halkTV "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

AYM'den Ensar Vakfı protestosu için karar 

Anayasa Mahkemesi, “45 öğrenciye istismar skandalı” ile gündeme gelen Ensar Vakfı'na sponsor olan GSM şirketine sosyal medya üzerinden tepki gösteren yurttaşa açılan "ticari itibarın zedelenmesi" davasını reddetti. Yüksek Mahkeme davayı, “Toplumda öfke yaratan bir olay nedeniyle sponsor şirketin tepki çekmesi olağandır” diyerek reddetti.

2016 yılında Karaman'da gerçekleşen ve çok sayıda çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı olayların ardından, Ensar Vakfı ile sponsorluk ilişkisi kuran büyük bir telekomünikasyon şirketi kamuoyunda tepkilerle karşılaşmıştı. Bu süreçte bir yurttaşın, şirketi eleştiren sosyal medya paylaşımı üzerine, şirket yönetimi "ticari itibarın ve kişilik haklarının ağır ihlal edildiği" gerekçesiyle 20 bin TL’lik tazminat davası açtı.

MAHKEMELERİN "İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ" VURGUSU

BirGün'den Mustafa Bildircin'in haberine göre, yerel mahkeme, söz konusu paylaşımın hoşa gitmeyen veya rahatsız edici nitelikte olsa dahi eleştiri sınırları içerisinde kaldığına hükmederek davanın reddine karar verdi. Şirketin itirazları üzerine dosya 2018 yılında Anayasa Mahkemesi’ne taşındı.

"TEPKİ GÖRMESİ OLAĞAN"

Anayasa Mahkemesi, yaptığı inceleme sonucunda başvuruyu reddederken bu tür eleştirilerin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını vurgulayan temel gerekçelere yer verdi. Yüksek Mahkeme, toplumda derin üzüntü ve öfke yaratan cinsel istismar olaylarında, kurumla ilişkilendirilen veya bu kurumlarla sponsorluk ilişkisi kuran şirketlerin halktan tepki görmesinin olağan bir durum olduğunu belirtti.

"HOŞGÖRÜLÜ OLMASI BEKLENİR"

Davanın reddine ve dava giderlerinin davacıya yüklenmesine hükmeden AYM’nin kararında şunlar kaydedildi: “Yazılı ve görsel basında haber olmuş, toplumun genelinde derin üzüntü yaratan, failleri hakkında derin ve öfke yaratan çok sayıda çocuğa hem de bir öğretmen tarafından yapılan cinsel istismar olayı nedeniyle kurumla ilişkilendirilen kişilere sponsorluk yapan şirketin tepki çekmesi olağandır. Burada davacı şirketin tecavüz olayına neden olduğu, bu olaylardan çok memnun olduğu gibi bir düşünce, bir kasıt yoktur. Toplumun her kesimi çocuklara karşı cinsel istismar eylemlerine karşı hassastır ve bu hassasiyetin ifade edilmesi, yasa koyucuyu harekete geçiren toplumsal dinamiklerden biri olarak da faydalıdır. Nitekim hiçbir ticaret şirketi kendisini olumsuz lanse edecek kişi ve kurumlara sponsor olmak istemez. Davalı şirket de ülke ve hatta dünya genelinde tanınmış bir şirket olarak, sponsorluk faaliyeti nedeniyle aldığı eleştirilere karşı hoşgörülü olması beklenir.”

***

AKP'li belediyenin denetim raporu: Belediye tesisi başkanlık makamı oldu, çiçeğe milyonlar aktı! 

AKP'li Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin 2025 yılı harcamalarına ilişkin Denetim Komisyonu raporu ortaya çıktı. Raporda; Eskişehir merkezli iki firmaya toplam 35 milyon TL ödeme yapılması, Doğupark’taki belediye tesisinin 11,2 milyon TL ile başkanlık makamına dönüştürülmesi, 22,2 milyon TL’lik çiçek alımı ve araç kiralamalarına 234,5 milyon TL harcanması gibi iddialar öne çıktı.

