soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Mart 2026 -


Hesap halkımıza kesilecek: ABD'nin AKP'ye verdiği Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?-Ali Ufuk Arikan- 

AKP'ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak? Asıl soru bu. Ülkemiz uzun süredir ABD’nin çıkarı neyse o çıkarın peşinden sürükleniyor. Masadaki seçeneklerden birinin, halkımızın hayatını riske atacak İran operasyonu dosyası olup olmadığı da yakında görülecek.

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milyarlarca dolarlık satın alım anlaşmaları yapıp Amerikancılığın gazına bastığı son Beyaz Saray ziyaretinin ardından gündeme gelen en ilginç haberlerden biriydi Halkbank.

Milyarlarca dolarlık Boeing alımı, F-16 anlaşması, Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementlerine erişim, ABD menşeli bazı ürünlere uygulanan ek mali yükümlülüklerin kaldırılması, büyük ölçekli LNG alımı görünen ve bildiğimiz ilk faturalardı ama Halkbank parantezi neydi?

Ekim 2025’te, yabancı haber ajansları tarafından gündeme getirilen iddiaya göre, Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde Halkbank davasının kapatılması için 100 milyon dolar ceza ödeme teklifi yaptı.

İddia buydu.

Washington merkezli “düşünce kuruluşu” olan Ortadoğu Enstitüsü’nün Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol, “Erdoğan-Trump görüşmesinin detaylarını Trump yönetimi içindeki güvendiğim kaynaklarıma sordum. Görüşmeden çıkan en somut sonuç Halkbank meselesi. Türkiye 100 milyon dolara yakın ceza ödeyecek ama kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyecek" diyordu.

En iyi ihtimalle Halkbank’ın ABD’ye 2 milyar dolarlık bir ceza ödemesinin beklendiği dava nasıl olmuştu da 100 milyon dolara kapatılacaktı?

Tüm bu iddiaların ardından Erdoğan cephesinden gelen tek açıklama, anlaşma iddialarını doğrulayan şekilde “Sayın Trump gerek Amerika'daki temaslarımızda gerek son telefon görüşmemizde 'Halk Bankası'nın problemi bizim için bitmiştir' dedi. Tabii bu önemli bir siyasi irade beyanıdır, bizim için de kıymetlidir. Diğer yandan, tamamlanması gereken bazı süreçlerin olduğunu da biliyoruz. Temennimiz, bu süreçlerin bir an önce olumlu şekilde neticelenmesidir" olmuştu.

Peki, neydi bu Halkbank davası?

Hep birlikte hatırlayalım…

Rıza Sarraf, çikolata ve ayakkabı kutuları ve İran

Rıza Sarraf ismini Türkiye’de bilmeyen yok.

Birçok bakanı, AKP’deki birçok üst düzey ismi ve bürokrasiyi rüşvete boğan bu Tebrizli “genç” isim, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını Türkiye üzerinden delmekle suçlanıyordu.

Cemaat’in AKP’ye yönelik ABD menşeli 17-25 Aralık operasyonunun da merkezinde hatırlanacağı üzere bu konu vardı.

Bakanların, bakan çocuklarının ve Halkbank yöneticilerinin evlerinden çıkan deste destek paralar, çikolata ve ayakkabı kutusundaki rüşvetler, para sayma makineleri ve dahası… AKP’de birçok bakanın kellesini alan bu hamlenin ardından yaşananlar ayrı bir haberin konusu, biz ise bu haberin merkezine aldığı gündemle devam edelim.

Rıza Sarraf, 17 Aralık 2013’te üç bakan oğluyla birlikte rüşvet ve kaçakçılık iddiasıyla gözaltına alınmış, 21 Aralık'ta Muammer Güler'in oğlu Barış Güler ve Zafer Çağlayan'ın oğlu Kaan Çağlayan ile birlikte tutuklanmıştı.

AKP, eski ortağı Cemaat’i alt edince de 28 Şubat 2014'te alınan bir kararla Sarraf ve aynı operasyonda tutuklanan bakan çocukları tahliye edildi. 

Her şey çözülmüş gibiydi.

Ancak bu tahliyeden iki yıl sonra çok ilginç bir gelişme yaşandı.

Sarraf adeta bile bile lades deyip gittiği ABD’de, Miami’de gözaltına alındı.

Sonra da 75 yıl hapis cezası talebiyle tutuklanarak yargılanmaya başlandı.

Sarraf’ın ABD ile anlaşarak Türkiye’den gittiği iddia ediliyordu.

ABD’deki duruşmalarda AKP’li birçok isme rüşvet verdiğini anlatan Sarraf, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'a Halkbank ile bağlantının kurulması için 45-50 milyon avro, 7 milyon dolar ve yaklaşık 2,5 milyon Türk Lirası rüşvet verdiğini söylüyordu: Zafer Çağlayan şirketimin hesaplarını arada bizzat kontrol ederdi. Ondan habersiz hiçbir şey yapmazdım. Nihayetinde Zafer Çağlayan'dan hiçbir şey saklamadık, onun bilgisi olmadan hiçbir şey yapmayız. Çağlayan, Aslan ile yapılan işlemleri görmezden geleceğini söyledi.

Sarraf, Ziraat Bankası ve Vakıfbank'ın da ambargoyu delmek için İran'la çalışmasına dönemin Başbakanı Erdoğan'ın onay verdiğini iddia ediyor, Erdoğan'ın onayını Çağlayan'dan öğrendiğini belirtiyordu.

hbHalkbank'ın en büyük hissedarı, yüzde 91,5'lik pay ile Türkiye Varlık Fonu. Kamu sermayeli bir mevduat bankası olan Halkbank'ın geri kalan yüzde 8,51'lik kısmı ise halka açık olarak borsada işlem görüyor.

Şimdi burada daha önce de soL'da altını çizdiğimiz bir parantez açalım.

Dönemin Hürriyet gazetesi Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel’in apar topar yayından kaldırılan Rahip Brunson krizi yazısına dönelim: Amerikan tarafının talebi son derece netti; ‘siyasi bir rehine’ olarak gördükleri Pastör Brunson aleyhindeki ‘uydurma’ iddialar düşürülerek 18 Temmuz’daki duruşmanın ardından ülkesine gönderilmeliydi. Türk tarafının ABD’den genel beklentiler listesi aslında çok uzun olsa da bu tür bir pazarlıkta somut bir karşı talebin masaya konulması gerekiyordu. Ankara tercihini – yine kimseye sürpriz olmayan bir hamleyle – kısa vadede Türkiye’ye ekonomik anlamda büyük zarar verme potansiyeli taşıyan Halkbank dosyasından yana kullandı. Halkbank dosyasını bu tür bir pazarlığa elverişli hale getiren en önemli unsur kuşkusuz eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın aylarca bir Amerikan mahkemesinde yargılanarak hüküm giymiş olmasıydı. Ankara kendisinden yargıya müdahale bekleyen ABD yönetimine ‘benden talep ettiğini sen de yap’ diyordu. Hakan Atilla’nın kalan cezasını çekmek için Türkiye’ye gönderilmesi paketin Ankara’yı kamuoyundaki görüntü açısından kurtaracak bir unsuru olacaktı.

Brunson gündeminin AKP iktidarına darbesi büyük olmuştu hatırlanacağı üzere.

Bu darbenin ağırlığı ve pazarlığın şekli, ister istemez Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sonrası yaptığı açıklamaları ve AKP’nin pazarlık şeklini akıllara getiriyor.

Biz devam edelim…

Önce Brunson tahliye edildi, sonra tıpkı Sarraf gibi ABD’de tutuklanan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla.

Türkiye’ye döndüğünde rüşvet ve kara para aklama iddialarının merkezindeki bu isim kahraman gibi, bizzat Berat Albayrak tarafından karşılandı.

Döndüğünde bir kitap yazdı Atilla, “Amerika Atilla’ya karşı” adıyla.

Bir gazeteciyle söyleşisinde ise asıl hedefteki ismin Erdoğan olduğunu, savcılığın Erdoğan’ı hedef aldığını iddia edecekti.

Neden önemli?

Doğrudan Erdoğan’ın ve birçok kritik AKP kadrosunun hedefte olduğu bir süreçten söz ediliyor, haliyle oldukça önemli bir dosya Halkbank dosyası.

Ötesinde, Halkbank’a çok ağır bir mali yaptırım ve ceza gelmesi bekleniyordu. Belli ki bu ceza da ödenmeden, sadece 100 milyon dolarla kapatılıp geçilecek.

Tam da bu tabloda asıl soru, ABD’nin bu adımdan çıkarı ne?

Türkiye’ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?

AKP iktidarının uzun süredir tam boy Amerikancılığı sonuçlardan biri olmalı. Hemen her gündemde ABD çıkarı neyse, ülkemiz de o çıkarın peşinden sürükleniyor.

Masada duran seçeneklerden birinin halkımızın hayatını büyük riske atacak şekilde İran operasyonu dosyası olup olmadığı da kısa süre içinde görülecek.

/././ 

Yenilmezlik masalı tutmuyor: İşte ABD'nin İran'da örtbas etmeye çalıştığı gerçekler -Ogün Eratalay- 

İkinci haftasına giren ilan edilmemiş İran Savaşında emperyalizm özellikle teknik başarısızlıkları konusunda büyük bir örtbas çabası içinde. Bu yazıda bunları okurlarla paylaşacağız.

ABD ve İsrail’in İran’a yasadışı ve kanun tanımaz bir şekilde saldırısında neredeyse ikinci hafta tamamlanıyor. Saldırılar gözü dönmüş şekilde devam ederken, trajik bir boyutta sivil kayıpları yaşanıyor, okullar hedefleniyor ilkokul çağındaki çocuklar öldürülüyor. 

Bunun yanı sıra çok çeşitli medya organında bağlamından kopuk şekilde ordu birlikleri mevcudiyeti, silah envanterleri, füze menzilleri birbirleriyle karşılaştırılıyor. Başkomutan edasıyla, masa başından savaşın gidişatına dair ahkam kesiliyor. 

Bu yazıda ise teknik anlamda savaş boyunca Amerikan tarafında örtbas edilmeye çalışan gelişmeleri, ortaya atılan yanlış bilgileri kamuya açık kaynaklardan ulaşabildiğimiz oranda sizlerle paylaşacağız.

Dost ateşi vakası

4 Mart günü Kuveyt semalarındaki 3 adet F-15E Strike Eagle bombardıman uçağının peş peşe vurulduğu haberi geldi. Olay sırasında 3 adet Amerikan savaş uçağı düşerken, bu uçaklarda görev yapan toplam 6 pilot paraşütle atlayarak kurtuldu. Yapılan incelemeler sonrasında bu üç uçağın da bölgede görev yapan 1 adet F/A-18 Hornet savaş uçağı tarafından vurulduğu ortaya çıktı. Yaşananlar buraya kadar talihsiz bir dost ateşi vakası gibi gözüküyor. Ancak gerçekler çok daha ilginç ve konuyu aydınlatan herhangi bir resmî açıklama da yapılmamış durumda.

İlk olarak hava savunma sistemleri tarafından vurulduğu iddia edilen F-15E savaş uçaklarından birisinin bir hava muharebesi sonrasında kuyruğundan hasar aldıktan sonra kontrolden çıkıp dönerek yere çakıldığı görülüyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/1.mp4

Düşen uçağın çok büyük ihtimalle kısa mesafeli ısı güdümlü AIM-9 Sidewinder füzeyle vurulduğu anlaşılıyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/2.mp4

Yukarıdaki videoda da vurulan uçağın hemen üzerinden vuran uçağın geçtiği görülüyor. Bu kadar yakın mesafeden bu kadar ölümcül bir hatanın yapılması hiç sık rastlanan bir durum değil. Öte yandan yerdeki komuta merkezinin de sürece dahil olup vuran uçaktaki pilotu bilgilendirmesi gereği açık. Savaşın karmaşıklığı içinde bir hatanın yapıldığı anlaşılıyor, Katar semalarında iki adet İran Hava Kuvvetlerine ait Sukhoi Su-24 savaş uçağının Katar Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğü anımsanırsa tehlikenin gerçek olduğu anlaşılıyor. 

Ancak burada da bir ilginçlik var. F/A-18 Hornet silah ateşleme sistemi oldukça karmaşık. Bu uçaktaki HOTAS (Hands on throttle and stick control, pilotun elle kumandasını gerektiren manevra) üzerinden silah sisteminin ve radarın uyumlu olarak etkinleştirilmesi ve silahın seçilmesiyle beraber silahın radarla eşgüdüme getirilmesi gerekiyor. Ateş etme seçeneği ancak silahın kinematik kabiliyetiyle radar hedef üzerinde örtüşünce mümkün oluyor. Uçakta ısı güdümlü füze bu şekilde fırlatılmazsa radar bilgisi olmadan hareket edildiği için büyük olasılıkla füze hedefi vurmayacaktır. Bu olayda büyük olasılıkla ilk atışın kazayla yapıldığı ancak ısı güdümlü füzenin hedefi bulduğu düşünülebilir. Ancak uçaktan füzeler arka arkaya üç kez ateşlenmiyor. Bir “kaza” gerçekleşiyor, sonra tekrarlanıyor, sonra yine tekrarlanıyor. Dolayısıyla olay gizemini koruyor.

14 Mart'taki basın toplantısında ABD saldırılarının İran’ın batı sınırında yoğunlaştığı görülüyor

İran semalarında hava hakimiyeti kurulduğu yalanı 

ABD-İsrail saldırganlığında sürekli olarak tekrarlanan terimlerden birisi bu saldırgan devletlerin İran semalarında tamamen hakimiyet kurduğu söylemi. Bu söylemin anlamı ABD-İsrail Hava Kuvvetlerinin İran semalarının denetimini tamamen eline aldığı, karadan-havaya savunma sistemlerini tamamen temizlediği iddiasına dayanıyor. 

İran Savaşında sabit hava savunma sistemleri büyük oranda kullanılmaz hale gelmiş olsa da bu mobil, hareket halinde füze rampalarının varlığını dışlamıyor. Bunun ötesinde yerin altındaki sığınaklardan atılabilen sistemler ve dağınık şekilde işletilen insansız hava araçları (İHA) filoları sayesinde İran hem semalarını savunuyor, hem de bölgedeki düşman hedeflerini vuruyor. 

Ukrayna-Rusya Savaşında da gördüğümüz şekilde bombardımanda kullanılan her mühimmat son teknoloji ürünü değil, serbest düşüşle kullanılan bombalar yine ağırlıklı. Bununla birlikte 5. nesil olmayan savaş uçakları da kullanılıyor. ABD Hava Kuvvetlerindeki 4. Nesil savaş uçakları görsel olarak görmedikleri füzelerden korunma olanağına sahip değil. F-22 ve F-35 savaş uçakları bu olanağa sahip. Ancak daha önce örneklerde görüldüğü gibi bu uçaklar da dokunulmaz değil. Ayrıca CENTCOM verilerinden de görüldüğü gibi ABD hava saldırıları ülkenin batı sınırlarına yoğunlaşmış durumda, orta ve doğu bölgelerinde bir yoğunluk gözükmemekte.

Demir Kubbe gibi sistemlerin etkisizliği

İsrail topraklarında kurulduktan sonra Körfez Savaşı döneminden bu yana şehir efsanesine dönen sistemin ne kadar etkisiz olduğu 7 Ekim saldırılarında görülmüştü. Bunun ötesinde İsrail tarafından sert bir şekilde uygulanan haber sansürüne rağmen İran’dan ateşlenen füzelerin savunma sistemlerini deldiği biliniyor. Ayrıca sürü İHA saldırıları sırasında bu sistemin neredeyse tamamen işlevsiz hale geldiği artık reddedilemeyecek bir bilgi.

ABD ordusu ve üslerin durumu

Anlatılan yenilmezlik hikayelerinin aksine Amerikan Silahlı Kuvvetleri de cephe gerisi olanakları ölçüsünde güçlü. Dolayısıyla mühimmat, yedek cephane miktarı, kullanılanın yerine yenisinin konması gibi kısıtların yanı sıra büyük lojistik problemlerinden muzdarip.

Dolayısıyla özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki her bir askeri üssün büyük kıymeti var. Bu üslerde konuşlu bulunan silah sistemleri, ikmal kabiliyeti ve cephaneliklerin olmadığı senaryoda Amerikan ordusunun uzun süreli uzak coğrafya harekâtı gerçekleştirme kabiliyeti çok büyük oranda sınırlandırılacaktır.

1ABD Savunma Bakanı Hegseth, İran füzesinden kopyalanan Amerikan İHA’sıyla.

İran füzesi kopyalamak

Emperyalizm özellikle İHA konusunda İran’ın ürettiği çözümün en iyi yöntem olduğunu kabul etmiş durumda. Dolayısıyla karşı önlem geliştirmekle uğraşmak istemeyen Amerikan Ordusu Arizonalı SpektreWorks firmasına yaptırdığı LUCAS (Low Cost Uncrewed Combat Attack System, Ucuz İnsansız Muharebe Taarruz Sistemi) adını verdiği delta kanat İHA’yı kullanmaya başladı. Milyarlarca dolar harcayıp verim alamadığı taarruz ve savunma sistemlerinin çok ucuz silahlarla delinebildiğini kabul etmiş olan emperyalizm, çözümü “kopyalamakta” bulmuş durumda.

1USS Lincoln’ün kaçtığı yönünde haberlerden bir örnek

USS Lincoln nerede?

Savaşın ilk dönemlerinde ön saflarda yer alan nükleer tahrikli uçak gemisi USS Lincoln Mart ayının ilk günlerde geriye çekildi. Görev kapsamında bu değişikliğe gidildiği açıklandı, İran ise uçak gemisinin füze ve İHA sistemleriyle vurulduğunu öne sürdü. 

Ancak Amerikan tarafı doyurucu bilgi vermekten ziyade iddiaları yalanlama yolunu seçmiş durumda. Geminin daha önce de Şahid İHA’larınca hedef alındığı biliniyor. Ancak son dönemde İran’ın gelişmiş füze sistemlerini kullanmaya başlamasıyla beraber geminin Hint Okyanusuna kaçtığı yönünde haberler yaygın.

Emperyalizm kural tanımaz bir azgınlıkla saldırıyor ancak karşısındaki direnci kıramadığı ölçüde hırçınlaşıyor ve yalpalıyor. Başarısızlıklar arttıkça yalanlar ve örtbas çabaları da artıyor.

/././

İsrail Bekaa’ya inmeye çalışıyor, HTŞ izin veriyor: Lübnan'daki helikopter baskını neyi gösteriyor?-Can Kuyumcuoğlu- 

Lübnan ordusu üniformasıyla yapılan helikopterli baskın ve iki gün sonra gelen ikinci indirme girişimi, Tel Aviv’in Güney Lübnan’daki direniş hattını aşamayınca savaşın yönünü Bekaa Vadisi’ne doğru genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Suriye'deki cihatçı rejimin de buna ön ayak olduğu görülüyor.

Lübnan'da bir cumartesi gecesi... Bekaa Vadisi’nin üzerinde gökyüzü açık.

O sıralarda Kuzey İsrail’deki bir askeri üsten birbiri ardına dört askeri helikopter havalanıyor. Rotayı kuzeye kırıyorlar. Hermon Dağı’nın üzerinden geçip Lübnan’a doğru süzülmeye başlıyorlar. İçlerinde İsrail özel kuvvetleri var. Üzerlerinde İsrail üniforması yok. Lübnan ordusuna benzeyen askeri kıyafetler giyiyorlar.

Helikopterler Bekaa’ya doğru alçalıyor. Hedef, vadinin ortasında küçük bir yerleşim olan Nebi Şit kasabası.

Dağların arasından süzülüp inen helikopterden komandolar iniyor ve kasabaya ilerliyorlar. Yanlarında ambulanslar var. Hizbullah’ın sağlık kurumuna ait araçları andırıyor. Bir mezarlığa gidiyorlar. Kazı başlıyor.

Sonra silah sesleri... Direniş güçleri ve Lübnan ordusu birlikleri karşılık veriyor. Sabaha kadar süren çatışmalarda en az 41 kişi ölüyor.

İsrail, 7 Mart gecesi Bekaa Vadisi'nde yaptığı bu operasyonun gerekçesini, 1986’da Lübnan üzerinde düşen İsrailli pilot Ron Arad’ın naaşını aramak olarak açıkladı. Ancak saldırının boyutu ve kullanılan yöntemler, bunun yalnızca bir arama operasyonu olmadığını gösteriyordu.

Helikopterler gece yarısı indi

Lübnan ordusunun verdiği bilgilere göre operasyon gece saatlerinde gerçekleşti. Dört İsrail helikopteri Bekaa Vadisi’ndeki dağlık bölgeye yaklaşırken iki helikopter Nebi Şit yakınlarında özel kuvvet indirdi.

İsrail komandoları kasabaya ilerledikten sonra bir mezarlıkta kazı yaptı. Yerel bir görgü tanığı boş mezarı göstererek, “Onun burada olduğunu düşündüler ama hiçbir şey yoktu” dedi.

Operasyon sırasında Lübnan ordusu birlikleri ve başını Hizbullah'ın çektiği direniş güçleriyle çatışma çıktı. Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre en az 41 kişi öldü, 40’tan fazla kişi yaralandı. Ölenler arasında üç Lübnan askeri de bulunuyor. 

Lübnan ordusu komutanı Rudolf Heykel de operasyonun yöntemine dikkat çekti. Heykel’in açıklamasına göre İsrail timi, Lübnan ordusuna ait askeri araçlara benzeyen araçlar kullandı ve askerler Lübnan ordusunun üniformasına benzer kıyafetler giydi. Operasyon sırasında ayrıca Hizbullah’ın İslami Sağlık Kurumu’na ait ambulansları taklit eden araçların kullanıldığı belirtildi. 

Bu ayrıntılar, baskının yalnızca havadan gerçekleştirilen bir indirme olmadığını, öncesinde sahada ciddi bir hazırlık yapıldığını düşündürüyor. Kara araçlarının ve kılıkların Lübnan içinde temin edilmiş olması, operasyon öncesinde yerel bağlantılar ve istihbarat ağı üzerinden hazırlık yapılmış olabileceğine işaret ediyor.

İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada operasyonun Ron Arad’ın akıbetine dair bilgi bulmak amacıyla gerçekleştirildiğini, ancak herhangi bir kalıntı veya kanıt bulunamadığını duyurdu.

İndirme sırasında İsrail askerlerinin Baalbek kentine bağlı Nebi Şit beldesi mezarlığında kazı yaptığı tespit edildi.

Üç Lübnanlı askerin hayatını kaybetmesi neyi gösteriyor?

Üç Lübnanlı askerin çatışmada hayatını kaybetmesi ülkenin iç siyasetindeki tartışmalar açısından dikkat çekici. 

Son aylarda hükümet ve bazı siyasi çevreler ordunun İsrail’le doğrudan çatışmadan kaçınması yönünde baskı yapıyor; güneydeki bazı birliklerin geri çekilmesi ve direniş unsurlarına yönelik operasyonlar bu politikanın parçası olarak görülüyor. 

Buna rağmen Nebi Şit’teki çatışmada hayatını kaybeden askerler, ordunun içinde İsrail’le karşı karşıya gelmeye hazır bir kesim bulunduğuna da işaret ediyor.

İki gün sonra yeni bir girişim

Nebi Şit’teki kanlı operasyonun ardından İsrail ordusu iki gün sonra geniş bir hava indirme girişimi daha yaptı.

Hizbullah tarafından yayımlanan açıklamaya göre 9 Mart'ta Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece saat 00.10 civarında yaklaşık 15 İsrail helikopteri Suriye yönünden Lübnan hava sahasına girdi. Helikopterlerin Doğu Sıradağları boyunca Janta, Yahfufa, Nebi Şit ve Arsal hattı üzerinden uçtuğu bildirildi.

Bazı helikopterlerin Lübnan-Suriye sınırındaki Sergaya ovasına piyade indirmeye çalıştığı, ancak Hizbullah güçleri tarafından karşılanarak çatışma çıktığı açıklandı. Çatışmaların saatlerce sürdüğü ve helikopterlerin geri çekilmek zorunda kaldığı bildirildi.

Güneyden giremeyen İsrail Bekaa’yı zorluyor

İsrail’in son operasyonlarının hedef aldığı Nebi Şit kasabası, Lübnan haritasında dikkat çekici bir konumda bulunuyor. Bölge, Bekaa Vadisi’nin kalbinde ve Beyrut’la neredeyse aynı paralelde yer alıyor.

İsrail’in Lübnan’a kara harekâtı için klasik giriş noktası ülkenin güneyi. Ancak Litani Nehri’nin kuzeyine doğru ilerlemek İsrail için tarihsel olarak son derece zor oldu. 2006 savaşında olduğu gibi son yıllardaki işgal girişimlerinde de İsrail ordusu bu hattı aşmakta zorlandı.

Bu nedenle askeri gözlemciler İsrail’in Lübnan Dağları’nın doğu platolarına, yani Bekaa Vadisi’ne helikopterle cep açmaya çalıştığını değerlendiriyor. Böyle bir cep, hem Hizbullah’ın ağır silahlarının bulunduğu iç bölgelere ulaşmayı hem de ülkenin doğusundaki lojistik hatları kesmeyi hedefleyebilir.

Şam’ın burnunun dibinde: HTŞ işbirliğiyle Suriye hava sahası kullanıldı

Operasyonun en dikkat çekici yönlerinden biri uçuş rotasıydı. 

İsrail helikopterlerinin Lübnan’a ulaşmak için Suriye hava sahasını kullandığı görülüyor. Üstelik rota, Hermon Dağı ile Şam arasından geçen ve Suriye başkentine yaklaşık 20 kilometre mesafeden geçen bir koridoru kapsıyor.

İsrail savaş uçaklarının İran hedeflerine saldırırken Suriye hava sahasını kullanması daha önce de tartışma yaratmıştı. Bu durumda HTŞ yönetimine toz kondurmamaya çalışan İslamcı çevreler “Şam’ın bunu teknik olarak engelleyecek kapasitesinin olmadığı” ve durumun fiili bir gerçeklik olduğu yönünde savunular ileri sürüyordu.

Ancak durumun böyle olmadığı bu olayla açıkça görüldü.

Burada söz konusu olan yüksek irtifada hızla geçen jetler değil, alçak uçuş yapan askeri helikopterler. Suriye başkentinin hemen kuzeyinden geçen ve Lübnan’a asker indiren bir helikopter grubuna karşı herhangi bir müdahalenin olmaması, İsrail operasyonlarının fiilen tolere edildiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut cihatçı yönetimin İsrail’le işbirliği içinde olduğunu yeniden kanıtladı.

Suriye’de HTŞ rejiminin son dönemde attığı bazı adımlar da bu tartışmaları besliyor. İsrail’i doğrudan rahatsız edecek bir hamle görülmezken, bazı gelişmeler Tel Aviv’in bölgedeki askeri hesaplarıyla çelişmeyen bir tablo ortaya koyuyor. Nitekim son günlerde Suriye’nin kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın bölgelerde HTŞ güçlerinin askeri yığınak yaptığı da ortaya çıkmıştı. İsrail’in Lübnan’a yönelik operasyonlarının yoğunlaştığı bir döneme denk gelen bu hareketlilik de HTŞ'nin İsrail çıkarları doğrultusunda ilerlediğinin bir göstergesi.

Çatışma hattı genişliyor

İsrail baskınıyla eşzamanlı olarak Güney Lübnan sınır hattında da çatışmalar yoğunlaştı. Hizbullah son iki gün içinde İsrail hedeflerine yönelik 18 ayrı operasyon düzenlediğini açıkladı.

Bu saldırılar arasında İsrail’in kuzeyindeki Kiryat Şimona ve Nahariya yerleşimlerine roket ve insansız hava aracı saldırıları ile Hayfa’daki deniz üssüne yönelik füze atışları da bulunuyor. Hizbullah ayrıca İsrail’e ait bir Hermes-450 keşif İHA’sını düşürdüğünü duyurdu.

İsrail, Lübnan'ın güneyinde ilerleme sağlayamadığı gibi, Hizbullah tarafından karşı saldırılara uğruyor.

İsrail basınında şaşkınlık ve panik

Sahadaki gelişmeler İsrail içinde de ciddi tartışmalar yaratmış durumda. İsrail basınında son günlerde yer alan değerlendirmelerde ordunun aynı anda İran ve Lübnan cephelerinde operasyon yürütmekte zorlandığı yönünde yorumlar yapılmaya başlandı.

Oysa Tel Aviv yönetimi ve İsrail medyasının önemli bir bölümü aylardır Hizbullah’ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde yok edildiğini ve örgütün ciddi biçimde zayıfladığını iddia ediyordu. Ancak son günlerde yaşananlar bu anlatıyla çelişen bir tablo ortaya koydu.

İsrail’in kuzeyindeki yerleşimlerin roket ve insansız hava aracı saldırılarının menziline girmesi, bazı bölgelerde yerleşimlerin boşaltılması ve sınır hattındaki askeri hareketliliğin artması İsrail kamuoyunda yeni bir endişe dalgası yarattı.

İbranice yayın yapan i24 kanalı da Hizbullah’ın saldırı ivmesini artırdığını ve artık savunma pozisyonunda olmadığını belirterek kuzey cephesindeki baskının giderek arttığını bildirdi.

Bazı İsrailli askeri yorumcular ise Hizbullah’la tam kapsamlı bir çatışmanın yürütülebilmesi için ordunun İran cephesine ayırdığı hava gücü ve istihbarat kapasitesinin bir bölümünü Lübnan’a kaydırmak zorunda kalabileceğini dile getiriyor. 

Lübnan içinde siyasi gerilim: Ordu komutanı direniyor

Saldırılar, Lübnan iç siyasetinde de yeni gerilimleri tetikledi. Bazı siyasi çevreler Lübnan ordusunun Hizbullah’ı silahsızlandırması gerektiğini savunurken, ordu komutanı Rudolf Heykel’in buna direndiği öne sürülüyor.

El-Ahbar gazetesi yazarı İbrahim el-Emin’e göre ABD ve İsrail’in baskısıyla Hizbullah’ın tasfiye edilmesini isteyen çevreler, Heykel’e karşı görevden alma kampanyası yürütüyor. Ordu ise böyle bir adımın ülkeyi iç savaşa sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Rudolf Heykel

'Naaş arama' operasyonundan fazlası

İsrail, Nebi Şit operasyonunu "kayıp bir pilotun akıbetini öğrenme girişimi" olarak sunuyor. Ancak operasyonun kapsamı, kullanılan askeri yöntemler ve kısa süre sonra gelen ikinci helikopter girişimi bunun çok daha geniş bir askeri planın parçası olabileceğini düşündürüyor.

Bekaa Vadisi’ndeki başarısız indirme girişimleri, yalnızca İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açma arayışının denemeleri değil. İsrail, Lübnan'ın direncinin kırılabilmesi için Hizbullah'ın ortadan kaldırılması gerektiğini, bunun yolunun da tıpkı geçmişte olduğu gibi Lübnan'da etnik çatışmaları kışkırtarak bir iç savaşın tetiklenmesi olduğunu hesap ediyor. Bekaa Vadisi'nde tutulacak bir cep, sadece Şii nüfus ağırlıklı güneyle fiziki sınıra sahip olan İsrail açısından, Dürziler, Sünniler ve Hıristiyanlar başta olmak üzere etnik olarak çok daha çeşitlilik gösteren bir alanda fiziki varlığa sahip olmak, böylece yeni bir operasyonel olanak yakalamak anlamına da geliyor. Buna karşılık Hizbullah’ın hem sınır hattında hem de ülkenin iç bölgelerinde hazırlıklı olması, İsrail için bu planların uygulanmasını zorlaştırıyor.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Mart 2026-


Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi -Hayri Kozanoğlu- 

Ortadoğu’daki savaşın uzama ihtimali enerji fiyatlarını yukarı çekerken ülke ekonomisi için de yeni bir yük anlamına geliyor. Ülkenin enerji ithalatına bağımlı yapısı da cari açık ve enflasyon riskini büyütüyor.

Tabii ki savaşların insani boyutları, bir tek kişinin eksik ölmesi, sivil halkın yaşadığı korku ve dehşetin bir an önce bitmesinin hepsinden önemli olduğunu biliyoruz. Ancak ülkemizdeki sade yurttaşın yaşamına da hemen dokunan savaşın ekonomik yansımalarını da teğet geçemiyoruz.

Ortadoğu bölgesinde savaş denilince hemen akla petrol fiyatları geliyor. İlk aşamada petrol fiyatları korkulduğu kadar fırlamadı, 80 dolar civarında gezindi. Bunun bir nedeni, çatışma sürecinin kısa sürmesi olasılığıydı. Ama diğer bir nedeni de böyle küresel bir çalkantı döneminde, belirsizliğin artması, yatırımların durması sonucu dünya ekonomisinin yavaşlaması, hatta durgunluğa sürüklenmesi tehlikesiydi. Bu da haliyle daha düşük enerji gereksinimli, petrol ve doğalgaza olan talebin gerilemesiydi. Ayrıca Çin gibi büyük enerji tüketicilerinin stoklarının yeterli olması da keskin fiyat hareketlerini önlüyordu.

Ancak savaşın uzayacağının anlaşılması, deniz yoluyla küresel petrol sevkiyatının üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, Brent petrolün varili 90 doları aştı, 100 dolara dayandı. Teknik olarak, petrol ve doğalgaz üretiminin durdurulmasının büyük bir maliyeti var. O nedenle şimdilik çıktı stoklara ekleniyor. Ama depolama kapasitesinin dolmasıyla, rafinerilerin beklemeye geçmesi kaçınılmaz görünüyor. Üzerine  bir de İran’ın petrol tesislerinin hedef alınması eklenince bir anda Brent petrolün varili 120 dolara yaklaştı. Bu yazı kaleme alınırken 105  dolar civarında seyrediyordu.

SAVAŞ KARŞISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisinin 2025 yılında net enerji ithalatı 47,2 milyar dolar olmuştu. Son enflasyon raporunda 2026 için petrolün varili 60,9 dolar tahmin edilmişti. Yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarının yıla yayılması halinde 20 milyar doları aşan ek bir fatura çıkacak. Bu da  enflasyon yanında de cari açık ve büyümenin de olumsuz etkilenmesi anlamına gelecek. Taşımacılık maliyetlerinin artması özellikle sebze-meyve fiyatlarının daha da yükselmesi demek. Bilindiği gibi eşelmobil sistemiyle akaryakıt zamlarının yüzde 75’i ÖTV’den karşılanacak, sadece yüzde 25’i pompa fiyatlarına yansıyacak. Ancak petrol fiyatlarının 100 doları geçmesi halinde maktu ÖTV kesintileri aşılacak fiyatlar doğrudan yükselecek. Ayrıca ÖTV kaybı bütçede gelir kaybına yol açacak.

Adeta ateş topuna dönen Körfez monarşilerine 2019-2024 arasındaki 5 yılda 126,7 milyar dolarlık ihracat yapılmıştı. 2025 yılında ise yaklaşık 30 milyar dolar ihracat, 20 milyar dolar ithalat olmak üzere 50 milyar dolarlık dış ticaret gerçekleşmişti. Bu kanalın son süreçten olumsuz etkilenme olasılığı çok yüksek. Aynı şekilde 2025 yılında 65,2 milyar doları bulan turizm geliri de savaşın seyrine göre darbe yiyebilir. Alınan ilk bilgilere göre savaşın ilk haftasında, yabancı çıkışları kaynaklı olarak rezervlerden 13-15 milyar dolar arasında satış yapıldı.

Ayrıca küresel piyasalarda risk algısının yükselmesi gerek özel sektörün gerekse kamu sektörünün hem dış borçlanma maliyetlerini yukarı çeker, hem de sıcak paranın TL varlıklar için talep ettiği faizleri sıçratır. Bu da hassas dengelere oturan Türkiye ekonomisi için ciddi tehlike oluşturur. İktidar bu ortamda sade insanın yaşamına yansıyacak her olumsuz gelişme için savaş bahanesine sığınacaktır. Evinde oturan, her an tepesine bomba, füze düşmesi tehlikesi yaşamayan yurttaşı “tevekküle” davet edecek, durumuna şükretmesi telkininde bulunacaktır. Bu noktada, AKP iktidarının ABD-İsrail ekseninde izlediği dış politikanın, Ortadoğu’nun tüm dengelerinin bozulmasına katkıda bulunan Suriye rejiminin yıkılmasındaki vebalinin yaşanan sürece çanak tuttuğu hatırlatılmalıdır.

Zaten savaş öncesi döneme ait makro ekonomik verilerin de pek parlak olmadığını biliyoruz. Aşağıda büyüme ve enflasyon verilerini kısaca ele alacağız.

BÜYÜME AĞIR AKSAK SEYREDİYOR

Türkiye ekonomisi 2025’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,4 büyüdü. Yılın tümünde ise yüzde 3,6 ile Orta Vadeli Program’da öngörülen yüzde 3,3’ün üzerinde bir performans sergilendi. Bu oranlar ülkenin büyüme potansiyelinin altında, böyle bir yüksek faiz ortamında beklenecek düzeyin de üzerinde sayılabilir.

Gelgelelim 2025’te tarım sektörünün yüzde 8,8 daraldığı görüldü. Buradan rahatlıkla, yüksek gıda fiyatlarının asıl nedeninin arz eksikliği olduğu çıkarımı yapılabilir. Sanayi de yüzde 2,9’luk rahvan bir büyüme dönemini geride bıraktı. Yine yüzde 10,8’lik yüksek bir tempo yakalayan inşaat sektörü çekişli bir GSYH artışı gerçekleşti. Bunda deprem harcamalarının etkisi de olsa, AKP iktidarının 20 yılı aşan ve sıkışınca inşaattan medet umma zihniyetinin de yadsınamayacak payı var.

Yine tüketim harcamalarının büyümeye damga vurduğu gözlendi. Yüzde 3,6’lık büyümenin 2,9 puanı özel tüketimden geldi. Hele son çeyrekte özel tüketimin yüzde 3,7’lik katkısı ortalama büyümeyi aştı. Çünkü yavaşlayan ihracat büyümeyi aşağı çekti. Özel tüketimin motorunu özellikle altın fiyatlarının yükselişiyle servetini katlayan rantiye kesimlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu dinamiği, 2025’te ihracat genelde yüzde 6,2 artarken, ağırlıklı olarak üst gelir gruplarına hitap eden tüketim malları ithalatının yüzde 16,2’lik patlamasından da gözlemleyebiliriz. Türkiye’de zenginlerin öncülük ettiği, alt gelir gruplarının da ancak borçlanarak ayak uydurmaya çalıştığı K-tipi bir büyümedin söz edebiliriz. Yani toplumun bir kesimi yüksek bir büyüme deneyimlerken, yoksulların bu büyümeden pay alamadığı bir yapı. Nitekim yıl boyunca ihtiyaç kredileri yüzde 51,7, kredi kartı harcamaları yüzde 51,3 büyürken takibe giren alacak oranları da yüzde 3,8 ve yüzde 4,3’e yükseldi.

Büyüme verilerinde en çok konuşulan konu, 2025’te kişi başına gelirin 18 bin 40 dolara yükselmesi ve Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesi oldu. Ortalama yurttaş yaşamında hissedemediği bu haberi şaşkınlıkla karşıladı. Açıklamasına gelince; birincisi, toplumun kaymak tabakasının yüzünü güldüren büyüme, diğer toplum kesimlerine aynı ölçüde yansımıyor. İkincisi, Mehmet Şimşek’in ekonomi politikası vurgusu, enflasyonun üzerinde bir faize, TL’nin yabancı paralar karşısında değer kaybının ise enflasyonun altında seyretmesine dayanıyor. Böylelikle TL faizler “sıcak para” için yüksek dolar bazında getiri sağlayarak cazip düzeyde kalıyor. TL’nin reel değerlenmesi bir yandan enflasyonun daha fazla yükselişini önlerken, döviz cinsinden gelir artışını suni biçimde yukarı çekiyor. Üçüncüsü, ülkede çok sayıda göçmen ve mülteci işgücü üretim sürecine katılıyor, büyümeye katkıda bulunuyor. Ama kişi başına milli gelir hesaplanırken toplam üretim sadece vatandaş sayısına bölünüyor.

Nitekim 2025’te işgücü ödemelerinin katma değer içindeki payı yüzde 36,9’a, yılın son çeyreğinde de yüzde 33,7’ye geriledi. Bir kez daha, emeğiyle geçinenlerin aleyhine işleyen bir kurgunun söz konusu olduğu ortaya çıktı.

ENFLASYON YÜKSELİŞTE

Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 2,96 oranında yükseldi. Yıllık enflasyon da Ocak’taki yüzde 30,65’ten yüzde 31,53’e tırmanarak dezenflasyon sürecindeki başarısızlığın en belirgin göstergesi oldu. Yılın ilk iki ayındaki toplam enflasyon yüzde 7,95 ile asgari ücret ve emekli zamları yapılırken temel alınan yüzde 16 oranını şimdiden yarıladı. Dar gelirlileri en fazla ilgilendiren iki kalem taze sebze ve meyve fiyatları aylık yüzde 17,55 artarken yıllık kira enflasyonunun hâlâ yüzde 53,91 düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Malların yıllık enflasyonu yüzde 27,17, hizmetlerin ise yüzde 39,67 oldu. Böylelikle hala aralarında 12,50 puanlık bir makas bulunuyor. Hizmet fiyatlarının yüksek seyri enflasyonun asıl kaynağını oluşturuyor.  TÜFE sepetinde hizmetlerin ağırlığının artırılması da manşet enflasyonu yukarı yönlü etkiliyor.

Yİ-ÜFE de aylık yüzde 2,46 artışla yıllık yüzde 27,56’yı buldu. Bu bir yıl önceki yüzde 25,21’in de hayli üzerinde bir oran. Yani yıl sonu yüzde 16 hedefi için üretici fiyatlarından bir destek de artık gelmiyor. Dünya enerji fiyatlarının yüksek düzeyi de önümüzdeki süreçte Yİ-ÜFE için iyimser olmayı engelliyor. Ramazan ve bayram derken Mart ayı içinde enflasyonun sakinleşmesini beklemiyoruz.

Ekonomistlerin hassas analizlerine konu olan bu rakamsal ayrıntılar, ne yazık ki dar gelirli yurttaşlar için satın alma gücünün zayıflamasıyla, yaşam standartlarının gerilemesiyle gerçek bir kabusa dönüşüyor.

/././

Savaş, gübre ve bağımlılığın faturası -Özge Güneş- 

Gıda egemenliği hareketleri, son yıllarda artan şekilde savaş karşıtı söylemin de ana taşıyıcısı haline gelmiş durumdalar. Bu durum, savaşın yalnızca insanların yaşamına mal olan askeri bir çatışma olmasının yanı sıra, aynı zamanda üretim araçlarına ve girdi tedarik zincirlerine yönelik yapısal bir müdahale olduğunun çiftçiler nezdinde giderek daha net görülmesinden kaynaklanıyor.

28 Şubat itibarıyla ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın da teyit ettiği üzere, savaşın uzun vadeli küresel etkilerinin şiddetlenmesinde, gıda sistemine bağlı yapısal sorunlar da merkezi halkayı oluşturuyor. Girdide dışa bağımlı olan, gelişmekte olan ülkeler için bu durum yalnızca bir fiyat artışı getirmekle kalmıyor. Üretim sürekliliğinin aksaması ve buna bağlı olarak geniş toplum kesimlerinin geçim sorununun derinleşmesi anlamına gelecek görünüyor.

Türkiye de ne yazık ki bu tablonun kırılgan örneklerinden biri. Her ne kadar petrol kadar dikkat çekmese de savaşın gübre üzerindeki etkisi de ilk birkaç günde şiddetlendi. Ülkemizin ihtiyaç duyduğu gübrenin yaklaşık yüzde 90’ını ithalatla karşıladığımız gerçeği bir kez daha kendini hatırlattı. Buna karşın 6 Mart'ta Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla üre bazlı sıvı gübre, amonyum sülfat ve amonyum nitrat gübrelerinin ithalatındaki gümrük vergisi sıfırlandı. Buradaki niyet anlaşılır. İthal maliyeti düşerse fiyatlar geriler ve çiftçinin üzerindeki baskı hafifler diye düşünülüyor. Zira Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği'nin (GÜİD) açıklamasına göre küresel gübre fiyatları krizin başından bu yana yüzde 20 ile 25 arasında artmıştı. Ancak vergi indiriminin bu artışı telafi edebilmesi şimdilik mümkün görünmüyor.

Bunun en başlıca sebebini gıda sisteminin yapısal sorunları oluşturuyor. Örneğin, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gübre stoklarının yeterli olduğunu ve arz güvenliğini tehdit eden bir durum bulunmadığını yinelese de bu piyasaya güven verememiş görünmekte. Keza Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK), gübre satışlarını durdurup fiyatlara seri zamlar yaparken bölge birliklerinden izin alınmadan ortaklara gübre verilmemesi kararı aldı ve satışları da karneye bağladı. Bu tablo da bizlere savaşa bağlı ortaya çıkan gübre krizinin, yapısal sorunlar ve idari bir kilitlenmeyle derinleşmekte olduğunu göstermeye yetiyor. Aynı şekilde gümrük vergisinin sıfırlanmasının, gübre tedarikindeki aksamalara bağlı üretim düşüşü gibi olası risklere yanıt üretmeye yetmeyeceğini de gösteriyor.

Kamu, fiyat oluşumuna çiftçi lehine müdahil olmadığı sürece bu indirimin etkisi sadece ithalatçı şirketler için bir avantaja dönüşmekle sınırlı kalacaktır. Sonuçta alım gücü zaten hayli düşük olan çiftçi üretimi azaltmaktan başka yol bulamayacaktır.

ÖZELLEŞTİRMENİN MİRASI

Bu yapısal kırılganlık birdenbire oluşmadı. Bugünkü tablo, birbiri ardına alınan politika kararlarının birikimli sonucudur. Necdet Oral, Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabında bu sürecin adımlarını belgeler. Buna göre gübrede serbestleşme 1984’te fiyatların dolara endekslenmesiyle başladı; 1986’da ithalat ve ihracat da serbest bırakıldı. Tarımsal girdilerdeki bu hızlı serbestleşme, TİGEM ve TZDK gibi kamu kuruluşlarının varlık nedenini fiilen ortadan kaldırdı. Süreç, 2004-2005 yıllarında TÜGSAŞ’a ait gübre fabrikalarının tümünün özelleştirilmesiyle tamamlandı. Böylece sektörün yaklaşık yüzde 45’ini kontrol eden kamunun gübredeki işlevi tarihe karıştı. Özelleştirme öncesinde Türkiye'nin gübre üretiminin yüzde 90’ından fazlası ikisi kamu (TÜGSAŞ ve İGSAŞ), dördü özel sektör olmak üzere altı kuruluş tarafından gerçekleştiriliyordu. Ancak özel sektörün pazar payının tümü üretimden gelmiyordu, ithalat ve pazarlama da bu payın içindeydi. Bu ayrım önemli çünkü özelleştirme, üretim kapasitesi özel sektöre devredilirken özel sektörün üretimden değil ithalattan kazanma güdüsü de beraberinde pekiştirilmiş oldu.

Necdet Oral’ın yıllar önce kaleme aldığı tablo her yeni krizde kendini yeniden doğruluyor: Sanayiciler maliyet artışını gerekçe göstererek gübreye zam yaparken, tarımsal ürün fiyatları baskı altında tutuluyor, gübre tüketimi ile çiftçinin alım gücü arasındaki makas açıldıkça üretim de geri çekiliyor. Kırk yıllık serbestleşme ve özelleştirme dalgasının bıraktığı bu miras, pek tabii gümrük vergisi indirimiyle çözülemez. Stokçuluğa ve fiyat artışlarına karşı etkili denetim mekanizması, çiftçiye doğrudan gübre desteği ve dış bağımlılıktan kurtulmayı sağlayacak kamucu politikalara yönelik adımlar atılmaksızın her yeni kriz bir sonrakinin habercisi olmaktan öteye geçmeyecek.

Şunu da hatırlatmadan geçmeyelim, bugün gübre fiyatlarını uçuran gıda sisteminin mimarıyla savaşın faili aynıdır. On yıllardır dayatılan serbest piyasa reçeteleriyle gelişmekte olan ülkelerin üretim kapasitesi, emperyal bir hakimiyet stratejisi lehine sistemli olarak tasfiye edildi. Türkiye’nin gübredeki bağımlılığı bu reçetenin faturasıdır.

/././

Mesele ne CHP ne de İmamoğlu -Berkant Gültekin- 

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve kendisi gibi seçilmiş belediye başkanları Resul Emrah Şahan, Mehmet Murat Çalık ile birlikte çok sayıda İBB bürokratının tutuklu yargılandığı 402 sanıklı tarihi İBB davası dün başladı. Erdoğan “birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar” demişti ama İmamoğlu ve arkadaşları salona alkış tufanıyla girdi. Bakışlarda utanç yerine gurur vardı. Normal bir dava olmadığı için duruşma gerilimli geçti. Salondan dışarı yansıyanlar, 1 yıldır cezaevinde davanın başlayacağı günü bekleyen İmamoğlu için “masumiyet karinesi” ilkesinin geçerli olmadığını gösterdi. Savunmanın hakları kısıtlanırken duruşmayı izlemek için salona gelenler de dışarı çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu şartlarda İmamoğlu’nun avukatları haklı olarak reddi hâkim talebinde bulundu.

Davanın siyasi açıdan ne anlama geldiğini değerlendirmeden önce İmamoğlu’nun kim olduğunu bir kez daha hatırlamak gerek. Çünkü her şeyin cevabı bu kısa siyasi biyografide saklı. İmamoğlu, Türkiye’de Erdoğan karşısındaki en iddialı muhalif siyasetçi. 2014’te AKP’nin adayının önünde Beylikdüzü Belediye Başkanı seçildi. 2019’da iki kez olmak üzere AKP’nin adaylarını İBB seçimlerinde üç kez mağlup etme başarısı gösterdi. CHP’nin 2023 seçimlerinin ardından gerçekleştirdiği değişim kurultayının Özgür Özel’le birlikte belirleyici aktörlerinden biri oldu. 2024 yerel seçimlerinde AKP kurulduğu günden bu yana ilk kez ikinci parti konumuna düşerken, 47 yıl sonra seçim zaferi yaşayan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak belirlendi. Hem de 15 milyonu aşkın yurttaşın iradesiyle… Yapılan birçok anket, İmamoğlu’nun oy potansiyelinin Erdoğan’ınkinden fazla olduğunu ortaya koydu. İşte önce üniversite diploması iptal edilen, sabahına evi yüzlerce polisle basılan, 1 yıldır cezaevinde tutulan, hakkında sayısız dava yürütülen, sosyal medya hesapları birbiri ardına engellenen ve dün İBB davası kapsamında “suç örgütü lideri” olarak hâkim karşısında çıkarılan “sanık kişi” böyle biri.

İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart operasyonunun başından bu yana iktidar, davanın siyasi olduğu eleştirilerine karşı şu savunmayı yaptı: “Bu soruşturmanın tüm tarafları CHP’li. Şikâyet edenler de edilenler de CHP mensubu. Yargı üzerine düşeni yapıyor. AK Parti bu işin hiçbir tarafında yok.” Uzun süre başta Erdoğan olmak üzere bunu propaganda ettiler. Dosyanın hukuki saiklerle yürütüldüğü, yargılamanın da hukuk çerçevesinde yapılacağı yönünde algı yaratmaya çalıştılar. Fakat hazırladığı İBB iddianamesini 11 Kasım 2025’te kamuoyuyla paylaşan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, sadece 92 gün sonra Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atandı. Yani soruşturmayı yönetip iddianameyi hazırlayan yargı mensubu, bu iddianameyle görülecek dava başlamadan 26 gün önce Adalet Bakanlığı’nın başına getirildi. Bakan olduktan sonra da sık sık AKP teşkilatlarının etkinliklerine katıldı ve buralarda siyasi mesajlar verdi. Son katıldığı etkinlikte iktidar blokunun muhalif çoğunluğu dışarıda bırakan “iç cephe” siyasetini övdü. Sadece bu olay örgüsü bile “AKP bu işin neresinde?” sorusunun yanıtını da netleştirdi: Tam göbeğinde!

İktidarın 19 Mart sürecini de içeren muhalefeti dizginleme planı, çok katmanlı hamle ve hedeflerden oluşuyor. Planın en bariz hedefi Erdoğan’ın karşısına rakip olarak İmamoğlu’nun çıkmasını engellemek. Ancak İmamoğlu’nu siyasi rekabetin dışına itmek, iktidarın devamlılık sorununu tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü ülke sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak bir çöküşün içinde. Yığınla sorun ve tahribat var. 23 yıllık AKP iktidarı, geniş halk kesimleri açısından Türkiye’yi geçim savaşının doruğa çıktığı bir ülkeye dönüştürdü. Milyonlar borç ve faiz batağında kafasını suyun üzerinde tutmaya çalışıyor. Yoksulluk, geleceksizlik almış başını gitmiş, yakın gelecekten de umut kesilmiş. Gençler işsizleşirken, çalışanların çoğu düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilmiş. İşte bu ortamda sadece muhalefet adayını demir parmaklıkların ardına atmak yetmiyor; iktidar genel olarak muhalefeti parçalaması gerektiğini biliyor. Muhalefet hattındaki bütünlüğü bozarak Erdoğan karşıtlığı ve değişim talebini sandıkta sonuç üretmeyecek bir hale getirmek istiyor. Bunun için de CHP’yi karıştırmaya, hem parti tabanında kayda değer bir karşılığı olmayan muhalifler hem de çıkmasını ümit ettiği “adaylık rekabeti” üzerinden Özel’in liderliğini sarsmaya çalışıyor. Bir yandan da tepede “mutlak butlan” tehdidi sallanıyor. Muhalefeti parçalama stratejisinin bir ayağı olarak diğer taraftan da malum “süreç” işletilerek ittifaklar denklemi yukarıdan değiştiriliyor.

İBB davası dahil, CHP’ye yönelik hiçbir “yargısal” süreç iktidarın siyasi hedeflerinden bağımsız ele alınamaz. Son seçimi kazandıktan ve ülkenin en fazla oy alan siyasi partisi pozisyonuna geldikten sonra CHP üzerindeki baskının yoğunlaşmasını “tesadüf” olarak görmek akla ve mantığa sığmaz. Tam da bu nedenle mesele ne CHP ne de İmamoğlu meselesidir. Türkiye’de demokratik düzen, iktidar gücünün seçim yoluyla devredilip devredilmeyeceği sorusunun sorulduğu bir noktaya geldi. Ülke, demokrasi yolculuğunda keskin bir viraja doğru ilerlerken yaşananları isimler ve aktörler üzerinden tartışarak ya da ince ayrıntılarla kişiselleştirerek değil, tarihsel açıdan anlamak ve konuşmak gerekiyor. Açık ve net: Demokrasinin kurtarılabilmesi, yoksulluğun sona erdirilmesi ve adaletin herkese güven veren bir şekilde tesis edilebilmesi için önce bu iktidar yenilmelidir. Bunun dışındaki her şey teferruattır.

/././

İran’ı Anlamak (IV): Humeyni geliyor, ABD’yle yakın temas sürüyor-Eray Özer/T24-

Yazı dizisinin sonuncu yazısında Humeyni dönemine bakıyoruz. CIA raporlarına göre Humeyni hem 1963’te hem de İslam Devrimi’nden hemen önce ABD’ye haber göndermiş: “Ben Amerikan düşmanı değilim.” Bunun dışında ABD 1986’ya kadar İran’a silah, çok yakın tarihlere kadar ise savaş uçağı parçası satmaya devam etmiş. Yani o ilişkiler karışık!

Geldik sonuncu yazıya. Bu dördüncü yazıyla birlikte İran tarihinde kısa bir gezinti yapmış olacağız. Hiç şüphesiz anlatacak daha çok şey var ama en azından kafamızda bir İran resmi oluşturmamıza yardımcı olduğuna inanıyorum bu yazı dizisinin.

Bu son bölümde Humeyni dönemine geçmeden önce iki şeye vurgu yapmak istiyorum. Birincisi Şii ulemanın toplum hayatındaki yerine dair.

Bu yazılar serisinde de gördüğünüz üzere Şii din adamları İran’ın sosyopolitik hayatında her daim etkili olmuş, destekleri yahut karşı çıkışlarıyla her politik sürece müdahale etmeye çalışmış bir grup.

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Pehlevi, Tahran'daki Mehrabad Havalimanı'ndan sürgüne gönderilirken

Kaçarlar ülke kaynaklarını emperyal güçlerin hizmetine sunarken, Şiiler mesela Tütün Grevi’yle yönetimin karşısına çıkıyorlar. Başbakan Musaddık önce Şii ulemanın da desteğini alarak Ulusal Cephe’yi kurduğunda petrolün millileştirilmesi sürecinde onlarla beraber hareket ediyor. Ama sonra darbe geldiğinde ulemanın Musaddık’tan desteğini çektiğini hatta darbeye destek verdiğini görüyoruz.

Yani İran, tarihi boyunca Şii din adamlarının siyasal gücünden sıyrılarak adım atmayı başaramamış. Şiiliğin bir mehdi beklemesi, inançları gereği bir din âliminin rehberliğine ihtiyaç duyması ulemanın bu gücü hep elinde tutmasına neden olmuş.

Mesela Şah’ın 1963’teki Beyaz Devrimi’ne karşı çıkarken mollaların, en çok kadın haklarına itiraz ettikleri yazılır. Oysa Şah o reform hamlesinde Şii ulemayı kızdıran çok önemli bir başka işe girişmiştir: Toprak reformu. Dünyanın en adil insanı olduğu için değil elbet. Amacı ulemanın elindeki geniş arazileri alarak onları mali açıdan güçsüz hale getirmekti. (Bu arada yüzbinlerce dönüm araziyi kendi üzerine geçirmeye devam ediyordu tabii.) İktidarının ilk yıllarında İran’ın en görkemli camilerini yaparak din adamlarını yanında tutmayı başarmıştı. Lakin gerçekten kendini güçlü hissettiğinde para kaynaklarını keserek, Şii ulemayı siyasal denklemden çıkarmayı hedefliyordu.

Vurgulamak istediğim ikinci nokta ise İran’ın etnik yapısının çeşitliliği. Ülkenin yüzde 60’ı Perslerden oluşuyor. Bu grubun Arap olmadığının altını çizmek isterim. Zira bizde sıkça karıştırılır. Dilleri (Farsça) ve kültürleriyle başka bir kültürden söz ediyoruz. Bunun dışında Türkler (Acemler, yüzde 16), Kürtler (yüzde 10), Araplar, Beluciler… Saymakla bitmez. Ülkenin fiziki haritasına baktığınızda şunu görürsünüz: Bu grupların önemli bir kısmı yüksek dağlarla merkezden ayrışmıştır. Farsî grupları merkezde, Azeri Türkleri’ni Hazar’ın batısında, Kürtleri daha batıda, Belucileri güneydoğuda görürüz. Dolayısıyla merkezi tutabilenin ülkeyi yönetebildiği bir coğrafya belki de İran’ın kaderi olmuştur demek pek de yanlış olmaz.

Coğrafya sahiden kader, anlayacağınız.

Bunları söyledikten sonra gelelim İslam Devrimi’ne. Humeyni ve diğer tüm Şii ulema için çıkış noktası her zaman Kum şehri oldu. “Mollaların Kenti” olarak da bilinen Kum, Tahran’a çok da uzak olmayan konumuyla merkez üstündeki baskısını hiçbir zaman eksik etmedi. Din adamlarının sık yetiştiği bir aileden gelen Ruhullah Humeyni de Şah’la kavgasına Kum’da başladı.

Bir önceki yazıdaki gibi bir sahneyle devam edelim: Yıl 1963. Aylardan Ocak. Şah 19 maddelik reform paketini referanduma götürmeye karar veriyor. 19 maddeden özellikle dört tanesi mollaların tepkisini çekiyor. Birincisi yukarıda bahsi geçen toprak reformu. Buna göre devlet toprak ağalarından kendi belirlediği bir fiyatla topraklarını alacak, piyasa fiyatının yüzde 30’una köylülere satacak, köylüler de bu borcu çok düşük faizlerle geri ödeyecek. Diğerleri ise kadınlara seçme hakkı verilmesi (mollaların büyük tepkisini çekecek), orman alanlarının ve çayırların kamulaştırılması (hayvancılık yapanlar tepkili) ve devlete ait bazı işletmelerin özelleştirilmesi (komünist Tudeh Partisi tepkili.)

Referandum ismini oy verenlerin kullanacağı pusulaların renginden alıyor. Halkın büyük kısmı okuma-yazma bilmediği için “Evet” diyenler beyaz, “Hayır” diyenler mavi pusulaları zarfa koyacak. Tabii her sandığın başında Şah’ın özel istihbaratı SAVAK’ın adamları var. Sonuç belli: 5 milyon 600 bin evet oyuna karşı sadece 4 bin hayır çıkıyor sandıktan.

İşte bu noktada Humeyni seçime dört gün kala sert bir çıkış yapıyor ve açıktan Şah’ın otoritesine meydan okuyor. Şah deliriyor. Birkaç ay süren gerilimin ardından Şah’ın ordusu Kum şehrine giriyor, çatışmalar çıkıyor ve önce tutuklanan Humeyni daha sonra ev hapsine alınıyor. Şah, danışmanlarının da tavsiyesiyle Humeyni’yi hapsetmeyi yahut idam etmeyi göze alamıyor.

Asıl fırtına ise bir yıl sonra, 1964’te kopuyor. Şah’ın Amerikalılara tanıdığı haklar (her Amerikan askeri personeline verilen diplomatik dokunulmazlık da dahil kapitülasyonlar) sonrası Humeyni yine sert bir çıkış yaparak bu defa Şah’la birlikte Amerika’yı da suçluyor.

Burada çok çarpıcı bir not: Yıllar sonra ortaya çıkan bir CIA belgesine göre Humeyni, 1963’ün kasım ayında ABD’ye bir mesaj gönderiyor. Belgeye göre Amerikalılara İran’daki Amerikan çıkarlarıyla çatışmadığını iletiyor. Hatta onların varlığının Sovyetler’den gelen komünizm tehlikesi ve İngilizlere karşı bir "denge" oluşturduğunu söylüyor. Yine aynı belgeye göre Humeyni kendi inancına göre İslam ile diğer dinler, özellikle de Hristiyanlık arasında bir yakın ortaklık olması gerektiğini dile getiriyor.

Humeyni'yi anlatan bir CIA belgesi

Ama belli ki aradan geçen birkaç ay sonunda Humeyni, Amerika’yı da karşısına almaya karar vermiş.

Gerçi BBC İran servisinin 2016’da yaptığı bir haber daha var. Ve bu haber de çok çarpıcı. Habere göre BBC İran masasındaki gazeteciler ABD’ye ait istihbarat bilgilendirmeleri arasında Humeyni’nin 1979 İran Devrimi esnasında ABD’ye yine mesaj gönderdiğine dair yazışmalar buluyor. Bu yazışmalara göre Humeyni ABD’den İran ordusunun kendi hareketine karşı ayaklanmaması için arabuluculuk talep ediyor. Şöyle diyor BBC haberi:

Humeyni İran’a dönüşünden sadece günler önce ABD’ye mesajında “Orduya [Şah'ın başbakanı Şapur] Bakhtiar'ı takip etmemelerini tavsiye etmenizi öneririm” dedi. “Amerikalılarla herhangi bir düşmanlığımız olmadığını göreceksiniz.” Aynı ay içinde bir ABD elçisi aracılığıyla gönderilen başka bir mesajda ise, İran'daki iktidar değişikliğinin ABD'nin ekonomik çıkarlarını etkileyeceği yönündeki endişeleri yatıştırmaya çalıştı: “Petrol konusunda endişelenmenize gerek yok. ABD'ye petrol satmayacağımız doğru değil.” (İranlı yetkililer bu haberi hızla yalanladı ve belgelerin “üretilmiş” olduğunu öne sürdü.)

Humeyni'nin Bursa'daki sürgün günlerinden bir kare

İran Devrimi’ne döneceğiz, biz 1964’ten devam edelim. Humeyni’nin çıkışları karşısında Şah, çareyi en büyük rakibini sürgüne göndermekte buluyor. Adres ise şaşırtıcı: Bursa!

Humeyni’nin Türkiye’deki günlerine dair en çarpıcı bilgileri meslektaşım Gökçe Aytulu’nun kaleminden okuyalım: (Maalesef kısaltarak…)

"…(Humeyni) Farsça bilen istihbarat albayı Ali Çetiner’e teslim edilmiş. Tüm sorumluluğu Çetiner’e verilirken, ‘kimliğinin gizli tutulması’ şart koşulmuş. … Ev hayatından sıkılan Humeyni bir süre sonra dışarı çıkmak istemiş. Albay Çetiner, sokakta dikkat çekmemesi için cübbe ve sarığını çıkarmasını istemiş. Humeyni kabul etmeyince çıkamamışlar. Ama bir süre sonra iyice bunaldığı için Çetiner’in verdiği ceket ve pantolonu giyerek Bursa sokaklarında tur atıp Ulu Cami’yi ziyaret etmişler. Humeyni, sokağa çıkmaya başladıkça konu komşunun da dikkatini çekmiş. Albay Çetiner’in eşi Melahat Hanım şu hikâyeyi uydurmuş: 'O benim kayınpederim. Urfa’da oturuyordu. Fakat kayınvalidem ölünce yalnız kaldı. Yanımıza aldık.' … İstanbul ziyaretleri sırasında Taksim’de müziksiz ve içkisiz bir lokanta bulmak da sorun olmuş. Çetiner, bir lokanta sahibini 'Sinir hastası bir misafirimiz var. Yemeğe getirsem müziği kapatır mısınız' diyerek ikna etmiş. İstanbul ziyaretlerinde hep o lokantada yemek yemişler. Ancak daha sonra yaptıkları İzmir gezisinde, Humeyni Kemeraltı’ndaki içkili ve müzikli Şükran Lokantası’nda yemek yemeyi sorun etmemiş."

Nasıl ilginç değil mi? Humeyni’nin Bursa’da kaldığı evin birkaç yıl önce o zamanki kurla 2,5 milyon dolara satışa çıktığı bilgisini de ekleyeyim.

Humeyni, Türkiye’de çok uzun süre kalmıyor. 11 ay sonra Irak’ta Necef’e geçiyor. Burada neredeyse 13 yıl kalacak ve eviyle medrese arasında gidip gelmek dışında başka hiçbir yere adım atmayacak. 1978’de ise birkaç yılın ardından savaşa tutuşacağı Saddam Hüseyin tarafından sınırdışı edilecek ve Fransa’ya, Paris’e geçecek.

Paris günleri ilginç. Yeni arkadaşlar ediniyor Humeyni. Mesela Michel Foucault. Evet, Foucault 52 yaşında, İran’daki muhalif hareketten ve onun temsilcisi olarak gördüğü Ayetullah Humeyni’den çok etkileniyor. İtalyan Corriere della Serra gazetesi için kaleme aldığı makalelerle İran Devrimi’ne büyük destek veriyor. Bu esnada iki kez de İran’a gidip geliyor.

Yine bir parantez açalım: Foucault’nun özellikle Ekim 1978’de kaleme aldığı “İranlılar ne düşlüyor?” makalesi önemli. Humeyni Paris’teki evinde ağırladığı gazetecilerde asla “radikalizme” uzanacak bir siyaset izleyeceği izlenimi vermiyor. Foucault, Batı modernitesi ve rasyonalizmine karşı “mistik” bir lider olarak tanımladığı Humeyni’nin rejimin sadece “bekçisi” olacağını, bizzat yönetime girmeyeceğini düşünüyor.

Fena halde yanılıyor tabii. 1979 Şubat’ında İran’a büyük bir destekle dönüyor Humeyni. Sadece birkaç ay içinde, mart başında İslam Devrimi’nin hiç de öyle “mistik” bir danışmanlıkla yetinmeyeceği anlaşılıyor. Foucault’ya Sartre ve Simone de Beauvoir’dan sert eleştiriler geliyor. Foucault hiçbir zaman açıkça “yanıldım” demese de birinde hatasını “hafiften” kabullendiği üç yazıdan sonra İran’la ilgili yazmayı bırakıyor.

1977’de İran’da başlayan -ve aslında hiç kesilmeyen- toplumsal hareketler 1978’de -64 sivilin öldüğü “Kara Cuma” gibi- giderek kalabalıklaşan ve sertleşen gösterilerle şahikasına ulaşıyor ve Şah 1979’un ilk ayında Batılı devletlerin desteğini açıkça çekmesi üzerine çareyi ülkeden kaçmakta buluyor.

Yine bir not: İran’da devrim olurken solun da çok güçlü olduğunu not etmek gerekiyor. Humeyni’nin gelişiyle birlikte bir İslam Devrimi gerçekleşeceği henüz net değil. Hatta Humeyni’ye Kum’da Vatikan benzeri bir küçük din devleti kurması teklif ediliyor. Yani dalganın yön değiştirip sol bir devrim gerçekleşme ihtimali hiç de zayıf değil. Fakat ilerleyen yıllarda yaşananlar burada da ABD’nin sol bir yönetimle Şii devleti arasında tercihini ikinciden yaptığını gösteriyor.

İslam Devleti yönetimi ülkedeki tüm sol liderleri, aydınları ortadan kaldırırken, yani infaz ederken, komünistlerin ve diğer solcuların listelerinin CIA tarafından İran’a aktarıldığı ortaya çıktı.

Yazıyı sonlandırırken ABD-İran ilişkilerinin İslam Devleti’nin kurulmasından sonra nasıl sürdüğüyle ilgili birkaç çarpıcı detayı da aktarayım istiyorum.

ABD-İran rehine krizi
  • İslam Devrimi esnasında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde 66 elçilik çalışanı rehin alındı. Amerika’da Başkan Carter yaklaşan seçimler nedeniyle bu krizde çok zor durumda kalmıştı. Rehinelerin bırakılması tam 444 gün sürdü. Carter seçime kadar krizi çözmeyi başaramadı. Yıllar sonra Reagan’ın kampanyasında çalışan bir isim, Ben Barnes, Reagan’ın en önemli danışmanı John Connally’le birlikte Orta Doğu’da bir ülkeye giderek İran’a bir mesaj ilettiklerini öne sürdü: Seçime kadar rehineleri bırakmayın, Reagan sizinle daha iyi bir anlaşma yapacak!
  • İran-Kontra Skandalı olarak tarihe geçen bir diğer olay da yine Reagan döneminde yaşandı. Açığa çıkan bilgilere göre Amerika 1981-1986 arasında İran’a gizlice silah satmayı sürdürdü. ABD’nin amacı buradan gelecek parayla Nikaragua’da yine bir başka yönetimi iktidardan indirmek için fon sağlamaktı. Reagan önce inkâr etse de daha sonra silah satışını kabul etmek zorunda kaldı. Türk kamuoyunda da o dönemler adı sıkça anılan Adnan Kaşıkçı bu arka kapı satışlarından kazandığı parayla dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.
  • Bir başka skandala göre ABD’nin Şah döneminde İran’a sattığı F-14 jetlerinin yedek parçalarını da yine “arka kapıdan” satmaya devam etti. AP’nin 2007’deki haberine göre İran paravan şirketler aracılığıyla jetlerin satışa çıkan eski parçalarını alarak filosunun kullanım dışı hale gelmesinin önüne geçti. Bush yönetimi eski jetlerin parçalarının satışını yasaklamak zorunda kaldı.

İşte böyle sevgili okur. İlk yazıda da dediğim gibi, İran halkı yerin altından çıkan o “neftin” bedelini yüz yılı aşkın zamandır ödüyor. Bir yanda mollalar, şahlar, darbeci generaller, Nazi çakmaları… Diğer yanda derdi hiçbir zaman demokrasi olmayan, işine gelince “ama demokrasi getireceğiz” yalanının arkasına sığınan sömürgeciler…

Ve ikisinin arasına sıkışan İran halkı.

Tepesine yağan bombadan hiçbir hayır gelmeyeceğini biliyor. Bombalayanların bugüne dek tek bir toprak parçasına bile demokrasi götürmediğinin farkında. Öte yandan babadan oğula geçen şahlıktan sonra şimdi de babadan oğula geçen dini liderlikle karşı karşıya.

Kendi kaderini tayin etmesine izin yok! Petrolünü satıp refah içinde yaşaması zinhar, ne mümkün. Tiranların saltanatında İran acı çekiyor. Ona reva görülen sadece bu: Acı çekmek.

Eray Özer/T24


Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Mart 2026 -

Hesap halkımıza kesilecek: ABD'nin AKP'ye verdiği Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?-Ali Ufuk Arikan-  AKP'ye verilen Hal...