GÜNDEM BAŞLIKLARI -5 Mart 2026-

AKP’li Zengin’den antrikotlu iftar savunması: Milletimiz ne yiyorsa ona talibiz vekilleri aşağı çekmeyelim -halkTV-

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da katılımıyla milletvekillerine iftar yemeği verdi. Meclis Başkanlığı iftarında sunulan yemek menüsü tartışma konusu oldu.

ZENGİN'DEN 'VEKİLLERİMİZİ AŞAĞI ÇEKMEYELİM' YANITI

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, eleştirilere ilişkin yaptığı açıklamada yemekleri Meclis aşçılarının pişirdiğini belirterek, "Bu yemekleri aşağıda görev yapan yanı başımızdaki aşçılarımız pişirdi. Akşama peynir ekmek yiyelim hiç fark etmez! Milletimiz ne yiyorsa biz aynı şeye talibiz. Eleştirilerimizi yaparken TBMM'yi, milletvekillerini, bakanlarımızı aşağıya çeken konuşmalar yapmayalım" diye konuştu.

İFTAR MENÜSÜNDE NELER VARDI?

İftar davetinde konuklara ilk olarak lebeniye çorbası ve iftar tabağı (bal, kaymak, hurma, gün kurusu, badem, ceviz, beyaz peynir, eski kaşar, pastırma, domates, salatalık, mevsim yeşilliği, çiğ köfte, siyah ve yeşil zeytin) ikram edildi. Ana yemek olarak karamelize soğanlı avokado favalı enginar, içli köfte ve sebzeli çıtır börek, çilekli file bademli narlı yeşil salata, keşkek yatağında dana antrikot sunuldu. Tatlı olarak fındıklı narlı güllaç, içecek olarak ise zencefilli sumak şerbeti ikram edildi. 

https://halktv.com.tr/siyaset/meclisteki-ultra-luks-iftar-menusu-goren-bir-daha-bakti-keskek-yataginda-1012749h

ANTRİKOTUN FİYATI DİKKAT ÇEKTİ

Menüde yer alan "keşkek yatağında dana antrikot" yemeğinin restoranlarda fiyatının bin ila bin 500 lira arasında değiştiği belirtilirken, zengin menü "ziyafet" eleştirilerini beraberinde getirdi.

İnanç üzerinden fişleme: Okula ibadet düzenlemesi -Taylan Gülkanat/Cumhuriyet-

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) ramazan genelgesi ile eğitimi dinselleştiren uygulamalarına Ankara'da bir yenisi daha eklendi. Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, ilçedeki okullarda ‘mescit olup,olmadığına ve bu mescitlerde cuma namazı kılınıp, kılınmadığına’ ilişkin anket hazırladığı, söz konusu anketin doldurulmak üzere okul müdürlerine iletildiği öğrenildi.  https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/inanc-uzerinden-fisleme-okula-ibadet-duzenlemesi-2484054

Bursa'da okula gönderilmeyen 6 çocuk devlet korumasına alındı: 3 aile hakkında yasal işlem başlatıldı -Cumhuriyet- 


Bursa'nın Gemlik ilçesinde çocuklarını okula göndermedikleri tespit edilen 3 aile hakkında yasal işlem başlatıldı, ilkokul ve ortaokul çağındaki 6 çocuk devlet korumasına alındı. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/bursa-da-okula-gonderilmeyen-6-cocuk-devlet-korumasina-alindi-3-aile-hakkinda-yasal-islem-baslatildi-2483969

Üçüncü sınıflara ilahi etkinliği -Mustafa Bildircin/Birgün- 


MEB’in Ramazan Genelgesi kapsamındaki etkinlikleri bir adım ileriye taşıyan okullara yenisi eklendi. Yozgat’ta üçüncü sınıf öğrencileri, öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şehir merkezinde ilahiler söyletilerek yürütüldü.  https://www.birgun.net/haber/ucuncu-siniflara-ilahi-etkinligi-697432

Vatansever cücükçü + CIA destekli 1953 darbesiyle gelen diktatörlük -EVRENSEL-


Vatansever cücükçü -Arif Nacaroğlu-

Bütün kötü haberleri vermekle görevli AKP grup başkanı son müjdesini verdi; emeklinin bayram ikramiyesine bu bayram yapılması planlanan artış yazıyla SIFIR, rakamla 0.

Neden?

Efendim Körfez’de savaş çıkmış, petrol çok artmış, Mehmet Şimşek ‘in “Zenginler kulübüne yükseldik” demesine rağmen, cepte para yokmuş.

Bir zamanlar ülkenin iki zengininden biri olan Sakıp Sabancı da televizyonda ceplerini ters çevirip “Para yok” diye ağlamıştı. Hatta yıllar sonra yeğeni dolar milyarderi, “Vallahi geçinemiyorum. Her istediğimi yapacak param yok” deyip, herkesin, “Milyar doları olan birinin isteyip de alamadığı şey ne ola ki, Satürn’de yetişen hurma mı acaba” diye günlerce kafa patlatıp, felsefe yapmasına vesile olmuştu.

Emekliye verecek değil 17 milyar lira, kuruş para yokmuş, petrol çok artmış.

Evimden Yeşilköy Atatürk Havalimanını görüyorum. Artık hangi muhteremler, nereye gidiyorsa, havalimanına kullanılırken olan uçuş kadar uçak, jet, kırmızı kuyruk kalkıp iniyor. İtibar tepede. O muhteremleri havalimanına getiren konvoylar E5’i, sahil yolunu tıkıyor. Bu uçaklar, araçlar davul tozuyla mı çalışıyor.

Hadi diyelim Şimşek’e göre bunlar devlet için çekirdek parası, öbürlerine dönüp “Savaş var, para yok. Ey yüce elit, beyaz, ak milletim. Ey yurdumu sevip parasını bana emanet eden küffar, pardon Frenk, olmadı ecnebi, o da olmadı cücükçü, bir ay şu faizinizi bize bağışlayın, vatanımız kurtulsun” deseler kafadan her emekliye 25 bin.

Rantçının oyu binde 1, bizim mağdurun oyu yüzde 60, yüzde 70.

Hep bir ağızdan bağırıyorlar, “Savaş var, durum kötü, vatan sağ olsun, cücükçü var olsun. Biz kuru ekmek de yeriz, yeterki muhteremler tarifeli uçakla uçacak sefalete kadar düşmesinler.

Bir ara dolmuşçu 100 dolar bozdurma fişini gösterenden dolmuş parası almıyor, fiş göstereni berber bedava tencere, tas tıraşı yapıyordu.128 milyar dolar bir gecede gidince, onlar da mızıkçılığa vurdu, ağlamaya başladı.

Haydi vatan sevenler, haydi “Vatan söz konusu ise gerisi teferruat” diyenler, emekliler 1000 lira farktan vazgeçti, siz de bir aydan vazgeçtik, 1 günlük faizinizden vazgeçin de, vatanseverliğinizi görelim.

/././

CIA destekli 1953 darbesiyle gelen diktatörlük -Kavel Alpaslan-

Pedofili bataklığına batmış ABD’nin Devlet Başkanı Donald Trump, soykırım suçlusu İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile birlikte İran’a karşı kirli bir savaş başlatırken ‘özgürlük’ vaadinde bulundu. Washington’ın elinden gelecek ‘özgürlüğün’ İranlılar için neye benzeyeceği, daha saldırıların ilk dalgasında bombalanan okulda ölen 150’nin üzerinde kız çocukla birlikte belli oldu.

Etrafa saçılan güncel vahşet, söylemlerin inandırıcılığını sorgulamaya gerek bırakmıyor. Yine de tarih emperyalistlerin ağzından ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ gibi sözler çıktığı zaman nelerin yaşandığını gösteren sayısız örnekle dolu. 

Fazla uzaklaşmayalım, bugün İran’ın yönetimini ‘dünyanın en kötü ve gaddar rejimi’ olarak tanımlayan ABD, yine aynı ülkede demokratik yollarla seçilen ilk lidere karşı bir darbe düzenlemişti. Petrol kaynaklarını ulusallaştırmaya kalkan İran Başbakanı Muhammed Musaddık 1953’te devrilip ABD ve İngiliz çıkarlarına ‘sadık’ Pehlevi hanedanlığının iktidarı yeniden güvence altına alınmıştı. 

İran tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak görülen bu hikaye ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ kılıfı altında yatanları net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Toplumsal talebe boyun eğen monarşi

Darbenin arka planında İngiliz-İran Petrol Şirketi (AIOC) var. Pek aşina olmadığımız bu ismi aslında yakından tanıyoruz: Yirminci yüzyılın ilk yarısında petrol kaynakları üzerinde aslan payına sahip AIOC, bugün sürekli karşımıza çıkan BP’nin ta kendisidir.

AIOC ile mücadele de Musaddık’ın tarihi bir şekilde başbakan seçilmesiyle şekillenir. Rıza Pehlevi’nin 1925’te meclisi basıp kendini Şah ilan etmesine karşı çıktığı için siyasi hayattan çekilen Musaddık, toprak sahibi bir aileden gelen milliyetçi bir figürdür. Rıza Şah’ın 1941’de tahttan feragat edip yerini oğlu Muhammed Rıza’ya bırakması, İran’daki siyasi atmosferi yeniden hareketlendirirken Musaddık da güvenilir bir siyasetçi olarak çok daha etkili bir şekilde sahneye çıkar.

Musaddık’ın bu siyasi yükselişi, adeta ‘paralel bir devlet’ denebilecek AIOC’nin pastadan aldığı büyüklüğünde karşı duyulan toplumsal hoşnutsuzluğu dikkate almalıyız. Yabancıların ülkede arttırdığı etkiye karşı öfke, Musaddık gibi petrol kaynaklarının ulusallaştırılmasını birincil gündem edinmiş popüler milliyetçi bir figürün ardında birikir 

Gerçekten de AIOC, sadece yer altı zenginliklerine hükmetmekle kalmaz. Dünyanın en büyük petrol rafinerisinin bulunduğu Abadan’da bir şirket-şehri kurar, belediye hizmetlerine sahip olur, lojistik kaynakların akışını sağlamak için havalimanları-yollar inşa eder, komşu aşiretlerle güvenlik anlaşmaları imzalar...

Şah döneminde İngilizlere tanınan itirazlara karşı çıkan Musaddık, o dönem İran petrolünden gelen kârın çok küçük bir kısmının devlete ayrılmasına karşı çıkar ve net bir şekilde AIOC’ye cephe alan bir siyaset izler. Bu sayede milliyetçi, sol ve hatta dindar kesimlerin desteğini alan Ulusal Cephe parlamentoda çoğunluğu sağlar. Şah’ın Musaddık’ı başbakan atamaktan başka çaresi kalmaz. Bu, İran’da monarşinin etkisizleşip halk temsilinin güçlendiği tarihi bir andır.

Hazmedilemeyen ulusallaştırma

Hemen ardından Mussaddık, 1951’de oy birliğiyle parlamentoda kabul edilen petrolün ulusallaştırılması kararını uygulamaya geçer.

Aslında daha önce AIOC’nin denetlenmesi, faaliyetlerinin sınırlandırılması, devlet imtiyazlarının genişletilmesi gibi konular masaya yatırılmak istenir. Hatta Musaddık müzakere etmeye çalışır, ancak İngiliz şirket tavize kapıyı kapatır. Sonuç olarak petrol kaynaklarının devlete geçirilince İngiltere önce Uluslararası Adalet Divanında dava açar. Sonra Birleşmiş Milletlere başvurur. Bu yollar başarısız olunca da gizli servis MI6 devreye girecektir.

Ancak İran için en yıkıcı olan İngiltere ve ABD’nin ‘İran petrollerini dünya çapında boykot etme’ kartıdır. Bugün uluslararası ilişkiler literatürüne ‘yaptırımlar’ şeklinde kullanılan bu uygulama İran’daki ulusallaştırma adımlarını ciddi bir şekilde zedeler. Basra Körfezi’ndeki İngiliz askeri yığınağı arttırılır ve İran petrolünü satamaz hale gelir.

CIA devreye giriyor

Bu kriz Musaddık’ın ülke içindeki ittifakında da çatırdamalar yaratır. Bir yandan İran ordusu içerinde ilişkilerini güçlendiren ABD desteğinde bir grup subay Musaddık’ı devirmek için örgütlenirken öbür yandan sosyalistler -özellikle de İran’ın en büyük komünist örgütü Tudeh Partisi- bu krizden çıkışın anahtarı olarak görülmeye başlanır ve Operasyon Ajax başlar... 

William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi kitabında darbe hazırlığını şöyle yazıyor: “Musaddık’ın İran’da durumun kontrolünü elden kaçırdığından ve canlanan Tudeh’in ülkeyi Sovyet kampına çekeceğinden korkan Washington, Londra’nın da katılımıyla, Musaddık’a karşı darbede subaylara yardımcı olmak üzere Tahran’a CIA ajanları gönderdi. Şah darbeye onay verdi ve gizli komitenin lideri General Fazlullah Zahidi’yi başbakan olarak atadığını belirten fermanı imzaladı. İlk darbe başarısız olunca şah Roma’ya kaçtı. Ancak üç gün sonra, 19 Ağustos 1953’te şah yanlısı askeri kuvvetler başbakanı yakalamayı başardılar. Şah monarşiyi pekiştirmek üzere ülkeye döndü.

Musaddık 1951’den 1953’e kadar olan dönemde İran toplumunu, milli egemenliği elde etme ve krallık otokrasisine karşı bir alternatif oluşturma yönünde seferber etmişti. Devrilmesi, karşısında olduğu güçlerin zaferiydi: 1953 darbesi, kral diktatörlüğüne dönüşü ve ABD’nin İran’ın iç işlerine müdahalesinin yoğunlaşmasını getirdi.”

Geleceği şekillendiren darbe

Cleveland’ın da ‘Şah az daha tahtına mal olacak olayların bir daha tekrarlanmaması için gerekli adımları atarken, o demir perde ondan sonraki yirmi altı yıl boyunca sıkı sıkıya kapalı kalacaktır’ ifadeleriyle vurguladığı üzere Musaddık’ın devrilmesi, İran’ın geleceğini de derinden etkiler.

Musaddık döneminde gücünü kaybeden Şah, kendisine karşı gelenlerden intikamını sert bir şekilde alır. Musaddık gibi liderler tutuklanır Ulusal Cephe dağıtılır. Washington’ın ‘korktuğu’ komünistler başta olmak üzere pek çok kişi işkencelere maruz kalır, onlarcası idam edilir (Hatta ev hapsine çarptırılan Musaddık öldüğünde cenazesi ‘İnsanlar ayağa kalkmasın’ diye evine defnedilir).

Muhalefet kıskaca alınırken ‘petrol gelirlerinin yüzde 50’si gibi ciddi imtiyazlar İngiltere’ye iade edilir, eski sömürü ilişkileri yeniden güçlendirilir. Uzun sürecek şahlık dönemi nihayet büyük bir öfke doğuracak ve 1979’da Pehlevi hanedanlığı devrilecektir. Fakat bu, başka bir yazının konusu.

ABD’nin tüm dünyada örgütlediği darbeler, bir komplo konusu değil. Aradan yıllar geçince CIA yetkilileri gerçekleri açıklamaktan geri durmuyorlar (Hatta bugünlerde müdahaleler gerçekleşirken dahi Beyaz Saray, açık bir dille kışkırtıcı rolünü dile getirebiliyor). İran’daki genç ancak çarpıcı demokrasi deneyimine ve ulusallaştırma reformlarına karşı müdahalenin hiç de demokratik olmadığı, olayda kendi parmaklarının bulunduğu CIA tarafından 2013 tarihinde net bir şekilde dile getirildi.

Kavramların ne anlama geldiğini incelemekten aciz olanlar, tembelce sığ yansımaları asli kabul ederler. Kimileri için ‘emperyalizm’ geçerliliği Soğuk Savaş’tan öteye geçmeyen bir ifade. Oysa bugünün kuralsız savaş makinesi coşkuyla vitesini arttıran bir sömürü ve haydutluk düzeni karşısında bocalayanlar, ABD ve İsrail eliyle gelecek komik bir vaadin enstrümanına dönüşüyorlar. Bir ülkeye yönelik saldırganlığa çanak tutmadan önce aynı saldırganların tarihine kabaca da olsa bir göz gezdirmek, vaatlerin abesliğini kabul etmek için fazlasıyla yeterli olacaktır.

/././

EVRENSEL

Savaş üzerine ek notlar + Üs tuzağı -Cumhuriyet-


Savaş üzerine ek notlar -Ergin Yıldızoğlu- 

Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara”  değinmiştim.

Bugün, “Kimin işine yarıyor” sorusu üzerinden, savaşın coğrafyasının özelliklerine bakarak devam edeceğim.

ENERJİ 

Burası, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, rafinerilerin, küresel enerji, ticaret yollarının, Hürmüz Boğazı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde metanın geçtiği Babül Mandep gibi kritik darboğazların coğrafyasıdır. Deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20-30’u, küresel LNG (doğalgaz) ticaretinin yüzde 20’si bu yollardan ve o darboğazlardan geçiyor. Bu geçişin hacminde, hızında yaşanan dalgalanmalar, küresel petrol, LNG fiyatlarını dalgalandırıyor. Savaşın etkisiyle bu stratejik su yolunda trafik yüzde 70-80 düşmüş durumda: Petrol, gaz fiyatları artmaya başladı.

İran’ın petrol ihracatının yüzde 90’ını gerçekleştirdiği Hark Adası, dünya arzının beşte birini karşılayan Katar’ın LNG tesisi, Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisi Ras Tanura ve Dubai Havalimanı gibi enerji altyapıları, lojistik üsler doğrudan İran saldırılarına hedef oluyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçişe alternatif oluşturan boru hatları günlük toplam 6.8 milyon varil kapasiteyle sınırlı kalıyor. Tüm bu kesintiler, petrol fiyatlarında yüzde 13, Avrupa doğalgaz fiyatlarında ise yüzde 50’nin üzerinde artışa yol açarken, her 10 dolarlık petrol fiyat artışı küresel enflasyona 0.2 ila 0.7 puan ekliyor, merkez bankalarının faiz politikalarını, çatışmadan uzak ülkelerin bile tedarik zincirlerini etkiliyor.

ABD, dünyanın en büyük petrol, LNG üreticisi ama petrol endüstrisinin “başa baş”  sınırı varil başına yaklaşık 61-64 dolardan geçiyor. Trump seçildiği tarihte, fiyatlar 55 dolara kadar gerilemişti; üreticiler çok sıkışık koşullarda çalışıyorlardı. Yılbaşından bu yana fiyatlar 65 dolar düzeyine kadar tırmandıktan sonra savaşın ilk gününde 80 dolara fırladı. Savaş, düşük fiyatlar nedeniyle sondaj faaliyetlerini durdurma noktasına gelen ABD’li üreticilere yeniden kârlı üretim yapma olanağı sağlıyor. Bu savaş Rusya’nın da petrol gelirlerini artırarak Ukrayna’da savaşma kapasitesini besleyecek.

SİLAH 

ABD’nin, bu savaşa ilişkin doğrudan askeri harcamasının, şimdilik, 1.4 milyar ila 1.56 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, harcamaların 40-95 milyar dolara ulaşabileceğini düşündürüyor. İsrail ise bu savaşın, düzenli savunma bütçesine ek olarak şu ana kadar yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olduğunu açıkladı. Bu madalyonun öbür yüzünde, silah üreticileri var. Örneğin Northrop Grumman hisseleri yılbaşından bu yana yüzde 20, savaşın ilk gününde yüzde 6 arttı. Bu oranlar RTX (eski adıyla Raytheon) için, yüzde 7 ve yüzde 4.6, Lockheed Martin için yüzde 23 ve 3.4. Dow Jones yılbaşından 2 Mart’a kadar artışı yüzde 0.23. Savaşın ilk gününde Asya borsaları sarsıldı.

TEKNOLOJİ 

İran çatışması, ABD’li yapay zekâ şirketleri için benzersiz ve son derece kârlı bir “canlı ateş laboratuvarı” sunuyor. Şirketler bu savaştan, operasyonel entegrasyonun, finansal kazançların yanı sıra gerçek savaş verileriyle modellerini eğitme olanağı elde ediyorlar. Open AI gibi yapay zekâ sistemleri, ABD ordusu tarafından istihbarat analizi, hedef tespiti gibi kritik görevlerde doğrudan kullanılırken  Palantir bu sistemleri devletin güvenli bulut ortamlarına entegre ediyor. SpaceX’in Starshield ağı ise tüm bu yapay zekâ operasyonlarının gerçek zamanlı işlemesini sağlayan hayati iletişim altyapısını sunuyor. Bu durum, hisse senetlerine yansıyor; 2 ve 3 Mart seanslarında Palantir, yüzde 5.8 ve yüzde 1.4 arttı. Belki de en önemlisi, savaş alanı, yapay zekâ modellerinin insan davranışını anlaması için eşsiz bir veri kaynağı oluşturuyor; ele geçirilen her iletişim ve IHA görüntüsü, bir ekonomistinin ifadesiyle, “acıyı sermayeye” dönüştürüyor.

FİNANS: BEKLENMEDİK ETKİ 

Dubai’yi hedef alan saldırılar “vergi cenneti” modelinin temeli olan güvenlik algısına telafi edilemez bir zarar verdi. Kimi analistleri aktardığına göre, uluslararası sermaye Dubai riskini yeniden fiyatlandırıyor. Sermaye, Dubai’de yaşayan milyarderler, Dubai’den çıkıyor. Göçün yönü Londra, Zürih ve Frankfurt’u işaret ediyor. Artık istikrar, vergi cenneti olma avantajının önüne geçmeye başlamış. Avrupa, yüksek petrol fiyatları dalgasına hazırlanırken beklenmedik bir dinamikten yararlanacak gibi görünüyor.


Üs tuzağı -Mehmet Ali Güller- 


Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre “İran’dan ateşlenip Türk hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildi.” Yine açıklamaya göre mühimmatın parçası Hatay’ın Dörtyol ilçesine düştü.

Bu haber üzerine NATO açıklama yaptı ve “Türkiye’yi hedef alan” İran’a tepki  gösterdi.

Oysa ortada İran’ın Türkiye’yi hedef aldığına dair somut bir veri yok. Belli ki İran’dan ateşlenen ve Irak üzerinden ilerleyerek Suriye’ye gelen bir füze. Füzenin İncirlik’i hedef aldığını iddia etmek, en azından eldeki verilerle dayanaksız. Suriye’deki bir ABD varlığına ya da Doğu Akdeniz’deki bir ABD gemisine hatta Güney Kıbrıs’taki üslere gönderilmiş olma olasılığı çok daha yüksek. Bu tür füzelerin kontrolden çıkabilmesi ve yön değiştirebilmesi de olası. Kısacası füzenin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını bu verilerle ileri sürmek, ABD/ NATO kışkırtmasıdır.

TÜRKİYE’DEKİ ÜSLERDEN İRAN’A SALDIRI YOK 

Türkiye’nin şu ana kadar izlediği tutum ABD’yi memnun etmiyor. ABD “müttefiki” Türkiye’nin İran’a karşı pozisyon almasını sağlıyor.

Dolayısıyla pozisyon değişikliğini zorlayacak her türlü gelişme, Ankara tarafından fazlasıyla özen içinde analiz edilmelidir. Üstelik kısmi sınır ihlaline verilen hızla yanıtların doğurduğu olumsuz sonuçları Türkiye yakın zamanda Suriye’de deneyimlemişken!

Batı basınında çıkan sözde analizler bile öğretici...

Bunlardan biri, “İran neden Körfez’deki ABD üslerini hedef alıyor ama Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor” sorusuna üç yanıt vermiş: Çünkü Körfez ülkeleri zayıf, çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri güçlü, çünkü Türkiye NATO ülkesi.

Oysa bu üç yanıtın da konuyla bir ilgisi yok ve yanıtlar gerçeği perdeleme amacı taşıyor.

Gerçek şu: İran, Türkiye’deki ABD üslerini hedef almıyor çünkü Türkiye’deki üslerden İran’a bir saldırı olmadı!

SALDIRI TEKSAS’TAN DEĞİL, KÖRFEZ’DEKİ ÜSLERDEN 

Üs meselesi kritik önemde. Ancak Ankara’nın bu konuyu daha da ciddiye alması gerekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu konuda şu açıklaması sorunlu görünüyor: “İran’ın hiçbir ayrım yapmadan Körfez ülkelerini bombalaması yanlış bir strateji.”

Bu açıklama diplomatik olarak İran’a “müttefikim olan Katar’ı vurma” anlamında bir mesaj mı acaba?

Ama bu bakışın yanlışlığı asıl şurada: İran, Katar’ı ve diğer Körfez ülkelerini vurmuyor. Bu ülkelerdeki ABD üslerini, ABD ve İsrail’e veri aktaran merkezleri, ABD askeri personelinin yerleştirildiği yerleri, ABD büyükelçiliklerini vuruyor. ABD’nin enerji-politik çıkarını vuruyor. İran’a saldırı Körfez’deki o üslerden yapılıyor, ABD’nin Teksas eyaletinden değil neticede!

Şu diyalog yeterince açıklayıcı:

- NBC News: “Yurtdışındaki ABD askeri üslerine saldırmak nasıl haklı gösterilebilir?”

- İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi: “Çünkü onlar bize saldırıyor.”

Mesele budur...

Ne yapmalı?

Türkiye’deki üsler, statüsü ne olursa olsun, ABD’nin faaliyetleri askıya alınmadığı müddetçe büyük risk durumundadır ve ABD açısından tuzak kurma potansiyeli barındırmaktadır.

ABD oldubittiyle üslerden İran’a bir saldırı düzenlediğinde bunun faturası çok ağır olur. ABD’nin elinden böylesi bir tuzak kurabilme fırsatını Ankara almalıdır.

Ankara, komşuluk hukuku gereği, savaş bitene kadar ABD’nin bu üslerdeki faaliyetini durdurduğunu ilan etmelidir ve bunun gereğini yapmalıdır.

/././

Cumhuriyet

halkTV "Köşebaşı" -5 Mart 2026-




Siyanür faciasına yol açan madeni 1.5 milyar dolara Cengiz alıyor -Bahadır Özgür-

Erzincan İliç’te 13 Şubat 2024'te meydana gelen ve 9 işçinin hayatını kaybettiği, en büyük çevre felaketlerinden birisine de sebep olan altın madenini Cengiz Holding satın alıyor.

Madenin yüzde 80 hissesine sahip Kanadalı SSR Mining payını Cengiz Holding’e 1.5 milyar dolara satacak. Kalan yüzde 20 hisse ise Çalık Holding’in madencilik şirketine ait.

SSR Mining’in borsaya yaptığı açıklamada Türkiye'deki Çöpler madeninin Cengiz Holding tarafından satın alındığı resmen duyuruldu.

SSR Madencilik İcra Kurulu Başkanı Rod Antal açıklamada şöyle dedi: “Son iki yılda, operasyonların güvenli ve sorumlu bir şekilde yeniden başlatılmasını sağlamak için Çöpler madenini ilerletmek için özenle çalıştık. Ayrıca, operasyonların yeniden başlatılması için gerekli onayların alınmasına yönelik her gereksinimi karşılamak amacıyla eş zamanlı olarak Türkiye hükümet yetkilileriyle yakın işbirliği içinde çalıştık. Bu kapsamlı çabaların bir parçası olarak, hissedar değerini en üst düzeye çıkarmak için Çöpler'de ileriye dönük en uygun yolun stratejik bir incelemesini sürdürdük. Bugün Cengiz Holding ile anlaşmayı duyurmaktan mutluluk duyuyoruz.”

FELAKET RESMEN AKLANDI!

İliç’te meydana gelen felaket hem 9 işçinin binlerce ton İliç yığını altında kalarak yaşamını yitirmesine hem de büyük bir çevre yıkımına sebep olmuştu. Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı’nın madende 10 milyon tın kapasite artırımı yapması büyük tartışmalara sebep olmuştu.

Nitekim faciadan 102 gün sonra hazırlanan bilirkişi raporunda Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararı veren yetkilileri asli kusurlu saymıştı. Ancak soruşturmayı yürüten Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı raporu yetersiz bulup, yeniden bilirkişi raporu hazırlanmasını istemişti.

22 Kasım 2024’te savcılığa sunulan raporda ise bu sefer ÇED raporu ile yaşanan olayın ilişkilendirilemeyeceği, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yetkililerinin kusursuz olduğu ileri sürülmüştü. Sonuçta da ÇED raporunu hazırlayan ve onay verenler hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.

https://halktv.com.tr/siyaset/ilic-faciasinda-murat-kurumun-imzasini-hatirlatti-deniz-yavuzyilmaz-belgeleri-1008986h

/././

Anne kızın ve dünyanın tecavüzcüleri -Ayşenur Arslan-

lenguler-001.png

Bu fotoğrafa iyi bakın.
Adı Ayhan Ş.
Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi imiş.

Yılllar yıllar önce Fatmanur adlı bir kız çocuğunu istismar etmiş. Aile “namus” adına, “elalem ne der” falan diye herhalde tecavüzcüsü ile evlendirmiş. O korkunç beraberlikten bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Ve Fatmanur’un iddiası o ki, Ayhan Ş. denilen cisim, öz kızına da üç yaşından itibaren tecavüz etmiş.

Fatmanur, yargıya sığınmış. Ancak her türlü delile rağmen tecavüzcünün tutuklanmasını sağlayamayınca eyleme başlamış. Sesini duyurmaya çalışmış. Duyuramamış.

Anne kız neredeyse göz göre göre ölüme sürüklenmiş.

Hele küçük kız, adeta ölüm orucuyla, ona bunları reva gören dünyadan çekip gitmek istemiş.

Önce çocuklar ve Kadınlar Derneği üyesi avukat Buse Naz Güneş’in anlattıklarını okuyunca avaz avaz ağlamak istiyorsunuz:

“Hifa yaşadıklarının etkisiyle ve yetkili kurumların ihmali nedeniyle aylardır yemek yemiyor su bile içmiyordu. Annesinin şırınga yardımıyla birkaç damla su içirerek hayatta tutmaya çalıştığı bir çocuk haline gelmişti.”

Eylemiyle birkaç yayın organının dikkatini çekmeyi başaran anne, “ölürsem intihar etti demeyin” diye uyarmıştı. Ölüm tehdidi aldığını söylemişti. Kızına sahip çıkılmasını istemişti.

“Aile aile” diye ortalarda dolaşanlar ne yaptı peki?

Minik kızı, İstanbul’da psikiyatrik tedavi mümkün değilmiş gibi Ankara’ya götürmeye çalıştı.

Anne, çocuğu elinden alınıp dosya kapatılacak korkusuyla mı kim bilir, karşı çıktı.

Ve…

Anne kızın cansız bedenleri İstanbul Kazlıçeşme sahilinde bulundu.

Ayhan Ş. için bir şey yapamayan yargımız, eksik olmasın bu sefer elini çabuk tuttu. Habere yayın yasağı getirdi.

***

Ensar Vakfı’ndaki tecavüz iddiaları Meclis’e taşınınca o zamanki bakana sahip çıkan iktidar milletvekilleri şimdi ne yapar sizce?

Ev ev dolaşır, iftar sofralarında poz ve siyasi mesaj verir ama bu korkunç dosyaya dair tek bir söz etmez, değil mi!

Sapıklar, adında Kuran ya da dini terim geçen bir vakfın yöneticisi olunca dokunulmazlık kazanıyor herhalde..

Fatmanur ile kızının ölümü kayıtlara “intihar” diye geçerse şaşırmayacağım.
Haberin birkaç gün içinde unutulup gitmesine de..

Bu ülkenin de dünyanın hemen her köşesindeki toplumların da insanı yaşatmak gibi bir derdi yok.
Son savaşta iyice net biçimde gördük.
Ölenlere “karşı taraftan” ise acımıyoruz.
Mesela, ABD nefretiyle tanıdığımız Doğu Perinçek’in gazetesi Aydınlık dün şu manşetle çıktı: “CONİLER TABUTTA”

O tabuttakiler, evet Amerikalı. Ama Doğu Perinçek de biliyor olmalı, çoğu, yoksul beyazların ve Amerikan vatandaşı olabilmek için askere yazılan göçmenlerin, Güney Amerika ülkelerinin çocukları. Haritada yerini gösteremeyecekleri İran’la savaşmak için gönderilmiş ve ölmüşler.

Savaş niye çıkmış peki?

Erdoğan’dan Selman’a Sisi’den Şara’ya aşkla bağlandıkları Trump meğer Netanyahu tarafından kandırılmış!!

Saray’ın Sesi Sabah gazetesine göre “ABD, Yahudi lobisinin tahrikiyle savaşın içine çekilmiş..”

Yine de Trump halinden memnun görünüyor. Kafasında savaş modası yaratan kasketle pozlar veriyor. Gençlerin ölümleri üzerinden politika yapıyor.

İki hayatın katili, Ayhan Ş. denilen cisim de elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıp Ramazan pozları veriyor.

Ve bizler ne yazık ki bu canavarları durduramıyoruz.

***

Adını koymaya gerek var mı bilmiyorum.

Üçüncü Dünya Savaşı geliyor gelecek derken geldi!

Çünkü; Trump dünyayı istiyor.

Erdoğan ve bölgedeki mevkidaşları da koltuklarını korumak.

Ölenler için iki dua, bir hisli bakış.. O kadar!

Doğu Perinçek buna bile gerek görmemiş anlaşılan. Tabuttan siyasi / ideolojik mesaj çıkartmış.

Savaş “yaşlılar istedi” diye gençlerin ölümü demektir.
Evlerinde güven içinde oturduklarını zannedenler içinse -özellikle bu son savaşta- petrol fiyatları, lojistiğin iflası gibi nedenlerle yoksulluk yerine açlığın deneyimlenmesi olacaktır.

Ama ne gam!

Tanju Özcan tutuklandı..

Gazeteci arkadaşlarımız Merdan Yanardağ, Alican Uludağ çoktan hücreye kondu..

Başta İmamoğlu, yüzlerce kişinin mahpusluğu yılını doldurdu ya!

Saray, iktidarını kontrol altında tuttuğunu düşünüyor olmalı.
Aslında kontrolün çoktan elinden çıktığını anlamaya az kalsa da!

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-


İç cephe -Koray R.Yılmaz- 

Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama!

Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı cumartesi başladı. Oysa henüz cuma günü görüşmelerin baş arabulucusu olan Umman Dışişleri Bakanı barışın yakın olduğuna inandığını söylemişti. Ertesi gün ise tüm dünya bir kez daha Ortadoğu’da savaş, füze menzilleri, nükleer silahlar, misilleme ihtimalleri, altın fiyatları, petrol fiyatları gibi alışık olduğumuz bir repertuvarla karşı karşıya...

Ancak bu kez savaş yalnızca Tahran–Tel Aviv–Washington hattında yaşanmıyor. Daha az konuşulan ama en az bu cephe kadar önemli olan başka bir savaş da ABD’nin kendi içinde. ABD içinde İran’a karşı askeri operasyon tartışması yalnızca dış politika meselesi değil, oldukça yoğun bir iç siyasi çatlak ve mücadele alanı olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik mesele yalnızca savaş da değil. Aynı çatışma dinamikleri son yıllarda gümrük vergilerinde, uluslararası yardım politikalarında, göç ve sınır politikalarında, Çin rekabetindeki farklı politika tercihlerinde vb. tekrar tekrar ortaya çıktı.

Çin’e ve diğer bazı ülkelere uygulanan gümrük vergileri, Kongre’nin vergi koyma noktasındaki anayasal yetkisini fiilen devre dışı bıraktı. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle yürütme, ticaret politikasını artan şekilde bir dış politika silahına dönüştürdü. Bunun üzerine içeriden yükselen muhalif seslerle parti içi çatlak belirmeye başladı, daha önemlisi Senato’da hazırlanan Trade Review Act ile, yürütmenin tek taraflı vergi koyma pratiğine karşı Kongre’nin yetkisini geri alma girişiminin gündeme gelmesiydi; ki böylece yürütme ile kongre arasındaki çatlak daha bir görünür oldu. Ne var ki bu girişim, yürütmenin açık muhalefetiyle komite aşamasında tıkandı. Bu kez yürütme ile yargı arasındaki çatlak görünür olacaktı. Yüksek Mahkeme, Trump yönetiminin dayandığı acil durum ve ulusal güvenlik gerekçelerinin, başkana bu ölçekte gümrük vergisi koyma yetkisi vermediğine hükmederek tarifelerin önemli bir bölümünü hukuka aykırı buldu. Böylece gümrük vergileri meselesi, yalnızca bir ticaret politikası değil; yürütme, Kongre ve yargı arasında derinleşen bir kurumsal güç mücadelesinin simgesi haline geldi.

Benzer bir tablo uluslararası yardımlarda da yaşandı. Bu çerçevede Trump yönetimi, 2026 mali yılı için sunduğu bütçe teklifinde, dış yardım kalemlerinde yaklaşık 31–32 milyar dolarlık bir üst sınır öngörerek, önceki yıllara kıyasla son derece sert bir daralma talep etti. Önde gelen yardım ajansı olan USAID’e yönelik yaklaşım ise doğrudan “kapatma”dan ziyade, ajansın yeni fonlardan mahrum bırakılması, programlarının dondurulması ve fonksiyonlarının alternatif mekanizmalara aktarılması şeklinde tezahür etti. Bu yaklaşım, Elon Musk’ın öncülük ettiği Department of Government Efficiency (DOGE) söylemiyle birleşerek, dış yardımı “verimsiz”, “elitist” ve “Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen” bir harcama alanı olarak çerçeveledi.

Ancak Kongre’nin 2026 mali yılı dış yardım ve diplomasi harcamaları tasarısı, bu stratejiye açık bir karşı çıkış oluşturdu. Kongre, Trump yönetiminin talep ettiği kesinti ölçeğini kabul etmedi ve toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık bir dış yardım ve diplomasi bütçesi üzerinde uzlaştı. Bu tutar, bir önceki yıla kıyasla reel olarak bir gerilemeye işaret etse de Trump’ın önerdiği seviyenin yaklaşık 18–19 milyar dolar üzerindedir. Dolayısıyla tasarı, dış yardım mimarisinin tümüyle tasfiyesine değil, sınırlı da olsa bir kurumsal sürekliliğe işaret etmektedir.

Özellikle dikkat çekici olan, Kongre’nin USAID’i bütçesiz bırakarak fiilen ortadan kaldırma yönündeki yürütme stratejisine kapıyı kapatmış olmasıdır. Tasarı, USAID’e yeni ve genişleyici bir fon artışı sağlamamakla birlikte, ajansın kapatılmasına ya da yetkilerinin resmen sona erdirilmesine yönelik herhangi bir hüküm içermemektedir. Bu durum, USAID’in Trump’ın arzuladığı biçimde kurumsal tasfiyenin yasama eliyle meşrulaştırılmasını engellemiştir. Kongre’nin bu karşı-hamlesi yalnızca USAID ile sınırlı değildir. Trump yönetiminin sıfırlamayı hedeflediği ya da radikal biçimde küçültmek istediği bazı kilit dış politika ve “yumuşak güç” araçları da tasarı kapsamında korunmuştur. Bunun asıl anlamı Trump İktidarının ABD’nin küresel rolüne dair perspektifinin devlet içinde tüm kurumlarıyla benimsenmiş olmadığıdır.

Ayrıca kalkınma ve insani yardım alanında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Millennium Challenge Corporation (MCC) için ayrılan yaklaşık 830 milyon dolar, Trump yönetiminin öngördüğü dramatik kesintileri boşa düşürürken; insani yardım bütçesinin 5,5 milyar dolar seviyesinde tutulması, yürütmenin daha dar ve güvenlik merkezli dış politika anlayışına karşı görece daha geniş bir uluslararası yardım vizyonunun korunduğunu göstermektedir. Bu rakamlar, Kongre’nin alışıldık dış yardım mimarisini tamamen tasfiye etmek yerine, ölçek küçülterek de olsa sürdürme iradesini yansıttığını ortaya koymaktadır.

Bu alanların her biri, aslında aynı yapısal gerilimi işaret ediyor: Yürütme giderek daha fazla yetki topluyor; Kongre ise buna farklı yanıtlar üretme arayışında. İran savaşı, bu sürecin askeri cephedeki son ve en sert halkası.

İran’a yönelik askeri saldırılar, ABD’de uzun süredir biriken savaş yetkisi krizini yeniden görünür kıldı. Anayasa’ya göre savaş ilan etme yetkisi Kongre’ye ait olmasına rağmen, operasyonların Kongre onayı olmadan başlatılması ciddi bir anayasal tartışma yarattı. Bu nedenle birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçiler, Trump yönetimine karşı War Powers Resolution (Savaş Yetkileri Tasarısı) çağrısı yaptı.

Saldırıların kapsamı ve gerekçesinin Kongre’ye açık ve kapalı oturumlarda ayrıntılı biçimde sunulması talebine, Amerikan askerlerinin olası kayıpları varken Başkan’ın tek taraflı karar alamayacağını vurgusu eklendi. Temsilciler Meclisi’nde ise Demokrat Gregory Meeks ile Cumhuriyetçi Thomas Massie’nin birlikte sunduğu tasarı, Kongre onayı olmadan İran’a askeri güç kullanılmasını engellemeyi amaçlayan nadir bir iki partili denetim girişimi olarak öne çıktı. Senato’da benzer bir adım atıldı. Tüm bunlar, Kongre’nin yürütmeyi denetleme kapasitesinin ciddi biçimde sınandığı bir döneme işaret ediyor.

Bu anayasal gerilim, Cumhuriyetçi Parti içinde de belirgin çatlaklar yarattı. Parti içindeki müdahaleci kanat –örneğin Lindsey Graham– saldırıları desteklerken, savaş yetkilerini sınırlamaya yönelik girişimlere sert biçimde karşı çıkıyor. Buna karşın Thomas Massie gibi Cumhuriyetçi isimler, Trump’ın Kongre’yi baypas eden tek taraflı adımlarını açıkça eleştiriyor. Bu tablo, Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika konusunda tek sesli olmadığını gösteriyor.

Ayrışma yalnızca siyasal elitlerle sınırlı değil; kamuoyunda da belirgin bir bölünme var. Anketler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun –yaklaşık yüzde 74’ünün– askeri eylemler için Kongre onayını şart gördüğünü ortaya koyuyor. Bu oran özellikle Demokratlar ve bağımsız seçmenler arasında daha da yüksek. Aynı araştırmalar, Trump’ın dış politika performansının kamuoyunda düşük not aldığını ve askeri hamlelerinin tartışmalı bulunduğunu gösteriyor. Bu eğilim, Trump’ın “yeni uzun savaşlardan kaçınma” vaadiyle İran operasyonu arasındaki çelişkiyi daha görünür kılıyor.

Medya da bu çatlağı derinleştiriyor. İlginç biçimde, bazı MAGA çizgisine yakın figürler ve muhafazakâr yorumcular bile saldırılara mesafeli yaklaşarak Trump’ın hamlesini kendi söylemiyle çelişkili buluyor. Öte yandan kimi medya organları, operasyonların hukuki dayanağını, Kongre’nin rolünü ve siyasi maliyetini sorgulayan yayınlar yapıyor. Demokrat Parti içinde ise hem Kongre üyeleri hem de parti tabanı, daha fazla şeffaflık, Kongre onayı ve diplomasi vurgusuyla savaş karşıtı bir basınç oluşturuyor. Böylece İran savaşı, yalnızca dış politika meselesi değil, ABD’de yasama–yürütme dengesi, parti içi ayrışmalar ve kamuoyu meşruiyeti üzerinden işleyen çok katmanlı bir iç siyasal krizin aynası haline geliyor.

Bu gibi nedenlerle söylenebilir ki İran savaşı yalnızca Ortadoğu’yu değil, ABD’nin kendisini de test ediyor. Savaş uzadıkça, maliyet arttıkça ve bölgesel risk büyüdükçe, Washington’daki “iç cephe”nin ne kadar “sağlam” olduğu daha net ortaya çıkacak. İran’a karşı açılan bu savaş, askeri bir operasyon olarak başlayabilir. Ama siyasal olarak başka bir anlama daha sahip: Savaş, ABD’nin uzun süredir biriken kurumsal, anayasal ve siyasal çatlaklarının yeni bir aynası haline geldi. Bunun ilk sonucu Kasım ayındaki seçimlerde görülecek gibi.

/././

İran’ın egemenliği ve Amerikan haydutluğu…-Mustafa Yalçıner- 

Geçen yılki 12 gün savaşı yarım kalmış bir savaştı. İsrail’in nefesi ve “Demir Kubbesi” yetmeyince Amerikan emperyalizmi zor durumdaki “öncü birliğinin” yardımına koşarak bombardımana katılmıştı. Ancak yeterince hazırlıklı değildi. Bombaladı ve Trump’ın zafer kazanmış havalarda “İran’ın nükleer tesislerini tamamen imha ettik” açıklamasıyla durdu. İran da sürdürme yanlısı olmadı ve savaş galibi olmadan sona erdi.

Oysa gerçek anlamda sona ermediği belliydi. Nitekim geçtiğimiz cumartesi sabahı başlayan Amerikan-İsrail saldırısıyla herkes bunu gördü.

Trump’ın İran nükleer tesisleriyle ilgili söyledikleri de yalandı. Cumartesiye kadar üç tur süren ABD-İran görüşmelerinde müzakerelerin başlıca konusu nükleer tesislerdi. Belli ki duruyorlardı.

Gerçekte İran’ın nükleer araştırma ve üretimi de propaganda edildiği kadar “yakın tehdit” oluşturuyor değildi. İlerliyordu ama nükleer silaha varılmasına daha çok vardı.

Asıl sorun, Ortadoğu’nun Amerikan çıkarları ve stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn masasına yatırılmış olmasıydı ve söz konusu dizaynın iki başlıca hedefinden biri İran’dı.

İşin gerçeği, İran, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına almada kararlı olduğu Ortadoğu’yla sınırlı olarak birincil hedefti. Sadece petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla değil, bölgede Antiamerikan güçleri etrafında toplayıp lojistiklerini de sağlayarak sevk ve idare eden güç İran’dı. Ve Amerikan hegemonyasının ilanı Antiamerikan direncin kırılmasını, dolayısıyla İran’ın elimine edilmesini gereksiniyordu.

Daha geniş açıdan yaklaşıldığında, İran ABD’nin başlıca rakibi Çin emperyalizmi ve müttefiki Rusya’yla ittifak halinde ve Ortadoğu’da Amerikan hegemonyasının gerçekleştirilmesinin temel nedeni bu rekabet. Çin, enerji ihtiyacını, Rusya’nın yanı sıra başlıca bölgeden sağlıyor. Avrupa ve Afrika’ya ihracatının yüzde 60’ını da bölge limanlarından yapıyor. Yeniden dizaynla bölgeden dışlanmak istenen büyük güç Çin. İran’sa onun bölgedeki dayanağı.

Şimdi Amerikan-İsrail saldırısıyla yarım kalan savaş devam ediyor. ABD bu kez bölgeye ciddi yığınak yaptı.

İsrail’in kural ve hukuk tanımadığı biliniyor. Amerikan emperyalizmi de hiç hukuk ve kural tanımadı, ancak Trump’a kadar hep gerekçe uydurmaya çalıştı. Şimdi Trump da çalışıyor, ama öylesine!

Zorunlu olmasına karşın kendi Kongresinin onayını almaya gerek görmedi. Uluslararası hukuku, örneğin BM kararını da beklemedi. Hukuk, egemen bir ülkeye düpedüz hava saldırısı ve liderine suikast düzenlenmesine olur vermez. Ama verse de vermese de, ABD, İsrail’le el ele saldırıya geçti. Bu tam bir haydutluktur!

Avrupa’nın demokratik ülkeleri İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir açıklamayla ABD ve İsrail’in hukuk tanımaz haydutluğundan değil ama İran’ın saldırıyı füzelerle yanıtlamasından endişe duyduklarını açıklayarak haydutluğu onayladı! Trump Avrupa’dan bile silah tehdidiyle Grönland’ı istememiş gibi!

ABD istediği her ülkeye saldırabileceğini ortaya koydu. Türkiye, işin içinde İsrail de olunca saldırıyı onaylamayıp hukuka aykırı bulmakla yetindi. Saldırı tek yanlı değilmiş gibi, “taraflara” barış önerdi. NATO üyeliğini ve saldırganların kullanabileceği Amerikan ve NATO üslerinin varlığını ne iktidar ne burjuva muhalefet tartışma konusu ediyor. Sadece İran’dan olası göç karşısında alınacak önlemler önemseniyor. Hareketsizliğin işaret ettiği el altından Trump’a “olur” verilmiş olma olasılığıysa yok değil.

Sağdan göç önlemleri önerileri dışında haydutluğa suçlama gelmiyor. Liberal soldaysa Amerikan-İsrail saldırısı kınanırken, bu kınama, gerici molla egemenliği dolayısıyla İran’ın suçlanmasıyla dengeleniyor. Emperyalist saldırı onaylanamazmış ama İran da halkını zorbalığıyla bezdiren zalim mollaların iktidarıyla savunulamazmış…

İran’da gericiliğin egemenliği ve giderek sıklaşarak ayağa kalkan İran halkı ve mücadelesinin zorbalıkla bastırıldığı gerçek. Ancak gericiliğin egemenliği ve Trump’ın sanki kendisi ilericiymiş gibi İran rejimini değiştirme çağrısı yapması, kimseye, ülkelerin egemenliğini çiğneme ve suikastlar düzenleme hakkı vermez. Rejimlerin gericiliğiyse halkların sorunudur ve rejimler yalnızca halkların mücadeleleriyle alaşağı edilebilir.

/././

Çin’in İran’la ABD arasında çifte hesabı -Ceren Ergenç- 

Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in ortak operasyonunda Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Kum ve Kereç de hedef alındı ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran, misilleme olarak İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerine füze saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı gemi geçişlerine kapatıldı Bu gelişmeler, gözleri Çin’in vereceği tepkiye çekti. Çin, saldırıların ilk aşamasında “derin endişe” düzeyinde temkinli bir dil benimsedi; ancak Hamaney’in öldürülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, yani Çin’in doğrudan ekonomik çıkarları tehdit altına girince, söylemini “Şiddetle kınıyoruz” düzeyine yükseltti.

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede vurguladığım gibi, Çin’in uluslararası sistemdeki konumlanması iki temel prensibe dayanıyor: Devletin ekonomiye yön vermesi ve müttefik değil stratejik ortak ağı kurması. Bu iki prensip birbirini tamamlıyor; Çin, kimseye yasal yükümlülük altına girmeden esnek bir dış politika yürütebiliyor, çünkü içeride kendine yeterli bir sistem inşa etmiş durumda. Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba ya da karşılıklı yükümlülüklere dayanmayan bu esnek ağ, Trump’ın ABD’nin müttefiklerini tek kalemde silip atmasıyla birlikte artık zayıflık değil, öngörü olarak okunuyor. İspanya’dan Kanada’ya, Kore’den gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamına kadar orta güçler, içinde oldukları ittifakların yarattığı belirsizlikten dolayı çoklu ortaklık yoluna girdi; bu yolda Pekin’e uğrayanların ardı arkası kesilmiyor.

Venezuela’da olduğu gibi İran’da da Çin, başlangıçta beylik açıklamaların ötesine geçmedi. Venezuela’nın ham petrolünün yüzde seksenini satın alıyor olmasına rağmen Trump’ın darbesini protesto etmekle yetindi; Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Bunun nedeni şu: Çin, zamanında önlemini alıp petrol alımını dengeli biçimde dağıttı. Venezuela ve İran’dan gelen petrol, Çin’in toplam ihtiyacının yüzde yirmisine dahi ulaşmıyor. Yani ABD’nin eline koz verecek neredeyse hiçbir bağımlılık kalmadı.

Çin’i asıl rahatsız eden ABD’nin İran’a saldırması değil, Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Boğaz’dan geçen yüklerin büyük çoğunluğu Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak Ortadoğu petrolünün en büyük alıcısı. Günlük yaklaşık 5 milyon varil ham petrol Hürmüz üzerinden Çin’e ulaşıyor; bu, toplam 11.6 milyon varillik ithalatının yüzde kırkını, toplam 16 milyon varillik arzının ise yüzde otuzunu oluşturuyor.

Rusya bu noktada devreye giriyor. Petrolünü hem Kuzey Denizi ve Baltık üzerinden tankerlerle hem de demir yolları ve boru hatlarıyla Asya’ya ulaştıran Rusya, Hürmüz’e bağımlı değil. Geçen yıl günlük 10.8 milyon varil üretip bunun 4.8 milyon varilini ihraç etti; ihracatın yüzde seksenine yakını Çin ve Hindistan’a gitti. Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan kaynaklı arz boşluğunun bir kısmını, özellikle Çin pazarında, Rusya doldurabilir. Ancak bu durum Çin’i, Trump’ın nisan için planlanmış olan Pekin ziyaretini riske atmamak adına kaçınmak isteyeceği bir konuma sürüklüyor: Rusya ile isteksiz de olsa geçici bir cephe oluşturmak.

Denklem bir de şu açıdan karmaşık: Boğaz’ı kapatan İran olduğu için Çin, bir yandan İran’ı siyasi olarak destekleyerek ABD’nin saldırılarını daha erken noktalamaya zorlamak, öte yandan Trump’la ilişkileri bozmamak gibi iki, birbiriyle çelişen, dış politika gayesine erişmeye çalışıyor. Çünkü ABD Kongresi tarafından onaylanmış milyarlarca dolarlık silah paketinin Tayvan’a gönderilmesinin Trump’ın nisan ziyareti öncesinde askıya alınması, ABD’yle müzakere alanının zaten açılmakta olduğunu gösteriyor. Çin’in sertleşen söylemi bu çerçevede hem İran’a hem de ABD’ye verilen bir mesaj.

/././

3 bin çalışanı vardı: Ülker'in eski ortağı iflas bayrağını çekti 

Karaman merkezli Modern Çikolata, konkordato sürecine rağmen iflas etti. Yıllık 140 bin ton üretim kapasitesine sahip şirket, bir dönem Ülker’in önemli iş ortaklarındandı.

Karaman merkezli Modern Çikolata Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., mali sıkıntılar nedeniyle iflas etti. Şirket, geçtiğimiz yıl ekonomik darboğaz nedeniyle konkordato ilan etmişti.

Ülker ile ortaklık dönemi

Modern Çikolata’nın temelleri merhum iş insanı Abdullah Tayyar tarafından atıldı. Şirket, 1986 yılında Karsa Bisküvi adıyla üretime başladı.

1999 yılında Ülker ile ortaklık kuran firma, Ülker’in Kazakistan, Ukrayna, İstanbul ve Karaman’daki yatırımlarında iş ortağı olarak yer aldı.

2014’te yeni dönem başladı

2014 yılında Ülker hisselerini devreden şirket, çikolata üretimine yönelerek Modern Çikolata fabrikasını kurdu. Üretim kapasitesi yıllık 140 bin tona kadar çıkarıldı.

300’den fazla ürün üretiyordu

Şirketin portföyünde; Bisküvi, Çikolata, Kek, Kraker, Çikolata bar, Gofret, Kremalı çikolata olmak üzere 7 ana kategoride 300’den fazla ürün bulunuyordu.

3 bin kişiye istihdam sağlıyordu

Konkordato öncesinde yaklaşık 3 bin çalışanı bulunan şirket, büyük market zincirlerine özel üretim yapıyor ve bölge ülkelere ihracat gerçekleştiriyordu.

Modern Çikolata, 2023 yılına kadar İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu listesinde yer almış, Karaman’da kurumlar vergisi sıralamasında 7’nci olmuştu.

***

Evrensel

Öne Çıkan Yayın

GÜNDEM BAŞLIKLARI -5 Mart 2026-

AKP’li Zengin’den antrikotlu iftar savunması: Milletimiz ne yiyorsa ona talibiz vekilleri aşağı çekmeyelim -halkTV- TBMM  Başkanı Numan Kurt...