T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Nisan 2026-


İran savaşı asıl şimdi mi başlıyor?-Akdoğan Özkan- 

Diplomasinin İslamabad’da çökmesi halinde aktörlerin nasıl bir tutum izleyeceğini tam olarak bilemesek bile, İran Savaşı nasıl ilerledi, bundan sonra nasıl ilerleyecek, hem bunları hem de saldırganın “zafer” tanım ve beklentisine biraz daha açıklık getirebiliriz.

ABD Başkanı Donald Trump, 7 Nisan günü 15 günlük geçici bir ateşkesi kabul ettiğini duyurdu ve gelişmenin ardından silahlar büyük ölçüde sustu. Ancak ne bu gelişme ne de ABD ile İran’ın, Pakistan’ın arabuluculuğunda İslamabad’da müzakerelere oturması sizi yanıltmasın. Sadece kalıcı ve sahada sınanıp onay görmüş bir ateşkes anlaşmasının nihayete erdirebileceği İran Savaşı’nda o noktada olmaktan neredeyse ilk günkü kadar uzağız.

Hatta diyebilirim ki…

BİR) Hızlı bir zafer için indiği sahada askeri olarak 40. günde tıkanan soykırımcı Epstein rejiminin bu ateşkesi, kontrolden çıkma noktasına yaklaşmış küresel piyasaların bir süreliğine elektriğini alıp rahatlatmak ve Hürmüz’ün kontrolünü ve/veya İran’daki zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmeye dönük kapsamlı kara operasyonları için ihtiyaç duyduğu yığınağı artırıp zaman kazanmak amacıyla zorunlu ve geçici bir durak olarak kurgulamış olma ihtimali azımsanmayacak kadar yüksektir.

İKİ) Tabii, bununla birlikte, savaşın başta enerji piyasaları olmak üzere küresel ekonomide yol açtığı kaosun ardında bir “plan” olması ihtimalini atlıyor da değilim. Bir diğer deyişle, Hürmüz Krizi’nin tırmandırdığı enerji piyasalarındaki altüst oluşun kontrollü olmak kaydıyla Washington tarafından arzulanmış olması ihtimali de azımsanmayacak kadar yüksek. Ve bu savaşın dinamiklerini anlamada çok çok önemli.

Şimdi bunlarla tam olarak ne demek istiyoruz, açalım.

BİR) KARA OPERASYONLARI

ABD, eğer denizden füze göndererek ya da havadan bombalama yaparak yol açtığı hasarlarla yetinmeyecek ve belirli spesifik hedeflere yönelik kara operasyonları yapacaksa, bunun için Körfez bölgesinde epey takviye birliğe ihtiyaç duyacak. Özellikle İshfehan operasyonunun bir fiyaskoyla sonuçlandığı görüldükten sonra, bu gerçek kendisini daha da sert bir biçimde hissettiriyor. Ama tabii ABD’nin Körfez bölgesine doğru yola çıkmış takviye birlikleri farklı rota ve zaman planlamalarıyla ilerliyor.

Birincisi, Amerika-sınıfı hücum gemisi USS Tripoli ve 31. Deniz Piyade Sefer Birliği (MEU) merkezli Tripoli Amfibi Hazırlık Grubu. 13 Mart'ta Japonya'nın Sasebo Limanı'ndan yola çıkan bu grup, Malakka Boğazı'ndan geçerek 23 Mart'ta Hint Okyanusu Bölgesi'ndeki Diego Garcia üssüne ulaştı. Nisan başında da CENTCOM bölgesine girdiği tahmin ediliyor. 31. MEU yaklaşık 2 bin 200 deniz piyadesi ile denizciden oluşmakta olup, topçular, amfibi araçlar ve özel birimlerle takviye edilmiş durumda.

İkincisi, Wasp sınıfı hücum gemisi USS Boxer ve ABD'nin Güney Kaliforniya bölgesinde konuşlanmış 11. Deniz Piyade Sefer Birliği’nden oluşan Boxer Amfibi Hazırlık Grubu. Boxer Amfibi Hazırlık Grubu ayrıca USS Comstock ve USS Portland'ı da içeriyor. Bu grup, 19-20 Mart tarihlerinde ABD’nin San Diego kentindeki üsten ayrıldı. Yaklaşık 13 bin 800 mil (22 bin 200 km) yol kat eden grubun en erken Nisan ortasında, yani bu haftanın sonuna doğru muharebe bölgesine intikal etmesi bekleniyor. USS Tripoli gibi, USS Boxer da F-35B uçaklarıyla, helikopterlerle ve diğer destek unsurlarıyla donatılmış durumda. Ama dediğim gibi, daha bölgeye intikal etmelerine zaman var.

Üçüncüsü ise Kuzey Carolina'daki Fort Bragg'da konuşlanmış 82. Hava İndirme Tümeni'nin Acil Müdahale Gücü'nden mürekkep yaklaşık 2 bin askerden oluşan bir birlik. Bölgeye gönderilen ABD askeri takviyelerinin en yenileri bunlar.

Güvenlik uzmanların değerlendirmelerinden anladığımız kadarıyla bu unsurların yer alabileceği çatışmalara dair en az üç senaryodan söz ediliyor: 

*İran'ın petrol ihracatının tahmini yüzde 90'ını karşılayan Harg Adası'nın ele geçirilmesi veya abluka altına alınması;

*Küresel petrol arzının yüzde 20’sinin aktığı Hürmüz Boğazı'nın İran kontrolünden çıkarılmasına dönük olarak İran kıyı şeridinin temizlenmesi;

*İran'ın Natanz, Fordov ve İsfahan nükleer teknoloji merkezleri gibi kilit tesislerini hedef alan operasyonların düzenlenmesi, ya da daha spesifik olarak söylersek, İran'a ait yüzde 60 oranında zenginleştirildiği ileri sürülen ve 440 kg ağırlığında olduğu tahmin edilen uranyumun ABD güçlerince “güvence altına alınması”, yani açıkça sahibinden çalınması.

Bugüne kadar İran genelinde 9 bin hedefi vurduğu düşünülen Amerikalıların tükettikleri hava savunma veya saldırı füzelerini yenilemeleri, geçen haftalardaki yazılarımızda da aktardığımız gibi, kısa sürede gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak ABD’nin yukarıda sıraladığımız senaryolardan en az birini yürürlüğe koyabilmesi ve kapsamlı kara harekâtı emirleri verebilmesi için, tüm kara birliklerinin bölgeye intikali gerektiği için, bunun da bu ayın ortasında gerçekleşmesi mümkün olacağı için, İslamabad’daki görüşmelerin kısa bir zaman sonra masanın devrilerek sonlanması ve silahların yeniden ve daha sert biçimde konuşmaya başlaması ihtimali kanımca yüksek.

Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'nün (IISS) kara savaşı kıdemli uzmanı Ruben Stewart, Al Jazeera'ye yaptığı bir açıklamada, “İran'ın nükleer malzemesinin güvence altına alınmasının sağlanması, mevcut kuvvetlerle en az gerçekçi senaryodur, çünkü bu, çok daha büyük ve sürekli bir kara birlikleri varlığı gerektirir,” diyordu. Bu konuda haklı Stewart.  Ancak IISS uzmanı “ABD, kuvvetlerini bölgeye kaydırarak pazarlık gücünü artırıyor ve diplomasinin başarısız olması durumunda elinin altında seçeneklerinin olduğunu gösteriyor,” da dedi. İşte bu konuda ona pek katılamıyorum. Bölgeye yönelik ABD yığınağının diplomasinin zorlayıcı gücünü artırmak için yoğunlaştırılması bana fazla iyimser bir senaryo gibi geliyor. Bunun İran’a karşı işleyecek bir yol olmadığını düşündüğüm gibi, ABD Başkanı ile “diplomasi” ekibinin geçmişine, siciline bakınca da böyle bir çıkarsama yapabiliyorum.

Bu arada İsrail Ben-Gurion Havalimanı'nda ABD'ye ait onlarca havadan yakıt ikmal uçağının hazır halde beklediğini gösteren görüntüleri de atlamayalım. KC-135 ve KC-46A tipi tanker uçaklar pistler boyunca neden konuşlandılar acaba?

Tabii, mesele bu yığınakların varlığı ile sınırlı da değil. Yoklukları da önemli! Şunu kastediyorum; Orta Doğu'ya takviye Amerikan kuvvetleri çekildikçe, bugün burada sözünü etmediğimiz kimi aktörlerin Pentagon’un başka coğrafyalarda azalan varlığını veya dikkatini istismar ya da test etme riski de söz konusu. Dolayısıyla, gerilimin tırmanma dinamiklerine küresel ölçekte bakılması daha doğru olur.

E peki diyeceksiniz ki, ABD liderliğinin İran’a yönelik onca olumlu müzakere mesajları ne olacak? Trump’ın İran liderliğine seslendiği düşünülen sosyal medya mesajlarına ya da açıklamalarına bakarak oradan birtakım sonuçlar çıkarmak ve “müzakere” noktasına ulaşılmış gibi bir hükme varmak yanıltıcı olur. Zira Trump, sosyal medya üzerinden kime sesleniyormuş gibi yaparsa yapsın, aslında ya piyasalara ya NATO’daki ihtilaflı müttefiklerine ya da (Rusya ve Çin gibi) hasımlarına bir şey söylemek istiyor. İran liderliğini ortadan kaldırarak hızlı bir zafer kazanamayacağını anladığı günden beri aslında İran yönetimine bir mesaj iletme kaygısı taşımıyor.

Bu arada, savaşın geldiği aşama itibarıyla Rusya ve Çin’in bu noktadan sonra İran’a yönelik desteklerini daha üst perdeye taşımaları ve ihtilafa daha farklı boyutlar kazandırmaları da söz konusu olabilir. Nitekim, Pekin’in MANPAD olarak da bilinen ve omuzdan fırlatılarak alçak uçuş yapan ABD askeri uçaklarına asimetrik tehdit oluşturan uçaksavar füze sistemleri sevkiyatına hazırlandığı yolunda ABD istihbaratının elinde raporlar bulunması da düşündürücüdür.

İKİ) PETROGAZ DOLARININ SAVAŞI

Gelelim savaşın, başta enerji piyasaları olmak üzere, küresel ekonomide yol açtığı kaosun ardında ABD’nin -bizi giderek daha fazla düşündüren- bir “planı” olması ihtimaline; savaşla birlikte petrol ve doğal gaz fiyatlarının - kontrollü olması kaydıyla- tırmanışa geçmesinin, kimi enerji tesislerinin çatışmalarda hasar görüp “mücbir sebep” ilan ederek devre dışı kalmalarının ve yıllarca yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmalarının Washington tarafından arzulanır olmaları ihtimaline. Yani ABD’nin çok büyük çaplı bir korsanlık operasyonu için de bölgede bulunma ihtimaline.

Önce, o enerjinin global manzarasına ABD ile ilişkisi içinde şöyle bir bakıp bazı tespitler yapalım:

Aslında biz ABD’yi “saldırgan taraf” olarak kodlamış olsak da, şu anda ABD dünyanın en büyük petrol, doğal gaz ve rafine petrol ürünleri üreticisi konumunda. Bu çok önemli!

Geçmişte ABD petrol şoklarından etkilenmeye çok müsait bir ülkeydi. Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçiş yolunun kapanması geçmişte felaket sonuçlar doğurabilirdi. Zira ABD kendi iç talebini karşılayacak petrol üretemezdi. Dolayısıyla, petrol fiyatları tavan yaptığında doların da ciddi bir değer kaybettiğine, insanların altına hücum ettiğine tanık olurduk. Oysa bugün, İran Savaşı ile birlikte petrol fiyatları yüzde 50, doğal gaz fiyatları da yüzde 30’un üzerinde artmış olsa bile, ABD dolarının değeri yükselebiliyor; altın ise son 40 yılın en büyük değer kayıplarından birini yaşayabiliyor.

Çünkü ABD bugün dünyanın bir numaralı petrol, doğal gaz ve petrol rafinerisi ürünleri üreticisi olan bir ülke; ‘70’lerin ABD’si değil artık. ABD, yeraltındaki kaya formasyonlarında sıkışan petrol ve doğal gazı çıkarmak için derin sondaj kuyularına basınçlı su, kum ve kimyasal karışımları pompalanması işlemi olarak bilinen hidrolik kırma proseslerinde kat ettiği teknolojik ilerlemeler sayesinde günde yaklaşık 13-20 milyon varil ham petrol üretiyor. Bu haliyle Rusya ve Suudi Arabistan gibi rakiplerini önemli ölçüde geride bırakarak, bugün tarihteki herhangi bir ülkeden daha fazla ham petrol üreten bir ülke haline gelmiş durumda. 2018'den beri dünyanın en büyük ham petrol ve petrol sıvıları üreticisi ve küresel arzın da yaklaşık yüzde 22'sini sağlamaktadır.

Üstelik, Marathon Petroleum, Valero ve ExxonMobil gibi büyük şirketler sayesinde ABD, petrol rafinerisi ürünlerinde de dünyanın önde gelen üreticilerinden biri olmuştur.

Washington ayrıca 2009'dan beri dünyanın en büyük doğal gaz üreticisidir. Amerika Birleşik Devletleri, 2022’den bu yana dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatçısı konumundadır. İhracat rakamlarıyla Avustralya ve Katar'ı büyük ölçüde geride bırakmış, Avrupa ve Asya'daki güçlü talebi değerlendirerek ve terminallerinde yüksek kapasite kullanım oranlarına erişerek 2024 yılında günde yaklaşık 11,9 milyar metreküp (Bcf/d) LNG ihraç eden bir ülke olmuştur. 2025 yılında LNG ihracatı 100 milyon metrik tonu aşan ilk ülke unvanına ulaşan ABD’nin toplam ihracatı yaklaşık 111 milyon tona erişmiş ve bu haliyle o dev ihracatçı Katar'ı yaklaşık 23 milyon ton geride bırakmıştır.

Kısacası, ABD dokuz yıl içinde sıfır LNG ihracatından 100 milyon tonun üzerine çıkmıştır. Bunda, ABD'nin gemi bordasında teslim (Free on Board - FOB) anlayışını içeren bir satış yaklaşımı uygulamasının yanı sıra güvenilir mal tedariki önemli rol oynamıştır. 2026 için hedefi, ihracat kapasitesini iki katına çıkarmaktır.

Birkaç yıl önce ABD için en büyük sıkıntı, Rusya gibi rakiplerin boru hatları yoluyla ABD’nin müttefiklerine ucuz enerji tedarik etmesiydi. Ancak Amerikalılar, vassallarındaki gönüllü yardakçıları yardımıyla Nord Stream 2 boru hatlarına düzenlenen sabotajlarla olduğu gibi, bu imkânı tarihe gömecek; Rusya’ya bu şekilde darbe vururken, ucuz Rus gazından mahrum bırakmaya kararlı olduğu Avrupa’yı da ilelebet kendi pahalı malının müşterisi yapacaktır.

Tabii eğer ABD gibi bir “imparator” iseniz, üretimde bir numara olmayı, ürettiğinizi yeni pazarlara açarak büyümeyi, ihracat rekorları kırmayı falan yeterli görmez; rakiplerinizi piyasadan silmeye çalışıp tekel olmak, fiyatları belirlemek ve kârınızı katlamak da istersiniz. ABD’nin savaşlarının motoru ve enerji piyasalarındaki vizyonu budur.

Dolayısıyla, ABD’nin İran Savaşı’nı sadece Netanyahu’nun gündemine hizmet etmek maksadıyla değil, enerjide tekel olma hedefine daha rahat ulaşabilmek için de kullandığı giderek daha net olarak görülmektedir. Yani savaşla enerji piyasalarında yaşanan kaotik durumun arkasında bir “plan” olmadığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Gerek Ukrayna savaşı gerekse İran savaşı, bir yönüyle ABD'nin “Büyük Petrol Savaşı”nın birer muharebe cepheleridir.

Rusya’nın Avrupa’daki işine çomak sokan; Venezuela’da haydutluk yapan ABD, İran Savaşı ile bir anlamda sadece İran’a değil, Çin’e de yönelmiştir ve onun enerji dinamiğinin de dibine kibrit suyu dökmeyi deneyecek ve tüm küresel rakiplerini ortadan kaldırmaya çalışacaktır.

