Varlık Fonu devretti, Alsancak Limanı'nı Albayraklar işletecek: 'Bilinçli olarak atıl bırakıldı'
İzmir Alsancak Limanı'nın yük bölümü Türkiye Varlık Fonu tarafından sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devredildi. Limanın yolcu bölümününse otel, alışveriş merkezi ve restoranların olduğu Galataport benzeri bir proje ile turizm gruplarından birine verileceği söyleniyor.
Türkiye Varlık Fonu (TVF), 2016 yılından bu yana elinde tuttuğu TCDD İzmir Limanı’nı işletecek operatör konusunda son kararını verdi. Liman, son dönemde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e karşı açtığı kampanya ile öne çıkan Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Albayrak Grubu’na verildi. Limanın kruvaziyer gemilerinin yanaştığı yolcu iskelesi bölümü sözleşmeden ayrı tutuldu.
Tek Referans'ın haberine göre, 18 Şubat 2026 tarihli Varlık Fonu Genel Müdürü Arda Ermut ve Genel Müdür Yardımcısı Aziz Murat Uluğ’un imzasını taşıyan ve TCDD Genel Müdürlüğü’ne gönderilen belgeye göre, İzmir Alsancak Limanı’nın işleticiliği, Albayrak Grubu'nun ortakları Muzaffer Albayrak, Mustafa Albayrak, Muhammet Sinan Albayrak'ın 23 Ocak'ta kurduğu İstanbul merkezli Alport Alsancak Liman İşletmeciliği A.Ş.’ye verildi.

Söz konusu yazıda halihazırda Fon portföyünde yer alan limanı işletecek operatörün seçilmesi sürecinin tamamlandığı, şirket ile Yük Limanı Yönetim Hizmetleri Sözleşmesi’nin imzalandığı, önümüzdeki 4 aylık dönem içerisinde limanın tamamıyla teslim alınmasının planlandığı bildirildi.
Albayrak Grubu, Alport çatısı altında Trabzon Limanı ile Azerbaycan, Somali, Gine, Gambiya, Kongo Cumhuriyeti ve Ekvator Ginesi’nde sekiz limanı işletiyor.
Sözleşme dışındaki alanla ilgili iddia: Turizm patronları Galataport benzeri bir kompleks yapacak
Türkiye Varlık Fonu’nun TCDD İzmir Alsancak Limanı’nın yük bölümünün işletmesini sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devretmesinin ardından, Fonun limanla ilgili tartışma yaratacak bir karar daha aldığı iddia edildi.
Buna göre Varlık Fonu limanın lüks yolcu gemileri olan kruvaziyer gemilerinin yanaştığı bölümünde şu an yolcu iskelelerinin bulunduğu alanda var olan tüm binaları tamamen yıkacak. Yıkılan alan üzerine içinde otelin, alışveriş merkezinin ve restoranların olduğu ve İstanbul’daki Galataport’a benzer bir kompleks kurulacak. Rıhtımlarda da ciddi değişiklik yapılacak.
Tüm bu alanın turizm patronlarına ya da kruvaziyer liman işleticilerine peşkeş çekileceği söyleniyor.
İzmir Ticaret Odası’nın Eski Başkanı Ekrem Demirtaş’ın 2010 yılında hazırladığı, Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da onayladığı planlar kapsamında, 15 yıl önce de limanın yolcu bölümüne otel ve dev bir AVM’nin yer alacağı bir turizm-ticaret merkezi kurulması gündeme gelmişti. Bu doğrultuda Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nca hazırlanan proje ihalesine sadece Balçova’daki Kaya Otel’i işleten Kaya Holding teklif vermiş, ihale kamuoyundaki tepkiler ve tek teklif verilmesi nedeniyle iptal edilmişti. 'Asıl yanlış İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılması'
İzmir Limanı’nın işletmesinin devredilmesine kent gündeminde geniş yer bulurken Türkiye Komünist Partisi (TKP) karara tepki gösterdi. TKP İzmir İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, devre ilişkin Ege'deSonSöz'den Berivan Kaya'ya konuştu.
Limanın atıl ve verimsiz hale getirilmesinin sebebinin, "özelleştirme çabası" olduğunu dile getiren Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir Limanı yıllardır özelleştirilmeye çalışılıyor. Gerekçe olarak da limanın etkili ve verimli şekilde kullanılamadığı söyleniyor. Ancak geçtiğimiz onca yıl gösterdi ki İzmir Limanı’nın bugün bu atıl ve verimsiz hale gelmesi, özelleştirilememesinden değil; aksine ısrarla ve defalarca özelleştirilmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. Ortadaki vahim tabloyu açıklarken neler sıralanıyor? Yanlış kişilere satılmaya kalkılması, hatalı özelleştirme yol ve yöntemlerinin izlenmesi… Liste uzayıp gidiyor. Onca yıldan sonra açık değil mi? Asıl yanlış olan, İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılmasıdır. Özelleştirilecek diye limanın atıl bırakılması, bakım ve yatırım yapılmamasıdır. Ülkenin ve kentin çıkar ve ihtiyaçlarına uygun bir liman işletmeciliği ve deniz ticareti politikasının oluşturulmamasıdır. Varsa yoksa holdinglerin ihtiyaç ve taleplerinin esas alınmasıdır” dedi.
Fotoğraf: Ege'deSonSözİzmir’in bir liman kenti olduğunu hatırlatan TKP İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir, tarihsel olarak Türkiye’nin en büyük liman kentlerinden biriyken bugün yaşadığımız tablo ortadadır. Neredeyse kullanılmaz hale gelmiş bir liman. İlk olarak 2007 yılında özelleştirme doğrultusunda adım atılmış, ancak liman işçilerinin ve İzmirlilerin hukuki itirazları sonucunda süreç durdurulmuştur. Devamında birkaç kez daha özelleştirme girişiminde bulunulmuş, en son 2017 yılında liman Türkiye Varlık Fonu’na devredilmiştir. Şimdi ise fondan yapılan yazılı açıklamayla, limandaki tüm ticari yükleme faaliyetlerinin Albayraklara ait Alport şirketine devredildiği belirtilmektedir” ifadelerine yer verdi.
'Sürecin tek kazananı holdingler; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçiler'
Tuğçe Sezen Gedik açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi; “Türkiye Komünist Partisi’nin özelleştirmelere dönük yaklaşımı nettir. Özelleştirmeler, ülke zenginliklerinin küçük bir azınlığa peşkeş çekilmesidir. Bu süreçlerin tek kazananı holdinglerdir; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçilerdir. İzmir Limanı’nın özelleştirilmesine yönelik girişimler derhal durdurulmalı; liman, geri dönüşsüz biçimde devlet işletmesi olarak yeniden yapılandırılmalı ve bu belirsizlik hali ortadan kaldırılmalıdır.”
***
Rasih Nuri İleri’yi anarken -Aydemir Güler-
Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Kadıköy Halk Temsilcileri Meclisi anlamlı bir toplantı dizisi düzenliyor. Daha fazla bilgiyi şu haberden edinebilirsiniz. Ben de geçtiğimiz hafta içinde, yoldaş tarihçi Rasih Nuri İleri’yi konu alan etkinliğe torunu sevgili Esin İleri ile birlikte katıldım. Çarşamba akşamı konuştuklarımız orada kalmasın isterim…
Birinci nokta şu: Türkiye’de komünist hareketin elbette çeşitli kadro kaynakları olmuş. İstanbul’da önceki işçi örgütlerinden gelenler, Anadolu’da Milli Mücadele’nin coşkusuyla ayağa kalkanlar, Çarlık Ordusuna esir düşüp Ekim Devrimini soluyan askerler… Osmanlı aristokrasisi ve onunla bitişik yüksek bürokrasisi ise beklenebileceği gibi parçalanacaktır. Normali, yeni burjuvaziye veya saltanatçı gericiliğe iltihak etmeleriydi; bunun haber değeri olmazdı. Lakin aralarından çıkan Marksist kol ilgi çekicidir.
Nâzım Hikmet’in paşa torunluğu istisna değildir. Mustafa Suphi vali çocuğu, Reşat Fuat Atatürk’ün kuzeni... Rasih Nuri’nin babasını ise hem Kemalist harekette kayda değer mevkilerde, hem de İstanbul’daki sosyalist partilerde görürüz… Türkiye komünizminin bu yüksek görgü ve eğitim sahibi damarı, sınıfsal kökenlerine ihanet etmiş ve bu anlamda derin bir hesaplaşmadan geçmiş olan kadroları, hareketin formasyonunda önemli yer tutarlar. Rasih Nuri engin kültür ve bilgisiyle işte oradandır. 1942’de TKP’ye işçi çalışmalarının başındaki Ferit Kalmuk tarafından örgütlenmiş olmakla övünürdü. 1946’da Adana sendikalar birliğini kurmak Abidin Paşa’nın torununa düşecekti...
İkinci olarak; bu kuşağın yaşadığı hesaplaşmada Milli Mücadele ve Cumhuriyet kritik halkadır. Eski ile yeninin kavgasında tarafları bellidir ve Kemalizme çok kadro aktarmış olmaları da anlaşılır bir durumdur. Komünizmde ısrar ederek TKP’yi oluşturanların işi ise zordu.
Ankara’yı yüzünü ileriye döndüğü ölçüde desteklemek, ama burjuvazinin frenciliği, uzlaşmacılığı kendini gösterdiğinde eleştirmek, karşısına dikilmek… Formül gayet açık ve sadedir. Ama aynı formül, komünist harekete iddialı bir çağrının adresi olmayı vaat etmez. Daha sonraları komünizmi “kemalizmden kopamadığı” için ucuzdan eleştirenleri geçin. “Destekle / Eleştir” formülünde değil kusur. Sorun hayatın kendisinde!
TKP 1925’te Şeyh Sait isyanı patladığında Ankara’ya destek açıkladı diye kayrılmamıştır. Takrir-i Sükûn Partiyi yeraltına iter, devamındaki Tevkifat neredeyse tasfiye eder. Daha önce de emperyalizme karşı “amele ve rençberlerin” safını oluşturmaya gelen Mustafa Suphi TKP’sine de siyasette yer açılmamıştı. Kuraldır, siyasette merkezi tutan diğerlerini baskılar. Siyaset güç ilişkisidir. Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Geldik üçüncü noktaya… “Destekle/Eleştir” konumlanışını sınıf ve devrim arayışıyla buluşturmayanların siyasal kavgası kısa ömürlü olur. Rasih Nuri, uzun ve inatçı komünistliğini arayışçılığına borçludur bir açıdan… Bana sorarsanız, vereceğim iki örnekte de eleştirilecek yanı çoktur. Ama önce, değerli olanı, anlamak gerekir.
Birinci örnek, birinci TİP’te üst düzey sorumluluklar aldıktan sonra Mihri Belli’nin MDD hareketine katılmasıdır. Ancak, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinin TİP’e yönelik eleştirilerine, derginin sayfalarında verdiği yanıtta 1 da açıkça görülebildiği gibi Rasih Nuri daha başlarda -yani TİP sosyalist devrimci olmazdan önce- bilinçli bir sosyalist devrimcidir. Birkaç yıl sonra TİP’in iç çalkantısı MDD-SD bölünmesine oturduğunda SD’ci olmaktan vazgeçmeksiniz MDD safındadır. Çelişkiyse çelişki; Rasih ağabey TİP’teki bürokratizmden devrimci bir pratiğin çıkmayacağını, devrimci ruha sahip muhalefete işçi sınıfı vurgusunu katmanın ise mümkün olduğunu düşünmüştür.
İkinci örnek, Komintern geleneğinden yetişme bir komünist olmasına karşın Troçkist eleştirilere açtığı kredidir. Bu konuyu pek yazmışlığı yok ve zaten benim burada işaret edeceğim nokta da SBKP tarihine ilişkin değil. Lenin’den başlayarak Sovyet komünizmi, Türkiye coğrafyasını devrimci risklerden uzak tutmayı ilke bilmiştir. Haklıdırlar, Boğazlar, Karadeniz, Kafkasya güvenliği olmadan sosyalist devletin işi çok zor olurdu. Bir değil, iki kere haklıdırlar, çünkü Sovyetler’i uluslararası sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirmek her açıdan doğrudur. Ancak Türkiye’de komünistlerin buradan hareketle devrimci siyaset türetmeleri son derece zordur. Sovyet geleneği doğrudur, ama devrimci siyaseti aramaktan vazgeçtikten sonra doğruda durmak kime ne kazandırır? Bana sorarsanız, yöntem olarak “doğru” sabit değildir, bir arayışın konusu olabilir ancak.
Son olarak, Rasih ağabeyin verdiği tarihçilik dersi ise gayet açıktır: Solun tarihine bütüncül yaklaşılmalıdır. Babası, Şefik Hüsnü’nün Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasındaydı; o ekolden yetişti. Kendisi 1946’da Hüsnü’nün verdiği görevle Çukurova işçilerine koştu. Rasih Nuri İleri’ye göre de Şefik Hüsnü, TKP’nin tarihsel önderi, “Rehberi” idi. Geçmişin dönemlerini veya figürlerini birbirine tokuşturmaya ise, bildiğim kadarıyla, hiç kalkışmadı. Az önce yazdığım gibi Mihri Belli’nin yanında durdu; ama 1950’lerde hapishanede ters düşenlerden Mihri Belli’nin Zeki Baştırmar’a yönelik suçlamalarının haksız olduğunu söylemekten geri durmadı. Hüsnü’den de Belli’den haz etmeyen İsmail Bilen’den 80 sonrası Parti daveti aldığında yanıtının “Onur duyarım” olduğunu anlatmıştı.
Tarihe bütüncül bakış “yüksek bir Parti bilinci” gerektirir. Rasih Nuri İleri’de o vardı. 1998’de Yalçın Cerit’in ve benim anlattıklarımızda, sanırım “Parti”yi gördü, ona ikna oldu. 99 seçimlerinde Sosyalist İktidar Partisi milletvekili adayı olmayı kabul etti. Seçim günü gelmeden, demek Nisan’ın ilk yarısında üye oldu. Partinin TKP adını almasını alkışladı. 2014’te öldüğünde örgütlü bir komünistti. Bir insanın seksenli yaşlarını solun Kırklı Yıllarını belgelediği kitaplar 2 hazırlayarak değerlendirmesi az buz şey olmamalı.
MDD hareketi birbiri ardına yeni örgütler doğurarak daraldığında “Marksist-Leninist Haziran Hareketi” şekillenecekti. Rasih Nuri İleri, bu örgüt hakkında 12 Mart döneminde açılan davanın bir numaralı sanığıydı. Belli’nin (ve Şevki Akşit ile Mustafa İlker Gürkan’ın) kaçaklık günlerinde bu konumu mecburen, ama elinden gelenin en iyisi yapmayı gözeterek sırtlandı. Savunmasının son sözleri şöyleydi:
Bilimsel Sosyalizmin öğretisine, yani bilime inanıyorum, Türkiye halkına inanıyorum, ona güveniyorum.
Hakkımdaki yargı ancak onun yargısıdır. 3
-----
1Doğan Avcıoğlu’nun “aynı anda iki meydan savaşı verilemez” sözlerine, bu iki ayrı mücadele değildir diye yanıt verir Rasih Nuri: “… milli bağımsızlık meselesi doğrudan doğruya bu iç ve dış sömürücü kuvvetlerin demokratik yoldan kırılması ve sosyalist bir düzenin kurulması meselesidir. (…) Yok antiemperyalist mücadele, emperyalizmi yurda sokan kapitalizme karşı mücadeleden ayırtılırsa bu bir CHP oyunundan ileri gidemez…” İleri, Mihri Belli Olayı I, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976, s. 35 ve/veya “Bağımsızlık - Sosyalizm ve İşçi Sınıfı”, Yön sayı 171, 8 Temmuz 1966. (İleri bu makalede “TİP Genel Yönetim Kurulu üyesi” sıfatını kullanmıştır.
2TÜSTAV’ın beş ciltlik Kırklı Yıllar belgeler dizisinin dördü Rasih Nuri İleri imzasını taşır: Kırklı Yıllar -2 1944 TKP Davası, Kırklı Yıllar – 3 1945 İGB Davası, Kırklı Yıllar – 4 1947 TKP Davası ve Kırklı Yıllar – 5 İfşa Ediyorum – Kâzım Alöç / Savcı Konuştu Söz Sanığındır – Mihri Belli.
3İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976 , s. 845 (“Savunmam” içinde)
/././
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlıkta sosyalizasyon yerini bulacak mı?-Erhan Nalçacı-
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak. Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
Bu yıl önemli bir yıl olacak, Cumhuriyetçiler Kurultayı süreci içinde düzen her yerinden çürürken bir Cumhuriyet nasıl olmalı diye güçlü bir zihin egzersizi yapacağız. Çok sayıda yerel toplantıyla ve karşılıklı etkileşimle ilerleyecek sürece küçük bir katkı olarak bu yazı dizine giriştik.
Daha önce bir emekçi cumhuriyetinde gündelik yaşamı ve Köy Enstitülerini ele almıştık.
Bu sefer birçok kadronun yaşamını adadığı Cumhuriyet’in sağlıkta sosyalizasyon deneyimine göz atalım.
Normalde kapitalist düzen içinde bir sağlık hizmeti varsa bu hizmet için vatandaşlar kayıp durumdadırlar. Zaten düzen insanı hastalandıran birçok etken üretirken onları korumak için bir şey yapmaz. Kişiler ancak hastalandıktan sonra sağlık örgütüne başvururlar ve sağlık örgütünün nerede ve nasıl yaşadığını bilmediği bu kişiden haberi olur. Kişiyi artık vakanın ilerleyiş durumuna göre tedavi etmeye çalışır, bu arada tedavinin bir bedeli vardır ve kişi bunu karşılayabildiği kadar tedavi olanaklarından yararlanır.
Bugün de tam olarak yukarıda anlatıldığı gibi çalışmıyor mu sistem?
Dünyada bu “normal” hemen Cumhuriyet’ten önce dünyanın ilk Sosyalist Cumhuriyeti olan Sovyetler Birliği’nin kurulması ile değişti.
İlk kez burada yurttaşların kayıp olmadığı bir sağlık örgütlenmesi gerçekleştirildi. Belli bir nüfustan sorumlu bir sağlık ekibi tanımlanıyor ve bu ekip koruyucu ve tedavi edici hizmetleri bir bütün olarak parasız olarak sunuyordu. Amaç toplumun sağlık düzeyini geliştirmek ve korumaktı.
1923 Devrimi çok kötü bir sağlık düzeyi devralmıştı. Öncelikle en çok öldüren ve sakat bırakan hastalıklara dönük dikine bir tarama ve tedavi hizmetini çok özgün bir örnek olarak örgütledi.
1946’da ise Behçet Uz ilk kez tüm ülkeyi 40 köylük gruplara bölerek her biri için bir sağlık ekibi atamayı tasarladı. Ancak olanaksızlıklar nedeniyle hastane yapımından daha ileri gidemedi bu tasarı.
Bu konuda ilerleme 1960 Darbesi ve yeni Anayasa ile birlikte gelecektir. Sovyetler Birliği’ndeki kazanımların duyulması ile dünya halklarının ayaklanmaması için sosyal hakların emekçilere sağlandığı bir dönem açılmıştır. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetlerinin devletin sorumluluğunda olduğu ilk kez ifade edildi.
Üstelik bu dönem 1930’lardan sonra Türkiye’nin ikinci planlama dönemidir. Planlama deneyiminin yaşanmasını, hala bu deneyimin içinde bulunmuş kadroların hayatta olmasını bir emekçi cumhuriyetinin kuruluşu için büyük bir şans olarak değerlendirmeliyiz.
Bu koşullarda Nusret Fişek’in öncülüğünde belirli bir nüfustan sorumlu, kişilerin kayıp olmadığı, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerini birlikte sunan, devlet tarafından finanse edilen bir sağlık örgütü fikrini gerçekleştirme olanağı doğdu.
Fotoğraf 1: Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası’nın çıkmasında öncülük yapan Nusret Fişek (1914-1990) muhtemelen 1970’li yıllarda görülüyor.Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun 1961’de kabul edilir.1963’te Muş’ta başlayan pilot çalışmanın 1977’de tüm ülkeye yayılması ve 1982’de her beş bin kişi için bir sağlık ocağının kurulması planlamaya alınır.
Bu modelde sağlık ekibi bir hekim, bir halk sağlığı hemşiresi, ebeler, sağlık teknisyeni, tıbbi sekreter ve şoförden oluşuyordu. Ekip sorumlu olduğu bölge için evleri tek tek ziyaret eder ev halkı tespit formu doldururdu. Tüm aşısız çocuklar ve hamileler saptanır, gelişme gerilikleri takip edilir, okul ziyaretleri yapılırdı.
Sosyalizasyona uygun kadro yetiştirmek için sağlıkçı yetiştiren fakültelerin müfredatı ve yapısı değiştirildi. Üniversitelerin basamaklı sistemi işlettikleri geniş bir bölgeleri oldu. Sağlık Ocakları ve bölge hastanesi ile bölge sağlık örgütünün idaresi Sağlık Bakanlığı tarafından üniversitelerin halk sağlığı kürsülerine bir protokolle devrediliyordu.
1983’te zorunlu hizmet uygulaması ile sosyalizasyon en yaygın halini aldı.
1990’dan sonra ise Dünya Bankası’nın yönlendirilmesi ile sistem çöktü.
Başarısız değildi kurulan sistem, 1960’lardaki çok geri olan sağlık düzeyinin ileri çekilmesinde önemli bir rol oynadı.
Ancak önerilen sistemin kendisi düzenle uyumlu değildi.
1948’de sağlığın tanımı konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nde kapitalist ve sosyalist devlet temsilcilerinin birlikte çalıştığı dönemin getirdiği bir uzlaşma doğmuş, sağlığın ünlü tanımı ortaya çıkmıştı: “Sağlık; yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması durumu değil, fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam iyilik halidir.”
Tanım döneme göre çok ileriydi ancak devletler arsındaki denge nedeniyle “sosyal açıdan tam bir iyilik hali” nedir, açıklanmıyordu. Sosyal açıdan tam bir iyilik halinin başlıca koşulu bir ülkede insanın insanı sömürüsünün engellenmesidir. Toplumsal eşitsizlikler sağlık sorunlarının temel kaynağı olarak ortaya çıkar.
Sosyalizasyon Yasası çok önemli bir deneyim olmakla birlikte insanın insanı sömürdüğü bir piyasa düzeninde kurulmaya çalışılmıştır.
Esas olarak sağlık sorunlarının çok yoğun olduğu kırsal kesimde kurulmasına karşın kente büyük bir göç ve Türkiye’de hızla özel sektöre bağlı sanayileşme yaşanmaktadır. Bu plansız kente yığılma hali kentlerde sağlık sorunlarının derinleşmesine ve yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak sosyalizasyon patronlara ait iş yerlerinde ve emekçilerin ikamet ettiği mahallelerde yaşanan sorunlara müdahale etme imkânı bulamamıştır.
Sağlık Ocakları temelde parasız hizmet vermesine karşılık paralı sağlık hizmetleri devam etmiş, isteyenin istediği basamağa başvurduğu bir sistem hiçbir zaman basamaklı bir sağlık sistemi olmamıştır. Sonunda sağlık ocağı hekimlerine de muayenehane açma izni verilmiş, sağlık ocaklarına yazarkasa konmuştur.
Bütçeden sağlığa yeterince pay ayrılmaması başlıca bir sorundur. Bütçe önünde sonunda patronları besleyen bir fon gibi kullanılmıştır. Oysa sağlığın devletin sorumluluğu altında olması pratik olarak bütçeden yeterince kaynak anlamına gelir.
Sonunda 1990’da emperyalizm ile Türkiye sermaye düzeninin bütünleşmesi sağlık hizmetlerinin tamamen piyasalaşması ile sonlanmış, Dünya Bankası projesi ile Türkiye’de halkın sağlığı piyasaya teslim edilmiştir. Özel hastane zincirlerinin, Vakıflar adı altında holding ve tarikatlara ait sağlık fakültelerinin olduğu yerde toplum sağlığının geliştirilmesi ve korunmasından bahsedilemez.
Yeni doğanların yoğun bakımlara ölümleri pahasına pazarlandığı rezaletin Epstein lağımından ne farkı var?
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonunu yeniden üst düzeyde kuracağız. Her şey insanın insanı sömürmediği düzenle uyumlu olacak.
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak.
Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
O zaman Cumhuriyetimizin bayrağına “toplum sağlığını geliştirmek ve korumak” diye yazabileceğiz.
/././

















