soL "KÖŞEBAŞI" -3 Haziran 2026-

TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek-

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV YDK'sinde Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. 

Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.

1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.  

Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.

Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.

Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.

Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.

AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?

AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.

19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.

Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.

Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.

AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.  

CHP’yi iktidar mücadelesinden düşürmek için bu partinin başına kayyım atanmasına tepki gösterenler arasında, yukarıda yeni sol olarak andığım sivil toplumcu liberal sol isimlerin ve çevrelerin de bulunmasına, herhalde, tarihin bir ironisi demek lazım. 

Bir sivil toplumcu olarak Kemal Kılıçdaroğlu

Aslında onların 1990’lar boyunca yükselttikleri sivil toplumculuk esasen bir egemen sınıf projesiydi. Bu yönüyle, solun iktidar hedefinin muğlaklaştırılması, partili siyasetin dağıtılması halkın örgütsüzleştirilmesi projesinin önemli bir ayağıydı. Ancak bundan ibaret değildi.

Zaman içinde sivil toplum adı altında başka mücadeleler de verilir oldu. AKP-Fethullah ortaklığının sermaye ile eşgüdüm halinde rejim değişikliği için etüdler yapabilmek ve bu konuda gündem oluşturmak için ortak platformlara ihtiyaç vardı. Bu platformlardan biri de Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı (TESEV) oldu.

İşte bu süreci iyi okuyarak kendisine konum yaratan isimlerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişini kazıdıkça elde ettiğimiz bazı verileri bir araya getirelim.

Bu zat, Ahmet Kekeç’in tanıklığına göre 1994’te Cem Boyner tarafından kurulan Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte hareket ediyordu. 1999 yılında SSK’dan Genel Müdür olarak emekli oldu ve aynı yıl Bülent Ecevit’in DSP’sinden milletvekili olmak istedi. İddialara göre Ecevit kendisini “meçhul” olarak değerlendirmiş ve Kılıçdaroğlu istediği vizeyi alamamıştı. Bunun üzerine bir sonraki genel seçimde soluğu CHP’de aldı ve 2002 yılında milletvekilliği hayalini gerçekleştirdi.

Ancak küçük bir inceleme, onu CHP genel başkanlığına taşıyacak ilişkileri daha önce kurduğunu gösteriyor. YDH’de Can Paker gibi isimlerle birlikte olan Kılıçdaroğlu, daha sonra da bu çevreyle yol yürüdü.

Büyük sermayenin önemli düşünce kuruluşlarından TESEV’e Nejat Eczacıbaşı’nın istediği üzerine üye olduğunu kendisinden öğreniyoruz. Bu üyeliğin tam olarak ne zaman gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi yok. Eczacıbaşı tarafından 1961’de kurulan TESEV’in bir vakıf olarak yeniden yapılanması 1994 yılında. TESEV’in Vakıf Senedi’nde 2001 öncesi mütevelli heyeti üyeleri arasında 183. sırada onun ismini görüyoruz. Çok yüksek ihtimalle sivil toplumculuğun zirve yılları olan 1990’ların ikinci yarısında yani henüz SSK’nın başındayken büyük sermaye ile aynı örgütün üyesi olmak istedi.

Ancak TESEV sıradan bir sivil toplum örgütü değildi.

Vakıf senedindeki bilgilere göre yönetiminde Can Paker, İshak Alaton, Osman Kavala, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Ethem Sancak, Faruk Süren, Cüneyd Zapsu, Feyyaz Berker, Bülent Eczacıbaşı gibi büyük sermaye gruplarının önemli isimleri yer alırken az sayıdaki üst düzey bürokrat da TESEV’in mütevelli heyetine üye olmuştu. Vakıf senedinde ismi mütevelli üyesi olarak verilen 300 kişi arasındaki bürokratların kimler olduğunu yapay zekaya sorduğumda bana 13 kişilik bir liste verdi. Listeye emekli diplomatları dahil etmemesini istemiştim. Bu liste incelendiğinde listedeki isimlerin pek çoğunun eski bürokrat olduğu ve bürokrasideki kariyerlerini tamamladıktan sonra uzun yıllar aktif siyasal hayatın içinde oldukları, hatta hükümetlerde üst düzey görevler üstlendikleri görülüyor. Kılıçdaroğlu, hâlâ üst düzey bir bürokrat iken TESEV’e üye olmuş ya da üyeliğinden kısa süre önce üst düzey bürokrasiden emekli olmuş tek isimdi. Açık bilgi olmadığı için tahminde bulunuyoruz.

TESEV’in bir diğer önemli özelliği 2000’lerin ortasından itibaren faaliyetlerinin neredeyse tamamının George Soros Vakfı tarafından finanse edilmesiydi. Bu mali ilişkiyi mümkün kılan ise, AKP iktidarının 2004 yılında yaptığı bir değişiklikle vakıfların uluslararası fonlar almasını kolaylaştırmasıydı.

Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Çünkü 2000’lerin ortasından itibaren TESEV, rejim kavgasında orduyu sıkıştırmak isteyen Fethullahçılara demokratikleştirme, güvenlik reformları, asker-sivil ilişkileri gibi konularda tartışma yaratan raporlar yazdırmaktaydı. Fethullahçılar TESEV’de rapor yazarken Ergenekon süreci sürmekteydi. Kılıçdaroğlu ise bu dönem boyunca TESEV üyeliğini sonlandırmamıştı.

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun TESEV üyeliğinin nasıl ortaya çıktığını hatırlatmak istiyorum ki Türkiye siyasetinin nasıl bir bataklığa dönüştüğü anlaşılsın.

Kılıçdaroğlu’nun bahsini geçirmediği TESEV üyeliğini o zamanlar başında bulunduğu Gerçek Gündem’de belgeli olarak haberleştiren kişi, şimdi Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanmasını kutlamak için CHP’nin kapısında davul çalan Barış Yarkadaş’tı. Belgeyi Yarkadaş’a Gürsel Tekin’in verdiği ileri sürülüyordu ancak bu iddianın doğruluğu bilinmiyor. Kesin olan, Yarkadaş’ın 13 Kasım 2011 tarihli Gerçek Gündem köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nu ideolojik olarak TESEV etkisinde olmakla eleştirdiği bir yazı yazmış olduğudur. Yazı, muhtemelen Yarkadaş’ın CHP milletvekili olması üzerine silindiği halde farklı yollardan yazıya ulaşmak mümkün. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz o günkü CHP tarafından hızla yalanlanmış ve ardından Kılıçdaroğlu bizzat itiraf edene kadar çeşitli tartışma ve spekülasyonlara konu olmuştu. O sırada Fethullahçıların önde gelen savunucularından Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu ile Açık Toplum Enstitüsü Türkiye temsilcisi Hakan Altınay’ın çok yakın dost olduklarını, TESEV üyeliğinde de bir gariplik olmadığını savunuyordu. 

TESEV’cilerin iki siyasetçisi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV Yüksek Danışma Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. Koçlar her zamanki gibi ortada kendi soyadlarıyla görünmüyorlar. Soyadlarını perde arkasında tutmak için işlerini Eczacıbaşılara, Feyyaz Berkerlere ya da İnan Kıraç’a yaptırıyorlar.

Hayatın her alanında olduğu gibi, hatta belki tüm alanlardan daha fazla siyasette ilişkilerin, doğru ilişki ağlarıyla donanmış olmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok. Bilindiği gibi, geçmişte bu tür sivil toplum örgütlerinin iktidar mücadelelerindeki rolüne işaret etmek “komploculuk” olarak yaftalanırdı. Yeni sol, ağ analizi yapmayı sevdiği için “buyurun, size ağ analizi” diyelim.

Sonuç olarak, Fethullahçılar Deniz Baykal’ı kaset komplosuyla CHP’nin başından alırken onun yerine iyi tanıdıkları birini geçirmek istediklerinde, büyük sermayenin de onay vereceği bir isim olarak Kılıçdaroğlu’nu gözlerine kestirmeleri hiç de zor olmamış olmalı.

Şimdi, bürokrasiden sivil toplumculuğa oradan genel başkanlığa ve son olarak kayyımlığa uzanan bir siyasi portre önümüzde duruyor. Bu hikaye, hem dermansız bir muhterisin, pragmatik bir Brutüs’ün yükseliş ve düşüş öyküsü hem de sermayenin sivil toplumculuğu bir iktidar ağı örmek için nasıl kullandığını, buralardan geçirerek test ettiği muhterisleri nasıl siyasete kadro olarak ihraç ettiğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını daha çok birleştirmemiz lazım.

Lazım ki “Kılışdarlar” nasıl yaratılıyor; uyanalım.

/././

Yeni Soğuk Savaş vakıfçılığında yeni eşik: İsrailsevicilik -Tevfik Taş- 

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak ödül icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Sermayenin muhtelif adlarla partileri olduğu gibi, sermaye partilerinin de muhtelif ad ve işlevlerle donatılmış vakıf ve dernekleri vardır. Egemen sınıfların çıkarları için örgütlenmiş bu vakıf ve dernekler yalnızca ciddi mali bütçeler değil, aynı zamanda kalifiye sermaye uşaklarını da envanterlerine kaydetmişlerdir. Soğuk Savaş vakıfçılığının ayrıksı yerini bir kenara yazmakta büyük yarar vardır. Avrupa'yı saran faşist barbarlığın Kızıl Ordu sayesinde ezilmesinden sonra ideolojiler savaşına start veren emperyalist dünya, anti-komünist saldırganlığını ideolojiler üstü göstermek için totalitarizm teorisini dolaşıma sokarak, sosyalist dünyanın ideolojik kuşatmasında dernek ve uluslararası vakıflara büyük yatırım yapmıştı. Soğuk Savaş vakıfçılığının reel sosyalizmin çözülmesi sürecinden sonra biçim değiştirerek de olsa hız kesmeden devam ettiğini saptayabiliyoruz.

İşte bu kriterlere haiz vakıflardan biri de liberal siyasetçi Gerhart Baum ve eşi Renate Baum adına peydahlanan Gerhart ve Renate Baum Vakfı faaliyete başlamıştı. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Ödüle layık görülenler

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Daha önce bu ödül, 2019'da Ahmad Mansour'a verilmişti. Ahmad Mansour, Filistinli bir Alman yurttaşı. Arap toplumundaki ''otoriter eğilimler'' üzerine gerekçelendirdiği kıytırık incelemeleri ile değil, Alman ana akım medyasının İsrail borazanları tarafından cilalanması ile ün yaptı. Aynı zamanda İsrail pasaportu da taşıyan Mansour, İsrail muhipliğinde o kadar ileri gitmiştir ki, polis koruması olmadan insan içine çıkamamaktadır. Zaten bu durum da Ahmad Mansour'un ''Arap toplumuna içkin olan şiddet eğilimi'' tezini (!)  doğrulamıyor muydu! İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım siyasetini savunabilecek kadar kişiliksiz bir işbirlikçi portresidir ödül sahibi Ahmad Mansour.

Alman sömürge vakıfçısı Gerhart Baum'un ödüllerinden biri 2021 yılında yine Almanya'da yaşayan Beyaz Rusya vatandaşı ''renkli devrimci'' Maryja Kalesnikawa'ya verilmişti. Ana akım medyada kullanım değeri şimdilik bir kenarda tutuluyor. Bundan dolayı henüz sesi sedası çıkmıyor. Beyaz Rusya'ya dönük olası bir operasyonda ideolojik saldırı malzemesi olarak bekletiliyor.

Sözü edilen ödüle 2022 yılında layık görülen bir başka isim ise Katja Peroskaya adında bir Ukrayna-İsrail yurttaşı. Peroskaya da Almanya'da yaşıyor. Ve Rusya'ya karşı Alman kamuoyunu kışkırtmak için elinden geleni yapıyor. Ödüllü Peroskaya, ''Rusya'ya askeri olarak saldırmak Batı'nın ahlaki ödevidir'' propagandasını yapan tam bir savaş kışkırtıcısı figür. Ukrayna meselesinden dolayı henüz kullanımda tutuluyor.

Ödül sahibi Gerhart Baum kimdir?

Kızıl Ordu esiri bir Nazi askerinin oğlu olarak Almanya'nın doğusunda Dresden'de dünyaya gelen Baum, batıya geçerek anti-komünist örgütlülüklere dahil oldu. Soğuk Savaş'ın etkili ideolojik silahı olan totalitarizm teorisi çerçevesinde ideolojik yönelimini belirleyen Baum, siyasal süreçlerle kurduğu ilişkide de hep bu ideolojik yörüngede hareket etti. Faşizm ile komünizmi aynı kefeye koyan bu yaklaşım Baum'u histerik bir anti-komünist yapmaya yetmişti. Baum'u anti-komünist yönelime götüren unsurlardan biri babanın Nazi olması diğeri de  dünyaya geldiği kentin  Alman Demokratik Cumhuriyeti sınırları içinde kalmasıydı. Totalitarizm propagandasının ideolojik ikliminde yetişen Baum, çok geçmeden Batı Alman düzeninin sıkı bir figüranı haline gelmişti.

Savaş sonrası dönemde oluşturulan   Batı Alman siyasetinde ''anahtar parti'' rolü verilen Hür Demokrat Parti FDP'nin içinde üst düzeyde siyaset yapmış bir figür için anti-komünist olmak ve İsrail devletinin varlığını hiçbir koşul altında sorgulamamak/sorgulatmamak siyaset yapmanın vazgeçilmez iki vize kriteriydi. Baum, bu iki kritere ömrü boyunca sadık kaldı. Bundan dolayıdır ki, 2010 yılında Gerhart Baum'a Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşam Toplumu  (DKR) tarafından Giesbert Levin Ödülü verilmişti. İlhamını ve bütçesini  1949'da ABD'de kurulan National Conference of Christians and Jews (NCCJ) derneğinden alan Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşama Toplumu, aynı zamanda tipik bir Soğuk Savaş anti-komünist örgütlenmesi olan Uluslararası Hristiyan ve Yahudi Konseyi'nin  de (ICCJ) üyesiydi.

Baum, bakanlık görevinde bulunmuş, hatta bir dönem başbakan vekilliği de yapmış bir sağcıydı ancak kariyerine asıl ''değer katan'' görevi Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF'ın üyelerine ve sol kamuoyuna dönük  binbir türlü hukuksuzluğa alan açması ve sözü geçen devrimcilerin cezaevlerinden işkence görüp, intihar görüntüsü altında katledilmelerindeki mühim görevi ile ün saldı. İnsan haklarına en az değer veren bu sermaye bürokratı adına insan hakları adında bir ödül oluşturulması olsa olsa bir sermaye kara mizahı olabilirdi doğrusu!

Vakıflar: 'Diplomatik destek taburları'

Alman Dışişleri Bakanlığı'nın ''diplomatik destek taburları'' olarak nitelediği vakıfların uluslararası düzeyde faaliyet yürütüp, Türkiye'de de şubeleri olan sosyal demokrat SPD tarafından fonlanan Friedrich Ebert Vakfı'nın yanısıra, Hristiyan Birlik partilerinden muhafazakâr sağ Konrad Adenauer Vakfı, liberal sağdan Friedrich Naumann Vakfı ve Yeşiller Partisine yakın Heinrich Böll Vakfı'nı kaydetmek gerekiyor. Sosyalist solu ''dogmatik sol''dan uzaklaştırmaya soyunmuş sahte Luxemburgcu Rosa Luxemburg Vakfı'nın Türkiye network'ünü de unutmamak gerekiyor tabii.

Bu vakıfların tamamı İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulup, uluslararası faaliyete başlamışlardır. Bu siyasi partilere bağlı uluslararası vakıfların dışında onlarca başka içerikli vakıf da hem Almanya içinde hem de ülke dışında faaliyet yürütmektedir. Kapitalizmde kamu kasasını dolandırmanın bir aracına da dönüşmüş bu vakıf ve dernekler kiliseye, şirketlere, çevreci ve cinsel özgürlükçü hak arama temaları üzerinden de şekillenmekedirler.

Parti fikrinin yozlaştırılarak  aşındırıldığı bir siyasal atmosferde kadın, barış, çevre, insan hakları ve cinsel özgürlük temalarının kamuflaj olarak kullanılması genel geçer eğilim oldu. Emekçi sınıflar için siyasi iktidar talebinin hiçleştirildiği bu ideolojik saldırıda, vakıf ve dernekler yalnızca düzenin dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırıcısı olmakla kalmıyor, istihbarat örgütleri ve emperyalist siyaset açısından araçsallaştırılıyorlar da.

Gerhart ve Renate Baum Vakfı tam bir İsrail devlet aparatıdır

Geleneksel Soğuk Savaşçı Gerhart Baum'un vakfının Alman emperyalizminin etki alanını genişletmeye dönük stratejisi açıktır. Kullandığı yöntem ''insan hakları'' ve ''kadın özgürlüğü''  üzerinden kamufle edilmiş olsa bile, hedef açıktır. Gerhart Baum, devlet katında önemli görevler üstlenmeye sosyalizme savaş açarak başlamıştı. Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yenilgiye uğratılmasında uğursuz görevler üstlenen Baum, devrimcilerin kanına girmekte beis görmemiş bir anti-komünisttir.

Baum'un bir görevi de İsrail'in devlet terörüne destek sağlamaktır. İsrail terörüne dönük en küçük bir eleştiriye dahi katlanamayan bu liberal soytarı, zamanında kendi partisi içinde üst düzeyde görev yapmış Jürgen Möllemann'a da kan kusturmuştu. Üçüncü Kohl hükümetinde Federal Eğitim ve Bilim Bakanı olan Jürgen Möllemann, 1992'de Federal Hükümet Başbakan Yardımcılığı da yapmıştı. Möllemann, 80'li yılların başından 90'lı yılların ortasına kadar Alman-Arap Toplumu derneğinin de başkanlığını yürütmüştü. Ve yer yer İsrail'i eleştiriyordu. Öyle ahım şahım laflar da etmiyordu İsrail'e dönük. Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla mülteci kapmlarındaki kasaplığını eleştirdiği için partisi FDP'de istenmeyen adam ilan edildi. Möllemann'ın dokunulmazlığı kaldırıldı. Bu kampanyanın ön plandaki örgütleyicilerden bir de insan hakları şampiyonu Gerhart Baum'du.

Möllemann'ın suçu Almanya'da ''siyonist lobi''nin varlığına dair bir değerlendirmede bulunmasıydı. Bu saptama ve Şaron'un katliamcılığı eleştirisi Möllemann'ı ''anti-semit'' ilan etmeye yetmişti! Alman siyasetinin kutsal ineği İsrail'dir ve  dokunulmazdır. İsrail Devleti'ne dönük bir eleştiri üst düzey bir hükümet yöneticisinden asla gelmemelidir/gelemez. Dönemin Almanya Yahudi Merkez Konseyi Başkanı Michel Friedman tarafından Möllemann anti-semit ilan edilerek bir linç kampanyasının hedefi haline getirildi. "İnsan hakları savunucusu" Gerhart Baum bu linç kampanyasının en etkin aktörlerinden biriydi. Tarih kaydetmiştir.

Velhasıl Möllemann'a yönelik anti-semit kodlu linç kampanyası sonuç verdi ve ''vergi kaçırmak''tan Möllemann hakkında soruşturma açıldı. Her ortalama burjuva siyasetçi gibi akçeli işlerle arası kötü olmayan Möllemann itibar suikastine uğratılarak kenara itildi. Oysa İsrail'i eleştirmeseydi vergi kaçırması söz konusu dahi olmayacaktı. Nasıl olsa tencere kara, seninki benden kara! İlk gençlik yıllarından beri paraşüt sporunu düzenli bir şekilde sürdüren Möllemann, aniden paraşütünün açılamaması sonucu yere çakıldı. Paraşütün yedek güvenlik kolu manipüle edilmişti. Savcılık ''intihar'' deyip, olayın üzerini kapattı.

Gerhart Baum Ödülü'nün Eren Keskin'e verilmesi seremonisinde hazır bulunan toplam

İsrail Devleti'nin Almanya'daki Kürt toplumu içindeki örgütlülüğünü temsil etmekle görevli  Almanya Kürt Toplumu Derneği (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar bu törende hazır bulunuyordu. Geçen yılın Ekim ayında Berlin'de yapılan Kürt-Yahudi Kongresi'ne İsrail Büyükelçisi ve Alman Devlet Sekreteri katıldığı halde bunu ''sivil toplum etkinliği'' olarak sunan dernek başkanı Ali Ertan Toprak'a verilen görev İsrail'in Gazze'deki soykırımını yumuşatma, ona gerekçe bulmaydı. İsrail terörüne yanıt veren direnişi ''saldırgan taraf'' olarak propaganda eden dernek yönetimi, Kürt halkını İsrail/ABD siyasetine ikna etmek için işlevlendirilmişti.

İşte bu derneğin bir başka temsilcisi yine bir başka İsrail dostluğunda buluşmak için hazır bulunuyordu. Köln Belediye Başkanlığı seçimlerinde aday olan Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclis Başkan Vekili Türkiye kökenli Berivan Aymaz da sözü geçen törende sahne alıyordu. Amaç Alman emperyalizminin sadık bürokratı Gerhart Baum ödülü üzerinden Türkiye toplumuna özgürlük getirmekti! Katliamcı İsrailcilere destek veren ödül komitesi, Alman emperyalizminin etki alanının genişletme misyonuyla hareket eden muhipler ve Barzanici işbirlikçiliği ile kodifiye edilmiş feodal toplamın sahne aldığı bir ödül töreni... Verene de alana da hayırlı olsun!

Raul ve ABD’nin yolcu uçakları terörü -Erhan Nalçacı- 

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak. Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

ABD hegemonyasının kaçınılmaz gerileyişinin getirdiği çaresizlik bariz bir haydutluğa yol açmış gözüküyor.
Venezuela ve İran’dan sonra bu sefil haydutluk Küba’nın kapısına dayandı. Ablukanın insanlık dışılığı yetmezmiş gibi askeri bir saldırıya hazırlandıklarından bahsediliyor.

Bu saldırıya meşruiyet kazandırmak için 95 yaşındaki Raul’e ABD bir cinayet suçlaması yöneltti. Miami’de CIA tarafından örgütlenen karşı devrimci çetenin küçük uçaklarla Küba hava sahasını defalarca sabotaj amaçlı ihlalinden sonra Küba ordusu tarafından 1996’da uçaklardan ikisi düşürülüyor, biri kurtuluyor.

Raul bu dönemde Küba Ordusunun sorumlusudur ve uçakların düşürülmesi muhakkak onun bilgisi dahilindedir. Ancak vatan savunması bir suç olmadığına göre eleştirilecek tek nokta o gün Küba hava sahasını ihlal eden üçüncü uçağın isabet almadan içindeki halk düşmanı CIA ajanlarıyla geriye dönebilmiş olmasıdır.

Raul Castro kendi halkı başta olmak üzere bütün dünya halklarına devrimi ve parlak bir sosyalist deneyimi hediye eden kahramanların içindedir. ABD’nin yarı-sömürge rejimini koruyan Batista ordusunun başlıca birliklerinin bulunduğu Santiago de Küba’daki Moncada kışlasını iki kez basmıştır. 1953’te Fidel ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği cesur saldırıya katılmış, 1 Ocak 1959’da ise devrimin zafere ulaştığı günlerde Moncada’ya gidip konuşarak komutanları silah bırakmaya ve teslim olmaya ikna etmiştir. 

Raul devrimin ilk günlerinden Fidel’in rahatsızlanması üzerine devlet başkanlığı görevini alana kadar Küba Devrimci Silahlı Kuvvetler Bakanı olarak sorumluluk aldı. Küba Devlet Başkanı ve Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteriyken Küba’yı teslim almanın yumuşak yollarını uygulamaya çalışan Obama’nın kolunu omuzuna atmaya çalışan yılışıklığına kolu yakalayarak ölü bir martı gibi havada sallaması çok önemli bir devrimci refleksti. Meraklı okuyucu bu ziyarete ilişkin yazıya göz atabilir

Ancak günümüzde altı sene önce bu köşede çıkan bir yazıyı hatırlatmak yararlı olacak. Söz konusu yazı esas suçlanması ve yargılanması gerekenin ABD sermayesinin ilkesiz, halk düşmanı ve kriminal siyasi kadroları olduğunu gösteriyor. Trump’ın haydutluğu bir tesadüf değil.

Temmuz başında bu haydutları Türkiye sermayesi NATO zirvesinde ağırlamaya hazırlanırken ABD’nin yolcu uçakları terörü başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.

ABD’nin yolcu uçakları terörü

Bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

Yayın Tarihi: 31.07.2020 

Geçen hafta basının üzerinde pek durmadığı ve geçiştirilen bir taciz olayı yaşandı. İki ABD savaş uçağı Tahran-Beyrut seferini yapan İran yolcu uçağını Suriye hava sahası içinde taciz etti.

Yolcular tarafından çekilen videolarda savaş uçaklarının nasıl yolcu uçağına doğru manevra yaptığı izleniyor. Savaş uçaklarının uçağı Şam’ın hava savunma sistemine doğru itmeye çalıştığı iddia ediliyor.

Yolcu uçağının pilotu kurtulmak için büyük bir hızla irtifa kaybederek Beyrut’a inişe geçiyor. Bu düşüşe benzeyen irtifa kaybı avcı uçakları için bilinen bir taktiktir, ama içinde yüzlerce yolcu ile yaparsanız başka bir şey olur. Uçakta yaşanan korkunç paniğin yanı sıra yaralananlar oluyor.

Bu olay bize dünya barışının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterirken ABD’nin yolcu uçaklarına dönük terörünü bir kez daha hatırlattı.

Bu terör silsilesi bütün boyutları ile incelense kitap hacmine varan bir araştırma olur. Suç atma, kışkırtma, bir komplonun parçası haline getirme… Bu arada 11 Eylül saldırıları da bu kapsamda incelenmeyi hak ediyor.

Ama bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

6 Ekim 1976’da Karayipler seferini yapan Küba Havayolları uçağı 73 yolcusu ve 5 mürettebatı ile Barbados’tan havalandı. Yolcuların içinde Küba’nın 24 kişiden oluşan genç eskrim ekibi de bulunuyordu. Dünya çapında başarılı olan bu ekip Orta Amerika ve Karayipler Turnuvası’ndan altın madalyalarla ülkesine dönüyordu. 

Fotoğraflarda Küba Havayolları uçağına yapılan saldırıda yaşamını kaybeden Kübalı genç sporcular görülüyor.

Ayrıca uçakta yeni bir yaşama başlamanın heyecanını taşıyan altı Guyanalı genç bulunuyordu, Küba’da tıp eğitimi almak için davet edilmişlerdi. Eğer yaşasalardı bugün belki pandemiye karşı kendi halkının veya dünya halklarının acılarını dindirmek için seferber olan ekibin içinde olacaklardı.

Uçak havalandıktan kısa bir süre sonra havada infilak etti. Kaptanın sahilde tatil yapanları kurtarmak için denize çakıldığı söyleniyor.

Küba asıllı iki ABD vatandaşı tarafından uçağa iki adet C-4 patlayıcı yerleştirilmişti. Katiller deşifre oldular, CIA ile bağlantıları ortaya çıktı. Bu pisliklerin isimlerini burada anmayacağız, ama sonuna kadar ABD tarafından korunduklarını ve Miami’de yaşlılık nedeniyle özgür olarak öldüklerini söylemekle yetinelim.

Fotoğrafta 6 Ekim 1976’da kaybedilen Kübalı sporcular için yapılan bir anma töreni görülüyor. ABD tarafından işlenen bu cinayet aynı zamanda spor tarihinde de her zaman acıyla anılacak bir olaya dönüştü.

İkinci terör olayı ise İran körfezinde 1988 yılında 3 Temmuz’da gerçekleşti. İran’dan Dubai’ye giden ve İran Havayolları’na bağlı uçak 274 yolcu ve 16 mürettebatıyla birlikte Körfez üzerinde ilerliyordu, henüz İran hava sahasından çıkmamıştı.

Aynı esnada ABD donanmasına bağlı üç savaş gemisi İran karasularını 4 km ihlal etmişlerdi. Gemiler uçağı fark ettiler, aralarındaki telsiz konuşmaları sonradan deşifre edildi. İki geminin kaptanı yaklaşmakta olanın yolcu uçağı olduğunu ısrarla belirtiyorlardı. Buna rağmen USS Vincennes gemisinin kaptanı Amiral Rogers füzelerin ateşlenmesi için emir verdi. Uçak iki füzeyle vuruldu, 290 kişiden kurtulan olmadı.

Muhtemelen Kaptan Rogers’in gizli bir misyonu vardı. Hiçbir şekilde ceza almadı, aksine Başkan George Bush tarafından “üstün hizmetlerinden ötürü” Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.

Fotoğrafta 1988’de ABD Savaş gemisinden atılan füzeyle düşürülen uçakta kaybedilenlerin cenaze töreni görülüyor.

ABD dünya tarihinde haklı olarak Roma İmparatorluğu’na benzetilir. Roma antik çağın en kalleş devletiydi. Hiçbir anlaşmaya uymaz, haber vermeden başka devletlere saldırır, işlediği cinayetlerden dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi.

Ancak Roma’yı var eden üretim ilişkileri tıkandı, bir bunalım dönemi başladı. Zayıflamış Roma’ya son noktayı koyan kuzeyden gelen “barbar” kavimler oldu.

Şimdi ABD’de bir tıkanma ve bunalım yaşanıyor. 

Ama Roma’dan farkı ona son verecek “barbarlar” başka bir yerde değil, ABD’nin içindeler. Sadece bu pandemiye bağlı işini kaybeden emekçi kitleleri ve kirasını ödeyemediği için yakında evsizler ordusuna katılacak 24 milyon insan, ırkçı ayrımcılığa uğrayanlar, güvencesiz işlere mahkûm edilenler…

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak.

Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

/././

Zeitgest - Zamanın Ruhu -Sinan Sönmez- 

Ülkemizdeki gelişmeler zamanın ruhuna aykırı gözükmüyor. Neden mi? Kısaca ve en yalın biçimde birkaç istisna dışında ABD ve Avrupa’da Batı veya burjuva demokrasisi giderek zayıflamakta hatta tasfiye sürecine girdiği görülmektedir.

Ülkemizde kırık dökük olsa da demokratik mekanizmaların işlemesine giderek artan dozda ve genişleyen kapsamda yapılan aşındırma ve çalıştırmama siyaseti CHP’ye karşı yargı üzerinden yapılan müdahaleyle doruğa ulaşmıştır. Anayasa hukuku, idare hukuku ve ceza hukukunun yetkin ve saygın isimleri, siyaset bilimciler birçok kez kararın hukuksuzluğu ve geçerli olmadığını ayrıntılı olarak açıkladılar, yazılı olarak ifade ettiler. CHP’nin seçilmiş yönetici kadrosu ve organlarının hedef alındığı ortadadır. Bununla birlikte sorun çok boyutludur. Bu girişimin geriye dönülmemek üzere zaten büyük ölçüde yıpratılmış laik demokratik düzeni (elde ne kaldıysa!) tasfiye etmeye yöneldiği ortadadır. Çeşitli çevrelerce dile getirilen Lozan karşıtlığı, yüzyıllık tahakküm, yaygınlaştırılan tarikatlar, laik eğitimin giderek tasfiye edilmesi ve daha birçok uygulama ve söylem gidişatı somut olarak ortaya koymaktadır.

Yaşadığımız olaylar zamanın ruhuna ters düşmemektedir. Dünya genelinde ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmalar ve gelişmeler Türkiye’deki uygulamalara da uygun diyebileceğimiz bir ortam yaratmıştır. Bir benzetmeyle kapitalist dünya ekonomisinin oluşumu ve uğradığı dönüşümlerde sermaye birikimi modelinin nitelikleri ve uygulanan düzenleme biçimi veya rejimi belirleyici olmaktadır. Birikim sürecinde beliren tıkanıklıklar yeni dönüşümlere, yeniden yapılanmalara yol açmaktadır. Ancak dünya ekonomisindeki ekonomik-mali güç odaklarının, sermaye birikimini yönlendiren merkezlerin çevre ülkelerdeki ekonomik yapıları ve dönüşümü üzerinde belirgin bir etkinliğe sahip olduğu gözlenmektedir. Bu bağlamda iç etkenler üzerinde dış etkenlerin biçimlendirici ve yönlendirici olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, dış etkenlerin mekanik biçimde bir sosyal oluşumu biçimlendirdiğini ileri sürmek olanaksızdır. İç ve dış etkenlerin eklemlenmeleri sonucunda iç yapılar etkilenmekte, hatta biçimlenmektedir. Bunun anlamı, dünya ekonomisiyle bütünleşme çaba ve süreçlerinin Çevre’de ekonomik, toplumsal ve siyasi dönüşümlere yol açmasıdır. Bu bağlamda dış etkenler veya koşulların bir tür içselleşmesinden söz etmek olanaklıdır. Çizdiğimiz çerçevede yakın dönemde ve mevcut durumda Irak, Suriye, Gazze, Lübnan’daki durum ve son olarak İran’a saldırıyla oluşturulan yeni koşullar, ABD’nin tam sınırımızda, Azerbaycan ve Ermenistan’ın onayıyla Nahçıvan üzerinden Türkiye ve dolayısıyla Batı Avrupa’yla bağlantı kuran Zengezur Koridoru’nun kısaca Trump Koridoru (Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Rotası) olarak vaftiz ettiği bir dünya söz konusudur. Maduro ve eşinin korsan harekatıyla kaçırılması, Küba’ya tehditler vd., Trump yönetiminden etrafa saçılan yeni bir emperyalist politika demetini oluşturmaktadır. ABD’nin  Suriye temsilcisi ve Türkiye’deki büyükelçi emlakçı işadamı Tom Barrack küstahlıkla Osmanlı övgüsünün arkasına sığınarak ulus-devlete karşı çıkması bölgede (Türkiye dahil) Batı tipi demokrasinin olanaksız olduğunu ve monarşiye dönüşün uygun olacağını birçok kez yinelemesi rastlantı olmasa gerek! Bir süreç içinde ele alındığında yargı eliyle yapılan son düzenleme zincirin son halkası olmayabilir, muhtemelen yeni halkalar eklenerek zincir kapatılabilir veya kapatılmaya çalışılır. Zincir uzun hatta orta erimde çürümeye mahkûm değil midir? Yanıtı dış ve iç sosyo-ekonomik ve siyasi dinamikler belirleyecektir.

Başlıktaki Almanca zeitgest/zamanın ruhu bir sözcükten öte kavramsal bir terim. Ülkemizdeki gelişmeler zamanın ruhuna aykırı gözükmüyor. Neden mi? Kısaca ve en yalın biçimde birkaç istisna dışında ABD ve Avrupa’da Batı veya burjuva demokrasisi giderek zayıflamakta hatta tasfiye sürecine girdiği görülmektedir. Salt Avrupa’yı ele aldığımızda sağ siyasetin kanatları altında neo-faşist, otoriter/totaliter rejimlerin giderek güç kazandığı yadsınamaz bir gerçektir. Bu süreçte zamanın ruhunu giderek otoriter rejimlere evrilme yansıtmaktadır. Daha somut olarak vurgulayalım; Fransa’da kamuoyu anketleri aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) partisini seçmen tercihinde ilk sırada göstermektedir. Almanya’da ise Almanya İçin Alternatif (AfD) gücünü giderek artırmaktadır, ülkenin doğusundaki 5 eyalette son seçimlerde birinci parti konumuna gelmiştir. Britanya’da son yerel seçimlerde sağ sapma gösteren İşçi Partisi (Labour Party) son yerel seçimlerde hezimete uğramıştır. Aslı varken taklitçisi olmak İşçi Partisi'ne yarar sağlamamıştır. Batı Avrupa’daki diğer ülkelerde sağ partilerin güçlendiği, koalisyon ortağı veya doğrudan iktidarda olduğu bilinmektedir. Önemli bir istisna İspanya’dır ancak İspanya’da koalisyonla yönetimde olan sosyalist partinin gelecek seçimlerde iktidara gelebileceği kuşkuludur. Temmuz 2023 seçimlerinde İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) 350 sandalyeden 121’ine sahip olmuş ve ikinci sıraya gerilemiştir. Sol İttifak’ın (Sumar) 31 milletvekili elde etmesi PSOE’nin koalisyon hükümeti kurmasında yeterli olmamış ancak Bask (Junts) ve Katalan (ERC) bölgesel partilerinin desteğiyle azınlık hükümeti kurulabilmiştir. Gelecek seçimlerde yönetimin sol-sosyal demokrat koalisyonun başarısı önüne bir soru işareti koymak gereklidir. Üstelik Trump ve İsrail saldırganlığına karşı sert tepki gösteren ve CHP’nin seçilmiş başkan ve yönetimiyle dayanışma içinde olan, sosyal-demokrat nitelikteki Sosyalist Enternasyonal başkanı Pedro Sanchez’in partisi PSOE’ye karşı yolsuzluk soruşturması kapsamında genel merkez binasının polis baskınıyla arama yapılması rastlantısal bir gelişme olabilir mi? Bu gelişme bizler için hiç de şaşırtıcı olmadı. Zamanın ruhu geleneksel burjuva demokrasisindeki son halkaların kopmasının hızlandığını işaret ediyor.

Tabloyu tamamlamak için yönümüzü Orta Avrupa ve Balkanlar’a çevirdiğimizde sosyal demokrasinin kaybolduğu gözlemlenmektedir. Macaristan, Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti parlamentolarında sosyal demokrat milletvekili bulunmamaktdır. Macaristan’daki 12 Nisan’da yapılan seçimlerde Peter Magyar Orban’ı ağır yenilgiye uğrattı. Bu gelişme ülkemizdeki ana muhalefet partisi tarafından demokrasinin zaferi olarak sunuldu. Anımsatalım; Magyar muhalefeti oluşturan diğer partileri de ringin dışına atmıştır. 1989’dan sonra kurulan dört koalisyon hükümetinde yer alan sosyalist parti artık parlamentoda temsil edilmemektedir. Sosyalist Parti Orban’ın yenilgiye uğratılması için Magyar’a destek amacıyla seçimlere katılmamıştır. Sosyalist Parti'den kopanların oluşturduğu demokratik koalisyon yalnızca yüzde 1,1 oy toplayabilmiştir. Macaristan’da ilerici partilerin yanısıra liberaller ve yeşillerin teknik anlamda yok olma sürecine girdiklerini siyaset bilimciler belirtmektedir. Parlamentoda muhalefeti Orban’ın formasyonu FIDESZ ve neo-nazi hareketin temsilcisi üç partiden gelen 6 milletvekilinin oluşturması ise ülkedeki siyasi tabloyu ortaya koymaktadır.

Çek Cumhuriyeti’nde eskiden güçlü olan sosyal demokrat parti 2021’den beri parlamentoda temsilciye sahip değildir. Bulgaristan’da sosyalist parti 1990’dan itibaren altı kez iktidara gelmişken artık parlamentoda temsil edilmemektedir.

Sosyal demokratlar Slovenya’da muhalefette, Polonya’da ise oyları yüzde 10’un altına inmiş durumda. Özünde sosyal demokratlar eski komünist partilerin mirasçısı olarak siyaset arenasında yer aldılar ancak ideolojik temele sahip olmamaları ve artık gelenekselleşen siyasi savrulmalar sonucunda önce işçi sınıfını daha sonra da orta sınıfları milliyetçi sağ partilere hediye etmiş bulunmaktalar.

Bölgedeki komünist partilerin sosyal demokrasiye dönüşümü bağlamında ideolojik olarak boşta kalmaları, tutarsız politikaları ve tutumları, neoliberal ideolojiye açılmaları ve savrulmaları sonucunda yenilgiye uğramaları sürpriz değildir. Sorun yalnızca Orta Avrupa ve Balkan ülkelerini kapsamıyor, Batı Avrupa coğrafyasında da aynı.

Kısmen yansıtmaya çalıştığımız olumsuz koşullar Türkiye’yi kuşkusuz etkilemektedir. Ancak ülkemizde batı dünyasından farklı olarak özellikle 1923’ten itibaren halkın benimsediği Cumhuriyetçilik, laiklik ve Kemalizme sahip çıkma mutlaka dikkate alınmalıdır. Önemli olan husus Marksist, sosyalist, cumhuriyetçilerin bir araya gelmesi ve ortak bir yol haritasında karar kılmalarıdır. Bu doğrultuda 7 Haziran’da toplanacak Cumhuriyetçiler Kurultayı’nın önemli bir adım olduğunu vurgulamak isteriz.

/././

Karadeniz’de felaketin ayak sesleri -Engin Solakoğlu- 

Karadeniz’de yaklaşan felaket NATO’nun imzasını taşıyan ve Türkiye’yi yönetenlerin onay verdikleri, düzen içi muhalefetin de aleyhinde tek bir lakırdı dahi etmediği bir planın sonucudur.

Türkiye uzun bayram tatilini Akepe rejiminin ana muhalefet partisine yönelik operasyonunun yarattığı kaos görüntüleriyle geçirirken Karadeniz’de sivil gemilere yönelik saldırılar birbirini izledi.

28 Mayıs günü üç petrol tankeri SİHA’larla hedef alındı. X hesabını ilgiyle ve çok şey öğrenerek takip ettiğim denizcilik uzmanı Deniz Güler’in paylaştığı bilgilere göre, saldırılar Türkiye kıyılarına 35 ila 47 deniz mili arasındaki üç noktada gerçekleşti. Aşağıda yine Sayın Güler’den aldığım ve saldırıların gerçekleştiği yerlerin işaretlendiği haritayı görüyorsunuz.

İstanbul merkezli Tribeca şirketinden yapılan açıklamaya göre, üç tanker de boş olarak seyretmekteydi. Bunlardan yine Türkiye merkezli Pergamon Denizcilik Şirketi’ne ait olan Altura gemisi Mart ayında da saldırıya uğramıştı. Oraya yeniden değineceğim. Saldırılar Türkiye’nin resmen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), gayri resmi olarak da “Mavi Vatan” ilan ettiği bölge içinde yaşandı.

Birileri kızacak yine ama Karadeniz’de yaşananlar ve Doğu Akdeniz’de İsrail’in Sumud filosuna karşı gerçekleştirdiği haydutluk “Mavi Vatan” konseptinin sadece Türkiye ile Yunanistan arasındaki sürtüşmenin bir unsuru niteliğiyle kullanışlı olduğunu ortaya çıkardı.

Karadeniz’deki saldırı noktaları aynı zamanda Türkiye’nin arama kurtarma sorumluluk sahası (AKSS) içinde de yer aldığından Türk Kıyı Emniyeti gemilere yardıma gitti. Zarar ziyana ilişkin ayrıntılı bir duyuru yapılmadı ancak mürettebatın durumunun iyi olduğu belirtildi.

BBC’ye bakılırsa üç gemi de Rusya’nın hayalet filosundandı ve yaptırım listesindeydi. Çoğumuz artık ezberledik ama yineleyelim. Emperyalizmin haydutluk çağından denizler de payını fazlasıyla alıyor son yıllarda. Avrupa Birliği’nin yanı sıra ABD, İngiltere, Kanada, Fransa ve daha birçok ülke kafalarına göre, yaptırım listeleri hazırlayıp açık denizlerde ticari gemilere saldırıyorlar. Bahane kimi zaman Rusya bağlantısı oluyor, kimi zaman İran.

Bu haydutluk türünde de Trump çetesi başı çekiyor. ABD’nin saldırıları ticari gemilerle sınırlı kalmıyor. Karayipler bölgesinde uyuşturucu kaçakçılığı bahanesiyle balıkçı teknelerini hedef alıyor. Bunların bir bölümünü havaya uçurup, bir bölümüne el koyuyor. Bu saldırılarda ölenlerin sayısı iki yüzü aştı. ABD askerleri tarafından teknelerinden kaçırılıp yargılanacağı söylenen onlarca kişinin ise tamamı sonradan serbest bırakıldı. Haklarında açılmış tek bir dava bile yok.

Denizlerde durum bu merkezde ama İran, İsrail Birleşik Devletleri’nin haksız saldırısının ardından Hürmüz Boğazı üzerinde denetim tesis edince “serbest ticaret”, “seyrüsefer serbestisi” filan diye zırlayanların teki bu saldırılar hakkında ağzını açabilmiş değil. Neyse daha fazla dağıtmayıp konumuza dönelim.

Türkiye bağlantıları bulunduğu da anlaşılan bu gemilere yapılan saldırılar sonrasında Ankara’dan resmî bir açıklama gelmedi. Yukarıda anımsattığım gibi 26 Mart günü İstanbul Boğazı girişine 14 mil mesafede saldırıya uğrayan ve ağır hasar alan 140 bin ton ham petrol yüklü “Altura” olayı sonrasında da benzer bir gelişme yaşanmıştı.

Ukrayna tarafından gerçekleştirilen saldırı, şimdilerde iktidarın seçme-seçilme hakkına yönelik son saldırısının mağduru durumundaki CHP de dahil topyekûn bir karartma girişimine konu olmuştu. Batılı haber ajansları ve onların Türkçe uzantıları haberi başta “tanker drona çarptı” tadında vermişler, ertesi gün ise mesele geminin makine dairesinde bir patlama olduğuna indirgenivermişti. Belli ki arada kulağına bir şeyler fısıldanan Ulaştırma Bakanı da ilk gün yaptığı “saldırı” açıklamasını ikinci gün “arıza”ya çevirip işin içinden sıyrılmıştı.

Madagaskar açıklarında feribot kazası olsa resmî açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı da o zaman “soruya cevap” formatında ve failin belirtilmediği bir metin paylaşmakla yetinmişti.

Bu kez sessizlik ve tepkisizlik daha derin olacaktı. Ta ki, 24 saat içinde üç yeni saldırı daha yaşanana kadar. Bu kez Kiev, Ukrayna’nın Odessa limanından çıkan üç ticari gemiye saldırı düzenlediğini duyurdu. Gemilerden biri Vanuatu bandıralı ama bir Türk şirketine aitti.

Kuzeyimizde dört yılı aşkın süredir devam eden savaşın Karadeniz cephesindeki altın kuralı yine işlemişti. Tankerleri hedef alınan Rusya, yine aynı sayıda Odessa bağlantılı ticari gemiyi vurarak misilleme yapmıştı.

Bayram tatilindeki kurumların kilitlenen çeneleri bir anda açılıverdi. Dışişleri Bakanlığı hemen bir açıklama yaptı. Açıklamanın başlığına “Türk sahipli kuru yük gemisi” ibaresi konulması ihmal edilmedi. Yine fail parmakla gösterilmedi ama geminin Ukrayna’nın Odessa limanından çıkmakta olduğuna dikkat çekilerek Rusya’yı işaret etmek için dolaylı bir yöntem izlendi. Aynı zamanda taraflara gerekli uyarıların iletildiği de belirtildi.

Sektörün uzmanlarının çok iyi bildiği ancak biz sıradan ölümlüler için anlaşılması pek güç bir iş olan “gemi sahipliği” meselesine girmeyeyim ama Rusya tarafından vurulan bu Vanuatu bandıralı “Ant” ile Ukrayna ve/veya NATO güçleri tarafından hedef alınan “Altura” tankeri arasında Türkiye bağlantısı bakımından hiçbir fark yok.

Peki Türkiye’nin gösterdiği refleks neden farklı? Bu sorunun tek bir yanıtı var: NATO.

Savaşın Karadeniz’e yayılmasının, saldırıların sıklaşmasının NATO’nun geçen yılın sonunda Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın da doğal olarak hazır bulunduğu toplantıda aldığı “Rusya’ya karşı asimetrik savaşın tırmandırılması” kararıyla doğrudan ilişkili olduğunu biliyoruz.

Akepe rejimi öncelikle NATO düzeninin bir parçası olduğu için ortaya, Ukrayna saldırıları karşısında susup Rusya’nın misillemelerine tepki vermek gibi garip manzaralar çıkıyor. Akepe’nin 13 Mart’ta Körfez ülkeleriyle birlikte İran’ın misillemelerini kınayan ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısına hiç değinmeyen bir utanç bildirisine imza attığını da bu vesileyle yeniden hatırlatmış olalım.

Bu köşede daha önce de yazmıştım. Savaşın Karadeniz’e yayılması, Türkiye ve halkı açısından dehşet verici sonuçlar doğurabilir. Tanker ticareti, Türkiye bağlantılı şirketlerin artan maliyetleri, kârı, zararı sorunun beni az ilgilendiren boyutu. “Tam da doğalgaz çıkartıp enerji bağımsızlığı kazanacak iken bir aksilik olabilir” ezberini de, o kaynakların çoğunun enerji tekellerinin “kâr” hesabına geçeceğini bildiğim için şimdilik dikkate almıyorum.

Son tahlilde, emperyalist cephenin Türkiye’yi Rusya’ya karşı savaşa dahil etme konusundaki ısrarı elbette kaygı verici. İktidarda kalabilmek için, “hayatın olağan akışı”ndan ve halk desteğinden çoktan umudunu kesmiş Akepe rejimi de, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını zayıf da olsa sürdüren kimi geleneksel fren mekanizmalarına karşın, Brüksel’e karşı “boş” değil.

Ancak daha yakın ve çok daha muhtemel tehlike bana göre başka. Türkiye’nin Karadeniz kıyılarının uzunluğu yaklaşık 1700 kilometre. Giderek yoksullaştırılan Türk halkının büyük çoğunluğunun arada bir yiyebildiği deniz ürünleri Karadeniz kaynaklı. Türkiye hiç karışmasa dahi Karadeniz’de savaşın tırmanmasının, özellikle de petrol tankerlerinin hedef alınmasının önünde sonunda bir çevre felaketine yol açacağı kesin.

Bu ülkenin halkına “bir şey olmaz” denilerek radyasyonlu çay içirildi, fındık yedirildi ama petrol soslu hamsinin aynı kolaylıkla yutturulabileceğini sanmıyorum. Şu günlerde plankton kaynaklı mavisi öve öve bitirilemeyen İstanbul Boğazı’nın, can çekişen Marmara’nın ve Çanakkale Boğazı’nın geniş çaplı bir petrol kirliliğiyle nasıl bir ölüm alanına dönüşebileceğini ihmal etme lüksüne sahip değiliz.

Türkiye’nin uğrayabileceği bu türden bir felaketi NATO da, plastik görünümlü Genel Sekreteri Rutte de uluslararası sermayenin ve siyonizmin Britanya papazı Keir Starmer da umursamaz.

Biz umursamak zorundayız.

Malum, NATO’da kararlar oybirliğiyle alınır. Gerçi oybirliğinin sağlanamadığı durumlarda, oydaşmayı bozan üye ülkenin hükümeti bir şekilde ikna edilir ya da değiştirilir ama neyse. Karadeniz’de yaklaşan felaket NATO’nun imzasını taşıyan ve Türkiye’yi yönetenlerin onay verdikleri, düzen içi muhalefetin de aleyhinde tek bir lakırdı dahi etmediği bir planın sonucudur.

NATO halkımız ve ülkemiz için bir güvenlik tehdididir. Karadeniz, Türkiye ve dünya NATO’dan bir an önce arındırılmalıdır.

/././

Mutlak butlan!-Serdal Bahçe- 

Eğer yaşamın tüm bu boyutlarının mutlak butlan ile silinmesi ve AKP’nin şahsında cisimleşmiş sermayenin vizyonuyla yeniden yazılmasını istemiyorsak toplumsal muhalefeti geride değil, önde kurmak zorundayız.

CHP için çıkan mutlak butlan kararı bazılarını şok etse de bazıları için beklenen bir gelişmeydi. Bazıları “bu kadarına da cesaret edemezler” derken bazıları AKP’nin iktidarını ebedileştirmek için her tuşa basacağından emindi. Nitekim ikinciler haklı çıktı. Ana muhalefet partisinin son kurultayı yok hükmünde sayıldı ve parti ciddi bir kaosa sürüklendi. Sadece CHP değil, AKP karşıtı diğer siyasal muhalefetin de önemli bir bölümü gözle görünür bir kaosa ve istikrarsızlığa gark oldu. Neticede ikinciler haklı çıktılar. Ancak ikinciler içinden bir grup şimdi “biz demiştik” ve “hiçbir hazırlık yapılmadı” söylemlerine tutunmaya çalışıyorlar; oysa onlar da ciddi bir siyasal ve düşünsel krizle karşı karşıyalar. Hemen belirtelim bu basit bir siyasal kriz değil, bu bütüncül bir krizin siyasal yansımasıdır.

3 Kasım 2002’de AKP sadece yüzde 35 ile iktidar oldu, seçim sisteminin cilvesi olarak da meclisin yüzde 65’ini aldı. O seçim henüz etkisi hissedilir durumda olan Türkiye iktisat tarihinin en ağır iktisadi krizinin siyasal aktörleri olarak kabul edilen tüm burjuva partilerini mezara gömdü. 3 Kasım 2002 hem sermaye örgütleri hem de istikrar isteyen tüm aktörler için kutlanası bir tarih oldu. Şimdi AKP’ye karşı olanların büyük bir çoğunluğu o vakitler 1990'ların siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak çalkantılı yıllarının geride kaldığını büyük bir coşkuyla ilan ettiler.

Oysa başlayan dönem mutlak sermaye iktidarının dönemiydi. AKP iktidarı sermayenin açık iktidarıdır. 2002’den bu yana alınan kararları, hayata geçirilen uygulamaları düşünün, bunun doğru olduğunu siz de anlayacaksınız. 2002 ile başlayan dönem 1980 darbesini yapanların eksik bıraktığı adımların atıldığı, eksik bırakılmış tüm ödevlerin tamamlandığı, rafa kaldırılmış tüm projelerin raftan indirilerek hayata geçirildiği bir dönem oldu. 12 Eylül faşizminin 1970'lerden kalma direnç ve muhalefet etme azmine sahip toplumu yeniden kurgulama kapasitesinin yetersizliği 1989 işçi ve öğrenci eylemlilikleriyle kendisini göstermişti. Ekonomik cephede ise 1980’lerin başından beri uygulanan sermaye yanlısı programın sorunları çözmek bir yana yeni sorunlar yarattığı da ortaya çıkmıştı. 1989’daki işçi eylemlilikleriyle başlayan, öğrenci dernekleri için öğrenci eylemlilikleriyle devam eden, özelleştirme karşıtı eylemler, memur sendikacılığının yükselişi gibi olguların tescil ettiği süreç 1980'ler boyunca baskı altında tutulmuş tüm muhalefet güçlerinin ortaya döküldüğünü gösteriyordu.

Bir yerlerde ifade etmiştim, bir kere daha edeyim. 1990'lar geç kalmış 1970'lerdir, AKP'li 2000'ler ise uzatılmış 1980'lerdir. AKP toplumsal muhalefetin bütüncül yenilgisi sürecinin tam ortasında geldi ve bu yenilgiyi tescilledi. Sermayenin has, açık programını ısrarlı bir şekilde uyguladı. Dahası bunu yaparken emperyalizmden ve küresel sermayeden de yüksek düzeyde destek aldı. Bu bağlılık giderek otoriterleşen ve baskıcı hale gelen AKP iktidarlarına yönelik Batılı emperyalist merkezlerden ve kurumlardan gelen tırnak içinde “demokrasi” ve “insan hakları” merkezli tepkiyi daha baştan ikiyüzlü bir hale getirdi. Kısacası AKP iktidarlarına yönelik hem içeride hem de dışarıda ciddi bir destek ortaya çıktı.

Arada yaşadığı siyasal ve toplumsal krizleri de devleti AKP’lileştirdiği için zorlanmadan aştı. Tüm bu süreçte tekil olarak bazı sermaye gruplarıyla ters düşse de genel olarak sermayenin açık programını uygulamaktan hiç ama hiç vazgeçmedi.

Pek tabii ki uygulanan sermaye programı sermaye için çok yararlı, ama çalışan sınıfların oluşturduğu toplum için oldukça kötü sonuçlara yol açtı. Türkiye kapitalizmi bu süreçte yapısal bağımlılık zincirleri güçlenen, makroiktisadi sorunlarla baş edemeyen, gelir ve serveti daha fazla sermaye ve mülk sahibi sınıflar lehine dağıtan ve sistemik sorunları artık gizlenemeyecek duruma gelen, yürüyen, ilerleyen ve büyüyen bir yapısal krize dönüştü. Kendisi, varoluşu bir kriz haline geldi. Bu durum ortada ciddi bir toplumsal ve hatta siyasal muhalefet yokken bile idare edilmesi zor, belki de imkansız bir siyasal, ekonomik ve toplumsal çerçeve yarattı. AKP, ortada ciddi bir muhalefet yokken bile yönetemez hale geldi. Bu sadece AKP’nin sekter bir şekilde uyguladığı politikalardan kaynaklanmadı, Türkiye kapitalizminin varoluşsal krizinden de kaynaklandı. Ancak bir yerde hakkını teslim etmeliyiz, AKP iktidarı, sermaye programının şekillendirdiği yapısal krizin sonuçlarına yönelik muhalefeti etkisiz kılmanın bir yolunu buldu. Toplumsal damarı ve bağı zaten güdük olan siyasal muhalefeti anayasal, siyasal, etnik, dinsel ve idari sorunlarla uğraşır halde tutmak ve sorunun esas kaynağının sürekli olarak gündem dışında kalmasını sağlamak; başarının sırrı biraz da burada yatıyordu. Ancak bu başarıya rağmen yine de yönetememeye başladı.

Yönetememe krizini, toplumsal muhalefetin zayıflığının da verdiği güvenle siyasal muhalefeti ezerek aşmaya çalışıyor AKP iktidarı. Peki ama yönetemediğini nerden anlıyoruz? Öncelikle ekonomiyi yönetme kapasitesi yok çünkü kendisi krize dönüşen ekonomik yapı artık yönetilecek kıvamda değil. Akıntıya kapılmış sal misali dünya kapitalizmi onu nereye sürüklerse oraya gidiyor. Dahası bu yapıyı idame ettirebilmek için sömürüyü yükselterek emekçi, emekli ve çalışan gelirlerini baskılamaktan ve sürekli olarak kısa vadeli sermaye girişi aramaktan başka yapabileceği pek bir şey yok. Bu ortamda anti-enflasyonist programın kendisi enflasyonist oluyor. Çünkü sermaye fiyat belirleme özgürlüğünü kullanarak bir tür kâr enflasyonunu körüklüyor. AKP iktidarının ise üreticilere, ev sahiplerine iyi niyet çağrısı yapmaktan başka elinden bir şey gelmiyor. Sermaye çalışan sınıfları ve halkı tarumar ederken seyirci kalıyor, ve hatta destek oluyor. Kapitalist devlet bu anlamda ekonomiyi, sermayenin açık egemenlik alanını yönetme kapasitesini çoktandır yitirmiş durumdadır.

Siyaseten yönetemiyor. Çünkü garip bir şekilde devletin tüm toplumsal muhalefet ve işçi sınıfı karşısındaki gücünü arttırmasına rağmen onu pür mutlak bir güce dönüştürerek meşruiyetini sorgulanır hale getiriyor. Devletin kurumları iktidarı sürekli kılmak adına kendi meşruiyetlerini yitirecek kadar pervasız hale geldiler. Bu, kısa vadede AKP iktidarının hem her kanalı kontrol etmesine hem de her tuşa kolayca basabilmesine (örneğin mutlak butlan kararı gibi) yol açıyor.

Ancak sadece güç ve baskıya dönüşen mekanizma kendi meşruiyetini sorgulatır hale geliyor. Dahası devlet sadece iktidarı koruyan bir mekanizmaya dönüştükçe asli işlerini, daha doğrusu standart bir kapitalist devletten beklenen işleri bile tavsamaya başlıyor. Orman yangınları, pandemi, eğitim sistemindeki kaos, sağlık sitemindeki kontrolsüzlük ve özel sermaye gruplarını zengin eden ancak yükü sürekli hanelere ve bütçeye yükleyen bilinçli karmaşa, devletin en basit liyakat ilkelerinden bile vazgeçtiği istihdam politikası, özel sektörün vergi ahlakının iyice aşınması; tüm bunlar aslında kapitalist devletin meşru varoluş zemininin iyice erozyona uğradığını da gösteriyor.

Daha da vahimi AKP'lileşen devlet artık mutlak güç ve baskı haline geldiği için ve diğer işlevlerini iyice aksattığı için, sermayenin açık diktatörlüğüne dönüştüğü ve onun kısa vadeli ufkuna hapsolduğu için tüm planlama kapasitesini yitirmiş gibi görünmektedir. Halbuki kapitalist devlet genel olarak sermayenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten yapıydı. Oysa AKP iktidarı döneminde tekil sermayelerin kısa vadeli çıkarlarını gözeten bir yapıya dönüştü. Ama bu yönetilemez bir durum yaratıyor. Dahası uzun vadeli planlama yetisini kaybeden kapitalist devlet AKP iktidarını uzun vadeli kılabilecek uzun vadeli planlamayı da yapamıyor, rakip siyasi aktörleri kontrol altında tutabilmek için elinde baskı ve sopadan gayrı bir şey kalmıyor. Ancak bunlara her başvurduğunda yönetsel krizi daha da derinleştiriyor. Her adımı toplumu daha derin bir şekilde ikiye bölüyor.

Tüm bu yönetememe çaresizliği içinde iktidarı oldukça uzun vadeli kılmak için olası tüm adımlar atılıyor. Sermayenin genel programı artık bir bedene, bir kişiye, dar bir gruba dönüşmüş iktidarın uhdesinde yaşatılabiliyor ancak. Asgari ücret belirlemesinden, vergi ve harcama politikalarına, teşviklerden kredi mekanizmasına sermaye kendi krizini ancak süreklileşmiş AKP iktidarı sayesinde katlanılabilir kılıyor. Kamu kaynakları bu ortamda sermayenin, bürokrasinin bir kesiminin ve hatta iktidara yaslanan bazı toplum kesimlerinin sürekli erişimine ancak böyle açık tutulabiliyor. Ortaya zedelenmemesi gereken AKP iktidarı çıkıyor işte. Toplumsal muhalefetin zayıflığı elini güçlendirirken hem iktidarının hem de devletin yaşadığı meşruiyet krizi olası siyasal rakiplerin elini güçlendirdiği için siyasal muhalefeti sıkı bir şekilde kontrol etmek, hizaya sokmak ve yeniden tasarlamak istiyor. Mutlak butlan tam da bu anlama geliyor.

Gerçi mutlak butlan sadece CHP için çıkmış değildir. Siyasal, ekonomik, toplumsal hayatımızın her öbeği ve unsuru için mutlak butlan çıkarmak istiyor AKP iktidarı. Meslek örgütlenmeleri, sendikalar, üniversiteler, devletin kurumları, dernekler; tüm bunlar için bir müthiş bir sıfırlama ve yeniden kurma arzusu var. Eğer yaşamın tüm bu boyutlarının mutlak butlan ile silinmesi ve AKP’nin şahsında cisimleşmiş sermayenin vizyonuyla yeniden yazılmasını istemiyorsak toplumsal muhalefeti geride değil, önde kurmak zorundayız.

/././

Bir sesin el değiştirme tutanağı -Fadime Uslu- 

Mayakovski’nin Yesenin için, Pasternak’ın Mayakovski için yazdığı şiirlerde ölüm son büyük olaydır. Nâzım Hikmet için yazılan şiirlerde ise ölüm giderek görünmez olur. Yerini kardeşe, ustaya, yoldaşa ve direniş hafızasına bırakır. Bu şiirler ölümü kaydetmez. Bir sesin el değiştirme tutanağını tutar.

Mayakovski, şair dostu Sergey Yesenin’in ölümünün ardından yazdığı şiire, “Sen gittin diyorlar” dizesiyle başlar. Mayakovski’nin ölümü için Boris Pasternak’ın kaleme aldığı “Şairin Ölümü” başlıklı şiir de benzer bir haber cümlesiyle açılır: “İnanmıyorlardı, kuruntudur sanıyorlardı,/ Ama haberi öğreniyorlardı iki kişiden…” İlk dizeleriyle yas dilini sabitleyen bu iki şiirde ağıt sesini duyarız. Dizeler boyunca da geride kalanın, hayata “hoşça kal” diyen şairin yaşamını bir şiire sığdırma arzusuna eşlik ederiz. Ölü şairler için yazılan şiirler, biyografilerinin aşkın hâlidir sonuçta. Hayat hikâyelerinde şiir anlayışları yeniden yorumlanır.

Ancak her ölüme aynı türden ağıt yakılmaz. Kimi şairler ardından yazılan şiirlerde sesleriyle yaşamayı sürdürür. Nâzım Hikmet bu ozanlardan biridir. Onun için yazılan şiirlerde Nâzım’ın biyografisinden ziyade etkisi duyulur. Moskova’da ölen sürgün şair, şiirlerde yeniden doğar. Bir yerde dünya halklarının kardeşi, başka bir yerde kelimeleriyle hapishane duvarlarını aşan mahkûm, şiirin yönünü değiştiren usta, ortak bir hafızaya dönüşen yoldaş olarak karşımıza çıkar. Şairler Nâzım’ın ardından kurdukları cümlelerde onunla konuşmayı bırakmazlar; ağıt, baştan itibaren diyaloğun biçimini alır.

Nâzım imgelerinin en etkileyici örneklerinden biri Yannis Ritsos’un kaleme aldığı Bir Ad Müzik ve Evrene Dönüşünce şiirinde karşımıza çıkar. Ritsos şiirine bir ölüm haberiyle başlamaz. Nâzım’ın yokluğunu anlatmaya da çalışmaz. Bunun yerine onun adını yeniden kurar.

“Nâzım, kardeşim, mavi gözlü Nâzım” diye seslenir ona.

Şiir boyunca tekrar tekrar vurgulanır “mavi”. Mavi gözler, mavi yürek, mavileşen dünya… Göz rengi evrilerek halklar arasında dolaşan umut rengine dönüşür. Ritsos, Nâzım’ın adını ülkeler arasında dolaştırır. Türkiye’den Yunanistan’a, Sovyetler Birliği’nden Fransa’ya uzanan bu yolculukla, şairin ölümünü bir ulusun kaybı olmaktan çıkarır.

Ritsos’ta Nâzım, dünyanın farklı kıyılarında birbirini hiç görmemiş insanların ortak yakınıdır. Şiirde sık sık “kardeşim” hitabı duyulur. Ölüm, iki şair arasındaki konuşmayı kesmez; tersine, şiirin kendisi bu konuşmanın sürdüğü alana dönüşür. Nâzım’ın adı her tekrarda başka bir coğrafyada yeniden duyulur.  

Howard Fast’ın, Nâzım Hikmet’e başlıklı şiirinde ilk beliren sahne hapishanedir. Sözün sınandığı yerdir burası. Fast, “Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,” derken dikkatini doğrudan şiire çevirir. Hemen ardından gelen, “bizim duvarlarımız da tutamadı, kardeşim,/ kelimelerin buldu bizi,” dizeleri Nâzım imgesini açıklar. Mesele, her türden sınırı aşan sözün etkisidir.
“kimseyi senin kadar yakından tanımadım,/ senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,/ ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;/ bizi de susturacaklarını sanıyorlar, / suspus edeceklerini duvarların ardında./ Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,/ ama sen oldun bizi kurtaran.”

Fast’ın şiirinde esas olan, sınırları aşan kelimelerin yolculuğudur. Şiirde Nâzım, susturulmak istendiği halde konuşmayı sürdüren bir direnişe dönüşür.

Nâzım’ın en kalıcı imgelerden biri de usta imgesidir. Burada söz konusu olan büyük bir şaire duyulan hayranlık değildir. Şairler Nâzım’ı anarken bir şiir anlayışını, bir dil devrimini ve dünyaya bakış biçimini de hatırlatırlar. Birçok şair Nâzım’ı yalnızca bir öncü olarak değil, şiirin kurucu kaynaklarından biri olarak görür. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinde ve yazılarında Nâzım, Türkçenin ritmini değiştiren, şiire yeni nefes kazandıran kaynaklardan biridir. Nâzım’a Bir Güz Çelengi, Nâzım Hikmet “Tabu ve Efsane” kitaplarında Behramoğlu’nun ayrıntılı incelemeleri yer alır.

Turgut Uyar da değerlendirmelerinde, Nâzım’ın şiirde açtığı alana dikkat çeker. Uyar, büyük “muhacir” dediği şairin ölümünden dört yıl sonra, 1967’de Papirüs’te yayımlanan yazısında, “Nâzım, dil kavrayışıyla bir dirimdir Türk şiirinde,” der. “İnsanca hastalıklı ve insanca sağlam. Anlattığı kendisidir. Yukardan bakmaz, içinde olduğunu anlatır. Heybeye yaslanandır o, ımızganır, eleştirmez, gelecek günleri düşünür. Bu yüzden biraz vahşidir, yabandır, ödünsüzdür, bağışlamaz. Ve sanırım aslında onun rahatsız ediciliği -politika ve şiir alanında- daha çok buradan gelmektedir.”

Nâzım imgesinin merkezinde devamlılık vardır. Şairler Nâzım’a bakarken kendi şiirlerinin imkânlarını da görürler. Ustalık, şiirsel mirasa işaret eder. Nâzım’ın serbest nazmı, konuşma diliyle kurduğu ritim, şiire kattığı epik nefes, kolektif özne kullanımı sonraki kuşaklar için okul hâline gelir.

Türk şiirinde bir başka Nâzım imgesi de yoldaştır. Hasan Hüseyin Korkmazgil’den Arif Damar’a uzanan hatta toplumcu şiirin kalbine yerleşen Nâzım, bir kuşağın mücadele deneyimini temsil eder.

Ölümünden kısa süre sonra Atina’da yazdığı ve yıllar sonra Sözcükler Dergisinin 97. Sayısında Ari Çokona çevirisiyle yayımlanan Nazım Hikmet’in Eseri Hakkında Düşünceler başlıklı yazısında Ritsos şöyle der: “Nâzım Hikmet pasif düşüncelere gömülmez, kaçınılmaz çıkmazlarda karanlık yolculuklara çıkmaz, her türlü engele, her türlü ölüme meydan okuyan uzlaşmaz mücadelenin bayraktarı olur. Böylesi duygularla sosyal mücadele ve sosyal sıfatıyla nitelenen sanat daha derin anlam, daha yüksek hedef ve daha derin perspektif kazanır. Bu şiirin yaratıcısı da çağına ve dünyaya karşı sorumluluğunu soylulukla taşıyan örnek bir ozan olarak hatırlanacaktır.”

Nâzım sadece hatırlanan, geçmişte kalmış bir şair değil, hayatın her alanına bugün de eşlik eden bir yoldaştır.

Mayakovski’nin Yesenin için, Pasternak’ın Mayakovski için yazdığı şiirlerde ölüm son büyük olaydır. Nâzım Hikmet için yazılan şiirlerde ise ölüm giderek görünmez olur. Yerini kardeşe, ustaya, yoldaşa ve direniş hafızasına bırakır. Bu şiirler ölümü kaydetmez. Bir sesin el değiştirme tutanağını tutar.

/././

Fasulye yiyen adam -Fide Lale Durak- 

Tarlaları sürenler, evleri inşa edenler, ekmeği üretenler ve yaşamı her gün yeniden kuranlar çoğu zaman görünmezdi. Carracci'nin fasulye yiyen adamı bu görünmezliğe açılmış küçük ama önemli bir gedik gibidir.

Sanat tarihinin büyük dönüm noktaları çoğu zaman görkemli olaylarla ilişkilendirilir. Yeni bir akım ortaya çıkar, bir manifesto yayımlanır, bir devrim yaşanır, ki bu yolla yaşanan değişimlerin sayısı az değildir. Ama, bazen tarihin yönünü değiştiren şey çok daha sıradandır: Bir adamın önündeki kâseden fasulye yemesi gibi.

Yaklaşık 1584-85 yıllarında İtalyan ressam Annibale Carracci tarafından yapılan Fasulye Yiyen (Mangiafagioli), ilk bakışta son derece mütevazı bir sahne sunar. Basit giysiler içindeki bir adam, ahşap bir masanın başında oturmuş, önündeki fasulyeyi yemektedir. Masada biraz ekmek, bir miktar soğan ve sıradan bir öğün vardır. Resimde ne bir kahramanlık hikâyesi ne mitolojik bir olay ne de dinsel bir anlatı bulunur. Tabii burada dinsel anlatıdan kastımız eski ya da yeni kitapta yazılanların resmedilmesidir, dolaylı dinsel göndermeyi yani ekmek, şarap ve pencerede oluşan haçı saymıyoruz. Kısacası sıradan bir gündelik hayat anından bahsediyoruz.
Buna rağmen bu küçük tablo, Avrupa sanat tarihinin en önemli eşiklerinden biri olarak kabul edilir.

Carracci'nin yaşadığı dönemde İtalya'da sanatın büyük bölümü hâlâ aristokratları, azizleri, hükümdarları ve mitolojik figürleri konu alıyordu. Sanatın "yüksek" kabul edilen alanı bunlardı. Sıradan insanlar ise çoğu zaman ya arka planda görünür ya da komik, kaba ve eğitimsiz tipler olarak temsil edilirdi. Köylüler ve işçiler sanatın merkezinde değil, kenarında bulunurdu.

Elbette Carracci'den önce de halk yaşamını konu alan ressamlar vardı. Özellikle 16. yüzyılda Pieter Bruegel (Yaşlı olan) köylü düğünlerini, hasat sahnelerini ve halk eğlencelerini resmetmişti. Ancak Bruegel'in figürleri çoğunlukla kalabalıkların parçasıydı; bireysel karakterler olarak değil, toplumsal tipler olarak karşımıza çıkarlardı. Carracci'nin fasulye yiyen adamı ise farklıdır. Burada ilk kez sıradan bir insan tek başına, bütün ağırlığıyla resmin merkezine yerleşmiştir.
Resmin önemi tam da burada başlar.

Çünkü mesele ilk kez bir köylünün resmedilmesi değildir. Mesele, sıradan bir insanın ciddi bir sanat eserinin öznesi hâline gelmesidir.

Adam bize bakar. Bir alegori değildir. Bir aziz değildir. Bir kahraman değildir. Hatta belirli bir hikâyesi bile yoktur. Yalnızca yemek yemektedir. Ancak Carracci'nin yorumunda bu gündelik eylem önemli bir şeye dönüşür, anlam kazanır. Sanatçı, izleyiciyi bu adamın karşısına oturtur ve adeta şu soruyu sordurur: Bu insan neden resmedilmeye değer olmasın? Bu soru, modern sanatın da temel sorularından biridir. Soruyu kendine soran ve olumlu yanıt veren ressamlar, Carracci'yi takiben, sıradan insanları resimlerinin öznesi yapacaktır.

17. yüzyılda Caravaggio kutsal figürleri halktan insanların yüzleriyle resmedecektir. Aynı yüzyılda Hollanda resminde gündelik yaşam sahneleri büyük bir tür hâline gelecektir. 19. yüzyılda Gustave Courbet işçileri ve köylüleri tarih resimleriyle aynı ölçekte tuvale taşıyacaktır. Daha sonra sosyal gerçekçilik, toplumcu sanat ve emekçi temsilleri bu hattı sürdürecektir. Bu nedenle Fasulye Yiyen yalnızca küçük bir janr (tür) resmi değil, uzun bir tarihsel zincirin erken halkalarından biridir. 

Bu zincirin altında daha derin bir dönüşümün de ipuçları yatar: emeğin görünür hâle gelmesi.

Yüzyıllar boyunca sanat, tıpkı tarih yazımı gibi, büyük ölçüde iktidar sahiplerinin dünyasını anlatıyordu. Krallar, komutanlar, aristokratlar, din adamları ve kahramanlar sanatın başlıca özneleriydi. Oysa toplumları ayakta tutanlar onlar değildi. Tarlaları sürenler, evleri inşa edenler, ekmeği üretenler, çocukları büyütenler ve yaşamı her gün yeniden kuranlar çoğu zaman görünmezdi.

Carracci'nin fasulye yiyen adamı bu görünmezliğe açılmış küçük ama önemli bir gedik gibidir. Gündelik hayatın ve emeğin sanatsal temsilinin erken örneklerinden biridir. Bu nedenle Carracci'nin dört yüzyıl önce yaptığı o mütevazı resim bugün hâlâ günceldir. Çünkü bize sanatın yalnızca estetik tercihlerden ibaret olmadığını hatırlatır. Sanatın kimi görünür kıldığı, kimi merkezine aldığı ve kimi dışarıda bıraktığı her zaman toplumsal bir meseledir.

Bir adamın önündeki kâseden fasulye yemesi, ilk bakışta önemsiz görünebilir. Ama sanat tarihi bazen tam da böyle anlarda yön değiştirir. 

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -3 Haziran 2026-

TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek- Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu sö...