soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Ocak 2026-


Halkın 30 avroluk sepetine göz dikildi: Yeni gümrük duvarından kim kârlı çıkacak?-Emre Alım- 

Ticaret Bakanlığı’nın 6 Şubat’ta yürürlüğe girecek kararıyla, vatandaşın 1500 liralık alışverişi de kesiliyor. "Yerli üretimi koruma" ambalajıyla sunulan düzenleme, aslında halkın ucuza ulaştığı ürünü engelleyip rantı ithalatçı patronlara ve yabancı ortaklı dev platformlara servis ediyor. Peki, toplam ithalat içinde "devede kulak" kalan bu tutara neden göz dikildi ve bu işten gerçekte kim kârlı çıkacak?

Etin kilosunu 100 lira ucuza satan kasapta kuyruk, son kullanma tarihine günler kalan ürünleri cüzi fiyata veren markette izdiham, çürük sebzelerin elden çıkarıldığı akşam pazarında kalabalık...

Türkiye’de günden güne eriyen alım gücü, halkı adeta bir yaşam mücadelesine itiyor. Gelgelelim bu mücadele de günden güne güçleşiyor.

Milyonlarca yurttaş için küçük de olsa tasarruf sağlayan internet üzerinden yurtdışı alışverişi devri resmen sona eriyor.

Ticaret Bakanlığı’nın aldığı ve 6 Şubat’ta yürürlüğe girecek olan yeni kararla, yurtdışından bireysel alışverişte 30 avro yani 1500 liralık gümrük limiti tamamen kaldırılarak her paket ticari statüye sokuluyor.

Bugüne kadar çocuğuna uygun fiyatlı kırtasiye malzemesi alabilen bir anne, harçlığıyla giyim ihtiyacını karşılayan bir genç ya da ateş pahası olan kişisel sağlık malzemelerine erişmeye çalışan bir emekli için bu kapı artık kapanıyor. 

Vatandaşın doğrudan fabrikadan veya küresel platformlardan 200 liraya tedarik edebildiği bir ürün, artık ağır vergi yükleri altında imkansız hale getirilecek. Bu sırada sömürü çarkını "aracı" ve "distribütör" kârlarıyla döndüren sermaye grupları bayram edecek.

Etiketler arasında uçurum var

Bugün itibarıyla, Çin’de üretilen ve Çin’deki bir platformda 160 liraya satılan bir gözlük, Türkiye’de satış yapan platformda 3 bin liraya satışa sunuluyor.

ABD merkezli bir markanın ürettiği mont Almanya’da 3 bin 100 liradan satılırken, Türkiye’deki distribütörünün mağazasında 10 bin 384 liradan satışa çıkarılıyor.

Gümrük limitinin kaldırılmasıyla, vatandaş 200 liraya doğrudan ulaşabildiği ürünü, yerli "aracıdan" katbekat fazlasına almaya zorlanacak. Aradaki devasa fark, platform komisyonu ve ithalatçı kârı olarak patronlara transfer edilecek.

Bu işten kim kârlı çıkacak?

6 Şubat’ta yürürlüğe girecek karar sonrasında, artık yurtdışından alınan 1 avroluk bir ürün bile gümrük müşavirliği süreçlerine tabi olacak. Yani artık "bireysel alışveriş" diye bir şey yok. Her vatandaş, devletin gözünde "mikro-ithalatçı" ve her paket bir vergi kaynağı olacak.

Bu düzenlemeden kimin kârlı çıkacağını anlamak için rakamlara bakmak şart.

Türkiye’nin e-ticaret hacmi 2025 sonunda 3,5 trilyon lira gibi hayli yüksek bir seviyeye ulaştı.

Ancak bu devasa pastanın içinde, hane halkının yurtdışından doğrudan yaptığı e-ticaretin payının en iyi ihtimalle bile 7 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’nin toplam 344 milyar dolarlık ithalatı içinde bu rakam devede kulak bile değil, topu topu yüzde 2. 

Peki, neden devlet ve patronlar bu yüzde 2’lik dilimin peşine düştü? 

Cevap, "üretim" masalının ardındaki "komisyoncu" gerçeğinde gizli.

Ticaret Bakanlığı’nın 2025 yılı "E-Ticaretin Görünümü" raporu, "yerli üreticiyi koruyoruz" argümanını kökünden çürütüyor. Veriler gösteriyor ki, Türkiye’deki 600 bin e-ticaret işletmesinin yüzde 78’i şahıs şirketi. Bu şirketlerin büyük çoğunluğu bir çivi bile üretmiyor.

Yaptıkları tek şey, Alibaba veya doğrudan Çinli fabrikalardan konteyner bazında getirdikleri ürünlerin üzerine Trendyol veya Hepsiburada gibi platformlarda fahiş kârlar ekleyerek satmak. 

2025 verilerine göre elektronik kategorisindeki ürünlerin yüzde 95’i, kişisel bakım ürünlerinin ise hammadde bazında yüzde 80’i dışa bağımlı. Yani gümrük duvarı örülen şey "yabancı ürün" değil, vatandaşın o ürüne daha ucuz yoldan ulaşma ihtimali.

Göz dikilen tutar devede kulak

2025'te Çin’den 47 milyar dolarlık ithalat yapıldı.

Aynı sürede Türkiye’ye kayıtlı kredi kartları ile yurtdışında yapılan tüm harcamaların toplamı 19 milyar dolar civarında. Bu tutara Almanya’da yapılan bir otel masrafı da dahil, Youtube için ödenen abonelik ücreti de. 

Özetle vatandaşın yurtdışından yaptığı doğrudan alışveriş, Türkiye'nin Çin karşısında ticaret dengesini değiştirebilecek boyutta değil.

İstedikleri oldu: Patronlar mutlu

Düzenleme sonrası sermaye cephesinde tam bir bayram havası hakim. 

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, "Denetimsiz e-ithalat; tüketici için risk teşkil eden, KOBİ'leri haksız rekabete uğratan ciddi bir sorundu" diyerek düzenlemeye destek verdi. 

Hisarcıklıoğlu’nun aktardığı Ticaret Bakanlığı verilerine göre, basitleştirilmiş gümrük mevzuatı yoluyla giren ürünlerin yüzde 81’i riskliydi. Ancak bu "risk" analizi, nedense aynı ürünler dev ithalatçılar tarafından getirilip 10 katı fiyata satıldığında ortadan kalkıyor. 

Bakanlığın ve Hisarcıklıoğlu’nun savunması CE sertifikası gibi denetim araçlarının etkin biçimde uygulanmadığını ortaya koyuyor. Öte yandan denetim, ticaretin tutarından bağımsız işletilebilir bir mekanizma. 

İTO Başkanı Şekib Avdagiç de koroya katılarak, "30 avro limitinin kaldırılmasını yerli üretim için çok önemli bir fırsat olarak görüyoruz" açıklamasında bulundu. Veriler Avdagiç’i de yalanlıyor.

Örneğin akıllı saatler, kablosuz kulaklıklar ve bilgisayar bileşenlerinin yerli üretimi yok denecek kadar az.

Yerli üretimin güçlü olduğu tekstilde ise çanta, kemer, düğme, özel kumaş gibi aksesuarlarda Çin'e olan bağımlılık devam ediyor. Bu nedenle korunan kesim iddia edildiği gibi “yerli üretici”den çok bu ürünleri ithal eden büyük distribütörler.

Konuyu daha da vahim kılan ise, gümrük duvarlarının arkasındaki mülkiyet yapısı. Halkın örneğin doğrudan Çin’den alışveriş yapması "ulusal çıkar" adına engellenirken, bu engelden en çok kâr eden platformların kime ait olduğu sorusu cevapsız kalıyor. Bugün Türkiye e-ticaret pazarının lideri Trendyol’un yüzde 80’den fazla hissesi Çinli dev Alibaba’nın elinde. İkinci sıradaki Hepsiburada, Kazak sermayeli Kaspi.kz’ye satılmış durumda. Yani devlet, "Çin malı girmesin" demiyor, "Çin malı girsin ama parasını doğrudan Çinli fabrikaya değil, aradaki yabancı ortaklı dev platformlara ve yerli komisyoncuya ödeyin" diyor.

Gümrük duvarları ithalatçı patronları koruyor

6 Şubat’ta yürürlüğe girecek olan gümrük düzenlemesi, iktidarın sınıfsal tercihi bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. Veriler, engellenen "bireysel ithalatın" Türkiye’nin toplam dış ticaret dengesi içinde marjinal bir paya sahip olduğunu kanıtlıyor.

Özetle, karşımızda ne milli üretimi şahlandıracak bir hamle ne de dış ticaret açığını kapatacak stratejik bir dokunuş var. Yapılan tek şey halkın görece ucuz ürüne erişim kanalını tıkamak ve bu rantı ithalatçı patronlara, çoğu yabancı sermayeli platformlara ve hiçbir şey üretmeyen "komisyoncu" şirketlere altın tepside sunmak.

/././

Dikkat çeken ifadeler: AKP son operasyonları da İmamoğlu’na bağlama yolunda 

İstanbul merkezli ilerleyen uyuşturucu operasyonlarına dair yandaş basında yer alan haberler, bu konunun da bir ucunun İmamoğlu’na bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.

Yandaş Yeni Şafak, Rabia Karaca ile ilgili "Uyuşturucudan alındı jetten çıktı" haberi yaptı

Uzun süren İBB ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonların ardından AKP yargısı bahis, uyuşturucu ve fuhuş iddialarıyla bir dizi yeni ünlü operasyonuna girişmişti.

Bu operasyonlar AKP medyası tarafından "sadece CHP’ye yönelik bir operasyon süreci işlemiyor, toplu bir temiz eller adımı atılıyor" iddiasına dayanak olarak kullanıldı.

Söz konusu temiz eller iddiası kısa sürede boşa düşerken, son günlerde yandaş basına yansıyan haberler, uyuşturucu operasyonlarının da İmamoğlu operasyonlarına bağlanmaya çalışıldığını gösteriyor.

Peki, nasıl?

Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen yolsuzluk soruşturmasında adı geçen ve “firari” olan Murat Gülibrahimoğlu’nun, 2022-2025 yılları arasında İstanbul’dan özel jetle defalarca yurt dışına çıkış yaptığı iddia ediliyor.

AKP basını ve Akın Gürlek’in iddiaları, bu uçuşlarda yurt dışına para taşındığı yönünde.

Buna dair şu ana kadar somut bir kanıt ortaya konulmazken, bu uçuşlar üzerinden yeni bir iddia gündeme getirildi.

Paranın yanına uyuşturucu ve fuhuş iddiası eklendi

Yandaş basının servis ettiği haberlere göre, aynı jetle 2 kez yurt dışına gittiği öne sürülen Rabia Karaca ile Merve Eryiğit geçen ay uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında tutuklandı.

Karaca’nın ifadesi üzerine özel jet yolculuklarına katıldığı öne sürülen Selen GörgüzelAyşe SağlamNilüfer Batur Tokgöz ve Ceren Alper gözaltına alındı.

“Fuhuş" ve "kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak" suçlarından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Selen Görgüzel’in savcılıktaki ifadesi Anadolu Ajansı tarafından servis edildi.

Görgüzel'e savcılıktaki ifadesinde, Rabia Karaca'yla özel uçakta olan fotoğrafının gösterildiği belirtilirken, Görgüzel’in Kıbrıs tatilinden sonra bu uçağa bindiğini, söz konusu tatile kendisini Emel Müftüoğlu'nun gönderdiğini söyledi.

Kıbrıs tatilinde Emel Müftüoğlu'nun kumar oynamak için Murat Gülibrahimoğlu'ndan casino çipi aldığını öne süren Görgüzel, Gülibrahimoğlu ile Müftüoğlu'nun yüksek miktarlarda kumar oynadıklarını da iddia etti.

Görgüzel söz konusu ifadesinde, “Tatilimizde ismini şu an hatırlayamadığım bazı kişiler de vardı. Bu tatilimden hatırladığım bir olaysa Gülibrahimoğlu ve yanındaki kızlar özel bir odaya geçerek kumar oynamaya devam ettiler. Tatilde kimseyi fuhuşa teşvik etmedim. Emel Müftüoğlu benim üzerimden para kazanmış olabilir ancak bu kişiden para almadım. Dönüşte bindiğim uçağın Ekrem İmamoğlu'nun kullanmış olduğu özel jet olduğunu çok sonradan öğrendim. Zaten bu uçağın İmamoğlu'nun özel jeti olduğunu bilseydim kullanmazdım” dedi.

Bu sayede dosyaya bir isim daha eklendi, Emel Müftüoğlu.

Müftüoğlu, bugün düzenlenen uyuşturucu operasyonuyla gözaltına alındıktan sonra yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakılırken, bu gözaltı sırasında da konunun Gülibrahimoğlu dolayımıyla İmamoğlu’na uzanıp uzanmadığı merak konusu.

Sonuç olarak AKP, yine bir dolayımla uzun süredir başka iddialarla yürüttüğü bir operasyonu daha İmamoğlu operasyonuna bağlamak adına yeni manevralar yapıyor gibi görünüyor.

Bu kapsamda Müftüoğlu'nun verdiği ifadelerin de önem kazandığı belirtiliyor.

***

Daron Hoca’nın kurumları kimin kurumları?-Nevzat Evrim Önal- 

Emperyalist saldırganlık kuşkusuz dalga geçilecek konu değil, ama emperyalizmin yaşananları kendi içerisinde tartışma çerçevesi dalga geçilmeyi de, incelenmeyi de hak ediyor.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik alçakla saldırısı gerçekleştiğinde, sosyal medyanın doğası gereği herkes fili bir yerinden tutup “bu fildir” demeye başlamıştı. Bu hengameden aklımda akıllıca atılmış tek bir tweet kaldı: “Daron hoca koş kurumlarını s...yorlar.”

Emperyalist saldırganlık kuşkusuz dalga geçilecek konu değil, ama emperyalizmin yaşananları kendi içerisinde tartışma çerçevesi dalga geçilmeyi de, incelenmeyi de hak ediyor.

Gelin, inceleyelim…

***

Emperyalist merkezlerde, bilhassa da akademik camiada, son yirmi yılda yükselen ve (nesi yeniyse) “yeni sağ” olarak tanımlanan siyasete yönelik eleştirinin temel argümanı bu: “Mevcut düzen saygın demokratik kurumlar tarafından uygulanan kurallar temelinde kuruluydu, bu hırbolar ise kurumları ve kuralları hiçe sayan, tek taraflı ve tekçi, dayatmacı bir siyaseti yapıyor.” Aynı eleştiri Çin’i ve Rusya’yı da kapsıyor, hatta “uygar ve saygın” batıda Trump gibi hırboların iktidara gelebilmesinin temel sebebi olarak bu iki gücün yükselişi gösteriliyor. Bu iddialar zaman zaman “Rusya seçimlere hile karıştırdığı için Trump seçilebildi” boyutlarına bile varıyor.1
Nobelli Daron Acemoğlu bu tartışmanın önemli figürlerinden biri, ama ben incelemeye ondan çok daha çaplı bir başka Nobellinin2 sözlerini hatırlatarak başlayacağım: İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD emperyalizminin dış politikasının mimarı, Soğuk Savaş’ın emperyalizm cephesindeki en önemli komutanı Henry Kissinger.

Kissinger 25 Haziran 2020’de, yani Trump’ın birinci başkanlık döneminin sonuna doğru ve pandeminin en şiddetli günlerinde, ABD emperyalizminin dış politikası üzerinde büyük etkiye sahip düşünce kuruluşlarından biri olan ve Foreign Affairs dergisini de çıkartan Council on Foreign Relations’ın bir etkinliğine konuşmacı olarak katılmıştı. Konuşmasının girişinde özetle şunları söylemişti: “ABD kendi yükselişinde tek taraflı bir güç alanı oluşturdu ama son otuz yılda ortaya çıkan tek sistemli küresel dünyada buraya sıkışmamalı. Uluslararası siyasette ittifaklarını gözetmeden tek taraflı dayatmalara giderse Batı Yarımküreye izole olur, dünya çapında olanlar üzerindeki etkisini yitirir ve zamanla tarihin dışına düşer.”3

Emperyalizmin yoluna nasıl devam etmesi gerektiği konusundaki iki görüşten birinin özeti bundan daha iyi ifade edilemez. Daron Acemoğlu gibi ideologların tümü bu özeti farklı kelimelerle tekrarlayıp duruyor. Bunlara göre ABD’nin emperyalist hegemonyası kurallar ve kurumlara dayalı bir uluslararası sistem çerçevesinde olmalı; dünyadaki geri kalan tüm ülkelere de bu sisteme uygun bir “demokrasi” dayatılmalı. Bu nedenle Acemoğlu Venezuela’ya yapılan alçakça saldırıya ancak “tamam Maduro’yu devirmek lazım da böyle üslupsuz olmaz ki bu işler” şeklinde özetlenebilecek bir “eleştiri” getirebiliyor.4

Diğer tarafta Trump durdukça, bu sinsi riyakarlık uygarlık gibi görünüyor. Bu yüzden şunu sormamız gerekiyor: Dünya düzeninin kurumlara ve kurallara dayalı olduğu zamanda, kurumları kim kurdu, kuralları kim koydu?

***

Bahis konusu kurumlar sistemi 1945 sonrasında Sovyetler Birliği’nin yarattığı sistemik tehditi karşılamak için kurulan, yani kurulmak zorunda kalınan uluslararası emperyalist ittifakın üstyapısıydı. Bu ittifak sistemi tek bir dertle oluşturulmuştu: İkinci Dünya Savaşı bittiğinde pek çok ülkede sosyalizm kurulmuş ve işçi sınıfı iktidara gelmiş; geri kalan tüm ülkelerde de (hatta emperyalist ABD’de bile) devrim tehlikesi baş göstermişti. Emperyalist güçlerin iki dünya savaşı arasında olduğu gibi birbirleriyle rekabete devam etmesi durumunda yeni devrimlerle sosyalizmin kapitalizmi tarihe gömmesi işten bile değildi. Bu yüzden sadece her kapitalist ülkede işçi sınıfına yatıştırıcı ödünler verilmesi yeterli değildi, emperyalist sistemin en büyük zayıflığı olan emperyalistler arası rekabet bir süreliğine kenara konmalıydı.

Emperyalizmin eşitsiz doğası gereği böyle bir ittifak sistemi ancak hiyerarşik olabilirdi ve o tarihte bu ittifakın hegemonik gücü ABD’den başkası olamazdı. Ancak bu hegemonya, açıktan kurulmasına dünya halklarını ikna etmek imkânsız olacağı için örtülü ve tüm emperyalist güçleri içerebilmek için karşılıklılığa dayalı olmalıydı. Bu nedenle ABD’nin kapitalist dünyadaki egemenliği uluslararası kurumların içine yerleştirildi. Örneğin Sovyetler Birliği’ne yönelik bir saldırganlık gerektiğinde eylemi esasen ABD ordusu gerçekleştirecek olsa da bu NATO şemsiyesi altına gizlenecekti. Ya da emperyalist rekabetin en şiddetli alanı olan, sistemi en krizlere açık ve kararsız hale getiren finans sermayesinin uluslararasılaşması konusunda (Sovyetler Birliği’nin olduğu dünyada bir ülke dış borcunu ödemeyi reddettiğinde kapısına uçak gemileriyle dayanmak da zor olacağı için) emperyalist alacaklıların çıkarlarını koruyacak ama bunu borçlulara “iktisat biliminin kuralları” kılığında dayatacak bir kurum olan IMF’ye ihtiyaç vardı. Ve uluslararası finansın, kadroları dünyanın en pahalı üniversitelerinden çıkan bu saygın, uygar, “iktisat biliminin evrensel kurallarına” dayalı kurumunun yönetiminde, kurulduğu günden bu yana ABD’nin (ve sadece ABD’nin) veto yetkisi oldu.5

Tabii bu sistemin bazı parçalarına Sovyetler Birliği’nin dahil olması engellenemez, aksi takdirde “kurallara dayalı uluslararası sistem” görüntüsü verilemezdi. Dolayısıyla, örneğin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kurulduğunda, emperyalistler veto yetkisine sahip beş daimî üye koltuğundan birini Sovyetler Birliği’ne bırakmak zorunda kalmıştı. Bu durumda dahi, diğer dört daimî üyeden biri olan Çin’in sandalyesinde 1971’e kadar Çin Halk Cumhuriyeti değil Tayvan’daki şaklabanlar oturmuş; bu koltuk ancak Kissinger’ın Çu Enlay ile görüştüğü gizli Çin ziyaretinin ardından, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’le yakınlaşmasının mümkün olduğu anlaşıldıktan sonra Çin’e bırakılmıştı.

Acemoğlu gibilerinin öve öve bitiremediği kurumlara ve kurallara dayalı dünya düzeni, ABD’nin fiilen dünya devletine dönüştürülmüş emperyalist hegemonyasının sorgulanmaması için ve Sovyet sosyalizmine karşı kurulmuştu. Bu doğal olarak İngiltere, Almanya gibi diğer emperyalist güçlere yağmadan makul paylar veren bir ittifak sistemi içerisinde gerçekleşiyordu. Ama Vietnam devrimini boğmak için milyonlarca insan öldüren de, 1980’lerin başında neoliberalizme geçilip faizler yükseltildiğinde yaşanan borç krizi sırasında Latin Amerika ülkelerinde eşi benzeri görülmemiş emperyalist talan ve milyonlarca cana mal olan yoksullaşma dalgasını yöneten de, başka pek çok ulusal ve uluslararası suçu işleyen ya da meşrulaştıran da bu kurumlara ve kurallara dayalı sistemdi.

Bize bugün Trump’ı gösterip geçmişte emperyalizmin kurumsallığı sayesinde daha barışçıl ve iyi bir dünyada yaşadığımızı söyleyenler hem yalancı hem de düşmanımız. 1945 sonrasındaki birkaç on yıl boyunca dünya komünizm tehdidi emperyalistleri hizaya getirdiği için güzeldi ve tehdit zayıfladıkça çirkinleşti, ortadan kalktıktan sonra ise emperyalistler tarafından adım adım cehenneme çevrildi.

***

Peki bugün kuralsızlığı savunan ve her türlü pervasızlığa hazır görünen Trump gibiler ile, daha ayakları yere basan bir dünya sistemi kurulması gerektiğini savunanlar arasında bir fark yok mu?

Kuşkusuz var. Benzetirsek, AKP ile CHP arasında da fark var; hatta bu iki parti arasındaki ayrım neredeyse emperyalist merkezlerdeki, bu yazıya konu olan ayrıma denk düşüyor. Öte yandan bu, iki şıktan birinin evla olduğu anlamına gelmiyor.

1945 sonrasında kapitalizm kurallı hale gelmek zorunda kalınca, sermaye egemenliğinin yürütme tarafında kanun kural dinlemeden sermayenin önünü açılması gerektiğini savunanlar hep oldu. Örneğin bunun Türkiye’deki en açık örneği Turgut Özal’dı. Birinci körfez savaşı sırasında Türkiye hava sahasının ABD savaş uçaklarına açılmasının Anayasal olmadığı söylendiğinde “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” demişti. Bununla yetinmemiş, Cumhurbaşkanı olarak böyle bir yetkisi olmamasına rağmen TSK’ya Kuzey Irak’ı işgal etme emri vermiş, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay emri uygulamayıp hukuksuzluğunu ifşa edince, üstüne bir de istifa edince büyük devlet krizi çıkmıştı. Özal’ın bu pervasızlığıyla, Erdoğan’ın bir AYM kararını tanımaması ve uygulamaması6 ya da Trump’ın “uluslararası güç kullanırken kendisini sınırlayan tek şeyin uluslararası yasalar değil kendi aklı ve ahlakı olacağını” söylemesi birbiriyle akrabadır.7

Ne var ki buradaki büyük üçkağıt, bu tavrın kelimenin gerçek manasıyla kişisel olduğunun propaganda edilmesidir ve bu propaganda esasen düzenin diğer tarafından yapılmaktadır. Tarihte böylesine sivrilen “kişi”lerin kişilik özellikleri mutlaka olayların gidişatında bir rol oynar; ama bu kişilerin sınıfsal bir çıkarlar yığınının temsilcisi değil de mutlak anlamda şahsi bir iktidarın sahibi olduğunu savunanlar, bu kişilerin temsil ettiği iğrenç sermaye çıkarlarını aklamaktan başka bir şey yapmamış olur.

Nitekim düzenin diğer tarafında duran Oğuz Kaan Salıcı, upuzun bir tweet yazıp Trump’ı yerin dibine sokuyor ama sonunda (mealen) şunu diyor: “Trump ne kadar nobran davransa da Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alamıyor, çünkü ‘şahsım’ değil kurumlar devleti, ‘muz cumhuriyeti’ değil.”8

Bu sadece yanaşmacılık değil aynı zamanda büyük bir düşünsel sefalet. Merkez bankası özerkliği denen şey, merkez bankalarının idaresinin ulusal demokratik çerçeveden çıkartılıp “kurumlara ve kurallara dayalı” uluslararası sisteme devredilmesinden, o sistemin en yüce okullarında okutulup sermaye egemenliğinin iktisat kuralları iyice belletilmiş çocuklarına bırakılmasından başka bir şey değildir. Trump’ın bununla kavgalı olması, bunun iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Aynı Erdoğan’ın bir şeyle kavgalı olmasının o şeyin iyi olduğu anlamına gelmemesi gibi.
Kurumlar ve kurallar ancak emekçi halk tarafından oluşturulduklarında, ya da emekçi halk kendisini egemenlere güçlü biçimde dayatıp onları ödünler vermeye zorladığında sıradan insanların çıkarlarını yansıtır. Örneğin bugün saldırı altında olan Venezuela’da Bolivarcı Cumhuriyet kurulurken bu yaşanmıştı; zaten saldırının sebebi de Venezuela halkının kendi koyduğu yasalarla ülkelerinin yeraltı zenginliklerine sahip çıkıyor, onları yok pahasına emperyalistlere devretmiyor olması.

En kötü kural kuralsızlıktan iyi değildir ve daha önemlisi, insanlık bu ikisinden birine mahkûm değil. Emekçi insanlık ordulardan da, bombalardan da çok daha büyük bir güçtür ve kötüler arasında en iyiyi bulmaya çalışmayı bırakıp kendi çıkarlarını koruyacak kuralları kendisi koymaya başlamalıdır.

-----

1https://www.theguardian.com/world/2017/jan/06/vladimir-putin-us-election-interference-report-donald-trump.

2Konumuz açısından anlamlı olduğu için hatırlatıyorum: 1973 yılındaki Nobel Barış Ödülü Vietnam Savaşı’nı sonlandırmaya yönelik müzakereler sırasında Henry Kissinger ve Vietnam tarafında müzakereleri yürüten devrimci General Lê Đức Thọ’ya verilmiş, Kissinger ödülü kabul etmiş, Tho ise reddetmişti.

3Kissinger’ın konuşmasının bütünü çok ilginç ve okunmasını hararetle tavsiye ederim. Bilhassa bir noktada “bazı konularda net olmak ancak net konuşmamak gerekir” demesi çok anlamlı.https://www.cfr.org/event/conversation-henry-kissinger. 

4Eleştirinin başlığı: “Şimdi ‘kurallara dayalı düzen’in başına ne gelecek?” https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-venezuela-rules-based-order-must-be-built-anew-by-daron-acemoglu-2026-01.  

5Bu veto yetkisi şöyle işliyor: IMF’de politika belirleyen kararlar en az %85 oyçokluğu ile alınabiliyor. Kuruluşundan bu yana %15’in üzerinde oy oranına sahip olmuş ve halen olan tek ülke ABD. Dolayısıyla ABD fiilen tek başına veto yetkisine de sahip oluyor. 

6https://haber.sol.org.tr/turkiye/erdogan-israrli-aym-kararina-uymuyorum-saygi-duymuyorum-sozum-isabetli-oldu-147469. 

7https://www.reuters.com/world/americas/trump-says-us-oversight-venezuela-could-last-years-nyt-reports-2026-01-08.

8https://x.com/oguzksalici/status/2011146591294382274.

/././

Tutuklanması olaylı, tahliyesi sessiz oldu: Rezan Epözdemir nasıl serbest kaldı? 

AKP içinde de düzen içinde de çok güçlü bir isimdi, öyle deniliyordu. Ancak çıkan bir iç savaş sonrası bir anda demir parmaklıklar ardında buldu kendini. Çıkışı da girişi gibi hayli ilginç oldu ve geride onlarca soru işareti bıraktı.

AKP’nin Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarının damga vurduğu bir dönemeç bir anda uyuşturucu, kara para, fuhuş ve bahis manevrasıyla geniş bir “temiz eller” operasyonuna evriltilirken, bu sert manevranın en kritik hamlelerinden biri Rezan Epözdemir’in tutuklanması olmuştu.

Ortada gerçek anlamıyla temiz eller denilebilecek bir süreç bulunmadığını,  yaşananların AKP içindeki sert hesaplaşmayla ilgili olduğunu soL’da detaylarıyla aktarmıştık.

Dün bu sürecin en kritik ismi olarak tarif edilen Rezan Epözdemir bir anda sessiz sedasız tahliye edildi.

Geride onca soru işareti bırakarak...

Gelin sürecin başından bu yana neler yaşandığını, kopan fırtınaları bir kez daha hatırlayalım.

Kavga sesleri yükseliyor

“Şüphelinin cep telefonunun açılma ihtimali, Uçum başta olmak üzere kimleri neden rahatsız etti?

Bu noktada Cumhurbaşkanımıza çağrım var:

Başsavcıyı yalnız bırakmayın.”

Bu sözler AKP’nin eski yöneticilerinden ve milletvekillerinden Şamil Tayyar’a aitti.

Tayyar, Erdoğan’a Akın Gürlek’i yalnız bırakmamasını söylüyor, Rezan Epözdemir’in telefonundan büyük ifşaatlar çıkacağını öne sürüyordu.

Doğrudan Saray’dan bir ismin, Mehmet Uçum’un hedef alındığı, Rezan Epözdemir’in de bu dolayımla operasyona konu olduğu iddiaları bir anda AKP’li isimler üzerinden hızlıca dolaşıma sokuldu.

AKP’nin eski yöneticilerinden Metin Külünk de koroya katıldı. Külünk, Epözdemir'in gözaltına alınması sonrası yaşananlara ilişkin "Neden bu panik, Ankara’daki bazı çevrelerde neden bu telaş? İster iktidara yakın, hatta iktidarın merkezinde yer alan hatlarda olsun; isterse muhalefetin hatlarında… Bu panik neden?" diye sordu.

Sonrasında da Erdoğan’a seslendi: “Sayın Akın Gürlek’i, yürütülen soruşturma üzerinden baskılamaya çalışanlar, sizi yalnızlaştırmaya çalışanların ta kendileridir.”

Gerisi geldi ve bu kez AKP’li Mücahit Birinci sahne aldı: "Hiç kimse İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığını baskı altına alamaz. Tüm olan biten gözümüzün önünde oluyor. Bu pervasızlığa müsaade etmek mümkün değil. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımız, büyük bir cesaret ve özenle, hukuken kangren haline gelmiş meselelerin üzerine gidiyor ve 'bunlara asla dokunulamaz' denen şahıslara bal gibi dokunuyor. Azınlık elitlerine arka çıkanlarla kavgayı aleni yapmaktan da çekinmeyeceğimizi açık bir şekilde ifade ediyorum.”

AKP'li “gazeteci” Rasim Ozan Kütahyalı ise "Mehmet Uçum’un oğlunun Rezan Epözdemir’le beraber çalıştığı ve Rezan Epözdemir’le Mehmet Uçum’un adli işlerde ortak olduğu Türk adliyelerinde konuşulan bir şeydir" diyerek bir adım daha ileri gitti.

Evet, AKP içindeki kriz dışa yansıyordu, hem de büyük bir şiddetle.

Sonrasında Can Holding operasyon süreciyle bu operasyon dalgası ilişkilendirildi, torbaya bu kez Hakan Fidan’ın da ismi eklendi.

Tüm bu toz duman, AKP içi aleni hale gelen bu savaş nedendi?

AKP’de liderlik yarışı ve Rezan adımı

Rezan Epözdemir’in gözaltına alınması ve sonrasında tutuklanmasının ardından yaşananlar ilginçti.

AKP’de kimi çevreler Rezan Epözdemir üzerinden belli ki AKP içinde kendi hesaplarını görecek bir zemin yakalamıştı.

Bu zeminin adı ise partideki liderlik yarışıydı.

Erdoğan sonrası AKP’nin liderlik yarışında yer alan isimler arasında her bir koltuk için kavga vardı ve İstanbul merkezli bu gözaltı ve tutuklamalar tam da bununla ilişkilendiriliyordu.

Bu adımla AKP’de Bilal Erdoğan ekibinin önünün daha da açıldığı, Hakan Fidan ve diğer aktörlerin ise önünün kapatılmaya çalışıldığı AKP kulislerinde konuşulmaya başlandı.

Peki, bu hesaplaşma neden Rezan Epözdemir üzerinden yapılıyordu?

Bunun ilk yanıtı, kavganın henüz açıktan oynanmaya başlamaması olabilir.

O nedenle de karşı tarafı zayıflatacağı düşünülen tüm hamleler, bir dolayımla sahneye konuluyordu.

Rezan Epözdemir’in Can Holding dolayımıyla ve diğer iddialarla hedef alınmasının en önemli nedenlerinden biri bu.

Onlarca suçlama, MASAK raporu ve tahliye

Hakkında birçok suçlama dile getirildi.

"Rüşvet", "FETÖ'ye yardım”, "siyasal ve askeri casusluk" suçlamalarına mali usulsüzlük iddiaları eklendi.

AKP içinde de düzen içinde de çok güçlü bir isimdi, öyle deniliyordu. Ancak çıkan bir iç savaş sonrası bir anda demir parmaklıklar ardında buldu kendini.

Hakkında iktidar medyasında onlarca haber, çok ciddi iddialar çıktı. Hepsi kısa süre sonra unutulacak o iddiaların bir bölümünü hatırlatalım sadece:

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında rüşvet vermek, siyasi-askeri casusluk ve 'FETÖ'ye yardım suçlamalarıyla gözaltına alınan avukat Rezan Epözdemir'in skandalları tek tek deşifre oluyor. Vefat eden ünlü iş insanı Ömer Saçaklıoğlu'nun 20 milyarı aşan miras davasının da Epözdemir'e kadar uzandığını SABAH.com.tr ortaya çıkarmıştı. 2 milyar lirayı bulan 100 gayrimenkulün Hülya Kurtaran adına 100 bin TL sermaye ile kurulan, Kurtaran Gayrimenkul'e değerinin çok altında satılmasının ardından Rezan Epözdemir ile ilgili bir skandal daha deşifre oldu. Mehmet Saçaklıoğlu, sahte imzalarla şirkete kayyum atanmasının engellendiğini ve sahtekarlıkla satışların yapıldığını belirtmişti. Satıştan 1,5 ay önce kurulan ve fiyatı 2022 yılında 2 milyarı bulan gayrimenkulleri değerinin çok altında alan firmanın sahibi Hülya Kurtaran'ın, Rezan Epözdemir'in kayınvalidesi olduğu ortaya çıktı.

* Avukat Rezan Epözdemir’in gözaltına alınmasıyla ilgili soruşturmada kamuoyuna yansıyan ve CHP, MOSSAD ve Epözdemir’in buluştuğunu gösteren fotoğraftaki bütün isimlerin şüpheli olduğu öğrenildi.

* Rüşvet suçundan tutuklanan Avukat Rezan Epözdemir soruşturması kapsamında ifade veren eski savcı Cengiz Çallı'nın katibinin ifadesine ulaşıldı. İtiraf dolu ifadede, Çallı ve Epözdemir arasında hayatın olağan akışına aykırı durumların yaşandığı, Çallı'nın Epözdemir'in dosyaları için başka hakim-savcılardan ricada bulunduğu anlatıldı. Cengiz Çallı hakkında rüşvetten soruşturma başlatıldığı gün Rezan Epözdemir'in panikle araçtaki şerhin kaldırılması için koruma polisini aradığı ifadede dikkat çeken detaylar arasına girdi.

Tüm bu haberlerin ardından Epözdemir'in tahliyesi de tutuklanışı gibi hayli ilginç oldu. 

Rezan Epözdemir’le ilgili aralık ayı sonunda ortaya çıkan MASAK raporunda milyon dolarlık transferlere ve Göktürk'teki onlarca taşınmazın soru işareti yaratan "al-sat-geri al" sürecine yer verilmişti.

Raporda dikkat çeken bir başka şey de MHP'li avukat Serkan Toper'e satılıp birkaç ay sonra neredeyse bedelsiz geri alınan çakarlı araçtı. Bu işlem sonucu 22 milyonun üzerinde paranın nereye aktarıldığının tespit edilemediği rapora girmişti.

AKP medyasının büyük gümbürtüyle sunduğu bu rapordan çok kısa bir süre sonra Rezan Epözdemir, sessiz sedasız tahliye edildi.

Ya içerde bir uzlaşma ya da çıkmasını sağlayacak başka bir anlaşmayla serbest kaldı.

Tutuklanmasının hukuki bir tarafı olduğu hayli şüpheliydi, çıkışının da öyle! 

***

ABD oyuncağı Pehlevi 'özgür İran İsrail'i tanıyacak' diyerek gündeme getirdi: Nedir bu 'Kiros Anlaşmaları'? 

Devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi ABD’den İran’ın geleceğine dair atıp tutmaya devam ediyor. Pehlevi’nin “özgür İran” hayalinde İsrail’in derhal tanınması var. Pehlevi İbrahim Anlaşmalarının İran, İsrail ve Arap dünyasını bir araya gelecek "Kiros Anlaşmaları"na genişleyeceğini iddia etti. Pehlevi'nin İsrail'le yürüttüğü "Kiros Anlaşmaları" projesi neyi kapsıyor?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tehditleri sürerken, İran’ın ABD’de yaşayan Pehlevi hanedanının “veliahtı” diye sunulan şahın oğlu Rıza Pehlevi ülkenin geleceğine dair konuşmaya devam ediyor.

İran’da protestolarda monarşi yanlısı sloganlar öne çıkarken Pehlevi de sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda rejimin devrilmesinden sonra İran’ın ilk işinin ABD ile “normalleşme” ve İsrail’i tanımak olacağını savundu.

İbrahim anlaşmalarından Kiros anlaşmalarına...

Pehlevi'nin gündeme getirdiği konulardan biri de bölgede ABD-İsrail'in yeni hedefinin İbrahim Anlaşmaları'nı İran'ı dahil ederek adını Pers Kralı Kiros'tan alan "Kiros Anlaşmaları"na dönüştürmek olduğuydu.

Bölge ülkelerinin İsrail'i tanıyarak ABD-İsrail çizgisinde hizalanmasını öngören “İbrahim Anlaşmaları”na atıfta bulunan Pehlevi, bu anlaşmaların Pers Kralı Kiros’un adına atıfla “Kiros Anlaşmaları” adıyla genişletileceğini söyledi. Pehlevi böylece İran, İsrail ve Arap dünyasının bir araya geleceğini iddia etti.

Pers Kralı Kiros yaklaşık 2600 yıl önce Babil'deki Yahudi sürgünlerin 70 yılın ardından Kudüs'e geri dönmelerine izin veren ve orada bir tapınak inşa etmelerini sağlayan hükümdar olarak biliniyor ve Yahudi inancında "kurtarıcı" olarak görülüyor.

Büyük Kiros gravürü. (Görsel www.arkeolojisanat.com'dan)

Pehlevi’nin “özgür İran” tasviri uluslararası sermayenin İran’a akışını, ülkenin petrol ve doğalgaz kaynaklarının yağmasını içeriyor.

Kiros Anlaşmaları projesi Pehlevi'nin bir süredir İsrail ile işbirliği içinde öne sürdüğü bir proje.

İsrailli bakan Kiros Anlaşmaları projesi için nasıl çalıştıklarını anlatmıştı: '10 yılda tamamlamak üzere planlandı'

İsrail İnovasyon, Bilim ve Teknoloji Bakanı Gila Gamliel geçtiğimiz aylarda Pehlevi'ye İsrail ziyaretinde eşlik etmiş ve onun Kiros Anlaşmaları projesi için nasıl birlikte çalıştıklarını Jerusalem Post gazetesinde kaleme aldığı yazıyla anlatmıştı.

Gamliel'in 18 Eylül 2025'te yayımlanan yazısına göre Kiros Anlaşmaları projesi İran'la İsrail arasında kurulacak ikili ilişkilerin ötesinde, halihazırda Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Amerika Birleşik Devletleri'ni içeren mevcut I2U2 adıyla da bilinen ekonomik ittifakın çerçevesini İran ve Irak'ı da içerecek şekilde genişletmeyi öneriyor.

İsrailli bakan I4U2 olarak adlandırılacak bu çerçevenin, su kıtlığı, gıda güvenliği ve enerji güvenliği gibi daha büyük bölgesel sorunları ele alacağını öne sürüyor.

Ona göre projenin amiral gemisi İsrail ile İran arasında Irak ve Ürdün üzerinden geçecek yeni bir ekonomik koridor olacak. Bu proje İran'ı "küresel bir ticaret hub'ı" haline getirecek. İran'dan İsrail'e uzanan koridor, Körfez ülkeleri ve İsrail üzerinden Hindistan'ı Avrupa'ya bağlayan bir rota için IMEC planıyla bağlantı kuracak ve bölgeyi bu iki koridorun kavşağı haline getirecek.

İsrailli bakan o yazısında Kiros Anlaşması projesinin elçiliklerin açılmasından ve ilk projelerin başlatılmasından temel girişimlerin tamamlanmasına ve bağlantılı bir ekonomik alanın oluşturulmasına kadar on yıl içinde üç aşamada planlandığını da aktarmıştı. Gamliel "İranlı ortaklarımla yaptığım birçok görüşmeden, İran halkının şu anda bile atılabilecek adımları görmek için istekli olduğunu biliyorum ve doğal olarak, herhangi bir rejim değişikliğinden önce başlayabilecek olanlara odaklanmaya çalışıyoruz" ifadelerini kullanmıştı.

Pehlevi ne dedi?

Pehlevi bu anlaşmalara da atıfta bulunduğu dünkü sosyal medya paylaşımına "Dünyanın dört bir yanındaki tüm dostlarımıza" diyerek başladı ve "Bu rejimin yıkılmasından sonra özgür bir İran'ın komşularına ve dünyaya karşı nasıl davranacağı konusunda açık konuşayım” diyerek özetle şunları kaydetti:

“İran'ın nükleer askeri programı sona erecek. Terörist gruplara verilen destek derhal kesilecek. İran, terörizm, organize suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve aşırı İslamcılıkla mücadele etmek için bölgesel ve küresel ortaklarla birlikte çalışacak.

ABD ile ilişkiler normalleştirilecek. İsrail Devleti derhal tanınacak. İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilerek özgür İran, İsrail ve Arap dünyasını bir araya getirecek Kiros Anlaşmaları'na dönüştürülmesi hedeflenecek.

İran, özgür dünyaya güvenilir bir enerji tedarikçisi olacak.

İran, ekonomisini ticarete, yatırıma ve inovasyona açacak, dünyaya yatırım yapmayı hedefleyecek.

Fırsat, izolasyonun yerini alacak.”

***

Sigortası atan emeklilik -Ali Rıza Aydın- 

Sigortası atan sosyal güvenlik düzeninde gün gelip emekçilerle birlikte emeklilerin sigortası attığında insanca ve güvenceli bir yaşamın kapıları da açılmış olacak.

Emeklilerin yıllardır yoksulluk ve artan oranda açlık sınırının altında yaşamaya, daha yerinde deyişle yaşamamaya itilmesi fiili durumla da rakamlarla da tartışmasız önümüzde duruyor. Prof. Dr. Aziz Çelik tarafından hazırlanan, soL’da yayımlanan aşağıdaki infografik yirmi üç yıllık AKP iktidarı dönemini vahim ve ibretlik bir tablo olarak anlatıyor.

Siyasal iktidarın Anayasa tanımazlığı ve sömürü politikaları üzerine başlara yerleşen bir konu emeklilik.

Açlık sınırının altında yaşamaya mecbur bırakılan milyonlarca insan Anayasanın ne 60. maddesindeki “sosyal güvenlik hakkı” ne 56. maddesindeki “sağlıklı yaşama hakkı” ne de 17. maddesindeki herkesin “yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı” kapsamında. Emekçiler çalışırken olduğu gibi emekliyken de anayasal güvenceden yoksunlar.

2026’da yapılan minnacık emekli aylığı ekinin bütçeye 69,5 milyarlık etkisiyle anlatılması sigorta atmasının yansımalarından biri.

Bütçeye yük konusu Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından yanıtlanmış durumda ama kimin umurunda… 

“İnsan onuruna yaraşır asgari bir yaşam” düzeyinin, “sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlama” yükümlülüğünün emekliler yönünden güvence altına alınması zorunluluğu anayasal söz ve özde yerini buluyor.

İnsanların ve toplumun yarınlarının güvencesi için kaynak yetersizliği gibi gerekçelerin ileri sürülemeyeceği AYM tarafından vurgulanan bir durum. Anayasa'nın 65. maddesinde, devletin sosyal ve ekonomik alanlarda belirtilen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği öngörülerek kimi sınırlamalar getiriliyor. AYM, devletin “ekonomik ve sosyal alandaki görevlerini yerine getirirken yapacağı düzenlemelerde 'yaşama hakkı'nı ortadan kaldıran ya da kısıtlayan kurallar getiremeyecektir” gerekçesiyle sosyal güvenlik hizmetlerinin “mali kaynakların yeterliliği ölçüsü” kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtiyor.

Anayasal durum bu kadar açık. Ama Anayasa’yı ve AYM’yi istediği zaman istediği gibi tanıyan, istemediği durumlarda tanımayan “hukuk devleti”ciler (!) iktidarlarını kapitalizmin/emperyalizmin ekonomi politiği yönünde yürüttükleri için hukuku da aynı yönde canlı (!) tutmaktan geri kalmıyor. Burada da sigortanın attığını görüyoruz.

31.5.2006 günü kabul edilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu AKP’nin ilk yıllarının ürünü. Yılların birikimi sosyal güvenlik sistemini altüst eden, sosyal güvenliği prim esasına dayalı kapitalist yapıyla uyumlaştıran bir düzenleme. Liberalizmle uyumlaştırma, sıklıkla değiştirilme, yeni ve geçici maddeler ekleme özelliği bu kanunda tavana vurmuş durumda. Yirmi yıla yaklaşan sürede yüz ayrı kanun ya da KHK ile altı yüz maddede değişiklik ya da ekleme yapılıp paramparça edilen kanun yönetememenin ve çürümenin tipik örneklerinden biri olarak hukuktaki garabeti yansıtıyor. Gerçekte yönetilemeyen ve çürütülense sosyal güvenlik ve yaşama hakkı.

Kaynağına ve amacına bakılmadan bu yönetememe ve çürümeye takılmak eksik olur.  Kaynak ve amaçların bir kısmına, 9 Ocak 2025 günlü, “Emeklilerin düşmanları” başlıklı yazımda değinmiştim.

Emeklilerin yoksulluğa itilmesine sömürücü hukukun aracılık etmesi hiç şaşırtıcı değil. Bağlı olarak emeklilerin yaşam düzeyinin kamusal ve bütünsel olarak görülmemesi, kapitalizmin bireyselleştirme tuzağına düşülmesini körüklüyor. Bireyselleşme emeklilerin ortak aklının kullanımını engellediği gibi sınıfsal savaşımı da kırıyor.

Hedefte uluslararası sermaye şirketlerine de açılan büyük sigorta piyasası var. Bu piyasaya “hayır işleri” adı altında tarikat ve cemaatler de giriyor.

Emeklilerin düşmanlarıyla emekçilerin düşmanları aynı. 2019’da bağımsız idari otorite olarak, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulan “Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu”nun “İstanbul’un küresel finans merkezi haline getirilmesi vizyonuna paralel olarak, Türkiye’de sigortacılık ve özel emeklilik sektörünün ülke ekonomisine olan katkısına ivme kazandırmak ve sektörün daha dinamik bir anlayışla düzenlenmesini ve denetlenmesini teminen” kurulduğu bilinmeyen bir durum değil.

Sosyal eşitsizlik göstergeleri arasında önemli alanlardan biri ücretler, bir diğeri de yaşam hakkı ve güvencesi. Çalışanlarla işsizler, çalışanlarla emekliler arasındaki yaşam hakkı ve güvencesi uçurumunun hedeflerinden biri yedek ve ucuz işgücü ordusuyla sömürüyü derinleştirmek. Kapitalizm bir yandan çocuğu ve işsiziyle, emeklisi ve göç insanıyla bu orduyu hazır tutarken diğer yandan çalışma hakkının güvencesizliğinden ve esnekliğinden yararlanıyor.

Yaşam düzeyinin insancası ve bütünlüğü merkezi planlamayla ve kamusallıkla sağlanır. Piyasaya dayalı sigortacılık, bütünü sağlayan değil bozan işleve sahip. Sigortası atan sosyal güvenlik düzeninde gün gelip emekçilerle birlikte emeklilerin sigortası attığında insanca ve güvenceli bir yaşamın kapıları da açılmış olacak.

/././

Salondaki hırsız -Alpaslan Savaş- 

Salonda hırsız var. Ya hırsızı oradan atacağız ya soygun devam edecek.

Hazineden sorumlu Bakan Mehmet Şimşek önceki gün katıldığı MÜSİAD toplantısında 2025 yılından dertli, 2026 yılı için de endişeli patronlara “her şeyi devletten beklemeyin” dedi. Şu sıralar çoklukla finansman maliyetinden şikayetçiler. Yine de her büyük holdingin kendine ait bir bankası olduğundan ve banka kârları rekor üstüne rekor kırdığından bu açığı fazlasıyla kapatmış olsalar da imalat sanayinde yeni yatırımlar için vites küçülttükleri için biraz mutsuzlar. Çok sevdiler değersiz TL yardımıyla yatırım yapmayı, büyük ihracat kazancını ve iyice dibe çektikleri işçilik maliyetlerini. Faiz biraz daha düşer, kur da açılırsa değme keyiflerine. Özledikleri şey birkaç yıl öncenin şişkin kâr düzeylerini yeniden yakalamak.

Yakalamak derken yanlış anlaşılmasın, konu eksiye dönmüş şirket bilançoları değil, kârların önceki dönemlere göre sınırlı artışı. Rakamlar ortada. 500 büyük şirketin FAVÖK (faiz, amortisman ve vergi öncesi kâr) toplamı 1,3 trilyon lira. Bu rakam bir önceki yılın üstünde. İstanbul Sanayi Odası geçen yıl bu rakamları açıklarken değişimi "sınırlı artış" olarak nitelemişti. Bu sınırlı artış, FAVÖK kârlılığı oranının yüzde 12,8’e gerileyip, 2014-2023 ortalaması olan yüzde 13,7’nin altında kalmasına neden olmuş. Demek ki ortada zarar değil, son on yılın ortalamasının bir tık altında kalan kârlılık var. Bir başka ifadeyle sermaye birikimi devam ediyor.

Şimşek bunu biliyor ve patronların daha fazla kazanma iştahının hiç kapanmaması ve yüksek kâr garantisi için didiniyor. Adı geçen toplantıda buna yönelik önerisi müthişti. Bakan MÜSİAD’çılara “Daha fazla kâr etmenizi istiyoruz. Verimlilik artırın, yani aynı makinelerle aynı işyerinde, aynı saat çalışmayla daha çok üretmeye bakın” dedi.

Aynı işyerinde, aynı makinelerle, aynı saat çalışarak daha fazla üretim yapmanın fabrikadaki karşılığı az işçiyle çok iş yapmak, bu değilse de performans ve üretim baskısıyla mevcut işçinin canını çıkarmaktır. Bakanın patronlara ‘verimliliği arttırın’ diye önerdiği şey kırbacı elden bırakmamak. Son derece sınıfsaldır.

Ücretler üzerinde kurulan ağır baskı da aynı sınıfsallığın ürünü. Geçen sene asgari ücret artışı enflasyon oranının 15 puan altında kaldı. Bu yıl da artış enflasyonun altında. Düpedüz hırsızlıktır. Adına "ara zam" demekte ısrar etmeleri yapılmasa da olur anlamına geliyor, oysa ara falan değil düpedüz asli zamdır, son iki yılda asgari ücrete yapılmayan Temmuz zamlarını da bu hırsızlığa eklemek gerekir. Üstüne yatılan ücret artışlarına enflasyon ve vergilerin neden olduğu erime de eklenince 2025 yılında işçilerin toplam kaybının 2,5 trilyon liraya ulaştığını hesaplamış DİSK-AR.

Ülkede toplanan verginin de çoğunu emekçiler ödüyor. Kazançtan, gelirden ve servetten alınan doğrudan verginin tamamına yakını kaynaktan kesiliyor ve pastanın en büyük dilimini ücret kesintileri oluşturuyor. Beyanla verilen kurumlar vergisi ise istisnalar, indirimler ve çoğu zaman afla buhar olup uçuyor. Hırsızlık diyerek haksızlık mı ediyoruz dersiniz?

Bir de işsizin parası var, o da hırsızın cebinde. Kuruluş amacı işten çıkarılan işçilere bir süre işsizlik ödeneği sağlamak olan İşsizlik Sigortası Fonu, bir süre sonra AKP tarafından patronların kullanımına açıldı. Şimdi bu fon işsizlere ödenen paradan daha fazlasını patronlara teşvik olarak veriyor. Son üç yılda şirketler işsizlik fonundan 300 milyar lirayı teşvik olarak aldı ve kullandı. Aynı sürede işsizlere yapılan ödeme tutarı bu rakamın yarısı kadar. Uzatmayayım, özelleştirmelerle el konulan kaynaklar, teşvikler, kamu ihaleleri ve nicesi… Bu soygun listesi öyle kabarık ki her bir kalem ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor.

Geçen hafta bu köşede ABD’nin Venezuela’ya yaptığı operasyonu konu ederek günümüz emperyalizmini gece yatak odanıza girip sizi ve ailenizi kaçıran, sonra salona yerleşip bütün apartmanı “sıra size de gelecek” diye haraca bağlayan haydut olarak nitelemiştim. Türkiye burjuvazisi de aynısını yapıyor. Fabrikalara, madenlere, enerji kaynaklarına, finans merkezlerine, işçi sınıfının mal ve hizmet ürettiği tüm tesislere çökmüş, ülkeyi haraca bağlamış. Sömürüden kasasını dolduruyor ve sürekli zenginleşiyor. Emekçi halka düşen ise kalan kırıntılar.

Salonda hırsız var. Ya hırsızı oradan atacağız ya soygun devam edecek.

/././

Dünyadan Türkiye’ye emekli mücadelesi -Atilla Özsever- 

Gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın birçok ülkesinde son dönemde gerçekleştirilen emekli eylemleri, özellikle düşük emekli aylıklarına yönelik tepkilerden oluşuyor. Dış ülkelerde işçi sendikalarla birlikte ortak eylemler yapılırken Türkiye’de birleşik mücadele zayıf kalıyor…

Dünyada son dönemde emekliler tarafından yapılan eylemlerde, genellikle düşük emekli aylıkları, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve maaşlardan yapılan çeşitli kesintiler nedeniyle protesto hareketlerine başvuruluyor.

Avrupa’da ve diğer ülkelerdeki emekli eylemlerine öncelikle kısa başlıklarla değinelim.

Fransa: Geçen yıl emeklilik reformuna karşı geniş nitelikte eylemler yapıldı. Ülkenin en büyük sendikası CGT (Genel İş Konfederasyonu) ve diğer işçi kuruluşlarının çağrısıyla genel grev dahil kitlesel eylemler gerçekleştirildi.

Belçika: 2025 yılında sosyal harcamaların azaltılması ve emeklilik ödeneklerinin kısılması üzerine eylemler yapıldı. Toplu taşıma ve diğer hizmetlerde aksamalar oldu.

İtalya: Bu ülkenin işçi sendikaları ve emekli örgütleri, sadece maaşlar için değil sağlık hizmetlerinin belli düzeyde paralı olması, kiraların ve enerji fiyatlarının yüksekliği nedeniyle de eylemlere başvurdu.

İspanya: Emekli aylıklarının enflasyona endekslenmesi amacıyla eylemler düzenlendi.

Almanya: Ülkenin en büyük işçi kuruluşu DGB’ye (Alman Sendikalar Birliği) bağlı emekli sendikaları, bağımsız emekli dernekleri/federasyonları ya da doğrudan emeklilerin kurduğu örgütler, özellikle sosyal devlet savunusunu ön plana çıkaran eylemler yaptılar.

Yunanistan: Emekli maaş kesintilerine karşı büyük tepkiler gerçekleşti. Genel grevler yapıldı.

Eylemlerin sonuçları

Avrupa’daki emekli mücadelesinin belli siyasal sonuçları da oldu. Örneğin İspanya’da, emekli eylemleri sonucunda emekli maaşları enflasyona yasal olarak bağlandı. Yani hükümet bu anlamda geri adım attı. Keza bu ülkede emekliler, seçimlerde ortak hareket edip “blok bir davranışı” gösterdi, hak kayıplarına yol açan sağcı partilere oy vermedi.

Fransa’da da, emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı etkili bir mücadele verildi. Ulusal Mecliste emeklilik yaşının 62’den 64’e çıkarılması, Ocak 2028’e ertelendi, yani askıya alındı. Aşırı sağın çoğunlukta olduğu Senatoda ise, askıya alınma kararı reddedildi ancak tekrar meclise gelecek yasa tasarının kabul edilmesi bekleniyor.

Yunanistan’da da, emekli kesintilerinin azaltılmasında emekli mücadelesi ağırlığını koydu. Ülkenin sol partileri, programlarına emeklilerin sorunlarını düzeltici hükümler yerleştirdi.

Avrupalı emeklinin talepleri

Avrupa deneyimi, emeklilerin örgütlü mücadele verdikleri takdirde maaş artışlarının olabildiğini ve sosyal güvenlik haklarına yönelik karşı reformların durdurulabildiğini gösteriyor. Yani hükümetler geri adım atabiliyor.

Bu arada emekli mücadelesinin sendikalar tarafından aktif desteklenmesi ve ortak eylemler yapılması da önemliydi. Emekliler, Avrupa’da politik etkili bir güç olarak kabul ediliyor.

30’dan fazla ülkede üyesi bulunan Avrupa Emekliler ve Yaşlılar Federasyonu (FERPA) şu taleplerde bulunuyor:

1-Emekli maaşlarının enflasyona endekslenmesi,

2-Sağlık ve bakım hizmetlerine ücretsiz erişim,

3-Emeklilik yaşının yükseltilmemesi,

4-Asgari bir emekli gelirinin sağlanması.

Diğer ülkelerdeki mücadele

Arjantin: Başkent Buenos Aires başta olmak üzere birçok kentte Meclis önünde düşük emekli aylıklarını ve kesintileri protesto amacıyla eylemler düzenlendi. Protestolar sık sık polisle çatışmalara dönüştü, yaşlı göstericiler ve destekçileri yaralandı, birçok gösterici gözaltına alındı.

Emeklilerin talepleri arasında enflasyon karşısında emeklilik gelirinin artırılması, ilaç hakları ve sosyal hizmetlerin iyileştirilmesi bulunuyor.

Şili: Özelleştirilmiş emeklilik sistemine karşı özellikle gençlerin tepkisinin yoğun olduğu eylemler düzenlendi.

Peru: 2025 yılında emeklilik sistemine karşı protesto oldu.

İran: 2025 yılında ülke genelinde yetersiz emekli maaşları ve sosyal güvenlik hizmetleri nedeniyle protestolar gerçekleşti.

Hindistan: NCCPA (Emekliler Koordinasyon Komitesi) 2026 başında emeklilik yasasını protesto etti. Özellikle sosyal ödeneklerin azlığı nedeniyle yapılan eylemler, daha ziyade yerel nitelikte taşıyordu.

Dünyadaki emekli mücadelesinde; sürekli ve düzenli olarak meydan eylemleri, parlamento ve yerel yönetimlere baskı, işçi sendikalarıyla ortak etkinlikler, sosyal hakları için hukuki mücadele gibi unsurlar önem kazanıyor. Emekli mücadelesindeki genel eğilim, emeklilerin artık “sessiz bir kitle” değil, politik bir özne olarak hareket ettiği gösteriyor.

Türkiye’de emekli örgütlenmesi

Ülkemizdeki emekliler, “sahte” enflasyon oranının açıklandığı 3 Ocak’tan itibaren eylemlerini hızlandırdı. AKP iktidarının en düşük emekli aylığını 20 bin liraya çıkarması üzerine de çeşitli emekli sendika ve dernekleri meydanlara indi.

Geçen hafta sonu Kartal, Kadıköy ve Bakırköy'deki açık alanlarda “sefalet ücreti” protesto edildi. Emekli örgütleri, bu hafta içinde de çeşitli kentlerde eylemlerine devam etti.  

Türkiye’deki emekli örgütlenmesi, özellikle Avrupa ile karşılaştırıldığında yasal bir sendika hakkının bulunmaması nedeniyle ağırlıklı olarak dernek statüsünde gerçekleşebiliyor. Yine ülkemizde emekli sendikası ya da derneği olarak çok fazla sayıda birbirinden bağımsız örgütlenmeler söz konusudur.

Emekli örgütlerinin genel talepleri, en düşük emekli maaşının asgari ücret düzeyine çıkarılması, maaşların gerçek enflasyona endekslenmesi, sağlık katkı paylarının kaldırılması, bayram ikramiyelerinin insanca yaşanabilir düzeye yükseltilmesi şeklindedir.

Türkiye’deki emekliler 17 milyonluk bir potansiyelle önemli bir güçtür. Nitekim Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde belli bir seçmen gücü olduğunu göstermiş, AKP’nin ikinci parti konumuna düşmesinde etkili olmuştur, denebilir.

Sendika hakkı yok!

Avrupa’da çalışanlar, emekli olduktan sonra sendikadan kopmuyorlar, Türkiye’de ise sendikal bağ kopuyor. Ülkemizdeki emekliler, işçi sınıfının örgütsel bir devamını ne yazık ki oluşturamadı, yasal anlamda emeklilerin sendika kurma hakkı yok. Sonuçta emekli hareketi, sınıf örgütlerince beslenemedi.

Türkiye’de çok sayıda emekli sendikası, derneği ya da platformu var. Birbirleriyle rekabet halinde bulunuyorlar, birleşik hareket etmeleri zorlaşıyor. Emekli sendikaları da yasal statüsü olmadığından haklarında hemen kapatma davaları açılıyor.

Çatı örgütünün kurulması

Emeklilerin belli bir sınıfsal ve siyasal güç olması açısından bir çatı örgütü bünyesinde bağımsızlıklarını koruyarak birleşmesi en uygun çözüm olarak gözüküyor. Böyle bir çatı örgütü, asgari talepleri içeren bir program çerçevesinde birlikteliği sağlayabilir.

Bu asgari talepler, en düşük emekli aylığının asgari ücrete ya da en düşük memur maaşına eşitlenmesi, aylıklara gerçek enflasyon oranında otomatik zam yapılması, emekliler arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi için bir intibak yasanını çıkartılması, sağlıkta katkı payının kaldırılması, emeklilere yasal sendika hakkının tanınması şeklinde olabilir.

Çatı örgütün oluşması öncesinde bir Emekliler Kurultayı toplanabilir. Burada bir geçici koordinasyon konseyi oluşturulup temel taleplerin hazırlanması gündeme gelebilir. Keza bu konsey, federatif ve çoğulcu bir yapıya sahip çatı örgütünün Emekliler Birliği ya da Emekliler Konfederasyonu adı altında örgütlenme modeli ve işleyişine ilişkin bir tüzük çalışmasını da gerçekleştirebilir.

Yine bu geçici konsey, emeklilerin temel taleplerini, ortak eylem takvimini, ortak sözcüler gibi konuları ele alabilir. Ortak kampanyalar düzenlenebilir. Ayrıca işçi ve memur sendikalarıyla ilişkiler daha da geliştirilip onların da etkinlik ve eylemlere katılımı sağlanabilir...

/././

Çinli muhalif Weiwei'den ters köşe: ‘Avrupa’da yaşam Çin’den 10 kat daha zor’, 'Çin asla taviz vermeyecek' 

On yıl sonra Pekin’e giden Ai Weiwei, Çin’de hayatın doğallığını ve insancıllığını, hizmet kalitesinin gelişkinliğini övdü. Almanya'yı "güvensiz ve özgür olmayan ülke" diye niteleyen sanatçı, ülkesinin "asla taviz vermeyeceğini" söyledi.

Çin’in ünlü muhalif çağdaş sanatçısı Ai Weiwei’nin 10 yıllık aradan sonra ilk kez ülkesini ziyaretine ilişkin yaptığı değerlendirmeler dikkat çekti. Weiwei ülkesini överek Avrupa’yı ve ABD’yi eleştirdiği açıklamalarında “Çin hiçbir zaman genişlemeyi hedefleyen bir ülke olmadı, ancak halkının onuru ve ulusal gururu söz konusu olduğunda asla taviz vermeyecektir” ifadelerini kullandı. Weiwei Almanya’yı da “güvensiz ve özgür olmayan bir ülke” diye niteledi.

17 yaşındaki oğluyla birlikte Pekin’deki 93 yaşındaki annesini ziyaret için 12 Aralık-2 Ocak tarihlerinde Çin’de bulunan Ai Weiwei ziyaret hakkında Berliner Zeitung’un sorularını yanıtladı.

Çin’e yönelik övgüleri dikkat çeken Weiwei’nin anlattıkları Almanya başta olmak üzere Avrupa’daki hayatın zorluklarından bıkmış olduğuna da işaret ediyor.

1981’den itibaren 12 yıl boyunca da ABD’de yaşayan Weiwei bu ülkeye yerleşememesinin nedeninin “Amerikan değer sistemini sorgulamaya başlaması” olduğunu söyledi.

Çin’de 2011’den itibaren seyahat yasağına tabi tutulan Weiwei, yasak 2015’te sona erdiğinde bir kez daha ülkesinden ayrılıp Almanya’ya yerleşmişti. 2019’da İngiltere’ye taşındı. Şimdiyse ağırlıklı olarak Portekiz’de yaşıyor. Ancak Berlin’deki stüdyosunu koruyor.

Pekin'e dönüş: 'Kırılmış bir yeşim taşının yeniden bir araya gelmesi gibi'

Ülkesine 10 yıl sonra yaptığı ziyaretin bir “mesaj” niteliği taşıyıp taşımadığı sorulan Weiwei “Eğer yolculuğumuz bir mesaj olarak yorumlanacaksa, bu mesaj aile bağlarının ve akrabalığın toplumdaki en temel bağ ve insani değerlerin nihai ifadesidir” dedi.

Pekin’e döndüğü anda hissettiklerini “kırılmış bir yeşim taşının yeniden bir araya gelmesi gibi” diye tasvir eden Weiwei “Hiçbir şeyin değişmediğini hissettim çünkü bu tanıdığım Pekin'di. Güneş ışığı, kuru hava, sokaklar, kalabalıklar ve insanların yüzlerindeki ifadeler… Hepsi son derece tanıdıktı” diye konuştu.

'Almanya'da banka hesaplarım iki kez kapatıldı'

Şehirde en belirgin farklılıkların ayrıntılarda olduğunu söyleyen Weiwei “hizmet kalitesinin her alanda nasıl geliştiğine gerçekten şaşırdım” dedi.

“Size küçük bir örnek vereyim” diyen Weiwei Çin’de geçmişte açılmış bir banka hesabını banka şubesine gidererek nasıl 5 dakikadan kısa sürede sorunsuz bir şekilde etkinleştirebildiğini anlattı ve ardından Avrupa’da yaşadığı zorluklardan söz etti:

“Almanya'da banka hesaplarım iki kez kapatıldı. Sadece benim değil, kız arkadaşımın da başına geldi. İsviçre'de, ülkenin en büyük bankasında hesap açmam reddedildi ve daha sonra başka bir banka da hesabımı kapattı.”

Avrupa’da bu süreçlerin “son derece karmaşık ve çoğu zaman mantıksız” olduğunu söyleyen Weiwei “Bugün bile, meslektaşlarım vize başvurularında her türlü gecikmeyi yaşamaya devam ediyor” dedi.

'Avrupa'da günlük hayat Çin'den 10 kat daha zor'

“Avrupa’da günlük hayatta karşılaştığımız zorluklar, Çin'dekilerden en az on kat daha fazla” diyen Weiwei “Ne yazık ki, Avrupa toplumlarındaki hizmet sektöründeki tutumlar ve zihniyetler şaşırtıcı olabiliyor. Bu, bürokratik yapısı için de geçerli” diye konuştu.

Pekin'deki günlük yaşamı “sıradan insanlar için daha doğal ve insancıl” diye niteleyen Weiwei “Çin'den ayrıldığımdan beri geçen on yılda Almanya'da neredeyse hiç kimse beni evine davet etmedi. Üst veya alt kattaki komşular en fazla kısa bir baş selamı veriyorlar. Öte yandan Çin'de, en az beş farklı meslekten tamamen sıradan insanlar benimle tanışmayı umarak sıraya giriyorlar” ifadelerini kullandı.

'Almanya güvensiz ve özgür olmayan bir ülke'

Çin’i “sürekli olarak modernleşmeye doğru ilerlerken aynı zamanda derin ve incelikli insan ilişkileri ve sosyal anlayış kültürü dahil Konfüçyüs geleneklerini koruyan bir tarım toplumu” şeklinde niteleyen Weiwei “Buna karşılık Almanya bana soğuk, rasyonel ve son derece bürokratik geliyor. Birey olarak, orada kendinizi kısıtlanmış ve güvensiz hissediyorsunuz, insanlar üstün bir dünyada yaşadıklarına inansalar bile. Ancak maddi rahatlık, insanlığın ve insani değerlerin mutlaka üstün geleceği anlamına gelmez” dedi.

'Çinliler ABD'nin gümrük tarifelerinin başarısız olacağını düşünüyor'

Ona göre Çinliler ABD’nin gümrük tarifesi politikasının sonuçlarıyla başa çıkabileceğine inanmıyorlar. Weiwei bu konuda “Çinlilerin kendi yaşam tarzları var, her zaman başa çıkmanın bir yolunu bulacaklardır” dedi.

Sanatçı Almanya’yı ise “tarih ve gelecek arasında yerini bulmakta zorlanan, güvensiz ve özgür olmayan bir ülke” diye niteledi.

'Çinliler AfD'li Weider'e hayran'

Almanya’nın çok özgüvenli olduğunu iddia etse de, Alman toplumunun kendi kendini gerçekleştirme konusunda birçok eksiklikle boğuştuğunu söyleyen Weiwei’nin Çinlilerin Afd’li siyasetçi Alice Weidel'e hayranlık duyduklarını söylemesiyse dikkat çekti.

Akıcı Çince konuşan ve LGBT kimliği bilinen Weidel, Almanya’nın faşist partisi AfD’nin kendi içindeki “çelişkili” bir figürü olarak öne çıkarılıyor.

Weiwei Çinlilerin Alice Weidel’e ilgisinin sebebinin onun “Çin ile olan bağlantıları, orada geçirdiği zaman ve bir politikacı olarak görüşlerini açıkça ifade edebilme yeteneği” olduğunu söyledi.

'Çin halkının onuru söz konusu olduğunda asla taviz vermeyecek'

ABD’nin Çin’e karşı adımlarının hız kazandığı bir dönemde Berliner Zeitung’un Çinli muhalif sanatçıya son sorusu “Çin'deki insanlar ülkelerinin dünyadaki giderek artan önemli rolünün farkında mı?” Oldu.

Weiwei şunları söyledi:

“Çinliler dünyadaki rollerine çok fazla kafa yormuyorlar. Ancak Çin'in geçmişte yaşadığı aşağılanma ve boyun eğme konumundan çok uzaklaşmış olması onlar için çok şey ifade ediyor. Çin'deki çoğu insan son birkaç yüzyılı utanç dönemi olarak hatırlıyor. Bugün öncelikle kendi yaşamlarını iyileştirmeye odaklanmış durumdalar.

Çin hiçbir zaman genişlemeyi hedefleyen bir ülke olmadı, ancak halkının onuru ve ulusal gururu söz konusu olduğunda asla taviz vermeyecektir.”

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -15 Ocak 2026-

Kadıköylü Nâzım!-Nazım Alpman-  Nâzım Hikmet 15 Ocak 2026 Perşembe günü 124 yaşına basacak. Nâzım Hikmet Vakfı bu yıl, Kadıköy Belediyesi il...