Halkın 30 avroluk sepetine göz dikildi: Yeni gümrük duvarından kim kârlı çıkacak?-Emre Alım-
Ticaret Bakanlığı’nın 6 Şubat’ta yürürlüğe girecek kararıyla, vatandaşın 1500 liralık alışverişi de kesiliyor. "Yerli üretimi koruma" ambalajıyla sunulan düzenleme, aslında halkın ucuza ulaştığı ürünü engelleyip rantı ithalatçı patronlara ve yabancı ortaklı dev platformlara servis ediyor. Peki, toplam ithalat içinde "devede kulak" kalan bu tutara neden göz dikildi ve bu işten gerçekte kim kârlı çıkacak?
Etin kilosunu 100 lira ucuza satan kasapta kuyruk, son kullanma tarihine günler kalan ürünleri cüzi fiyata veren markette izdiham, çürük sebzelerin elden çıkarıldığı akşam pazarında kalabalık...
Türkiye’de günden güne eriyen alım gücü, halkı adeta bir yaşam mücadelesine itiyor. Gelgelelim bu mücadele de günden güne güçleşiyor.
Milyonlarca yurttaş için küçük de olsa tasarruf sağlayan internet üzerinden yurtdışı alışverişi devri resmen sona eriyor.
Ticaret Bakanlığı’nın aldığı ve 6 Şubat’ta yürürlüğe girecek olan yeni kararla, yurtdışından bireysel alışverişte 30 avro yani 1500 liralık gümrük limiti tamamen kaldırılarak her paket ticari statüye sokuluyor.
Bugüne kadar çocuğuna uygun fiyatlı kırtasiye malzemesi alabilen bir anne, harçlığıyla giyim ihtiyacını karşılayan bir genç ya da ateş pahası olan kişisel sağlık malzemelerine erişmeye çalışan bir emekli için bu kapı artık kapanıyor.
Vatandaşın doğrudan fabrikadan veya küresel platformlardan 200 liraya tedarik edebildiği bir ürün, artık ağır vergi yükleri altında imkansız hale getirilecek. Bu sırada sömürü çarkını "aracı" ve "distribütör" kârlarıyla döndüren sermaye grupları bayram edecek.
Etiketler arasında uçurum var
Bugün itibarıyla, Çin’de üretilen ve Çin’deki bir platformda 160 liraya satılan bir gözlük, Türkiye’de satış yapan platformda 3 bin liraya satışa sunuluyor.
ABD merkezli bir markanın ürettiği mont Almanya’da 3 bin 100 liradan satılırken, Türkiye’deki distribütörünün mağazasında 10 bin 384 liradan satışa çıkarılıyor.
Gümrük limitinin kaldırılmasıyla, vatandaş 200 liraya doğrudan ulaşabildiği ürünü, yerli "aracıdan" katbekat fazlasına almaya zorlanacak. Aradaki devasa fark, platform komisyonu ve ithalatçı kârı olarak patronlara transfer edilecek.
Bu işten kim kârlı çıkacak?
6 Şubat’ta yürürlüğe girecek karar sonrasında, artık yurtdışından alınan 1 avroluk bir ürün bile gümrük müşavirliği süreçlerine tabi olacak. Yani artık "bireysel alışveriş" diye bir şey yok. Her vatandaş, devletin gözünde "mikro-ithalatçı" ve her paket bir vergi kaynağı olacak.
Bu düzenlemeden kimin kârlı çıkacağını anlamak için rakamlara bakmak şart.
Türkiye’nin e-ticaret hacmi 2025 sonunda 3,5 trilyon lira gibi hayli yüksek bir seviyeye ulaştı.
Ancak bu devasa pastanın içinde, hane halkının yurtdışından doğrudan yaptığı e-ticaretin payının en iyi ihtimalle bile 7 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’nin toplam 344 milyar dolarlık ithalatı içinde bu rakam devede kulak bile değil, topu topu yüzde 2.
Peki, neden devlet ve patronlar bu yüzde 2’lik dilimin peşine düştü?
Cevap, "üretim" masalının ardındaki "komisyoncu" gerçeğinde gizli.
Ticaret Bakanlığı’nın 2025 yılı "E-Ticaretin Görünümü" raporu, "yerli üreticiyi koruyoruz" argümanını kökünden çürütüyor. Veriler gösteriyor ki, Türkiye’deki 600 bin e-ticaret işletmesinin yüzde 78’i şahıs şirketi. Bu şirketlerin büyük çoğunluğu bir çivi bile üretmiyor.
Yaptıkları tek şey, Alibaba veya doğrudan Çinli fabrikalardan konteyner bazında getirdikleri ürünlerin üzerine Trendyol veya Hepsiburada gibi platformlarda fahiş kârlar ekleyerek satmak.
2025 verilerine göre elektronik kategorisindeki ürünlerin yüzde 95’i, kişisel bakım ürünlerinin ise hammadde bazında yüzde 80’i dışa bağımlı. Yani gümrük duvarı örülen şey "yabancı ürün" değil, vatandaşın o ürüne daha ucuz yoldan ulaşma ihtimali.
Göz dikilen tutar devede kulak
2025'te Çin’den 47 milyar dolarlık ithalat yapıldı.
Aynı sürede Türkiye’ye kayıtlı kredi kartları ile yurtdışında yapılan tüm harcamaların toplamı 19 milyar dolar civarında. Bu tutara Almanya’da yapılan bir otel masrafı da dahil, Youtube için ödenen abonelik ücreti de.
Özetle vatandaşın yurtdışından yaptığı doğrudan alışveriş, Türkiye'nin Çin karşısında ticaret dengesini değiştirebilecek boyutta değil.
İstedikleri oldu: Patronlar mutlu
Düzenleme sonrası sermaye cephesinde tam bir bayram havası hakim.
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, "Denetimsiz e-ithalat; tüketici için risk teşkil eden, KOBİ'leri haksız rekabete uğratan ciddi bir sorundu" diyerek düzenlemeye destek verdi.
Hisarcıklıoğlu’nun aktardığı Ticaret Bakanlığı verilerine göre, basitleştirilmiş gümrük mevzuatı yoluyla giren ürünlerin yüzde 81’i riskliydi. Ancak bu "risk" analizi, nedense aynı ürünler dev ithalatçılar tarafından getirilip 10 katı fiyata satıldığında ortadan kalkıyor.
Bakanlığın ve Hisarcıklıoğlu’nun savunması CE sertifikası gibi denetim araçlarının etkin biçimde uygulanmadığını ortaya koyuyor. Öte yandan denetim, ticaretin tutarından bağımsız işletilebilir bir mekanizma.
İTO Başkanı Şekib Avdagiç de koroya katılarak, "30 avro limitinin kaldırılmasını yerli üretim için çok önemli bir fırsat olarak görüyoruz" açıklamasında bulundu. Veriler Avdagiç’i de yalanlıyor.
Örneğin akıllı saatler, kablosuz kulaklıklar ve bilgisayar bileşenlerinin yerli üretimi yok denecek kadar az.
Yerli üretimin güçlü olduğu tekstilde ise çanta, kemer, düğme, özel kumaş gibi aksesuarlarda Çin'e olan bağımlılık devam ediyor. Bu nedenle korunan kesim iddia edildiği gibi “yerli üretici”den çok bu ürünleri ithal eden büyük distribütörler.
Konuyu daha da vahim kılan ise, gümrük duvarlarının arkasındaki mülkiyet yapısı. Halkın örneğin doğrudan Çin’den alışveriş yapması "ulusal çıkar" adına engellenirken, bu engelden en çok kâr eden platformların kime ait olduğu sorusu cevapsız kalıyor. Bugün Türkiye e-ticaret pazarının lideri Trendyol’un yüzde 80’den fazla hissesi Çinli dev Alibaba’nın elinde. İkinci sıradaki Hepsiburada, Kazak sermayeli Kaspi.kz’ye satılmış durumda. Yani devlet, "Çin malı girmesin" demiyor, "Çin malı girsin ama parasını doğrudan Çinli fabrikaya değil, aradaki yabancı ortaklı dev platformlara ve yerli komisyoncuya ödeyin" diyor.
Gümrük duvarları ithalatçı patronları koruyor
6 Şubat’ta yürürlüğe girecek olan gümrük düzenlemesi, iktidarın sınıfsal tercihi bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. Veriler, engellenen "bireysel ithalatın" Türkiye’nin toplam dış ticaret dengesi içinde marjinal bir paya sahip olduğunu kanıtlıyor.
Özetle, karşımızda ne milli üretimi şahlandıracak bir hamle ne de dış ticaret açığını kapatacak stratejik bir dokunuş var. Yapılan tek şey halkın görece ucuz ürüne erişim kanalını tıkamak ve bu rantı ithalatçı patronlara, çoğu yabancı sermayeli platformlara ve hiçbir şey üretmeyen "komisyoncu" şirketlere altın tepside sunmak.
/././Dikkat çeken ifadeler: AKP son operasyonları da İmamoğlu’na bağlama yolunda
İstanbul merkezli ilerleyen uyuşturucu operasyonlarına dair yandaş basında yer alan haberler, bu konunun da bir ucunun İmamoğlu’na bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.
Yandaş Yeni Şafak, Rabia Karaca ile ilgili "Uyuşturucudan alındı jetten çıktı" haberi yaptıUzun süren İBB ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonların ardından AKP yargısı bahis, uyuşturucu ve fuhuş iddialarıyla bir dizi yeni ünlü operasyonuna girişmişti.
Bu operasyonlar AKP medyası tarafından "sadece CHP’ye yönelik bir operasyon süreci işlemiyor, toplu bir temiz eller adımı atılıyor" iddiasına dayanak olarak kullanıldı.
Söz konusu temiz eller iddiası kısa sürede boşa düşerken, son günlerde yandaş basına yansıyan haberler, uyuşturucu operasyonlarının da İmamoğlu operasyonlarına bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.
Peki, nasıl?
Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen yolsuzluk soruşturmasında adı geçen ve “firari” olan Murat Gülibrahimoğlu’nun, 2022-2025 yılları arasında İstanbul’dan özel jetle defalarca yurt dışına çıkış yaptığı iddia ediliyor.
AKP basını ve Akın Gürlek’in iddiaları, bu uçuşlarda yurt dışına para taşındığı yönünde.
Buna dair şu ana kadar somut bir kanıt ortaya konulmazken, bu uçuşlar üzerinden yeni bir iddia gündeme getirildi.
Paranın yanına uyuşturucu ve fuhuş iddiası eklendi
Yandaş basının servis ettiği haberlere göre, aynı jetle 2 kez yurt dışına gittiği öne sürülen Rabia Karaca ile Merve Eryiğit geçen ay uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında tutuklandı.
Karaca’nın ifadesi üzerine özel jet yolculuklarına katıldığı öne sürülen Selen Görgüzel, Ayşe Sağlam, Nilüfer Batur Tokgöz ve Ceren Alper gözaltına alındı.
“Fuhuş" ve "kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak" suçlarından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Selen Görgüzel’in savcılıktaki ifadesi Anadolu Ajansı tarafından servis edildi.
Görgüzel'e savcılıktaki ifadesinde, Rabia Karaca'yla özel uçakta olan fotoğrafının gösterildiği belirtilirken, Görgüzel’in Kıbrıs tatilinden sonra bu uçağa bindiğini, söz konusu tatile kendisini Emel Müftüoğlu'nun gönderdiğini söyledi.
Kıbrıs tatilinde Emel Müftüoğlu'nun kumar oynamak için Murat Gülibrahimoğlu'ndan casino çipi aldığını öne süren Görgüzel, Gülibrahimoğlu ile Müftüoğlu'nun yüksek miktarlarda kumar oynadıklarını da iddia etti.
Görgüzel söz konusu ifadesinde, “Tatilimizde ismini şu an hatırlayamadığım bazı kişiler de vardı. Bu tatilimden hatırladığım bir olaysa Gülibrahimoğlu ve yanındaki kızlar özel bir odaya geçerek kumar oynamaya devam ettiler. Tatilde kimseyi fuhuşa teşvik etmedim. Emel Müftüoğlu benim üzerimden para kazanmış olabilir ancak bu kişiden para almadım. Dönüşte bindiğim uçağın Ekrem İmamoğlu'nun kullanmış olduğu özel jet olduğunu çok sonradan öğrendim. Zaten bu uçağın İmamoğlu'nun özel jeti olduğunu bilseydim kullanmazdım” dedi.
Bu sayede dosyaya bir isim daha eklendi, Emel Müftüoğlu.
Müftüoğlu, bugün düzenlenen uyuşturucu operasyonuyla gözaltına alındıktan sonra yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakılırken, bu gözaltı sırasında da konunun Gülibrahimoğlu dolayımıyla İmamoğlu’na uzanıp uzanmadığı merak konusu.
Sonuç olarak AKP, yine bir dolayımla uzun süredir başka iddialarla yürüttüğü bir operasyonu daha İmamoğlu operasyonuna bağlamak adına yeni manevralar yapıyor gibi görünüyor.
Bu kapsamda Müftüoğlu'nun verdiği ifadelerin de önem kazandığı belirtiliyor.
***
Daron Hoca’nın kurumları kimin kurumları?-Nevzat Evrim Önal-
Emperyalist saldırganlık kuşkusuz dalga geçilecek konu değil, ama emperyalizmin yaşananları kendi içerisinde tartışma çerçevesi dalga geçilmeyi de, incelenmeyi de hak ediyor.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik alçakla saldırısı gerçekleştiğinde, sosyal medyanın doğası gereği herkes fili bir yerinden tutup “bu fildir” demeye başlamıştı. Bu hengameden aklımda akıllıca atılmış tek bir tweet kaldı: “Daron hoca koş kurumlarını s...yorlar.”
Emperyalist saldırganlık kuşkusuz dalga geçilecek konu değil, ama emperyalizmin yaşananları kendi içerisinde tartışma çerçevesi dalga geçilmeyi de, incelenmeyi de hak ediyor.
Gelin, inceleyelim…
***
Emperyalist merkezlerde, bilhassa da akademik camiada, son yirmi yılda yükselen ve (nesi yeniyse) “yeni sağ” olarak tanımlanan siyasete yönelik eleştirinin temel argümanı bu: “Mevcut düzen saygın demokratik kurumlar tarafından uygulanan kurallar temelinde kuruluydu, bu hırbolar ise kurumları ve kuralları hiçe sayan, tek taraflı ve tekçi, dayatmacı bir siyaseti yapıyor.” Aynı eleştiri Çin’i ve Rusya’yı da kapsıyor, hatta “uygar ve saygın” batıda Trump gibi hırboların iktidara gelebilmesinin temel sebebi olarak bu iki gücün yükselişi gösteriliyor. Bu iddialar zaman zaman “Rusya seçimlere hile karıştırdığı için Trump seçilebildi” boyutlarına bile varıyor.1
Nobelli Daron Acemoğlu bu tartışmanın önemli figürlerinden biri, ama ben incelemeye ondan çok daha çaplı bir başka Nobellinin2 sözlerini hatırlatarak başlayacağım: İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD emperyalizminin dış politikasının mimarı, Soğuk Savaş’ın emperyalizm cephesindeki en önemli komutanı Henry Kissinger.
Kissinger 25 Haziran 2020’de, yani Trump’ın birinci başkanlık döneminin sonuna doğru ve pandeminin en şiddetli günlerinde, ABD emperyalizminin dış politikası üzerinde büyük etkiye sahip düşünce kuruluşlarından biri olan ve Foreign Affairs dergisini de çıkartan Council on Foreign Relations’ın bir etkinliğine konuşmacı olarak katılmıştı. Konuşmasının girişinde özetle şunları söylemişti: “ABD kendi yükselişinde tek taraflı bir güç alanı oluşturdu ama son otuz yılda ortaya çıkan tek sistemli küresel dünyada buraya sıkışmamalı. Uluslararası siyasette ittifaklarını gözetmeden tek taraflı dayatmalara giderse Batı Yarımküreye izole olur, dünya çapında olanlar üzerindeki etkisini yitirir ve zamanla tarihin dışına düşer.”3
Emperyalizmin yoluna nasıl devam etmesi gerektiği konusundaki iki görüşten birinin özeti bundan daha iyi ifade edilemez. Daron Acemoğlu gibi ideologların tümü bu özeti farklı kelimelerle tekrarlayıp duruyor. Bunlara göre ABD’nin emperyalist hegemonyası kurallar ve kurumlara dayalı bir uluslararası sistem çerçevesinde olmalı; dünyadaki geri kalan tüm ülkelere de bu sisteme uygun bir “demokrasi” dayatılmalı. Bu nedenle Acemoğlu Venezuela’ya yapılan alçakça saldırıya ancak “tamam Maduro’yu devirmek lazım da böyle üslupsuz olmaz ki bu işler” şeklinde özetlenebilecek bir “eleştiri” getirebiliyor.4
Diğer tarafta Trump durdukça, bu sinsi riyakarlık uygarlık gibi görünüyor. Bu yüzden şunu sormamız gerekiyor: Dünya düzeninin kurumlara ve kurallara dayalı olduğu zamanda, kurumları kim kurdu, kuralları kim koydu?
***
Bahis konusu kurumlar sistemi 1945 sonrasında Sovyetler Birliği’nin yarattığı sistemik tehditi karşılamak için kurulan, yani kurulmak zorunda kalınan uluslararası emperyalist ittifakın üstyapısıydı. Bu ittifak sistemi tek bir dertle oluşturulmuştu: İkinci Dünya Savaşı bittiğinde pek çok ülkede sosyalizm kurulmuş ve işçi sınıfı iktidara gelmiş; geri kalan tüm ülkelerde de (hatta emperyalist ABD’de bile) devrim tehlikesi baş göstermişti. Emperyalist güçlerin iki dünya savaşı arasında olduğu gibi birbirleriyle rekabete devam etmesi durumunda yeni devrimlerle sosyalizmin kapitalizmi tarihe gömmesi işten bile değildi. Bu yüzden sadece her kapitalist ülkede işçi sınıfına yatıştırıcı ödünler verilmesi yeterli değildi, emperyalist sistemin en büyük zayıflığı olan emperyalistler arası rekabet bir süreliğine kenara konmalıydı.
Emperyalizmin eşitsiz doğası gereği böyle bir ittifak sistemi ancak hiyerarşik olabilirdi ve o tarihte bu ittifakın hegemonik gücü ABD’den başkası olamazdı. Ancak bu hegemonya, açıktan kurulmasına dünya halklarını ikna etmek imkânsız olacağı için örtülü ve tüm emperyalist güçleri içerebilmek için karşılıklılığa dayalı olmalıydı. Bu nedenle ABD’nin kapitalist dünyadaki egemenliği uluslararası kurumların içine yerleştirildi. Örneğin Sovyetler Birliği’ne yönelik bir saldırganlık gerektiğinde eylemi esasen ABD ordusu gerçekleştirecek olsa da bu NATO şemsiyesi altına gizlenecekti. Ya da emperyalist rekabetin en şiddetli alanı olan, sistemi en krizlere açık ve kararsız hale getiren finans sermayesinin uluslararasılaşması konusunda (Sovyetler Birliği’nin olduğu dünyada bir ülke dış borcunu ödemeyi reddettiğinde kapısına uçak gemileriyle dayanmak da zor olacağı için) emperyalist alacaklıların çıkarlarını koruyacak ama bunu borçlulara “iktisat biliminin kuralları” kılığında dayatacak bir kurum olan IMF’ye ihtiyaç vardı. Ve uluslararası finansın, kadroları dünyanın en pahalı üniversitelerinden çıkan bu saygın, uygar, “iktisat biliminin evrensel kurallarına” dayalı kurumunun yönetiminde, kurulduğu günden bu yana ABD’nin (ve sadece ABD’nin) veto yetkisi oldu.5
Tabii bu sistemin bazı parçalarına Sovyetler Birliği’nin dahil olması engellenemez, aksi takdirde “kurallara dayalı uluslararası sistem” görüntüsü verilemezdi. Dolayısıyla, örneğin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kurulduğunda, emperyalistler veto yetkisine sahip beş daimî üye koltuğundan birini Sovyetler Birliği’ne bırakmak zorunda kalmıştı. Bu durumda dahi, diğer dört daimî üyeden biri olan Çin’in sandalyesinde 1971’e kadar Çin Halk Cumhuriyeti değil Tayvan’daki şaklabanlar oturmuş; bu koltuk ancak Kissinger’ın Çu Enlay ile görüştüğü gizli Çin ziyaretinin ardından, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’le yakınlaşmasının mümkün olduğu anlaşıldıktan sonra Çin’e bırakılmıştı.
Acemoğlu gibilerinin öve öve bitiremediği kurumlara ve kurallara dayalı dünya düzeni, ABD’nin fiilen dünya devletine dönüştürülmüş emperyalist hegemonyasının sorgulanmaması için ve Sovyet sosyalizmine karşı kurulmuştu. Bu doğal olarak İngiltere, Almanya gibi diğer emperyalist güçlere yağmadan makul paylar veren bir ittifak sistemi içerisinde gerçekleşiyordu. Ama Vietnam devrimini boğmak için milyonlarca insan öldüren de, 1980’lerin başında neoliberalizme geçilip faizler yükseltildiğinde yaşanan borç krizi sırasında Latin Amerika ülkelerinde eşi benzeri görülmemiş emperyalist talan ve milyonlarca cana mal olan yoksullaşma dalgasını yöneten de, başka pek çok ulusal ve uluslararası suçu işleyen ya da meşrulaştıran da bu kurumlara ve kurallara dayalı sistemdi.
Bize bugün Trump’ı gösterip geçmişte emperyalizmin kurumsallığı sayesinde daha barışçıl ve iyi bir dünyada yaşadığımızı söyleyenler hem yalancı hem de düşmanımız. 1945 sonrasındaki birkaç on yıl boyunca dünya komünizm tehdidi emperyalistleri hizaya getirdiği için güzeldi ve tehdit zayıfladıkça çirkinleşti, ortadan kalktıktan sonra ise emperyalistler tarafından adım adım cehenneme çevrildi.
***
Peki bugün kuralsızlığı savunan ve her türlü pervasızlığa hazır görünen Trump gibiler ile, daha ayakları yere basan bir dünya sistemi kurulması gerektiğini savunanlar arasında bir fark yok mu?
Kuşkusuz var. Benzetirsek, AKP ile CHP arasında da fark var; hatta bu iki parti arasındaki ayrım neredeyse emperyalist merkezlerdeki, bu yazıya konu olan ayrıma denk düşüyor. Öte yandan bu, iki şıktan birinin evla olduğu anlamına gelmiyor.
1945 sonrasında kapitalizm kurallı hale gelmek zorunda kalınca, sermaye egemenliğinin yürütme tarafında kanun kural dinlemeden sermayenin önünü açılması gerektiğini savunanlar hep oldu. Örneğin bunun Türkiye’deki en açık örneği Turgut Özal’dı. Birinci körfez savaşı sırasında Türkiye hava sahasının ABD savaş uçaklarına açılmasının Anayasal olmadığı söylendiğinde “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” demişti. Bununla yetinmemiş, Cumhurbaşkanı olarak böyle bir yetkisi olmamasına rağmen TSK’ya Kuzey Irak’ı işgal etme emri vermiş, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay emri uygulamayıp hukuksuzluğunu ifşa edince, üstüne bir de istifa edince büyük devlet krizi çıkmıştı. Özal’ın bu pervasızlığıyla, Erdoğan’ın bir AYM kararını tanımaması ve uygulamaması6 ya da Trump’ın “uluslararası güç kullanırken kendisini sınırlayan tek şeyin uluslararası yasalar değil kendi aklı ve ahlakı olacağını” söylemesi birbiriyle akrabadır.7
Ne var ki buradaki büyük üçkağıt, bu tavrın kelimenin gerçek manasıyla kişisel olduğunun propaganda edilmesidir ve bu propaganda esasen düzenin diğer tarafından yapılmaktadır. Tarihte böylesine sivrilen “kişi”lerin kişilik özellikleri mutlaka olayların gidişatında bir rol oynar; ama bu kişilerin sınıfsal bir çıkarlar yığınının temsilcisi değil de mutlak anlamda şahsi bir iktidarın sahibi olduğunu savunanlar, bu kişilerin temsil ettiği iğrenç sermaye çıkarlarını aklamaktan başka bir şey yapmamış olur.
Nitekim düzenin diğer tarafında duran Oğuz Kaan Salıcı, upuzun bir tweet yazıp Trump’ı yerin dibine sokuyor ama sonunda (mealen) şunu diyor: “Trump ne kadar nobran davransa da Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alamıyor, çünkü ‘şahsım’ değil kurumlar devleti, ‘muz cumhuriyeti’ değil.”8
Bu sadece yanaşmacılık değil aynı zamanda büyük bir düşünsel sefalet. Merkez bankası özerkliği denen şey, merkez bankalarının idaresinin ulusal demokratik çerçeveden çıkartılıp “kurumlara ve kurallara dayalı” uluslararası sisteme devredilmesinden, o sistemin en yüce okullarında okutulup sermaye egemenliğinin iktisat kuralları iyice belletilmiş çocuklarına bırakılmasından başka bir şey değildir. Trump’ın bununla kavgalı olması, bunun iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Aynı Erdoğan’ın bir şeyle kavgalı olmasının o şeyin iyi olduğu anlamına gelmemesi gibi.
Kurumlar ve kurallar ancak emekçi halk tarafından oluşturulduklarında, ya da emekçi halk kendisini egemenlere güçlü biçimde dayatıp onları ödünler vermeye zorladığında sıradan insanların çıkarlarını yansıtır. Örneğin bugün saldırı altında olan Venezuela’da Bolivarcı Cumhuriyet kurulurken bu yaşanmıştı; zaten saldırının sebebi de Venezuela halkının kendi koyduğu yasalarla ülkelerinin yeraltı zenginliklerine sahip çıkıyor, onları yok pahasına emperyalistlere devretmiyor olması.
En kötü kural kuralsızlıktan iyi değildir ve daha önemlisi, insanlık bu ikisinden birine mahkûm değil. Emekçi insanlık ordulardan da, bombalardan da çok daha büyük bir güçtür ve kötüler arasında en iyiyi bulmaya çalışmayı bırakıp kendi çıkarlarını koruyacak kuralları kendisi koymaya başlamalıdır.
-----
1https://www.theguardian.com/world/2017/jan/06/vladimir-putin-us-election-interference-report-donald-trump.
2Konumuz açısından anlamlı olduğu için hatırlatıyorum: 1973 yılındaki Nobel Barış Ödülü Vietnam Savaşı’nı sonlandırmaya yönelik müzakereler sırasında Henry Kissinger ve Vietnam tarafında müzakereleri yürüten devrimci General Lê Đức Thọ’ya verilmiş, Kissinger ödülü kabul etmiş, Tho ise reddetmişti.
3Kissinger’ın konuşmasının bütünü çok ilginç ve okunmasını hararetle tavsiye ederim. Bilhassa bir noktada “bazı konularda net olmak ancak net konuşmamak gerekir” demesi çok anlamlı.https://www.cfr.org/event/conversation-henry-kissinger.
4Eleştirinin başlığı: “Şimdi ‘kurallara dayalı düzen’in başına ne gelecek?” https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-venezuela-rules-based-order-must-be-built-anew-by-daron-acemoglu-2026-01.
5Bu veto yetkisi şöyle işliyor: IMF’de politika belirleyen kararlar en az %85 oyçokluğu ile alınabiliyor. Kuruluşundan bu yana %15’in üzerinde oy oranına sahip olmuş ve halen olan tek ülke ABD. Dolayısıyla ABD fiilen tek başına veto yetkisine de sahip oluyor.
6https://haber.sol.org.tr/turkiye/erdogan-israrli-aym-kararina-uymuyorum-saygi-duymuyorum-sozum-isabetli-oldu-147469.
7https://www.reuters.com/world/americas/trump-says-us-oversight-venezuela-could-last-years-nyt-reports-2026-01-08.
8https://x.com/oguzksalici/status/2011146591294382274.
/././











