Ahbap soruşturmasında yeni sorular gündemde -Timur Soykan / BİRGÜN -

Ahbap Derneği soruşturmasında tutuklu sayısı 28'e yükselirken birçok isim dün adliyeye giderek bilgi sahibi sıfatıyla ifade verdi. Operasyon derinleşerek sürerken, kamuoyunun odağında ise Haluk Levent'in itirafları sonrası sürece dair cevabını bekleyen yeni sorular var.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Ahbap Derneği'ne yönelik yürüttüğü soruşturmada kritik gelişmeler yaşanıyor. Düzenlenen üç ayrı operasyon kapsamında tutuklu sayısı 28'e yükselirken, soruşturmanın seyri yeni ifadelerle yeni bir aşamaya geçti.

Soruşturma çerçevesinde dün spiker Ece Üner, sunucu Öykü Serter, gazeteci Fatih Portakal, avukat Feyza Altun ve Ahbap grubunun solisti Gökhan Özoğuz "bilgi sahibi" sıfatıyla ifade vermek üzere Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'ne götürüldü. Dosyada şüpheli konumunda yer almayan bu isimlerin, derneğin 2023 yılındaki yardım faaliyetlerine ilişkin bilgi ve gözlemlerine başvurulduğu öğrenildi.

Operasyon derinleşerek sürerken, sürece dair cevabını bekleyen şu kritik sorular ön plana çıktı:

Haluk Levent, Ahbap'ın parasını şahsi hesaplarına aktardı mı?

Levent Ahbap Derneği'ne borçlu olduğunu itiraf ediyor. Levent'in ifadelerindeki iddiasına göre; Ahbap'a son olarak 80 milyon TL borcu var. Bunu kapatmak için Çerkezköy'de 20 daire satın alınacağını söylüyor ve bu sitenin sahibi Sarallar. "Bu daireleri Ahbap'a devrederek borcumu kapatacaktım ama o sırada gözaltına alındım" diyor. Belli ki; bu daireleri de şahsi borç olarak alıyor. Üstelik Ahbap'ın çek ve senetlerini teminat olarak kullandığını da itiraf ediyor. Yani şahsi borçlarında Ahbap'ı kendisine kefil yapmış. Zaten iflah olmaz bir kumar bağımlısı olduğunu itiraf ediyor. Ayrıca milyarlarca lira borçlanmış biri ve Ahbap'a bu borçların da ödemesi imkansız görünüyor.

Levent, bağışla kumar oynadı mı?

Bu konuda henüz kesin tespit yok. Deprem bağışlarından 1 TL bile harcamadığını savunuyor. Levent, depremler sırasında toplanan 4 milyar 300 milyon TL'lik bağışları ihtiyaç sahipleri ve depremden sonraki projeler için harcandığını savunuyor. Bu paraların çok büyük kısmının AFAD'a, valiliklere, kaymakamlıklara aktarıldığını ve hepsinin kaydının olduğunu öne sürüyor.

Hesap incelemelerinde Levent'in Ahbap Yönetim Kurulu üyesi Alper Çelik'in hesapları üzerinden 6 bin işlemde 190 milyon 270 bin TL bahis kuponu kaydedilmişti. Alper Çelik, bu bahisleri Haluk Levent'in oynadığını söyledi. Haluk Levent'e bu paraların derneğe ait olup olmadığını sorduğunu anlatan Çelik, "Bana kesinlikle dernekten para alıp kumar oynamadığını söyledi" dedi.

Mayıs 2024'e kadar Ahbap'ın saymanı olan ve dün tutuklanan Avukat Hüseyin Küçük de deprem sürecinde yapılan yardımların yüzde 85-90 civarında devlet yetkililerine teslim edildiğini söylüyor. Hüseyin Küçük'ün anlatımlarına göre; bu dönemde alımların tüm piyasa rayiçlerinin altında olduğu ve deprem bölgesine ulaştırıldığına dair denetim raporları var. 2025 yılına kadar İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığı denetimlerinde Ahbap hesaplarında bir problem tespit edilmemiş. Şimdi Ahbap hesapları tekrar incelenecek. Deprem bağışlarının suistimal edilip edilmediği ortaya çıkacak. Zaten Haluk Levent'in 2024 yılından sonra da olsa Ahbap çek ve senetlerini kullanması, Ahbap kasasından borç alması çok ciddi bir suistimal.

Haluk Levent nasıl battı?

Hem mektuplarında hem de ifadelerinde kumar bağımlılığını anlatıyor. 2023 depremlerine kadar kumardan uzak durduğunu savunuyor. Depremden sonra ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşadığını iddia edip borsada daha fazla oynamaya ve risk almaya başladığını öne sürüyor. Ancak kumarhanelere gidip milyonlarca liralık kumar oynadığına dair şoförünün ifadeleri var. İfadesine göre; 2025 yılında büyük batışı başlıyor. 2025 yılının başında Fatih Efe isimli kişiden sosyal medya reklamlarında oynadığı Nigella Coin isimli şirketi satın aldı. HLX Coin olarak ismini değiştirdi. Kendi ifadelerine göre; Nigella Coin'in mağduru olan 1052 kişinin paralarını cebinden ödedi. Bu coin sistemini dünyada sosyal yardımların kolayca bağışlanacağı bir ağa dönüştürmeyi planladı. İddialara göre; bu coin şirketinin değeri çok hızlı bir şekilde düşünce borçları katlanarak arttı.

Levent ne kadar borçlandı?

Bu konuda net bir hesap yok. Ancak asistana ve Ahbap yöneticisi yaptığı kişilerin hesaplarında milyarlarca liralık para hareketleri var. Savunma sanayi şirketi sahibi Esin Önder Çağlayan'a 2.1 milyar TL borçlandığına dair bir tutanağa imza atmış. Bu borcu ödemek için Başaran Holding'in sahibi Hüseyin Başaran'dan 25 milyon dolar değerindeki 22 taşınmazı 60 milyon dolara alarak Esin Önder Çağlayan'a devretmiş. Esin Önder Çağlayan'a toplamda 68 taşınmaz devri yapılmış ancak borç yine de kapatılamamıştı. Hüseyin Başaran'a da ödemelerinin büyük kısmını yapmadığı öne sürülüyor. İş insanı Yüksel Ersoy'a ise iki tekne ve 5 gayrimenkulünü Haluk Levent'e devrettiğini, parasını alamadığını iddia etti. 199 milyon TL'lik satış sözleşmesi imzaladıklarını ama Haluk Levent'in ödemediğini ifade etti. Avukat Ece Güner ise 70 milyon TL borç verdi ve bir yıl sonunda borcu büyük zorluklarla geri alabildiğini anlattı. Çok sayıda kişi Levent'e milyonlarca lira kaptırdığını ifade ediyor.

Levent tefecilerin, kara para ağının içine mi düştü?

Levent'in kumar oynayarak sürüklendiği bataklıkta tefecilerin ağına düştüğüne dair veriler var. Bazı verilere sahibiz; Başaran Holding'in sahibi Hüseyin Başaran, Şile Belediyesi operasyonunda Levent'in asistanı Yeliz Kaya gözaltına alındıktan sonra Levent hakkında suç duyurusunda bulundu. Lüks daireler, arsalar ve fabrikanın da arasında bulunduğu 60 milyon dolarlık taşınmazlarını Haluk Levent'e sattığını ancak parasını alamadığını iddia etti. Ancak bu taşınmazların bedelinin en fazla 25 milyon dolar olduğu öne sürüldü. Bu tablo; tefecilik ve karapara aklama iddialarını doğurdu.

Ayrıca Levent, kendisini suçlayan Sevda Kurt isimli iş kadınından 90 milyon TL borcu 210 milyon TL, 3.5 milyon dolar borcu ise 4.5 milyon dolar olarak ödediğini anlattı. Bu noktada çok önemli bir soru doğuyor:

Avukat Güner tutuklanırken Başaran neden soruşturulmuyor?

Avukat Ece Güner, 70 milyon TL borç vermiş ve bu borcu bir yıl sonra zar zor geri alabilmişti. Ancak tutuklandı. Haluk Levent de Avukat Ece Güner'in İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanı Adayı Ofisi'nde görev alması nedeniyle tutuklandığını iddia etti. Başaran Holding'in sahibi Hüseyin Başaran ise Haluk Levent'e 60 milyon dolarlık taşınmaz verdiğini öne sürdü. Şikayet dilekçesi çelişkilerle doluyken verdiği taşınmazların değerinin 25 milyon dolar olduğu iddia edildi. Bu işlemler tefecilik şüphesi yaratmıştı ama Hüseyin Başaran hakkında soruşturma bile yok.

Levent hangi iddiada bulundu?

Levent şu ana kadar iki temel suçlamada bulundu. Birincisi; deprem döneminde 4 milyar 300 milyon TL bağış toplandıktan sonra yaşananlarla ilgili. Levent, deprem döneminde ekonomik art niyetle hareket etmediğini, deprem döneminde ekonomik çöküşe sürüklendiğini iddia ediyor. Bunun siyasilerin baskısından kaynaklandığını savunuyor. Emniyetteki ifadesi Süleyman Soylu ve bazı siyasetçilerin isimlerini verdiği için kesildi. Levent, son mektubunda Adalet Bakanı Akın Gürlek hakkında iddialarda da bulundu. Gözaltına alınmasından bir gün önce Akın Gürlek'in borçlu olduğu iş insanı Yüksel Ersoy ile buluştuğunu iddia etti.

