Denizlerin köprüsü: Boğaz’a değil Zap’a uzanan gençlik -Birol Korkmaz-
“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”
1969 yılında İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nün yapılmasının gündeme gelmesiyle birlikte, dönemin devrimci üniversite gençliği köprü karşıtı kampanyalar yürütmeye başlar. Gençler, köprünün İstanbul’un iki yakasını birleştirmede gerçek bir çözüm olmayacağını; bunun yerine raylı sistemin, metronun geliştirilmesi gerektiğini savunurlar. Bunun yanı sıra, İstanbul’a köprü yapılmadan önce yurdun başka bölgelerinde çok daha acil ihtiyaçların bulunduğuna dikkat çekmeye çalışırlar.
Bu tartışmalar sürerken, Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Pulur, gazetede “Anayaso” isimli bir şiir yayımlar. Şiir, Hakkâri’de Zap Suyu üzerinde insanların karşıya geçebilmek için bir köprüye sahip olmamasını konu edinir. Kısa sürede çeşitli etkinlik ve toplantılarda okunmaya başlanır. Selda Bağcan şiiri besteler. Hatta başlangıçta şiirin yazarının kim olduğu bile bilinmez; bu gelişmelerin ardından şiirin Şemsi Belli’ye ait olduğu ortaya çıkar.
Devrimci gençlik bu şiirden etkilenir. Köprü yapmak için, şiirde adı geçen Şavata köyü yakınları seçilir. Köprü fikrinin mimarı ise dönemin önemli devrimci öğrenci liderlerinden, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz’dir. Harun Karadeniz, sağlık sorunları nedeniyle köprünün yapımına fiilen katılamaz; ancak yazdığı yazılarla bu düşüncenin yayılmasını sağlar, köprünün siyasal ve düşünsel mimarlarından biri olur.
Devrimci üniversite gençliğinin kampanya başlığı da artık bellidir: Boğaz’a değil, Zap’a köprü.
Köprünün yapımı için Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi gazetede bir kampanya başlatır. Dönemin aydınları, sanatçıları ve akademisyenleri de kampanyaya katkı sunar. Demir-çelik ve çimento fabrikaları da destek verir. Toplanan yardımların ardından İTÜ, İstanbul Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Tıp Fakültesi, Robert Koleji ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden toplam 70 öğrenci yola çıkar.
Uzun süren tren yolculuğunun ardından devrimci gençlik Hakkâri’ye varır. Gençleri, Yüksekova Kaymakamı Fikret Toksöz karşılar. Toksöz eski bir FKF üyesidir, devrimcidir; gençlere her anlamda destek olur.
Devrimci gençlik zaman kaybetmeden işe koyulur. Bu sırada bölge halkı da olup bitenden haberdar olur. Böylece karşılıklı bir tanışma ve gözlem süreci başlar. Bölge halkına göre okumuş insan eline kazma kürek almaz, böyle işlerle uğraşmaz. Ama bu gençler farklıdır; onlar devrimcilerdir. Öte yandan devrimci gençlik de bölgenin sosyolojik yapısını merak etmektedir. Karşılıklı tanışma sürecinin ardından, yaptıkları işin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlarlar.
Devlet baskısı nedeniyle gençlerin bölgede geniş çaplı sosyolojik araştırma ya da anket yapma imkânı olmaz. Zaten günün büyük bölümünü çalışarak geçirirler. Bölge halkının anlattığına göre, yakın köylerde hasta olanlar devrimci gençlerin yanına gider; aralarında doktor olanlar hastalara bakar, ilaç verir. Köylüler de gençlere sebze ve meyve götürür. Ancak gençler, parasını vermeden hiçbir şeyi kabul etmez.
Çoğu belki de hayatında ilk kez böylesine ağır bir iş yapmaktadır. Ama hepsi inançlıdır.
Gençlerin ve bölge halkının emeğiyle köprü tamamlanır. Başta bölge halkının köprüye dair düşüncesi, “Kuş uçsa yıkılır” şeklindedir. Çünkü Zap Suyu onlar için kolay kolay alt edilebilecek bir akarsu değildir. Yöreden bir dengbêj, Zap Suyu’ndan şöyle söz eder: Zap gürdür; çünkü arkası Erzikini’dir. Erzikin, Zap Suyu’na karışan güçlü bir akarsudur. Yıllar boyunca Zap canlar almış, insanlar onu aşılması güç bir güç olarak görmüştür.
Köprünün ilk denemesi, devrimci gençlerin üzerinde bulunduğu bir kamyonla yapılır. Köprü ayakta kalır. Ona Devrimci Gençlik Köprüsü adı verilir.
Köprü, 1999 yılında bombalı bir saldırı sonucu yıkılır. 2007 yılında, Bahriye Kabadayı’nın yönettiği Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselinin gösterime girmesiyle yeniden gündeme gelir. 2010 yılında köprü tekrar inşa edilir. Sonrasında ise birçok kez saldırıya uğrar, tabelası sökülür.
Bölge halkının hafızasında kalan söz ise şudur: Devletin yapamadığını komünist gençler yaptı.
“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”
Köprü yapılırken Bursa Cezaevi’nde olmasaydı Deniz, gençlerin en önünde olurdu. Kanser hastalığıyla boğuşmasaydı Harun, Gençlik Köprüsü’ne omuz verirdi.
Bu yüzdendir ki köprünün halk arasındaki adı “Denizlerin Köprüsü”dür.
Bu yüzdendir ki Zap Suyu’ndan söz edilirken dengbêjlerin dilinde Denizlerin adı geçer.
Anayaso
Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?
Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !
Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !
Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?
Şavata'tan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?
Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara'da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?
Şemsi BELLİ
/././
TKP'den 'madenler devletleştirilsin' çağrısı: 'Ülkemiz de halkımız da satılık değil!'
Madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yapan TKP, "Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" açıklamasını yaptı.
Yağmanın, talanın önünün yıllardır açan AKP iktidarı bir süredir maden patronlarını ihya etti. Ülkenin her yerinin delik deşik edilmesine izin verilirken, maden şirketleri türlü teşviklerle desteklendi. Her türlü usulsüzlüğe göz yumuldu. Ancak yurttaşlar maden patronlarının karşısına dikildi. Hem yaşadıkları yeri koruyarak, hem de çalıştıkları yerde direnerek... Türkiye Komünist Partisi (TKP) de bu talana karşı bir kampanya başlatarak, madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yaptı.
"Ülkemiz de halkımız da satılık değil!" denilen açıklamada, ülkenin doğal zenginliklerine ve mineral çeşitliliğine ve bunların sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanıldığına dikkat çekildi.
"Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" denildi.
Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmesi gerektiği vurgulandı.
Hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler… 'İşletmeler piyasacılığa kurban edildi'
Açıklamanın tamamı şöyle:
"Türkiye doğal zenginlikleri ve mineral çeşitliliği bakımından dünyanın önde gelen
ülkeleri arasında yer alıyor. Bu minerallerin üretimi ile sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanılan hammaddelerin arzı sağlanıyor. Doğal kaynaklarımız ve madencilik faaliyeti ülkemizin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı açısından hayati önem taşıyor.
Bugün ülkemizde adına serbest piyasa ekonomisi denilen, sermayenin ihtiyaçlarını ve kârlılığını esas alan bir düzen hüküm sürmekte. Madenler ve madencilik de arama faaliyetlerinden çıkarma ve zenginleştirme aşamalarına kadar neredeyse tüm süreçleriyle piyasa düzeninin akılsızlık ve plansızlığı tarafından belirlenir durumda. Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi.
Geldiğimiz yer ortada: Doğası yıkıma uğratılmış, kaynakları yağmalanmış, çarçur edilmiş bir ülke; her tür bilimsel tanım ve teknik olanak mevcutken maliyet ve kâr hesaplarına kurban edilen, hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler…
Ülke topraklarının yarıdan fazlasını kapsayan maden arama ruhsatları ile binlerce işletme ruhsat ve izninin sermayeye devredildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, doğal zenginliklerimizin fiilen ipotek altına alınması anlamına geliyor. Türkiye’de madencilik faaliyetinin milli gelir içersindeki payı ise hâlâ yüzde 1’ler civarında. Belli ki maden arama ve işletme ruhsatları sermayedarlar için bir rant kapısı olarak kullanılıyor. Halka ait olan madenleri daha toprağın altındayken alıyorlar, satıyorlar, servetlerine servet katıyorlar. Yasaları, yönetmelikleri değiştiriyor, arkalarından dolanıyor, pek çok durumda ne yasa ne de kural tanıyorlar. Köy, tarım alanı, orman, zeytinlik, yerleşim çevreleri, tarihi veya doğal sit alanı demiyor talan ediyorlar.
'Madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmeli'
Türkiye Komünist Partisi halkımızı bu arsızlığa dur demeye, doğal kaynaklarımıza, madenlerimize, emeğimize sahip çıkmaya çağırıyor!
Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı için madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmelidir!
1. Çokuluslu tekeller ve holdingler başta olmak üzere her tür özel sermayedar ve şirkete verilmiş olan tüm maden arama, işletme ve zenginleştirme ruhsat ve izinler bedelsiz olarak iptal edilmeli, tüm maden ve işletmelere el konmalıdır.
2. Bütün madencilik faaliyetleri devlet eliyle ve merkezi bir planlama doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Bu yapılırken tüm ilişkili sektörlerin ihtiyaçları dikkate alınmalı, kapsamlı bir planlama ile hammadde arz güvenliğinin sağlanması, dışa bağımlılığın azalması, yerli sanayiye düşük maliyetli ve kaliteli girdi sağlanabilmesi esasıyla hareket edilmelidir.
3. Doğal kaynakların halk sağlığı ve çevreyle uyumlu, verimli kullanımını esas alan; bilimsel verilere dayalı bir madencilik politikası oluşturulmalı ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Bu kapsamda maden havzaları, faaliyet gösterdikleri bölgelerde tarımsal ve sınai üretim, su kaynakları, orman varlığı ve halk sağlığı gözetilerek bütüncül bir planlama anlayışıyla ele alınmalı ve işletilmelidir.
'Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı'
4. Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı, eksiksiz mesleki eğitim alabilmeleri sağlanmalı, insanlık onuruna yakışan, sağlıklı ve güvenli çalışma şartları yaratılmalı ve korunmalıdır.
5. Değerli madenlerin sadece hammadde olarak çıkarılıp ihraç edilmesine son verilerek uç ürünlere dönüştürülmesi, yarı mamul ve mamul maddelerin üretimi için planlı bir sanayi hamlesi yapılmalıdır.
6. İnşaat sektörüne hammadde sağlamaya odaklı, plansız ve denetimsiz bir madencilik endüstrisi yerine mühendislik kalitesi yüksek, katma değerli üretim yapabilen bir madencilik endüstrisi kurulmalıdır.
7. İşletmesi tamamlanan maden sahalarında kapatma, rehabilitasyon ve rekültivasyon (toprak ıslahı ve yeniden bitkilendirme yoluyla alanın ekolojik dengeye uygun biçimde doğaya kazandırılması) faaliyetlerinin, gerekli çevresel önlemler çerçevesinde eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi zorunlu kılınmalı ve etkin biçimde denetlenmelidir.
8. Madencilik faaliyetlerinde kullanılan makine ve ekipmanların yerlileştirilmesi sağlanmalı; verimli, halk sağlığına ve çevreye uyumlu ileri teknolojilerin geliştirilmesine yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütülmelidir.
9. Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmelidir."
***
Kızıl saçlı kız: Hannie Schaft ve unutturulmak istenen direniş -Ekrem Öztürk-
Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.
Bugün dünya, artan emperyalist müdahaleler ve “üçüncü dünya savaşı” tartışmalarıyla karşı karşıya kalırken, Hollanda’da da sürekli bir “Rus tehdidi” algısı öne çıkarılmaktadır. Böylesi bir atmosferde, İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve o dönemde özellikle Sovyetler Birliği başta olmak üzere çeşitli ülkelerde komünistlerin nasıl bir direniş sergilediklerini hatırlamak önem taşımaktadır.
Bu yazıda, Hollanda Komünist Partisi üyesi Hannie Schaft’ın yaşamına ve mücadelesine odaklanacağız. “Kızıl saçlı kız” olarak tanınan Schaft, aradan geçen yıllara rağmen direnişin sembollerinden biri olarak hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır.
İşgal yıllarında Hollanda Komünist Partisi yalnızca direnişe katılan bir yapı değil; direnişi örgütleyen, büyüten ve bu uğurda en ağır bedelleri ödeyen başlıca siyasi güçlerden biri olmuştur. Şubat Grevi’nin örgütlenmesinden yeraltı gazetelerinin basımına, sabotaj eylemlerinden işbirlikçilerin cezalandırılmasına kadar pek çok alanda komünistlerin belirleyici rol oynadığı bilinmektedir.
Ancak günümüzde hâkim tarih anlatısı, bu gerçekleri büyük ölçüde görmezden gelmekte ya da sistematik biçimde silmektedir. Bu çabanın karşısındaki en çarpıcı simgelerden biri ise** hiç kuşkusuz** Hannie Schaft’tır.
Hannie Schaft
Hannie Schaft, tam adıyla Jannetje Johanna Schaft, Eylül 1920’de Hollanda’nın Haarlem kentinde dünyaya geldi. Genç yaşlarından itibaren barış ve adalet temelli bir dünya fikrine ilgi duyan Schaft, okul yıllarında İspanya İç Savaşı’nda faşizme karşı savaşan Uluslararası Tugaylar’dan ve Komünist Enternasyonal’in önde gelen isimlerinden Georgi Dimitrov’dan etkilenmiştir. Daha sonra Amsterdam’da uluslararası hukuk eğitimi almaya başlamıştır.
Üniversite yıllarında Yahudi öğrencilerle kurduğu yakın ilişkiler, onun siyasal bilincinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nazi işgali altında Yahudilere yönelik baskı ve ayrımcılığın artması, Schaft’ın faşizme karşı tutumunu daha da keskinleştirdi. 1943 yılında Nazi yönetiminin üniversite öğrencilerinden talep ettiği sadakat beyanını imzalamayı reddetti, bu nedenle eğitimine devam etmesi engellendi. Aynı dönemde Yahudi arkadaşlarının saklanmasına yardımcı olarak direniş faaliyetlerine aktif biçimde katılmaya başladı.
Schaft için bu süreç bir dönüm noktasıydı. Nazi işgali koşullarında “tarafsız kalmanın” mümkün olmadığına inanıyor; ya boyun eğmek ya da direnişe katılmak arasında bir tercih yapılması gerektiğini savunuyordu. O, tercihini direnişten yana kullandı.
İşgal altında direniş
Hannie Schaft için direniş, yalnızca bir beyanı imzalamayı reddetmekle sınırlı kalmadı. Faşizme karşı aktif mücadele yürütmek amacıyla Haarlem’de faaliyet gösteren direniş konseyine katıldı. Schaft ve aynı örgütte yer alan Frans van der Wiel, Truus ve Freddie Oversteegen, Cor Rusman ve Jan Heusdens özellikle Nazi işgaliyle işbirliği yapan kişilere yönelik eylemleriyle tanındı. Bu işbirlikçiler, Nazilere bilgi sağlayarak hem direniş hareketlerini zayıflatıyor hem de işgal politikalarıyla Yahudi soykırımına dolaylı destek sunuyordu.
Direniş konseyi yalnızca silahlı eylemlerle değil, aynı zamanda yeraltı faaliyetleriyle de etkinlik gösterdi. Gizli gazete ve bildirilerin dağıtımı, saklanan kişiler için gıda karnelerinin temin edilmesi ve sahte kimlik belgelerinin hazırlanması gibi çalışmalar örgütün faaliyetleri arasında yer aldı.
Bu süreçte komünistler, direniş konseyinde önemli ve aktif bir rol üstlendi. Hannie Schaft da mücadele deneyimi içinde faşizme karşı direnişin daha geniş bir adalet ve eşitlik arayışıyla bağlantılı olduğunu düşünmeye başladı. Truus ve Freddie Oversteegen ile birlikte Hollanda Komünist Partisi’ne katıldı. Nazi işgaliyle birlikte yeraltına çekilen parti örgütüyle bağ kurarak siyasal faaliyetlerini sürdürdü.
Schaft, bu dönemde yasadışı olarak yayımlanan De Waarheid gazetesinin dağıtımına katıldı; sabotaj eylemleri ve suikast girişimlerinde yer aldı. Bu faaliyetler nedeniyle Nazi işgal güçlerinin aradığı isimlerden biri hâline geldi. Aynı dönemde direniş içinde aktif rol oynayan Annie Averink ile tanıştı. Averink, işgalin ilk yıllarından itibaren direniş hareketine destek vermiş, 1941’deki Şubat Grevi’nde de yer almıştı. 1943 yılında Haarlem’deki Hollanda Komünist Partisi yöneticilerinin tutuklanmasının ardından Averink, bölgedeki direnişin koordinasyonunu üstlendi ve Schaft’ın da içinde bulunduğu grubu yönlendirdi.
Savaşın ilerleyen dönemlerinde Doğu Cephesi’nden getirilen Sovyet savaş esirlerinin bir kısmı Hollanda’ya, özellikle Texel Adası’na zorunlu çalıştırılmak üzere gönderildi. Hannie Schaft ve Annie Averink, bu esirleri direniş hareketine katılmaları için teşvik etti. Nitekim 1944 yılında kendilerini “faşizme karşı mücadelede Hollanda halkına yardım etmekle yükümlü” olarak tanımlayan Gürcü askerler, Nisan 1945’te ayaklanarak işgale karşı silahlı direnişe katıldı.
Mücadelenin sonu ve kurtuluş
İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Nazi Almanyası, Doğu Cephesi’nde art arda yenilgiler alırken işgal altındaki Hollanda üzerindeki ekonomik ve toplumsal baskıyı artırdı. Gıda karneleri giderek azaltıldı, fiyatlar hızla yükseldi ve iş gücü ihtiyacı gerekçesiyle binlerce Hollandalı işçi Almanya’da çalışmaya zorlandı. Bu koşullara tepki olarak düzenlenen demiryolu grevine karşılık Nazi yönetimi**,** ülkeyi ağır bir gıda ablukasına maruz bıraktı. Tarihe “Kıtlık Kışı” olarak geçen bu dönemde çok sayıda insan açlık, soğuk ve yoksulluk nedeniyle hayatını kaybetti.
Bu zorlu koşullar altında Hannie Schaft, yoldaşlarıyla birlikte direniş faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. Ancak direnişin bedeli ağır oldu. Pek çok direnişçi tutuklanarak idam edilirken Schaft da en yakın kayıplarından birini yaşadı.
Sevgilisi Jan Bonenkamp, Hollanda Komünist Partisi ile birlikte afişleme çalışmaları yapıyor, yeraltı gazeteleri dağıtıyor ve direniş için kaynak topluyordu. 1944 yılında bir çatışmada ağır yaralanarak Nazilerin eline geçen Bonenkamp, kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Bu kayıp, Schaft üzerinde derin bir etki bıraktı. Aynı yıl bir arkadaşına yazdığı mektupta Bonenkamp için şu ifadeleri kullandı: Arkadaşım hakkında kötü düşünme, o harika davrandı. Keşke böyle insanlar daha çok olsaydı. O, hayatımda tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Bunu unutma; bu çok önemli.
Savaşın sonuna yaklaşılırken Schaft, tüm baskılara rağmen faaliyetlerini sürdürdü. 21 Mart 1945’te yeraltı gazetesi De Waarheid’ı dağıtırken tutuklandı. Kimliği tespit edilen Schaft, günler süren ağır sorgulamalara rağmen direnişçilere dair hiçbir bilgi vermedi. Nazi yetkililerinin kadınların infaz edilmeyeceğine dair güvencelerine karşın Hannie Schaft, 17 Nisan 1945’te, işgalin sona ermesine haftalar kala, Bloemendaal yakınlarındaki kum tepelerinde kurşuna dizilerek idam edildi.
Hannie Schaft’ın mücadelesi yalnızca bireysel bir direniş hikâyesi değildir. O, faşist işgale karşı örgütlü direnişin ve baskı ile adaletsizliğe karşı mücadele ederken hayatını kaybeden binlerce insanın simgelerinden biri olarak tarihteki yerini korumaktadır.
Direnişin anması
Savaşın ardından cesareti ve direnişteki kararlılığıyla öne çıkan, “kızıl saçlı kız” olarak anılan Hannie Schaft kısa sürede Hollanda direnişinin en önemli sembollerinden biri hâline geldi. Ancak savaş sonrası dönemde komünistlerin direnişteki rolünün nasıl hatırlanacağı siyasi tartışmaların konusu oldu.
Bazı çevreler, Hollanda Komünist Partisi’nin (CPN) direnişteki etkisinin geri planda bırakıldığını ve bu mirasın yeterince görünür kılınmadığını savundu. Bu tartışmalar yalnızca direnişin aktörlerine dair değil, aynı zamanda faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin nasıl yorumlandığına ilişkin daha geniş bir tarihsel değerlendirmeyi de beraberinde getirdi.
1951 yılında dönemin Başbakanı Willem Drees liderliğinde kurulan koalisyon hükümeti döneminde Hannie Schaft için düzenlenmek istenen bir anma töreninin yasaklanması dikkat çekici bir gelişme olarak kayda geçti. Anmaya katılmak isteyen, aralarında çok sayıda eski direnişçinin de bulunduğu binlerce kişi geniş güvenlik önlemleriyle karşı karşıya kaldı.
Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.
/././
1 Mayıs’ın doğrusu yanlışı -Aydemir Güler-
Bu mücadeleler ve benzerleri, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının şimdilik ortak vicdanını inşa ediyorlar. Gerisinin gelmesi, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin büyümesi, solun toplumsal bir güce erişmesi engellenemez. Ve elbette her şey emekle başlar…
Türkiye’nin, içeriden çok hissedilmeyebilen, uzaktan bakanları ise şaşırtan bir özelliği vardır. Daha doğrusu var-dı…
1 Mayıs’larda su yüzüne çıkardı bu özellik. O gün sergilenen canlılığı, heyecanı, gerilimi, kitleselliği görenler, merak edip öncesinde ve sonrasında sınıf mücadelesinin seyrine göz atarlarsa, aradaki çelişkiyi açıklamakta zorluk çekerlerdi!
Öncesinde ve sonrasındaki hareketsizlik, o 1 Mayıs haberlerinin gerçekten Türkiye’ye ait olup olmadığı konusunda bile kuşku yaratabilir, uzaktan gözlemcilerde!
Biz, genellikle içeride bunu çok hissetmeyebiliyoruz... Emeğin gününün hakkınca kutlanması için sol canı gönülden emek harcamış oluyor çünkü. Emeğimizden, onca uğraşla ortaya çıkarttığımız “bir günlük ürünümüzden” kuşku duymaya yanaşmayız çoğunlukla. Nasılsa, elbette ertesi yıl daha iyisinin yapılması için daha çok çalışacağızdır...
Ortaya çıkan tablonun geri kalan 364 günle arasındaki tuhaf uyumsuzluğa takılırsanız, “iyi de neye yaradı” diye sorma tehlikesine bile düşebilirsiniz. Bu sorunun ele aldığı konu değil, ama kendisi yanlıştır.
1 Mayıs’ın kendine has, kendisiyle sınırlı bir gün olarak kalmaması, sınıf mücadelesinin bütününe güç katması için ilk yapılması gereken “emek vermektir.” Hiçbir şey yoktan var olmadığı gibi, hiçbir şey de yok olmaz; en ufak katkı bile boşa gitmez. “Değdi mi” sorgulaması enerji emmekten başka işe yaramaz!
Ancak konu doğru sorularla ele alınmadığında, zamanla 1 Mayıs’ın sınıfımızın genel durumunu aşan canlılığından da eser kalmayabilir. Daha doğrusu, bu, artık bir olasılık değil. Bugün geldiğimiz nokta tam da budur. Türkiye 1 Mayıs’ının, uzaklardan bile ayırt edilen parlaklığını yitirdiğini kabul etmek durumundayız.
* * *
Parlaklık yitimi, sözcüklerin içerdiğinden farklı olarak hepten negatif bir değerlendirme sayılmasın. Yanıltıcı yansıların varlığını yitirmesi, 1 Mayıs’ın emekçi örgütlülüğüne dayanan, bu örgütlülüğü derinleştiren, politik değeri yüksek bir öze oturtulması için verilen uğraşın daha fazla önemsenmesi için pekâlâ bir fırsat olabilir.
En gevşek, en dış çemberden başlarsak, 1990’larda DİSK’e paydaş olmayı deneyen sağcı konfederasyonlar 1 Mayıs’ı Anadolu kentlerinde gezdirerek önemsizleştirmeyi meslek edindiler. Onlar gideli beri organizasyonun merkezine yerleşen, DİSK’in diğer kurumsal ortaklarının bir anlamı varsa bile, o anlam alana yansımıyor! Tarihten aldığı meşruiyeti, sorumsuz bir mirasyedi edasıyla harcayan DİSK ise artık protestoların muhatabı oluyor…
Gelelim “fırsat”a… Bu üzücü tablo yalnızca 1 Mayıs’ı emekçi halkın, işçi sınıfının örgütlülüğünün yükseltilmesi ekseninde ele alan bir dinamik yoksa devam eder. Ama böyle bir dinamik var! Öyleyse tablo geçici olmaya mahkûmdur.
Dinamikten TKP’yi kast ettiğim açıksa da, eklemeliyim, böyle bir uğraşın solda başkalarını da etkilememesi düşünülemez. Yıllardır 1 Mayıs alanlarına sendikaların taşıyabildiğinden daha kalabalık ve daha gayretli emekçi kortejleriyle giren sol partilerin, “reklam kampanyalarında” ısrar etmeleri giderek zorlaşacaktır. 1 Mayıs’ı bir örgütlenme seferberliğine dönüştüren varsa, bu yolun takip veya taklit edilmesi de kaçınılmazdır.
* * *
Reklamın iyisi kötüsü olmaz denir, ama emekçilere dönük siyaset öyle bir piyasa değildir. Hamaset olsun diye söylemiyorum bunu… Sınıf siyaseti, emekçileri seyre, alkışa davetle olmaz. Hatta sadece bir buluşmaya çağırmakla da kalamaz. Sınıf siyaseti, emekçileri özne kılma güdüsüyle ayırt edilir.
Kritik nokta şu ki; işçi sınıfı ya öznedir, ya da sınıf niteliğini yitirmiş bir kalabalık. Yüzeyi “tarayan” bir popülizm ile sınıf siyaseti farklı düzlemlerdir. Popülizm emekçileri özne olmaya çağırmak yerine, “orta sınıf” denilen katmanları heyecanlandırır.
Türkiye’de birden fazla kere test edilmiştir ki, bu heyecan dalgası gelip geçici olmakta, geriye çekildiğinde bir şey bırakmamaktadır. Kalıcı olan, örgütlenmedir.
Ancak kolaycı, kısa devre bir yol sınıf mücadelesinde işlemez. Bizim konumuzda da, sendikal çöküşün alan boşaltarak, otomatik bir biçimde sınıf örgütlenmesine imkân sunmasını kimse beklememelidir. Çünkü aslında çöküş değil, değişim söz konusudur.
Aşağı yukarı geçen yüzyılın sonuna kadar, uluslararası komünist hareketin biçimlendirdiği “sınıf ve kitle sendikacılığı” gücünü örgütlülükten almakla kalmıyor, diğer akımları da peşinden gelmeye zorluyordu.
İlk sahne aldığında “çağdaş” sıfatı yakıştırılan günümüz ana akım sendikacılığı ise kitlesiz, ama kurumsaldır. Başkentlerde şatafatlı binalar, hükümet ve sermaye temsilcileriyle, daha iyisi uluslararası paydaşlarla oturulan masalar sendikacılara asıl karakterlerini kazandırmaktadır!
Ekonomik mücadele tanımı gereği egemen güçlerle pazarlık yapmaktır. Düzeni kökten değiştirmek, ücretli emek sömürüsüne son vermek ise gündeminin dışında, başka bir düzlemdedir. Ancak günümüzün sendikaları masadaki yerlerini emekçilerin mücadelesini söndürerek güvence altına alan bir ekol oluşturuyorlar. Bu ekolün özü, işçi sınıfını toplumsal hareketin temel aktörlerinden biri olarak değil, nüfusun dağıldığı sayısız alt-kimlikten biri olarak kabul etmeye dayanır.
Yine de, örneğin 1 Mayıslarda mecburen alana çıkılması, yani kitle faktörüne başvurulması kaçınılmaz olabilmekte, bu durumda da “yuh” seslerinin yükselmesi kaçınılmaz olmaktadır. Sendikacılar bu sesten değil, “hâlâ” alanlara çıkma zorunluluğundan şikâyetçi olsalar gerek.
Ancak alanların tümden “iptal edilmesinin” olanaksız olduğunu, 21.yüzyılın ilk çeyreği geride kalmışken, hepimiz çoktan görmüş olmalıyız. Yuhalamanın sorunu çözmediğini de…
Sınıf mücadelesi sömürü düzeninin karşısında bir emekçi örgütlenmesi şekillendirerek verilir. Biricik yol, tekrar olacak, politik örgütlenmenin ağırlığını arttırmaktır. Bu ağırlık kitlelerin dolduracağı bir kulvarı mutlaka yeniden açacak. Bu arada sözünü ettiğim zamane sendikacılığının emekçilerin hak mücadelesinin bütününü kapsaması, başkasına alan bırakmaması düşünülemez bile. İşçi sınıfımız bu düşünceyi kovan kavga örneklerine her hafta bir yenisini eklemeyi sürdürmektedir.
Yolun bu açıdan başlarındayız ve 1 Mayıs’ın aldatıcı parıltısının solmasına engel olamıyoruz. Yine de bilmeliyiz ki, çare 1976 ve 2010-2012 nostaljisinden veya diğer yıllara yayılan ağır bedellerin “romantize” edilmesinden geçmez.
* * *
Tarihimizi hatırlamak, hele önümüzdeki 1 Mayıs, büyük bir kırılmanın yaşandığı 1977’nin ellinci yıldönümüne denk geleceğine göre elbette zorunlu, hatta yararlıdır. Elbette tarihin içinden bir geleneği süzeceğiz ve yeni bir mücadele kültürünü ona referansla inşa edeceğiz. Romantikleştirmek ise burada saatleri geri sarmak anlamına gelir.
Böyle bir davranış toplumla, bugünün somut emekçileriyle birlikte nefes alıp vermeyi unutan, bu anlamda kapalı bir tarikata, sekte dönüşen solcu toplulukları tarafından benimsenebiliyor. Bunlar, solun bir daha toplumsal bir olgu haline gelemeyeceğini kabul etmiş ve kendilerini sınıf mücadelesinin dışına çıkartmışlar demektir.
Oysa gerçek hayatta madenciler yürümekte, haklarını almakta, köylüler direnmekte yağmacıları geri püskürtmekteler. Bu mücadeleler ve benzerleri, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının şimdilik ortak vicdanını inşa ediyorlar. Gerisinin gelmesi, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin büyümesi, solun toplumsal bir güce erişmesi engellenemez. Ve elbette her şey emekle başlar…
Not: Ortaklaşa dergisinin sekizinci sayısı Mayıs ayında çıktı. Yukarıdaki satırları, 1 Mayıs vesilesiyle işçi sınıfını konuşmaya yönelik bir çağrı sayın... Ama bu aralar bu konuyu ele almanın asıl ön koşulu, bana sorarsanız, dosya konusunu işçi sınıfı olarak belirleyen Ortaklaşa’dır. Bu köşe yazısının da, derginin benzersiz kapsam ve içerikteki dosya sayfalarına bir ek olarak kabul edilip öyle okunmasını dilerim.
/././
Öğrenci sayılarında mesleki-teknik liseler geriliyor, MESEM’ler yükseliyor!-Haluk İşler-
Mesleki-teknik ortaokullar, MESEM’ler ve mesleki-teknik liseler daha fazla çocuk ölmeden, yaralanmadan ya da istismara uğramadan derhal kapatılmalıdır. Spesifik mesleki-teknik eğitim süreçleri, 12 yıllık zorunlu temel eğitim sonrasına yani bireylerin reşit dönemine kaydırılmalı, sermayenin değil insanın refah ve mutluluğu öncelenerek yeniden kurgulanmalıdır.
Türkiye’de millî eğitim sistemi 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu çerçevesinde yapılandırılmıştır. Milli eğitim sistemi, örgün ve yaygın eğitim olmak üzere iki ana yapıdan oluşmaktadır. Örgün eğitim belirli bir yaş grubundaki bireyler için düzenlenmiş eğitim süreçlerini içerir. Türkiye’de zorunlu temel eğitim, 11 Nisan 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6287 sayılı Kanunla üç bölüme ayrılarak 12 yıla (4+4+4) çıkarılmıştır. Zorunlu örgün eğitim, ilkokul (4 yıl), ortaokul (4 yıl), ortaöğretim-lise (4 yıl) şeklinde kademelendirilmiştir. Ortaöğretim kademesi yani liseler, “genel”, “mesleki-teknik eğitim” ve “din öğretimine” dayalı programlarından oluşur.
Ortaöğretim düzeyinde mesleki-teknik eğitim, resmî ve özel örgün eğitim kurumlarında ve mesleki açık öğretim liselerinde verilmektedir. 2016 yılına kadar çıraklık eğitim merkezleri adı altında yaygın eğitim kurumları kapsamında olan mesleki eğitim merkezleri (MESEM), 02.12.2016 tarih ve 6764 Sayılı Kanunla, ilköğretime dayalı, zorunlu, dört yıllık, örgün mesleki-teknik ortaöğretim kapsamına alınmıştır. Ancak MESEM öğrencilerinin mesleki-teknik lise diploması alabilmeleri için fark derslerini tamamlama koşulu getirilmiştir. Resmî ve özel mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarında, “Anadolu meslek programı”. “Anadolu teknik programı” ve MESEM programı olmak üzere üç farklı program türü vardır.
Tablo 1’de yer alan çok programlı Anadolu liseleri (ÇPL), öğrenci sayıların az olduğu küçük yerleşim yerlerinde, personel ve fiziki olanaklardan daha verimli yararlanabilmek amacıyla, farklı ortaöğretim kurumlarının aynı çatı altında toplandığı liselerdir. ÇPL bünyesinde yer alan farklı lise türleri kendi öğretim programlarını uygularlar. Tablo 2’de mesleki-teknik lise programlarının sınıflara göre “alan” ve “dal” eğitimleri ile “staj” ve “işletmede beceri eğitimleri” gösterilmiştir. Alan, ortak özelliklere sahip birden fazla meslek dalını içeren meslek gruplarını; dal ise, bir meslek alanının altındaki uzmanlaşmaya dayalı iş kollarını ifade eder. Örneğin, “motorlu araçlar teknolojisi” bir alanı, “otomotiv elektromekanik”, “otomotiv boya”, “otomotiv elektrikçiliği” gibi alt uzmanlık kolları dalları oluşturmaktadır.
Anadolu teknik ve Anadolu meslek liselerinde öğrencilerin, 9. Sınıfa başlarken alan, 10. Sınıfa başlarken ise dal seçimi yapmaları gerekir. MESEM öğrencileri 9. Sınıfa başlarken doğrudan dal seçimi yaparak öğrenime başlarlar. Anadolu teknik lisesi öğrencilerinin 10. Sınıftan itibaren tatil dönemlerinde toplam 40 işgünü (320 saat) işletmelerde staj yapmaları gerekir. Anadolu meslek lisesi öğrencileri ise 12. Sınıfta ders yılı boyunca haftada 3 gün işletmede beceri eğitimi, 2 gün okulda eğitim görürler. MESEM öğrencileri, 9. Sınıftan itibaren seçtikleri dala uygun görülen işletmelerde haftada 4 gün beceri eğitimi, 1 gün okulda teorik eğitim alırlar. Uygulamada MESEM öğrencilerinin haftada 5 hatta 6 gün işletmede çalıştırıldıkları sıklıkla görülmektedir.
Türkiye’de çok uzun yıllardır bütün hükümetler eğitim politikalarında hep ortaöğretimde mesleki-teknik eğitimin payını arttırmayı hedeflediklerini dile getirmişlerdir. Bu hedef, %40 genel lise, %60 mesleki-teknik lise olacak şekilde adeta klişe bir formata büründürülmüş ama bu oranlar hiçbir zaman gerçekleştirilememiştir. Mesleki-teknik liseler daha çok orta ve düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip ailelerin çocuklarını gönderdiği okullar olmuştur. MESEM’lerin öğrenci kaynağını da yine yoksul ailelerin çocukları oluşturmaktadır.
Aşağıdaki Tablo 3’te, 2012-2013 ve 2024-2025 eğitim-öğretim yılları arasında mesleki-teknik liselerdeki; 2016-2017 ve 2024-2025 eğitim-öğretim yılları arasında MESEM’lerdeki öğrenci sayıları ve değişimleri verilmiştir. 2016 yılında ortaöğretim kapsamına alınan MESEM’lerdeki öğrenci sayıları için 2016-2017 eğitim-öğretim yılı başlangıç kabul edilmiştir. 2025-2026 verileri henüz Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerinde yer almamaktadır.
Tablo 3’teki öğrenci sayılarındaki değişimlere bakıldığında, 2012-2013 ve 2024-2025 eğitim-öğretim yılları arasındaki dönemde mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayılarının 2.269.651’den 1.010.481 gibi büyük bir kayıpla 1.259.170’e düştüğü görülmektedir. Mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayıları 12 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse yarı yarıya düşmüştür. Mesleki-teknik liselerdeki bu dramatik düşüşün tersine, MESEM’lerdeki öğrenci sayılarının özellikle 2018-2019 ve 2024-2025 eğitim-öğretim yılları arasındaki 6 yıllık dönemde yaklaşık 4,5 kat arttığı görülmektedir. 2016-2017 eğitim-öğretim yılında 95.667 olan MESEM öğrenci sayıları, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında 421.930’a ulaşmıştır.
Yukarıdaki tabloyu ortaya çıkaran nedenlerin başında Türkiye sermayesinin ve onun temsilcisi AKP iktidarının politika ve uygulamaları gelmektedir. AKP iktidarının özellikle ilk yıllarında, bazı sermaye gruplarının talepleri doğrultusunda mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayılarını arttırmaya yönelik politikalar geliştirdiği görülmüştür. Mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayılarının arttırılması talebi daha çok Koç Grubu gibi büyük sermaye çevrelerinden gelmiştir. AKP iktidarının bu talepleri karşılamak amacıyla, mesleki-teknik lise öğrencileri için, ücret, burs ve sigorta olanakları sağlamak; üniversiteye giriş sınavlarında daha önce mesleki-teknik lise mezunları için getirilen düşük katsayı uygulamalarına son vermek; organize sanayi bölgesi yönetimleri ve özel girişimcilerin mesleki-teknik lise açma ve yürütmeleri konusunda çeşitli teşvikler sunmak gibi bir dizi politikayı hayata geçirdiği görülmüştür. Ancak bütün bu teşviklere rağmen, mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayılarında, artmak bir yana Tablo 3’te görüldüğü gibi çok hızlı bir düşüş olmuştur. Bu durumu ortaya çıkaran en önemli nedenler şöyle özetlenebilir:
- Son yıllarda toplumun geniş kesimlerine yayılan, derin yoksulluk, işsizlik ve geçim sıkıntısı nedeniyle, birçok ailenin çocuklarının 4 yıllık lise eğitimi masraflarını karşılama gücünü yitirmesi,
- Mesleki-teknik liselere gidemeyen öğrencilerin MESEM’lere yönlenmesi/yönlendirilmesi ya da kayıt dışı çalışmaya mecbur kalması,
- Temel eğitim zorunlu olmasına rağmen bazı öğrencilerin, evlendirilme, tarikat, cemaat gibi paralel yapılara yönlendirilmesi gibi nedenlerle eğitim sistemi dışına çıkması/çıkarılması.
AKP iktidarı son yıllarda, küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) ucuz ve düşük nitelikli işgücü ihtiyacına yönelik yoğun taleplerini karşılamak amacıyla, MESEM’lerin yaygınlaştırılması ve buralardaki öğrenci sayılarının arttırılması için büyük çaba göstermiştir. MESEM’lerdeki öğrenci sayılarının artmasına neden olan bazı uygulamalar şunlardır:
- MESEM’ler 2016 yılında yapılan kanun değişikliğiyle, dört yıllık, örgün mesleki-teknik ortaöğretim kapsamına alınmış, fark derslerinin verilmesi koşuluyla MESEM öğrencilerinin lise diploması alabilmelerinin yolu açılmıştır. (Ancak MESEM öğrencilerinin bu yolla lise diploması alabilmeleri, içinde bulundukları ağır ve uzun saatlere dayalı çalışma koşulları ve mesleki-teknik ortaöğretim kurumlarında MESEM’lere yönelik fark dersleri programlarının genellikle açılmaması gibi nedenlerle fiilen neredeyse olanaksızdır).
- MESEM öğrencilerinin, yasal düzenlemeyle, 9., 10. ve 11. Sınıflarda asgari ücretin en az % 30’u, 12. Sınıfta ise asgari ücretin en az % 50’si kadar ücret almaları ve iş kazası, meslek hastalığı ve hastalık sigortası kapsamında sigortalanmaları zorunluluğu getirilmiştir. Son yıllarda artan hayat pahalılığı ve yaygın yoksulluk nedeniyle asgari ücretin % 30’una bile muhtaç duruma gelen ailelerin çocukları için MESEM’ler adeta zorunlu bir seçenek haline getirilmiştir. (MESEM öğrencilerine işletmeler tarafından belirtilen oranlar kadar ödenen ücretler, Devlet tarafından işletmelere geri ödenmekte ve öğrencilerin sigorta primleri yine Devlet tarafından karşılanmaktadır. Bu durumda Devlet, halkın çocuklarını, halkın parasıyla sermayeye sunulan bedava işgücü yığınları haline getirmiştir).
- Mesleki-teknik liselerin bünyesinde MESEM’ler açılmaya başlamış, okul yöneticilerinin yönlendirmesiyle mesleki-teknik lise öğrencilerinden MESEM’lere öğrenci kaydırılmaya başlanmıştır. Ayrıca organize sanayi bölgelerinin içinde MESEM açılması teşvik edilmiştir.
Tablo 3’teki verilere bakıldığında AKP iktidarının MESEM öğrenci sayılarını arttırmaya yönelik uyguladığı politikalarda “başarılı” olduğu görülmektedir. Türkiye sermayesinin istihdam yapısı ve AKP iktidarının yarattığı toplumsal ve ekonomik koşullar, MESEM öğrenci sayılarının artmasına ama buna karşılık mesleki-teknik liselerdeki öğrenci sayılarının azalmasına yol açmıştır.
Türkiye’de 2024 yılı itibarıyla KOBİ’ler, toplam girişimlerin %99,6’sını oluştururken, istihdamın %68,5’ini, cironun %44,1’ini ve katma değerin %41,2’sini sağlamıştır (https://ilkha.com…499878). Mikro işletme 0-9, küçük işletme 10-49 ve orta büyüklükteki işletme 50-249 yıllık çalışan istihdam eden işletmeleri ifade etmektedir (https://veriportali.tuik...metadata). İstihdamın %68,5’ine sahip KOBİ’lerin çok büyük bölümü, düşük katma değerli mal ve hizmet üretmekte, bu nedenle ucuz ve düşük nitelikli hatta hiçbir mesleki niteliğe sahip olmayan işgücü talep etmektedir. AKP iktidarının MESEM öğrenci sayılarının arttırılmasına yönelik çabalarının arkasında yatan en önemli gerekçe budur. Suriye, Afganistan, Irak, Asya Cumhuriyetleri gibi ucuz işgücü deposu olan ülkelerden gelen göçmenlere uygulanan açık kapı politikasının ana nedeni de budur. KOBİ’lerin dışında kalan büyük işletmelerin de, çoğunlukla Fordist üretime dayalı oldukları için istihdam profilinin önemli bir kısmını düşük ya da yarı nitelikli işgücü oluşturmaktadır. Bu yüzden büyük işletmelerin de orta ve yüksek nitelikli işgücüne olan ihtiyacı sınırlıdır.
Türkiye sermayesinin niteliksiz ya da düşük nitelikli işgücüne olan talebi giderek artmaktadır. Bu talep karşısında, MESEM öğrencileri, eğitim sistemi dışına çıkmış kayıt dışı çalışan çocuklar, göçmenler yeterli görülmemekte, ucuz işgücü yığınlarının daha da büyütülmesi hedeflenmektedir.
MEB, 15.02.2024 tarih ve 96820530 sayılı “Bölge Okulu, İhtisas, Sektör İçi ve Sektöre Entegre Özellikli Mesleki ve Teknik Ortaöğretim Kurumlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönerge” yayımlamıştır (https://mevzuat.meb...2212.pdf). Bu yönergeye göre mesleki-teknik liseler için, “bölge", "ihtisas", "sektör içi" ve "sektöre entegre" olmak üzere 4 yeni okul programı belirlenmiştir. MEB, Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü belirtilen yönergeye ilişkin yaptığı bir açıklamada şunları söylemiştir (https://www.meb...32728/tr): "Sektör içi okullarımız, üretim ve işletme teknikleri güncel ve sürekli gelişim içindeki büyük işletmelerin içinde açılacak. Öğrencilerimiz 9. sınıftan itibaren işletmenin içinde açılmış okulda eğitim alacaklar. Öğrencilerimiz, 9 ve 10. sınıf eğitimlerini işletmenin içindeki güvenli ortamlarda alacaklar, 11 ve 12. sınıfta ise o işletmenin üretim hattına öğretmenlerinin gözetiminde, usta öğreticilerinin nezaretinde dâhil olacaklar." Görüldüğü gibi, bu mevzuata dayalı olarak mesleki-teknik liseler işletmelerin içine taşınacak, öğrenciler 11. ve 12. Sınıftan itibaren üretim hatlarına sokulacaktır. Bu uygulamayla mevcut Anadolu meslek liselerinde sadece 12. Sınıfta olan işletmede beceri eğitimi 11. Sınıfta da yapılacaktır. Bu modelle mesleki-teknik liseler de MESEM’leştirilerek “yasal” ve “kurumsal” çocuk işçiliğini daha da arttıran kurumlar haline getirilmektedir. Açıklamada “işletmenin içindeki güvenli ortamlardan” söz edilmektedir. Staj ya da beceri eğitimi adı altında iş yerlerinde çalıştırılırken, ölen, yaralanan, sakat kalan ya da istismara uğrayan öğrenci sayılarının giderek artması, işletmelerin çocuklar için “ne kadar güvenli olduklarının” en somut göstergesidir. Mesleki-teknik liseler için getirilen yeni düzenlemenin bu okullardaki öğrenci sayılarının üzerinde nasıl bir etki yapacağını zaman gösterecektir.
Son günlerde zorunlu temel eğitim süresinin kısaltılmasına ilişkin görüşlerin daha fazla öne çıkarıldığı görülmektedir. Sistematik bir yaklaşımla gündeme taşındığı çok açık olan bu görüş ya da yaklaşımların arkasında da sermayenin ucuz işgücü talebinin ve bilimsel, laik ulusal eğitime karşı paralel yapıların olduğunu tahmin etmek güç değildir. Zaten fiilen ortadan kaldırılmış olan zorunlu temel eğitimin yasal olarak da ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Zorunlu eğitimin kısaltılmasıyla daha erken yaşta sistem dışına çıkarılan çocukların potansiyel işgücü yığınlarına dâhil olmalarının istendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca zorunlu temel eğitimin kısaltılmasıyla, temel eğitim ile yükseköğretim arasında ortaya çıkacak boşluğun çocukların istihdama yönelmelerini kolaylaştıracağı da muhtemelen hesap edilmektedir.
Sonuç
Türkiye kapitalizmi, sermaye yapısı, üretim dokusu ve istihdam profili gereği daha çok, düşük nitelikli ve ucuz işgücü talep etmekte, aynı zamanda çalışanların ücret ve sosyal hak talepleri üzerindeki baskıyı arttırmak için yedek işgücü yığınlarını büyütmeyi amaçlamaktadır. AKP iktidarı da sermayenin amaçlarına hizmet eden mesleki-teknik eğitim politikalarını hayata geçirmektedir. Bu kapsamda, bir insanlık suçu olan çocuk işçiliğini yasal düzenlemeler kılıfıyla meşrulaştıran MESEM ve mesleki-teknik liselerle yetinilmemiş, mesleki-teknik eğitim ortaokullara kadar indirilmiştir. Mesleki-teknik ortaokullar, MESEM’ler ve mesleki-teknik liseler daha fazla çocuk ölmeden, yaralanmadan ya da istismara uğramadan derhal kapatılmalıdır. Spesifik mesleki-teknik eğitim süreçleri, 12 yıllık zorunlu temel eğitim sonrasına yani bireylerin reşit dönemine kaydırılmalı, sermayenin değil insanın refah ve mutluluğu öncelenerek yeniden kurgulanmalıdır. 12 yıllık zorunlu temel eğitim ise, bilimsel, laik, politeknik/polikültür/polisanat vb. içerikle bireyleri, bilgi (bilişsel), beceri (psikomotor) ve tutuma (duyuşsal) ilişkin genel yeterliliklerle donatarak yaşamın tüm alanlarına hazırlayan bir niteliğe kavuşturulmalıdır.
Kaynaklar
https://sgb.meb.gov.tr/www/resmi-istatistikler/icerik/64 (Erişim: 15.04.2024)
https://ilkha.com/ekonomi/tuik-girisimlerin-yuzde-996-si-kobi-499878 (Erişim: 08.05.2026)
https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54054/metadata (Erişim: 08.05.2026)
https://mevzuat.meb.gov.tr/dosyalar/2212.pdf (Erişim: 08.05.2026)
https://www.meb.gov.tr/meslek-liseleri-icin-istihdam-odakli-yeni-progra… (Erişim: 08.05.2026)
/././
İsviçre’de '10 milyon' referandumu: Göçmen düşmanlığıyla gerçek sorunlar gizleniyor -Ali Üregen-
Aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin desteklediği “10 milyonluk İsviçre’ye hayır” girişimi 14 Haziran’da referanduma sunulacak. Nüfus artışını göçmenlere bağlayan öneri, serbest dolaşım anlaşmasının geleceğini de tartışmaya açarken, asıl sorunun göç değil gelir adaletsizliği, konut krizi ve emek sömürüsü olduğu gerçeği düzen sahiplerince gizleniyor.
İsviçreliler 14 haziran 2026 tarihinde yine bir referanduma hazırlanıyor.
Aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin (SVP/UDC) desteklediği “10 milyonluk İsviçre’ye hayır” girişimi, ülkenin daimi yerleşik nüfusunun 2050’ye kadar 10 milyonu aşmamasını hedefliyor. Öneri, 14 Haziran’da halk oylamasına sunulacak.
Öneriye göre İsviçre nüfusu 9,5 milyonu aşarsa hükümetin göçü sınırlamak için önlemler alması gerekecek. Bu önlemler arasında sığınma ve oturum kurallarının sıkılaştırılması ile nüfus artışını etkileyen uluslararası anlaşmaların yeniden müzakere edilmesi bulunuyor. Nüfusun 10 milyona ulaşması halinde ise İsviçre’nin AB ile 20 yılı aşkın süredir yürürlükte olan serbest dolaşım anlaşmasından çekilmesi gündeme gelebilecek.
Doğrudan demokrasi görüntüsünün ardında korku siyaseti
İsviçre yıllardır dünyaya “doğrudan demokrasi” modeli olarak sunuluyor. Referandumlar üzerinden halkın yönetime katıldığı, herkesin söz hakkına sahip olduğu anlatılıyor. Dışarıdan bakıldığında bu tablo gerçekten de düzenli, medeni ve örnek bir sistemmiş gibi görünebilir. Ancak işin perde arkasına bakıldığında başka bir gerçek ortaya çıkıyor: Halkın iradesi çoğu zaman siyasal manipülasyonlarla yönlendiriliyor, toplum korkular üzerinden kutuplaştırılıyor ve gerçek sorunların üzeri bilinçli biçimde örtülüyor.
Bugün İsviçre’de tartışılan “nüfusu on milyonla sınırlama” meselesi de tam olarak böylesi bir siyasi mühendislik örneğinden başka bir şey değildir. Sanki ülkenin bütün sorunlarının kaynağı göçmenlermiş gibi bir hava yaratılıyor. Kiraların yükselmesi, sağlık sistemindeki kriz, ulaşım sorunları ya da hayat pahalılığı; hepsi yabancılara bağlanıyor. Böylece sermayenin yıllardır uyguladığı sömürü politikaları görünmez hale getiriliyor.
Sermaye göçmen emeğine muhtaç, sağ siyaset göçmeni hedef gösteriyor
Oysa kapitalizmin temel yasası değişmemektedir: Sermaye her zaman ucuz emek ister. Bugün İsviçre ekonomisinin ayakta kalabilmesi için de göçmen işçilere ihtiyaç vardır. Fabrikalarda, inşaatlarda, hastanelerde, restoranlarda, temizlik sektöründe çalışan binlerce emekçi olmasa bu sistem bir gün bile dönmez. Ama aynı düzen, işine geldiğinde göçmeni “ekonomik ihtiyaç”, işine gelmediğinde ise “tehdit” ilan ediyor. Bu tam anlamıyla ikiyüzlü bir siyasettir.
SVP/UDC'nin yıllardır yürüttüğü yabancı düşmanı propaganda da bu düzenin en kirli araçlarından biridir. Korku siyasetiyle oy topluyorlar. İnsanların öfkesini gerçek sorumlulara değil, en kırılgan kesimlere yönlendiriyorlar. Çünkü sermaye düzeni çok iyi biliyor: Halk patronları sorgulamaya başladığı gün, gerçek tartışma başlayacaktır.
Asıl sorun nüfus değil gelir adaletsizliği
İsviçre’nin temel sorunu nüfus artışı değildir. Asıl sorun gelir adaletsizliğidir. Aynı işi yapan insanların farklı ücretlerle çalıştırılmasıdır. Gençlerin ev kiralayamaz hale gelmesidir. Emeklilerin yaşam maliyetleri altında ezilmesidir. Kadınların hâlâ erkeklerle eşit ücret alamamasıdır. Milyarlar kazanan şirketler, vakıflar vergi oyunlarıyla yasal olarak korunurken, emekçilerin her geçen gün biraz daha fazla yoksullaştırılmasının üzeri perdeleniyor.
Referandumun 14 Haziran’a denk gelmesi tesadüf mü?
Daha da dikkat çekici olan ise referandum tartışmasının 14 Haziran’a denk getirilmesidir. 14 Haziran İsviçre’de kadın hareketinin tarihsel mücadele günüdür. Kadınların eşit işe eşit ücret, insanca çalışma koşulları ve toplumsal eşitlik talep ettiği bir gündür 14 Haziran. Böyle önemli bir toplumsal mücadelenin gölgesine göçmen karşıtı bir referandum tartışmasının yerleştirilmesi elbette sıradan bir tesadüf olmasa gerek. Bu aynı zamanda kadınların ekonomik ve sosyal hak mücadelelerini görünmez kılma girişimlerinin bir parçasıdır.
Çünkü düzen siyaseti çok iyi bilir: Halkın gerçek sorunları konuşulursa, patronların saltanatı sorgulanır. O nedenle sürekli yeni düşmanlar yaratılır. Bazen göçmenler, bazen mülteciler, bazen yoksullar hedef gösterilir. Ama hiçbir zaman bankaların serveti, şirketlerin açgözlülüğü ya da patronların sömürüsü tartışılmaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey nüfusu sınırlamak değil; sömürüyü sınırlamaktır. İnsanları milliyetine göre ayırmak değil; emeğin ortak çıkarlarında buluşturmaktır. Gerçek demokrasi sandıkta korku üretmek değil, halkın insanca yaşayabileceği eşit ve adil bir düzen kurabilmektir.
Sol partiler ve sendikalar: Ekonomi göçmen emeğine bağımlı
Sol partiler, işçi sendikaları, İsviçre ekonomisinin birçok sektörde göçmen işçilere bağımlı olduğunu, hastanelerde, yaşlı bakım evlerinde, ulaşımda ve hizmet sektöründe çalışan binlerce yabancı emekçilerin ekonominin önemli bir parçası olduğuna vurgu yapıyorlar. Kısacası sol partiler ve işçi sendikaları, nüfusun "on milyon" ile sınırlandırılmasını, yabancı düşmanlığına dayalı bir korku siyaseti yaratarak olarak değerlendiriyorlar.
Sağcı partiler göçün sınırlandırılmasını istiyor
Sağcı partiler, özellikle SVP/UDC, göç politikalarının ciddi şekilde sınırlandırılmasını savunuyor. Nüfus artışının altyapı, konut ve çevre üzerinde baskı yarattığını ileri sürüyor. İsviçre’nin “kontrolsüz büyümemesi” gerektiğini ve sıkı kota ile limitlerin gerekli olduğunu iddia ediyor.
Patron örgütleri: Göçmen emek gelsin, sosyal yük gelmesin
Patron örgütleri ve işveren sendikaları ise keskin göç politikalarıyla ekonominin zarar göreceğini, gevşek ve değişebilir politikalarla iş sektöründe rekabete darbe vuracak durumlara dikkate uzak durulmasını söylüyorlar. Yani patronlar özet olarak genç göçmenler gelsin ama farklı yöntemlerle İsviçre'ye yaşlı nüfusun gelmesi engellensin demek istiyorlar.
Patron sendikaları ise, vatandaşlığa alımlar zorlaşsın, aile birleşimi daha da zorlaşsın, insani anlamda yaşlı kesimlerin iltica taleplerine ciddi sınırlamalar getirilmesin demek istiyorlar.
/././
Berlin'de '9 Mayıs' öncesi Kızıl Ordu sembollerine yasak
Berlin polisi, 9 Mayıs Zafer Bayramı kutlamaları öncesinde Sovyet bayraklarını ve Kızıl Ordu sembollerine karsi yasaklar getirdi. Karar, Avrupa'da yükselen anti-komünizm tartışmalarını ve "tarihin yeniden yazılması" eleştirilerini beraberinde getirdi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği tarafından mağlup edilmesinin 81. yıl dönümü yaklaşırken, Berlin yönetimi tartışmalı bir karara imza attı. Berlin polisi tarafından yayımlanan idari emirle, 8 ve 9 Mayıs tarihlerinde kentin önemli Sovyet savaş anıtlarının çevresinde Sovyet bayrakları, askeri amblemler ve Kızıl Ordu ile özdeşleşen marşların kullanımı yasaklandı.
Yasak kapsamı ve gerekçeler
Yasak kararı; Treptow, Mitte (Tiergarten) ve Pankow’daki Sovyet anıtlarını ve çevresini kapsıyor. Polis yetkilileri, bu sembollerin Ukrayna savaşı bağlamında "farklı bir anlam kazandığını" ve Ukraynalı mülteciler için "korkutucu" olabileceğini savunuyor. Yasaklılar listesinde sadece Rusya Federasyonu bayrakları değil, doğrudan Nazi Almanyası’nı mağlup eden Sovyetler Birliği’ne ait orak-çekiçli bayraklar, askeri üniformalar ve hatta ünlü "Kutsal Savaş" (Svyashchennaya Voyna) marşı da yer alıyor.
Tarihsel çarpıtma
Berlin’deki bu anıtlar, nazizm’e karşı kahramanca savaşırken hayatını kaybeden yüz binlerce Kızıl Ordu askerinin mezarı olduğu hatırlatıyor. Ayrıca Avrupa Birliği’nin genel politikasıyla uyumlu olan bu yasaklar, komünizm ile nazizm’i bir tutma ve faşizme karşı kazanılan zaferi Sovyet kimliğinden koparma çabasıdır. Sovyetler Birliği'nin savaşı kazanmak için verdiği insan kaybının, bugün güncel siyasi tartışmalar uğruna görmezden gelinmektedir.
Anıtlar abluka altında
9 Mayıs’ta her yıl binlerce kişinin çiçek bırakmak için ziyaret ettiği Treptow ve Tiergarten’daki devasa Sovyet anıtları, bu yıl da polis kordonu ve sıkı denetimler altında olacak. Alman makamları, anma törenlerinin çatışmasız geçmesini hedeflediklerini belirtirken, pek çok kesim bu durumu hafıza kırımının bir parçası olarak değerlendiriyor.
Berlin polisinin bu kararı, geçtiğimiz yıllarda da mahkemeye taşınmış ancak güvenlik gerekçeleriyle benzer kısıtlamalar sürdürülmüştü. 2026 yılındaki bu genişletilmiş yasak, Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı mirasına dair süregelen ideolojik savaşın yeni bir perdesi olarak görülüyor.
***
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder