soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Mayıs 2026-

Denizlerin köprüsü: Boğaz’a değil Zap’a uzanan gençlik -Birol Korkmaz-

“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”


1969 yılında İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nün yapılmasının gündeme gelmesiyle birlikte, dönemin devrimci üniversite gençliği köprü karşıtı kampanyalar yürütmeye başlar. Gençler, köprünün İstanbul’un iki yakasını birleştirmede gerçek bir çözüm olmayacağını; bunun yerine raylı sistemin, metronun geliştirilmesi gerektiğini savunurlar. Bunun yanı sıra, İstanbul’a köprü yapılmadan önce yurdun başka bölgelerinde çok daha acil ihtiyaçların bulunduğuna dikkat çekmeye çalışırlar.

Bu tartışmalar sürerken, Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Pulur, gazetede “Anayaso” isimli bir şiir yayımlar. Şiir, Hakkâri’de Zap Suyu üzerinde insanların karşıya geçebilmek için bir köprüye sahip olmamasını konu edinir. Kısa sürede çeşitli etkinlik ve toplantılarda okunmaya başlanır. Selda Bağcan şiiri besteler. Hatta başlangıçta şiirin yazarının kim olduğu bile bilinmez; bu gelişmelerin ardından şiirin Şemsi Belli’ye ait olduğu ortaya çıkar.

Devrimci gençlik bu şiirden etkilenir. Köprü yapmak için, şiirde adı geçen Şavata köyü yakınları seçilir. Köprü fikrinin mimarı ise dönemin önemli devrimci öğrenci liderlerinden, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz’dir. Harun Karadeniz, sağlık sorunları nedeniyle köprünün yapımına fiilen katılamaz; ancak yazdığı yazılarla bu düşüncenin yayılmasını sağlar, köprünün siyasal ve düşünsel mimarlarından biri olur.

Devrimci üniversite gençliğinin kampanya başlığı da artık bellidir: Boğaz’a değil, Zap’a köprü.

Köprünün yapımı için Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi gazetede bir kampanya başlatır. Dönemin aydınları, sanatçıları ve akademisyenleri de kampanyaya katkı sunar. Demir-çelik ve çimento fabrikaları da destek verir. Toplanan yardımların ardından İTÜ, İstanbul Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Tıp Fakültesi, Robert Koleji ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden toplam 70 öğrenci yola çıkar.

Uzun süren tren yolculuğunun ardından devrimci gençlik Hakkâri’ye varır. Gençleri, Yüksekova Kaymakamı Fikret Toksöz karşılar. Toksöz eski bir FKF üyesidir, devrimcidir; gençlere her anlamda destek olur.

Devrimci gençlik zaman kaybetmeden işe koyulur. Bu sırada bölge halkı da olup bitenden haberdar olur. Böylece karşılıklı bir tanışma ve gözlem süreci başlar. Bölge halkına göre okumuş insan eline kazma kürek almaz, böyle işlerle uğraşmaz. Ama bu gençler farklıdır; onlar devrimcilerdir. Öte yandan devrimci gençlik de bölgenin sosyolojik yapısını merak etmektedir. Karşılıklı tanışma sürecinin ardından, yaptıkları işin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlarlar.

Devlet baskısı nedeniyle gençlerin bölgede geniş çaplı sosyolojik araştırma ya da anket yapma imkânı olmaz. Zaten günün büyük bölümünü çalışarak geçirirler. Bölge halkının anlattığına göre, yakın köylerde hasta olanlar devrimci gençlerin yanına gider; aralarında doktor olanlar hastalara bakar, ilaç verir. Köylüler de gençlere sebze ve meyve götürür. Ancak gençler, parasını vermeden hiçbir şeyi kabul etmez.

Çoğu belki de hayatında ilk kez böylesine ağır bir iş yapmaktadır. Ama hepsi inançlıdır.

Gençlerin ve bölge halkının emeğiyle köprü tamamlanır. Başta bölge halkının köprüye dair düşüncesi, “Kuş uçsa yıkılır” şeklindedir. Çünkü Zap Suyu onlar için kolay kolay alt edilebilecek bir akarsu değildir. Yöreden bir dengbêj, Zap Suyu’ndan şöyle söz eder: Zap gürdür; çünkü arkası Erzikini’dir. Erzikin, Zap Suyu’na karışan güçlü bir akarsudur. Yıllar boyunca Zap canlar almış, insanlar onu aşılması güç bir güç olarak görmüştür.

Köprünün ilk denemesi, devrimci gençlerin üzerinde bulunduğu bir kamyonla yapılır. Köprü ayakta kalır. Ona Devrimci Gençlik Köprüsü adı verilir.

Köprü, 1999 yılında bombalı bir saldırı sonucu yıkılır. 2007 yılında, Bahriye Kabadayı’nın yönettiği Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselinin gösterime girmesiyle yeniden gündeme gelir. 2010 yılında köprü tekrar inşa edilir. Sonrasında ise birçok kez saldırıya uğrar, tabelası sökülür.

Bölge halkının hafızasında kalan söz ise şudur: Devletin yapamadığını komünist gençler yaptı.

“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”

Köprü yapılırken Bursa Cezaevi’nde olmasaydı Deniz, gençlerin en önünde olurdu. Kanser hastalığıyla boğuşmasaydı Harun, Gençlik Köprüsü’ne omuz verirdi.

Bu yüzdendir ki köprünün halk arasındaki adı “Denizlerin Köprüsü”dür.

Bu yüzdendir ki Zap Suyu’ndan söz edilirken dengbêjlerin dilinde Denizlerin adı geçer.

Anayaso

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
                      Ben gülmezem
                      Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?

Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
                       Ben fakiro,
                       Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !

Çoçiğ ağliir,  çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
                       Parasizo,
                       Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
                       Ben ketimo
                       Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?

Şavata'tan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
                       Malımız yoh
                       Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?

Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara'da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?

Şemsi BELLİ

/././

TKP'den 'madenler devletleştirilsin' çağrısı: 'Ülkemiz de halkımız da satılık değil!' 

Madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yapan TKP, "Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" açıklamasını yaptı.

Yağmanın, talanın önünün yıllardır açan AKP iktidarı bir süredir maden patronlarını ihya etti. Ülkenin her yerinin delik deşik edilmesine izin verilirken, maden şirketleri türlü teşviklerle desteklendi. Her türlü usulsüzlüğe göz yumuldu. Ancak yurttaşlar maden patronlarının karşısına dikildi. Hem yaşadıkları yeri koruyarak, hem de çalıştıkları yerde direnerek... Türkiye Komünist Partisi (TKP) de bu talana karşı bir kampanya başlatarak, madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yaptı.

"Ülkemiz de halkımız da satılık değil!" denilen açıklamada, ülkenin doğal zenginliklerine ve mineral çeşitliliğine ve bunların sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanıldığına dikkat çekildi.

"Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" denildi.

Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmesi gerektiği vurgulandı.

Hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler… 'İşletmeler piyasacılığa kurban edildi'

Açıklamanın tamamı şöyle:

"Türkiye doğal zenginlikleri ve mineral çeşitliliği bakımından dünyanın önde gelen
ülkeleri arasında yer alıyor. Bu minerallerin üretimi ile sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanılan hammaddelerin arzı sağlanıyor. Doğal kaynaklarımız ve madencilik faaliyeti ülkemizin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı açısından hayati önem taşıyor.

Bugün ülkemizde adına serbest piyasa ekonomisi denilen, sermayenin ihtiyaçlarını ve kârlılığını esas alan bir düzen hüküm sürmekte. Madenler ve madencilik de arama faaliyetlerinden çıkarma ve zenginleştirme aşamalarına kadar neredeyse tüm süreçleriyle piyasa düzeninin akılsızlık ve plansızlığı tarafından belirlenir durumda. Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi.

Geldiğimiz yer ortada: Doğası yıkıma uğratılmış, kaynakları yağmalanmış, çarçur edilmiş bir ülke; her tür bilimsel tanım ve teknik olanak mevcutken maliyet ve kâr hesaplarına kurban edilen, hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler…

Ülke topraklarının yarıdan fazlasını kapsayan maden arama ruhsatları ile binlerce işletme ruhsat ve izninin sermayeye devredildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, doğal zenginliklerimizin fiilen ipotek altına alınması anlamına geliyor. Türkiye’de madencilik faaliyetinin milli gelir içersindeki payı ise hâlâ yüzde 1’ler civarında. Belli ki maden arama ve işletme ruhsatları sermayedarlar için bir rant kapısı olarak kullanılıyor. Halka ait olan madenleri daha toprağın altındayken alıyorlar, satıyorlar, servetlerine servet katıyorlar. Yasaları, yönetmelikleri değiştiriyor, arkalarından dolanıyor, pek çok durumda ne yasa ne de kural tanıyorlar. Köy, tarım alanı, orman, zeytinlik, yerleşim çevreleri, tarihi veya doğal sit alanı demiyor talan ediyorlar.

'Madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmeli'

Türkiye Komünist Partisi halkımızı bu arsızlığa dur demeye, doğal kaynaklarımıza, madenlerimize, emeğimize sahip çıkmaya çağırıyor!

Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı için madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmelidir!

1. Çokuluslu tekeller ve holdingler başta olmak üzere her tür özel sermayedar ve şirkete verilmiş olan tüm maden arama, işletme ve zenginleştirme ruhsat ve izinler bedelsiz olarak iptal edilmeli, tüm maden ve işletmelere el konmalıdır.

2. Bütün madencilik faaliyetleri devlet eliyle ve merkezi bir planlama doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Bu yapılırken tüm ilişkili sektörlerin ihtiyaçları dikkate alınmalı, kapsamlı bir planlama ile hammadde arz güvenliğinin sağlanması, dışa bağımlılığın azalması, yerli sanayiye düşük maliyetli ve kaliteli girdi sağlanabilmesi esasıyla hareket edilmelidir.

3. Doğal kaynakların halk sağlığı ve çevreyle uyumlu, verimli kullanımını esas alan; bilimsel verilere dayalı bir madencilik politikası oluşturulmalı ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Bu kapsamda maden havzaları, faaliyet gösterdikleri bölgelerde tarımsal ve sınai üretim, su kaynakları, orman varlığı ve halk sağlığı gözetilerek bütüncül bir planlama anlayışıyla ele alınmalı ve işletilmelidir.

'Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı'

4. Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı, eksiksiz mesleki eğitim alabilmeleri sağlanmalı, insanlık onuruna yakışan, sağlıklı ve güvenli çalışma şartları yaratılmalı ve korunmalıdır.  

5. Değerli madenlerin sadece hammadde olarak çıkarılıp ihraç edilmesine son verilerek uç ürünlere dönüştürülmesi, yarı mamul ve mamul maddelerin üretimi için planlı bir sanayi hamlesi yapılmalıdır.

6. İnşaat sektörüne hammadde sağlamaya odaklı, plansız ve denetimsiz bir madencilik endüstrisi yerine mühendislik kalitesi yüksek, katma değerli üretim yapabilen bir madencilik endüstrisi kurulmalıdır.

7.  İşletmesi tamamlanan maden sahalarında kapatma, rehabilitasyon ve rekültivasyon (toprak ıslahı ve yeniden bitkilendirme yoluyla alanın ekolojik dengeye uygun biçimde doğaya kazandırılması) faaliyetlerinin, gerekli çevresel önlemler çerçevesinde eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi zorunlu kılınmalı ve etkin biçimde denetlenmelidir.

8. Madencilik faaliyetlerinde kullanılan makine ve ekipmanların yerlileştirilmesi sağlanmalı; verimli, halk sağlığına ve çevreye uyumlu ileri teknolojilerin geliştirilmesine yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütülmelidir.

9. Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmelidir."

***

Kızıl saçlı kız: Hannie Schaft ve unutturulmak istenen direniş -Ekrem Öztürk- 

Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.

Bugün dünya, artan emperyalist müdahaleler ve “üçüncü dünya savaşı” tartışmalarıyla karşı karşıya kalırken, Hollanda’da da sürekli bir “Rus tehdidi” algısı öne çıkarılmaktadır. Böylesi bir atmosferde, İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve o dönemde özellikle Sovyetler Birliği başta olmak üzere çeşitli ülkelerde komünistlerin nasıl bir direniş sergilediklerini hatırlamak önem taşımaktadır.

Bu yazıda, Hollanda Komünist Partisi üyesi Hannie Schaft’ın yaşamına ve mücadelesine odaklanacağız. “Kızıl saçlı kız” olarak tanınan Schaft, aradan geçen yıllara rağmen direnişin sembollerinden biri olarak hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır.

İşgal yıllarında Hollanda Komünist Partisi yalnızca direnişe katılan bir yapı değil; direnişi örgütleyen, büyüten ve bu uğurda en ağır bedelleri ödeyen başlıca siyasi güçlerden biri olmuştur. Şubat Grevi’nin örgütlenmesinden yeraltı gazetelerinin basımına, sabotaj eylemlerinden işbirlikçilerin cezalandırılmasına kadar pek çok alanda komünistlerin belirleyici rol oynadığı bilinmektedir.

Ancak günümüzde hâkim tarih anlatısı, bu gerçekleri büyük ölçüde görmezden gelmekte ya da sistematik biçimde silmektedir. Bu çabanın karşısındaki en çarpıcı simgelerden biri ise** hiç kuşkusuz** Hannie Schaft’tır.

Hannie Schaft

Hannie Schaft, tam adıyla Jannetje Johanna Schaft, Eylül 1920’de Hollanda’nın Haarlem kentinde dünyaya geldi. Genç yaşlarından itibaren barış ve adalet temelli bir dünya fikrine ilgi duyan Schaft, okul yıllarında İspanya İç Savaşı’nda faşizme karşı savaşan Uluslararası Tugaylar’dan ve Komünist Enternasyonal’in önde gelen isimlerinden Georgi Dimitrov’dan etkilenmiştir. Daha sonra Amsterdam’da uluslararası hukuk eğitimi almaya başlamıştır.

Üniversite yıllarında Yahudi öğrencilerle kurduğu yakın ilişkiler, onun siyasal bilincinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nazi işgali altında Yahudilere yönelik baskı ve ayrımcılığın artması, Schaft’ın faşizme karşı tutumunu daha da keskinleştirdi. 1943 yılında Nazi yönetiminin üniversite öğrencilerinden talep ettiği sadakat beyanını imzalamayı reddetti, bu nedenle eğitimine devam etmesi engellendi. Aynı dönemde Yahudi arkadaşlarının saklanmasına yardımcı olarak direniş faaliyetlerine aktif biçimde katılmaya başladı.

Schaft için bu süreç bir dönüm noktasıydı. Nazi işgali koşullarında “tarafsız kalmanın” mümkün olmadığına inanıyor; ya boyun eğmek ya da direnişe katılmak arasında bir tercih yapılması gerektiğini savunuyordu. O, tercihini direnişten yana kullandı.

İşgal altında direniş

Hannie Schaft için direniş, yalnızca bir beyanı imzalamayı reddetmekle sınırlı kalmadı. Faşizme karşı aktif mücadele yürütmek amacıyla Haarlem’de faaliyet gösteren direniş konseyine katıldı. Schaft ve aynı örgütte yer alan Frans van der Wiel, Truus ve Freddie Oversteegen, Cor Rusman ve Jan Heusdens özellikle Nazi işgaliyle işbirliği yapan kişilere yönelik eylemleriyle tanındı. Bu işbirlikçiler, Nazilere bilgi sağlayarak hem direniş hareketlerini zayıflatıyor hem de işgal politikalarıyla Yahudi soykırımına dolaylı destek sunuyordu.

Direniş konseyi yalnızca silahlı eylemlerle değil, aynı zamanda yeraltı faaliyetleriyle de etkinlik gösterdi. Gizli gazete ve bildirilerin dağıtımı, saklanan kişiler için gıda karnelerinin temin edilmesi ve sahte kimlik belgelerinin hazırlanması gibi çalışmalar örgütün faaliyetleri arasında yer aldı.

Bu süreçte komünistler, direniş konseyinde önemli ve aktif bir rol üstlendi. Hannie Schaft da mücadele deneyimi içinde faşizme karşı direnişin daha geniş bir adalet ve eşitlik arayışıyla bağlantılı olduğunu düşünmeye başladı. Truus ve Freddie Oversteegen ile birlikte Hollanda Komünist Partisi’ne katıldı. Nazi işgaliyle birlikte yeraltına çekilen parti örgütüyle bağ kurarak siyasal faaliyetlerini sürdürdü.

Schaft, bu dönemde yasadışı olarak yayımlanan De Waarheid gazetesinin dağıtımına katıldı; sabotaj eylemleri ve suikast girişimlerinde yer aldı. Bu faaliyetler nedeniyle Nazi işgal güçlerinin aradığı isimlerden biri hâline geldi. Aynı dönemde direniş içinde aktif rol oynayan Annie Averink ile tanıştı. Averink, işgalin ilk yıllarından itibaren direniş hareketine destek vermiş, 1941’deki Şubat Grevi’nde de yer almıştı. 1943 yılında Haarlem’deki Hollanda Komünist Partisi yöneticilerinin tutuklanmasının ardından Averink, bölgedeki direnişin koordinasyonunu üstlendi ve Schaft’ın da içinde bulunduğu grubu yönlendirdi.

Savaşın ilerleyen dönemlerinde Doğu Cephesi’nden getirilen Sovyet savaş esirlerinin bir kısmı Hollanda’ya, özellikle Texel Adası’na zorunlu çalıştırılmak üzere gönderildi. Hannie Schaft ve Annie Averink, bu esirleri direniş hareketine katılmaları için teşvik etti. Nitekim 1944 yılında kendilerini “faşizme karşı mücadelede Hollanda halkına yardım etmekle yükümlü” olarak tanımlayan Gürcü askerler, Nisan 1945’te ayaklanarak işgale karşı silahlı direnişe katıldı.

Mücadelenin sonu ve kurtuluş

İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Nazi Almanyası, Doğu Cephesi’nde art arda yenilgiler alırken işgal altındaki Hollanda üzerindeki ekonomik ve toplumsal baskıyı artırdı. Gıda karneleri giderek azaltıldı, fiyatlar hızla yükseldi ve iş gücü ihtiyacı gerekçesiyle binlerce Hollandalı işçi Almanya’da çalışmaya zorlandı. Bu koşullara tepki olarak düzenlenen demiryolu grevine karşılık Nazi yönetimi**,** ülkeyi ağır bir gıda ablukasına maruz bıraktı. Tarihe “Kıtlık Kışı” olarak geçen bu dönemde çok sayıda insan açlık, soğuk ve yoksulluk nedeniyle hayatını kaybetti.

Bu zorlu koşullar altında Hannie Schaft, yoldaşlarıyla birlikte direniş faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. Ancak direnişin bedeli ağır oldu. Pek çok direnişçi tutuklanarak idam edilirken Schaft da en yakın kayıplarından birini yaşadı.

Sevgilisi Jan Bonenkamp, Hollanda Komünist Partisi ile birlikte afişleme çalışmaları yapıyor, yeraltı gazeteleri dağıtıyor ve direniş için kaynak topluyordu. 1944 yılında bir çatışmada ağır yaralanarak Nazilerin eline geçen Bonenkamp, kısa süre sonra hayatını kaybetti.

Bu kayıp, Schaft üzerinde derin bir etki bıraktı. Aynı yıl bir arkadaşına yazdığı mektupta Bonenkamp için şu ifadeleri kullandı: Arkadaşım hakkında kötü düşünme, o harika davrandı. Keşke böyle insanlar daha çok olsaydı. O, hayatımda tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Bunu unutma; bu çok önemli.

Savaşın sonuna yaklaşılırken Schaft, tüm baskılara rağmen faaliyetlerini sürdürdü. 21 Mart 1945’te yeraltı gazetesi De Waarheid’ı dağıtırken tutuklandı. Kimliği tespit edilen Schaft, günler süren ağır sorgulamalara rağmen direnişçilere dair hiçbir bilgi vermedi. Nazi yetkililerinin kadınların infaz edilmeyeceğine dair güvencelerine karşın Hannie Schaft, 17 Nisan 1945’te, işgalin sona ermesine haftalar kala, Bloemendaal yakınlarındaki kum tepelerinde kurşuna dizilerek idam edildi.

Hannie Schaft’ın mücadelesi yalnızca bireysel bir direniş hikâyesi değildir. O, faşist işgale karşı örgütlü direnişin ve baskı ile adaletsizliğe karşı mücadele ederken hayatını kaybeden binlerce insanın simgelerinden biri olarak tarihteki yerini korumaktadır.

Direnişin anması

Savaşın ardından cesareti ve direnişteki kararlılığıyla öne çıkan, “kızıl saçlı kız” olarak anılan Hannie Schaft kısa sürede Hollanda direnişinin en önemli sembollerinden biri hâline geldi. Ancak savaş sonrası dönemde komünistlerin direnişteki rolünün nasıl hatırlanacağı siyasi tartışmaların konusu oldu.

Bazı çevreler, Hollanda Komünist Partisi’nin (CPN) direnişteki etkisinin geri planda bırakıldığını ve bu mirasın yeterince görünür kılınmadığını savundu. Bu tartışmalar yalnızca direnişin aktörlerine dair değil, aynı zamanda faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin nasıl yorumlandığına ilişkin daha geniş bir tarihsel değerlendirmeyi de beraberinde getirdi.

1951 yılında dönemin Başbakanı Willem Drees liderliğinde kurulan koalisyon hükümeti döneminde Hannie Schaft için düzenlenmek istenen bir anma töreninin yasaklanması dikkat çekici bir gelişme olarak kayda geçti. Anmaya katılmak isteyen, aralarında çok sayıda eski direnişçinin de bulunduğu binlerce kişi geniş güvenlik önlemleriyle karşı karşıya kaldı.

Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.

/././

GÜNDEM -9 Mayıs 2026-

Özgür Özel: "Akın Gürlek‘in Bakanlığa ‘Tapu kayıtlarını silebilir miyiz?’ dediğini biliyoruz"-Birgün- 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel canlı yayında basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Özel, Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal ile ilgili olarak " İşte ‘Şu anda sarayda, görüşüyor. Anlaştı, konuştu.’ Öyle haberler çıkınca arkadaşlar aramışlar, telefon açılmamış. Ben aradığımda belki bir kere açılmadı, sonrasında kapanmış da olabilir. Ben görüşemedim, ulaşamadım. Bunun dışında tabii bu kadar gün geçiyor. Siyasette iki gün filan çok uzun zamanlar" ifadesini kullandı. Özel "Akın Gürlek‘in Bakanlığa ‘Tapu kayıtlarını silebilir miyiz?’ dediği, Bakanlıktan ‘250 yıldır tutuluyor kayıtlar, neyi siliyorsun?’ cevabını aldığını da biliyoruz" dedi.


***
Özel'den 'Akın Gürlek, Erdoğan'ın telefonunu dinliyor' iddiası: Gürlek, Erdoğan’la kriptolu telefondan konuşuyor, yakınlarına da ‘Bana bir şey yapamazlar’ diyor -T24- 
 "Akın Gürlek Erdoğan ile kriptolu telefondan konuşuyor. Yakınlarına da ‘Merak etmeyin, ben Erdoğan’ı da dinliyorum. Bana bir şey yapamazlar’ dediği söyleniyor. Ses kaydına alıyor telefon konuşmalarını. Akın Gürlek'in bilgi olarak verdiği 'İmamoğlu'nun babasının bahçesinde 10 küp altın bulduk' meselesi yalan ama Erdoğan'a 'Buldum, kanıtı bende, merak etme' diyor" iddiasında bulundu. https://t24.com.tr/politika/ozgur-ozel-cumhuriyet-bir-kez-daha-kurtarilmayi-bekliyor-partiyi-ayakta-tutmam-milleti-sandikla-bulusturmam-lazim,1320262

***
Tutuklu Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, ‘etkin pişmanlık’ ifadesinde “Özel’e para ve araç verdiğini” iddia etti; Özel, “Hepsi yalan, parasını biz ödedik” dedi -Can Öztürk-T24- 
"Rüşvet", "irtikap" ve "ihaleye fesat karıştırma"dan tutuklanan Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, ‘etkin pişmanlık’ ifadesinde, “O zamanlarda CHP grup başkanı olan Özgür Özel’e 200 bin TL ve 1 milyon TL nakit olacak şekilde para verdim. 200 bin TL parayı poşet içerisinde Özel tarafından alınmak üzere evin bahçesinin duvarına bıraktım” iddiasında bulundu. Belediye tarafından parası ödenen aracın Özel’e tahsis edildiğini öne süren Yalım, “Uşak Belediyesine ait aracın dönüşüm işlemi için 25 bin Euro ve KDV, Özgür Özel'in kullanımına tahsisli aracın dönüşüm işlemleri için ise 170 bin Euro ve KDV ödeme yapıldığını hatırlıyorum” diye konuştu. Özel ise Yalım’ın iddiaları hakkında, “’Yok, Uşak Belediyesi bize VIP araç almış’ deniliyor; ancak bunların hepsinin yalan olduğu ortaya çıktı. Eninde sonunda aracın faturasını da aksesuarlarının parasını da biz ödemişiz” ifadelerini kullandı.  https://t24.com.tr/gundem/tutuklu-usak-belediye-baskani-ozkan-yalim-etkin-pismanlik-ifadesinde-ozele-para-ve-arac-verdigini-iddia-etti-ozel-hepsi-yalan-parasini-biz-odedik-dedi,1320271

***
Muhittin Böcek’in 'etkin pişmanlık' ifadesi veren oğlu Gökhan Böcek'ten iddia: Özgür Özel’in talimatıyla babamın adaylığı için Veli Ağbaba’ya 1 milyon Euro verdim -Can Öztürk-T24- 
Tutuklu Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in oğlu Gökhan Böcek 'etkin pişmanlık' ifadesinde, “Özgür Özel'in talimatıyla Veli Ağbaba tarafından aranarak bizzat şahsım aranmıştır. Veli Ağbaba ile görüştüm. CHP genel merkezine benden destek istediklerini, tarafımdan 1 Milyon Euro verilmesi istendi” iddiasında bulundu. Aracı bir kişiyle parayı CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’ya verdiğini iddia eden Böcek, “Bu paranın neden istendiğini sorduğumda Veli Ağbaba, babam Muhittin Böcek’in Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için istendiğini söyledi” ifadelerini kullandı. Böcek, "Bu olaylardan önce seçim sürecine girildiğinden babam Muhittin Böcek bana 'genel merkezin maddi ve manevi destek ricaları olacaktır, bunları bu seçim zamanında halledersin' dedi. Veli Ağbaba arayınca tekrar babama 1 Milyon Euro istenmesi hususunu sorma gereği duymadım" dedi. Sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapan CHP'li Ağbaba, "Tamamen hayal ürünü ve iftiralardan ibaret, suç duyurusunda bulunacağım" dedi.  https://t24.com.tr/gundem/muhittin-bocekin-oglu-etkin-pismanlik-ifadesi-ozgur-ozelin-talimatiyla-babamin-adayligi-icin-veli-agbabaya-1-milyon-euro-verdim,1320249

İBB davasında Gülibrahimoğlu'nun dilekçesi sahte çıktı! Avukattan "Korsan dilekçeyi dosyadan çıkarın" talebi -Cumhuriyet- 
İBB'ye yönelik davada yargılanan sanık Murat Gülibrahimoğlu'nun "itirafçı olmak istediği" iddiası, avukatı Abdullah Kaya'nın İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunduğu dilekçeyle yalanlandı ve "korsan dilekçenin" dosyadan çıkarılması talep edildi.https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/ibb-davasinda-gulibrahimoglu-nun-dilekcesi-sahte-cikti-avukatindan-korsan-dilekceyi-dosyadan-cikarin-talebi-2502204

Resmi Gazete’de yayımlandı: Adli Tıp Kurumu, Merkez Bankası, TÜİK ve SPK’da üst düzey atamalar -CUMHURİYET-

Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı atama kararlarıyla, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Adli Tıp Kurumu başta olmak üzere çeşitli kurumlarda üst düzey görev değişiklikleri yapıldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan kararlara göre, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na Hızır Aslıyüksek atandı.

Sermaye Piyasası Kurulu’nda ise İkinci Başkan olarak görev yapan Mahmut Sütcü, SPK Başkanlığı’na getirildi. Kurulun İkinci Başkanlığı’na Ahmet Aksu, üyeliğine ise Yusuf Sünbül atandı.

TÜİK Başkanlığı’na Gelir İdaresi Başkan Yardımcısı Mehmet Arabacı atanırken, TCMB Başkan (Guvernör) Yardımcılığı görevine Yusuf Emre Akgündüz getirildi.

Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu Başkanlığı’na İbrahim Ömer Gönül atanırken, kurul üyeliğine Abdi Serdar Üstünsalih seçildi.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Tedarik Hizmetleri Genel Müdürü Mehmet Avcı görevden alındı. Boşalan Tedarik Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevine Diyarbakır’ın Çınar Kaymakamı Zikrullah Erdoğan atandı.

Öte yandan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı Başkan Yardımcılığı’na da Ahmet Alemdar getirildi.

CUMHURİYET

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-

 


Bosch’un reklamı ve kurucu annelik -Nuray Sancar-

Bosch’un koltuktaki tüyleri toplayan yeni süpürgesinin reklamı tam da anneler günü arifesinde halının altına saklanmış pisliği de havalandırdı. Ortalık toz duman oldu! Reklamdaki kadının köpeğine oğluşum diye seslenmesi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ı irrite etmişti. ‘Annelik sadece bireysel değil toplumsal sürekliliğin temelidir. Derin ve kurucu bir değerin iletişim stratejileri uğruna esnetilmesini ve sıradanlaştırılmasını kabul etmiyoruz…’ dedi. Yarım yüzyıldan fazla özel hayatın politik olduğunu öne sürerek ailenin, anneliğin, kadınlığın sosyal süreçlerle ilişkisini irdeleyen kadın hareketinin popülerleşmiş bilincinde bu sözler ancak taze bir yarayı kanatmak anlamına gelir. Dolayısıyla ‘anneliğin derin ve kurucu değeri’nden dem vuran Bakan, halının altında çer çöple birlikte biriken öfke barikatıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Anneliğin kendi doğurduğu çocuklara yöneltilmiş karşılıksız bir bakım emeği hizmetine, bir duygu haline, toplumsal inşa görevine indirgenerek taçlandırıldığı sözel kutsama, hayatın realitesiyle girdiği cenkten her gün onarılmaz bir yara bereyle çıkarken başka türlüsü olamazdı. Sayısız çocuğun MESEM programıyla sanayinin çarklarına çekilerek ucuz emek cehennemi deposunun envanteri haline geldiği koşullara hiçbir anne şefkati direnemiyor. Üstelik taze bedenlerin iş cinayetlerine kurban gittiği haberleri giderek artıyor.

Çocukları kolay yoldan para kazanmaya çeken çete ve mafyalar, akran zorbalığına altlık olacak kadar çocukları gerilim içine sokan toplumsal kurulum, bir bebekten cani yaratan sistem, çocuklarının gözü önünde katledilen anneler ve şiddete maruz kalan kadınları koruyamayan güvenlik sistemi… ve daha birçoğu, annenin ayakta tutmak için tüm gücüyle çaba harcaması beklenen evin dört duvarını çoktan çökertmiş bulunuyor. Duayla, efsunla, mucizeyle bu duvarların ayakta kalması mümkün değil. Ayrıca annelik, içinde şekillendiği iktisadi, toplumsal, siyasal koşullardan bağımsız, kendi kendini koruyabilen bir statü değil. Bu koşullar Narin Güran, Leyla Aydemir, Rabia Naz Vatan, Mattia Minguzzi, Atlas Çağlayan, Emirhan Koçhan gibi kurbanlar aldı ve almaya devam ediyor; geride gözü yaşlı anneler kalıyor.

Bir kediyi, köpeği evladı gibi sahiplenmenin, konuşamayan canlılara ebeveyn olma eğilimindeki artışın, anneliği bir meta gibi ucuza satın almak için kadınlarla yapılan pazarlıkla ilgisi yok mudur? Bu pazarlık sırasında yetkili makamlardan kadınlara ağza alınmayacak hareketler yapıldı, yapılıyor. Kadının kaç çocuk doğuracağından, nasıl doğum yapacağına kadar direktifler verilirken aba altından sopa gösteriliyor.

Annelere dayanak olamayan aile bakanlarının, sevgisiz ve aşağılayıcı sözler kullanan ve giderek hayvan katline de cevaz veren iktidar aparatlarının ve çökerten ekonomik sistemin hep birlikte boğmaya çalıştığı şefkat, kadının kendi çocukları dışındaki canlılara da yöneliyorsa, bu bir direniş, ‘özel hayat’taki kasıtlı yıkımın telafisine yönelik bir çabadır; bir sosyolojik çıktı.

Kentlerin beton yığınına dönüşmesinin, doğal habitatı erozyona uğratan endüstriyel kaynaklı ekolojik felaketlerin, tarihin çok eski zamanlarından beri insanlarla birlikte yaşayan hayvanları doğal ortamlarından mahrum ederek açlığa terk ettiği bir realitedir. Kapitalizm tapulu bireysel mülkleri, tarlaları, akarsuları, hazinede toplanan ortak varlıkları sermayedarın kullanımına açarken, diğer canlıların yaşam koşullarını da taciz ediyor. İnsanla diğer canlılara ortak bir kader biçen yıkıcılıktan sadece ‘İnsan insanın kurdudur’ canavarlığı, ‘Gemisini kurtaran kaptan’ bireyciliği ve yaşayan her şeye kasteden şiddet çıkmaz. Şefkat, dayanışma gibi iyicil duygu ve pratiklerin de kıymet kazandığı bir süreçtir bu. Tam da bu yüzden annelik de iktidarların sıkıştırdığı anlam alanından ve iğreti statüden çıkarılarak genişletilmiştir. Tabii ki bu da ‘derin ve kurucu’ bir değerdir ve politiktir.

/././
Büyük depremin ilk günlerinde beton şirketleri vurgun masası kurmuş -Uğur Zengin-

Önce 6 Şubat depremlerini hatırlayın. Et kesen o kışı, 7.8 ve 7.6’lık sarsıntılarda enkaz altında ölen en az 60 bin insanı ve 140 binden fazla yaralıyı düşünün. Yıkıntıların arasında 15 yaşındaki kızının elini bırakmadan saatlerce bekleyen o babayı, beton kütlelerinin altından çıkarılan ölüleri, “Cennetten bir kare” reklamıyla satılıp saniyeler içinde mezara dönüşen o siteyi, kaçmaya çalışan müteahhitleri, İsias Otelde can veren öğrencileri, o “Sesimi duyun” çığlıklarını, yas tutan Anadolu’yu, kardeşleşmeyi ve öfkeyi yeniden hatırlayın.

Şimdi takvimi 23 Şubat 2023’e, depremin 17. gününe çevirin. 2 milyon kişinin bölgeden tahliye edildiği o gün, ölü sayısı çoktan 43 bini aşmıştı. Kızılay’ın depremzedelere çadır sattığının ortaya çıkmasının ardından konuyu takip ederek çeşitli haberler yapan gün Gazeteci İsmail Arı ise bugün cezaevinde.

Nakliye fiyatları ve kiralar çoktan fırlamıştı. Siyasal iktidar 164 bin binanın yıkık ya da ağır hasarlı olduğunu raporlarken, 80 milyon insan “Nasıl yaşayacağız?” sorusuna yanıt arıyordu.

Tüm bunları tekrar hatırlayın. Peki ya tam o günlerde, depremin 17. gününde beton patronları ne yapıyordu? Depremden bin gün sonra, Rekabet Kurumunun raporundan öğreniyoruz ki birinci derece deprem bölgesinde bulunan Aydın Didim’de beton şirketleri kâr için ‘masa’ kurdu.

Can boğazdayken bölgenin üç büyük beton şirketi Kösem, Değişim ve Ufuk Beton aralarında kartel kurarak fiyatları artırdı. Toplam nüfusu 1 milyon 160 bin olan, birinci derece deprem kuşağına satış yapan iki beton firmasının temsilcisi arasında, yani Değişim Beton yetkilisi ile Kösem Beton çalışanı arasında -tekrar edelim, depremin 17. gününde- şu diyalog yaşanıyordu:
* Kimseyi aramadım, senin söylemin üstüne fiyat düştüm.
* Beni yanlış yönlendirmeyeceğini bildiğim için.
* (...) [UFUK] bana direk dediği (...) [ÇİMENTAŞ] masayı kuramayınca zammı geri çekti.
* Bundan benim niye haberim yok dedin?
* Dedim.
* Sen Ufuk’u niye baz alıyorsun ki (...) [DEĞİŞİM] yol yürümüyor musun?
* Ortamı toparlamaya çalışan benim.
* Benim adım kullanılıyor.
* Çırak çıkmışız patron.
Bu diyalogdaki en kilit ifade, beton şirketlerinin “masa kurma” girişimidir. İşte deprem günlerinin ‘patron katı’ sahnesi: Bir yanda depremde can verenler, diğer yanda kurdukları masada kartelleşerek fiyat artıranlar…

İtalyan sermayeli uluslararası tekel Cementir Holdinge ait -sicili epey kabarık- Çimentaş[1] fiyatları artırmış, ancak rakip şirketlerle o anlaşma zemini (masa) kurulamayınca zammı iptal etmek zorunda kalmıştı.

Kalan üç şirket ise hemen kendi masalarını kurdu ve fiyatları artırdı. Okunabildiği kadarıyla diyaloglardan anlaşılan, yapılmak istenen zam oranının yüzde 7.5 olduğu.

Tüm bu tablonun sonunda insanın aklında Thomas Dunning’in veciz paragrafı yankılanıyor. 18. Yüzyıl Sendikacısı Dunning “Sermaye” diyordu, “Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmaması ya da çok az kâr olması halinde dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun, aslan kesilir. Yüzde 10’luk emin bir kârla her işe girişir; yüzde 20 ile canlanır; yüzde 50 ile cesareti mutlaklaşır; yüzde 100 ile bütün yasaları ayaklar altına alır; yüzde 300 için işleyemeyeceği suç yoktur, asılmayı bile göze alır. Kargaşa ve kavga kâr getirsin, bunların ikisini de teşvik eder.”

Bu yüzden işçilerin dehşeti ile sermayenin dehşeti farklıdır. Şireci patronunun talimatıyla bugün Antep Cezaevi hücresine tıkılan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, depremden üç gün sonra işçilerin işe çağrıldığını söylüyordu: “Antep’te onlarca fabrika, 5-7 Şubat arasında işçilere zamlı bir şekilde ödenmesi gereken aylıkları, depremin ardından yatırmadı ve sonrasında ise iki ay zam farkını gasbetti. Depremin üzerinden henüz bir hafta geçmişken ve insanlar halen sokakta kalırken patronlar işçilere, ‘Pazartesi gelin işbaşı yapın’ dedi.”

O ‘Yüzde 300 kâr için asılmayı göze alan’ sermaye, bugün Didim’de bir beton masasında, işçinin gasbedilen ücretinde. On binlerce insanın mezarı henüz tüterken, ‘masa kurup’ fiyat artıranların kâr hırsı ile enkaz başında nöbet tutan babanın kederi arasındaki uçurum, bu düzenin özeti.

Bir yanda canı pahasına ‘Sesimi duyan var mı?’ diye bağıranlar, diğer yanda bu çığlığı kâra tahvil etmek için telefon trafiği yürüten beton baronları... Mehmet Türkmen’in de İsmail Arı’nın da cezaevinde olması tesadüf değil; çünkü bu düzende ölmek serbest, enkazdan kâr devşirenlerin çarkına çomak sokmak yasaktır.

Dipnotlar:
^ İtalyan sermaye grubuna, Çimentaş üzerinden yurt dışına yasa dışı şekilde para aktarıldığı iddiasıyla yüklü miktarda ceza kesilmişti. Şirketin patronu Fransesco Gaetone Caltagirone 10 milyar dolarlık şahsi servete sahip ve daha önce SPK tarafından da şirketi cezalandırıldı.

/././

Mevcut değerleri telkin yaratıcı düşünmeyi öldürüyor mu?-Adnan Gümüş-

MEB, verileri kendi işine gelen yerinden yorumluyor. Bakanlık PISA okul başarısı değerlendirmelerinde ilk 30 arasına bile giremedikleri halde konu gündeme geldiğinde olumlu gittiklerini ifade ediyor.

OECD, PISA testlerinde 2022 yılında “yaratıcı düşünme” becerilerine yönelik ölçekler de yer aldı ancak Türkiye programın bu kısmına dahil olmadı. Programa katılmayarak bizimkiler ne kadar iyi durumda olduklarını mı göstermek istemediler acaba?

Yaratıcı düşünme nedir?

Akademik başarı daha çok analitik düşünebilme ile ilgili olmakla beraber PISA’nın tanımıyla özgün fikirler üretme, fikirleri değerlendirme ve geliştirme ve çeşitli bağlamlarda fikirleri çeşitlendirme yeteneği olarak tanımlanan yaratıcı düşünmenin de çocukların gelişimi ve toplumların geleceği için temel bir önemi bulunmaktadır.

OECD-PISA raporunda aktarıldığı üzere, literatürde yaratıcılık genel olarak “Bir bireyin veya grubun, sosyal bir bağlamda tanımlandığı gibi hem yeni hem de faydalı olan algılanabilir bir ürün ürettiği, yetenek, süreç ve çevre arasındaki etkileşim” olarak anlaşılmaktadır (Plucker, Beghetto ve Dow, 2004). Yaratıcılığa ilişkin çeşitli teoriler, ilgili bilgi ve becerilerin, farklılaşan ve yakınlaşan düşünme süreçlerinin, görev motivasyonunun ve belirli bir görevle yaratıcı etkileşimi destekleyen ödüllendirici bir ortamın önemini ve etkileşimini kabul etmektedir (Amabile, 1983, Amabile ve Pratt, 2016, Lucas vd., 2013, Lucas, 2016, Sternberg ve Lubart, 1991, 1995; Sternberg, 2006). Yaratıcılık üzerine yapılan literatür genellikle ‘büyük C’ yaratıcılık ve ‘küçük c’ yaratıcılık arasında ayrım yapar (Craft, 2001, Kaufman ve Beghetto, 2009). “Büyük C’ yaratıcılık, entelektüel veya teknolojik atılımları veya sanatsal veya edebi başyapıtları ifade eder ve önemli uzmanlık, özveri ve ürünün toplum tarafından değerli olduğuna dair tanınmayı gerektirir. Buna karşılık, tüm insanlar yaratıcı düşünme yoluyla ‘küçük c’ yaratıcılık gösterebilir. Bu tür günlük yaratıcılık, fotoğrafları alışılmadık bir şekilde düzenlemeyi, kalan küçük malzemeleri değerlendirerek yeni bir yemek yapmayı veya iş yerinde karmaşık bir planlama sorununa çözüm bulmayı içerebilir. “Küçük c’ yaratıcılığın pratik yoluyla geliştirilebileceği ve eğitim yoluyla ilerletilebileceği” genel olarak kabul edilmektedir (Kaufman ve Beghetto, 2009). Bu aktarımlar “OECD, 2024. Thinking Outside The Box The PISA 2022 Creative Thinking Assessment” raporundan.

PISA yaratıcı düşünme 2022 sonuçları şu raporda yer almaktadır: (OECD 2024. PISA 2022 Results Creative Minds, Creative Schools Publication Volume III). Aşağıdaki bilgiler bu rapordan.

Yaratıcı düşünmeyi açıklamaya yönelik bazı faktörler

PISA faktörlere dört kategoride bakmış bulunuyor: 1-Yaratıcı düşünme performansının ülkeler ve ekonomiler içinde nasıl farklılık göstermektedir? 2-Okullar arası ve okul içi farklılaşmakta mıdır? 3-Cinsiyet, sosyoekonomik ve kültürel durum, göçmen geçmişi gibi öğrenci özelliklerine göre ve 4-Okul özellikleri ve öğrenim programlarıyla ilişkili olarak performans farklılaşmak mıdır?

Singapur, Kore ve kuzey ülkeleri daha başarılı
Yaratıcı düşünme PISA 2022 OECD ortalaması 33 puan olup en yüksek başarı gösteren ülkeler sırayla 1.⁠ ⁠Singapur: 41 puan, 2.⁠ ⁠Kore: 38 puan, 3.⁠ ⁠Kanada: 38 puan, 4.⁠ ⁠Avustralya: 37 puan, 5.⁠ ⁠Yeni Zelanda: 36 puan, 6.⁠ ⁠Estonya: 36 puan, 7.⁠ ⁠Finlandiya: 36 puan, 8.⁠ ⁠Danimarka: 35 puan, 9.⁠ ⁠Letonya: 35 puan, 10.⁠ ⁠Belçika: 35 puan oluşmaktadır.

Akademik başarıda ilk 4’ü oluşturan Çin yaratıcı düşünme testlerinde yine başarılı olmakla beraber ilk 10’da yok, Singapur ve Kore var. Avrupa’da Kuzey ülkeleri iyi durumda.

PISA’da yüksek puan alan diğer dört ülke (Çek Cumhuriyeti, Hong Kong (Çin), Makao (Çin) ve Çin Taipei) yaratıcı düşünmede OECD ortalamasının altında veya ona eşit performans göstermiş.

Esas ayrışmalar içte: Varyansın yüzde 75’i Ülke İçi ve yüzde 72’si okul içi sebeplere bağlı
Yaratıcı düşünmede ülkeler arası ve okullar arası varyans farklılaşması ¼’e yakın bulunuyor. Daha ağırlıklı olarak ülke içi ve okul içi durumlara bakmak gerekiyor.

Okullar arasındaki ayrışma yaratıcı düşünmeye de yansıyor

Okul içi ve okullar arası farklılıklar tüm ülkeler ve ekonomilerde gözlemlenmekte olup, yaratıcı düşünmedeki varyasyonunun yüzde 28’i okullar arası farklılıklardan kaynaklanmaktadır.

Okullar arası genel ayrışma ne kadar az ise görece yaratıcı düşünme hem daha yüksek hem de okullar arası farklılık daha düşük bulunuyor (Danimarka, İzlanda, Letonya, İspanya, Estonya örnekleri). Buna karşılık, Birleşik Arap Emirlikleri, Jamaika, Slovakya, Bulgaristan, İsrail, Hollanda ve Romanya’da okullar arası farklılıklar, ülkenin performansındaki toplam farklılığın yüzde 50’sinden fazlasını göstermektedir.

Dezavantajı gruplar ve meslek okulları yaratıcı düşünmede daha düşük
PISA raporunda dikkat çekilen bir nokta, dezavantajlı çevre ve okulların yaratıcı düşünme bakımından da dezavantajlı kaldığıdır. Meslek okulları da genel olarak yaratıcı düşünmede daha geride kalıyor.

Kadın öğrenciler yaratıcı düşünmede daha başarılı
Hemen tüm ülkelerde kadın öğrenciler erkeklerden daha yaratıcı düşünmektedir. Ampirik çalışmalar, kızların belirli yaratıcı görev türlerinde erkeklerden daha iyi performans gösterme eğiliminde olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, kızlar genellikle çağrışımsal düşünme ve detaylandırma gerektiren görevlerde üstün başarı gösterirler (Baer ve Kaufman, 2005(10)). Ölçüm bağlamlarında, araştırmacılar kızların özgünlük ve sözel yaratıcılık testlerinde erkeklerden daha yüksek puan alma eğiliminde olduğunu, erkeklerin ise farklı düşünmeyi ölçen görevlerde üstün başarı gösterme eğiliminde olduğunu bulmuşlardır (Awamleh, Farah ve Zraigat, 2012 Baer ve Kaufman, 2008 Kazemian vd., 2024( Kim, 2006(14)).

Doğuştan yeti değil öğrenilen bir beceri
PISA, yaratıcı düşünmenin doğuştan verili bir yeti olmadığının, öğrenme ve çevresel faktörlerin önemli olduğunun altını çiziyor. Yani medya, sokak, aile, öğretmen, dersler ne kadar yaratıcı düşünmeyi, öğrencilerin farklı deneme ve farklı görüşlerini destekliyor ve dinliyorsa o kadar gelişime açık bulunuyor.

Bir öğrenme konusu olunca, hangi şartların yaratıcı düşünmeyi olumsuz etkilediğini, çocukları hangi şartların kötürümleştirdiğini de sormak gerekiyor.

Öğrenci odaklı olmayan okullar yaratıcı düşünmeyi öldürüyor mu?

Öğrencilerin merakının, keşiflerinin, eleştirel sorgulamalarının teşvik edildiği, farklı duygu ve görüşlerini ifade edilebildiği ortamlar yaratıcı düşünmeyi olumlu etkiliyor. En büyük soru ise okullar gerçekten bunu destekliyor mu sorusu.

PISA raporunda, yine OECD’nin bir başka çalışmasına dikkat çekilmiş bulunuyor: “OECD’nin 2023 sosyal ve duygusal beceriler araştırması, 15 yaşındakilerin 10 yaşındakilere göre daha az yaratıcı ve daha az öz farkındalığa sahip olma eğiliminde olduğunu göstermiştir. Gelişim psikologları bu düşüşün bir kısmını ergenlikle açıklayabilir, ancak bu eğilimin ülkeler arasındaki değişkenliği, eğitimin ve çevrenin de bunda rol oynadığını düşündürecek kadar büyüktür. Çocuklar bol miktarda yaratıcılıkla doğarlar, her zaman öğrenmeye, unutmaya ve yeniden öğrenmeye isteklidirler; ancak okul genellikle itaati pekiştirir ve öğrencileri sorgulamak yerine mevcut yerleşik değerleri yeniden üretmeleri için ödüllendirir.” (OECD 2024. PISA 2022 Results Creative Minds, Creative Schools Publication Volume III).

Okulda ortodoksi yaratıcı düşünmeyi ne kadar etkiliyor acaba?
Okullar arası ideolojik farklılaşma, örneğin imam hatip okulları gibi dini okulların durumu, yaratıcı düşünmede farklılaşıyor mu, Türkiye bu testlere katılmamış bulunuyor, raporda da bununla ilgili ancak dolaylı analizler yer alıyor. Yaratıcı düşünmede Arnavutluk, Filipinler, Özbekistan, Fas, Dominik, Filistin, Endonezya, Makedonya, Ürdün, Bulgaristan, Azerbaycan, El Salvador, Panama, Suudi Arabistan gibi ülkeler yer alıyor. Bu ülkelerin görece geleneksel ve otoriter ülkeler olduğu söylenebilir.

MEB’e soru: Neden Türkiye PISA yaratıcı düşünme testlerine katılmadı?
MEB her açıklamasında PISA dahil binlerce göstergeden eğer kısmen ortalamanın üstünde kaldıkları bir veri varsa onu öne çıkararak ne kadar başarılı olduğunu iddia ediyor, algıya oynuyor. Oysa resmin büyüğü öyle göstermiyor. Dahası MEB yaratıcı düşünme testlerine dahil bile olmamış bulunuyor. Nedeni ne acaba?

/././
8 Mayıs 1945’ten bugüne düşen -Yücel Özdemir-

81 yıl önce bugün Berlin’de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunu getiren, faşist Alman ordusu Wehrmacht’ın yenilgiyi kabul edip Sovyet Kızıl Ordu’nun zaferini tescilleyen anlaşmanın altına imzalar atıldığında, insanlığın en büyük dileği bir kez daha asla aynı yıkımların, kıyımların yaşanmaması idi.

Çünkü, Hitler faşizminin Polonya’ya saldırmasıyla başlayan ve altı yıl süren emperyalist savaş, 50 milyondan fazla insanın canını aldı, kentleri ve köyleri yok etti, toplama kamplarının kurulmasına yol açtı. Bu savaştan sonra en çok sarf edilen söz “Nie wieder!” (Bir daha asla!) oldu. 8 Mayıs’ın insanlık için bir “dönüm noktası” olması temenni edildi.

8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan gece Wehrmacht’ın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul ettiği imzaların atıldığı Berlin-Karlshorst’taki kışla, bu tarih unutulmasın diye müze haline getirildi. Bugün de her yıl on binlerce insan tarafından ziyaret ediliyor.

Halklar açısından tarihin belleği canlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Bugün Almanya’nın dört bir yanında on binlerce genç silahlanmaya, militarist politikalara, zorunlu askerliğe karşı çıkmak amacıyla ders boykotu yaparak sokağa çıkacak.

Halkların, gençliğin geçmişteki büyük savaşlardan çıkardığı dersler, militarizme ve savaşa karşı çıkma olurken, genel olarak kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının tarihten ders çıkarmadığı açık. Bunu en çok da 8-9 Mayıs 1945’te Karlshorst’ta İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için imza atan, el sıkışan devletlerin devamcıları için söylememiz gerekiyor.

81 yıl önce kayıtsız-şartsız yenilgiyi kabul eden Almanya, bugün yeniden Avrupa’nın en büyük ordusu olmak için adım adım ilerliyor. Askeri harcamalar rekor düzeyde artırılırken, ordunun modernizasyonu hızlandırıldı. Asker sayısından bağımsız Alman ordusunun günümüzde Avrupa’nın en modern silahlarla donanmış ordularından biri olduğu söylenebilir. Ayrıca, eskiden tabu kabul edilen, ekonomik çıkarların askeri yollarla korunması ve yurt dışına asker gönderme, 1990’lı yıllardan sonra normalleştirildi. Litvanya’da 5 bin asker kapasiteli kalıcı bir üssün kurulması atılan adımların zirvesi oldu.

Son birkaç yılda yaşananlar, Almanya’nın geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte ekonomik ve siyasi nüfuz alanını genişletmek için askeri gücünü daha fazla kullanacağını gösteriyor. Askeri alandaki güç biriktirme adeta iki dünya savaşı öncesindeki hareketlenmeye benziyor. Bu nedenle sermaye siyasetçileri ve basını her fırsatta, Alman ordusunun Avrupa’nın en büyük konvansiyonel askeri gücü olması çağrısında bulunuyor. Alman silah tekelleri üretime hız vererek büyüyor. Ukrayna savaşı, Rusya tehdidi ve ABD’nin Almanya’daki askerlerinin bir kısmını çekeceğini açıklaması, bütün bunlara dolgu malzemesi yapılıyor.

Hepsi, girilecek savaşları kazanma, düşmanları püskürtme adına yapılıyor. Ancak, bugünden geçmişe bakıldığında masa başındaki hesapların sahada tutmadığı da görülüyor. Faşist Alman ordusu, önce Polonya’ya sonra Sovyetler Birliği’ne (SSCB) saldırdığında, kısa sürede galip geleceğinin hesabını yapıyordu. Hesabın Polonya’da tuttuğu söylenebilir. Ancak, Kızıl Ordu’yu yenip Hazar havzasına uzanma hayalleri Stalingrad’da son buldu.

24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldıran Rusya da kısa sürede Kiev’i ele geçirip, rejimi teslim alacağını umuyordu. Ancak, Kremlin’de masa başında yapılan hesaplar sahaya uymadı ve Batı’nın tam desteğini alan Ukrayna beklenmedik bir direniş ortaya koydu. Dört yıldır süren savaşın bitirilmesi adına atılan adımlardan bir sonuç çıkmış değil. Kısa sürede çıkması da beklenmiyor. Bugüne dair tek olumlu olan, Rusya ve Ukrayna’nın 8-9 Mayıs 1945’in hatırına iki günlük ateşkes ilan etmesi. Ama iki gün sonra kaldıkları yerden savaşa devam edecekler...

Masa başındaki savaş planlarının sahada karşılık bulmadığının bir diğer örneği şu sıralar İran’da yaşanıyor. 28 Şubat’ta başlayan savaşın üzerinden iki aydan fazla bir süre geçti. Halbuki ABD Başkanı Trump ve kurmayları “2-3 hafta” diye süre de vermişti. Gelinen aşamada, Hürmüz Boğazı’nın ABD için geçilmez bir darboğaza dönüştüğü söylenebilir. Dahası, ABD, İran’da çıkması zor bir bataklığa saplanmış görünüyor. Hangi yöne adım atsa daha fazla batması muhtemel bir süreci yaşıyor.

Denilebilir ki; İran savaşı ABD’nin dünya üzerindeki egemenliğinin son bulması açısından bir dönüm noktası olmaya aday görünüyor. İran’ı yenemeyen ABD’nin eski müttefiklerini etrafında kolayca toplayamayacağı da söylenebilir.

8 Mayıs 1945’den sonraki dünya tarihini bir film şeridi gibi hızlıca gözümüzün önünden geçirdiğimizde görünen çıplak gerçek ise emperyalizm ile savaş arasındaki kopmaz bağdır. Kapitalizm var oldukça savaşlar kaçınılmaz. Kapitalist devletlerin içeride ve dışarıda egemen sınıfın çıkarları adına attığı her adım yeni savaş ve çatışmalara yol açtı ve açıyor. Bu nedenle, 8 Mayısların gerçek ve kalıcı şekilde bir kurtuluş günü olabilmesi için insanlığın kapitalizmden ve emperyalizmden kurtulması gerekiyor.

/././
Evrensel

soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-


CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan- 

Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal'a saatlerce ulaşamıyor, bunu da il başkanı duyuruyor. Üstelik tek sorun bu da değil, Özkan Yalım ve Böcek Ailesi başlıkları da CHP açısından büyük bir krize doğru sürükleniyor. Peki, gerçekten neler oluyor? Gelin düzen siyasetindeki tabloya bu üç isim üzerinden, yakından bakalım.

AKP iktidarı uzun süredir CHP yönetimini paralize etmiş durumda.

Kayyımın yolunu döşeyen mutlak butlan sopası, bu sabah dahi devam eden kesintisiz İBB operasyonları/davası ve yine AKP dolayımlı bir türlü sonlanmayan belediye başkanı istifaları.

AKP iktidarının hukuksuz operasyonlarına etkili ve kararlı bir yanıt üretme görüntüsünden uzak olan CHP yönetiminin bu süreçte elini zayıflatan en önemli başlıklardan biri parti içindeki hiziplerin hepsinin kendi yol haritasına sahip olması.

Parti içindeki bütünlük görüntüsü her yandan darbe alırken, bunun son örneği Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek başlıkları oldu. CHP bu üç başlığın üçünde de AKP’ye bedel ödetmekten çok, kendisi bedel ödemek durumunda kaldı.

Peki, nasıl oldu tüm bunlar?

Gelin yakından bakalım…

Geliyorum diyen facia: Burcu Köksal

2007’den bu yana aktif olarak CHP’de siyaset yapıp, Afyon’dan tam dört kez milletvekili seçilen bir isim Burcu Köksal.

Özgür Özel gibi o da CHP’nin en etkili koltuklarından birinin sahibi oldu, CHP Grup Başkanvekilliği.

Tüm düzen partilerinde olduğu gibi vekillik koltuğuna bir kez oturduktan sonra kalkmak bilmeyenlerden biriydi.

O koltuktan sadece belediye başkanlığı için kalkılması geleneğine uygun olarak 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Afyonkarahisar Belediye Başkan adayı oldu.

74 yıl sonra kenti kazanan ilk CHP’li belediye başkanı etiketine sahip oldu bu sayede.

Büyük bir kahraman gibi sunuldu, tıpkı Özlem Çerçioğlu gibi, ya da Keçiören’i kazanan Mesut Özarslan gibi.

Sonu da onlar gibi oldu...

Yolsuzluk iddiası ve Erdoğan vetosu

Yıllarca CHP’nin en etkili koltuklarında yer almış bir isim, son bir yıldır AKP’ye geçeceği iddialarına konu oluyordu.

CHP yönetimi ise bu süreci "seyirci" koltuğundan izlemekle yetindi.

Hakkında yandaş medyada çok sayıda yolsuzluk iddiası çıktı. 

Ancak AKP bu kez sadece yolsuzluktan vurmuyordu.

İddialardan biri de AKP’ye geçmek için araya birilerini soktuğuydu. Tam bir itibarsızlaştırma ve sindirme operasyonu yürütüldü.

İddiaya göre Erdoğan kabul etmediği için AKP’ye katılamadı.

Bu tartışma ve iddialar bundan tam yedi ay önce zirve noktasına çıktı.

CHP yönetimi derin sessizlik içindeyken Köksal’dan zehir zemberek bir açıklama geldi.

CHP PM üyelerini hedef alıyor, parti yönetimini sert şekilde eleştiriyor, ancak partide kalacağını belirtip, AKP’ye geçeceği iddialarını reddediyordu.

Tekrarlayalım, geçişinin Erdoğan vetosu nedeniyle olamadığı haberleri sonrası yaşanıyordu bunlar.

Beklenen son

Tüm bu yaşananların ardından dün kameralar karşısına geçen CHP’nin Afyon İl Başkanı, Belediye Başkanı Burcu Köksal’a ulaşamadıklarını, haber alamadıklarını itiraf edip şunları söylüyordu: Dün akşam bu haberler yayınlanmaya başladığı saatten itibaren maalesef ne ben İl Başkanı olarak, ne de Genel Başkanımız, Belediye Başkanı'na ulaşamamıştır. Telefonlarını açmamıştır, geri dönüş yapmamıştır, notlara geri dönmemiştir.

İl Başkanı çıkıyor, CHP’nin genel başkanının bir belediye başkanına ulaşamadığını söylüyor. 

Sonra yeni haberler servis ediliyor, Özel’in Köksal’a ulaşması için Mansur Yavaş’la konuştuğu iddia ediliyordu örneğin.

Ancak kimsenin ulaşamadığı Köksal’ın sonunda AKP’ye geçeceği kesinleşiyordu.

CHP yönetimi aylarca seyretmiş, tek bir adım atmamış ve beklenen son gelmişti yine.

İl Başkanı konuşurken bekleyen partililerin görüntüsü. Fotoğraf: Sözcü

Özkan Yalım’ın itirafçılığı ya da etkin pişmanlığı

CHP’li Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, AKP’nin “bel altı” operasyonu ve yine “bel altı” servisleriyle hedef oldu bilindiği gibi.

Bu operasyonun hemen ardından Yalım'ın Özgür Özel’e VIP araç tahsis ettiği de dahil olmak üzere birçok suçlama gündeme getirildi.

Tüm bunlar olurken CHP yönetimi AKP’nin üzerine gidecek, yanıt verecek bir görüntünün hayli uzağında, Yalım’ı ihraç edip edemeyeceğini tartışıp durdu.

Aradan haftalar geçtikten sonra Yalım, CHP tarafından ihraç edildi.

Kararı duyuran CHP Sözcüsü Zeynel Emre, birçok CHP belediyesine yönelik operasyonlar yapıldığını hatırlattı ve "Bunlar içerisinde bir tanesi etik olarak bizi rahatsız etti" dedi.

Gerçekten tuhaf bir açıklamaydı.

AKP iktidarı her şeyi en ince şekilde planlasa CHP en fazla bu kadar zarar görürdü.

En sonunda ise dün Adalet Bakanı Akın Gürlek bir canlı yayına çıkıp, partiden ihraç edilen Yalım’ın etkin pişmanlıktan yararlanarak savcılığa ifade verdiğini duyurdu.

Belli ki Yalım da AKP tarafına geçen CHP’liler kervanına katılmıştı.

Bu geçiş üzerinden Özel’e ve CHP’ye yönelik nasıl bir operasyon planlanacağını da yakında görecek gibiyiz.

Geliyorum diyen bir diğer kriz: Muhittin Böcek ve oğlu…

CHP’nin Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de AKP operasyonlarıyla tutuklanan isimlerden biri.

Böcek hem İBB operasyonlarıyla ilişkilendiriliyor hem de Özel’e kurultay öncesi para verdiği iddialarıyla hedef alınıyor.

Öte yandan onun hakkında da AKP’ye geçmek istediği haberleri servis ediliyor.

CHP cephesinden gelen açıklamalar bunu kabul etmediği için hedef alındığı yönünde.

Ancak bu açık şantaja etkili bir yanıt verilmediği oranda bu başlık da CHP’nin aleyhine dönmeye başlıyor.

Geçtiğimiz haftalarda tıpkı Yalım gündeminde olduğu gibi “bel altı” haberlerle hedef alınan Böcek ailesinden Gökhan Böcek’in de etkin pişmanlıktan yararlandığı ifade edildi.

Bu açıklamayı yapan kişi de yine Akın Gürlek oldu.

Gürlek, CHP’ye karşı eline geçtiğini düşündüğü iki kozu büyük bir heyecanla anında canlı yayında dile getirirken son derece keyifliydi.

AKP cephesinin keyifli ve saldırgan olmasında şaşırılacak bir şey yok peki, CHP tarafı?

Şaşırılacak ne var ya da düzen siyasetinin açmazı

Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek üzerinden AKP tarafından yapılan hamlelerin tamamı ayan beyan ortada ve geliyorum diyordu, aylardır.

Bu başlıkların hiçbirinde öncesinde önlem alamayıp, içerde darmadağınık bir görüntü veren CHP, AKP’ye karşı darbe vurabileceği ya da en azından daha az darbe yiyeceği gündemlerin tamamında ağır darbe yemeye devam etti.

AKP'nin niyeti açıktı, belli ki bu darbelerle CHP yönetimini seçime kadar paralize etmeyi hedefliyorlar. CHP yönetiminin bu tablodan çıkma niyeti olup olmadığı ise ayrı bir haberin konusu. 

Ancak içinde bulunulan durum sadece belli isimlerle, CHP yönetiminde bulunan kadrolarla ilgili de değil. AKP'nin domine ettiği ve belirlediği düzen siyasetinin en yalın manzarasıdır yaşadıklarımız. Burcu Köksal'dan, Özkan Yalım'dan, Özlem Çerçioğlu'ndan, Mesut Özarslan'dan kahraman yaratmaya çalışan düzen siyasetinin sonucudur bu, şaşırtıcı olmayan şekilde...

https://haber.sol.org.tr/haber/chpnin-kecioren-krizinin-hatirlattiklari-sorun-curuk-yoneticiler-mi-406271

Bakan Kurum'un kampanyasına para veren İBB sanığı gündemde: Kim bu firari patron Gülibrahimoğlu? 

2024'te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un seçim kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktardığı söylenen İBB sanığı firari patron Murat Gülibrahimoğlu'nun geçmişi karanlık.

İBB iddianamesinde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dışındaki "örgüt yöneticilerinden" biri olarak geçirilen firari patron Murat Gülibrahimoğlu hakkındaki iddialar sürüyor.

19 yıl 6 aydan 51 yıla kadar hapsi istenen Gülibrahimoğlu geçtiğimiz günlerde ilk kez İmamoğlu'nun ifadesinde yer vermesiyle gündem oldu.

Gülibrahimoğlu'nun şirketlerinden, "Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ'ye ait Cebeci Maden Sahası Bölgesi'ne İBB tarafından hafriyat dökümü nedeniyle kamu zararı oluştuğu" iddiasından tutuklu yargılanan Ahmet Güldü'nün savunmasının ardından söz alan İmamoğlu, iddiaların "uydurma" olduğunu belirtti. Gülibrahimoğlu'nun şirketinin 2024’te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira yatırdığını söyledi.

Sonra da Gülibrahimoğlu'na ait şirketten 2024 yerel seçimlerinden önce şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktarıldığını ekledi.

Bakan Kurum iddiaları yalanlayarak "iftira" dedi. "Söz konusu kişinin seçim kampanyamıza herhangi bir desteği asla söz konusu olmamıştır" diye konuştu.

CHP'den denetim raporu paylaşımı

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın da, sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yaptı. "2024’ün 1 milyon farkla kaybeden İstanbul AKP adayı, bugünün bakanı Murat Kurum, 'İmamoğlu Suç Örgütü' üyesi olduğu iddia edilen kişinin kendi kampanyasına 41,6 milyon TL para gönderdiğini yalanlamış" dedi. 

Günaydın'ın sosyal medya platformu X'ten paylaştığı denetim raporu.

Bir "denetim raporu" paylaşarak Günaydın, şunları kaydetti: "Aşağıda denetim raporunun ilgili sayfası var. Yalanlamada ısrarcıysanız, iki şeyi ileri sürebilirsiniz; 1- Bu denetim raporu sahtedir, 2- Kalyon Prodüksiyon sizin kampanyanızı yürüten firma değildir. Bunları söylemeniz mümkün değilse, geriye, 'gerçeklerin bir gün gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır' sözü kalıyor... Kumpaslarınız elinize yüzünüze bulaşıyor, ilk seçimdeki akıbetiniz 2024 Mart’ından beter olacak."

Kurum’un reklam ve tanıtım işlerini yapan şirketi Kalyon Ajans'tı. Ajans iddiaların ardından sitelerinde yer alan bakanlıkları ve AKP'li belediyeleri referanstan kaldırdı.

Gülibrahimoğlu kim, İBB iddianamesinde nasıl geçiyor?

Toplam 402 şüphelinin yer aldığı İBB dosyasında, İmamoğlu’nun yönettiği iddia edilen "örgütün" 99 üyesi olduğu, Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Murat Gülibrahimoğlu, Adem Soytekin ve Hüseyin Gün’ün “örgüt yöneticisi” olarak suçlandığı belirtilmişti.

İddianamede kamu zararı 160 milyar lira ve 24 milyon dolar olarak hesaplanmıştı.

Yandaş medya Gülibrahimoğlu için "kasa" nitelendirmesi yapmış ve bu kamu zararının 80 milyar lirasının Gülibrahimoğlu kaynaklı olduğunu yazmıştı. İngiltere’de olduğu öne sürülen firari patronun 2020- 2025 yılları arasında İstanbul'daki kaçak hafriyat dökümünün yapıldığı Cebeci maden sahasına, toplam 185 milyon ton atık boşalttığı öne sürülmüştü. 

İddianamede de, iştirak halinde birden çok ihaleye fesat karıştırıldığı, "kamu kurumu zararına dolandırıcılık" ve "ihaleye fesat sokmak" suretiyle "örgüt kurulduğu" öne sürüldü. Cebeci Maden sahasına yapılan "dökümün herhangi bir izne dayanmadığı, 2021-2025 yılları arasında yapılan kaçak döküm neticesinde 31 milyar liranın üzerinde suç gelirinin elde edildiği ve yapılan kaçak döküm neticesinde maden sahalarının zarar görmesine neden oldukları" iddia edildi.

İddiaların odağındaki  İstanbul'un Sultangazi ilçesinde bulunan Cebeci maden sahası.

İmamoğlu, Fatih Keleş ve İbrahim Bülbüllü'nün ortak olduğu söylenirken, iddianamede "Gülibrahimoğlu'nun üzerindeki malların bir kısmının İmamoğlu ve Fatih Keleş'e ait olduğu ve bu şekilde Adem Soytekin gibi 'kasa' görevini ifa ettiği, hafriyat gelirlerinin Gülibrahimoğlu'nun şirket hesaplarına yatırılarak 'sisteme' sokulduğu" iddialarına yer verilmişti.

Bahsedilen paraların "aracı şahıslar vasıtasıyla 'sisteme' aktarıldığı, bir kısmının şahsi zenginleşmede kullanıldığı, bir kısmının ise Murat Gülibrahimoğlu'na ait özel jet ile yurtdışına kaçırıldığı" ifade edilmişti.

Gülibrahimoğlu’nun sahibi olduğu Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ’ye, mal varlığına, kripto varlıklarına ve banka hesaplarına el konulmuştu. Gülibrahimoğlu'nun şimdiye kadar basına da herhangi bir açıklaması olmadı. 2020 yılında bir anda Kuzey Cebeci A.Ş.’nin yüzde 20 hissesini satın alan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektrik-Elektronik Fakültesi mezunu olduğu söylenen Gülibrahimoğlu'nun nasıl yükseldiği meçhul. Hakkında da pek bilgi yok.

Babacan -Cangül Örnek- 

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Birkaç yıl önce Abdullah Gül’dü; şimdi Ali Babacan. Türkiye’de halkın önüne bazılarınca “ideal cumhurbaşkanı adayı” olarak çıkarılan isimlerden bahsediyorum.

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Önce şu sicile bir göz atalım:

AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Babacan, Türkiye’nin bir kâbus halini alan AKP macerasının mimarlarından. 2001’de girdiği bu yoldan 2019’a kadar da çıkmadı. Yani 24 yıllık AKP iktidarının 17 yılında Babacan var. Bu 17 yılın yaklaşık 11 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin sorumluluğunu emanet ettiği kişiydi. Yabancı sermaye ile ilişkileri iyi olduğu için olsa gerek Erdoğan tarafından birkaç yıl için Dışişleri Bakanlığı koltuğuna da oturtuldu. Yani toplamda yaklaşık 13 yıl Erdoğan hükümetlerinde görev üstlendi.

AKP’deki son yıllarında cumhurbaşkanlığı sistemine ve ekonomi politikalarına itirazları olduğu söylendi. Doğrudur. Ayrıldı, kendi partisini kurdu.

Ondan sonra ise AKP’den ayrılanların kerameti kendinden menkul şekilde “matah siyasetçi” sayılması kontenjanından en fazla yararlanan isimlerin başında geldi. Otomatik olarak yüklenen bu statünün yanı sıra, “hukukun üstünlüğü” vurgusu nedeniyle olsa gerek, bazı çevrelerce “sağduyunun sesi” ilan edildi.

Ama tarih öyle acımasız bir kayıt alıcı ki; biz oraya baktığımızda Babacan’ı, AKP’nin bugün devletin güvenlik ve hukuk kurumlarının tamamını çökme noktasına getiren politikalarının altında, üstelik hükümet üyesi olarak imzası bulunan kişi olarak görüyoruz.

Hafızamızı tazelemek için birkaç örnek verelim: 2007’de başlayan ve yaklaşık olarak 2013’e kadar süren, Fethullahçıların AKP ile birlikte yürüttükleri “Ergenekon operasyonu” sırasında Babacan hükümetteydi. Bu operasyon ve benzerleri, “devleti ele geçirmek için” dizayn edilmişti. Bu süreçte kritik hamlelerin önünü açmak için çok sayıda siyasi cinayet işleniyordu. Böylece Türkiye’de siyasi hayat cinayet mahalli-karakol-mahkeme eksenine sokulmuştu. Bilindiği gibi oradan henüz çıkamadık. Babacan, bu sürecin arkasında olduğunu muhalefete geçtiğinde yaptığı açıklamalarla bile teyit etmekten çekinmedi. Diğer bir deyişle, her sorunu “hukukun üstünlüğünü tesis ederek” çözmeyi vaat eden bu siyasetçi, bugün muhalifleri demir parmaklıklar arasında çürüten rejimin mimarlarından biriydi ve bu rejimin bugün de kullandığı yöntem ve tekniklerden geçmişte hiç rahatsız değildi.

Yine hatırlatalım: 2013’te Gezi Parkı eylemleri başladığında ve sekiz yurttaşımız bu eylemler sırasında polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğinde başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Babacan’dı. Gezi’den hemen sonra dışarıda, yabancı sermayenin gözünde Türkiye’nin imajını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. 2002’den başlayarak en az 2014’e kadar üniversite sınavı da dahil olmak üzere neredeyse tüm sınavların soruları çalınırken iktidarın mensuplarından biri Babacan’dı. 2014 yılında Soma maden katliamı yaşandığında Başbakan Yardımcısı Babacan’dı. Örnekler çoğaltılabilir...

Ama biz Babacan’ın “uzman” olduğunu ileri sürdüğü ekonomi başlığında imza attığı işlere bakalım. Çünkü Türkiye, son 24 yıldır sadece hukuksuz siyasi operasyonlardan değil, ülkedeki ücretli kesimin üstüne çöken ve “yağma” sıfatını sonuna kadar hak eden ekonomi politikalarından da çok çekiyor.

Geçtiğimiz günlerde akademisyen-yazar Aziz Çelik hatırlattı: Emeklilerin yoksulluğunu derinleştiren 5510 sayılı yasa Babacan yönetiminde hazırlandı. Böylece hem Hazine’nin GSYH’den emeklilik sistemine aktardığı pay hem de aylık bağlama oranları düşürüldü. Bu yasanın geçirilmesi için IMF’ye söz verilmişti.

AKP iktidarının ilk yıllarında Babacan, IMF’nin dayattığı ve kendisinden önce Kemal Derviş tarafından Meclis’ten geçirilen yapısal reformların hayata geçirilmesinden sorumluydu. Bu reformların tarımın bugünkü çöküşünün önemli nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. 2000’lerin başında Türkiye tarımının yok edildiğine dikkat çekilerek yapılan tüm itirazlara kulağını kapatan ve uluslararası sermayeyi memnun etmeyi esas alan isimlerin başında Babacan da vardı. Bugün enflasyon, kemer sıkma politikalarına rağmen düşürülemiyorsa, Türkiye tarım ürünlerinde dışa bağımlıysa, gıda enflasyonunda rekor kırıyorsak bunun başlıca sorumluları arasında Babacan yer alır.

Özellikle 2010 yılına kadar olan dönemde ülkeye giren kaynağı belirsiz parayla içeride bir para bolluğu yaşandığı halde özelleştirmelere hız veren ve bu yolla kamunun onlarca yıllık değerlerini yok yere elden çıkaranlardan biri Babacan’dı. Özelleştirmeyi devlet “çay bardağı üretmez” diyerek en arkaik propagandayla savunan Babacan, Telekom özelleştirmesiyle Türkiye tarihinin hem mali büyüklüğü hem de stratejik sonuçları açısından en büyük ekonomik skandallarından birine imza attı. Telekom’u devlet bankalarından kredi kullandırarak Oger Telecom’a devreden, Oger’in altyapı yatırımlarına harcaması gereken kâra el koymasını izleyen, şirketin Telekom’un varlıklarını satmasına göz yuman, alınan kredi geri ödenemeyince kredi yükünü yine kamunun sırtına yükleyen büyük oranda Babacan’dı. Türkiye’nin bu işten zararı, sadece batık kredi miktarını esas alsak bile yaklaşık olarak 5 milyar doları buldu. Bu yükün tamamını ise bugün pazardan meyve almakta zorlanan yurttaş sırtlandı.

Telekom gibi birkaç yıllık kârına denk bir bedelle, kendi varlıkları teminat gösterilerek devletin bankalarından kullandırılan kredilerle satılan Türkiye halkına ait varlıklar, özellikle onun ekonomiden sorumlu olduğu dönemde düpedüz yağmalandı. “Rasyonel ekonomi politikaları”nın savunucusu olduğu söylenen Babacan, özelleştirme adı altında Türkiye tarihinde halktan sermayeye en büyük varlık aktarımı operasyonunun yürütücülüğünü yaptı. Tekel, Tüpraş, Petkim, Erdemir gibi Cumhuriyet tarihi boyunca kamunun, yani yurttaşın inşa ettiği ne varsa elden çıkarıldı.

Makuliyet ölçüsü

“Makuliyet” nedir, siyasette “makul” olmak iyi midir tartışmasına girmeden yazacağım.

Siyasetçiler değişir değişmesine de Babacan değiştiğini söyleyen bir siyasetçi bile değil. Babacan, AKP iktidarında kendisine sorumluluk verilen yıllarda altına imza attığı icraatları bir-iki istisna dışında savunan; o yıllarda uygulanan büyük hukuksuzluklarla derdi olmayan; ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, tarımı çökerten, kamu varlıklarını satan, “mali disiplin” adı altında yurttaşın ücretine göz koyan politikaları hâlâ savunuyor.

“Bütün bunlara rağmen makuliyet iddiası nereden geliyor” diye soracak olursanız; öncelikle yabancı sermaye ile ilişkileri iyi bir “İslamcı” olmaktan geliyor diye yanıt veririm. Eski Türkiye’nin siyasi yelpazesinde bu konum “merkez sağ”a denk düşerdi. Şimdi kavram pek kullanılmıyor ama adını koyacak olursak Türkiye’yi yönetmek İslami merkez sağa layık görülüyor. Bu iddia sahiplerine göre Türkiye halkı “muhafazakâr” olduğu için bu halkın “otantik” siyasal temsilcisi olarak bir sağcı tarafından yönetilmesi uygun düşüyor. O sağcının, ülkenin sorunlarına çözüm bulacak bir programa, kapsamlı bir siyasal örgütlenme ve siyasal faaliyete, geniş bir seçmen tabanına bile ihtiyacı olmadığı varsayılıyor. O, sadece bir “İslamcı sağcı” olduğu için başkalarının örgütlü siyasal emeğinin başına geçip oturabilir diye düşünmemiz isteniyor.

Aynı fikrin takipçisi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP, Türkiye siyasi tarihine absürt bir trajedi olarak geçen “ekmek için Ekmeleddin” vakasını bu halka biraz da bu yüzden yaşattı.

Şunu da belirtmek gerekir ki; bugün de bu gerekçenin dillendirilmesi ve yaygınlaşması için ihtiyaç duyulan zemini sunan ana muhalefet partisinin kendisi. Sadece “Altılı Masa” denilen siyasi garabetten bahsetmiyorum. Ana muhalefet partisinin siyasi alanda yalnızlaşmamak ama daha önemlisi, Türkiye’yi esir alan “makul siyaset ideolojisi”nden pay almak için bu kesimin önünü her alanda açtığını görmemek mümkün değil. Tabanı olmadığı halde başta medya olmak üzere kritik alanlarda temsili yüksek bir grup olarak görünmeleri biraz da bundan.

Ama esas soru şu: Hiçbir şeyi makul olmayan Türkiye’de makul olmayan hayatlar yaşamaya mahkum edilen halkın “makul siyaset” istediğini kim söyledi

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Mayıs 2026-

Denizlerin köprüsü: Boğaz’a değil Zap’a uzanan gençlik - Birol Korkmaz- “Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversi...