Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-
Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor.
Mutlak butlan tartışmalarında hukuk ve hukuksuzluğun ağızlarda sakız edilmesi ve çözümsüzlük batağı içinde kaybolunması “kuyuya atılan taş” deyimini ve 12 Eylül 1980 darbesini anımsatıyor.
Kuyuya atılan taş öyküsü bilinmez değil.
12 Eylül darbeydi ama beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) daha ilk bildirilerinde darbenin meşruluğu için gerekçelerini “Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur” sözleriyle, yani hukukla açıkladılar. Sonra da seçimle oluşan Parlamento ve içinden çıkan Hükümet feshedildi. 12 Eylül 1980’e kadar kurulmuş olan siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı. Ardından bütün siyasi partilerin tüm merkez, il, ilçe ve diğer şube teşkilatları, kadın ve gençlik kolları, temsilcilik, lokal ve diğer adlarla kurulan her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları feshedildi.
Sonradan yargılanan MGK baş silahşorunun “ben kurucu iradeyim, yargılayamazsınız” sözleri kayıtlarda duruyor. Beş generalin bildirileri hukuk, kararları yasa oldu. 27 Ekim 1980 günlü Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’la 1961 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisline, Millet Meclisine ve Cumhuriyet Senatosuna ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren geçici olarak MGK’ce ve Cumhurbaşkanına ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin de MGK Başkanı ve Devlet Başkanınca yerine getirilmesi ve kullanılması öngörüldü. 12 Eylül 1980 - 6 Aralık 1983 arasındaki MGK, Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi imzalı 669 kanun bir yandan yasama organı olmaksızın statü kazandı diğer yandan 2001 Ekimine kadar anayasal denetim dışında tutuldu.
12 Eylül düzeni ve hukukundan kurtulma, demokratik düzene kavuşma isteği, 1982 Anayasasının yüzde 91,37 ile kabulünü sağladı. ANAP aynı politikaları ve hukuku sürdürdü. Türkiye’yi emperyalizmin yörüngesine oturtan, neoliberalizmle özdeşleştiren 24 Ocak kararlarının kalemşoruyken 12 Eylül sonrasının Başbakanı olan Turgut Özal, “12 Eylül olmasa bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” diyerek 12 Eylül’ün ekonomi politiğini vurguladı. 90’ların koalisyonlar dönemi bu ekonomi politiği değiştirmeden sürdü. AKP, Özal’ı hep takdirle anarken aynı ekonomi politiği uygulamaya devam etti.
O günlerden bu yana, sermayenin yolu temizlenirken, sınıfsal bakışa, emekçilere, devrimcilere, aydınlara, düşünenlere, muhalefete karşı sindirme, susturma, uyuşturma, gericileştirme politikaları uygulanmaya devam ediyor. Asker destekli siyaset, yargı ve polis destekli siyasete dönüştü. Artık “seçim yalnızca benim için”, “istediğimi istediğim gibi sorgulatır, kovuşturur, yargılatırım; istediğim kararı verdirir, istediğimi uygularım; benim seçmen iradem bana başkalarının seçme ve seçilme hakkını tanımamayı verdi” dönemindeyiz.
Sevgili Kadir Sev’in 30.12.2020 günlü soL yazısının başlığı “Yasama, sipariş üzerine iş yapan bir kurum oldu” idi. Sipariş üzerine iş yapan kurumun yasalarına dayanarak karar veren yargının önünde sonunda sipariş üzerine karar veren kurum olması şaşırtıcı değil.1
Ulusal ve uluslararası ilişkilerde ekonomi politikası sömürü olan düzenin siyasal yapısı, hukuku ve bu hukuka dayanarak karar veren yargı düzeneği artık egemenlerin işlerine yaramaz durumda. Altüst edilmiş bir kurumsal ve kuralsal yapıya karşın burjuva siyasetinin, demokrasisinin, devletinin ve hukukunun kapitalist/emperyalist egemenlere yetmediğini söylemek yanlış olmaz. Yazarımız sevgili Sinan Sönmez’in 2.6.2026 günlü soL yazısında vurguladığı gibi yaşananlar “zamanın ruhuna ters düşmemekte”.
Emekçiler kendilerine neyin yaşatıldığını, sömürüyü açıkça görmekte. Ancak sınıfsal analiz yapmadan, düzene dokunmadan biçimsel bozukluklarla, iç çelişkilerle, düzen içi yollarla uğraşanlar emekçileri de düzen içinde tutup çürümeye ortak ediyor.
Nasıl 12 Eylül darbesi sermayenin iç-dış birlikteliği, siyasal İslam-neoliberalizm uyumunun yolunun açılması, emeğin ve sınıfsal savaşımın baskı altına alınması için yapıldı ve siyaset, anayasa, devlet ve hukuk bu amaçla biçimlendirildiyse bugün daha esnetilmiş üst yapı kurumları üzerinde yeniden biçimlendirmeyle karşı karşıyayız. Bu biçimlendirme baskı ve otoritenin artırılmasından öte Cumhuriyet’le hesaplaşma, emekçileri siyaset dışında tutma yönünde yol alıyor.
Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor. Bu kurumları düzenleyenler de bozanlar da piyasacılığın ve gericiliğin egemen olduğu, liberalizmin at oynattığı aynı ekonomik ve siyasal yapı. Kurtuluş bu düzenin uzattığı ellerden tutmada değil yapıdan kurtulmakta.
1 Kadir Sev’i 5 Haziran 2026 Cuma günü saat 19.30’da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde (Konur Sokak No:51 Kızılay/Ankara) Oğuz Oyan, Aydemir Güler, Ali Ufuk Arikan ve Ali Rıza Aydın sunuşlarıyla “Cumhuriyet” toplantısında anacağız. Tüm dostları bekliyoruz.
/././
Yaşar -Mesut Odman-
Hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.
Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.
Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.
Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.
Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens” yakıştırmasının erken olduğunu belirtmeliyim; çünkü daha bu tür yakıştırmalar yapılmaya başlamamıştı. Onlar Özal ile birlikte ortaya çıkıp yaygınlaştı. “Ne tesadüf!” mü diyelim, bizim Yaşar’ın arkadaşı o çocuk da çok sonraları, başbakanlık yıllarında “Özal’ın prensi” olarak ün kazandı, bakanlık falan yaptı. Bana sorulursa, kimi insanların kolayca “gömlek değiştirebilir” oluşundan çok, düzen partileri arasındaki uyumsuzluğun görünüşte kalmasına bağlanması gereken bir durumdur.
Yaşar, on beş yıl kadar sonra Özal’ın bakanı olacak o arkadaşının başkanlığında yapılan bir toplantıyı nasıl bastığını anlatmıştı bir gün bana. Toplantı odasının kapısını çalmadan, neredeyse tekmeyle açarak içeri dalmış ve üstüne yürümüş “Ulan, sen ne biçim adamsın? Biz nasıl konuşmuştuk!” falan diye... Güç bela araya girip atışmanın fiziksel kavgaya dönüşmesini önlemişler.
İçinde bulunduğu partiyle uyumsuz bir görünüm içinde olması bu tür davranışların epey ötesindeydi Yaşar’ın. Daha doğrusu, asıl uyuşmazlığı olaylara bakışıyla ilgiliydi. Ara sıra ona “Arkadaş, sen içinde bulunduğun yere uygun değilsin!” derdim. Kimi zaman gülümsemekle yetinir, kimi zaman da “Öyle mi diyorsun?” diyerek sanki çağrı beklediğini akla getiren bir tutum takınırdı. Ama hiçbir zaman onu bilinen anlamda “örgütleme” çabasına girişmedim. Şimdi düşünüyorum da herhalde o delidolu tavırlarının yol açabileceği durumlarla karşı karşıya kalacak bizim taraftaki arkadaşların “Yahu, kim sardı bu deliyi başımıza?” diye arkamdan ya da yüzüme karşı söylenmelerinden korkmuş olabilirim.
Mezun olduktan sonra çok kısa bir süre aynı işyerinde çalıştık. Bir gün yanıma geldi, elinde bir yazı, meğer yaptığı bir başvuruya olumlu yanıt almış. Kabul yazısını gönderen, Britanya’dan ünlü bir okul: Fabiancı sosyalistlerden Beatrice ve Sidney Webb çiftinin kuruluşuna önayak oldukları, LSE kısaltmasıyla bilinen Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu. Sonradan devlet ya da hükümet başkanı olmuş çok sayıda politikacı ile yakınlarının, onların yanı sıra yine çok sayıda milyarderin “feyz aldığı” bir okul.
Çok fazla konuşmadan çekti gitti. Benimle konuşursa caydıracağımdan mı çekiniyordu, bilmem. Bildiğim, kimsenin onu durduramayacağı idi. Londra’dan birkaç mektup gönderdiğini hatırlıyorum, o zamanlar bugünkü iletişim araçlarının hiçbiri yoktu elbette. Oralarda tanık olduğu bazı olayları ve öğrendiklerinden bazılarını belli bir hayranlıkla olumlu yönde abartarak yazıyor, en az onlar kadar da aklının yatmadığı işlerle ilişkileri anlatarak atıp tutuyordu.
Yüksek lisans ve benzeri bir derece alarak mı, yoksa kafası bozulup derece merece beklemeden mi dönüp geldiğini hatırlamıyorum. Dönüşünden sonra pek görüşemedik. Ne yaptığını, hatta hâlâ yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğimi söylemeliyim. Adına yakışacak kadar uzun bir ömrü olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Bu kadar “bilmiyorum”dan sonra Yaşar’ın benim anlatabileceğim çok kısa öyküsünü sürdürmek mümkün görünmüyor doğal olarak.
Ama eskiden, düş ürünü ya da gerçek, uzun ya da kısa her öykünün, hepsinin olmasa bile çoğunun sonuna bir “kıssadan hisse” ekleme geleneği varmış. Onu da büsbütün boşlamayalım.
Kırklı yıllardan bu yana düzen partisi özelliğini pekiştiren Cumhuriyet Halk Partisi ile CHP’li dediklerimizin oluşturdukları büyük insan topluluklarının, bu ikilinin, “bütünleşmiş, kaynaşmış” bir kitle olduklarını düşünmemek gerekir. Bunlardan ilki, dışarıdaki ve içerideki rakipleriyle yer yer “kayıkçı dövüşü”ne dönüşen kavgaları eksik olmayan, şu ya da bu biçimde egemen sınıf ve katmanlarla bağlantılı hiziplerden oluşan, iktidarda olmanın sağlayacağı kazançları paylaşmaya çabalamaktan vazgeçmeyen, orasından burasından biraz “düzeltme” peşine düştüğü düzenin partisidir. Ötekilerse çoğunluğu emekçi kökenli ve düzenin adamı olma şansı da niyeti de bulunmayan insanlarla dolu büyük bir topluluk. O topluluğun bambaşka bir düzen kurmak üzere yola çıkanların ihmal edemeyecekleri kadar değerli bir gizilgüç (potansiyel) barındırdığı unutulmamalıdır. Yoksa, hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.
/././
NATO prangası ve Cumhuriyetçilerin sınavı -Berkay Kemal Önoğlu-
İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!
Ankara, 2026’nın Temmuz sıcağına alışılmışın ötesinde bir gerilimle hazırlanıyor.
Başkent sokaklarında şimdiden polis barikatlarının, kimlik kontrol noktalarının ve "kırmızı alan" ilan edilen protokol yollarının yerleri belirlenmiş durumda. Yüksek önlem paketi çoktan açıklandı. 7-8 Temmuz tarihlerinde Külliye’de toplanacak 36. NATO Zirvesi öncesinde, şehrin 9 merkez ilçesinde adeta ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yaşatmaya kararlılar.
Kültür sanat etkinlikleri, paneller ve açık hava buluşmaları yasaklanırken sınavlar bile apar topar ertelendi. Lojman sakinleri evlerinden tahliye edildi; tarihi alanlar ve fabrikalar NATO altyapısı için şantiyeye dönüştürüldü. Elbette, halkın günlük yaşamını felç edecek bu devasa kuşatma, okyanusun diğer kıyısından getirilen emperyalist planların ülkemize dayatılması için.
AKP iktidarı; derinleşen ekonomik krizin, içeride yaşadığı açmazların ve diplomatik sıkışmışlığın faturasını emperyalizme tam teslimiyetle ödemeye çalışıyor. Tüm dünyada savaş rüzgarları hiç olmadığı kadar sert esiyor. NATO; haksız ve hukuksuz şekilde doğuya, güneye, Asya-Pasifik’e doğru genişleyerek bağımsız ülkeleri açıkça hedef alıyor. Rusya kuşatılıyor, Ortadoğu’da İsrail-ABD ekseni kan dökmeye devam ediyor, İran doğrudan namlunun ucuna yerleştiriliyor. İşte böyle karanlık tabloda ABD yönetiminin ve bizzat Ankara'ya geleceği açıklanan Donald Trump’ın dünyayı ateşe veren saldırgan politikalarına için Türkiye, adeta gönüllü bir ileri karakol olmak için öne atılıyor. Türkiye’yi yönetenler, Ankara'daki zirvede son derece tehlikeli, operasyonel yeni görevlere talip olacak gibi görünüyor.
Karadeniz'i bir NATO gölüne çevirme operasyonlarının parçası olmak, Avrupa güvenlik mimarisi dedikleri projeye mal bulmuş mağribi gibi koşup taraf olmak, ABD ve İsrail vekil güçlerinin lojistik ve askeri sorumluluğuna yeltenmek oldukça kısa vadede çok ağır sonuçlar doğurabilir. Her şeyden önce, emekçi halkımızın bütün bu tavizleri ve işbirlikçi pozisyonun bedelini sofrasında hissetmesi kaçınılmazdır. Ama bu gelişmeler aynı zamanda, Türkiye'yi geniş çaplı bir çatışmanın doğrudan hedefi hâline getirebilecek ölçüde büyük bir sorumsuzluktur da.
Bu ülkenin bağımsızlığı, egemenliği, evlatlarının canı, halkının refahı; Washington’daki lobilerin, silah tekellerinin, patronların bitmeyen kâr hırsının, emperyalist büyüme iştahının ya da iktidarın koltuk ömrünü uzatma hamlelerinin pazarlık konusu olamaz.
Bunun için Ankara sokaklarındaki gerilim sadece polis bariyerinden, kapanan yollardan ya da yasaklardan ibaret değil. Etimesgut Askeri Havalimanı’nın genişletilmesi, VIP karşılama salonları ve lüks konukevleri için sadece ilk kalemde harcanan milyarlarca lira, açlık sınırında yaşayan halkın cebinden çıkıyor. Bizim kaynaklarımız, emperyalist patronların önlerine serilen kırmızı halılarla ağırlanması için çarçur edilirken, bu tavizkar politikaların asıl faturası yarın savaş gerçekten kapıya dayandığında ödenecek. Eğer bu işbirlikçi siyaset engellenmezse Türkiye komşularıyla kalıcı düşmanlıklara itilecek, çok ciddi tehditlerin ortasında kalacak ve haksız savaşların lojistik üssü olarak tescillenecek.
Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerin, bu ülkenin namuslu bütün yurttaşlarının sesini kısmak istemelerinin sebebi tam olarak budur.
Memleketi sevmek lafla değil, eylemle olur diyorsak; bugün NATO’dan medet ummanın, Batı başkentlerinden demokrasi dilenmenin ne büyük bir saflık olduğunu da çoktan görmüş olmamız gerekiyor. Bunu bize Minab okul saldırısında 165 kız çocuğunu bomba atıp katlederek gösterdiler. Gazze'de yıkıntılar altına on binlercesini canlı canlı gömdüklerinde gösterdiler. Avrupa bu katliamlara sesini çıkaranı sokaklarda copladı, hapse attı. Biz gerçeği görelim diye…
Artık o boyalı liberal demokrasinin makyajı tamamen dökülmüş, ideolojik sermayesi sıfırlanmıştır.
Bugün Cumhuriyetçiler Kurultayı'nın 3 ana oturumundan birinde işte bunları konuşuyor olacağız.
“Ya NATO, ya tam bağımsızlık” diyeceğiz. Bu sözde ittifak 1952’den beri bize çok pahalıya mal oldu. Ne cinayetler, ne katliamlardan geçtik. İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Arkamızda koca bir Milli Mücadele mirası var; emperyalizmin yenilmez olmadığını bu topraklara biz kanıtladık. Cumhuriyetçiler yan yana geldikçe o barikatlar birer birer yıkılacak. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!
/././
Kafatasının göründüğü yer -Fide Lale Durak-
Görebilmek için yer değiştirmek gerekiyor. Halbuki bir adım yana kaydığımızda başka bir manzara beliriyor. Ülkenin değerlerini üretenlerle o değerlere el koyanlar arasındaki uçurum. Yoksullaşan milyonlarla servetlerini büyüten küçük bir azınlık arasındaki mesafe.
Hans Holbein (genç olan), 1533, Elçiler, Londra Ulusal Galerisi
1533 yılında Alman ressam Hans Holbein, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin sarayında çalışıyordu. Avrupa büyük dönüşümlerin içindeydi. Reform hareketleri kıtayı sarsıyor, kilisenin otoritesi tartışılıyor, yeni keşifler dünyanın sınırlarını genişletiyordu. Eski düzen çözülüyor, yenisi ise henüz kuruluyordu.
Holbein, yaşadığı çağın belirsizliklerini ve çelişkilerini olağanüstü bir gözlem gücüyle resmetti. Bugün Londra'daki Ulusal Galeri'de bulunan "Elçiler" adlı eseri de bu nedenle Rönesans'ın en gizemli ve en çok yorumlanan tablolarından biri kabul edilir.
İlk bakışta resim, dönemin gücünü ve özgüvenini temsil eder. Tabloda Fransa'nın İngiltere büyükelçisi Jean de Dinteville ile din adamı ve diplomat Georges de Selve yan yana durmaktadır. Etrafları dönemin bilgi dünyasını simgeleyen nesnelerle çevrilidir. Tablo yalnızca bir çift portresi değil, aynı zamanda anlamı hâlâ tartışılan nesnelerden oluşan bir natürmorttur. Raflarda gök küreleri, yer küreleri, astronomi aletleri, matematik araçları ve kitaplar görülür. Dönemin bilimsel gelişmeleri ve reform hareketleriyle ortaya çıkan sekülerlik ve dinsellik gerilimi nesneler aracılığıyla da kurulur.
Masanın altında ise Martin Luther tarafından bestelenmiş bir ilahi kitabı ve bir lavta vardır. Lavtanın tellerinden biri kopmuştur. Bu ayrıntının, dönemin dinsel ve siyasal çatışmalarına bir gönderme olabileceği; dinsel olanla aradaki bağın kopmasının simgesi olabileceği söylenir. Fark edilmesi zor bir ayrıntı da perdelerin arkasına gizlenmiş çarmıhta İsa figürüdür. Bir başka görüş de resimde anlatılanın, karşıtlıklara rağmen dinsellikle seküler olanın uyumlulaşması, birlikte yürümenin yolunu bulması olduğunu söyler. Resim XVI. yüzyıl Avrupa'sının kendisi gibidir: bilgiyle dolu, kendinden emin, fakat aynı zamanda gerilimlerle yüklü.
Ancak tabloyu ünlü yapan şey bunların hiçbiri değildir.
Resmin alt kısmında tuhaf bir şekil vardır. Kompozisyonun bütün uyumunu bozan, ilk bakışta anlam verilemeyen bir leke.
Resme karşıdan bakıldığında görünen kafatasıYerinizden kalkıp tabloya yandan baktığınızda ise o şeklin bir insan kafatası olduğu ortaya çıkar. Erken Rönesans’ın bir buluşu olan anamorfik perspektifle çizilmiş kafatası izleyiciye görsel bir bilmece sunar. Kafatası ancak tablonun sağ üstünden ya da sol altından bakıldığında tam formuyla algılanır ve bize şu mottoyu hatılatır: “Memento mori” yani “hatırla ki öleceksin”. Özetle tabloda üst raftaki nesnelerle gökler, alt raftaki kitaplar ve müzik aletiyle yaşayan dünya, kafatasıyla da ölüm yer alır.
Holbein’in ölçüp, biçip, ayrıntılı hesaplamalarla yerleştirdiği kafatasını neden bu şekilde resmetmek istediği ise bilinmez. Bir görüşe göre resim merdivenlere yerleştirilecektir ve resimle karşılaşacakların ilk önce kafatasını görerek etkilenmesi düşünülmüştür. Her ne sebeple yapılmış olursa olsun resim alışık olmadığımız bir bakış açısı sunar ve Holbein'in dehası da tam burada başlar.
Resme doğru açıdan bakıldığında ortaya çıkan kafatasıÇünkü kafatası gizlenmemiştir. Tam tersine, herkesin gözü önündedir. Onu görünmez kılan şey nesnenin kendisi değil, bakış açımızdır.
Bugünün Türkiye'sine bakarken insanın aklına bu tablo geliyor.
Gündemimizin büyük bölümü, Holbein'in resmindeki astronomi aletleri ve küreler gibi göz alıcı nesnelerden oluşuyor. Siyasi tartışmalar, mahkeme kararları, parti içi mücadeleler, sert açıklamalar ve bitmek bilmeyen polemikler...
Bütün bunlar elbette önemlidir.
Ama bazen asıl sorunun ne olduğunu unutacak kadar uzun süre onlara bakıyoruz.
Toplumun geleceğe ilişkin beklentisi, gençlerin yarınlarını bu ülkede kurmak istemeyişi, hakları verilmeyen işçiler, giderek ağırlaşan yoksulluk olduğu yerde duruyor. Tıpkı Holbein’in kafatası gibi… Gözümüzün önünde, yaşamın içinde ama görmüyoruz, hissetmiyoruz.
Çünkü görebilmek için yer değiştirmek gerekiyor.
Halbuki bir adım yana kaydığımızda başka bir manzara beliriyor. Ülkenin değerlerini üretenlerle o değerlere el koyanlar arasındaki uçurum. Yoksullaşan milyonlarla servetlerini büyüten küçük bir azınlık arasındaki mesafe. Gösterişli Anıtkabir ziyaretleri yapanların aslında Cumhuriyet'in ve emekçi yurttaşların asıl düşmanları oluşundaki görünmezlik.
İşte Holbein'in kafatası burada duruyor.
Gizlenmiş değil. Üzeri örtülmüş değil. Tam önümüzde. Sorun onu göremememiz değil. Sorun, bize sürekli başka tarafa bakmamızın öğretilmiş olması. Sorun herkesin aynı noktadan bakmakta ısrar ediyor olması.
Kafatası orada.
Resmin tam ortasında.
/././
'İttihatçı Ruh' ve Hz. İsa’nın 'kör olma, gör' dediği -Cangül Örnek-
Şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum: “Yeni İttihatçılık” ya da yeniden dirildiği ileri sürülen “İttihatçı ruh”, Türkiye’nin bugününü anlamamıza yardımcı mı oluyor; yoksa objektif hakikatin en kritik ögelerini örterek aslında hakikatin çarpık bir anlatımını mı veriyor?
Gazeteci Cansu Çamlıbel’in CHP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma arkadaşı Bülent Kuşoğlu ile yaptığı röportajdan sonra “İttihatçı akıl” kavramı bir kez daha tartışılır oldu. Kuşoğlu’nun dediklerini hatırlayalım: Devletin derinde bir aklı vardı ve o akıl Recep Tayyip Erdoğan’dan sonrasını planlarken CHP’ye de yeni bir şekil vermeyi uygun bulmuştu. Kayyımlığın devlet için bir beka sorununa dönüştürülerek meşru kılınmasını amaçlayan bu ifadeler, Etyen Mahçupyan’ın bir süre önce dile getirdiği “Yeni İttihatçılık” tanımını yeniden gündemimize soktu. Mahçupyan’a göre AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” vizyonu, diğer devlet merkezli ideolojilerin eskimesi nedeniyle, İttihatçılığı yenilenmiş bir içerikle geri çağırmıştı.
Şöyle alternatif bir özet de yapabiliriz: 2000’li yıllarda İttihatçılığın ruhu, Kemalizmin tabelası altında yaşıyor diyen akıl dolu (!) analizleri çok dinlemiştik. İttihatçılık aşağı İttihatçılık yukarı... Liberal ve sol liberal kalem erbabının yazdıklarından bu ve benzeri iddialar hiç eksik olmazdı. O analiz, tarihin akışı karşısında güneşe bırakılmış dondurma gibi eriyince “İttihatçı ruh” başka bedene taşındı. Buna göre Kemalist ideoloji miadını doldurmuştu. Türkiye’nin yeni duygu haline ve politikalarına uygun düştüğü için o ruh, AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” vizyonunda yeniden canlandı.
Kuşoğlu’nun sözlerinden sonra kısa süre için alevlenen İttihatçılık tartışmasına -çok var ama- bir düzeltme yaparak gireyim: İttihatçılar, farklı eğilimleri bir araya toplamadılar. İttihat ve Terakki, ANAP değildi. Türkiye’de “üç tarz-ı siyaset” aynı aydın yatağından ve aynı siyasal-tarihsel zarureti ifade eden bir bünyeden doğdu. Ek olarak, İmparatorluğu ayakta tutmak ve kurtarmak, farklı ideolojik eğilimleri birleştiren ortak nokta olduğu için aralarında müthiş bir geçişkenlik vardı. Hatta bir süre sonra geçişini durduramayıp yolunu sosyalizmde bulanlar bile oldu. Yani iki elini havada kenetleyen Turgut Özal misali, üç farklı siyasal eğilimi tek bünyede toplayarak ülkeyi satışa çıkarmak gibi bir yola girmediler. Notu burada tamamlayalım.
Gelelim Baba Bruegel’in “Körler Kılavuzu” tablosunu andıran halimize. Bu tablo pek çoğumuzun aşina olduğu önemli bir sanat yapıtıdır. Matta İncili 15:14’te İsa’nın dönemin dini liderleri için yaptığı bir eleştiriyi resmeder. Kitaba göre İsa, "Bırakın onları; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer" der.
Türkiye’nin okumuş yazmışları en az son çeyrek asırdır kör kılavuzlar önderliğinde Türkiye analizi diye rüyaya yatırıldı. Bu entelektüel kılavuzların görevi de daha fazla körleşmeydi. Başardıkları için Türkiye halkı İsa’nın da öngördüğü gibi çukura düştü. İsa’nın öngörüsünden farklı olarak bizdeki kör kılavuzlardan çukura düşmeyip soluğu Avrupa’da alanlar da oldu.
Şimdi halk (ama siyasetçi sınıfı değil) bu çukurdan sıçrayarak çıkmaya çalışırken, onu gerisin geri çukura itmeye çabalayanlar karşımıza birçok biçim ve söylemle çıkabiliyorlar. Bunlardan bazıları, şimdi de yeni rejime “İttihatçı ruh” üflendiğini söyleyerek aramızda dolaşıyor.
Şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum: “Yeni İttihatçılık” ya da yeniden dirildiği ileri sürülen “İttihatçı ruh”, Türkiye’nin bugününü anlamamıza yardımcı mı oluyor; yoksa objektif hakikatin en kritik ögelerini örterek aslında hakikatin çarpık bir anlatımını mı veriyor? Siyasette külliyen yalanla karşı karşıya kalmaya alışığız ama entelektüel yalan külliyen söylenmiyor; hakikatin belirleyici ögelerini gölgede bırakarak körleştiriyor.
Nedir bu gölgede bırakılan, hatta karartılan belirleyici ögeler?
Bugün analizini salt ya da büyük oranda, kâh aralarında karşıtlık kâh bütünleşme varsaydığı bir devlet-millet ilişkisi üzerine kuran her açıklama, ülkenin siyasal ve sosyal gerçeklerini çarpıtıyordur. Bu konuda tereddüt bile etmemek gerekir. Belki 1930’lara geri giderseniz o yıllar için böyle analizler yapabilirsiniz. Ama bakın, kör değilseniz, o yıllarda bile Panorama’yı yazan bir Yakup Kadri kadar etrafta olup bitenleri; siyaseti ve bürokrasiyi esir alan ve çürüten armatörleri, müteahhitleri, tüccarları, eşrafı görmeyi başarabilirsiniz. 1930’larda bile sadece körler görmüyordu.
Türkiye’de devletin orta vadeli düşünen aktörleri yok mudur? Vardır. Ancak onlar Türkiye’yi metafizik bir evrende metafizik ilişkilerle şekillendirmiyorlar. Ruhlarla işleri olduğunu zannetmiyorum.
Türkiye’de bugün Mahçupyan gibilerin yayılmacı ideolojik ögelerine vurgu yaptığı “Yeni İttihatçılık” sınırları genişletme sürecine eşlik ediyorsa dahi, bu sürecin sermaye yayılmasıyla alakasını kurmamak özel çaba ister. Yayılmacılığın, her örnekte olduğu gibi, devlet eliyle yürütülen bir sermayeye alan açma işlemi olduğunu sadece Türkiye örneğinde görmezden gelmek nasıl mümkün ol(durul)uyor?
Daha dün Koç Holding’in 100. yıl töreninde siyasi liderleri inci gibi yan yana dizilmiş gördüğümüzü görmeyelim mi? Rahmi Koç ve Ali Koç’un, bir yanlarına Devlet Bahçeli’yi, diğer yanlarına ise Bahçeli’nin de dahliyle Parti Genel Merkezi’ne polis operasyonu yapılan, koltuğunu terk etmesi sağlanan, her Allahın günü tutuklanmakla tehdit edilen Özgür Özel’i alarak gülüştükleri anları izledik.
Koçlar ve diğer büyük sermaye, 12 Mart askeri müdahalesinin uygun koşullarında TÜSİAD’ı kurduktan hemen sonra, Türkiye siyasetinde ve dahası devlet işlerinde büyük sermaye artık örgütlü bir güç olarak yerini almıştı. 1979’da Bülent Ecevit hükümetini deviren bu güç, 12 Eylül’den sonra iktidar alanını genişletti. İçinden TÜSİAD’ı çıkarın; askeri darbeyi de, cuntanın uygulamalarını da, Türkiye’nin yarım asrını esir alan “uzun 12 Eylül”ü de açıklayamazsınız.
Bugün sermayenin AKP hükümetine boyun eğdiğini düşünenlere karşı şunu belirtmek isterim: Sermaye sınıfı, kârlarını istediği oranda katlayamadığı, sömürüyü istediği şekilde derinleştiremediği durumda, bugünün dünyasında kendisine Türkiye dışındaki coğrafyalarda alan açamayan her iktidarı koşulsuz karşısına alır. Sermaye sınıfı için “kârına kâr katamamaktan” daha büyük korku yoktur. Çünkü onlar için asıl beka sorunu budur.
TÜSİAD bugün bir iki cılız ses çıkardıktan sonra susmuşsa, Ekrem İmamoğlu’nun sırtını sıvayıp öne sürdükten sonra ortada bırakmış ve “bu badireden sağ çıkarsa bizimdir” demişse, bunun açıklaması korku değildir. Bunun açıklaması, AKP iktidarının onlara açtığı olanakların iştah açıcılığıdır.
Birkaç hafta önce çıkan haberleri hatırlayalım. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan ve kamunun kaynaklarıyla kurulan TÜPRAŞ’a özelleştirme yoluyla el koyan Koç Holding, 2026 yılının ilk çeyreğinde TÜPRAŞ’tan elde ettiği net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2 bin 800 artırdı.
TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesi, AKP iktidarının Koç Holding’e verdiği bir iktidar hediyesiydi. Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşunu yok pahasına elde etmekten daha fazla memnuniyet duyulacak bir şey olabilir mi?
Bugün AKP iktidarı ile büyük sermayenin ilişkilerini anlamamıza yardımcı olacak şu önemli verileri Evrensel gazetesi yazarı Uğur Zengin’den alıyorum:
“TÜPRAŞ için 2025’te ödediği kurumlar vergisinin cirosuna oranı yüzde 0,31 (binde 3), Ford Otosan için ise yüzde 0,02 (On binde 2). Net kâra oranla ise sırasıyla yüzde 8,6 ve yüzde 0,5. Türkiye’de 22 bin lira asgari ücretin uygulandığı 2025’te net ücreti yaklaşık 35 bin lira olan bir işçi yıl boyunca toplam 94 bin TL doğrudan vergi (90 bin TL gelir vergisi, 4 bin TL damga vergisi) ödedi. İki şirketin fiili vergi oranı ortalama yüzde 0,16 iken, işçinin fiili vergi oranı yüzde 17,8 oldu.”
Patlayan kârlar, kuş kadar vergiler...
Şimdi şöyle soralım: Koç Holding ya da onun örgütü TÜSİAD’ın, AKP’ye karşı koymak için bir sınıf olarak hakiki bir gerekçesi var mıdır?
Nesnel gözlem bile bunlara işaret ederken, “Yeni İttihatçılık” deniyor, devlet deniyor, millet deniyor; ama ne sermaye analize katılıyor, ne de ABD.
Bu iki belirleyici etkenin görmezden gelindiği analizlerle 1900’lerin başında dolanıp duranları, bugüne ruh beğenenleri ciddiye almayı bırakalım.
Çünkü Türkiye’nin dününü ve bugününü devlet-millet ilişkisi üzerinden okuya okuya kör olduk.
/././
Yükseköğretimde yasal karmaşa!-Rıfat Okçabol-
AKP sözcüsü Ömer Çelik’in 25 Mayıs’ta, bu son kararın ‘kamu yararı’ gözetilerek verildiğini açıklaması da insanı şaşırtıyor. 21 Mayıs’ta olmayan kamu yararının 24 Mayıs’ta nasıl ortaya çıktığını anlamak kolay olmuyor!
İki hafta önce İstanbul Bilgi Üniversitesi (İBÜ) üzerinden yaşananlar, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası ile bu yasanın uygulanma biçimini yeniden gündeme getirdi.
Bu bağlamda İBÜ son yıllarda belirli bir niteliği yakalamışsa da, yasal açıdan sorgulanan bir geçmişi bulunuyor.
Bilindiği gibi Anayasa’ya göre vakıflar, kâr amacı gütmeyen üniversite açabiliyor. İBÜ de, 7 Haziran 1996’da Resmi Gazete'de yayımlanan yasa ile Latif Mutlu tarafından 1994’te kurulan Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı'nın girişimiyle kuruluyor. Bu üniversite, Portsmouth Üniversitesi ve Londra Ekonomi Okulu gibi yurt dışı kurumlarla işbirliği yaparak öğretime başlıyor! Haliç kıyısındaki Osmanlıdan kalma Silahtarağa Elektrik Santrali, AKP tarafından 2004’te bu üniversiteye tahsis ediliyor.
İBÜ, Kasım 2006’da, bir Amerikan kuruluşu olan Laureate Education Inc.’ın yönetimine giriyor! 22 Kasım 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesine göre ise, Amerikalılara satılıyor! Bu gelişim üzerine 1995-2003 yılları arasında YÖK başkanlığı yapan Prof. Dr. Kemal Gürüz, “Bilgi'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarına karşı ikinci emrivaki girişimi. Hatırlarsınız, ilki, o zaman kamuoyunda ‘korsan üniversite’ olarak nitelendirilen ISIS girişimiydi. Ben o dönemin YÖK Başkanı olarak, Bilgi'nin bir vakıf üniversitesine dönüşmesinin önünü açarak kendilerine yardımcı ve destek oldum. Bilgi'nin bugünkü bu girişiminin hedefi ise, artık kanunlar değil, doğrudan Anayasamız” (Güçlü, 2006: 19) diyor. Bu ifadeden bir yandan K. Gürüz’ün yasalara aldırmayıp İBÜ lehine davrandığı anlaşılıyor. Öte yandan da Anayasa karşıtlığı bir durum olsa da, yetkililerin bunu göz ardı ettiklerini düşündürüyor!
Odatv’ye göre (22 Mayıs 2026), Ergenekon-Balyoz kumpaslarının yaşandığı dönemde, Murat Belge, Mete Tunçay, Asaf Savaş Akat ve Soli Özel gibi liberal kişiler İBÜ kadrosunda yer almış. Liberal, askeri vesayet karşıtı ve ikinci cumhuriyetçilerin buluşma alanına dönüşmüş. Laureate Grubu ile işbirliği sonrasında 80 kadar üniversiteyle işbirliği yapılmış olsa da, bu grubun bazı pazarlardan çekilmesi üzerine İBÜ’nün satışı gündeme gelmiş.
Anayasaya göre kâr amacı gütmeyen bir vakıf üniversitesinin satışının söz konusu olmaması gerekirken, Can Holding bu üniversiteyi 2019 yılında 90 milyon dolara satın alıp Bilgi Eğitim ve Kültür Vakfı'na destek olmuş! Can Holding’e karşı başlatılan soruşturma kapsamında, üniversitenin hakları 11 Eylül 2025’te Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilmiş.
Nedense bu devirden 14 ay sonra 22 Mayıs 2026 günü Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İBÜ’nün faaliyet izni kaldırılıyor.
Böylesi bir karar, bir bakıma üniversitenin, bir eğitim kurumu olarak değil de, alınıp satılan bir şirket olarak algılandığını gösteriyor. Bu karar alınırken üniversitedeki idari personelin, 1.000 kadar akademisyenin ve 22.000 kadar öğrencinin birer meta durumuna düşmesi, kabul edilebilir bir durum olmuyor. ‘Eğitim’ anlayışıyla da bağdaşmıyor.
Bu karar sonrasında İBÜ’deki öğrencilerin, garantör durumunda olduğu söylenen Mimar Sinan Üniversitesi’ne aktarılacağının açıklanması da, on bin kadar öğrencisi olan Mimar Sinan Üniversitesi’nin buna ek olarak 22 bin öğrenciyi nasıl alacağı sorusunu gündeme geliyor.
İBÜ’nün faaliyet izninin kaldırılması, 15 Temmuz 2016 Fetöcü darbe girişimi sonrasında, 23 Temmuz 2016’da 667 sayılı OHAL Kanun Hükmünde Kararname ile 15 vakıf üniversitesinin, kapatıldığını akla getiriyor! O zaman 15 vakfın çalışanları Fetöcü sayılıp işten atılmışlarken İBÜ çalışanlarına ne olacağı konusunda bir açıklama yapılmıyor!
22 Mayıs 2026 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı'nda, “Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 11. maddesi gereğince” dendiğinden ilgili yasa maddesine göz atanlar, şaşırıyor. Çünkü yükseköğretim yasasında 1983 yılında kabul edilen Ek 11. maddenin ilk paragrafında, “Vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumlarında, beklenen eğitim – öğretim düzeyinin yetersizliğinin Yükseköğretim Kurulunca tespit edilmesi ve durumun düzeltilmesi için gerekli uyarı ve önerilerin sonuçsuz kalması halinde bu kurumun faaliyeti Yükseköğretim Kurulunca durdurulur” diyor. Bu durumda, 23 Temmuz 2016’da 15 vakıf üniversitesinin OHAL kararıyla kapatılması, yasal açıdan tartışmalı oluyor!
Şaşkınlık 11. ek maddeye yapılan eklemeleri görünce daha da artıyor. Çünkü bu Ek 11. maddeye 2014, 2016, 2018, 2020, 2023 ve 2025 yıllarında 15 kadar ek fıkra eklendiği görülüyor! Bu 11. ek maddenin üçüncü paragrafında yer alan ve 20 Ağustos 2016’da kabul edilen Ek fıkrada ise: “Yapılan denetimler sonucu faaliyet izninin kaldırılmasını gerektiren durumlar tespit edilen vakıf yükseköğretim kurumları ile kurucu vakıflarına kayyım atanan vakıf yükseköğretim kurumlarının faaliyet izni, Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırılır” diyor! Bu maddeye göre, nasıl oluyorsa bir vakıf üniversitesinin faaliyet izninin kaldırılması için herhangi bir neden göstermek gerekmiyor!!!
Ek 11’inci maddede, vakıf üniversitelerinin çalışma iznini iptal yetkisinin hem YÖK’e hem de Cumhurbaşkanına verilmiş olmasının ne anlama geldiğini hukukçulara sormak gerekiyor.
Bu arada 2547 sayılı yasayı gözden geçirenler, bir başka şaşkınlıkla karşılaşıyor: Anayasa Mahkemesi’nin 2547 sayılı yasada yapılan onlarca değişikliği iptal ettiği, 1985, 1987, 1999 ve 2007 yılları dışında 2547 sayılı yasanın her yıl ve bazen de aynı yılda birkaç kez değiştirildiği görülüyor. Bu denli değişikliğe uğramış olan bir yasanın, yasal niteliğini herhalde sorgulamak gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı Kararı üzerine, yüksek bedeller karşılığında İBÜ’ye girmiş çoğu varlıklı öğrenciler, anında üniversiteyi işgal ediyor. Polis işgalcilerle uğraşırken, 24 Mayıs 2026 tarihli bir başka Cumhurbaşkanlığı Kararı ile “Yükseköğretim Kurulu’nun yazısı üzerine, 21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı yürürlükten kaldırılıyor.”
AKP sözcüsü Ömer Çelik’in 25 Mayıs’ta, bu son kararın ‘kamu yararı’ gözetilerek verildiğini açıklaması da insanı şaşırtıyor. 21 Mayıs’ta olmayan kamu yararının 24 Mayıs’ta nasıl ortaya çıktığını anlamak kolay olmuyor!
Bu karar değişikliği, insana ister istemez, “Varlıklı kesimin tepkisi mi etkili oldu” dedirtiyor!
Şimdilik İBÜ kurtulmuş olsa da, yükseköğretimin bırakın yönetimini yasal hali bile insana umut vermiyor.
/././
Otobüs durağı, otel odası, devlet aklı -Alpaslan Savaş-
Kentin en işlek duraklarından birine yapıştırılmış bu ilanın, önünden geçen her insanın suratında tokat gibi patlaması gerektiğini biliyorum. Durdum ve fotoğrafını çektim. “İcralık emekliye kredi çıkarılır!”
Otobüs durağı deyip geçmeyin, şehrin aynasıdır.
Ülkeyi anlamak istiyorsan, durakta birlikte otobüs beklediğin insanlara göz ucuyla bakmalısın. O zaman görebilirsin hiç eksik olmayan yorgunluğu, içten içe birikmiş öfkeyi, zaman zaman taşınan heyecanı. Orada anlarsın şehrin ruh halini.
Bir de halkın panosudur otobüs durağı. İhtiyacı neyse onu bulduğu ya da paylaştığı ilan panosu.
“Dolgun maaş, artı sigorta, artı yol ve yemek”.
CV istemez, diploma sormaz. Dolgun maaş asgari ücrettir, daha fazlası değil. Yol, yemek, sigorta dediği, ödenip ödenmeyeceği patronun insafına bağlıdır. Otobüs durağındaki iş ilanında her şey çok açıktır.
Düz kâğıda tek cümle “sahibinden 2+1 kiralık daire”, altına bir de telefon numarası, o kadar. Durağa yapıştırılmışsa, dairenin öğrenciye de kiralanabileceği bilinir. Fiyatın yazmaması, evin pek de iyi durumda olmadığı, gittiğinde üç beş kuruş pazarlık edebileceğin anlamına gelir.
“Kayıp Kedi: Ponçik” ilanında resmini gördüğün o sevimlinin hangi tarihte, hangi saatte, hangi sokakta kaybolduğunu öğrenir, karşına çıktığında heyecanla eve dönmesini bekleyen sahibini araman gereken numarayı görebilirsin.
Şimdi çoğunlukla camlı bölmelerine süslü reklam panoları yerleştiriyorlar. Belediye hizmetlerinin piyasalaşmasının sonucudur. Bazen özelleştirilen bir kamu işletmesi, bazen ihaleye çıkarılan bir maden sahası, bazen de otobüs durağının içinde yerleştirilen ilan panosu. Kamu kaynağı yağmalamanın türlü türlü yolu var.
Ama ne yapsalar da halkın durağında halkın ilgisini reklam panoları değil, hâlâ camekanın ortasına yapıştırılan o ilanlar çekiyor. Çünkü gerçek, o ilanlarda.
O gerçekliğin en ağırına tanık oluyoruz şu sıralar. Şöyle yazıyordu dün önünden geçtiğim bir otobüs durağının camına yapıştırılmış el ilanında:
“İcralık emekliye kredi çıkarılır”
Altında bir cep telefonu numarası var.
Yanında “16 bin ve 250 bin TL, anında kredi” yazan biraz daha küçük açıklayıcı bir not.
Durağın camının tam ortasında. Öylece duruyor.
Bu gerçek bir ilan mıdır, yoksa bir dolandırıcılık şebekesinin işi midir bilmiyorum, bunun önemli bir ayrıntı olduğunu da düşünmüyorum. Sadece kentin en işlek duraklarından birine yapıştırılmış bu ilanın, önünden geçen her insanın suratında tokat gibi patlaması gerektiğini biliyorum.
Durdum ve fotoğrafını çektim.
“İcralık emekliye kredi çıkarılır!”

Daha birkaç ay önce Ankara Ulus’taki ucuz otellerin paylaşımlı odalarında yaşayan emeklilerin haberlerini yayınlamıştık soL’da. İçlerinden biri artan kiraları karşılayamadığı için 3 yıldır otelde kaldığını söylüyordu. Adı Fatih. Onunla aynı odayı paylaşan Abdullah ise, en son kişi başı 100 lira verip banyo yaptıklarını eklemişti.
Otobüs durağındaki “icralık emekliye kredi” ilanı İzmir’den. Orada da emekliler Basmane’deki yıldızsız otel odalarını paylaşıyor. 250-300 lira arasında değişen odalar için otellerin “ömürlük check-in” yaptığını yine soL’dan okuduk.
Bu düzenin emeklileri yaşlı kategorisinden açığa aldığını biliyoruz. Yaşlı düşmanlığı, karşısında mücadele yürüttüğümüz bir somutluk artık.
Fakat konu emekli yoksulluğunun ötesine çoktan geçti Türkiye’de. Önceki gün TÜİK açıkladı, halkımız aile bütçesinden en fazla payı kira ve konut harcamalarına ayırmak zorunda kalıyor. Onu ulaşım harcaması izliyor.
Daha beteri, gelirden en düşük payı alan yüzde yirmi, gelirinin dörtte üçünü gıdaya, kiraya ve ulaşıma ayırıyor. Yani nüfusun önemli bir bölümü eline geçen geliri karnını doyurmak, bir yerden bir yere ulaşabilmek ve barınabilmek için harcıyor.
Halkın bir numaralı sorunu haline gelen hayat pahalılığı ve geçim derdi, yanlış ekonomi programı nedeniyle diyorlar? Geçelim bunu. Öyle olmadığını Ankara’da direnen Doruk, Trakya’da direnen Özşen maden işçilerine biraz kulak veren herkesin anlaması gerekir artık. Memleketin madenine devletin gözetiminde çöken holdingler işçileri kelle koltukta üç kuruşa çalıştırıyor, bir süre sonra ücret ödemekten vazgeçiyor sonra işçi hakkını isteyince devletin polisi jandarması “kanun var nizam var, hakkını sokakta arama” diye sopayı çıkarıyor.
Kanun da nizam da sermaye sınıfının.
Devlet teşvik veriyor şirketlere. Geçen ay Erdoğan bir yenisini müjdeledi. Vergi indirimleri, borç silme, imtiyaz, ne ararsan var içinde paketin. Adını “vatandaşlık maaşı” diye uydurdukları başka bir paket de eş zamanlı müjdelendi. Bu da zorda olan yoksullar içinmiş. Aslında yeni bir sadaka türü bu.
Zor ekonomik şartlarda hükümetimiz tüm kesimlere destek olmak için tüm olanakları seferber ediyormuş falan. Bakanların ağzında bu cümleler.
Tamamı devletle sermaye arasındaki ilişkinin görünür halleridir. O ilişki patrona ülkenin tüm kaynaklarını açıp emekçilere açlık sınırında yaşamı sadakayla desteklemektir. Madencinin ödenmeyen ücreti, verilmeyen tazminatıdır. Otobüs durağında “icralık emekliye kredi çıkarılır” ilanıdır. Evine giren gelirin hayatını devam ettirebilmek için gerekli olan temel yaşamsal ihtiyaçlarını ancak karşılamasıdır. Çoğunda bunu bile karşılayamadan açlık ve yoksulluk sınırlarında yaşamaya çalışmandır. Milyonlar bu haldeyken şirket sahibi bir avuç ailenin zenginlik içinde yaşamını sürdürmesi, bu zenginliği kendisinden sonra gelecek kuşaklarının da sürdürecek olmasıdır. Bunun için uluslararası tekellerin örgütü NATO ile ilişkileri iyi tutmak, yeni sömürü alanlarında kârlı işbirlikleri yapmaktır. Bu yüzden savaş çıkarmaktan çekinmemektir. Kimi zaman ileri demokrasi, kimi zaman ‘mutlak butlan’dır.
Son günlerde devlet aklı aranıyor ya her şeyin altında.
Aradığınız devlet aklına biz sermaye egemenliği diyoruz. Her taşın altından çıkıyor. CHP genel merkezinden de İzmir’deki otobüs durağından da.
/././
‘Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim’-Atilla Özsever-
3 Haziran, büyük dünya şairi komünist Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümüdür. Nâzım, bundan 63 yıl önce dünyamızdan ayrılmıştı. Onun günümüze de ışık tutan “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim” şiirini hatırlatarak Nazım’ı bir kez daha analım…
Bu satırları, 3 Haziran’da yazıyorum. Büyük şairimiz komünist Nâzım Hikmet, bundan 63 yıl önce 3 Haziran 1963’te dünyamızdan ayrılmıştı. Yazımıza, onun günümüze de ışık tutan bir şiiriyle başlayalım:
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:
çürüyen diş, dökülen et,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…
Nâzım Hikmet’le ilgili birçok kitap yazıldı, birçok söz söylendi. Türkiye’de daha çok şair kimliği öne çıkarıldı. Nâzım’ın edebiyata katkısı, Türkçeye getirdiği yenilikler, yurtseverliği, barışa ve hasrete dair şiirleri ve aşkları da bolca anlatıldı.
Komünizme sevdalı
Evet, Nâzım Hikmet tabii ki büyük bir dünya şairidir ancak onun esas kimliğini savunduğu ideolojisi belirler. Nitekim Nâzım bunu şöyle anlatır (Yıldız Sertel: Nazım Hikmet ve Serteller, Everest Yayınları, 2008):
“ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret…”
Ve Nâzım, karısı Piraye’ye hapishaneden yazdığı bir mektupta, şunları dile getirir:
“Ben kalbimde iki sevgiyi beraber taşıyorum. Sana olan aşkım ve davam. Bu ikisini birbirinden ayıramam”.
Sonuç itibariyle Nâzım Hikmet’in komünist kimliğini her zaman öne çıkarmak gerekir. Şimdi onun yaşam yolculuğunu, insani yönlerini de ortaya koyarak bu ölüm yıldönümünde kısaca hatırlamaya çalışalım.
Anadolu’ya geçiş
Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik’te doğar. 1917 yılında Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’ne girer ve okulu bitirir. Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanır. Ancak sağlık nedenleriyle askerlikten “çürüğe” çıkarılır.
1921 yılında Milli Mücadele'ye katılmak için yakın arkadaşı Vâlâ Nureddin ile birlikte İnebolu üzerinden Ankara’ya gideceklerdir. İnebolu’da Almanya’daki Spartakist hareketine katılan sosyalistlerle tanışır, onlardan etkilenir.
Nâzım ve Vâlâ, daha sonra Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ya varırlar. Matbaa Müdürlüğü tarafından gençliği Milli Mücadele'ye çağıran şiirler yazması istenir. Takip eden günlerde Nâzım Hikmet Türkçe öğretmeni, Vâlâ Nureddin ise Fransızca öğretmeni olarak Bolu’da görevlendirilir.
Öğretmenlik görevi onları pek tatmin etmez, sosyalizm heyecanı ile rotayı Sovyetlere doğru çevirirler. 19 yaşındaki Nâzım, Bolşevik Devrimi’ne büyük bir heyecan duyar.
Sovyetler’e gidiş
Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği’ne gitmek için Trabzon’dan Batum’a yolculuk eder. 1922 yılında Moskova’da “Doğu Ülkeleri Emekçileri Komünist Üniversitesi”ne kaydolur. Aynı yıl Nüzhet Hanım’la evlenir.
1923’te de Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) üye olur. Ekim 1924’te TKP üyesi olarak Türkiye’ye gelir. Nâzım Hikmet, 1924’te dönemin sosyalist dergisi Aydınlık’ta yazdığı yazılarda, Türkiye’de sayısal yönden çoğunlukta olmasa bile bir işçi sınıfının varlığının söz konusu olduğunu, sınıfın örgütlenerek ve siyasette ağırlığını ortaya koyarak sosyalizm yolunda yürümesi gerektiği görüşünü savunur.
Bu arada dünya görüşü farklılıkları nedeniyle Nüzhet Hanım’dan ayrılır. Hakkında dava açılıp aranmaya başlayınca 1925 yılının sonuna doğru tekrar Sovyetler Birliği’ne döner.
Daha sonra Türkiye’ye geldiğinde Piraye ile tanışır, Mart 1933’te TKP davasından tutuklanır. Ağustos 1934’te hapisten çıkar, 1935 yılında da Piraye ile evlenir. Piraye’nin eski eşinden iki çocuğu vardır. Mehmet Fuat o sırada 4 yaşında, ablası Suzan ise 6 yaşındadır.
Nâzım, her iki çocuğunu Robert Kolej’e kaydettirir. Ancak çocuklar kolejin hazırlık okulunda bir yıl okuyabilirler. Nâzım Hikmet, tekrar cezaevine girdiği için para ödeyemez ve çocukları normal okula gitmek zorunda kalır. Nâzım, Piraye’nin çocuklarının üvey babasıdır, ancak gerçek babası gibi davranır.
Che’nin mektubunda Nâzım
Nâzım Hikmet’in Bursa’daki ilk hapisliği döneminde karısı Piraye’ye yazdığı bir şiirde, idam cezası aldığı takdirde idam sabahında kendisini şöyle anlatır:
Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim…
Küba Devrimi’nin liderlerinden Ernesto Che Guevara’nın Havana’daki evinin kapısında bulunan tabelada, karısına yazdığı mektuptan şöyle bir alıntı vardır:
“Bundan sonra ölümümü bir hayal kırıklığı olarak görmeyeceğim, tıpkı Hikmet gibi: mezara yalnız yarım kalmış bir şarkının kaderini götüreceğim”.
Görüldüğü gibi Che, karısına yazdığı mektupta Nâzım Hikmet’in “Karıma Mektup” adlı şiirinden böyle bir alıntı yapmıştır (Haluk Oral: Nâzım Hikmet’in Yolculuğu, İş Bankası Yayınları, 2019).
Yurtdışına kaçış
Tekrar Nâzım’ın yaşam yolculuğuna dönecek olursak; Hikmet, 1930’lu yıllarda İstanbul’da bulunduğu sıralarda şiirler yazar, romanları yayınlanır. 1938 yılında “Harp Okulu Olayı” ve “Donanma Davası” nedeniyle askeri öğrencilere “komünizm propagandası yapmak” ve “askeri personeli isyana ve ayaklanmaya teşvik suçlarından” toplam 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilir.
Bu iki davada da somut deliller yoktur, Nâzım gerçekten çok ağır bir ceza ile karşı karşıyadır. Annesi Celile hanımı, dayısı Ali Fuat Cebesoy’a (Mustafa Kemal Paşa’nın Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşıdır) gönderir, fakat bir sonuç alınmaz.
Nâzım Hikmet, gerek yurtiçi, gerekse yurtdışında sürdürülen bir kampanya sonucu 1950 yılında çıkarılan bir afla 13 yıl 5 ay süren hapislik sonrasında özgürlüğüne kavuşur. Piraye’den boşanıp Münevver’le evlenir. 26 Mart 1951’de Mehmet isimli oğlu dünyaya gelir. Ancak yeni doğan oğluyla 2 ay 22 gün birlikte kalacaktır.
Bu arada askere alınmak istenir. Oysa Nâzım, Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu’nda okumuştur, yani askerlik görevini yapmıştır. Fakat DP (Demokrat Parti) iktidarı, bu durumu askerlikten saymadığı için yeniden askere almak ister. Komünist olması nedeniyle Sabahatttin Ali örneğinde olduğu gibi ortadan kaldırılma, öldürülme riski vardır. 17 Haziran 1951’de yurtdışına kaçmak zorunda kalır.
'Aşk adamı'
Nâzım Hikmet, 1955’te Vera Tulyakova ile tanışır ve ona aşık olur, Münevver’den ayrılır. Kalp hastası olduğu için doktorlar ona “Evlenirsen 3 yıl, evlenmezsen 10 yıl yaşarsın” derler. Aşk adamı Nâzım, aşık olarak yaşamayı seçer.
Hikmet, kalp hastası olduğu için 1960 yılında Vera’yla evlenmeden önce vasiyetini yazar. Bu vasiyetinde mirasının yüzde 75’ini oğlu Mehmet’e bırakır, yüzde 25’ini de TKP’ye bağışlar. Ancak doktorların dediği gibi sadece üç yıl yaşayıp 3 Haziran 1963’te bu dünyaya veda eder...
Üç türlü yaşamak
Nâzım Hikmet, yaşamakla ilgili düşüncelerini Vâlâ Nureddin’e şöyle açıklar (Mehmet İnanç Turan: Nâzım’ı Nâzımca Anlamak, İzan yayıncılık, 2020):
“Üç türlü yaşamak var: Birincisi yaşadığının farkında olmaksızın, yani yaşadığını idrak etmeden (kavramadan) yaşamak, insanların büyük çoğunluğunda olduğu gibi. İkincisi, hangi şartlarda olursa olsun yaşamak bir saadettir: düşünmek, dokunmak, sevmek, dövüşmek, görmek, işitmek, çalışmak, işkence çekmek, nefret etmek, hasılı (kısacası) bütün bu maddi ve manevi şeyler bir saadettir, güzel şeydir. Üçüncüsü, yaşamak sadece bir vazifedir, verilmiş bir sözü yerine getirmektir.
Benim için yaşamak denilen hadise, ister hapiste olayım, ister dışarıda, ister sevgilinin eli elimde ay ışığını seyredeyim, ister hapishanedeki odamın tavanında yürüyen tahtakurusuna bakayım, yaşamak bir saadetti. Sanırım, Türk edebiyatında ‘Yaşamak ne güzel şey’ diyen ilk şair kulunuz benim”.
İşte bir 3 Haziran’da kaybettiğimiz komünist şairimizin davası uğruna yaşadığı hayat, her türlü zorluğa karşın yaşama ümitli bakışı ve ömrünün hikayesi özetle böyle…
/././
soL


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder