Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-
Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?
ABD’nin Venezuela’ya dönük haydutluğu üzerinden yürüyen tartışmalarda Vatikan’ın nasıl bir tutum aldığı konusu kamuoyunda merak uyandırıyor. Ayrıca yeni Papa’nın hem ABD hem de bir Peru yurttaşı olması bu merakı daha da kışkırtıcı kılıyor. Peru’daki uzun Piskoposluk mesaisinden sonra Kardinallik makamına Arjantinli Papa Francis tarafından atanan ABD’li Papa XIV. Leo, Peru’ya olduğu varsayılan sevgisi ile tanınıyor.
ABD’li Papa XIV. Leo’nun Latin Amerika’ya bakışı Venezuela’ya yapılan emperyalist barbarlığı Batı medyasının jargonu ile Maduro’nun “yakalanması” mı yoksa Maduro ve Venezuela’ya dönük alçakça bir saldırı mı olarak adlandırdığı konusu ile doğrudan ilişkilidir. Pek çok başlıkta olduğu gibi, bu konuda da Vatikan diplomasisi ne yardan ne serden geçiyor. Vatikan Devlet Sekreterliği yaptığı açıklamada Trump ve Maduro adlarını anmazken, yapılan ABD haydutluğuna dair keskin bir kınayıcı üsluptan uzak durmayı tercih etti. Vatikan açıklamasında barış ve Venezuela halkının iyiliği gibi son derece genel nitelendirmelere yer verildi. Ülkenin meşru ve yasal başkanına yapılan alçakça saldırı mahkûm edilmeden, Venezuela’nın bağımsızlığı ve Venezuela halkının egemen iradesinin vurgulanması dikkat çekti.
Katolik Kilisesi’nin Venezuela’daki örgütlülüğü hafife alınmamalıdır. Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras etkili bir Vatikan üst düzey bürokratıdır ve Maduro iktidarı ile gerilimli bir iletişim içinde olduğu biliniyor. Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun kiliselerde örgütlü olduğunun haber değeri elbette ki bulunmuyor. Ancak soru şu: Kiliseleri üs edinmiş rejim karşıtı unsurlar doğrudan ABD’nin programı çerçevesinde mi hareket ediyorlar yoksa Bolivarcı hareket karşıtlığından kilise başka bir şey mi anlıyor?
Hiç kuşku yok ki ABD/CIA, Bolivarcı hareket karşısında konumlanan kilise muhalefetinin de içine sızmıştır. Ancak Trump ekibinin hiçbir kural tanımayan barbarlığı ile Vatikan kurmaylığının hemfikir halinde olduklarını gösteren ikna edici bir veri bulunmamaktadır. Bütün örselenmişliğine rağmen Maduro’da ifadesini bulan bağımsızlıkçı tutum, ulusal egemenlik vurgusu, kamucu ısrar ve seküler uygulamalar doğası gereği Katolik Kilisesi kurmaylığını rahatsız etmektedir. Ve bu başlıkta pek çok kilise mensubu siyasi iktidar ile çatışmaya girmiş, azımsanamayacak cezai yaptırımlarla karşılaşmışlardır.
Chavez karşıtı cephenin iki üst düzey kilise bürokratı: Garcia ve Porras
Vatikan News’in İtalyan Il Messaggero gazetesine referans verdiği habere göre, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin ile hafta içinde yapılan görüşmede cezaevindeki tutuklular konusunun gündem maddelerinden biri olduğu açıklandı. Katolik Kilisesi’nin Maduro iktidarı ile yaşadığı gerilimden dolayı cezai kovuşturmaya tabi tutulan kişilerle ilgili girişimi yeni değil.
Venezuelalı Kardinal Porras’ın haftalar öncesinden yürütülmekte olan cezaevlerindeki tutukluların serbest bırakılmasına dair çok yönlü çabaları Vatikan tarafından resmi olarak da kabul ediliyor zaten. Örneğin, Vatikan News’in haberine göre Kardinal Porras, 10 Ocak’ta yaptığı açıklamada şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Helicoide hapishanesinden birkaç kişinin serbest bırakıldığını öğrenmekten büyük bir rahatlama duyduk (...) Onlarla dua ediyoruz ve daha fazla güzel haber bekliyoruz.”
Venezuelalı Kardinal Baltazar Enrique Porras, Venezuela karşıdevrimci cephesinin tanınmış bir fügürü. 2002 Nisan ayında Chavez’e karşı darbe girişiminin faillerinden biri. ABD istihbaratı ile arasının son derece sıkı olduğu biliniyor. Bir başka kilise üst düzey yetkilisi olan Karakas Başpiskoposu Antonio Velasco Garcia ile Bolivarcı devrim karşısında yoğun faaliyetler örgütledikleri yeterince açığa çıkalı çok oldu. Tipik bir yobaz olan Karakas Başpiskoposu Garcia, heyelanda hayatını kaybeden insanların acısını sömürerek, heyelanın “tanrının cezası” olduğunu çünkü Chavez’in seçilmesinin bedeli olduğunu söylemişti. 2003’te hakkın rahmetine kavuşması ile karşıdevrimci ağ yöneticiliğini Porras üstlendi.
Kurtuluş Teolojisi Hareketi’ne karşı Vatikan barikatı
Chavezci antiemperyalist çizgide ısrar edenlere karşı Vatikan’ın temsil ettiği çizgi Venezuela halkına yalnızca “sabır” dilemekten ibaretti. Kurtuluş Teolojisi deneyimine sahip Latin Amerika dindarlığının çok geçmeden Katolik Kilisesi’nin bu gizli gündemi herkesin bildiği sır olarak kalırken, Vatikan tarafından yer yer telaffuz edilen “yoksulların kilisesi” söyleminin ayağına da dolanmamalıydı.
Tanrıya uzak, ABD’ye yakın olmanın bütün bahtsızlığını yaşayan Latin Amerika halkları, din başlığında da “başka türlü bir dindarlık” pratiğine yöneliyordu. Latin Amerika coğrafyasında ciddi bir itibar ve üye kaybına uğrayan Katolik Kilisesi, ABD’nin belirleyeni olduğu sermaye düzenine karşı olmadan kitleleri denetiminde tutmaya çalışmak için ilk adımları atıyordu. 1959 Küba Devrimi ile açılan bağımsızlıkçı ve sosyalist yol, bir bütün olarak Latin Amerika halklarına devrimci ilham vererek, Vatikan’ın elini çabuk tutmasına dair motive edici girdide bulunuyordu. Bu amaçla dönemin Papa’sı XXIII. Johannes 1962’de İkinci Vatikan Konsili toplayarak, Vatikan’ın yönetme krizine çözüm arıyordu.
ABD destekli sömürü düzenlerine ve haydutluğuna karşı halk direnişleri tablosuna din cephesi de katılıyordu. 1968’de Kolombiyalı 146 Piskoposun ortak deklarasyonu ile hayata geçen Kurtuluş Teolojisi Hareketi, Hristiyanlığın ilk döneminden ve Marksizmden esinlenen bir yönelimle örgütlenerek, sömürücülük ve sömürgecilik karşıtı samimi bir dindarlığı vaaz ediyordu. Perulu Gustavo Gutierrez neredeyse Marksist bir yönelim içindeydi. Brezilyalı Leonardo Boff, sosyal adaletçi referanslarla hareket ederek, Vatikan kurmaylığına dönük keskin eleştirilerde bulunuyordu.
“Yoksulların ilahiyatı” olarak da anılan Kurtuluş Teolojisi karşısında Vatikan’ın ilk yanıtı yüzlerce kilise emekçisine kapıyı göstermek oldu. Gutierrez ve Boff’a dönük iç disiplin kuralları işletilerek fiili olarak sesleri kesiliyordu. Namı diğer Polonyalı Papa II. Johannes Paul döneminde Latin Amerika’daki “solcu papazlara” dönük tırpanlama harekete geçiriliyor, o zamanki lakabıyla “panzer Kardinal” olarak bilinen Alman Ratzinger (Polonyalı Papa’dan sonra o da Papa seçiliyordu), adeta bir panzer gibi kilise içi muhalefeti ezip geçen kararnamelere imza atıyordu.
Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak
Vatikan yönetimi bu disiplin soruşturmalarıyla da yetinmiyordu. Vatikan’ın Venezuela’da toplamda 9 Piskoposluğu bulunuyordu ve tamamının Kurtuluş Teolojisi taraftarı papazlar tarafından yönetiliyor olması ciddi bir sorun kaynağıydı. Bu amaçla Polonyalı Papa ve Alman Kardinal ikilisi üzerinden kilise içine dönük önemli bir operasyon örgütleniyordu. Vatikan’ın en gerici unsurlarının CIA ile koordineli çalıştığı Opus Dei cemaati dolaşıma sokularak, “solcu papazlar” üzerinde özel bir baskı mekanizması yaratılıyordu. 1995’te Polonyalı Papa’nın atadığı Valasco Garcia bir Opus Dei elemanaydı. Eş deyişle etkili bir CIA elemanı. Ve Karakas’a Piskopos olarak atanıyordu. Garcia’nın Venezuela Katolik Kilisesi içinde önemli bir solcu papaz kıyımı yaptığı kayıt altına alınmıştır.
Bununla birlikte kilise içi disiplin yönetmeliklerine ve tırpanlamalara karşın bağımsızlıkçı ve kamucu bir hat izlemeye yönelen dindar pratiklerinin önü alınamıyordu. İşte bu çabalardan birinin adı IRC yani Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi taraftarlarıydı. Vatikan’ın Venezuela’ya ABD kadar düşman olduğunu gören samimi dindarlar, Venezuela’nın Reforme Edilmiş Katolik Kilisesi’ni (IRC) 2007’de kurarak din başlığında da bağımsızlıkçı bir yönü işaret ediyorlardı. Panzer Kardinal Ratzinger bu kez Papa’ydı ve aynı acımasızlıkla kilise içi halkçı muhalefeti baskılayıp, etkisizleştirmeyi hedefliyordu. Alman Papa XVI. Benedigt, 2009’da Opus Dei ajanı Fernando Jose-Castro Aguayo Karakas’a atayarak, ülke içindeki karşıdevrimci faaliyetlere kilisenin desteği tahkim ediliyordu. Mevcut durumda ise, Jose-Castro Aguayo’nun yerine getirilen Opus Dei elemanı Kardinal Baltazar Enrique Porras’dır. Porras’ın en son icraatı ise, seyahat özgürlüğünün kısıtlandığı yaygarası yaparak Maduro iktidarı karşısında “özgürlük” propagandası üzerinden ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yardım istemek oldu.
Peru yurttaşı da olan Papa XIV. Leo’nun Peru’ya sevgi duyduğu rivayet edilir. Ancak Perulu Kurtuluş Teolojisi kuramcısı Gustavo Gutierrez’e hiçbir sempatisinin olmadığı da bir yana kaydedilmeli. Bir bütün olarak bu sempati-antipati ilişkisinin dışında Papa’nın konumlandığı yere baktığımızda görülen eğilim şudur: Vatikan kurmaylığı Trump politikaları ile uyumlu görülmemektedir. Ancak eksikli de olsa Chavezci siyasal hattı izleyen Maduro ile de mutlu değildir. ABD siyasetinde Demokratlar çizgisine yakın duran Papa, doğası gereği Bolivarcı bağımsızlıkçılık ile Chavezci halkçılık karşıtıdır. Ama aynı zamanda da Trumpcı haydutluğa da hayırhah bakmamaktadır. Bu hassasiyetlerden geriye kalan ise, öznesi belirtilmemiş bir genel barış ve huzur söylemidir. Demek ki, Papa’nın köşeli bir laf edebilmesi için Kurtuluş Teolojisi taraftarlarının hızla örgütlenerek, denkleme dahil olmaları gerekmektedir.
/././
Emperyalist terörizm -Frei Betto-
Diego Rivera'nın "Gloriosa Victoria" adlı tablosundan bir kesit. Tablo 27 Haziran 1954'te Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Árbenz Guzmán'ın United Fruit Company'nin kârlarını korumak amacıyla CIA destekli bir darbeyle devrilmesini anlatıyor.ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
Bu yılın 2–3 Ocak gecesi, ABD Başkanı Donald Trump hükümeti tarafından Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in terörist yöntemlerle kaçırılması, Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin egemenliği ve bağımsızlığına yönelik son derece ağır bir ihlal teşkil etmektedir. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel, Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ve Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric, söz konusu saldırıya tepki gösteren ilk liderler olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, tarihinde ilk defa bir Güney Amerika ülkesine doğrudan saldırıda bulunmuştur.