Hal böyle olduğu için de ABD; İran topraklarında ya da sularında kazanabileceği askeri zaferlerden daha büyük, kendisi için daha anlamlı bir şeyler hedeflemektedir. Şimdi buna somutlayalım.

Müttefikinin vurulmasından devşirilen fayda

Trump, İran’ın karşı karşıya kaldığı saldırılara misilleme olarak ABD’nin bölgedeki “müttefiklerini” ve onların enerji altyapılarını vurmasından dahi fayda devşirme çabasındadır.

Örneğin, Katar’ın Ras Laffan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri İran tarafından bombalandığında, Katar’ın gelişmeleri “mücbir sebep” gösterip taahhütlerini yerine getiremeyeceğini ilan etmesinden kim en büyük kazançla çıktı, dersiniz? QatarEnergy CEO'su Saad al-Kaabi’ye bakılırsa, İran saldırısı Katar'ın LNG ihracat kapasitesinin yüzde 17 oranında düşüşüne yol açmıştı. Kaabi, yıllık 12,8 milyon ton LNG kapasitesinin 3-5 yıl boyunca devre dışı kalacağını ifade ediyordu. Vurulan tesisteki kriyojenik hava ayırma ünitelerinin tamamen kaybedilmesi durumunda en az 2029 yılına kadar yenilerinin temin edilemeyeceği de kesinlik kazanmıştı. Bu şartlarda Avrupa’nın doğal gaz maliyetlerinin yüzde 35 artması söz konusu oluyordu. Buradaki LNG ve helyum tesislerinin toparlanmasının yıllar alacak olması ABD’ye yarayacaktı. Avrupa oradaki kaybını ABD’den telafi etme yoluna gidecekti. Hem de tırmanan fiyatlarla.

Nitekim, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 27 Temmuz’da, Avrupa'nın, Trump'ın görev süresinin geri kalanında Rus doğalgazı yerine ABD'den yılda 250 milyar dolarlık enerji alımı yapacağının, ayrıca ABD’deki enerji altyapı tesislerine 600 milyar dolarlık yatırım gerçekleştireceğinin sözünü vermişti.

Savaş, siyasetin başka araçlar yoluyla sürdürülmesinden ibaretti. Trump, Katar’ın “mücbir sebep” ilanıyla ayağına gelen ya da getirttiği fırsatı kaçırmamış ve hizalamaya çalıştığı çoğu Avrupalı müttefiklerine -geçen hafta da aktardığım üzere- mealen şu mesajı iletmişti: “Hani AB ile aramızda geçen Temmuz’da İskoçya’da mutabık kaldığımız ama o tarihten bu yana imza koymadan beklettiğiniz LNG anlaşmamız vardı ya, şimdi size perşembeye kadar mühlet, şu avantajlı [!] fiyatlarla, ABD ile 750 milyar dolarlık anlaşmaya hemen imzayı atın, yoksa cumadan sonra fiyatları yeniden yükselttiğimde çok zararlı çıkarsınız.” 

İmparatordan korsan devlete

İngiliz bağımsız gazeteci ve youtube programcısı Richard Medhurst, ABD’nin askeri prestiji yerlerde sürünen bir savaş yürütmesine rağmen, kaosun ardında var olduğunu savunduğu ABD’nin iktisadi politikasını “silahlı soygun” olarak adlandırıyor. Amerikalıların son üç ayda dünyanın petrol ve doğal gaz arzına yönelik gerçekleştirdiği tüm yasadışı saldırılara dikkati çeken Medhurst, Ocak ayında Venezuela'dan yapılan “yasadışı petrol sevkiyatlarına karşı uygulanan yaptırımları” gerekçe göstererek İzlanda açıklarında Rus bandıralı (eski adıyla Bella-1) Marinera tankerine el koymasını; bir büyük petrol ihracatçısı ülkenin (Venezuela) devlet başkanını kaçırmasını; bir diğerinin (İran) liderine suikastta bulunmasını; Çin’in indirimli enerji tedarik hatlarında bir "tıkanma" yaratmasını; bu ülkenin ucuz petrol kaynağına erişimini engelleyip ona enerji için daha büyük bedeller ödettirmesini, “gölge filo” tankerlerini, rafinerilerini ve ara terminallerini hedef alarak, Çin'in enerji ithalatına sekte vuruşunu hatırlatıyor.

İngiliz gazeteci, bir imparatorluğun “korsan devlete” dönüşme sürecine tanık olduğumuzu savunarak şöyle diyor: “Buna aslında ‘petrogaz doları’ veya ‘LNG dolarının’ doğuşu da diyebiliriz.

Özetle, ABD İran Savaşı’nda petrol ve doğal gaz savaşları cephesinde diptoplamda cebine uzun vadeli ne kalacağına daha çok bakacaktır. Bu bakımdan Hürmüz’ün kontrolünü ele geçirmeyi ve bu şekilde enerji oyununda sadece İran’ı değil aynı zamanda -ve bu ülke isterse onunla birlikte- Çin’i de oyundan düşürmeyi hedefleyecektir. Çin’i oyundan düşüremese bile, ona enerji için çok daha büyük bedeller ödettirmek isteyecektir.

Bu bakımdan Çin’in, diplomasinin İslamabad’da çökmesi halinde nasıl bir aksiyon alacağını bilemesek de, en azından, oturup uslu uslu bu haydutluk savaşının sonunu beklemeyi tercih etmeyeceğini düşünebiliriz. Peki neyi tercih edecek? Onu da sanırım zamanla göreceğiz.

/././

Hibrit araçlarda ÖTV tartışması: Vergi hatası mı, hukuki ihtilaf mı?-Murat Batı-

Hibrit ve menzil uzatıcı araçlara ilişkin ÖTV tartışmaları Vergi Usul Kanunu anlamında bir vergi hatası olarak değil, teknik verilerin ve tarife hükümlerinin yorumunu gerektiren bir hukuki ihtilaf olarak değerlendirilmeli...


Benzinli ve elektrik motorunu birlikte barındıran hibrit araç sahipleri, bu araçların yüzde 80 yerine yüzde 10 ÖTV’ye tabi olması gerektiği iddiasıyla önce vergi idaresine başvuruyor; sonuç alamadıklarında ise yargı yoluna gidiyorlar. Uyuşmazlığın temelinde, bu araçların sadece elektrikli araç kapsamında mı değerlendirileceği, yoksa hibrit araç olarak yüksek ÖTV oranına mı tabi olacağı sorusu yer alıyor.

Gelir İdaresi, uygulamada bu tür araçları çoğu durumda benzinli araç gibi değerlendirerek yüzde 80 oranında ÖTV tahakkuk ettiriyordu. Mükellefler ise bunun bir vergi hatası olduğunu, dolayısıyla daha düşük oran olan yüzde 10 üzerinden vergilendirme yapılması gerektiğini ileri sürerek düzeltme-şikâyet yoluna başvurmakta; olumsuz sonuç alınması hâlinde de yargı yoluna gitmektedirler.

Bu noktada yargı kararları arasında uzun süredir devam eden bir görüş ayrılığı bulunuyordu. Bazı vergi mahkemeleri, söz konusu uyuşmazlığı vergi hatası olarak nitelendirip fazla tahsil edilen ÖTV’nin iadesine karar verirken; birçok mahkeme ise olayın hukuki yorum gerektirdiğini, bu nedenle düzeltme-şikâyet yoluyla çözülemeyeceğini belirterek davaları reddediyordu. Aynı ayrışma bölge idare mahkemeleri düzeyine de yansımıştı.

Son olarak konu Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun önüne geldi. Kurul, 22 Ekim 2025 tarihli ve E.2025/16, K.2025/18 sayılı kararıyla, benzinli ve elektrik motoru bulunan araçlara ilişkin bu tartışmanın vergi hatası kapsamında değerlendirilemeyeceğine, uyuşmazlığın hukuki nitelikte bir ihtilaf olduğuna hükmetti. Bu nedenle düzeltme-şikâyet yoluyla iade talebinin mümkün olmadığı sonucuna ulaşıldı.

Kararın temel yaklaşımına göre, hibrit araçlarda uygulanacak ÖTV oranı, teknik özelliklerin ve tarife hükümlerinin yorumlanmasını gerektirdiğinden, ortada açık ve tartışmasız bir vergilendirme hatası değil; hukuki değerlendirme gerektiren bir uyuşmazlık bulunmaktadır. Bu nedenle idari düzeltme mekanizması değil, yargısal denetim yolu işletilmelidir.

Bununla birlikte karar oybirliğiyle alınmış değil. Karşı oy, meselenin yorumdan ziyade teknik bir tespit olduğunu savunuyor. Bu görüşe göre, incelenen araçlarda benzinli motor tekerleklere doğrudan güç aktarmamakta; yalnızca elektrik üretimi için çalışmakta ve aracın hareketi tamamen elektrik motoru tarafından sağlanmaktadır. Bu teknik yapı dikkate alındığında, aracın sadece elektrikli araç olarak değerlendirilmesi gerektiği ve yüzde 10 ÖTV uygulanmasının zorunlu olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle yüzde 80 oran üzerinden yapılan vergilendirmenin açık bir vergi hatası oluşturduğu görüşü dile getirilmektedir.

Öte yandan yargıdaki tartışma Danıştay kararıyla tamamen sona ermiş değil. Nitekim bazı vergi mahkemeleri benzer uyuşmazlıklarda farklı yönde değerlendirmeler yapmaya devam etmektedir.

Buna örnek olarak Ankara 5. Vergi Mahkemesi’nin 29.12.2025 tarihli bir kararı gösterilebilir. Mahkeme, menzil uzatıcı sistemli bir araçta benzinli motorun tekerleklere mekanik güç aktarmadığını, yalnızca elektrik üretmek amacıyla çalıştığını; aracın hareketinin tamamen elektrik motoru tarafından sağlandığını kabul etmiştir.

Mahkemeye göre ÖTV Kanunu’ndaki sadece elektrik motorlu araç ifadesi, araçta içten yanmalı motor bulunmamasını değil, aracın hareketinin yalnızca elektrik motoru ile sağlanmasını ifade etmektedir. Bu nedenle teknik olarak elektrik motoruyla hareket eden bu araçların yüzde 10 ÖTV dilimine tabi olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Bu yaklaşım çerçevesinde Ankara 5. Vergi Mahkemesi, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun benimsediği yaklaşımdan farklı olarak, uyuşmazlığı yalnızca bir yorum farklılığı olarak değil, aynı zamanda açık bir vergilendirme hatası olarak değerlendirmiş; bu kapsamda düzeltme-şikâyet yolunun açık olduğu kabul edilerek fazla tahsil edilen ÖTV ile buna bağlı KDV’nin iadesine karar vermiştir.

Özetle hibrit ve menzil uzatıcı araçlara uygulanan ÖTV oranı tartışması, bir yandan Danıştay düzeyinde bir hukuki ihtilaf olarak görülürken, diğer yandan bazı ilk derece mahkemeleri tarafından açık vergi hatası olarak değerlendirilmeye devam etmektedir. Bu durum, konuya ilişkin içtihat birliğinin henüz tam anlamıyla sağlanamadığını da göstermektedir.

Genel değerlendirme

Hibrit ve menzil uzatıcı sistemli araçlara ilişkin ÖTV uyuşmazlıkları, görünüşte teknik bir sınıflandırma tartışması gibi ortaya çıksa da esasında Vergi Usul Kanunu anlamında vergi hatası kavramının sınırlarının nerede başlayıp nerede sona erdiğine ilişkin temel bir hukuki tartışmayı da içermektedir.

Düzeltme ve şikâyet yoluna konu olabilecek vergi hataları, idare ya da yargı merciinin Vergi Usul Kanunu’nun 3’üncü maddesinde yer alan yorum yöntemlerine başvurmaksızın, ilk bakışta açıkça tespit edebileceği nitelikteki vergilendirme hatalarıdır. Buna karşılık, uyuşmazlığın çözümü maddi olayların değerlendirilmesini ve mevzuatın yorumlanmasını gerektiriyorsa, ortada vergi hatası değil, bir hukuki uyuşmazlık bulunduğu kabul edilir.

Bu hususta Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 22 Ekim 2025 tarihli kararı, bu sınırın belirlenmesi açısından belirleyici niteliktedir. Kurul, söz konusu uyuşmazlığın çözümünün araçların teknik özelliklerinin değerlendirilmesini ve ÖTV tarifesinin yorumlanmasını gerektirdiğini açıkça ortaya koyarak, bu tür ihtilafların ilk bakışta anlaşılabilir açık bir vergi hatası niteliğinde olmadığını kabul etmiştir.

Bu yaklaşımın sonucu olarak, ÖTV oranına ilişkin tartışmaların düzeltme-şikâyet mekanizması kapsamında değil, hukuki ihtilaf kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim Danıştay çoğunluk görüşü, hukuki yorum farklılığı bulunan alanlarda vergi hatası kurumunun işletilemeyeceğini açık biçimde vurgulamaktadır.

Buna karşılık karşı oy gerekçesi, uyuşmazlığı teknik bir tespit meselesi olarak ele alarak daha mükellef lehine bir çerçeve çizmekte ve bazı durumlarda vergilendirme işleminin açık bir hata niteliği taşıyabileceğini savunmaktadır. Ancak bu görüş, Kurulun çoğunluk yaklaşımı karşısında bağlayıcı nitelikte değildir.

Öte yandan Ankara 5. Vergi Mahkemesi’nin 29.12.2025 tarihli bir kararı, benzer teknik değerlendirmeler üzerinden farklı bir sonuca ulaşarak, menzil uzatıcı sistemli araçlarda benzinli motorun tekerleklere güç aktarmadığı ve aracın fiilen elektrik motoruyla hareket ettiği tespiti üzerinden yüzde 10 ÖTV uygulanması gerektiğini kabul etmiştir. Bu yönüyle karar, ilk derece mahkemesi düzeyinde farklı bir değerlendirme içeren istisnai bir karar niteliğindedir

Ancak bu karar dahi, uyuşmazlığın özünde teknik verilerin ve tarife hükümlerinin yorumuna dayandığını göstermekte; dolayısıyla sorunun niteliğini basit bir vergi hatası seviyesine indirmemektedir.

Bu çerçevede genel tablo birlikte değerlendirildiğinde, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun ortaya koyduğu yaklaşımın, uyuşmazlığın niteliğini belirlemede esas alınması gerektiği; dolayısıyla hibrit ve menzil uzatıcı araçlara ilişkin ÖTV tartışmalarının Vergi Usul Kanunu anlamında bir vergi hatası olarak değil, teknik verilerin ve tarife hükümlerinin yorumunu gerektiren bir hukuki ihtilaf olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

/././

Sahi nedir şu Bilderberg Toplantıları?-Eray Özer- 

Bu yılın Bilderberg Toplantısı dün sona erdi. Üzerine pek çok yorum yapılıyor ama sanki Bilderberg Toplantıları hakkında çok az şey biliyoruz. Bir kısmı mecburiyetten: Konuşulanlar gizleniyor. Ama bir de kamuya açık kısmı var ki, komplo teorilerinden onlara sıra gelmiyor bir türlü.

Size bugün “meşhur” Bilderberg Toplantıları’ndan biraz bahsedeyim istiyorum. Hep önümüze çıkıyor ama aslında hakkında çok da fazla şey bilmiyoruz.

Yani bir kısmını zaruretten bilemiyoruz çünkü bilmemiz istenmiyor. Her şey büyük bir gizlilik içinde gerçekleşiyor. Bu toplantılarda ne konuşuluyor, kim ne söylüyor… Asla dışarı sızması istenmiyor.

Bir kısmını da meselenin sadece “komplo teorisi” kısmına takılıp kaldığımızdan bilmiyoruz. Medya dünyamız bazı ortada olan bilgiler sanki ortada değilmiş gibi haber yapmayı seviyor.

Mesela bu yılın katılımcıları hemen her medya organında “2026 toplantısının katılımcı listesi sızdı” diye haber oldu. Haber siteleri de birbirinden kopyala/yapıştır yöntemiyle haber yaptığı için “Çok gizli Bilderberg Listesi sızdı” haberleri aldı başını gitti.

Oysa sızan bir şey yok ortada. Adamlar bir zamandan beri katılımcı listesini kendi web sitelerinde yayınlıyorlar. BilderbergMeetings.Org adresinde hem o yılın hem de birkaç yıl öncesine ait toplantısının katılımcı listesi ve konu başlıkları mevcut. Bu yılın katılımcılarını merak eden şuradan bakabiliyor.

Bu yılki toplantıya geliriz. Önce neymiş bu Bilderberg, ona bakalım. Ve tabii biraz da komplo teorilerine kulak kabartalım. Öyle topyekûn yabana atılacak iddialar değil hepsi.

Bilderberg Toplantıları ilk kez 1954’te gerçekleştiriliyor. Fikir babası 2. Dünya Savaşı’nda işgal altındaki Polonya’dan sürgüne gitmek zorunda kalan Jozef Retinger adında bir politikacı. Retinger’in bu toplantıları planlarken derdi özetle şu: “Aman Kuzey Amerika’yla Batı Avrupa arasındaki iletişimde bir daha kopukluk olmasın. Nazizm gibi manyakça fikirler hortlamasın. Her yıl toplanalım, özellikle ABD’yle Batı Avrupa’nın iletişimini sansürsüz konuşarak/tartışarak devam ettirelim.”

Tabii bu Bilderbergçilerin “resmi” anlatısı. Altını çizmek isterim.

Retinger gidiyor derdini Hollanda Prensi Bernhard’a anlatıyor. O da eski Belçika Başbakanı Paul van Zeeland’a “Hakikaten yapsak mı böyle bir şey” diyor. Oradan iş Unilever’in başında bulunan Paul Rijkens’e sıçrıyor… Derken, Amerikan tarafıyla iletişime geçiyorlar. Tabii o tarafta hemen CIA “damlıyor” meselenin içine. O zamanki CIA Direktörü Walter Bedell Smith, sonra ondan dönemin Amerikan Başkanı Eisenhower’ın danışmanı Charles Jackson filan derken… Kimden para buluruz, nerede nasıl toplanırız gibi meseleleri de hallediyorlar. Ve nihayet 1954’te Hollanda’nın Oosterberk köyündeki Bilderberg Oteli’nde toplanıyorlar.

İşte toplantının adı da oluyor size Bilderberg Toplantıları. 1976’ya kadar bu organizasyonun başında bizzat Prens Bernhard yer alıyor. O yıl prensin jet uçak üreticisi Lockheed’den rüşvet yediği anlaşılınca tarihinde ilk ve son kez Bilderberg Toplantısı yapılamıyor, prens de tabii organizasyondan “şutlanıyor.”

Ta 2000’lere kadar Bilderberg Toplantıları’nın üzerinde büyük bir gizlilik var. Katılanlar bilinmesin isteniyor. Konular saklanıyor. Efendime söyleyeyim, toplantının yapılacağı yer açığa çıkmasın diye her şey yapılıyor. Vesaire… Fakat tabii her şey bu kadar gizli olunca bu işe kafayı takan gazeteciler ortaya çıkıyor.

Hele bir tanesi var. Koca bir kariyerini Bilderberg Toplantıları’nın peşinde geçiriyor: Jim Tucker. Tucker’ın Bilderberg’in içinden de bir kaynağı var. 1980’lerden 2000’lerin başlarına kadar her toplantının yerini, katılımcısını, konuşma başlıklarını ifşa etmeye başlıyor. (Hepsini de “Jim Tucker’ın Bilderberg Günlüğü” isimli kitapta topluyor.) O kadar baskı oluyor ki, Bilderbergçiler bazı bilgileri kamuya açmaya karar veriyor. Mesela katılımcılar. Mesela konu başlıkları ve toplantının nerede yapılacağı. Ama o kadar. İçerikler hala gizli.

Peki katılımcılar kimler ve nasıl katılınıyor bu toplantılara? Önce ikinci soruyu cevaplayayım: Siz katılmıyorsunuz, sizi çağırıyorlar. Kim çağırıyor? Bir “Steering Committee” var. Yani “İdare Heyeti” diyelim. Yönetici gibi değil de, “işleri” halledenlerin komitesi…

Bu komite belirliyor kimlerin çağırılacağını. Artık bu komite üzerinde de gizlilik yok. Yukarıda bahsettiğim sitede komitenin üyelerini ve başkanını görmek mümkün. Şu anda Türkiye’den tek bir isim var komitede: FİBA Grup’tan Murat Özyeğin.

Bu arada Türkiye’de şimdiye kadar üç Bilderberg Toplantısı yapılmış. İlginç. 1959’da İstanbul Yeşilköy’de. 1975’te İzmir Çeşme’de. Ve 2007’de yine İstanbul Ritz Carlton’da. Özellikle 2007’dekini hiç duymamama şaşırdım biraz. Demek gizlilik devam ediyordu yahut benim aklım başka yerdeydi!

Toplantılar 4 gün sürüyor. İlk üç günde dörder oturum düzenleniyor. İkisi öğleden önce, ikisi öğleden sonra. Son gün tek bir oturum var. Oturumlar 90 dakika sürüyor ve belirli bir konu başlığı oluyor.

Konuşmacılar istediği gibi konuşmakta özgür. Katılımcılar arasında gazeteciler de oluyor tabii ama konuşulanların haberini yapmak filan yasak. Dinleyici yahut konuşmacı olarak orada oluyorsun. Yani “Bilderberg’te konuşulan Bilderberg’te kalır” diye özetlenebilecek ve aslında “Chatham House Kuralı” olarak literatüre geçen kural geçerli.

Bilderberg’in sitesinden bu tercihin özgür ve sansürsüz bir konuşma ortamı sağlamak amacıyla yapıldığı, konuşmacıların başka isimlerden alıntı yapmadan kendi fikirlerini pekâlâ dışarıda da ifade edebilecekleri açıklanıyor.

Gelelim kimlerin davet edildiğine… Bir kere her şeyden önce ekonominin en tepe isimleri orada. Bu isimler zamanın ruhuna göre değişiyor. Kapitalin akış yönü davetli profilini de dönüştürüyor. Ford’lar, Murdoch’larla başlayan ekonomi tiranları listesi günümüze yaklaştıkça önce Jeff Bezos’lara, Peter Thiel’lere daha sonra ise yapay zekâ şirketlerinin başındaki 40 yaş altı isimlere dönüşüyor. Zamanın ruhu dediğim tam olarak bu.

Peki komplo teorileri nedir, diye soracak olursanız tahmin etmek güç değil. Bu insanların bu toplantılarda dünyaya şekil verdiği söyleniyor özetle. En büyük teori aslında ortada bir “dünya devleti” kurma hazırlığı olduğu şeklinde özetlenebilecek iddia. Bizler koyun, onlar çoban… Bütün dünyayı tek bir devlet aygıtıyla yönetecekler. Hatta aslında “de facto” yönetiyorlar da, iddia sahiplerine göre.

“Nerede savaş olacak,” “Pandemi ne zaman başlatılacak ve ne zaman bitirilecek,” “Hangi ülkeler bölünecek,” “Ortadoğu’da kartlar nasıl dağıtılacak”… Tüm bunlara bu toplantılarda karar veriliyor.

Bana soracak olursanız, (ben genelde yorum yapmak yerine bilgi vermeyi tercih ediyorum biliyorsunuz ama burada fikrimi söylemek isterim müsaadenizle…) bu kadarı fazla. Yani dünyayı Bilderberg’ten yönettiklerine inanmıyorum.

Amaaaa… “İddialar da hepten mesnetsiz, bu insancıklar sosyalleşip dünya meselelerinin tatlı tatlı dedikodusunu yapıyorlar” da diyemiyorum. Bildiğin küresel elitlerden oluşan bir grup aralarında gizli bir buluşma organize ediyorlar. Dolayısıyla “masum” bir etkinlik deyip geçmek de biraz saflık olur.

İngiliz The Observer’da 1963 yılında yayımlanan makalenin şu kısmı bize o kadar “masum” bir şey söylemiyor örneğin:

“Bu insanlar [Bilderbergçiler], geleceğin teknokratlara ait olduğunu savunuyorlar, çünkü uluslararası ilişkilerin diplomatların eline bırakılamayacak kadar hassas olduğuna inanıyorlar. Tartışmalarının ‘gizliliği’, yalnızca tek bir şey aradıklarını gösteriyor: Dünya halkları üzerinde etkili bir egemenlik kurmak, ancak bunu kendilerini gizleyerek ve hükümetlerin sorumluluğunu küçük politikacıların eline bırakarak yapıyorlar.”

Ayrıca ortada bazı gerçekler de var. Mesela buraya yolu düşene bir şekilde, artık nasıl oluyorsa Allah “yürü ya kulum” diyor. Bill Clinton silik bir valiyken katıldığı Bilderberg’ler sonrası bir anda Amerika’nın “parlak” başkanı olma yolunda hızla merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Keza aynı şekilde Tony Blair, Bilderberg sonrası İşçi Partisi liderliğine ve oradan da İngiltere Başbakanlığına yürüyor.

Ama mesela bizden Ali Babacan da gitti. Onun kariyeri hiç “yolu Bilderberg’ten geçmiş” gibi ilerlemedi. Ali Bey kusuruma bakmasın, Bilderberg sonrası hep patinajla devam etti siyasi kariyeri.

Kariyerlere müdahale iddialarının dışında mesela Avrupa Birliği’nin tohumlarının Bilderberg’te atıldığı bizzat katılımcılar tarafından sonrasında dile getirilmiş bir bilgi. Aynı şekilde Avrupa’nın ortak para birimine, Euro’ya geçiş süreci de Bilderberg’te başlamış bir süreç. Yani basbayağı süreç başlatıp süreç bitiren toplantılar bunlar.

Gelelim bu yılın toplantılarına… Önce konu başlıkları: Yapay zeka, Arktik Bölgenin Güvenliği (bu kuzey-güney deniz hattı meselesini başka bir yazı konusu yapmayı düşünüyorum), Çin (Çin’i çok konuşuyorlar bu aralar, Allah sonumuzu hayretsin), Dijital Finans, Enerji Çeşitliliği, Avrupa (Trump’ın şurada anlattığım Strateji Bildirgesi’nde Avrupa’ya “ayar” vermesi Bilderbergçileri panikletmiş olmalı), Küresel Ticaret, Orta Doğu (bu da bu senenin doğal olarak komplo teorisine en müsait başlığı), Rusya (olmazsa olmaz), Trans-Atlantik Savunma ve Endüstri İlişkileri (NATO’nun dağılma ihtimali ve Trump’ın gümrük vergileri olarak da okuyabiliriz), Ukrayna, ABD (tek başına bir ‘meseleye’ dönüşmüş olması dikkat çekici), Savaş Yöntemlerinin Geleceği (ABD’nin ‘tuhaf’ silahları da yazı listemde bir başlık) ve Batı (“The West” şeklinde yazıldığı için ‘Bugün neresi Batı’dır’ ve ‘N’olacak bu Batı’nın dağılmış hali’ diye de okunabilir).

Bu yıl Türkiye’den kimler varmış, ona da bakalım. Prof. Ayşe Zarakol hemen dikkatimi çekti. Ayşe Hanım’ın liberalizm sonrası “düzensiz” bir çağa girdiğimiz ve içinde bulunduğumuz çağın bu anlamda 17. yy’a benzediğine dair hipotezden hareketle ele aldığı son çalışmasını paylaşacağını düşündüm ismini görünce.

AGİT Genel Sekreteri Feridun Sinirlioğlu var. Bu başlıklarda onun da olması şaşırtıcı değil.

İş dünyasından da Ali Koç (Koç Holding), Mehmet Tara (ENKA) ve Murat Özyeğin yer alıyor bu yılın katılımcıları arasında.

Bir önemli isim de Fatih Birol. Fatih Bey, Uluslararası Enerji Ajansı’nın başkanı olarak katılıyor. Pozisyonu gereği uluslararası katılımcı olarak gözüküyor listede. O da enerji çeşitliliği başlığı altında bir şeyler söylemiştir.

Bitirmeden son olarak bir de benim dikkatimi çeken diğer birkaç katılımcıyı paylaşayım istiyorum.

Dan Driscoll: Amerika’da “Savaş Bakanı” Hegseth’le daha birkaç gün önce kapışan ve buna rağmen “İstifa filan etmiyorum, görevimin başındayım” diyen ordudan sorumlu bakanın Bilderberg’te olması ilginç.

Douglas Burgum: ABD İçişleri Bakanı.

Blaise Metreweli: İngiliz istihbarat servisi MI6’in başındaki isim. Gel de komplo teorilerine hak verme.

General Samuel Paparo: Hint-Pasifik Amerikan Kuvvetleri’nin başındaki general.

Mark Rutte: NATO Genel Sekreteri.

Nicolas Roche: Fransa Ulusal Güvenlik Sekreteri.

Brett McGurk: Şu anda CNN’de yorumculuk yapan ama birkaç dönem boyunca ABD’nin Suriye’deki Kürt gruplardan sorumlu kişisi olarak bölgede görevli diplomat.

Bu isimlerin dışında pek çok diplomat, bakan, CEO… İsveçli savunma bakanını filan saymadım, çok uzatmamak için. Onlar da var tabii.

Dediğim gibi bu yılki toplantılar dün son buldu. Yukarıdaki gibi bir ekip toplanınca da pek havadan sudan konuşmamışlardır gibi sanki.

Ne dersiniz?

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Nisan 2026-


'Dostluk şarkıları' eşliğinde sömürü tartışmaları: Enerjide aslan payı Türk patronlara, kırıntılar Somali halkına -Yalçın Çuğ- 

Önemli işletmeleri Türk patronlara devredilen, ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitilen, doğal kaynakları Ankara'ya emanet edilen, dört bir yanı AKP destekli gerici vakıflarla sarılan Somali'de, Ankara'yla imzalanan enerji anlaşmasına yönelik tartışma devam ediyor: Sömürü, egemenlik ihlali, imtiyazlar...

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Mahmud, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisini karşılama töreninde. (Foto: AA)

Somali'nin AKP iktidarı, Türkiye sermayesi ve tarikat/cemaat bağlantılı gerici kurumlar tarafından nasıl kuşatma altına alındığını, 2011 yılından beri devam eden ilişkinin "yardım" boyutunu aşarak bir tür vesayete dönüştüğünü daha önce soL'da detaylarıyla anlatmıştık.

Türk patronların artık Somali'nin "sahibi" gibi davrandığına yönelik eleştiriler her geçen gün artarken, iki ülke arasında 2024 yılında imzalanan enerji anlaşması yeniden tartışmalara neden oldu.

Çünkü Türkiye'nin Somali karasularında petrol ve doğalgaz aramasını, geliştirmesini ve üretimini içeren anlaşma kapsamında, Çağrı Bey isimli derin deniz sondaj gemisi Mogadişu'ya ulaştı.

Türk patronların elde edilecek gelirden aslan payını alacağına yönelik eleştiri sıkça dillendirilirken; sömürü, egemenlik ihlali, şeffaflık gibi başlıklar da tartışmanın öne çıkan boyutları arasında.

2024 yılında enerji anlaşmasına varıldı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile Somali Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Abdürezak Ömer Muhammed, 2024 yılının Mart ayında İstanbul'da bir araya geldi.

Yapılan görüşmenin ardından iki ülke arasında enerji alanına dair bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Anlaşmanın Somali’nin kara veya deniz bloklarından petrol arama, değerlendirme, geliştirme ve üretimini içerdiği; bunun yanı sıra bu projelerle ilgili taşıma, dağıtım, rafineri, petrol ve ürünlerinin satışı ve hizmet operasyonlarının da anlaşma kapsamında yer aldığı aktarıldı. 

Ayrıca anlaşmanın petrol projeleri alanında ikili bilimsel, teknik, teknolojik, hukuki, idari ve ticari işbirliğinin geliştirilmesini de teşvik etmeyi amaçladığı bildirildi.

Erdoğan tarafından Somali'ye uğurlandı

İmzalanan anlaşmadan yedi ay sonra Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi için İstanbul'da tören düzenlendi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Bakan Bayraktar'ın katıldığı tören kapsamında, Oruç Reis Dolmabahçe'den Somali'ye uğurlandı.

Mogadişu'ya varış ve 'Dostluk Şarkısı'

Oruç Reis; Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz rotası üzerinden yaklaşık 20 günde Somali’nin Mogadişu Limanı’na ulaştı. 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar’ın başkanlığındaki heyet tarafından limanda karşılanan Oruç Reis'e yolculuk boyunca donanma gemilerinin yanı sıra Zağanos Paşa Destek Gemisi, Sancar Platform Destek Gemisi ve Ataman Takip Gemisi refakat etti.

Oruç Reis'i karşılama töreninde Somali tarafından bestelenen "Gerçek Dostluk" isimli şarkı da seslendirildi: "Gerçek dostluk gizlenemez. Türkler bize açıkça destek veren bir millettir. Allah'ım onların düşmanlarını bertaraf et. Bize de gücümüzü artırmayı nasip et. Akrabamız olan Türkler ülkemizin zenginliklerini çıkarmamız için nasıl kazanacağımızı gösteren donanımı getirdiler. Ülkemiz artık zengin olacak ve petrol çıkarılacak. Uzmanlıkları ve işte Türkiye'nin gücü, büyük bir onur ve heyecanla donanımı bize getirdi ve şimdi petrol çıkarılacak."


https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-04/ssstwitter.com_1775822683940.mp4

Oruç Reis'in 234 gün süren görevi 2025 yılının Haziran ayında sona erdi. Bu süreçte üç ayrı deniz blokunda 4 bin 464 kilometrekarelik alanda sismik veri toplandı. 

Verilerin incelenmesi ve yorumlanmasının ardından belirlenen bir lokasyonda sondaj çalışması yapılmasına karar verildi.

Sondaj çalışmasına karar verildi, Çağrı Bey Somali'ye ulaştı

Sondaj çalışması kararının ardından Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisinin bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı.

İnşası 2024'te Güney Kore'de tamamlanan 228 metre uzunluğundaki gemi, Türkiye'nin yurt dışındaki ilk derin deniz arama sondajını gerçekleştirmek üzere 15 Şubat'ta Mersin Taşucu Limanı'ndan yola çıktı.

Gemi, Akdeniz'i baştan sona geçerek Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlas Okyanusu'na açıldı. Ardından Batı Afrika kıyılarını takip ederek Ümit Burnu'nu geçerek planlanan 53 günlük seyir süresi sonunda geçtiğimiz perşembe günü Somali'ye ulaştı.

Çağrı Bey, ismini Somali'de ailede doğan ilk bebek anlamına gelen "Curad"dan alan ve Mogadişu'dan 372 kilometre açıkta bulunan CURAD-1 kuyusunda çalışacak.

Gemi, 3 bin 495 metre su derinliğine sahip noktada, deniz tabanından itibaren de 4 bin 5 metre kazılmasının ardından toplam 7 bin 500 metreye inerek sondaj yapacak. CURAD-1 kuyusunun söz konusu 7 bin 500 metre derinlikle dünyanın en derin ikinci deniz kuyusu olması hedefleniyor.

Sondaj çalışmalarının toplam 288 gün sürmesi planlanıyor. Çağrı Bey'in görevinde enerji filosundan Altan, Korkut ve Sancar destek gemileri de yanında bulunacak. Öte yandan güvenli bir şekilde çalışabilmesi için TCG Sancaktar, TCG Gökova ve TCG Bafra'dan oluşan donanma unsurları da Çağrı Bey'e destek verecek.

Ayrıca sondaj çalışmalarında, Çağrı Bey'de 180, destek gemilerinde 60 ve kara hizmetlerinde 10 personel olmak üzere, toplam 500 saha personeli dönüşümlü görev alacak.

İnfografik: AA

Somali gerçekten zengin olacak mı?

Çağrı Bey de Mogadişu'ya ulaştığına göre "Gerçek Dostluk" şarkısındaki gibi Somali kısa sürede "zengin" mi olacak?

Somali ve Türkiye hükümetlerine göre cevap, evet. Ancak basına yansıyan kimi haberler, Somali'nin pek de zengin olmayacağına işaret ediyor.

Anlaşmaya göre hidrokarbonların mülkiyeti Somali halkına ve devletine ait. Ancak yine aynı anlaşmaya göre Somali hükümeti, üretilen tüm petrolün sadece yüzde 5'ine kadar ayni veya nakdi imtiyaz ücreti alma hakkına sahip.

Öte yandan Somali'nin kara ve deniz bloklarında operasyonlar yürütmek üzere Türkiye tarafından görevlendirilen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), tek ve münhasır hakka sahip. Ayrıca TPAO'nun, standart petrol anlaşmalarından alınan imza ve üretim ikramiyelerini ödeme zorunluluğu da yok.

Türk tarafı, üretimden elde ettiği geliri ve satış fonlarını yurt dışında tutma hakkına sahipken; Somali'de kanunların Türk tarafının maliyetlerini artıracak şekilde değişmesi durumunda, Somali hükümeti bu zararı "Kâr Petrolü" payından tazmin edecek.

Anlaşmanın en dikkat çeken "Maliyet geri kazanımı ve üretim paylaşımı"na dair maddesi ise şöyle: "Yüklenici tarafından maruz kalınan ve ödenen petrol maliyetlerini; hükümete ödenecek imtiyaz ücreti ödendikten sonra, cari yılda kontrat alanında üretilen ve petrol operasyonlarında kullanılmayan ham petrolün, azami yüzde 90'ına ve doğal gazın azami yüzde 90'ına eşit olacak tutarından münferit olarak geri kazanma hakkına sahip olacaktır."

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Hasan Şeyh Mahmud'un da katılımıyla, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisi için karşılama töreni düzenlendi.

Somali'de tepkiler: 'Kimin çıkarlarına hizmet ediyor?'

Ankara ve Mogadişu hükümetlerince imzalanan bu anlaşma Somali'de tartışmalara neden oldu.

Başta Somali Parlamentosu'nun Doğal Kaynaklar Komisyonu tarafından eleştirilen anlaşma sonucunda, elde edilen gelirin yüzde 90'ının Türkiye'ye, yalnızca yüzde 5'inin Somali'ye aktarılacağı belirtildi.

Anlaşmanın Somali Parlamentosu'na danışılmadan imzalanması da tartışmalara konu olurken, Komisyon, milletvekillerinin anlaşma hakkında bilgilendirilmediğini ve bunun Somali'nin yasal ve anayasal çerçevelerini ihlal ettiğini savundu. 

Somali merkezli Garowe Online'ın aktardığına göre bir komisyon üyesi, "Türkiye'nin aslan payını alırken Somali'nin sadece yüzde 5 alması kabul edilemez ve şok edici. Bu durum, bu anlaşmanın gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ettiğine dair soru işaretleri uyandırıyor" diyerek anlaşmaya tepki gösterdi.

Somali vatandaşları ve sivil kurumlarının da anlaşmaya yönelik şeffaflık talep ettiği aktarılırken; "yabancı etkisi, kaynak kontrolü ve hükümetin hesap verebilirliği üzerine ulusal bir tartışmanın" yaşandığı belirtildi.

Anlaşmanın tartışılan başlıklarından bir diğeri de oluşabilecek anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin. Olası anlaşmazlıklar Somali yasalarına göre değil, Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi tarafından İstanbul'da çözülecek. Somalili uzmanlar anlaşmazlıkların çözümüne dair maddeyi şöyle eleştiriyor: "Mahkemelerinizi dışarıya devrettiğiniz sürece egemenlik iddiasında bulunamazsınız. Bu, Somali'yi kendi kaynak yönetimi mekanizmasından fiilen uzaklaştırıyor."

'Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisi'

Anlaşmaya yönelik tepkiler Somali'yle de sınırlı kalmadı.

Bölgedeki ülkelerin ve Somali'den tek taraflı şekilde bağımsızlığını ilan eden Somaliland'in basınına yansıyan haberlerde de çeşitli itirazlar gündeme geldi.

Türk patronlara olağanüstü ayrıcalıklar tanındığı belirtilen anlaşmanın, Afrika Boynuzu'nda endişeye neden olduğu belirtiliyor. Gerekçe ise anlaşmanın egemenlik ve bölgesel istikrara yönelik ciddi soruları gündeme getirmesi.

Türkiye'nin Somali'nin enerji sektöründe geniş bir kontrol yetkisine sahip olacağına dikkat çekilirken, Somali ve bölgenin sömürüye açılacağına dair tartışmalar da devam ediyor.

"Somali'nin modern tarihindeki en asimetrik kaynak sözleşmelerinden biri" olarak tanımlanan anlaşmanın, Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisinin önemli bir parçası olduğu vurgulanıyor.

/././

Emekli yurttaş: Ömrümde hiç tatile gitmedim, hiçbir yere gidemiyoruz 

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde yoksulluğa mecbur bırakılan emekli yurttaşlar konuştu: "Maalesef tatile hiç gitmedim. Rüyamda gidebilirsem yine zor", "Tatile gidemiyoruz, para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz."

Fotoğraf: ANKA Haber Ajansı

İktidar milyonlarca emekçiyi ve emekliyi açlık sınırında yaşamaya mecbur bırakırken, yoksulluk yurttaşlara insanca bir yaşamın çok uzağında koşulları dayatıyor.

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde maaşları yetmediği için hiç tatile gidemediklerini anlatan emekliler ANKA Haber Ajansı'na konuştu. Bir emekli yurttaş "Tatile nasıl gideyim? Ne ile gideyim? Kaç lira para alıyorum ki" dedi.

Bir emekli vatandaş, "Çarşıya çıkamıyoruz siz ne diyorsunuz. Maalesef tatile hiç gitmedim. Gelip buralarda bir ay geziyor Avrupalılar... Rüyamda gidebilirsem yine zor" derken, bir başka emekli, "Mümkün değil, daha ömrümde hiç gitmedim ki" diye konuştu.

Bir emekli ise "Tatil planım da yok, aldığım maaşla tatile de gidemem. Ancak zar zor bana yetiyor. Hiç gitmedim bu zamana kadar tatile. Avrupa'daki emekliler gidiyor ama biz gidemiyoruz işte" dedi.

Başka bir emekli ise "Tatile gidemiyoruz efendim, yok para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz" ifadesini kullandı.

Maaşları kiralık ev tutmaya yetmeyen emeklilerin çözümü tuvalet ve banyonun olmadığı otel odalarında kalmakta bulduğu geçtiğimiz aylarda gündem olmuştu. Emekliler barınmakta bile zorlandıkları yaşam koşullarını anlatmıştı.

İsrail’i korkutan 5 savaş dersi 

İsrail basını açık yenilgileriyle sonuçlanan savaşın ardından maliyet hesabına girişirken, çok açık itiraflarda bulundu. soL, soykırımcı İsrail’in savaş sonrası listelediği hezimet başlıklarını aktarıyor.

İran'ın İsrail kenti Hayfa'ya düzenlediği füze saldırısında vurulan bina

İran ile süren beş buçuk haftalık savaş, İsrail'e kendi kapasitesinin sınırları konusunda önemli dersler verdi. İran zayıflatıldı, ancak aynı zamanda yeni bir ekonomik caydırıcılık dengesi kurmayı da başardı. İsrail hükümeti sonucun böyle olacağını bilseydi, savaş için bu kadar bastırıp bastırmayacağı şüpheli.

İsrail basını, soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD işbirliğiyle İran’a haftalarca süren saldırının ardından, ateşkes görüşmelerinin yapılacağı güne bu satırlarla başladı.

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz’de yer alan “İsrail'in İran Savaşı'ndan Çıkardığı 5 Ders” başlıklı analiz, İsrail’in bu saldırganlığın kaybedeni olduğunu kabul ediyor.

Savaşın İsrail ekonomisine vurduğu ağır darbenin sadece askeri boyutuna işaret eden analiz, bu bedelin tam 50 milyar şekel, yani 15,9 milyar dolar olduğuna değiniyor.

Bu bedel; İsrail Hava Kuvvetleri'nin İran'a yönelik saldırılarını, hava savunma sistemlerinin sürekli çalıştırılmasını ve İran füzelerinin verdiği hasarı kapsıyor.

İsrail ekonomisinin bu süreçte ciddi oranda durmasının maliyeti olan on milyarlarca şekel bu hesaba dahil değil.

Analiz tam da bu noktada şu soruyla devam ediyor: “İsrail bu kadar büyük bir bedel karşılığında ne kazandı? Bu 50 ila 100 milyar şekeli aslında neye harcadık?”

fİran'ın başkent Tahran'da saldırılar sırasında sergilediği yerli üretim füzeleri.

'İran’da hedeflere ulaşılamadı'

İran rejimini devirme ve nükleer kapasitesini etkisiz hale getirme hedeflerine ulaşılmış gibi görünmediğine işaret edilen yazıda, İran’ın füze kapasitesinin zayıflatıldığı ancak bunun kolaylıkla yeniden inşa edilebileceğine vurgu yapıldı.

“Son birkaç hafta içinde İsrail, kendi yetenekleri hakkında ilk elden birkaç şey öğrendi; eğer bu gerçekler savaştan önce bilinseydi, hükümet ABD'yi savaşa girmeye teşvik etmeyebilirdi” denilen analizde, şu 5 başlığa işaret edildi:

"1. Savaş, En Optimal Koşullarda Bile Zordur

…İran şunu gösterdi: İsrail için en uygun koşullarda ve ABD'nin tam desteğiyle bile, İsrail ekonomisini belirsiz bir süre boyunca sadece kısmi kapasiteyle çalışır hale getirebiliyor.

2. Savunma Katmanı – Ama Delikli

Savaştan önce savunma yetkilileri, balistik füze saldırıları nedeniyle haftada iki veya üç bölgenin tahrip olacağını tahmin ediyordu. Uygulamada, savaşın son iki haftasında bu rakamlar çok daha yüksekti.

Öte yandan İranlılar, süreç içinde öğrenme yeteneği göstererek İsrail savunmasındaki zayıf noktaları tespit ettiler; salkım füzelerinin kullanımını artırarak, hava koşullarından yararlanarak veya füze atışlarının sıklığı ve gruplandırılmasıyla oynayarak bunu başardılar.

İran misilleme kapasitesi sarsılmadı. İnfografik haberimizi buradan okuyabilirsiniz.

3. Küçük Bir Zorluk ve Gökyüzü Kapanıyor

Beş hafta boyunca, İsrail'in dünyaya açılan neredeyse tek kapısı olan Ben-Gurion Uluslararası Havalimanı neredeyse tamamen atıl kaldı. İsrailliler ülkede mahsur kaldı ya da Mısır'ın Taba kentindeki küçük havalimanından uçuş yakalamak için Eilat'a otobüsle gitmek zorunda kaldı. Savaş, balistik füzelerin sivil havacılığı ne kadar kolay durdurabileceğini gösterdi.

4. Küresel Enerji Krizi ve Uluslararası Müdahale

İran, ağır şekilde zayıflatıldığında bile Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve Körfez ülkelerini tehdit ederek küresel bir enerji krizini tetikleyebileceğini açıkça ortaya koydu. Petrol fiyatlarındaki artış tüm dünyada ekonomik zarara yol açtı.

1970'lerdeki enerji krizinden bu yana, İsrail'in çatışmalarının küresel enerji sektörü üzerinde bir etkisi kalmamış gibi görünüyordu; bu anlamda mevcut savaş bizi 50 yıl geriye götürdü.

5. ABD-İsrail İlişkilerine Etkisi

İsrail'in ABD ile ilişkilerinin de sınırları var. Trump, büyük ölçüde Netanyahu'nun baskısı nedeniyle bu savaşa girdi. Sonuç olarak, mevcut ateşkesin savaşın hedeflerine ulaşılmadan ilan edilmiş olması İsrail'in aleyhine yazılabilir. Savaşın ABD'ye doğrudan maliyeti İsrail'inkine benzer, hatta belki daha yüksek oldu.

Trump'ın bu harcamayı Amerikan halkına açıklaması gerekecek. Son beş haftanın dersleri, Amerika'nın gelecekte İsrail ile benzer maceralara atılma isteği üzerinde uzun vadeli bir etki yaratacaktır."

***

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -13 Nisan 2026-

İran savaşı asıl şimdi mi başlıyor?-Akdoğan Özkan-  Diplomasinin İslamabad’da çökmesi halinde aktörlerin nasıl bir tutum izleyeceğini tam ol...