Epstein Belgeleri (III): En acayip bulduğum yazışmalar -Eray Özer /T24-

Epstein dizisine bugün en çarpıcı ve acayip bulduğum bazı belgelerle devam ediyoruz. Bu belgelerin içinde Mossad var, Cemal Kaşıkçı var, cinayet var, Woody Allen var, Hollywood guruları var, Obama’nın danışmanı var. Var da var...

Epstein

Epstein yazı dizisini bir gün daha uzatmaya ve bugün aktarma sözü verdiğim siyasi isimlerin Epstein’le ilişkisi meselesini yarına bırakmaya karar verdim. Zira konuya dair elimde vakit kaybetmeden aktarmak istediğim başka bilgi ve belgeler var.

Vakit kaybetmek istemedim zira bu yazacaklarımın bir kısmı henüz Türkiye’de karşıma çıkmadı. Tabii ki çok fazla sayıda “çarpıcı” belge var ama buraya en bilinenleri almadım. Aksine, az bilinen ama Epstein’in sapkın zihin dünyasını gösteren, çeşitli olaylara gönderme yapan belgeleri tercih ettim.

Siyasi isimlere ise yarınki son bölümde değineceğim.

Müstakbel “kayınpederi” Mossad’ı tehdit etmiş

Epstein’in gönderdiği bir e-postada, suç ortağı ve nişanlısı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell’in İsrail gizli servisi Mossad için çalıştığını ve Mossad’dan şantajla 400 milyon dolar talep ettiğini yazıyor. 2018 tarihli ve alıcısı açıklanmayan e-postada Epstein “müstakbel” ve müteveffa kayın pederinin İngiltere, ABD ve Rusya’da en üst düzey kişilere erişim imkanı olduğunu, buralardan duyduklarını Tel Aviv’de Mossad’a anlattığını iddia ediyor.

Buna karşılık Mossad da Robert Maxwell’in lükse düşkünlüğünü ve aşırı harcamalarını tolere etmiş. Fakat nihayetinde Maxwell çöken imparatorluğunu kurtarmak için Mossad’dan 400 milyon talep etmiş ve vermemeleri halinde onlar için yaptıklarını ifşa etme tehdidinde bulunmuş.

Robert Maxwell, 1991’de şüpheli bir intiharla hayatını kaybetmişti.

Cemal Kaşıkçı cinayetinde BAE, Suudilere tuzak kurdu iddiası

Epstein, Anas Alrasheed isminde biriyle Cemal Kaşıkçı cinayeti hakkında yazışırken MBZ diye bir kısaltma kullanıyor. Yazışmanın sonunda Epstein “Burnumu daha büyük kokular geliyor” diyor ve ekliyor: “MBZ ona tuzak kurmuşsa şaşırmam.”

MBZ, Birleşik Arap Emirlikleri’nin devlet başkanı Muhammed bin Zayid’in sıkça kullanılan kısaltması. Yani Epstein, Cemal Kaşıkçı cinayetinde Suudilere, özellikle de Muhammed Bin Selman’a BAE’nin tuzak kurmuş olabileceğini söylüyor.

Aynı yazışmada Epstein Kaşıkçı’yı öldürenlerden birinin o anları telefonuyla kaydettiğini ve telefonun “hacklendiğini” söylüyor.

“Sana öldürme izni veriyorum”

Bu yazışmanın Epstein’le kimin arasında geçtiğini bilmiyoruz. İşin ilginci yazıda hakkında bahsedilen kişinin ismi de yok. Fakat bahsi geçen kişi her kimse hem Epstein’e hem de onun yazıştığı insana yalan söylemiş.

Bunun üzerine karşıdaki kişi “Sana onu öldürme izni veriyorum” diyor. Epstein’in buna tepkisi “Whoops” şeklinde. Karşı taraf devam ediyor: “Hiç kimse sana yalan söyleyip elimden kurtulamaz. Hiç kimse.”

Woody Allen’la “pedofili kongresi”

Woody Allen, Epstein’in hem arkadaşı hem New York’ta komşusu. Üstelik hakkında taciz iddiaları bulunan ve eski üvey kızıyla evlenen bir isim. E-postasında ismi “İzmo” diye geçen biri Epstein’e “Neredesin” diye soruyor ve Epstein “Woody Allen’la Paris’teyim” diye cevaplıyor.

Karşıdaki kişi bir şakayla(!) cevaplıyor: “Les Pedofiller Kongresi için mi?” (Lö diye okunan Les, İngilizcedeki “the”nın karşılığı ve çoğu kelimenin başında kullanılabiliyor.)

Şaka yaptıkları konu iğrenç, böyle bir konuda şaka yapabilmeleri daha da iğrenç. Fakat daha da iğrenç olan bir şey var, o da Epstein’in böyle bir şakaya tepkisi: “Sanırım pedofil iki i’yle yazılıyor” (İngilizcesinde “pedophilee” şeklinde) diye cevaplıyor sadece. Dünyanın en normal şeyi üzerine şakalaşıyorlarmış gibi…

“Guru”yla vajina şakaları(!)

Peter Attia, ABD’de ünlülerin sağlıklı yaşam gurusu olarak bilinen bir isim. Yakın zamanda da Bari Weiss yönetimine geçen CBS’te ekran önüne çıkmaya başlamıştı.

Attia’nın Epstein’e attığı bir e-posta belgeler arasından çıktı ve büyük tepki çekti: “Pussy (argoda vajina) düşük karbonhidratlıdır. Ama glutenli olup olmadığının sonuçlarını hâlâ bekliyoruz.”

Attia bu e-posta sonrası özür diledi. Epstein’le benzer iğrençlikte yazışmalar yapan hemen herkes gibi. E-postanın 2016 tarihli olması ve Epstein’in rezilliklerinin bir bölümünün o tarihte ortaya dökülmüş olması da gözden kaçmıyor tabii.

Obama’nın danışmanı: Ona bayılıyorum

Kathy Ruemmler, Goldman Sachs’ın eski üst düzey avukatlarından ve  Obama döneminde Beyaz Saray’a danışmanlık veren isimlerden biri. 2015’te yazışmalarından Avrupa’ya yapacağı “first class” yolculuk için gereken paranın Epstein tarafından karşılandığı anlaşılıyor.

Yazışmalarda Ruemmler yere göğe koyamıyor Epstein’i: “Ona bayılıyorum” diyor. Başka bir yerde “Harika Epstein” diyor. Yetmiyor, “Sanki bir başka ağabeyim daha varmış gibi” diyor.

Aynı danışman bir başka yazışmada Epstein’e Beyaz Saray’ın yapacağı bir açıklama için akıl danışıyor.

Putin’e ulaşmak, belki de Rusya’ya sığınmak istemiş

Epstein hakkındaki ilk suçlamaların gündeme gelmesinin ardından 2013 ile 2018 arasında birkaç kez Rusya Devlet Başkanı Putin’le görüşmek için araya aracılar koymaya çalışmış.

Çeşitli arkadaşlarından kendisi için aracı olmalarını ve Rusya’ya yatırım yapma vaadiyle Putin’le randevu ayarlamalarını istemiş.

Özellikle eski Avrupa Konseyi Genel Sekreteri -ve Norveç’in eski başbakanı- Thorbjorn Jagland’a çok sayıda e-posta göndererek kendisini Putin’le buluşturmasını istemiş. Hem de defalarca... Jagland’ın cevaplarından onun da bunun için uğraştığı anlaşılıyor. Fakat Putin’le görüşme bir şekilde gerçekleşmemiş görünüyor.

Aynı şekilde Rusya vizesi için de epey uğraşmış.

Eray Özer /T24

YARIN: BELGELERDE YER ALAN SİYASİLER

6 ŞUBAT -soL- 6 Şubat 2026-

Depremin üçüncü yılında adalet ve gelecek kaygısı: Bölgede suç ve umutsuzluk tırmanıyor -Özkan Öztaş- 

6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen üç yıla rağmen, deprem bölgesinde yaşayan yurttaşlar sadece barınma ve ısınma gibi temel sorunlarla değil, hayatlarına yeni eklenen ağır sosyal krizlerle de mücadele ediyor. Yaşananları Avukat Özgür Çıkın ve Psikolog Fatma Irmak soL'a anlattı.

Depremin ardından geçen zaman zarfında bölgedeki hukuki ve sosyal tabloyu değerlendiren Avukat Özgür Çıkın ve Psikolog Fatma Irmak, yıkımın sadece binalarda değil, toplumsal yapıda da derin yaralar açtığını ifade ediyor. Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde depreme yakalanan ve günlerce aracında yaşamak zorunda kalan avukat Çıkın, bir hukukçu gözüyle bölgedeki çarpıcı değişimi aktarıyor.

Uyuşturucu ve şiddet sarmalı

Bölgede nobranlık ve şiddetin okuldan sokağa her alanda arttığını belirten Özgür Çıkın, adli vakaların artık bir rutin haline geldiğine dikkat çekiyor. Özellikle küçük yerleşim yerlerinde daha önce münferit görülen uyuşturucu kullanımının deprem sonrası ciddi bir artış gösterdiğini ifade eden Çıkın, kendi çocuklarının da benzer güvenlik ve huzur kaygıları nedeniyle okul değiştirmek zorunda kaldığını ekliyor.

Psikolog Fatma Irmak ise bu durumu "geleceksizlik ve henüz atlatılamamış travmalar" ile açıklıyor. Irmak, insanların trafikte veya işyerinde sürekli bir gerilimle hareket ettiğini, kalabalık ve özel hayatın olmadığı barınma merkezlerinin suça açık mekanlar haline geldiğini vurguluyor.

Sessiz tehlike: Bireysel silahlanma

Deprem bölgesindeki bir diğer kritik sorun ise bireysel silahlanmadaki artış. 

Avukat Çıkın, resmi bir veri açıklanmasa da adliyeye ve hastaneye yansıyan vakalarda silahlı yaralamaların deprem öncesine oranla ciddi şekilde arttığını belirtiyor. Bu konuda adli makamlardan istatistik talep ettiğini ancak yanıt alamadığını söyleyen Çıkın, depremin ilk günlerindeki yağma ve hırsızlık iddialarının toplumda "silahımız olsaydı bunlar olmazdı" algısını tetiklediğini dile getiriyor.

Adalete olan inanç sönüyor

Depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen elle tutulur bir dava sonucunun olmaması, halkın adalete olan güvenini sarsmış durumda. 

Bazı ilçelerde henüz iddianamelerin bile tamamlanmadığını söyleyen Çıkın, "güçlüden yana tesis edilen bir adalet" kanısının hakim olduğunu belirtiyor. 40-50 kişinin öldüğü blokların duruşmalarına bazen tek bir yakınının bile gelmediğini ifade eden Çıkın, bunun nedenini "adalete olan inancın yitirilmesi ve büyük patronlara bir şey olmayacağı düşüncesi" olarak özetliyor. Bu noktada Adalet Peşinde Aileler Platformu örneğinde olduğu gibi bir araya gelen aileler davaları toplumsallaştırmak için mücadelesini sürdürüyor.

Gençlerde gelecek kaygısı ve intiharlar

Avukat Çıkın ve Psikolog Irmak'ın üzerinde durduğu en acı tablo ise artan genç intiharları ve çocuklarda artan suç oranları. Özellikle ateşli silahlar ve bıçaklar hakkındaki kanuna muhalefet suçlarında çocuk yaş grubunun yoğunluğu dikkat çekiyor.

Fatma Irmak, uyuşturucu ve borç yükü altındaki gençlerin, kolayca eriştikleri silahları bazen kendi hayatlarına son vermek için kullandıklarını belirtiyor. Irmak’a göre, üç yıldır bu travmaların iyileştirilmesi için devlet tarafından sağlıklı bir adım atılmaması, insanları çaresizlikleriyle baş başa bırakarak şiddet ve uyuşturucu sarmalına itiyor.

Deprem bölgesinde üçüncü sene geride kalırken, yıkımın yarattığı dolaylı etkiler katlanarak devam ediyor. Barınma, elektrik ve ısınma gibi temel yaşamsal sorunlar henüz çözülememişken, bunların üzerine binen güvenlik zafiyeti, uyuşturucu kullanımı ve adalet arayışındaki tıkanıklık bölge halkını ağır bir yükle baş başa bırakıyor. Çözülmeyi bekleyen bu yeni ve derinleşen sorunlar, depremzedelerin sadece geçmişteki kayıplarıyla değil, aynı zamanda bugün ve gelecekleri için de büyük bir belirsizlikle mücadele etmek zorunda olduklarını gösteriyor.

https://haber.sol.org.tr/haber/bir-turkiye-fotografi-ben-acimdan-utandim-onlar-utanmadi-bizi-katillerle-bir-kefeye-koydular

***

'Asrın destanı' yalanının en çarpıcı ispatı: Hatay'da gaz lambası satışı rekor kırıyor -Özkan Öztaş- 

Deprem bölgesindeki "şahlanış" mesajlarına karşın Hatay'da 20 yıldır raflarda bekleyen gaz ocakları ve "lüküs" lambaları, elektrik kesintileri ve barınma krizi nedeniyle rekor satışlara ulaştı.

Hatay'ın Defne ilçesine bağlı Harbiye Mahallesi'nde yaşayan Aydın Gümüşlü, yaklaşık 20 yıldır tüp ve buna bağlı gereçlerin satışını yapıyor. Deprem öncesinde çok daha geniş bir çalışma alanına sahip olan Gümüşlü, işyerinin yıkılmasıyla birlikte faaliyetlerini mahallesindeki bir depoda sürdürüyor.

Gümüşlü'nün öyküsü ve yaşadıkları, iktidarın "destan" yalanlarının küçük ama çok çarpıcı bir örneğini gözler önüne seriyor.

2006 yılından deprem anına kadar satamadığı kadar katalitik ısıtıcı, gaz ocağı ve aydınlatma gerecini depremden sonraki bir haftada sattığını belirten Gümüşlü, bu durumu biraz öfke biraz da acı bir gülümsemeyle tarif ediyor.

Deprem bölgelerinde yaşanan elektrik kesintilerinden dolayı depremzedeler çareyi eski usul aydınlatmalarda arıyor. "Lüküs" adıyla bilinen gaz lambaları yok satıyor.

Elektrik kesintileri depremin kendisi kadar büyük bir sorun

Bölgedeki en temel problemlerin barınma, fahiş kiralar ve işsizlik olduğunu vurgulayan Aydın Gümüşlü, özellikle elektrik altyapısındaki yetersizliğe dikkat çekiyor. 

Hatay genelinde doğalgaz altyapısının eksikliği nedeniyle birçok vatandaş ısınmak için ısı pompalarını tercih ediyor. Ancak sık sık yaşanan ve bazen bir haftayı aşan elektrik kesintileri bu cihazları işlevsiz bırakıyor. Şarjlı lambaların dahi uzun süreli kesintilerde yetersiz kaldığını ifade eden Gümüşlü, halkın çareyi "lüküs lambası" olarak bilinen eski tip aydınlatma araçlarında ve gazlı ocaklarda bulduğunu söylüyor. 

Elektrik problemi, ayakta kalan binalarda yaşayanların hayatını deprem kadar derinden etkilemeye devam ediyor.

Katalitik ısıtıcılar, gaz lambaları ya da kamp sobaları... Artık raflarda bunlar yer alıyor. Esnaflar depremden önce varlığını unuttuğu ürünlerin depremden sonra duyulan talep karşısında ihtiyaca yanıt vermekte zorlandıklarını ifade ediyor.

Bakan Kurum'un 'asrın destanı' söylemi ve sahadaki karşılığı

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, depremin ardından yürütülen çalışmaları Türkiye'nin asrın felaketini "asrın destanına" dönüştürmesi olarak nitelendirmişti.

Bakan Kurum, 11 şehrin tamamında "tarihin yeniden yazıldığını, ilk konut temellerinin 15. günde atıldığını ve 45. günde teslimatların başladığını" öne sürerek, "devlet nerede" diyenlere "bu inşa süreciyle cevap verdiklerini" söylemişti. 

Kurum'un Hatay ve diğer illerin "artık ışıl ışıl" olduğu yönündeki açıklamaları, sahada işsizlik ve geleceksizlik ile boğuşan depremzedeler tarafından gerçekçi bulunmuyor.

Büyük resmi aydınlatmak için gaz lambası gerekiyor

İktidar kanadından gelen "bölgelerin ayağa kalktığı ve şehirlerin eski günlerini geride bıraktığı" yönündeki mesajlar, depremzedelerin gündelik yaşamındaki zorluklarla çarpışıyor. Barınma sorununun çözüldüğü ve hayatın normale döndüğü iddiaları sürerken, sahipsizlik hissi ve temel altyapı hizmetlerine ulaşılamaması halkı geçmişin demode kalmış araçlarını kullanmaya mecbur bırakıyor. 

"Hatay ışıl ışıl" sosyal medya paylaşımlarının ardında karanlıkta yaşamaya devam eden, elektrik kesintilerinden dolayı ısınamayan insanların öyküleri yer alıyor. Depremzedeler "Sorunlar daha ne kadar böyle devam edecek, artık kestiremiyoruz" diyor.

Hatay'da ve diğer deprem kentlerinde halk, iktidarın anlattığı o büyük resmi aydınlatmak için şimdilik sadece satış rekorları kıran o eski gaz lambalarını kullanabiliyor.

https://haber.sol.org.tr/haber/1-ocaktan-bu-yana-enerji-yok-hatayda-hayat-durma-noktasina-geldi-404974

***

Depremzede işsizlerin buluşma noktası: Şantiyeler -Özkan Öztaş- 

Depremin üçüncü yılında bölgede istihdam alanlarının yok olmasıyla derinleşen işsizlik krizi, üniversite mezunlarını şantiyelere mahkum etti. Hatay, 2025 yılında yaşanan 64 iş cinayetiyle Türkiye genelinde 5. sırada yer alırken; işçiler, inşaat süreci bittiğinde on binlerce kişinin işsiz kalacağını ve patronların bu durumu düşük ücretler için fırsata çevireceğini hatırlatıyor.

Depremin üzerinden geçen üç yıla rağmen bölgede işsizlik ve istihdam sorunu artarak devam ediyor. 

Deprem sonrasında işyerlerinin kapanması ve eski üretim alanlarının ortadan kalkması, deprem kentlerinde ciddi bir geçim krizini tetikledi. Yaşadıkları mağduriyeti anlatan emekçiler, bölgedeki işsizlik probleminin ülke gündeminde yeterince yer bulmamasından şikayetçi.

Bu sorunu en derinden hissedenlerden biri olan Mehmet, 2018 yılında Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi'nden mezun olmuş. Mezuniyetinin ardından uzun süre KPSS için emek veren Mehmet, yüksek puanlar almasına rağmen yeterli alım yapılmadığı için atanamamış. Türkiye'de kamu atamalarının ancak seçimden seçime ciddi oranlara ulaştığını belirten Mehmet için asıl kırılma noktası 6 Şubat 2023 depremi olmuş.

Mehmet ve onun gibi birçok üniversite mezunu arkadaşı, bugün Hatay'daki şantiyelerde işçilik yapıyor. Kendi mesleğini yapmaya çalıştığında dershanelerin asgari ücret, hatta bazen asgari ücretin altında komik rakamlar teklif ettiğini söyleyen Mehmet, "Edebiyat para etmiyor" diyor ve şantiye ekonomisini şu sözlerle özetliyor: İnşaatta vasıfsız bir işçinin başlangıç maaşı 35 bin TL, bazı yerlerde 40 bin TL'ye çıkıyor. Eğer bir uzmanlığınız ya da ustalığınız varsa 60-70 bin TL kazanabiliyorsunuz. Depremden önce işsiz üniversitelilerin durağı ya polislik ya da uzman çavuşluk olurdu, artık deprem bölgelerinde bu yerin adresi şantiyeler oldu.

Deprem bölgeleri adeta bir şantiye gezegenine benziyor. Adım başı biten şantiyelerde çalışan insanlar geleceğini göremiyor. Fotoğraf: Özkan Öztaş

Mersin’den Hatay’a ekmek kavgası

İnşaatlarda çalışan bir diğer isim ise aslen Mersinli olan Süleyman. Deprem sırasında Mersin'de olan ve felaketin izlerini hâlâ hafızasında taşıyan Süleyman, dolaylı etkilerin de altını çiziyor.

Hatay ve Adana'dan Mersin'e yaşanan yoğun göç nedeniyle Mersin'deki iş imkanlarının daraldığını, bu yüzden çalışmak için Antakya'daki şantiyelere gelmek zorunda kaldığını anlatıyor.

Süleyman, bölgedeki ekonomik çöküşün görünmeyen kısmına, yani her geçen gün kepenk indiren esnafa dikkat çekiyor. Hatay'da hemen her ay birkaç esnafın sessiz sedasız battığını söyleyen Süleyman, asıl büyük tehlikenin şantiyeler kapandığında başlayacağını vurguluyor: Bugün idareten iş bulabiliyoruz, eve ekmek götürüyoruz ama bu inşaatlar bittiğinde on binlerce insan aynı anda işsiz kalacak. İşte o zaman patronlar bu çaresizliği manipüle edecek. Bugün 40 bin TL alan gençler, o gün işsizlik ordusu yüzünden asgari ücrete razı edilecek. Hizmet sektöründe sigortalı iş bulabilenler kendini şanslı sayacak bir düzene sürükleneceğiz.

Fotoğraf: Özkan Öztaş

Hatay iş cinayetlerinde Türkiye beşincisi

Deprem bölgelerinde şantiyeler, iş bulamayan gençler için bir "buluşma noktası" olsa da bu çalışma alanları beraberinde büyük riskler getiriyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi'nin yayımladığı 2025 yılı İş Cinayetleri Raporu, bölgedeki çalışma koşullarının vahametini kanıtlıyor.

Rapora göre, 2025 yılında Türkiye genelinde en az 2.015 işçi hayatını kaybetti. Hatay; İstanbul, İzmir, Antalya ve Ankara'nın ardından 64 iş cinayetiyle Türkiye'nin en çok işçi ölümü yaşanan 5. ili oldu. Bu ölümlerin en sarsıcı olanlarından biri 1 Mart 2025'te Antakya'da gerçekleşti. Akarsu Çelik Yapı firmasına ait bir işçi servisinin TIR'a çarpması sonucu, aralarında 3 çocuğun da bulunduğu 7 işçi yaşamını yitirdi. Genç mezunlar ve depremzedeler, bir yandan geleceksizlik kaygısıyla uğraşırken bir yandan da bu tehlikeli çalışma ortamlarında hayatta kalmaya çalışıyor.

https://haber.sol.org.tr/haber/beton-sertlesmeden-insaata-devam-edilmis-toki-deprem-konutlarinda-neler-oluyor-394322

***

Depremin yıldönümünde Hatay'da eylem: 'Sesimizi duyan olmadı' 

Kahramanmaraş merkezli sarsıntıların 3. yılında Hatay başta olmak üzere 11 ilde binlerce yurttaş, kayıplarını anmak ve sorumlulardan hesap sormak için 04.17'de tek ses olarak meydanlara indi.

Depremin en ağır yıkıma uğrattığı illerden Hatay, felaketin 3. yıldönümünde büyük bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Türkiye Komünist Partisi (TKP), Defne Halk Temsilcileri Meclisi ve Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖB SEN) öncülüğünde düzenlenen yürüyüşte, binlerce depremzede ellerinde "Sesimizi duyan olmadı" yazılı pankartla yürüdü.

Sabaha karşı 03.15'te Defne Necmi Asfuroğlu Lisesi önünde toplanan depremzedeler, Uğur Mumcu Bulvarı'na doğru ilerlerken "Deprem değil, ihmal öldürdü", "Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok" sloganlarını haykırdı.

Kaybedilen yakınlar için saygı duruşu

Saatler depremin gerçekleştiği 04.17'yi gösterdiğinde tüm kentte derin bir sessizlik hakim oldu.

Uğur Mumcu Parkı'nda bir araya gelen binlerce kişi, tam 3 yıl önce yitirdikleri sevdikleri için saygı duruşuna geçti. Bu hüzünlü anma, kısa sürede hak arama mücadelesine ve biriken öfkenin dile getirildiği bir protestoya dönüştü. Depremzedeler, enkaz başında sevdiklerinin sesleri kesilene kadar yardım bekledikleri o anları unutmadıklarını dile getirdi.

İnsanca yaşam ve adalet

Anma töreninde Defne Halk Temsilcileri adına Hizam Hasırcı ve TÖB SEN adına Deniz Ezer depremzedelere seslendi. Yapılan konuşmalarda elektrik, su gibi temel ihtiyaçlara erişimde yaşanan sıkıntılar, kira yardımlarının kesilmesi ve esnafın üzerindeki vergi yükü sert bir dille eleştirildi. 

Yürüyüş boyunca depremzedelere seslenen TKP Hatay İl Başkanı Mehmet Ceylan ve TKP Defne İlçe Başkanı Gültekin Sahillioğlu da depremzedelerin taleplerini ve yaşadığı sorunları dile getirdi.  

Su, yol ve elektrik gibi temel hizmetlerin eksiksiz sağlanması, kayıp çocukların bulunması için etkin süreçlerin yürütülmesi, gasp edilen hakların iade edilmesi ve geçici barınma merkezlerinden tahliyelerin durdurulması ve kalıcı çözümler üretilmesi talepleri öne çıktı. Aynı zamanda Hatay halkının sadece makyajlanmış bir şehir değil, hak ettiği gerçek hizmet verilen bir yer olması gerektiğini vurgulayan konuşmacılar, depremde ölen yurttaşların hesabının hukuk önünde sorulacağını ifade etti.

'Hem öfkeliyiz hem de hüzünlü'

Depremzedelere seslenen Defne Halk Temsilcileri Meclisi'nden Hizam Hasırcı, "Acımız büyük, ama bir o kadar da öfkeliyiz. Bizleri enkaz altında bırakanlara, üç gün dört gün boyunca sormayanlar karşı hem acımızı haykıracağız hem de hesap soracağız" diye konuştu. Hasırcı, depremde yapılan ihmaller ve yetersiz arama kurtarma çalışmaları sebebiyle hayatını kaybeden binlerce yurttaşımızın da hesabını soracaklarını ifade etti.

TKP Defne İlçe Başkanı Gültekin Sahillioğlu yaptığı konuşmada, "Üç yıl sonra değişmeyen tek şey Hatay'ın hâlâ ilk günkü gibi terk edilmiş ve yok sayılmış olmasıdır. Bizler bugün burada bir daha haykırıyoruz. Evlerimizi başlarımıza yıkan bu çürümüş sermaye düzenini başınıza yıkacağız. Öfkemiz ilk günkü gibi taze ve büyük" ifadelerine yer verdi. 

TÖB-SEN adına konuşan Deniz Ezer, depremzedelerin yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Depremin ardından geçen üç yıla rağmen çözülmeyen sorunlara değinen Ezer, 6 Şubat günü kimsesiz ve sahipsiz bırakılan halkın bugün hâlâ aynı sorunlarla baş etmeye çalıştığını söyledi. 

Yürüyüş ve anma, Uğur Mumcu Meydanı'nda 6 Şubatta kaybettiğimiz on binlerce yurttaşımızın anısına bırakılan karanfillerle sona erdi.

***

soL


Üç yılın enkazına bak -EVRENSEL MANŞET- 6 Şubat 2026-

 Üç yılın enkazına bak -EVRENSEL MANŞET-

En az 53 bin kişinin hayatını kaybettiği 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. İktidar ‘yeniden inşa’ propagandasını ‘Türkiye’nin gücüne bak!’ hamasetiyle sürdürüyor. Oysa deprem bölgesindeki yıkım sürüyor. Devasa bir şantiyeye dönen bölgede, en temel ihtiyaçlara erişim ise hâlâ sağlanamıyor: Eğitim, sağlık, barınma, hatta içme suyu...

* Deprem bölgesinde halen 360 bin kişi, yaşamını 21 metrekarelik konteynerlerde sürdürüyor.

* Depremde hasar alan 632 bin konuta karşın, bir kısmı halen oturulamaz halde olan 433 bin konutun kurası çekildi.

* Kiracılara konut hakkı tanınmıyor. Kiraları karşılayamayan işçi aileleri; OSB civarlarında yapılan TOKİ’lerde, toz içinde yaşıyor.

                                                          ***

6 Şubat depremlerinin üç yılı: Yurttaş enkazda, sermaye ‘ayağa kalktı’ -Nisa Sude Demirel- 

6 Şubat depremlerinin ardından üç yıl geçti ancak yüz binler konteynerde, su ve iletişim altyapısı eksik, istihdam güvencesiz.

https://youtu.be/1xS5QfuxgOU

Bugün Türkiye’nin 11 ilini yıkan, resmi rakamlarla en az 53 bin yurttaşın hayatını kaybettiği 6 Şubat depremlerinin yıl dönümü. Başta Hatay, Malatya ve Adıyaman olmak üzere depremin vurduğu kentlerde hayat normale dönmüş değil. Altyapı, eğitim, sağlık hâlâ daha erişilebilir değil. İstihdam rejimleri güvencesiz, deprem için ayrılan yatırım ise oluk oluk sermayeye akıyor. Yani üç yılın ardından bölgede sermaye için ‘İşler yolunda’, milyonlarca depremzede ise en temel gereklere dahi ulaşamayarak yaşantısını sürdürmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanlığına bağlı Strateji ve Bütçe Başkanlığının depremin üçüncü yılında yayınladığı “Kahramanmaraş ve Hatay depremleri yeniden imar ve gelişme raporu” da imar övgülerinin satır aralarında durumu gösteriyor.

Depreme ayrılan pay faizin dörtte biri

Rapora göre 2026 yılı bütçesinde afet risklerinin azaltılması, depremlerin yol açtığı hasarların giderilmesi ve deprem bölgesinde yaşayan yurttaşların ihtiyaçları ve depreme dayanıklı şehirlerin inşası için toplam 653 milyar TL kaynak ayrıldı. Buna karşın merkezi bütçeden faize ayrılan miktarsa 2 trilyon 742 milyar TL. Yani deprem bölgesinin ayağa kalkması ve deprem riskli illerin planlanması için ayrılan toplam miktar, faiz harcamalarının dörtte biri dahi etmiyor.

360 bin yurttaş konteynerde

Rapora göre, deprem bölgesinde halen 360 bin yurttaş hâlâ konteynerlerde yaşıyor. Bu sayının yarısı, yani 156 bini Hatay’da. Hemen ardından Malatya’da 67 bin 664 kişi, Maraş’ta ise 55 bin 264 yurttaş yaşamını konteyner kentlerde sürdürüyor.

Depremde orta ve üstü hasarlı konutların sayısı 632 bin 667’ydi. Buna karşın toplamda 433 bin 667 konut için kura çekildi. Bu konutların tümü oturmaya hazır durumda da değil. Oysaki depremin ardından, tüm konutların bir yılda teslim edileceği söylenmişti. Vaatler zaman içinde azaldı. Erdoğan depremin ardından “1 yıl içinde inşallah biz bu konutları tamamlayacak ve sahiplerine teslim edeceğiz” demişti. Bir süre sonra “Bir senede 319 bin konut ve köy evi teslim edeceğiz” demiş; dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki ise bu rakamı depremin ilk yıl dönümünde iki ay içerisinde 75 bin konuta düşürmüştü.

Madene var, haberleşme altyapısına yok

En temel ihtiyaç olan içme suyu ve kanalizasyon hizmetleri de ayağa kalkmış değil. Bu hizmet için toplanan 105 milyar TL’lik yatırımın sadece 25 milyar TL’si kullanıldı. Depremin ilk gününden bu yana en başta gelen sorunlardan biri de iletişim altyapısı. Ancak burada da durum aynı. Haberleşme için toplam yatırım ihtiyacı 3 milyar 843 milyon 991 bin 64 TL iken rapora göre haberleşme altyapısı için 581 milyon 684 bin 261 TL yatırım yapılmış. Buna karşın bölgede madencilik faaliyetleri için ayrılan miktar, haberleşme altyapısı için ayrılandan fazla. Rapora göre bölgede 732 maden işletme izinli ruhsat var. TPAO tarafından Adıyaman’da 637 milyon TL, MTA tarafından deprem sonrasında Malatya’da 17.4 milyon TL, Gaziantep’te 2.9 milyon TL, Adıyaman’da 196 bin TL, Hatay’da 593 bin TL ve diğer illerde 8.7 milyon TL olmak üzere madenler için toplam 667 milyon TL harcandı.

Sermayeye teşvik, işçiye güvencesizlik

Bölgede ortalama ücret asgari ücret civarında seyrederken bir diğer sorun da işsizlik. Rapora göre Türkiye genelinde iş gücüne katılım oranı yüzde 54.2 ve istihdam oranı yüzde 49.5 iken bölgede iş gücüne katılım oranı yüzde 49.2, istihdam oranı ise 44.2. Kilis ve Hatay’da işsizlik oranı yüzde 12.5 ve yüzde 12’yle 2024 yılında Türkiye ortalaması olan yüzde 8.7’nin üzerinde seyrediyor. İktidarın duruma ‘çözümü’ ise güvencesizliği yaygınlaştırmak. Toplum yararına program (TYP) gibi işbaşı eğitim programlarındaki istihdam yükümlülükleri gevşetildi. Adıyaman, Hatay, Maraş, Malatya ve Antep’te istihdam yükümlülük süresi üç kat yerine bir kat olarak uygulandı, istihdam taahhüt oranı yüzde 70’ten yüzde 30’a düşürüldü.

Ayrıca patronlar için pek çok esneklik sağlandı. İş kazası ve meslek hastalığı olaylarını bildirme yükümlülüğünün süresi uzatıldı. Altyapıya gitmeyen kaynaklar, büyük imalat sanayisine aktı. Şubat-aralık 2025 döneminde deprem bölgesinde imalat sanayisi yatırımları için toplam 476.8 milyar TL sabit yatırım tutarı öngören 4 bin 88 teşvik belgesi düzenlendi.

***

EVRENSEL

6 Şubat Anadolu katliamı: Yerdeki çatlaktan uluslararası sermaye çıkıyor + Doğal ve sosyal afet tanımı, siyaseti, ahlakı, felsefesi nedir?-EVRENSEL-


6 Şubat Anadolu katliamı: Yerdeki çatlaktan uluslararası sermaye çıkıyor -Kansu Yıldırım- 

Türkiye’yi derinden sarsan ve büyük acılara neden olan, 14 milyondan fazla insanı etkileyen, resmi açıklamalara göre 53 binden fazla insanın hayatını yitirdiği 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Kamu kurumları, okullar, hastaneler, ticari işletmelerin aralarında bulunduğu 39 binden fazla bina yıkıldı. Yıkımlar ve ölümler dışında 11 ilin nüfus ve demografik yapısı da büyük oranda değişti; 3 buçuk milyondan fazla insan deprem illerinden Ankara, İstanbul, Antalya, Bursa, İzmir, Mersin, Elâzığ, Muğla ve Kocaeli’ye göç etti.

Soma Maden Katliamı’na “fıtrat” diyenler 6 Şubat depremlerine de “asrın felaketi” adını taktı. İktidar ve yandaş basın, yıkımı bir tür “doğallık” ve “olağanlık” içerisinde kadercilikle sunarak depremin sınıfsal boyutunu gizlemeye çalıştı.

Deprem, yer kabuğunu etkileyen fiziksel bir hareket olmasına karşılık etkilerini bu denli ölümcül hale getiren sermaye hareketinin kendisidir. Korkut Boratav’ın veciz ifadesiyle “sermayenin sınırsız tahakkümü” diye tanımladığı, sermaye birikiminin akışkanlığını korumayı amaçlayan, finans, toprak ve rant ilişkisine göre şekillenen ekonomi ve imar politikaları “asrın gerçek felaketi”dir.

6 Şubat depremleri sermayenin topografyasını da etkiledi çünkü deprem bölgesi; Türkiye kapitalizminin emek yoğun sektörler eşliğinde büyüme stratejisinin şiddetli biçimde uygulandığı, küresel meta üretimine düşük ücretlerle eklendiği, kayıt dışı ve enformel çalışmanın yaygın olduğu, göçmen ve çocuk emeği ile ucuz emek rezervlerinin çeşitlendirildiği 120 bin kilometre karelik geniş bir üretim ve sömürü coğrafyası. Buna karşılık Kahramanmaraş’ın, Gaziantep’in, Adıyaman’ın, Hatay’ın, Malatya’nın ve öteki kentlerin derme çatma binalarında yaşayan emekçiler, kapitalist üretim ilişkilerinin bir girdi kalemi gibi istiflendikleri çürük binalarda ölüme terk edildi.

İktidar ve patronlar, depremin sermaye birikim dinamikleri üzerindeki etkilerine diğer boyutlarına nazaran fazla odaklandı. 6 Şubat’ı “afet kaynaklı en büyük ekonomik kayıp” olarak tanımlayan Strateji ve Bütçe Başkanlığının raporundaki verilere göre depremin maliyeti 103.6 milyar dolar. Bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 9’una denk geliyor. 

2023 yılında yayımlanan “Kahramanmaraş ve Hatay depremleri raporu”na göre depremin yaşandığı 11 ildeki 38 OSB’de 4 bin 997 fabrikada yaklaşık 550 bin işçi çalışırken, deprem bölgesindeki illerin toplam milli gelirden aldığı pay yüzde 9.8 idi. 

Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşunun güncel verilerine göre başta Gaziantep ve Adana olmak üzere 60 OSB’de 5 bin 244 fabrika faaliyet gösteriyor. Türkiye genelinde OSB’lerde üretim yapan toplam 68 bin 933 fabrikanın yüzde 7.6’sı deprem bölgesinde. 

Deprem öncesinde de sanayi açısından kritik bir merkez olan bölgede, yıkımın ardından ortaya çıkan yeniden yapılanma süreci, sermaye açısından yalnızca kayıpların telafisi değil, üretim ve kapasite artışını hızlandıran bir fırsata dönüştürüldü..

Deprem bölgesindeki imalat sanayi kuruluşları kapasite kullanımında şu anda Türkiye ortalamasının üzerine çıkmış durumda. Sanayide toplam elektrik tüketimi 2023’ten 2025’e yüzde 5.5; doğal gaz tüketimi yüzde 29.8 arttı.

Benzer bir eğilim TOBB’nin ticaret istatistiklerinde gözlemlenebiliyor. Depremden bir yıl sonra 2024 yılında 12 bin 460 şirket kurulurken, 2025 yılında bu rakam 12 bin 900’e yükseldi. 11 ilde kurulan şirket sayısı da Türkiye ortalamasını geçti. 2025’te kurulan şirket sayısı bir önceki yıla göre yüzde 3.5 artarken, Türkiye genelinde kurulan şirket sayısı 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 1.5 azaldı.

Bölgede tekstil ve ham maddeleri, hazır giyim ürünleri, hububat, bakliyat, yağlı tohum, çelik, tarım ürünleri sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin ihracat performansları artıyor. Strateji ve Bütçe Başkanlığının 2026 yılında hazırladığı “Kahramanmaraş ve Hatay depremleri yeniden imar ve gelişme raporu”nda deprem bölgesindeki 11 ilin toplam ihracatının 2023 yılında 22.9 milyar dolara, 2024 yılında 24.2 milyar dolara, 2025 yılında ise 25 milyar dolara yükseldiği bilgisi yer aldı. 

Bu dönemde ihracatını artıran iller; Adana, Adıyaman, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Kilis ve Osmaniye oldu. 2025 yılında ülke genelinde imalat sanayii ihracatı 2023 yılına göre yüzde 6.9 artarken, deprem bölgesi bir kez daha Türkiye ortalamasının üzerine çıkarak, ihracatını yüzde 8.8 oranında artırdı.

Deprem bölgesinde sermayenin yeniden yapılanmasının ve faaliyete geçmesinin en önemli motivasyonu teşvikler, destekler, vergi borcu silme, kredi ve borç taksitlendirmeleri gibi doğrudan ve dolaylı olarak sunulan finansal desteklerdir.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının 2026 yılı bütçe sunumunda bu desteklerden bazıları paylaşıldı. Bakanlık üzerinden OSB’ler ve sanayi sitelerine sağlanan kaynak 23 milyar TL’ye ulaştı. 1584 yatırım için teşvik belgesi düzenlendi; Kahramanmaraş, Gaziantep ve Malatya’da 936 iş yerinin inşası Bakanlık tarafından yapılmıştır.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından şubat-aralık 2025 döneminde deprem bölgesinde imalat sanayisi yatırımlarına ilişkin 476.8 milyar lira sabit yatırım tutarı öngörülen toplam 4 bin 88 teşvik belgesi düzenlendi.

Depremlerden etkilenen bölgelerde KOBİ’lerin canlandırılmasına yönelik “Türkiye deprem sonrası mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerin canlanması projesi” kapsamında 69 bin 951 şirkete 47.9 milyar TL destek ödemesi yapıldı.

Küçük sanayi sitesi ve müşavirlik yatırımları kapsamında 2025 sonu itibarıyla yaklaşık 13.6 milyar TL harcanmış; KOSGEB tarafından KOBİ’lere 2.9 milyar TL, kalkınma ajanslarınca 1.08 milyar TL destek ödemesi gerçekleştirildi. 2025 sonu itibarıyla deprem bölgesinde sermayeye aktarılan destek ve finansman tutarı 17 milyar 627 milyon TL oldu.

Deprem bölgesinde sermaye kompozisyonu ve üretim göstergeleri iyileşirken, istihdamdaki 4 milyon 324 bin işçinin yüzde 37.1’i kayıt dışı. Bölgede ücret ortalaması ise asgari ücret ve yakın ücret seviyesinde.

Büyük çoğunluğu konut/altyapı inşaatı, barınma, tarımsal destek ve OSB’lere ayrılan kaynağın yeterli olmaması depremden etkilenen illerdeki üretimin ve ihracatın eski temposuna dönmesi için dış finansman girişini de hızlandırdı.

Dünya Bankası tarafından 2023 yılında KOSGEB’e KOBİ’lerin toparlanması ve iş sürekliliğinin sağlanması için 450 milyon dolar tutarında kaynak sağlandı. 2024 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına 600 milyon dolar, Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankasına (TKYB) istihdamın korunması ve ilave istihdam yaratılması için KOBİ’lere ve büyük ölçekli işletmelere uzun vadeli finansman sağlanması maksadıyla 523.4 milyon dolar kaynak temin edildi.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), bölgenin yeniden imarı için kamu ve özel sektöre yönelik 1.5 milyar avroluk finansman paketi oluşturdu, bunun 1 milyar avrosu bankalara, bölgedeki özel sektör projelerine, KOBİ’lere ve yerel bankalara aktarıldı.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankasına (TSKB) Japon Uluslararası İşbirliği Bankası tarafından 200 milyon dolar, Uluslararası İslami Ticaret Finans Kurumundan (ITFC) 50 milyon dolar tutarında finansman destekleri verildi.

Asya Kalkınma Bankasından (AKB) 2025 yılında “deprem sonrası toparlanmayı hızlandırmak, dayanıklılığı artırmak ve istihdam yaratımını güçlendirmek amacıyla ihracat odaklı işletmelerin uzun vadeli finansmanla desteklenmesi” projesi kapsamında Eximbank’a Hazine geri ödeme garantisi altında 587.8 milyon dolar kredi verildi.

Deprem finansmanı kapsamında Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı tarafından 2023 yılında KOSGEB’e yaklaşık 138.4 milyon dolar kredi sağlandı.

İslam Kalkınma Bankası, Hazine ve Maliye Bakanlığıyla deprem bölgesine yönelik finansman anlaşması kapsamında 100 milyon dolar finansman sağladı. Bu finansman, ihracatçıların ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kullanıldı.

Depremden kaynaklı zararların ve hasarların onarılması ve telafi edilmesi için şu ana kadar sağlanan dış kaynak tutarı 8.7 milyar dolara yaklaştı, bu finansmanın yaklaşık yarısı ihracatçıların ve reel sektörün desteklenmesi amacıyla kullanıldı.

Depremden etkilenen 11 ildeki 242 konteyner kentte 360 bin 455 kişi yaşamını sürdürmeye çalışırken, 6 Şubat’tan sonra yaşanan onca yıkıma ve acıya rağmen, depremden en az hasarla çıkan yine şirketler oldu. Tam da bu yüzden depremler salt doğa olayı değil, sınıf ilişkilerinin dışa vurumudur.

/././

Doğal ve sosyal afet tanımı, siyaseti, ahlakı, felsefesi nedir?-Adnan Gümüş- 

Bugün 6 Şubat. Koca üç deprem Pazarcık, Hatay, Elbistan ve geçen üç yıl.

Erzincan, Erzurum, Muş, Van, Adana, Adapazarı, Düzce, Elâzığ, Malatya, Maraş, Hatay, İzmir, İstanbul… depremlerin hepimiz doğrudan dolaylı tanığıyız, kimimiz en odağında kimimiz biraz daha uzaktan yaşadık yaşıyoruz.

Ben de bireysel olarak çeşitli depremler yaşadım ama 2023’te yaşadıklarım öncekilerden çok farklı idi.

2023 depremleri depremin şiddeti veya jeolojik bakımından değil ama başka pek çok bakımdan farklı bir afet oldu. Bugünkü sorum, 2023 depremlerinin öncekilerden farkının ne olduğudur. 

Bir mahkeme kararı: Afetin adaleti, ahlakı, yönetimi, siyaseti sorunu

2023 depremlerinde gündeme gelen olaylardan biri Adıyaman’da aralarında KKTC’li öğrenciler ve tur rehberlerinin de bulunduğu 72 kişinin yaşamını yitirdiği Grand İsias Otelinin yıkılması ve davaya ilgi oldu. Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesi, tam da bu hafta kamu görevlisi sanıkların eylemlerinin neden ‘olası kast’ değil de ‘bilinçli taksir’ kapsamında değerlendirildiğine yönelik gerekçeli kararını açıklamış. Gerekçeli kararda; Adıyaman’ın deprem risk haritasının zamanla az riskli bölgeden yüksek riskli bölgeye değiştiğine, 6 Şubat’taki 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki depremlerin şiddetine ve bu büyüklükte bir depremin yakın tarihte yaşanmamış olmasına, sanıkların çoğunun Adıyaman’da ikamet etmesine ve ruhsat ile yapı kullanım izni tarihleriyle deprem tarihi arasındaki süreye dikkat edildiği, bu gerekçelerle kamu görevi bakımından sanıkların ‘olası kast’ değil de ‘bilinçli taksir’ kapsamında yargılandığı/cezalandırıldığı ifade edilmiş.

Mahkeme, açıkça olmasa da, 2023 depremi sonrası yıkımları doğal bir afet olarak tanımlamış bulunuyor. Bu da tüm siyaset, ahlak, adalet ölçütlerini, değerlendirme biçimlerini değiştiriyor.

Peki, yaşanan afet doğal afet miydi sosyal siyasi bir afet miydi?

2023 afeti öncekilerden çok farklıydı: Aradaki fark sosyal siyasi farktı

Mahkemenin “öngörülemezdi” gerekçesini ben de bir türlü öngöremiyorum.

Depremleri öngörebiliyordum da deprem sonrası o gün bugündür yaşananların, yapılanların pek çoğunu öngöremedim, ancak hepimiz öngöremediğimiz çok şey gördük, görmeye de devam ediyoruz.

Mahkemenin kararında da öngöremediklerimiz var, maalesef öngördüklerimiz de hukuka, adalete yönelik çok soru oluşturuyor.

2023 depremlerinde depremlerin şiddeti değil ama depremde yaşanacaklara yapılacaklara dair öngöremediğimiz çok şey oldu, öngöremediğimiz çok şey yapıldı yaşandı. Depremde birincil roldeki AFAD işi organize edemedi, doğrudan arama kurtarma güvenlik rolü olacak asker bile alana sokulmamaya çalışıldı. Kızılay çadır satmaya kalktı. On binlerce insan günlerce AFAD ekibi bekledi, yaralısına cenazesine ulaşmak için adam aradı, tanıdık aradı, desteği olabilecek kurum kuruluş aradı, ulaşmakta zorlandı. Cenazesini işçi tutup çıkaranlar oldu. Yıkılan marketlerden sadece bisküvi su alınmadı, kasaları bile çalındı. Yardımların bir kısmı adreslere ulaşmadı, iline köyüne kasabasına göre farklı muameleler oldu, olmaya devam ediyor.

Benim dünyamda, çoğumuzun dünyasında, 2023 depremleri önceki tüm depremlerden farklı şeyleri, öngöremediğimiz çok şeyi, bir kısmını tahmin ettiğimiz ama ihtimal vermemeye çalıştığımız, kendimize ve insanlığa yakıştırmadığımız pek çok şeyi açığa çıkardı, yüzümüze vurdu.

Ancak depremin vektör etkisi ile açığa çıkardıklarının çoğu şey, enkaza yetişmekten, okulların kapatılmasından rezerv alanlarına kadar doğal afete değil sosyal afetlere dairdi. 2023 depremlerinde çok şiddetli depremler de oldu, bu açık, ancak öncekilerden en önemli fark olarak esas kırılmalar sosyal, siyasi, ahlaki yanlara dairdi.

Afetin tanımı ve iki ana türü: Doğal afet ve sosyal afet

Depremlerde insanlık bakımdan ana sorun insana ilişmesi ve insanlık bakımından yaşananlar, insanlık bakımından açığa çıkardıklarıdır. Depremin açığa çıkardığı her zaman afet değildir, afetlerin de hepsi doğal afetler değildir, bu ayrımların yapılabilmesi kritik önemdedir.

Depremin bir kısmı doğal afet bir kısmı sosyal afet sayılır.

Yaşanan insani yıkımlar, öngörülemez ve öngörülse bile bilim akıl teknoloji organizasyon ile; tasarısını, planını, işini, gücünü iyi yapmakla önlenemeyecek durumda ise bunlar doğal afetlerdir. Burada dikkat edilmesi gereken doğal depremlerin veya çok yağmur yağmasının sonucu binalar yıkılmıyor, bu şiddette deprem olacağı veya bu kadar yağmur yağacağı kestirilebildiği halde, farklı bir yerleşim ve yapı mimarisi ile yıkılmayacak barınaklar yapılabildiği halde, bunlar yapılmıyor ve depremde, yağmurda evler kayıyor, yıkılıyorsa bunlar doğal afetler değil, sosyal afetlerdir.

Doğal afetlerin sebebi insanlığın geldiği bilgi teknoloji ve iktisadi olanaklarla önleyemeyeceği afetlerdir, bunları bile öngörebilir ama ne yaparsa yapsın tedbir alamayacağı sonuçları ise bu felaketler doğal afetlerdir.

Mevcut bilgi teknoloji ekonomi olanakları içinde önlenebilecek yıkımlar zararlar bunlar yapılmadığından oluyorsa bu felaketler doğal değil sosyal afetlerdir.

Sosyal afette deprem ana sebep değil sebepleri, vektörleri açığa vuruyor

Doğal afetler de var, insanlık dört buzul evresi yaşadı. Ancak insani sosyal kayıplar insani toplumsal eksiklerden, hatalardan, kasıtlardan kaynaklanıyorsa işin sosyal siyasi ahlaki yanı öne çıkıyor, felaket insani, sosyal, siyasi, ahlaki bir afete varıyor. Pandemi, sel, deprem böyle durumlarda ana sebep, hatta vektör bile değil, ancak ana sebepleri ve vektörleri açığa vurucu, açığa çıkarıcı bir rolde bulunuyor.

Sosyal afetlerde ana sebep: Afet siyaseti, yönetimi, ahlakı

2023 depremleri, deprem jeolojisi bakımından da çok önemli olmakla birlikte, daha önceki depremlerden çok farklı olarak insanlığa, topluma, siyasete, ahlaka dair yaşananlar ile doğal yanından çok daha fazlasını, sosyal, siyasi, ahlaki yanını öne çıkardı.

Öteki ile birlikte yaşamak, hem doğa ve diğer canlılarla, hem de diğer insanlarla birlikte yaşamak, insanın ontik özelliği, insanın sosyal bir varlık olduğu açık. İnsan aynı zamanda akıllı bir varlık. İnsanın akıllı bir varlık ve sosyal bir varlık olması onun, Aristoteles’ten bu yana ifadesini bulduğu şekilde, “siyasi/politik zoon/canlı” olduğudur.

Siyaset; bir anlamı ile akıl sahibi canlıların amaç gütmesi ve gerçekleştirmesidir, daha iyisini yapma yönelim ve gücüdür. Siyaset akıl sahibi türler için zorunlu vazgeçilemez ertelenemez devredilemez bir özelliktir, öteki ile ilgili erekli örgütlü etkinlik/ eylemliliktir, öteki ile ilişkili her tür eylemimiz siyasidir, birlikte yaşam siyasettir. 

Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’te erdemleri; düşünce/teorik erdemler ve karakter erdemleri olarak ikiye de ayırmaktadır. Erdemlerin en başında düşünce erdemleri, düşünce erdemlerinin en başında da “sophia” gelmektedir, bilgisini bilimini insanlık adına kullanmak, insanlığın iyiliği için kullanmak bilgi sevgisidir, ana felsefedir, etik olandır, böyle eylemek, böyle yönelmek ve böyle yapmak siyasettir:

“Eğer bir şeyi kendisi için amaçlıyor, diğer şeyleri de ona ulaşmak için istiyorsak ve bir şeyi bir başka şey için istemiyorsak, bu en iyi durumdur. (…) Eğer söylediğimiz doğruysa onun ne olduğunu, hangi bilim olduğunu ve nelerle ilgilendiğini ifade edebilmemiz gerekir. Bu en önemli bilgi olmalıdır. Evet, siyaset bahsettiğimiz tarzda­dır, çünkü bir ülkede hangi bilimlerin gerekli olduğunu, kimlerin neyi ne kadar öğrenmeleri gerektiğini belirleyen bilim budur. Yine askerlik, ekonomi, hitabet gibi insan­ların çok önemsedikleri bilimlerin de siyasetin alanında yer aldıkları bilinir. Öte yandan siyaset nelerin yapılması, nelerden uzak durulması gerektiğiyle ilgili yasalar hazır­lar, buradan hareketle siyasetin diğer tüm iyileri içerdiğini ve insanlar için iyi olanı bulmaya çalıştığını söyleyebili­riz. İyi olan şey, insan için de ülke için de aynı şeyse, bu durumda iyiyi ülkenin elde etmesi daha güzeldir.” (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik,”  1094 a, b)

Türkiye’nin ve insanlığın depremlerden yayılmacılığa, yoksulluk, yoksunluğa birincil sorunu doğadan geleni, kaçınamayacakları değil, kaçınabilecekleri, başarabilecekleridir.

Bu da siyasettir, siyasi ahlaktır. 2023 depremlerinin açığa vurduğu siyasetin ahlak dışılığıdır, ahlaksızlıklarıdır. Bundan sonra daha ağırlarını yaşamak istemiyorsak doğru düzgün bilgi, bilim, eğitim, yönetim, politika, afet siyaseti ve afet ahlakı şart bulunuyor. 

/././

EVRENSEL

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-

Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye 

Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşması imzalandı. Enerji Uzmanı Önder Algedik, “Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geceğiz, bir cari açık daha yaratacağız” dedi.

Kış aylarıyla birlikte ülkenin daha fazla gündeme gelen enerji sorununa kalıcı çözümler üretmek konusunda herhangi bir girişimde bulunmayan AKP iktidarı kömür, petrol ve doğal gazın ardından yenilenebilir enerjide dahi dışa bağımlı olma yoluna girdi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yenilenebilir enerji santrali projeleri için anlaşma imzalandı.

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmanın Türkiye için ne ifade ettiğini soL TV’ye değerlendirdi.

Anlaşma kapsamında toplam kurulu gücü 5 bin megawatta kadar olan güneş ve rüzgar santrali projeleri iki fazda hayata geçirilecek. Birinci Fazda, Sivas ve Karaman'da yer alan, toplam 2 bin megawat kapasiteli iki güneş enerji santrali ikinci Fazda ise taraflarca üzerinde mutabık kalınacak koşullarda 3 bin megawattlık yenilenebilir enerji santrallerini kurma imtiyazı verilecek.

Yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım karşılığında Türkiye dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Suudi Arabistan’a satın alma garantisi de verecek.

Türkiye’nin enerji krizi derinleşirken bölgesel aktör olma yolunda Erdoğan’a meşruiyetini veren ABD bir dizi başka anlaşmanın yanı sıra sıvılaştırılmış doğalgaz - LNG tedarik anlaşmasıyla payını garanti altına almış Türkiye ile nükleer enerji alanında da anlaşma imzalanmıştı.

Yaptırımlar nedeniyle Rusya ve İran ile petrol ve doğalgaz alımında yaşanan sorunlarla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali için yapımında 35 milyar dolar civarında finansman sağlayan Rusya’ya Türkiye’nin 15 yıl boyunca taahhüt ettiği yaklaşık 210 milyar dolarlık elektrik alımı enerji krizini gündemden düşmeyen bir tartışma konusu hâline getirdi.

'Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geleceğiz, bir cari açık daha yaratacağız'

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan ile yapılan güneş ve rüzgar enerjisi anlaşmasının ekonomik ve ekolojik faturasını soL TV ekranlarında deşifre etti. 

Piyasa değerinin çok üzerinde maliyetlerle hayata geçirilen projelerin kamusal bir zarara dönüştüğünü kaydeden Algedik, AKP iktidarının nükleer ve fosil yakıttan sonra yenilenebilir enerjide de Türkiye’yi dış aktörlere bağımlı kıldığını ifade etti.

Algedik şunları söyledi:

“Burada kaçırılan çok önemli bir nokta var. Birincisi, bakanın açıklamış olduğu 2000 MW için 2 milyar dolarlık yatırım çok çirkin bir rakam. Çünkü şunu biliyoruz, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri'nde 2021'de biten bir projede 2000 MW 1 milyar dolara mal oldu. Dolayısıyla biz şu an fazla bir para ödeyeceğiz. Bu projeyle birlikte bizim enerjide bir kez daha dışa bağımlı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor. Zaten biliyorsunuz Rusya'ya bağımlıyız. Bu son enerji anlaşmalarıyla Amerika'ya bağımlılığımız daha da arttı. Ve şimdi güneş gibi bir konuda Suudi Arabistan'a bağımlı hale geleceğiz.

Onlara enerji maliyetini döviz olarak ödeyeceğiz ve dolayısıyla bir cari açık daha yaratacağız ve bu anlaşma bu anlamda da çok kötü.

İklim açısından bakıldığında, bu meselenin asıl sorumlusu ve fosil yakıt ticaretinin merkezi olan Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Ayrıca, aşırı merkezi bir yapı inşa ederek enerji kayıplarının yüksek olduğu bir sisteme geçiş yapmış olacağız. Türkiye’deki iletim ve dağıtım kayıplarının yüzde 10 civarında olduğu göz önüne alındığında, üretilen elektriğin daha tüketiciye ulaşmadan yüzde 10’luk kısmını peşinen kaybedeceğiz.

Sonuçta bu sürecin kazananı Suudi Arabistan olacaktır. Karşımızdaki tablo, iklim dostu bir yenilenebilir enerji projesinden ziyade; fosil yakıt ticaretiyle bilinen bir ülkeye kendisini aklama fırsatı sunan, ona gelir sağlayan ve Türkiye'nin enerji bağımlılığını pekiştiren bir girişimdir.

Nasıl Osmangazi Köprüsü'nde geçiş garantisi, şehir hastanesinde hasta garantisi varsa; burada da vatandaşın o parayı ödeme garantisi veriliyor.

Ama ikinci önemli nokta, bu kadar pahalı bir sistem kurgulanmasıyla beraber, şu an yapılan anlaşma hem kamuyu zarara uğratıyor, hem toplumu hem de iklimi zarara uğratıyor. Bu iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

***

Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!-Ali Rıza Aydın- 

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).

Konumuz dil değil, başka.

6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.

Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.

Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.

Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.

Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.

Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.

Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.

Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

/././

Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır -Gülizar Biçer Karaca*- 

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir. O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz. Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız. Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için, laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir. Çalar. Çalıyor. Duymak, duymamak değil mesele... Nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

5 Şubat 1937…

Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…

Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…

Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.

Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…

Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.

Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.

Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.

***

Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.

Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.

Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.

Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.

Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....

Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…

İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.

Yaşadık, biliyoruz.

Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.

Onu gün gün aşındırmak.

Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”

Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.

Bir kıyı şeridini düşün.

Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.

Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.

Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.

İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.

Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.

Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.

Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.

Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.

Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.

TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.

Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.

***

Somutlaştırayım…

Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.

Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.

E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.

Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.

Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.

Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.

İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.

O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.

Yaşıyoruz, biliyoruz.

Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.

Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.

Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.

İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.

Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.

Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.

Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.

Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.

Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.

Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.

Yaşadık, biliyoruz…

Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.

Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.

Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.

Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.

Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.

Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.

Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.

Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.

Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.

Laiklik burada da somuttur.

Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.

Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.

***

O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.

Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.

Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.

Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.

Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.

Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…

Her biri bir yere dağılır.

O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.

Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.

Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.

Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.

Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.

Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.

Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.

O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.

Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.

Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.

Çalar. Çalıyor.

Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili

/././

Öne Çıkan Yayın

Epstein Belgeleri (III): En acayip bulduğum yazışmalar -Eray Özer /T24-

Epstein dizisine bugün en çarpıcı ve acayip bulduğum bazı belgelerle devam ediyoruz. Bu belgelerin içinde Mossad var, Cemal Kaşıkçı var, cin...