Brezilya Devlet Başkanı Lula ise biraz daha geç tepki göstermiş ve şu ifadeleri kullanmıştır: “Venezuela topraklarında gerçekleştirilen bombardımanlar ve devlet başkanının yakalanması kabul edilemez bir çizginin aşılması anlamına gelmektedir. Bu eylemler, Venezuela’nın egemenliğine yönelik son derece ağır bir hakaret olup, tüm uluslararası toplum açısından son derece tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir”. Ayrıca Ocak ayının başında gerçekleştirilen bu askerî eylemin, uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu ve “şiddet, kaos ve istikrarsızlık”la tanımlanan bir dünyanın yolunu açtığını belirtmiştir. Lula, “Uluslararası hukukun açıkça ihlal edilerek ülkelere saldırılması, gücün hukuk ve çok taraflılığın önüne geçtiği; şiddet, kaos ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir dünyaya atılan ilk adımdır. Güç kullanımının kınanması, Brezilya’nın son dönemde diğer ülkeler ve bölgelerde yaşanan gelişmeler karşısında her zaman benimsediği tutumla tutarlıdır” demiştir. Söz konusu müdahalenin “Latin Amerika ve Karayipler siyasetine müdahalenin en karanlık dönemlerini hatırlattığını ve bölgenin bir barış bölgesi olarak korunmasını tehdit ettiğini” vurgulamıştır. Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler aracılığıyla bu olaya güçlü bir şekilde yanıt vermesi gerektiğini belirten Lula, Brezilya’nın bu eylemleri kınadığını ve diyalog ile işbirliği yolunu teşvik etmeye hazır olmaya devam ettiğini ifade etmiştir.
ABD’nin Monroe Doktrini’ne dayanan emperyalist politikalarına karşı çıkan Latin Amerika ve Karayipler liderleriyle ilişkileri tarihsel olarak her zaman -en hafif tabirle- gergin olmuştur.
ABD 20. yüzyıl boyunca, Soğuk Savaş ve komünizmi tecrit etme politikası bağlamında; Latin Amerikalı liderlerin devrilmesi, öldürülmesi ya da ortadan kaybolması ile sonuçlanan eylemlere doğrudan ya da dolaylı olarak karışmıştır. Bu müdahalelerin büyük bölümü, askerî darbelerin desteklenmesi, gizli operasyonlar veya yerli gruplarla kurulan ittifaklar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.
En dikkat çekici örnekler arasında, Guatemala’nın demokratik yollarla seçilmiş devlet başkanı Jacobo Árbenz yer almaktadır. 1954 yılında Beyaz Saray tarafından desteklenen bir darbeyle görevden uzaklaştırılan Árbenz, 1971 yılında sürgünde, resmi anlatıya göre kazara gerçekleşen koşullarda —boğulma sonucu— hayatını kaybetmiştir. Suikasta uğradığına dair doğrulanmamış iddialar da mevcuttur. Darbe sırasında Che Guevara ülkede bulunmakta olup, Meksika’ya sığınmayı başarmıştır.
ABD yine 1954 yılı içinde Paraguay’da askerî bir diktatörlüğün kurulmasına yol açan darbeyi teşvik etmiştir. Bunu izleyen yıllarda ise Brezilya’da (1964), Arjantin’de (1966 ve 1976), Bolivya’da (1966 ve 1971), Uruguay ve Şili’de (1973) demokratik rejimlerin ortadan kaldırılmasına destek vermeye devam etmiştir.
Seçilmiş Şili Devlet Başkanı Salvador Allende, ABD tarafından desteklenen 1973 askerî darbesi sırasında hayatını kaybetmiştir. Resmî anlatı intihar ettiği yönündedir; ancak olayın koşulları hâlen belirsizliğini korumakta ve tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Panama’nın ilerici devlet başkanı Omar Torrijos, 1981 yılında bir uçak kazasında hayatını kaybetmiştir. ABD’nin olaya müdahil olduğuna dair şüpheler sürmekle birlikte bunlar kanıtlanmamıştır.
1979 yılında Grenada’da Başbakan seçilen ilerici lider Maurice Bishop, 1983 yılında ABD’nin ülkeye gerçekleştirdiği işgali önceleyen darbe sırasında devrilmiş, tutuklanmış ve cezaevinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Kendisiyle, Temmuz 1980’de Managua’da, Sandinista Devrimi’nin birinci yıl dönümü kutlamaları sırasında tanışmıştım.
1983–1989 yılları arasında Panama’yı yöneten askerî lider Manuel Noriega ise bir CIA ajanıydı. Ancak uyuşturucu kartelleriyle girdiği ilişkiler üzerine ABD tarafından gerçekleştirilen bir işgalle devrilmiş, ABD’ye götürülmüş ve 40 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu cezanın 17 yılını fiilen çekmiştir. Fransa’ya iade edilen Noriega, buradan Panama’ya gönderilmiş; diktatörlüğü döneminde işlediği suçlar nedeniyle burada yeniden hapsedilmiştir. 2017 yılında, 83 yaşında beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Kurtuluş Teolojisi1 ile ilişkili bir rahip olan Jean-Bertrand Aristide, demokratik seçimlerle Haiti’de üç dönem devlet başkanlığı yapmıştır. Son dönemi 2001–2004 yılları arasını kapsamaktadır. Bu dönemde, eski askerler ile onların destekçileri arasındaki çatışmalar gerekçe gösterilerek ABD ülkeye müdahale etmiş ve Aristide Brezilya birliklerinin desteğiyle ülke dışına çıkarılmıştır.
2014–2022 yılları arasında Honduras devlet başkanlığı görevini yürüten Juan Orlando Hernández, söz konusu yılın şubat ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin talimatıyla ülkesinde gözaltına alınmıştır. Haziran 2024’te ise ABD yargısı tarafından, uyuşturucu kaçakçılığına karışmakla suçlanarak 45 yıl hapis cezasına çarptırılmış; Honduras üzerinden kokain geçişine izin vermek karşılığında uyuşturucu kartellerinden milyonlarca dolar aldığı iddia edilmiştir.
Geçtiğimiz yılın Aralık ayında Trump, Hernández’e başkanlık affı vermiş; Hernández’in Biden yönetimi tarafından “siyasi zulmün” ve bir “kumpasın” mağduru olduğunu iddia etmiştir. Oysa Hernández, ABD’de Honduras’ı bir “narko-devlet”e dönüştürmekle suçlayan savcılar tarafından yargılanarak mahkûm edilmiştir.
Söz konusu af, Trump’ın 2025 Honduras seçimlerinde Hernández’in muhafazakâr partisini desteklemeye ve eski başkanın seçim tabanını güçlendirmeye yönelik siyasi bir manevrası olarak değerlendirilmiştir. Analistlere ve Cumhuriyetçi çevrelere göre bu tutum, özellikle Venezuela’ya yönelik olanlar başta olmak üzere, ABD’nin uyuşturucuyla mücadele söylemi ve dış politikasıyla çeliştiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Bunlara ek olarak, bölgede siyasi liderlere yönelik suikast girişimlerine, hükümetlerin istikrarsızlaştırılmasına ya da ABD tarafından insan haklarını ihlal eden rejimlere verilen desteğe ilişkin çok sayıda anlatım bulunmaktadır.
ABD tarafından onlarca yıl boyunca “bir numaralı düşman” olarak görülen Küba lideri Fidel Castro’nun Kasım 2016’da ailesinin yanında, kendi yatağında, sakin bir şekilde hayatını kaybettiğini vurgulamak gerekir. Kardeşi Raúl Castro ise 94 yaşında olmasına rağmen yaşamını faal bir biçimde sürdürmektedir.
Bu olayları değerlendirirken sağlam tarihsel kaynaklara başvurmak ve her dönemin siyasal bağlamını dikkate almak hayati önem taşımaktadır. Son yıllar boyunca gizliliği kaldırılan çok sayıda belge, ABD’nin örtülü operasyonlardaki rolünü ortaya koymakta; ancak aynı zamanda bu girişimlerin sonuçlarının her zaman planlandığı gibi olmadığını da göstermektedir.
Bu konunun derinlemesine incelenmesi için Greg Grandin, Stephen Rabe ve Piero Gleijeses gibi tarihçilerin eserlerinin yanı sıra, ABD Ulusal Güvenlik Arşivi’nde gizliliği kaldırılmış belgelere başvurulmasını tavsiye ederim.
Yazar: Frei Betto
Yayınlandığı yer: Cubadebate
Tarih: 4 Ocak 2026
Çeviri: İlhan Şendil
"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın.
Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılacak.
1Kurtuluş teolojisi, 1960’lı yıllarda özellikle Latin Amerika’daki derin yoksulluk, askerî diktatörlükler ve ABD destekli müdahaleler ortamında ortaya çıkan, Hristiyanlığı yoksulların, ezilenlerin ve dışlananların özgürleşmesi perspektifiyle yorumlayan bir teoloji ve toplumsal düşünce akımıdır.
/././
Erdoğan yine yoksulluğu görmeden nüfus artışından şikayet etti: 'Şu anda gelişmeler iyi değil'
Erdoğan, çocuk sahibi olmanın milyonlarca aile için daha da ağır bir ekonomik yük haline geldiği koşulları görmezden gelerek yine nüfusun artmamasından yakındı, dini referanslara başvurdu.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde katıldığı sergi açılışının ardından yaptığı konuşmada bir kez daha nüfus artışından yakındı.
“En az üç çocuk” çağrısını yineleyen Erdoğan, nüfus artış hızının düşüklüğünden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi; bunun yalnızca bir temenni değil, “ilahi bir emir” olduğunu savundu.
Erdoğan, "Her şeyden önce tabii dedeyim ve 9 tane elhamdülillah torunum var. O da fakir için ayrı bir güzellik. Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. 'En az 3 çocuk' diyorum. Bu tabii güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lazım. Bu neslin artması lazım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabb'imizin emri, sevgili habibinin bizlere sürekli olarak tavsiyesi. 'Diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim' diyor Peygamberimiz, öyleyse bunun yerine gelmesi lazım. Bunun için de biz aile derken buradan hareket ederek geçtiğimiz yılı 'Aile Yılı' olarak ilan ettik. Aile Yılı olarak bu adımı atmamızın da esbabımucibesi özellikle bir halkı Müslüman olan topluluk olarak bunu hiç tereddütsüz bu nesli ülkemizde çoğaltalım istiyoruz" dedi.
Erdoğan, şöyle devam etti:
"Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla sohbet ederken bile bakıyorsunuz onlar da maalesef yani nüfusun artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manada üzüyor. Şu anda en dost bildiklerimiz bile nüfusun artışına karşı çıkıyor. İnşallah Tophane-i Amire'deki bu buluşmamız nüfusun artışı noktasında yeni bir adıma vesile olur."
Sosyal yardımları tırpanlayarak çocuk istemek
Erdoğan, AKP'nin "Aile Yılı" ilan ettiği 2025'in sonunda da benzer bir çıkış yapmıştı. Sonuçlardan yine memnun olmayan Erdoğan, el yükseltip bu defa 5 çocuk istemişti.
Yani Cumhurbaşkanına göre kendi karnını doyuramayan, her ay kirasını ve faturasını zor ödeyen, işten atılma korkusuyla yaşayan, devlet hastanesinde tedavi olamayan birinin, 3 veya daha fazla çocuğun bakım masrafını karşılaması mümkündü.
Ancak “Aile Yılı” boyunca atılan adımlar, nüfus artışını teşvik etmek bir yana, yoksul ailelerin yaşam koşullarını daha da zorlaştırdı. Geçtiğimiz Kasım ayında yayımladığımız haberde ortaya konulduğu üzere, kadınları ve çocukları kapsayan sosyal destek programlarının bütçedeki payı azaltıldı. 2026 bütçesinde “kadının güçlendirilmesi” başlığı altında bir kadın için ayrılan günlük tutar, sembolik düzeyde kaldı.
Tasarrufun adresi yine sosyal yardımlar oldu. Şartlı nakit transferleriyle desteklenen çocuk sayısının düşürülmesi planlanırken, özellikle kız çocuklarının eğitimine yönelik yardımlarda kesintiye gidildi. İşsiz yurttaşların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını sağlayan Genel Sağlık Sigortası kapsamı daraltıldı; milyonlarca haneyi kapsayan elektrik desteği azaltıldı. Yaşlılar, engelliler, engelli yakınları ve eşi vefat etmiş kadınlara yapılan ödemelerde de kesintiler gündeme geldi.
Bütün bu tablo, nüfusun neden artmadığını açıklamak için “ilahi emir”e başvurmaktan çok daha somut bir gerçekliğe işaret ediyor. Kirasını ödeyemeyen, temel gıdaya erişmekte zorlanan, sağlık ve eğitim hizmetleri için cebinden her geçen gün daha fazla para çıkarmak zorunda kalan bir aile için çocuk sahibi olmak, kutsal bir çağrıdan çok ağır bir ekonomik yük anlamına geliyor. Üstelik bakım sorumluluğu büyük ölçüde kadınların üzerine yıkılırken, yeterli kreş ve kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu, birçok kadın için çocuk sahibi olmayı işten ve gelirden vazgeçmekle eş anlamlı hale getiriyor.
***
Tam 97 yıl önce SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirildi
1 Mayıs'ın sembol taleplerinden birisiydi 8 saatlik işgünü. Neredeyse bir buçuk asır sonra işçi sınıfı bu ve diğer birçok talebin çok gerisinde bir dünyada yaşamaya mahkûm bırakılmış durumda. Oysa Sovyetler Birliği'nde yaşanan sosyalizm deneyiminde işçiler dünyanın geri kalanının çok ilerisinde haklar elde etmişlerdi.
İnsanın "bütçe yükü" olarak görüldüğü bu karanlık tabloya karşı, emeğin başka bir dünyayı kurabileceği gerçeği tarihin sayfalarında asılı duruyor. Tam 97 yıl önce, 11 Ocak 1929'da SSCB’de çalışma süresi 7 saate indirilmişti. Bugünün yoksullaştırma operasyonunun ortasında, soL Haber'de 2020 yılında yayımlanmış Akif Akalın imzalı “İşgünü saatinde Sovyetler Birliği dünyanın çok ilerisindeydi” başlıklı yazımızı, tarihsel bir pusula olması dileğiyle yeniden okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
İşçi sınıfının “işgününün kısaltılması” talebi, artı değer sömürüsüne dayanan sermaye düzenine karşı mücadelesinde önemli bir yer tutar. Proletaryanın 19. yüzyıl boyunca sürdürdüğü kararlı mücadeleyle işgünü 16 saatten 10 saate indirilebilmiştir.
1866 yılında Birinci Enternasyonal’in talepleri arasında “8 saatlik işgünü” talebinin bulunması ve 1 Mayıs 1890’da bütün dünyada “8 saatlik işgünü” için uluslararası eylem çağrısı yapılması, sosyalistlerin tarihsel olarak işgününü kısaltma mücadelesine verdiği önemin somut göstergesidir.
Ekim Devrimi’nin ilk işi 8 saatlik işgünü yasası
Çarlık Rusyası'nda da işgününün kısaltılması işçi sınıfının geleneksel talepleri arasındadır. Avrupa’nın birçok ülkesinde işgününün 10 saate indirilmesi kabul edilmişken Rusya 2 Haziran 1897’de işgününü erkekler için 12, kadınlar ve çocuklar için 10 saate indirmiştir.
Bolşevik Parti hemen 1917 Ekim Devrimi’nin arifesinde, 26 Temmuz – 3 Ağustos 1917 tarihlerinde gerçekleştirdiği 6. Kongresi’nde, işgününün 8 saate (ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate) indirilmesi talebini yinelerken bir bakıma hükümet programını sunuyordu. Ekim Devrimi 7 Kasım 1917’de gerçekleşti, Sovyet hükümeti 9 Kasım’da kuruldu ve 11 Kasım’da, devrimden yalnızca dört gün sonra, Bolşevik Parti’nin 6. Kongre kararı gereğince, 8 saatlik işgünü kararnamesi yayımlandı. Böylece Sovyetler Birliği, yeryüzünde 8 saatlik işgününü kabul eden ilk ülke oldu ve diğer ülkelere yol gösterdi. ABD’de 8 saatlik işgünü ancak 21 yıl sonra, 1938 yılında yasalaştırılabildi.
Sovyetler Birliği’nde 10 Aralık 1918’de kabul edilen ilk İş Kanunu (Labour Code) ile işgünü haftada 6 gün ve günde 8 saat, gece çalışmasında 7 saat ve yeraltında ve ağır - tehlikeli işlerde 6 saat olarak belirlendi. Bolşevik Parti’nin 1919 yılında gerçekleştirilen 8. Kongre’sinde “azami” işgününün 8 saati aşamayacağı Parti Programı’na alındı. Daha sonraki yıllarda işgününde çeşitli değişiklikler yapıldı, fakat ağır ve tehlikeli işlerde çalışanların işgünü asla uzatılmadı, aksine kısaltıldı.
Yıllık izin ve ortalama işgünü
Sovyetler Birliği’nde 1922 tarihinde ücretli yıllık izin süresi “asgari 12 işgünü” olarak belirlendi. 18 yaşından küçükler (16 – 18 yaş grubu gençler) için yıllık izin 30 gündü. Sovyetler Birliği’nde “ortalama işgünü” 1924 yılında 7,6 saat, 1925 yılında 7,5 saat ve 1926 yılında 7,4 saat oldu.
7 Kasım 1927’de, Ekim Devrimi’nin 10. yıl dönümü onuruna işgününün kademeli olarak 7 saate, gece çalışmasının 6 saate ve ağır ve tehlikeli işlerde 4 saate indirilmesine ve ağır - tehlikeli işlerde çalışanların yıllık izninin 1,5 aya çıkartılmasına ilişkin kararname yayımlandı. Emziren annelerin her 4 saatte bir yarım saat süt iznine çıkması (3,5 saat çalışma, yarım saat süt izni) sağlandı.
Birinci 5 Yıllık Plan (1928 – 1932) çerçevesinde 16 Ocak 1928’de tekstil endüstrisinde 126 bin işçinin çalıştığı 22 fabrikada 7 saatlik işgünü uygulamaya kondu. Böylece henüz kapitalist ülkelerde işgünü 8 saate dahi indirilememişken Sovyet emekçileri kendilerine ve ailelerine daha fazla zaman ayırabilme olanağına kavuştu.
1929’da işletmelerin yüzde 18,3’ünde, 1931’de 56,3’ünde, 1932’de 80,9’unda ve 1933’te bütün işyerlerinde işgünü 7 saate indirildi. Bu dönemde sağlık personelinin çalışma saatlerinde düzenlemelere gidildi, hekimlerin günde 4 – 6 saat, feldsherler (sağlık memuru), ebeler ve hemşirelerin 4 – 7 saat, diğer emekçilerin 6 – 8 saat çalışması sağlandı.
1936 Anayasası’nın 119. maddesi (dinlenme hakkı), işgününü 7 saat olarak belirledi, fakat 2. Paylaşım Savaşı nedeniyle 26 Haziran 1940’ta çıkartılan bir yasayla, işgünü 8 saate uzatıldı. Bu durum Anayasa’ya aykırı olduğundan Şubat 1947’de, 1936 Anayasası’nın 119. maddesi değiştirilerek işgünü 8 saate çıkartıldı. 10 Mart 1956’da işgünü yeniden 7 saate indirildi ve bu tarihten itibaren 10 yıl süreyle haftanın beş günü 7 saat ve cumartesi günü 6 saat çalışma norm haline geldi.
Haftalık çalışma süresi
7 Mart 1967’de, Ekim Devrimi’nin 50. yıl dönümü olan 7 Kasım 1967’den itibaren Cumartesi gününün tatil ilan edilerek, haftalık işgününün 5 güne indirilmesine karar verildi. Belirli mesleklerde çalışma saatlerinde yeniden düzenlemeler yapılarak, haftalık işgünü anaokulu öğretmenleri için 36, ilkokul öğretmenleri için 24 ve engellilere eğitim veren öğretmenler için 18 saat olarak belirlendi. Sağlık personeli için işgünü 5,5 – 6,5 saat arasında değişiyordu.
1977 Anayasası’nda 41. maddeyle haftalık işgününün 41 saati aşamayacağı hükme bağlandı. 1987’de haftalık işgünü “ortalamada” 39,4, eğitim sektöründe 32,6 ve sağlıkta 38,6 saat, ulaşım sektöründe ve idari görevlerde 40,5 saatti. Sovyet emekçileri yılda “asgari” 15 işgünü (Cumartesi ve Pazar günleri ile diğer tatil günleri izinden sayılmıyor, böylece asgari 3 hafta kesintisiz izin yapılabiliyor) ücretli izin kullanırken çalışan annelerin yıllık izinleri de yılda 28 işgününden az olmayacak şekilde düzenlenmişti.
Fazla mesai
Sovyetler Birliği’nde fazla mesai, belirli işkollarında ve “istisnai” durumlarda uygulandı. Fazla mesai süresi 2 gün içinde 4 saati (bir gün 1 saat fazla mesai yapmışsa ertesi gün en fazla 3 saat fazla mesai yapabilir) ve yılda 120 saati aşamazdı. Fazla mesai için ücretin 2 katı ödenirdi. Öte yandan 18 yaşından küçüklerin, hamile kadınların, sağlık durumu elverişli olmayanların ve öğrencilerin fazla mesaiye kalmalarına izin verilmezdi.
Sovyetler Birliği’nde 1987 “reformlarıyla” çalışma yaşamında sosyalist ilkelerden kopulmasına ve hemen ardından sosyalizmin çözülmesine rağmen, bugün dahi Rusya’da emekçiler bu kazanımlarından bir kısmını koruyabilmiştir.
***







.jpg)