Haluk Levent neleri açıklayacağını söyledi?

Deprem yardımlarının dağıtımı konusunda siyasilerin, bakanların, bakan yardımcılarının baskısı altında kaldığını söylüyor. Bu konuda yeni açıklamalar yapacağını iddia ediyor. Ayrıca borçlandırılması konusunda inanılmaz detaylar vereceğini anlatıyor. Tefeciler hakkında da bilgi vereceğini ifade ediyor.

Oğuzhan Uğur ile Haluk Levent arasında para trafiği var mı?

Hayır, Uğur ile Levent arasında hiçbir para trafiği yok. Bilirkişi raporuna göre de Oğuzhan Uğur'un dosyanın diğer şüphelileri ile doğrudan mali bağı tespit edilmedi. Ama akıl almaz bir biçimde 'dolaylı mali ilişki var' yorumu yapıldı. Şöyle: Uğur'un, Serhat Aydın, Barış Zümrüt, Ercüment Karataş ile 2017-2026 arasında para transferleri var. Menajer olan bu kişiler yapımcı Mehmet Sait Köse'ye 1.000 TL, 10 bin TL ve 14 bin TL göndermiş. Mehmet Sait Köse ile Haluk Levent'in hesabını kullandığı Yeliz Kaya arasında ise sadece 3 defa hesap hareketi varmış. Uğur ifadesinde Levent ile sadece 3 defa görüştüklerini ve hatta daha sonra aralarının bozulduğunu anlattı.

Oğuzhan Uğur deprem döneminde bağış topladı mı?

Hayır, Uğur. Ahbap'a, AFAD'a, Kızılay'a bağış çağrısında bulundu. Kendilerine başvuran kişileri bu kurumlara yönlendirdi. Hatta AFAD'tan teşekkür belgesi aldı. İfadesinde "Bizi arayarak bağış yapmak isteyen insanların söyledikleri rakamları not almıştık. Ahbap, AFAD ve Kızılay'a yaklaşık 60 milyon TL para bağışlandığını tahmin ediyoruz. Ama bize 'Bu miktarda bağış yapacağım' diye yazdıran kişilerin bu bağışı yapıp yapmadığını bilmemiz mümkün değil."

Uğur'a kaynağı belirsiz yüklü miktarda döviz geldi mi?

Hayır. Yandaş medyada yer alan bu iddia çürüdü. Emniyet sorgusunda yurt dışından gelen 20 bin TL bile sorulmuştu. Daha sonra yurt dışından 6.5 milyon TL geldiği belirtildi. Bu paralar YouTube'dan yaptığı yayınlar nedeniyle gelen kayıtlı, vergisi ödenen paraydı.

Uğur, 35 milyon TL'lik villayı hangi parayla mı aldı?

Oğuzhan Uğur, Gain platformunda yaptığı program için aldığı ücretle, şirket üzerine villayı aldığını belgeledi. Gain'in sözleşmenin imzalandığı tarihteki sahipleri farklıydı ve haklarında kara para soruşturması bulunmuyor. Bilirkişi raporunda villa parasına Gain'den alınan paranın yetmediği vurgulanmıştı. Oysa bu villa için ayrıca kredi çekmişti. Bilirkişi bu krediyi bile raporuna yazmamıştı. Oğuzhan Uğur'un avukatları krediye dair belgeleri de sundu.

Uğur otomobil satın alması kara para trafiği mi?

Oğuzhan Uğur, otomobil satın almak için yaklaşık 9 milyon TL'lik bankadan gönderiyor. Ancak banka görevlisi ismi iki kere yanlış yazdığı için bu işlem tekrarlanıyor. Üçüncü işlemde para otomobili satan kişinin hesabına geçiyor. İlk tespitlerde kara para aklama trafiği olduğu iddia edilen işlemlerin, bu açıklaması belgelerle yapıldı.

Uğur'un yasa dışı bahis baronlarıyla para trafiği var mı?

Uğur'un şirketinin çekim ekibi bölgesel için gittikleri KKTC'de otelde kalıyor. Her yıl binlerce kişinin kaldığı bu otelin sahibi yasa dışı bahis baronu Veysel Şahin ile bağlantılı. Bir otelde daha kalıyorlar. O da yasa dışı bahisle bağlantılı bir kişinin oteli. Bu otellere yapılan ödemeler yasa dışı bahis bağlantısı gibi inceleme raporuna yazılıyor. Oğuzhan Uğur'un kardeşinin KKTC'deki kumarhanelerde oynaması da bir bağlantılı olarak soruşturma konusu yapılıyor.

Uğur neden tutuklu?

Gözaltına alındığı andaki görüntüleri servis edildi. Medyaya servis edilen bilgi notunda geçmişte hakkında atılan iftira nedeniyle açılan ve takipsizlikle sonuçlanan kayıt bile konuldu. Trollerin ve yandaşların yaptığı haberlerin tamamı belgeleriyle çürütüldü. Tüm bunlara karşın 'Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma' ve 'Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama' suçlarından tutuklandı. Hangi delil ya da deliller tutuklandığı halen anlaşılamadı.

Timur Soykan / BİRGÜN

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-


‘Kocam sağ olsun’ yargısı -Barış Terkoğlu- 

Hayatın gerçeklerini gözümüzün önüne getiren onun çelişkileridir.

Dün haberlerde son dakika geçiyordu: “Ahbap soruşturmasında yeni dalga! 5 ünlü isim ifade verecek.” Listede gazetecilerden şarkıcıya kamuoyunun tanıdığı isimler vardı. Kararı yorumlayanlara göre, çağrılan isimlere Ahbap’ın deprem döneminde yaptığı yardım organizasyonlarına destek verip vermedikleri sorulacaktı. Devletin Ahbap’a verdiği ödülleri ya da birlikte yaptığı organizasyonları kimsenin sormayacağını söylememe herhalde gerek yok.

İşte ben bu haber konuşulurken bir dosyayı okuyordum: Rönesans Rezidans dosyasını.

Hatırlayın, 6 Şubat depreminin en acı sonuçlarından biri oradaydı. Hatay/Antakya’da bulunan yapı, depremin ilk saniyelerinde yıkılmış, 270 insanımız hayatını kaybetmişti. 56 kişi ise hâlâ kayıp olarak aranıyordu. Ölümlerden sorumlu olduğu düşünülen 8 kişi hakkında iddianame düzenlendi. “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçlamasıyla yapılan yargılama, Hatay 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

Gelelim kritik meseleye...

EVDE SIKILIYORUM DİYE... 

Rönesans Rezidans’ın müteahhidi olan firmanın adı: Antis Yapı. Şirketin ticari sicil kaydı incelendiğinde, Mehmet Yaşar Coşkun ve Hüseyin Yalçın Coşkun ile birlikte Dudu Berlin Coşkun’un da imza ve onay yetkisi taşıdığı, şirket ortağı ve yöneticisi olduğu görülüyor.

Dahası...

Sanıklardan İbrahim Dahiroğlu ve Bayram Mansuroğlu’nu, inşaatın “sorumlu proje müdürü” olarak atayan, onlara bu yetkiyi veren imzayı atanlar arasında Dudu Berlin Coşkun da var. Rezidansta yaşamını yitirenlerin yakınları davada bir süredir sorgulama yapıyor. Zira aynı yetkiye sahip, aynı kararlarda imzası bulunan Mehmet Yaşar Coşkun ve Hüseyin Yalçın Coşkun, halihazırda yargılanırken Dudu Berlin Coşkun sanık değil.

İşin ilginci...

Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı Dudu Berlin Coşkun’u ifadeye çağırmış. 20 Kasım 2023’te ifadesini almış. Yorumsuz aktarayım: “Ben eşimin sahibi olduğu Antis Yapı’nın kâr payı ortağı olarak gözüküyorum. Fakat benim şirketin mimari veya inşaat projeleriyle uzaktan yakından bir alakam yoktur. O dönemlerde evde sıkılıyorum diye eşimin yapmış olduğu bir jestten kaynaklı şirkette tarafıma hisse verilmiştir.”

Evet, şirket ortağı ve yetkilisi olan Dudu Berlin Coşkun, “Evde sıkılıyorum diye kocam jest yaptı” demiş.

SAVCILIK SANIK YAPMADI 

Savcılığın bu ifadeden sonra aldığı karar 25 sayfa. 20 sayfası ölen mağdurların isim listesinden oluşuyor!

22 Ocak 2024 tarihli kararda şu yazıyor: “İfadelerden de anlaşılacağı üzere, kâr payı ortaklığı olarak ve eşinin şirketi olduğundan mütevellit, sadece hukuki hak ve alacaklar açısından sorumlu tutulabileceği anlaşıldığından, şüpheli Dudu Berlin Coşkun’un üzerine atılı suçu işlediğine dair kamu davasını açmayı gerektirir yeterli şüphe oluşturabilecek delilin elde edilemediği...”

Sonuçta, şirket ortağı ve yetkilisi Dudu Berlin Coşkun hakkında savcılık kovuşturmaya yer yok kararı vermiş.

Daha da ilginci...

Binayı denetleyen Yetkin Yapı Denetim Şirketi’nin ortağı ve yetkilisi olan Ayhan Karan, makine mühendisi olduğu ve idari işlerden sorumlu müdür olarak görev yaptığı, binanın inşaat ve statiği konusunda görevi olmadığı halde, sadece denetçi şirketin ortak ve yetkili olduğu gerekçesiyle sanık yapılmış. Gelgelelim, Rönesans Rezidans’ı bizzat inşa eden şirketin ortağı olan eşe nedense aynı tarife uygulanmamış.

İMZA ATAN DIŞARIDA

Mağdur yakınları ve avukatları elbette bu karara itiraz etti.

Son duruşmadan aktarayım...

Avukat Cansu Albayrak: “Ticaret Sicil Gazetesi’ne yayınlanan ilanda Dudu Berlin Coşkun’un İbrahim Dahiroğlu ve Bayram Mansuroğlu’nun atanmasında imzası olduğuna dair bir belgemiz var bizim. Burada yine altıncı maddede şunu söylüyor: Bu atama kararının, tasarımdan gelen projeler incelenerek inşaata hız ve maliyet bakımlarını etkileyecek konularda öneriler geliştirilmesi, yapılacak ana iş kalemlerinin iş metot tariflerinin yapılması ve onaylatılması, mesela maliyet birimlerinin verilerinin belirlenen formlarda tam olarak tutulması ve mühendislik birimine iletilmesi gibi ya da işte etütlerin yapılması ve proje müdürüne bildirilmesi gibi... Birçok sorumluluğu kendisi bilerek imzalıyor. Yani bu kişilerin atanmasına vesile olanlardan bir tanesi Dudu Berlin Coşkun.”

Avukat Seher Eriş Turgut:“Huzurda bulunan sanıklardan ikisinin şirkette, Rönesans’ta iş yapması için atamasını yapan Dudu Berlin Coşkun’dur. Dolayısıyla imza yetkisi var, Rönesans’ın işleyişine müdahale yetkisi de var. O halde bu dosyanın sanıkları arasında yer alması gerekir, maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için, demin anlattı, sanık anlattı, ‘İşçi ölmüş, inşaat devam etsin diye bizi atadılar’ dedi. Kim atadı? Dudu Berlin Coşkun atadı. Demek ki bu şirketteki iç işleyişte bir sözü ve bir yetkisi olan bir kişi.”

ÇİFTE STANDART YARGISI 

Uzatmayayım...

Bir yanda deprem sırasında devletin birlikte çalıştığı, ödül verdiği Haluk Levent’e güvenip borç verdiği için tutuklanan Ece Güner. Deprem sırasında yardım toplayan Ahbap’ın adını andı mı anmadı mı diye sorgulanan gazeteciler, şarkıcılar. Öte yanda depremde 326 canın kaybından sorumlu olan binayı yapan şirketin ortağı ve imza yetkilisi olan, sorumluları atayan imzayı atan, “Evde sıkılmayayım diye kocam jest yaptı” diyerek yargılanmaktan kurtulan Dudu Berlin Coşkun. Ortada bir çifte standart olduğunu söylememe bile gerek yok!

Yaşamın çelişkilerini görenler ondan ders çıkarmasını da bilirler.

/././

Hegemonya Hürmüz’de batarken -Ergin Yıldızoğlu- 

Hazirandaki mutabakatla kısa süreliğine duran savaş dört hafta geçmeden yeniden başladı, çatışmaların şiddeti artıyor, alanı Babülmendep Boğazı’na doğru genişliyor, Pentagon’un parası, füze stokları hızla tükeniyor, süreç bir işgal girişimi felaketine doğru tırmanıyor.

Trump yönetimi, üç kez “kazandık”, “tamamdır” dediği bu süreçte üçüncü kez strateji değiştirdi: önce hava saldırıları, ardından deniz ablukası, şimdi ise ikisini birleştiren bir model. Boğazdan geçen gemi sayısı dramatik biçimde azalırken Brent petrol 90 doları geçti. Trump’ın “Vietnam’a on dokuz yıl kaldık, burada dördüncü aydayız” sözleri, savaşın uzayacağını itiraf ediyordu.

Savaş yalnızca uzamıyor, kalıcı bir döngü de üretiyor. Uluslararası Kriz Grubu’ndan Ali Vaez’in belirttiği gibi, her ateşkes bir sonraki savaşın hazırlığına dönüşüyor. Haziran mutabakatının beşinci maddesindeki belirsizlik bunun tipik örneğiydi: Washington bunu Hürmüz’ün tamamen açılması, Tahran ise her geminin kendi denetiminden geçmesi olarak yorumladı. Aynı metin iki farklı anlama izin verdiği için imzalandı; bu belirsizlik yeniden savaşa yol açtı.

ÜÇ TEMEL DAYANAK BİRDEN ÇÖZÜLÜYOR 

Foreign Affairs’in son sayısında yayımlanan üç makale, bu savaşta Amerikan küresel üstünlüğünün üç temel dayanağının birden aşındığını gösteriyor.

İlk aşınma, zorlama kapasitesinde yaşanıyor. Pauly&Cebul’un belirttiği gibi etkili caydırıcılık yalnızca tehdit değil, itaat edilmesi halinde gerçek güvenceler de gerektirir. Trump ise tehdit ediyor fakat baskının sona ereceğine dair güvence vermiyor habire fikir değiştiriyor. İran açısından taviz vermek yeni taleplerin başlangıcı anlamına geldiğinden direnmek daha rasyonel görünüyor. Daha önemlisi, yazarlar bu sorunun yalnızca Trump’a özgü olmadığını; yürütme yetkilerini sınırlayacak kurumsal reformlar gerçekleşmedikçe Amerikan’ın verdiği sözlere güvenin geri gelmeyeceğini vurguluyorlar.

İkinci aşınma, teknolojik-askeri üstünlükte ortaya çıkıyor. İlk savaşta İran binlerce füze ve drone kullanırken ABD’nin hava savunma stoklarının önemli bölümü tükendi. On binlerce dolarlık bir insansız hava aracını milyonlarca dolarlık Patriot füzesiyle vurmak, taktik başarı sağlasa bile stratejik bir sürdürülebilirlik sunmuyor. Bu nedenle Trump yönetimi, 75 milyar dolar ek kaynak talep ediyor. Benzer sorun yapay zekâ alanında da görülüyor. Çin hızla arayı kapatırken Pentagon ile teknoloji şirketleri arasındaki gerilim yenilik üretme kapasitesini zayıflatıyor. Bu alanda sorun kaynak eksikliğinden değil, yeni teknolojilere uyum zorluğundan kaynaklanıyor.

Üçüncü aşınma ise meşruiyet alanında yaşanıyor. Pew verilerine göre ABD’ye duyulan uluslararası güven son yirmi yılın en düşük seviyesine inerken V-Dem (Varieties of Democracy-) artık ABD’yi “liberal demokrasi” değil “seçimli demokrasi” olarak sınıflandırıyor. Gothenburg Üniversitesi’ndeki ünlü enstitüye göre ABD’de seçimler hâlâ rekabetçi ve anlamlı kabul edilmektedir ancak yargının bağımsızlığı, denge ve denetleme mekanizmaları, siyasal kutuplaşma, seçim süreçlerine güven ve sivil özgürlükler gibi liberal demokrasinin temel unsurlarında önemli bir gerilemeler yaşanıyor. Irak savaşı döneminde dünya Amerikan dış politikasını eleştirirken demokratik kurumlarına güvenmeyi sürdürüyordu. Bugün, yalnızca dış politika değil, Amerikan siyasal sisteminin kendisi sorgulanıyor.

İran da ağır bedel ödüyor. Yüksek enflasyon, abluka ve ekonominin daralması toplumsal maliyeti artırıyor. Ancak Tahran yönetimi, halkı tarihsel bir dayanıklılık gösterirken, Washington’ın önünde, yaklaşan ara seçimler nedeniyle dar bir siyasal-zaman ufku var. Bu nedenle artık yalnızca askeri kapasite üstünlüğü değil, uzun süre bedel ödeme kararlığı savaşın belirleyici boyutuna dönüşmüş durumda.

Hürmüz Boğazı krizi, bugün Amerikan hegemonyasındaki nihai gerilemenin simgesidir. Tehdit güvenilirlikten, askeri güç teknolojik üstünlükten, küresel liderlik ise meşruiyetten koptukça, uluslararası düzen kurma, rıza alma kapasitesi kaybolunca, geriye yalnızca şiddet uygulama kapasitesi kalıyor: Bu en son aşamadır!

AKP Türkiye’si bu ülkenin en sadık müttefikiymiş! Ataları da hep kaybeden atlara oynardı.

/././

Rakip belirleme operasyonları -Mehmet Ali Güller- 

Gazeteci kökenli AKP’li Şamil Tayyar, AKP-FETÖ’nün ErgenekonBalyoz kumpaslarına yaptığı “kitaplı” katkılarla biliniyor. Dolayısıyla kumpas konularında uzman bir isimdir.

Yeni dönemde AKP’ye yönelik “yurttaş tepkilerinin” gazını almakla meşgul. Hayat pahalılığını CHP’li belediyelere mal etmeye yönelik sosyal medya mesajları fazlasıyla operasyonel.

Ama önceki gün yaptığı bir analiz içinde kullandığı şu iki cümle, çok önemli bir saptama niteliği taşıyor: “Erdoğan rakibini kendi belirler. Şimdi olduğu gibi.”

ÖNCE RAKİP TASFİYE OPERASYONU 

En başından beri anlatıyoruz ama kumpasları açıklayan bu saptamanın Tayyar’dan gelmesi önemli. Dolayısıyla “Peki Erdoğan rakibini nasıl belirliyor” sorusu önemlidir. İşte bu soru bizi sürmekte olan davaların siyasiliğine ve “rakip belirleme operasyonları” olduğu gerçeğine götürüyor.

Evet, Erdoğan şu anda rakibini belirliyor ve tüm operasyonlar, rakip belirleme operasyonudur, cumhurbaşkanlığı çalışmasıdır, yeni rejimi inşa çabasıdır. Konu gerçekte ne diplomadır ne de yolsuzluktur. Bizzat adını Erdoğan’ın koyduğu bu “belediyeleri silkeleme” operasyonları doğrudan istemediği rakibi tasfiye etme, istediği rakibi belirleme operasyonlarıdır.

BİRİNCİ PARTİYLE MÜCADELE

Ne yazık ki hâlâ kimi CHP’liler ama diploma ama yolsuzluk diyor. Ekrem İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazanmasa ve Erdoğan’ın karşısına onu yenecek düzeyde cumhurbaşkanı adayı olmasa, diploma diye bir konu olacak mıydı?

Yolsuzluk mu? Bu sistemde, bu vurguncu düzende, bu serbest piyasacı yapı içinde, belediyelerde yolsuzluk olmaması zaten mucize olur. Yolsuzlukla mücadele işi en başta sistemle mücadele işidir. Ancak mesele şudur: Bir AKP kurucusunun da ifadesiyle Ankara’yı “parsel parsel” edenin bile yolsuzlukla suçlanmadığı bir sistemde, ana muhalefet belediyelerinin yolsuzlukla suçlanması, yolsuzlukla mücadele değil, ana muhalefetle mücadeledir. CHP AKP döneminde ilk kez birinci parti olmasa, belediyelere operasyon olacak mıydı?

ERDOĞAN’A EN YARARLI CHP’Lİ 

Butlan davası ve Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP’nin başına oturtulması Erdoğan’ın “rakip belirleme operasyonu”dur. Erdoğan, 13 yıl boyunca iktidarda kalmasını sağlayan Kılıçdaroğlu ya da adayını istiyor karşısında çünkü. Evet, AKP iyi yönettiği için değil, önce Baykal ardından da Kılıçdaroğlu CHP’si kötü muhalefet ettiği için iktidarda yıllardır. İşte Erdoğan bunun sürmesini istiyor.

Erdoğan’ı Erdoğan’ın benzeriyle yenme taktiği izleyerek karşısına kötü kopyası Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çıkaran, “Gel bakayım Muharrem” diyerek cumhurbaşkanı adayını kamuoyu nezdinde “küçümsenen aday” konumuna iten ve sandıkları boş bırakan, en sonunda da kazanacak aday varken bu kez kendini aday diye dayatan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a en yararlı CHP’lidir.

CHP’YE OPERASYONUN NEDENİ 

Evet, Şamil Tayyar’ın saptaması önemli. Önemli olduğu için de sonradan fark edip düzeltmeye çalıştı. Erdoğan’ın rakibini belirlemesi, kimseyi zorla karşısına çıkarması anlamına gelmiyormuş, Erdoğan potansiyel rakibine kazanabileceği duygusunu aşılayarak onu siyasi meydana çekiyormuş. Elbette saptamasını düzeltmeyen nafile çabalar bunlar.

Gerçek ortada: Erdoğan “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” dedi ki doğruydu. İmamoğlu İstanbul’u üç kez kazandı, üçüncü kez kazanırken CHP de AKP döneminde ilk kez birinci parti oldu. Erdoğan bu nedenle rakibini belirleme operasyonları yapıyor: İmamoğlu’nu Silivri’ye soktu, CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edip yerlerine Kılıçdaroğlu ve ekibini oturttu.

Mesele budur ama daha önemlisi bunun nasıl durdurulacağıdır.

/././

Ağrı’da ‘kadın sünneti’ ilanı yaşanan hak ihlallerini gündeme getirdi: Kadın yine hedef -Damla Polat

Ağrı'da özel bir klinikte görev yapan kadın hastalıkları ve doğum uzmanının sosyal medya hesabından "kadın sünneti" tanıtımı yapması tepki çekti. Paylaşım sonrası hekim hakkında disiplin soruşturması başlatılırken kadın hakları savunucuları ve uzmanlar, uygulamanın kadın genital sakatlamasını meşrulaştırma riski taşıdığı uyarısında bulundu.

Ağrı’da faaliyet gösteren özel bir klinikte görev yapan kadın hastalıkları ve doğum uzmanının, sosyal medya hesabından “kadın sünneti” yapıldığına ilişkin paylaşımda bulunması tepki topladı.

Hekim, söz konusu işlemi “konfor ve özgüven sağladığı” ifadeleriyle tanıtırken meslek örgütleri ve kadın hakları savunucuları da harekete geçti. Paylaşımın ardından ilgili tabip odası tarafından hekim hakkında disiplin soruşturması başlatılırken idari ve hukuki süreçlerin de sürdüğü öğrenildi.

‘HAK İHLALİ’ 

Konuya ilişkin Cumhuriyet’e konuşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Dr. Gülsüm Kav, öncelikle işlemin niteliğinin net biçimde ortaya konması gerektiğini belirtti. Kav, kadın sünnetinin dünyanın bazı bölgelerinde halen uygulanan ve ağır sonuçları olan bir kadın hakları ihlali olduğunu vurgulayarak “Böylesine kritik bir konuda herhangi bir denetim olmadan reklam yapılabilmesi şaşırtıcı” dedi.

Kav, söz konusu paylaşımda işlemin kadınların yaşamını kolaylaştıran, fayda sağlayan bir uygulama gibi sunulmasının da ciddi bir sorun olduğunu ifade etti. Kav, “Kadın sünneti olarak ifade edilen işlem ile estetik amaçlı genital operasyonlar birbirinden farklıdır. Ancak burada kullanılan dil, yıllardır mücadele edilen kadın genital sakatlama uygulamalarının meşrulaştırılması riskini taşıyor” uyarısında bulundu. Genital estetik uygulamalarının da tıp etiği açısından tartışmalı bir alan olduğunu söyleyen Kav, hekimlerin yalnızca hastanın talebine göre hareket eden kişiler olmadığını belirtti.

Kav, “Hekimin görevi, tıbbi gereklilik olup olmadığını değerlendirmek, hastayı doğru bilgilendirmek ve zarar vermemektir. Ticari çıkarların hastanın yararının önüne geçmemesi gerekir” diye konuştu. Kadınların kendi bedenleriyle ilgili karar verme hakkının önemli olduğunu ancak bu kararların hangi koşullarda oluştuğunun da sorgulanması gerektiğini belirten Kav, güzellik baskısı ve estetik sektörünün kadın bedenini hedef alan yaklaşımına dikkat çekti.

‘CİDDİ SONUÇLARI OLABİLİR’ 

Kav, bazı genital estetik uygulamalarında normal anatomik farklılıkların bir sorun gibi sunulabildiğini belirterek “Normal genital yapının tek bir görünümü yoktur. Piyasanın ve estetik sektörünün yarattığı güzellik algısı, sağlıklı bedenleri bir eksiklik gibi gösterebiliyor” dedi. Hekimlik mesleğinin güven ilişkisinden beslendiğini vurgulayan Kav, yanıltıcı reklamların yalnızca bireysel zarar değil, sağlık alanına duyulan güven açısından da ciddi sonuçlar doğurduğunu söyledi.

YASAL VE TIBBİ GEREKLİLİĞİ YOK

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ), “Kadın genital mutilasyonu” olarak tanımladığı kadın sünneti, kadınların ve kız çocuklarının beden bütünlüğünü ihlal eden, tıbbi hiçbir gerekliliği bulunmayan bir uygulama olarak kabul ediliyor.

Uzmanlar kadın sünnetinin ciddi kanamalar, enfeksiyonlar, kronik ağrılar, doğum komplikasyonları ve cinsel işlev bozuklukları gibi ağır sonuçlara yol açabileceğini belirtti. Scientific Reports Dergisi’nde yayımlanan 2023 tarihli bir çalışma da kadın sünnetinin, her yıl yaklaşık 44 bin kız çocuğu ölümüyle ilişkili olduğunu ortaya koydu. Türkiye’de de bu uygulamanın yasal veya tıbbi bir karşılığı bulunmuyor. 

https://www.facebook.com/watch/?v=2551593091965218 

***

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Türkiye’nin en zenginini tanıyalım: Kimdir bu Cemil Kazancı ve daha önemlisi zirveye nasıl yükseldi?-Özgür Tuna-  Türkiye'nin en zengini...