27 Ağustos 2026 Perşembe

Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor! + Amerikan stratejisi ve ‘okul bahçesinde kavga eden çocuklar’ + Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak +İktidarı görmeden siyaset yapılır mı? (BİRGÜN)


Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor!-Nazım Alpman- 

Türkiye’nin içinde bulunduğu “devasa karmaşa” o kadar dikkat dağıtıyor ki, nereye bakarsanız bakın gerçeklerin tamamını göremiyorsunuz.

Ülke gündemini en tepesinde Silivri Adaletsizliği” yer alıyor. Rüşvet verdim diyen beraat ettiriliyor, almadım diyen ise hapiste tutulup siyaset yasakları getiriliyor.

Bu kadar göz önünde olmasına karşın Silivri Hapishanesi yine tam olarak görülemiyor. Göstermek isteyenler ise canlarından vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Sadece Silivri değil cezaevlerinin tümünde benzer durumlar var. İçeriden gelen mektuplar insanlık adına yükselen çığlıklarla hak aramanın nelere mal olduğunu anlatıyor.

                                                                  ***

Türkan Albayrak 62 yaşında Emekliler Meclisi yapılanmasının ön sıralarında yer alan bir hak savunucusu… Şu anda Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevinde tutuklu… 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılan NATO toplantısı öncesinde, “belki bir protesto gösterisine katılabilir” kaygısıyla İstanbul’da gözaltına alınıp tutuklanıyor. Tıpkı Nagehan Kurt gibi… O da NATO tutuklusu! Bu savaş makinesinin işlerini bitirip çekip gittiklerini bizim adli makamlara birisinin söylemesi lazım. Tabii “çok yetkili” birisi!.. Oradan “bırakın” talimatı gelmediği için pek çok insan boş yere çile çekiyor.

Nagehan Kurt’un, Grup Yorum üyesi olan iki kızından biri (Merve) Silivri’de, diğeri (Bahar) Bakırköy’de… Her iki anne de kendi durumlarından ziyade cezaevlerindeki koşulların insani hale getirilmesi için süresiz açlık grevinde olan Cem Dursun ile birlikte canlarını dişlerine takıp direnen Selda Özçelik, Güzin Tolga’yı yazmışlar. Cem Dursun’un suçu(!) ODTÜ’de konser vermek! Ağır hastalıkları olan yüzde 98 görme engelli, Hasan Basri Yıldız göz tansiyon hastası Tacettin Erol Şahin için cezaevleri koşulları tedavilerine olanak tanımıyor. Buralara bakıp yaşananları gören de pek yok.

∗∗∗

Hükümet medyası cezaevlerini Beştepe benzeri bir saray ya da yüksek konforlu bir malikâne gibi gösteriyor. Hürriyet’in “Neo-Özkök”ü Ahmet Hakan, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan söz ederken “İmamoğlu’nun söylemini değiştirmesi gerekiyor” diye yazabiliyor. Sanki hapishanede değil de köşkünde yan gelip yatıyormuş gibi… Selahattin Demirtaş için de öyle. O da hapishanede değil de “Edirne Park Rezidans”a yerleşmiş ülkeye en tepeden bakıyormuş gibi yorumlar yazıyor Ahmet Hakan:

-Demirtaş, görüşmecim gelmesin dese hakkıdır!

Halbuki daha basit bir soru var. Demirtaş 10 yıldır neden Edirne F Tipi Cezaevi'nde yatıyor? Aynı soru Osman Kavala için de geçerli.

Cezaevinde yatan siyasi lider denilince bu tayfanın aklına Tayyip Erdoğan’dan başkası gelmiyor:

-Reis, 28 Şubat’ta çok çile çekti!

Adeta “Başbakanlık Ofisi” haline getirilmiş Pınarhisar “butik” cezaevinden yüzlerce mektup yazarak 119 gün misafir olmanın adına “dayanılmaz çile” demişlerdi, hâlâ da diyorlar.

Sahici cezaevi deneyimleri olmadığı için başkalarının çilelerini seçim şalı olarak üzerlerine almaktan da geri durmadılar:

-Ah ah, şu Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi'nin ağzı dili olsa da konuşsa!

Diyarbakır sustu, şimdi Silivri konuşuyor! Ama duymak için kulak değil vicdan lazım!

TELE-1’deki yayınlarında bütün tutsaklarla birlikte Silivri’nin de vicdanı olan Merdan Yanardağ da şimdi Silivri’de… Seçkin bir entelektüel olan Yanardağ, aydınlatma görevine hücresinde de devam ediyor. Ahmet Büke’nin “Kırmızı Buğday” adlı son romanı üzerinden “Edebiyatın geri dönüşü mü?” başlıklı yazısında, (24 Ağustos 2026 BirGün) çok ses getirecek bir tartışmanın fitilini ateşliyor. Böylece en ağır koşulların yaşandığı bir zindana “akademi” niteliği de kazandırıyor.

∗∗∗

Dünyanın zirvesi Everest’teki ilk Türk ve Müslüman Dağcı olan Nasuh Mahruki de Silivri’de… Sadece NATO toplantısı hakkında dört cümlelik yorum yaptığı için… Kendini ifade etti. Bu kadar! NATO toplantısını beğenmediği için hapse atılmak, şiir okuduğu için hapse atılmaktan daha beter değil mi?

Levent Üzümcü ise çok “şanslı” olarak kabul ediliyor. Çünkü ev hapsinde! Onun suçu(!) da fikrini söylemek…

Bu arkadaşlarımız iktidarın hoşuna gitmeyen fikirlerini söylemişler. Bir de hiçbir şey söylemeden ve de yapmadan hapishanede olanlar var. Bunların başında 2019-2024 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer geliyor. Tunç Başkan aylardır “Ben neden içerdeyim?” diye soruyor:

Varsayalım ki kasten öldürmeyle suçlanıyorsunuz ama böyle bir şey yapmadığınıza eminsiniz. Sormaz mısınız, öldürülen kim? Nerede, ne zaman, nasıl öldürülmüş? Ceset nerede?

Ben de “zimmet”le suçlanıyorum. Soruyorum; nerede, ne zaman, nasıl yapmışım? Ne kadar para zimmete geçirmişim?

Sekiz aydır hiçbir hâkim bu sorularıma cevap vermediği için her ay SEGBİS üzerinden yapılan tutukluluk gözden geçirmelerine katılmıyorum. Dosyada tüm deliller toplandı her belge tekrar tekrar suçsuzluğumu kanıtlıyor. 14 aydır tutukluyum hâlâ iddianame bekliyorum.”

Aslında bu soruların fiilen verilmiş bir cevabı var. Hukuk devleti katledildiği için deniliyor:

-Adalet Tanrıçasının cesedi adliye saraylarının önünde uzanmış yatıyor!

/././

Amerikan stratejisi ve ‘okul bahçesinde kavga eden çocuklar’-İbrahim Varlı- 

Şiddetlenen küresel güç mücadelesinin etkilemediği toprak parçası yok. Tarihsel sürecin hızlandığı, yüzyıllık gelişmelerin on yıllara sığdırılmaya çalışıldığı 21. yy’a özgü hegemonya savaşında cepheler, ittifaklar, müttefikler vs her şey yeniden şekilleniyor.

Bölgemizde, Ortadoğu’da, Avrasya’da yaşanan gelişmelerin hızına yetişmek mümkün değil. Hemen her gün yeni bir kriz-gerilim vuku buluyor.

Peşinen söylemekte yarar var. Tarihin bu momentinde yaşanılanların hiç biri de ne tesadüf ne de şaşırtıcı. Bir adım geriye çekilip fotoğrafın bütününe bakıldığında, meselelerin bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olduğu görülebilir.

19. YY EMPERYALİZMİNİN DÖNÜŞÜ!

Neler olduğunu anlamak için Amerikan emperyalizminin yaşadığı güç yitimine bakmak gerek. 19 yüzyıl “klasik” emperyalizmini geri getiren Trump ABD’si kaybedileni almak, güç yitimini durdurmak ve ülkeyi yeniden “büyük yapmak” için hamleler yapıyor.

Çin’in yükselişi, küresel güneyin ortaya çıkışı, ABD’nin kaynak yitimi Washington için bu durumu yaşamsal bir meseleye dönüştürüyor. Amerikan emperyalizmi bir varlık savaşı veriyor.

ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİ’NİN ANLATTIKLARI

Yer küredeki en büyük emperyalist gücün küresel üstünlüğünü sürdürmesi gerektiği, bunun için de ne tür tahkimat yapması gerektiğine dair yönelim bizzat 4 Aralık 2025’te açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde açıkça yer alıyor.

Strateji belgesi ABD’nin neyi, neden yapması gerektiğine dair bir yol haritası çizdiği gibi bunu çok net ifadelerle gerekçelendiriyor da:

“Amerika’nın dünyanın en güçlü, en zengin ülkesi olmaya devam etmesini sağlamak için tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.” 

“Soğuk Savaş sonrası uygulanan Amerikan stratejileri yetersiz kaldı. Ne istediğimizi net bir şekilde tanımlamak yerine yanlış değerlendirmelerde bulunuldu.”

Elitlerimiz küresel yükleri Amerika’nın sonsuza kadar sırtlayacağı yönünde vahim bir şekilde yanlış hesaplar yaptılar.”

“Müttefiklerin ve ortakların kendi savunma maliyetlerini Amerikan halkının üzerine yıkmalarına ve bazen bizim için ikincil veya ilgisiz olan çatışmalara ve anlaşmazlıklara çekmelerine izin verdiler.”

“Birleşik Devletler hiçbir ulusun çıkarlarımızı tehdit edebilecek kadar baskın hale gelmesine izin veremez. Başkalarının küresel ve hatta bazı durumlarda bölgesel hakimiyeti de engellenmelidir.”

“Tüm kritik deniz yollarında seyrüsefer özgürlüğünü korumak istiyoruz. Düşman bir gücün Ortadoğu’ya, onun petrol ve gaz kaynaklarına ve bunların geçtiği boğazlara hâkim olmasını engelleyeceğiz.

PENTAGON’UN SAVUNMA DİSKURUNUN GÖSTERDİKLERİ

Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nden bir süre sonra, 23 Ocak’ta, Pentagon’un açıkladığı Ulusal Savunma Strateji’si (NDS) de bu tespitleri tahkim ediyordu.

Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) ‘Savaş Bakanlığı’na dönüştürülmesinin adeta sağlamasını yapan belge, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisini askeri doktrine işleyerek emperyalizmin askeri yol haritasını gösteriyor.

Pentagon’un stratejisi de müttefikler arasında daha fazla yük paylaşımını, güç kullanarak Hint-Pasifik bölgesinde Çin’i caydırmayı, savunma sanayini canlandırmayı, Batı Yarımküre’ye hükmetmeyi hedef olarak belirliyordu.

AMERİKAN STRATEJİSİNİN TEMEL TAŞLARI

Amerikan emperyalizmin askeri-siyasi yönelimlerinin çıktılarına bugünlerde bizzat tanıklık ediyoruz. Kanlı Ortadoğu sahasında “Pandora’nın kutusu” açılırken birbirini tetikleyen gelişmeler yaşanıyor.

Biat etmeyeni şiddetle ekarte et: ABD ve İsrail, Ortadoğu’yu kanlı bir dönüşüme tabi tutarken bu planlara karşı en önemli engel olan İran’ı da savaş üzerinden denklemden çıkarmak çalışıyorlar. İran’ın direnişi karşısında cebelleşen Washington son olarak bu ülkeye karşı tarihin en büyük finansal saldırısını başlattı. İran savaşı bitirilmeyecek, zamana yayılacak.

Örgütlere kilit, rejimlere yatırım: İlhan Uzgel hocanın da vurguladığı üzere Ortadoğu’da örgütlerin kapısına kilit vuruldu. ABD artık düne kadar kullandığı örgütler değil “güçlü rejimler, liderler” ile yol yürümeye karar verdi. HTŞ’nin iktidara taşınması SDG’nin feshi, PKK’nin silah bırakması, Hamas-Hizbullah’ın vurulması, Haşdi Şabi’nin tehdit edilmesi hepsi birbiriyle bağlantılı. Erdoğan, Colani, Sisi ve diğer liderlerle kurulan ilişki bu iklimin eseri.

Askeri-ekonomik yükü müttefiklere yık: Her iki belgede de vurgulandığı üzere ABD, her yerde o bölgelerin yükünü müttefiklerin üzerine yıkmaya başladı. NATO Avrupa’ya, Ortadoğu Türkiye ve Sünni ülkelere, Asya-Pasifik Güney Kore-Japonya’ya “emanet” edildi. ABD tüm bu bölgelerde de yeni ittifaklar, paktlar sistemi kurdurdu.

Deniz ticaret yollarını kontrol et: Amerika’nın ana stratejilerinden bir diğeri de nerede olursa olsun deniz ticaret yollarının kontrol edilmesine yönelik. Bu yolların ABD’nin denetiminde olmasının “yaşamsal” bir konu olduğu kaydediliyor. Hürmüz Boğazı’nın bu kadar önemsenmesinin nedeni de bu yaklaşım.

SURİYE, TÜRKİYE, İSRAİL, KÜRTLER: BAHÇEDEKİ ÇOCUKLAR

Tüm bu emperyalist stratejiler çerçevesinde İran’a yönelik savaş, Türkiye ve Suriye’deki süreçler ile Ortadoğu’daki çatışmalar bir yere oturuyor. Amerikan emperyalizmi çok yönlü bir oyun kurarken bunun kontrollü veya kontrolsüz çok boyutlu çıktıları da oluyor.

Burada da Amerikan emperyalizmi bir kez daha devreye giriyor. Türkiye-İsrail gerilimi bunun ötneklerinden. Daha önce de Türkiye ve HTŞ yönetimi ile SDG arasında benzer şekilde bir gerilim yaşanmıştı.

18 Ekim 2019 tarihinde Trump, SDG ile HTŞ ve Türkiye arasındaki gerilimi okul bahçesinde kavga eden çocuklara benzetecekti. Trump, Erdoğan’la görüşmesinden sonra şöyle diyecekti: "Yaptığım şey sıradışıydı, okul bahçesindeki çocuklar gibi bir süre kavga etmelerine izin verdim, sonra ayırdım.”  

Aynı Trump 2 Ekim 2024’te ise benzer bir benzetmeyi İsrail-İran gerilimi için de kullanacak iki ülkeyi, "okul bahçesinde kavga eden çocuklara" benzetecekti.

İSRAİL-TÜRKİYE GERİLİMİ VE ABD’NİN OYUNU

Trump’ın Türkiye, Suriye ve Irak’tan sorumlu olarak atadığı “süper şerif” Tom Barrack’ın 1 Kasım’da Bahreyn'in başkenti Manama’daki uluslararası bir forumda sarf ettiği şu sözleri durumu özetliyor: "Türkiye ve İsrail birbiriyle savaşmayacak. 'Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi'nden Akdeniz'e kadar iş birliği göreceksiniz."

Barrack o konuşmasında Trump'ın Ortadoğu politikası ile ilgili "Başkan [Trump] tüm satranç tahtasını değiştirdi. Her yerde bunu görüyorsunuz" diyecekti.

Emperyalist küstahlıkta sınır tanımayan Trump ve Amerikan yönetimi taşları yeniden dizerken dostları, sadık elemanları, vekilleri arasında bir kriz çıkması halinde de tıpkı İsrail-Türkiye geriliminde olduğu gibi müttefikleri arasındaki rekabete oynayabiliyor. Her ikisi de ülkelerinde iç meşruiyeti kaybeden Netanyahu ve Erdoğan hamaset dozu yüksek gerilimi karşılıklı yükseltirken bundan besleniyorlar.

HER ŞEY ABD PLANINA UYUMLU ŞEKİLDE İLERLİYOR

Barrack'ın SDG'nin kendisini resmen feshetmesine ilişkin "Tarihi bir dönüm noktası, her şey Trump'ın Ortadoğu planın bir parçası, plana uyumlu şekilde ilerliyor. Tek ordu, tek hükümet, tek devlet" ifadeleri Amerikan emperyalizminin yeni Ortadoğu stratejisine ilişkin çok şey anlatıyor. 

Son günlerde gündemden düşmeyen İsrail-Türkiye gerilimini, SDG'nin entegrasyonunu, Türkiye ve Suriye'deki süreçleri bir adım geriye çekilerek fotoğrafın bütününü görecek şekilde okumakta yarar var.

/././

İktidarı görmeden siyaset yapılır mı?-Berkant Gültekin- 

Türkiye’de siyaset alanının daralması ve günden güne yoğunlaşan devlet baskısı, iktidara siyaseti, siyasi aktörleri ve hatta düşünme biçimlerini kendi devamlılığını sağlamak için dizayn edebileceği elverişli şartlar sunuyor. İktidar her dönemde farklı konseptler geliştiriyor ve kendi dışındaki güçleri farklı pozisyon alışlara zorluyor.

Yıllar geçse de bazı olgular değişmiyor. Ülkenin önüne, halkın gerçek ve acil çözüm bekleyen sorunları dışında, sürekli başka gündemler çıkıyor. Bunu çoğu kez “gündem değiştirme”, “iktidarın ülkenin sorunlarından kaçması” olarak eleştiriyoruz. Ancak siyaset biraz da böyle bir faaliyet. İktidarlar siyasetin hiçbir zaman “kendi mecrasında” akmasına izin vermek istemez. Hayatın olağan akışı, yani ekonomi başta olmak üzere sistemin yapısal sorunlarının odak haline geldiği bir siyasi akış, geniş kitlelerin iktidar karşısında konsolide olduğu bir denklemin koşullarını oluşturur; böylesi bir atmosfer egemenler için daima tehlikelidir.

Olağanüstü nitelikteki rejimlerin, siyasete yön vermek için çok etkili enstrümanları bulunur. Bu rejimler, kendilerinin takipçi konumunda olduğu bir siyasi maceranın içinde gelişigüzel sürüklenmez, siyasete rota çizerek aktörlerin önceliklerini, risk hesaplarını ve çelişkileri algılama biçimlerini dönüştürür. Yargıyı kullanabilen, dost-düşman rollerini yasalara göre değil çıkarına göre dağıtabilen, kimin içeride kimin dışarıda olacağına karar verebilen, hizaya gelmeyene sopa gösterip hizaya gelene ödül dağıtabilen bir iktidar, kolaylıkla kendi planına uygun bir siyasi mimariyi ortaya çıkarabilir.

AKP iktidarında bir kez daha bunun örneğini görüyoruz. Türkiye bariz şekilde iyi yönetilemiyor. Halkın yaşadığı geçim krizi kronik bir probleme dönüştü. İzlenen sermaye yanlısı politikalar bir kesimi aşırı zenginleştirirken batıdan doğuya emekçi halk kesimlerini yoksullaştırdı. En temel ihtiyaçlar bile borçla harçla karşılanıyor. Milyonlar ağır bir faiz yükü altında, bankalar ise kârlarını katlıyor. Eğitimden sağlığa kamusal hizmetlerde büyük ve kalıplaşmış sorunlar var. Bütün bunlar demokrasinin adım adım budandığı bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Anayasal haklar lükse dönüşürken hapishaneler, hukuken orada olmaması gereken bir yığın insanla dolu. Soruşturma, gözaltı, ev hapsi, imza şartı ve yurt dışına çıkış yasağı hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Ancak içinden geçtiğimiz günlerde şuna odaklanmamız isteniyor: “Bu rejimde demokrasiyi güçlendirmek mümkün.”

Terörsüz Türkiye” süreci etrafında bir demokratikleşme, barış ve özgürlük iddiası konuşuluyor. Kürt sorununda silahlı dönemin kapanması elbette tüm müspet gelişmeler yolunda zorunlu bir başlangıçtır. Şiddetin son bulması memleket için nereden bakılırsa bakılsın büyük bir kazanım oldu. Fakat sürecin ülkeye gerçek anlamda bir demokrasi vadetmediği de tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Süreç iktidar tarafından başından bu yana “terörü bitirme” süreci olarak kodlandı ve asla demokrasiyi geliştirecek bir akılla yürütülmedi. Ne içeriğinde ne de pratik adımlarında bir demokratikleşme niyetinin izleri vardı.

İki yıldır muhalefet üzerindeki baskı artarak devam etti. Seçilmiş siyasetçiler birbiri ardına tutuklanarak son yerel seçimdeki tablo birçok yerde terse çevrildi. Rejim esnemek şöyle dursun, baskı ve kuşatmayı yoğunlaştırarak kendisini tahkim etti. Muhalefette “demokratikleşiyor muyuz acaba” diye en ufak bir soru işareti yaratmaya bile uğraşmadı. Biat edene ödül, itiraz edene sopa mekaniğini işletti. Çünkü iktidarın tek amacı, muhalefetin belini her türlü yöntemi kullanarak kırıp sandığa gitmek. Muhataplık yönünden İmralı’nın merkeze alındığı süreç de, bölgesel gerekçeleri olmakla birlikte, iç politikada bir dönem öncesinin muhalif blokunu dağıtmak için araçsallaştırılıyor.

Sürece eleştirel yaklaşanlara “Demokrasi istiyorsanız sürece girin, yoksa konuşmaya hakkınız yok” minvalinde karşılıklar veriliyor. Ancak sürecin nihayetinde ülkeyi götüreceği yerle ilgili endişeler, siyasi mücadelenin ve polemiklerin konusu yapılmıyor. Baskıcı iktidarı, hâkim güç ilişkilerini, seçimi ve devamını konuşmaktan kaçınan bir süreç kavrayışı masaya konuluyor. Süreç “siyaset üstü” tutularak üreteceği muhtemel sonuçlar önemsizleştiriliyor. “Şimdi onun zamanı değil” deniliyor. Evet, süreç silahların susması yönünden kıymetli fakat bu ülke günün birinde bir seçime gidecek, yurttaşlar birilerine oy verecek ve sonunda bir iktidar belirlenecek. Peki bu konuda ne istiyoruz, ne olmasını umuyoruz? “Terörsüz Türkiye”, demokratikleşme projesini Erdoğan iktidarına mecbur bırakıyor mu, bırakmıyor mu? Süreç ülkeye, genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın iktidar olduğu koşulları mı dayatacak? İktidarı mağlup etme mücadelesi ve ihtimali, sürecin sınırları ve olası sonuçları içinde mi? Bu soruları pas geçmek, kuşkuları dindirmek bir yana daha da büyütüyor.

İmralı Heyeti’nden Faik Özgür Erol’un “sürece entelektüel destek yok” sözü de mevcut realiteden ve bu sorulardan kaçışın uzantısıydı. Bir siyasi sürece entelektüel katkının olabilmesi için o sürecin yürütüldüğü ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün hukukun teminatı altında olması gerekir. Bir ülkede özgürlük yoksa, komedyeninden akademisyenine, gazetecisinden siyasetçisine herkesin hukuksuz şekilde cezaevine atılma tehlikesi bulunuyorsa, tartışma konusu yapılacak olan entelektüel katkının düzeyi değil, bu katkının ortaya çıkmasını engelleyen atmosferi yaratan yönetme stratejisidir. Bu stratejinin sahibi de iktidardır. Ama belki de Erol “katkı” yerine “destek” ifadesini bilerek kullandı. Belki o da insanların “destek” dışında süreç hakkında konuşmasının risk olduğunu içten içe kabul ediyor. İşte bu ortamda entelektüel katkı değil ancak kitlesel kaygı gelişiyor.

Devleti karakterize eden mevcut iktidar, bırakalım askeri teknolojiyi, en basit kamu hizmetini bile siyasi prestijini artırmak için kullanırken, temel atma törenlerini, okul, hastane açılışlarını dahi görkemli şovlara çevirip büyük nutuklar atarken, demokratikleşme ve anayasa değişikliği gibi kallavi meseleleri iktidarın devamlılığını hesaba katmadan konuşma çabası en hafif tabirle bir aldatmaca hamlesidir. Böyle bir yaklaşım, muhalif kesimlerde meşru bir karşılık bulamaz. Kürt’ünden Türk’üne muhalif kesimlerin ülkeye dair fikir, kaygı ve taleplerini yok sayarak demokrasi konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamaz. Rejimin makbul gördüğüne “korunaklı alan” lütfetmesi demokrasi olarak kabul edilemez. Erdoğan-Bahçeli ortaklığı, her adımı seçimi gözetip rejimi ayakta tutmak hedefiyle atarken muhalefete yarını görmeyen bir siyasi mücadele hattı dayatılamaz.

/././

Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak -Özge Güneş-

Brezilya 4 Ekim’de cumhurbaşkanını ve Kongreyi seçmek üzere sandığa gidecek. Yarışın önde gelen iki adayı Lula da Silva ile Flávio Bolsonaro kampanyalarını resmen başlattı. İlk turda hiçbir aday geçerli oyların yarısını alamazsa ikinci tur 25 Ekim’de yapılacak. Aynı gün Temsilciler Meclisi’nin tamamı ile Senato’nun üçte ikisi de yenilenecek. Dolayısıyla seçim, Lula’nın yeniden seçilip seçilmeyeceğinin yanında, kazandığı takdirde nasıl bir güç dengesi içinde yöneteceğini de belirleyecek. Ancak seçimi önemli kılan bunların da ötesinde sandıktan çıkacak sonucun yalnızca Brezilya’nın değil, Latin Amerika’nın da yakın dönem politik yönü açısından belirleyici olacak olması.

Seçimin taşıdığı kıtasal önem, Latin Amerika’da son yıllarda belirginleşen sağa kayışla birlikte düşünüldüğünde daha da berraklaşıyor. Bugün Latin Amerika’daki 20 devletin 11’i sağ veya aşırı sağ hükümetler tarafından yönetiliyor. Bu dalganın önemli dönemeçlerinden biri Arjantin oldu. Milei’nin partisi, 2023’teki cumhurbaşkanlığı zaferinin ardından 2025 ara seçimlerinde de Trump’ın ekonomik desteği seçim sonucuna bağlayan açık müdahalesinin gölgesinde gücünü pekiştirdi. Ardından Bolivya’da MAS’ın yirmi yıllık hâkimiyeti sona erdi ve yerine merkez sağcı Rodrigo Paz geldi. Honduras’ta Xiomara Castro’nun ardından muhafazakâr Nasry Asfura, Şili’de Gabriel Boric’in ardından aşırı sağcı José Antonio Kast iktidara geldi. Kolombiya’da Gustavo Petro’nun yerini Trump’ın doğrudan desteklediği Abelardo de la Espriella aldı. Ekvador ve Kosta Rika’da ise sağ iktidarlar yerlerini korurken Pedro Castillo’nun görevden alınmasından sonra zaten sağa savrulan Peru’da ise Keiko Fujimori zafer kazandı. Bütün ülkelerde aynı türden bir iktidar değişimi yaşanmadı belki ama her seçim ya ülkeyi daha sağa taşıdı ya da sağın elindeki mevzileri tahkim etti.

***

Bu seçimleri aynı yönde buluşturan başlıca dinamiklerden biri, Trump yönetiminin kıtayı ABD çizgisinde yeniden hizalama girişimi. Ancak bu müdahalenin biçimi ve ağırlığı her ülkede aynı değil. Ortaya çıkan yeni aşırı sağ, yalnızca Washington’ın müdahaleleriyle değil, yerli oligarşilerin sınıfsal çıkarları ile ABD’nin bölgesel hâkimiyet arayışının buluşmasıyla şekilleniyor. Trump kimi adayları doğrudan desteklerken kimi ülkelerde kazanan sağ yönetimler güvenliğin askerîleştirilmesi, ekonomilerin uluslararası sermayeye daha fazla açılması, Çin’in bölgedeki etkisinin sınırlandırılması ve ABD ile yakınlaşma konularında Trump’ın programıyla buluşuyor.

Bu hizalama yalnızca seçimler üzerinden yürütülmüyor. Maduro’nun ABD operasyonuyla kaçırılması ve Küba’ya uygulanan yakıt ablukası bu stratejinin askerî ve ekonomik boyutlarını da gösterdi. Nitekim Trump yönetimi, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Monroe Doktrini’ne Trump Eki” adını verdiği yeni hattın hedefini açıkça ilan etmişti. Belgede ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü yeniden tesis edeceği belirtiliyordu. Seçimlere müdahale, ekonomik baskı ve askerî tehdit bu bakımdan birbirinden kopuk uygulamalar değil, aynı bölgesel hâkimiyet stratejisinin farklı araçları.

Şimdi sırada Brezilya seçimleri var ve Trump yine kolları sıvamış görünüyor. Daha önce Jair Bolsonaro’nun darbe girişimi nedeniyle yargılanmasını “cadı avı” olarak nitelendirerek 2025’te Brezilya ürünlerine yüzde 50’ye varan gümrük vergileri uygulamıştı. Zaten 2030’a kadar seçimlerden men edilen Bolsonaro, darbe planındaki rolü nedeniyle 2025’te 27 yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak bu mahkûmiyet onun temsil ettiği hareketi ortadan kaldırmadı. Aşırı sağ bu kez seçimlere oğlu Flávio Bolsonaro ile giriyor.

***

Flávio, babasının soyadı ve desteğiyle yarışsa da onun kadar destek toplayabilmiş değil. Ülke içinde tabanını genişletmekte zorlandıkça desteği dışarıda aradı. Milei onun için Brezilya’ya geldi, Trump ise onu Beyaz Saray’a kabul etti. Dahası, Flavio adaylığını ilan ettikten kısa süre sonra İsrail’e giderek Lula’yı antisemitizmle suçladı ve Brezilya Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü verdi. Böylece Brezilya’yı ABD ve İsrail eksenine yaklaştıracağının işaretlerini vermiş oldu.

Lula ise vergileri “şantaj” ve Brezilya’nın egemenliğine müdahale olarak tanımlayarak karşılıklılık yasasını devreye sokmuştu. Trump yönetiminin Brezilyalı suç örgütlerini terör örgütü ilan etmesine de bunun ülkeye müdahalenin kapısını açabileceği gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Ülke içindeki konumuna bakarsak, özellikle sol çevrelerde Lula’ya yönelik eleştiriler de yok değil. Vaatlerinin önemli bir bölümünü yerine getirememekle, kemer sıkma ve özelleştirme politikalarıyla, toprak reformunda yavaş davranmasıyla, tarım ve fosil yakıt şirketleriyle uzlaşmasıyla ve abluka altındaki Küba’ya yeterli destek vermemesiyle eleştiriliyor.

***

Buna rağmen Lula hâlâ kıtanın az sayıdaki ilerici devlet başkanından biri. Lula yeniden seçilirse Brezilya’nın Güney-Güney işbirliğini güçlendiren ve ABD’den görece bağımsız dış politika çizgisini sürdürmesi, Flávio kazanırsa ülkenin Trump yönetimiyle hizalanarak Bolsonaro döneminin otoriter siyasetine dönmesi bekleniyor.

MST başta olmak üzere Lula’yı eleştiren ilerici toplumsal hareketlerin büyük bölümü seçimlerde yine onun arkasında duruyor. Bu desteğin temelinde, aşırı sağın yeniden iktidara gelmesini engelleme ve Brezilya’nın bağımsız hareket alanını koruma ihtiyacı yatıyor. Nitekim Lula’nın 2022’deki zaferini mümkün kılan yalnızca partiler arasındaki ittifak değildi. Topraksız köylülerden sendikalara, siyah ve yerli hareketlerden feminist örgütlere uzanan toplumsal bağlar da belirleyici oldu.

Bu nedenle 4 Ekim’de kıtanın yakın dönem politik yönü oylanacak ama sandıktan çıkacak sonucun Trump kuşatmasına karşı kalıcı bir güvenceye dönüşmesi, Lula’yı 2022’de iktidara taşıyan örgütlü toplumsal gücün seçim sonrasında da varlığını korumasına bağlı olacak.

/././

BİRGÜN


İsmail Arı + Mustafa Bildircin + Havva Gümüşkaya-BİRGÜN-


Banker Kasım aydınlatacak!-İsmail Arı- 

AKP’li Tevfik Göksu’nun yönettiği Esenler Belediyesi’nin bir ihalesi daha “Banker Kasım” olarak bilinen eski AKP İlçe Başkan Yardımcısı Kasım Albayrak’a gitti. Belediye, Albayrak’ın şirketine yaklaşık 53 milyon TL ödeyecek. https://www.birgun.net/haber/banker-kasim-aydinlatacak-731340

***

Dışişleri Bakanlığı için Üsküdar’da 58 ağaç kesilecek -İsmail Arı- 


İstanbul Üsküdar'da Dışişleri Bakanlığı'na tahsis edilen araziye yeni hizmet binası yapılması planlanıyor. Proje kapsamında arazide bulunan 58 ağacın kesileceği belirtildi.  https://www.birgun.net/haber/disisleri-bakanligi-icin-uskudarda-58-agac-kesilecek-731254

Erdoğan Müzesi için yeni ihale -İsmail Arı- 


Recep Tayyip Erdoğan Müzesi’ne dönüştürülen Kasımpaşa’daki tarihi Kuzey Deniz Saha Komutanlığı binası için 125 milyon TL’lik bir ihale daha yapıldı. Erdoğan’a verilen 647 hediyenin de bu müzeye taşındığı açıklandı.  https://www.birgun.net/haber/erdogan-muzesi-icin-yeni-ihale-731153

***

Bütçeye ideoloji gölgesi: Din hizmetleri uzayı katladı -Mustafa Bildircin- 


Toplumsal yaşamın tümünü ilgilendiren alanlarda dini referanslar ile politika belirleyen iktidarın ideolojik tercihleri bir kez daha bütçe verilerine yansıdı. Ocak-Temmuz 2026’da uzay ve havacılık programları için 1,9 milyar TL harcanırken din hizmetleri için 103,5 milyar TL’lik kaynak kullanıldı.  https://www.birgun.net/haber/butceye-ideoloji-golgesi-din-hizmetleri-uzayi-katladi-731347

***

soL "Köşebaşı + Gündem" -27 Ağustos 2026-


SDG’nin feshi, HTŞ’ye ilhakı: ABD'nin kanlı oyunundan ‘şaka’ gibi bir finale…-Ali Ufuk Arikan

Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu. Emperyalistler, piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı. Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda. ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti. Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...

“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”, “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti ABD.

Yıllardır destek verdikleri, IŞİD’e karşı savaşta cephane sevk ettikleri SDG’nin artık kendileri için raf ömrünü tükettiğini çok sert şekilde ilan ediyordu ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack.

Bölge yeniden yapılandırılıyor, İsrail her boşluğu doldurmak için agresif bir saldırının kapağını açıyor, AKP ise Yeni Osmanlıcı hamleleriyle yayılmayı hedefliyorken geliyordu bu “ortada bırakma” mesajı.

ABD'nin, emperyalistlerin kimseye dost olmayacağı, dostluk yanılmasına kapılanların hep aynı sona yuvarlandığını bir kez daha görüyorduk işte.

Süreç gerçekten baştan aşağı çok ilginçti.

Hatırlayalım…

Emperyalistlerin cihatçı koalisyonu ve hedef tahtasına oturtulan bir halk

Emperyalistler ABD ve İsrail karşıtı Suriye’nin üzerine tüm dünyadan getirdikleri cihatçı kuvvetlerle birlikte çullandığında, neredeyse tek bir kurşun atmadan Suriye’nin kuzeyindeki birçok noktanın kontrolünü ele geçirmişti SDG’nin öncüleri.

Bazı iddialara göre başlangıçta Esad bilinçli olarak bu hamleye karşı harekete geçmedi. Dört bir yandan saldırı gelince, yeni bir cephe açmak istemediği iddia edildi.

Ancak kapak açılmıştı bir kere.

Açılan bu kapaktan emperyalistlerin kendi elleriyle yarattığı IŞİD barbarlığı serbest bırakıldı önce.

Tüm dünyaya ve bölgeye koyu bir karanlıkla güçlü bir mesaj veriyorlardı.

Bugün Suriye’nin başına geçirdikleri Şara, o karanlık kapağın ana aktörlerinden biri olan El Kaide artığı HTŞ’nin lideriydi örneğin.

Bu karanlığın önü bilinçli olarak açıldığında ana hedeflerden biri SDG’nin kontrolündeki bölge oldu.

Erdoğan’ın “Rojava düştü düşecek” sözleri de bu dönemde dile getirildi.

Sonuç olarak klasiklemiş bir senaryo sahneye konuldu.

ABD kendi elleriyle yaratıp serbest bıraktığı terör şebekesine karşı SDG’yi silahlandırdı ve “IŞİD’e karşı mücadele adına” Suriye’de Kürt gruplarını kendi vekil gücü yaptı.

Yıllarca bu güce silah ve mühimmat taşımaya devam edip, kimsenin onlara dokunamayacağını söyleyip durdular.

Sonrası tabii ki öyle olmadı.

Örneğin AKP iktidarının talimatıyla TSK bölgedeki SDG hakimiyetindeki bölgelere askeri operasyon başlattığında, ABD Başkanı Trump, çıkıp şu açıklamayı yaptı: "Hatırlıyor musunuz, bundan iki yıl önce Suriye'nin farklı bir bölgesinde Irak, Kürtlerle savaşacaktı. Birçok insan, Kürtlerle Irak’a karşı savaşmamızı istedi. Hayır dedim, Kürtler savaşı iki kez bıraktılar. Şimdi aynı şey Türkiye ile oluyor. Kürtler ve Türkiye yıllardır savaşıyor. Türkiye, PKK'yı teröristlerin en kötüsü olarak görüyor. Diğerleri gelip taraflardan biri için savaşmak isteyebilir. Bırakın savaşsınlar! Biz durumu yakından takip ediyoruz. Sonsuz savaşlar.”

Yıllar sonra bölgedeki Kürt silahlı grupları için şunları söyleyen de yine Trump olacaktı: "Kongre diyor ki: 'Ah, çok sıkı savaşıyorlar'. Hayır, paralarını aldıklarında sıkı savaşıyorlar. Bu yüzden Kürtler konusunda büyük hayal kırıklığı yaşıyorum."

Suriye dosyasının sonu ve yeni dönem: Pazarlık, savaş ve uzlaşı

Sonra bu sonsuz savaşların Suriye’de bir sona bağlanmasına karar verdiler.

İngiltere, ABD ve İsrail’in başını çektiği, AKP iktidarının da destek verdiği bir operasyonla en büyük hedeflerinden birini gerçekleştirip Suriye’yi cihatçı Şara’ya, HTŞ’ye teslim ettiler.

Bu adım atıldığında SDG son derece mutluydu, diktatörlük son buldu deniliyor, HTŞ övülüyordu.

“Bu değişiklik, tüm Suriyelilerin haklarını garanti altına alan, demokrasi ve adalete dayalı yeni bir Suriye'nin inşası için bir fırsattır” sözleri bizzat SDG lideri Mazlum Abdi tarafından dile getiriliyordu.

Artık yeni bir dönem açılmıştı ve kendileri için de en iyisi olmuştu.

Ancak sonrasında ilginç gelişmeler yaşanmaya devam etti.

HTŞ, SDG’nin kendi gücünün çok ötesinde, Arapların yoğun yaşadığı yerleri kontrol ettiğini söyledi, ayrı bir orduya izin vermeyeceğini ilan etti, SDG’nin ayrı yönetim mekanizmasının sonlandırılması gerektiğini duyurdu.

Bu çıkış önce büyük gerilime, sonra pazarlıklara, en sonunda da çatışmalara konu oldu.

SDG kontrolü altında tuttuğu birçok bölgeyi süratle kaybetti.

Bu süreçte SDG tarafından ABD ve Batı’ya çağrılar gelse de destek bulunamadı.

Ardından masayı yeniden ABD, Tom Barrack kurdu.

Akan kan duracak, SDG bunları kabul edecekti, öyle diyordu Barrack: "Bu anlaşma, SDG savaşçılarının bireysel olarak ulusal orduya entegre edilmesini, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıların devredilmesini ve IŞİD hapishanelerinin kontrolünün Şam’a geçmesini öngörmektedir.”

Kısmi değişikler oldu, ancak sonuç olarak böyle de oldu.

“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”,  “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti açık açık Trump’ın bölge valisi Tom Barrack.

Bunu yaptılar.

Bu yüzden de Abdi çıkıp “İnsanlarımız katledildiğinde, ABD’nin tavrı bu saldırıları durduracak kadar güçlü değildi. Bu zayıf duruş nedeniyle halkımız arasında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor” diyordu, o kadar.

Çözüm süreci, Öcalan ve Suriye

Sonrasında açıkça öğrendik ki, Suriye’nin bu yeni dönemiyle Türkiye’deki çözüm süreci benzer bir hatta ilerlemiş.

Kol kola bir Yeni Osmanlıcılık “destanı” yazılmak istenmiş.

Örneğin Öcalan’ın SDG lideriyle görüştüğünü, hem silah bırakma hem de örgütün feshi gündeminde adım attığını öğrendik. Şara'ya da övgüler sıraladığını.

HTŞ-SDG çatışmasının zirve yaptığı günlerde doğrudan AKP iktidarının Öcalan’ın mesajını SDG’ye ilettiği, yalanlanan son çözüm süreci tutanaklarında yer alıyordu örneğin.

Sonuç olarak tüm bu sürecin sonunda SDG dün kendisini feshetti.

Oysa bundan sadece aylar önce "cihatçı çete" olarak tanımlıyorlardı Şara ve HTŞ'yi.

Ancak emperyalizmin desteği çekilince “bir adım geri atmayız” denilen kazanımlar önemli ölçüde buharlaştı, Öcalan'ın, AKP'nin ve emperyalizmin devreye girmesiyle de SDG kendisini feshetmiş oldu.

Bu final ne kadar sürer?

Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu. 

Emperyalistler piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı. 

Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda. 

ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti.

Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...

Ancak bu finalin bölge halklarına ve Türkiye'ye sadece tehdit ve karanlık olarak döneceği kesin. 

Bu saatten sonra esas konu bu karanlık finalin ne kadar hayatta kalacağı, bölge halklarının kendi iradesini emperyalistlerin elinden ve onların piyonlarından ne zaman alacağıdır...

/././

Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar: Filistinli çocukların uçurtmasını 'silah' sayan İsrail katliama girişti -Yalçın Çuğ-

İsrail, Gazze semalarında süzülen birkaç uçurtmayı "savaş eylemi" ilan etti. Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki o tanıdık tahammülsüzlük devasa bir açık hava hapishanesinde yeniden sahnelenirken, Tel Aviv de çocukların gökyüzüne saldığı poşet parçalarını yeni bombardımanların ve zorla yerinden etme politikalarının kılıfı olarak kullanıyor.

"Uçurtmayı Vurmasınlar" filminde küçük Barış'ın sadece izlemekle yetindiği bir uçurtmayla kurduğu bağa ve o bağın diğer kadın mahkumlara yansımasına tahammül edemeyen hapishane yönetimi, uçurtmayı vurmaya karar verir. Uçurtma vurulamaz, Barış ve kadın mahkumlar sevinir, film biter...

Bugün o hapishane avlusu çok daha geniş ve çok daha kanlı bir coğrafyada, Gazze'de yeniden kurulmuş durumda. Yıllardır abluka altında tutulan, dünyanın gözü önünde eşi benzeri görülmemiş bir katliama sahne olan bu devasa açık hava hapishanesinde, zalimin masumiyete ve özgürlüğe duyduğu o tanıdık tahammülsüzlük bir kez daha sahnede. 

Ancak bu sefer kameralar kurmaca bir senaryoyu değil, gerçek bir soykırımı çekiyor. Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip siyonist rejimin uykularını birkaç tane uçurtma kaçırıyor. Bir de o uçurtmayı havalandıran yaşama iradesi. 

"Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar" sesleri yükselse de hem uçurtmalar hem de Filistinli Barışlar vuruluyor.

Feride Çiçekoğlu'nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 1989 tarihli Uçurtmayı Vurmasınlar filmi.

Yıkıntılar arasından havalanan uçurtmalar

Gazze Şeridi’nde evlerini, okullarını ve oyun alanlarını kaybeden çocukların ellerinde birkaç poşet parçası, biraz da ip... Gazzeli çocuklar için belki de bir anlığına korkudan ve yıkımdan uzaklaşmanın en masum yolu, yıkıntılar arasından havalandırdıkları bu uçurtmalar.

Sınırın diğer tarafında ise dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donatılmış ve arkasına ABD emperyalizmini almış olan İsrail, gökyüzünde süzülen bu poşet parçalarından büyük bir "varoluşsal tehdit" çıkarmayı başardı.

"Bunun bir şaka olduğunu düşündüm ama sosyal medyada güç kullanılarak sert karşılık verileceğini görünce gerçek olduğunu anladım."

Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid, İsrail'in uçurtma paranoyasını tam olarak bu sözlerle özetliyor. Fakat İsrail şaka yapmıyor. Yaklaşan seçimlerde oy devşirmek ve katliamı sürdürmek için her yolu mubah gören Tel Aviv, çocukların elindeki son oyuncağı da kan dökmek için bahane ediyor.

Gazze semalarındaki birkaç uçurtma nasıl oldu da Tel Aviv'in en üst düzey güvenlik toplantılarının bir numaralı gündem maddesi haline geldi?

Nahal Oz Kibbutzu üzerinde uçarken görüntülenen bir uçurtma.

Ordu 'şüpheli değil' dedi, yerleşimciler 'müdahale' istedi

İsrail basınının aktardığına göre ağustos ayı boyunca Gazze’den sınırın diğer tarafına sadece 12 uçurtma ve 4 balon geçti. Geçtiğimiz hafta sonu Nahal Oz ve Kfar Aza yerleşimlerine düşen birkaç uçurtma ise Tel Aviv'de adeta alarm zillerinin çalmasına neden oldu. 

İsrail ordusu her ne kadar uçurtmalarda "hiçbir şüpheli bulgu veya patlayıcı olmadığını" ve kimse için bir tehlike arz etmediğini duyursa da İsrailliler sınırın hemen ötesindeki konforlu yerleşim yerlerinde birkaç poşet parçası yüzünden "dehşete" düştü.

Nahal Oz Kibbutzu yönetimi, İsrail ordusuna atfen yaptığı açıklamada, belirgin bir tehdit oluşturmamasına rağmen olayın ciddiye alınması gerektiğini öne sürdü. Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde de benzer durumların yaşandığı savunulan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "7 Ekim'den önce de böyle başlamıştı. Başlangıçta Gazze Şeridi'nden üzerinde Arapça yazılar olan, görünüşte masum uçurtmalar gönderilmişti. Daha sonra Hamas uçurtmaların tarlalarımıza düştüğünü fark ettiğinde onlara yanıcı maddeler bağladı ve binlerce dönüm buğday tarlası yandı. Bir sonraki adım, yerleşim yerlerindeki vatandaşlara zarar vermeyi amaçlayan patlayıcı balonlardı ve bunun nereye vardığını gördük. Güvenlik güçlerinden uçurtma olayını daha başlamadan bitirmesini talep ediyoruz."

Gazze sınırındaki yerleşim yerlerini kapsayan Shaar Hanegev Bölge Konseyi de benzer şekilde ordunun uçurtmalara karşılık vermesini talep etti.

Konsey Başkanı Uri Epstein, "Ordunun İsrail topraklarına geçen her uçurtmaya karşı harekete geçmesini, yerini tespit etmesini ve gerçek zamanlı olarak müdahale etmesini talep ediyoruz. Yere düştükten sonra değil, geriye dönük olarak değil, gerçek zamanlı olarak" ifadelerini kullandı.

Epstein, "İsrail topraklarına geçen bir uçurtma tepki gerektiren bir olaydır. Tepki verilmediğinde karşı tarafa verilen mesaj, buna devam edebilecekleri yönündedir. Bu hatayı bir daha yapmamalıyız. Olayların derhal soruşturulmasını ve gerçek zamanlı olarak devreye girecek bir müdahalenin olmasını talep ediyoruz" diye konuştu.

Yerleşim yerine düşen bir uçurtma, İsrail askeri tarafından alınırken.

Çağrıları fırsata çevirdiler: Uçurtmalar vurulacak, halk yerinden edilecek

Tüm bu çağrılar meselenin siyasi bir şova dönüşmesine zemin hazırladı.

Olayın hemen ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir acil bir durum değerlendirme toplantısı düzenledi. Toplantıdan çıkan karar, İsrail'in orantısız güç kullanımının yeni bir kılıfı niteliğindeydi: "Uçurtmalar durmazsa, Gazze'ye yönelik yoğun saldırılar başlatılacak ve uçurtmaların uçurulduğu mahallelerdeki halk zorla yerinden edilecek."

Söz konusu kararın üzerine ordu alarma geçirilirken, Savunma Bakanı Katz da şu açıklamayı yaptı: "Her fırlatmayı her anlamda bir savaş eylemi olarak görüyor ve İsrail yerleşimlerinin mutlak savunmasına kararlılıkla bağlı kalıyoruz. Balona uçurtma, uçurtmaya ise patlayıcı taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın insansız hava aracı muamelesi yapılır. 7 Ekim öncesi gerçekliğe dönülmesine izin vermeyeceğiz; fırlatmaları organize eden, fırlatan veya fırlatılmasına olanak sağlayan herkesle anında ve en sert şekilde ilgilenilecektir."

Katz'ın bu sözleri Gazzeli çocukların oyuncağına karşı açılan savaşın resmi ilanı olurken, İsrail ordusu bu ilanı bir adım daha ileri götürdü. Ordu, uçurtmaların arkasında "Hamas tarafından yönlendirilen 12-13 yaşındaki çocukların" olduğunu öne sürerek, bizzat Gazzeli çocukları hedef tahtasına oturttu.

İsrail yerleşim yerlerine düşen uçurtmalar.

Hamas: Saldırıları sürdürmek için bahane

İsrail'in uçurtmaları gerekçe göstererek yaptığı tehditlere Hamas'tan da yanıt geldi.

Hamas sözcüsü Hazım Kasım, söz konusu tehditlerin çocuklar dahil Filistin halkına yönelik saldırıları sürdürmek için uydurulan bir bahane olduğunu ifade etti.

Hazım Kasım, ABD, arabulucu ve garantör devletler ile BM Güvenlik Konseyi'ne Filistin halkına yönelik saldırıları ve Filistin tarafının bağlı olduğu ateşkes anlaşmasını baltalama çabalarını durdurması için İsrail'e baskı yapma çağrısında bulundu.

'Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret'

Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid ise İsrail ordusunun açıklamalarını ilk duyduğunda bunun bir şaka olduğunu düşündüğünü söylüyor.

"Uçan bir kağıt parçasının ne gibi bir tehlikesi olabilir?" diye soran Raid, 4-5 yaşındaki çocukların oynadıkları bu basit nesnelerin nasıl bir siyasi malzemeye dönüştürüldüğünü şu sözlerle özetliyor: "Bu uçurtmalar, çocukların nefes aldığı oyuncaklar. Oynayacakları başka bir şey kalmadı. İsrailliler, 'Bunlar bizim hayatımızı tehdit ediyor' diye şikayette bulunuyor. Hükümet de bunu bahane ederek yaklaşan seçimlerde de oy kazanmak için Gazze'de gerilimi tırmandırıyor. İsrail hükümeti çocukların kanları pahasına da olsa seçimleri kazanmak için uğraşıyor."

Sınırın iki tarafı arasındaki tezatlığa dikkati çeken Raid, Gazzelilerin yıkımın ortasında, çadırlarda güç şartlar altında hayatta kalmaya çalışırken sınırdaki yerleşimlerde İsraillilerin konforlu bir hayat sürdüğünü ve Gazze'den gelen kağıt parçalarından bile korktuklarını belirtiyor.

Raid, "Bunlar 4-5 yaşındaki çocuklar. Bu basit şeylerle çadırın kavurucu sıcağından kurtulmaya ve bu iğrenç hayattan çıkmaya çalışıyorlar. Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret. Yaşadıkları bu hayat yetmiyormuş gibi bir de cezalandırılıyorlar. Uçurtma uçurdukları, onunla oynadıkları için bile ölmeyi hak ediyorlar. İsraillilerse orada müreffeh bir hayat sürüyor" ifadelerini kullanıyor.

İlk başta bunun şaka olduğunu sanan ama sonra yanıldığını anlayan Raid, Katz'ın uçurtmaların tehdit oluşturduğu yönündeki açıklamasının hem provokatif hem gülünç olduğunu vurguluyor.

İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da bulunan Balata Mülteci Kampı'nda uçurtma uçuran Filistinli çocuk.

Şaka değildi: Biri çocuk üç Filistinliyi katlettiler

Ancak Raid'in şaka olduğunu düşündüğü saldırı tehdidi çok geçmeden gerçeğe dönüştü. 

"Hamas'ın mühimmat depolarını vuruyoruz" yalanına sığınan Tel Aviv yönetimi, el-Mevasi, Deyr el-Belah ve Bureyc Mülteci Kampı'na saldırılar düzenledi. Hedef alınan bölgelerde biri çocuk olmak üzere üç sivil Filistinli hayatını kaybetti.

Üstelik İsrail basınına sızan bilgilere göre, Netanyahu yönetimi saldırıları genişletme politikasını devreye sokmadan önce ABD Başkanı Donald Trump yönetimini çoktan bilgilendirmiş ve icazetini almıştı.

İsrail'in uçurtmaları bahane ederek gerçekleştirdiği saldırının ardından Bureyc Mülteci Kampı.

Gazzeli çocuklardan protesto: 'Bizim suçumuz ne?'

Gazze Şeridi'ndeki Filistinli çocuklar ise Tel Aviv'in gerilimi tırmandırma tehdidinde bulunmasını "uçurtmalarıyla" eylem düzenleyerek protesto etti.

Onlarca çocuğun katıldığı protestoda, Filistin bayrakları ile uçurtmalarını taşıyan çocuklar, "Savaşı durdurun" ve "Oynamak bizim hakkımız" yazılı dövizler açtı.

Eylem sırasında çocuklar, savaşın sona erdirilmesini, çocukların korunmasını ve korkudan ve saldırı tehdidinden uzak, güvenli bir ortamda oynama haklarının güvence altına alınmasını istedi.

Eylemin organizatörlerinden Ummu Leyan ed-Daye, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gazze'deki çocukların evlerinin de oyuncaklarının da kalmadığını belirterek, savaş ve yıkım nedeniyle çocukların eğlence imkanlarından mahrum kaldığını söyledi. Dünya kamuoyuna Gazze'deki çocukların yaşadığı acılara karşı duyarlı olması çağrısında bulunan Daye, "Gazze'deki çocuklara merhamet ve şefkat gözüyle bakın. Çektikleri acıları artık görmezden gelmeyin. Çocuklukları savaşlar arasında eridi, hayalleri yok oldu" ifadelerini kullandı. Savaş ve yıkım nedeniyle eğlence imkanlarından mahrum bırakılan çocukların uçurtmaları "tek nefes alma alanı" olarak gördüklerini söyleyen Daye, "Bugün işgal güçlerinin kontrolündeki bölgelere bazı uçurtmaların düşmesine gösterdikleri tepkiyi protesto etmek için uçurtmalarımızı denize atmaya geldik." dedi.

Gösteriye katılan çocuklardan Suheyb Cerbu ise uçurtmaların, zor şartlarda yerlerinden edilen çok sayıda çocuğun tutunduğu basit oyuncaklar olduğunu söyledi. Gazze'deki çocukların yüksek sıcaklık altında, kemirgenlerin tehdidiyle çadırlarda yaşadığını belirten Cerbu, çocukların uçurtmayla eğlenme hakkından neden mahrum bırakıldığını sordu. Cerbu, "Gerçekçi olmayan korkular nedeniyle en basit oyunlarımızdan mahrum bırakılıyoruz. Bizim suçumuz ne? Bunlar sadece uçurtma; içinde patlayıcı ya da bomba yok" dedi.

Sorun havada süzülen poşet parçaları mı?

Bugün Gazze'de yaşanan kriz, havada süzülen bir tehlikeden kaynaklanmıyor. 

Aksine, bu kriz siyonizmin yarattığı yıkıntıların arasında bile nefes almaya, oyun oynamaya çalışan çocukların varlığına duyulan tahammülsüzlükten, siyasi hesaplardan ve emperyalist hırslardan kaynaklanıyor.

Filmde hapishane yönetiminin asıl derdi uçurtmanın kendisi değil, onun mahkumlara hatırlattığı özgürlük ve umut hissiydi. Bugün dünyanın en donanımlı ordusunu birkaç poşet parçası karşısında alarma geçiren şey de bundan farklı değil. 

İsrail devleti, o uçurtmaları vurmak için savaş uçaklarını kaldırabilir ya da uçurtmanın ipini tutan "Gazzeli Barışları" hedef alıp katledebilir. Ancak silahlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, Barışlar var olduğu sürece uçurtmalar da gökyüzünde süzülmeye devam edecek.

Gazzeli bir çocuk ve Filistin bayrağı desenli uçurtmasına yazdığı "Uç uçurtmam ve onlara hayata tutunduğumuzu söyle" cümlesi.
/././

Öne Çıkan Yayın

Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor! + Amerikan stratejisi ve ‘okul bahçesinde kavga eden çocuklar’ + Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak +İktidarı görmeden siyaset yapılır mı? (BİRGÜN)

Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor!-Nazım Alpman-  Türkiye’nin içinde bulunduğu “devasa karmaşa” o kadar dikkat dağıtıyor ki, nereye bakarsan...