CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -7 Ağustos 2025-

 

Amerika’dan ithal faşizm -Ergin Yıldızoğlu-

“Köyler, dinler, mezhepler, tarikatlar, kabileler, fraksiyonlar... merkezi bir sistemde cumhuriyet ya da demokrasi dediğimiz yapıda yan yana yaşayabilir mi? Amerika’da bunun mümkün olduğu kanıtlandı” (Tom Barrack).

Hayır kanıtlanmadı: 1) Amerikan faşizmi, ABD’yi bir demokrasi olarak değil, beyaz Hıristiyan üstünlüğüne dayanan, ırkçı bir cumhuriyet olarak düşünür. “Kurucu babaların” da köleleri vardı. 2) Bugün faşizm, “sivil haklar hareketinin” gelişmesiyle birlikte o bir zamanlar mümkün olan “şeyin” yıkıldığını, şimdi “şeyi” restore etmek için “mutlakiyetçi” bir başkanlık sistemiyle demokrasiden kurtulmak gerektiğine inanıyor.

YURTTAŞLIK, AŞİRET, ‘VOLK’ 

Bu faşist projeyi daha iyi anlayabilmek için İsrailli siyaset kuramcısı Yoram Hazony’nin, “Virtue of Nationalism” (Milliyetçiliğin Erdemi-2018) adlı kitabına ya da New York Times’dan Ezra Klein ile yaptığı söyleşiye (01/08) bakmak yararlı olabilir. Hazony’nin her yıl düzenlediği “Milli Muhafazakârlık” konferanslarında, kitaptaki fikirler etrafında bir hareket oluşmuş. S. Bannon, JD Vance gibi isimler bu söylemi daha da geliştirmiş.

Hazony’ye göre çökmekte olan eşit yurttaşlık, anayasal cumhuriyet fikri, yerini ailelerin birleşmesinden oluşan “doğal” (soy, tarih, savaşçı atalar, kültür üzerinden tanımlanan) kabilesel aidiyetlere bırakmalıdır. Bu, eşitliği, özgürlüğü reddeden faşist bir anlayıştır. Çünkü, kabile/millet demokratik bir yapı değildir: İçinde kadın-erkek eşitliği yoktur, eleştiriye, çoğulculuğa kapalıdır, “reisçidir” ve dışlayıcıdır.

Gerçekten de Hazony’nin “kabile-millet” anlayışı, Nazi ideolojisinin “volk”  kavramıyla çarpıcı bir benzerlik taşır. Naziler için “volk”, salt kan bağı, kültürel saflık, tarihsel kader temelinde tanımlanan organik bir topluluk değil, aynı zamanda tarihsel, dışlayıcı bir “hakikatin taşıyıcısıydı.” Bu anlayış, yurttaşlık fikrini reddediyor, onun yerine “kimin gerçek Alman olduğuna” dair bir biyolojik-kültürel kimlik sistemi koyuyordu. Hazony’nin modeli de “yurttaşlık” yerine, soya dayalı sadakati önceleyen bir aidiyet biçimi öneriyor; birey, haklarını bir anayasal sistemden değil, ait olduğu kabilenin tarihsel köklerinden alıyor.

Aydınlanma geleneğinin en büyük başarısı, doğduğu etnik kimlikten, inançtan veya aileden bağımsız olarak herkesin eşit haklara sahip olduğunu savunan vatandaşlık fikridir. Vatandaşlık bireyi, köleci Aristoteles’in “Politika”da, Site’yi kabileye, onu da aileye dayandıran anlayışının aksine, ortak bir hukuka, kurumsal çerçeveye dayandırır. Yurttaşlık, farklı kökenlerden gelen insanları “eşit ortaklar” haline getirir. Bu ilkenin aşındığı, yerine “sadakat hiyerarşisine dayalı kabilecilik” fikrinin yerleştirildiği her yerde cumhuriyet, ulusdevlet parçalanmaya başlar. Hazony’nin “Kim daha sadık?”, “Kim daha köklü?”, “Kim daha yerli?” gibi sorularla bağlılık derecesini ölçmeye çalışan teorisi modern bir topluma değil, feodal, hatta köleci bir düzene aittir.

Türkiye’de, çökmüş bir imparatorluğun mirasçısı bir cumhuriyet için, Hazony’nin teorisi özellikle tehlikelidir. Türkiye’deki toplumsal yapı, Hazony’nin tanımıyla Aleviler, Kürtler, dindarlar, laikler, göçmenler, "milliyetçiler"  gibi  “kabilelerden”  oluşuyor olabilir ama bu “kabileleri” yatay olarak kesen işçi sınıfı ve onu sömüren sınıflar (sermaye ve ücretli köleleri) vardır. Bu “kabileleri” birbirinden ayırarak her birine ayrı yargı, ayrı kültürel merkezler tanımlamak, emperyalizmin elinde parçalanan Osmanlı’nın son dönemindeki gibi “millet sistemi”ne geri dönme arzusudur; bu sömürü, egemenlik, emperyalizme bağımlılık ilişkilerini daha da ağırlaştıracaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, eksik ve aksayan tüm taraflarına karşın, emperyalist, dinci projelere direnerek eşit yurttaşlığa dayalı bir modern-seküler ulus devlet  olarak kuruldu: Eşit yurttaşlık, yalnızca eşit bir oy hakkı değil, aynı zamanda farklı kimliklerden insanların bir arada yaşamasını sağlayan ahlaki ve hukuki bir çerçeve olacaktı. Bu fikri yıkmak isteyenler, aslında cumhuriyeti yıkmak istiyorlar.

Amerikan faşizmi, içeride ulus devleti, beyaz/erkek Hıristiyan (etnik ve dini) egemenliği altında merkezileştirerek güçlendirmek, Amerikan  emperyalizmi  dışarıda, etnik, mezhepsel ayrışmayı “doğal çözüm”  olarak dayatmak istiyor. Bu proje, şimdi işbirlikçilerini onlar da “yararlı salaklarını” arıyor.

                                                /././

Avrupa’ya ne oldu?-Ergin Yıldızoğlu-

İskoçya’da imzalanan ABD-AB ticaret anlaşmasını, bir yorumcu, İngiltere’nin “Süveyş anına” benzetti. İngiltere, 1956’da Fransa ve İsrail ile Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek için hamle yaptığında, ABD’nin, “Geri çekilmezsen finansal sistemini çökertirim” tehdidine boyun eğmiş, artık hegemonyacı bir güç olmadığını öğrenmişti. Sanırım, bu anlaşmayla, Avrupa Birliği de ABD ve Çin’in yanında 3. bir küresel hegemonya merkezi olmadığını anladı.

‘KARA BİR GÜN MÜ?’

Söz konusu ABD-AB ticaret anlaşmasıyla AB, ihracatında yüzde 15 tarifeyi kabul etti, Amerikan mallarına tüm vergileri kaldırdı, 750 milyar dolarlık enerji ve silah alımı, 600 milyar dolarlık yatırım sözü verdi. Fransız başbakanının deyimiyle bu “özgür halklar ittifakının teslim olduğu kara bir gündü.” Gerçekten de bu anlaşma, emperyalist sistem içinde, 19. yüzyılda dayatılan sömürgeci anlaşmaları anımsatıyor. Bu kez dayatılan taraf Avrupa’nın eski emperyalist güçleri. Artık, AB, küresel düzeyde kendi çıkarlarını savunan bir “kutup” değil, ABD ekonomisine harç veren bir “yarı-çevre” konumundadır.

Böylece yıllardır tekrarlanan “stratejik otonomi” hayali de artık söndü. Gerçekten de önce Brüksel’den sert görünümlü ama boş misilleme tehditleri geldi. Ardından “ilişkileri koruma” gibi ifadelerle geri adım atıldı. Son olarak tam teslimiyet, “elde edilebilecek en iyi sonuç” diye paketlendi. İskoçya’daki o imza, Avrupa’nın uzun zamandır dayandığı bir fanteziyi (Örneğin: 21. yüzyılı neden Avrupa yönetecek, Mark Leonard, 2005) çökertti.

Bu teslimiyet yalnızca Trump’ın agresif tarzından kaynaklanmadı. AB’nin politik ve ekonomik yapısının bu teslimiyette payı var. AB, kendi içinde güçlü bir merkez (hegemona) üretemedi; ihracata dayalı modeli, finansallaşmış ekonomisi, ABD pazarına aşırı bağımlı hale geldi. Trump’ın tarifeleri enerji ve silah alımlarıyla ilişkilendirmesi, NATO’nun, yalnızca askeri bir ittifak değil, Avrupa artı değerini Amerikan askeri-sanayi kompleksine akıtan bir altyapı olduğunu da gösteriyordu.

AB’nin tutumunu, Çin’in tavrıyla karşılaştırmak aydınlatıcı olacaktır. Pekin, ABD’nin baskılarına, nadir toprak elementleri üzerinden sınırlı ama etkili bir karşılık verdi; tedarik zincirlerini sarstı ama sert bir çatışmaya yol açmadı; kimi küçük jestler yaptı fakat özde taviz vermedi. Aynı günlerde Avrupa, Pekin’e ders verir gibi konuşurken bu nadir elementler için, Çin’in kapısında bekliyordu. İroniyi görmemek olanaksız.

ZAMAN KAZANMAK MI?

Brüksel bu sonucu “zaman kazanmak” olarak açıklıyor ama “zaman kazanmak” bir strateji değil, artık değerin akış yönünü belirleyen bir zayıflıktır. Dolayısıyla denebilir ki bu anlaşma, AB’nin uluslararası ilişkilerde, kendisine dayatılan yeni bir kuralı kabullendiğini gösteriyor: Politikanın yerini, şantaj ve panik, müzakerenin yerini zor ve biat, ticaretin yerini haraç aldı.

AB’nin “kendi başına bir kutup”, “bir çekim merkezi” olma iddiasının artık ayakları yere basmıyor. AB “çevre” değil ama çoktandır “merkez” de değil. AB’nin özelliği artık, ABD hegemonyasını korumak ve ABD ekonomisine artık değer aktarmak. Biri AB, ABD’nin “bankamatiği” oldu diyordu. Anlaşmadaki, taahhütler, enerji sözleşmeleri, silah alımları bu işlevin imzalı belgeleridir.

Bu yüzden “Süveyş anı” benzetmesi gerçekten çok yerinde. 1956’da İngiltere aynaya bakmış, artık “kral” olmadığını anlamıştı. Bugün Avrupa aynı aynanın karşısında. Bir zamanlar dünyayı cetvelle bölen imparatorlukların torunları, şimdi cetvelin altındaki çizgilerden biri. Gerçekten de “Sermaye ilişkisinde tarih bir garanti değil”

Avrupa bu zinciri kırabilir mi? Kendi sermayesini korumak için kurulmuş bir yapı, artık bağımlı olduğu sermayeye karşı hareket edebilir mi? Cevabın, bir “büyük kırılma” gerçekleşmezse “hayır” olduğunu düşünüyorum. İç pazar derinleşebilir, savunmaya milyarlar akıtılabilir ama artı değerin ve güvenliğin yönü Washington’dan geçtiği sürece, bu durum değişmez.

Fanteziler yavaşça değil, bir anda çöker. AB fantezisi bir savaş meydanında, bir siyasi kriz içinde değil bir golf kulübünde çöktü. Bu emperyalist kapitalizme özgü bir ironi. Hiyerarşiler silahla değil, bir kalem ve bir gümrük tarifesiyle çiziliyor. Bir imza, bir telefon ve bir pazar tehdidi, haritayı yeniden çizebiliyor.

                                                        /././

Öcalan’ın Misakı Milli’si -Mehmet Ali Güller-

Biri 21 Nisan, diğeri 30 Mayıs tarihli iki İmralı notu sızdırıldı. Bunu hangi kesimin ne amaçla sızdırdığı ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Çünkü Öcalan, DEM heyeti ve devlet yetkililerinin yaptığı bu görüşmelerin  “düzeltilmemiş” ham hali, en azından görüşmede adı geçen kimi iç ve dış aktörler nezdinde sorun çıkaracak cinsten.

İşin o boyutunu uzmanlarına bırakarak İmralı notlarındaki “Misakı Milli” konusunu ele alacağım.

AÇILIMIN ZOKASI

Biliyorsunuz, daha öncekiler de dahil her açılımda “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” dendi. Bu son açılım da aynı hedefle, Misakı Milli denerek yürütülüyor.

Kuşkusuz “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” konusu bir hayaldir ama kurulmaktadır. Cumhur İttifakı’nın Suriye’de “nüfuz bölgesi” elde etme amacından tutun, Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmalarına kadar pek çok politikaları bu amaçladır.

Ama “Türkiye’yi Kürtlerle genişletme” hedefi, aynı zamanda Türk ve Kürt milliyetçilerini projeye kaydetmenin zokasıdır. Türkiye’nin genişlemesi Türk milliyetçileri için, Kürt bölgesinin büyüyecek olması da Kürt milliyetçileri için zokadır.

ÖCALAN ÖNCE SURİYE’Yİ İŞARET ETTİ 

Peki Öcalan bu konuda ne diyor? Aynen şöyle diyor 21 Nisan’da: “Misakı Milli, Türk-Kürt ittifakının özüdür. Bu ittifak birinci planda Suriye’de yürüyecek. Birinci plan bu. Türkiye’ye Türkiye katar bu. Suriye eşittir Türkiye kadar değerdir.”

Misakı Milli açısından birinci plan Suriye. Ya ikinci plan? Onun da Irak olduğunu biliyoruz.

Öcalan’ın Misakı Milli formülü; ABD Büyükelçisi Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” önerisini, Erdoğan’ın “TürkKürt-Arap ümmeti” çıkışını ve elbette Bahçeli’nin Halep’e, Musul’a, Kerkük’e plaka dağıtmasını bütünlüyor.

MİSAKI MİLLİCİLİK, BUGÜN OSMANLICILIKTIR 

Misakı Millicilik elbette bazılarının kulağına hoş gelebilir. Ama Öcalan’ın, Barrack’ın, Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bugün savunduğu Misakı Millicilik, Türkiyecilik değildir; Osmanlıcılık ve İslamcılıktır!

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı süreçte, dağılmayı önleyebilmek için Osmanlıcılık denendi, İslamcılık denendi, olmadı, olamazdı. En sonunda Türkçülük denendi.

Misakı Milli bu son sürecin direnme sınırıydı. Harbiye Nezareti ve Almanlar örneğin Mustafa Kemal’i dinleyip I. Dünya Savaşı sırasında orduyu Halep-Cerablus hattına çekseydi henüz daha diri durumdaki ordu düşmanı o hat üzerinde durdurabilirdi. Dolayısıyla sonrasında Misakı Milli ilan etmeye bile gerek kalmayacaktı. Ama Mustafa Kemal’i dinlemediler.

Tarih, keşkeyle, şöyle olsaydıyla, böyle olsaydıyla ilerlemiyor ve elbette tarih geriye de gitmiyor. O günün koşullarında, belirlenen Misakı Milli sınırları içinde elde tutulabilecek azami topraklar elde tutuldu. Daha ilerisi için, Musul için savaşacak güç kalmamıştı. Parmak arası terlikle 28 gün askerlik yapanların bugün bol keseden atmasına benzemiyor işler. Düşünün firar eden asker sayısının fazlalığı nedeniyle, Sakarya savaşı tarihe subay savaşı diye geçti!

BUGÜN MİSAKI MİLLİCİLİK, TÜRKİYECİLİK DEĞİLDİR

Halep alınamadı, Musul alınamadı. Doğru, alınabilseydi Kürt sorunu üzerine yaşanılanlar belki de hiç yaşanmayacaktı. Ama o günün koşullarında mümkün değildi ve genç Türkiye biraz güçlenince, son sınır düzeltmesini Hatay ile yapıp sınır konusunu kapattı.

Bugün haritaları yeniden tartışma konusu yapmanın, Misakı Milli üzerinden toprak talep etmenin Türklere de Kürtlere de bir yararı yoktur. Tersine Türklere de Kürtlere de komşularıyla uzun yıllar sürecek kaçınılmaz kan davası demektir bu. Dahası, sorunları harita değişikliğiyle çözme eğilimi, sonrasında Türklerle Kürtleri de karşı karşıya getirecektir.

O nedenle bugün Misakı Millicilik yapmak Türkiyecilik değildir.

Türklerin de Kürtlerin de (ve diğer halkların da) çıkarı, Türkiye, Irak, Suriye ve İran gibi bölge ülkelerinin “Batı Asya Birliği” kurmasındadır. Dört ülke içindeki tüm ortak halklar için de en demokratik çözümdür bu.

                                                   /././

BOP-KYG çatışması -Mehmet Ali Güller-

Önceki yazımızda güncellenen BOP’a, Trump’ın BOP’una işaret etmiştim. Önceki BOP, ABD’nin belirlediği Büyük Ortadoğu coğrafyasında “sınır ve rejim” değiştirme hedefliydi, “yeni ulus inşa etmeyi” amaçlıyordu.

Trump’ın BOP’unda, “yeni ulus inşası” yok. Daha doğrusu, önceki gibi bir ulus inşası programı yok, doğrudan ABD’nin üstlendiği bir ulus inşası yok. Ne var peki? Federasyonlar var, konfederasyonlar var, Büyük İsrail var, ABD’nin “esas düşmanlarına” karşı bölgesel (federatif) işbirlikleri var, ittifaklar var. Ve bunların sonuçları olarak elbette yine dolaylı olarak yeni ulus inşası var.

ABD’NİN HEDEFİ: ÇİN-RUSYA-İRAN

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın sıraladığı o ülkeleri anımsayalım: İsrail, Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Körfez ülkeleri, Azerbaycan, Ermenistan...

Dikkat ederseniz İran (ve de Mısır) yok. Çünkü İran hedef. Dahası listeyi oluşturan coğrafyadan İran ile birlikte Rusya’nın da hedef alındığı anlaşılıyor. 

Kimi ABD belgelerinden biliyoruz ki ABD’nin “büyük stratejisi”, Çin-Rusya-İran işbirliğini hedef alıyor. İşte meselenin esası da budur: 

- Trump’ın BOP’u Çin-Rusya-İran’ı hedef alıyor. 

- Trump’ın BOP’u, Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ni (KYG) ve onun sonucu olacak Büyük Avrasya Ortaklığı’nı hedef alıyor. 

- Trump’ın BOP’u, KYG’yi Büyük Ortadoğu coğrafyasında durdurmaya çalışıyor.

Nasıl mı? Madde madde anlatayım:

ENERJİ-POLİTİK TABLO

1) ABD, KYG’ye karşı IMEC’i, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru’nu hayata geçirmek istemişti. Aksa Tufanı, o projeyi rafa kaldırmıştı. Trump “Gazze Planı” ile raftan indirmeye çalışıyor.

2) İsrail, doğusundaki Hindistan-Körfez ve batısındaki Kıbrıs-Avrupa hatlarının merkezi yapılmaya çalışılıyor. 

3) Katar gazının hem Suriye’ye hem de İsrail’e ulaştırılması projesi hazırlanıyor.

4) ABD, Irak Kürdistanı bölgesi ile 110 milyar dolarlık enerji anlaşması imzaladı. (Bağdat anlaşmaya karşı çıktı.) ABD Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol alanları için de benzer hazırlığı yapıyor.

5) İsrail, Doğu Akdeniz’de İsrail-Kıbrıs-Yunanistan hattı inşa ediyor. (İsrail medyasında son dönemde KKTC’yi ve adadaki Türk askerini hedef alan haber analizlere ve tehditlere dikkat.)

ABD’NİN ZENGEZUR MÜDAHALESİ

6) Güçlendirilmiş Azerbaycan gazının bir yandan Suriye ve İsrail’e, diğer yandan da Karadeniz üzerinden LNG gemileriyle Ukrayna’ya ulaştırılması anlaşmaları yapıldı.

7) ABD, Zengezur Koridoru’nu işleterek Kafkasya’ya girmenin peşinde. ABD Büyükelçisi Tom Barrack koridorun ABD’li şirket tarafından 100 yıllığına işletilmesini talep etti. Tarafların ne yazık ki bu talebi uygun gördüğü anlaşılıyor. ABD böylece hem Rusya ile İran’ın arasına hem de Kuşak ve Yol’la entegrasyonu kritik önemde olan Orta Koridora yerleşmiş oluyor.

PARANIN AKIŞ YÖNÜ

Bu tür çok boyutlu meselelerin analizindeki en önemli veriler; boru hatlarının yönü, gemilerin rotası, ticaret koridorlarının konumu ve paranın akış şeklidir.

Esasa gelirsem: Emperyalist ABD ve ileri karakolu siyonist İsrail, çıkarlarını gözetiyor. Ülkelere demokrasi, toplumlara barış, halklara özgürlük elbette ve gerçekten umurlarında değil. Tersine bu kavramlar, emperyalist ABD’yi bölgeden atarak hayata geçirilebilir. Bu coğrafyada bu kavramların kör topal kalmış olmasının asıl sorumlusudur emperyalist saldırılar, işgaller, sömürüler... 

Son 150 yıl, Britanya İmparatorluğu’nun, Çarlık Rusya’sının ve emperyalist ABD’nin çıkarları için bölge halklarını kullanmasının tarihidir aynı zamanda. Tarihi doğru okumak, bugün dünden daha da kritik önemde.

                                                     /././

Kapalı kapılar arkasında kotarılan işlerin temizi olur mu?-Şükran Soner-

İktidarlarını sürdürebilme yolunda düğümleri elleriyle çözmeye çırpındıkça dolaştırdıklarının gerçeğini yaşıyoruz. Gözlerimizin içine baka baka yapmaya, kotarmaya çalıştıklarının ayıbını paylaştıklarını düşlemek gerçek bir yanılgı olur. Yüzleşilecek koşulların izinin söz konusu olmamasıdır ki... Birbirlerinden kirli işler, uzlaşmaların hepsi birden, kapalı kapılar arkasında ancak kotarılabiliyor.

İktidarlarının devamında soluk getirebilecek her olasılığa dört elle birden sarılıveriyorlar. Yakın günlerin en çarpıcı bombalarından biri, kuşkusuz kamu sözleşmeleri için sendikalar daha grev kararlarını almadan cumhurbaşkanı yetkisiyle yürürlüğe sokulan adı erteleme olan grev yasaklaması kararıydı. Bir kez daha anımsatmakta yarar var. Dünyada sendikal hakların geçerli olduğu hiçbir ülkede, böylesi bir yasaklama yetkisi yok.

12 Eylül darbesinin gücü ile yaratılmış bu amacı gibi yasaklama yetkisi bile sözde Bakanlar Kurulu kararını gerekli kılıyordu. Elbette grev kararının sonrası için ve de gerçek bir Bakanlar Kurulu kararı üzerinden düşünülmüş bir amacı düzenlemeydi. Gülen cemaati ortaklığında gerçekleştirilen referandum sonrası yaratılmış, yine dünyada bir örneği olmayan hem cumhurbaşkanı hem de atamalı kabine yetkilileriyle tek örnek yapılanmada söz konusu uygulamaların hukuksuz olduğu üzerinden, sayısız Yargıtay ile uluslararası hukuk kararları da söz konusu.

***

Kapalı kapılar arkasında, “Biz yaparsak her türden kirli uzlaşma geçerli olur” dendi mi, akan suların gideceği varsayılıyormuş. Önce tepeden tırnağa hukuksuz karar, arkasında kotarıldığı öne sürülen, sendika başkanlarının alışık oldukları üzere “Sehven, yani zorla” demiş olarak altına imza attıkları anlaşmalar geldi. Besbelli, ülkemizdeki korkunç işsizlik gerçeğinde, zaten oldukça önemli çoğunluğu yandaşlar üzerinden yıllardır seçilmiş çalışanların seslerini soluklarını çıkaramayacaklar, dayatıldı.

***

Bizlere hafta başına ağzımız açık olarak girmek kaldı. Doğrusu hafta sonuna Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dan gelen bir sürprizle daha girmiş olduk. Yunanları çatlatacağı izlenimi yaratılan, İtalya’nın güzel kadın başkanı ile Mısır’dan yandaş yönetimin temsilcisiyle gündeme bir uzlaşmanın daha müjdesi getirildi. Sonrasında ne çıkacak, “Kuş mu?” olacak? Elbette bir sonuç düşlemek için henüz çok erken. Kimi seçimler öncesi kıyılarımızdan çıkacak petrol üretim düşlerine de çok benziyor.

Saray, cumhurbaşkanı ile MHP başkanı Devlet Bahçeli’nin aylardır gündemimizde tuttukları, elbette aklı başında hiçbir siyaset ustasının öncesinden olumsuz söz söyleyemeyeceği, Öcalan üzerinden Kürt sorununu çözmeye gelince? Ne çıkacağı, sonuçta kafesten öten kuşa da dönebileceğini dilemek gibi kötü dilekten söze girmek akıllıca değil. Gelişmelerin bugüne kadar getirilebilmiş süreçlerine bakıldığında ise üzerinden düşler de kurmaya kalkışmak aptalca olabilir. Bekleyip göreceğiz. Neye niyet, neye kısmet üzerinden gözlenebildiği kadarı ile henüz dişe dokunur bir gelişme yaşanamıyor.

“Az gittik, uz gittik, dere tepe bir arpa boyu yol gidebildik” gerçekliği bir yana, “Maya tutmadı bir yenisini daha” ile umut vermek dışında, iktidar erkinin bir başka şansı, umudu kaldı mı ki?...

                                                       /././

Komisyonun yazgısı!-Ahmet Tan-

Şu satırlara bakar mısınız?

“Türkiye, Ortadoğu kargaşasına bugün de ABD istekleri doğrultusunda karışmıştır. İlerisi için manevra alanını şimdiden daraltmıştır. Geleceğin siyaseti bugünkü geçici dengelere göre saptanırsa, Türkiye yarın öbür gün çok acı sürprizlerle karşılaşabilir.” (07.02.1991)

***

AKP’nin düştüğü-düşeceği (Ortadoğu’ya sürüklenme tehlikesi ile PKK eşittir PYD) tuzağına tam 34.4 yıl önce Uğur Mumcu böyle dikkat çekiyordu.

Öldürülme nedenlerinden birisi de onlarca yıl önce geleceği analiz edebilmesi idi.

***

Sözlükteki “analiz” tanımı şöyle:

“Maddi veya düşünsel bir konuyu ana parçalarına ayırmak, sonra da o parçaların birbiriyle ilişkilerini inceleyerek sonuca ulaşma yöntemi.”

***

Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Tahir Elçi (1966- 2015) de bu “yöntem”in kurbanı olmuştu.

Tahir Elçi, temiz anlamına gelen adına ve “Elçiye zeval olmaz”  atasözümüze güvenerek ve PKK ile AKP arasındaki resmi ve gayri resmi ilişkilerden yola çıkarak “PKK terör örgütü değildir” dedi.

Analizinde mantıken de hukuken de haklıydı.

Ciddi ve güçlü bir hukuk devleti asla terörle müzakereye oturmazdı. Hele örgütün “doğal lideri” hem de tutanağa bağlanan resmi görüşmeler yapmazdı.

Dahası, o “liderin” yazdığı nutukların meydanlardan, ekranlardan milyonlara okunmasına izin vermezdi?

Daha daha dahası...

Bu iş için bizzat bir başbakan yardımcısı ile bakanlar görevlendirmez.

Devlet makamlarında, saraylarında protokoller imzalanmaz, teati edilmezdi.

***

Analizin hasını, hem de en küstahçasını büyük devletler ile onların  “havuz” medyaları ile düşünce kuruluşları yapıyor.

Der Spiegel (Ayna) dergisi, Merkel ziyareti vesilesiyle altı sayfalık Türkiye özel eki vermiş “Dağılma Vakti (Eine Zeit Des Zerfalls)” diye bir başlık atmıştı.

Bu deyim Yugoslavya gibi “ufalanan” ülkeler için özel olarak kullanılıyormuş.    

Aynı derginin geçtiğimiz yıllardaki “Cehenneme git Erdoğan!” başlığıda hâlâ bellekler de tazedir.

Bu başlık sayesinde yurtiçinde ve yurtdışında bir kısım çevrelerin kalbini, bir kısmının da nefretini kazanmış olduklarını tahmin etmek zor değil.

***

AKP’nin bu seferki “terörsüz Türkiye” projesine zil takıp oynadıklarına ilişkin bir belirti henüz yok.

Belli ki bu kez eskilerin deyimiyle “müdebbir tüccar” gibi davranacaklar.

Sahi o dönemdeki “Dağılma Vakti” manşeti neyin nesi idi?

Almanya’nın Batı adına sergilediği temenni, tahmin, tasavvur, objektif analiz, şeytani bir planı ya da dostça bir uyarı mı?

Büyük olasılıkla hepsinden birazı idi!

Çağların süzgecinden geçmiş evrensel gerçektir:

“Büyük güçlerin ebedi dostlukları yoktur... Sonsuz ve mutlak çıkarları vardır!”

***

Almanya veya dış güçlerin ulusal çıkarı, Der Spiegel’in temennisi mucibince Erdoğan’ın “cehenneme gitmesi”nde midir?

Yoksa Türkiye’nin sürekli bir dağılma tehlikesi içinde bir devlet yapılanmasını benimseyip yaşaması mı?

Birinci olasılığı geçelim. Cumhuriyet gazetesi çalışanları laiktir, Tanrı’nın işine karışmazlar.

İkincisi en baskın olasılıktır.

Salı günü TBMM’de toplanacak “süreç komisyonu”, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası için mi çalışacaktır, yoksa cumbaşkanlığı hükmetme sisteminin bir dört yıl daha sürmesi için mi?

“Komisyon” halk katında çok sevimli bir sözcük değil.

Dilemeyim, nefretlik bir içerik kazanmasın.

                                                       ***

Yorgunluktan bayılan çalışanların ardından... Ünlü market zinciri, çalışma saatini uzattı

Türkiye'deki çok sayıda şubeleri bulunan üç harfli market zincirlerinde çalışan işçiler yoğun çalışma ve iş saatlerinin yüksekliğinden dolayı şikayetçi olurken bir market zincirinin tüm yaşananların üzerine kapanış saatini 21.00'den 22.00'ye uzatma kararı aldığı ortaya çıktı.

Türkiye'de hizmet veren üç harfli market zincirlerinin çalışanlarının kötü çalışma koşulları ve uzun süren iş saatleri ile ilgili şikayetleri devam ederken yeni bir gelişme yaşandı.

Üç harfli market zincirlerinden birisi kapanış saatini 21.00'den 22.00'ye çekti. İşçilerin yorgunluktan baygınlık görüntüleri sosyal medyaya yansıyan market zincirinin bu kararı sosyal medyada tepkilere neden oldu. 

Geçen haftalarda sosyal medyaya çok sayıda market çalışanının aşırı yorgunluk nedeniyle baygınlık geçirdiği ve kendilerinden 'görev tanımlarında' olmayan işleri de yapmalarının istendiği görüntüler yansımıştı. Sonrasında kurumlardan işçilerin koşulları için iyileştirmeler talep edilmişti. 

ÇALIŞMA SÜRELERİ UZATILDI

Türkiye'nin 81 ilinde hizmet veren ve binlerce şubesi bulunan 3 harfli bir zincir market devi, market kapanış saatini 21.00'den 22.00'ye uzattı. Bu kararın ardından sosyal medyada market işçilerinin çalışma koşullarının daha da ağırlaşacağı eleştirileri geldi.

                                                             ***

Cumhuriyet



Çift sarılı yumurtlayanlar(I) "Yusuf Karadaş + A.Cihan Soylu" -EVRENSEL-

TKP hangi ‘birikim’in sözcülüğüne soyunuyor?-Yusuf Karadaş-

Kürt sorunu konusunda iktidar bloku ile PKK lideri Öcalan arasında yürütülen sürece karşı çıkan siyasi güçlerin başını İyi Parti ve Zafer Partisi gibi ırkçı-milliyetçi partiler çekerken bu politikanın ‘sol’dan sözcülüğüne TKP soyunuyor. Siyasi yelpazenin bu iki ucu, Kürt sorunu karşısındaki inkârcı yaklaşımlarının bir devamı olarak devleti temsil eden iktidar bloku ile görüşmeler yapan Kürt tarafını da ‘genişletilmiş cumhur ittifakı’nın içinde görmeleri/göstermeleri noktasında birleşiyor. TKP, ‘süreç’ karşıtlığını “cumhuriyetçi birikimi savunmak” ekseni üzerinden kendilerine Atatürkçü, Kemalist, ulusalcı diyen kesimlerin en azından bir bölümünü yedekleyebilmenin bir dayanağı haline getirmek istiyor ve bu amaçla bir grup aydın ve sanatçı tarafından imzalanan “Ülkemizin Uçurumdan Yuvarlanmasına İzin Vermeyeceğiz” başlıklı imza kampanyasına da öncülük ediyor.

TKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını, Marksistlerin hem milliyetçi duvarların yıkılarak enternasyonal bir sınıf olan işçi sınıfının mücadele birliğinin sağlanması ve hem de demokrasi mücadelesinin bir kazanımı olarak değerlendirip savundukları ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’nı (UKKTH) geçmişte kalmış bir taktik olarak ele alıp reddetmesi belirliyor. TKP Genel Sekreteri Okuyan, süreçle ilgili değerlendirmede bulunduğu Sol TV’de “Kürt meselesinin ele alındığı zeminin değişmesi gerekiyor. Kürtlerin de asıl derdi olan yoksulluğu o zemin yok ediyor” (26.05.2025) diyerek Marksistlerin yaklaşımını ters yüz ediyor; Kürt yoksullarının (işçi ve emekçilerinin) taleplerini savunmak adına Kürtlerin ulusal-demokratik talep ve mücadelesini yok sayıyor. Okuyan’ın, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet ve iktidarların Kürt ulusal sorununu inkâr etmek için kullandıkları “yoksulluk-geri kalmışlık sorunu” söylemini ‘sol’dan güncellemesi, TKP’nin sorun karşısında durduğu yeri tarif ediyor. Kaldı ki ‘ulusal çıkarlar’ örtüsünün kaldırılabilmesi; Kürt işçi ve emekçilerinin sınıfsal-ekonomik talep ve mücadelesinin güç kazanabilmesi, Türk ve her milliyetten işçi ve emekçilerle mücadele birliğinin sağlanabilmesi için de öncelikle ulusal baskının ortadan kaldırılması ve bu temelde tam hak eşitliğinin savunulması gerekiyor. Dolayısıyla TKP, sınıfsal talepleri savunmak adına Kürt milliyetçiliğine karşı çıkıyor görünüyorken gerçekte Türk şovenizmine savruluyor!

TKP, Kürtlerin ulusal-demokratik talep ve mücadelesini reddettiği için iktidar bloku ile Kürt hareketi arasında devam eden son süreçle ilgili ‘Genişletilmiş Cumhur İttifakı’na İlişkin İlk Değerlendirme’ başlığıyla yayımladığı açıklamada Erdoğan’ın “Ak Parti, MHP, DEM bu yolu birlikte yürümeye karar verdik” sözlerini tartışmasız bir doğru olarak ele alıyor ve Kürt hareketini cumhur ittifakının bir bileşeni olarak değerlendiriyor. Dahası “Bileşenlerini tanıyoruz” denilerek bu güçlerin “sömürü ve talan özgürlüğünde, cumhuriyetle hesaplaşmada, yeni Osmanlıcılık ve tarikatçılıkta uzlaştıklarını” iddia ediliyor ve bunlar karşısında cumhuriyetçiler tutarlı bir program etrafında birleşmeye çağrılıyor.

Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor.

Öncelikle iktidar blokunun bu süreci bölgede ABD emperyalizmi ile iş birliği halinde yayılmacı emellerin ve içeride de muhalefeti bölüp etkisizleştirerek kendi iktidarını kalıcılaştırmanın (bu temelde bir anayasa değişikliği yapmanın) dayanağı haline getirmek istediğine şüphe yoktur. Bu nedenle Kürt burjuvazisinin belli kesimleri bu politikaya dünden razı olsa da hem Kürt halkının ve hem de ülkedeki ilerici-demokrat-sosyalistlerin büyük bir kesimi iktidarın bu politik yönelimleri nedeniyle sürece şüpheyle yaklaşıyor.

Ancak bu sürece şüphe ile yaklaşmak ile bunu Kürt halkının ulusal-demokratik istemlerinin reddinin ve Kürt hareketini iktidar işbirlikçisi ilan etmenin dayanağı olarak kullanmaya çalışmak farklı şeylerdir. İktidarın istismarcı politikalarını boşa çıkarmak için Kürt halkının demokratik taleplerini sahiplenerek Kürt halkı ile ülkedeki emek ve demokrasi güçleri arasında mücadele birliğini sağlamak varken “komünistlik” adına Kürtleri işbirlikçi ilan etmek en çok iktidarın bu istismarcı politikasına hizmet eder.

Gazeteci Murat Ağırel geçtiğimiz günlerde “Bu süreçte TKP kadar dik durabilen bir parti görmedim” diyerek Okuyan’ın “süreci en iyi okuyan ve tarihsel analizini yapan” kişi olduğunu iddia etmişti. Oysa 29 Temmuz tarihli “Türkiye’nin Meseleleri Komisyona Havale Edilemez, Tehlike Giderek Büyüyor” başlıklı açıklamasında TKP’nin Kürt sorunundaki inkârcı-şoven yaklaşımı baki kalmakla birlikte kafasının bir hayli karışmış olduğu görülüyor.

İlk açıklamada “iyi tanıyoruz” denilerek uzlaştıkları iddia edilen hedefler sıralanan “Genişletilmiş cumhur ittifakı bileşenleri” için bu kez “Yeni çözüm süreci’nin iktidarın bütün unsurlarının uzlaştığı bir planlama ve hedef dahilinde yürümediği, bu anlamda bir devlet aklından söz edilemeyeceği ortaya çıkmıştır. (…) PKK, DEM, İmralı, SDG/PYD açısından da bütünlüklü bir yaklaşım olmadığı görülmektedir” deniliyor. Demek ki ortada “DEM’in katılımıyla ‘genişletilmiş bir cumhur ittifakı” bulunmuyor. Daha önemlisi “bileşenlerin ortak hedefler etrafında uzlaştıkları” iddiası da daha önce bu iddiayı dile getirenler tarafından boşa çıkarılıyor.

Öte yandan son açıklamasında “Sürekli olarak yeni çatışma dinamiklerinin belirginleştiği bir bölgede, Türkiye büyüklüğünde bir ülkeyi yöneten iradenin büyük laflarla ilan ettiği bir açılımdaki plansızlık ve kafa karışıklığı ülkemiz ve halkımız için büyük bir tehlikedir” denilerek milliyetçi-şoven kesimler tarafından her fırsatta yeniden hortlatılan ‘bölünme’ fobisi bu kez TKP tarafından tedavüle sokuluyor.

TKP açıklamasında “PKK, DEM, İmralı, SDG/PYD açısından da bütünlüklü bir yaklaşım olmadığı” da söyleniyor. Bu durumda en basitinden Kürtler (DEM) Saraçhane eylemleri sürecinde iktidarın demokratik muhalefeti bölmeye çalışmasına karşı tutum almışken ya da SDG (Suriye Demokratik Güçleri) Suriye’nin başına geçirilen geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetiminin dayatmalarına karşı koyarken bile TKP’nin aklına emperyalistlerin, Türkiye ve bölge gericiliklerin planları karşısında halkların ortak mücadelesinin önünün açılması için Kürtlerin mücadeleci kesimleriyle birleşmek, bu temelde Kürtlerin ulusal demokratik talep ve mücadelesini savunmak ya da desteklemek gelmiyor. Aksine “Açılımdaki plansızlık ve yarattığı tehlike”ye karşı iktidarın “Terörsüz Türkiye” sürecinde daha planlı ve kararlı olması isteniyor!

TKP’nin her iki açıklamasında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehditlerle ilgili özel vurgular yapılıyor: “Türkiye “terörle mücadele” döneminde nasıl holdingler, tarikatlar ve emperyalistler tarafından bir çıkmaza sürüklendiyse şimdi de “terörsüz Türkiye” adı altında yeni bir çıkmaza ve yıkıma sürüklenmektedir.”

“Ülkemizi ve halkımızı felakete sürükleyen bir düzene, onun siyasetçilerine ve politikalarına itiraz ediyoruz.”

Burada yanıtlanması gereken asıl soru şudur: Peki, bu tehdit karşısında nasıl bir politik hat ya da taktik izlemek gerekiyor? Mesela iktidar süreci istismar ederek kendi hedeflerine ulaşmak istiyorsa bu istismarın önüne geçmek için ne yapmak gerekiyor?

TKP ciddi bir tehditten söz ediyor ama Genel Sekreteri Okuyan "CHP’den ve Kürt hareketinden kopamayan Türkiye solu ile biz artık ilişkimizi kesiyoruz" diyerek (17.09.2024) bu tehdide karşı koyabilecek geniş bir demokrasi ittifakını daha en başından reddediyor.

Neymiş, bunlar NATO’cu ve piyasacıymış o yüzden bunlarla mücadele birliğini savunanlarla bile birlikte mücadele edilmezmiş.  Sanki söz konusu olan faşist bir rejim inşasına yönelmiş bir iktidarı geriletmek, yenilgiye uğratmak değilmiş gibi, Okuyan sosyalistlerin birliği üzerine bir tartışma yapıyormuş havasında konuşuyor. Sanki Lenin daha yüz yıl önce "emperyalizm koşullarında siyasal demokrasinin tüm istemlerinin ancak kısmen ve çarpıtılmış olarak gerçekleşebilir olduğunu ama bundan çıkartılması gereken sonucun sosyalistlerin bu istemler için mücadeleden vazgeçmesi değil, en kararlı biçimde mücadele etmesi olduğunu" söylememiş gibi TKP, ‘müttefik’ beğenmiyor.

Ama gel gör ki aynı TKP, “cumhuriyetçi birikimi savunma” adına kendisine Atatürk milliyetçisi diyenden bağımsızlık savunusu ve ABD/NATO karşıtlığı Kürt düşmanlığının ötesine geçmeyen ulusalcılara kadar milliyetçi-şoven kesimlerin hepsine kapılarını ardına kadar açıyor. TKP’nin “ilkeli duruş” olarak pazarlamaya çalıştığı politika, gerçekte bu kesimlerin en azından bir kısmını yedeklemeye yönelik bir pragmatizmden öteye gitmiyor.

TKP işin kolayını da bulmuş: Soruna ve mücadeleye kendisi gibi yaklaşmayan herkesi “yetmez ama evetçi”, “liberal solcu”, “NATO’cu” ilan ediyor. Böylece kendi şovenizmini “komünistlik” örtüsü altında gizlemeye çalışıyor.

Burada TKP’nin her fırsatta ayağa kaldırmaktan söz ettiği cumhuriyetçi birikim üzerine de birkaç söz söylemek gerekiyor.

Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki cılız antiemperyalizm —ki, Türk burjuvazisinin hızla emperyalistlerle uzlaşması ve iş birliğiyle sonuçlanmıştı— bugün ülkenin ihtiyaç duyduğu antiemperyalizm ve bağımsızlık politikasının yerini tutabilir mi? Türk burjuvazisinin kuruluş sürecinde cılız ve geçici olarak uyguladığı politika, sınıflar üstü ve değişmez bir ‘birikim’ olma vasfına mı sahiptir?

Cumhuriyetin saray yönetimi ve hilafeti kaldırıp laiklik ilkesini benimsemesi elbette önemli bir kazanımdır. Ancak bu durum cumhuriyet rejiminin laiklik ilkesinin toplumsal temellerini yaratacak bir toprak reformunu gerçekleştirmek yerine dini kontrol altında tutmak için ‘Diyanet’ kurumunu oluşturduğu ve bu çarpıklığın AKP’nin iktidar olmasına varan din istismarcılığının önünü açtığı gerçeğini değiştirmiyor.

Bugünkü saray rejiminin gerici politikalarına, emperyalizm işbirlikçiliğine, yayılmacı emellerine karşı laikliği, bağımsızlığı, barışı savunmanın önemi tartışılamaz. Cumhuriyetçi birikime sahip çıkmak adına bu talepleri savunan Atatürkçü ya da Kemalist kesimlerle de demokratik-laik-barışçıl bir geleceğin inşa edilmesi için mücadele birliğinin sağlanması, demokrasi güçlerinin en geniş birliğinin sağlanması adına bir kazanım olacaktır. Ancak bu taleplerin savunusunun Kürt sorununda inkarcılığa, şoven politikaların örtüsüne dönüştürülmesi de kabul edilemez. Cumhuriyet rejiminin Kürtlerin ulusal demokratik istemli ayaklanmalarını kanla bastırması sahiplenerek ortak bir geleceğin inşa edilemeyeceği de açıktır. Daha da önemlisi bu tutum emperyalistlerin ve son süreçte olduğu gibi işbirlikçi ülke gericiliğinin bu sorunu kendi politik çıkarları temelinde istismar etmesine de alan açmakta, işlerini kolaylaştırmaktadır.

Bu yüzden TKP’nin başlattığı imza kampanyasına Şırnak’ta tümen komutanlığı yapmış olan ve Kürtlere karşı savaşı “Türk ordusunun şanlı terörle mücadele tarihi” olarak tanımlayan Ahmet Yavuz gibi emekli generallerin imza atması da şaşırtıcı olmuyor!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Şefik Hüsnü TKP’sinin “Genç cumhuriyeti savunma” adına ortaya koyduğu politika, Kürtlere yönelik katliamlardan işçi sınıfına ve komünist-ilerici bütün güçlere yönelik bir saldırganlığa (Takrir-i Sükûn Kanunu) dönüşerek dramatik sonuçlara yol açmıştı. Şimdi yüz yıl sonra ‘yeni’ TKP, “cumhuriyetçi birikimi savunma” adına artık hiçbir şekilde mazur görülemeyecek eski yanlışları tekrar ederken eski TKP’nin bir karikatürü olmanın ötesine gidemiyor!

                                                                /././

Şovenizm sadece sağın karanlığı mı? -A.Cihan Soylu-

Türk şovenizminden söz edildiğinde-bu diğer ulus şovenlerinin olmadığı anlamına gelmez -ilk anda akla gelen genellikle sağ gerici politikanın en sağı, örneğin MHP, ya da şimdilerde daha keskin İyi Parti ile Zafer Partisi gelir. Oysa pasta bu ebattan da geniştir. Demokrasiden, eşitlik ve özgürlükten söz eden, laiklik üzerine vaaz verip Cumhuriyetin olmazsa olmazı olduğunu söyleyen, hatta devrimci-sosyalist olma iddiasında bulunan öylesi “solcu”lur var ki, değme Türk şovenlerini yaya bırakırlar.

Bu, güya eşitlikçi ve özgürlükçü demokrat, devrimci ve hatta sosyalistlere göre, Kürt sorunundan söz etmek, ulusların kaderlerini tayin hakkının Kürtler açısından da geçerli olduğunu söylemek, “üniter devleti bölmeye çalışmak”, dolayısıyla da Batılı emperyalistlerin Kürt sorunu uydurmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama politikalarına alet olmak demektir. Aralarında liberal solcusu da kendi ifadelerine bakılırsa komünistim diyeni de bulunuyor. İsim vermek hakaret sayılmaz. Özdemir İnce, Sinan Meydan, Zülal Kalkandelen, O. K. Öymen, Yılmaz Özdil gibi farklı ekollerden isimler Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığı yönündeki dayatılmış ve ezberletilmiş asırlık nakaratı sürdürüyorlar. En “sağlam” dayanakları ise, Türk ulusal varlığını tek temel gerçeklik olarak alan yasa ve Anayasa maddeleridir!  Türk devletinin yurttaşları diyor Meydan, “hiçbir ayrım gözetilmeden Türk Milleti olarak tanımlanmıştır.” “Anayasanın 10. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları din, dil, cinsiyet, etnik köken, mezhep farkı gözetilmeden yasalar önünde eşit olduğuna göre” diye belirterek Kalkandelen, “din, dil, cinsiyet, etnik köken, mezhep farkı” nedeniyle yurttaşların milyonlarcasının yüzyıldır tabi tutuldukları inkar, baskı-yasak ve eşitsizlikleri dahi, bir yasa maddesini örnek gösterip yok sayıyor. UKKTH diyor Özdemir İnce, “ulusal devletler için geçerli değildir.” Aralarında “Kürtlerin ne eksiği var, Cumhurbaşkanı yardımcısı, bakan bile oluyorlar” diyenleri bile var. Bile diyoruz çünkü bunlar Türkiye’de mi yaşıyor diye sorulsa tuhaf olmayacak. Onca yaşanmışlıklara karşın, hâlâ sorunu salt bir dış kışkırtma ürünü, nesnel toplumsal gerçekliği olmayan bir sorun olarak görme ve gösterme çabasındalar.

Tuhaf olan bu gibilerin ilerici, devrimci, solcu ve bazısının da sosyalist olma iddiasıdır. Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin mevcut devlet sistemini, sistemin Anayasal-hukuksal çerçevesini ve bu kapsamdaki tanımlamaları sahiplendiklerine göre, ya bu siyasal-hukuksal yapı ve çerçevesiyle kapitalist toplumsal sistem arasındaki bağı karartıyor, ya da “eşitlik-özgürlük-demokrasi, laiklik” adına savunduklarıyla burjuva-kapitalist demokrasi sınırları içinde kalıyor olmalılar. Özdil, Meydan gibileri için bu zaten açıktır. Ama bir de Kalkandelen var!

Şoven inkarcılık bulaşıcı hastalık gibidir. Ret yoluyla tedavi görmediğinde etrafa da bulaşıp zehirleyici etki bırakır. “Üniter yapıyı, ulus devleti, laik Cumhuriyeti” savunma adına on milyonlarca insanın tabi tutulduğu baskı ve ayrım politikalarına dahi göz kapamak, kimseyi ilerici kılmıyor. Erdoğan yönetiminin siyasal İslamcı ve yayılmacı politikalarını ve bu politikalara yedekliğe teşne tutumlara karşı çıkma gerekçesiyle, Kürtlere, Alevilere, Müslüman olmayan azınlıklara yönelik baskıcı politikaları dahi yok gösterildiğinde, bunu yapanların ilericiliği, AKP dinciliğine karşı çıkma sınırlarına geriler-oraya kapaklanır. Üniter yapının bozulması, ülkenin bölünmesi gibi korku salıcı iddialar buna örtü işlevi görürler. Emperyalist istismar ise, sorun çözümsüz kaldığı, Kürtlerin ulusal-dilsel eşitsizlik hallerini giderecek değişim gerçekleşmediği sürece, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin yapısal özellikleriyle bağlı bir icraat olarak kalacaktır. Bu tehdidin yok edilmesi için eşitlik ve özgürlük kavramları gerçek anlamda çözümsel karşılık bulmalıdır. Ulusal baskı kaynaklı sorunların engellerinden kurtulmak en çok ve en başta işçi sınıfının yararına olacaktır. Her ne kadar böylesi bir sınıfın olmadığına dair burjuva ve liberal solcu iddiaların piyasa türevleri bir hayli olsa da milliyetçi, dini-mezhebi ve toplumsal cinsiyetçi ayrımların örttüğü sınıf farklılığı-ayrımı ve sorunları, bölücü ideolojik-politik ve pratik engellerin aşılması durumunda çok daha belirgin şekilde burjuva tiranlığı ve korumasındaki sömürü sisteminin karşısına dikilecektir. Bunu da en fazla isteyenler sosyalistlerdir.

                                                                  /././

EVRENSEL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...