BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -27 Mart 2026-


İsmail çıkacak yine yazacak -Feray Aytekin Aydoğan-

BirGün Gazetesi onlarca genç gazetecinin yetiştiği bir okul aynı zamanda. Halk için halktan yana taraf gazeteciliğin okulu. İsmail Arı da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okuduğu ilk yıldan itibaren BirGün okulunda yetişen bir gazeteci. Hazırladığı her haberi nasıl bir emekle, özenle ve heyecanla hazırladığına ilk günlerden beri tanığım. Aklı, kalbi halk için halktan yana, memleketten yana oldu her zaman her haberinde.

Cezalandırılan da bu oldu. İsmail gazetecilik suçundan tutuklandı. İsmail özgür kalıncaya kadar hazırladığı haberleri tekrar ve tekrar yazmak, hatırlatmak ve takip etmek sorumluluğunu taşıyoruz şimdi.

Suçlandığı haberlerin başında harcamaları kamu bütçesi, halkın bütçesi tarafından karşılanan Yunus Emre Vakfı’ndaki 630 milyon TL’lik soygun yer alıyordu.

66 ülkede faaliyet gösteren Yunus Emre Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanlığı’nı Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy yapıyor. Heyetin üyeleri arasında Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Serdar Çam, Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz, Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Ömer Faruk Yelkenci, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı İsmail İlhan Hatipoğlu, Türkiye Maarif Vakfı Başkanı Birol Akgün ile birçok rektör ve bürokrat yer alıyor. Haber sonrası Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma ile 23 kişi hakkında iddianame hazırlandı, eski başkan Şeref Ateş Temmuz 2025’te tutuklandı.

***

Savcılığın “uydurma ve kurgu” olarak nitelendirdiği faturalara vakfın kasasından ödeme yapılmasına izin verilen belgelerde ve ödeme emirlerinde imzaları bulunan birçok isim ise yargılanmıyor. Yunus Emre Vakfı’na bağlı Yunus Emre Enstitüsü’nün Başkan Yardımcılığı görevinden istifa eden Aile Bakanı Mahinur Göktaş’ın eşi Rahmi Göktaş ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın oğlu Abdullah Kutalmış Yalçın da yargılanmayanların arasında yer alıyor. Göktaş ile Yalçın’ın ifadeleri alınmadı ve isimleri iddianameye yazılmadı. Yunus Emre Vakfı ve vakfa bağlı Enstitü yurt dışında kurduğu merkezlerde Türkçe öğretimi çalışmalarının yanı sıra ülke içinde de kültür ve sanat faaliyetleri yürüten bir yapı olarak 2007 yılında kuruldu. Harcamaları kamu bütçesinden karşılanıyor.

Kurulduğu yıldan bugüne Yunus Emre Vakfı ile başta Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) olmak üzere kamu kurumları arasında imzalanan çok sayıda protokolle karşılaşıyoruz.

Devlet tarafından vakıf kurulması Akp döneminin olağanı hale getirildi. Devlet vakıf kurabilir mi? Eğitim alanında faaliyet gösterecek vakıf, vakıflar kurmaya neden ihtiyaç duyulur? Vakfetmek, kişinin, kişilerin mal veya gelirini kamu yararına sunması anlamına geliyor. Vakıf ise vakfedilenin toplumsal fayda sağlayacak bir şekilde kullanıldığı yapı. Bağışta gönüllülük şart. Vakıflar ticari şirketler gibi bir sermaye ile kurulmaz.

Vakfın anlamı, amacı, işleyişi çok açık iken devlet, iktidardaki parti neden vakıf adıyla ayrı örgütlenmeler kurar? Eğitim alanında birincil sorumluluğu olan kurum Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) iken bu sorumluluk neden vakıflara devredilir, vakıflarca, vakıflarla faaliyet yürütülür? Okullara, okul yemeğine, çocukların eşit, nitelikli eğitim hakkına, öğretmen atamalarına ayrılması gereken bütçe neden vakıflara, Yunus Emre Vakfı’na aktarılır? İmzalanan protokoller eliyle MEB, bir vakıf; Yunus Emre Enstitüsü bünyesinde öğretmenleri nasıl görevlendirebilir? Ölçme ve değerlendirme süreçlerinde asli sorumlu olan ÖSYM bu sorumluluğunu neden Yunus Emre Vakfı’na bağlı Yunus Emre Enstitüsü ile birlikte yürütür?

                                                          ***

Kurulduğu günden bugüne Yunus Emre Vakfı/Enstitüsü ile MEB ve ÖSYM arasında kaç protokol imzalandı? Protokoller doğrultusunda Yunus Emre Vakfı’na kamu bütçesinden ne kadar harcama yapıldı? Yapılan harcamalarla başta deprem bölgesi olmak üzere kaç okul yapılırdı? Kaç öğretmen atanabilirdi? Okul yemeği kaç yıl süresince tüm kademelerde ücretsiz verilebilirdi? Başat sorun olan okullardaki temizlik ihtiyacı için kaç kamu emekçisi atanabilirdi?

İsmail yazmasaydı Yunus Emre Vakfı’nda yaşanan soygunu kimse bilmeyecekti. İsmail yazmasaydı onlarca yolsuzluğu, istismarı, adaletsizliği kimse bilmeyecekti. İsmail çıkacak ve yine yazacak. Son söz BirGün belgeselinde İsmail’in kurduğu cümleler olsun; “Demokrat Gazetesi’nden bu yana geleneğin ürünüdür BirGün. Ne yaparlarsa yapsınlar bu gemi de batmaz.”

/././

Gazeteciye engel yasası (I)-Gözde Bedeloğlu- 

Dezenformasyon yasası olarak bilinen düzenleme kamuoyunun gündemine 2021 yılının yaz aylarında girdi. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, o dönemde yaptığı açıklamalarda sosyal medyadaki “yalan haber” ve “dezenformasyon” sorununa dikkat çekerek, bu mecraların bir “terör ve güvenlik meselesi” haline geldiğini vurguladı. Bu, yeni bir yasal düzenlemenin yolda olduğuna dair söylentilere neden oldu. Nitekim, sonbahar aylarında AKP içinde kurulan çalışma grupları, Avrupa’daki benzer düzenlemeleri incelemeye alarak yola koyuldu.

“ALMANYA MODELİ” - “TÜRKİYE MODELİ”

“Almanya Modeli” olarak anılan Sosyal Ağlarda Hukuk Uygulamasının İyileştirilmesi Yasası (NetzDG) sıkça referans gösterildi. Dendi ki, dezenformasyon yasanının temel amacı, tıpkı Almanya’daki gibi, sosyal medya platformlarını, kendi mecralarında paylaşılan yasa dışı içeriklerden -nefret söylemi, hakaret, suça teşvik vb- sorumlu tutmak. Ancak Almanya ve Türkiye’deki düzenlemeler arasında, gazeteciliği doğrudan etkileyecek çok ciddi farklar vardı. NetzDG sadece sosyal ağ sağlayıcılarını hedeflerken, Türkiye’deki düzenleme ile internet haber sitelerini de kapsayan bir medya denetimi getirildi. Almanya’daki yasa Alman Ceza Kanunu'nda tanımlı olan suçlara odaklanırken Türkiye'deki yasa daha geniş ve muğlak bir “dezenformasyon” tanımını merkeze aldı. NetzDG, sosyal medya platformlarına yönelik idari ve mali yaptırımlar üzerine kuruluyken, Türkiye’deki gibi bireylere “yalan haber yaydığı” gerekçesiyle hapis cezası öngören bir maddesi de yoktu.

CİHANER’DEN YILDIZ’A: BU SİZİN ESERİNİZ

Dezenformasyon yasasının en tartışmalı yanı, “halka yanıltıcıyı bilgiyi alenen yayma” suçuydu. İktidar, internet üzerinden yayılan asılsız bilgilerin toplumsal barışı ve kamu düzenini tehdit ettiğini savunarak dezenformasyonun Türk Ceza Kanunu’nda ayrı bir suç olarak tanımlanması gerektiğinde ısrarcıydı. AKP ve MHP’li hukukçular yasa teklifinin çerçevesini beraberce çizdiler. Bu isimlerden biri de MHP’nin önemli hukukçu vekillerinden Feti Yıldız’dı. CHP Parti Meclisi üyesi/avukat İlhan Cihaner, Birgün muhabiri İsmail Arı’nın tutuklanmasının ardından, bu yasanın ilk imzacısı hatta hukuki ve siyasi olarak savunusunu adeta tek başına sırtlandığını söylediği Feti Yıldız’a açık bir çağrıda bulundu: “Siz (ve yasa koyucu!?) ‘Gazeteciler Yargılanmayacak’ demişsiniz, nerede ise şahsi kefalet koymuşsunuz ama maddenin asıl hedefi gazeteciler olmuş! İlk imzacılarından olduğunuz, bu maddenin kaldırılması ya da sorunları giderecek bir değişikliğe ilişkin yasa değişikliğinin ilk adımının da sizden gelmesi gerektiği kanaatindeyim.”

TEORİDEKİ ZIRH, PRATİKTEKİ KISKAÇ

MHP İstanbul Milletvekili ve Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, İlhan Cihaner’e verdiği cevapta, yasanın bir sansür kanunu olmadığını, suçun oluşması için beş şartın aynı anda gerçekleşmesi gerektiğini, aksi halde ceza verilemeyeceğini savundu. TCK 218. maddeye atıfta bulunarak, haber verme sınırını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan açıklamaların anayasal bir güvence altında olduğunu ve suç teşkil etmeyeceğini iddia etti. Düzenlemenin Batı ülkelerindeki örneklerle uyumlu olduğunu; asıl hedefin gazeteciler değil, kimliğini gizleyerek dezenformasyon yapan, toplumsal huzuru bozan ve dijital mecraları kötüye kullanan yapılar olduğunu belirtti.

NİYET OKUMA YARGISI

İlhan Cihaner eleştirisinde, 2022 yılından itibaren yürürlükte olan dezenformasyon yasasını sonuçları üzerinden değerlendiriyor ve somut veriler sunuyor. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) verilerine göre bu maddeden açılan davalarda “sanıkların büyük çoğunluğunu gazeteciler ve medya çalışanları oluşturdu; davaların %72’sinden fazlasında gazeteciler, muhabirler veya medya çalışanları sanık olarak yer aldı.” Feti Yıldız ise, yasanın sansür kanunu olmadığını iddia etse de, savcı ve hakimlerin beş şartı (özel kast, gerçeğe aykırılık, kamu barışını bozma elverişliliği vb.) niyet okuma yöntemiyle nasıl genişlettiğine dair bir özeleştiri sunmadı.

GAZETECİ SANIKLAR

Yıldız, TCK 218. maddeye atıfta bulunarak, haber verme sınırını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan açıklamaların anayasal bir güvence altında olduğunu ve suç teşkil etmeyeceğini iddia ediyor. Oysa Cihaner’in eleştirisi tam da bu noktada ağırlık kazanıyor, yargının bu güvenlik subabını çalıştırmadığını söylüyor. Yıldız, yasanın teorik olarak mükemmel olduğunu savunurken, bu teorinin pratikte nasıl bir “cezalandırma aracına” dönüştüğünden ise hiç bahsetmiyor. Feti Yıldız ayrıca, düzenlemenin Batı ülkelerindeki örneklerle uyumlu olduğunu; asıl hedefin gazeteciler değil, kimliğini gizleyerek dezenformasyon yapan, toplumsal huzuru bozan ve dijital mecraları kötüye kullanan yapılar olduğunu belirtiyor. Oysa referans gösterilen “Almanya Modeli”nde olduğu gibi yasa sosyal medya platformlarına mali yaptırım getirirken Türkiye’deki uygulanış biçimiyle gazeteciler doğrudan tutuklanıp hapse atılıyor. Son olarak, Feti Yıldız yasanın odak noktasının her ne kadar sahte ve trol hesaplar, hakaret eden anonim kullanıcılar olduğunu söylese de İlhan Cihaner, isim isim bu yasa ile suçlanan gazetecilerin adlarını sıralıyor: Alican Uludağ, Furkan Karabay ve son olarak İsmail Arı!

“KİMSE  MESLEĞİ NEDENİYLE TUTUKLU DEĞİL” Mİ?

Günün sonunda meseleyi, doğru yazıldığı iddia edilen bir yasa metninin yargı tarafında doğru yorumlanmaması şeklinde geçiştirmek mümkün değil. Sınır Tanımayan Gazetecilerin 2025 yılı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye basın özgürlüğü açısından gazetecilik yapmanın tehlikeli kabul edildiği çok vahim ülkeler kategorisinde. İktidar, Türkiye’de hiç kimsenin mesleği nedeniyle tutuklu olmadığı ve işlediği fiiller nedeniyle yargılandığı konusunda ısrarcı. Basın özgürlüğünün terör propagandası, nefret söylemi ve toplumu ayrıştıran faaliyetler için bir kalkan olarak kullanılamayacağı devamlı tekrarlanıyor.

GERÇEĞİN “SUÇ” SAYILDIĞI DÜZEN

Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin diplerinde kendine yer ararken, dezenformasyon yasası bu düşüşün en işlevsel motoru haline geldi. “Yargı yanlış yorumluyor” savunması, ilk imzacının omuzlarındaki siyasi sorumluluğu hafifletmeye yetmiyor. Çünkü bir yasa, amacından sapıp sadece belli bir meslek grubunu hedef alıyorsa; o artık bir güvenlik önlemi değil, bir ‘eleme’ aracıdır. Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü, terörün değil, bizzat ‘kamu barışı’ adına yürürlüğe konulan bu muğlak yasaların kıskacında can çekişiyor.

*Yazının ikinci bölümünde, İsmail Arı ve bu yasa maddesiyle ‘radara takılan’ gazetecilerin aslında neyle suçlandıklarına ve bu sürecin nasıl bir cezalandırma pratiğine dönüştüğüne değinmeye çalışacağım.

/././ 

soL "Köşebaşı + Gündem" -27 Mart 2026-

Karadeniz'de sinsi saldırı: Hürmüz'ün intikamı İstanbul açıklarında mı alınıyor?-Emre Alım- 

İstanbul Boğazı açıklarında vurulan “Altura” tankeri, kullanılan mühimmattan seçilen hedefe kadar NATO’nun yeni saldırı doktrinini ve ABD’nin parmak izini ele veriyor. Bir süredir Karadeniz’i bir savaş sahasına çeviren bu hamle, bu defa Hürmüz'deki krize uzanıyor.

Hatay’a, Antep’e düşen mühimmat parçaları, İncirlik’i hedef alan füzeler… Türkiye, NATO’nun türlü provokasyonlarına karşın henüz yanı başındaki savaşa dahil olmadı.

AKP istekli olmadığını belli etse de riskin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Bugün, tehlikeli bir adım Karadeniz’de atıldı. Rusya’dan kalkan "Altura" isimli petrol tankeri İstanbul Boğazı açıklarında vuruldu.

Kim tarafından düzenlendiği açıklanmadı ama detaylar, saldırının olası faillerine yönelik kimi ipuçları veriyor.

Sierra Leone bayraklı gemi Türkiye’deki bir şirket tarafından işletiliyordu fakat İran’la bağlantılı olduğu iddiasıyla Batı yaptırımlarının kıskacındaydı. Hatta gemiyi birkaç ay öncesine kadar işleten şirketin bir başka gemisi de benzer şekilde vurulmuştu.  

Saldırı insansız deniz aracıyla (İDA) düzenlendi. Tıpkı geçen hafta Ordu kıyılarına vuran ABD menşeli İDA gibi.

Gemi vurulduğunda Türkiye karasularına sadece birkaç kilometre uzaktaydı. Uluslararası sularda yani bir tür "gri bölgedeyken" hedef alındı.

Nitekim NATO, kısa süre önce ilan ettiği yeni doktriniyle yaptırımları delen gemileri hedef alacağını bizzat ilan etmişti. 

Saldırıda kullanılan silah tanıdık

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında son 1,5 yılda 5 İDA bulundu.
  
İlk olarak Temmuz 2024’te İstanbul’un Çatalca sahiline patlayıcı yüklü, jetski görünümlü bir İDA vurdu. Üzerinde çok sayıda kamera, sensör ve askeri donanım bulunuyordu. Ukrayna Donanması'na ait olabileceği söylendi, rotasından çıkmış bir mühimmat olduğu düşünüldü, pek üzerinde durulmadı, hızlıca unutuldu.

Ta ki Ekim 2025’e kadar. Bir hafta arayla önce Trabzon, ardından Artvin açıklarında birbirine çok benzeyen iki İDA tespit edildi.

9 Mart 2026’da Sakarya kıyılarında parçalanmış bir insansız araç bulundu. Kayıtlara "İHA" olarak geçse de deniz kıyısına vurması ve SAS ekiplerince imha edilmesi, denizden yürütülen bir operasyonun parçası olduğunu ele verdi.

Geçtiğimiz hafta Ordu sahilinde patlayıcı yüklü bir İDA daha tespit edildi. Üstünde mühimmat da vardı.

Bugünse bir İDA, “Altura” gemisinin makine dairesine kadar sokuldu ve infilak etti.

Resmi açıklamalarda bu İDA’ların genellikle “Rusya-Ukrayna savaşıyla ilişkili” olduğu kaydedildi; kim tarafından, neden ve nasıl gönderildikleri hakkında bilgi edinildiyse de paylaşılmadı.

Fakat gerçek kendini geç de olsa ele verdi. Çatalca’ya vuran İDA’nın gerçekte CIA’ye ait olduğu, Karadeniz’de yürütülen gizli “otonom kamikaze robot” deneylerinde kullanıldığı ortaya çıktı. Trabzon’da bulunan İDA’nın Ukrayna ordusuna ait olduğu anlaşıldı. Nitekim üstüne ABD yapımı Starlink uydu anteni vardı. Geçtiğimiz hafta Ordu’da bulunan İDA’nın da ABD menşeli olduğu öğrenildi.

Böylece Karadeniz’de kıyısı olmayan ABD’nin bölgeye yerleştiği gün yüzüne çıktı. Boğazlar'dan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi, Karadeniz'i fiilen kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine büyük oranda kapatıyor. Montrö, bu yüzden uzun zamandır ABD ve NATO için ortadan kaldırılmak istenen bir düzen.

Öte yandan, 1930'ların askeri teknolojisi göz önünde bulundurularak düzenlenen sözleşme, Karadeniz'e girecek gemilere tonaj sınırı getiriyor. Fakat, yeni teknolojilerle birlikte artık bu sınırın altında da çok sayıda deniz savaş aracı var. İDA'lar, bunlar arasında giderek en yaygınlaşanı.

Montrö Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’de askeri varlığı ciddi kısıtlamalara ve süreli kurallara tabi olan ABD, insansız sistemler ile Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor.

Zamanlama ve işletmeci tesadüf değil

Failin kimliğine ilişkin en güçlü ipucu geminin neden hedef seçildiğinde saklı.

“Altura”yı diğer gemilerden ayıran şey, kısa sürede mülkiyet yapısında çok sayıda değişimin yaşanmış olması.

Daha önce Beşiktaş Denizcilik bünyesinde "Beşiktaş Dardanelles" adıyla hizmet veren tanker, Mayıs 2024’te Panama merkezli Kayseri Shipping tarafından satın alınarak "Kayseri" adını aldı. Gemi son olarak Kasım 2025’te İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik’e geçerek "Altura" ismini aldı.

Burada Beşiktaş Denizcilik için bir parantez açmak gerekiyor. Üç ay önce Şirkete ait “Mersin”  isimli tanker önce Batı yaptırımlarına rağmen Rus petrolü taşımakla suçlanmış, daha sonra Senegal’de demirliyken vurulmuş ve kısmen batmıştı.

“Altura” da tıpkı “Mersin” gibi Batı’nın yaptırımlarına maruz kaldı. Geminin mülkiyetindeki değişiklikler de bunu engelleyemedi. “Altura” tankeri 24 Ekim 2025’te Avrupa Birliği, 13 Aralık 2025’te İsviçre ve Ukrayna, 24 Şubat 2026’da ise Birleşik Krallık tarafından yaptırım listelerine dahil edildi. 

Yaptırım kararlarında, geminin gerçekte ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırılarda öldürülen Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şamhani'nin oğlu Muhammed Hüseyin Şamhani'ye ait olduğu iddia edildi.

Batılı ülkelerin yaptırım listesinde olan bir geminin tam da İstanbul Boğazı’na girmek üzereyken vurulması, yaptırımların sadece kağıt üzerinde kalmayacağına, gerekirse askeri yöntemlerle de uygulanacağına dair bir mesaj taşıyor.

Yaptırımlara rağmen 5 aydır faaliyette olan geminin Hürmüz krizinin dünyayı sarstığı bugün vurulması da hedefin rastgele belirlenmediğini gösteriyor.
Başta ABD ve İsrail olmak üzere İran’a yönelik saldırıda payı bulunan ülkelerle bağlantılı hiçbir gemi Hürmüz’den geçemiyor. Yalnızca Çin ve Bangladeş gibi İran’ın izin verdiği sayılı ülke ve Yuan ile ticaret yapan gemiler boğazdan geçebiliyor. ABD, dünyanın en güçlü donanmasına sahip olduğunu iddia etse de Hürmüz’de İran’ın kontrolünü kırabilmiş değil. Trump, bu durumdan İran’la istihbarat paylaştığını iddia ettiği Rusya’yı da sorumlu tutuyor.

Saldırı Montrö'yü temelden sarsıyor

Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu saldırının kasıtlı olduğunu söyledi. Nitekim saldırının gerçekleştiği nokta, oldukça hassas hesaplanmış bir konuma sahip. Türkiye’nin Karadeniz’deki karasuyu sınırı 12 mil. Saldırı 14-15 mil mesafede, yani karasularının hemen bitişiğinde yapıldı. 

Bu durum saldırganların Türkiye ile doğrudan bir "egemenlik ihlali" tartışmasına girmekten kaçındığını ancak Türkiye'nin kapısının dibinde bu operasyonu yapabildiğini gösteriyor.

Saldırı uluslararası sularda gerçekleştiği için Montrö Sözleşmesi hukuken ihlal edilmedi ama Montrö’nün tesis ettiği uluslararası düzen işlevsiz hale getirildi.
Montrö'nün 1. maddesi, Boğazlar'da seyrüsefer serbestisi ilkesini kabul eder. Barış zamanında ticari gemiler, bayrağı veya yükü ne olursa olsun tam bir geçiş özgürlüğüne sahiptir. Boğaz’a giriş yapmak üzere olan bir geminin vurulması, o geminin Montrö ile güvence altına alınan geçiş hakkının fiilen elinden alınmasıdır.

NATO itiraf etmişti

Dışişleri Bakanlığı, Boğazın birkaç kilometre açığında yaşanan saldırıyı “büyük bir endişeyle” karşılamakla yetindi. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, daha önce Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinde gerçekleşen saldırıları da bir "egemenlik ihlali" olarak görmemiş, meseleyi "Bulgaristan ve Romanya’nın sorunu" olarak niteleyerek geçiştirmişti.

Oysa soL, üç ay önce Karadeniz’deki gemi saldırılarının arkasında NATO’nun olabileceğine işaret etmiş, kısa süre sonra NATO bu saldırıların arkasında yer aldığını bizzat teyit etmişti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Brüksel’deki NATO toplantısında Rusya’nın "gölge filosu" olarak tanımlanan ticari gemilerine yönelik hamlelerin ittifakın stratejik bir baskı aracı olduğunu açıkça dile getirmiş ve saldırıların arkasındaki asıl faili birinci ağızdan ilan etmişti.

NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Giuseppe Cavo Dragone de "saldırganlığı savunma eylemi olarak göreceklerini" kaydetmişti.

Bu açıklamalar, NATO’nun artık "savunma" adı altında saldırgan bir tutumu benimsediğini ve sivil ticari gemileri hedef almayı meşrulaştırdığını belgeliyor.

Bölgede NATO'nun askeri varlığının güçlendiren bu saldırılar, Karadeniz'in bir barışçıl deniz olmaktan çıkarak Montrö Sözleşmesi'ni yeniden tartışma konusu yapıyor.

Üstelik bu defa saldırıların ucu İran'a kadar uzatılıyor. NATO'nun Karadeniz'de uygulamaya koyduğu yeni saldırı doktrini, ABD ve müttefiklerinin Hürmüz'de kuramadığı hakimiyetin intikamını İstanbul açıklarında almaya çalışıyor. AKP ise burnun dibindeki bu hesaplaşmayı sessizlikle izliyor.

/././

MSB açıklamasından beş satır arası: Amerikancılık şeytanı ayrıntıda saklı -Yiğit Günay- 

Milli Savunma Bakanlığı'nın "rutin" toplantısında yine gerçeklerin üstü örtüldü, sorular yanıtsız bırakıldı. Washington'a "saldırgan" diyemeyen, Karadeniz'deki ABD varlığını gizleyen ve NATO'nun Ortadoğu operasyonlarına hazırlık yapan Bakanlıktan yapılan açıklamaların satır aralarından, iktidarın dış politikadaki tam boy Amerikancı rotası çıktı.

Milli Savunma Bakanlığı’nın haftalık bilgilendirme toplantısı yapıldı.

Her zamanki gibi Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, çeşitli konularla ilgili bilgiler paylaştı.

Ve her zamanki gibi, toplantıda söylenenler, pek üzerinde durulmadan, bağlam sunulmadan ve sorgulanmadan haberlerde aktarıldı.

Oysa bu haftaki açıklamaların satır aralarında beş önemli mesele var.

İlk mesele: Bakanlık İran’daki duruma ‘savaş’, ABD’ye de ‘saldırgan’ diyemiyor

Sözcü, Ortadoğu’daki gelişmeler başlığında şu ifadeyi kullandı: ABD/İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve İsrail’in devam eden saldırganlığı Ortadoğu’daki barış ve istikrarı tehdit etmeye devam etmektedir.

İki nokta dikkat çekiyor. MSB, savaşa “savaş” demiyor, çatışma diyor. Artı, tıpkı Hakan Fidan’ın da, Recep Tayyip Erdoğan’ın da itinayla yaptığı gibi, “Bugüne kadar İran’da 15 bin noktayı vurduk” diye hava atan ABD’ye “saldırgan” diyemiyor, sanki İsrail tek başına savaşıyormuş gibi davranıyor.

Devam edelim, zira bu ABD’ci yaklaşım, başka yerlerde de görülüyor.

İkinci mesele: Lübnan’da direnişin silahsızlandırılmasına destek

Açıklamalarda Aktürk, Lübnan konusunda şunları söyledi: Diğer yandan İsrail’in; Lübnan’da altyapı, sivil tesisler ve yerleşim alanlarını hedef alan saldırıları, siviller üzerinde ağır sonuçlar doğurmakta olup uluslararası insancıl hukukun ihlali niteliği taşımakta; Litani Nehri güneyine yaptığı kara harekâtı ve nehir üzerindeki köprüleri imha etmesi, önümüzdeki dönemde Lübnan’a yönelik yürüteceği işgal politikasını da göstermektedir.

Burada ne eksik? Direniş eksik. MSB, sivil altyapılara saldırılara işaret ederek, aslında işaret etmediklerini haklı bulduğunu ima ediyor. ABD ve İsrail, Hizbullah başta olmak üzere Lübnan’daki direnişi silahsızlandırmak istiyor. MSB açıklaması, esasında, altyapıya saldırılmaması ve istilanın kalıcı işgale dönüştürülmemesi koşullarıyla istilayı haklı bulduğunu duyuruyor.

Üçüncü mesele: Ordu’da bulunan İDA ABD’ye aitse, Karadeniz’de ne işi var?

Bakanlık sözcüsü, Ordu açıklarında bulunan insansız deniz aracına (İDA) dair şu açıklamayı yaptı: 21 Mart 2026’da Ordu’nun Ünye ilçesi açıklarında, motorunun arızalanması sonucu akıntıyla kıyıya sürüklendiği değerlendirilen ABD menşeli bir İnsansız Deniz Aracı (İDA), SAS Komutanlığı ekiplerince güvenli şekilde imha edilmiştir. Rusya Ukrayna arasında devam eden savaşta yoğun olarak kullanılan İDA ve İHA’ların kontrolünü kaybetmesi veya hareket kabiliyetini yitirmesi sonucu Karadeniz’de oluşturduğu riskler yakından takip edilmektedir. Bu durum, deniz güvenliği açısından dikkat ve tedbir gerektirmektedir.

Böylece, İDA’nın ABD’ye ait olduğu teyit ediliyor. Ama niyeyse konu derhal Rusya-Ukrayna Savaşı’na bağlanıyor. ABD, bu savaşın tarafı değil. ABD’nin askeri aracının Karadeniz’de ne işi var sorusu sorulmuyor, el çabukluğuyla üstü kapatılıyor.

Benzer bir olay 2024’te de yaşanmış, Çatalca sahilinde bomba yüklü bir jet-ski bulunmuştu. 10 gün önce soL, bu jet-skinin CIA’nın Karadeniz’de yürüttüğü gizli deneylerde kullanıldığını yazdı. Bu meselenin de üstü kapatıldı.

NATO, ısrarla Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor. Geçen yılın sonunda ticaret gemilerine saldırıların NATO’nun bu kararının çıktısı olduğunu soL yazmıştı. Bu yüzden yıllardır Montrö Sözleşmesi tartışma konusu yapılıyor.

Bu kadar hassas bir meseleyle bağlantılı olmasına rağmen, ABD’nin İDA’sı bulunuyor ama ABD’nin adı ağza alınmıyor.

Dördüncü mesele: Katar’da düşen helikopterin modeli neydi, o sırada ne yapıyordu?

Toplantıda ele alınan bir başka mesele, Katar’da düşen helikopter ve 1 TSK personeli, 2 Aselsan teknisyeni ve 4 Katar askerinin ölümü oldu. Bu başlıkta şu açıklama yapıldı: Katar Silahlı Kuvvetlerine ait helikopter ilk belirlemelere göre teknik bir arıza nedeniyle kaza kırıma uğramıştır. Kaza kırımın kesin nedeni Katar makamlarınca yürütülen inceleme sonucunda belirlenecektir. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, üretilen yerli ve millî savunma sanayi ürünlerinin sahada performanslarını deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetlerini yurtiçi ve yurtdışında mühendis ve teknisyenlerimizle omuz omuza birlikte yapmaktadır. Bu durum dünyanın hiçbir ülkesinde örneği olmayan ve yerli ve millî savunma sanayi ürünlerimizin gelişmesine çok büyük katkı sağlayan bir uygulamadır.

Buradan şu sonuç anlaşılıyor: Katar’da düşen helikopter Türk yapımıydı, mühendislerimizle birlikte geliştirme uçuşundaydı, kaza yaşandı.

Şimdiye kadar ne Katar ne de Türkiye makamları, düşen helikopterin modelinin ne olduğuna, dolayısıyla hangi ülke yapımı olduğuna dair resmi bir açıklama yapmadı.

Eğer sözcü Aktürk yine ilgisiz bir şekilde konuyu buraya getirmediyse, “Türk yapımı” olduğu ima edilen helikopterin modelinin açıklanması gerekir.

Ama daha önemlisi, madem ki mevzubahis “deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetleri”, Türk mühendisler de bu yüzden katılıyor, savaşın ortasında bu faaliyetler her gün saldırıya uğrayan Katar’da niye yapılıyor?

O helikopterin modelinin yanı sıra, “kaza” sırasında ne misyonla havada olduğu da aydınlatılmalı.

Beşinci mesele: NATO Kolordusu, Ortadoğu’ya yönelik Batı müdahalesinin parçası

Geçtiğimiz günlerde gazeteci Barış Terkoğlu’nun gündeme getirdiği, Türkiye’de yeni bir NATO kolordusu kurulacağı meselesinde şu açıklama yapıldı: Bakanlığımız tarafından, 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında bir Kolordu Karargâhı kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılması emredilmiş ve bu niyetimiz 2024 yılında NATO’ya beyan edilmiştir. Bu kapsamda, bir Türk general komutasında kurulması planlanan karargâhın ihtiyaçlarını karşılamak üzere 6’ncı Kolordu Komutanlığı görevlendirilmiş, millî çekirdek kadrolara gerekli atamalar yapılmıştır.  Karargâhın çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine yönelik çalışmalar NATO makamlarıyla koordineli şekilde sürdürülmekte olup NATO prosedürleri henüz tamamlanmadığından onay süreci devam etmektedir. Karargâhın onaylanmış bir logosu da bulunmamaktadır. Bahse konu Kolordu Karargâhının görevi, Bölgesel Planlar kapsamında, kendisine tahsis edilecek kuvvetlerin entegrasyonunu sağlayarak sorumluluk sahasında caydırıcılık ve savunma faaliyetlerini desteklemektir. Öte yandan, tehdit değerlendirmesi kapsamında hazırlanan NATO Güneydoğu Bölgesel Planı Müttefiklerce daha önceden onaylandığından, kurulması planlanan söz konusu Çok Uluslu Kolordu Karargâhının bölgemizde meydana gelen son gelişmelerle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Burada birden fazla husus ortaya çıkıyor.

Aslında yıllardır hazırlığı yapılan NATO kolordusunun, 2023 NATO Güneydoğu Bölgesel Planı’nda kararlaştırıldığı anlaşılıyor.

2023’te NATO, Temmuz ayında Vilnius’ta toplandı. Temel gündem, yeni başlamış olan Rusya-Ukrayna Savaşı’ydı. Ana hedef, Rusya'ydı. Doğu kanadına ciddi bir askeri yığınak kararlaştırıldı ve bölgesel planlar yapıldı. Bu bölgesel planlar, kamuoyuna açıklanmadı. Fakat zirvenin sonuç bildirgesinde, bunlara dair şu ifade kullanıldı: Müttefiklerin, kuvvetlerinin, yeteneklerinin ve komuta kontrolünün ulusal planlamasıyla NATO'nun kolektif savunma planlamasının tutarlılığını önemli ölçüde artıracak yeni nesil bölgesel savunma planlarını onayladığı…

Yani bu bölgesel planlar, eskiden beri istenen ama Trump yönetiminde ABD’nin ısrarını iyice artırdığı, Amerika’nın müttefiklerinin daha fazla para harcaması, daha fazla sorumluluk alması ve ABD’nin yükünü daha fazla sırtlanması eğiliminin yansımasıydı.

Bakanlık, bu yeni kolordunun “son gelişmelerle ilgisi olmadığı” konusunda haklı, ama kısmen haklı. 2023’te doğu kanadında, özellikle Türkiye ve güneydoğuda mesele, henüz Esad iktidarının devrilmediği Suriye başta olmak üzere, İran’ın parçası olduğu ve Rusya’nın kısmen arkasında durduğu direniş eksenini ortadan kaldırmaktı.

Nitekim, MSB açıklamasında hazırlıkların 6’ncı Kolordu Komutanlığı tarafından yürütüldüğünün belirtilmesi, bu kolordunun Adana’da konuşlu olduğu düşünülünce, planın esas olarak NATO’nun Ortadoğu’ya müdahalesi için hazırlık olduğu fikri güçleniyor.

Bu noktada, geçtiğimiz Ekim ayında soL’un ortaya çıkardığı, CHP’li Utku Çakırözer’in NATO Parlamenterler Asamblesi’ne sunduğu raporun “İran’a karşı Körfez Arap ülkelerinin de NATO’yla ilişkili hale getirilmesi” önerisinde bulunduğunu hatırlamakta fayda var.

Özetle, MSB’nin bu haftaki toplantısının satır araları, Türkiye hükümetinin Amerikancı çizgiye ne kadar oturduğunun kanıtı sayılmalı.

/././

İsrail işte bu: Bebeğe işkence yaptılar, toplu tecavüzü ve açlıktan öldürmeyi de 'akladılar' 

Yıllardır dünyanın gözü önünde insanlık suçları işleyen İsrail, Filistin halkına uyguladığı vahşeti kendi mahkemelerinde aklamaya çalışıyor. Sde Teiman adlı işkence merkezinde bir Filistinliye sopayla toplu tecavüzü, gözaltında bir Filistinli gencin açlıktan ölümünü “mahkemeleri”nde aklayan İsrail’in son icraatı Filistinli babayı “konuşturmak” için gözleri önünde bebeğine işkence yapmak oldu!

İsrail’in Filistinlilere karşı on yıllardır uyguladığı soykırım ve vahşet 18 aylık bir bebeğe yapılan işkencenin görüntüleriyle son raddesine ulaştı.

Son iki haftada yaşanan üç gelişme, dünyanın gözleri önünde ABD’nin ve ona yaranma hevesindeki sermaye iktidarlarının desteğiyle İsrail eliyle insanlığın tüm değerlerine karşı yürütülen bu korkunç suç ortaklığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Filistin Televizyonu’nun gazeteci Usame el-Kahlut'tan aktardığı habere göre, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında İsrail askerlerince gözaltına alınan Usame Ebu Nassar’ın gözü önünde 18 aylık bebeğine işkence yapıldı. Bebek işkence sonucu yaralandı.

Bebek ve bebeğin babası Usame Ebu Nassar, oğluyla birlikte ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıktığı sırada Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında çıkan silahlı çatışmanın ortasında kaldı.

Bebeğin bacağında sigara söndürüp, çiviyle işkence yaptılar

Görgü tanıklarının aktardığına göre, İsrail askerleri, babayı ve oğlunu askeri kontrol noktasına götürdü ve ikisini de soyarak sorguya aldı.

Askerler, babanın gözü önünde bebeğin bacağında sigara söndürdü, vücuduna sivri cisimlerle zarar verdi ve bacağına çivi batırdı.

Gazetecinin yayınladığı görüntülerde, bebeğe yapılan işkence sonucu oluşan yaralanmalar yer aldı.

Bebeğin, yaklaşık 10 saat sonra serbest bırakıldığı ve El-Megazi’de Uluslararası Kızılhaç Komitesi aracılığıyla ailesine teslim edildiği, babanın ise İsrail’in elinde tutulduğu bildirildi.

Bebeğe hastanede yapılan muayene raporunda, bacağında sigara yanıklarına ve çivi nedeniyle oluşan delinme yaralarına rastlandığı ifade edildi.

Ailenin, babanın serbest bırakılması ve tedavisinin sürdürülebilmesi için uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunduğu aktarıldı.

17 yaşındaki çocuk gözaltında açlıktan öldü, İsrail mahkemesi davayı düşürdü

İsrail’in gözaltına aldığı Filistinlilere uyguladığı sistematik işkencelerine özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra sistematik olarak açlığa mahkum etme de eklendi.

Batı Şeria’da İsrail askerlerince “taş attığı” gerekçesiyle gözaltına alınan 17 yaşındaki Filistinli çocuk Velid Ahmed 6 ay ailesi ve avukatıyla görüşmesine izin verilmeden tutulduğu gözaltında Mart 2025’te açlık nedeniyle hayatını kaybetti.

İsrail mahkemesi Ahmed’in ölümüyle ilgili soruşturmayı kapattı, mahkemenin kararının ayrıntılarıysa önceki gün ortaya çıktı.

Kararda Velid Ahmed’in ciddi kilo kaybı ve enfeksiyon gibi kötüleşen sağlık durumu ile ölümü arasında “kanıtlanmış bir bağ olmadığı” iddia edildi. Bu nedenle soruşturmanın kapatılmasına karar verildiği belirtildi.

Uluslararası Çocukları Savunma Örgütü’nce toplanan ifadeler, Velid’in 22 Mart 2025'te başının döndüğünü ve yere yığıldığını gösteriyor. Gözaltındaki diğer çocuklar yardım çağırdıklarını, ancak gardiyanların yanıt vermediğini söylüyor. Velid’i avlu kapısına taşıyan çocuklar gardiyanların sonunda onu alıp götürdüklerini aktarıyor.

Davaya bakan insan hakları avukatı Nadia Dakka “Ne yazık ki, Velid münferit bir vaka değil. Birçok tutuklu hapishanede öldü ve birçok durumda ölümleri kamuoyunda çok az duyuldu” diyor.

İsrail İnsan Hakları İçin Doktorlar’ın verileri Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında İsrail’in gözaltında tuttuğu en az 94 Filistinlinin öldüğünü, birçok vakada ölenlerin ciddi tıbbi ihmal, fiziksel istismar veya hapis sırasında sağlık durumlarında önemli bozulmayla ilgili olduğunu söylüyor.

Aynı örgütün tutuklular departmanı sözcüsü Naci Abbas, tutuklulara verilen gıdanın niteliğinin 7 Ekim 2023'ten kısa bir süre sonra belirgin olarak düştüğünü, bazı hapishanelerde tutuklulara günde 1200 kaloriden daha az miktarda gıda verildiğini söylüyor. Bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün beslenme için belirlediği günlük 2100 kalorinin neredeyse yarısına tekabül ediyor.

Abbas İsrail hapishanelerinde Filistinli mahkumların 20 ve daha fazla kilo kaybına ilişkin ellerinde birçok tıbbi dosya olduğunu belirtiyor.

İsrail’in Gazze’deki ateşkes kapsamında serbest bıraktığı Filistinlilerin evlerine dönüş görüntülerinde de işkencenin ve aç bırakma politikasının izleri açıkça görülüyordu.

İsrail’in vahşeti takas sırasında teslim edilen Filistinlilerin bazı uzuvları kesilmiş ya da işkence edilmiş cansız bedenleriyle de dünyanın gözleri önüne serilmişti.

Sde Teiman'daki toplu tecavüz davası düştü, Netanyahu tecavüzcü askerlere 'savaş kahramanı' dedi

İsrail bu suçları pervasızca işlerken bir başka vahşi suçu daha mahkemelerinde akladı.

Gazze’den gözaltına alınan binlerce Filistinlinin tutulduğu işkence merkezlerinden biri olan Sde Teiman’da bir Filistinli erkek tutukluya bir grup İsrail askerinin sopayla tecavüz görüntüleri dünya kamuoyunun gündemine oturmuştu. 2024 yazında gerçekleşen bu olayda iç organları parçalanan Filistinli tutuklu ağır yaralanmıştı.

İsrail askeri savcılığının olaya dahil olan askerlerle ilgili açtığı göstermelik soruşturma da 10 gün önce kapatıldı.

İsrailli bir bakan ile milletvekilinin de aralarında bulunduğu kalabalıkların askerler ilk tutuklandıklarında üssü basmaları ve çıkardıkları olay hafızalardayken, duruşmalar sırasında da işkenceci tecavüzcü askerlere sevgi gösterileri yapılmıştı.

İsrail askeri savcılığı son olarak beş askere yönelik tüm suçlamaları düşürdü. Beş askerin isimleri ise açıklanmadı.

Gerekçe ise “delil yetersizliği” oldu.

İsrail medyası saldırının videosunu yayınlamış, bu sızıntı nedeniyle İsrail askeri başsavcısı tutuklanmıştı. Yeni başsavcı bu videonun saldırıyı net olarak göstermediğini iddia etti, sanıkların eylemlerinin büyük bölümünün kalkanlarla gizlenmesini davayı düşürmesine gerekçe yaptı.

Gerekçelerden biri de Ekim 2025 ateşkesinin bir parçası olarak işkence ve tecavüze uğrayan mağdurun Gazze’ye geri gönderilmesi ve bu nedenle mahkemede ifade veremeyeceği oldu.

İsrail Başbakanı Netanyahu kararı memnuniyetle karşıladı ve tecavüzcü askerler için “savaş kahramanları” dedi.

Albanese: Sistematik işkence soykırımın belirleyici aracı haline geldi

Öte yandan İsrail’in soykırımını ve ona destek veren uluslararası şirket ve devletleri açıkça ortaya koyan raporlarıyla bilinen Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese, Pazartesi günü BM İnsan Hakları Konseyi’ne yeni bir rapor sundu. 

Albanese İsrail’in Filistinlilere yönelik sistematik işkencesinin Filistin topraklarında devam eden soykırımın belirleyici bir aracı haline geldiğini vurguladı. Albanese İsrail’in sistematik işkencesinin on yıllarca süren cezasızlık ve siyasi örtüyle uzun süre gizlendiğini de söyledi.

https://twitter.com/i/status/2036125873347162312

Soykırımın başlangıcından bu yana, İsrail hapishane sisteminin “hesaplı bir zulüm laboratuvarına dönüştüğü”nü kaydeden Albanese “Bir zamanlar gölgelerde işleyen şey şimdi açıkça uygulanıyor: En yüksek siyasi düzeylerde onaylanan organize bir aşağılama, acı ve küçük düşürme rejimi” diye belirtti.

Albanese son olarak dünyaya da bir uyarıda bulunarak “Eğer uluslararası toplum Filistinlilere karşı uygulanan bu tür eylemlere müsamaha göstermeye devam ederse, hukukun kendisi anlamını yitirecektir” dedi.

***

'Milli Müdafaa' maskesiyle İsrail'in finansörüne kıyak -Uğur Zengin / Evrensel-


1939 yılının savaş gölgesindeki “Milli Müdafaa” Kanunu, nasıl oldu da 2000’li yıllarda Kanadalı bir maden şirketinin toprağa el koyma aracına dönüştü? Efemçukuru köylüsünün üzüm bağlarından süzülen kâr, dünyanın en büyük fonu ve İsrail’in katliam ortaklarından olan BlackRock’ın kasasına nasıl akıyor?

Türkiye’nin maden sahaları, uzun süredir sadece doğa talanıyla değil, hukukun “arka kapılarından” dolaşılarak uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesiyle de gündemde. Bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri, İzmir’in su havzası Efemçukuru’da yaşananlardır. Olayın merkezinde ise birkaç aktör var: Kanadalı Eldorado Gold’un Türkiye kolu Tüprag ve onun en büyük hissedarı, küresel sermayenin devasa ahtapotu BlackRock ile AKP hükümeti.

Savaş kanunuyla maden talanı

Hikaye 7 Haziran 1939’a dayanıyor. İkinci Dünya Savaşı kapıdayken çıkarılan 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu, “Vatan savunması için askeri ihtiyaçların karşılanamadığı durumlarda” halkın malına el konulabilmesini öngörüyordu. Ancak 2008 yılına gelindiğinde, Bakanlar Kurulu bu kanunu, Eldorado Gold’un altın hırsı için tozlu raflardan indirdi.

Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi aracılığıyla bu savaş kanununa eklemlenen “acele kamulaştırma” kararı, Efemçukuru köylüsünün satmadığı 35 parsel araziye bir gecede el konulmasının önünü açtı.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ettiği kabinede kimler vardı?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanları Cemil Çiçek, Hayati Yazıcı, Nazım Ekren, M. Aydın, Murat Başesgioğlu, Kürşat Tüzmen, Nimet Çubukçu, Mehmet Şimşek, Mustafa Sait Yazıcıoğlu; Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafız Özak, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu…

Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kararı onadı.

Kanunun ilgili hükmü; yurt savunmasının gerektirdiği durumlarda, Bakanlar Kurulunca aciliyetine karar verilen hallerde ya da yasada belirtilen olağanüstü şartlarda taşınmaza el konulmasını mümkün kılıyor.

Şirketin yarısı Türkiye’den besleniyor

Tüprag’ın Türkiye topraklarından çıkardığı toplam altın miktarı 2025 yılı sonu itibarıyla 5.5 milyon onsa ulaştı.

Sormak gerekiyor: Efemçukuru’da altın çıkarmak hangi ara “milli müdafaa” meselesi ya da olağanüstü durum oldu? Yoksa “vatan” dedikleri, çok uluslu şirketlerin bilanço tabloları mı?

Şirketin 2025-2026 projeksiyonları, bu “aceleci” tavrı berraklaştırıyor. Bugün itibarıyla Eldorado Gold’un toplam altın üretiminin yaklaşık yüzde 49.4’ü sadece Türkiye’deki iki madenden (Kışladağ ve Efemçukuru) geliyor. Türkiye’de 2026 yılı için toplam altın üretimi tahmini ise 175-210 bin ons altın.

Tüprag Altın Üretim Miktarı

Maden / Proje

2025 Gerçekleşen (Bin Ons)

2026 Tahmini (Bin Ons)

Kışladağ

169

105 – 130

Efemçukuru

72

70 – 80

Türkiye Toplamı

241

175 – 210

Danıştayın yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen talan durmadı. Şirketin dünya genelindeki üretiminin yarısını Türkiye sırtlıyor. 2026 yılında altının ons fiyatının 2 bin 900 dolar seviyelerinde seyredeceği öngörüldüğünde, Türkiye topraklarından süzülen servetin büyüklüğü dudak uçuklatıyor. Bugüne kadar bu topraklardan yaklaşık 190 ton altın çıkarıldı ve bunun piyasa değeri milyarlarca dolarla ölçülüyor.

Kara gölge: BlackRock ve küresel arbitraj
Peki, bu altınlar kime gidiyor? Eldorado Gold’un en büyük kurumsal hissedarı, yaklaşık yüzde 15.80 pay ile dünya finans piyasalarının hakimi BlackRock. İsrail’e verdiği devasa destekle ve küresel silah sanayisindeki yatırımlarıyla bilinen bu sermaye devi, Efemçukuru’daki köylünün direnişini, Ankara’daki “acele” kararlarla aştı.

Efemçukuru’nun toprağı, New York’taki bir bilgisayar ekranında sadece bir ‘varlık’ olarak görülüyor. Köylünün bağı, bahçesi, suyu; BlackRock’ın algoritmasında ‘Sıyırma işlemi artırılması gereken bir maliyet kalemi’nden ibaret.

Bağımlılık planı işliyor
Thornburg raporlarından Marshall yardımlarına, 1954’teki yabancıya endeksli Petrol Kanunu’ndan bugünün acele kamulaştırmalarına kadar süreç hep aynı işledi: Yerli sermayeyi küresel tekellere eklemlemek ve ulusal yasaları bu şirketlerin operasyon rehberine dönüştürmek.

Dünyanın en büyük varlık yönetim şirketi olan ve Tüprag’ın (Eldorado Gold) en büyük hissedarları arasında başı çeken BlackRock’ın CEO’su Larry Fink, İsrail’e olan sarsılmaz desteğiyle tanınan bir figür. Fink, her fırsatta İsrail ekonomisinin ve savunma sanayisinin arkasında durduklarını beyan ederken, BlackRock’ın milyarlarca doları İsrail’in askeri mekanizmasını besleyen şirketlere akıyor.

Ankara’dan İsrail’e karşı boykot çağrıları, diplomatik restleşmeler ve meydanlarda yükselen antisiyonist söylemler yükselirken; İran’a saldıran Filistin’de soykıranların en büyük finansörlerinden biri olan BlackRock’ın ortağı olduğu maden şirketine, Efemçukuru’daki köylünün arazisini 1939 model bir “savaş kanunuyla” (3634 sayılı Kanun) altın tepside sunuldu.

Bu durum, hükümetin İsrail politikasının sadece “iç piyasaya yönelik bir retorik” olduğunu, işin içine altın, döviz ve küresel tekel kârları girdiğinde Filistin’in zeytin ağaçları gibi Efemçukuru’nun üzüm bağlarının da feda edilebildiğini gösteriyor. Aslında hükümetin “İsrail karşıtı” söylemlerinin altının ne kadar boş olduğunu da tescillemiş oluyor.

Efemçukuru’dan çıkan her ons altın, BlackRock üzerinden İsrail’in finansal çarklarına bir dişli daha ekliyor. Ve ne acıdır ki, bu dişlinin yağlanmasına “milli müdafaa” denilerek bizzat yerli iktidar eliyle onay veriliyor.

Uğur Zengin / Evrensel


T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Mart 2026-


İran’ın Bugününü Anlamak(III): Ekonomi Devrim Muhafızları’nın elinde -Eray Özer- 

İran’da İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan yapıda ülke ekonomisi “bonyad” adı verilen vakıflara teslim edilmiş durumda. Devrim Muhafızları da dahil tüm bürokratik elitler bu vakıfların altındaki yüzlerce şirketle devletten ihale alıyor. Vakıflar denetimden ve vergilerden muaf, kâr/zarar etmeleri kimselerin umurunda değil. Ve en önemlisi dünya şeytanlaştırılıp ekonomi içine kapandıkça bu yapılar daha da zenginleşiyor. Yeter ki petrol bitmesin!

Yazı dizisinin üçüncü kısmında ekonomi konuşacağız. Ama endişelenmeyin. Elimden geldiğince teknik terimlerden ve karmaşık rakamlardan uzak duracağım. Bu yazıda anlatacaklarımın İran’daki güç dengesini doğru anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne yalan söyleyeyim, okudukça karşıma çıkan bilgiler beni bile şaşırttı. İran’da rejimin, tabanın büyük kısmının tepkisine rağmen ayakta kalmasının en önemli nedeninin bugün anlatacaklarım olduğunu düşünüyorum. Başlayalım.

Önce ekonomik yapıları anlamak gerekiyor. Düşünün; İslam Devrimi olmuş, Şah Ailesi kaçmış, Şah’a yakın elit bürokratların bir kısmı infaz edilmiş, bir kısmı da çareyi Şah gibi kaçmakta bulmuş. Dolayısıyla öncelikle yeni kurulacak devletin bir önceki rejimden kalan her türlü ekonomik yapıyı, malı, mülkü üzerine alması gerekiyor.

Burada şöyle bir yöntem izleniyor. Şah rejiminin varlıkları iki sınıfa ayrılıyor: Devletî ve Umumî. Yani bir kısmı devlete ait mallar olarak kabul ediliyor. Diğer kısmıysa “genele” yani bir anlamda “özele” ait mallar olarak kayıt altına alınıyor. Devlete ait olanlar genelde ağır sanayi işletmeleri (mesela en önemlisi petrol şirketleri), sigorta şirketleri, bankalar vesaire… Umumi olanlar ise ne bileyim; mesela Şah’ın tüm mal varlığı, üst düzey askeri ve bürokratik Şah elitlerinin mal varlıkları yahut Şah’a yakın iş insanlarının servetleri…

Yeni sistem kurulurken Devletî dedikleri ekonomik varlıkları Başbakan’ın yönetimindeki (Rejimin ilk yıllarında Başbakanlık var, 1989’da Başbakan’ın yetkileri Cumhurbaşkanı’na devredilerek bir tür Başkanlık Sistemi’ne geçiliyor.) bakanlıkların altına Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak, yani devletin işlettiği şirketler olarak geçiriliyor.

Umumî olanlar içinse başka bir formül bulunuyor: “Bonyad” denen, yarı resmi kimlik taşıyan (yani özel şirket desen değil, STK desen değil, kamu şirketi desen değil) vakıflar kuruluyor yahut var olan vakıflar güçlendiriliyor. Ve tüm mal-mülk, kaçanın göçenin şirketi, fabrikası… Ne varsa bu vakıflara dağıtılıyor.

Başlangıçta amaç şu: Buradan hayır işleri yapılacak; Şah’ın diktatoryasından “mağdur” olanlara –“Mustazafan” deniyor Farsçada- fakir fukaraya bu vakıflar eliyle yardım edilecek. Bunun dışında bir de özellikle sahipsiz gayrimenkullerin toplandığı kısaca "Setad" adı verilen “İmam Humeyni Fermanı İcra Kurulu” var. Bu da bir tür vakfa benziyor ama denetimsizlikleri tartışılan vakıflara göre bile çok daha “başına buyruk,” yani iyice kanunsuz-kuralsız yönetilen bir başka yapı. Düşünün, kaçan-göçenlerden kalan veya sahibi ölüp de mirasçısı kalmayan tüm gayrimenkuller bu yapının yani Setad’ın oluyor.

Setad sık sık elindeki gayrimenkulleri açık artırmalarla nakide dönüştürüyor ve bu açık artırmalar için reklamlar veriyor. Ama reklamlarda kendi ismini kullanmıyor. (Kaynak: Reuters)

Son olarak bir de “askeri vakıflar” denebilecek bir üçüncü tür daha var. Bunlar da dümdüz İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) eliyle yürütülen vakıflar.

Yani özeti şu: Büyük şirketler, bankalar vesaire devletin; geri kalan servetin tamamı vakıfların altına alınıyor. Tüm bunların üzerine bir de İran-Irak Savaşı başlıyor, malum. Onun da etkisiyle İDMO’nun ve vakıfların idaresindeki şirket ve varlıkların miktarı gittikçe artıyor. Misal Şehitler Vakfı var, tüm kaynaklar bir dönem oraya akıyor.

Humeyni 

Bu vakıfların öne çıkan özelliği şu: Denetlenmiyorlar! Başına gelecek kişiler pek tabii ki önce Humeyni, sonra Hamaney tarafından atanıyor. Bunları denetlemeye çalışan siyasiler -misal Hatemi- Anayasayı Koruyucular Kurulu’nun hışmına uğruyor. Sonra vergi muafiyetleri var. Eh, mal devletin değil, özel sektörün elinde de değil. Dolayısıyla kâr etmek gibi bir “zorunlulukları” da yok. Vakıfların yönetimindeki şirketler zarar yazarsa görünüşte ne kamu ne de somut olarak bir sahip, bir iş insanı zarar etmiş oluyor. Dolayısıyla “vakıfların malı deniz, yemeyen keriz” gibi bir durum çıkıyor ortaya, çok af edersiniz.

Son bir not: Vakıflar öyle eldeki varlıklar, şirketlerle sınırlı kalmıyor bir süre sonra. Sürekli büyüyor. Ama ne büyüme! Yeni fabrikalar, tesisler, şirketler… Gayrimenkuller alınıyor, gayrimenkuller satılıyor. Milyar milyar dolarlar… “Eh ama zarar ediyor, dedin. O zaman nasıl büyüyorlar” diyeceksiniz, haklı olarak. Ürettikleri hizmet yahut malı kamu mecbur alıyor. Rakipleri yok. Dışarıdan yatırımcı yok. Özel sektör yok. Dolayısıyla petrolü satıp da devletin kasasına giren parayla bu vakıfların altındaki şirketlerden satın alım yapıyor devlet. Para petrol kuyularından “hop” diye vakıflara geçiyor.


Ayetullah Hamaney'in Setad'a üst düzey atamaları bizzat yaptığına dair bir belge. 1997'deki bu atama kararının altında onun imzası var. 

Kimler bu vakıflar? En bilinen birkaç tanesini sayayım: Şehitler Vakfı dedik. Setad’ı söyledim, o da yarı-vakıf gibi diyelim. Mustazafan Vakfı, İmam Rıza Türbesi Vakfı, İmam Humeyni Yardım Vakfı, 15. Khordad Vakfı… Bunların yanında İDMO’nun dev şirketleri var: Mühendislik devi Ghorb, her alana el atan devasa Sepah Kooperatif Vakfı, İran Borsası yatırımlarıyla bilinen Ensar Finans ve Kredi Enstitüsü (bizdekiyle alakası yok). Ve irili ufaklı onlarca vakıf daha var.


Setad'a İmam Humeyni Ferman Kurulu denmesine neden olan "ferman" bu. Humeyni'nin bir zamanlar bu fermanla tüm taşınmazların yetkisini devrettiği Mehdi Kerrubi bugün rejime muhalefetten ev hapsinde!

Şimdi gelelim dudak uçuklatan kısma. 1980’lerin sonunda bu vakıflar tüm İran ekonomisinin yüzde 33’ünü, yani üçte birini yönetir hale geliyor. 2000’lerin sonuna geldiğimizde Ahmedinejad’ın özelleştirme “numarası” ve Batı’nın yaptırımları nedeniyle bu rakam yüzde 50’lere yaklaşıyor. (Oraya geleceğiz.) Yani İran ekonomisinin yarısı denetlenemeyen ve başına Hamaney’in atama yaptığı bu yapıların elinde. Gümrük vergisi ödemeden ithalat, devletin sağladığı kur koruması, vergi muafiyeti… Ekonomi onların rahat etmesi için düzenlenmiş. Kamunun malı olsa, tamam. Çin modeli bir devlet kapitalizmiyle sistem dönebilir. Ama bu vakıflar “kimsenin” malı değil.

Sizi rakamlara boğmayacağım, söz. Ama büyüklüğü anlayın istiyorum. Reuters’ın bir araştırmasına göre 2013’te sadece Setad’ın varlıklarının toplam değeri 95 milyar dolar! Bunun 52 milyar doları gayrimenkul varlıklarından oluşuyor. Şöyle kıyaslayın: Koç Holding bugün 65 milyar dolar seviyesinde.

Setad tam vakıf değil, yapısı biraz daha farklı demiştim. Peki, vakıflarda durum ne? Mustazafan Vakfı mesela. 472 çiftlik, 101 inşaat firması, 238 ticaret ve hizmet şirketi, üstüne de 2800 adet taşınmaza sahip burası da. 1997’deki bir araştırmaya göre İran’daki erkek işgücünün yüzde 5’ini tek başına bu vakıf istihdam ediyordu. Düşünün. Ve çarpıcı bir bilgi: Bu vakıftaki yolsuzluk iddiaları sonrası 2001’de yönetime gelen yeni isim mevcut şirketlerin yüzde 80’inin zarar ettiğini kabul ediyordu. Daha yakın tarihte, 2016’da Mustazafan’ın varlıklarının değeri 14 milyar olarak tahmin ediliyordu.

İDMO’nun varlıklarına geçmeden çok çarpıcı bir örnek daha vereyim: İmam Rıza Türbesi Vakfı, türbenin de yer aldığı Horasan şehrinin sınırları içindeki tüm ekilebilir arazinin yüzde 90’ını 2005’te satın alıyor. 2016’da vakfın işlediği tarım arazisi yaklaşık 400 bin hektar. Yani 4 milyon dönüm! Ayrıca alkolsüz içecekten tutun otomobile kadar çeşitli faaliyet alanına sahip vakıf altındaki 56 şirketin İran’ın gayri safi yurtiçi hasılasındaki payı yüzde 7,1 (2007 itibarıyla).

Gelelim Devrim Muhafızlarına. Belki de en önemli kısım burası. Vakıfların varlıklarını bile araştırmak, tespit etmek güç. Çünkü büyük bir gizlilik var. Söz konusu Devrim Muhafızları olunca bu gizlilik katlanıyor tabii. İDMO’nun mühendislik işleriyle uğraşan kolu Ghorb’un altında 2012 itibarıyla tam 812 ayrı şirketin olduğu tahmin ediliyor. Bu şirketlerin o esnada devletle devam eden 1700 ihale sözleşmesi var. Madenler, petrol şirketleri… Hangi birin sayayım ki? İran’ın petrol ihracatının yüzde 50’si Devrim Muhafızları’nın şirketlerinden geçiyor.

Sepah denilen diğer vakıfsa bir başka devasa yapı. 7,8 milyar dolara İran Telekomu’nun çoğunluk hisseleri onlarda. Kendi dev medya şirketleri var. Bankaları var. (Üç bankaya ben araştırırken rastladım. Mehr, Sepah ve Ensar Bankaları. Ayrıca diğer vakıfların da bankaları var tabii.) Var oğlu var!

Sepah Bankası şubesi 

Sanırım anlatabildim büyüklüğünü. Daha fazla rakama ve şirket ismine boğmayayım yazıyı. Önemli olan şey şu: İran ekonomisinin yarısı denetimden yoksun (vakıflara bir süre sonra bir miktar da olsa denetim sağlanmış tabii ama asla rekabetçi bir ekonomideki gibi değil) ve aynı zamanda devlette de önemli görevler üstlenen insanlar tarafından yönetildiği için her türlü ayrıcalığı (kanuni ve hukuki düzenlemeler örneğin) kendi çıkarına göre sağlayabilecek vakıflar yönetiyor.

Şimdi gelelim meselenin özüne: Düşünün, ülkenin yarısı Devrim Muhafızları’nın yahut politikacıların yönettiği vakıfların sahibi olduğu şirketlerde çalışıyor. Eh, diğer yarısı da zaten fakir-fukaralık yüzünden bu vakıfların sağladığı yardımlarla yaşıyor.

(Bir not: Bir ülkede sosyal yardım ne kadar yüksekse o ülkede işler o kadar kötü gidiyor demektir. Türkiye’de yardım alan kişi sayısı Aile Bakanlığı’nın rakamlarına göre bile geçen yıl 20 milyona ulaştı.)

Şimdi diyelim ki siz İran’da bu vakıflara ait şirketlerde çalışıyorsunuz ve rejimden de memnun değilsiniz. Sesinizi çıkarabilir misiniz? Devlette memur olsanız iyi-kötü devletin bir koruma kalkanı var, memuru kafasına göre kovamaz vs… (O da geçmişte kaldı ya, neyse.) Özel sektörde olsanız, işinizi çok iyi yapıyorsanız, ne bileyim sendikalıysanız iş verenin yine iyi-kötü oturup sizinle pazarlık etmesi lazım çünkü rekabet var, kötü mal üretemez vs… Burada zarar etse bile kimsenin umurunda değil.

Yani devlet kurumu desen değil. Özel sektör desen değil. Ama yöneticiler ya asker ya devletin başındakiler. Bir de mesela bu vakıfların aslında eski niteliği Osmanlı’daki lonca teşkilatına benziyor. Yani eskiden kalanlar esnaf vakfı aslında. Lakin zamanla şirket vakıflarına dönüşüyorlar. Ve sonra esnafı da rakip olarak karşılarına alıyorlar.

Ali Hamaney 

Hamaney’in tüm buraların başına atamaları bizzat yaptığını söyledim. Öyle alt seviye bürokratlar atanmıyor tabii… Eski cumhurbaşkanlarından İbrahim Reisi yargının bir numarasıyken 2016’da İmam Rıza Vakfı’nın başına getiriliyor mesela. Büyük Ayetullahlardan atananlar var. Eski bakanlar atanabiliyor. İDMO’nun varlıklarının en tepesinde zaten halihazırda Devrim Muhafızlığı yapan biri oturuyor, mesela şu anda Ali Asghar Nourouzi yönetim kurulu başkanı olarak geçiyor.
Hatemi bu yapıyı biraz değiştirip vakıfları denetim almaya çalışıyor ama tam olarak başarılı olamıyor. Karşısına Anayasayı Koruyucular Kurulu çıkıyor. Onun arkasından Ahmedinejad gelince zaten süreç tersine dönüyor. İşin ilginç kısmı, Ahmedinejad “özelleştirme” bahanesiyle vakıfları güçlendirme yoluna gidiyor. Yani devlete ait şirketler satışa çıkınca hisseleri vakıflar yahut Devrim Muhafızları almaya başlıyor. 2000’lerin ortalarından itibaren bu yapıların gücü sürekli artıyor. Hatta şöyle diyorlar: Kamu şirketleri “silahsız devletten” “silahlı devlete” geçti!

Mahmud Ahmedinejad 

Sonra “herkes bize düşman” algısı da vakıflara yarıyor. “Yerli üretim” söylemi ön plana çıkıyor. Yerli üretim evet iyidir ama üreten kim: Bu vakıflar. Üzerine yaptırımlar ekleniyor. İthalat zorlaşınca yine vakıflar zengin oluyor. Küçük esnafa yahut al-sat yapan tüccara yaşama şansı kalmıyor. Zaten aslında Ahmedinejad’ın “İlkeciler” diye bilinen ve aslında gücünü esnaftan alan taban hareketi tam olarak bu sebeple, ekonomik nedenlerle etkisini yitiriyor. Vakıfların kollanmasıyla ezilen esnaf muhafazakâr ve mollalara da karşı harekete sırtını dönüyor.

Şimdi düşünün: Bir devletin silahlı gücü dünyanın geri kalanını şeytanlaştırdıkça zenginleşiyorsa orada barış talep edilebilir mi? İran içine kapandıkça Devrim Muhafızları’nın holdingleri zenginleşiyor. Medya da ellerinde, kendi medyası var. Durmadan rejim eliyle korku pompalanıyor topluma.

İran Devrim Muhafızları 

Son bir çarpıcı örnekle bitireyim: Pandemide İran’daki Covid aşılarını kim üretiyor dersiniz? Tabii ki vakıflar. Covİran Bereket aşısı Setad’ın, Noora aşısı Devrim Muhafızları’nın, Fakhra Aşısı Savunma Bakanlığı’nın. Araya ayıp olmasın diye Sağlık Bakanlığı’nı sıkıştırsalar iyiymiş ama akıl edememişler herhalde.


Covİran Bereket aşısı

Evet, başta da söylediğim gibi bu bölümde anlattığım ekonomik çarpıklığın İran’da rejimin “her şeye rağmen” devam etmesinin en önemli nedeni olduğunu düşünüyorum. Petrol satışı sürdüğü sürece bu yapıyı kırmak çok zor. Çünkü oradan gelen paranın bir kısmı süründürse de öldürmeyecek kadar halka, geri kalanı ise bu askeri-bürokratik elitlere dağıtılıyor. Bu yapılırken kamu zarar ediyormuş, ihaleler denetimsiz şirketlere veriliyormuş, toplam sayıları 3 bini bulmayan elitler büyük servetleriyle Avrupa’da yahut Amerika’da mallar satın alınıyormuş… Fark etmiyor. Oysa petrol olmasa yerler yerler ama bir gün biter.

Aksine içine kapandıkça, dünyayı şeytanlaştırdıkça eskilerin tabiriyle “mala davara ortak” rakiplerden kaçınıp “tezgâhı” daha rahat çeviriyorlar. Ve tabii hiç şüphesiz bu bürokratik ve askeri elit, rejime benzer ülkelere kıyasla daha sıkı sarılıyor.
Bu sayede de Hamaney 2026’ya kadar gücüne güç katarak gelebiliyor. Şunu tekrar etmeden bitirmeyeyim isterim: Tüm bu anlattıklarım dahil hiçbir şey ABD ve İsrail’in hukuksuz, acımasız saldırılarını meşru gösteremez.

Son bir not: Bir önceki yazı dizisinde beni “mollaları savunmakla” itham eden mesajlar almıştım. Şimdi mollaları anlatmaya başlayınca da “ABD’nin ağzından konuşmakla” suçlanıyorum. Gülüyorum tabii. Belirtmek isterim ki… İki seride özellikle İsrailli veya doğrudan ABD’ye ait kaynakları kullanmamaya özen gösterdim. Ortadoğulu olmayan isimlerin, gazetecilikten gelen ve -görece- objektif kurumlarda çalışanların kitaplarından yararlandım. İranlı yazarları hep daha çok tercih ettim. Onların da Şah yanlısı değil ya Şah’a karşı solcu muhaliflerden, reform yanlılarından yahut İslam Devrimi’nin başlangıcında yer aldıktan sonra muhalife dönüşmüş isimlerden olmasına dikkat ettim. Reuters yararlandığım en “taraflı” kaynaktı, öyle söyleyeyim.


Bir son yazıyla bu seriyi de bitireceğim.

/././

Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir -Mine Söğüt- 

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.


Halklar en çok politikacılara kanar ve seçimlerde tercihlerini yaparken yanılırlar.

Ülkeyi ekonomik olarak refaha kavuşturmayı vaat eden liderin peşinden koşarken mesela…

Ya da sağlık sistemindeki sorunları hızla çözeceğini söyleyen…

Eğitimde fırsat eşitliğinin altını çizen…

Politik arenada dünyayı dize getirebileceğini iddia eden…

Devlet kasasına sahip çıkacağını, kamu mallarını çalıp çırpmak isteyenlere göz açtırmayacağını söyleyen…

Hukuka dayalı bir düzen vaat eden, adaletten, eşitlikten ve özgürlüklerden bahseden…

Ve iktidara gelir gelmez tüm bunların tam aksini yapan politikacılara güvenirler.

Hem de bir kere değil. Defalarca, her seferinde, inatla…

O politikacılar halkı yanıltıcı bilgiyi öylesine büyük bir özgüven ve şatafatla yayarlar ki, halklar adeta yanıltılmak için can atarlar.

Kendilerini yanıltmayan, gerçekleri söyleyen, zorluklardan, tehlikelerden, tehditlerden bahseden, aşılması gereken engelleri net bir şekilde tarif eden, değişmesi gereken bir düzenden bahseden, bunun için yapılması gereken fedakarlıkları, dayanılması gereken zorlukları, korunması gereken ilkeleri açık açık söyleyen politikacıları “Kendilerini yanıltmadıkları için” sevmezler.

İnsanlar, gerçekleri değil hayalleri pazarlayan ideolojilerin tüketicileri olmayı önce evde öğrenirler.

Halkı yanıltıcı en tehlikeli bilgi ailenin tartışmasız güvenli bir yapı olduğu bilgisidir. Alenen yayılan ve tartışmalara kapalı olan bu yanıltıcı bilgi yüzünden aile içi şiddet görmezden gelinir. Anne baba rütbesi verilerek dokunulmaz kılınan delirmiş, yetersiz ya da suça meyyal insanların eline gönül rahatlığıyla emanet edilen çocuklar, dünyanın en güvensiz ortamında tekinsiz bir güven yanılgısıyla büyümeye mahkûm edilir.

Ailenin tartışmasız güvenli bir ortam olduğuna küçük yaşta ikna edilen insanlar büyüdüklerinde aynı şuursuz sadakati devletlere karşı da gösteririler. Kitaplarda tarif edilenle pratikte mevcut olan devlet birbiriyle zerre kadar örtüşmediği halde devletlerinin vatandaşlarını tüm iç ve dış tehlikelerden koruyacağına emin bir şekilde girilen savaşlarda cephelere koşar, o devlet için ölmeyi erdem sayarlar; savaşa neden girildi, kim kimden neyi savundu, kim neye neden saldırdı, bu savaş kim için yarar kim için zarardı hiç sorgulamazlar.

Ödedikleri vergilerin asla kendilerine yol, su, elektrik, sosyal güvence ya da emekli maaşı olarak dönmediğini gördükleri halde, şaibeli bir şekilde zenginleşen devlet büyüklerinin ve onlarla iş yapan bir avuç insanın dolup taşan kasaları midelerini bulandırmaz.

Çünkü başlarına gelene değil inandıklarına kıymet verirler. Onları, sadece duymak istedikleri şeyleri söyleyerek alenen yanıltan o iktidarları sever ve tekrar tekrar seçerler.

Çocukları büyüyünce, asla sevmeyecekleri işlerde sadece para kazanabilme umuduyla çalışmaya mahkûm olsun diye eğitime servet döken anne babalar gibi…

Asla evlenmeyi düşünmeyecek biri olduğu halde sadece zamanı geldiği, ailesi istediği ya da “Başkaları ne der?” diye kaygılandığı için evlenenler gibi…

Ebeveynlikle hiç alakası olmadığı halde aksini hayal edemediğinden çocuk sahibi olanlar gibi…

Rasyonalitenin olanaklarıyla inşa edilmiş bir hayatın içinde dogmatik inançlara iştahla sahip çıkmayı sürdüren çoğunluk gibi…

Halkı yanıltıcı bilgilerle halklara sahte cennetler vaat edenlerin düzenine güvenen ve o güvenin bu dünyayı cehenneme çevirmesini umursamayan insan, yalanla ve yanılmakla imtihanından devamlı sınıfta kalırken…

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.

Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir.

/././

Gelir İdaresi’nin 2025 yılı ihbar bilançosu: 142 kişiye 12 milyon lira -Murat Batı- 

Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.

Gelir İdaresi Başkanlığı, 2025 yılı Faaliyet Raporu’nu 24 Mart Salı günü internet sitesinde yayımladı. Raporun 119’uncu sayfasında, İhbar Dilekçeleri başlığı altında dikkat çekici bir veri yer alıyor: 1905 sayılı Kanun kapsamında 2025 yılında ihbarda bulunan 142 kişiye ödenmek üzere toplam 12 milyon 91 bin 892 lira ihbar ikramiyesi, ilgili vergi dairesi müdürlüklerine gönderilmiş.

Bu veri, son dönemde özellikle sosyal medyada sıkça gündeme gelen ihbarla kazanç tartışmalarını somut bir zemine oturtması bakımından önemli. Zira kamuoyunda oluşan algının aksine, ortada çok büyük bir kaynak ya da yaygın bir ödeme mekanizması yok. 142 kişi arasında paylaştırılan toplam tutar, ilk bakışta yüksek görünse de geniş bir kitleyi cezbedebilecek ölçekte değil.

Nitekim geçmiş yılların verileri de benzer bir tabloyu işaret ediyor. Gelir İdaresi’nin faaliyet raporları incelendiğinde, ihbar ikramiyesi ödemelerinin sınırlı kaldığı görülüyor. 2024 yılında 160 kişiye 22 milyon 398 bin 978 lira, 2023 yılında ise 176 kişiye 14 milyon 832 bin 566 lira ödeme yapılmış.

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.

Aşağıdaki tabloda son 12 yılda ödenen tutar ile bu ikramiyeden yararlanan kişi sayısı yer alıyor.

Ödül almak için ne yapmalıyım?

İhbar neticesinde ben de ödül alabilir miyim?” diyenler için, bu ödülün dayanağı 26.12.1931 tarihli ve 1905 sayılı Menkul ve Gayrimenkul Emval ile Bunların İntifa Hakları ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanundur.

Ödülün ödenebilmesi için gereken şartlar nelerdir?

Öncelikle belirtmek gerekir ki ihbarı yapana muhbir denilmekte ve tüm resmi kayıtlara ihbarı yapanın adının önüne muhbir yazılmaktadır.

1905 sayılı Kanun uyarınca ikramiyenin verilebilmesi için bazı şartların oluşması gerekmektedir. Bunlar:

  • Muhbir kimliğini gizlememelidir. Ad, soyad, adres ve diğer kimlik bilgileri açıkça belirtilmelidir.
  • İhbar dilekçeyle yapılmalıdır. 3071 sayılı Kanun’a göre dilekçede ad, soyad, imza ve adres bulunmalıdır. Bu unsurları taşımayan başvurular ihbar sayılmaz. Bu nedenle sosyal medya veya WhatsApp üzerinden yapılan bildirimlerin ikramiyeye konu olup olmadığı belirsizdir.
  • Dilekçede ihbar ikramiyesi talep edilmelidir.
  • Muhbir ihbarından vazgeçmemelidir.
  • Her vergi ihbar ikramiyesine konu değildir. Sadece devamlı vergiler (gelir, kurumlar, KDV, damga vb.) kapsamdadır. Gümrük vergileri, belediye gelirleri gibi bazı kalemler kapsam dışındadır.
  • İhbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Somut delille desteklenmeyen ihbarlar için ödeme yapılmaz.
  • Son 5 yıla ilişkin işlemler ihbar edilebilir.
  • İhbar edilen konu hakkında daha önce inceleme başlatılmamış olmalıdır.

Aynı şeyi birden fazla kişi ihbar etmişse hepsine mi ikramiye verilecek?

Aynı konuyu birden fazla kişi ihbar etmişse ikramiye sadece ilk ihbar edene ödenir. Bu tespit, resmi kayıtlara giriş tarihi (gerekirse saat) esas alınarak yapılır.

İkramiye tutarı ne kadar olacak?

İkramiye, inceleme sonucunda tahakkuk eden vergi + vergi ziyaı cezası toplamının yüzde 10’u üzerinden hesaplanır. Bu tutarın 1/3’ü vergi kesinleştikten sonra, kalan 2/3’ü ise tahsilattan sonra ödenir.

Örneğin yapılan ihbar sonucunda şirkete 100 bin TL vergi ve cezası tebliğ edilirse 100 bin liranın yüzde 10’u olan 10 bin lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir. Ancak bu yüzde 10 mükellefe tebliğ edilip kesinleştikten sonra (kesinleşme idari ve yargı yollarının tüketilmesidir) 1/3’ü; kalan tutar ise mükelleften tahsil edildikten sonra ödenir. 

Cezalar da ikramiyeye dahil mi?

Basında, kesilen cezaların yüzde 10’u ihbar edene ödenecek şeklinde haberlere rastlamak mümkün. Ancak bu bilgi kısmen doğru, kısmen yanlıştır.

Şöyle ki, ihbar ikramiyesi yalnızca devamlılık arz eden vergiler ile bu vergilerin kaybı nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezaları üzerinden hesaplanır. Bunun dışında kalan usulsüzlük cezaları, özel usulsüzlük cezaları, gecikme faizi ve gecikme zammı ikramiye hesabına dahil edilmez.

Örneğin bir ihbar sonucunda bir kişiye 10 lira KDV, buna bağlı 10 lira vergi ziyaı cezası, ayrıca 5 lira özel usulsüzlük cezası ve 3 lira gecikme faizi kesildiğini varsayalım. Bu durumda toplam borç 28 lira olacaktır. Ancak ihbar ikramiyesi, bu tutarın tamamı üzerinden değil; yalnızca verginin aslı (10 lira) ile vergi ziyaı cezası (10 lira) toplamı olan 20 lira üzerinden hesaplanır. Bunun yüzde 10’u olan 2 lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir.

Bu nedenle, örneğin fiş veya fatura düzenlenmemesi gibi ihbarlar sonucunda kesilen özel usulsüzlük cezaları, ihbar ikramiyesi kapsamı dışında kalmaktadır.

İhbar sonucunda vergi çıkmazsa ne olacak?

İhbar sonucunda herhangi bir vergi çıkmazsa o zaman ihbar ikramiyesi ödenmeyecektir.

Sonuç ve değerlendirme

Tüm bu veriler ve hukuki çerçeve birlikte değerlendirildiğinde, ihbar ikramiyesi mekanizmasının kamuoyunda zaman zaman abartıldığı ölçüde kolay kazanç sağlayan bir sistem olmadığı açıkça görülüyor. Rakamlar hem toplam ödenen tutarın hem de kişi başına düşen miktarın sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, ikramiyeye hak kazanabilmek için öngörülen şartlar oldukça sıkı; soyut iddialar değil, somut ve delille desteklenmiş ihbarlar esas alınıyor. Üstelik ihbarın doğru çıkması tek başına yeterli değil, ihbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında doğrudan bir illiyet bağının kurulması gerekiyor.

Bu yönüyle sistem, rastgele ya da kötü niyetli ihbarları teşvik etmekten ziyade, belirli bir bilgiye ve belgeye dayanan nitelikli ihbarları ödüllendirmeyi amaçlıyor. Ancak uygulamadaki düşük ödeme tutarları ve sınırlı sayıda yararlanıcı dikkate alındığında, mevcut yapının vergi kayıp ve kaçağıyla mücadelede güçlü bir teşvik mekanizması oluşturduğunu söylemek de güç.

Dolayısıyla ihbar ikramiyesi müessesesi, teoride önemli bir araç olmakla birlikte pratikte sınırlı etki doğuran bir enstrüman olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu mekanizmadan daha etkin sonuçlar bekleniyorsa, hem başvuru süreçlerinin daha açık ve erişilebilir hale getirilmesi hem de ödül sisteminin caydırıcılık ve teşvik dengesi gözetilerek yeniden ele alınması gerektiği anlaşılıyor. Aksi halde, sosyal medyada zaman zaman oluşan “ihbarla zengin olma” algısı ile gerçekler arasındaki makas açılmaya devam edecektir.

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -27 Mart 2026-

İsmail çıkacak yine yazacak -Feray Aytekin Aydoğan- BirGün Gazetesi onlarca genç gazetecinin yetiştiği bir okul aynı zamanda. Halk için halk...