Tom Barrack’ın merhametli monarşisi + Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi? + AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu? -EVRENSEL-

 Tom Barrack’ın merhametli monarşisi -Nuray Sancar-

Geçenlerde Antalya’da Demokrasi Forumu’nda konuşan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Ortadoğu’da işe yarayan rejimlerin merhametli monarşi veya meşruti monarşi türü siyasi yapılar olduğunu, dünyanın bu bölgesinde demokrasi arayışlarının çöktüğünü ve sadece tek bir şeye; güç’e saygı duyulduğunu söylemesi burada ve ABD’de örneğin Wall Street Journal’de tepki ve eleştiri konusu oldu.

Tom Barrack nev’i şahsına münhasır biri değil; ABD’nin küresel siyasi ve ticari haritayı çizmeye yeltendiği ve istikrarsızlaşan hegemonik gücünü yeniden inşa etmek için bir ölüm kalım savaşına girdiği şu günlerde potları, patavatsızlıkları ve saldırganlığıyla dünyayı uğraştıran Trump’ı ortaya çıkaran koşullardan türeyen, tamamlayıcı fonksiyonel bir aparattır. Ona ABD’de İstanbul’daki adamımız yakıştırması yapıldı, Graham Greene’in Havana’daki Adamımız romanında anlattığı tipe benzetildi. Yıllar içinde, küçük küçük adımlarla monarşik bir rejimin imitasyonunun üretildiği kendi coğrafyamız göz önünde bulundurulursa ona Washington’daki adamımız demek de yanlış olmayacaktır.

2000’li yılların başında ABD Irak ve Afganistan’a sözde demokrasi ihraç etmek, kimyasal silahları ve Taliban gericiliğini temizlemek için işgal hareketi başlattığı sıralarda iktidara gelen AKP’nin o zamanki ortağı Cemaat ile birlikte başlattığı kurumsal dizaynın bugünkü sonucu siyasi iktidarda tekelleşme oldu. Ergenekon soruşturmaları ordunun bu tekele bağlanmasıyla, HSYK düzenlemesi yargının iktidar nüfuzuyla ilişkilendirilmesiyle sonuçlandı. Tek adam rejiminin kurulması da yasama ve yürütmeyi vesayet kurumlarına dönüştürdü. Bir sürü yasa ve Anayasa maddesi değiştirildi. Barrack’ın kanunun ve hukukun yerine geçirdiği muktedirin merhametine bağlı adalet bizde çoktan beri başarıyla inşa ediliyor. Ve genellikle bu merhamet mihenginin nasıl işlediğine her gün tanık olduğumuz için ayrıca tartışmaya gerek yok. Veliaht sistemi ise… eh o konuda da Türkiye halkı bu meseleye ısındırılmaya çalışılıyor. ABD mahreçli Büyük Ortadoğu Projesine Türkiye sermayesinin kendisini uyarlaması fetihçiliğin ve rantçılığın pazar ve sermaye dolaşımına eklemlendiği Yeni Osmanlıcılık paketiyle oldu; bu paketin içerdeki açılımı ideolojik ve kültürel kodlarla güçlendirilmiş tek adam rejimidir. Saray rejimi de denilebilir.

Yakın zamanda etrafına topladığı sahabesiyle kendisini kral, İsa ve neredeyse tanrı ilan eden Trump’ın Ortadoğu’daki memuru Tom Barrack da kendisini sömürge valisi koltuğuna yerleştirmiş bulunuyor. Bir zamanlar İngiltere’nin eski sömürgelerini egemenlik hakları, kendi kaderini tayin hakkı, demokrasi gibi kavramlarla baştan çıkarmaya, ekseninde kendisinin bulunduğu yeni bağımlılık ilişkilerine ısındırmaya çalışan son yüzyılın en büyük emperyalisti şimdi demokrasi tahayyülünün, Amerikan rüyasının ve mucizesinin işe yaramadığını iddia ediyor. O zaman bu kavramlar ABD’nin Vietnam’a, Kore’ye saldırmasına, Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerin arkasında durmasına da engel olmamıştı. Onun şartlarında riayet etmeyen ülkelere, azıcık direnmeye kalkanlara, hedef ülkelerdeki demokratik muhalefete tahammül edemeyen de başkası değildi. Ancak o zamanlar emperyalist maksatlar, sömürgeci zihniyet dünya halklarının politizasyon düzeyi nedeniyle bugünkü kadar açık telaffuz edilmiyordu. Emperyalizm bile karşılıklı bağımlılık olarak, sömürgecilik yardım ve kalkınma programı olarak süslenip püslendi.

Bugün ABD’nin durup bu ince şeyleri düşünmeye ne gücü ne hevesi ne de uğraşma isteği var. Tekellerin think-tank kuruluşlarından ve Tom Barrack’ın ağzından demokrasi arayışının tükendiği iddia edilebiliyor ve özellikle Ortadoğu halklarının emperyal şiddete layık ve istekli olduğu gibi bir alt metin sürekli dolaşımda. Emperyalizm artık sözlere pirim vermiyor; süpersonik füzeler, uzaktan kumandalı teknolojik silahlarla konuşmayı tercih ediyor. Trump’ın ABD’nin ‘uydu monarşi’lerinden Suudi veliaht prensini ‘popomu bile öper’ diye aşağılaması baş monarşistin merhamet, diplomatik nezaket, ‘karşılıklı bağımlılık’ gibi normlarla işi olmadığını gösteriyor. Silah zoruyla teb’a yaratan bir kral için bunların önemi yok.

Önemli olan; Amerikan mali sermayesinin yeni sömürgeci planlarında ayrıcalıklı bir yer tutan Ortadoğu’da, Latin Amerika’da ve hatta Avrupa’da eskiden kalmış devlet alışkanlıklarının çözülüp dağılması. Çünkü mal ve sermaye transferini düzenleyen korumacı önlemlerin, yatırımlar için dolambaçlı bürokratik izin sisteminin, el koyma pratiğini zorlaştıran prosedürlerin oyalayıcı süreçlerine artık tahammülü yok ABD’nin. Türkiye’nin kıymetli nadir elementlerine ve metallerine adam adama ilişkiyle el koymanın konforunu genelleştirmek yolunda. Yani yeni krallarla, tek adamlarla işini görmek istiyor. ABD emretsin yerel kralın bir işaretiyle kapılar açılsın!

ABD’nin peşi sıra gelen diğer irili ufaklı emperyalistler üzerindeki hükmünün erozyona uğraması ve Çin, Rusya ‘bloğunun’ dünya ekonomisindeki rolünün artması ve bu yeni emperyalistlerle arasındaki rekabetin şiddetlenmesi, Çin’in de devasa bir silah sanayisine ve nadir elementlere sahip olması ABD’yi erken ve kendi şartlarında savaşa zorluyor. Monarşist yönetimler tam da bunun için elzem.

Tom Barrack, işte, ABD mali sermayesinin içinde yaşadığı gerilimin bir elçide düzey ve akıl sorunu olarak beliren bir semptomu. Sözleri başka koşullar olsa gülünüp geçilecek birer deli saçması. Ne yazık ki mevcut durumda ciddiyetsizliği ciddiye almaya değer. Ait olduğu yere, kralının dizinin dibine göndermeye de.


/././

Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi?-Adnan Gümüş-

Urfa’daki, Maraş’taki okul saldırıları, biraz daha bölgeye gidersek İsrail’in, ABD’nin saldırıları bireysel şiddet midir kurumsal şiddet midir? Şiddetin diğer boyutları bu soru ile birlikte ele alınmak durumundadır.

Şiddet Nedir? Kurumsal Örgütlü Şiddet Nedir?
“Şiddet” tanımı çok zor bir kavram, ölçütünün ne olacağı karar verici noktayı oluşturuyor. Mağdur/ mağduriyet temel ölçüt alınarak genel bir şiddet tanımı yapılabilir: “Mağdur açısından makro bir tanımlama, yani geniş anlamda şiddet “kendisi dahil herhangi bir varlığa veya doğaya yönelik olarak onu rahatsız edici veya mevcut durumunu olumsuz yönde bozucu veya olumlu olduğu bile düşünülse rızasına rağmen yapılan her tür etki” şeklinde olabilir, kısaca birinin kendisine veya bir diğerine yaptığı olumsuz etkidir. (Mağdur açısından şiddet. İlkögretmen Egitimci Dergisi, 12, 24-31).

Şiddetin illa bir karşıtı var mı, bir diğeri ile ilişkimizde en azından yaşama yaşatmaya destek olma şiddetin karşıtı gibi yorumlanabilir.

Bu iki uç arasında 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.


Urfa ve Maraş’ta yaşananlardan öne çıkarılan kısım 1- “Bireysel”, 2- “Saldırı”, 3- “Silahlı/aletli”, 4- “Kişilere/cana yönelik”, 5- “Öldürme/cinayet” tarzında şiddettir.


Hiçbir yanını ihmal etmemekle beraber gerek sebepleri gerekse çözümü bakımından en temel başlangıç sorusu, birincisidir, bu saldırıların bireysel mi kurumsal mı bir şiddet olduğudur.

Yaşanan Şiddet Vakaları Bireysel mi Kurumsal Şiddet mi?
ABD’nin, İsrail’in saldırıları bireysel şiddetin ötesinde kurumsal şiddettir. Ancak kurumsal olanı arka plana itilmeye, sadece bireysel yanları öne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Netanyahu veya Trump öne çıkarılmaktadır. Bunun kurumsal yanı ve daha esaslı makro tanım ve sebepleri görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.

Urfa’da ve Maraş’ta yaşananların da toplamda bir çocuk ve gence, anne babaları dahil edildiğinde bile, belli bireylere indirgenerek sunulması, bu yaşananları kavramayı daraltmaktadır. Urfa’da Maraş’ta yaşananların çok küçük bir kısmı bireysel şiddet sınırındadır, sorunun ağırlığı kurumsal yanındadır.

Bu şiddetin ne kadar kurumsal olduğuna dair daha 20 Nisan’da yayımlanan 18 yaş altındaki çocuklara dair TÜİK’ten üç veri aktarayım:

Resmi kayda girmiş halde sadece 16-17 yaş grubunda sadece bir yılda 8 bin 68 kız çocuğu ve 574 erkek çocuk evlendirilmiş bulunuyor.
15-17 yaş grubunda 981 bin çocuk işgücünde/çalışma hayatı içindedir.

2025 yılında 7 milyon 866 bin çocuk yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunmaktadır.

https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/istcocuk_2025.pdf


Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistiklerine göre 2024 yılında 1-17 yaş grubunda dışsal yaralanma ve zehirlenmeler nedeniyle 1538 çocuk ölmüş bulunuyor.

Geçen hafta aktardım. 45 milyon dava dosyası var.

Okullarda seçmeli dersi bile öğrenci ve aile serbestçe seçemiyor.

Kurumsal Şiddetin Kaynağı ve Aşılması Kurumsal Olmalı
Sorunun analizi de çözümü de bireysel yanı da ihmal etmeden kurumsal olanın analizi ve aşılabilmesinden geçmektedir.

Maraş’ta okul öğretmenleri özgür özerk bilimsel pedagojik ilkelerle hareket etmekte özerk olabilselerdi, üzerlerinde başka baskılar kurulmasa idi, okul idarecileri başka korku kaygılara kapılmasa idi, sosyal güvenlik kurumları çocuk haklarını koruma yönünde özerk hareket edebilselerdi, belki bir müdür muavininin dikkati bile, bu şiddeti önlemeye yetebilirdi. Çevresel faktörler, silah erişimi bu kadar kolay olmasa idi, bu silahlı bir saldırı haline dönüşmeyebilirdi.

Ama dahası var. En büyük şiddet sosyal eşitsizliklerden ve adaletsizliklerden başlıyor.

Sosyal eşitsizliklerin en temel kaynağı artı değer birikimi sisteminden, kapitalizmden, tüm insanlığın kullanıma açık olması gereken ortak kaynakların özel mülkiyetinden, bu da sınıfsal yapılanmalardan kaynaklanıyor. Yönetsel yanlışlar adaletsizlikten liyakatsizlikten kaynaklanıyor, farklı zümre şeref pozisyonları adaletsizliği nepotizmi liyakatsizliği körüklüyor, bir rektör çıkıp bana itaat edenlere kadro makam vereceğim diyor. MHP’de AKP’de CHP’de veya çoğu partide üst hiyerarşiye sadakat veya karşılıklı çıkarlar birinci önceliği oluşturuyor.

Tüm bunlar rekabetçiliği, önyargıları, düşmanlıkları besliyor.

Eğitim öğretim sistemi tek başına çok duyarlı olsa bile bunları aşamaz, kaldı ki, eğitim öğretim de daha müdür atamalarından başlayarak partiye, bir sendikaya bağlanmış bulunuyor, hak ve eşitlikleri savunma durumunda olan sendikaların bir kısmı iltimas aracı haline gelmiş bulunuyor.

Yönetime gelme, iktidar olma siyaseti ele geçirmiş, politik üst mevkilere gelme zenginleşme aracına dönüşmüş bulunuyor.

Sadece bir mafya başının, sadece Peker’in açıklamaları bile, bazı valilerin, bazı belediye başkanlarının, bazı bakanların, bazı yöneticilerin durumu bile sistemin ne halde olduğunu gösteriyor. Demirel yeğenleri ile anılıyordu, Ağar’lar, Çiller’ler kimlerle, bugün siyasetçiler kimlerle anılıyor. Zengin zümreler kimlerle anılıyor. Kimlerin vergi borçları siliniyor, kimlere kolaylık sağlanıyor.

Her yanıyla örgütlü kurumsal bir kötülük, örgütlü kurumsal şiddet işliyor.

Urfa’da, Maraş’ta yetkili birimler bu konulardan haberdar. Sorunları çözme yerine duyarlı kesimler zor durumda bırakılmış, okullar ve olaylar görmezden gelinmiş veya baskılanmış.

Neresinden bakarsak bakalım, bireysel boyut da önemli olmakla beraber, sistemsel, kurumsal, örgütlü bir kötülük ve şiddet söz konusu. Sorunun daha makro, daha kalıcı çözümü de sistemsel, kurumsal, örgütlü kısımlarının toparlanmasından geçecek.

Şiddet Şiddetle Çözülemez: Hak ve Özgürlüklere Saygılı Okul, Kişi, Toplum, Devlet

Anadolu bazı halk sözleri bin yıllardan süzülüp gelir. Dedemin çok tekrarladığı bir sözdü: “Göz odur ki dağın ardını görebilmeli, akıl odur ki başa geleceğe bilmeli”. AKIL; insanı sorumlu kılan iyiyi kötüyü bilme ve ayırt etme gücü, düşünme, anlama, karar alma, öyle eyleme yetisi ve iradesidir.

Eğer şiddet en çok da kurumsal ise kurumsaldan başlamak gerekiyor. En başta yayılmacılığın, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerinde, bir zümre veya nüfuz grubunun alttaki üzerinde hegemonya kurmasının, bunların kaçınılmaz parçası olan silahlanmanın, şiddet imkânı ve örgütlerinin kurumsaldan başlanarak tüm dünyada yasaklanması, aşılması gerekiyor.

İşin iktisadi ayağında insanlığın ortak kaynaklarının özel kişilerce mülk edinmesine izin veren iltimas, mültezimlik, kapitülasyonların kaldırılması gerekiyor.

İşin yönetsel yanında her tür eşitsizliğin ve ayrımcılığın kaldırılması gerekiyor. Adaletin temelinin eşitliklerden başlaması gerekiyor. Okul tür ve ayrımlarının, varlığına gücüne göre okul anlayışının aşılması gerekiyor. Ders kitaplarındaki, okullardaki ayrımcılık ve önyargıların aşılması gerekiyor. Okul beslenmesinden, okul bahçesinden, müziğinden sanatından biliminden felsefesinden başlanması gerekiyor. Hayat bilgisi ve sosyal bilgilerden, psikoloji sosyolojiden başlanması gerekiyor.

Şiddet ve her tür haksızlığın giderilmesi, minimize edilmesi, yurtta ve dünyada makrosunun mikrosunun hiçbirisinin ihmal edilmemesi gerekiyor.

Eşitsizlikler, hegemonyalar, mevkiler, makamlardan değil her kişi ve toplumun hak ve özgürlüklerinden başlanmasından, sorumlu duyarlı olana, hak edene hak ettiği yerin garanti edilmesinden geçiyor.

/././


AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu?-Yücel Özdemir-

Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, pazar günü Hamburg’da düzenlenen Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde sarf ettiği sözleri yoğun şekilde tartışıyor. Von der Leyen, konuşmasında şu cümleyi kullandı: “Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz.” (Zeit.de)
Alman basınında, örneğin Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu (NDR) sitesinde konuyla ilgili yer alan haberde, tartışmalı cümledeki “Türk” çıkarıldı. Diğer yayınlarda da “Türk” eksenli vurgu ve tartışma pek dikkat çekmedi.

Birçok gazete ve haber portalında asıl olarak von der Leyen’in “Avrupa yeniden yapılandırılmalı” çağrısı önde çıkarıldı. Bu yapılandırmanın bir ayağında karar mekanizmasındaki “oy birliği” ilkesini değiştirme yer alırken, diğer ayağını AB’nin Avrupa’ya hakim ve bağımsız bir güç olması oluşturuyor. Konuşmanın Türkiye basınında üzerinde pek durulmayan bu bölümünde von der Leyen şöyle diyor: “Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model, çok basit şekilde şöyleydi: Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz işgücü, ABD’den ucuz güvenlik garantisi. Bu artık geride kaldı.”

Dolayısıyla Avrupa’nın emperyalist hegemonya mücadelesinde ayrı bir güç olmak istemesi, Avrupa kıtası içinde yer alan Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerine tam üyelik perspektifinin somutlaştırılarak, rakip güçlerin kıtadaki ekonomik ve politik etkisinin azaltılması hedefleniyor. Güney Kıbrıs’ta dün başlayan AB Zirvesi’nin en önemli gündemlerinden birisi bu nedenle “genişleme” oldu. Özellikle Ukrayna’nın üyelik sürecinin hızlandırılmasına dair çağrılar var. Önümüzdeki haziran ayındaki zirvede, genişleme konusunda bazı adımların atılması öngörülüyor.

Türkiye cephesinden gelen tepkilerin çoğunda ise, Türkiye’nin AB aday üyesi olması nedeniyle Rusya ve Çin ile aynı cümlede kullanılmasına karşı çıkılıyor. Türkiye yönetimi konunun açıklığa kavuşturulması için Avrupa Komisyonu’na başvuruda bulundu, yanlışın düzeltilmesini talep etti.

AB Komisyonu yetkilileri ise von der Leyen’in sözlerinin “bağlamından koparıldığını” ileri sürerek, Türkiye’nin AB için önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Ancak ortada ne bağlamdan çıkarılma ne de yanlış anlaşılma var. Konuşmanın içeriğine bütünlüklü bakıldığında, Türkiye'nin, Balkanlarda “aday üye ”den çok “rakip” olarak görüldüğü için Rusya ve Çin ile aynı cümlede bilinçli olarak kullanıldığı görülüyor. Zira, Avrupa kıtasının AB’nin etkisi altında birleştirilmesine dair yıllardır üzerinde çalışılan plan bunu gerektiriyor. “AB’nin etkisi ”nden de asıl olarak Birliğin politikasına yön veren Almanya, Fransa... gibi ülkelerin çıkarlarını anlamak gerekiyor.

Von der Leyen’in kendisinin bugüne kadar sözleriyle ilgili bir düzeltmede bulunmamış olması da Türkiye’ye “rakiplik” üzerinden sarf ettiği sözlerin arkasında olduğuna inanmasından kaynaklanıyor.

Emperyal bir güç olarak AB, kontrol ettiği ya da etmek istediği bütün bölge ve ülkelerde önüne çıkan her gücü doğal olarak rakip olarak görüyor ve etkisini zayıflatmak istiyor. Bu bağlamda, üye olmayan Türkiye de izlediği “bölgesel aktör olma” çabası nedeniyle müttefik değil, rakip olarak gruplandırılıyor.

AB’nin Sırbistan başta olmak üzere Balkanlarda diğer güçlerin etkisinin artmasından rahatsızlığı yeni değil. Özellikle de AB üyesi olmayan ülkelerde. Son Bulgaristan seçimlerinde de olduğu gibi AB üyesi ülkelerde de Rusya’nın etkisi değişik düzeylerde hissediliyor. Bunun AB içinde sorunlara yol açtığı, Macaristan ve Slovakya örneklerinde görüldü. AB’nin düşman olarak gördüğü Rusya, -AB ya da NATO üyesi olup olmamasından bağımsız olarak- birçok Balkan ülkesinde halen etkili bir güç.

Son yıllarda Çin ile Sırbistan arasındaki ilişkilerde bir derinleşmenin olduğu biliniyor. Daha doğrusu Sırbistan giderek daha fazla Çin ve Rusya eksenine kayıyor. AB yanlısı güçlerle Rusya ve Çin yanlısı kesimler arasındaki dengeler sürekli değişebiliyor.

Bölgenin eski hamisi Türkiye de ekonomik, siyasi, kültürel etkisini arttırmak için hep yoğun bir çaba içerisinde oldu. Bu nedenle Balkanlar, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer tutuyor. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Türkiye’nin Balkan politikası önemli ölçüde değişti. Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Balkan politikasını dört ana eksen üzerine inşa ediyor: Siyasi diyalog, güvenlik, ekonomik entegrasyon ve kültürel etki. Türkiye’nin Balkanlardaki etkisini artırmak izlediği strateji genel olarak “Yumuşak güç politikası” olarak tanımlanıyor.

Rusya ve Çin’in yanı sıra son yıllarda Türkiye’nin de bölge üzerinde etkili olma çabaları bu nedenle AB merkezlerinin dikkatinden kaçmıyor. AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı ise uzun süredir “tam üye olacak bir ülke” yaklaşımı değil. Ekonomik, politik, güvenlik ve bölgesel çıkarlarına bağlı olarak yedekleme esas politika haline gelmiş durumda. Çıkarların çatıştığı bölge ve ülkelerde ise yedekleyemediği koşullarda rakip olarak görülüyor. Bu nedenle von der Leyen’in söylediklerinde yeni olan bir şey yok.

/././

EVRENSEL.

El birliğiyle aklama -Evrensel Manşet- 24 Nisan 2026 -

Gülistan Doku soruşturmasını örtbas gayretleri TBMM tutanaklarında: El birliğiyle aklama

Gülistan Doku soruşturması kapsamında eski Tunceli Valisi dahil bazı kamu görevlilerinin tutuklanması, bu suçla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkiyi gündeme getirdi. Meclis tutanakları da başta eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere iktidar temsilcilerinin adeta olayı örtbas etmek için el birliğiyle davrandığını gösteriyor. ‘Cinayet yok’, ‘aşk intiharı’, ‘dağa kaçmıştır’ gibi ifadelerle suçu perdeleyen ‘siyasi ayağın’ da soruşturulması talep ediliyor.

***

Süleyman Soylu ‘cinayet değil’ dedi, valiyi akladı
-Zeynep Algedik - Evrensel-

Gülistan Doku dosyasının bir cinayet olduğunun gün yüzüne çıkmasının ardından Meclisteki tutanaklarda dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in AKP’liler tarafından nasıl aklandığı bir kez daha görüldü.

Ankara — Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasının ardından geçen 6 yılda ilerlemeyen soruşturma dosyası önceki hafta birdenbire hareketlenmiş, aralarında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlunun da bulunduğu çok sayıda şüpheli tutuklanmıştı. Doku’yu öldürmek, cesedini saklamak ve bu cinayeti örtbas etmek için devlet ve kolluk gücü olanaklarını da kullandıkları tahmin edilen şüpheliler tutuklanırken, önceki yıllarda etkin soruşturma yürütülmediğinin ortaya çıkması nedeniyle suç ortaklığı ya da ihmal gibi yollarla cinayete katılan ‘olağan şüpheliler’in sayısı da arttı. Cinayetin işlendiği yıllarda Tunceli Valisi olan ve göreve İçişleri Bakanlığı Müfettişi olarak devam ederken tutuklanan zanlı Tuncay Sonel, dikkatlerin İçişleri ve Emniyet bünyesindeki üst düzey bürokratlara yönelmesine neden oldu. Örneğin dönemin Tunceli İl Emniyet Müdürü olan ve şimdi de Yalova Emniyet Müdürü olarak görev yapan Yılmaz Delen de herhangi başka bir polis müdürü de henüz soruşturmaya dahil edilmedi. Ancak konuyla ilgili en çok merak edilenlerden biri de elbette dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ve genel olarak iktidar elitlerinin bu kayıp ve muhtemel cinayet olayı karşısındaki tutumunun ne olduğu...

TBMM tutanaklarında yapılan bir arşiv taraması, bazı AKP’li bakan ve milletvekillerinin Gülistan Doku dosyası Meclis gündemine geldikçe adeta ağız birliği etmiş gibi davranarak olayı örtbas etmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Soylu: Konuyu PKK, HDP siyasallaştırıyor

Gülistan Doku’nun kayıp olması, HDP, CHP, TİP ve EMEP milletvekilleri tarafından, 78 kez Genel Kurulda, 16 kez ise farklı komisyonlarda olmak üzere toplam 94 kez Meclis gündemine getirildi. Ancak sorumlu pozisyondaki bakan ve bürokratların bu gayrete bir karşılık vermedikleri, bilakis olayı ‘intihar’, ‘aşk intiharı’ gibi ifadelerle etiketledikleri ve bugün baş şüpheliler arasında yer alan Vali Tuncay Sonel’i aklamaya çalıştıkları görülüyor.

Kadın yönelik şiddet olaylarını incelemek için kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun 2021’deki toplantılarında konuya ilişkin sorular dönemin bakanlarına sorulmuş ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Munzur Çayı’nda baraj suyunu en alt seviyeye indirerek arama yaptıklarını söyleyerek, “Bu konuda tüm soruşturmalarımızı ortaya koyduk, bu konudaki tüm işler gerçekleştirildi ve biz bir cinayete rastlayamadık” demişti.

Soylu 27 Mayıs 2021 tarihli Komisyon toplantısında ise şöyle dedi: “Gülistan Doku meselesinde bana bir soru sorulursa veya burada bize sorulursa, biz haksızlıkla karşılaşmış oluruz. (…) Yani bu konu bizim takibimizde bir iş de onun için arkadaşlar, bu konuyu PKK, HDP siyasallaştırmaya çalıştı. Bu siyaset meselesi değildir.”

Bakan valiye kefil oluyor: İddiaların asılsız olduğu...
Soylu bir yıl sonra ise CHP Tunceli Milletvekili Polat Şaroğlu’nun yazılı soru önergesine şöyle karşılık verdi: “Gülistan Doku’nun en son olarak Uzunçayır Baraj Gölü üzerinde bulunan Sarı Saltuk Viyadüğü (Dinar Köprüsü) üzerinde görüldüğü, görgü tanıklarının beyanı ve araç kamerası görüntüsü ile tespit edilmiştir. Telefon sinyalinin köprü üzerinde kesildiğinin tespit edilmesi üzerine (…) Ayrıca bu süreçte Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesi ile tarafımca görüşülmüş, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca olayın adli soruşturmasının beraber takip edildiği ve Vali Tuncay Sonel hakkındaki iddiaların asılsız olduğu anlaşılmıştır.”

33 soru önergesine gecikmeli tek yanıt

Muhalefet vekilleri, Soylu’nun yanı sıra, dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a, Adalet Bakanları Bekir Bozdağ ve Abdülhamit Gül’e, Doku soruşturması hakkında 33 yazılı soru önergesi yöneltti. Ancak bu önergelerin neredeyse tamamı yanıtsız bırakıldı. Tek yanıt, Soylu’nun, CHP’li Şaroğlu’nun yazılı soru önergesine “süresi geçtikten sonra”, 25 Temmuz 2022’de verdiği bu yanıt oldu.

AKP’lilere göre ‘aşk intiharı’ ya da ‘HDP provokasyonu’
Soruşturmanın Meclis gündemine taşındığı oturumlarda ise iktidar kanadından gelen tepkiler dikkat çekti. 1 Temmuz 2020’de konuyu TBMM Genel Kurulu’nun gündemine taşıyan HDP’li vekillere dönemin AKP Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat “Yeter artık. Her aşk intiharını burada mı konuşacağız? Her intihar, her aşk intiharı bu yerin gündemi değildir” diye çıkışmıştı.

Bu süreç boyunca, Meclis’te de kamuoyunda da “intihar” algısı oluşturulmaya çalışılırken; Ulusal Kriminal Büro’nun hazırladığı raporda ise “intihar” ihtimalini destekleyecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştı.

Aynı Genel Kurul’da AKP Denizli Milletvekili Cahit Özkan ise “Katillerin kolluk güçleri tarafından korunduğunu iddia etmek… bakınız cinayete ortak olmaktır; bunun kabulü mümkün değil, bunu kabul edemeyiz” demişti.

AKP’li vekiller, Gülistan Doku’nun gündeme geldiği her oturumda ‘olayın HDP’liler tarafından istismar edildiği’ni, ‘HDP provokasyonu’ olduğunu söyledi.

Araştırma önergelerine AKP-MHP oylarıyla ret

Meclis’teki tartışmalar yalnızca söylem düzeyinde kalmadı. Gülistan Doku dosyasının araştırılması için 2020-2026 aralığında verilen toplam 6 araştırma önergesi de reddedildi. Genel Kurul’un 23 Şubat 2022’deki birleşiminde, HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş’ın “Gülistan Doku meselesinin araştırılması amacıyla verecekleri önergenin kabulünü ve Gülistan Doku’nun gözaltına alınan ailesinin serbest kalmasını” talep ettikleri açıklamasının ardından dönemin AKP Van Milletvekili Osman Nuri Gülaçar, “HDP’nin yeni bir provokasyonu mu bu? Aylardır yoklar da niye şimdi, niye bugün?” demiş, verilen araştırma önergesi AKP ve MHP oylarıyla reddedilmişti.

Aynı Genel Kurul’da yine Oya Eronat, Gülistan Doku davasının baş şüphelisi Zaynal Abakarov’un ifadesinin alınması gerektiğini söyleyen HDP’li vekillere karşı “Belki de siz yaptırdınız. Dağa götürmüş olabilirsiniz” şeklinde ithamda bulunmuştu.

Van Milletvekili Gülaçar ise “Zaynal Abakarov isimli şahıs iddia edildiği şekliyle –bakın, vallahi istismar ediyorsunuz– bu adam soruşturuluyor, telefonlarına ulaşılıyor. Telefonlardaki imaj alma ve inceleme işlemlerinin yapılmasından sonra sadece mesajlaştığı, olayın vuku bulmasıyla alakalı bir bilginin olmadığı sonucuna varılmıştır” demişti.

İktidar koalisyonu süreci aksatmaya devam ediyor
Son süreçte soruşturmanın yeniden ele alınmasıyla birlikte dosyadaki ihmaller zinciri ve kasıtlı müdahaleler ortaya çıktı. Dönemin Tunceli Valisi, oğlu, özel koruması, hastane başhekimi gibi pek çok kamu görevlisi şüpheli olarak tutuklandı.

Ancak tüm bu gelişmelerin ardından olayın tüm yönleriyle araştırılması için verilen Meclis araştırma önergesi görüşmelerinin öne alınması teklifi de 22 Nisan 2026 günkü oturumda iktidar vekillerinin oylarıyla reddedildi.
(Zeynep Algedik - Evrensel)

GÜNDEM -23 Nisan 2026-

Çocuk istismarcısı ‘şeyh’ Mehmet Latif Yeprem istismarı kabul etti, serbest bırakıldı!-soL- 

Diyarbakır Kulp’a bağlı Koçkar Köyünün fahri imamı Mehmet Latif Yeprem, 17 yaşındaki bir kız çocuğuna nitelikli cinsel istismarda bulundu. Yeprem, Jandarma sorgusunda “Olayla ilgim yok” derken savcılık sorgusunda “Şeytana uydum” dedi ve dosyanın kapatılmasını istedi. Adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. https://haber.sol.org.tr/haber/cocuk-istismarcisi-seyh-mehmet-latif-yeprem-istismari-kabul-etti-serbest-birakildi-408741

Yakalama kararı olan Fatih Tezcan yurtdışına topukladı: Polise ‘nerede olduğumu söylemeyeceğim’ dedi -soL- 


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik tartışma yaratan söylemleriyle bilinen Fatih Tezcan'ın yurtdışına kaçtı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan Tezcan'a ulaşmak isteyen polisin "Yurtdışındayım, adresimi paylaşmayacağım" cevabını aldığı öğrenildi. 
https://haber.sol.org.tr/haber/yakalama-karari-olan-fatih-tezcan-yurtdisina-topukladi-polise-nerede-oldugumu-soylemeyecegim

Trump’tan Pentagon’a 1,5 trilyon dolarlık bütçe: Savaşa kaynak, halka kemer sıkma -soL-

Pentagon'un bütçesi silah tekellerini sevindirirken, fatura sağlık, eğitim ve barınma gibi sosyal alanlardaki kesintilerle halka ödetilmek isteniyor. Trump’ın 2027 için istediği 1,5 trilyon dolarlık Pentagon bütçesi, Çin’in savunma bütçesinin yaklaşık 5,4 katına, Rusya’nınkinin yaklaşık 9,5 katına, Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin ise yaklaşık 58 katına denk geliyor. https://haber.sol.org.tr/haber/trumptan-pentagona-15-trilyon-dolarlik-butce-savasa-kaynak-halka-kemer-sikma-408713

Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum! + 23 Nisan'da eğitimde son 23 yılın yıkımının fotoğrafı + 23 Nisan hüzün doluyor insan! -23 Nisan 2026-


Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum! -Eylem Nazlıer / EVRENSEL-

Çocuk Bayramı 23 Nisan’da kürsülerden kutlamalar yükselirken, sanayi sitelerinde çocukluk 12 saatlik mesailere kurban ediliyor. Oto sanayinden konuştuğumuz 3 çocuk işçi MESEM ve kayıt dışılık kıskacındaki yüz binlerce çocuk işçinin hayatını özetledi.

Bugün 23 Nisan. Okullarda törenler yapılırken, oto sanayide çocuklar çalışmayı sürdürüyor. İstanbul’daki bir sanayi sitesinde görüştüğümüz üç çocuk işçi de henüz 15 yaşında. Biri Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında çalışıyor, diğer ikisi ise kayıt dışı.

Görüşme için önceden haberleştiğimiz bir dükkana giriyoruz. Çocuklarla konuşulmuş, zaman ayarlanmış. Ustanın gözünden uzak kalabilmek için dükkanın üst katına çıkıyoruz. Merdivenleri tırmanırken aşağıdan gelen metal sesleri ve yağ kokusu eşlik ediyor.

Çocuklar konuşmaya başlarken temkinli. Çalıştıkları yerleri anlatırken patronlarını övüyor, mevcut koşullara dair eleştiriden özellikle kaçınıyorlar. Ancak daha önce çalıştıkları yerlerden söz ederken daha rahatlar. Dikkat çekmemeye çalışarak yanımıza geliyorlar; ellerindeki yağ ve kir izlerini saklama refleksi neredeyse hepsinde ortak. İlk olarak Yusuf geliyor.

MESEM kapsamında çalışan çocukların karşı karşıya kaldığı riskler de ağır. Bugüne kadar en az 17 çocuk işçi hayatını kaybetti. Yusuf da bu sistem içinde çalışan çocuklardan biri. 15 yaşındaki Yusuf, 12 yaşında yaz tatillerinde başladığı sanayi işine bugün tam zamanlı devam ediyor. MESEM kapsamında haftanın bir günü okula gidiyor, kalan günlerde oto elektrik işinde çalışıyor.

‘12 saat çalışıyoruz, alışsam da çok zor’

-------------------------------------------
Yusuf, çalışma koşullarını anlatarak söze başlıyor: “Her işin zorluğu var. Zor yanları çok ama artık bana zor gelmiyor. 3 yıldır çalışıyorum. İlk zamanlar yaz tatilinde, okuldan sonra; şimdi de MESEM kapsamında tam zamanlı çalışıyorum. 12 saat çalışıyoruz. Ne kadar alışsam da çalışma saatleri çok uzun abla. Yaşı büyük biri de bu saate zor dayanır.

‘MESEM’in tek iyi yanı bir gün bir saat fazla uyumak’

----------------------------------------------------------
Yusuf’un eğitimi ise haftada bir günle sınırlı: “MESEM’e gidiyorum. Haftada bir gün okul var. Matematik, edebiyat görüyoruz ama zor. Beş gün çalışıyorum, bir gün okula gidiyorum. Hoca ‘şunu yap’ diyor, ödev veriyor ama zaman olmuyor. Yorgun oluyorsun, kafa da almıyor.”

MESEM kapsamında haftada 4 gün çalışması gerekirken 5 gün çalıştırıldığını ve günde 12 saat çalıştığını anlatan Yusuf, “Saat 9’da okul başlıyor. Ben de 8’de evden çıkıyorum; işe ise 8’de geliyorum” diye anlatıyor. Yusuf, okula gittiği günün tek iyi yanının bir saat fazla uyuyabilmek olduğunu söylüyor, bunu gülerek dile getiriyor.

‘Esenyurt dışından başka bir yer bilmiyorum’

-------------------------------------------------
Günde yaklaşık 12 saat çalışan Yusuf’un molası yok: “Yemek yiyip hemen işe başlıyoruz. Çay molası da yok. Çayı mesela doldurduktan sonra kenara koyuyorsun; çalışırken arada bir, oradan her geçtiğinde bir yudum alıyorsun.”

Haftalık 4 bin lira kazandığını söyleyen Yusuf, kazancını ailesine veriyor. Ailesi kirada yaşıyor ve aylık 16 bin lira kira ödüyor. Yusuf’la sohbetimiz kısa sorular ve net yanıtlarla ilerliyor. İki kardeşler. Kardeşinin okumasını özellikle istiyor. “Peki sen neden okumadın?” diye soruyorum. “Benim kafam ders almıyordu,” diye yanıtlıyor. Kendisine ait bir alanı yok. Bir gün izninde ne yaptığını sorduğumda ise hayatının sınırlarını anlatıyor: “Genellikle evdeyim. Bu aralar havalar soğuk. Isınınca arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Mahalleden arkadaşlarla. Bir şey yapmıyoruz, oturuyoruz.”

“Nerede oturuyorsunuz?” sorusuna ise Yusuf şöyle yanıt veriyor: “Sokakta, parkta oturuyoruz. Bir kafede oturmaya paramız yok, o kadar para yok.” Arkadaşlarıyla dışarıda yemek yemeye gitmişliği yok. “Esenyurt’tan başka bir yer bilmiyorum,” diyor. Şehrin turistik yerlerini soruyorum. “Babam bir aralar Laleli’de çalışıyordu. O zamanlar onun yanına gittiğimde oralara gidiyordum,” diye anlatıyor. “Tatile gittin mi?” diye soruyorum. “Evet, gittim. Memlekete gittim, Ağrı’ya,” diye yanıtlıyor. “Denizi gördün mü hiç?” “Gördüm.” “Peki yüzmek için denize girdin mi?” “Hayır. Buralarda, bir kere gittim,” diyor. Denizi görmüş ama içine girmemiş; uzaktan bakmakla yetinmiş. Tatil dediği ise kısa bir memleket yolculuğundan ibaret.

Hastalandığında çalışmaya devam ediyor

-----------------------------------------------
“Hayalin ne?” sorusuna net cevap veriyor Yusuf: “Kendime bir dükkan açmak. İşi tam öğrenmek istiyorum. Çıraktım, kalfa oldum. Para biriktiriyorum. Açarsam kendi işim olur, daha rahat olurum. Çıraklara iyi davranırım, küfür etmem.” Sanayide uzun saatler çalışan Yusuf, hastalandığında da çalışmaya devam ediyor: “Dün akşam boğazım ağrıyordu. Bir tane ilaç içtim, geçti.”

Günün sonunda dinlenmeye pek vakti kalmadığını söyleyen Yusuf, “Bazen iş çıkışında dedemlere gidiyorum. Yemek yiyoruz, çay içiyoruz. Sonra eve gidip banyo yapıyorum. Kafamı yastığa koyduktan on dakika sonra uyuyorum. Telefona bakmaya bile fırsatım olmuyor. “

Sabahları artık kendi başına kalkıyor: “Eskiden annem kaldırıyordu, uyanamıyordum, geç kalıyordum. Şimdi alıştım, saatimi kendim kuruyorum.” Kış aylarında sanayide çalışmanın zorluğunu da anlatıyor: “Kalın giyiniyoruz ama öyle çalışmak zor. Hareket etmek gerekiyor. İçeride soba var, arada gidip ısınıyoruz. Bazen dışarıda çalışırken ıslanıyoruz. Usta da ‘git kurulan’ diyor.”

Boş zaman alışkanlıkları neredeyse yok: “Tiyatroya bir kere gittim. Sinemaya hiç gitmedim. Amcam çağırdı ama yorgun olduğum için gitmedim.” Eskiden futbol oynadığını söylüyor: “İyi oynuyordum ama bıraktım. Vaktim yok. Büyüdüm de 15 yaşındayım artık.”

Yusuf anlatıyor: “Sanayide 12-13 yaşında çalışanlar da var. Buradaki çocuklarla aram iyi; hepimiz birbirimizin halinden anlıyoruz. Bazıları ustalarının, patronlarının kötü olduğunu anlatıyor; küfür ettiklerini, azarladıklarını söylüyorlar. Çocuklar olarak kendi aramızda da iyiyiz; birbirimize iyi davranıyor, her gün selamlaşıyoruz.”

‘Kendimi çocuk olarak görmüyorum’
-----------------------------------------
23 Nisan’ın onun için ne ifade ettiğini ise şöyle anlatıyor: “Eskiden bayram denince mutlu olurdum. Şimdi normal bir gün gibi. Çalışıyorum. Diğer günlerden hiçbir farkı yok.” Kendini çocuk olarak görmediğini de ekliyor: “Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum. Çalışırken kimse çocuksun demiyor. 23 Nisan’da da demeyecek büyüdüm abla ben bir kere sanayiye girersen yaşıtlarından en az yaş büyüksün.”

‘Çocuksun ya, köle muamelesi yapıyorlar’

--------------------------------------------------------
Yusuf’un patronu çağırınca sohbet yarım kalıyor. Ardından Eren ve Uğur geliyor. İkisi de birbirini tanıyor. Bu çocuklar da 15 yaşında ve 13 yaşında başlamışlar sanayide çalışmaya.

Eren, lise 1’e kayıt yaptırdığını ama okula gitmediğini anlatıyor. “Doğduğumdan beri arabaları çok seviyorum. Ben de baktım sanayi bana göre. Okumaktansa araba tamircisi olmak daha çok hoşuma gidiyor” diyor. Şu an çırak. Daha önce çalıştığı yerleri anlatırken daha rahat konuşuyor: “Küfür normal olmuş. Ama eskiden çalıştığım yer çok çalıştırıyordu. Umurlarında değildi. Sen çocuksun, yapar mısın yapamaz mısın bakmıyorlar. Çocuk muamelesi değil, köle muamelesi yapıyorlardı.” Bugün çalıştıkları yer için daha temkinli konuşuyor çocuklar. Ama geçmişte yaşadıkları ağır çalışma koşulları, anlattıkları her cümlede kendini belli ediyor.

Eren’in haftalığı yaklaşık 3 bin 500 lira. Sigortası yok. “Evimiz kira. Babam inşaatta çalışıyor ama düzenli değil. Abim fabrikaya girdi. Üç kardeşiz, bir kardeşim okuyor” diye anlatıyor. Hastalandığında ise babasının sigortasından yararlanıyor.

‘Büyük hayallerim yok’

-------------------------
Kendi hayatını tarif ederken beklentisini düşük tutuyor Eren, “Güzel bir yaşantım olsa yeter. Kendime ait bir araba olsun isterim. BMW, Mercedes gibi şeylerde gözüm yok. Dükkan açmayı isterim ama hayal gibi geliyor. Çalışıp para kazanmak daha mantıklı. Ben garanticiyim.”

Tiyatroya hiç gitmemiş. Sinemaya sadece ilkokulda, okul götürdüğünde gitmiş. Mahallesinde etkinlik olmadığını söylüyor. İzin gününde bir arkadaşıyla dışarı çıkıyorlar ama kafe fiyatları nedeniyle oturmak bile lüks: “Bir çay içerken bile düşünüyorum. Tatlı 300 lira olmuş. Onun yerine gezmeyi tercih ediyoruz.” Günde yaklaşık 12 saat çalışıyorlar. Eve gidince yemek, kısa bir dinlenme ve uyku. Sanayiye girdikten sonra çocukluğa dair alışkanlıklar da bitmiş: “Bir, bir buçuk senedir hiç top oynamadım.” Sabah erken kalkmak için her gün 21.30’da uyuduğunu söylüyor.

‘Çocuklar çok çalışmasın yeter’
----------------------------------
23 Nisan yaklaşırken sorulan soruya verdiği yanıt çarpıcı: “Benim için bir şey fark etmiyor. Çocukların bayramı ama ben çocuk değilim artık. Kendimi 35 yaşında hissediyorum. Bedenen çocuğum ama ruhum çok yaşlı.”

Ama 23 Nisan için dileği net: “Cumartesi tatil olsa çocuklar için, çok mutlu oluruz. Çalışma saatleri 12’den 8 saate düşsün. Yasak gelsin. Çocuklar çok çalışmasın yeter.”

‘Yatağa girince hemen sızıyorum’

--------------------------------------
Uğur 15 yaşında; üç ay sonra 16’sına girecek ve üç yıldır sanayide çocuk işçi olarak çalışıyor. “İşimiz çok ağır abla” diyor ve ardından ekliyor: “Yatağa girdiğimizde hemen uykuya dalıyorum. Sabah uyandığında da yorgun uyanıyorsun. Zamanla alışıyorsun bu düzene ama yine de zor. Bedenen yoruluyorsun. Eve gidince direkt sızıyorsun.” Onun için gün, işten sonra başlayan bir hayat değil. İşten sonrası sadece ertesi güne hazırlanmak: “İlk önce yemek yiyorum. Biraz televizyona bakıyorum, bazen bilgisayara bakıyorum. Sonra yatıyorum. Zaten hemen uyuyorsun. 9-10 gibi. Sabah yine işbaşı.” Bu tekrarın içinde ne dinlenmek var ne de çocukluğa ait bir boşluk.

‘Gezdim diye saydıklarım yerlerin hepsi işti’

------------------------------------------------
İstanbul’da nereye gittiğini sorduğumda saymaya başlıyor: “Avcılar’a gittim, Kadıköy’e gittim, Sarıyer’e gittim, Bakırköy’e gittim...” “İstanbul’u gezmişsin” dediğimde gülümsüyor. O gülümsemenin içinde bir düzeltme var: “Yok abla. Oralarda da çalışıyordum.”

Uğur anlatıyor: “Annem de babam da okumamı çok istiyordu ama ben okumak istemedim. Okuyan abileri, ablaları gördüm, kendime bir gelecek göremedim. Dedim ki bunca sene okuyacağım, iş bulamayacağım. En azından sanayiye girer iş öğrenirim.” Arkadaşlık, sosyalleşme, birlikte vakit geçirme… Bunlar Uğur’un hayatında oldukça sınırlı: “İnternet kafede buluşuyoruz.” Sevgilisi olup olmadığını sorduğumda verdiği cevap, çocukluğun nasıl yer değiştirdiğini gösteriyor: “Yok abla. Vakit ayıramam ki.”

Uğur’un hayalleri gösterişli değil. Aksine, oldukça sade: “Birkaç sene çalışıp paramı biriktirsem, usta olsam, dükkan açarım. Evim olsun, arabam olsun.” Sanayiye gelen lüks araçları her gün görüyor ama kendini o dünyanın içinde kurmuyor: “TOFAŞ olsun benim olsun yeter. Ayağımı yerden kessin.”

Aylık yaklaşık 16 bin lira kazandığını söylüyor. Denetimler nadiren geliyor. Geldiğinde ise herkes rolünü biliyor: “Çalışmıyoruz gibi yapıyoruz. Saklanıyoruz. Çoğu kişi saklanıyor.” Aynı yaş grubundaki çocuklarla dayanışma olup olmadığını sorduğumda kısa bir cevap veriyor: “Herkes kendine.”

Küfür, azar, sert dil ise gündeliğin bir parçası: “Çok küfür ediyorlar. Alışıyorsun.”

Türkiye’de çocuklar neler yaşıyor?

-------------------------------------
*İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, son 13 yılda en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. 2025 yılı ise çocuk işçi ölümlerinde artışın en yüksek olduğu dönemlerden biri oldu. Aynı yıl içinde 94 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
* Şimdiye kadar MESEM kapsamında çalışan en az 18 çocuk çalışırken hayatını kaybetti.
* Eğitim Reformu Girişiminin (ERG) 2025 eğitim izleme raporuna göre, Türkiye’de en az 1 milyon 471 bin 694 çocuk örgün eğitim dışında kaldı. Lise çağındaki çocukların yüzde 8.6’sı okula devam etmiyor.
* Kız çocuklarında okul terkinin arttığı il sayısı 7’den 11’e yükseldi. Ayrıca 273 bin 557 çocuk açık öğretime kayıtlı bulunuyor. Açık liseye geçen öğrenci sayısı son bir yılda yüzde 30 arttı.
* OECD verilerine göre Türkiye’de her 5 çocuktan 1’i yeterli beslenemiyor, her 4 çocuktan 1’i okula aç gidiyor. 8 milyondan fazla çocuk yoksulluk riski altında yaşarken, yaklaşık 2 milyon çocuk derin yoksulluk içinde bulunuyor. 15 yaş altındaki her 3 çocuktan 1’i düzenli olarak et, tavuk veya balık tüketemiyor.
* Adalet Bakanlığı verilerine göre; 1 Aralık 2025 itibarıyla cezaevlerinde toplam 4 bin 666 çocuk bulunuyor. Bu çocukların 1259’u hükümlü, 3 bin 407’si ise tutuklu.
* CHP’li Suat Özçağdaş, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bakanlığı boyunca, okullarda tespit edebilen 37 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. 2026 yılının ilk 4 ayı içerisinde okullarda en az 16 şiddet ve silahlı saldırı olayı yaşandı.

/././

23 Nisan'da eğitimde son 23 yılın yıkımının fotoğrafı -Feray Aytekin Aydoğan/Birgün- 

Bir gelecek yaratma umudu olan okullar nasıl şiddetin, eşitsizliğin yerleri haline geldi?

17 Nisan Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümüydü. Köy Enstitüleri o çocukların eşit, laik, parasız, kamusal, nitelikli eğitime ulaşabildikleri okullardı. Bir gelecek umuduydu. O gün Köy Enstitüleri’ni hedef alanların mirasını devralanlar son 23 yılda laik, kamusal eğitime dair çocukların, gençlerin ellerinde kalan son kırıntıları da aldılar.

Son 23 yılın yıkım fotoğrafı;

• Eğitimin paralılaştırılması, eşitsizliğin, yoksulluğun artışı ile örgün eğitim dışına çıkan çocuk sayısı yaklaşık 1,5 milyona ulaştı. Kuzeydoğu, Orta ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ise alarm veriyor. Örneğin Şanlıurfa, Muş Ve Ağrı’da 14-17 yaş arası üç çocuktan biri eğitimin dışında.

• Eğitimin her kademesinde devamsızlık oranı ciddi bir boyuta ulaştı. İlkokulda on çocuktan biri (%13,2) ortaokulda beş çocuktan biri (%23,7) sürekli devamsız. Genel ortaöğretimde bu oran %28,1 imam hatip liselerinde %32,1 meslek liselerinde %40,6.

• Kamu okullarına ayrılmayan kaynaklar özel okul patronlarına aktarıldı. Akp dönemi özel okul artışının zirvede olduğu dönem oldu. Beş okuldan biri artık özel okul. Eğitim hak olmaktan çıkarıldı.

• Okullar eğitim adıyla çocuk yaşta işçiliğin perdelendiği istismarın, şiddetin yerleri haline getirildi. Mesleki eğitim merkezlerinin (MESEM) sayısı her geçen yıl yaygınlaştırıldı. Dört yeni okul modeli adıyla meslek liseleri de MESEM’leştirildi. Kayıt dışı istihdamla birlikte “çocuk işçi” sayısı 3,5 milyonu aştı. 2013’ten bugüne en az 853 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti. Geçtiğimiz hafta üç çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

• Karma eğitim hakkı yönetmeliklerle, fiili uygulamalarla sınırlandırıldı, kaldırıldı. Lisede nişanlanan, evlenen öğrencilerin örgün eğitimle ilişiği kesilmesi düzenlenerek çocuk yaşta evliliklerin yaygınlaştırılmasına yol açacak adımlar atıldı. Çocuk yaşta evliliklerin, çok eşliliğin önünü açan resmi nikah olmaksızın dini nikah kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini öngören TCK maddesinin kaldırılmasına karar verildi. Çocukların “cinsel ilişkiye rıza yaşı” denilerek çocuklara yönelik istismar, tecavüz 15 yaştan 12’ye düşürüldü. “Çocuk istismarı, tacizi, tecavüzü” suç olmaktan yasalar eliyle çıkarıldı. Çocuk yaşta evliliğin 12 yaşa düşürülmesinin önü açıldı.

Çocuk yaşta evlilik verileri açıklanmıyor. Resmi evlilikler dışında çocuk yaşta evliliklerin geldiği durumu izleyebileceğimiz bir mekanizma yok.

Net okullulaşma oranlarının %80 ve altında olduğu iller, kız çocukların diğer illere göre eğitim dışına çıkma risklerinin daha yüksek olduğu yerler. Bu illerin sayısı son üç yılda 7’den 11’e çıktı. 2024-25’te Muş’taki oran %66,3, %Şanlıurfa’daki %63,9’dur.

• Son 23 yılda yirmi bine yakın köy okulu kapatıldı. Taşımalı eğitime de “tasarruf” adıyla sınırlama getirildi. Son bir yılda her kademede en az üç yüz bin çocuk okulu bıraktı.

• Müfredatta 2005, 2013, 2017-2018 (tüm kademelerde) ve son olarak 2024-2025 eğitim yılında "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" adıyla değişiklikler yapıldı. Her değişiklikte müfredatın bilimsel içeriğinde büyük tahribat yaratıldı.

• Okullaşma politikası yeni rejimin inşası ve patronların ihtiyacı üzerinden yapılandırıldı. Özel okul, imam hatip, meslek lisesi ve MESEM artışının hedeflenmesi üzerine kuruldu. Sınav merkezli eğitim sisteminde yapılan her değişiklikte ise ezbere, elemeye, rekabete dayalı bir sistem inşa edildi. Yüz binlerce çocuğun, gencin “başarısız” sayıldığı, eğitim için ücret ödeyemeyenlerin imam hatiplere, MESEM’lere, meslek liselerine mecbur bırakıldığı bir sistem inşa edildi.

• KPSS, ÖSS, ALES, Askeri Liseler ve YDS dahil olmak üzere ÖSYM'nin yaptığı neredeyse tüm sınav sorularının 2000-2013 arası çalındığı resmi raporlarda yer aldı. Çocuklar, gençler kopya skandalları, sahte diplomalar, çalınan sorular, torpiller hakikatini yaşamak zorunda bırakıldı.

• Öğretmenleri yarattıkları yıkımın sorumlusu ilan ettiler. Öğretmenlerin hakları, pedagojik özne olma kimliği ellerinden alındı. Şiddetin hedefi oldular. Öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştırdıkları her adımda öğretmenlerin şiddeti önleyici rolleri zayıflatıldı. 13 Nisan’da “derslerin” başlatıldığı Akademi ile Eğitim Fakülteleri’ne kilit, öğretmenlik mesleğine son darbe vuruldu.

• Protokol, iş birliği, hamilik gibi isimlerle tarikat yapıları tüm okulları kuşattı. Laik, kamusal eğitim karşıtı dilleri, yaptıkları faaliyetler eğitim ortamının kendisini şiddet, baskı, eşitsizlik üreten ortamlar haline getirdi.

• Karma eğitim yönetmeliklerle, fiili uygulamalarla adım adım kaldırıldı.

• Çocukların laik, bilimsel, kamusal eğitim hakkında ülkemiz tarihinin en büyük tahribatı yaşatıldı.

Bugün 23 Nisan. Eğitim ortamlarının kendisinin eşitsizlik, şiddet ürettiği hakikati yaşıyor bugün çocuklar. Son 23 yılda eğitimde yaratılan yıkımın en ağır günlerini yaşıyorlar.

23 Nisan hüzün doluyor insan!-Nazım Alpman/Birgün- 

Sabah haberleri (22 Nisan 2026) arasında,  Ankara’nın Temelli ilçe sınırları içinde eğitim uçuşu yapan bir helikopteri düştüğü yer aldı. Kara Havacılığı Komutanlığı’na ait helikopterin düşme nedeni bilinmiyor. Ölen ve yaralanan olmadığı açıklandı.

Böylesi bir durum haliyle halk tarafından “merak” ediliyor. Bu merakı kim giderecek? Öncelikle gazeteciler. Çeşitli kaynaklara ulaşacaklar. Bazıları kimliklerini açıklayacaklar, bazılarıysa isminin saklı tutulması şartıyla önemli bilgeler verecekler. Gazeteci de bu bilgileri mesleki süzgecinden geçirerek haberleştirecek.

∗∗∗

Kaza haberinin peşinden bir de “ciddi uyarı” geldi. İletişim Başkanı Burhanettin Duran, iç ferahlatıcı bilgiler verdikten sonra açıklamasını şöyle bağladı:

-Konuya ilişkin kamuoyunda yer alabilecek teyitsiz ve dezenformasyon içeren bilgilere itibar edilmemesi önem arz etmektedir!

Aynı metin ile altı yıl önce bir “devlet uyarısını” Tunceli Valisi Tuncel Sonel de yapmıştı!

O uyarıya karşın Tunceli’de devlet içinden de iyi haber alan bir gazeteci haberi patlatsaydı:

-Gülistan Doku kaybolmadı öldürüldü. Valinin oğlu da bu işin içinde olduğu konusunda önemli kuşkular bulunuyor. Doku’nun telefonundan sim kartı çıkartılıp verilerin silindiği, isminin açıklamasını istemeyen üst düzey bir yetkiliğini söyledi.

Vali Sonel bu gazetecinin anasından emdiği sütü burnundan getirmez miydi? O zamanlar Tuncel Sonel, Tunceli’de devletin ta kendisiydi.

∗∗∗

Haberler öncelikle onun tarafından “teyitli” olması gerekiyordu!

Ama ne oldu?

Eski vali, oğlu Mustafa Türkay Sonel, yakın çevresinde yer alan kamu görevlileri tutuklandılar!

Demek ki devlet görevlilerinin “teyit etmesi” gerekmiyormuş!  Böyle bir zorunluluk sadece katilleri, hırsızları, görevi kötüye kullananları koruyup kolluyormuş!

Suç işleyen devlet görevlilerinin yargı önüne çıkartılması için altı yıl beklemek neden gerekiyor ki? Karışmayın gazeteciler haberlerini yapsınlar.

Devlet de (mümkünse) “temiz” kalsın!

Gerçek olmayan bilgileri aleni olarak yaymak diye saçma sapan bir yasa maddesiyle gazetecileri içeri atabilirsiniz ama gerçekler sonsuza kadar saklandığı yerde kalmaz.

Unutulmaması gereken başka bir şey de şudur:

-İki kişinin bildiği hiçbir şey sır değildir!

Hele daha fazla kişi biliyorsa; onların işleri eski Tunceli valisinden daha da zordur.

BirGün muhabiri İsmail ArıAlican Uludağ, TELE-1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ tamamen sonraki yılların “kesin gerçekleri” yüzünden hapisteler. Zafer Arapkirli’ye ise önceki yılların tarihe geçen gerçekleri (Alevi katliamları) yüzünden 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Muktedir olanlar yasaları delik deşik ederek ülkenin altını üstüne getirebilirler.

Ataların kalan zeytinleri savunduğu için tutuklanan Akbelen muhafızı Esra Işık’ın tutuklanma nedeni vatanını savunmak…

Seçim sandıklarında rakiplerini gömen belediye başkanları da öyle… En son Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ve 18 arkadaşı sadece “seçim kazanmak” suçu (!) yüzünden tutuklandılar.

∗∗∗

İstanbul’da geleceğin Cumhurbaşkanı olarak halk nezdinde yükselen Ekrem İmamoğlu bütün mesaini Silivri’de ülkenin üzerine adeta çöken sistemi paramparça etmeye harcıyor.

Benzeri bir vaziyeti Yasemin Sungur çocuklar ve gençler için yazdığı “Atatürk’ten Sana” adlı kitabının girişinde “bütün bu şeraitten daha elim ve vahim olarak memleket dahlinde iktidara sahip olanlar” diye alıntıladığı metni şöyle bitiriyor:

“Gaflet delalet hatta hıyanet içinde olabilirler!”

Bunlar çok iyi bilinen bir vasiyet ve görev tevdii… Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabından…

Peki, ülke işgale mi uğradı?

Hayır!

Ama sonuçları itibarıyla yaşanan mağduriyetler sanki o günleri aratmıyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açıldı. Atatürk bu özel günü bir bayram olarak ülke çocuklarına armağan etti. Yıllarca neşe ile anıldı bu bayram. Ülkeyi yönetenler her 23 Nisan’da koltuklarını çocuklara verdiler. Benzerlerine hiç benzemeyen bir devlet büyüğü geçmiş yıllarda koltuğuna oturan çocuğu, alt beyni ile motive etmişti:

-Şimdi başbakansın, istediğini asar istediğini kesersin!

Çocuk öyle bir şey yapamadı… Diğeri ise… Neyse geçelim, günün anlamına ilişkin bir çocuk şarkısının güncel versiyonu ile yazıyı noktalayalım:

-Bugün 23 Nisan hüzün doluyor insan!

/././

Bugün 23 Nisan, insan olan utanır çocuklardan + Çocukluğumuzu bile çaldılar + Çocuklar işçileşiyor, çocuk işçilik dönüşüyor -23 Nisan 2026-


Bugün 23 Nisan, insan olan utanır çocuklardan -Mine Söğüt /T24- 

Kötü çocuklar ya da kötü aile yoktur. Sadece kötülük vardır. O kötülük de iyilik maskesiyle kalbimizi ve aklımızı alandır.

Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Oysa ortada artık ne ulus var ne egemenlik ne de çocuk… İçi boşaltılmış bir bayram gününde biz ölü çocukları saymaya devam ediyoruz. Ve hangisini hangi mezara gömeceğimizi bir türlü bilemiyoruz.

O çok sevdiğimiz, gözümüzden bile sakındığımız, kılına zarar gelse dünyaları yakacağımızı düşündüğümüz çocuklarımıza gerçekten o kadar çok değer veriyor olsaydık, dünyayı gerçekten bir bayram yeri yapardık. Onları içine doğurduğunuz şu sistemi, ülkeyi ve aileyi böylesine kötü, böylesine vahşi inşa edemezdik.

Yeryüzünü rahatlıkla cehenneme çevirip öldükten sonra cennete gitmeyi hayal edebilecek kadar şuursuzuz. Onaylaya onaylaya sıradanlaştırdığımız kötülük çoktan deşifre edildiği halde çocuklarımız için alenen tehlike oluşturan o köklü kurumlara sıkı sıkıya sahip çıkmayı sürdürüyoruz.

Sözlerimizle eylemlerimizin tutarsızlığı arasında herhangi bir bağ kurma kaygısı taşımadığımız ve bu bağı kurmamanın sonuçlarıyla da zerre kadar ilgilenmediğimiz için gelecek nesillere kendi hatalarımızdan müteşekkil bir vahşi düzeni istikrarla aktardığımızı görmezden geliyoruz.

Çocuk, neredeyse 17’nci yüzyıla kadar toplum için sadece henüz yetişkin olmamış bir insandı. Çocukların erkenden evlenmesi, yeni doğanların sadece bir iş gücü olarak görülmesi, psikolojileri ya da eğitimlerine dair bir kaygı taşınmaması sıradan insanın kendi gerçekliğini kendisinden gizlemediği barbar zamanların kaçınılmaz yaklaşımlarıydı.

Bugün her ne kadar kitaplar bu durumun değiştiğini yazsa, tıp çocuklara bambaşka yaklaşsa ve yasalar onların haklarını gözeten bir tutum alsa da aslında onların psikolojisini hala önemsemiyor, herbirini sisteme şu veya bu şekilde işçi olarak yetiştirmekten ötesini gözetmiyor ve daha da korkuncu bu niyete tıbbı ve eğitimi hatta hukuku kurnazca alet ediyoruz.

Bugünün eğitilmesi gereken küçük insanının, yarının eğitilmiş kölesi olarak kendi çocuklarını doğurmaya programladığı bir döngünün kısırlığında; çocuğu kimin ne için eğittiğimizi ve o eğitimin neye hizmet ettiği üzerine düşünmek canımızı sıkıyor, konforumuzu kaçırıyor.

Hayattan bir anlam çıkarmaya kalkıştığında, onun sadece türlerin kendi nesillerini devam ettirmesi üzerine şekillenmiş olmasından öte somut bir bilgiye varamayan insanın kendi varlığının nedenselliğini deşifre edemediği için hırçınlığını hiç üzerinden atamadığı şu rezil dünyasına, yaşasın diye değil sadece tüketsin diye çocuk doğurduğumuzun farkında değiliz.

Otorite kırbacına bağımlı bir düzen kurmanın sadece yetişkinler için değil çocuklar için de ne anlama geldiğini sorgulamadan çocukların ölmeyeceği savaşlar, çocukların delirmeyeceği dünyalar hayal edip, çocukların öldüğü savaşlar çıkarıyor, çocukların delirdiği düzenler kuruyoruz. Ve bunun nedenini kaynağında değil sonucunda arayarak nafile yoruluyoruz.

Çocuk işçi sayısının artmasıyla çocukların korunması fikrinin aynı zamanda filizlendiği bir tarihin, onları aile içinde daha duygusal bir yere taşıması ve toplum tarafından korunması gereken bir varlık haline getirmesi aslında yetişkinlerde bambaşka bir sorumluluk bilincini de tetiklemeliyken kendimize şunu sormaktan kaçınıyoruz: 

Neden çocukları kötülüklerden korumak üzerine bir ahlak ve refleks geliştirmek yerine kötülüklerin elendiği bir dünya kurmayı hayal etmiyoruz?

Masumiyet kavramıyla tanımladığımız çocuğu, iktidarın biçimlendiği bir çekirdek düzende büyütürken itaat, ödül ve ceza kavramlarını onun iyiliği için kullanmayı rasyonelleştirmek en büyük hatamız.  Çünkü “Senin iyiliğin için” cümlesi aslında şiddetin en rafine biçimi. Haliyle ebeveynin bir çocuğa söylediği en büyük yalan. Tıpkı devletin vatandaşa söylediği yalan gibi.

Biz aslında çocukların iyiliğini falan istemiyoruz sadece onların düzene aykırı olmamasını ve bu aykırılık yüzünden başlarına iş açmamalarını istiyoruz. Bunu da düzenin onlar için tehlike ve tehditlerle dolu olduğunu bile bile… hatta düzen tehlikelerle ve tehditlerle dolu diye yapıyoruz.

Eğer çocukların gerçekten “iyiliğini” isteseydik işe onları eğitmenin ne anlama, bilinçlendirmenin ne anlama geldiğini düşünmekle başlardık. Çocuklardan gerçekleri saklayarak değil onları gerçeklerle yüzleştirerek korumaya alırdık.

Bilinçli değil sadece eğitimli olan insan önceden yazılmış bir rolün aktörüdür. Rol ister “vatana hayırlı bir çocuk” ister “gözü dönmüş bir cani” olsun…

Baba otoritesi ile siyasi otorite, terbiye ile disiplin, kontrol etme ile zor kullanma arasındaki bağları kurmadığımız sürece ne çocukları kötülüklerden koruyabiliriz ne de kötülüğü çocukların bünyesinden uzaklaştırabiliriz.

Zaten; Kötü çocuklar ya da kötü aile yoktur. Sadece kötülük vardır. O kötülük de iyilik maskesiyle kalbimizi ve aklımızı alandır.

/././

Çocukluğumuzu bile çaldılar -Barış Terkoğlu /Cumhuriyet  

Çocukluk, insanın büyümek zorunda bırakılmadığı çağda yaşanır. Bugün 23 Nisan. Çocuk Bayramı. Cumhuriyeti kuran vizyon, ulusal egemenliğin sembolü olan günü çocuklara armağan ederek, milletin geleceğine bir yol çizdiğini göstermişti.

Peki bugün?

Bu köşeyi takip edenler biliyor. Baba tarafından Urfalıyım. TÜİK’in 23 Nisan’a doğru yayımladığı çocuk istatistiğine bakarken memleketim gözüme çarptı. Belki görmüşsünüzdür. TÜİK istatistiklerini gazeteler uyarı olarak verdi. Zira Türkiye’de çocuk nüfus oranı günden güne azalıyordu. 2025 verilerine göre Türkiye’de çocuk nüfus yüzde 24.8’e düşmüştü. Bu gidişle 2040’ta yüzde 17.9’u görecektik. İstisna ise Urfa’ydı. Zira Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre, en yüksek çocuk nüfus oranına sahip il, yüzde 43.3 ile Urfa olmuştu.

ÇOCUK ANNE PATLAMASI

İşte TÜİK rakamlarındaki Urfa mucizesini okurken ben Urfa’nın çocuklarıyla ilgili bir rapora bakıyordum. AB’nin finanse ettiği “Devletin Aile Planlaması Politikalarını İzleme Projesi” kapsamında hazırlanmıştı. Çok taze, Nisan 2026 tarihliydi. “Şanlıurfa ve Gaziantep Saha Çalışması Raporu” adını taşıyordu. Kadın ve çocuk hakları üzerine çalışan gazeteci ve araştırmacı Meltem Suat, TÜİK gibi istatistiklere bakarak değil, üç senedir sahada dolaşarak bölgenin çocuklarının halini aksettirmişti. En önemlisi aile sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık personeli ile mülakatlar yapmıştı.

Sonuç mu?

Devlet, çocukları koruma konusunda hem idari hem yargısal olarak geri çekilmiş. Hamile kalan çocuklara değil, başka tarafa bakmış. Sonuçta çocuk yaşta doğumlar sıradanlaşmış.

Sayıları vereyim.

Eyyübiye’de yüzde 18- 21, Haliliye’de yüzde 14-16, Akçakale’de yüzde 12-15, Siverek’te yüzde 10-12 arasında çocuk yaşta doğum var. Meltem Suat, çocuk hamileliği gizleme yolunu da sıralamış. Buna göre kimlik takası (yetişkin bir akraba üzerine kayıt), kemik yaşı istismarı, kuma üzerine kayıt en bilinen yöntemler. Araştırmanın detaylarına göre çocuk doğumunun bir kısmı göç kaynaklı iken bir kısmı ise göçün de katkısıyla kırsala doğru çocuk doğumunun normalleşmesinden kaynaklanıyor.

DEVLET GÖRMEZDEN GELİYOR 

15-18 aralığında olan da var, 10-15 yaş aralığında hukuken cinsel istismar suçu kabul edilenler de. Meltem Suat, sağlık personelleriyle yaptığı görüşmelere dayanarak “Gezici sağlık ekiplerinin sahadan çekilerek ‘masabaşı’ sisteme geçmesi kırsaldaki istismar vakalarını tamamen korumasız bırakmıştır” tespitine yer vermiş. Şu satırlar çok çarpıcı: “Saha çalışmasında, 70 yıl boyunca hiçbir resmi kaydı yapılmamış, ‘hukuken var olmamış’ bireylerle karşılaşılmıştır. Bu durum, devletin kayıt sistemindeki devasa boşluğun kanıtıdır.”

Araştırma, çocuk istismarı davalarına yer vermiş. Buna göre kentte son iki yılda 1008 dosya açılmış. Dosyaların büyük çoğunluğu ise tavsıyor. Araştırmaya göre yüzde 54.8’i soruşturma aşamasında bekliyor. Yüzde 21.8’i yani beşte biri mahkemeye taşınmış. Yüzde 22.2’si hakkında ise rıza veya şikâyet yok denerek takipsizlik kararı verilmiş. Yani yargı yarattığı “cezasızlık ekosistemi” ile çocuk doğumunu olağanlaştırmış.

Sonuç olarak...

“Nüfus artışını sayısal başarı olarak gören” model, çocuk gebelikleri görmezden gelmeyi beraberinde getirmiş. Rapor, ortaya çıkan tabloyu rastlantısal bir hizmet aksaması değil, sistematik olarak idari ve yargısal geri çekilmenin sonucu olduğunu söylüyor: “Sağlık Bakanlığı’nın son 6 yıldır aile planlaması materyallerini kesmesi ve mobil sağlık ekiplerinin kırsal denetimlerini ‘masa başı’ faaliyetlere indirgemesi, bölgedeki çocuk gebeliklerini kamusal denetimin dışına itmiştir. Bu durum ensest ve çocuk istismarı vakalarının aile içinde gizlenmesine (kimlik kaydırma, evde doğum vb.) olanak sağlayan bir ‘koruma kalkanı’ işlevi görmektedir.”

ÇOCUK GÖZÜNDEKİ YAŞLILIK

Raporu okuyup bitirdikten sonra sahadaki araştırmacı Meltem Suat’ı aradım. Her şeyi şöyle özetledi: “Şanlıurfa ve Gaziantep’in tozlu köy yollarında, ‘gezici sağlık ekipleri’nin uğramayı bıraktığı o ‘gri bölgelerde’ dolaşırken şunu anladım: Burada devlet, 1983’te kendi çıkardığı Nüfus Planlaması Kanunu’nu bir hayalete dönüştürmüş. Aile sağlığı merkezlerindeki o boş dolaplar sadece ‘doğum kontrol aracı’ eksikliğini değil, devletin kadın ve çocuk sağlığından elini nasıl çektiğini anlatıyor.”

Rakamların ardına gizlenen vakalar onu duygusal olarak sarsmış: “Sahada karşılaştığım en sarsıcı şey, 14 yaşındaki bir kız çocuğunun kucağındaki bebeğe bakarken gözlerinde gördüğüm o ‘yaşlılık’tı.  Resmi kayıtlara göre o çocuk ya hiç yok ya da kâğıt üzerinde 30 yaşında bir kadının ‘ikinci kimliği’. Kırsalda kimlik hırsızlığı bir suçtan ziyade, bir ‘hayatta kalma ve suçu gizleme’ mekanizmasına dönüşmüş. Annesiyle aynı kimliği paylaşan, kendi kardeşini doğuran ama ‘babasının ilk eşi’ üzerine kaydedilen çocuklarla konuşurken Ankara’daki istatistiklerin ne kadar büyük bir yalan olduğunu iliklerime kadar hissettim. ‘Urfa olmasa nüfusumuz artmaz’ diyenlerin, o artan nüfusun kaçının 13-14 yaşındaki çocukların omuzlarına yıkılan bir enkaz olduğunu görmesi gerek.”

Çocuklara gelecek çizerek kurulan Cumhuriyet’in sonbaharının geldiği nokta böyle...

Bir yandan nüfus planlaması düşman ilan edildi. Yerine “en az 3 çocuk” sloganı, doğum teşvikleri vaatleri kondu. Sağlık sistemindeki aile planlaması birimleri, kürtaj imkânları yok edildi. İşin ilginci çocuk nüfus artacak sanılıyordu. Aksine... Yoksullaşmış, güvencesizleşmiş, geleceksizleşmiş toplum çocuk doğumundan kaçtı. Bu eğreti tablonun bedelini ise Urfa’nın kırsalı ödedi. Devletin elini eteğini çektiği kırsalda çocuk gebeler olağanlaşırken, dosyaların takipsizlikle kapatıldığı, sağlık sisteminin sırtını döndüğü çocuk gebeler; aile içinde “onur” diyerek sessizlik duvarlarına hapsedilen ensest vakaları patladı. Cumhuriyetin geleceği emanet ettiği çocukluğun hali bu.

Cumhuriyetin eşitlik düzeninin yerini imtiyazların aldığı rejimlerde çocuk gibi olabilmek bile bir ayrıcalıktır.

/././

Çocuklar işçileşiyor, çocuk işçilik dönüşüyor -Kansu Yıldırım / Evrensel 

Kapitalizm, bir sömürü sistemidir ve Kuzey Amerika’daki pamuk tarlalarından Latin Amerika’daki devasa kahve çiftliklerine, Afrika’daki kobalt madenlerinden Doğu Asya’daki tekstil fabrikalarına dek tarihin her döneminde çocuk emeğini sömürerek büyür. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı 1800’lerin İngiltere’si de böyleydi; 2020’lerin Türkiye’si de aynı sömürü düzeni üzerinde yükseliyor.

Uluslararası Çalışma Örgütüne göre dünyada her 10 çocuktan 1’i emek piyasasında yer alıyor, bu da yaklaşık 160 milyondan fazla çocuk işçi olduğu anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde 5 ila 17 yaş arası her 5 çocuktan 1’i sağlıklarına ve gelişimlerine zararlı olduğu kabul edilen bir işte çalışıyor. Alt-orta gelirli ülkelerdeki tüm çocukların yüzde 9’u, üst-orta gelirli ülkelerdeki tüm çocukların yüzde 7’si çalışarak hayatını kazanıyor.

Fabrikalarda veya atölyelerde üretim tekniği gelişse bile, milyarlarca dolarlık teknolojik yatırımlara rağmen kapitalistler, beden gücü gerektiren emek yoğun işlerde çocukları “ucuz emek” olarak kullanmaktan çekinmiyor. Patronlar daha fazla kâr için daha çok çocuğun çalışma hayatına girmesini istiyor. İki hedefleri var:

Üretim aşamasında “beşeri sömürü” malzemesini yani güvencesiz ve düşük ücretle çalıştıracakları işçi sayısını artırmak.

Çocuk işçileri uzun saatler çalıştırarak kanunda sınırlandırılarak belirlenmiş haftalık çalışma süresini uygulama yoluyla uzatmak.

Patronlar daha uzun çalıştırdığı ancak daha az ücret verdiği çocuklar sayesinde yüksek kâr oranlarına ulaşır. Bunun için çocuk işçiliğin olgunlaşacağı toplumsal ortam ister. Yoksullaşma ne kadar yoğun olursa daha çok çocuğun erken yaşlarda işçileşmesi de o kadar hızlı olur.

Kötü ekonomik koşullarda yetişen ve büyüyen, temel ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar, erken yaşlarda çalışma hayatına katılır. 15-17 yaş arasındaki yaklaşık 4 çocuktan 1’i kayıtlı ve kayıt dışı istihdamdadır. Çocukları emek yoğun sektörler cehennemine iten koşulları yine en iyi çocuk işçiler anlatır. Evrensel’de çıkan bir röportajda Ankara Sincan Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan Çocuk İşçi Melih, “Cebimde para olmadan okula gitmektense çalışıp para kazanmayı tercih ederim. Okula devam etseydim ailemin verdiği 50-60 TL ile günü geçirmeye çalışacaktım. Parasız okula gitmektense çalışıp para kazanmayı tercih ettim” diyerek bu bağı gözler önüne seriyor.

Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla nüfus artış hızı binde 5 iken, işçileşme hızı yüzde 2 civarında arttı. İşçileşme hızındaki bu artış aslında gerçeği da tam olarak göstermiyor. TÜİK’e göre 15-17 yaş arasında çalışan çocukların oranı sadece yüzde 25.5. Bu da 981 bin çocuğun bir iş yerinde ücretli olarak çalıştığı ya da iş aradığı anlamına geliyor. Ne var ki, yaz aylarında okullar kapandığında tarım, hayvancılık, metal, inşaat, tekstil, mobilya gibi birçok sektörde çalışan çocuk sayısı 3 milyonu buluyor.

İşçileşen çocukların sayısı değiştiği gibi, çalışma biçimleri de dönüşüyor. TÜİK’in son yayımladığı çocuk iş gücü istatistiklerine baktığımızda 2006 yılından 2020 yılına doğru ailesinin yanında çalışan çocukların oranı düşerken, başkasının yanında yevmiyeli çalışan çocuk sayısının arttığını görüyoruz.

* 5-14 yaş grubunda ücretsiz aile işçisi çocuklar yüzde 49’dan yüzde 74’e yükselirken, 15-17 yaş grubunda yüzde 51’den yüzde 26’ya geriliyor.

* 5-14 yaş grubunda ücretli çalışan çocuklar yüzde 20’den yüzde 24’e yükselirken, 15-17 yaş grubunda yüzde 80’lere ulaşıyor.

Bu iki yaş grubu arasındaki farklılık dikkat çekici çünkü 15-17 yaş grubunda işçileşmenin hızı ve yoğunlaştığı alanlar sömürünün nerede ve nasıl gerçekleştiğini de gösteriyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin raporları bize yol gösterebilir. 5-14 yaş arasındaki çocuk işçilerin çoğunluğu; tarlada, sokakta, şantiyelerde ve atölyelerde güvencesiz şekilde çalışıyor. 15-17 yaş grubunda çocuk işçiler ise kent merkezlerinde sanayi, inşaat ve hizmet sektörlerinde istihdam ediliyor.

Anadolu coğrafyasının her yerinin organize sanayi bölgeleri ve KOBİ’lerle üretim merkezine dönüşmesi sonucunda 15-17 yaş grubunda çocuk işçilik, İstanbul-Kocaeli, Şanlıurfa-Gaziantep, Konya-Karaman-Aksaray, Adana-Hatay-Antalya-Mersin yani Marmara, İç Anadolu, Güney Akdeniz ve Güney Anadolu havzalarında yoğunlaşıyor.

Bu havzalarda inşaat sektöründe; sıvacı, duvarcı, ortacı gibi çırak ve kalfa adıyla ama iş yükü bakımından yetişkinlerle aynı şekilde çalışan genellikle ailenin diğer üyeleriyle ya da akrabalarıyla gelen çocuklar var. Ordulu, Samsunlu, Çorumlu, Vanlı, Ağrılı ve göçmen çocuklardan oluşan on binlerce çocuk işçi anlamına geliyor.

Hizmet sektöründe; son dönemde özellikle motokurye olan, AVM’lerdeki her dükkanda, yemek satılan her yerde satışta veya mutfakta çalışan, ayrıca sokakta; ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık, araba camı silme, atık toplama gibi işlerde çalışan; her şehirde her ana caddede çalışan on binlerce çocuk işçi var.

Sanayi sektöründe; merdiven altı iş yerlerinde, atölyelerde, eskiden büyük kentlerde iken şimdi Anadolu kentlerinin tamamına yayılan organize sanayi bölgelerinde (OSB), metalde, deride, kimyada, ağaçta çalışan kayıtlı ya da kayıt dışı on binlerce çocuk işçi çalışıyor.

Çocuk emeği, Anadolu’da hüküm süren fabrika rejimi nedeniyle kent çeperlerinde ve kent merkezlerinde çok ağır ve tehlikeli işlere doğru kayıyor.

Çocuk emeğinin hem yasallaşması hem de bu denli riskli hale gelmesi, gerek öğrenci gerek işçi adı altında sermaye birikiminde kullanılması, devlet politikalarından kaynaklanıyor. Çocuk emeğinin organize sanayi bölgelerinde, fabrikalarda, imalathanelerde, hizmet sektöründe “Meslek öğretme” veya “Meslek edindirme” adı altında kitleselleştirildiği bir dönemdeyiz.

Çocuklar MESEM programları ve mesleki eğitim politikaları ile işçileşirken derin bir sömürüye maruz kalıyor.

Milli Eğitim Bakanlığının 2024-2025 verilerine göre MESEM’lere kayıtlı çocuk sayısı 500 bin civarında olup haftanın dört veya beş günü işbaşı yapan 9’uncu, 10’uncu ve 11’inci sınıf öğrencilerin ücretleri (28 bin 75.50 x 0.30=) 8 bin 422.65 TL, 12. sınıf öğrencilerin ücretleri (28 bin 75.65 x 0.50=) 14 bin 37.75 TL’dir. “Çırak” ve “kalfa” statüsünde işçileştirilmiş çocukların günlük ortalama fiili çalışma süresi 8 saat ve üzeri.

MESEM’lerdeki en büyük sorun çocukların mesleki eğitim adı altında ağır ve tehlikeli işlerde, izinsiz ve soluksuz bir şekilde, tamamen patronun denetiminde 10 saate yakın çalıştırılması.

Saatlik asgari net ücret tutarının 124.78 TL olduğu düşünülürse 10 saat çalıştırılan bir “ögrenci-işçi”nin günde 1247 TL, ayda minimum 20 gün işbaşı yapması durumunda 24 bin 950 TL kazanması gerekir. Ancak 9’uncu sınıfta çalışan bir “öğrenci-işçinin” aylık kaybı en az 16 bin 528 TL! Bu para doğrudan patronların her ay cebine giriyor.

Yüz binlerce çocuk “eğitim” adı altında bir gün okula dört gün iş yerine gidiyor ve iş yerlerinde çalışma 5-6 gün ve 10-12 saate kadar çıkıyor. Bakanın da izin verdiği üzere gece 23.00’e kadar “İşi öğrenme bizzat işçi olarak çalışarak’” gerçekleşiyor.

Çocuklara verilen asgari ücretin üçte biri ila yarısı olan ücret ise İşsizlik Fonundan karşılanıyor. Patronun cebinden en fazla (o da isterse) verdiği yemek ya da harçlığı çıkıyor. MESEM kapsamında fondan son 3 yılda 80 milyar lira civarında kaynak patronlara verildi. Yani MESEM patronlar için ücretsiz bir iş gücü kaynağıdır.

Bu uygulamanın son iki yıldır ortaokul düzeyine indirilmesi için adımlar atılmaya başlandı. 17 Ocak 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle 5. ve 6. sınıflarda eğitim yılı süresince, 7. sınıfta ise eylül ayının son iş gününe kadar ortaokullardaki çocukların meslek ortaokullarına nakli yapılabilecek. Yani mesleki eğitim adıyla işçileştirme yaşı 10-11’e düşürülüyor. Sonuç olarak maddi durumu kötü olan ailelerden çocuklar MESEM’e gidiyor.

MESEM’lerden mezun olan herkes iş bulamıyor. Sermayeye milyar dolarlık kaynak yaratan mesleki eğitim sisteminin iş gücü piyasasıyla olan uyumsuzluğu gösteren veri setlerinden bir tanesi ne eğitimdeki ne istihdamdaki (NEET) genç nüfus oranı. 15-24 yaş NEET genç nüfus içinde mesleki veya teknik lise mezunlarının oranı 2024 son çeyreğinden itibaren artarak; 2024 son çeyrek ile 2025 üçüncü çeyrek arasında yüzde 24.8’den yüzde 28’e yükselmiştir. Mesleki eğitim sistemi mesleki beceri kazandırmaktan öte çocukları işçileştirirken, bir taraftan işsizlik üretiyor.

Türkiye’deki sömürü düzeni çocukların emeğini de geleceğini de gasbediyor. Sadece çocukların değil, ülkenin de geleceğini çalıyorlar.

/././



Öne Çıkan Yayın

Tom Barrack’ın merhametli monarşisi + Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi? + AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu? -EVRENSEL-

  Tom Barrack’ın merhametli monarşisi -Nuray Sancar- Geçenlerde Antalya’da Demokrasi Forumu’nda konuşan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Öze...