soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-


İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal 
Okuyan- 


Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı. Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın Ortaklaşa dergisinin Mayıs sayısındaki yazısını 1 Mayıs gündemi nedeniyle erken yayımlıyoruz...

Siyasetin merkezine imajın yerleştiğini söylemenin bir anlamı olmasa gerek. Turgut Özal’ın yükselişi ile birlikte, gerçeğin görünenin peşinden sürüklenmesi mutlak bir kural haline geldi. Sağın önceki baskın ismi Süleyman Demirel’in bile isteye avamlaştırılmış konuşma tarzı ve fötr şapkası bugünün dehşet verici sahteliğiyle kıyaslandığında hayli masum kalıyor.  Demirel’in kendi hiç masum olmasa da...

Hitabet, kıyafetler, semboller, racon kesmeler içeriği geriye ittiren biçimsel kuvvetler olarak siyaset alanını işgal etmeye başladıktan kısa süre sonra içeriği de kendilerine benzetti. Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı.

Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

“Sayın Başkanım, halk çok yoksullaştı, bu akşam konuşmanızda sömürü, emek filan deseniz” veya “Efendim, toplum İran saldırısından sonra ABD’ye çok öfkelendi, grup konuşmasında emperyalizmi lanetlemeniz çok yerinde olur, hatta NATO’yu da eleştirebilirsiniz” türünden notlar yazan danışmanlar için kavramların bir kravat ya da mavi gömlekten daha öte bir değeri yoktu.

Örneğin, CIA tarafından beslendiği için Nobel Barış Ödülü verilen Venezuelalı soytarı Machado’yu hararetle tebrik ederek dünyayı takip ettiğini ve uluslararası oynadığını gösteren İmamoğlu ile sömürü, emperyalizm gibi sözcükleri ardı ardına sıralayarak sol duyuya hitap eden İmamoğlu aynı kişiydi. 

Yıllar önce herhangi bir siyasetçinin Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i birlikte “rahmetle anması” gündem olur, tartışılırdı. Şimdiyse, bu “zenginlik”ten yoksun olanlar acemilikle damgalanır oldu.

Burada tutarsızlık filan yok; zaten içeriğin imaja dönüştüğü bir ortamda kimse tutarlılık aramıyor. Siyasetle ilişkisi seçime indirgenmiş geniş toplumsal kesimler memleket meselelerinden zaman boyutunu çoktan çıkardı. Birkaç yılda bir karşılarına konan sandık, bir süreç algısının yerleşmesi açısından son derece yetersiz kalıyor.

Hafızasız toplumdan söz ediliyor oysa asıl sorun siyasetin hafızasızlaşması. İnsanlar hatırlıyor hatırlamasına ama bunun siyasal alanda hiçbir karşılığı yok.

Peki bütün bunlar halkı kandırmak için mi? 

Hayır. O nokta çoktan geçildi. Sosyal demokrasi ve faşizm, 20. yüzyılda Avrupalı emekçi kitleleri baştan çıkarmak için farklı iki kulvarda çok güçlü demagojiler inşa ettiler söz gelimi. Bütün iç tutarsızlıklarına rağmen her iki hareket de bütünlüklü ve derindi. Zaten komünizme karşı mücadelede başka türlü mevzi kazanmaları imkansızdı. Yalan üzerine kuruldular ama asla içerikten yoksun değillerdi.

Aldatmak ve kandırmak, ideolojik bir işlemdi. Toplumların geçmişten süzülüp gelen alışkanlıkları ile sınıfsal çelişkilerin oluşturduğu fay hatları aynı anda hesaba katılmak durumundaydı. İçerik ile biçim birbirini tamamlamakta, imaj siyasal alanda program ve doğrultuyu örtmeyip güçlendiren bir unsur olmanın ötesine geçmemekteydi.

Bugün ise imajın bağımsızlığını ilan ettiği, arkası boş bir görsellik ve gürültüden ibaret bir siyaset tarzının kendini kabul ettirdiğini görüyoruz. Örneğimizden gidecek olursak, burada artık Machado’nun ABD emperyalizminin üçüncü sınıf bir uşağı olmasının bir önemi bulunmamaktadır; aslolan bir biçimde popüler olan biriyle etkileşime girmektir. Sosyal medyada bu konuya ilişkin İmamoğlu’na verilen tepkilerin önemli bir bölümü de benzer bir arıza ile maluldür; bundan 40-50 yıl kadar önce emperyalizmin aparatını kutladığı için bir siyasetçiyi eleştirdiğinizde, bir daha onun yanından geçmez, ona umut bağlamazdınız.

Şimdi ise, memleketin güzide aydınları, hatta “sol” siyasi partileri İmamoğlu’nu işaret etmeye devam ediyorlar. Machado ise zaten unutuldu gitti!

Örneği İmamoğlu’ndan verdim, hemen her siyasi figür için geçerli bu söylediklerim. Düzen siyasetinde artık içeriğin kırıntısı kalmamış durumda. Farklı çıkar ve stratejiler kuşkusuz var olmaya devam ediyor ama siyaset alanını onlar belirlemiyor; imaj için gerekli malzemeyi oluşturduktan sonra tamamen bir kenara konuluyorlar.

AKP’nin ya da “devlet”in diyelim, CHP’yi kurumsal ve tarihsel referanslarına geri döndürme uğraşında arkadan ittirdikleri ismin Kemal Kılıçdaroğlu olması da yeterince açıklayıcı olmalı. Erdoğan ile neredeyse aynı “öykü”yü yazmaya kalkarak Cumhurbaşkanlığı’na uzanmaya çalışan Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dünya görüşleri”ni karşılaştırmak ve buradan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Birine kurulu düzen güveniyor, diğerini dışarıda bırakmaya çalışıyorsa, bunun makul bir nedeni olmalı değil mi!

Ne kadar çaba harcarsanız harcayın tek bir sonuca ulaşılacaktır: AKP de, sermaye egemenliği de bir kez daha Erdoğan kadar güçlendirilmiş ve “özgür” kalmış birini istememektedir. Burada dar anlamıyla seçim hesapları da devreye girmektedir ama yaratılan “kazanacak aday” imajı ile İmamoğlu’nun yetenekleri arasında herhangi bir ilişki olmadığı unutulmamalıdır. Bu imaj İmamoğlu’ndan bağımsız olarak ona bahşedilmiştir, yurttaşlarımızın önemli bölümü de buna ikna edilmiştir. AKP ve “devlet”, sermaye sınıfının onayıyla ve “şimdilik” şartıyla işte bu tabloyu değiştirmeye karar vermiştir.

Böylece, CHP’yi AKP Türkiyesi ile uyumlu hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan, bu misyonu yerine getirirken ABD’sinden AB’sine, TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına egemen güçler koalisyonunun bütün aktörlerinin aferinini alan Kılıçdaroğlu “yerli ve milli” imajıyla cepheye sürülmüş oldu.

Düşünmeden edemiyor insan, işler böyle yürüyorsa, İmamoğlu’nun günahı neydi?

Tekrar olacak, artık “mış gibi yapmak” değildir siyasetteki sorun. Asıl sorun, bürünülecek bir karakter kalmamıştır, yani mış yoktur, takvim yaprakları gibi imaj sunulmaktadır topluma. İnsanlar falanca popstar Atatürk fotoğrafı paylaştığında sevindirik olmakta, düne kadar küfrettiği milletvekili sözgelimi Berkin Elvan’ı andığında “adamsııın” diye ortalığı yıkmakta, muhatabına üç kelimeyi yan yana getirip laf sokan siyasetçiyi filozof bellemektedir.

Ve “sol” bunun bütünüyle parçasıdır, biraz da bu nedenle “sol” olmaktan çıkmıştır.

“Görmedin mi, Nâzım Hikmet’ten şiir okudu” diyerek bir burjuva siyasetçisi karşısındaki tutumumu yumuşatmamı isteyen dostlarım var benim. Dostluklarını çok seviyorum ama bu zayıflığı onlara yakıştıramıyorum.

Oysa siyasal yapıyı sermayenin çürütücü etkisinden bir nebze olsun koruyacak, farklı bir siyaset kültürünü yeşertip emekçi halka taşıyacak olan soldur. Tarih boyunca sol, siyasete derinlik kazandırmış, burjuva siyasetçisine ayar vermiş ve en önemlisi program ve dünya görüşünü siyasal mücadelenin merkezine çakmıştır. Solun bu farkı bir yanda devrim ve sosyalizm perspektifinden diğer yanda da temsil ettiği gelişkin değerler sisteminden kaynaklanıyordu.

Oysa şimdi solculuk da imaj çalışmasına daralmış durumdadır. Onurlu aydınlar ve TKP’nin temsil ettiği özgün hat bir kenara konduğunda solun varlığı siyasette özel bir aydınlık alan yaratmamaktadır. Bir gün Kürtçü bir gün Kemalist bir dışavurum doğal karşılanmakta, emekten söz ederken zengin bir müteahhidi Türkiye’nin kurtarıcısı gibi göstermekten zerre utanılmamaktadır. Gelinen noktada bu içeriksizliği ve insansızlığı gizlemek için her geçen gün daha büyük bayrak ve flamalara ihtiyaç duyulmakta, sola çekilmek istenen CHP karşısındaki kişiliksizlik derinleştikçe bunların yarattığı görüntü kirliliği de artmaktadır.

Kızıl renk ve devrimci semboller bir kararlılığı, bir doğrultuyu, bir iddiayı temsil ettikleri sürece anlam taşır. Şu anda bütün bunlar hüzün verici bir içeriksizlikle burjuva siyasetinin imaj envanterine dahil olmuş durumdadır. “Sol”, “bir başka dünya”yı emekçi halk için somut bir seçeneğe dönüştürme misyonundan tamamen uzaklaşmış, sermaye kurumlarının ilan edeceği “boş kadro”ları doldurmak için imajlar dünyasında birbirleri ile rekabete giren adaylar kümesine dönüşmüştür.

İşçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs da içeriksizleşmeden payını aldı doğal olarak. “Sol”un iki sosyal demokrat partinin hegemonyasını kabullenip hem onlarla ilişkide hem de onların boş bıraktığı alanlarda birbiriyle giriştiği rekabetin platformu haline geldi 1 Mayıs. Sendikaların da birbirleriyle giriştikleri çekişme benzer saiklerle ilişkili olduğundan 1 Mayıslar yüzlerce küçük hesabın su üstüne çıktığı bir güne daralıyor.

Katılımcılara heyecan vermeyen bir miting ya da yürüyüş topluma asla enerji vermez. Bu rekabet alanından ve içeriğini yok etmiş imajlardan meczuplar dışında kimse heyecanlanmaz.

Bu yıl 1 Mayısların “bölünmüşlüğünden” bu nedenle korkmamalı. Türkiye’de bu içeriksizlik ve sıradanlığı kabul etmeyecek ciddi insan kaynakları vardır “sol”un. Yeter ki nereye doğru sürüklenildiği fark edilsin ve karşı ağırlık konsun.

Konu dar anlamıyla 1 Mayıs değildir. 1 Mayıs yılın 364 gününü sırtında zaten taşıyamaz. Yılın bir günü “emek” dedikten sonra burjuva siyasetinin vizyona soktukları ile iştigal etmenin 1 Mayıs’ı da yok etmek gibi bir sonuç vermesi kaçınılmazdır.

1 Mayıs’ı kurtarmak, devrimci siyaseti kurtarmaktır. 

/././

Trendyol'dan Ortaklaşa dergisine sansür: 'NATO, işçi sınıfı falan demeseniz...' 

E-ticaret platformu Trendyol, Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını kapaktaki “NATO” kelimesini “yasaklı” ilan ederek durdurdu. Müşteri hizmetleri, derginin satışa açılabilmesi için “NATO, işçi sınıfı gibi ifadeleri beyaz bantla kapatın” dedi.

Milyonlarca kullanıcısı bulunan e-ticaret platformlarından Trendyol, aylık çıkan Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını, dergi kapağında yer alan siyasi kavramlar gerekçesiyle engelledi.

Platformun satıcı paneline yansıyan uyarılarda, dergi kapağında yer alan “NATO” ifadesinin algoritma tarafından “görselde yasaklı kelime” olarak tespit edildiği görülürken, müşteri hizmetleri sorunun çözümü olarak “beyaz bantla ilgili kelimelerin kapatılmasını” sundu.

Trendyol’dan ‘NATO’ sansürü

Ortaklaşa dergisinin son sayısı okurlarla buluşturmak için platforma yüklendi. Derginin onay sürecinde “Revize yapmanız gerekli” uyarısıyla karşılaştı.

Satıcı panelinden alınan ekran görüntülerinde, ürün durum açıklamasında şu ifadelerin yer aldığı görülüyor: “Ürünün görselinde ‘nato’ kelimeleri ayrı ayrı ya da kelime öbeği olarak tespit edilmiştir. Bu nedenle ürünün liste kurallarına/içerik kalitesine aykırı olduğu değerlendirilmektedir.”

Sistem, bu kelimenin kullanımını, platformun “içerik kalitesi” standartlarına aykırı bularak derginin satışa açılmasını otomatik olarak durdurdu.

Müşteri hizmetlerinden 'beyaz bant çözümü'

Otomatik ret kararının ardından Trendyol canlı destek ve müşteri hizmetleriyle iletişime geçilmesinin ardından, telefon görüşmesinde şu “çözüm” yolunu sundu: “Kapakta yer alan NATO, CHP ve işçi sınıfı gibi bölümleri beyaz bir bantla kapatırsanız ürünü satışa açarız.”

Bir yayın organının, kendi kapağında yer alan “işçi sınıfı” veya “NATO” gibi evrensel politik kavramları, bir e-ticaret sitesinde satılabilmek için fiziksel veya dijital olarak sansürlemek zorunda bırakılması, platformların denetim mekanizmalarını tartışmalı yanını gösterdi.

Trendyol gibi milyonlarca kullanıcısı olan platformların, kitap ve dergi gibi fikir ve sanat eserlerini, tişört veya kozmetik ürünleriyle aynı “yasaklı kelime” algoritmalarına tabi tutması seçim özgürlüğü diye pazarlanan piyasanın ve şirketlerin nasıl kapitalizmin sansür ve manipülasyon aracı olduğunun kanıtı.

Haberimizin ardından yeniden satışa açtı

Öte yandan haberimizin yayımlanmasından yaklaşık 3 saat sonra derginin yeni sayısının platformda tekrar satışa açıldığı görüldü. Ancak Trendyol tarafından konuya ilişkin tarafımıza herhangi bir açıklama yapılmadı. 

Trendyol sansür uygulasa da Ortaklaşa dergisinin yeni ve eski sayılarının tamamını soL'a abone olarak okuyabilirsiniz.

***

Doğtaş ve Kelebek Mobilya işçileri iş bıraktı: 'Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar'-Emre Alım-

Çanakkale Biga’daki Doğtaş ve Düzce’deki Kelebek Mobilya fabrikalarında çalışan işçiler, banka promosyon haklarının ödenmemesi üzerine eyleme geçti. Toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ihlal edildiğini belirten işçiler, ödemeler tam yapılana kadar tezgah başına dönmeyeceklerini duyurdu.

Doğanlar Holding bünyesinde faaliyet gösteren ve Öz Ağaç-İş Sendikası'nın örgütlü olduğu Doğtaş ile Kelebek Mobilya fabrikalarında üretim durma noktasına geldi. 

29 Nisan sabahı itibarıyla iş bırakan mobilya işçileri, toplu iş sözleşmesi (TİS) güvencesi altında olan banka promosyonlarının sadece 23 bin liralık kısmının yatırılmasına tepki gösterdi. İşçiler, geri kalan tutar hesaplarına yatırılana kadar işbaşı yapmayacaklarını vurguladı.

​soL'a konuşan bir Doğtaş işçisi, yapılan ödemenin yetersizliğini vurgulayarak, "Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar. Tek asgari ücret dahi etmiyor. Protesto etmek için eylemleri genişletiyoruz" dedi.

İşçiler, patronun ve bankanın tutumuna karşı kararlılık mesajı verirken, fabrikalardaki eylemlilik hali sabah saatlerinden itibaren yaygınlaştı.

​HAK-İŞ’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası, promosyon krizine ilişkin yaptığı açıklamada toplu iş sözleşmesinin ihlal edildiğinin altını çizerek, şu ifadeleri kullandı: ​"Promosyon konusunda toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle sabah saat 09:30 da yarım saat iş bırakma öğlen saat 15:00 te yarım saat iş bırakma eylemi yapılacaktır. Sendika genel merkezi ilgili bankaya ve işverene ihtar bildirimi gönderecek olup aynı zamanda hukuki süreç başlatılacaktır. Ayrıca Toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle Çalışma Bakanlığına bildirimde bulunulacaktır."

​Ne olmuştu?

​Sendikadan 16 Nisan'da yapılan açıklamada, işveren vekillerine defalarca yazılı ve sözlü uyarılarda bulunulmasına rağmen sonuç alınamadığı ifade edilmişti. Ertesi gün patron Şadan Doğan ile görüşen sendika, yönetimin "süreci hızlandıracağına" dair beyanını işçilere aktardı. Ancak aradan geçen bir haftalık sürede herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi üzerine 24 Nisan’da yeni kararlar alındı.

Sendika, üyelerinden banka veya işveren yetkililerinin promosyonla ilgili imzalatmak istediği belgelere karşı durmalarını isteyerek, "Banka ile yapılan sözleşme, alınan promosyon miktarı, üyelerimiz için kişi başına düşen miktar tescil edilene kadar bu davranış sürdürülecektir" talimatını verdi. Aynı gün başlayan fazla mesaiye kalmama eylemi, 25 Nisan'da işletme bünyesindeki etkinliklere katılmama ve verilen hediyeleri reddetme kararıyla daha da genişletildi.

​Patronun sicili kabarık

​Doğtaş ve Kelebek Mobilya'da yaşanan bu kriz ilk değil. Şirket, 2023 yılında da işçilerin banka promosyonlarını ödemeyerek benzer bir sürece imza atmıştı. O dönemde Patronların Ensesindeyiz Ağı’na ulaşan işçiler, ağır çalışma koşullarından, zorla yaptırılan mesailerden ve tuvalet sürelerinin dahi kayıt altına alınmasından şikayetçi olmuşlardı.

Doğanlar Yatırım Holding’in hak gaspları yurt dışındaki projelerine de yansımış durumda. 2018 yılında Senegal’in başkenti Dakar’da inşa edilen toptancı hali projesinde çalışan işçilerin maaşlarını ödemeyen holding, işçilerin şantiyede iş bırakarak direnişe geçmesine neden olmuştu.

https://haber.sol.org.tr/haber/dogtasta-hak-gaspi-toplu-sozlesmeyi-hice-sayan-patron-iscilerin-promosyon-odemelerine-coktu

***

Geniş tanımlı işsizlik yeniden rekor düzeyde: Kadın işsizliği yüzde 40,3! 

DİSK-AR tarafından hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 850 bin oldu. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 31,5'e yükseldi. Geniş tanımlı kadın işsizliği ise yüzde 40,3.

https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2026/04/Issizligin-gorunumu-Nisan-2026.pdf

https://x.com/disk_arastirma/status/2049450663612957178

İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs'ın hemen öncesinde işsizliğin yeniden rekor düzeyde olduğu anlaşıldı.

DİSK-AR tarafından hazırlanan "İşsizliğin Görünümü Raporu" yayımlandı.

TÜİK’in Mart 2026 Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) sonuçları 29 Nisan 2026’da yayımlandı. Mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8,1 mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsizlik oranı (âtıl işgücü) ise yüzde 31,5 olarak açıklandı. Böylece geniş tanımlı işsizlik Haziran 2025 ile aynı düzeye, rekora yükseldi. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 31,5 oldu. Her 10 işsizden 8’ininse işsizlik ödeneğinden yararlanamadığı ortaya çıktı.

Geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 40,3

DİSK'in raporunun özeti şöyle:

* Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 31,5!

* Geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 850 bin!

* Dar ve geniş tanımlı işsizlik oranı arasındaki puan farkı 23,4!

* Geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 40,3!

* 4,5 milyon kişi haftalık 40 saatten az çalışıyor ve daha fazla çalışmak istiyor!

* 5,4 milyon kişi, çalışmak istemesine rağmen iş bulamıyor!

* Her 10 işsizden 8’i işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor!

Geniş tanımlı işsizlik ile dar tanımlı işsizlik arasında uçurum artıyor

TÜİK’e göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde dar tanımlı işsiz sayısı (mevsim etkisinden arındırılmış) 2026 Mart ayında 2 milyon 873 bin oldu. DİSK-AR tarafından hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı ise 12 milyon 850 bin olarak gerçekleşti. 

Mart 2024’te 3 milyon 149 bin olan dar tanımlı işsiz sayısı Mart 2025’te 2 milyon 848 bin ve Mart 2026’da 2 milyon 873 bin oldu. Dar tanımlı (standart) işsizlik her ne kadar gerileme eğiliminde olsa da geniş tanımlı işsizlik bu dönemde de tırmandı. Mart 2024’te 9 milyon 573 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı Mart 2025’te 11 milyon 665 bine ve Mart 2026’da 12 milyon 850 bine yükseldi. Böylece dar tanımlı ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki makas hızla açıldı.

Mart 2024’te yüzde 8,8 olan dar tanımlı işsizlik oranı Mart 2025’te yüzde 8 ve Mart 2026’da yüzde 8,1 olarak açıklandı. Mart 2024’te yüzde 24,2 olan geniş tanımlı işsizlik oranı ise Mart 2026’da yüzde 31,5’e yükseldi. Geniş tanımlı işsiz sayısında iki yıllık artış 3,3 milyon ve bir yıllık artış ise 1 milyon 185 bin oldu. 

***

Üniversitede taşeron güvenlik şirketinden kadın işçiye şiddet ve tehdit!

OSTİM Teknik Üniversitesi’nde “Bordo Savunma” adlı şirket yöneticisince şiddete uğrayan kadın işçi bugün de patronun oğlu tarafından telefonla aranarak tehdit edildi. DİSK Güvenlik Sen “Sizlere maden işçilerini hatırlatıyoruz. İşçi sınıfı gerektiğinde nasıl bir güç olduğunu defalarca göstermiştir” diyerek uyarıda bulundu.

DİSK’e bağlı Özel Güvenlik İşçileri Sendikası (DİSK Güvenlik-Sen) Ankara’daki OSTİM Teknik Üniversitesi’nde bir üyesinin taşeron güvenlik şirketinin yöneticisinin şiddetine maruz kaldığını, bugün ise patronun oğlu tarafından telefonla aranarak mafyatik söylemlerle tehdit edildiğini açıkladı.

Sendika dün yaptığı basın açıklamasında Ankara’da faaliyet gösteren OSTİM Teknik Üniversitesi’nde alt taşeron firma olarak hizmet veren Bordo Savunma ve Güvenlik Hizmetleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi yöneticisi Rafet U.’nun sendika üyesi Merve Açıkgöz’ü şiddete maruz bıraktığını, şirket hakkında suç duyurusunda bulunduklarını duyurmuştu.

Yeni bir açıklama yapan DİSK Güvenlik Sen şirketin sahibinin oğlu olduğu öğrenilen Mahmut K.’nin Açıkgöz’ü arayarak açık ve aleni şekilde tehdit ettiğini bildirdi: Bugün gelinen noktada ise hukuk tanımaz ve mafyatik yöntemlerle hareket eden, şirket sahibinin oğlu olduğu öğrenilen Mahmut K. isimli şahıs, üyemizi telefonla arayarak açık ve aleni şekilde tehdit etmiştir. Söz konusu şahıs, üyemizin hayatına yönelik tehditlerde bulunmuş, Ankara ili içerisinde hiçbir firmada iş bulamayacağını ifade etmiş ve ertesi gün Ankara’ya geleceğini belirterek tehditlerini sürdürmüştür.”

BASINA VE KAMUOYUNA

28.04.2026 tarihinde yapmış olduğumuz basın açıklamasında; Ankara’da faaliyet gösteren OSTİM Teknik Üniversitesi’nde alt taşeron firma olarak hizmet veren Bordo Savunma ve Güvenlik Hizmetleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi yöneticisi Rafet U. tarafından… pic.twitter.com/BDJdgtX0NI

— DİSK GÜVENLİK-SEN 354 (@guvenlik_sen354) April 29, 2026

'Bu tür mafyatik söylemler kullananlara nasıl faaliyet izni veriliyor?'

OSTİM Teknik Üniversitesi yönetimine seslenen DİSK Güvenlik Sen “Ana işveren olarak sorumluluklarınız bulunmaktadır. Üyemiz Merve Açıkgöz’ün başına gelebilecek herhangi bir olumsuzlukta doğrudan sorumlu olacağınızı kamuoyuna bildiriyoruz” diye belirtti.

İçişleri Bakanlığı’na ve ilgili valilik makamına da çağrıda bulunan sendika “Bu tür mafyatik söylemler kullanan, tehdit ve baskı ile hareket eden kişilere hangi denetim ve inceleme süreçlerinden sonra 'Özel Güvenlik Faaliyet İzni’ verilmektedir? Kendi çalışanını dahi koruyamayan, aksine tehdit eden bu anlayışın gençlerimizin eğitim gördüğü kurumlarda can ve mal güvenliğini sağlaması mümkün müdür?” diye sordu.

Bu kişilerin işçilerin kıdem, ihbar ve fazla mesai gibi en temel yasal haklarını gasp etmek için tehdit ve yıldırma politikaları uyguladığı kaydedilen açıklamada, bu zihniyetin güvenlik hizmeti sunmasının kabul edilemeyeceği vurgulandı.

'İşçiyi tehdit edenler bilmelidir: Bir adım dahi geri atmayacağız'

Açıklamada “İşçiyi tehdit edenler şunu iyi bilmelidir: Haklarımızdan bir adım dahi geri atmayacağız” denilerek şunlar kaydedildi: Yakın geçmişte yaşanan mücadeleler ortadadır. Sizlere maden işçilerini hatırlatıyoruz. İşçi sınıfı gerektiğinde nasıl bir güç olduğunu defalarca göstermiştir. Hiç kimsenin kimliği, memleketi ya da gücü anayasal hakların üstünde değildir. Hukuk herkes için eşittir. Patrona ayrı, işçiye ayrı hukuk uygulanmasına asla izin vermeyeceğiz.

Buradan açıkça uyarıyoruz: Üyemizin tüm yasal hakları olan kıdem, ihbar ve fazla mesai alacakları derhal ödenmelidir. Aksi takdirde; Anayasal haklarımız çerçevesinde fiili ve meşru mücadelemizi başlatacağımızı, eylem ve basın açıklaması hakkımızı kullanarak OSTİM Teknik Üniversitesi önünde, işçi arkadaşlarımız ve avukatlarımızla birlikte güçlü bir şekilde bir araya geleceğimizi kamuoyuna ilan ediyoruz.”

***

Halit Çelenk Hukuk Ödülleri sahiplerini buldu


Bu yılki Hukuk Ödülü, Arzu Balan ve Ceren Tuğlu Olpak'ın eserleri arasında paylaştırıldı. Ödül töreni 5 Mayıs'ta yapılacak.

Halit Çelenk Hukuk Ödülleri'nin bu yılki sahipleri açıklandı.

Seçici Kurul, Halit Çelenk Hukuk Ödülü'nü iki eser arasında paylaştırdı. Ödül Arzu Balan'a ait "Ceza Hukuku Teorisinde Metamorfoz: Tehlike Suçları" konulu tez ve Ceren Tuğlu Olpak'a ait "Toplumsal Düzenin İnşası ve Korunmasında Ceza Hukukunun Rolü" konusu teze verildi.

Seçici Kurul Özel Ödülü'nü, "Kamu Hukukunun Diyalektik Analizine Katkı" kitabıyla Hamdi Gökçe Zabunoğlu kazandı.

Akademik Destek Ödülü, Akasya Kansu Karadağ'ın "Güçler Ayrılığı ve Hegemonya: Kurumsal Bir Tartışma" tezine verildi.

Akademik Teşvik Ödülü de iki eser arasında paylaştırıldı: Gamze Yentür'e ait "İşçi Avukatlığın Ekonomi Politiği" kitabı ve Kaan Doğan'a ait "Karl Marx'ın Dönem Düşüncesinde Hukuk ve Yabancılaşma" tezi.

Seçici Kurul'da Prof. Dr. Korkut Boratav, Av. Ercan Demir, Serpil Çelenk Güvenç, Dr. Öğretim Üyesi İlker Kılıç, Ali Rıza Aydın, Av. Barış Aybay, Av. Özlem Şen ve Av. Ümit Altaş yer alıyordu.

Ödül töreni, Halit Çelenk'in ölüm yıldönümü olan 5 Mayıs günü Ankara'da saat 19:00'da Türkiye Barolar Birliği Litai Otel Av. Özdemir Özok Konferans Salonu'nda yapılacak.

***

ABD Senatosu Trump’ın Küba’ya saldırı hazırlığının önünü açık bıraktı

ABD Senatosu, Trump’ın Kongre onayı olmadan Küba’ya askeri müdahalede bulunmasını engelleyecek karar tasarısını bloke etti. Washington, Küba’ya dönük abluka ve tehdit siyasetini sürdürürken, Cumhuriyetçiler “aktif çatışma yok” diyerek Trump’ın elini serbest bıraktı.

ABD Senatosu, Başkan Donald Trump’ın Kongre onayı olmadan Küba’ya askeri saldırıda bulunmasını engellemeyi amaçlayan savaş yetkileri karar tasarısını bloke etti.

Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Senato’da salı günü yapılan usul oylamasında tasarı 51’e karşı 47 oyla durduruldu. Oylama büyük ölçüde parti çizgileri doğrultusunda gerçekleşirken, Cumhuriyetçiler ABD’nin Küba’ya karşı “aktif bir çatışma” içinde olmadığını öne sürerek başkanın yetkilerinin sınırlanmasına gerek bulunmadığını savundu.

Washington’ın yıllardır sürdürdüğü abluka ve son dönemde artan askeri tehditler görmezden gelinirken, Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunluk Trump’a Küba’ya karşı yeni saldırı hamleleri için geniş bir manevra alanı tanımış oldu.

‘ABD’ye yapılsa savaş sayılırdı’

Tasarı, Demokrat Senatör Tim Kaine öncülüğünde gündeme getirilmişti. Kaine, Trump yönetiminin Küba’ya dönük hamlelerinin yalnızca diplomatik ya da ekonomik baskı olarak görülemeyeceğini, ABD’nin ada ülkesine yakıt sevkiyatlarını engellemesinin fiilen askeri eylem anlamına geldiğini söyledi.

Oylama öncesinde Senato’da konuşan Kaine, “Birileri ABD’ye bizim Küba’ya yaptığımızı yapsaydı, bunu kesinlikle savaş eylemi olarak değerlendirirdik” dedi.

Kaine, ABD Sahil Güvenliği başta olmak üzere Amerikan güçlerinin Küba’ya dönük “yıkıcı bir ekonomik abluka” için kullanıldığını belirterek, bunun savaş yetkileri kapsamında ele alınması gerektiğini savundu.

Cumhuriyetçiler ‘aktif çatışma yok’ diyerek oylamayı engelledi

Kararın önünü kesen usul itirazını Florida Senatörü Rick Scott sundu. Scott, Trump’ın Havana’ya asker göndermediğini belirterek savaş yetkileri oylamasının uygun olmadığını iddia etti.

Scott daha sonra sosyal medya hesabından “Küba’da gerçek reform istiyorsak gayrimeşru Castro/Diaz-Canel rejimi düşmeli” diye yazdı, Trump yönetimi altında Küba için “özgürlük, refah ve Patria y Vida için yeni bir gün umudu” doğduğunu iddia etti.

Trump’tan açık tehdit: ‘Sırada Küba var’

Trump son aylarda Küba yönetimini birkaç kez hedef almış, “Sırada Küba var” diyerek tehditlerini açıkça dile getirmişti. ABD Başkanı en son Küba için “yeni bir şafak” vaadinde bulunmuştu.

ABD yönetimi Küba halkını hedef alırken, “demokrasi” ve “özgürlük” başlıkları altında açık bir müdahale gündemi yürütüyor.

İran ve Venezuela’nın ardından hedefte Küba var

Senato’daki oylama, Washington’ın İran’a karşı savaşı ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin ocak ayında ABD güçlerince haydutça kaçırılmasının ardından geldi. Bu askeri saldırılar da Kongre onayı alınmadan yürütülmüştü.

Böylece Trump yönetimi, Kongre’yi devre dışı bırakarak İran’dan Venezuela’ya, şimdi de Küba’ya uzanan saldırgan çizgisini sürdürüyor. Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunluk da başkana yeni müdahaleler için siyasi zemin sağlıyor.

Emperyalist saldırganlığa hukuki kılıf

ABD Anayasası’na göre savaş ilan etme yetkisi başkana değil Kongre’ye ait. Ancak Beyaz Saray, Trump’ın attığı adımların başkomutan sıfatıyla ABD’yi koruma yetkisi ve yükümlülüğü kapsamında olduğunu iddia ediyor.

Bu savunma, Washington’ın emperyalist müdahalelerine her seferinde başvurduğu klasik gerekçeyi yeniden üretirken, Küba’ya dönük soykırım niteliğindeki abluka ve tehditlerin üzerini “ulusal güvenlik” yalanıyla örtmeye çalışıyor.

Demokratların girişimi, Trump’ın Kongre’yi devre dışı bırakarak yürüttüğü askeri saldırılara karşı yeni bir denetim hamlesi olarak gündeme geldi. Ancak Senato’daki oylama, ABD siyasetinin Küba konusunda parti farkı gözetmeksizin saldırgan çizgiden kopmadığını da gösterdi.

Salı günkü oylama, Küba başlığında yapılan ilk savaş yetkileri oylaması oldu. Demokratlar daha önce de hem Senato’da hem Temsilciler Meclisi’nde Trump’ın "askeri operasyonlar" için Kongre’den yetki almasını sağlamaya çalışmış, ancak bu girişimler Cumhuriyetçilerin desteğiyle engellenmişti.

***

Sömürücü madencilik, garantör devlet -Ali Rıza Aydın- 

Halk güzel ve öz anlatır kimi konuları: Kargalar bile güler bu tür garantörlüklere.

İnsan, emek gücü ve doğa toplu kıyımlarının en yaygın ve vahşilerinin yaşandığı alan madencilik. Zonguldak, Armutçuk, Kozlu, Amasra, Yeniçeltek, Sorgun, Aşkale, Ermenek, Küre, Dursunbey, Mustafakemalpaşa, Şirvan, Karadon, Gediz, Elbistan, Soma, İliç, Akbelen, Kaz Dağları, Karadeniz yaylaları, İkizdere, Mersin, Sinop… Liste uzun, yazmakla bitmiyor.

Toplu kıyımlar işin fıtratında olduğu için değil madenciliğin, toprağın, suyun sömürücü düzenin elinde olduğu için yaşanıyor.

Madencilik denilince ilk akla gelenler devlet ve hukuk. Sonra özelleştirme, özel işletmecilik, kâr, rant… Devlet ve hukuk sonra akla gelenlere çalıştığı zaman daha gerçekçi biçimde sıralama yapılıyor: Doğa, toplumsal üretim araçları, emek gücü sömürücü sınıfın egemenliğinde oldukça devlet ve hukuk da aynı egemenliğin iktidar ve sömürü araçları olarak devreye giriyor. Güncel Doruk Madencilik işçileri eylemi ve eyleme karşı devlet tavrı tam da bunu gösterdi.

Kapitalizm, kendi düzeninin hukukunu ve kararlarını dahi dinlemiyor ama patronları, holdingleri, çokuluslu şirketleri dinliyor. Devleti de “garantör” yapıyor. Garantörlüğün anlamı: sömürücülerle sömürülenler arasında uzlaşmacı, güvenceci olmak; özü: sınıflı toplumda egemen sınıfın güvence örgütü olmak. Böyle olmasaydı işçiler haklarını almak için kilometrelerce yürümeye, eylem yapmaya, bakanlarla görüşmeye gereksinim duyar mıydı? Böyle olmasaydı devletin güvenlik güçleri işçileri ve destek veren halkı engellemeye, şiddet uygulamaya kalkışır mıydı? Sonra da arabuluculuk, garantörlük kahramanlıkları… Halk güzel ve öz anlatır kimi konuları: Kargalar bile güler bu tür garantörlüklere.

Garantörler çözmedi; emekçilerin ilkeli, kararlı, örgütlü eylem gücü kazandı.

İşçiler “Biz hırsız değiliz, suçlu değiliz, vatan haini değiliz, emeğimizin karşılığını, hakkımızı, ekmek paramızı istiyoruz” derken polis devletiyle birlikte kapitalist devleti anlatıyordu. Yaşanılır bir yerleşme ve çevre düzeninde insanca yaşama hakkı bile değildi istedikleri, ekmek paralarıydı.

Yeraltı ve yerüstü kaynaklar, topraklar, ormanlar, kıyılar, sular kimin? Devlet, anayasa, yasalar, hukuk kimin için var?  Toplumsal mülkiyet kimin için özelin elinde? Özelleştirme, acele kamulaştırma kimin için yapılıyor? Ekonomi politik neden sömürü?

Düzen içi hizayı sağlama çabası gösteren kimi yargı kararları neden uygulanmıyor? Yargı, hukuka uygun davranılmasını uyaran bireysel kararlar dışında halkın olanı yağmalamanın, talanın özüne neden dokunamıyor? Keyfilik kime yarıyor?  
Güvenlik güçleri neden işçilere, emekçilere, hak arayan ve doğayı koruyan halka karşı?

Mülkiyet hakkı, girişim, sözleşme ve çalışma özgürlükleri, din özgürlüğü insanın ve toplumun hak ve özgürlüklerinin, laik hukuk devletinin, yaşama hakkının neden üstüne basıyor? Genel oy hakkı neden çalınıyor?

Sorular çok, yanıt açık: Sömürü için…

Her geçen gün bir kez daha gösteriyor: Ne siyaset ne devlet ne de hukuk sömürü düzeninin dışında.

Gerçek şu: Maden işçilerinin eylemi amacına ulaştı ama sömürücü düzen devam ediyor, sömürü devam ediyor.

Madenlerin insan ve doğa katliamlarıyla, özelleştirmelerle, özel mülkiyetle, piyasayla, patronların ihale yarışı ve kâr hırsıyla, denetimsizlikle, sağlıksız ve güvencesiz çalışma koşullarıyla, hak ihlalleriyle, plansızlıkla, bilimsellikten uzaklıkla, sömürüyle anlatılmadığı bir dünya olanaksız değil.

Uzlaşmaz sınıflara bölünmüşlükten kurtulan sınıfsız ve sömürüsüz bir ülkede doğal kaynakların doğayı koruyarak bilimsel ve akılcı kullanıldığı, devletin elinde merkezi planlamayla yönetilen, bağımsız, toplumcu mülkiyete dayalı madencilik olanaksız değil.

/././

Babil Kulesi’ni tekrar inşa etmek -Nevzat Evrim Önal- 

Motosiklet kaskı ve baret, üniforma ve tulum, çekiç ve pergel, beyaz ve mavi, kamu ve özel, sigortalı ve sigortasız, tam ve yarı zamanlı, kurallı ve esnek, kadın ve erkek, çocuk ve emekli… Kaç insandan oluşuyorsa o kadar parçaya ayrılmış, yıkılmış Babil Kulesi’nin insanları gibi birbirinin söylediklerini duyamaz, anlayamaz olmuş işçi sınıfı…

Şafak söküyor ve belediye işçisi Ahmet sokak süpürüyordu.

Hemen her sabah bu saatlerde evden çıkan ve günaydın demeden geçmeyen gençle selamlaştı, ama kafasını işinden kaldırmadı. Bu sokağı çabuk bitirmek istiyordu çünkü sokak çıkmazdı ve çöp kamyonu haftada bir girebiliyordu. Sokak sakinleri dolup taşan konteynerleri telefon hattına şikâyet edip sonuç alamamaktan bezmiş; onun yerine Ahmet’in kafasını ütülüyordu.

Ama Ahmet’in kimsenin dırdırını çekecek hali yoktu çünkü muhtemelen birkaç güne işten çıkartılacaktı.

İşten çıkartılacaktı çünkü hakkını aramıştı. Belediye altına imza attığı toplu iş sözleşmesinin hükümlerini uygulamayıp yan hakların üstüne yatmaya kalkınca işçiler dava açmış, sonunda kazanmışlardı. Kazanmışlardı kazanmasına ama Başkan’ın bütün pis işlerini yaptırdığı temizlik müdürü davayı örgütleyenleri mimlemişti; “Bir daha bu kapıdan giremeyecekler” diye tehdit savurarak etrafta geziniyordu.

Çok yorulmuştu Ahmet. Belediye kapısında sabah akşam beklemekten, sanki haklarını değil de sadaka istiyormuş muamelesi görmekten, evine ekmek götürememenin yarattığı acı histen, konu gündem olduktan sonra sosyal medyada “yahu çöpçü o kadar para mı alır?” diye konuşanlardan, “belediye iktidarın olsaydı gıklarını çıkaramazlardı” diye imalarda bulunanlardan… Belediye büyüktü, binden fazla işçiydiler, ama yirmi milyonluk kentte denizde bir damlaymış gibi hissediyordu Ahmet, hele ki sabahları yalnız sokak süpürürken.

O sırada bahar güneşi binaların üzerinden doğup sokağı aydınlattı ve yerdeki çöplerin uzun gölgelerine bakan Ahmet durakladı. Çalışıp didinerek geçen hayatından, son ayların tecrübesi ve yorgunluğundan, bir kararlılık süzülmüştü aklında.
Sakince süpürge ve faraşını çöp konteynerinin yanına bıraktı ve caddeye doğru yürümeye başladı. Bu sırada telefonunu çıkarttı ve tüm mesai arkadaşlarının (tabii müdürün muhbiri olan birkaç itin de) bulunduğu gruba nereye gidiyor olduğuna dair kısa bir mesaj yazdı ve onları da çağırdı.

***

Cihan, Ahmet’e selam verip geçti ve otobüse yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Sabah dersine yetişecek, sonra vardiyasına koşacaktı. Öğleden sonraki dersi ise yine kaçıracak ve muhtemelen devamsızlıktan kalacaktı; ama yapacak bir şey yoktu çünkü yurt çıkmamıştı ve ailesi onun masraflarını karşılayabilecek durumda değildi. Üniversite okumaya geldiği bu şehirde, okuyabilmek için çalışmak zorundaydı.

“Çalışmak” bir AVM’nin “food court”undaki “fast food” tavukçuda kasiyerlikti. Tabii unvanı “kasiyer” değil “servis uzmanı”ydı ve bu uzmanlık asgari ücrete “artı yüzde beş” ekliyordu. Haftada altı gün, sekiz saat mesai yapıyordu ve tanrının her şeyi yarattıktan sonra dinlendiği yedinci günü hafta sonuna getirmesi yasaktı; çünkü hafta sonu AVM mahşer yeri gibi doluyor, tüm kasalarda kuyruk oluyordu.

Diferansiyel Denklemler dersine girip not tutuyor, ardından kasa başına geçiyor, verdiği siparişi yanlış toplayıp onu fazla para istemekle suçlayan turistlerle uğraşıyordu Cihan. Bir dakika dahi oturmadığı altı saatten sonra kendisi de istese toplama yapamazdı kafasından ama kasa onun yerine yapıyordu zaten. Onu bu işi için “özel” kılan tek vasfı, müşterilerin yarısından fazlasını oluşturan turistlerin tamamından iyi İngilizce bilmesiydi.

Ve ay sonunda aldığı paranın üçte biri arkadaşlarıyla paylaştığı evin kirasına gidiyordu.

Karşıya geçip duraktaki banka oturduğunda başka endişelerle uğraşmaya başladı. Bilgisayar Mühendisi olmak için okuyordu ama Yapay Zekâ dersinde öğrendiklerine bakılırsa, yakın gelecekte mezun olacağı alanda çoğu işi makineler yapmaya başlayacaktı. Dersin hocası bunu müjde veren bir peygamber gibi anlatıyor; “işler azalacak, birbirinizle çok rekabet edeceksiniz” diyordu ve sınıf arkadaşları da bu ruh haline girmeye başlamıştı. Devamsızlık yaptığı derslerin notlarını isterken tedirgin oluyordu Cihan, birkaç kez sanki sadaka istemiş gibi reddedilmişti.

Cihan yüzü yerde bu düşüncelerin yarattığı kaygılarla boğuşurken, az önce çıktığı sokağın başından güneş doğdu ve günün ilk ışıkları, bitişik nizam binaları bir kapı gibi aralayan sokaktan geçip, Cihan’ın üzerine düştü.

Yüzünü kaldırınca gözleri kamaştı Cihan’ın, ve çözdüğü her karmaşık denklemin sonunda hissettiğine benzer bir şey hissetti, bir karar vermişti.

Duraktan kalktı ve cadde boyunca yürümeye başladı.

***

Cihan mesaj yazarak yanından geçtiğinde Deniz ters yönde, aynı durağa yürüyordu.

Hostesti Deniz. Bu mesleğe, okuduğu Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünden alacağı diplomanın pek bir kariyer olanağı sunmayacağını anladığında, henüz öğrenciyken başlamıştı. Yıllardır, gündüzü gecesi olmayan ve planlanamayan bir hayata, katı ve ihlal edildiğinde büyük yaptırımları olan iş kurallarına, her uçuşta en az bir tane bulunan kaprisli, terbiyesiz yolculara ve hemen her “kadın” mesleğine yakıştırılan, ailesinin paylaştığı önyargılara rağmen işine tutunuyor; kendine bir hayat kurmaya çalışıyordu.

Ve o hayat bir anda altüst olmuştu.

Mesele ne yolcu şikâyeti ne kural ihlaliydi. Mesele tacizdi. Üstelik taciz edilen kendisi değil bir mesai arkadaşıydı ve Deniz, olayın yaşandığı uçuşun kabin amiri bile susup yaşananı sineye çekmesini öğütlerken dürüstçe arkadaşının yanında durduğu için işini ve kurmaya çalıştığı düzeni kaybetmek üzereydi.

Diğer herkes ifadesini değiştirmiş, “aslında ben görmedim”, “emin değilim” gibi şeyler söyleyip kenara çekilmiş, sadece olayın doğrudan tanığı olan Deniz kalmıştı taciz edilen genç kadının yanında. Aradan neredeyse iki ay geçmiş, artık o genç kadın da baskılara dayanmanın sınırına gelmişti. Şikâyetini geri çekmek üzereydi ve bu olduğunda, yalnızca şahit olduklarını dürüstçe söyleyen Deniz iftiracı konumuna düşecekti. 

Öyle şeyler yaşanmıştı ki bu iki ayda, taciz bu kadar kolaysa bunca yıl neden kendi başına gelmediğine şaşırmıştı Deniz. Üstüne, sanki suçlu kendisiymiş gibi soruşturma sonuna kadar uçuşları kesilmiş, gelirinin neredeyse yarısından olmuştu ve şimdi, üzerinde üniforması, bir gün daha hiçbir şey yapmadan sabahtan akşama kadar oturmak için ofise gidiyordu. Çünkü uçmasa da o bir personeldi ve gününü işyerinde geçirmesi bekleniyordu. Gün boyunca, ofis gürültüsü içinde yanında götürdüğü kitabı okumaya çalışacak, stresten aklında tek satır bile kalmayacak, arada konuya dair birkaç kez “bir enayi sen misin kızım” demiş annesiyle telefonda konuşacak ve akşam olduğunda, hayatından bir gün daha anlamsız biçimde heba olmuş olarak evine dönecekti.

Durağa vardığında servis geliyordu. Az önce Cihan’ın yüzüne düşen güneş, Deniz’i de aydınlattı. Sanki zaman yavaşladı, ama bu bir yanılsamaydı: Dünya aynı hızla dönüyordu, hızlanan Deniz’in düşünceleriydi. Birkaç saniye sonra servis güneşle arasına girip, kapısını açtığında, o hızlanan düşünceler sonuca ulaşmış ve karar alınmıştı. Binmedi. İçeridekilerin tuhaf bakışlarına sırtını dönüp, cadde boyunca yürümeye başladı.

***

Seyit ilk teslimat için durduğunda daha hava aydınlanmamıştı. 

Günün nasıl geçeceğini önceden haber verir gibi hem kapı zili hem de asansör bozuktu. Alıcıyı aradı, uyandırdı, kendisinin kim olduğunu, kolisini teslim almak için apartman kapısını açması gerektiğini birkaç kez anlattı. Kapı açılınca motor kaskını bir koluna takıp, diğer koluna koliyi alıp altı kat merdiven çıktı. Bu arada alıcı tekrar uyuyakaldığı için kapıyı birkaç dakika boyunca çalması gerekti ve tüm bunların üzerine bir de kendisi zorluk yaratan tarafmış gibi laf yedi.

Çıktığı altı katı adamın aklına gelen tüm akrabalarına söverek indi ve tekrar demir atına bindi.

Bu sabah seansı, Seyit’in hayatının son iki yılının özeti gibiydi. Hızlı para biriktirebilmek için maaşlı, sigortalı bir iş aramak yerine esnaf kurye olmuştu. Hayali bir tamirhane açıp hayatını motosiklet tamir ederek kazanmaktı ama ailesinin üç kuruş parası da abisinin borçlarını kapatmaya gittiği için iş başa düşmüştü. Kolay değildi, aşağı yukarı bir ev parası gerekiyordu dükkâna sermaye yapmak, gereken alet edevatı almak için.

Devlete sorsan kimsenin işçisi değildi Seyit, “esnaf kurye”ydi. Arada sırada kendisi de övünerek “kendi işinin patronu” olduğunu söylüyordu. Motor da kendisinindi. Ama çalıştığı şirket onu da motorunu da giydirip tekerlekli reklam panosuna çevirmiş, ayrıca başka şirkete çalışamayacağı bir sözleşmeyle bağlamıştı. 

Dahası “patron” Seyit, para biriksin diye öldüresiye çalıştırıyordu işçi Seyit’i. Dinlenmekle geçen her gün boşa geçen zamandı. Bir paket daha teslim etmemek, birkaç kuruş eksik kazanmaktı. Sabahın köründe evden çıkıyor, döndüğünde ancak ağzına birkaç lokma yemek tıkıp yatağa devrilebiliyordu. Meslek lisesinden arkadaşlarının çoğu kendisi gibi kurye olmuştu ve benzer haldeydi. Kimse kimseyle görüşemiyor, ancak birbirlerine WhatsApp’tan motorcu videoları atıyorlardı.

Bazen hayatının ve psikolojisinin ne kadar tuhaflaştığını kendisi de fark edip şaşırıyordu. Örneğin geçen ay babası hastalanmış ve doktor masrafı çıkmış, annesi yardım etmesini istemişti ve Seyit son anda kendini frenlemese reddedip tersleyecekti annesini. Sakinleştiğinde kendi aklından geçenlerden dehşete kapılmıştı. Bir anda nasıl da, ağabeyinin bir baltaya sap olamamasından babasının hayırsızlığına, annesinin pısırıklığından zaten evin kirasıyla mutfak masrafını neredeyse tek başına üstlenmiş olduğuna kadar onlarca saldırı cümlesi düşünmüştü öyle. Annesi birkaç bin lira istediği için…

Kafası bunlarla doluyken arkasından gittiği servis otobüsünün sağ sinyalini görmedi. Fark ettiği anda fren mesafesi kalmamıştı. Yapabileceği tek şeyi yaptı, sola kırdı ve hız kesmeden minibüsü adeta yalayarak geçti. Sağa çekti, durdu.
Kalbi boğazında çarpıyor, kulakları uğulduyordu. Görüş alanındaki her şeyin rengi keskinleşmiş, üzerine yeni doğan güneşin ışıkları düşen her şey altın rengini almıştı.

İlk korku anı geçince bu berraklık iyi geldi Seyit’e. Kafasının içinde birbiriyle çelişen tüm düşüncelerin kavgası sonuçlandı ve Seyit birkaç saniyede, daha doğrusu yirmi altı yıl, üç ay ve sekiz günün ardından yaşanan birkaç saniyede hayatının en önemli kararını verdi. Motoru tekrar harekete geçirdi ve Ahmet’in, Cihan’ın, Selin’in yürüdüğü yöne doğru sürdü.

***

Motosiklet kaskı ve baret, üniforma ve tulum, çekiç ve pergel, beyaz ve mavi, kamu ve özel, sigortalı ve sigortasız, tam ve yarı zamanlı, kurallı ve esnek, kadın ve erkek, çocuk ve emekli… Kaç insandan oluşuyorsa o kadar parçaya ayrılmış, yıkılmış Babil Kulesi’nin insanları gibi birbirinin söylediklerini duyamaz, anlayamaz olmuş işçi sınıfı, ancak tekrar yan yana geldiğinde, aynı dili konuşmaya başladığında, bir kez daha omuz omuza durup aynı yumruğunu kaldırdığında dünyayı değiştirebilecek, sömürüye son verebilecek bir güç olacak.

1 Mayıs, geçmişte, bu birliği ve gücü göstermenin günüydü. Bugün ancak tekrar kurmaya başlamanın günü olabilir.
Bugün bu birlik, ancak düzen değişikliğini, devrimi arayarak, yeni bir dünya için kurulabilir; çünkü sadece devrim tüm işçilerin sorunlarını aynı anda çözebilir.

Bu yüzden 1 Mayıs’ta, işçi sınıfının gündemleriyle yapılacak devrimci 1 Mayıs mitinglerinde buluşalım: İstanbul’da Kartal, İzmir’de Karşıyaka, Ankara’da Anıtpark, Adana’da İller Bankası Kavşağı.

Yaşasın işçilerin devrimci birliği, yaşasın 1 Mayıs!

/././

1 Mayıs'tan güç almak -Alpaslan Savaş- 

Kuşatmayı zayıflatmak zorundayız. 1 Mayıs’ta anlamına uygun gösteriler için kolları sıvamak gerek. TKP’nin çağrısıyla dört merkezde yapılacak 1 Mayıs mitingleri bunu amaçlıyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’da emekçiler sosyalizm ve cumhuriyet için toplanacak. 

1 Mayıs’a maden işçilerinin dokuz günlük Ankara direnişinin kazanımıyla giriyoruz. İşçiler kamuoyunun gündemine girmeyi başardılar. Elde ettikleri meşruiyetin Başkent’te 1 Mayıs’la bitişmesi iktidarın canını fazlasıyla sıkmaya adaydı. Sonuçta kazanan madenci oldu. Doruk madencileri için 1 Mayıs çarpan etkisi yaratmıştır. Ayağa kalkan işçilerin başarısıdır.

Madenciler sadece haklarını almadı, tüm topluma ortada ne denli büyük bir yağma olduğunu da anlatmış oldu. İktidar kömür madenini özel sektöre alım garantisiyle açıyor. Patron yıllarca garantili kömürü satıp parasını alıyor. Başka da bir şey yapmıyor. Baca, filtre, tek kuruş harcamıyor, hatta işçinin ücret de ödemiyor. İşçi hakkını arayıp kazanınca bile ruhsatı cebinde durmaya devam eden maden şirketinin patronu, devletin kendisini bir de böyle finanse etmesini sağlıyor.

Emekçi halkın malı olan madenlere şirketlerin nasıl çöktüğü ve yağmayı sürdürülebilir kılmak için devletin nasıl bir rol üstlendiği madencinin hikayesinden anlaşılmış olsa gerek. Sermaye karşıtı olmayan devlet müdahalesinin ne anlama geldiği de.

Sermaye sınıfının el koyduklarına el konulmadan bu soygundan kurtulmanın yolu var mı? Ödenmeyen ücretleri için Ankara’da direnen maden işçilerinin malı olan kömür onlara ve çocuklarına, yani topluma dönmeden düze çıkma şansı var mı?

Demek ki her şey emek sermaye çelişkisinin ürünüymüş. Devlet de, maden de, madene verilen ruhsat da, ödenmeyen ücretler de.

Yarın 1 Mayıs. İşçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma gününün anlamını da burada aramak zorundayız. Yani emek sermaye çelişkisinin her şeyi belirlemesinde. Çünkü dünyada olan biten her şey, yoksulluk ve hırsızlık, uyuşturucu ve çeteler, kadın cinayetleri, dinselleşme, savaşlar, her şey bu çelişkinin ürünü.

Bunlar var ve bir de işçi haklarıyla ilgili sorunlar var demek sömürünün mutlak olduğunu kabul etmek, sahip olabileceği koca bir dünya yerine işçi sınıfından kırıntılarla yetinmesini istemek anlamına geliyor. Bu nedenle 1 Mayıs’ı 1 Mayıs yapan en önemli özellik işçi sınıfının düzen değişikliği iradesinin güçlenmesinde saklı.

1 Mayıs’ın çıkışında 8 saatlik işgünü talebinin olması bu iradeyi değiştirmiyor. 1 Mayıs, 1890 yılındaki ilk gösterilerden itibaren işçi sınıfı için sadece 8 saatlik işgünü değil, düzen değişikliği motivasyonuna sahip oldu.

Engels, bu motivasyonu ilk 1 Mayıs gösterilerinin yapıldığı sırada Komünist Manifesto için yazdığı (1890 tarihli) önsözde bakın nasıl ifade ediyor:

“Ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası kendi güçlerini gözden geçiriyor; ilk kez tek ordu olarak, tek güç altında seferber ediliyor ve tek bir dolaysız amaç için savaşıyor: Yasal düzenlemeyle kurulmuş sekiz saatlik bir işgünü... Şu anda tanık olduğumuz manzara, tüm ülkelerin kapitalistleri ve toprak sahiplerinin, bugün tüm toprakların proleterlerinin gerçekte birleşmiş olduklarını fark etmelerini sağlayacaktır. Keşke Marx kendi gözleriyle görebilmesi için yanımda olsaydı!”

1 Mayısların işçi sınıfı için taşıdığı düzen değişikliği motivasyonu, karşı cephenin her zaman mücadele konusu oldu. 1 Mayıs yasaklarının, uygulanan baskı ve şiddetin kaynağında bu var. Türkiye’deki 1 Mayıslar benzerleri içinde bu açıdan belki de en çarpıcı olanıdır. 1926-75 arası fiilen yasak, 77’de katliam, 80 darbesiyle tekrar yasak, sonraki yıllar baskılar ve neredeyse kesintisiz Taksim yasağı düzenin işçi sınıfına karşı yürüttüğü söz konusu mücadelenin ürünü.

Kimi zaman da 1 Mayıslar içeriksizleştirilerek anlamından koparılmaya çalışıldı. “Bahar bayramı” bu nedenledir. Sendikal bürokrasinin 1 Mayısları iğdiş etmesi, konfederasyon merkezlerinin kürsüleri düzen partilerinin vitrinine çevirmesi, kimlikçilik, sivil toplumculuk, hep bu kapsamdadır. Tamamı 1 Mayıs’ın işçi sınıfı için düzen değişikliği talebini canlandırmasının önüne geçmeyi amaçlamıştır. Büyük kuşatmadır.

Kuşatmayı zayıflatmak zorundayız. 1 Mayıs’ta anlamına uygun gösteriler için kolları sıvamak gerek. TKP’nin çağrısıyla dört merkezde yapılacak 1 Mayıs mitingleri bunu amaçlıyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’da emekçiler sosyalizm ve cumhuriyet için toplanacak.

1 Mayıs’ta meydanlarda buluşalım. Her gösteri işçilerin eşit ve özgür bir düzen talebi için sesini yükseltmesini sağlasın. Yüklenelim 1 Mayıs’a. Türkiye işçi sınıfı bu 1 Mayıs’tan kuvvet alsın.

/././

1 Mayıs 2026’nın anlamı -Atilla Özsever- 

Ülkemizdeki emek kesimi, düşük ücret, işten çıkarılma, sendikasızlaşma gibi sorunların yanı sıra aylar boyunca ücretlerini alamayıp ağır sömürü koşullarında çalışanların da var olduğu bir düzeni yaşıyor. Bu koşullarda düzen değişikliği talebiyle birlikte 1 Mayıs’ta meydanlara ne kadar güçlü bir katılım sağlanırsa önümüzdeki sürecin mücadelesi de o denli güçlü olur…

2026’nın 1 Mayıs’ına girdiğimiz şu günlerde emekçiler, düşük ücret, işten çıkarılma, kötü çalışma koşulları, iş kazaları, sendikasızlaşma gibi sorunların yanı sıra aylardır ücretlerin ödenmemesinden kaynaklanan ağır sömürü koşullarını da yaşıyor.

Tanımı gereği taban ücret olarak çok az bir kesimi kapsaması gereken asgari ücret, Türkiye’de ortalama ücret haline geldi. DİSK–AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) 2025 verilerine göre, çalışanların yüzde 46,7’sı (8 milyon 359 bin işçi) 28 bin 75 liralık asgari ücret ve altındaki bir ücretle çalışıyor.

Yine DİSK–AR’ın verilerine göre, Türkiye'de çalışanların yaklaşık yüzde 62,5'i (nerdeyse üçte ikisi) asgari ücretin bir miktar altı ile yüzde 20 fazlasına kadar bir aralıkta ücret alıyor.

Derin yoksulluk

Emekliler ise, daha perişan. En düşük emekli aylığı 20 bin lira, ortalama emekli maaşı da 23 bin 500 lira. Yani, emekli aylığı, asgari ücretin bile altındadır. 2 milyonu kayıtlı, 2,5 milyonu da kayıtsız olmak üzere yaklaşık 5 milyon emekli, düşük aylıkları nedeniyle çalışmak zorunda kalıyor.

Açlık ve yoksulluk sınırını söz ettiğimizde durum daha vahimdir. BİSAM'ın (Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi) Nisan 2026 raporuna göre, dört kişilik bir ailenin asgari gıda harcamasını oluşturan açlık sınırı 33 bin 369 TL, asgari geçim harcamasını oluşturan yoksulluk sınırı ise 109 bin 623 TL'ye yükselmiş durumdadır.

İşçilerin ağırlıklı olarak çalıştığı büyük şehirlerde ise kiralar, 30 bin lira ve üstünde seyrediyor. Bu koşullarda işçiler, emekçiler ve emekliler açısından geçinebilmek çok zor hale geliyor.

İş cinayetleri

Emek kesiminin çalışma hayatında yaşadığı diğer önemli bir sorun da, iş kazaları ya da daha net ifadeyle iş cinayetleridir. 74 yaşında çalışmak zorunda olan Ökkeş Erol ismindeki bir emekli, 16 Nisan 2026 günü Tekirdağ’da bir iş cinayetinde hayatını kaybetti. Türkiye'de iş kazaları sonucu günde ortalama 4 ila 6 işçi hayatını kaybediyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2025 yılında en az 2 bin 105 işçinin ölümü, günde yaklaşık 6 kişinin çalışırken hayatını kaybettiğini gösteriyor. Cinayet diyebileceğimiz bu ölümlü iş kazalarının büyük bir bölümü önlenebilir niteliktedir.

Güvencesiz çalışma, sendikalaşma nedeniyle işten atılma, toplu sözleşme ve grev haklarının uygulanmaması, çalışma saatlerini uzunluğu, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi, işyerlerinde mobbing (psikolojik taciz/bezdirme), kıdem tazminatı ödememek için işçiyi 11 ay çalıştırıp işten çıkarma gibi sorunlar da söz konusudur.

Tabii son zamanlarda ciddi eylemlere de yol açan çok önemli bir sorun da, çalışanların ücretlerinin aylarca ödenmemesidir. Nitekim son olarak Doruk Madencilik işçileri, 5 aydır ücretleri ve diğer alacakları ödenmediği gerekçesiyle Nisan ayı başı itibariyle direnişe geçtiler.

Ağırlaşan sömürü koşulları

Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen, ardından Kurtuluş Parkı’nda açlık grevi ve direnişine devam Doruk Madencilik işçileri, polisin şiddetiyle karşılaşmış, biber gazı müdahalesi, 110 madencinin gözaltına alınması gibi engellemelere rağmen eylemlerini sürdürmüşlerdir. Eylemlerinin 17 ve açlık grevinin 9. gününde de (28 Nisan 2026) direniş kazanımla sonuçlanmıştır.

Keza 2026’nın ocak ayında da Migros depo işçilerinin grevi, ülke geneline de yayılarak birçok depo ve lojistik işyerlerinde eylemlere yol açmış ve çeşitli kazanımlar elde edilmiştir.

Ağırlaşan sömürü koşullarına karşı emekçilerin eylemleri, yerel düzeyde başlayıp belli genellemeler kazansa da Türkiye çapında işçi sınıfının bir sınıf olarak ayağa kalkması ve düzen değişikliğine yönelecek bir sürece evrilmesi henüz mümkün gözükmüyor.

Yine de bu koşullarda örgütlü kesime, sendikalara büyük işler düşüyor. Peki, hem ekonomik, hem de siyasal baskılar nedeniyle giderek ağırlaşan bu koşullarda mevcut sendikalar, konfederasyonlar, örneğin 1 Mayıs öncesi ne yapıyorlar, ne yaptılar?

Sendikaların 1 Mayıs’ı

Bu yıl 1 Mayıs’ta Türkiye’nin en fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu Türk-İş Edirne’de, Hak-İş Bursa’da, Memur-Sen Çorum’da ve Kamu-Sen de Çanakkale’de işçi bayramını kutlayacaklarını açıkladılar. Türk-İş, İstanbul ve diğer illerdeki üyelerinin o kentlerdeki kutlamalara da katılabileceğini ifade etti.

1 Mayıs’ın ülkemizdeki tarihi açısından ve sanayi merkezi olması nedeniyle İstanbul’da görkemli kutlanması, son derece doğaldır. Ama bu konfederasyonlar bu görevden kaçınıyorlar.

Aslında yukarıda isimlerini sıraladığımız işçi ve memur konfederasyonlarının “yasak savma” anlamında ve AKP iktidarını da ürkütmemek için verdikleri bu kararlar, sendikal bürokrasinin işçi sınıfının mücadelesinin güçlenmesine set çektiğini de gösteriyor.

DİSK ve KESK, Kadıköy’de

Öte yandan DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu), KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu), TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) ve TTB (Türk Tabipleri Birliği), 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması için başvurduysa da Anayasa Mahkemesi kararına rağmen AKP iktidarının Taksim yasağının devam etmesi üzerine Kadıköy’de kutlanması yönünde çağrı yaptı.

Bu arada konfederasyonlara üye ya da bağımsız bazı sendikalar ile kimi sosyalist örgütlerin yer aldığı bir inisiyatif de,  "1 Mayıs’ta omuz omuza Taksim’deyiz" başlıklı bir açıklama yayımladı.

CHP, DEM Parti, Sol Parti, Emek Partisi ve THK (Türkiye Komünist Hareketi) Kadıköy’deki mitinge katılacaklarını duyurdular. TİP (Türkiye İşçi Partisi) de, “Kazanacak bir dünya var, 1 Mayıs’ta meydanlara” başlıklı bir açıklama yaptı.

TKP, Kartal’da

TKP (Türkiye Komünist Partisi) ise, Taksim’in 1 Mayıs alanı olarak işçi sınıfına açılması mücadelesinin önemine değindi ancak bugünkü verili koşullarda 1 Mayıs’ın bir alan inatlaşmasına indirgenmesinin de iktidarların işine yaradığına dikkati çekti.

TKP’nin açıklamasında, Türkiye’nin devrimci, yurtsever, cumhuriyetçi birikimine sahip çıkan yurttaşların, işçi sınıfının öncü kesimlerinin ve bu anlayışla hareket eden siyasi ve sendikal yapıların İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’da 1 Mayıs’ta buluşması için çağrı yapıldı.

İstanbul’daki 1 Mayıs mitingi, Kartal’da gerçekleştirilecek. TKP açıklamasında, “1 Mayıs mitingleri işçi sınıfının kapitalist sömürüye ve emperyalist barbarlığa karşı devrimci ve cumhuriyetçi meydan okuyuşunu temsil edecek. 1 Mayıs'ta emekçiler, sosyalizm ve cumhuriyet için toplanacak” denildi.

Talepler ne olmalı?

1 Mayıs’ta işçi sınıfının asgari ücret ve emekli aylıklarında reel artışlar sağlanması, en düşük ücretlerin yoksulluk sınırı düzeyine çıkarılması, grev yasaklarının kaldırılması gibi somut taleplerinin yanı sıra siyasi taleplerini de gündeme getirmesi önem kazanıyor.

İşçi sınıfının ekonomik ve sendikal talepleriyle birlikte esas sorunun mevcut kapitalist sistemden kaynaklandığı ifade edilerek düzen değişikliği talebini de öne çıkarması gerekiyor.

Yine siyasi talepler bağlamında halen tutuklu bulunan sendikacı (BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen vb.) ve gazetecilerin (Merdan Yanardağ, İsmail Arı, Alican Uludağ vb.) ve de diğer siyasi tutsakların serbest bırakılması da gündeme getirilmelidir.

Tabii ki ABD emperyalizminin saldırılarına ve Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak olan NATO toplantısına karşı tavır almak, Türkiye’nin bu savaş örgütünden çıkmasını talep etmek de son derece önemlidir.

Güçlü katılım şart

Sonuç itibariyle “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olan 1 Mayıs’ın meydanlarda yüksek bir katılım ve güçlü ses verilerek kutlanması, önümüzdeki mücadele süreci için de önemli bir moral kaynağı olacaktır.

Son dönemlerde gerçekleştirilen Migros depo işçilerinin, Doruk işletmesi madencilerinin mücadelesi ve toplumun çeşitli kesimlerinin bu eylemlere vermiş olduğu destek, bu tarz mücadelelerin ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu ortaya koymuştur.

Yerel nitelikli bu tekil eylemlerin daha güçlü bir bağ ile düzen değişikliği perspektifli birleşik bir mücadeleye dönüşmesi, işçi sınıfının önündeki temel hedef olarak belirlenebilmelidir.  

Keza toplumsal muhalefetin bu anlayışla ve işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesinin birlikteliğini dikkate alarak sürdürülmesi, mevcut “Saray düzeni”nin de son bulmasına önemli katkı sağlayabilecektir. Tüm bu taleplerle haydi 1 Mayıs’ta meydanlara…

/././

Kaotik süreçlerde rasyonel düşünce ve toplumsal yön -Burak Gürbüz- 

O zaman diyebiliriz ki rasyonalite düzenin içinde değil düzensizliğin içinde üretilir. Ya da diğer bir deyişle istikrarlı dönemlerde rasyonalite tekrar edilirken, kriz dönemlerinde ise icat edilir.

Zamanın geri sarılabilir olması sistemlerin dengeye gireceğini gösterir tıpkı klasik fizikteki Newtoncu dünyada olduğu gibi gelecek geçmişin deterministik uzantısı olacaktır. Neo-klasik ekonomide piyasalarda zaman fiyatlar yoluyla arz ve talep dengeye ulaşacağı noktaya kadar geriye sarılabilir. Çünkü denge neo-klasik iktisadın işlevselliğinin ön koşuludur. Zamanın fiyatlar yoluyla geri sarılabilmesi iktisadi açıdan rasyonel insan (homoeconomicus) sayesinde gerçekleşir. Bu durumda deterministik baştan kabul edilen bir öngörüdür ve kişi her zaman kendine en uygun olanı seçecektir. Fakat yeni  buluşlar yeni keşifler dünyanın ve evrenin sanılanın aksine determinist lineer bir çizgide ilerlemediğini tersine toplumsal süreçler ve teknolojik gelişmeler sonucu astronomide yeni keşifler evrenin belli bir  kurala bağlı olmayıp çoklu kurallara bağlı olan kaotik bir gelişim süreci olduğunu gösterir. İktisatta da yine neo-klasik iktisadın içerisinde buna benzer kuramlar mevcuttur. Mesela Herbert Simon adlı Amerikalı iktisatçı her ne kadar ekonomide dengeye ulaşan piyasa koşullarına önem verse de insanın her zaman rasyonel davranmayacağı için yanlış kararlar alabileceğini söyler. Çünkü insan genelgeçer varsayımın aksine yarı-rasyoneldir. Özellikle son zamanlarda yarı-rasyonel insanların davranışlarını ölçmeye çalışan davranışsal iktisat dediğimiz bir iktisat okulu önem kazanmaya başlamıştır. İktisatta bu yaklaşım özellikle 2008 dünya finansal piyasa krizi sonrası çok daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Çünkü 2008 krizi bir piyasa krizidir ve fiyatlar yoluyla dengeye ulaşılamadığından kapitalizmin yapısal bir sorunudur.

Tıpkı evren hakkında tüm bilgilere ulaşmadığımız için eski bildiklerimizi doğrulamayan yeni bilgilerin evrenin işleyişi hakkında var olan modellerin sorgulanmasına neden olup bilinmezliklerin kapsamının daha da fazla genişletmesine sebep olduğu gibidir. Aynı şekilde insan davranışları hakkında bilgiler de yetersiz olup homoeconomicus önermesi geçersiz bir varsayım haline dönüşmektedir. O zaman Newton'daki gibi süreçler determinist bir çizgide ilerlemez tersine geri döndürülemez (irreversibilité) bir evrede ilerler. Termodinamiğin ikinci yasasına uygun olarak entropi artar ve zaman geriye sarılmayan (reversible olmayan) geri dönüşü mümkün olmayan ileriye doğru dengesiz bir yönde akar. Bu konuya liberal kanattan yaklaşanlar olmuştur. Bunlardan biri Belçikalı Nobel Kimya ödüllü fizikçi İlya Prigogine’dir. Ona göre doğa aslında dengede olmayıp tersine dengesizlikte yaratıcıdır. Çünkü sistem dışarıdan enerji aldığından dengesizlikleri büyütür ve sonucunda sistem yeni bir dengeye yeni bir düzene sıçrar. Dolayısıyla yazara göre kaotik sistemler çöküşü değil kendi içinde yeni düzenin koşullarını belirler. Klasik denge modellerinde ise toplum kendi kendini tekrar eden bir yapı üzerine kuruludur ve krizler bu kurulu düzenden sapmayı temsil eder bu açıdan düzen için yıkıcıdır. Onun için krizler sonrası amaç tekrar dengeye dönmek ve statik toplum modelinde devam etmek olacaktır. Oysa Prigogineci modele göre toplum determinist bir toplum modelinden farklı olarak sürekli dengesizlik içindedir ve krizler birer sapma yerine dış enerjiler olup yapısal momentleri temsil eder. Bu bağlamda da gelecek ucu açık bir gelişimi barındırır.

Sovyet iktisatçı Nikolai Kondratiev’in dalgalarına baktığımızda kapitalizmin 40-60 yıl içerisinde sürekli tekrarlanan uzun dönemli evreleri gösterir. Kapitalizm her kriz sonrasında yeni teknolojiler sayesinde başka bir evreye geçer. Bu açıdan Prigogine gibi Kondratief de sistemlerin lineer olmadığını onun için dalgalanma ve kırılma sonucu sistemin yeniden örgütlendiğini söylerler. Kondratief’e göre ekonomi güçlü dalgalar halinde değişir. 19. yüzyıl başında sanayileşme ve buhar gücünden sonra demiryolları ile çelik üretimine geçilir, sonrasında elektrik üretimi ile kimya önem kazanır, arkasından otomobil sektörü ile petrol üretimi ve en son da günümüzde 21’inci yüzyılda bilişim sektörü ile bilgi teknolojileri önem  kazanmıştır. Prigogine’e göre de sistemler dengesizlikte yeni yapılar üretir. Tabii Kondratief’te Prigogine’den farklı olan kapitalizmin üretim süreçlerine dayalı dalgalar söz konusudur, Prigogine'de ise sistem sadece kapitalizmin üretim süreçleri ile sınırlı değildir. Temel fikir sistemin belli bir noktada kararsız hale gelip en küçük bir olayda yönünü saptırabilir ve onun için birden fazla mümkün gelecek olacaktır. Bu da tarihin tek yol olmaktan çıkması olup toplumsal karşılığı devrimler, ekonomik kırılmalar ve siyasi dönüşümler haline gelebilmesidir. Tüm bu kırılmalar geri dönüşü olmayan (irreversible)  süreçleri temsil eder. Geri dönüş olsa bile aynı sistem artık olmayacaktır, çünkü toplum fiziksel anlamda değil ama yapısal anlamda geri sarılamaz. Bu bağlamda Prigogine’de evrim meselesi ucu açık bir süreci temsil eder, diğer bir deyişle nereye gideceği nerede biteceği belirsizlik barındırmaktadır. Sürekli iyiye doğru ilerleyen klasik evrim anlayışından farklıdır tersine Prigogine’e göre evrim belli bir yöne yönelik olmayıp fakat yaratıcı evrelerden oluşmaktadır. Onun için gelecek önceden belli olmadığı gibi rastlantılar her zaman vardır ve geleceği şekillendiren faktörlerden biridir.

Evrende FRB denilen hızlı radyo patlamaları gibi nereden geldiği belli olmayan kısa ve ani öngörülmeyen patlamalardır. Kimi zaman bu patlamalar simetrik tekrar eden düzenleri de olduğu gibi son derece asimetrik davranış sergileyen hareketleri de vardır. O zaman bu FRB denilen hızlı radyo patlamaları gibi toplumda uzun süre sessiz kalıp sonra ani kırılmalar yaşayabilir. Bu kırılmalar krizleri ve sonrasında devrimleri yaratır. Diğer bir deyişle büyük bir kırılma sonrası yeni bir yapı ortaya çıkar ve uzun bir  sessizliğe bürünür. Bazen bu büyük kırılmalar yeni bir yapı ortaya çıkarmadığı zaman ritmik döngüsel krizler haline gelebilir ve Kondratief’te olduğu her 50 senede bir yeni krizlerin tetiklediği yeni buluşlar ve yeni düzenlemeler ile eski yapı bir süre daha sessizliğe bürünecek sonra tekrar yeniden kriz  yaratacak ve bu böyle gidecektir. Yani bir anlamda kaos ve yapı bir arada vardırlar.

Peki geri dönüşemez (irreversible) bir yapıda rasyonalite nasıl çalışır? Diğer bir deyişle kaos ve regülasyonun aynı anda olduğu toplumsal bir yapıda rasyonel birey nasıl davranacaktır, nasıl karar alacaktır? Geleceğin belirsiz olduğu bir düzende birey nasıl karar alır? Ana akım yaklaşımlarında birey rasyoneldir ve bu rasyonalite sabit ve evrenseldir. Diğer bir deyişle bireyin rasyonel oluşu değişmez bir hipotez olup her durumdan bağımsız çalışacaktır. Ve tabii bu model örtük olarak dönüşümü mümkün olan (reversible) bir toplumsal yapı varsayacaktır. Yani başka bir deyişle yeni koşullar oluşsa bile akıl aynı şekilde işleyecektir. Oysa Prigogine’in kaos toplumuna göre sistemler dengede olmayıp gerçek de açık ve belirsiz olduğu için insan rasyonalitesi de sabit bir araç olmaması gerekir. Daha doğrusu dengesizlik içinde oluşan bir pratik olabilir. Prigogoine’in dissipatif yapılarından hareketle nasıl fizikte enerji akışı sonrası oluşan dengesizlik sonrası yeni yapılar oluşuyorsa aynı şekilde krizler ve belirsizlik karşısında yeni rasyonalite biçimleri oluşuyor olabilir. Yani insan rasyonalitesi krizler ve belirsizlik karşısında değişime uğruyor denilebilir. O zaman buradan hareketle başta da söylediğimiz gibi homoeconomicus varsayımı geçersiz olacaktır. Kırılan eski yapıdan yeni yapılara geçildiğinde eski rasyonalite çalışmayacağından dolayı yeni ne mantıklıdır? sorusu ortaya çıkacaktır. Ve tabii eski rasyonalitenin çalışmaması yeni yapının yeni rasyonelleri olan entelektüeller ve bu kişilerden oluşan kurumları topluma yön gösterebilir. Fakat başta da belirttiğimiz gibi Prigogine liberal bir düşünür olduğundan toplumun genel dengesiz gidişatı hakkında doğru tespitleri olsa da toplumun daha eşit daha sosyal manada dönüşüm konuları onu elbette ilgilendirmez. O sadece determinist modellere karşı geleceğin belirsizlik ve kaos üzerine kurulu bir sistem üzerinde ilerlediğini anlatır. Yani diğer bir deyişle  Prigogine’den hareketle sosyalist bir geleceğe ulaşmak mümkün değildir. Peki neden Prigogine önemlidir? Çünkü o geleceğin ucu açık dengesiz bir yapıya dayalı olduğunu söyleyerek hem neo-klasik öğretiyi çürütürken hem de yeni toplumsal patlamaların gelecekte var olacağının uyarısını yapmaktadır. Sol ideoloji bu öngörüden kendine pay çıkarabilir. Kısacası eski rasyonalitenin yerine geçen yeni rasyonalitenin adı seçilen yolun mantığı olacaktır. Bu bağlamda rasyonalite tarihsel olarak yeniden tanımlanan bir kriter olabilir. Örnek olarak günümüzdeki rasyonalite de piyasa her şeyi çözer cümlesi genel kabul görür. Fakat kriz ve kırılma anında sistem çalışmadığından aynı piyasa davranışı irrasyonel görünmeye başlar. O zaman yeni başka geçerli rasyonaliteler olacaktır, devlet müdahalesi,  planlama, sosyal modeller vs. gibi.

O zaman diyebiliriz ki rasyonalite düzenin içinde değil düzensizliğin içinde üretilir. Ya da diğer bir deyişle istikrarlı dönemlerde rasyonalite tekrar edilirken, kriz dönemlerinde ise icat edilir. Çünkü doğa geri döndürülemez süreçler üretir ve bu süreçler ikincil değil tersine kurucudur. O zaman fiziksel dünyanın geri döndürülemez olması karşısında toplumsal süreçleri de benzer olabileceğini düşünebiliriz. Buradan hareketle rasyonalite önceden belirlenmiş statik ve ekonomiyle sınırlı olmaktan öte bir şey olmalıdır. Diğer bir deyişle zaman dışı bir akıl olamaz zamanın içinde değişen gelişen bir akıl olacaktır. O zaman entropi sadece bozulmayı değil yeni yapıların çıkmasını sağlayacaktır. O zaman rasyonalite düzenin ürünü değil, düzensizliğin (krizin) içinden çıkan bir düşünce biçimidir. Prigogine’e göre sistemler belli bir noktada çatallaşır (bifurcation) işte o noktada en küçük bir olay bile büyük sonuçlar doğurabilir. Ve yeni düzen farklı mecralara ve geleceklere yönelebilir. Toplumsal rasyonalite doğadan kopuk statik, normatif bir homoeconomicus akıl yerine doğada geri döndürülemez süreçler içinde oluşan olandır.

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-

İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal  Okuyan-  Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uz...