzere tüm toplumsal kesimlere gözdağı vermeleri...
Üstelik küresel konjonktür de Ankara’da toplanacak NATO zirvesi ve Trump’ın rasyonalist dış politikasıyla iktidara aradığı uluslararası meşruiyet alanını sunuyor görülebilir.
Evet, mühendislik buraya kadar tıkır tıkır işliyor. "Bu iş bitti" dedirtmek, toplumu hedefsiz ve adaysız bir seçime sürüklemek istedikleri açık. Ancak bu planın atladığı çok temel bir siyaset gerçeği var: Siyasi mühendislik, ancak yönetilebilir krizlerde işe yarar. Rejimin çöktüğü anlarda hiçbir güç siyaseti dizayn edemez.
TRUMP YETMEYECEK
Son günlerde birçok anket yayınlanıyor. Bu kamuoyu yoklamaları bize Erdoğan’ın gücünü belli oranda koruduğu muhalefetin istediği noktaya çıkamadığını söylüyor. Oysa sokakta durum farklı. Buna rağmen "anketlerin hiçbir önemi yok" diyerek verileri görmezden gelemeyiz. Aksine, anketler bize iktidarın çok sevdiği kararsızların ve gri alanların varlığının devam ettiğini gösteriyor. Ancak mevcut anketlerin ölçemediği şey, toplumun yüzeydeki "sessizliği" ile rejim karşısındaki "kesin kararlılığı" arasındaki makastır. İnsanlar çok farklı gerekçelerden dolayı anketörlere gerçek fikrini söylemiyor olabilir, fakat bu, statükoyu onayladıkları anlamına gelmez.
Aynı durum uluslararası ilişkiler için de geçerli. Trump’ın veya AB’nin Erdoğan’a vereceği meşruiyet fotoğrafı, makro siyasette bir nefes alanı yaratsa da sokaktaki gerçekliği değiştirmiyor. Washington’dan yükselen destek, adalet talebini, yoksulluğa karşı duyulan öfkeyi, mutfaktaki yangını, adalet talebini söndürmeye yetmiyor. Dış destek iktidara zaman kazandırabilir ama tabandaki rıza üretimini geri getiremez.
ÖFKE EYLEME DÖNÜŞTÜ
Siyasetin tepesindekilerin en büyük yanılgısı, Türkiye halkının sadece istikrar istediği ve çabuk unuttuğu yönündeki eski ezberleridir. Evet, toplumlar macera istemez, bilinmez olandan korkabilir. Ama mevcut durumun kendisi zaten en büyük macera haline gelmişse, değişim en rasyonel liman olur.
Kılıçdaroğlu ekibinin veya butlancıların hamlelerinin boşa düşmesinin sebebi tam olarak budur. Mesele şahıslar değil, toplumun değişim iradesidir. Ve bu irade artık sadece "öfke" aşamasında durmuyor, kendi koruma mekanizmalarını yaratıyor. Siyaset partilerin genel merkezlerine sıkıştığı an, üniversite salonlarında, sendika dışı işçi direnişlerinde, Deniz Göktaş gibi geri adım atmayan aydınların duruşunda yeni bir kamusal alan inşa ediliyor. Hızla yatay örgütlenmeler yaratıyor siyasete yeni aktörler sürüyor.
Saray, Öcalan’la süreç işleterek Kürt seçmeni bloktan koparabileceğini, CHP’yi içeriden bölerek muhalefeti adaysız bırakabileceğini sanıyor. Oysa sokağın ittifakı, liderlerin imzaladığı protokollerle değil, hayatın zorunluluklarıyla kuruldu ve kolay dağıtılacak bir noktayı çoktan aştı.
KUM SAATİ İŞLİYOR
Kantarın bir tarafında devletin tüm aygıtlarını, yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve küresel lobileri arkasına almış ama tabanda rızayı kaybetmiş bir elit ittifakı var. Diğer tarafında ise işçiler, kadınlar, mülakat mağduru gençler ve adalete aç milyonlar var.
Evet, iktidar gücünü sonuna kadar kullanacak, belki Özgür Özel’e yönelik hamleleri bile masaya sürecek kadar gözünü karartacaktır. Ancak bunların hiçbiri sosyolojik erimeyi durduramaz. Çünkü sosyoloji, her zaman siyaset mühendisliğinden güçlüdür.
Saray’ın karşısında bu kez kişileri aşmış, kurumsallaşmaya adım atmış ve seçimde ne yapacağını bilen kitlesel bir konsensüs var.
Matematik de sosyoloji de net: İktidar için zaman daralıyor ve bu sefer atı alanlar, Üsküdar’ı çoktan geçti.
/././
Adres yine ticaret erbabı -İsmail Arı-
“Ticaret erbabıyım” diyen AKP’li Milletvekili Mehmet Eyup Özkeçeci’nin aile şirketi Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na yine kömür çuvalı sattı. Kamunun kasasından Özkeçeci’nin şirketine yaklaşık 40 milyon TL ödenecek.
Mehmet Eyup Özkeçeciİktidar partisinin mensupları tüm tartışmalara ve itirazlara rağmen kamu kurumlarıyla ticareti faaliyet yürütmeye devam ediyor. Bunun son örneğine ise yine AKP Antep Milletvekili Mehmet Eyup Özkeçeci imza attı.
Kamu İhale Bülteni’nde yer alan bilgilere göre, Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Kurumu Genel Müdürlüğü kömür çuvalı alımı için ihale düzenledi.
26 Haziran 2026 tarihinde Antep merkezli Ünal Sentetik Dokuma Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ile 39 milyon 312 bin TL’lik sözleşme imzalandığı açıklandı. Milyonlarca liralık ihaleyi alan şirketin sahipleri ise AKP Antep Milletvekili Özkeçeçi ile aile üyeleri.
İHALELERİN VAZGEÇİLMEZİ
Özkeçeci’nin en fazla ihale aldığı kurumların başında Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Kurumu Genel Müdürlüğü, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. Genel Müdürlüğü ve Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (Çaykur) geliyor.
AKP’li Mehmet Eyup Özkeçeci daha önce yaptığı açıklamada ise milyonlarca liralık ihale aldığını doğrulayarak “Ben ticaret erbabıyım” ifadelerini kullanmıştı.
Özkeçeci, 6 Şubat 2023’te deprem felaketinde de bir skandala imza atmıştı. Yurttaşlar, topladıkları yardımları deprem bölgesine gönderdi. Ancak Antep’e gönderilen jeneratör, elektrikli ısıtıcı ve cep telefonu şarjı gibi birçok yardım malzemesinin, dönemin AKP Antep İl Başkanı olan Mehmet Eyup Özkeçeci’nin “Ünal Sentetik Dokuma” isimli fabrikasına götürüldüğü ortaya çıktı. Depremden sonra İl Başkanlığı görevinden ayrılarak Antep Milletvekili olarak Meclis’e giren AKP’li Özkeçeci ise “Evet, yardımları fabrikamıza götürdük. Sivil vatandaşların yardımları hepsi. O dönemde herkes yardımları depolamak için hanesini açtı. Bizim fuar merkezimiz yardımla doldu sonra biz de hanemizi (fabrika) açtık. Artık bir tane yardım yok hepsini ihtiyaç sahiplerine gönderdik” demişti.
***
Ters kelepçe ısrarı: AİHM’den 329 mahkûmiyet -Mustafa Bildircin-
Komedyen Göktaş’a ters kelepçe takılması, kamuoyunun tepkisini çekti. Hukukçular, AYM ve AİHM’in makul risk unsuru bulunmayan hallerde uygulanan ters kelepçeyi, “Kötü muamele” kabul ettiğinin altını çizerken Türkiye’nin, “Kötü muamele yasağı ihlali” gerekçesiyle AİHM tarafından 329 kez mahkûm edildiği belirlendi.
Deniz Göktaş da ters kelepçe ile gözaltına alınmıştı.Komedyen Deniz Göktaş, “Ölü Deniz” isimli gösterisine yönelik başlatılan soruşturma nedeniyle 2 Temmuz’da gözaltına alındı. Göktaş’ın ters kelepçeli görüntüleri, kamuoyu ile paylaşıldı.
Savcılık ifadesinin ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilen Göktaş, iki saat süren savcılık ifadesinin ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı. Göktaş’a yöneltilen suçlamalar, “Dini değerleri aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” oldu. Göktaş'ın, tutuklama kararının ardından Tekirdağ’daki Kartepe F Tipi Cezaevi’ne götürüldüğü öğrenildi.
AYM VE AİHM KARARLARI
Bir tedbir olarak kullanılması öngörülen tutuklamanın, hakkındaki soruşturmaya rağmen yurt dışından Türkiye’ye dönen Göktaş’a yönelik uygulanması kamuoyunda infial yarattı. Göktaş’ın tutuklanmasına yönelik tepkiler, ters kelepçe görüntüleriyle daha da alevlendi. Çok sayıda hukukçu, Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, makul bir risk unsuru bulunmadığı hallerde kişilere ters kelepçe uygulanmasını, “Kötü muamele” kabul ettiğinin altını çizdi.
Göktaş’a yönelik tartışmaların ardından gözler, Türkiye’nin AİHM karnesine çevrildi. Türkiye’nin, “Kötü muamele yasağını” da düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin üçüncü maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle yüzlerce kez mahkûm edildi.
HER YIL ONLARCA KARAR
AİHM verilerine göre, Türkiye hakkında 2004 ve 2025 yıllarını da kapsayan 22 yılda, “Kötü muamele yasağı ihlali” gerekçesiyle toplam 329 mahkûmiyet kararı alındığı görüldü. AİHM’den Türkiye’ye yönelik, “Kötü muamele yasağı ihlali” gerekçesiyle alınan mahkûmiyet kararlarının sayısı, dönemlere göre şöyle sıralandı:
2004-2008: 88, 2009-2012: 126, 2013-2016: 62, 2017-2020: 34, 2021-2025: 19
***
EMSALLER
2017’de haber takibi yaptığı sırada sivil polis memurlarınca ters kelepçe takılarak gözaltına alınan Gazeteci B.K’nin başvurusunda AYM, “Kaçma şüphesi veya saldırganlığı kanıtlanamayan gazeteciye ters kelepçe takılması, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameledir” dedi.
2015 yılında yakalama işlemi ve sonrasındaki gözaltı sürecinde kişiye gereksiz yere güç kullanılması ve makul neden yokken ters kelepçe tedbirinin sürdürülmesi üzerine açılan davada AYM, etkili bir ceza soruşturması yapılmamasını ve kelepçe kullanımının ölçüsüzlüğünü kötü muamele yasağının maddi ve usul boyutu yönünden ihlali saydı.
2015 yılında barışçıl bir mitingde pankart açan ve sonrasında gözaltına alınan başvurucuya, direnç göstermemesine rağmen ters kelepçe takıldı. AYM, kolluk gücünün somut olayda normal kelepçenin neden yetersiz kalacağını açıklayamadığını belirterek, “Kişiye fazladan acı ve ıstırap veren uygulamayı” kötü muamele yasağının ihlali olarak tescilledi.
***
Özgürlükler daraldı: Cezaevi nüfusu genişledi -Mustafa Bildircin-
1 Mart'ta 413 bin olan Türkiye’deki cezaevlerinin toplam nüfusuna dört ayda 14 bin 534 yeni tutuklu ve hükümlü eklendi. Toplumsal muhalefete yönelik baskıcı politikalara ayna tutan veriye göre, Türkiye’nin 305 bin kapasiteli cezaevlerinin toplam nüfusu 1 Temmuz itibarıyla 427 bin 525 oldu.
AKP hükümetleri döneminde artan suç oranları nedeniyle ağzına kadar dolup taşan cezaevlerinde doluluk krizi, toplumsal muhalefete yönelik baskılar ile daha da derinleşti.
Siyasetçisinden gazetecisine, öğrencisinden komedyenine kadar toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerine yönelik baskılar, cezaevleri nüfusunu da artırdı.
Türkiye’de 1 Mart 2026 tarihinde 412 bin 991 olan cezaevi nüfusu, dört ayda 15 bine yakın arttı.
Türkiye’de 2026 itibarıyla cezaevlerindeki doluluk oranı, yüzde 125’i geçti. Türkiye’de resmi verilere göre 304 bin 956 kapasitesi bulunan cezaevlerinin, kapasitelerinin çok üzerinde tutuklu ve hükümlüyü ağırladığı görüldü.
YER YOK
Cezaevlerindeki kapasite sorununu ortaya koyan en çarpıcı veri, Adalet Bakanlığı’nın istatistikleriyle ortaya konuldu. 1 Mart 2026’da 412 bin 991 olan cezaevi nüfusu, 1 Temmuz 2026 itibarıyla 427 bin 525’e yükseldi.
Cezaevlerinde giderek artan nüfusun, hükümlü ve tutuklulara adım atacak yer bırakmadığı da bakanlığın istatistikleri ile gözler önüne serildi. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, 2023 yılında 29,2 metrekare olan cezaevlerinde hükümlü başına düşen alan, 2025 yılının sonunda 24 metrekareye kadar geriledi. Cezaevlerinde hükümlü başına düşen 24 metrekarelik alanın, spor salonları ve havalandırmalar hariç hesaplandığı bildirildi. Adalet Bakanlığı, 2025 yılında hükümlü ve tutuklu başına düşen personel sayısının yalnızca 0,2 olduğunu açıkladı.
***
YENİ CEZAEVLERİ
Şubat 2026’da gerçekleştirilen TBMM Hükümlü ve Tutuklu Hakları Alt Komisyonu toplantısına katılan Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri eski genel müdürü Enis Yavuz Yıldırım, 2028 yılının sonuna kadar 50 ye cezaevi yapılacağını söyledi. Yıldırım, “Çağdaş infaz rejimine uygun olmayan” cezaevlerinin kapatılacağını belirtti.
***
Yurttaş borçlandı kasa kazandı!-Havva Gümüşkaya-
Gelirler enflasyon karşısında erirken milyonlarca yurttaş temel ihtiyaçlarını kredi ve kredi kartıyla karşılamaya çalışıyor. Yurttaşların bankalara ödediği faiz Mayıs’ta 129,2 milyar liraya ulaştı, bankaların faiz ve komisyon gelirleri katlandı. https://www.birgun.net/haber/yurttas-borclandi-kasa-kazandi-722402
***
Üretici zarar edince kimyasala yöneldi -Ebru Çelik-
Haziran ayında, Bulgaristan’a gönderilen 10 parti biber sevkiyatında çok sayıda tarım zehri tespit edildi. Ülkede pestisit kullanımı dünya ortalamasının neredeyse üç katı. Üreticinin maliyetlerini bile çıkaramadığı için halk sağlığını göz ardı edebildiklerini kaydeden ZMO Başkanı Kapıkıran, çözümün ziraat mühendisi istihdamında olduğunu belirtti. https://www.birgun.net/haber/uretici-zarar-edince-kimyasala-yoneldi-722409
***
Tabela yine değişecek: Bu gece motorine zam geliyor
Petrol fiyatları ve döviz kurundaki hareketliliğin etkisiyle motorinin litre fiyatına bu gece yarısından itibaren 1 lira 31 kuruş zam gelmesi bekleniyor. Artışın pompaya yansıması halinde motorinin litre fiyatı İstanbul'da 66 liraya, Ankara'da 67,07 liraya, İzmir'de 67,34 liraya yükselecek.
Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, döviz kurlarındaki hareketlilik akaryakıt fiyatlarını olumsuz etkilemeye devam ediyor. Motorinin litre fiyatına bu gece yarısından itibaren geçerli olmak üzere 1 lira 31 kuruş zam yapılması bekleniyor. Zammın pompa fiyatlarına doğrudan yansıması halinde motorin fiyatları İstanbul, Ankara ve İzmir’de yeniden yukarı yönlü güncellenecek. Yeni zamla birlikte İstanbul'da 66 liraya, Ankara'da 67,07 liraya, İzmir'de 67,34 liraya, doğu illerinde ise 68,80 liraya çıkması bekleniyor.
***
Fallus düştüğünde -Selçuk Candansayar-
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezuniyet töreninde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden de mezun olan Hasan Özdağ, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen "akademisyeni" “refüze etti”. Bu reddediliş, aynı zamanda bölüm başkan yardımcısı unvanı da verilmiş olan YRB’nin bir tür hırçınlık atağı geçirmesine neden oldu. Şahıs, sosyal medya hesabından “Törene katılıyorsanız seremoninin işleyişi nasılsa ona uyacaksınız. Yoksa gidip diplomanızı sekreterlikten alabilirsiniz. Ben orada kendimi değil Felsefe Bölümü'nü temsil ediyorum, sizin showunuzun bir parçası olamam.” açıklamasını bahşetti. Bu lütufkarlığı ne sıradan bir kibir kusması ne de “tüy dikme”; inanıyordur açıklamasına! Aynı hafta, egemen ideolojinin kutsal dokunulmazlık zırhını stand-up sahnesinde delen Deniz Göktaş tutuklandı. Anlaşıldığı kadarıyla emniyet ters kelepçelemeli gözdağı sahnesi için epey emek harcamış, en az beş kez mizansen tekrarlanmış. Yine de üretebildikleri “simgesel” görselin niteliği vasattan öteye geçememiş.
Her iki olay da aynı şeyi gösteriyor: Toplumsal alanın, kurumsal ruhsallığın ve iktidarın iç içe geçtiği bir kırılma anını! Türkçenin yalın gerçekçiliğiyle söylersek, kaba tabirle, geçen hafta iktidar “..ik gibi ortada kalma" halindeydi.
Diploma töreni olayı, tepeden inme unvanlarla kuşatılmış bir egonun kamusal alanda yaşadığı narsisistik bir kırılganlık gibi görünebilir. Liyakat zinciri kırılıp makamlar birer ödül gibi dağıtıldığında, o koltuğa oturan kişilerde büyüsel bir düşünce filizlenebiliyor. Unvanı üstüne geçiren, unvanın gerektirdiği bilgi, deneyim ve saygınlığa da kendiliğinden sahip olduğunu sanıyor. Cerrahi deneyimi kısıtlı birinin sırf profesör kadrosuna atandı diye en ağır ameliyatı yapabileceğine inanmasıyla, bir felsefe kürsüsüne oturtulanın tüm kurumsal saygınlığı şahsında topladığını varsayması aynı kökten besleniyor. Gücün, bilgiyi ve haklılığı otomatik olarak doğurduğuna inanılan bir tür akıl tutulması. Türkiye’nin son çeyrek yüzyıllık yönetim anlayışında Bloomington’luya benzer çok sayıda örnek bulunulabilir.
İNTİKAM KIRBAÇLARI
Muhalif analizlerin maalesef çoğu, bu zorbalıkları anlık bir "korku" refleksi olarak çözümlüyor. Oysa karşımızda titreyen bir korkak değil; kaba güçle sarhoş olmuş kurumsal bir sadist var. Korku varsa da, en dipte, bilinçdışında yatıyor; muktedir ve uzantıları korkuyu bilinçli olarak hissetmiyorlar. Kendilerini sınırsızca güçlü ve dokunulmaz sanıyorlar. O yüzden de öğrenci elini sıkmayıp arkasını döndüğünde ya da mizahçı sahneden o mitleştirilmiş dokunulmaz güçle dalga geçtiğinde, atanmış unvanın kudreti saniyeler içinde ufalanıyor. İktidarın tahkim ettiği o egemenlik simgesi, herkesin gözü önünde çaresiz ve donakalmış kaba gerçeğe indirgeniyor: Zavallı bir niteliksizlik. Muktedir, o anda korkudan kaynaklanan panikle değil, "Sen kim oluyorsun da haddini aşıyorsun?" diyen ilahi bir kibirle saldırıyor. Kampüs giriş yasakları ve hücre hapisleriyse, o sembolik yenilgiyi kaba güçle telafi etmeye çalışan, hegemonyanın yeniden tahkimi amaçlı birer intikam kırbaçları.
Bu vandallığın arkasında yalnız içteki boşluğu gizleme telaşı yok; dışarıdaki "ulaşılamaz niteliğe ve zekâya" duyulan yıkıcı bir haset de var. “Egemen blok” makam odalarını, yönetim binalarını, mahkeme salonlarını, medya endüstrisini ele geçirmiş olsa da, kültürel sahada arzuladığı meşruiyeti bir türlü üretemiyor. Dik duran tek bir öğrencinin mesafesi, tek bir kahkaha, onu entelektüel olarak derinden örseliyor. O zaman da, ruhunun derinindeki yetersizlik hisleri, ulaşamadığı birikimi dönüştürmek yerine, onu polisle kuşatıp cezalarla boğarak kendi düzeyine eşitlemek istiyor: Hasetten kaynaklanan, onun kadar nitelikli, onurlu olamıyorsam, “benim o olmama imkan yoksa”, onu tahrip ederek kendime benzetirim dürtüsü.
Boğaziçi'ne ya da Bilgi'ye yapılan da ele geçirip yönetmek değil, hasetle parçalamak. Bu hasedin önemli bir başka kazanımı ise her iki üniversite arazilerinin rant değerlerinin iştah kabartıcılığı. Hem yıkıp kurtulacak hem de orada inşa edeceği betonla paraya para demeyecek. Atatürk Orman Çiftliği’ne AVM- Rezidans- Ofis kompleksi inşa etmek gibi.
Diploma krizinin bir başka acı paradoksu daha var. Bugün bu canavarla yüzleşen liberal-Anglosakson akademik gelenek, kuruluşundan beri gerçeklikten kopuk, soyut bir "hoşgörü" retoriğiyle bu çürümenin ideolojik lojistiğini bizzat sağlamıştı. Kendi narsisistik fantezisinde, siyasal islamın ham gücünü ve nefretini liberal kurallarla ehlileştirebileceğini ve Cumhuriyet’i tasfiye ederken bir taşla iki kuş vurabileceğini sanmıştı. Canavar, açılan bu meşruiyet koridorunda büyüdü; gücü mutlak olarak ele geçirince de önce kendi ebesini parçalamaya koyuldu.
İktidarın rıza üretmeyi bırakıp doğrudan kaba zora sığınması, her zaman onun zayıfladığı anlamına gelmeyebilir. Bazen de gücün çok daha fazla yoğunlaştığını gösterebilir. Öyle ki artık rıza üretmek gibi masraflı, zahmetli ve "liberal" oyunlara ihtiyaç duymadığının ilanı da olabilir. Bugün iktidar, o sivil toplumcu, çoğulculuk illüzyonlarıyla bezeli liberal vitrini tamamen çöpe atmış durumda. Artık kendini saklama gereği duymayan, "Evet liyakatsizim, evet hukuksuzum ve evet canını yakabiliyorum" diyen çıplak bir egemenlik performansı sergiliyor. Muhalefet "korkuyorlar" dedikçe, muktedir o beş yıllık kampüs yasaklarıyla, o tutuklamalarla, butlanlarla, kayyumlarla adeta mukabele eder gibi "Ne korkması, tam aksine sana ne istersem yapabileceğimi gösteriyorum." diyor. Egemenin her hamlesini "korkuya" bağlamak, muhalif aklın kendi eylemsizliğini maskelemek için sığındığı, gerçeklikten kopuk bir yanılsamadan öte değil.
KELEPÇENİN HÜKMÜ KALMAZ
Diploma törenindeki o an ya da Denizimizin neşemizin çalınmasını önlediği o kahkahamız, ne kendiliğinden nihai bir zafer ne de mutlak bir son; bir olumsallık kavşağı. Kırılma, anlık bir katarsis ya da sosyal medyada tüketilecek bir malzeme daha olarak paranteze alınırsa, muktedir bu narsisistik yaranın hıncıyla daha da zalim ve titiz bir denetim mekanizması kuracaktır.
Oysa, muhalif akıl "iktidar korkuyor" masalını bırakıp bu anı, statükonun yenilmezlik mitini kıran kurucu bir hafızaya çevirirse, kelepçelerin hükmü kalmaz. Sahici entelektüel üretim, o mazoşist elitizmden sıyrılıp toplumun somut gerçekliğiyle organik bağ kurduğu yeni mevzilerde yeniden doğar.
Fallus düştüğünde, ayağa kalkacak olanlar dik duran öğrenci Hasan Özdağlar ve kahkahalarımızın Denizleridir.
/././
10 milyon kahkaha, 185 jurnalci ve bir kuyu -Gözde Bedeloğlu-
Komedyen Deniz Göktaş milyonlarca kez izlenen gösterisinin ardından önceki gün Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne kapatıldı. Tutuklanmasının ardından, iktidarın mizahtan ne kadar korktuğu konuşuldu; sansür mekanizmaları ve ifade özgürlüğü tartışıldı. Şüphesiz hepsi doğru. Ancak muktedirin bilinçli bir pratik olarak önümüze koyduğu yapısal bir gerçek var o da mekân ve tecrit politikası! İktidar sadece yasalarla ya da polis gücüyle cezalandırmaz; itiraz eden zihni ve bedeni nasıl bir mimarinin içine gömeceğini seçerek de politikasını yürütür. Hapishane mimarisi, muktedirin ideolojik imzasını taşır ve içerideki tecrit üzerinden dışarıdaki toplumu hizaya sokmayı hedefler.
Deniz Göktaş’ın götürüldüğü yer rastgele seçilmiş bir cezaevi değil. Kamuoyunda “Kuyu Tipi” olarak adlandırılan, F tipi tecrit modelinin evrildiği daha da koyu bir karanlık! Şubat 2026’da bu “kuyu”dan tahliye olan karikatürist Ümit Çobanoğlu, Bianet’ten Ayşegül Başar’a şöyle anlatmıştı: “Kör hücre abartı değil, gerçeğin ta kendisi. Üç katlı bu yapılarda her hücre bir kuyu gibi. İnsan yüzü göremiyorsunuz; havalandırma yok, güneş yok, temiz hava yok.” 2020 yılından itibaren sessiz sedasız açılan bu yapılar, çeyrek asırlık F tipi geleneğini daha ağır bir izolasyonla güçlendiriyor ve rejimin muradını açıkça ele veriyor.
***
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin Ağustos 2025 tarihli Çorlu Karatepe Cezaevi Ziyaret Raporu, bu insanlık dışı mimariyi hukuki bir çıplaklıkla önümüze koyuyor. Rapora göre bu hapishanelerde hücrelerin önünde bir havalandırma alanı bulunmuyor. Mahpuslar günün 22,5 ya da 23 saatini, adeta bir “fanus” gibi hava akışını engelleyen metal delikli levhalarla kaplı pencerelerin arkasında geçiriyor. Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olmayan tutuklular bile, iç hukuka ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırı biçimde, her gün kesintisiz bir “hücre cezası” rejimine tabi tutuluyor. İçerideki yaşam alanları 7/24 kameralarla izleniyor, kapılar kontrol odasından elektronik mekanizmalarla açılıp kapanıyor. Acil bir sağlık krizinde o kapının açılması tamamen sisteme ve inisiyatife bağlı.
Deniz Göktaş gözaltına alındığında, kimilerinde, dijital görünürlüğün ve milyonlarca izlenmenin tek başına bir zırh oluşturabileceği ve Göktaş’ın tutuklanmayabileceği yönünde bir kanı oluştu. “Bu kadar çok izlenen, bu kadar sevilen birini tutuklayamazlar” algısı, toplumsal refleksin dijital beğenilere sıkıştığı günümüz dünyasında bir teselli iklimi yaratıyor. Temenni olarak anlaşılır elbette, fakat hakikat karşısında zayıf bir yaklaşım. Günün sonunda Deniz tutuklandı. Muktedir, o ekran başındaki 10 milyonun sevgisinden ya da beğenisinden zerre miktar çekinmedi.
***
Nitekim gazeteci Mustafa Kara’nın sahneden.net’teki yazısında dikkat çektiği gibi; “Deniz Göktaş hakkındaki soruşturmayı tetikleyen şey, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) yapılan 185 başvuru. Savcılığın açıklamasına göre bu başvurular toplu olarak değerlendirilmiş ve resen harekete geçilmiş. Tam 10 milyon izleyiciye karşılık, sadece 185 şikayet! Kabaca her 55 bin kişiye karşılık bir ihbar. Ve iktidar, o 10 milyonluk kitlesel kahkahayı değil, 185 kişilik organize jurnalci listesini ‘halk’ sayıyor, onun talebini yerine getiriyor. Meselenin özü de zaten o jurnalciler değil, jurnali bir yönetim tekniği ve sistem haline getiren faşizan iradedir.”
Buradan çıkaracağımız yalın bir sonuç var: İktidar korkmuyor. “Korkudan ne yapacağını şaşırdılar” söylemini artık bir kenara bırakmalıyız. Tam aksine, yapabildikleri için ve en önemlisi bunun bedelini ödemedikleri için bu kadar pervasızlar. Dijital alanda milyonlarca kez izlenmek, o katı tecrit mimarisinin kapısını kırmaya yetmiyor. Oysa bu modelin toplumsal bir hafızası var. Çeyrek asır önce, bu ülkede F tipi hapishane modeline geçilirken yürütülen tartışmaları, açlık grevlerini, ölüm oruçlarını ve bu süreçte ödenen ağır bedelleri hatırlamak gerekiyor. O dönem tecrit mimarisine karşı geliştirilen itiraz, aslında bugünkü genişletilmiş toplumsal denetim ve baskı mekanizmalarının inşasına karşı bir eşikti. O gün o eşikte toplumsal mutabakat ve güçlü bir karşı duruş örgütlenemediği için, F Tipi model zamanla daha katı bir izolasyon içeren “Kuyu Tipi”ne evrildi ve artık sadece siyasi muhalifleri değil; iktidarın sınırlarını zorlayan herkesi, hatta bir komedyeni de içine alacak şekilde genişletildi.
İktidara geri adım attıracak yegane şey ekran başındaki pasif beğeni sayıları değil, sokağa ve sahici bir dayanışmaya tahvil edilmiş geniş halk itirazıdır. Bu yüzden, tecrit mimarisine karşı ses çıkarmaktan, kuyu tiplerinin kapatılmasını savunmaktan ve mücadelenin tam yanında durmaktan başka çaremiz yok.
/././
Birgün









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder