Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini yenilgiye uğratan Sovyet mirası kamusal alandan siliniyor, kıta genelinde dizginlerinden boşalan bir militarizm ve NATO merkezli bir kültür düzeni inşa ediliyor.
Çekya'da geçen yıl yasaklanan Komünist Parti lideri Kateřina Konečná, Prag'daki protestoda hükümetin kararına karşı çıkmıştı. (Fotoğraflar: Depo Photos, BirGün, JungeWelt)Avrupa egemenleri için 2022 yılının Şubat ayı, sadece jeopolitik bir kırılma değil aynı zamanda geçmişle hesaplaşmanın ve geleceği silahların gölgesinde tasarlamanın miladı oldu. Yıllardır sinsi bir biçimde sürdürülen "Sovyet mirasını tasfiye etme" operasyonu, bugün Ukrayna’daki savaş bahane edilerek topyekûn bir kültürel ve ideolojik saldırıya dönüştü. Doğu Avrupa’dan İskandinavya’ya kadar uzanan bu süreçte, 1945’te faşizmi dize getirenlerin anıtları balyozlarla yıkılırken, boşalan meydanlar yükselen militarizmin ve savaş çığlıklarının sahası haline getiriliyor.
BALYOZ SOSYALİZMİN MİRASINA İNİYOR
Bu "hafıza temizliği" operasyonunun somut örnekleri kıtanın dört bir yanına yayılmış durumda. Letonya’da, başkent Riga’nın simgelerinden olan "Kurtarıcılar Anıtı" halkın protestolarına rağmen yerle bir edildi. Estonya’da gece yarısı operasyonlarıyla sökülen T-34 tank anıtları ve Polonya’da Ulusal Anma Enstitüsü (IPN) eliyle yürütülen "propaganda nesnelerini temizleme" adı altındaki yıkımlar, liberal revizyonizmin geldiği noktayı özetliyor. Bulgaristan’da Sofya’daki Kızıl Ordu Anıtı parçalanırken, NATO üyeliğiyle "tarafsızlık" maskesini atan Finlandiya, Helsinki’deki "Dünya Barışı" anıtını sökerek yeni safını ilan etti.
Nazilerin elinden kurtardığı 1945’te Berlin’e kızıl bayrağı diken, Auschwitz’i özgürleştiren ve 27 milyon evladını toprağa veren Sovyet halkının mirası; bugün bizzat o faşizmin suç ortağı olan sermaye odaklı yapılar tarafından "işgalci" ilan edilerek tarihten kazınmak isteniyor.

ALMANYA: ‘SUÇLULUKTAN’ MİLİTARİZME DÖNÜŞ
Bu revizyonist dalganın merkez üssü ise Almanya haline geldi. On yıllar boyunca Nazi geçmişiyle "yüzleşme" kültürü üzerinden bir dış politika yürüten Berlin, bugün bu gömleği üzerinden atıyor. Başbakan Olaf Scholz’un ilan ettiği "Zeitenwende" (Dönüm Noktası), sadece 100 milyar avroluk bir silahlanma bütçesi değil, Alman militarizminin "Avrupa’nın en güçlü ordusu" olma hedefiyle yeniden sahalara dönüşü oldu. Nitekim Almanya’nın yeni strateji belgesinde Rusya artık resmen "baş düşman" olarak tanımlanıyor.
Avrupa’nın “ilerici” güçleri de bu militarist dönüşümün en hırslı savunucuları haline geliyor. Bunlardan biri de Almanya’da kökleri barış hareketine dayanan Yeşiller Partisi. Berlin’deki Rus Evi’nin (Russisches Haus) kapatılmasında başrolü oynayan Yeşiller, şimdi de gözünü kentin sembolü olan Sovyet anıtlarına dikti.
Verdikleri önergelerle, Treptower Park ve Tiergarten gibi noktalardaki anıtların "yeniden yorumlanmasını" talep eden Yeşiller, "kurtarıcı asker" imgesini bugünün siyasi konjonktürüne kurban ederek "işgalci" anlatısıyla değiştirmek istiyor. Bu hafıza kırımı sokaklara da yansıyor: Son iki yıldır 8 ve 9 Mayıs’ta faşizme karşı zafer kutlamalarına getirilen Sovyet bayrağı ve sembol yasakları, bizzat faşizmin ana vatanında tarihin polis gücüyle sansürlenmesi anlamına geliyor.

MİLİTARİZM VE SAVAŞA KÜLTÜREL HAZIRLIK
Tarihin yeniden yazılması, bugünkü silahlanma histerisinden bağımsız değil. Geçmişin anti-faşist direnç hafızası silinirken, Avrupa toplumları devasa silahlanma bütçelerine ikna ediliyor. Sosyal devletin kazanımları birer birer tırpanlanırken, kaynaklar savunma sanayiine akıtılıyor.
Bu süreçte medyanın rolü de "psikolojik harp" aygıtı olarak şekilleniyor. Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan, NATO yetkililerinin Batılı sinema ve televizyon sektörü temsilcileriyle yaptığı kapalı kapalı toplantılar, haber dilinin ardından kültürel alanda da bir savaş inşasına girişildiğini ortaya koydu. Ekranlarda savaşa karşı çıkmak "hainlik", Sovyet mirasını savunmak ise "ajanlık" parantezine alınırken egemenler, tarihi baştan yazarak yeni nesilleri savaşa hazırlanıyor.
∗∗∗
FAŞİZMLE EŞİTLEME SUÇLARIN AKLANMASI
Avrupa Parlamentosu’nun sistematik hale getirdiği "komünizm ve Nazizm eşitlemesi", Sovyetlerin düşmanlaştırılmasının yanı sıra faşizmin tarihsel suçlarını aklama operasyonu. Sermayenin faşizmle olan organik bağını unutturmak isteyenler, suçu "totalitarizm" kavramı üzerinden paylaştırarak halkın hafızasındaki o büyük zaferi değersizleştiriyor.
Anıtların yıkıldığı her şehirde, aslında faşizme karşı kazanılan o büyük insanlık zaferinin ve "başka bir dünya" umudunun izleri siliniyor. Avrupa, kendi geçmişini yıkarak, aslında NATO’nun ve savunma sanayiinin tahakkümü altındaki karanlık bir geleceğin temellerini atıyor. Bugün yıkılan sadece taşlar değil, insanlığın faşizme karşı kazandığı kolektif onuru.
Rus Evi Ankara Başkanı Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko, Avrupa’da yeni bir tarih inşasına dair sorularımızı yanıtladı.
Avrupa’da Sovyet mirasını silmeye yönelik bu girişimleri kapsamlı bir “tarihsel revizyon” planının parçası olarak görebilir miyiz? Avrupa, bunda ne kadar ileri gidebilir?
Modern liberal dünya düzeninin ideolojik temellerine baktığımızda, tarihi yeniden yazma yönünde bir planın kesinlikle mevcut olduğunu görüyoruz. Tüm insanlığa ifade ve ticaret özgürlüğü vadeden J. Mill ve A. Smith çizgisindeki klasik liberalizm dönemi çoktan kapandı. Her taraftan yaptırımlarla, kotalarla, kapalı kapılar ardındaki anlaşmalarla ve lobi faaliyetleriyle kuşatılmış olan bugünkü uluslararası ticarete bakmanız bile bunu anlamak için yeterli.
Aynı durum, uzun süredir dar bir çerçeveye hapsedilen ifade özgürlüğü için de geçerli. Örneğin Büyük Britanya, internetteki paylaşımlar ve yorumlar nedeniyle gerçekleştirilen 12 bin gözaltıyla 2026 yılında dünyada ilk sıraya yerleşti.
Tüm bu yaşananların, modern liberal toplumun arkasındaki temel felsefi paradigmaya, yani "Açık Toplum" konseptine dayanan son derece mantıklı bir açıklaması var. K. Popper, 1944 yılında kaleme aldığı "Açık Toplum ve Düşmanları" kitabında, liberal demokrasiyi (yani açık toplumu) otoriter ve totaliter ideolojilerin bütünüyle karşı karşıya getirir.
Bu ideolojilerin kökenini Platon'un eserlerine dayandırır; oradan Hegel aracılığıyla Marx ve Hitler'e kadar uzatır. Ona göre bu fikirler, geçmişin en aşağılık, en geri kalmış ve şiddetten beslenen muhafazakar görüşlerinin birer yansımasından ibarettir. Popper'ın bakış açısıyla bakıldığında, Okyanusya adalarındaki yamyam yerlilerin vahşi pratikleri, Osmanlı sultanlarının katı hiyerarşik düzeni, Lenin sosyalizmi ve Hitler'in nasyonal sosyalizmi arasında özünde hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi ilerlemeye, bireyselciliğe ve insan haklarına düşman olan, "açık toplumun" karşısında yer alan totaliterliğin farklı biçimleridir (zaten kitabın başlığı da bunu söyler).
Bu arada, belki bilmeyenler vardır, ünlü Amerikalı finansör J. Soros da K. Popper'ın fikirlerinin açık bir takipçisidir ve servetini bu "açık toplum" ideolojisinin propagandası için harcamaktadır.
İşte bu konsept, Batı toplumunun eline çok güçlü bir ideolojik silah verdi. Bu sayede bazı ülkeleri, halkları veya belli dünya görüşleri ile kültürlerin taşıyıcılarını, sırf açık toplumun düşmanı ilan ederek genel kabul görmüş liberal özgürlüklerin tamamen dışına itebiliyorlar.
Daha önce, yani 19. yüzyılda Batı dünyasında, liberal hukuki normların Avrupa dışındaki halklara uygulanmamasını meşrulaştıran bir ırkçılık egemendi. Örneğin, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesi Amerikalı Kızılderilileri, Hintlileri ya da Avustralya yerlilerini ilgilendirmiyordu. Siyahi insanlar en temel kişisel özgürlük haklarını bile arayamıyorlardı, çünkü doğrudan ticaretin birer nesnesiydiler.
Bugün biyolojik ırkçılık artık rağbette değil ancak yerini tamamen sosyokültürel nitelikte bir yaklaşıma bıraktı. Örneğin, Avrupa kültürü kendisini son derece hoşgörülü gösterir ve diğer kültürlerin mirasını titizlikle koruduğunu iddia eder. Fakat bu koruma, "kapalı toplum" kategorisine sokulan medeniyetlerin anıtları söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir. Aynı çifte standart ifade özgürlüğünde de vardır. Eğer bilgi kaynağı Rusya menşeliyse, Avrupa'nın liberal hukuki normları onun için devre dışı kalır. Nitekim Avrupa Birliği genelinde erişimi engellenen yüzlerce Rus kaynağı gibi kolayca yasaklanabilir (Hatta 2017'de E. Macron, Rus haber ajansı Sputnik'in bir propaganda organı olduğunu ileri sürerek onun için ifade özgürlüğü kavramının geçerli olamayacağını açıkça söylemişti).
Liberaller için normalde dokunulmaz olan özel mülkiyet hakkı da bugün revizyondan geçiyor; mülk sahibinin bir şekilde Rusya ile bağı varsa, hesaplarına ve varlıklarına rahatça el konulabiliyor, dondurulabiliyor ya da "iyi bir amaç" uğruna kullanılabiliyor.
Modern liberalizme göre komünizm ile Nazizm arasında hiçbir fark yoktur. Onların gözünde Büyük Vatanseverlik Savaşı, haklının ya da haksızın olmadığı, iki totaliter ideolojinin birbiriyle çarpışmasından ibarettir. İkinci Dünya Savaşı'nda kurtarıcı rolü sadece Anglo-Amerikan güçlerine verilirken, SSCB ise Nazi Almanyası'ndan hiçbir farkı olmayan totaliter bir işgalci olarak konumlandırılıyor.
Nazi rejimine ait tüm sembol ve anıtlar nasıl ortadan kaldırıldıysa, modern liberallerin mantığına göre askeri mezarlıklar, anıtlar, müzeler ve hatıra levhaları dahil olmak üzere Sovyet totaliter geçmişine dair ne varsa hepsi tasfiye edilmelidir.
Bugün Avrupa için modern Rusya, totaliter "kapalı toplumun" yeni lideri, dolayısıyla da doğrudan düşmandır. Bu yüzden ne Rus devletine, ne onun vatandaşlarına ne de Rus kültürüne karşı hukuk veya evrensel insani ilkeler gözetilir.
Bunun bir sınırı da yok. Avrupa'da önce Rus yazar ve bestecilerin eserlerini yasakladılar, ardından iş insanlarının hesaplarını dondurdular; şimdiyse anıtları yıkıp tarihi baştan yazıyorlar. Sırada ne var?
Avrupa devletlerinin geçmişine ya da Birinci Dünya Savaşı'nın galip güçlerinin 1920 yılında Türkiye için çizdiği kadere bakarak bunu öngörebiliriz: Toprakların parçalanması, yerel halkın belirli rezervasyon alanlarına sıkıştırılması ve kaynakların küresel şirketlerin çıkarına olacak şekilde gasp edilmesi.
Almanya’daki Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) örneğinde olduğu gibi “ilerici” sayılabilecek güçlerin bu girişimlerde başrolde olması bize ne anlatıyor?
Batı'da siyaset kurumu aslında işlevini yitirdi, bitti. Sağdaki ya da soldaki tüm siyasi partiler, özünde 20. yüzyılda zaferini ilan eden liberal ideolojinin birer temsilcisidir ve çağımızın temel meselelerinde tamamen ortak bir uzlaşı içindedirler. Üstelik artık Avrupa'da yasal ve demokratik yollarla bir şeyleri değiştirebilmek neredeyse imkansız hale geldi. İktidarı elinde tutan elit kesim, bir tarafta seçim mühendisliği teknolojilerini, diğer tarafta ise siyasi rakiplerini baskı altına alacak hukuki mekanizmaları o kadar iyi kullanıyor ki, seçimler artık Avrupalı gençlerin ilgisini dahi çekmiyor.
Bahsettiğiniz Yeşiller (Birlik 90) ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) gibi partiler, yalnızca elitlerin sınırlarını net bir şekilde çizdiği Rusya karşıtı şablonun içinde hareket ederek kendilerine yer edinmeye ve takdir toplayabilmeye çalışıyorlar. Rus varlıklarının müsadere edilmesi yönünde getirdikleri önerilerin, o çok kutsal sayılan özel mülkiyet sınırlarını çiğniyor olması artık Avrupa'da kimseni umurunda değil.
Çünkü Rusya; insanı, tarihi, ekonomisi ve kültürüyle bir bütün olarak Avrupa hukuk düzeninin dışına tamamen itilmiş durumdadır.
Avrupa’nın genç kuşaklarının faşizme karşı verilen bu mücadeleyi ve ödenen bedelleri bilmemesi ne gibi tehlikeler barındırıyor? Bu durumun, kıtada yükselen aşırı sağ ideolojilerle nasıl bir ilişkisi olacak?
1945 yılının ardından, Nazi ideolojisinin bir suç şebekesi olduğu ve bu belanın defedilmesinde SSCB'nin asli bir rol oynadığı tüm dünya için tartışmasız bir gerçekti. Ancak SSCB'nin yıkılışıyla birlikte dünyada, "açık toplum" konseptinin argümanlarıyla paralellik gösteren yeni fikirler zemin bulmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasında Nazizm ile komünizmin eşit derecede suçlu olduğu ve komünist mirasla kararlı bir mücadele yürütülmesi gerektiği tezi yayılmaya başladı.
Liberal ideologlar, komünizm ile Nazizmi aynı kefeye koyarak aslında sinsice Nazizmi aklama ve rehabilite etme sürecini başlattılar. Ukrayna bu durumun en somut örneğidir. Eğer "Galiçya" SS tümenindeki Ukraynalı gönüllüler komünizme karşı silah kuşandıysa, kendilerince bir haklılık payları olduğu düşünülüyor. Eğer bugün mutlak kötülük olarak Rusya görülüyorsa, Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşan Neonazi yapılanmalar da bir şekilde meşru kabul edilebiliyor.
Batı'daki modern tarih yazımı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB ile ittifak kurulmuş olmasını, o dönemki Nazi tehdidine karşı koyma zorunluluğuyla açıklayarak rasyonalize ediyor. Bugün de sözde “dünyanın en büyük kötülüğü” olan Rusya'ya karşı mücadele etmek adına her türlü unsurla işbirliği mubah görülüyor; bu ister Ukrayna'daki Neonaziler olsun, ister Kafkasya'daki Vahhabi militanlar olsun fark etmiyor. Ortak düşmanı zayıflatmak için, mevcut Avrupa sistemine doğrudan meydan okumadıkları sürece her yol ve araç mubah sayılıyor.
Türkiye’de yaşayan biri olarak, sizin Türk toplumuna ilişkin gözlemleriniz neler? Bölgesel ve küresel jeopolitiğin etkisiyle Türkiye, ABD ve Avrupa blokuna giderek daha fazla yaklaşırken Rusya ve Sovyet mirasına bakış açısı nasıl değişecek?
Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı tarihine ve SSCB'den kalan mirasa yönelik ilgi oldukça sınırlıdır. Bu sebeple Avrupa'da yürütülen bu anıtlar savaşının, Türk kamuoyunun Rusya'ya bakışı üzerinde derin bir kırılma yaratacağını düşünmüyorum. Ben şahsen Türkiye'nin ABD ve Avrupa Birliği çizgisine doğru keskin bir siyasi yakınlaşma içinde olduğunu da gözlemlemiyorum.
Ankara şu ana kadar, bölgedeki temel krizler ve bu krizlerin aktörleri karşısında oldukça temkinli, dengeli ve çok boyutlu bir diplomasi yürütmeyi sürdürüyor. Türkiye'nin bölgesel meselelerdeki bu bağımsız pozisyonu kesinlikle takdiri hak eden bir duruştur.
Tabii Ukrayna başlığına geldiğimizde Ankara'nın adımlarını tamamen tarafsız olarak nitelendirmemiz mümkün değil. Özellikle Rusya ile yapılmış olan mevcut mutabakatlara aykırı bir şekilde, 2023 yılında Azov taburuna mensup Nazi militanlarının Ukrayna'ya geri gönderilmesi ilişkilerimize ciddi bir darbe vurdu. Bunun yanı sıra Türkiye, Ukrayna tarafına askeri teçhizat ve silah sevk etmeye de devam ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen, Türkiye'de Avrupa'dakine benzer cinsten bir Rus kültürünü sansürleme dalgası ya da Rus vatandaşlarına yönelik bir ayrımcılık politikası görmüyoruz. Temennimiz, Türkiye'nin küresel siyasette bundan sonra da kendi bağımsız perspektifini koruyarak yola devam etmesidir.

Avrupa’daki bu “tarihsel revizyon” girişimine karşı Rusya ne gibi adımlar atıyor ve ne gibi adımlar atması lazım?
Rusya'nın bu tarih revizyonizminin önüne geçebilmesinin yegâne yolu, Ukrayna'daki Özel Askeri Operasyon'u zaferle neticelendirerek gidişatı kendi lehine çevirmesidir. Bununla birlikte Rusya; İkinci Dünya Savaşı'na dair gerçeklerin anlatılması, Avrupa'da zemin bulan Neonazizm akımının teşhir edilmesi, Doğu Avrupa'da Batılı liberallerin çizgisine uymayan hükümetlerin nasıl devrildiğinin ortaya konması ve modern liberalizmin totaliter çehresinin gösterilmesi adına elindeki tüm enstrümanları kullanmaktadır.
Bu mücadelede Türkiye de dâhil olmak üzere dünyadaki tüm ilerici odakların desteğine güveniyoruz. Günün sonunda, çok kutuplu bir dünya düzenini, Avrasya coğrafyasının güvenliğini, insan hakları ve kimlik meselelerine yeni bir bakışı, ticaret serbestliğini ve siber güvenliği esas alan ortak bir vizyon inşa etmek zorundayız. Kendisini dünyanın geri kalanından üstün gören modern Batı liberal medeniyetinin, insanlığı kanlı bir çıkmaza doğru sürüklediğini açıkça fark etmemiz gerekiyor.
Eğer bizler buna güçlü bir alternatif üretemezsek, çok yakın bir gelecekte, kendilerini tüm insanlığın yegâne lideri sanan figürlerin kurguladığı büyük bir felaketle karşı karşıya geleceğiz.
Umut Can FIRTINA / BİRGÜN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder