Bir yandan, gözlerden uzak, “detay” sayılan bir mesele. Diğer yandan, dünyanın en yaygın islamcı örgütünün kaderi gündemde. İhvan’ın etrafındaki çember daralıyor. AKP, çok bilinmeyenli bir denklemde yayılmacılık ve Amerikancılık eksenlerinde nasıl bir ince ayara gidecek?
Geçen haftasonu Mısır televizyon kanallarında dikkat çekici bir haber yayınlandı.
Ali Mahmud Muhammed Abdül Vanis isimli kişi kameraların karşısında itiraflarda bulunuyordu.
Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki silahlı kolu HASM’ın lideriydi.
Çeşitli “terör eylemlerindeki” rolünü anlatıyor, “Allah’ın yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyorum” diyor, yaygın bilinen adıyla İhvan’a karşı Mısırlıları uyarıyordu.
Nasıl bir muamele gördü de bu noktaya geldi, bilmek zor. Sonuçta beyaz bayrağı çekti, örgütünü sattı ve tüm halkı teslimiyetine ortak olmaya çağırdı.
Müslüman Kardeşler, 1928’de Mısır’da kuruldu. Zaman içinde, onlarca ülkede yerel kolları bulunan, dünyanın en yaygın, zengin ve etkili siyasal islamcı örgütü haline geldi.
“Arap Baharı”nın ardından Mısır’da iktidardı. Darbeyle uzaklaştırıldı. Şimdi, kurulduğu ülkede, televizyon ekranlarından itiraflarla saldırıya uğruyor.
Fakat Abdül Vanis’in itirafları bir başlangıç değil, son aylarda İhvan’a karşı tüm dünyada ivme kazanan saldırıların son halkası. Örgütün etrafındaki çember daralıyor.
Ve tüm bu gelişmeler, yıllarca "rabia" işaretiyle milleti selamlayan Erdoğan iktidarı ve Türkiye sermayesinin yayılmacı arayışlarını çok yakından ilgilendiriyor.
AKP’nin önünde fırsatlar var. Ve bunlarla gelen büyük riskler. İnce ayar ihtiyacı kendisini dayatıyor.
Tabloyu kavramak için, büyük resme bakmak gerekiyor.
Üç eksenin rekabeti
Mısır’da yayınlanan itiraf, dediğimiz gibi, son halkaydı.
Geçen yıl Kasım ayında ABD Başkanı Trump, Dışişleri ve Hazine Bakanlıklarına, Müslüman Kardeşler’in kimi kollarını terör listesine alma yönünde hazırlık yapmaları talimatı verdi.
13 Ocak’ta Washington, çatı örgüt olarak Müslüman Kardeşleri değil ama örgütün Mısır, Lübnan ve Ürdün’deki kollarını “terör örgütü” ilan etti. Gerekçe, yine Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan ve zaten 1997’den beri listede yer alan Hamas’a verdikleri destekti.
İran Savaşı’nın ikinci haftasında, 9 Mart’ta Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ricası üzerine Trump, Sudan’daki kolu da terör listesine ekledi. 13 Mart’ta Mısır, Müslüman Kardeşler’in üç liderini terörist ilan etti.
ABD'nin Müslüman Kardeşler'e bağlı yapıları "terör listesi"ne alma kararını "Hamas'a destek" gerekçesine dayandırması, bu süreçte itici güç Suudilerin başını çektiği blok olsa da, İsrail'i kollama arayışının da yansıması. (Fotoğraf: AA)Kısacası 2026’nın başından beri bu köklü islamcı şebeke, birçok ülkede darbe üstüne darbe yedi.
Fakat durum, basitçe bir örgütün zayıflamasının ötesinde anlam taşıyor.
2010’larla birlikte Fas’tan Afganistan’a uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında, İsrail bir tarafa bırakılırsa, üç eksen birbiriyle rekabet halindeydi. İlki, başını İran’ın çektiği Şii direniş ekseniydi. İkincisi, başını Suudilerin çektiği Sünni bloktu. Üçüncüsü, Katar’ın ve -uzun süre- Türkiye’nin desteğini arkasına almış ve çeşitli ülkelerde iktidarı ele geçirmeyi başarmış olan Müslüman Kardeşler şebekesiydi.
Şii direniş eksenine yapılan müdahaleler, zaten tüm dünyanın gündeminde. Suriye’de Esad’ın devrilmesi, İran’a saldırı, Lübnan’ın işgali…
Ama herkesin aklı bununla meşgulken, üçüncü eksenin sessiz sedasız ipi çekildi.
Şii ekseni, İsrail’e açıktan cephe alıyordu. İhvan şebekesi, özellikle Hamas nedeniyle, İsrail’le ilişkilerde gönülsüz davranıyordu. Sünni bloksa İbrahim Anlaşmaları üzerinden Trump’ın İsrail’le barışma yoluna baş koymuştu fakat 7 Ekim’de Filistinlilerin Aksa Tufanı çıkışıyla yollarına çıkan taşa takılmış, süreç sekteye uğramıştı.
İran Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağı hâlâ soru işareti. Fakat İhvan şebekesinin köşeye sıkıştırılması, İsrail ve Körfez Sünni bloğunun hanesine zafer olarak yazılmalı.
Ve gelinen noktanın Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine kafa yorulmalı.
İhvancılarla Körfez bloğu karşı karşıya
Tüm Arap ülkelerinde yerel kolları bulunan ve bunların büyük oranda özerk siyaset ürettiği, doktrine bağlılık açısından net, strateji ve örgütsel taktikler açısından gevşek bir uluslararası şebeke olan Müslüman Kardeşler’in yıldızı, 2011’de parladı.
Yoksul kitleler sokaklara döküldü ama gerçek bir dönüşüm için öncülükten de, örgütlülükten de yoksunlardı. Tunus, Mısır, Libya, Suriye… Birçok ülkede en örgütlü muhalefet, Müslüman Kardeşler’di. Emperyalizm, İhvan’a el verdi, arka arkaya çeşitli ülkelerde iktidara getirdi.
Hüsnü Mübarek'in devrilmesinin ardından Mısır'da iktidara gelen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi, 2013'teki darbenin ardından hapsedildi.Fakat örgütün birçok Arap devletiyle arasında husumet vardı. Suriye’de Esad iktidarı zaten 1980’lerde silahlı kalkışmaya davranan İhvancılara göz açtırmıyordu. Körfez Arap ülkelerinde Katar tarihsel olarak örgüte arka çıkıyor, ancak BAE, Suudi Arabistan ve Bahreyn düşmanlık besliyordu.
Nitekim 2013’te Suudilerin desteğiyle Sisi darbe yaptı, Mursi’yi ve Müslüman Kardeşler hükümetini devirdi. Hemen ardından örgütü yasadışı ilan etti. 2014’te Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn de aynı adımı attı.
Dört Arap ülkesi, İhvan’a açıktan cephe almıştı.
Karşı cephede, Katar ve Türkiye vardı.
AKP-İhvan işbirliğinin dönüm noktası
Müslüman Kardeşler, Türkiye’de hiçbir zaman doğrudan bir örgütlenme kurmadı. Ama Milli Görüş geleneğiyle tarihsel olarak hep yakınlık kurdu. Bizzat Recep Tayyip Erdoğan da genç bir Milli Görüş kadrosu olduğu 1970’li yıllarda İhvancılarla ilişki ve tanışıklık kurmuştu.
AKP’nin 2007 cumhurbaşkanlığı virajını alması, ABD desteğiyle Ergenekon sürecinin düğmesine basılması ve 2009’da Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasıyla, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’le çok yakın ve organik bir işbirliği geliştirme süreci başladı.
2010’daki Mavi Marmara olayı, yardım filoları kampanyasını İhvan’ın organize etmesi ve AKP’nin İsrail saldırısının ardından fırsattan istifade kendisini özellikle İhvan şebekesinin desteğiyle “Sünni aleminin lideri” olarak konumlandırması nedeniyle bu işbirliğinin ilk somut çıktısıydı.
ABD, İsrail’in de teşviğiyle 11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş, özellikle Irak’taki Sünni direnişe karşı mücadelede İran’ın molla iktidarının desteğinden istifade etmişti. Fakat 2007 civarında, Irak büyük oranda hallolup El Kaide’nin beli bükülünce, yine İsrail’in teşviğiyle ABD bu kez Irak’ta iktidarın sahibi konumuna gelen Şii eksenini düşman belledi.
Sünni nüfuslar arasında ABD çizgisinin taşıyıcısı olarak anti-Amerikan duyguları bastırıp arabuluculuk rolü oynayacak aktörlere ihtiyaç vardı. Bir “ılımlı İslam” tantanası başlatıldı. AKP, en güçlü adaydı. Erdoğan ve arkadaşları bu fırsata balıklama atladı.
2009 Davos Zirvesi'nde Erdoğan'ın "van minüt" şovu, ABD'nin ihtiyaç duyduğu ılımlı İslamcı taşeronun doğuşunu müjdeliyordu.2009’daki Davos Zirvesi’nde Erdoğan’ın İsrailli Şimon Peres’e “van minüt” çıkışı, bu role yerleşme adımıydı. İsrail’e karşı söylem sivriltiliyor, Müslüman Kardeşler’in yerel kolları sürekli Erdoğan övüyor, çeşitli Arap ülkelerindeki eylemlerde Erdoğan posterleri taşınıyor, bu arada ülke içinde de İHH gibi İhvan’a yakın yapılanmaların devlet eliyle önü açılıyordu.
Türkiye'nin İhvan'la zaferden zafere koşacağı hülyasına kapılması
2011’de “Arap Baharı” denilen süreçle birlikte coğrafyadaki birçok ülkenin karışması, AKP-İhvan işbirliğini çok daha somut bir mücadele zeminine taşıdı. Mısır’daki Mursi iktidarı, Türkiye’yle çok yakınlaştı. Suriye’de silahlı çatışmalar, bizzat AKP ve Müslüman Kardeşler’in elbirliğiyle tertiplediği bir katliamla başladı.
Bunu takip eden birkaç sene, Türkiye-Katar-Müslüman Kardeşler ittifakıyla Suudilerin başını çektiği Körfez bloğu arasında yoğun bir mücadeleyle geçti. 2013’te Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesi, bu çekişmenin etkisiydi. İki blok, iç karışıklık yaşanan bütün ülkelerde ağırlık kazanmak için rekabet halindeydi.
Rekabetin en kızıştığı yer Suriye’ydi. Türkiye ve Katar, silah ve paraları büyük oranda İhvancı çetelere akıtıyor, daha ziyade El Kaide ve uzantısı olan gruplarla yakınlığı olan Suudi Arabistan, BAE ve diğerleri bir yandan ABD ve Avrupa nezdinde AKP’yi şikayet ederken, diğer yandan silah ve para akışında Türkiye’den kurtulabilmek için Ürdün güzergahını kullanıyordu.
O yıllarda soL dışında hemen herkes “Suriye’de devrim oluyor, Arap Baharı halkları özgürleştiriyor” türküsünü tutturduğu için, bu rekabetin ayrıntıları üzerinde yeterince durulmadı. Her yanından dökülen bir yargı süreciyle “kapatıldı” denilip rafa kaldırılan Reyhanlı Katliamı, Somali’deki intihar saldırısı gibi eylemlerin bu çekişmeyle bağlantılı olabileceğini o dönemde soL yazdı.
Sahadaki durum, 2012’yi takip eden birkaç yıl boyunca giderek karmaşıklaştı. Mısır’da Sisi iktidarı İhvan’ı büyük oranda bastırmayı başarmıştı, ama Kaddafi sonrası Libya’da rekabet iç çatışma halini aldı, Tunus’taki bilek güreşi İhvan’ın buradaki kolu olan Nahda’da iç gerilimler yarattı, onlarca ülkeden taşınan cihatçıların yüzlerce örgüte bölünüp bir yandan Suriye devletine silah sıkıp halkı katlederken diğer yandan birbirlerinin mühimmatına çökme kavgasına tutuştuğu Suriye’de tam bir curcuna yaşandı.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın katıldığı toplantıya ait olduğu iddia edilen ve "2 bine yakın TIR gönderdik" denilen Suriye Savaşı'nı kışkırtmak için kurulan "ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım" ifadesiyle hafızalara kazınan ses kaydı, bu rekabet dönemine aitti.AKP, bu kavgada sadece taraf olmadı, epey militan bir tavır takındı. Darbenin ardından Mısır’la ilişkiler askıya alındı, Sisi’ye “katil” lakabı takıldı, Müslüman Kardeşler’in “rabia” işareti AKP’nin yeni sembolü olarak her fırsatta kullanılmaya başlandı. Erdoğan öylesine militandı ki, Sisi ile aynı masaya oturmamak için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki yemeğe katılmamış, “Aynı masaya oturup darbecileri meşrulaştırmam” açıklaması yapmıştı.
Türkiye sermayesinin yayılmacı emelleri Davutoğlu’nun Yeni Osmanlıcılığında somutlanıyor, bir yandan ilk çözüm sürecinde PKK’yle tutturulan rezonansa diğer yandan Suriye’deki İhvancıların ağırlığına güvenen AKP iktidarı da bu iki gücün desteğiyle Esad’ı alaşağı edip Suriye’yi kontrol altına alma hülyaları kuruyordu.
İhvancı şebeke güç kaybediyor
Burada bir küçük parantez açalım. Başta söylediğimiz üzere örgütsel ve stratejik olarak gevşek bir yapıya sahip olan Müslüman Kardeşler şebekesinin yerel kolları, birçok özgünlük sergiliyordu. Uluslararası aktörlerin bu kolların her birine bakışları da nüanslar taşıyordu.
Örneğin Hamas, Filistin’deki mücadelenin sıcaklığı ve İran’ın, Hizbullah’ın ve kısmen Esad Suriyesi’nin mezhebi ve ideolojik farkları umursamaksızın Hamas’a ve direnişe destek sunması nedeniyle direniş ekseniyle şebekenin kalanından çok daha yakın ilişki içindeydi. Suriye’de savaş kışkırtılınca Katar ve Türkiye’nin bastırmasıyla Hamas, uzun yıllar Suriye hükümetiyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı ama bu büyük gerilim örgütün içine de yansıdı—bugünlerde ayyuka çıkan Meşal kanadı-silahlı kanat ayrımının izleri, o günlerden itibaren gözlenebilir.
Bir diğer örnek, Yemen’deki İhvancılardı. Suudi Arabistan, Şii Husiler’e karşı burada Müslüman Kardeşler yapılanmasıyla yakın ilişki kuruyor, BAE’yse hem Husiler hem İhvan’a karşı üçüncü bir cephe açmaya çalışıyordu.
Parantezi kapatalım.
Bu nüanslara rağmen, 2010’lar ilerledikçe, Müslüman Kardeşler her yerde mevzi yitirdi. 2017, en önemli kırılma anlarından biriydi. O yıl, İhvan’ı “terörist” sayan Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır dörtlüsüyle Katar arasında çok ağır bir diplomatik kriz yaşandı. Basra Körfezi’nde bir yarımada olan Katar’ın karayla bağlantısı Suudi Arabistan sınırıydı ve Suudi Arabistan, Katar’a ambargo uygulamasının yanı sıra, sınırdaki kara parçasını kazarak ortadan kaldırıp Katar’ı bir ada olarak denizin ortasında yapayalnız bırakma tehdidi savuracak kadar sert tavır takınmıştı.
İhvan eksenindeki işbirliği sürecinde Katar’da askeri üs dahi kurmuş olan Türkiye, Katar’a destek verdi. Ambargoyu delerek ülkeye gıda ve diğer temel ihtiyaçların ulaşmasını sağlayansa, şu anki savaşın hedefi olan İran’dı.
Konumuz açısından önemli bir husus, o kriz sırasında dört ülkenin Katar’a ültimatomla bildirdiği 13 madde arasında Müslüman Kardeşler’e verilen desteğin kesilmesinin yanı sıra, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması ve İran’la ilişkilerin soğutulmasının da yer almasıydı.
Katar bu şekilde sıkıştırılırken, Türkiye’deki AKP iktidarının da büyük bir özgüvenle hareket ettiği rahat zamanları geride kalmıştı. Suriye’de Esad iktidarı hâlâ direniyor, dahası, HTŞ’nin öncülü olan El Nusra gibi El Kaide kökenli ve Suudi bloğuna yakın gruplar sahaya giderek galebe çalıyordu. Çözüm süreci patlamış, üstüne, PKK’nin Suriye kolu Türkiye’nin itirazlarına rağmen ABD’nin desteğini almıştı. İçeride Gülencilerle mücadele kızışmış ve 15 Temmuz’da zirveye çıkmıştı.
Türkiye ve Katar sıkışmadan, yanaşmaya geçiyor
İhvancı ittifak, adlı adınca Türkiye ve Katar, takip eden yıllarda adım adım geri bastı.
2018’de Suudiler, Türkiye devletinin gözü önünde İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Cemal Kaşıkçı’yı öldürdüklerinde, AKP hükümeti tepki gösteriyor ama diş gösterecek mecali bulamıyordu. Bu arada ilk döneminde olan Trump, Körfez ülkeleriyle birlikte İsrail’le ilişkileri normalleştirme sürecini yürütüyor, Türkiye sürecin dışında kalıyordu. Bu süreçte Washington Mısır’la İsrail’in arasını yapıyor, iki ülke Doğu Akdeniz’de enerji alanında işbirliğine gidiyor, Türkiye’de yüzyılın stratejisiymiş gibi göklere çıkarılan “Mavi Vatan” fantezileri Akdeniz’in derinliklerine gömülüyordu. Üzerine ekonominin tepetaklak gitmeye başlaması, mali olarak da AKP iktidarını savunmasız ve dış yardıma muhtaç hale getirdi.
Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'na yürüyerek girdi, öldürülmüş ve parçalanmış olarak bavullarla çıkartıldı. Türkiye, sonuçta hiçbir şey yapamadı ve dosyayı zaten cinayeti işleyen Suudi Arabistan'a iade etti.Bu arada, uluslararası ilişkileri yalnızca siyasi söylemler ve jeostrateji üzerinden okuyanların hep es geçtiği bir boyuta dair, ufak bir not düşülmeli: Tüm bu siyasi gerilime rağmen Mısır’la Türkiye sermayelerinin ilişkisi gelişmeye devam etti. 2018 itibariyle iki ülkenin ticaret hacmi 5 milyar doları aşmış, rekor kırmıştı. Benzer durum, İsrail-Türkiye ilişkilerinde de vardı. Siyasi atışmalar sürse de, gerektiğinde manevra yapmanın ekonomik zemini hasar almamıştı.
2019’dan itibaren AKP iktidarı, İhvancı eksenden uzaklaşıp, Suudi liderliğindeki Sünni bloğuyla ilişkileri onarma yoluna girdi. Mısır’daki darbeden kaçan yüzlerce İhvancı kadro Türkiye’ye yerleşmiş, İstanbul merkezli faaliyete girişmişti. 2021’den itibaren AKP’den somut adımlar geldi. Önemli İhvancıların oturum izinleri veya vatandaşlıkları iptal edildi, bunları çeşitli gözaltılar ve sınırdışı kararları takip etti, Türkiye’de merkezli İhvan kanallarının yayınlarına son verildi, Kaşıkçı davası Suudilere iade edildi… Karşılığında, Körfez sermayesi AKP’yi ipten aldı. Fakat AKP’nin mağlubiyeti ve acziyeti, dengenin epey değişmesine de yol açtı. Geçen Kasım ayında Akın Gürlek’in başında olduğu İstanbul Başsavcılığı casusluk suçlamasıyla BAE vatandaşlarını gözaltına almış, BAE Ankara’yı aramış, şüphelileri serbest bıraktırmış, üzerine de bu talimatlarını tüm dünyaya ilan ederek Türkiye’yi ağır bir diplomatik aşağılamaya maruz bırakmıştı. AKP hükümeti de, Akın Gürlek de Emirlik’in bu hakareti karşısında boyunlarını bükmüş, gıklarını çıkaramamıştı.
Yazı boyunca hissettirmiş olsak da, bir gerçeğin altını kalın kalın çizmeliyiz. AKP iktidarının Müslüman Kardeşler’le münasebeti, İsrail’le ilişkisiyle hep ters orantılı olageldi. Nasıl ki başta İhvan’la yakınlaşma, İsrail’le mesafe koyma adımıyla derinleşti, sonunda İhvan’dan uzaklaşma da İsrail’le yeniden yakınlaşmaya yol verdi. 2022’de yeniden elçiler atandı. Erdoğan dünün katili Sisi’ye “kardeşim” diyeceği, Türkiye’yi aşağılarcasına cinayet işleyen Muhammed bin Selman’la kucaklaşacağı, İsrailli siyonistlerle AKP’lilerin karşılıklı birbirlerini ziyaret edeceği günlere merhaba demişti.
Bir diğer deyişle, AKP iktidarı dümeni yeniden Amerikan çizgisine kırmış, sürekli şerit ihlali yapma arayışını bir kenara bırakmış, “İbrahim Anlaşmaları”nda somutlanan İsrail-ABD projesine angajmanda karar kılmıştı.
Yani, 7 Ekim 2023’te Filistinlilerin, kendilerinin yok sayılarak İsrail’le iş pişirilmesine ve vatanlarının kurban edilmesine dur demek için giriştikleri taarruzun hedefinde Türkiye de vardı.
AKP'nin önüne serilen, kervana katılma fırsatı
Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu, bu gidişatı sekteye uğrattı. İsrail katliama ve soykırıma başladı, Suriye’de elbirliğiyle El Kaide artıkları iktidara taşındı, Lübnan işgale uğradı, İran hedef alındı.
İsrail’in Gazze’deki soykırımı AKP’nin söylemde sertleşmesini zorunlu kılsa da, işin aslı, Türkiye’deki iktidar, yeniden girdiği Amerikancı çizgiden sapmamakta uzun süre direndi. Ticaret yalanlarla sürdürüldü, tepkiler çok büyüyünce el altından yapılmaya başlandı. Başta Suriye olmak üzere bölgede İsrail’in giderek artan etkisi karşısında yayılan korku, “iç cepheyi tahkim” için ne idüğü belirsiz bir çözüm sürecine kapı aralarken, Gazze’de Filistinliler için onursuzca bir teslimiyet anlamına gelen Trump planına katılma kararıyla sonuçlandı.
Fakat İran Savaşı’nın ABD ve İsrail’in beklediği gibi gitmemesi, hesapları yeniden karıştırmış durumda. Bir yandan ülke içinde Filistin’e ve direniş eksenine destek veren her türlü sesi bastırma yoluna giden Katar, diğer yandan bir kez daha Körfez ülkeleriyle yeniden mesafelenip, İran’la ara bulma arayışına sapan ilk ülke oldu.
ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı, aralarında Minab'daki kız öğrenciler de bulunan binlerce kişinin yaşamına mal oldu. Fakat saldırganların hâlâ istediklerini alamadıkları savaşın sonunda taraflardan birinin mezara girip girmeyeceği ve girerse bunun hangisi olacağı henüz belirsiz.İran ve Şii direniş ekseninin geleceğini, süregiden mücadele ortaya koyacak.
Ama herkesin gözü o mücadeleyken, geniş Ortadoğu’daki üçüncü eksen olan ve yıllardır kan kaybeden İhvancı şebekenin tabutuna son çiviler çakılmaya başladı.
Durum, AKP’nin önüne çeşitli seçenekler sunuyor. İhvan’a karşı atılan adımlara Türkiye’den destek sunulması, İran Savaşı sonrasındaki süreçte İsrail’le ilişkileri normalleştirmek, Amerikancılığı pekiştirmek ve Körfez Arap ülkeleriyle işbirliğini güçlendirmek için kullanılabilecek bir enstrüman olarak masada duruyor.
Ayrıca bu yola girilmesi, Hamas üzerindeki etkisini artırmaya çalışan Ankara için Gazze’deki silahlı kanadın etkisini kırma ve Halid Meşal etrafında oluşan işbirlikçi ekip içinde ağırlık kazanma fırsatı için de kullanılabilir.
Ancak Afrika Boynuzu gibi çeşitli bölgelerde AKP iktidarının geliştirdiği ittifaklar ve özellikle BAE’yle rekabeti, denklemi karmaşık hale getiriyor.
Öte yandan, neredeyse bir asırlık bir geçmişe sahip Müslüman Kardeşler şebekesi örgütsel ve fiziksel olarak ağır darbeler alsa da, onlarca ülkeye yayılmış bu ideolojik çizginin ve tabanının yok olması mümkün değil. Sessiz sedasız bu güçten düşmüş eksen içinde belli mevzileri tutup geleceğe yatırım yapmak da AKP iktidarı açısından bir seçenek olarak masada duruyor.
Fakat bu seçeneğin, büyük bir riski de beraberinde getireceğine dikkat çekmeliyiz.
Tüm günahların üstüne yıkıldığı İhvan'ın boşluğunu kim dolduracak?
Uzun uzun anlattığımız mücadelede Suudi bloğunun zafer kazanması ve Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınması, El Kaide çizgisinin meşrulaştırılmasını da beraberinde getirdi. Culani’ye takılan kravat, yalnızca Şam’daki iktidarın değil, genel anlamda El Kaide şebekesinin de baş düşmanlıktan çıkarılmasının simgesi sayılmalı.
Nitekim, altı gün önce Washington Post’ta yayımlanan bir yazı, işaret fişeği olarak okunabilir. “Ortadoğu, Müslüman Kardeşler’i kapı dışarı etti. Onlar da işte buraya taşındı” başlıklı yazı, İhvancı şebekenin Avrupa’ya yerleştiğine işaret edip, Avrupa’nın “siyasi doğruculuk” tavrını bir kenara bırakarak bu yapıyla sert biçimde mücadele etmesi gerektiğini savunuyor.
Daha önemlisi, yazı, radikal islamcılığı ve “terörist arayışları” tümüyle Müslüman Kardeşler’in üzerine yıkıyor. O kadar ki, 11 Eylül saldırıları bile, “katılanlardan üçü Almanya’da Müslüman Kardeşler’in kontrolündeki bir camide doktrine edilip radikalleştirilmişti” denilerek el çabukluğuyla El Kaide’den ziyade İhvan’la ilişkilendiriliyor.
Bu çabalar, dar anlamda, İsrail yanlısı çevrelerin Filistin’deki direnişi ve Hamas’ı hedef tahtasına oturtma kampanyasının parçası elbette.
Ama, daha geniş anlamda, Körfez ülkelerinin yeniden İbrahim Anlaşmaları’na döndüğü ve El Kaideci yapıları da Suriye’de olduğu gibi yola soktuğu bir ortamda, Sünni nüfus arasında yeni bir direncin ortaya çıkması ihtimaline karşı ön alma arayışının da yansıması.
İsrail’den son dönemde Türkiye’ye karşı verilen saldırgan mesajların alt metninde, tam da Türkiye’nin “Şii ekseninin çökmesini fırsat bulup, radikal bir Sünni ekseninin liderliğine soyunması” ihtimaline işaret edilmesi, işte bu bağlamda okunmalı.
AKP’nin önünde, her biri ince ayarlar gerektirecek seçenekler var. Şu an tam boy Amerikancılık eğilimi çok güçlü olsa da, gidişata bakmak gerekecek.
Ama işleri, esas, İran Savaşı’nın sonucu ve Ortadoğu halklarının emperyalist tahakküme karşı vereceği tepki belirleyecek.
Esra gerçekleri yüzlerine haykırdığı için tutuklandı: 'Beni parayla susturamadılar kızımla sınıyorlar'-Özkan Öztaş-
Akbelen'de acele kamulaştırmaya karşı yapılan habersiz keşfe tepki gösteren Esra Işık tutuklandı. soL'a konuşan annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık, yedi yıllık direnişi hatırlatarak, "Beni parayla susturamadılar, şimdi kızımla sınıyorlar. Yılmayacağız" dedi.
Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan Akbelen Ormanı ve çevresindeki köyleri yok etme tehdidi taşıyan maden genişletme projesine karşı bölge halkının direnişi, yedi yılı geride bıraktı.
Kimi zaman Ankara'da Meclis kapılarında, kimi zaman Muğla'da mahkeme salonlarında ve çoğu zaman da ormanın derinliklerinde süren bu tarihi mücadelede köylüler yaz demedi, kış demedi, kavurucu sıcağa ve dondurucu soğuğa rağmen topraklarını terk etmedi.
Bugün de aynı kararlılıkla, yağan yağmurun altında haklarını aramaya devam eden İkizköylüler, hukukun ve vicdanın sınırlarını zorlayan yeni bir hamleyle karşı karşıya. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (YK Enerji) kömür madeni sahalarını genişletebilmesi için alınan acele kamulaştırma kararına karşı başlatılan bilirkişi keşfinde yaşanan protestolar, dün direnişin öncü isimlerinden Esra Işık'ın tutuklanmasıyla sonuçlandı.
Bir gecede çıkan karar ve yangından mal kaçırırcasına habersiz keşif
Sürecin başlangıcında, Akbelen Ormanı'nın çevresinde yer alan Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi için Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilmişti.
Bu kararın ardından 96 yurttaş konuyu yargıya taşıyarak iptal davası açtı.
Dün bölgede yapılması planlanan bilirkişi keşfi ise ne köy muhtarına ne dava avukatlarına ne de parsel sahiplerine haber verilmeden, adeta yangından mal kaçırırcasına başlatıldı.
Habersiz yapılan bu keşfe ve jandarma ablukasına karşı gösterilen haklı tepkiden sonra gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık, dün hakim karşısına çıkarılarak mahkeme heyetine görevini yaptırmama ve hakaret suçlamalarıyla tutuklandı.
Yaşanan bu hukuksuzluğun ardından Esra Işık'ın annesi ve aynı zamanda İkizköy Mahallesi Muhtarı olan Nejla Işık soL'a konuştu.
Günlerdir direnişe devam eden köylüler adına konuşan Nejla Işık, bir gecede alınan acele kamulaştırma kararına nasıl isyan ettiklerini ve hukuki sürecin tıkanmışlığını şu sözlerle anlattı: Topraklarımızla ilgili bir gecede acele kamulaştırma kararı çıkartıldı. Bu karara isyan ettik, mahkemeye başvurduk. İptal davaları açtık. Bir yandan Danıştay'da, bir yandan Anayasa Mahkemesi'nde süreç devam ediyor ancak gelinen noktada ne bir yürütmeyi durdurma kararı var ne de başka bir şey. Biz kendimizi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, memleketin gerçek sahipleri olarak görüyoruz. Bu kararlar bizi sindirmeyecek.
Esra Işık ve Akbelen Direnişi'nin hafızalara kazınan ismi Zehra Nine (Zehra Kurt). Bu fotoğraf aynı zamanda direnişin önemli sembollerinden biri olmuştu.Yağmur altında çadır direnişi: Köylüler tek yumruk
Akbelen'in sadece İkizköy'ün meselesi olmadığını, tüm Türkiye için kritik bir eşik olduğunu vurgulayan Nejla Işık, yağmur çamur demeden sürdürdükleri zorlu bekleyişi ifade ederek sözlerine şöyle devam etti: Herkesin bu mücadeleye destek çıkması, el vermesi lazım. Burada bu köylüler aylardır yalnız kaldı, kendi kendine toprağına, vatanına sahip çıkmaya çalışıyor. Bu sadece bizim meselemiz değil, biz yıllardır bunu söylüyoruz. Burası bir emsal. Akbelen'de bu işi bitirirlerse Türkiye'nin her yerine yayacaklar. Geldiğimiz nokta bu ama köylü şu anda umutsuz değil. Köylü şu anda hâlâ tek yumruk, birbirimize sarıldık. Şu an yağmur olmasına rağmen toplandığımız bir alan var. Yağmurun altında bir tane çadırın altında bekliyoruz. Keşif heyetine bir gittik baktık ne yapıyorlar diye, bir sürü jandarmayla keşfi yapmaya çalışıyorlar. Çünkü az değil, 679 parsel var. Bir günde bitmeyecek, bir hafta mı sürecek, ne kadar sürecek belli değil.
Esra Işık'ın jandarma ekipleri tarafından alındığı an kameralara gülümsemesi direnişin haklılığının simgesi olarak yorumlandı.'Beni parayla satın alamadılar, evladımla sınıyorlar'
Şirketin çalışmalarına tüm hızıyla devam ettiğini, kendilerinin ise haksız tutuklamalarla sindirilmeye çalışıldığını belirten Işık, kızı Esra'nın asılsız iddialarla alıkonulduğunu belirterek isyanını şu cümlelerle dile getirdi: Şirket çalışmasına devam ediyor. Şirket hem kazı çalışmasına devam ediyor hem de maden çalışmasına. Onlar çok iyi örgütlenmişler, güç onlarda, para onlarda. Burada bir avuç insanı susturmaya çalışıyorlar. En kötüsü neydi, tutukladılar. Gerisi de insanlara aba altından sopa göstermek, bizi de alırlar mı diye korkutmak. Zaten herkesi öyle susturmadılar mı, şu an hapishanelerde suçsuz insanlar yok mu? Biz buradayız, yıldırma çabası var ama sonuna kadar götüreceğiz. Esra o bayrağı devralmıştı, o bayrağı zaten 7 yıldır taşıyoruz. Esra hep 'anne seni vermeyeceğiz' diyordu, kendisini aldılar, engel olamadık. Ortada bir hakaret yok, bir müdahale yok. Görev yaptırmama gibi bir şey mümkün mü? Bir tane kız çocuğu ve önümüzde onlarca asker var. O gün yüz kişi olsak ne olacak, daha fazlasını yığıyorlar önümüze. Bir kılıf bulmuşlar jandarmaya hakaret, mukavemet diye. Başka bir şey yok zaten.
Akbelen direnişinin öncülerinden Esra Işık'ın annesi ve İkizköy Muhtarı Nejla IşıkVerilen kararın vicdanları yaraladığını ifade eden Nejla Işık, onca baskıya ve davaya rağmen yedi yıldır geri adım atmadıklarını hatırlatarak sözlerini kararlılıkla şöyle noktaladı: O kadar saçma bir sebeple aldılar ki içeride tutamazlar, tutmamaları lazım. Hiçbir ahlaka, hiçbir vicdana sığmaz bu. Ben bu ülkeye bu evladı bu yüzden yetiştirmedim. Ben iki çocuk annesiyim. Bir anne bununla nasıl sınanır? Beni bununla düşürmeye çalışıyorlar. Beni parayla satın alamadılar, beni korkutmayla hapsedemediler. Üstüme cezalar kestiler, hakkımda davalar açtılar, benim bu mücadeleden söküp atamadılar. Şimdi beni evladımla sınamaya çalışıyorlar. Ama yıldıramayacaklar. Yılmayacağız, pes etmeyeceğiz.


