Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi + Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü + İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek -Mustafa K.Erdemol/halkTV-


Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi 

Bir çok açıdan “ilk”lerin adamı olan ABD Başkanı Donald Trump’ın, öfke duyduklarına karşı “intikamcı/kinci” bir tarafı oluşu şaşırtıcı gelmiyor artık. Kızgınlıklarına alet etmediği hiç bir şey yok. Nerede kapanmış ya da ertelenmiş bir sorun varsa canını sıkanların önüne koyuyor. Bunları bir şantaj aracı olarak kullandığı da malum.

Sadece kişilere değil, aynısını devletlere de, öneğin İran savaşını desteklememelerinden ötürü pek kızdığı NATO üyesi müttefiklerine de yapıyor. BIr süredir ABD’nin eski sömürge topraklarında Avrupa’ya verdiği desteği çekebileceğini ima ettiğini duymuşsunuzdur.

Trump için bir zamanlar sıkı müttefik olmak da hedef olunmayacağı anlamına gelmiyor. Örneği İngiltere’dir. Dış politikada ABD’yi yıllardır, körü körüne, adım adım izleyen Londra’ya bile İran savaşında destek vermediği gerekçesiyle “savaş açmış” durumda. ABD medyası yazdı; Pentagon’dan sızan bir e.maile göre ABD’li yetkililerden biri İngiltere’nin Falkland Adaları üzerindeki hak iddiasını gözden geçirebileceklerini söylemiş.

Öncelikle şu “sızma” türü açıklamalara itibar etmemeli, çünkü bu tür bilgiler “sızmaz”, “sızdırılır”. Yani İngiltere’ye henüz resmi olarak alınamayacak bir tutum konusunda sanki almaya “niyetliymiş” gibi yaparak “rahatsızlık” vermeyi amaçlıyor Trump. Bu nedenle bu niyetin “sızdırılması” gerek haliyle.

Zamanlama da uygun. Trump, malum, Arjantin’in “tuhaf” Devlet Başkanı Javier Miley’i çok seviyor. Miley, bir süredir, şu anda İngiltere’nin işgalinde olsa da Las Malvinas'ı (Falkland Adaları’na Arjantinlilerin verdiği ad) yeniden topraklarına katmak için diplomatik yolları kullanacağını söyleyip duruyor. Hatta adaların 1997'de Hong Kong'un Çin'e devredilmesine benzer bir şekilde devredilmesini de talep ediyor. Trump’la yakınlığının da verdiği rahatlıkla sık sık dile getirir oldu bunu.

Hem Arjantin hem de İngiltere, Falkland Adaları'nın kendilerine ait olduğunu savunuyorlar. Arjantin, yeni bağımsız olan devletlerin sömürge sınırlarını miras alması gerektiğini belirten “Uti Possidetis Juris” ilkesini öne sürerek, bu ilkenin bu anlaşmazlığa uygulanması gerektiğini söylüyor.

Adalar 1883’ten beri İngiliz işgali altında. 1982’de Arjantin’in adalara asker çıkarması üzerine İngiltere ile arasında savaş çıkmış, savaş sonucunda Arjantin orduları çekilmek zorunda kalmıştı. Uzun yıllar gündemin üst sıralarında olmasa da “kriz” noktalarından biri olmaya devam etti Falkland Adaları. 2013’e kadar gelmiş bir sorundur da üstelik. Sözkonusu yıl adada yapılan referandum sonucu, çoğu İngiliz kökenli olan halkın yüzde 99,8’inin İngiltere’ye bağlı kalmayı istediği ortaya çıkmıştı.

Sızdırmadaki amaç başarıya ulaşmış görünüyor. Çünkü İngiltere hükümeti, ABD’nin Falkland’a ilişkin Londra’ya yakın görüşlerini değiştirebileceği iddiaları karşısında açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Başbakanlık, “sızdırılan” Pentagon raporu üzerine Falkland Adaları’nın egemenliğinin ‘Birleşik Krallık’a ait’ olduğunu açıklayarak sert bir tonla “Birleşik Krallık’ın tutumu net. Bu uzun süredir devam eden bir tutum. Değişmedi, böyle kalacak” dedi.

Arjantin ile İngiltere arasında yaşanan savaşa bizim medyada “magazine savaşı” denmişti, hatırlarım. Avrupa’nın göbeğinde (oysa ne Arjantin ne İngiltere Avrupa’nın göbeğindedir) iki ülkenin savaşının “oyun” olabileceği düşünüldüğünden.

Oysa bine yakın kişi ölmüştü savaşta. İngiltere ile Arjantin yeniden kavgaya tutuşurlar mı bilinmez, ama eğer bir kez daha olursa öncekinden daha korkunç sonuçları olur kesinlikle. İngiltere savaş sırasında Arjantin’de faşist diktatörlük olmasından da yararlanmıştı. Dünya faşist Arjantin’i değil, “demokrasinin beşiği” İngiltere’yi desteklemişti. Bugün Arjantin’de de “demokrasi” var, dolayısıyla böyle bir kapışmada İngiltere’nin işi eskisi kadar kolay olmaz.

Trump’ın ara vermeden sürdürdüğü kışkırtmalarına ragmen İngiltere Kralı’nın yakında ABD’yi ziyaret edecek oluşu da ilginç değil mi?

Bakalım Kral III. Charles “gitme” diyenlere kulak asacak mı?

/././

Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü 

Uluslararası ilişkilerde bireylerin rolüne, ortaya çıkan sonuçlar üzerindeki etkisine az önem verilir bilindiği gibi. Olanı biteni kişilerden çok koşulların belirlediğine inanıldığından böyledir bu. Ancak, politikacılığının yanı sıra çok önemli bir akademisyen de olan eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger böyle düşünenlerden değildi. “Tarihi kişisel olmayan güçlerin yönlendirdiğine inanma eğilimindeydim. Ancak pratikte kişiliklerin yarattığı farkı da anlayabildim" der. Doğrusunu isterseniz, fazla abartmamak koşuluyla, bendeniz de “kişiliklerin” kimi gelişmelerde olumlu/olumsuz roller oynadığına inanmaktayım.

Dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın “ruh sağlığı”nın, sadece onu ilgilendiren bir mesele gibi görülmesini doğru bulmam. ABD siyasi sisteminin kendisini – Başkanlardan gelecek olanlar dahil- her türlü tehlikeye karşı koruma altına almış olduğu doğrudur. Ancak Trump’ın son zamanlarda gittikçe vahimleşen ruh halinin koruma altındaki “müesses nizam”da gedikler açma olasılığı artmakta.

Trump’ın “Amerikan sistemine” yönelik eleştirileri, temsilcisi olduğu kesimlerin “ideolojisini" içeriyordu başlangıçta. “Amerika’nın yeniden büyük yapılması”“içe kapalılık”“dışarıya müdahele etmeme” gibi tutumlar almasında temsil ettiği kesimlerin çıkarları etkiliydi. Ancak Trump’da son zamanlarda bir tür “delirium” görülmekte. Zihinsel fonksiyonlarına bağlı kafa karışıklıkları yaşadığı gün gibi ortada.

USA Today gazetesinde okudum; Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, birçok bağımsız seçmen ile bazı Cumhuriyetçiler de dahil olmak üzere Amerikalıların çoğunluğu, Trump'ın yaşlandıkça daha dengesiz hale geldiğine inanıyormuş. ('Needs to be examined' MAGA figures questioning Trump's mental fitness).

Yazıda eski Fox News sunucuları Megyn Kelly ile Tucker Carlson'dan komplo teorisyeni Alex Jones ile podcast sunucusu Candace Owens'a kadar önde gelen muhafazakar yorumcuların, başkanın ruh sağlığının yerinde olmadığına ilişkin görüşlerine yer verilmiş. 7 Nisan'da X'te yaptığı bir paylaşımda Trump'ı “soykırımcı bir deli” olarak nitelendirerek görevden alınması için ABD Anayasası'nın 25. Maddesi’nin uygulanması çağrısında bulunan Owens “Kongremiz ve ordumuz müdahale etmelidir, deliliğin ötesine geçtik” demiş lafını esirgemeden. Eski Beyaz Saray avukatı Ty Cobb, 31 Mart'ta eski CNN muhabiri Jim Acosta ile yaptığı röportajda, başkanın “açıkça deli” olduğunu söyleyerek “Her gece ortaya çıkan bu saçmalıklar, delilik ve ahlaksızlığın boyutunu ortaya koyuyor” sözleriyle Owens’i desteklemiş.

Bu lafları edenlerin hepsi muhafazakar, hepsi Cumhuriyetçi Parti’nin destekçisi. Siyasi bir itirazları yok Trump’a karşı. Aksine ilk Başkanlık döneminde Trump’ın en büyük destekçisi bunlardı.

Başkan’ın ruh sağlığına ilişkin söylediklerinde gerçeklik payı da var bu arada. Çünkü Trump’ın konuşurken ilgisiz konulara ani geçişlerinin sıklaştığına tanık olmuşlar defalarca. Yazıda şöyle anlatılıyor: “Örneğin, Mart ayında Beyaz Saray'da düzenlenen bir kabine toplantısı sırasında, başkan 5 dolarlık Sharpie kalıcı kalemlere olan sevgisinden bahsederek beş dakikalık bir konu dışı konuşma yapmasıyla şaşkınlık yarattı. O ayın başlarında, gazetecilere İran'daki savaşla ilgili bilgi verirken, konuşmasının ortasında durup Beyaz Saray perdelerine hayranlıkla baktı. ‘O perdeleri ilk dönemimde ben seçtim’ dedi.”

Başkan’ın kendini her fırsatta övme çabası da bir davranış bozukluğu olarak değerlendiriliyor. “Benden başka savaş bitiren Başkan olmadı hiç” derken Theodore Roosevelt’in, Rusya ile Japonya arasındaki savaşı sona erdirdiği için 1906 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandığını aklına getirmiyor bile.

Anketler, Amerikan halkının da başkanın davranışlarının garipleştiğini fark ettiğini gösteriyormuş. Şubat ayında yayınlanan bir Reuters/Ipsos anketine göre, katılımcıların yaklaşık yüzde 61'i Trump'ın yaşlandıkça daha dengesiz hale geldiğini düşünüyor. (bk: Most Americans say Trump is growing erratic with age, Reuters/Ipsos poll finds | Reuters) Bu oran, bağımsızların yüzde 64'ünü, Cumhuriyetçilerin yüzde 30'unu içeriyor.

The National Association for the Advancement of Colored People (NAACP), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en eski, en büyük sivil haklar örgütüdür. Başkanı aynı zamanda CEO'su olan Derrick Johnson, 7 Nisan'da yaptığı açıklamada, “Bu başkan uygun değil, sağlığı bozuk, kendisi dengesiz “ demişti.

NAACP, Trump’ın görevden alınması için Anayasa’nın 25. maddesinin yürürlüğe konmasını talep ediyor. Örgütün,117 yıllık tarihinde ilk kez oluyormuş bu.

WSJ gazetesi de Trump’ın İran’ın ele geçirdiği iki ABD askerinin durumunun konuşulduğu “Situation Room”a (Durum Odası) “dengesiz davranışlar sergileyeceği” endişesiyle alınmadığını yazdı geçen gün.

Yani başlangıçta, temsil ettiği sınıflar yararına aldığı kararlar “delilik” gibi görünse de son derece “bilinçli”ydi kuşkusuz. Ancak ikinci döneminde gerçekten “ruh sağlığı” bozuluyor Trump’ın.

İran’a saldırısından da bunu anlamak mümkün

İran’a saldırmak akıllı insan işi değil çünkü.

/././

İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek 

Avrupa Birliği’nin İsrail’in tüm suçlarına ortak olmaya devam edeceği bir kez daha tescillenmiş oldu. Dün Lüksemburg’da düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda sunulan İsrail - AB ticaret anlaşmasının askıya alınması önerisi Almanya ile İtalya’nın engellemesi sonucu rafa kalktı.

Kabul edilmesi zaten beklenmeyen bu önerinin görüşülmesini, başından beri İsrail faşizmine karşı tutum almış olan üç ülke, İspanya, Slovenya, İrlanda talep etmişti. Geçen hafta AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’a bu ülkeler adına gönderilen ortak mektupta, İsrail’in “insan haklarına aykırı olan, uluslararası hukuk ile uluslararası insani yasaları ihlal eden” eylemlerde bulunduğu, bunların AB ile İsrail arasındaki siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri düzenleyen 1995 tarihli anlaşmayı ihlal ettiği vurgulanmıştı. Mektupta İsrail’in eylemlerine Gazze’de yürüttüğü soykırım niteliğindeki savaş ile işgal altında tuttuğu Batı Şeria’daki şiddet olayları, bunun yanı sıra Filistinlilere idam cezası öngören yasa örnek gösterilmişti.

Üç ülkenin de amacı İsrail saldırganlığından zarar görmüş olan Gazze, Batı Şeria ile Lübnan’da şiddet devam ederken AB’nin “kenarda kalamayacağını” göstermekti. Çabaları yetmedi, Birlik “kenarda kalarak” bir anlamda İsrail faşizminin cinayetlerine onay vermiş oldu.

AB’nin İsrail konusunda bölündüğünü gösteren bir gelişmedir bu tabii ki. Öneriyi engelleyen Almanya ile İtalya, faşist geçmişlerinin yüklediği “yahudi düşmanı” olma utancının da etkisiyle “antisemitik görünmeme” çabası içine girmiş olabilirler. Ama bugünkü tutumları da gelecekte hayli “utanca” yol açacak oysa. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un anlaşmanın askıya alınmasına karşı çıkarken bulduğu kılıf “kritik konular hakkında İsrail ile görüşebilmeliyiz” demek oldu. Bakan, ticaret anlaşmasının askıya alınması durumunda bile İsrail’le diyalog gerçekleştirilebileceğini biliyordu kuşkusuz. AB herhangi bir anlaşma yapmadığı birçok ülke ile diyalog kurmuyor mu? İsrail istemese bile onu diyaloga zorlayacak bir gücü de var üstelik. İran’a, bir dönemler Suriye’ye, Rusya’ya yaptırımlar uygulayan bir AB’dir söz konusu olan.

Toplantı öncesinde İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares’in, “her Avrupa ülkesinin, Uluslararası Adalet Divanı ile BM’nin insan hakları ve uluslararası hukukun korunması konusunda söylediklerini desteklemesini bekliyoruz” sözleri açıkca AB’ye “savunduğunuzu söylediğiniz ilkelerin yanında durun” demek aslında.

İspanya, Slovenya ile İrlanda ne antisemitler ne de İsrail’e özel bir düşmanlıkları var. Savunucusu oldukları Avrupa değerlerine ters düşen İsrail’le ticari ilişki sürdürmenin suça ortak olmak olduğunu düşünüyorlar sadece. Üstelik üyesi oldukları AB’ye söz konusu öneriyi sunmadan önce İsrail’e politikasını değiştirmesi yönünde defalarca çağrı yaptılar.

Üç ülke, İsrail’in, ilişkileri insan haklarına saygı ile bağlayan AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın 2. maddesini ihlal ettiğini savunuyor. Bu nedenle İrlanda ile İspanya, 2024 yılında anlaşmanın gözden geçirilmesi için ilk adımları atmış, ancak bu girişim İsrail’i destekleyen üye devletlerin desteğini alamamıştı. Daha sonra Hollanda’nın öncülüğünde başlatılan bir başka girişim, AB’nin bir değerlendirme yapmasını sağladı. Bu değerlendirme sonucunda İsrail’in anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini “muhtemelen” ihlal ettiği sonucuna varıldı. İlişkilerin bir kısmının askıya alınması da dahil olmak üzere olası ticari önlemler daha sonra görüşüldü. Ancak İsrail’in, Gazze’ye giren insani yardımı önemli ölçüde artıracağına dair taahhütte bulunmasının ardından bu önlemler uygulanmadı.

İrlanda ayrıca, ilk olarak 2018'de sunulan İşgal Altındaki Topraklar Yasası’nı yeniden gündeme getirmeye çalışırken İspanya ile Slovenya da işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerleriyle ticareti kısıtlamak için harekete geçmişti. Ağustos ayında Slovenya, İsrail işgali altındaki topraklarda üretilen malların ithalatını yasaklayarak bu tür bir adım atan ilk Avrupa ülkelerinden biri olmuştu. İspanya’nın da İsrail’in yasadışı yerleşim bölgelerinden ithalatı yasaklayan bir kararname çıkardığını, kararnamenin bu yılın başında yürürlüğe girdiğini de anımsatalım.

Bu üç ülke Mayıs 2024'te Filistin Devleti'ni resmen tanımıştı.

Çabaları üyesi oldukları AB’yi İsrail faşizminin “ticaret ortağı” kılığında “suç ortağı” olmaktan alıkoyamadı ne yazık ki.

Avrupa Birliği, İsrail’i protesto etmek için günlerce sokaklara dökülen üye ülkelerin halklarından da utanmadığını gösterdi böylelikle.

/././

halkTV


halkTV "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


Bu Nasıl Bir Harita! Memleketi Eski AKP’li Vekile mi Ruhsatladınız?-Bahadır Özgür-

Şu sıra Ankara’da aylardır maaşlarını alamayan Doruk Madencilik işçileri açlık grevinde. Parayı ödemeyen maden şirket Yıldızlar SSS Holding bünyesinde faaliyet yürütüyor. Sahibi ise üç dönem AKP’den milletvekilliği yapmış olan Sabahattin Yıldız.

Yıldız, 2004 yılında Eti Gümüş Kütahya tesislerini özelleştirmeden almasıyla beraber hızla büyüdü. Bu özelleştirme o dönem ‘büyük soygun’ olarak nitelendirilmiş, tartışılmıştı. Çünkü stoklarındaki cevherin değeri ve kasasındaki para bile satılan rakamın üzerindeydi.

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-05-261.jpeg

Sabahattin Yıldız’ın ana işi madencilik. Bir ‘ruhsat zengini’ o. Özellikle kendi adına aldığı çok sayıda altın madeni ruhsatı bulunuyor. Holdingin elindeki ruhsatlar ise oldukça fazla. Toplam 2364 adet ruhsata sahip. Bunun 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme. Ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler, 205’i de enerji madenleri.

Şu harita şirketin kendi faaliyet raporundan alındı:

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-07-12.jpeg

İnsan sormadan edemiyor: Bu nasıl bir harita? Memleketi eski AKP’li vekile mi ruhsatladınız?

Hemen her madeninde sorun çıkan, işçilerin maaşlarının ödenmediği şikayet konusu olmuş, özelleştirme ihalelerindeki taahhütlerini yerine getirmemiş, defalarca cezalar kesilmiş birisi nasıl oluyor da sürekli maden ruhsatı toplayabiliyor?

Üstelik bu kişi Türkiye’nin en büyük çevre felaketlerinden birisine yol açtı.

18 Kasım 2021 günü, Yıldızlar SSS Holding’in bünyesindeki Nesko Madencilik’e ait atık havuzu göçtü. Ve ağır metalleri içeren 4 bin 500 ton zehirli atık Şebinkarahisar’ın verimli tarım arazilerine aktı. Bu madene ait atık havuzlarının yol açtığı tehlike sebebiyle 2014 yılında faaliyet durdurma kararı verilmişti. Ama işler durdurulmadı. Yeni atık havuzları inşa edildi. 2021’deki facia sebebiyle şirkete 12 milyon lira para cezası kesildi. Ve faaliyetin süresiz durdurulduğu açıklandı. Elbette sonra hemen faaliyet yeniden başlatıldı.

Yani Yıldızlar SSS Holding’in sicili epey kirli. Bugün işçilerin maaşlarını göz göre göre ödemeyen bir şirket olarak karşımıza çıktı. Ancak bu şirketin verdiği zarar görünenden çok daha fazlası. Çünkü Yıldız en fazla altın madeni ruhsatına sahip birisi. Trabzon’dan Kaz Dağları’na, Kayseri’den İzmir’e, Ankara’dan Hatay’a aklınıza gelebilecek her türlü cevherle ilgili binlerce ruhsatı bulunuyor.

/././

Abdülhamit'in Saatine 1.1 Milyon Veren Patron -Ayşenur Arslan- 

Dertlerini anlatmaya Ankara’ya yürüyen.. Ankara’da bırakın dert anlatmayı, tartaklanıp gözaltına alınan.. Son çare açlık grevine başlayan.. Dün de Enerji Bakanlığı’na yürümek isteyince üzerlerine biber gazı boca edilen madencileri biliyorsunuz. Madenin sahibi demiş ki, “Söylenenler doğru değil. Beş değil üç maaş ödeyemedik.”

Madenin patronu, Sebahattin Yıldız, AKP eski milletvekili. 2010 yılında Meclis’ten  “ÜSTÜN HIZMET ÖDÜLÜ” almış.

Böyle nadide bir şahsiyete “ar damarı çatlamış” falan denmez elbette. “Yuh” demek de uygun kaçmaz!

Öyle ya.. Kim bilir nasıl büyük hizmetlerde bulunmuş ki, Meclis’ten ödül almış. Yani şerefse şeref.. İnsanlıksa insanlık..

Hele biyografisinde bir bölüm var ki, cümle alemi kıskançlıktan çatlatır.

***

Beyefendi Ankara’da kendi adını taşıyan bir müze açmış. Arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği müzeye anlaşılan bir servet dökmüş. Müzenin en gözde parçası ise, 2010 yılında bir müzayedede kıran kırana yarışarak aldığı köstekli bir saat: 2. Abdülhamit’in saati.

Açılış fiyatı 180 bin lira.

Satışı ise 2010 yılının parasıyla 1 milyon 100 bin lira.

2q.jpeg

Haber, Hürriyet’te “Abdülhamit’in saatine rekor ücret” başlığıyla şöyle verilmiş:

“Çalışır durumdaki 18 ayar altın damgalı saat, eski Türkçe rakamlı beyaz mineli kadranlı ve ön kapağının merkezinde, lacivert mine işçilikli "Sultan II. Abdülhamid" tuğrası bulunuyor. Bordürleri ve arka kapak yüzeyi ince kalem işçiliğiyle yapılmış bitkisel motiflerle süslü.”

Ama Sebahattin Bey’in koleksiyonu bu kadarla kalmıyor. Mesela Wikipedia’ya bile konu olacak müzesindeki koleksiyon için şu bilgilere rastlıyoruz:

“ Osmanlı döneminden kalma maden işlemeleri, Sultan II. Abdülhamid'e ait bazı eşyalar ile Yıldız'ın kişisel saat ve tespih koleksiyonları sergileniyor.”

Saate verilen 1 milyon lira, hiçbir şey değil! Baksanıza Yıldız Sarayı’ın bütün cicilerine çökmüş Sebahattin Bey.

Bu arada sadece süs eşyası koleksiyonu yaptığı zannedilmesin. Maden ruhsatı konusunda da tam bir koleksiyoner. Kimi kaynaklara göre 2 bin 229 ruhsatla tam bir rekortmen.

***

İşte bu ADAM işçileri ya tazminatsız kapıya koyuyor ya da maaşlarının üzerine yatıyor ey okur!

sdds.jpeg

Üstelik, sorun sadece kaç gündür üç aylık mı beş aylık mı diye konuşulan maaşlar değil. Bağımsız Maden İş Sendikası’nın son açıklaması, açmış kutuyu, anlatmış kötüyü:

“• Türkiye kamuoyunun yanıltılmasını istemiyoruz. Doruk maden işçileri hukuka aykırı bir şekilde ücretsiz izne çıkartılıyorlar. Sadece 3 aylık alacaklarından ibaret değil bu alacaklar. 3 ay, 5 ay, 6 ay; biz bunların her birini birer birer işçi arkadaşlarla görüşerek tespit ettik. Sadece bunlarla sınırlı değil. TMSF devrinden sonra işçi arkadaşların içerideki çalışmış ve birikmiş yılları var, kıdem alacakları var. Yani tüm özlük hakları diye bahsettiğimiz alacaklar var.

“• Bu işletme TMSF'den devrediliyorken 800 işçi burada bulunmaktaydı. Burada işçiler Kod 4'ten, yani SGK'ya 4. koddan çıkışlar bildirildi. Bu, işverenin hiçbir haklı neden göstermeksizin işten çıkardığı anlamına gelir. Açılmış davalar kazanılmasına rağmen hiçbir tahsil yapılamadı. Dolayısıyla buradaki sorumluluk sadece 3 aylık işçilik alacağından ibaret değildir. İçeride yani devir öncesi Adularya işletmesinden çalışan, Adularya'dan sonra TMSF döneminde 6 yıl çalışmış olan, en son Doruk Maden İşletmesi'nde de devirden sonra 3 yıl çalışmış olan arkadaşlarımız var. Dolayısıyla bu arkadaşların talebi tüm özlük haklarının kendilerine ödenmesidir. “

Başta alnı secdeye değen adam, tüm Türkiye’ye duyurulur!

/././

‘Kafir polisler kafama sıkın’ dedim, sıkmadılar -İsmail Saymaz- 

İsrail’in İstanbul Konsolosluğu’na yönelik saldırının iki numarası Onur Çelik, binaya girmek için polislere ateş ede ede ilerlerken, vurularak yakalandı. Çelik, düştüğü yerde, “Kafir polisler, kafama sıkın” diye bağırarak, kendisi öldürtmek, sözde ‘şehit’ olmak istedi. “Kafir” diye hakaret ettiği polisler yaralı saldırganı hastaneye kaldırdılar.

Konsolosluğa 7 Nisan’da gerçekleştirilen saldırıda Yunus Emre Sarban ölü, Onur Çelik ve Ahmet İmrak ise yaralı olarak ele geçirildi.

Tedavisi tamamlanan Çelik’in 14 Nisan’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadesi alındı.

Uyuşturucu bağımlısı.

Çelik, incelenmeyi hak eden bir profil. Kocaeli’nde 2001’de doğdu. Van nüfusuna kayıtlı. 10 yaşındayken, anne ve babası ayrıldı. Annesiyle sığınma evinde kaldı. Okuyamadı. Dini eğitimi de yok. Babası cinsel istismar suçundan yedi yıldır tutuklu. Kendisi uyuşturucudan sabıkalı. Ve halen bağımlı.

Oto yıkamacılık, araç kaplamacılık işleri ve tır şöförlüğü yaptı. Silah ticareti, hatta tarihi eser kaçakçılığı işine girdi. Üç ay önce 25 sikkeyi satmak üzere geldiği Edirne’de yakalanmıştı.

Hizbuttahrir

İki yıl kadar önce Hizbuttahrir örgütüne bağlı Köklü Değişim Dergisi’nin Gebze Temsilciliği’ne gidip gelmeye başladı. Derginin çağrısı üzerine İsrail Konsolosluğu önündeki protestoya katıldı. Gebze ve Yalova’da Gazze eylemlerinde de vardı. Çelik, ifadesinde, IŞİD üyesi olmadığını iddia etti. Türkiye’yi kafir gördüğünü belirterek, şöyle dedi: “DEAŞ, Hizbuttahrir ve El Kaide’yi terör örgütü görmüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni benimsemiyorum. Türkiye’yi kafir görmekteyim. Oy kullanmam ve okula çocuklarımı göndermem.”

Çelik, konsolosluk saldırısını birlikte planladığı Ahmet - Murat İmrak kardeşlerle Köklü Değişim Dergisi bürosunda tanıştı. Murat, dernekten ayrıldıktan sonra açtığı dükkanda haftada bir dini sohbet veriyordu. Çelik, sohbetin müdavimiydi. İmraklarla üç aydır samimiydi. Geçmişte IŞİD üyeliğinden tutuklanan Sarban’ı bir kadar önce Ahmet İmrak vasıtasıyla tanıdığını söylüyor, Çelik.

Uyuşturucu müptelasının rüyası

Çelik ve İmrak kardeşler sıklıkla araçla gezip sohbet ediyordu. Bir yolculuk sırasında sohbet İsrail’in Gazze’deki devlet terörüne bağlandı. Çelik: “Her buluşmamızda İsrail’in Filistin’e yaptığı soykırımı konuşuyor, İsrail’e ders vermemiz gerektiğini düşünüyorduk. İsrail’in hapisteki insanları idam etme olayı son nokta oldu. Bu beni çok etkiliyordu. Eylemden 3-4 hafta önce rüyamda Ahmet-Murat İmrak ve Yunus Emre Sarban’la Filistin’de İsrail ile savaştığımı gördüm. Şehit olduğumuzu görmedim.” Anlaşılan, uyuşturucu müptelasının rüyasıyla başlamış her şey.

Bir hafta önce planladılar

31 Mart.

Çelik ve İmraklar Darıca’da araçla dolaşırken, İsrail veya ABD Konsolosluğu’na saldırıyı planladılar. Diplomatları rehin alarak, taleplerde bulunacaklardı. ABD Konsolosluğu’na saldırmaktan, güvenliği aşamayacaklarını görüp hemen vazgeçtiler. İmraklar kilise ve sinagoglara saldırmayı teklif etti. Ancak ibadethanelere saldırı yanlış olacağını düşündüler. Haliyle İsrail Konsolosluğu’nda karar kıldılar.
Çelik, gece eşine “İsrail zulmüne karşı eylem yapacağım” diye haber verdi. Eşi Cansel, İmrakları kastederek, “Uyma onlara!” dedi. “Sizi polise şikayet edeceğim” diye tehdit etti.
Çelik, anlatıyor: “Eşime Ahmet ve Murat’ın yanlış yolda olduklarını, cihad için başımızda komutan olması gerektiğini söyledim. Eylem yapamayacağım anlattım. Eşim de sevindi.” Aslında yalan söylemişti. Aynı gece eşi ve çocuklarını, Konya’daki kayınpederinin evine bıraktı. Ertesi sabah Gebze’ye döndü.

İlk keşif

1 Nisan.

Çelik ve İmrak kardeşler keşif için İstanbul’a doğru yola çıktı. Polis barikatlarının yanında yürüdüler. Bir durakta oturdular. TOMA araçlarına ve nöbetçi polislere baktılar. Araçla konsolosluğun yakınına kadar gelebileceklerini gördüler. Murat İmrak, dönüş yolunda, saldırıya katılmaktan vazgeçtiğini söyledi. Zaten konsolosluğun boş olduğunu, içeride diplomat bulunmadığını anlattı. Diğer iki kişi ise Murat’ın kendilerini vazgeçirmek için yalan söylediğini düşündü. Onlar eylemde kararlıydılar.

İkinci keşif

2 Nisan.

Çelik ve Ahmet İmrak, gündüz keşfi için Gebze’den yola çıktı. Planın tekrar üzerinden geçtiler. Çelik, silah almak için Ataşehir’deki bir oto satıcına gidip 350 bin TL’lik aracını 230 bin TL’ye sattı. Araçsız kaldıkları için ilçeye Marmaray’la döndüler.

Silah temini ve atış talimi

3 Nisan.

Çelik ‘şehit olursa borçlu gitmemek için’ bazı borçlarına ödedi. Saldırıda kullanacakları aracı kiraladı. Ahmet İmrak, cep telefonunu 4 bin TL’ye sattı. Silah bulmaya giriştiler. Erdoğan Alaca’dan 50 bin TL karşılığında iki tüfek aldılar.

4 Nisan.

Çelik, İmrak ve Sarban buluştu. Sarban, “Silahları ayarladıysanız ne zaman saldırıya gidiyoruz” diye sordu. Çelik’ten tüfekleri ve 10 fişeği aldılar. Hereke’nin Tavşancıl mevkisindeki ormanlık alanda atış talimi yaptılar. Gece 50 bin TL ödeyip iki silahı satın aldılar.

5 Nisan.

Çelik, Erdoğan Alaca’dan 150 mermiyi aldı. Evde silahlarını denedi. Biri bozuktu. Gece kaçakçılarla buluşup bozuk silahı verdi, sağlamını teslim aldı.

6 Nisan.

Saldırı için bugünü seçmişlerdi. Ancak silahları temin edemedikleri için sonraki güne bıraktılar. Ahmet İmrak’ın cep telefonunu 4 bin TL’ye sattılar. Gebze’de iki av bayisine gittiler. Üç tüfek askısı, bir kamuflajlı pantolon, iki kemer, 450 domuz mermisi, 50 saçma, altı uzun namlulu tüfek şarjörü, bir bıçak, hücum yemeği, çanta ve eldiven temin ettiler. Gece Köşklüçeşme Mahallesi’ndeki mezarlıkta buluştukları bir kişiden üçüncü tüfeği aldılar. Osmangazi Köprüsü’ne gidip manzarayı seyrettiler.

‘Allahuekber’ diyerek…

7 Nisan.

Saldırı sabahı. Çelik’in evinden silahları aldılar. Çelik, iki adet taşı siyah bantla bantlayıp el bombası görüntüsü verdi. Sahte el bombaları ‘konsolosluğa girerken dikkati dağıtmak' içindi. Taşları yeleğinin ceplerine koydu. Saat 10’da yola çıktılar. Şöför mahallinde Çelik oturuyordu. Saat 12.30’da konsolosluk sokağına girdiler.
Çelik, bu saati seçmelerinin sebebini şöyle açıklıyor: “Konsolosluktan 12.30’da öğlen arasına çıkanları rehin alarak binaya girmenin daha kolay olacağını düşündük.” Aracı sağa çekip indiler. Bagajdan uzun namlulu tüfekler ve mermileri aldılar.

Polisler sıkmadı

Çelik, çatışan iki saldırgana “Önden ben gideceğim, arkamdan siz gelin” dedi.
Çelik, şöyle devam ediyor: “Uzun namlulu tüfeği aldıktan sonra direkt servis otobüslerinin bulunduğu yerdeki şahıslara ‘Allahuekber’ diyerek ateş ettim. Servis aralarında üniformalı polisler vardı. Polislere doğru beş-altı el ateş ettim. Vurulan polis olup olmadığını bilmiyorum. Arkamdan gelen İmrak ve Sarban’ın da Allahuekber diye tekbir getirdiğini duydum. Yolun solundaki konsolosluğa ateş ederek koşmaya başladım. Dört-beş kere tüfekle ateş ettim. Kimseyi vurup vurmadığım hakkında bilgim yok.” Çelik, polislerce vurularak, yere düşürüldü. Polisler yaralı saldırganı öldürmediler. Çelik ise “Kafir polisler kafama sıkın” diye bağırdı. Saldırgan anlatıyor: “Yaralıyken bana yardıma gelen polislere ‘Kafir polis’ diyerek, kendimi öldürtmek istedim. Kafama sıkmalarını istedim, sıkmadılar. Beni hastaneye getirdiler.”

Kanlı plan

İçeri girebilselerdi, - tabi binada diplomatların görev yaptığını zannediyorlar-, kanlı bir eylem yapacaklardı. Çelik’e göre plan şöyleydi: “Konsolosluğa girmeyi başarsaydım Filistin’de idam edilenler için video çekip içeridekileri rehin alacaktık. Video çekip rehineleri öldürecektik. Ancak çocuk ve yaşlıları öldürmeyecektik.”

/././

Laf başka icraat başka -Mehmet Tezkan- 

Meclis Başkanı Kurtulmuş’un 23 Nisan nedeniyle Meclis’te yaptığı konuşmayı dinlediniz mi? Veya bir yerlerde görüp okudunuz mu?

Defalarca okudum, ağzım bir karış açık kaldı. Bu ifadeler Numan beyin olamaz dedim. Danışmanları yazıp önüne koymuş o da okumuştur diye düşündüm…

Niye mi böyle düşündüm…Önce Meclis Başkanı’nın ifadelerine bakalım.

Dedi ki… Anayasa ve içtüzük çerçevesinde yeni bir reform perspektifine ihtiyacımız olduğu açıktır. Temsili genişleten, denetimi derinleştiren, yasama kalitesini yükselten, komisyonları daha etkili hala getiren, milletvekilliğini daha tesirli kılan ve vatandaşla temas kanallarını çoğaltan bir yaklaşım, siyasi sistemimizin önündeki şüphesiz en makul istikamettir.

Ve devam etti…Kastettiğim reform arayışı bir metin değişikliğinin ötesinde, siyaset tarzı meselesidir. Amaç, milletin sesinin daha çok duyulduğu, farklı kanaatlerin daha sağlıklı konuşulduğu ve uzlaşının daha sistemli üretildiği bir Meclis düzenini yaratmaktır.

Son noktayı şöyle koydu… Meclisler işlevsizleştiğinde toplumlar sokaktaki gerilimle idari katılık arasında sıkışıp kalır. Oysa milli irade siyasi farklılıkların meşru zeminde konuşulmasını sağlayan en meşru zemindir."

Bu ifadeler Kurtulmuş’a ait alsa, içselleştirmiş olması gerekir. Hayaya geçmesi için caba sarf etmesi gerekir. Siyasi hayatını bu fikirler çerçevesinde şekillendirmesi gerekir…

Ama Meclis Başkanı’nın sözleriyle yaptıkları birbirine uymuyor…

Mesela işlevsizleşen Meclis’in yaratacağı tehlikeye dikkat çekiyor ama Meclis onun döneminde tarihinin en işlevsiz dönemini yaşıyor. Yasama organının adı var kendi yok…

Denetimin derinleşmesinden söz etmiş Meclis’in denetim yetkisi yok ki!.. Bırakın denetlemeyi Meclis’in hükümete (tek kişi) soru sorma yetkisi bile yok. Sayıştay denetim bile Meclis tarafından kısıtlandı.

Komisyon desen AKP/MHP oylarıyla reddediliyor. Komisyon kurma adeti rafa kaldırıldı…

Yasama yürütmenin etkisi altına girdi…

Yasama yürütme ne isterse onu yapar hale geldi…

Kurtulmuş başkanlığını yaptığı Meclis’e sahip çıkmadı/çıkamadı. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadı. Anayasa Mahkemesi’ni yok saydı. Hapisteki milletvekilini oradan alıp Meclis’e getiremedi. Getirmeye teşebbüs dahi etmedi…

Onun döneminde bir milletvekili milletvekilliğini hücrede geçirmek zorunda kaldı…

Neden böyle davrandı diye soracaksınız?

Konforu bozulmasın diye olabilir mi? Lüksü kaçmasın diye olabilir mi? Oturduğu koltuk altından kaymasın diye olabilir mi? Başı ağrımasın diye olabilir mi?

Meclis Başkanı’nın icraatları ortadayken söylediklerine inanmak aklı zorlamak olur.

Bu sebeple diyorum ki; bu konuşmayı Kurtulmuş yazmadı. Birileri yazdı önüne koydu o da okudu…

İnanmayarak okuduğu o kadar belliydi ki!...

/././

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif 


Gümüşhane’nin Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri, yapılması planlanan kampüs tipi cezaevi için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi bedelsiz olarak devlete hibe etmeyi teklif etti.


Gümüşhane’de Adalet Bakanlığı tarafından inşa edilmesi planlanan kampüs tipi ceza infaz kurumu için yer arayışları sürerken, Köse ilçesine bağlı Salyazı köyü sakinleri projeye talip oldu. Köy halkı ve muhtarlık, cezaevinin kendi köylerine yapılması için yaklaşık 35 milyon lira değerindeki 200 dönümlük araziyi devlete bedelsiz hibe etmeye hazır olduklarını açıkladı.

HAVALİMANI YAKINLIĞI AVANTAJ OLARAK GÖRÜLÜYOR

Salyazı Köyü Muhtarı Nurettin Karakoç, teklif ettikleri arazinin yapımı devam eden Gümüşhane-Bayburt Havalimanı’na sadece 3 kilometre mesafede bulunduğunu belirtti. Bölgede ekonomik bir hareketlilik yaratmayı hedeflediklerini ifade eden Karakoç, cezaevi projesinin bölgenin kalkınmasına büyük katkı sağlayacağını savundu.

"DEVLETİMİZE YÜK OLMAYACAK"

Muhtar Karakoç, projeye yönelik fedakarlıkları hakkında şunları söyledi:"200 dönümlük arazimizi hibe etmeye hazırız. Bu arazinin değeri yaklaşık 35 milyon lira civarında. Devletimiz tasarruf tedbirleri uygularken, böyle bir arazi teklifinin devlete fazla bir yük olmayacağını düşünüyoruz. Cezaevi buraya yapılırsa, yaz aylarında zaten yoğun olan köyümüz, yıl boyu canlı kalacaktır."

gumushane.jpg

KÖY HALKI YATIRIMI DESTEKLİYOR

Köy sakinleri de cezaevi projesinin köye getireceği nüfus artışı ve ekonomik canlanma beklentisiyle yatırımı destekliyor. Bölgede ulaşım sorununun havalimanı sayesinde aşılacağını belirten vatandaşlar, projenin Salyazı köyü için büyük bir avantaj olduğunu ifade etti. Bazı vatandaşlar ise arazinin 300 dönüme kadar çıkarılabileceğini belirterek, yetkililere çağrıda bulundu.

***

halkTV

200 dönüm araziyi verip "Yeter ki cezaevi yapın" dediler! Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş teklif


soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler-

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir.

Bundan on üç ay önce AKP’nin ana muhalefete karşı operasyonunda İBB sıçraması yaşanmıştı. İktidar gücü kuvveti yerinde olduğu için değil, tersine zor durumdan çıkmış için başvuruyordu bu yola. Ama CHP bu saldırının hemen öncesinde güvenilirliğini daha da azaltan bir adım atmıştı. “Terörsüz Türkiye” komisyonunda yer alması, CHP tabanının tepkisini çekmişti. Gerçekten de zor durumdaki AKP’ye meşruiyet desteğiydi bu… Ne var ki, CHP yönetiminin ABD patentli bir açılımın dışında kalması o günlerde olanaksızdı. 

CHP mücadele çıtasını yükseltirken karşısında hukuk, adalet dinlemeyen pervasız bir iktidar vardı. Öyle ki, neredeyse yargıya CHP’li belediyeleri “silkemele” talimatı veren Erdoğan’ın bir intihar uçuşuna kalkıştığı düşünüldü. Ancak açık konuşmak gerekirse, süreç öyle işlemedi. 

Kuşkusuz memleketin hali ortadayken, toplumun çoğunluğunun CHP’nin yolsuzluk merkezi haline geldiğine ikna edilmesi, iktidarın saldırısını da meşru görmesi söz konusu olamazdı. AKP’nin de böyle bir hayalin peşinde olduğunu düşünmeyelim. Ama “hepsi birbirinden beter” düşüncesi mevcut iktidarın işine gelmiştir! 

CHP son yapılan yerel seçimleri birinci parti olarak tamamladıktan sonra iktidarın alternatifi haline gelmiş ve ağırlık kazanmıştı. Bugün oy sıralaması değişmemiş olabilir. Ancak “politik güç” sadece oyla ölçülmez. Dağılma emareleri zapt edilemeyen AKP’nin bir alternatifinin olduğu düşüncesi zayıflamıştır. 

AKP nasıl yıkılmak üzere olan bir diktatörlüktür ki, inisiyatifi ele geçirmiştir. CHP nasıl bir iktidar alternatifidir ki, bunca zamandır itilip kakılmaktadır. Sürecin nasıl evrileceğini ise şu soru belirleyecektir: Acaba halkımız güç imajının mı peşine yönelecektir, yoksa mağduriyet çekene mi sahip çıkacaktır? Yanıt bir dizi faktöre bağlı olmakla birlikte, örgütsüz kalabalıkların, güçlüden medet umma olasılığı hafife alınmamalıdır. 
Halkımızın, ülkemizin aydınlık geleceğini savunanlar, CHP’yi AKP karanlığının biricik alternatifi, yani umut olarak sunmaktan kaçınmalıdırlar. Örgütsüzlük hali veri olarak kabul edildiği sürece umut yoktur. 

CHP uzun süredir savunma halinde. Ancak bir dizi belediye başkanının gemiyi terk etmesinde görüldüğü gibi başarılı olamıyor. Bu durum, AKP’nin yeniden muktedir hale geldiği anlamına ise gelmiyor. İktidar, ittifak bileşenlerinden bu partilerin anlaşılmaz hiziplerine, bunların medya uzantılarına, uluslararası bağlantılardan sermaye gruplarına, devlet kurumlarının birbirini çelmesinden çeşitli düzeylerde liderlik çekişmelerine kadar sayısız başlıkta paramparça bir görüntü veriyor. “Çözüm süreci” yeni bir ittifak sistemi üretemedi, üretemeyecek. Bölgesel hesaplaşmalardan “güçlü Türkiye” imajı çıkmadı, çıkmayacak. Ülkenin ekonomiden güvenliğe her konuda kaygı düzeyi artıyor…

Sonuç olarak süregiden mücadelede kimin kazanıp kimin kaybettiği belli değildir. Göreli dengeler değişmeye devam edebilir. Ama toplam güç kaybı mutlaktır. Güç kaybeden düzenin bütünüdür. Bu bir düğümlenme tablosudur. Düğümün çözülmesi çatışan tarafları aşmaktadır. 

Düzen içi tartışmalarda bütün aktörler sınıfsallıktan kaçmaktadır. Oysa her şey sınıfsal! CHP’ye saldırı emekçilerin oy hakkının gaspı. Okullarda terör, eğitimin kamusal hak, yani emekçilerin hakkı olmaktan çıkartmasından filizleniyor. Enflasyon canavarı, kârları arttıkça artan kapitalistleri ısırmıyor. Kürt sorunu bu düzende emekçiler, düşmanı kendi içlerinde arasınlar diye çözümsüz bırakılıyor. Barınamıyoruz, çünkü barınma hakkı için değil ev alıp satmak için üretiyor inşaat sektörü. Ulusal güvenliğimiz yok, çünkü bu, tekellerin umurunda değil; Onlar dünyaya dron satıp parayı kırıyorlar. Madencilik sektörü bir sömürgenin yağmalanmasından beter…

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir. Düzen partileri hep birlikte bunu güvence altına almaya uğraşıyorlar. Lakin güçleri birbirine yetedursun, sınıfsallıktan kaçış giderek zorlaşıyor. Bir üst paragrafta birkaç tanesi sayılan örnekler üstümüze yağıyor çünkü…

/././

Halkımızı 'güvenlik mimarisi'nden nasıl koruyacağız?-Erhan Nalçacı- 

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Ortalıkta son günlerde çok popüler bir laf dolaşıyor, dolaşmak ne kelime, adeta üzerimize boca ediliyor: “Güvenlik mimarisi

Önüne bir coğrafya getiriliyor genellikle, “Avrupa Güvenlik Mimarisi, Karadeniz Güvenlik Mimarisi, Pasifik Güvenlik Mimarisi…”

Bazıları işleri zaten halka yalan söylemek olduğu, bazıları emperyalist merkezlerden maaş aldıkları, bazıları ise iyi niyetli oldukları halde ideolojik filtreleri sağlam olmadığı için bu kavramı kullanıyor.

“Güvenlik mimarisi” dedikleri adıyla sanıyla emperyalist bir paylaşım savaşına hazırlıktan başka bir şey değil.

Dünya emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır ve güçlenen kapitalist devlet veya devletler bu paylaşımın yeniden yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Paylaşımın Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sömürgelerin devletlerin idaresi altına girmesine dayandığını düşünmeyin. Uzun süredir emperyalizm çeşitli ulusların tekelleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının, sanayi ve mali yatırımların ve siyasi, ideolojik hegemonyaların dağılımı şeklinde kendini gösteriyor.

Dünyanın yeniden paylaşımı genellikle emperyalist hegemonyanın lider devletinin yer değiştirmesi anlamına da geliyor ve bu çoğunlukla askerileşmeyle gidiyor.

Böyle bir savaşa hazırlanan devletler aslında küçük bir azınlığın tekellerine ait olan bu savaşa emekçi halkı katmak zorundadırlar. Tüm robotlarına ve egemenliklerindeki yapay zekâya rağmen hala savaşacak piyadeye, pilota, denizciye vb. ihtiyaçları var. Bu nedenle kendi halklarını ikna etmeye çalışırlar: Hep kendileri mağdurdur, hep saldırı altındadırlar, bu nedenle “güvenlik mimarisi” çok elzemdir. Aslında bu bütün milletin savaşıdır vb.

Geçenlerde bu köşede bir emperyalist savaşa sürüklenme halinin halkımız için çok somut ve acil bir tehdit haline geldiğini yazmıştık. Her geçen gün bu sürüklenişe dair yeni veriler geliyor.

Örneğin, geçtiğimiz hafta içinde Almanya Savunma Bakanı basın açıklamasında Almanya’nın açıkça Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığını, 460 bin askerle Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusunu kuracaklarını, teknolojik üstünlüğü ele geçireceklerini ve NATO’nun liderliğini üstleneceklerini açıkladı. Aşağıdaki fotoğrafta Alman savaş baronlarının toplantısı görülüyor:

Birkaç gün önce Almanya Savunma Bakanı Pistorius ve askeri yetkililer savaş hazırlıklarını basın toplantısında anlatıyor.

Rusya Avrupa’nın Kaliningrad’a çıkarma yapıp ele geçirecek bir hazırlık içinde olduğundan yakındı yine geçen hafta. Hatırlayacaksınız geçen ay Türkiye’den tatbikata katılan gemiler Baltık Denizinde çıkarma talimi yapmışlardı.

Sadece Avrupa’da değil hazırlık, Japonya da hızlıca hazırlanıyor gözüküyor. Kısa bir süre önce ABD ve Filipinler arasında düzenlenen askeri tatbikata Japonya tam boy katıldı. Ayrıca Japonya’yı pasif durumda tutan yasalar hızla değişmeye devam ediyor, son olarak diğer ülkelere saldırı silahları satabileceğine ilişkin yasalarda değişiklik yapıldı.

Hiçbir ülkenin halkı aptal değildir, bunu söylemek sadece ırkçılık olur. Ancak emekçi halklar sermayenin eline geçirdiği bütün iletişim olanakları ile kandırılıp kör edilebilirler. Başlarına gelen onca felaketten sonra Alman ve Japon halkının bu sürüklenişini anlamak kolay değil. Onları bağlayan şey, Almanya’nın kısmen, Japonya’nın tamamen 2. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali ve hegemonyasında kalmaları ve savaşın esas suçlusu olan tekellerinin korunması oldu. 

Sermaye sınıfları kriz içindeki tekellerine kaynak aktarmış oluyor bu şekilde. Örneğin, Trump ABD askeri bütçesinin önümüzdeki yıl 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını teklif ediyor, silah tekellerine ısmarlanan onlarca gemi, uçak ve balistik füzeler bu şekilde finanse edilecek. Bu kaynak yaratılırken halkın sosyal güvenliği, eğitim ve sağlık harcamalarından kısılacağı söyleniyor. Savaş hazırlığı daha savaş başlamadan halka zarar veriyor.

Ancak savaş nedenini sadece silah tekellerine kaynak aktarımıyla açıklayan indirgemecilik çok tehlikelidir bir yandan. Çünkü gerçekten emperyalist dünyada sömürüden aldıkları payı koruyabilmek veya artırabilmek için savaşa ihtiyacı var tekellerin.

Türkiye sermayesi ise NATO’nun peşinden hızla sürükleniyor gözüküyor savaşa.

Karadeniz ve Boğazlarda açılmak istenen ve Montrö’nün ilgası anlamına gelecek uluslararası üsleri biliyorsunuz. Ancak her geçen gün yeni veriler dökülüyor önümüze.

Geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye’yi ziyarete geldi. Bu savaş baronu nitelikli dolandırıcının görüldüğü yerde tutuklanması gerekirken Devlet Başkanıyla görüştü, Türkiye’nin askeri sırrı olması gereken Aselsan Fabrikasını gezdi. Bol bol “güvenlik mimarisinden” bahsedildi. Tabi görüşmelerin içeriği basına tam olarak yansımadı.

Yine geçen hafta Türkiye ve İngiltere arasında “Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalandı. AB’den çıkan İngiltere ile İkili Ticaret Anlaşması önemliydi diyecek teknokratlar şimdi. Tamam, düzen içinde belki anlaşılabilir bu nokta. Ama basın toplantısında sürekli NATO üyeliğine vurgu yapma ve “Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada iş birliğimiz” lafları nasıl tedirgin etmez insanı? Çanakkale’de boşuna öldü insanlarımız anlaşılan, Sevr’i yırtmak için boşuna Kurtuluş Savaşı verildi. Bütün dünya halklarına karşı suç işlemiş İngiliz emperyalizmi ile bu ülke nasıl stratejik ortak oluyor?

Türkiye’nin savaşa sürüklenişi ancak emekçi halkın bilinçlenmesi ve örgütlülüğü ile engellenebilir.

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Bu örgütlülük tutarlı bir emperyalizm karşıtlığına yaslanarak gerçekleşebilir. Emperyalizm karşıtlığı laiklik ve emekçi sınıfların yurtseverliği ve sömürülmek istememesi ile bütünleşir.

Cumhuriyetçilerin birliği süreci önünde bu sorun bütün acilliği ile duruyor şimdi.

/././

İş bitirici bir vali portresi -Cangül Örnek- 

Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı?

Gülistan Doku cinayeti dosyasına altı yıl sonra el atılması üzerine eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Türkiye’nin en çok konuştuğu isimlerden biri oldu. Bir yandan Sonel’in cinayetteki rolüne dair ifşaatlarla şaşkına döndük, diğer yandan kendisine dair önümüze konulan her ayrıntı ile birlikte bir bürokrat portresi ile karşılaştık.

Bu bürokrat portresi, Türkiye’nin yüksek bürokrasisinin özellikle AKP döneminde hızlanan dönüşümünün bir özeti gibi. Hızlanan diyorum çünkü bu dönüşümün yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi var. Bu 50 yılın bürokrasiye kazandırdığı(!) temel özelliklerden biri, mevzuatı aşarak kestirme ve pratik yoldan iş görme alışkanlığı.1

Eskinin valisi, şimdinin tutuklu mülkiye müfettişi Sonel’in siciline dair öğrendiklerimiz ve görev yaptığı yerlerdeki “ünü”, kendisinin en önemli özelliklerinden birinin bu tür bir “iş bitiricilik” olduğunu gösteriyor.

“İş bitiricilik” devlet yönetimi lügatında özellikle Turgut Özal döneminde öne çıkmış bir kavram. Literatüre göre bu nitelik, devlet yöneticilerine neo-liberal dönemde musallat olmuş; daha doğrusu neo-liberal devlet yönetimi şirket yönetmeye dönüştükçe devlet yöneticilerinden ve yüksek bürokratlardan piyasa aktörü gibi hareket etmeleri beklenir olmuş.

“İş bitiricilik", özellikle bürokraside, öncelikle karar alma süreçlerinde kararların orta ve uzun vadeli etkilerinin göz önünde bulundurulduğu bir plan/program sürecini, işletilmesi gereken prosedürleri ve tabi olunması gereken hukuki çerçeveyi aşmak(!) anlamına geliyor. Bürokrata piyasa ile senkronize olacak bir hız anlayışı dayatılıyor. Bu anlayış, bürokratların kısa yolları ve kişisel ilişkileri devreye sokmalarını gerektiriyor. Böylece iş bitirici bürokratın hızlı karar aldığı, kararları uygulamak için her türlü yola başvurduğu, hukukun uygulamadan sonra geldiği ve hatta çoğunlukla uygulamaya uydurulduğu bir idari anlayış hakim kılınıyor.

Dahası, Türkiye’de bu iş bitiricilik tarzı, işlerin genellikle evrakta iz bırakmadan telefon trafiğiyle halledildiği, farklı kurum ve mevkilerdeki kişilerin yaptıkları iyilikler(!) nedeniyle birbirine borçlu kaldığı bir kültür üretmiş bulunuyor. Bu ilişkilerin özellikle taşrada kişiselleşmiş bir ilişkiler ağı yarattığı, bu ağları kullanarak yönetmenin sürekli bir yönetim tekniği haline geldiği görülüyor.

Kimi zaman “devlet ciddiyeti” olarak kodladığımız şey, aslında bürokraside yönetim anlayışının kişiselleşmemesi; hız yerine hukuki çerçeveye uymanın ve prosedürleri gözetmenin öncelikli olmasıydı. Bu tür bir bürokratik iş görme anlayışı, Türkiye tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla hakim hale gelmedi ancak bu kadar zayıfladığı da görülmemişti.

Tuncay Sonel’in kaymakamlık günlerinden itibaren nasıl övüldüğüne ve aldığı ödüllere bir bakın. Her işin içinde, sorun çözmek iddiasıyla yurttaşla ilişkileri kişiselleşmiş bir bürokrat portresiyle karşılaşıyoruz. Bu tipolojinin en önemli özelliklerinden biri, çıkarlardan ve şahsileşmeden uzak durmak için gerekli mesafeyi hemen aşabilmesi. Türkiye’deki yönetim anlayışı ise bu sınır tanımazlığı övgüyle karşılıyor ve ödüllendiriyor.

Üstelik şunu da vurgulamak gerekir: Bürokrasinin “iş bitiriciliği” en çok sermaye çevreleriyle ilişkilerin kişiselleşmesi anlamına gelir. Karşılıklı jestlerin, iyiliklerin(!) yapılması bir alışkanlık haline geldiğinde kamu çıkarı ile özel çıkar karışır.

Devletin zaten bir sınıf karakteri olduğu doğru. Ancak devletin mevcut sınıf karakterini “kamu çıkarı”yla, hukuki kaideyle, prosedürlerle biraz da olsa halk lehine sınırlayan her türlü engelin ortadan kaldırılması neo-liberal yönetim anlayışının bir gereği olarak gündeme geldi.

Bu yönetim anlayışında kimi zaman “benim memurum işini bilir” denir, kimi zaman “sen yürü, kanun arkandan gelsin” denir. Ama kamu çıkarı, plan, hukuk, denetim denmez.

Hatırlayalım: AKP’nin iktidara gelmesinin hemen öncesinde Refah Partisi’nin belediyecilik anlayışı tam olarak “iş bitiricilik ideolojisi”ni esas almaktaydı. İçinden büyük yolsuzlukların çıktığı icraatçı belediyecilik uzun süre “çalıyorlar ama yapıyorlar” koduyla meşrulaştırıldı. AKP kadrolarının sermayenin gözüne girmesi de bu süreçte oldu. Pragmatik, prosedürlere takılmayan, her işi kitabına uyduran bir tarzı sermaye de çok sevdi.  

Dahası, bürokrasinin dönüşümü sadece tepede yeni ilişkilerin kurulmasını sağlamakla kalmadı. Aşağıda, kamu kurumlarında yurttaşla kamu görevlilerinin doğrudan yüz yüze geldiği her alanda çatışma üretti.

2012 yılında o dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in öğretmenleri hedef göstererek “velimi üzeni ben de üzerim” dediğini ve bu “motto” ile Alo 147 şikayet hattının reklamını yaptığını hatırlayalım. Böylece iş halletmeyen(!) öğretmenler ile istek ve arzularının yerine getirilmesi gerektiğini düşünen öğrenci velileri karşı karşıya getirildi. Yine yakın dönemde sağlık sistemindeki randevu sorununu, muayene süresini kısaltıp muayene hızını artırarak çözmeye çalışmak aynı iş bitirici yaklaşımın bir sonucu. Bu iş yapma tarzının dayatılması ve yurttaşa propaganda edilmesi, yakın dönemde yapılan sokak röportajlarının birinde “eski dönem geride kaldı, artık doktor dövebiliyoruz” diyebilen bir insan tipi de yarattı.

Vali Sonel örneğine geri dönelim. Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı? Yani bunun arizi bir yönetim tarzı olduğunu iddia edebiliyor muyuz?

İşte bu “iş bitirici” tipolojide bürokratlar, Tunceli’de büyük bir suça, hatta muhtemelen birkaç büyük suça imza atarken birbirlerini koruyup kollamış, birbirlerinin bir dediğini iki etmemiş, yapılan jestleri yanıtsız bırakmayıp karşılığını terfiler, ihaleler, hediyeleşmeler, referans olmalar şeklinde ödemiş.

“İş bitiricilik” ideoloji olunca devlet görevlisi için gelir artırıcı “yan faaliyet”lerde bulunmak da bir hak olarak görülmeye başlandı. Hakkını yemeyelim, AKP iktidarı bu konuda Türkiye tarihinde görülmemiş bir uygulamaya imza atıyor. Öyle ki AKP döneminde üst bürokraside “tek maaş” âdeta bir istisnaya dönüşmüş durumda. Kimisine birden fazla koltuk ve birden fazla maaş hak görülürken, kimisinin görevinin sağladığı olanaklar sayesinde gelir getirici başka işler yapması artık yeni normal olarak görülüyor. Öyle ki İçişleri Bakanlığı, kentte valiliğin yanı sıra Tunceli Belediyesi kayyumu olarak da görev yapan Sonel döneminde belediye ihalelerinde yolsuzluk yapılmasını olağan karşılayıp yargılama izni vermemiş. Sonel’in oğlu lüks içinde, ayrıcalıklı bir sınıf mensubu gibi yaşamış.

İşte bu bürokrat tipolojisinden, burada ele almaya yer bulamadığımız koşullarda (terörle mücadele bölgelerinde olağanlaşan olağanüstü yönetimler, paramiliter yapıların kalıntıları, bu bölgelerde düzenin her şeye rağmen, hatta kanuna rağmen sağlanabileceği fikri), Türkiye tarihinin en sarsıcı suçlarından birinin baş faili çıkabildi.

Bunun romanı yazılsa yeridir.

-----

1 Bu konuyu daha önce bir kitap bölümünde ele almıştım. Merak eden okurlar şu linkten ulaşabilirler: https://iupress.istanbul.edu.tr/book/faces-of-republican-turkey-beyond-the-modernization-hypothesis/chapter/the-bureaucracy-and-its-discontents-in-modern-turkey-liberalism-neo-liberalism-and-anti-intellectualism

/././

Öne Çıkan Yayın

Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi + Savunucuları da aynı fikirde: Trump’ın “akıl sağlığı” kötü + İspanya, Slovenya, İrlanda önleyemedi! AB-İsrail suç ortaklığı sürecek -Mustafa K.Erdemol/halkTV-

Trump kızınca böyle yapıyor: İngiltere’ye Falkland tehdidi  Bir çok açıdan “ilk”lerin adamı olan ABD Başkanı Donald Trump’ın, öfke duyduklar...