BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ocak 2026-

Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez -Özge Güneş- 

2026’ya Karakas’ta patlama haberi ve Maduro ile eşinin kaçırılması haberiyle başladık. Kısa süre içinde kentin sokaklarında “Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!” sözleri duyulmaya başlandı. Latin Amerika’nın yarım yüzyılı aşan siyasal hafızasının taşıyıcısı ve özeti olan bu slogan ilk kez Şili’de, Allende hükümetini savunan kitlelerin dilinde tarih sahnesine çıkıyor.

Esasen Kolombiyalı Jorge Eliécer Gaitán’ın bir konuşmadan türediği ifade edilir. Fakat sözlerin bunca yaygınlaşmasında onu bir şarkı olarak besteleyen Sergio Ortega Alvarado’nun payı büyük. Bugün bu şarkı, bu slogan, darbelerle, abluka ve işgallerle yoğrulan Latin Amerika coğrafyasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir pusula haline gelmiş durumda. Karakas sokaklarında ilk duyulan söz olmasının nedeni de bu.

Trump yönetimi saldırıyı “narkoterörle mücadele” olarak sunsa da bu yalanın karşılık bulmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Venezuela halkı yaşananların nicedir hazırlanılan kuşatmanın yeni bir aşaması olduğunu biliyor. Sadece Venezuela halkı da değil, tüm dünyanın sokakları bu yalanı haykırıyor. Hatta en samimiyetsiz Avrupa liderleri dahi, mış gibi yapmak için bile işin narkoterör kısmına girmiyorlar. Maduro’nun şahsından memnun olmadıklarını söyleyip, ‘Demokrasi kuracağız’ diyorlar.

Zira tüm bu süreçte en ibretlik anlardan biri de Trump’ın kameraların karşısına çıkıp Venezuela’da elde edilecek “muazzam ölçekteki zenginliğin” bir kısmının Venezuelalılara, bir kısmının ülke dışında yaşayan Venezuelalılara ve bir kısmının da ABD’ye “geri ödeme” (reimbursement) olarak gideceğini söylemesiydi… Demokrasi perdesi de böylece bir seferde indirilmiş oldu.

SIRADA KÜBA MI VAR?

ABD’nin Venezuela’ya dönük ablukası sadece Karakas’ı da hedeflemiyor. Trump yönetimi Maduro’yu neden kaçırdıklarını anlattıkları basın toplantısı boyunca Meksika’ya “bir şey yapılması gerekecek” minvalinde konuştu, Kolombiya’ya gözdağı verdi, Küba’yı ise “zaten çöken” bir ülke olarak resmetti ve “oradaki insanlara yardım etmek istiyoruz” dedi.

Burada Küba’nın felaket durumda olduğu yönündeki söylemler tesadüfi değil, politik kurgunun temel çerçevesini oluşturuyor. Keza Wall Street Journal’ın 21 Aralık tarihli haberinde de böyle deniyordu. Haber, ABD’nin Venezuela petrol akışını sıkıştırmasının Küba’yı çöküşe doğru ittiğini söylüyordu. Yani Küba, doğrudan hedef alınmadan önce çökmüş ülke anlatısına hazırlanıyor.

SALDIRININ KÖKENİ 2001

Bu çatışmanın kökeni Hugo Chávez ile başlıyor. Chávez, 1998’de iktidara geldiğinde, Venezuela 1990’lar boyunca IMF programlarıyla kemer sıkmaya zorlanmış, petrol gelirleri dar bir elit tarafından paylaşılmış, toplumsal eşitsizlik derinleşmişti ve Chávez’in temsil ettiği Bolivarcı dönüşüm bu Amerikancı düzene meydan okuyordu.

2001’de çıkarılan Organik Hidrokarbonlar Yasası bu meydan okumanın somut ifadesiydi. Yasa, petrol ve doğalgaz rezervleri üzerindeki devlet mülkiyetini yeniden tesis ediyor, petrol gelirlerini kamusal kullanımın merkezine yerleştiriyordu. Bu gelirlerle sağlık, eğitim, gıda ve barınma alanlarında geniş ölçekli sosyal programlar hayata geçiriliyordu. ABD’nin Venezuela ile sorunu tam da burada başladı. Sorun petrolün kamucu denetimiydi.

ABD 2002’de Chávez’e karşı bir darbe girişimi örgütledi. Chávez kaçırıldı ve ardından yeni bir yönetim ilan edildi. Ancak yüz binlerce insan sokaklara çıktı ve darbe başarısız oldu. Chávez birkaç gün içinde görevine döndü. ABD’nin 2019’da Maduro’ya karşı desteklediği rejim değişikliği de başarısız oldu.

DEMOKRASİ SOKAKTA KURULUR

3 Ocak saldırısı, klasik emperyalist mantığın yeni bir eşiğini temsil ediyor. Trump “ülkeyi biz yöneteceğiz” sözleriyle Venezuela’yı bir ganimet olarak gördüğünü açıkça ilan etti. Demokrasi, hukuk ya da uyuşturucuyla ilgili bütün söylemler bu cümlenin yanında hükmünü yitirdi.

Ancak Latin Amerika’da demokrasi, çoğu zaman Batı’nın ihraç etmeye çalıştığı biçimiyle değil, ona karşı kurularak savunuldu. Bu nedenle belirleyici olan sokakta yükselen ses olacak. Bu ses, Venezuela’da siyasetin, Batı demokrasilerinin aksine örgütlü halk müdahalesiyle, sokakta kurulan bir süreç olduğunu bir kez daha kanıtlayacaktır.

/././

Çetelerin kız çocuğu üyeleri -Ayça Söylemez- 

Daltonlar’ın ardından hasımları Casperlar çetesiyle ilgili iddianame de hazırlandı. Takribi bin sayfalık iddianamede suç olduğu iddia edilen eylem sayısı 116.

ROKETATAR

Soruşturma kapsamında ele geçirilenler arasında SIG Sauer, Glock, XD Elite marka tabancalar, AK-47 (kalaşnikof) ve MP5 marka tüfekler var.

Silah konusunda en dikkat çekici olan, bir örgüt üyesinin haraç almak için tehdit ettiği kişiye gönderdiği fotoğrafta bir roketatarın da görünmesi…

İddianamede, “örgütün eylemlerde kullanmak üzere silah bulmakta zorluk çekmediği” değerlendirmesi yer alıyor.

ULUSAL ÇAPTA

Örgütün başta Bahçelievler’in Şirinevler Mahallesi çevresinde ve Küçükçekmece ile Bağcılar ilçelerinde eylemler gerçekleştirdiği tespit edilmişse de iddianamede eylemlerin “ulusal çapta” olduğundan bahsediliyor. Beykoz, Beşiktaş gibi ilçelerden esnaflar da kendilerinden haraç istendiği iddiasıyla iddianamede müşteki olarak yer alıyor.

Maraş’ta işlenen bir cinayetin de yer aldığı iddianamede, ifade veren bazı zanlıların Çanakkale, Kütahya, Diyarbakır, Muğla gibi farklı illerden iş vaadiyle İstanbul’a getirildikleri yönündeki beyanları yer alıyor: “…‘Bu yaşanılanlardan dolayı çok pişmanım ben kaynak ve elektrik işi için İstanbul’a geldim bu işlerin olduğunu bilseydim asla gelmezdim...’ şeklinde beyanda bulunduğunun anlaşıldığı, bu kapsamda yapılan değerlendirmede örgütün eylemlerde kullanmak üzere üye temininde işsiz, paraya ihtiyacı olan ve genç yaştaki bireyleri kullandığı anlaşılmıştır.”

İddianamede, cezaevinden çıkan ve paraya ihtiyacı olan kişilerin de para ve barınma karşılığında örgüt içerisine alındığı ve eylemlerde kullanıldığı tespiti de yer alıyor.

ÇİRKİNLER, AYAZLAR

Casperlar’ın Çirkinler çetesiyle sık sık ortak hareket ettiği belirtiliyor: “Örgütün lider ve yönetici kadrolarının yurt dışı menşeli numaralardan yağma amacı ile müştekileri arayarak ‘Çirkinler ve Casperlar adına arıyorum’ şeklinde kendilerini tanıttıkları, adı geçen örgütlerin eylem ve fikir birlikteliği içerisinde hareket ettiği anlaşılmıştır.”

Yine Ayaz Kardeşler çetesiyle de zaman zaman ortak eylem yaptıkları ifade ediliyor.

KIZ ÇOCUKLARI

Eylemlerde kullanıldığı söylenen en beklenmedik kişi ise tetikçi olduğu ileri sürülen bir kız çocuğu.

Suça sürüklenen çocuk olarak iddianamede yer alan Ö.K.’nin savunmasından: “Casperlar grubundan olan ve mahalleden tanıdığı Ahmet Cangi'nin kendisine Daltonlar suç örgütüne gözdağı vermek amacı ile pankart açacaklarını söylediğini, pankartta ‘Bu mahalleye Daltonlar ve yandaşları giremez, giren bedelini en ağır şekilde öder - Casperlar’ şeklinde yazının bulunduğunu, pankartın etrafında kalabalık gözükmek amacı ile kendisinin de fotoğrafa girdiğini, fotoğraf sırasında maske taktıklarını, fotoğrafı örgütün sosyal medyada paylaştığını, Ahmet Cangi'nin yaklaşık 1 ay önce Deren Su isimli kız tarafından Daltonlar isimli örgütün yönlendirmesi sonucunda öldürüldüğünü, Deren Su isimli kişinin söz konusu iş için 1,5 milyon para aldığını duyduğunu, Ahmet Cangi'nin öldürülmesi nedeni ile taziye mesajı yayınladığını…”

Yapılan araştırmada, Casperlar üyelerinden Ahmet Cangi’nin 22 Ocak 2025’te Soğanlı Mahallesi, Setüstü Sokak üzerinde öldürüldüğü tespit ediliyor.

GPRS’Lİ BASKIN

İddianamede kadın/kız çocuğu üyelerin, rakip çete ile bağlantı kurup üzerlerinde taşıdıkları GPRS cihazları ile yer tespiti yapılmasını sağladıkları belirtiliyor:

“Sezer Kaya’nın öldürülmesi olayında Casperlar silahlı suç örgütü lider ve yönetici kadrosunun Daltonlar silahlı suç örgütü üyelerinin kalmış oldukları hücre evlerini tespit edebilmek amacı ile Daltonlar silahlı suç örgütü üyeleri ile temas kurmaları yönünde örgüt üyesi kadın şahıslara talimat verdikleri, hasım grup örgüt üyeleri ile temas kuran örgüt üyesi kadın şahısların üzerlerine GPRS yerleştirerek Daltonlar silahlı suç örgütünün kullanımında bulunan hücre evlerini tespit ettikleri anlaşılmıştır.”

Bu cinayette Daltonlar üyesi O.S. ile duygusal yakınlık kurduğu belirtilen kız çocuğu A.A.’nın hücre evine gönderildiği, hücre evinden ayrılırken evin dış kapısını açık bıraktığı, Casperlar üyelerinin de ardından eve girerek silahlı saldırıyı gerçekleştirdiği ifade ediliyor. İddianamede, A.A.’nın yakalanması amacı ile yapılan aramalarda “GPRS ve yer tespit cihazı ele geçirildiği” bilgisi yer alıyor.

Yine bir kız çocuğunun faili olduğu ileri sürülen Ahmet Cangi cinayetinin de buna misilleme olarak işlendiği çete mensuplarının hesaplarından paylaşılıyor.
İddianamede çetelerin çocukları nasıl “örgüt üyesi” yaptığına dair birçok bilgi ve değerlendirme de yer alıyor, başka bir yazının konusu olsun…

/././

Erdoğan keskin viraja girdi: Buz üzerinde zorlu yürüyüş -Yaşar Aydın- 

Suriye ve Orta Doğu merkezli dış politika, çözüm süreci, iç iktidar kavgaları ve yoksullaşan halkın giderek artan öfkesi... Erdoğan 2026’da sıfır hatayla ilerlemek zorunda. Birinde tökezlerse yerden kalkması zor görünüyor.

Türkiye, 2025 yılını rejimin hayatta kalma stratejisiyle düğümlenmiş bir şekilde geçirdi. Birçok sorun ve bu düğümlenmiş hâl 2026’ya da taşındı. İktidar için "idare etme" döneminde yol bitti, "varoluş krizi" dönemi başladı. Geçtiğimiz yıl boyunca tanık olduğumuz her hamle, aslında yaklaşan fırtınaya karşı kurulan derme çatma kalelerdi. Eğer 2026’da bu kaleler tahkim edilmezse ayakta kalmaları zor. Her koşulda 2026’nın, Erdoğan’ın siyasi kariyerindeki en dar boğazlardan geçeceği yıl olmaya aday olduğunu şimdiden söylemek mümkün.

TRUMP, İSRAİL VE SURİYE DENKLEMİ

Erdoğan’ın en güçlü göründüğü dış politika alanı, aslında en zayıf ve kırılgan olduğu başlıklardan biri. İktidar, bu alanda büyük oranda ABD’ye yaslanmış durumda. Özellikle Suriye’de Esad’ın devrilmesinden sonra Trump ve Tom Barrack tarafından deklere edilen bölgesel plan, Erdoğan’ın elini kolunu bağladı. Başkan Trump her fırsatta Erdoğan’ı öven konuşmalar yapsa da "ev ödevlerini" hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Suriye’de Kürtlerle iş birliği, İsrail ile iyi ilişkiler, İran’ı etkisiz kılma ve Doğu Akdeniz’de ABD çıkarlarını temsil etme gibi pek çok ağır başlık Erdoğan’ın masasına konulmuş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla bunun karşılığında da Barrack’ın "meşruiyet" diye özetlediği; iktidarda kalmak için destek sözü verildi.

Erdoğan bu başlıklarla ilgili çok fazla konuşmuyor; hatta kamuoyu önünde eski çizgiyi savunuyor gibi görünüyor. Ancak sahada yürüyen pratik, ABD’nin taleplerinin karşılandığını gösteriyor. ABD’nin Venezuela saldırısına karşı siyasal İslamcı çevrelerden ve iktidar cenahından gelen göstermelik tepkiler bile alınan bu yeni pozisyonu doğrular nitelikte. İplerin Trump ve Netanyahu’da olduğu bir dış politika, Erdoğan için ipte yürümekten farksız.

"TERÖRSÜZ TÜRKİYE" İLE MAKAS DEĞİŞECEK Mİ?

Devlet Bahçeli’nin 2025 boyunca yürüttüğü ve görüntü itibarıyla Erdoğan’ı arkasından sürüklediği "terörsüz Türkiye" söylemi, kuşkusuz ki Suriye’de yaşanan gelişmelerden bağımsız değil. Suriye’de oluşturulan kurguya paralel bir iş birliği Türkiye için de öngörüldü. Çok açık ki; Erdoğan ve Bahçeli’nin, yanlarına Öcalan’ı da alarak DEM’i iktidar cenahının yakınında tutacak yeni bir siyasal diziliş planladığı görülüyor. İmralı heyeti, Meclis komisyonu ve partiler arası ziyaretler şeklinde yürüyen süreç, neredeyse hiçbir somut çıktı üretmeden devam ediyor; anlaşıldığı kadarıyla böyle de ilerleyecek.

ABD ile kurulan ilişki ve bölgesel plana bakıldığında, Erdoğan ve Bahçeli için çok fazla seçenek de yok. Ancak sürecin varlığı ve Öcalan ile kurulan temaslar, bugüne kadar PKK karşıtlığı üzerinden konsolide olan AKP ve MHP tabanında fay hatları yarattı. Bu çatlakların büyüme ihtimali çok yüksek. Öte yandan sürecin somut çıktılarının olmaması, Kürt halkındaki soru işaretlerini güçlendiriyor ve Kürt seçmenin rejim karşısındaki konumunu değiştirmiyor.

Sonuç olarak; hem AKP hem MHP için yaklaşık 40 yıldır sürdürdükleri siyasetten vazgeçmek durumunda kalabilecekleri bir süreç tanımlandı. Onlar için zorunlu bir "otoban" olarak görünen bu yol çıkmaza girerse, Erdoğan’ın masayı bir kez daha devirme ihtimali bugünlerde daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Bununla birlikte Erdoğan’ın elinin, 2013 çözüm sürecinde olduğu kadar rahat olmadığı açık; artık atacağı her adımda ABD onayına ihtiyaç duyuyor. Bölgesel zorunluluklar ile kendi seçmeninin beklentileri arasındaki dikenli yolda yürümeye çalışacak.

VELİAHT SEÇİMİ KAVGAYI BÜYÜTTÜ

Erdoğan’ın en çok zorlanacağı konulardan biri de hem parti içindeki hem de MHP ile olan gerilimi idare etmek olacak. Geçen yıldan kalan en önemli gelişme; Erdoğan ailesi ve Saray cenahının veliaht olarak Bilal Erdoğan’ı seçtiğini zımnen deklere etmesiydi. Bilal Erdoğan sahnede daha çok göründükçe bu durum farklı hassasiyetleri tetiklemeye devam ediyor. Mesele tek başına Erdoğan’dan sonra kimin başkan olacağı olsaydı aşmak daha kolay olabilirdi; ancak konu, Erdoğan için tasarlanmış olan "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"nin o olmadan nasıl yürüyeceği sorusuna gelince MHP dâhil ittifakın tüm klikleri hareketleniyor. Bu durum, rejim tartışmalarını da içine alacak şekilde genişliyor.

Tarafların Erdoğan sonrasına dair mücadelede yer kapmaya çalışması işin doğasında var. Medyada, iş dünyasında ve parti kadrolarında yaşanan kavgalar bunun işareti. 2026, çok daha fazla operasyon ve dosya savaşına sahne olacak. MHP’nin geçen hafta dillendirdiği "yeni anayasa" tartışması da bu kavgadan bağımsız değil. MHP; seçimle gelecek iki başkan yardımcısı ve kabineye Meclis onayı önererek, aslında "yarı başkanlık" rejiminin kapısını aralamış oldu. MHP, "Bilal Erdoğan ile devam" diyenlere; "O iş o kadar kolay değil, bazı noktalarda uzlaşmamız lazım" mesajını şimdiden verdi. Erdoğan’a duyulan ihtiyaç şimdilik kavgayı sınırda tutsa da kum saati tersine işledikçe süreç daha da sertleşecektir.

HALKIN ÖFKESİNİ BASTIRMAK ZOR

Tüm bu başlıklar içinde biri var ki, her geçen dakika tek adam rejiminin sonunu hazırlıyor: Rejim artık halk nezdinde rıza üretemiyor. Giderek yoksullaşan, özgürlükleri elinden alınan ve geleceği çalınan milyonlar, iktidarla köprüleri attı. Yaklaşık altı yıldır kesintisiz süren yoksullaşma ve gelir adaletsizliğindeki devasa uçurum, sokakta büyük bir öfke biriktirdi. Milyonların "geçinemiyoruz" çığlığı, en üst perdeden konuşulan siyasi teorileri yerle bir ediyor.

TÜİK verilerinin bile gizleyemediği o gerçek; toplumun en zengin %20’sinin gelirin yarısına el koyduğu Türkiye fotoğrafı, öfkeyi daha da büyüttü. 2026, ekonomik şiddetin artık sadece bir geçim derdi değil, rejimin meşruiyetini kemiren en büyük siyasi kriz olduğu yıl olacak. Cebi boşalmış kitlelere "sabır" dışında bir şey söyleyemeyen Erdoğan için bu yıl hepsinden zor geçecek.

ÇÖZÜLME DÖNEMİ…

Erdoğan ve ekibi her gün güç gösterisi yapsa da iktidara geldikleri günden bu yana geçen 23 yılın en zayıf ve kırılgan anındalar. Tek adam rejimi, 2026’nın tamamını buz üstünde geçirecek. Her biri iktidar yıkacak devasa sorunlarla baş başalar. Tek bir hata bile mutlak yenilgiyi beraberinde getirebilir. Küçük bir tökezlemede ayağa kalkamayacaklarının kendileri de farkında.

Görkemli güç gösterilerinin arkasında çözülen bir iktidar ve halkın gözünde meşruiyetini yitirmiş bir rejim var. İktidar, 2026’yı muhalefet için katlanılması zor bir yıl haline getirmeye çalışsa da toplumsal muhalefet güçleri bu baskılara karşı deneyimli. 2026’da gerçek sınavı Erdoğan ve tek adam rejimi verecek.

/././

İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol -Özgür Gürbüz- 

Filmi biraz başa, son ABD seçimlerinin öncesine saralım. Petrol ve gaz şirketleri Donald Trump’ın seçim kampanyasına Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında 96 milyon dolar bağışladı. Rakibi Kamala Harris ise aynı sektörden sadece 10 milyon dolar alabildi. Doğrudan Trump’a verilen bağışın yanı sıra 243 milyon doları Kongre’ye lobi yapmak, 80 milyon doları da reklam kampanyalarını desteklemek için harcadılar. Temsilciler Meclisi’nden valilere kadar birçok farklı bağışı da eklenince miktar yarım milyar dolara (445 milyon dolar) yaklaşmıştı. Bu konuda detaylı bir rapor hazırlayan Climate Power adlı grup, gerçek rakamın açıklanmayan ve farklı yollarla aktarılanlar da hesaba katılırsa çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Özetle söylersek Trump ve arkadaşları, seçimi kazanmalarında büyük paya sahip petrol ve gaz şirketlerine borcunu ödemeye devam ediyor. Venezuela’ya yapılan saldırı ve ardından yaptığı açıklamalar, fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) şirketlerine yeni sahaların ve yeni ticaret kanallarının silah zoruyla, zorbalıkla hediye edileceğinin itirafı gibiydi.

Trump’ın fosil yakıt şirketleri adına çalışması aslında seçimden hemen sonra başladı. İklim krizini inkar eden Trump, aslında bunu bilimsel verileri ciddiye almayan biri olduğu için değil, iklim krizinden çıkışın fosil yakıtlarla vedalaşmayı gerektirmesi nedeniyle yapıyordu. İkisi bir arada olamazdı. Kömür, petrol ve gaza öncelik verip, rüzgar ve güneş enerjisine çocuksu argümanlarla her fırsatta saldırması onu destekleyen çıkar çevrelerine hizmet etmek içindi.

NASA’dan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne kadar birçok bilimsel çalışma yapan kurumun verilerine müdahale edildi. İklim kriziyle ilgili resmi internet sitelerinden bazı bilgiler çıkarıldı. “İklim krizi”, “çevresel adalet” veya “iklim değişikliği” kavramları, “iklim değişkenliği” veya “iklim değişimi” gibi iklimin değişmesinde insan etkisinin olmadığını ima eden başka kelimelerle değiştirildi.

Trump kabinesini de iklim krizinin finansörlerinden seçti. Çevre Koruma Dairesi’nin başına getirdiği Lee Zeldin, gaz ve petrol şirketlerinden 400 bin dolarlık bağış kabul etti. Enerji Bakanı koltuğuna oturtulan Chris Wright, ABD’de hidrolik kırılma yöntemiyle petrol ve gaz çıkaran (kaya gazı veya petrolü de deniyor) en büyük şirketlerinden Liberty Enerji’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Elbette o da iklim inkarcısı. Trump’ın, “iklim değişikliği histerisi, Amerika’daki işleri Meksika ve Çin gibi yerlere ihraç etmek için siyasi bir bahane” sözlerini sahiplenen Brooke Rollins Tarım Bakanı oldu. Paris Anlaşması’ndan çıkılmasını savunan biriydi.

Trump’ın Çin ile ilgili sözleri aslında iklim inkarcılığından fosil yakıt destekçiliğine uzanan politikalarının arka planını özetliyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında ilk 10 ülke arasında Venezuela birinci, İran üçüncü, Rusya sekizinci ve ABD 10. sırada. ABD’yle “işbirliği” içinde olmayan ülkeler dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 35’ine sahip. İran ve Venezuela’da durum değişirse ABD dolaylı da olsa dünya petrol rezervlerinin yüzde 95’ine yakınını kontrol edecek.

Küresel gaz rezervlerine bakıldığındaysa Rusya yüzde 24 ile zirvede yer alıyor onu yüzde 17 ile İran izliyor. İran’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği bir durumda dünya gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i Trump’ın kontrolüne geçebilir. İsrail’le birlikte Somaliland ve Yemen üzerinden ticaret yollarının kontrol edilmesi de işin bir başka ayağı. Trump’ın planının ilk bölümü bu.

İkinci bölüm ise Çin’le ilgili. Çin’in ciddi bir petrol rezervi yok, gaz rezervi de kendi talebini bile karşılayacak düzeyde değil, halihazırda talebin yarıya yakını ithalatla karşılanıyor. Çin bu yüzden enerji politikasında çok farklı bir yol izliyor. Hem rüzgar hem de güneş enerjisinde dünyadaki kurulu gücün yarıya yakını Çin’de. Haliyle Çin üretimde de her iki alanda lider. İklim kriziyle mücadelede güneş ve rüzgar enerjisinin öne çıkması Çin’in başka ülkelere güneş paneli ve rüzgar türbini satmasının da yolunu açıyor. ABD bu yarışta çok geride kaldı ve üretimde Çin’le maliyet ve kapasite yarışına girme şansı yok denecek kadar az. O yüzden de enerjide asıl oyuncunun petrol ve gaz olması işine geliyor. Böylece Çin’i hem elinde tuttuğu kaynaklarla sıkıştırabilecek hem de yenilenebilir enerjideki liderliğini boşa çıkaracak.

ABD’nin iklim müzakerelerini sabote eden, iklim inkarcılığını destekleyen tüm politikalarının Venezuela ve İran saldırılarıyla ilişkisi var. Fosil yakıt imparatorluğunda ABD önemli bir güce sahip ve daha da güçlenebilir. İklim krizini durdurma mücadelesinin ve fosil yakıtlardan vazgeçme hareketinin güçlenmesi ise dünyadaki dengeleri değiştirecek güce sahip.

/././

‘Asrın inşa ve ihyası’na makyajlı dokunuş -Gözde Bedeloğlu- 

6 Şubat depremlerinde ağır yıkım yaşayan kentlerin başında Hatay geliyor. Yirmi dört binden fazla can kaybının yaşandığı kentte yüz binlerce insan konteynerlerde kalmayı sürdürürken, barınmanın yanında eğitim ve sağlık hizmetlerinde yaşanan sıkıntılar da gündemden düşmeyen diğer önemli başlıklar…

***

6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde ve 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden yaklaşık iki ay önce Hatay’da, partisinin ilçe belediye başkan tanıtım toplantısında bir konuşma yaptı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı” dedi. 2019 seçimleri için de benzer bir konuşma yapmış; merkezi yönetim ile uyumlu olmayanların iflas edeceğini, seçimi alsalar bile yürütemeyeceklerini söylemişti. İstanbul seçimlerini üç kez kazanmış ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu bugün, ekibiyle birlikte Silivri’de.

***

31 Mart 2024 yerel seçimlerini Cumhur İttifakı adayı Mehmet Öntürk kazandı. 6 Şubat depremlerinin ikinci yıl dönümü olan 2025’e geldiğimizde Hatay’da barınmanın yanında eğitimde ve sağlıkta da sorunlar devam ediyordu. Bazı okul binaları kamu kurumları tarafından kullanılıyor ve Eğitim-Sen’in hazırladığı rapora göre, Hatay’da okullaşma oranı hızla düşüyordu. Binlerce öğretmen ise konteynerlerde yaşıyordu. Bölgede sıklıkla elektrik ve su kesiliyordu. Hükümet, okul öncesi verilen ücretsiz yemeği deprem bölgesi dahil tüm yurtta kaldırmıştı, dolayısıyla teknik sıkıntılara bir de yetersiz beslenme ekleniyordu.

***

Deprem bölgesindeki inşaat çalışmaları sebebiyle solunum yolu hastalıklarında ciddi bir artış yaşanmıştı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) tarafından hazırlanan ikinci yıl raporunda, konteyner kentler ve belirsizlik ortamının, toplumun ruh sağlığını ciddi şekilde olumsuz etkilediği; kronik psikiyatrik hastalıkların takibinde kritik öneme sahip toplum ruh sağlığı merkezlerinin, Hatay’ın merkez ilçeleri Defne ve Antakya’da hâlâ bulunmadığı belirtildi. Bunun yanında ülkede yaşanan ekonomik krizin deprem bölgesindeki etkisi elbette daha da yıkıcı algılanıyordu.

***

Erdoğan’ın, “31 Mart akşamı yeni bir dönem, ben inanıyorum ki Mehmet Öntürk kardeşim ve ekibiyle ayağa kaldıracaktır” dediği Hatay’da depremin üçüncü yılına doğru pek çok sorun hâlâ devam ediyor. Demek ki yerel yönetim merkezi yönetimle uyum içinde bile olsa, ana problemi üreten merkezi yönetimde bir şeyler değişmeyince gereken ilerlemeler de pek tabii sağlanamıyor. Kar ve fırtına etkisi altındaki Hatay’da, son günlerde 72 saate varan elektik kesintileri yaşanıyor. Hatay Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) yaptığı açıklamada, özellikle konteynerlerde elektriksiz, ısınmasız ve iletişimsiz kalmış, bebekler ve yaşlıların hipotermi riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek şehirdeki durumun acil şekilde düzeltilmesi çağrısında bulundu. Altyapı, planlama ve kalifiye personel yetersizliğinin etkisi vurgulandı. Elektrik bakım, onarım ve dağıtımının özelleştirilmesiyle bölgede hizmet vermeye başlayan Toroslar EDAŞ’ın uyarılara rağmen gerekli tedbirleri almakta yetersiz kaldığı görüldü.

***

Erdoğan, 2024 yerel seçimleri öncesi “El ele, gönül gönüle vererek hizmet ve eser siyaseti hasretini bitireceğiz” diye seslendiği Hatay’a bu kez deprem konutlarının kura çekiliş töreni için gitti. Erdoğan’ın “Anka kuşu misali yeniden ayağa kaldırdık” dediği kentte varışından önce geçeceği yollar asfaltlandı. İnşaatlar ve konteynerlerin önü kapatıldı. Bisiklet yolları boyandı. ‘Eser siyaseti’, kentteki şantiyeleri brandalarla gizlemek suretiyle yerine getirildi. Hükümet erkânının boyalı, makyajlı fotoğraflarla bezeli kente bakıp da “bugün bambaşka güzel” dediği Hatay, üç yılın sonunda çamur ve toz içinde koca bir inşaat sahası. Keşke şehri makyajlamak için gösterilen çabanın en azından üçte biri çekiliş töreninin doğru yapılması için harcanmış olsaydı. Bir dairenin sekiz farklı aileye çıkması engellenebilir, mağdur insanlar bu karda kışta, mart ayında yapılacak ikinci kuraya kadar beklemek zorunda kalmazdı. ‘Asrın ihyası ve inşaası’ böyle müjdelenmez.

/././

Venezuela ilk değil: Kronolojik olarak ABD'nin emperyalist müdahaleleri ve işgalleri -Zafer TAŞKIN- 

ABD'nin Venezuela'ya saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırmasına tepkiler sürüyor. Washington'un son Venezuela saldırısı; askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgallerle dolu kanlı geçmişini yeniden hatırlattı.

Amerikan emperyalizminin son hedefi Venezuela oldu.

Venezuela başkenti Karakas'ı vuran ABD, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı.

ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısı, bölgeye yönelik ilk müdahelesi değil.

Washington, Latin Amerika'dan Ortadoğu ve Asya'ya kadar kanlı bir geçmişe sahip.

ABD'NİN İŞGAL VE MÜDAHALELERİNİN KRONOLOJİSİ

1950–1953 Kore Savaşı: Kore yarımadası, II. Dünya Savaşı sonrası 38. paralel boyunca ABD ve Sovyetler etkisiyle ikiye bölündü. ABD, “komünizmi durdurma” bahanesiyle Güney Kore’yi savundu ve Kore halkını birbirine düşman ederek bölgeyi kendi stratejik kontrolüne aldı. Savaş, halkların değil, büyük güçlerin çıkarlarının çatışmasıdır.

1953 İran – Musaddık Darbesi (Operation Ajax): Halkın seçtiği Başbakan Musaddık, petrolü millileştirdiği için CIA destekli bir darbeyle devrildi. ABD, bağımsız ve halkçı bir hükümete tahammül edemediğini açıkça göstermiştir; demokrasi söylemi, emperyal çıkarların önüne geçememiştir.

1954 Guatemala Müdahalesi (Operation PBSUCCESS): Toprak reformu ve kamucu politikalar izleyen hükümet, ABD şirketlerinin çıkarlarını tehdit ettiği gerekçesiyle devrildi. Guatemala, uzun yıllar sürecek iç savaş ve diktatörlük dönemine sürüklendi; ABD, halkın kendi kaderini tayin hakkını hiçe saymıştır.

1955–1975 Vietnam Savaşı: ABD, “komünizmle mücadele” gerekçesiyle Vietnam’a müdahale etti; milyonlarca sivil öldü ve ülke harabeye döndü. Halkın özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, emperyal çıkarlar uğruna yok sayıldı.

1958 Lübnan Müdahalesi (Blue Bat Operasyonu): ABD’nin Orta Doğu’da "Eisenhower Doktrini" çerçevesinde yaptığı ilk doğrudan askeri müdahaledir. Bölgedeki milliyetçi yükselişi (Nasır etkisi) durdurmak amacıyla 14 bin deniz piyadesi Beyrut’a çıkarılmıştır.

1961 Domuzlar Körfezi Çıkarması (Bay of Pigs): ABD, Küba’daki sosyalist devrimi boğmak için askeri müdahalede bulundu. Sosyalist bir halkın kendi kaderini tayin hakkına karşı yapılan bu operasyon, emperyalizmin açık şiddet uygulaması olarak kayda geçti.

1961 Dominik Cumhuriyeti – Trujillo’nun Öldürülmesi: ABD destekli diktatör Rafael Trujillo’nun öldürülmesi, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda lider tasfiyesi uygulamasının bir örneğidir. ABD, kendi denetiminde bir rejim kurulmasını garantilemiştir.

1961 Kongo – Başbakan Lumumba’nın Öldürülmesi: Halkçı başbakan Patrice Lumumba, doğal kaynakların halkın denetiminde olmasını savunduğu için ABD ve Batılı güçler tarafından hedef alındı; devrildi ve öldürüldü. Bu, Afrika’daki bağımsız yönetimlere yönelik emperyal müdahalelerin sembolüdür.

1961–1962 Castro’ya Sekiz Suikast Girişimi (Operation Mongoose) ve 1962–1964 Küba Sabotajları (Operation Northwoods): ABD, sosyalist bir devrimi ortadan kaldırmak için sistematik suikast ve sabotaj planları uyguladı. Küba örneği, emperyalizmin sosyalist yönetimlere tahammülsüzlüğünü göstermektedir.

1964 Brezilya Darbesi: Halkçı Devlet Başkanı João Goulart, toprak reformu ve bağımsız dış politika izlediği için ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi. ABD, "Brother Sam" operasyonuyla darbecilere lojistik ve askeri destek sağladı; bu darbe Latin Amerika’da onlarca yıl sürecek diktatörlükler zincirinin ilk halkalarından biriydi.

1964-1973 Laos ve Kamboçya’nın "Gizli" Bombalanması: Vietnam Savaşı sırasında ABD, resmen savaşta olmadığı Laos ve Kamboçya topraklarını tarihin en yoğun bombardımanlarından birine tuttu. Bu müdahale, bölge halkları üzerinde kalıcı bir yıkım bırakırken, Kızıl Kmerler gibi radikal grupların yükselişine zemin hazırladı.

1965 Dominik Cumhuriyeti Müdahalesi: Halkçı ve bağımsız bir yönetim zorla devrildi; ABD, Latin Amerika’da kendi çıkarları doğrultusunda yönetimleri şekillendirme politikasını sürdürdü.

1965-1966 Endonezya Katliamı ve Sukarno’nun Devrilmesi: ABD ve CIA desteğiyle, bağımsızlık yanlısı ve bağlantısızlar hareketi lideri Sukarno tasfiye edildi. Bu süreçte yaklaşık 500 bin ile 1 milyon arası komünist veya "sempatizan" olduğu iddia edilen kişi katledildi. Bu, 20. yüzyılın en büyük kitlesel kıyımlarından biridir.

1967 Yunanistan "Albaylar Cuntası": ABD'nin NATO kanalı üzerinden askeri darbeyi desteklemesi, Avrupa’da demokrasi söyleminin stratejik çıkarlar (komünizmle mücadele) uğruna nasıl feda edildiğinin önemli bir örneğidir.

1973 Şili Darbesi
: Sosyalist Salvador Allende’nin seçilmiş hükümeti, ABD destekli askeri darbeyle devrildi. Şili, neoliberal politikaların dayatıldığı, halkın demokratik iradesinin yok sayıldığı bir ülkeye dönüştürüldü.

1976 Cubana Uçağı Patlatılması: ABD destekli şiddet, sivil hedefleri bile kapsadı; emperyalizmin, halkçı ve bağımsız düzenlere karşı her türlü yöntemi meşru gördüğünü ortaya koydu.

1980’ler Orta Amerika Müdahaleleri: Nicaragua, El Salvador ve diğer ülkelerde ABD, kontrgerilla ve paramiliter güçler aracılığıyla halkçı hareketleri bastırdı. Emperyal güçler, bölgedeki yönetimleri kontrol etti ve halk iradesi devre dışı bırakıldı.

1982–1992 Afganistan’a Müdahale (Yeşil Kuşak / Carter Doktrini): ABD, Sovyetler’e karşı stratejik bir blok oluşturmak için Afganistan’daki dincî grupları CIA aracılığıyla silahlandırdı ve finanse etti. Bu destek, ülkeyi 20 yıl süren kesintisiz bir savaşa sürükledi. Sovyetler çekildikten sonra, ABD kendi çıkarlarını güvence altına aldı ve Taliban’a fiilen iktidarı bıraktı. CIA destekli grupların kontrol ettiği bölgelerde uyuşturucu üretimi patladı; Afganistan dünya eroin üretiminde ilk sıralara yükseldi. Bu, bir ülkeyi kaosa sürükleyip uzun süreli savaş ve uyuşturucu ekonomisiyle kontrol etmenin en açık örneğidir.

1983 Grenada İstilası: ABD, halkçı yönetime rağmen askeri güç kullanarak Grenada’ya müdahale etti ve kendi çıkarlarına uygun bir rejim kurdu.

1986 İran-Kontra Skandalı: ABD, Latin Amerika’da gizli ve yasa dışı yollarla müdahaleler yürüttü; emperyal politikanın hukuksuz ve çıkar odaklı yüzü ortaya çıktı.

1986 Libya Bombardımanı: Muammer Kaddafi yönetimine yönelik hava saldırıları, bağımsız Arap milliyetçiliğine karşı bir güç gösterisidir.

1989–1990 Panama İşgali: ABD, General Noriega’yı devirdi ve ülkeyi doğrudan kontrol altına aldı. Uluslararası hukuk çiğnendi ve bölgesel çıkarlar zorla dayatıldı.

1991 Körfez Savaşı: ABD, petrol ve stratejik çıkarlar uğruna Irak’a müdahale etti; “demokrasi” ve “terörle mücadele” söylemleri emperyal işgallerin meşruiyetini sağlamak için kullanıldı.

1992–1995 Somali Müdahalesi: ABD, iç savaş ve insani kriz bahanesiyle müdahale etti. Resmî söylem “barışı sağlamak” olsa da pratikte ABD askeri güç, ülkede uzun süren istikrarsızlık ve kaosa katkıda bulundu.

1994 Haiti Müdahalesi (Demokrasiyi Koruma Operasyonu): Jean-Bertrand Aristide’in geri getirilmesi bahanesiyle yapılmış olsa da, aslında Haiti’nin ekonomik yapısını neoliberal politikalara açma ve ABD kontrolünde tutma amacı taşıyordu.

1995–1999 Bosna ve Kosova Müdahaleleri: ABD, NATO aracılığıyla müdahil oldu; resmî söylem “insani müdahale” olsa da bölgenin jeopolitik dengeleri ve Batı hegemonyası gözetildi.

2001 Afganistan İşgali: ABD, “terörle mücadele” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti; halkın iradesi hiçe sayıldı ve yönetim ABD çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirildi. İşgal süresince ülke savaş, yoksulluk ve istikrarsızlığa mahkûm edildi. ABD, kendi çıkarlarını güvence altına aldıktan sonra ülkeyi Taliban’a teslim ederek geri çekildi, halkı barbar ve gerici bir rejimin insafına terk etti. Bu, emperyal çıkarlar uğruna bir ülkeyi yüzüstü bırakmanın somut örneğidir.

2003–2011 Irak İşgali ve Sonrası: ABD liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Nisan 2003’te Irak’ın başkenti Bağdat’ı işgal ederek Saddam Hüseyin’in rejimini devirdi. Saddam, 13 Aralık 2003’te Amerikan askerleri tarafından yakalandı ve 30 Aralık 2006’da idam edildi. ABD işgali, halkın iradesini hiçe sayarak ülkeyi kısa sürede parçalamış, devlet mekanizmalarını çökertmiş ve doğal kaynaklarını doğrudan emperyal kontrol altına almıştır. Rejim değişikliği ve işgal, Irak’ı uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık ve dış müdahale dönemine sürüklemiş, ülke halkı ağır bir insani felaketle yüz yüze kalmıştır. Bu süreç, ABD’nin stratejik ve ekonomik çıkarları uğruna bağımsız bir ülkeyi sistematik olarak çökertmesinin açık örneğidir.

2011 Libya Müdahalesi: İç savaş içindeki Libya’ya ABD liderliğindeki NATO güçleri müdahale etti. ABD, hava saldırıları, özel operasyonlar ve lojistik desteğin büyük kısmını sağlayarak müdahalenin fiili yöneticisi oldu. Kaddafi rejimi devrildi, ülke parçalandı ve uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi. Müdahale, ABD’nin emperyal çıkarları doğrultusunda, bağımsız bir Arap ülkesini kontrol altına alma ve kaynaklarını denetim altında tutma stratejisinin açık bir örneğidir. Halkın kendi kaderini tayin hakkı tamamen yok sayıldı ve ülke, emperyal müdahale sonucu barış ve istikrar yerine kaos ve yabancı kontrol altında kaldı.

2014–2021 Irak ve Suriye’de IŞİD’e Karşı Operasyonlar: ABD, “IŞİD’e karşı savaş” adı altında uzun süre hava bombardımanları, özel kuvvet operasyonları ve bölgesel manipülasyonlar yaptı. Bölge istikrarsızlaştırıldı ve ABD emperyal nüfuzu güçlendirildi.

2016–2020 Afrika ve Orta Doğu Hedefli Drone ve Özel Operasyonlar: ABD, Somali, Yemen, Pakistan ve Nijerya’da drone saldırıları ve özel kuvvet operasyonları yürüttü; çoğu operasyon sivillere zarar verdi.

2026 Venezuela Operasyonu: ABD özel kuvvetleri, Nicolás Maduro yönetimine doğrudan müdahale ederek ülkeyi kontrol etmeye dönük geniş çaplı bir operasyon yürüttü. Bu müdahale, egemen bir ülkenin halk iradesini hiçe sayarak, ABD emperyal çıkarları doğrultusunda yönetimi yeniden şekillendirme girişimidir. Operasyon, halkın kendi kaderini tayin hakkını yok saymakta ve ülkeyi stratejik kaynaklar ile jeopolitik konum açısından ABD kontrolüne açık hâle getirmektedir. Venezuela örneği, modern emperyalizmin hâlâ bağımsız ve halkçı yönetimlere tahammülsüz olduğunu ve doğrudan güç kullanarak kendi çıkarlarını dayattığını göstermektedir.

Bu kronoloji, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya yayılan askeri ve gizli müdahalelerini ortaya koymaktadır. Resmî söylemler (“demokrasi”, “terörle mücadele”, “insani müdahale”) her zaman emperyal çıkarları maskeleyen araçlar olmuştur. ABD, askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgaller yoluyla bağımsız yönetimleri zayıflatmış, çokuluslu şirketler ve stratejik çıkarlar için dünya halklarını denetim altında tutmuştur. Halkların kendi kaderini tayin hakkı sistematik olarak emperyal çıkarlar uğruna feda edilmiştir.

/././

BİRGÜN


 

Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında(I + II + III) -Ümit Kartoğlu / BİRGÜN-

 (I)

Bir avuç kömür için bir ömür verenlerin kenti 

“Zonguldak iki katlı hüzün dolu bir ev. Alt kattakiler Azrail’in elinden kömürleri kapıp kapıp üst kattakilere sunar. Şöyle yürüyün Çaydamar’a doğru bir. Görürsünüz onları yollarda, yüzleri kapkara, oyundan yeni dönmüş çocuklar gibi başlarında baretler, ellerinde lambalar. En namuslu, en öpülesi ekmek Zonguldak’ta pişirilir. Akşam oldu mu, -Ahmet Hamdi akşamları dışında- havası sönmüş lastikler gibi olur yollar, pörsükleşir. Yorgun insanlar demlenen bir çay gibi susar ve nasıl çalıştıklarını düşünür o gün.” İrfan Yalçın, Zonguldak, Sanat Olayı (1982), Sayı 14, sayfa 46-47

Fotoğraf: Birol Üzmez

Bir ülkenin ışığının, insanın karanlığı üzerine kurulmasında ısrar edilen; ölümlerden gelip ölümlere giden bir kent düşünün… Altı kara, üstü yeşil ve hırçın denizi ile bir kent. Bir kent ki, yerel radyo yayını şarkının ortasında ansızın kesildiğinde, uzun bir sessizliğe bürünen, yüreği ağzına gelen bir kent. İşte o an, bütün kent bilirdi ki, yerin altında ya göçük olmuş ya da grizu patlamıştır. Biz de evde üç kardeş, EKİ hastanesi göğüs hastalıkları servisi hemşiresi annemizin o gece eve gelmeyeceğini bilirdik. Can Kartoğlu, “Bir Zonguldak çocuğu olarak bilirdim: Kömür dediğin can yakar.” diyor, “Sonra sonra da öğrenmiştim ki: Kömür sadece kuralsız, denetimsiz, güvencesiz çalıştırılan madencisinin canını yakmakla kalmaz, onunla ısınanı da onu kullanmayıp soluyanı da yakar. Kömür dediğin ömür alır. İnsanın ömrünü de diğer canlıların ömrünü de kentin ömrünü de… Kömür dediğin iklimi bozar… Maden işçileri için ‘Bir avuç kömür için bir ömür verenler’ tanımı bile benim canımı yakar.

K-ÖMÜR

1979’da İstanbul Tepebaşı’ndaki küçük Karikatür Evi’nde Zonguldaklı maden isçisi ve karikatürcü Burhan Solukçu’nun nefes kesen karikatürlerini, Ohannes Şaşkal’la birlikte gün yüzüne çıkartmıştık. Madenlerde yakalandığı toz hastalığı nedeniyle yıllarını sanatoryumlarda geçiren Solukçu, Mart 1978’de hayatını kaybetmeden önce, hocası Rıfat Ilgaz’a hasta yatağından yazdığı bir mektupta duygularını bir şiirle dile getirmişti: “Ölecek misin ya bir meydanda öl/ya da bir dağ başında kavgan için/böyle yatakta miskince ölme.

Ohannes’le Şubat 1980’de, önce Ankara Çağdaş Sahne’de, ardından İstanbul Sinematek’te, Burhan Solukçu’nun anısına ve onun karikatürleri eşliğinde, ortak K-ÖMÜR karikatür sergisini açtık. Sevgili dostumuz eleştirmen-yazar Mehmet Ergün de Ahmet Say’ın yayınladığı Türkiye Yazıları’nın Şubat 1980 sayısında, “Bir Sergi Üzerine – Yüz Karası Değil, Kömür Karası” başlıklı, son derece derin ve kapsamlı bir değerlendirme yazısı yazmıştı. Bu yazı aslında yayınlanamayan kitabımızın önsözü olacaktı. Zaman geçti, Güney Film’den İsmail Yıldırım ve Nihat (BehramAbi yurt dışına çıktılar. Sonra 12 Eylül karanlığı çöktü ülkenin üstüne, hem de en zifirisinden…

Mehmet yazısında, Türkiye toplumunun gelişim sürecinde öne çıkan iki yörenin altını çizer: Çukurova ve Zonguldak. “Her iki yörenin gerek doğal kaynakları gerekse de üretime elverişli iklim ve toprak yapısına sahip bulundukları, bitkiler nedeniyle kapitalist üretim ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bölgelerin başında geldiklerine tanık oluyoruz. Biliniyor, Çukurova, dokuma işleyiminin gereksindiği hammaddeyi, pamuğun üretimine elverişli bir iklim ve toprak tapısına sahip. Zonguldak’sa işleyimin gereksindiği en önemli maddelerden biri olan kömürün zengin yataklarına. Bu nedenle de XIX. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı-sömürge durumuna getiren emperyalizmin bu yöntemlere el attığı, yatırım yaptığı ya da üretimin çoğaltılması için etkide bulunduğu görülüyor. Bunun sonucu olarak da giderek toplumun bütününe damgasını vuracak olan -çarpık da olsa- kapitalist üretim ilişkileri ilk olarak buralarda filizlenmiştir. Diğer bir deyişle bu iki yöre, Türkiye toplumunun evrim süreci içerisinde tipik bölgeler durumuna gelmiştir. Onların yüz elli yıllık ekonomik ve toplumsal tarihi gözden geçirilirse gerek Osmanlı toplumunda gerekse de Cumhuriyet Türkiye’sinde emperyalizmin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşam üzerine etkileri, işçi işveren ilişkileri, devletin tutumu gibi olgular ana çizgileriyle kavranır.

ACININ TARİHİ VE ZONGULDAK

Zonguldak, tarihi boyunca hem Osmanlı hem Cumhuriyet Türkiyesi’nde madenlerle bağlantılı unutulmaz acılara tanıklık etmiş bir kenttir. 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ile madenlerde zorla çalıştırmanın yasal bir çerçeveye oturtulması, Osmanlı modernleşmesinin en çarpıcı çelişkilerinden birini oluşturur. Düzenleme ve ıslahat iddiasıyla çıkarılan bu nizamname, Zonguldak havzasında köylü nüfusun fiilen angaryaya varan biçimde madenlerde çalıştırılmasını meşrulaştırmıştır. Nizamnamede ücret, sağlık ve iş güvenliği gibi temel konular bütünüyle göz ardı edilmiş; maden işçiliği, devlet eliyle örgütlenen bir zorunlu emek rejimine bağlanmıştır.

Benzer bir düzenleme Mükellefiyet olarak Cumhuriyet Türkiyesi’nde karşımıza çıkar. Cumhuriyet döneminde, II. Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları gerekçe gösterilerek, 1940–1947 yılları arasında iş mükellefiyeti uygulanmış ve Zonguldak kömür havzasında binlerce erkek madenlerde çalışmaya zorlanmıştır. Kaçanların jandarma tarafından yakalanıp geri getirildiği madenlerdeki ağır çalışma koşulları ve yetersiz beslenme sonucunda iş kazaları yaygınlaşmıştır. Hukuken ulusal çıkar ve savaş ekonomisi ile meşrulaştırılan bu uygulama, fiiliyatta özgür emek ilkesinin askıya alındığı bir rejim yaratmıştır.

Her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile” deyimi, mükellefiyet döneminin acı gerçeğini yansıtan, halk arasında yerleşmiş bir ifade olarak hala hatırlanır. Bu dönemi en çarpıcı biçimde anlatan eser, kentin yetiştirdiği büyük yazar İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı romanıdır. Yalçın, romanın önsözünde, “Eğer bir gün ‘acı’nın tarihi yazılırsa, Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan işçi mükellefiyetinin, kısaca, ‘mükellefiyet’in de sözü edilir herhalde.” der. Yine aynı dönemin acısını dile getiren, Nida Ateş’in Sadık Akcan’dan derlediği “Mükellef ilan oldu, gelin dediler/cehennem deliğine girin dediler” türküsü de mükellefiyetin dramını anlatan en güzel türkülerden biridir.

İrfan Yalçın ve Ölümün Ağzı

1965 ve 1990 Zonguldak maden grevleri yalnızca madencilerin değil, bir kentin uyanışı ve direnişinin önemli kilometre taşlarıdır. 1965’te jandarma kurşunuyla öldürülen maden isçileri Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe, Zonguldak’ın kollektif hafızasına kazılıdır. 30 Kasım 1990’da başlayan grev ise 4 Ocak 1991’de ailelerin, çocukların, esnafın da katılımı ve kentin Ankara’ya yürüyüşe geçmesiyle Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birine dönüşmüştür. Dört gün sürecek bu yazı dizisi kapsamında, grev ve yürüyüşün üç önemli tanığıyla konuştum: O günlerin unutulmaz fotoğraflarını çeken Birol Üzmez, maden işçisi ve Grev Havza Komite Sekreteri, bugün Zonguldak Özgür Halkın Sesi gazetesi yazarı Ahmet Öztürk  ve Kömür Karası müzik grubunun kurucusu, madenci Fahri Bozbaş.

/././

(II)

Üç bin ışık yılı uzaktaki gökyüzü 

Gazeteci, sinemacı, belgeselci ve yazar Ümit Kıvanç, kömür meselesini merkeze alarak, insanlık tarihine ironik bir pencereden bakan 16 Ton filmini 2011 yılında hayata geçirdi. On yıl sonra, yeni görsel malzemeler ve teknikle filmi yeniden kurguladı. Film, madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası olan,  Merle Travis’in 16 Ton şarkısının değişik sanatçılar tarafından seslendirilen yorumlarıyla örülü bir belgesel.

Filmde ÜmitZonguldak ve kömür meselesine geldiğinde (Elmas Çağı başlığı altında), önce Uzun Mehmet anlatısını sorgulayarak adeta yerle bir eder:

" Türkiye’de kömür madenciliğinin bilinen tarihi, ilerleme, gelişme ve piyasa ekonomisiyle ilgili hemen her şey gibi, halkla ilişkiler faaliyeti ürünüdür.

Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve ‘Git bundan bul!’ emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur.

Efsaneye göre şuradan kalkmış şuradaki değirmene gitmiştir, ama o sırada buralar arasında yol bile yoktur. Uzun Mehmet’in kömürü bulduğu iddia edilen 1829 yılından çok öncesinden, milattan öncesinden beri, bölge halkı kömürü tanır. Ağaçtan geçilmeyen bir yörede, yakacak sıkıntısı olmayan ahali, kötü kokan kömüre yüz vermemiştir, hadise budur."

İnsanlık tarihine bakıldığında, mahkumların, askerlerin, savaş esirlerinin, borçluların ve hatta akıl hastalarının madenlerde, hiçbir güvenlik önlemi alınmadan, zorla çalıştırıldığına dair sayısız tanıklıkla karşılaşılır. Köleliğin yeniden icadı olarak okunabilecek bu pratikler, emekle sömürünün ve devlet gücünün tarih boyunca nasıl iç içe geçtiğini açıkça gösterir. Bu yönüyle kömür madenlerinin tarihi, yalnızca sanayi tarihine değil; aynı zamanda baskının, şiddetin, sömürünün ve çaresizliğin tarihine de aittir.

Zaman içinde köleliğin ve zorla çalıştırmanın biçimi değişmiş, Zonguldak maden havzasında olduğu gibi maden işçiliğinin yöre halkına neredeyse tek istihdam şekli olarak sunulmasıyla, insanlar bu emeğe mahkum edilmiştir. Zonguldak’ta madenle kurulan ilişki gönüllü değil, zorunludur.

HAVZADA PATLAYAN ÖFKE

Zonguldak kömür havzasında 1965 yılında patlak veren büyük işçi direnişi hem insanlık dışı çalışma koşullarının hem de işletme karından verilmesi gereken liyakat zammının, yalnızca yönetime yakın kişilere dağıtılmasının yarattığı öfkenin sonucuydu. 10 Mart’ta Kozlu’da başlayan grev, kısa sürede tüm havzaya yayıldı; binlerce işçi kuyu başlarını tuttu, madenlere inmeyi reddetti, barikatlar kurdu ve grev kırıcılığına geçit vermedi. Devlet, jandarma birlikleri, deniz erleri ve savaş uçaklarıyla büyük bir güç gösterisine girişti; açılan ateş sonucu Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar hayatını kaybetti, çok sayıda işçi ve asker yaralandı. Kent günlerce kilitlendi, resmi daireler kapandı, ama hiçbir şey direnişe geri adım attıramadı. Hükümet olayları ayaklanma olarak nitelendirirken, Türk-İş yönetiminin anti-komünist söylemlerle işçileri suçlayan pasif tutumuna rağmen tabandan yükselen bu kendiliğinden hareket başarıya ulaştı; primler eşit dağıtıldı. Ancak, gözaltılar ve baskılar kentin belleğinde derin izler bıraktı. Milliyet’ten Özdemir Gürsoy’un çektiği Mehmet Çavdar’ın cenaze fotoğrafı, acının tarihine kazınan simgelerden biri oldu.

Jandarma kurşunları ile öldürülen grevci maden işçisi Mehmet Çavdar’ı köyüne götüren arkadaşları,
Fotoğraf: Özdemir Gürsoy (Milliyet)

1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan Körfez Krizi, yalnızca jeopolitik bir kırılma değil, neoliberal dönüşümün enerji politikaları üzerinden sınıfsal etkilerini görünür kılan bir eşikti. Yerli kaynaklara yönelim söylemi güçlense de bu, emek lehine bir dönüşüm anlamına gelmedi; kömür ya daha düşük maliyetle işletilmek istendi ya da tamamen tasfiye edilerek ithalatın önü açıldı. Zonguldak’ta kömür yalnızca bir üretim girdisi değil, bir kentin ve bir sınıfın yaşam alanıydı; ancak neoliberal akıl bu alanı verimsiz ve yük olarak kodladı. Bugün hafızamızda dolaşan ithalatın “rahatlatıcı çözüm” olarak sunulması ya da grevin yalnızca bir maliyet kalemi gibi görülmesi, bu dönemin sınıfsal algıyı nasıl şekillendirdiğinin izleridir.

ŞİİRDE VE FOTOĞRAFTA KARANLIĞIN DİLİ

2020’de COVID komplikasyonları nedeniyle aramızdan ayrılan, Zonguldak’ın büyük şairi, maden işçisi Mehmet Yılmaz Karaibrahimoğlu, 1990-1991 grev günlerini şöyle anlatır:

“Kaybolmuşum karanlıklarında yerin
Sarmış bedenimi yorgan gibi
Madenin zifiri karanlığı
Sanırsın yol vuruyorum merkezine dünyanın
Tulumum sırtımda hazır kefen
Hasret kalmışım aylı aysız gecelere
Gün mü ağardı dışarıda
Güneş mi doğdu meşelerin üzerine
Mor menekşeler bahar mı muştuluyor
Vakitsiz mi öttü çil horoz
Bir başlambası ışığında kazma ucu
Tüm evreni umudun
Gökyüzü üç bin ışık yılı uzakta”

(Grev Günleri, 1992)

Zonguldak kömür madenleri şiirde yalnızca bir mekan ya da ekonomik faaliyet değil; emek, karanlık, yoksulluk, ölüm, dayanışma ve isyanın yoğun bir metaforuna dönüşür. Bu duyguyu, Birol Üzmez’in 1990 grevi ve 1991 Ankara yürüyüşü öncesinde çektiği fotoğraflarda da görmek mümkündür. Bir söyleşinde “Biz insanlara yaklaşmayı sevmiyoruz. Derinlemesine bir konu değil de daha uzaktan bakmayı yeğliyoruz. Manzara fotoğrafçılığını seviyor insanlar.” demişti Birol. Bu ilişkinin nasıl geliştiğini ve fotoğraflarının diğer madenci fotoğraflarından farkını soruyorum.

Fotoğraf: Birol Üzmez

“Maden, benim için de şiirdeki gibi bir metafor” diyor, Birol“Karanlığın içinden çıkan bir aydınlık, emekle yoğrulmuş bir direnç.” Benim de fotoğraf sevdamın çocuk yaşımda oluşmasında büyük emekleri olan Foto TuranBirol’un dayısı ve Gelik ocaklarında tikeci olarak çalışmış. “Evimiz Soğuksu’da, lauvarın yanı başındaydı. Yani ben kömürün tam içinde doğdum. Çaydamar ocaklarının vardiya düdüğü, lauvara kömür taşıyan vagonlar, EKİ radyosundaki grizu ve göçük haberleri… Böyle büyüdüm.”

Birol, fotoğrafçılığının uzak bir bakış olmadığını, bir bağ kurma sanatı olduğunu söylüyor. “İzin almadan çekmem. Hikayenin peşinden giderim, öykü anlatırım. Önce karşımdakini tanır, anlarım; güven sağlarım. Sonra dünyalarını açarlar. Bu, zamanla olur – sabırla, saygıyla. Madencilerle iç içe olmak, onların karanlığını paylaşmak demek.” Salgado’nun dediği gibi, belgesel fotoğrafı bir vektör olarak görüyor Birolonun için fotoğraf, ancak yürekle dokunulduğunda anlam kazanan, görünmeyeni görünür kılan bir köprü. “Maden, sadece taş değil, insanın ruhu.”

“Çerçeveden bakınca öyküyü kurarım. Deklanşöre bastığımda geri dönmem; kesip çıkarmam. Belgesel kolay değil. İnsanların hayatına girmek ayrıcalık ve bir onur. Alçakgönüllü kılar sizi, özgürleştirir.” Birol’un fotoğraf felsefesi, “hayatın katmanlarını, maden gibi kazarak ortaya çıkarmak.” Diğer fotoğrafçılardan farkı işte bu derin bağda: Madencinin gözünden bakmak, onların karanlığını paylaşmak, ışığı birlikte bulmak. O yüzden kareleri farklı; çünkü onlar, kendi hikayesi aynı zamanda.

/././

(III)

Bir kentin ayağa kalkışı: Zonguldak’tan Ankara’ya 

‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Koltuk değnekleriyle bir ayağı olmayan işçiler bile yürür. Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”

    Fotoğraf: Birol Üzmez

Kasım 1990’da başlayan büyük Zonguldak madenci grevi boyunca, Ankara’dan işçilerin sesine bir karşılık gelmeyince, bu kez işçiler otobüslere binip Ankara’ya gitmeye karar verir. Ancak, bu kararın duyulmasıyla birlikte kente araç girişleri yasaklanır. Can Kartoğlu o günleri şöyle anlatır: Bu duyulup da şehre araçların girişi yasaklanınca, ‘Madem ayaklarımız var. Biz de yürürüz o zaman!’ diyerek, Zonguldak’tan başlarlar Ankara’ya yürümeye… ‘Ayaklarımız var’ dediklerine bakmayın. Bir ayağı olmayan işçiler bile koltuk değnekleriyle yürür… Tarih, 4 Ocak 1991’dir.”

“Maden-İş Sendikası’nın önündeki o hafif yokuşlu dar sokak işçilerle dolup taşar. Sendikanın camına çıktığında işçilere ‘Canlarım!’ diye seslenen Şemsi Denizer’i görür görmez, işçilerin de ‘Silkele başkan, düşüyorlar!’ demelerine bakmayın… Yürüyüşün lideri sendika başkanı değil, işçinin ta kendisidir… Kendiliğinden yürürler… Yürüyen sanki 100 bin kişi değil, bir şehirdir, dünyanın yollarda gördüğü en güzel kalabalıktır. Bi’ tek maden işçileri değil; eş, dost, kardeş, komşu, ailecek, çoluk çocuk, bütün mahalle; eline battaniyeyi alan bütün şehir, ‘Gemileri yaktık, geri dönüş yok!’ diye diye yürür. Kadınlar, erkeklerin yanında değil, önündedir…”

BİR KARA, İKİ KARA, ÜÇ KARA, GELİYORUZ ANKARA!

Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Birol Üzmez, grevi ve yürüyüşü Şükran Ketenci ile birlikte izlemektedir. Her gün, gazetenin ertesi günkü baskısına yetişmesi için filmleri saat 17’de kalkan Güven Turizm otobüsüne verir. Ankara yürüyüşü başladığında, Birol’un fotoğrafı bir kentin direnişini, dayanışmasını ve kadınların öncülüğünü hafızalara kazır.

CEP TELEFONSUZ BİR ÖRGÜTLENME

Bugünden bakıldığında, cep telefonlarının ve sosyal medyanın henüz hayatımızda olmadığı bir dönemde Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünün, nasıl bu denli örgütlü ve disiplinli biçimde gerçekleştirilebildiği, haklı bir merak konusudur. Grev Havza Komite Sekreteri Ahmet Öztürk, grevin başarısını ve disiplinini iki temel güce bağlar: Genel Başkan Şemsi Denizer’in karizmatik kişiliği ve grev komiteleri. “Her akşam yüzlerce insanla toplantı yapılıyor; yürüyüş güzergahından atılacak slogana, taşınacak dövizden başta gıda olmak üzere gelen ayni yardımların dağıtımına, her şey o toplantılarda belirleniyordu. Komite üyeleri ‘Görevli’ kolluğuyla yürüyüş kortejlerini yönetiyor ve adeta çelik bir disiplinle görev yapıyordu. Komiteler, öncesinde ve sırasında yaptığı çalışmalarla grevin yığınsallaşarak coşkusunun artmasında, siyasal düzeyinin yükselmesinde, düzen ve disiplinin sağlanmasında büyük işlev gördü.”  Ben kendi güçlerine inanan isçilerin kendisini ilk sırada sayardım. Ahmet için grevin temel motivasyonu da 12 Eylül yılları ve sonraki süreçlerde yaşanan hak kayıplarının ortaya çıkardığı derin yoksullaşmadır. “Maden işçilerinin maaşları meşhur çay-simit hesabına bile yetmeyecek düzeydeydi.”

Yürüyüşe karşı devletin tutumu ise pazarlık masasına oturmaktan çok, yürüyüşün kendisini durdurmaya odaklanmış gibidir.

BİR ŞEHİR YÜRÜRKEN: DAYANIŞMA VE GERİLİM

Tüm kent yürüyerek Devrek’e ulaştığında Devrekliler evlerini açar, fırınlar bedava ekmek, kahvehaneler ve lokantalar ücretsiz yemek dağıtır. İşçiler ertesi sabah Mengen’e doğru yürüyüşe geçtiklerinde şu slogan yankılanır: “Devrek burada, Devlet nerede?”

Gezi eylemlerinde akılda kalan sloganları hatırladığımızda, benzer bir yaratıcılığın Zonguldak grevi ve Ankara yürüyüşünde de ortaya çıktığı görülür. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın madencileri hedef alan ve ocakların kapatılacağını ima eden sözlerine işçiler şu sloganla karşılık verir: “Çankaya’nın şişmanı, işçinin düşmanı” (o dönemde bu sözler Cumhurbaşkanına hakaret sayılmazdı). Ahmet, bu durumu şöyle açıklar: Bu işçileri korkunç şekilde motive ediyordu, onun konuştukları, ertesi gün slogan olarak hazırdı.”

Yürüyüş Mengen’e ulaştığında, Can’ın deyişiyle Devrek’te gördükleri sıcaklık yoktur.” Mengenli tedirgindir. İşçiler hemen yeni slogan üretir: “Mengen, Gerede! İnsanlık nerede?”

Ve an gelir; greyderler, dozerlerle yolları kesilir. 50 metre kalmıştır ki, E5’e çıkmalarına izin verilmez. Jandarmalar karşılarındadır. Direnen anneleri gördükçe kimilerinin esas duruşta gözlerinden yaşlar akacaktır… İşçiler bir çoban ateşi yakıp, ocak ayının o soğuğunda geceyi sokakta geçirirler.”

Abant’a gelen Başbakan Akbulut ile görüşmeye giden sendika heyeti, anlaşma sağlayamaz. Özal, işçilerin ayağına gittiği gerekçesiyle Akbulut’u azarlar. Akbulut’un verdiği rakama karşı çıkan Özal, “vermeyeceksin” demesine rağmen Akbulut geri adım atmaz. Ancak, verdiği rakamları metne eklemez. Heyet Mengen’e geri döndüğünde sabah sloganı hazırdır: “Halkımız başbakan yalan söylüyor, çarptık böldük hesap tutmuyor.”

Zor koşullar nedeniyle sendika kadınların geri dönmesini ister. Kadınlar büyük tepki gösterip reddederler.

Can anlatıyor: “Mengen Belediyesi’nin penceresine çıkan Şemsi Denizer, Zonguldak’tan ‘Gemileri yaktık. Geri dönüş yok!’ diye yola çıktıkları işçilere, gene ‘Canlarım!’ diye seslenir: ‘Yürüyüş planımız, anlaşma ortamı yaratmaktı. Bugün yönetim kurulu ile Ankara’ya gidiyorum. Üç gün Zonguldak’a gelemiyorum.’ Yaşanan büyük bir şaşkınlıktır. ‘Biz buradayız!’ diye seslenir işçiler. Denizer, ‘Bana güveniyor musunuz?’ der. Cevap, ‘Evet. Gemileri yaktık, geri dönüş yok’tur. O zaman Şemsi Denizer der ki: ‘Yürüyüş eylemi bitmiştir. Sizler Zonguldak’a dönüyorsunuz.’ Sessizliği bir kadının sesi yırtar: ‘Hayır başkan, hayır. Geri dönüş yok!’ Bu sese işçiler de katılır. Derken, ‘Başkan geri dönüş yok!’ diye bağıran işçilerin sesini, ‘Başkan sen ne dersen o olur!’ diyen işçilerin sesi bastırır… Denizer, Belediye’nin penceresinden onlara ‘ANAP’ın ajanları!’ diye bağıracak, ötekileri işaret ederek, ‘Aranızda kışkırtıcılara yer vermeyin!’ diye seslenecektir. Kışkırtıcı diye itham ettikleri, yıllarca grev komitelerinde çalışmış, doymak için değil, yeniden doğmak, insan gibi yaşamak için direnen işçilerdir.”

Havza Komiteleri Sekreteri AhmetDenizer’in geri dönüş kararının sürpriz olmadığını söyler: “Böyle bir talebin geleceğini, grev komitelerindeki kişiler zaten güçlü bir şekilde seziyordu. On binlerce asker ve polisin yolu kesip geçişe izin vermediği Mengen’de koşullar çok ağırlaşmış, oradaki yüz bin kişinin beslenmesinden gelen yardımların dağıtılmasına, zorlu kış koşullarında konaklanmasından sağlık hizmetlerine, başta tuvalet olmak üzere sıradan ihtiyaçların karşılanmasından güvenliğin sağlanmasına kadar pek çok konuda önemli sorunlar yaşanıyordu.” Ahmet, beş bin nüfuslu “gariban Mengen’in”, 4-5 gün süreyle yüz binlerce kişiyi ağırlamasının sürdürülebilir bir durum olmadığını vurgular. “En önemlisi de barikatın öte yanındaki işçi sınıfından güçlü bir desteğin olmaması, direnişin ilanihaye sürmesini çok zorlaştırıyordu. Devletle cephe cepheye geldiğimiz o durumda, iki başlılık kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu nedenle Denizer’in dönüş kararını destekledik.”

Ümit Kartoğlu / BİRGÜN

Devam edecek


Hayat bu kadar ucuz + Susuzluktan ölen askerin annesi: 'Oğlum susuzluğu anlattı, ben kahroldum' -Timur Soykan / BİRGÜN-


Hayat bu kadar ucuz 

Çöp kamyonu geri manevra yaparak yolda yürüyen adamı ezdi. Şoför ehliyetsizdi, gözcü yoktu, ikaz lambaları ve ikaz sesi çalışmıyordu. Bunlara karşın şoför 3 yıl 4 ay ceza ile tahliye edildi.

Çanakkale Ayvacık’a bağılı Küçükkuyu Beldesi’ndeki Kazımkarabekir 1. Caddesi’nde 5 Ekim 2025 günü sabahı saat 10.00 sıralarında bir çöp kamyonu vardı. Kamyonu 25 yaşındaki Eyyüp Biçen kullanıyordu. Yanında amcasının oğlu vardı. Bir mağaza önündeki geri dönüşüm atıklarını alıp kamyonun arkasına attılar. Bu çöp toplama işini Ayvacık ve Küçükkuyu belediyelerinden ihaleyle Eyyüp Biçen’in ağabeyi Ali Biçen’in şirketi almıştı. Kamyon da Ali Biçen’in şirketine aitti.

Eyyüp Biçen direksiyona geçti, yanına amcasının oğlu oturdu ve sokakta geri gitmeye başladılar. Bu sırada kaldırımdan yola inen 80 yaşındaki Hasan Çelik yürüyordu. Güvenlik kamerasının kaydettiği bu anlarda çöp kamyonu 32 metre boyunca geri geri geldi ve Hasan Çelik’e çarpıp üzerinde geçti.

Hasan Çelik öldü ve çöp kamyonunu kullanan Eyyüp Biçen tutuklandı.

Soruşturma ve yargılama sonucu rezaletler zinciri ortaya çıktı:

Kamyonu kullanan Eyyüp Biçen, ihaleyi alan ağabeyinin şirketinin bir çalışanı değildi. Çöp kamyonunu kullanması için gerekli olan ağır vasıta ehliyetine sahip değildi.

Normal otomobil kullanmak için verilen ehliyetine Mardin’de alkollü araç kullandığı için el konulmuştu. Yani hiç ehliyeti yoktu.

Karayolları Trafik Kanunu’na göre; çöp kamyonunun geri manevra yaparken bir gözcü bulundurması zorunluydu. Ancak amca çocuğunu gözcülük yapması için yönlendirmedi, olay sırasında yanına oturtmuştu ve konuşuyorlardı.  Çöp kamyonunda zorunlu olan uyarı ışığı yoktu.

Dörtlü ikaz sinyalleri yanmamıştı, kırıktı. Araç geri giderken çevreyi uyarması gereken sesli ikaz sistemi de çalışmıyordu.

Bilirkişi raporunda; bu tespitler yapıldı ve Eyyüp Biçen’in asli kusurlu olduğu ifade edildi. Hayatını kaybeden Hasan Çelik ise kaldırımda yürümediği için tali kusurluydu.

Eyyüp Biçen tutuklu yargılandığı davanın duruşmasında “Hasan Çelik kör noktaydı. Kaldırımda yürümesi gerekirken kaldırımda değildi, bu nedenle göremedim. Bu ayın 26’sında düğünüm vardı. Ağabeyim düğün işleriyle uğraşıyordu. Bu nedenle onun kullandığı aracı ben kullanıyordum. Aracı olay tarihinde ilk kez kullandım. O gün mecburdum. Öncelikle tahliyemi ve beraatime karar verilmesini talep ederim” dedi.

Eyyüp Biçen’in davası 55 günde bitti. ‘Taksirle ölüme neden olmak’ suçundan 4 yıl hapis cezası verildi. Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, yargılamadaki iyi hali, cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurularak cezası 3 yıl 4 aya indirildi. Ayrıca ehliyetine 3 yıl el konulmasına karar verildi.

Bu kararla birlikte Eyyüp Biçen tahliye edildi. Sadece 55 gün cezaevinde kalmıştı. Hasan Çelik’in çocukları ise bu karara isyan etti ve temyiz başvurusu yaptılar. Başvuruda “İnsan hayatı bu kadar ucuz mu” diye sordular.

https://dai.ly/x9x4nce

/././

Susuzluktan ölen askerin annesi: 'Oğlum susuzluğu anlattı, ben kahroldum' 

İskenderun’da susuz bırakıldığı için ölen askerlerden Halit Karaman’ın annesi ifadesinde anlattı: “Oğlum ‘Anne burada su yok, hep susuz kalıyoruz, aç kalıyoruz’ diyordu. Son konuşmamızda ‘Anne dolabı su ile doldur, gelince kana kana içeceğim’ dedi.

Hatay İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’ndaki 7 asker 25 Temmuz 2025 günü hastaneye kaldırılmıştı. Muhafız er Hayrullah Halit Kahraman ve ikmal er Semih Erdoğan hayatını kaybetmişti. Otopsi sonucunda iki askerin uzun süre güneş altında bırakıldıkları, vücut sıcaklığının yükselmesi (hipertermi) ve gelişen komplikasyonlar sonucu öldükleri tespit edildi. Askerlerin susuz bırakıldığı iddia edildi.

Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki idari tahkikatta Alay Komutanı ve Tabur Komutanı’nın arasında bulunduğu 4 personel ihraç edildi. Sekiz personele ise disiplin cezaları verildi.

Olayla ilgili yargının soruşturması ise devam ediyor.

Hayrullah Halit Kahraman, 29 yaşındaydı. Annesiyle İstanbul’da yaşıyorlardı. Zorunlu askerlik için 13 Temmuz 2025 günü alaya gelerek teslim olmuştu. Yani hayatını kaybettiğinde sadece iki haftalık askerdi.

Baba Nuri Birol İzgi ifadesinde “Oğlumun herhangi bir sağlık sıkıntısı yoktu, büyük ihtimalle oğlumu ve diğer arkadaşları susuz bırakılıp eğitim verilerek ceza verildi” dedi.

‘ANNE HEP SUSUZUZ’

Hayrullah Halit Karaman’ın annesi Kamuran Kesmen ise ifadesinde oğlunun göz göre göre öldüğünü söyledi. Askerdeyken sık sık konuştuğu oğlunun ölümcül koşulları anlattığını ifade etti:

“Oğluma ‘Aç kalma, dikkat et kendine’ dediğimde oğlum ‘Anne ekmek bulamıyorum ki yiyeyim, burada su yok, susuz kalıyoruz, yemek için sıraya giriyoruz sıra gelene kadar yemek bitiyor, aç kalıyoruz’ dedi. Her konuştuğumuzda ‘Anne hep susuzuz, su yok, burada bahçedeki muslukların hepsi kırık, bir tane otomat var, otomatta su çok az olduğu için bizden önce gidenler alıyor. Kartı olanlar otomattan su alabiliyor’ dedi. Oğlum gittiği günden beri hep susuz kaldığını, sadece yemekhaneye gidildiğinde su içtiğini, yemek yiyemediğini söylüyordu.”

‘GÜNEŞ ALTINDA 4 SAAT’

Adalet isteyen anne ifadesinin devamında askerlere eziyet yapıldığına dair oğlunun sözlerini aktardı:

“Oğlumun bana söylediğine göre; 4 saatten fazla güneşin altında sabit bekletiliyorlarmış. Erler bayılıp düşüyormuş, kimse müdahale edemiyormuş, revire götürmüyorlarmış. Küçük ayakkabı vermişler. Oğlum telefonda bana ‘Anne ayaklarım yara ve şiş, ayakkabı değişikliği istedim, reddettiler, terlik istedim onu da reddettiler. Revir talebimi de reddettiler. Ayaklarım çok acıyor anne’ dedi. Bunları duyduğumda çok kahroluyordum. Fakat Devlet Kapısı olduğu için elim kolum bağlıydı. Her gün oğlumun açlığını ve susuzluğunu duymak beni kahretti. Oğlumun şehadetinden 2 gün önce bir asker kaçmış. Komutanları askeri bulmaları için arazide sabaha kadar kaçan askeri arattırmışlar. Sonra hiç uyumadan, dinlenmeden talime devam etmişler. Yine güneşin altında saatlerce tüm erleri güneşin altında bekletmişler.”

‘HER ŞEYİ UNUTUYORUM’

Aslında Hayrullah Halit Karaman’da ölümcül belirtiler iki gün önce başlamıştı. Bunlar fark edilse kurtarılabilirdi. 23 Temmuz 2025 günü oğlu ile telefonda görüştüğünü anlatan Kamuran Kesmen şöyle konuştu:

“Oğlum ‘Anne bende unutkanlık başladı. Her şeyi unutuyorum. Bugün günlerden ne’ diye sordu. O günün Çarşamba olduğunu söyledim. Meğer çoklu organ yetmezliğinin belirtilerinden birisiymiş. Şehadetinin sabahı yine oğlumla telefonda konuşurken “Anne çok susuzum, çok yorgunum, uykusuzum. Dolabı su ile doldur gelince kana kana içeceğim’ dedi. Oğlumla en son konuşmamız bu oldu.”

Aynı gün saat 17.50’de Kamuran Kesmen’in telefonu çaldı. Arayan bir askerdi. “Halit fenalaştı, düştü. Yoğun bakıma kaldırdık, gelebilirseniz gelin” dedi.

‘OĞLUNA EVİNE YAKIN MEZAR AL’

Kamuran Kesmen İskenderun Devlet Hastanesi’nde yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Doktorun odasına girdik. Doktor ‘Oğlun yemekten zehirlendi’ dedi. Ben ‘Serum taktınız mı, midesini yıkadınız mı’ diye sordum. Doktor ‘Hayır’ cevabını verdi. Odaya komutan geldi, ‘Anne oğlun şehit oldu’ dedi. ‘Siz ne diyorsunuz, ben Halit’i görmek istiyorum’ dedim. Adını ‘Barış’ olarak bildiğim oğlumun askeriyesindeki komutan ‘Oğluna evinin yakınında mezar yeri al’ dedi. Ben fenalaştım.”

‘NE SOSYAL MEDYASI OĞLUM SÖYLEDİ’

Anne Kamuran Kesmen önce uçakla İstanbul’a gönderilmek istendi. Oğlunu almadan gitmeyeceğini söyleyince bir konteynere yerleştirildi. Yanında bir hemşire görevlendirildi. Annenin ısrarı üzerine komutanlar çağırıldı. Soruşturmayı yürüten üç komutan geldi. Anne “Oğlumu neden susuz bıraktınız’ dediğinde komutanlardan birisi “Anne sosyal medyadan duydukların yalan haberler” dedi. Kamuran Kesmen ifadesine şöyle devam etti:

“Ben ‘Ne sosyal medyası benim oğlum her telefon açtığında ‘Anne su yok, susuzuz’ diyordu dedim. Soruşturma komutanlarından biri, Barış isimli komutanına dönerek ‘Anneye cevap ver’ dedi. Barış isimli komutan da ‘Su var, yemekhanede’ dedi. Ben ‘Nerede su var, oğlum çeşmelerin hepsinin kırık olduğunu söyledi’ dedim. Komutanı oradan uzaklaştırdılar.”

‘DİĞER ERLERİN İFADESİ ALINSIN’

Anne Kamuran Kesmen oğlu için İstanbul Ataköy 3. Kısım Camii’nde düzenlenen törende bazı asker ailelerinin yanına geldiğini ve kendi çocuklarının da susuz, aç kaldığını söylediklerini anlattı. Kamuran Kesmen “O dönemde bütün er ve ailelerinin ifadelerinin alınmasını istiyorum” dedi.

Kamuran Kesmen ifadesinin sonunda şöyle konuştu:

“Çocuğum susuz bıraktıkları için şehit düştü. Bu tamamen İskenderun Deniz Er Alayı’nın suçudur. İhmaller sonucu gencecik hiçbir sağlık problemi olmayan oğlumu mezara verdim. Çocuğumu susuz bırakarak ölüme terk edenlerden şikayetçiyim. Başka Halitler ölmesin diye mücadelemi sonuna kadar vereceğim.”

‘BAYILMAK, SU İÇMEK YASAK’

Peki…

Annenin oğlu ile aynı dönemde askerlik yapan bütün erlerin ve ailelerinin ifadesinin alınması talebi kabul edildi mi?

Henüz bilmiyoruz.

Soruşturmada olayın gelişimi iki gün öncesinden anlatıldı. Buna göre; acemi erler Hayrullah Halit Kahraman ve Semih Erdoğan, 23 Temmuz 2025 günü saat 10.30-11.45 arasında nişancılık, kitapçıkla rütbe tanıtımı eğitimindeydi. Bu eğitimi veren Deniz Piyade Astsubay Mert Mehmet Ş.’nin erlere “Bayılan olursa ben kucağa alırım, su içmek yasak, boydan girerim” diye bağırdığı iddia edildi.

Alayda içtimadan sonra saat 08.30-09.10 arasında rutin tören geçiş eğitimi veriliyordu. Aşırı sıcak altındaki bu eğitimler erleri zorluyordu. Oysa havaların çok sıcak olması nedeniyle eğitimlerde dikkat edilmesi talimatı verilmişti.

GÜNEŞİN ALTINDA BEKLETİLDİLER

24 Temmuz 2025 sabahı da alay içtiması yapıldı. Bir erin firar ettiği anlaşıldı ve kimliğinin tespit edilmesi için çalışma başlatıldı. Askerler tören alanında, aşırı sıcakta saat 10.30’a kadar bekletildi. Sıcak çarpması ve susuzluğun ölümcül etkilerinin ortaya çıkması günler sürebiliyordu.

25 Temmuz 2025 günü saat 14.00 sıralarında Semih Erdoğan fenalaştı ve revire götürüldü.

Aynı gün Halit Karaman, saat 11.00 sıralarında bir uzman çavuşa kendisini halsiz hissettiğini söylemişti. Bir süre istirahate gönderildi ancak tekrar görev yerine döndü. Bu defalarca tekrarlandı. Mıntıka temizliği sırasında başı döndü ve yere oturdu. Aşırı terlediğini fark eden uzman çavuş tarafından revire gönderildiğinde saat 15.30’du. Hemen ambulans çağırıldı ve hastaneye kaldırıldı.

Hayrullah Halit Kahraman saat 18.43’te, Semih Erdoğan saat 21.00 sıralarında hayatını kaybetti.

‘ÇOK TERLEDİK, SU KAYBI YAŞADIK’

Hastaneye kaldırılan erlerden Muzaffer A. ifadesinde koşulları şöyle anlattı:

“24 Temmuz 2025 günü eğitim alanında silah eğitimi aldım. Hava çok güneşliydi. Yanımızda eğitmen olarak Mert Mehmet Ş. vardı. Eğitim sırasında biz çok terledik ve su kaybı yaşadık. Diğer arkadaşlarımla Mert Mehmet Ş.’den su içmek amacıyla izin istedik. Ancak su içmemize izin vermedi. Mert Mehmet Ş. 1. Tabur 4. Bölük sorumlusu idi o gün bizim bölükte başka rütbeli olmayınca eğitim alanındaki tüm bölükleri komuta ediyordu. Diğer bölüklere istikamet verirken bizi de güneş altında bekletiyordu. O gün suyumu yemek sırasında içebildim. O gece yüksek ateşle uyandım. Sabah ateşim devam etti. Revire götürdüler. Hastaneye sevk edildim. Orada arkadaşımın vefat ettiğini öğrendim. Ben 24 Temmuz 2025 günü eğitim esnasında susuz kaldığımız için rahatsızlandığımı biliyorum.”

KOMUTANLAR: İHMALİMİZ YOK

Soruşturulan rütbelilerin iddialarına göre; askerler koli taşıma, ambarda çanta düzenleme, mıntıka temizliği gibi işlerde çalıştırılırken sık sık mola verildi ve gölgede dinlendirildiler. Komutanlar suçlamaları kabul etmedi.

Alay Komutanı Deniz Piyade Albay Barış U. ifadesinde Alay Komutanlığı’nda olaydan 9 gün önce 16 Temmuz 2025’te göreve başladığını anlattı. Su sebillerinin tamir edilmesi, yenilerinin satın alınması, askerlerin güneş altında tutulmaması, klimalar alınması, sundurma yapılması için talimatlar verdiğini anlattı. Olayda hiçbir ihmalinin olmadığını savundu.

‘YETERLİ PERSONEL YOK’

Şüpheli Deniz Yüzbaşı Ahmet Turan K. ifadesinde Alay’daki büyük sorunu anlattı:

“Ben İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda Atama 1. Deniz Er Eğitim Bölük Komutanlığı, aynı zamanda 1 Deniz Er Eğitim Tabur Komutan vekilliği, 2. Deniz Er Eğitim Tabur Komutan vekilliği görevlerim bulunmaktadır. Normalde bu görevler için ayrı ayrı yarbayların görevlendirilmesi gerekmektedir. Zaten personel eksikliği önceden de biliniyordu. Şehit olaylarının yaşandığı gün de devam etmekteydi.”

Yüzbaşı Ahmet Turan K. tüm görevlerini yerine getirdiğini ve olayda hiçbir ihmalinin söz konusu olmadığını savundu.

24 YAŞINDA ÜÇ BÖLÜĞÜN KOMUTANI

Askerlerin su içmesine izin vermediği ve tehdit ettiği öne sürülen Mert Mehmet Ş. 2001 doğumlu, 24 yaşında bir astsubay. Üç bölük askeri idare ediyordu. O da suçlamaları kabul etmedi. Askerlerin su içmesini yasaklamadığını ve hakaret ya da tehdit etmediğini öne sürdü. O da Alay’daki personel eksikliğinden bahsediyordu:

“4. Bölükte görevliyken personel eksikliğinden dolayı 2 ve 3. Bölük de benim emir ve komutama verildi. Ben eğitimlerde yorucu, zorlayıcı bir şey yaptırmadım. Bir kusurumun ya da alakamın olduğunu düşünmüyorum.”

Soruşturma sonucunda Astsubay Mert Mehmet Ş., Yüzbaşı Ahmet Turan K. ve Alay Komutanı Albay Barış U.’ya dava açılması bekleniyor.

İddiaya göre; İskenderun Deniz Er Eğitim Alaya Komutanlığı’nda yaklaşık 1500 er vardı ancak su ve yemek gibi temel ihtiyaçları bile karşılanamıyordu. Personel eksikliği nedeniyle çok genç ve düşük rütbeli askerler yüzlerce eri komuta ediyordu. 1. ve 2. Tabur’un koğuşları aşırı kalabalık ve doluydu. 3. ve 4. Tabur Komutanlığı’nın yer aldığı binadaki koğuşlarda ise boş kapasite vardı. Bu bile dengelenmemişti. İki askerin göz göre göre hayatını kaybetmesine neden olanlar 3 rütbeli ile sınırlı tutulacak gibi görünüyor. Oysa bu korkunç olayın daha büyük sorumluları ve derin nedenleri var.

/././

BİRGÜN

Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İç cephe -Koray R.Yılmaz-  Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama! Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yö...