Devleti halka patron, halkı devlete işçi olan bir dünyada…-Mine Söğüt-
Yarın 1 Mayıs… Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür. Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi. Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…
Günlerdir İstanbul’un mimli noktalarında polis güvenlik önlemleri alıyor ve her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs’ta sokakların “güvensiz” olacağı hissi yayılıyor.
Yarın şehirdeki yolları “güvenlik” bahanesiyle kapatacak olanlar, ortalığı “muhafızlarla” donatanlar, işçilerin, emekçilerin taleplerini yüksek sesle haykırmasından korkanlar bir bahar günü sokakları alenen güvensiz kılmaya hazırlanıyorlar.
O gün meydanlarda olma hakkını talep edenlerden değil o talebi geçersiz kılmak için şehrin merkezini hapishaneye çeviren zihniyetten ürkmenin gerektiğini anlayanların sayısı, bunu ısrarla anlamayanlardan hep daha az olduğu için, devamlı kendini gerçekleştiremeyen bir kehanete dönüşen 1 Mayıs sloganları yine havada bir müddet asılı kalacak ve sonra vahşi düzenin içinde bir kez daha buharlaşıp kaybolacaklar.
Şehrin merkez noktaları günler önceden polis tarafından ablukaya alındı.
Cuma günü emeğin ve gücün hikayesini meydanlarda haykırmak isteyenlerin yollarını iktidar yine barikatlarla kesmeye hazırlanıyor.
İnsanların diledikleri zaman, diledikleri yerde, diledikleri şekilde eylem yapma hakkı iştahla gasp etmeyi südürüyor.
Ölümüne çalışmakla ve hak ettiğini hiçbir zaman tam olarak alamamakla lanetlenmiş kalabalığın sesini bastırmaya uğraşıyor.
Sadece emeğinin karşılığını talep eden ve insanca bir yaşam düşleyenlerin üzerine tomalar, silahlı adamlar, zehirli gazlar ve korkunç bakışlar salmaya niyetleniyor.
Hakkın istenmeden gündeme gelmediği, istendiğinde de çoğu kez verilmediği bir emek dünyasının yüzlerce yıllık yükünü omuzlarında taşıyan 1 Mayıs, insanın kendi değeri başta olmak üzere tüm değerleri yozlaştırarak vardığı şu görece uygarlık noktasında, bir kez daha iktidar tarafından kriminalize edilerek gerçek bağlamından kopartılmaya hazırlanıyor.
İnsana değil sadece ekonomiye göre şekillenen iktidarlar kendi devamlılıklarına hizmet eden yasaları ve kuralları paketleyip, “güvenlik” etiketiyle mağdurlarına geri satarlar. Bu niyetin hakimiyetinde verilen mücadelede güçsüz kalınmasının en önemli nedeni, insanlığın çağlar boyunca hevesle pazarladığı ahlak, aile, inanç gibi kavramsal oyuncaklarla vakit geçirirken, aslında nasıl vakit kaybettiğini hiç farketmemesidir.
İnsanlığın kaybettiği o vakti kendi mevcudiyetine katan iktidar birbirine paralel olarak ilerleyen uygarlıkla barbarlığı aynı anda var etmeyi becerir.
O yüzden iktidarların korkuları, tehditleri ve engellemeleriyle amacından çok uzaklara düşürülmeye çalışılan 1 Mayıs, sadece ekonomik ve politik bir mücadelenin değil aynı zamanda insanın uygarlık uğraşının da en önemli simgesel günlerinden biridir.
Hukukla tanınan hakların ancak büyük bedeller ödenen zorlu mücadelelerle alınmaya çalışılması olağan değildir.
İstenmeden verilmeyen hatta çoğu zaman istensede verilmeyen hakların söz konusu olduğu bir düzenden de güvenli değildir.
Adalete, eşitliğe, paylaşıma ve şiddetsiz bir dünyaya duyulan inancı kökünden sarsmak için şekillenen politikalar, insan aklını korku ve kaygılarla boşuna bulandırmıyorlar. Sisteme itiraz etmek ya da sistem dışı kalmanın risklerini göze alamayacak nesiller yetiştirmenin peşine boşuna düşmüyorlar. Ve o barikatları boşuna kurmuyor, şehri polislerle abluka altına boşuna almıyorlar.
Üretimin ve emeğin değerini unutmaya yüz tutan, tüketim cehenneminde birbiriyle yarışan ve bu yarışın neye mal olduğunu fark edemeyecek kadar yorucu ve tekinsiz bir hayatta kendisine satılan sahte rüyalara dalan insanın kendisini gerçekten güvende hissedip rüyadan uyanmasından çok korkuyorlar.
Yarın 1 Mayıs…
Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür. Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi.
Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…
/././
Kartaca barışı ve şoklar -Ercan Uygur-
Emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.
İktisatla ilgisi olanlar John M. Keynes’i ve ünlü kitabı Genel Teoriyi (The General Theory of Employment, Interest and Money) iyi bilirler. Bu kitap 90 yıl önce, Şubat 1936’da yayımlanmıştı.
Şubat 2026’da Genel Teorinin ve Keynes’in etkilerini, bugüne yansımalarını tartışırız derken, ABD-İsrail’in İran’a ikinci saldırısı başladı. Haliyle dikkatimizi bu savaşın getirdiği ölümlere, yıkımlara, ekonomik ve jeopolitik etkilere çevirdik.
ABD-İsrail, bu kanlı savaşla İran’ı birkaç günde bitireceklerini, rejim değişikliği getireceklerini söylediler, öyleyse İran’ın kısa sürede teslim olmalı dediler. İran teslim olmadı, direndi. Savaş uzadıkça savaşı bitirecek bir barış antlaşması olasılığı konuşulmaya başlandı.
Barış antlaşması görüşmeleri ile Keynes yine gündemime girdi. İlk kez onun yaygın kullanıma soktuğu “Kartaca barışı” kavramını tartışmak istedim. Aşağıda önce bu kavramı açıklıyorum. Söyleyeyim; ABD-İsrail, İran’a zorla ve tehditle bir Kartaca barışı kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in başlattığı savaşla birlikte petrol ve ilgili başka maddelerde dünya ekonomileri makro düzeyde arz/fiyat şokları yaşamaya başladı. Beklendiği gibi, bu şoklara belirsizlikler eşlik etti ve etkileri devam ediyor.
Şoklar, Keynes’in öncülük ettiği makroiktisat çerçevesi içinde ilk kez Büyük Buhrandan sonra 1930’lar başında-ortasında inceleme, araştırma konusu olmaya başladı. Eşanlı olarak bu şoklar yeni gelişmekte olan ekonometri çerçevesi içinde de araştırılmaya başlandı.
Şoklarla ilgili incelemelerin ve tartışmaların 90 yıl öncesine benzer bir çizgide bugün de sürdüğünü görüyoruz. Aşağıda şokların ve devresel hareketlerin 1933-1936 döneminde nasıl incelendiğini ve bugüne yansımalarını kısaca anlatıyorum.
Şoklar deyince elbette konu Türkiye’ye mutlaka uğruyor. Kabul etmek gerekir ki, ülkemizde her türlü şok sıkça yaşanıyor. Küresel dış şoklar yanında, belki daha da fazla, iç şoklar yaşıyoruz. Bunlar daha çok iktidarların yaşattığı siyasi şoklardır.
Kartaca barışı, Almanya ve İran
Kartaca barışı, Kartacalılarla Romalılar (Roma Cumhuriyeti) arasında MÖ 264 yılında başlayıp aralıklarla 118 yıl süren savaşların sonunda yapılan barışı ifade ediyor. Kartaca, eski çağlarda bugünkü Lübnan ve çevresindeki Fenikelilerin bugünkü Tunus’ta kurdukları bir şehir devlettir.
Bu şehir devletin egemenlik alanı giderek Fas’tan Libya’ya kadar Afrika’nın ve İspanya’nın Akdeniz kıyılarına, Sicilya, Malta ve Sardunya’ya yayılıyor. İtalya gibi çevre devletlere önemli bir rakip oluyor.
Bu genişlemiş devlet, 118 yılda Romalılar ile üç büyük savaş yapıyor. Ancak Kartacalılar, paralı askerlerinin ve komşularının da ihanetiyle, her savaşta yeniliyorlar. Toprak kayıpları oluyor ve henüz imparatorluk olmamış Roma Cumhuriyetine değişik tazminatlar ödüyorlar.
Daha önceki savaşların bitişinde de Kartacalılar barış antlaşmalarında kayıplar yaşıyor ama, yıkıcı koşulları içeren son savaşın barış antlaşmasıdır. Bu öyle bir barış ki, teslim olmalarına karşılık on binlerce Kartacalı öldürülüyor veya köle olarak satılıyor.
Kartaca şehri tümüyle yakılıp yıkılıyor, talan ediliyor. Romalılar, Kartacalalıların servetlerine el koyuyor. Tarım alanlarındaki bitki örtüsü yakılıyor ve bu topraklara ekim yapılmasın diye tuz ekiliyor. Kartacalılar, geriye ne kaldıysa, ordularının dağıtılmasını da kabul ediyor. Bu sürecin sonunda Kartaca bitiyor, yok oluyor.
Demek ki Kartaca barışı, kaybeden tarafın aşağılandığı, hayat hakkı tanınmayan, insanlık dışı muamele ile elindeki tüm varlıklara el konulan acımasız ve yok edici bir barış anlamında kullanılıyor. Bu kavram, birçok savaşın bitimindeki barışlar için bugün de geçerlidir.
Kartaca barışı kavramını Keynes, I. Dünya Savaşını kaybeden Almanya ile kazanmış olan devletler (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya) arasındaki barış görüşmeleri sırasında kullanmıştı.
Paris Barış Konferansı adı altında Versailles Sarayında düzenlenen görüşmeler, Ocak 1919’da başladı, aynı yıl Haziran’da sona erdi. Almanya bu konferansa davet edilmedi: Ya antlaşmayı imzalayacak ya da kazanan devletlerin daha fazla işgaline uğrayacaktı.
Keynes görüşmelere Birleşik Krallık Hazine Bakanlığının danışmanı olarak katıldı. Ancak kazanan ülkelerin, özellikle Fransa ve kendi ülkesi Birleşik Krallığın insanlık dışı yaklaşımını çok eleştirdi. Bir süre sonra protesto ederek konferanstan ayrıldı. Çünkü bunlar bir Kartaca barışı istiyorlardı.
Keynes’e göre barış, Almanya’ya çok ağır ve haksız koşullarda kabul ettirildi. Almanya’nın ordusu dağıtılmıştı ve en fazla 100 bin kişilik bir kara gücü olabilecekti. Almanya hem Avrupa’da hem denizaşırı bölgelerde çok toprak da kaybetti.
Almanya’nın deniz kuvvetleri dağıtıldı, savaş gemilerine ve büyük sivil gemilerine el konuldu. Almanya gemi ve uçak üretemeyecekti. Almanya’nın para olarak ödeyeceği savaş tazminatı ABD, Almanya ve Birleşik Krallığın yıllık ihracat toplamının dört katı idi. Brentano (2019). Almanya’nın altın rezervleri antlaşmadan bir yıl sonra yarıya indi. Federal Reserve Bulletin (June 2021).
Almanya; Fransa, Belçika ve Birleşik Krallık gibi kazanan ülkelere kömür, kereste gibi ürünler cinsinden de tazminat ödeyecekti. Bu ağır koşullar Alman halkında ve hükümetinde yoğun tepkilere neden oluyordu. Antlaşma imzalanmasın diye gösteriler yapılıyordu.
Keynes, görüşmeler sonrasında varılan Versailles Barış Antlaşması ile ilgili görüş ve eleştirilerini 1919 sonunda yayımlanan Barışın Ekonomik Sonuçları (The Economic Consequences of the Peace) kitabında topladı.
Kartaca barışı kavramını öne çıkaran bu kitapta Keynes, antlaşmanın Almanya’nın ve bağlantıları nedeniyle tüm Avrupa’nın büyümesini ve ticaretini gerileteceğini açıkladı. Bu olumsuzluklar siyasi tepkilere de neden olacaktı. Daha sonra Hitler’in siyasi olarak güçlenmesi önemli ölçüde halktaki bu tepkilere de bağlanıyordu.
Avrupa, Keynes’in öngördüğü şekilde, 1920’lerin ortasına kadar eski büyüme hızlarına ve ticaret düzeylerine ulaşamadı. Almanya 1921 sonu – 1923 sonu döneminde çok yıkıcı bir hiperenflasyon yaşadı. Savaşın getirdiği iç ve dış borçlar, ABD’den alınan borçlarla çevrilebildi. Sonra 1929’da Büyük Buhran başladı.
Şimdi ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşa gelelim. ABD, İsrail’in ve bazı Arap/Körfez ülkelerinin de kışkırtması ile İran’ı bir Kartaca barışı yapmak için zorluyor, tehdit ediyor. ABD-İsrail, enerji ve ulaşım başta olmak üzere İran’ın tüm altyapısını yok edeceklerini söylüyor.
İran’ın teslim olması birkaç noktada düğümlenmiş durumda.
1). Başta petrol olmak üzere doğal kaynakların ABD ile paylaşılması. Bu, Venezuela’da olduğu gibi, bu kaynaklara giderek ABD’nin el koyması anlamına da gelebilir. Bu kaynakların İsrail’e de açılması.
2). İran’ın nükleer enerji projesinden vazgeçmesi, zenginleştirilmiş uranyum maddelerinin ABD’ye teslim edilmesi. ABD’nin bu maddeleri ele geçirmek için İran’ın belli merkezlerine havadan baskınlar yaptığı, ancak başarılı olamadığı raporlandı.
3). ABD-İsrail’in “İran teslim olmazsa, tüm medeniyetini yok ederiz” tehdidi içinde yağışlara müdahale ve iklim değişikliği ile çölleştirme girişimleri de olabilir. Bu girişimin yıllardır var olduğu bazı raporlarla ve yağış değişiklikleri ile ortaya konmuş durumda.
Kısacası, ABD-İsrail, ilk çağlardan kalan bir kafa yapısı ile, İran’ı Kartaca gibi yok ederiz diyorlar.
Bunu bazı ülkelerde yaptılar. Bu tehditler, kıyımlar ve yıkımlar elbette İran toplumunda tepkilere neden oluyor. Bunlar, demokratik olmayan İran rejiminin güçlenmesi sonucunu da getirdi. Haliyle, ABD-İsrail’in arzu ettiği rejim değişikliği de olmuyor.
Makroekonomik şoklar
1930’lar başında iktisatta makro düzeyde yapılan birçok çalışmanın önemli bir amacı, 1929’da ABD’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan Büyük Buhranı açıklamak idi. Bu konuda öncü bir çalışma Norveçli iktisatçı Ragnar Frisch’in 1933’te yayınlanan makalesidir.
Makale “Propogation Problems and Impulse Problems in Dynamic Economics” (kısaca PPIP) başlığını taşıyor ve ekonomide makro düzeydeki dalgalanmaları dinamik ilişkiler çerçevesinde açıklıyor. Dinamik ilişkiler değişkenlerin zaman içinde gecikmeli etki ve tepkilerinden oluşuyor.
Bu makalenin önemli bir özelliği ilk kez makroiktisat kavramını kullanmış olmasıdır.
Makaleye göre bir ekonomide dalgalanmaların veya devrelerin iki kaynağı vardır. Birincisi ekonominin kendi içindeki yapısal özelliklerinden kaynaklanır, Frisch buna “propagation” diyor. İkincisi ekonomiye dışarıdan gelen şoklardır, Frisch bunlara “impulses” diyor.
Sistemin, yani ekonomik işleyişin dışından gelen şoklar ülke dışından gelebileceği gibi, ülke içinden de gelebilir. Ülke içinden gelen şoklar, örneğin seçim kaygılarıyla hükümetlerin aldığı kararlar olabilir. Hükümet kararları diğer siyasi partilere yönelik, örneğin yargısal kararlar da olabilir.
Ekonominin nasıl bir dalgalanma göstereceği, yapısal devreler ile şokların yarattığı devrelerin toplamına eşittir. İkisinin bileşimi ekonomideki dalgaların sürelerini ve boyutlarını da belirler. Frisch, ekonomideki dalgalanmaları ve boyutlarını fark denklemlerinin çözümünden elde ediyor.
Frisch, ekonomideki dalgalanmaları sallanan tahta bir atın durumuna benzetiyor. Ekonomideki yapısal nedenler ve sürtünmeler nedeniyle bu at zaten sallanacaktır, dışarıdan bir darbe/şok gelmezse zaman içinde sallanma giderek azalır.
Ancak sistem dışından bir darbe veya şok gelince atın sallanması artacak ve sallanmanın düzeni de bozulacaktır. Ekonomiye dönecek olursak, sistem dışından gelen şok ülke içinden de dışından da olabilir.
1930’lar ortasında Büyük Buhranın etkileri sürerken, Avrupa’daki ve ABD’deki hükümetler iktisatçılardan buhrandan çıkış için çareler ve uygun politikalar sordular. Bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti için Mustafa Kemal Atatürk de yaptı.
Hollanda hükümetinin, Hollanda İktisat Birliği DEA’ya (Dutch Economic Association) böyle bir soru yönelttiği biliniyor. Bunun üzerine DEA, buhranın etkilerini azaltabilecek politika öneriler için 1935 sonlarında Jan Tinbergen’i bir çalışma yapmaya davet ediyor.
Bu davet üzerine, zaten devresel hareketler konusunda istatistiksel çalışmalar yapagelmiş olan ve 1929’dan itibaren Hollanda Konjonktür dergisinin editörü olan Tinbergen, Hollanda ekonomisi için dinamik bir makroekonometrik model oluşturuyor ve 1936’daki bir DEA toplantısında modeli ve getirdiği politika önerilerini tartışıyor.
Tinbergen, önce modelin denklem sisteminin bir devresel hareket üretip üretmediğini araştırıyor. Sonuçta şöyle bir yorum yapıyor: Ülke içinden veya dışından şoklar olmadığında, Hollanda ekonomisi içsel işleyişi içinde dengeye doğru yönelen dalgalı bir seyir izliyor.
Bu makroekonometrik model ile Tinbergen, devalüasyon, ücret değişmeleri, kamu fiyatlarının düşürülmesi, dış ticarette korumacı duvarın yükseltilmesi, kamu harcamasında artış gibi politika değişikliklerinin etkilerini araştırıyor.
Politika değişiklikleri içinde, üretimi ve istihdamı en fazla arttırması bakımından, en iyi politika olarak devalüasyonu buluyor.
Şöyle bir noktaya geliyoruz; emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.
Bu olumsuz küresel şoklar var iken bir de içeriden siyasi şoklar yaratmak ülke ekonomisinde daha büyük tahribat yapıyor. Dileriz Türkiye’de iktidar bu sonucu dikkate alacaktır. TCMB gibi kurumlarımız bu tür şokların olumsuz etkilerini modeller yardımıyla gösterebilirler. Bu tür sonuçları iktidara anlatmak da önemli yarar sağlayacaktır.
Kaynaklar
Brantano, Lujo (2019) What Germany Has Paid Under the Treaty of Versailles.
What Germany has paid under the Treaty of Versailles. Prof. Lujo Brentano.
Federal Reserve Bulletin (June 1921) German Reparations
/././
Halka açık olmayan şirketlerde de bağımsız yönetim kurulu üyeliği zorunlu hale getirilmelidir!-Erdoğan Sağlam-
Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir.
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun “Kurumsal yönetim ilkeleri” başlıklı 17 nci maddesine göre, halka açık ortaklıklarda kurumsal yönetim ilkeleri ile kurumsal yönetim uyum raporlarının içeriğine, yayımlanmasına, ortaklıkların kurumsal yönetim ilkelerine uyumlarının derecelendirilmesine ve bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar Sermaye Piyasası Kurulunca belirlenir.
Bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar, bu maddeye dayanılarak yayımlanan Kurumsal Yönetim Tebliği ile belirlenmiştir.
Söz konusu Tebliğe göre,
* Yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu icrada görevli olmayan üyelerden oluşur.
* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyesi, üyelik haricinde şirkette başkaca herhangi bir idari görevi veya kendisine bağlı icrai mahiyette faaliyet gösteren bir birim bulunmayan ve şirketin günlük iş akışına ve olağan faaliyetlerine müdahil olmayan kişidir.
* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeleri içerisinde, görevlerini hiçbir etki altında kalmaksızın yapabilme niteliğine sahip bağımsız üyeler bulunur.
* Yönetim kurulu içerisindeki bağımsız üye sayısı toplam üye sayısının üçte birinden az olamaz. Bağımsız üye sayısının hesaplanmasında küsuratlar izleyen tam sayı olarak dikkate alınır. Her durumda, bağımsız üye sayısı ikiden az olamaz.
* Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin görev süresi üç yıla kadar olup, tekrar aday gösterilerek seçilmeleri mümkündür.
* Aşağıdaki kriterlerin tamamını taşıyan yönetim kurulu üyesi “bağımsız üye” olarak nitelendirilir.
a) Şirket, şirketin yönetim kontrolü ya da önemli derecede etki sahibi olduğu ortaklıklar ile şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran veya şirkette önemli derecede etki sahibi olan ortaklar ve bu ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu tüzel kişiler ile kendisi, eşi ve ikinci dereceye kadar kan ve sıhri hısımları arasında; son beş yıl içinde önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda istihdam ilişkisinin bulunmaması, sermaye veya oy haklarının veya imtiyazlı payların yüzde 5 inden fazlasına birlikte veya tek başına sahip olunmaması ya da önemli nitelikte ticari ilişkinin kurulmamış olması.
b) Son beş yıl içerisinde, başta şirketin denetimi (vergi denetimi, kanuni denetim, iç denetim de dahil), derecelendirilmesi ve danışmanlığı olmak üzere, yapılan anlaşmalar çerçevesinde şirketin önemli ölçüde hizmet veya ürün satın aldığı veya sattığı şirketlerde, hizmet veya ürün satın alındığı veya satıldığı dönemlerde, ortak (yüzde 5 ve üzeri), önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda çalışan veya yönetim kurulu üyesi olmaması.
c) Bağımsız yönetim kurulu üyesi olması sebebiyle üstleneceği görevleri gereği gibi yerine getirecek mesleki eğitim, bilgi ve tecrübeye sahip olması.
ç) Bağlı oldukları mevzuata uygun olması şartıyla, üniversite öğretim üyeliği hariç, üye olarak seçildikten sonra kamu kurum ve kuruluşlarında tam zamanlı çalışmıyor olması.
d) Gelir Vergisi Kanununa göre Türkiye’de yerleşmiş sayılması.
e) Şirket faaliyetlerine olumlu katkılarda bulunabilecek, şirket ile pay sahipleri arasındaki çıkar çatışmalarında tarafsızlığını koruyabilecek, menfaat sahiplerinin haklarını dikkate alarak özgürce karar verebilecek güçlü etik standartlara, mesleki itibara ve tecrübeye sahip olması.
f) Şirket faaliyetlerinin işleyişini takip edebilecek ve üstlendiği görevlerin gereklerini tam olarak yerine getirebilecek ölçüde şirket işlerine zaman ayırabiliyor olması.
g) Şirketin yönetim kurulunda son on yıl içerisinde altı yıldan fazla yönetim kurulu üyeliği yapmamış olması.
ğ) Aynı kişinin, şirketin veya şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu şirketlerin üçten fazlasında ve toplamda borsada işlem gören şirketlerin beşten fazlasında bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev almıyor olması.
h) Yönetim kurulu üyesi olarak seçilen tüzel kişi adına tescil ve ilan edilmemiş olması.
Görüldüğü üzere, halka açık şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyeliği belirli şartlar altında zorunlu tutulmuştur. Çok başarılı örnekleri bulunsa da ülkemizde bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin ideal şekilde oluşturulduğunu ve başarılı bir şekilde uygulandığını söylemek güçtür.
Maalesef şirketlerin yönetim kontrolünü elinde bulunduran kişiler bu imkândan yeterince yararlanmıyorlar. Oysa değişik konularda ve sektörlerde deneyimi olan kişileri bu görevlere seçseler çok ciddi katkılar sağlayacaklarını göreceklerdir. Çünkü “bağımsızlık” çok önemli bir değerdir.
Türk Ticaret Kanununda bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenmemiş olduğu için halka açık olmayan şirketlerde bu zorunluluk yoktur. Ancak istenirse icrai yetki verilmeyerek fiilen bağımsız yönetim kurulu üyeliği seçilmesi mümkündür. Her ne kadar seçilen bağımsız üyeleri ticaret sicili bu unvanla tescil etmeseler de yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş olmak da önemli bir aşamadır.
Özellikle bağımsız denetim, vergi denetimi ve danışmanlığı, hukuk, risk danışmanlığı, değerleme, kurumsal finans, bankacılık, bilgi sistemleri denetim ve danışmanlığı gibi alanlarda çalışmış olan yetkin kişiler bağımsız yönetim kurulu üyelikleri için ideal adaylardır.
Bu nedenle, bağımsız yönetim kurulu üyeliği konusunun Türk Ticaret Kanununda (TTK) acilen düzenlenmesi çok yararlı olacaktır.
Bu kurumu desteklemek amacıyla bağımsız yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarını sınırlandırmak da gereklidir. Özellikle bağımsız yönetim kurulu üyelerinin şirketlerin vergi ve sosyal sigorta borçlarından sorumlu olmayacağının vergi ve sigorta mevzuatında düzenlenmesi bu kurumu çok destekleyecektir.
Bu endişe ile bağımsız yönetim kurulu üyeliğine seçilmek istemeyenleri bu düzenlemeler rahatlatacaktır.
Yeminli mali müşavirler (YMM) ile serbest muhasebeci mali müşavirlerin (SMMM) çalışma usul ve esaslarına ilişkin Yönetmelikte yakın zamanda yapılan değişiklikle, YMM ve SMMM’lerin (meslek mensuplarının) anonim şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyesi seçilmelerinin ticari faaliyet sayılmayacağı düzenlenmiştir.
Böylece meslek mensuplarının bağımsız yönetim kurulu üyesi olmalarının önü açılmıştır.
Ancak, bu kapsamda görev alacak meslek mensupları, yönetim kurulu üyesi olacakları şirketlere ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı hissedarı ya da iştiraki olduğu şirketlere hizmet (muhasebe, vergi danışmanlığı, tasdik vb.) veremezler. Mesleki şirketler ve bu şirketlerin ortakları için de bu sınırlama geçerlidir.
Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir!
/././
Sorulmayan soruları sormak istedim -Mehmet Y.Yılmaz-
Adalet Bakanı, kendisine “sadece CHP’li belediyelere operasyon yapıldığı” iddiaları hatırlatılınca, “Savcılık a partisi, b partisi c partisi diye hareket etmez” dedi. Melih Gökçek ve dönemin bürokratları hakkında bugüne kadar 100’e yakın suç duyurusunda bulunulmuştu. Milyar dolarlık bu dosyalarla ilgili olarak savcılık kimseyi ifadeye çağırdı mı?
Adalet Bakanı Akın Gürlek, geçtiğimiz hafta kamu bankalarının verdiği kredilerle satın alınıp, “ehlileştirilen” bir televizyon kanalına çıktı.
Kendisine “sadece CHP’li belediyelere operasyon yapıldığı” iddiaları hatırlatılınca, belediye başkanlarının hangi partiden olduğunun öneminin olmadığını, ortada suç olup olmadığının önemli olduğunu belirterek, “Savcılık a partisi, b partisi c partisi diye hareket etmez. Dosyanın kapağındaki şüphelinin ismi savcıyı ilgilendirmez. Dosyadaki deliller savcıyı ilgilendirir” dedi.
Normal olarak bu sorudan sonra sorulması gereken sorular ise sorulmadı.
Bu tür kanalların görevi de esasen bu.
Soru soruyormuş görüntüsü altında ekrana çıkan bakanlara pas atmak, onların bu pası gole çevirmesini beklemek.
Nitekim Gürlek de kendisine ortalanan topa bir vole yapıştırmış ki Türkiye’de yaşamıyor olsak belki inanırdık.
Bu eksikliği telafi edelim diyorum.
Gürlek’in karşısında o programda gazeteci süsü verilmiş personel yerine normal bir gazeteci olsaydı hemen şu soruları sorardı:
31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra İstanbul ve Ankara Belediyeleri’nde müfettişler tarafından yürütülen soruşturmalarda bazı yolsuzluklar tespit edilmişti.
İstanbul’da toplamı 13 milyar 202 milyon liraya ulaşan kamu zararı ile ilgili dosyalara zamanın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “biz inceleyeceğiz” diyerek el koymuştu.
12 Ocak 2021 günü İçişleri Bakanlığı’na devredilen dosyalar 13 milyar 202 milyon liralık (O günkü kurdan yaklaşık 2,5 milyar ABD doları) kamu zararını belgeleriyle ortaya koyuyordu.
Savcılar bu dosyaları Bakanlık’tan istediler mi? Bugüne kadar bu dosyalardan söz edildiğini duymuş ve harekete geçmişler mi?
Ankara’da, 31 Mart 2019 seçiminin ardından Büyük Şehir Belediye Teftiş Kurulu’nun tespit ettiği yolsuzluklar üzerine, Melih Gökçek ve dönemin bürokratları hakkında bugüne kadar 100’e yakın suç duyurusunda bulunulmuştu.
Görevi kötüye kullanma, görevi ihmal, ihaleye fesat karıştırma, kamuyu zarara uğratma gibi suçlamalar içeren dosyalardan da haber yok.
Milyar dolarlık bu dosyalarla ilgili olarak savcılık kimseyi ifadeye çağırdı mı?
Cevap verse, ilk söylediğini kendi ağzıyla yalanlamış olacak diye bu soruları sormadılar tabii.
Mesela geçen gün ABB Başkanı Mansur Yavaş, Melih Gökçek döneminde Fetullahçılara rant yaratmak için yapılan işlemler ile ilgili şikayetlerine Bakanlığın “işleme konulmaması kararı” verdiğini açıkladı.
Bakan Gürlek’e bu soru da sorulmadı. Sorulsaydı, Bakan Bey’in, Fetullahçılar ile Gökçek ilişkisi konusunda ne düşündüğünü öğrenme fırsatı bulabilirdik oysa.
Ama zararı yok.
İşte ben burada sormuş oldum.
Bakanlığın Basın Bürosu tahmin ediyorum ki Bakan hakkında yazılan yazıları, haberleri takip ediyordur.
Bu soruları kendisine iletebilirlerse, Bakan Bey de yanıt vermek isterse, ben buradayım, her zaman beklerim.
/././
Ücretlilerin görünmez artan vergi yükü…-Murat Batı-
Ücretlilerin vergi yükü yalnızca oranlar üzerinden değil, sistemin işleyişi üzerinden de okunması gereken bir nitelik taşımaktadır. Gelir vergisi tarifesi kâğıt üzerinde ilk bakışta yüzde 15’lik bir başlangıç dilimi öngörse de asgari ücret istisnasının etkisiyle bu oran fiiliyatta daha yüksek gelir seviyelerinde hissedilmektedir. Bu durum, vergi yükünün gelir arttıkça hızlanan bir yapıda oluşmasına neden olmaktadır.
Ücretlerde vergilendirme, karşılığında emeğini satarak gelir elde eden çalışanlar açısından daha ücret elde edilmeden başlayan bir süreçtir. Nitekim ücretler, tevkifat ya da yaygın adıyla stopaj yöntemiyle vergilendirilmekte; vergi, henüz çalışanın eline geçmeden işveren tarafından kesilerek vergi dairesine aktarılmaktadır.
Bununla birlikte, farklı meslek gruplarından birçok kişiyle yapılan sohbetlerde ortak bir şikâyet öne çıkmaktadır: Hekiminden hâkimine, öğretmeninden profesörüne kadar geniş bir kesim, üzerlerindeki vergi yükünün yüksekliğinden yakınmakta ve bu durumun giderilmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bu değerlendirme bütünüyle temelsiz de değildir. Zira ücretliler yalnızca maaşları üzerinden gelir ve damga vergisi ödemekle kalmamakta, günlük hayatın hemen her aşamasında dolaylı vergilerle de karşı karşıya kalmaktadır. Market alışverişinde KDV, akaryakıt alımında KDV ve ÖTV, iletişim hizmetlerinde özel iletişim vergisi gibi çok sayıda vergi, fark edilmeden çalışanların bütçesini etkilemektedir.
Ancak burada dikkat çeken asıl husus, ödenen vergilerin toplam yükünden ziyade, bu yükün çoğu zaman fark edilmemesidir. Ücretlilerin önemli bir kısmı, ne kadar vergi ödediğini ve bu vergilerin hangi kalemlerden oluştuğunu tam olarak bilmemektedir. Literatürde bu durum mali anestezi olarak adlandırılmaktadır. Özellikle stopaj yoluyla kesilen gelir vergisi ile tüketim üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler, bu algı eksikliğinin en belirgin örnekleridir.
Ücretli olarak ne kadar vergi ödüyoruz?
Maaşlarımızdan ne kadar vergi ödediğimizi gerçekten biliyor muyuz? Büyük ihtimalle bu soruya verilecek cevap tam olarak değil olacaktır. O halde gelin, farklı ücret düzeylerinde ne kadar gelir ve damga vergisi ödendiğine daha yakından bakalım.
Ancak tabloya geçmeden önce iki önemli hatırlatma yapmak gerekir. İlk olarak, 1 Ocak 2026 itibarıyla aylık brüt asgari ücret 30.030 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL olarak uygulanmaktadır. İkinci olarak ise 1 Ocak 2022’den bu yana yürürlükte olan düzenleme gereği, asgari ücret gelir ve damga vergisinden istisna edilmiştir. Bu kapsamda, asgari ücretin üzerinde gelir elde eden çalışanların da brüt asgari ücrete kadar olan kısmı damga vergisinden, net asgari ücrete kadar olan kısmı ise gelir vergisinden istisna tutulmaktadır.
Bu çerçevede aşağıdaki tabloda, imalat dışı sektörlerde çalışan ve aylık brüt geliri 40 bin TL ile 100 bin TL arasında değişen ücretlilerin vergi yükü ortaya konulmaktadır. İmalat sektöründe çalışanlar açısından ise farklı olarak yüzde 2 yerine yüzde 5 oranında SGK primi işveren hissesi indirimi uygulanmaktadır.

Tablodan da açıkça görüleceği üzere, ücretlilerin üzerindeki vergi ve prim yükü oldukça yüksek seviyelere ulaşmaktadır. Örneğin aylık brüt 50 bin lira ücret alan ve yaklaşık 38 bin 845 lira net gelir elde eden bir çalışan, yıllık bazda 43 bin 864 lira gelir ve damga vergisi, buna ek olarak 90 bin lira SGK ve işsizlik sigortası primi ödemektedir.
Benzer şekilde, yıllık brüt geliri 960 bin lira olan (aylık yaklaşık 57 bin 232 lira net ücret) bir çalışanın ödediği SGK ve işsizlik primi 144 bin lira, gelir ve damga vergisi ise 129 bin 217 liradır. Bu durumda toplam yük 273 bin 217 liraya ulaşmaktadır.
Aylık brüt ücreti 100 bin lira olan bir çalışan açısından tablo daha da çarpıcıdır: Yıllık 180 bin lira SGK ve işçi işsizlik primi ile yaklaşık 186 bin lira gelir ve damga vergisi ödenmekte; toplam kesinti 366 bin lirayı bulmaktadır. Üstelik bu rakam yalnızca çalışanın payını ifade etmekte, işveren maliyeti bu tutarın çok daha üzerine çıkmaktadır.
Vergi yükünün dağılımına bakıldığında, gelir ve damga vergisinin matraha oranını gösteren ortalama vergi yükünün (g sütunu) ücret arttıkça belirgin biçimde yükseldiği görülmektedir. Aylık brüt 40 bin lira gelir elde eden bir çalışanda bu oran yüzde 3,78 iken, 50 bin lira brüt ücrette yüzde 8,6’ya çıkmaktadır.
Bu artışın temel nedeni, asgari ücret istisnasının sabit bir tutar olarak uygulanmasıdır. Ücret yükseldikçe istisnanın toplam gelir içindeki ağırlığı azalmakta, dolayısıyla efektif vergi yükü artmaktadır. Mali literatürde bu durum gizli artan oranlılık olarak ifade edilmektedir.
Yani nominal olarak artan ücretler, sabit kalan istisna nedeniyle daha yüksek bir vergisel yükle karşı karşıya kalmakta, bu da ücretliler üzerindeki vergi baskısının görünenden daha hızlı artmasına yol açmaktadır.
Daha basit bir ifadeyle, tabloda da görüldüğü üzere ortalama vergi yükü yüzde 15 seviyesinin üzerine yaklaşık 70 bin TL ve üzerindeki brüt ücretlerde çıkmaktadır. Bu seviyenin altında kalan ücretlerde, gelir vergisi tarifesinin (GVK m.103) ilk diliminin teknik olarak varlığına rağmen, asgari ücret istisnası nedeniyle fiili vergi yükü daha düşük kalmaktadır.
Yani ücret arttıkça, asgari ücrete kadar uygulanan gelir ve damga vergisi istisnasının etkisi azalmakta ve toplam vergi yükü belirgin biçimde yükselmektedir. Daha da önemlisi, gelir vergisi tarifesinin ilk diliminde yer alan yüzde 15 oranı, pratikte yaklaşık 70 bin TL ve üzerindeki brüt ücretlerden itibaren kendini göstermektedir.
Bu nedenle, kâğıt üzerindeki oranlardan bağımsız olarak, ücretlilerin karşılaştığı gerçek vergi yükü gelir düzeyi arttıkça daha belirgin hale gelmekte ve sistemin fiili işleyişi tarifedeki ilk dilimin etkisini gecikmeli olarak ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç olarak
Ücretlilerin vergi yükü yalnızca oranlar üzerinden değil, sistemin işleyişi üzerinden de okunması gereken bir nitelik taşımaktadır. Gelir vergisi tarifesi kâğıt üzerinde ilk bakışta yüzde 15’lik bir başlangıç dilimi öngörse de asgari ücret istisnasının etkisiyle bu oran fiiliyatta daha yüksek gelir seviyelerinde hissedilmektedir. Bu durum, vergi yükünün gelir arttıkça hızlanan bir yapıda oluşmasına neden olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, ücretliler düşük ve orta gelir seviyelerinde korumalı gibi görünse de bu koruma gelir arttıkça hızla erimekte ve vergi yükü beklenenden daha keskin biçimde yükselmektedir. Bu da sistemin görünmeyen ama etkili bir gizli artan oranlılık ürettiğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, ücret arttıkça vergi yükü kademeli değil, sıçramalı biçimde ağırlaşmakta; bu da özellikle orta gelir grubunda vergi algısı ile fiili yük arasında belirgin bir fark doğurmaktadır. Bu fark büyüdükçe, vergi sistemine ilişkin adalet algısının da tartışmaya daha açık hale gelmesi kaçınılmazdır.
Ezcümle, vergi yükü arttıkça değişen şey yalnızca rakamlar değil; adalet algısının kendisidir.
/././
Tunceli dosyasında dikkat çeken görevlendirme: Gülistan Doku soruşturmasına “tanıdık” müfettiş!-Tolga Şardan-
Müfettiş heyetinin başında “kıdemli” konumundaki Mülkiye başmüfettişi, yakın zamanda kamuoyunun çok yakından bildiği bir dizi olayda da görev yapmıştı. Bu isim, Mülkiye Başmüfettişi Arif Yıldırım. Halen Silivri’de yargılanan seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun içinde yer aldığı soruşturmalara imza atan Yıldırım, 2015 genel seçimlerinde AKP’nin Mersin’den altıncı sıra milletvekili adayıydı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde “teröristlerin işe alındığı” iddiasını ortaya atan dönemin İçişleri Bakanı Soylu’nun “güvendiği” müfettiş olan Yıldırım, söz konusu iddiaların yanı sıra İBB’de başka soruşturmaları da yürüttü.
Tunceli’de Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili yürütülen adli soruşturma, elde edilen yeni deliller ve bilgilerle çok önemli noktaya geldi.
Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel başta olmak üzere, “dokunulmayacak” konumdaki isimlere dokunulmaya başlandı.
Sonel’in Kadıköy Kaymakamlığı’ndan Tunceli Valiliği’ne yükseldiği Haziran 2017’deki kararnameyi hazırlayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a onaylatan, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tutuklanan vali hakkında TBMM’deki sözleri gündeme geldi.
Bakanlığı bırakmasına karşın geçmişteki icraatlarıyla halen tartışılan ve eleştiri oklarının hedefindeki Soylu, Doku konusunda yöneltilen bir soru önergesine verdiği yanıtta Sonel hakkındaki iddiaların “asılsız” olduğunu vurguladı.
Ülke gündeminde son iki haftadır devam eden Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeler, hemen her köşe başında Soylu’nun ve ekibinin “kulaklarının çınlamasına” sebep oluyor doğal olarak.
Onlarca müfettiş içinden seçilen dikkat çekici isim!
Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hareketlendirdiği Gülistan Doku soruşturmasında dönemin valisi Tuncay Sonel’in adının karışması ve Sonel’in halen merkez valisi olarak aktif kamu görevinde bulunması, İçişleri Bakanlığı’nı da “zorunlu” olarak devreye soktu.
Zorunlu dedim, zira Ali Yerlikaya’nın görevden aldığı Sonel, “Yerlikaya mağduru” konumuyla, mevcut Bakan Mustafa Çiftçi tarafından hazırlandığı rivayet edilen valiler kararnamesinde yeniden eylemli valiliğe dönüş yapacaktı. Şimdi işler karıştı tabii. Sonel’in referansı olarak arkasında duranlar pek de hoşlanmadı ortaya çıkan tablodan.
İçişleri Bakanlığı, Doku olayının “etraflıca” araştırılması amacıyla ikisi Mülkiye Teftiş Kurulu’ndan Mülkiye başmüfettişi, ikisi de Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’ndan polis başmüfettişi olmak üzere dört müfettiş görevlendirdi. Müfettişler kente gidip çalışmaya başladılar.
Ancak bu noktada ilginç bir durum karşımıza çıktı.
Söz konusu müfettiş heyetinin başında “kıdemli” konumundaki Mülkiye başmüfettişi, yakın zamanda kamuoyunun çok yakından bildiği bir dizi olayda da görev yapmıştı.
Bu isim, Mülkiye Başmüfettişi Arif Yıldırım.
İnternetteki arama motorlarında kısa bir gezinmeyle Yıldırım hakkında epeyce “siyasi içerikli” bilgiye ulaşmak mümkün.
Halen Silivri’de yargılanan seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun içinde yer aldığı soruşturmalara imza atan Yıldırım, 2015 genel seçimlerinde AKP’nin Mersin’den altıncı sıra milletvekili adayıydı.

Seçimlerde TBMM’ye girmeyince yeniden bakanlıktaki görevine döndü.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde “teröristlerin işe alındığı” iddiasını ortaya atan dönemin İçişleri Bakanı Soylu’nun “güvendiği” müfettiş olan Yıldırım, söz konusu iddiaların yanı sıra İBB’de başka soruşturmaları da yürüttü.
Soruşturmalardaki “siyasi yaklaşımı” iddiasıyla İmamoğlu tarafından eleştirildi.
İBB soruşturmaları sırasında Yıldırım’ı konu alan iki yazıyı kaleme aldım Büyüteç’te. Her ikisinin linklerini bıraktım. Okuyanlara bir görüş vereceği kanaatindeyim.
İBB'yi teftiş eden heyetin başkanı neden değişti?
İBB teftişinde ikinci perde: Teftiş devam ederken AKP'li bilirkişi krizi yaşandı.
Yıldırım, özellikle Soylu döneminde CHP’li belediyelerin soruşturmalarında görev yaptı. Soylu’nun gıyabında “abi” diye hitap ettiği bakanlıkta bilinen Yıldırım, bir süredir Mülkiye Teftiş Kurulu kadrosunda değildi.
Hakkında ortaya atılan iddialar ve yaşananların ardından aldığı yöneticilik teklifi sonrasında özel sektöre geçiş yaptı. Ancak kısa süre önce, özel sektörü bırakıp bir kez daha İçişleri Bakanlığı’ndaki görevine döndü.
Dönüş sonrasındaki ilk önemli görevi, Gülistan Doku dosyası oldu!
Böylesi önemli bir dosyada görevlendirildi “tartışılan” başmüfettiş.
İçişleri Bakanlığı’nı yakından takip eden bir gazeteci olarak, böylesi dosyanın altından kalkabilecek, siyasi açıdan tartışılmayacak onlarca Mülkiye Başmüfettişi bulunduğunu söyleyebilirim.
Ayrıca “devlette ve siyasette bilhassa iktidar partisi çatısı altında özel konumu bulunduğu” anlaşılan bir valinin adının geçtiği” dosyaya AKP’den siyasi kimliği bulunan bir müfettişin atanmasının bir anlamı olsa gerek! Yıldırım’ın atanmasına “valiliklere yönelik devam eden planlı denetlemelerde çok sayıda müfettişin görev alması” gerekçe gösterilebilir belki. Ama bilinenler için, bu durum bakanın imzalayacağı bir görev onayına bakar. Denetlemede de olsa bir müfettiş pekâlâ Tunceli’ye kısa süreli görevlendirilir. Geçmişte böylesi bir tasarrufun onlarca, yüzlerce örneği var.
Uzun lafın kısası, niyet önemli.
Doku olayının araştırılması onayına imza atan İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin Yıldırım’ın özel atanmasından haberi veya etkisi var mı?
Zira haberi veya etkisi varsa; aynı zamanda kamuoyunda tartışılmaya açık bu atamaya herhangi bir müdahalede bulunmadıysa bu durum, kendisinin “iyi bir (!) İçişleri Bakanı olma” yolunda hızlı ve emin adımlarla ilerlediğini gösterir!
Eğer haberi yoksa -ki bu vahim bir durum olmakla birlikte- “kendisine bakanlık bürokrasisinden operasyon mu çekiliyor?” ve “neden haberi yok?” soruları tartışılmaya başlanır.
Açıkçası, “haberi ol(a)mayacağı” görüşünde değilim.
Sonuç olarak ortaya şöyle bir tablo çıktı; iktidar medyasının yanı sıra AKP hükümetinin en güçlü bakanlarından Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “tam destek” verdiği adli soruşturmaya konu olan ve icraatlarıyla tartışılan eski İçişleri Bakanı’nın “suç bulunamadığı” açıklamasına mazhar olmuş valinin idari araştırılmasına, AKP’den siyaseti denemiş ve bürokrasiyi iki kez bırakıp dönmüş bir müfettiş görevlendirildi.
Kaldı ki Sonel’in sadece Doku’yla ilgili süreci değil, Tunceli ve Ordu’daki görevi sırasında yaşandığı iddia edilen ihaleler ve akçeli konuları da incelenmesi lazım. Yetmedi, her iki kentte kimlere hangi şartlarda “taşıma silah ruhsatı” verdiğinin araştırılması lazım.
Tabii Bakan Çiftçi ve iki yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı ile Ali Çelik, il valiliğinden geldikleri için detaylı inceleme gereken bu konulara ait süreçlerinin nasıl yürütüldüğünü ve yönetildiğini gayet iyi bilirler.
Fakat bildiğim kadarıyla görev onayı Gülistan Doku dosyasıyla sınırlı. Diğer konulara pek bakılacak gibi yaklaşım gözükmüyor.
Bakalım; Başmüfettiş Yıldırım, İmamoğlu dosyalarında gösterdiği performansı Gülistan Doku dosyasında da ortaya koyabilecek mi?
Adalet Bakanlığı’ndaki yeni kurulan birimler ne anlama geliyor?
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Gülistan Doku soruşturması sürecinde geçmişte kalan “faili meçhul” olayların çözümü sağlamak amacıyla bakanlık bünyesinde yedi yeni daire başkanlığı kurdu.
Ceza İşleri Genel Müdürlüğü çatısı altında kurulan birimler; Adli Emanet Daire Başkanlığı, Doğal Afet ve Kazalar Daire Başkanlığı, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı, Kamu Düzeni, Dijital Ortam Güvenliği ve Dezenformasyonla Mücadele Daire Başkanlığı, Örgütlü, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Daire Başkanlığı, Terör Suçları Daire Başkanlığı, Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Daire Başkanlığı adıyla faaliyete geçti.
Yeni birimlerden, Adli Emanet Daire Başkanlığı, adliyelerde son dönemde yaşanan adli emanet vurgunlarının önlenmesi ve yeni uygulamalar geliştirilmesi bakımından gerekli.
Kamu Düzeni, Dijital Ortam Güvenliği ve Dezenformasyonla Mücadele Daire Başkanlığı’ndaki dezenformasyonla mücadele konusunun da yeri belli aslında. İletişim Başkanlığı bu konuda görevli.
Ancak bu başkanlıktaki kamu düzeni ve dijital ortam güvenliği ile diğer beş daire başkanlığının, İçişleri Bakanlığı ile emniyet teşkilatı içinde karşılığı mevcut. Elbette yargı sistemindeki yeni kurulan birimlerin, İçişleri Bakanlığı ile emniyetten farklı çalışma, görev, sorumluluk ve yetkileri olacak. Ancak bu durum yine de İçişleri Bakanlığı ve emniyete alternatif yaratıldığı görüşünün ortaya çıkmasını engellemiyor kuşkusuz.
Özellikle polisteki suçla mücadele birimleri, yeri geldiğinde zaten savcılıkların emir ve talimatlarıyla adli soruşturmalarda görev almakta.
Ayrıca ülke genelindeki neredeyse tüm adliyelerde ihtisas büroları mevcut. Kaldı ki, yerelde savcılar, yürürlükteki mevzuata göre başsavcılarla koordine ederek adli süreci yönetmekte.
Gürlek’in yeni birimleri hayata geçirmekteki yaklaşımı sistemi hızlandırmak, daha çabuk, sağlıklı ve doğru sonuca ulaşmaksa mesele yok.
Yeni sistem, bakanlık-yerel adliye-emniyet hattında iyi kurgulanırsa iyi sonuç alınabilir. Tersi yaşanırsa, süreçlerde kaotik durumlar ortaya çıkabilir.
Ancak kulağıma gelenlere göre, Adalet Bakanlığı faaliyete geçen yeni birimler üzerinden İçişleri Bakanlığı’nı mercek altında tutacak.
Bu arada Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’na yapılan yeni atamalar sonrasında, bürokraside kapalı kapılar arkasında dillendirilen fakat henüz gün yüzüne çıkmayan ufak tefek huzursuzluk bilgileri geliyor yavaş yavaş kulaklara.
Dikkate alınması gereken emareler var. Gündeme getirmek için henüz erken. İzlemeye devam edelim bir süre daha.
/././
Tekerrüre karşı tefekkür!-Umur Talu-
Tarihin tekerrürü büyük ölçüde tarihin tefekkürünün noksan veya yerle yeksan olmasıyla mümkün hale geliyor. Oysa şimdi o tefekkür de canlanmakta. Bu kez “faşizm” sadece “en gerici burjuva düzeni” filan diye tanımlanmıyor, çünkü Palantir adıyla bilinen ve ABD ile İsrail’in en önemli teknoteçhizatçısı şirketin manifestosu da çok açık: Teknoağaların hayali teknofaşizm
Netanyahu ve Trump devletleri onca kırım, kıyım, saldırganlık ve kan pahasına dünyada bir “uyanış” yarattı: Vicdan enternasyonalizminden antifaşist enternasyonalizme uzanan bir yolu açtı.
Sovyetler Birliği’nin ikinci büyük savaştaki (nüfusunun yüzde 14 kadarını oluşturan) 19 milyonu sivil, 27 milyon insan kaybını saymazsak (tabii sayılacak gibi de değil sayılmayacak gibi de) faşizmin, Nazizm’in en büyük etnik-dini zulmüne, soykırımına maruz kalmış bir halkın tamamı değil, “devlet” olmuş temsilcileri, bu yüzyılın en büyük etnik-dini soykırımını gerçekleştirdi… devam da ediyor.
Bu, “insani-vicdani duyarlılıkları” öfke ve eylem olarak dünya çapına yaydı beraberinde.
Gazze ve Netanyahu’ya, Trump’a ve yaptıklarına, zihinlerine bakanlar aynı anda Hitler’i, Mussolini’yi de görüyor, aynı anda kendi ülkelerinin despotlarını, faşistlerini, faşizanlarını da daha iyi anlıyor.
Özellikle genç kuşaklar için tam böyle. Uzak sayıldıkları, çoktan geçip gitti sanılan bir tarih, artık içinde bulundukları tarih.
O yüzden mesela, İtalya ve Portekiz 30 yıl arayla, ama aynı gün, Mussolini (ve Hitler) faşizminden, Salazar’ın faşizan diktasından kurtuluşlarını bir başka idrak ediyor.
O yüzden ABD’de, Trump’ın milislerinin “göçmen avı” sadece buna tepkiyi değil, antifaşist duyarlılığı da buluyor karşısında ve bu sık sık seçim sonuçlarına da yansıyor.
O yüzden Avrupa’nın her köşesinde, soldakiler, Yeşiller ve hatta genellikle apolitik ve hareketsiz kalmış olanlar, çoğunlukla da gençler, antifaşist duyarlılık ve hareketliliği canlandırıyor.
O yüzden, İspanya solu ve hükümeti, Franco’nun, faşizmin, savaşın, iç savaşanın tefekkürüyle Gazze’nin yanında, Trump’ın karşısında, kendi faşistlerinin önünde dikiliyor.
Ve bunların her birinde, yerel ile küresel olan birleşiyor. Her antifaşist gösterinin olmazsa olmaz pankartları ve bayrakları arasında Filistin’inkiler, Gazze’ye dair olanlar.
Sadece gösteriler değil; arşivler de açılıyor ve bu arşivlerin önemli bir parçası şu: Tamam, faşizm, Nazizm örgütlenerek, yayılarak, seçim de kazanarak kapıyı açtı ama her ikisinin öncesinde ve iki dünya savaşının arifesinde, antifaşistlerin, solun, sosyalistlerin, sosyal demokratların, işçi sınıfının, “aydınlar”ın yanlışları, aymazlıkları nelerdi?
Çünkü toplumsal-ulusal-küresel bir felaket sadece onun özneleriyle değil, karşıda sayılan öznelerin duruşları, davranışlarıyla da açıklanır, anlamlandırılır.
Faşizm, ikinci dünya savaşı öncesindeki ilk büyük provasını, ilk büyük savaşta “tarafsız” kalan İspanya’da, Franco ile yapmıştı ve Alman bombardımanlarının da eşlik ettiği o iç savaş aynı zamanda “sol içi iç savaş”a da, SSCB’nin satışına da tanık olmuştu. Yalta da Hitler-Stalin anlaşması da öyleydi; sonraki Sovyet kayıpları ve SSCB ile Kızılordu’nun faşizmin Avrupa’daki yenilgisindeki çok büyük rolünden önce.
Sonrasının Doğu Avrupa’da, Macaristan ve Çekoslovakya müdahalelerinde olduğu gibi, başka büyük hayal kırıkları yaratmış olması da ayrı bahis!
Tarihin tekerrürü büyük ölçüde tarihin tefekkürünün noksan veya yerle yeksan olmasıyla mümkün hale geliyor. Oysa şimdi o tefekkür de canlanmakta. Bu kez “faşizm” sadece “en gerici burjuva düzeni” filan diye tanımlanmıyor, çünkü Palantir adıyla bilinen ve ABD ile İsrail’in en önemli teknoteçhizatçısı şirketin manifestosu da çok açık: Teknoağaların hayali teknofaşizm. Ama sadece teknolojiyle olmuyor tabii; klasik zulme, klasik faşistlere, klasik despotlara, klasik savaşlara da ihtiyaçları büyük!
“Gün doğdu, hep uyandık” güzel elbette… Ama geniş anlamda sınıf mücadelesi için de çok daha geniş anlamda antifaşist ve savaş karşıtı mücadele için de, yani madencinin hakkı için de, Gazzeli çocuğun hayatı için de, tek tek uyanmak yetmiyor maalesef.
Bu ikisinin iki ayrı hikaye değil; baskı, zulüm, istismar ve insanı değersizleştirmenin çok çok farklı görünen ama esasen özünde birbirine benzeyen tezahürleri olduğunu görebilmek, yerel-ulusal-küresel dayanışma ve siyaset-eylem ağlarını güçlendirmek o tefekkürü de “uyanmayı” da kıymetli kılacak olan.
/././
“Üstün Hizmet Madalyası”ndan işçilere kalan: Açlık ve sefalet!..-Yalçın Doğan-
Milyar dolarlarla konuşan bir holding var karşımızda. Bu kadar büyük servete sahip bir patron işçilerin ücretlerini neden ödemiyor? AKP, bu vurdumduymazlığı neden sessiz kalıyor? İşçilere sadece yürümek istedikleri için polis copları ve biber gazı kalıyor; açlık ve sefaletle birlikte...
Adana Demirspor - Ümraniyespor maçı, 25 Nisan Cumartesi günü, Adana’da.
Doruk Maden işçilerinin açlık grevinde altıncı gün.
Gençlerbirliği - Kocaelispor maçı, 26 Nisan Pazar günü, Ankara’da.
Doruk Maden işçilerinin açlık grevinde yedinci gün.
Beşiktaş - Karagümrük maçı, 27 Nisan Pazartesi günü, İstanbul’da.
Doruk Maden işçilerinin açlık grevinde sekizinci gün.
Adana Demirspor, Gençlerbirliği, Beşiktaş taraftarları benzer sloganlarla haykırıyor:
“-Maden işçileri yalnız değilsiniz.
-Emekçinin yanındayız, madencilerle omuz omuzayız.
-İşçinin hakkını ver.
-Meclis’te pirzola bedava, maden işçisi açlıkla baş başa.”
Gençlerbirliği taraftarları maçtan bir gün sonra açlık grevindeki maden işçilerini ziyaret ediyor.
Bakan’a “o soru” yok
24 Nisan, Antalya.
Doruk Maden işçilerinin açlık grevinde beşinci gün.
Antalya’da enerji piyasalarıyla ilgili toplantı var. Enerji Bakanı Alpaslan Bayraktar da orada. Toplantı sonrasında iki yandaş kanal Bakan Bayraktar’ı ortak yayına alıyor.
Türkiye günlerdir maden işçilerini konuşuyor, maden işçilerinin açlık grevinde beşinci gün, Enerji Bakanlığı kilit konumda ama, o ortak yayında...
Enerji Bakanına, kendisiyle görüşmek isteyen işçileri neden kabul etmediğine, olaya neden müdahale etmediğine ilişkin tek bir soru sorulmuyor.
Vay arkadaş!..
Patron farkı
Doruk Madencilik Yıldızlar SSS Holding’e bağlı. Patronu Sebahattin Yıldız. Holdingin sitesine girince, Sebahattin Yıldız’ın sözleri göze çarpıyor:
“Çalışanlarımıza temiz ve güvenli bir çalışma ortamı sağlamayı,
-Ulusal ve uluslararası yasalara, standartlara ve diğer şartlara uymayı taahhüt ederiz.
-Başarıya ulaşmanın temelinde (...) belirlenen hedefe tüm çalışanlarla birlikte yürümek vardır. Hangi şart ve ahvalde olursa olsun, çalışanların mutluluğu tartışmasız vazgeçilmezlerim olmuştur” .
Nutuk yerinde!..
Madem ulusal ve uluslararası yasalara uymak sözü veriyorsun, işçilerin ücretlerini aylardır neden ödemiyorsun?..
Madem “çalışanların mutluluğu vazgeçilmezliğimdir” diyorsun, işçilerin kıdem tazminatını neden ödemiyorsun?..

AKP ile büyümek
Holdingin büyüme süreci 2003’te AKP’nin iktidara gelmesiyle başlıyor. Kendi sitesindeki bilgilere göre:
Seramik sanayi ile başlayan girişim, 2004’te özelleştirilen Eti Gümüş’ün Holdinge katılmasıyla büyüme sürecine giriyor. 2007’de Ergani Bakır İşletmeleri, 2008’de Türkiye’nin en büyük çinko, kurşun işletmelerine sahip NESKO A.Ş.’nin katılımı, Çankırı’da termik santral lisansı, Kurşunlu Granit Fabrikası, Gümüşhane Çinko - Kurşun Tesisleri derken, Yıldızlar SSS Holding büyük bir rekora imza atıyor:
CHP lideri Özgür Özel’in açıklamasıyla, Cumhuriyet dönemi boyunca verilen maden ruhsatı toplamı 1.186 (Bin yüz seksen altı) iken...
AKP döneminde sadece Yıldızlar SSS Holding’e verilen maden ruhsatı toplamı 2. 364 (İki bin üç yüz altmış dört).
Bu ölçüde “göze girmiş olmanın” nedeni ne olabilir acaba?..
Yine kendi sitesindeki bilgiye göre:
“Çankırı’da 2006’da aldığı ruhsat sonucunda sahip olduğu linyit rezerviyle yılda 2.5 milyon ton linyit ve 3 bin GVVh elektrik üretecek termik santralın yatırım miktarı 600 milyon dolar”.
Sayısı iki bini aşan ruhsatlarla elde ettiği madenler ve diğer işleri düşünüldüğünde...
Milyar dolarlarla konuşan bir holding var karşımızda.
Bu kadar büyük servete sahip bir patron işçilerin ücretlerini neden ödemiyor?.. Neden?.. “Çalışanların mutluluğu vazgeçilmezimdir” edebiyatıyla karışık!..
AKP bu vurdumduymazlığı neden sessiz kalıyor?.. Neden?..
Tam bir holding
Yine kendi sitesindeki bilgiler ışığında:
Baldan küçük ve büyük baş hayvan üretimine, cevizden granite, kirazdan gümüşe, termik santrallardan nakliyeciliğe, turizme, petrol ve gaz araştırmalarına kadar holdingin pek çok faaliyeti var.
Spor olsun diye basketbol takımı kuruluyor, Basketbol Ligine katılmak için.
Kültür olsun diye, patron kendi adıyla 2010 yılında müze kuruyor.
2010 yılında TBMM tarafından kendisine “Üstün Hizmet Ödülü” veriliyor.
Arada teşvik alıyor ama, Kurumlar Vergisi, Gelir Vergisi yükümlülüğü Maliye’nin sayfaları arasında kalıyor.
Coplar ve biber gazı
Bunca servete rağmen, patron işçilerin en normal hakkı olan ücretlerini ödemiyor.
AKP’nin Enerji ve Çalışma Bakanına güveniyor, güveni boş çıkmıyor, o Bakanlar işçilerle görüşmek lütfunda bile bulunmuyor.
O iki Bakan kendi asli görevlerini yerine getirmiyor.
Belki biraz para yatıyor ama işçilere sadece yürümek istedikleri için polis copları ve biber gazı kalıyor.
Açlık ve sefaletle birlikte.
NOT: Dün akşam saatlerinde ilgili iki Bakanlık ve şirket yetkilileri, nihayet işçilerle bir araya gelmek lütfunda bulunuyor.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder