Dr. Henry Jekyll ve Bay Edward Hyde -Ergin Yıldızoğlu-
Toplumsal muhalefet, kitleselleşerek hızla yükselir, karşısında devlet şiddeti tırmanırken DEM Partili arkadaşları, “Aman dikkat!” diyerek ve bir roman üzerinden uyarmak istiyorum.
DR. JEKYLL VE BAY HYDE
Robert Louis Stevenson, daha çok çocuklara yönelik ünlü, Define Adası (1883) romanının ardından, 1886’da bu kez daha çok yetişkinlere yönelik, Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi başlıklı romanını yayımladı. O roman da büyük ilgi çekti ve kısa sürede gotik korku edebiyatı klasikleri arasına girdi. Modern psikolojide ve psikanalizde yaşanan gelişmelere karşın bu roman hâlâ ilgi çekmeye, filmlere konu olmaya devam ediyor.
Dr. Henry Jekyll, saygın bir bilim insanı, nazik, yumuşak bir tonda konuşan, güven veren, “adabı muaşeret kurallarını” bilen, her zaman çok şık giyinen, burjuva ahlakını temsil eden bir beyefendidir. Buna karşılık Bay Hyde, bencil, acımasız ve şiddet eğilimli biridir; burjuvazinin gizli ve vahşi doğasını, bastırılmış şiddeti ve arzu ekonomisini yansıtır. İtalyan edebiyat eleştirmeni ve teorisyen Franco Moretti, “The Dialectic of Fear” adlı makalesinde (New Left Review, Kasım-Aralık 1982), Dracula ve Frankenstein’in yanı sıra, Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı kapitalizmin iç çelişkileri ve burjuvazinin bölünmüş doğası bağlamında ele almıştı.
Bu bölünmüşlük kavramından da anlaşılacağı gibi Dr. Jekyll ve Bay Hyde aslında tek bir kişidir. Ve sonunda, hatta son tahlilde egemen olacak olan Dr. Hyde’dır.
TÜRK: ‘İNSAN ŞOK OLUYOR.’
Robert Louis Stevenson’un o romanı, yıllar sonra aklıma ilk kez, Türkiye siyasetinin şoven milliyetçi kanadını temsil eden MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin aniden, Kürt siyasi hareketinin haklar ve özgürlükler kanadını temsil eden DEM Parti’ye yanaşmaya, askeri kanadı temsil eden Öcalan’a ısınmaya başlamasıyla geldi.
MHP ve lideri, tüm siyasi yaşamlarını anti komünizm, Türk üstünlüğü (ırkçılığı), Kürt düşmanlığı üzerine kurmuştu. Rejim geçen yıl yaşamsal sancılar çekmeye, cumhurbaşkanlığı, anayasa yapma planları tehlikeye girmeye başladığında, yaralarını sarmak için “Kürt sorununu”, (Kürt sorunu yoktur, terör vardır iddialarına karşın), bitirmeye “karar verdi”. Rejim bir U dönüşü ile adeta yeni bir açılım başlattı. İlerleme koşulu olarak da silah bırakma, örgüt yapılarını dağıtma adımlarını dayattı. Ama rejim hiçbir güvenceyi, reformu ya da hukuksal, kurumsal yapılanmayı gündeme almadı.
Bu “yakınlaşma” başladıktan sonra ilk kez el sıkışıp sonra doğrudan görüştüklerinde DEM Parti büyüklerinden Ahmet Türk, deneyimleri acı, hafızası güçlü olduğundan “Sayın Bahçeli’nin tutumunu görünce insan şok oluyor” demiş ve eklemişti “İnsani ilişkileri çok farklı, yakın, candan, düşüncelerini açık ifade eden bir tavrı vardı” demişti. Ekim ayında yaşanan bir yakınlaşma, Şeker Bayramı’nda da bayramlaşma ile devam etti.
Dr. Jekyll, el sıkıyor, yumuşak konuşuyor, “Artık barışalım” diyor. Bay Hyde önce silah bırak, şart koşmadan teslim ol, diyor. Acılarla işkencelerle suikastlarla şiddet eylemleriyle dolu bir tarih, “uzlaşma, konuşma komisyonları” gibi her hangi bir yumuşatıcı araca yer açmadan kapatılmak isteniyor.
Bayram öncesinde, Ekrem İmamoğlu tutuklandıktan sonra başlayan ve hızla yükselen toplumsal muhalefet ve CHP vardı. Özgür Özel’in iradesi karşısında rejim paniklemeye başlayınca Devlet Bahçeli, Türkü, şok eden Dr. Jekyll tavrını terk etti. Şimdi Bay Hyde, yasal ve demokratik haklarını kullananları, “Demokrasi dışı arayışlara girişenler bedelini ödemeye de hazır olmalıdır!” “Sokağa davet edilenlerin karşısına 15 Temmuz’da olduğu gibi başkaları dikilirse kaçınılmaz çatışma nasıl önlenecek” sorusuyla aslında muhalefeti, sokaklarda şiddetle, kan akıtarak (boğaz kesenler de vardı) bastırmaya hazırız diyerek tehdit ediyor.
DEM Partili arkadaşların, yüzeyde gördüklerine, kanaatlerle değil, düşünceyle yaklaşması, genel bağlamı içine koyması ve rejimin, MHP’nin habitusunu anımsaması, Dr. Jeykll ile Bay Hyde’ın aslında aynı insan olduğunu, sonunda Bay Hyde’ın egemen olduğunu hiç akıldan çıkarmaması gerekiyor.
Muhteşem cumartesi -Ergin Yıldızoğlu-
Maltepe’deki muhteşem miting, Özgür Özel’in muhalefetin gücünü, kararlılığını yansıtan kapsayıcı konuşması, “Gezi”den bu yana ilk kez, umudu yeşerten yeni olasılıkları gündeme getirdi.
BİR ‘DURUM’DAN ÖBÜRÜNE
Ankara’nın siyasi kulislerinden alınan bilgilere dayanarak yapılan yorumlara göre rejimin planı, İstanbul ve Ankara belediyelerine, CHP’nin başına kayyum atamak ve böylece gelecek seçimlerden önce iki büyük kent belediyesinin mali kaynaklarını ele geçirmek, muhalefeti yeniden düzenlemekmiş. Mevcut “durumun” içinde bu plan devreye girince ülke çapında bir kitlesel itiraz dalgası, kendilerini biteviye tekrarlayan, adeta kanıksanmış mevcut istikrarsızlıkların istikrarını bozdu. Bu itiraz dalgası, “durumun” verili sınırlarını zorlayamaya başladı. Örneğin ana muhalefet partisi CHP’nin liderliği, “normalleşme”, fantezilerinden “Faşizmle mücadele ediyoruz” noktasına, gençlik hareketinin önemini kavrama noktasına geldi; kitlesel direnişin tüm olanaklarını kullanmaya, boykot, önseçim gibi yenilerini harekete geçirmeye başladı. Birden bire zamanın “yeknesak akışı” kırıldı, yeni olasılıklar gündeme gelmeye başladı.
Rejim de bu “kırılmadan” etkilendi aniden kendini haritası çıkarılmamış sularda buldu; baskı ve şiddeti, büyük ön yargı ve maksimum güçle tırmandırmaya başladı. Tutuklananların sayısı 2000’i aşarken işkencenin yeniden yaygınlaşmaya başladığını gösteren veriler gelmeye başladı. Bu koşullarda, düne kadar jeopolitik kaygılarla rejimi destekleyen ABD ve Avrupa ülkeleri baskı ve şiddeti “bir açık diktatörlüğe geçiş” teması içinde konuşmaya başladılar.
Böylece, bir Çin deyişindeki “Durdurulamaz bir güç (hızla kabaran kitlesel muhalefet), yerinden oynatılamaz bir cisimle (siyasal İslamın iktidarı) karşılaşırsa ne olur” sorusunun tanımladığı paradoks gündeme oturdu. Böylece yeni, sürdürülemez bir durum (aklıma “suni denge kavramı” geliyor) oluştu!
KANAAT VE DÜŞÜNCE
Bu yeni durumun gündeme getirdiği sorulara “kanaatlerle” değil, “düşünceyle” yaklaşmak gerekir.
“Kanaat”, mevcut düzen içindeki yüzeysel yargılara dayanan, günlük siyaset içinde şekillenen, medya, propaganda, ideoloji ve kişisel deneyimlerle oluşan görüşlerdir. Kanaat şeyleri, gelişmeleri, tarihsel, kültürel bağlamlarına oturtmaya çalışmadan, eleştirel bir sorgulamaya girmeden anlamlandırır.
“Düşünce” bir “hakikat” sürecinin formudur, yalnızca kavramsal bir analiz değil, durumun hakikatinin açığa çıkarılmasına yönelik bir çabadır. “Düşünce”, açığa çıkardığı olasılıklara sadakat talep eder. “Düşünce”, mevcut düzenin ötesine geçer; eleştirel bir sorgulama içerir, sadece yüzeydeki olguları değil, temel yapıları ve ilkeleri anlamaya çalışır. Felsefi, tarihsel ve sistematik bir bağlama sahiptir. Bu bağlama ulaşmanın en sağlam yöntemi, tarihsel ve diyalektik materyalizmdir.
“Kanaat”, rejimin kitlesel muhalefet hareketi, derinleşen ekonomik kriz karşısında gerileyeceğine, İmamoğlu’na kayyum atamaları planına ilişkin tutumunu değiştirilebileceğine, bir erken seçim sürecine sürüklenebileceğine, o seçimlerde de gidebileceğine ilişkin. Bu kanaatler rejimin karakteri üzerinde “düşünmüyor”, karşımızdaki durumu tarihsel ve genel ekonomi politik bağlamı, verili güç ilişkilerinde tarafların şiddet kullanma kapasitelerini, arzularını “ötekine” yönelik zehirli nefretini hesaba katmıyor.
“Düşünce” yaşanmakta olanları, “süreç olarak faşizmin” tarihsel bağlamına siyasal İslamın ekonomipolitiğinin (artık-değere el koymasına olanak veren siyasi, kültürel) özelliklerine, sınıf şekillenmelerine, devlet-iktidar diyalektiğine dayanarak yorumlamayı gerektirir. Bu açıdan bakınca “yeni durumun” geleceğinin iki dinamik arasındaki diyalektiğe bağımlı olduğu görülür. Birinci dinamik, rejimin şiddet uygulama kapasitesine, siyasal İslamın seçkinlerinin, sosyal tabanının nefret ve arzularına ilişkindir. İkinci dinamik de muhalefetin kitlesel ve kurumsal direnişine, CHP ve sol grupların liderlerinin bu direnişe sadakatine, yaratıcılıklarına, direnişin sergilediği gücün rejim saflarında istikrarsızlık, kaygı ve güvensizlik yaratma kapasitesine ilişkindir.
Muhteşem cumartesi, bize “umut yeşerdi” derken uyarıyor: Momentum esastır!
Katargate -Mehmet Ali Güller-
İsrail’deki Katargate skandalı, aslında Arap ülkelerini ve Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Ama konu İsraillileri rahatsız ettiği kadar ne yazık ki Arapları ve Türkleri rahatsız etmiyor!
Önce bilmeyenler için Katargate skandalını anımsatalım:
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yakın çalışma arkadaşlarının Katar’dan 2012 seçiminde 15 milyon dolar, 2018 seçiminde 50 milyon dolar para aldığı ortaya çıktı. Netanyahu’nun sözcüsü Eliezer Feldstein ile Netanyahu’nun danışmanları Jonathan Urich ve Srulik Einhorn’un aldığı paraların açığa çıkması İsrail’de kriz yarattı. Soruşturma başladı, Netanyahu’nun ekibi sanık sandalyesine oturdu ve tutuklandı. Dahası Başbakan Netanyahu da polise ifade vermek zorunda kaldı.
Netanyahu her ne kadar bunu siyasi rakiplerinin bir oyunu olarak sunsa da ses kayıtları ve itiraflar Katar-Netanyahu hükümeti ilişkisini ortaya koymuş oldu.
ANKARA SESSİZ
İsrailliler, “Netanyahu hükümeti nasıl olur da Katarlı işadamları üzerinden para alır” diye tepki gösterirken Araplar, “Katarlı işadamı üzerinden İsrail’in soykırımcı hükümeti nasıl fonlanır” diye bir rahatsızlık duymuyor!
Filistin meselesinde “söylem düzeyinde” en ileri tutumu alan Türk hükümeti de sessiz. Ankara’dan “Katarlı işadamları üzerinden katil Netanyahu nasıl desteklenir” diye bir tepki gelmedi.
Filistin konusunda başından beri bölge ülkelerinin en azından bir kısmının aslında hiç de net bir tutumu olmadığı gerçeği, bu olayla birlikte bir kez daha görüldü. Filistin’in yenilgi tarihi, aynı zamanda bazı Arap ülkelerinin Filistinlileri satma tarihidir çünkü.
KATAR İSRAİL’LE ORTAK TATBİKATTA
Gelelim konunun bir başka boyutuna.
Yunanistan’da “Iniochos 2025” hava tatbikatı başladı. Ev sahibi Yunanistan dışında, katılımcıları arasında ABD, Fransa, İtalya, İspanya, Polonya, Karadağ ve Slovenya gibi Batı ülkeleri ile Hindistan var. Ve İsrail de var. Ama daha dikkat çekici olanı Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de bu tatbikatta yer alması! Bahreyn ise Güney Kıbrıs ve Slovakya ile birlikte gözlemci. Katar F-15 uçaklarıyla BAE Mirage 2000 uçaklarıyla İsrail’le ortak tatbikatta.
Gazze’de soykırım bitmedi, sürüyor ama Katar, BAE ve Bahreyn, İsrail’le birlikte tatbikat yapıyor!
Dikkat ederseniz tatbikattaki bu cephenin iki yönü var: Bu ülkeler hem Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz’deki enerji işbirliği cephesini oluşturuyor hem de Hindistan-İsrail-Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa’ya uzanan Kuşak ve Yol’a alternatif projenin ortaklarını bir araya getiriyor.
TÜRKİYE’NİN KATARGATE SKANDALI
Türkiye karşıtı bu cephede, AKP hükümetinin en önemli ortağı Katar da var yani.
Dolayısıyla tablo şudur: Türkiye’nin askeri, ekonomik, finans, hizmet, turizm ve medya şirketleri ve arazileri Katar’a “satılıyor”, AKP hükümeti Katar’la çok özel bir ilişki sürdürüyor, Katar Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz cephesinde yer alıyor, Katarlı işadamı İsrail seçimlerinde Netanyahu hükümetini fonluyor, Katar İsrail’le ortak tatbikat yapıyor ve AKP hükümeti sessiz!
İşte asıl Katargate skandalı budur ve Türkiye açısından vahimdir!
AKP’NİN KATARCILIĞI
Katar’a 23 yılda nelerin verildiğinin listesi için internette bir arama yaptığınızda, ne yazık ki “Türk” sandığınız, “yerli ve milli” sandığınız pek çok markanın bile yıllar içinde adım adım Katarlaştığını göreceksiniz.
İktidarın uzun süre İsrail’le ticareti kesmekte ayak sürmesinin ve ancak kamuoyu baskısı karşısında ambargo uygulamak zorunda kalmasının nedenlerinden biri de demek ki bu Katarcılığıymış!
Ortadoğu’da ne yazık ki sahne ve arkası böyledir. İktidarların ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. İktidarlar yaptıklarını örtmek için tersini söylerler. Katargate skandalı işte budur.
Darbenin dış ayağı -Mehmet Ali Güller-
CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi.” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025)
Her ne kadar adını koymasa da Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor.
İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart-19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim.
ABD’NİN KONUYA BAKIŞI
Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği “ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur!
Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD, bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor.” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025)
POLİTİK-TOPLUMSAL-GENÇLİK HAREKETLERİ
29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi.
1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur.
2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti.
3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır.
TÜKETİMDEN GELEN GÜCÜN KULLANIMI
4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu.
Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor.
Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti.
Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukuk dışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor!
ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜN ÖNEMİ
5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir.
Çünkü...
Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır.
Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle erken seçimi hedeflemelidir.
Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar.
Üçüncü dalga -Mehmet Ali Güller-
24 Ocak’ta, gazetemizin kıdemli yazarlarından Zeynep Oral ile birlikte, Marmaris’te, Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaydım. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra, izleyicilerin sorularını yanıtlamaya geçtik. Çeşitli sorulardan sonra, bir izleyici, salonda gençlerin olmamasından şikâyet etti; çoğunluk o şikâyete katılıyordu.
Evet, salonda genç yoktu. Hatta neredeyse salondaki en genç isimler, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan ile Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’ydü.
GENÇLİĞE GÜVEN
Salona, şikâyetlerinin yersiz olduğunu belirterek somut örnek verdim: “20 Mayıs 2013 günü, yine bu salonda toplanmış olsaydık, tablo pek farklı olmayacaktı ve sizler yine gençlerin olmamasından şikâyet edecektiniz. Ama bir hafta sonra ne oldu? O şikâyet ettiğiniz gençler, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıktılar ve bir ay boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında ayaklandılar.”
Salondakiler hak vermiş görünüyordu. Devam ettim: “Gençlerin doğası böyledir, gençlerden umut kesmeyin, hele bizim gençlerimizden hiç kesmeyin. Çünkü bizim gençlerimiz, dünyanın en dinamik gençleridir, Jön Türk geleneğinin mirasçılarıdır. O miras ansızın yine ortaya çıkar. Biriktirirler, biriktirirler ve günü geldiğinde patlarlar, göreceksiniz.”
GENÇLİK YİNE ÖNCÜ
Bugün yaşadığımız işte budur. Tele1 TV sunucusu Burçin Atılgan’ın ifadesiyle pijamasını yerden kaldırmayan, bardağını masadan kaldırmayan “Z kuşağı” gençler, Türkiye’yi ayağa kaldırdı.
19 Mart günü, üniversitelerinin diploma iptal etme skandalına itiraz ederek önce Beyazıt’a, sonra Saraçhane’ye akan İstanbul Üniversiteli gençler, tarih yazdı, yazıyor. “Akın var akın, güneşe akın” diyerek Saraçhane’ye akan gençler, CHP’yi de sonunda alanlarda siyaset yapmaya mecbur etti. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” demek zorunda kaldı.
Öyle ki gençliğin eylemciliği, CHP’nin her finalini yeni bir başlangıç olmaya zorluyor. Salonlarda, binalarda pas tutmuş CHP üst yönetimi ve milletvekilleri, Jön Türklerin devrimci ateşiyle paslarını atıp alanlarda, meydanlarda büyük işler yapıyorlar.
JÖN TÜRK GELENEĞİ
Üçüncü dalgadır bu. Jön Türkler, son 18 yılda, üç kez ayağa kalktı. İlkinde 2007’de “Cumhuriyet mitingleri” ile laik cumhuriyet için mücadele etti, ikincisinde 2013’te Gezi’de haziran ayaklanması ile demokrasi için ayağa kalktı, üçüncüsünde 2025’te Saraçhane Direnişi’nde özgürlüğü savunuyor.
Her üç Jön Türk dalgasını da lekelemek için ellerinden geleni yaptılar; camide içki içmekle, türbanlı bacının üstüne işemekle suçladılar, ekonomiye operasyon diye propaganda ettiler, çapulcu dediler, terörist dediler, turuncu darbeci dediler, dış güçler yönlendiriyor dediler...
Nafile. Jön Türklere Abdülhamit’in propaganda aygıtlarının suçlamaları leke süremedi, neo Abdülhamit’in propaganda aygıtları da süremeyecek.
PAZARLIK
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ilginç bir çıkış yaptı: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim kendi meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”
DEM, Saraçhane tutumunu bu sözlerle açıklıyor. Halbuki Saraçhane’deki kitlenin büyük çoğunluğu CHP’nin eylemci kitlesi değil zaten. Dahası mesele İmamoğlu da değil, mesele İmamoğlu’nun hukuku konusunu aşmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir, değil midir” meselesi olmuştur.
DEM bu gerçeği görmüyor olabilir mi? Yoksa DEM’in Saraçhane’ye kısmi desteği, iktidarla yürüttüğü pazarlıkta elini güçlendirmek amacını mı taşıyor?
DÖNGÜ
Anımsayın: 2013’te BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Gezi’de hükümete yapılmak istenen darbeyi gördük, mesafe koyduk” demişti. Sonra MİT devreye girdi, Öcalan talimat verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!” Ardından Taksim’e Öcalan posterleri, PKK bayrakları sokuldu, “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk bayraklı kitlenin yavaş yavaş Gezi’ye soğuması amaçlandı.
18 yılın, üç dalganın ve üç açılımın döngüsüdür: Jön Türklerin her direnişi, siyasal İslamcıların ağır bir saldırısına karşıydı. Siyasal İslamcıların her ağır saldırısı, PKK ile pazarlık süreçlerine paraleldi.
(Cumhuriyet)