CHP Samsun İl Başkanlığı, AKP'li Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin 2025 yılı harcamalarına ilişkin Denetim Komisyonu raporunda yer alan bulguları dikkat çekti. Raporda, belediyenin çeşitli mal ve hizmet alımlarında ihale süreçlerinin uygulanışı, doğrudan temin ve pazarlık usullerinin kullanımı ile bazı harcamaların mevzuata uygunluğu konusunda dikkat çeken tespitlere yer verildi. 

https://halktv.com.tr/siyaset/akpli-belediyenin-bir-yilda-faize-odedigi-para-yok-artik-dedirtti-1023547h

CHP’li Meclis Üyesi Hasan İpek tarafından hazırlanan raporda, farklı illerdeki firmalarla yapılan sözleşmeler, bazı hizmet alımlarının zamanlaması ve bedelleri, yatırım ve organizasyon giderleri ile belediye kaynaklarının kullanım biçimine ilişkin çeşitli iddialar gündeme getirildi.

CHP, söz konusu bulguların kamu kaynaklarının şeffaf ve hukuka uygun kullanımı açısından önem taşıdığını belirterek, ilgili iddiaların yetkili mercilerce ayrıntılı şekilde incelenmesi çağrısında bulundu.

CHP Samsun İl Başkanı Mehmet Özdağ'ın aktardığına göre denetimlerde şu bulgular öne çıktı:

3 AY ÖNCE KURULAN FİRMAYA 35 MİLYON TL

"Eskişehir'de kayıtlı bir firma, Temel faaliyet konusu sebze-meyve ve gıda ticareti olan bu firma; söyleşi etkinlikleri, stant temini, DJ hizmeti, tiyatro gösterimleri, LED ekran kiralama, özel güvenlik, etkinlik çadırı, çocuk etkinlikleri, sandviç, bardak su, bardak çay gibi belediye işlerinden 24.301.581 TL almıştır.

Yine Eskişehir’den, AKP'li Samsun Büyükşehir Belediyesi ile ticari ilişkiye girmesinden yalnızca 3 ay önce kurulmuş bir başka firma ise benzer işlerden 11.104.183 TL daha almıştır. Toplamda iki Eskişehir firmasına aktarılan para35 milyon TL."

BELEDİYE TESİSİ BAŞKANLIK MAKAMINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

"Doğupark içindeki belediye tesisi, 4734 sayılı Kanun'un 21-b maddesindeki pazarlık usulü -yani doğal afet, salgın hastalık veya öngörülemeyen acil durum için öngörülen yöntem- kullanılarak 11.280.214 TL'ye Başkanlık Makamı'na dönüştürülmüştür."

22,2 MİLYON TL'LİK ÇİÇEK ALIMI

"2025 yılında 22.246.845 TL'lik çiçek temin ihalesi, Kamu İhale Kanunu'nun 3. maddesi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Ancak bu madde; tarım veya hayvancılık ürünlerinin doğrudan üreticilerden alınması için öngörülmüştür."

234,5 MİLYON TL ARAÇ KİRALADI BAŞKA BAKANLIKLARA ARAÇ HİBE ETTİ

Samsun Büyükşehir Belediyesi 2025 yılında araç kiralamaya 234.543.084 TL ödediğini buna karşın Sağlık Bakanlığı'na 100 ambulans, İçişleri Bakanlığı'na 120 araç hibe ettiğini belirten CHP'li Özdağ, "Bir belediyenin, merkezi hükümetin sorumluluğundaki bu temel ihtiyaçları (ambulans, polis aracı vb.) üstlenmesi, bütçe tekniği ve yerel yönetimlerin kuruluş amacı açısından olağan bir durum değildir" dedi. Ayrıca denetim raporu, kiralanan araçlar arasında 237 Sayılı Taşıt Kanunu'nun yasakladığı lüks araçların bulunduğunu da kayıt altına alındığı belirtildi.

BAŞKA İLLERDEKİ PARTİLİ BELEDİYELERE YATIRIM

Samsun Büyükşehir Belediyesi'nin Ordu Çatalpınar'da halı saha ve soyunma odası (5.357.700 TL), Çaybaşı ilçesine halı saha (2.812.063 TL) yaptırdığını belirten Özdağ, "5393 Sayılı Belediye Kanunu açıktır: Belediyelerin görev alanı kendi sınırlarıyla sınırlıdır. Samsun'da yatırım bekleyen mahalleler, köyler ve ilçeler varken; yasal yetki alanı dışındaki başka illere kaynak aktarmak, belediye bütçesinin amacı dışında kullanılmasıdır. Açıkça Kamu zararıdır. Samsun Büyüşehir Belediyesinin kaynak aktardığı illerin ortak özelliği hepsinin AKP'li belediye olmalarıdır" diye konuştu.

4 KAT PAHALI ÇİM TOHUMU

Özdağ, 43.428.900 TL'lik Yeşil Alan Tanzimi ihalesi dosyasında yaklaşık maliyet ile hakediş fiyatları arasında farka dikkat çekti:

4'lü karışım çim tohumu: Yaklaşık maliyette 350 TL → Hakedişte 1.500 TL (4,3 kat fazla)

Torf temini: Yaklaşık maliyette 3.756 TL → Hakedişte 22.500 TL (6 kat fazla)

MİLYONLAR HARCANAN TESİS BAŞKA ŞİRKETE DEVREDİLDİ

Doğupark'taki çocuk oyun çadırı (Balonya) için belediye şirketine 100.000.000 TL sermaye aktarımı yapıldığını ayrıca temel ve topraklama için 4.596.079 TL, beton işleri için 865.800 TL harcama yapıldığını savunan Özdağ, "Ardından tesis, encümen kararıyla 3 yıllığına aynı şirkete kiraya verilmiş; şirket ise işletmeyi üçüncü şahıslara devretmiştir" ifadelerini kullandı.

***

Savcı rüşvet teklifini gizli kameraya kaydetti -İsmail Saymaz- 

Bitlis’te bir savcı, odasında kendisine rüşvet teklif eden adliyenin güvenlik görevlisini gizli kamerayla kaydedip define çetesini çökertti.

Rüşveti teklif eden kişi, aynı zamanda güvenlik korucusuymuş. Ayrıca çeteden bir başçavuş da çıktı.

70 milyon TL’lik vurgun

Bu akıl almaz olay Güroymak’ta gerçekleşti.

Güroymak Savcısı M.Ç.Ö.’nün telefonu 23 Haziran 2025 günü çaldı.

Arayan, adliyenin güvenlik görevlisi Maşallah Erbay’dı.

İlçede güvenlik korucusu olan Erbay, savcıya “Yalnız mısınız? Özel bir konu ileteceğim. Yanınıza gelebilir miyim” dedi.

Savcı “Müsaitim, odama gel” diye yanıt verdi.

Erbay, saat 17’de odadaydı.

Hemen konuyu açtı.

Kısık sesle “Çok zengin olacağız!” dedi.

“Hayırdır” diye sordu savcı.

Erbay, bir solukta anlattı.

Bir arkadaşı Muş’ta define bulmuştu; defineye Malatya’dan bir alıcı çıkmıştı. Bu satıştan tastamam 70 milyon TL kazanacaklardı. Sevkiyatı Erbay yapacaktı. Acaba savcı kendilerine yardımcı olur muydu? Sevkiyat aracı Muş’tan Malatya’ya giderken, arama yapılmamasını sağlar mıydı? Bu yardım karşılığında elbette savcıyı da göreceklerdi!

Erbay, ikna etmek için “Bütün belediyeler rüşvet yiyor. Herkes yolunu buluyor. Bizim kanunsuzluk yapmamız lazım” dedi.

Savcı ahlaksız teklifi reddetti.

Aynı gün Bitlis Başsavcılığı’na bilgi verdi.

Tarihi eser kaçakçılığı şebekesine soruşturma açıldı.

goruntu-19-04-2026-18-06.jpeg

Köyde kazı

Haşo lakabını kullanan ve kendisini Ermeni diye tanıtan Haşim Karagöz ve Muzaffer Erbay ile savcıya rüşvet teklif eden kardeşi Maşallah takibe alındı.

İlk takip 27 Haziran 2025’te gerçekleştirildi.

İki gün sonra defineciler Güroymak’ın Gölbaşı beldesine bağlı Taşüstü köyünde üzerine mavi branda çekilmiş yerde kazı yaptı.

30 Haziran’da iki definecinin kendi aralarında yaptığı konuşma takibe takıldı.

Defineci şöyle diyordu

“Bu iş çok uzadı. Oranın insanı rahatsız olmaya başladı. Geçen bir kadın ‘Mutfağımın altına kadar gelmişler, ses geliyor demiş!”

goruntu-20-04-2026-00-44-1.jpeg

Gizli kamerayla kayıt

Erbay, 2 Temmuz günü tekrar Savcı M.Ç.Ö.’nün odasına geldi.

O konuşurken, odadaki gizli kamera kayıttaydı.

Savcının kendisinin ağzından sözler almaya çalıştığından habersiz anlattıkça anlattı.

Savcı: Şu geçen söylediğin mevzu ne oldu?
Erbay: Valla iyi para var savcım.
Savcı: Sonradan düşündüm ama...
Erbay: Bak ağabey savcılığın bir yana, kardeş olarak konuşuyorum, yemin ederim en tepedeki insanların eline fırsat geçtiği zaman... Neyi haram? Ermeni koymuş, adam diyor ki ‘Bu benim dedemin malıdır, gelmiş çıkartmış, satmışlar savcım.
Savcı: Yakalanma boyutu var, savcılığımız gider.

Erbay: Savcım senin adın geçmeyecek. Ne ben ne o arkadaş.
Savcı: Kim o arkadaş? Güvenilir biri mi?
Erbay: Buralı değil, güvenilir. Bana geçen gün dedi, ‘Ben malı sattım, adam gelip götürecek, parayı getirme şeyim yok.

Savcı: 70 milyonluk malı satmış mı?
Erbay: Sattı
Savcı: Nereye satmış?
Erbay: Malatya’da kuyumcunun birine.

Savcı: Nasıl götürebilmiş?
Erbay: Savcım bilmiyorum, ben de olsaydım, hiç olmazsa bir şeyler koparırdık
Savcı: Bizlik bir şey kalmamış, çıkartmış elinden malı, parayı mı getiremiyor?

Erbay: Parayı getiremiyor savcım.
Savcı: Hımmm…
Erbay: Savcım sadece parayı arabana koyacağız, gerekirse iki araba geçeriz.

Savcı: Yarın görüşecen öyle mi bununla.
Erbay: Evet savcım, ‘Yarın öğleden sonra çarşıya geleceğim, üç dört gibi görüşelim’ dedi. Savcım biz bu yola girdik. Bugüne kadar ne haram yedik ne hırsızlık yaptık. Biz öyle bir aileyiz. Ben düşündüm, bu mal çalıntı değil, hırsızlık yapmıyoruz. Adamın haritası elindedir, dedesinin haritası, gelmiş malını çıkartmış, götürüyor, satıyor. Bunun neyi haramdır savcım?

Savcı: Sen bir görüş bakalım yarın, bizim üzerimize düşen ne var, sen bir anlat, ‘Savcı bey kararsız ama yine de sıcak bakıyor’ de.

Dört metrelik çukur

Bu görüşmenin devamı gelmedi.

3 Temmuz’dan 7 Temmuz’a kadar her gün takip işlemi yapıldı.

Kazıda delme işleminde kullanıla karot aleti, yeraltı görüntüleme cihazı kullanıldığı, ev üzerinde drone uçurulduğu görüldü.

11 Temmuz’da Taşüstü’nde kazı yapılan eve baskın düzenlendi. Evde dört metre derinliğinde bir kazı çukuru tespit edildi. Kazı için izin alınmadığı anlaşıldı.

Başçavuş da çetede

M.N.S., yeğenine ait arazideki kazıyı bütün köylülerin bildiğini belirterek, “Yeğenim köyün en fakiridir, umut edip bu işe girdiğini düşünüyorum” diyor.

Muzaffer Erbay ve Haşim Karagöz’ün kazıya öncülük ettiklerini anlatan M.N.S., şunları söylüyor:

“Haşo, evde define olduğunu söyledi. Elindeki telefona bakarak bu yeri gösterip ‘Altında oda var’ dediğini duymuştum. Şikayetçi olacaktım ancak bana ‘Savcının da komutanın da bilgisi var, devlet arkamızda, bizimle beraberdir’ dediler. Saat 19’dan sonra gelir, kazı yaparlardı. Çok rahatsız olmuştum. Bu işi bırakmaları yönünde uyardım ama beni dinlemediler.”

E.K. ise duyduklarını şöyle anlatıyor:

“Ermeni olduğunu iddia eden bir kişinin geldiğini ve köylülere ‘Bu köyün altında 7-8 odalı bir yapı ve odalardan birinde yüksek miktarda altın var. Hazine bütün köyün gençlerine, tüm Güroymak’a yetecek kadar büyük. Savcılıktan, valilikten, karakoldan iznimiz var’ diyerek, kazıya köyün gençlerini davet etmiş. Kazıyı gece yaptıklarını, bazı günler Güroymak Jandarma Karakolu’nda çalışan sivil kıyafetli iki rütbelinin kazıya katılanların isimlerini aldıklarını ve kazının resimlerini çektiklerini duydum.”

Rütbeli diye söz edilen iki kişiden biri, Y.A.

Y.A.’nın define alanının güvenliğini sağlamak karşılığında pay alacağı ileri sürülüyor.

Sivil olan U.T. ise ‘Demir Komutan’ lakabını kullanıyor.

21 kişiye dava

Bitlis Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede 21 sanık yer alıyor. Tutuklu Maşallah Erbay ve Haşim Karagöz’e ‘kültür varlıklarını bulmak amacıyla izinsiz kazı yapmak, rüşvet, suç örgütü kurma ve yönetme’ suçlamaları yöneltiliyor. Diğerleri izinsiz kazı ile örgüt üyeliğiyle suçlanıyor.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

Üç yıldır ulaşılamayan ipucu, üç yıl sonra nasıl bulundu; Gülistan Doku’nun kaybedildiği Beyaz BMW’yi kim hediye etti?-Tolga Şardan- 

Edindiğim bilgiye göre, soruşturmada kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Bülent Tekbıyıkoğlu’na ulaştı. Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı. Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü.

Tunceli’de, 5 Ocak 2020 günü kayıplara karışan ve aradan geçen 6 yılda ne ölüsüne ne de dirisine ulaşılabilen Gülistan Doku’yla ilgili adli soruşturma bir haftadır gündemde.

Önemli gelişmeler yaşandı, halen de yaşanıyor. Yapılan gözaltılar ve tutuklamalarla, Doku’nun kaybedilmesiyle sonuçlanan “organizasyon” yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.

Doku’nun kaybolmasında iki aşamalı süreç yaşandığını söylemek yanlış olmaz. İlki, Doku’nun kaybolmadan hemen önceki anları ve ortadan kaybedilmesi. Bu aşamanın en önemli ismi, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in hafta sonunda tutuklanan oğlu Mustafa Türkay Sonel ve yakın arkadaşı ABD’de yaşayan Umut Altaş. İddialara göre, Doku’yu “katleden” bizzat valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel.

İkinci aşama ise olayın yaşanmasından sonra “ortalığın toparlanması” süreci. Bu aşamadaki başrol, elbette devletin verdiği makamdan gücünü alarak dosyanın kapatılmasına ön ayak olduğu öne sürülen dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’de. İddiaya göre, oğlunu olaydan sıyırıp kurtarmak isteyen valiye destek olan “yancılar” da var kuşkusuz. Hastane başhekimiyken İl Sağlık Müdürü yapılan Çağdaş Özdemir gibi. Dosyanın kapatılmasına destek olan “yancılar”a önümüzdeki günlerde emniyet başta olmak üzere farklı kamu kurumlarında görevli isimlerin eklenmesi de muhtemel.

Valinin koruması polis memuru Şükrü Ergül’ün konumu ise daha farklı. Her iki aşamada yer alan Ergül’ün cinayetten sonra olay yerine giderek Mustafa Türkay Sonel’in yanında bulunduğu öne sürülüyor. Ayrıca, Doku Ailesi’nden elde edilen Gülistan Doku’ya ait cep telefonunun sim kartını önceden tanıdığı bilişim uzmanı meslektaşı Gökhan Ertok’a getirip verilerin para karşılığı kaybedilmesini organize ettiği tespit edilmiş durumda. Kısacası, Doku’nun kaybolması sürecinin “kripto”su.

Dosyayı yeniden “hareketlendiren” ise bizzat Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu oldu. Bir dönem avukatlık yaptıktan sonra savcılığa geçen Başsavcı Cansu’nun dosya üzerindeki hassasiyeti, yaşananların gün ışığına çıkmasına yardım edecek.

Haber elemanından gelen plaka bilgisi

Tablo özetle böyle.

Peki, “organizasyon” tarafından “soğumaya alınan” Doku soruşturmasının yeniden kapağının açılması ve bugünkü duruma getirilmesi nasıl oldu?

Her şeyden önce, yakın tarihte kentte görevlendirilen üst düzey kamu yöneticilerinin tutumu, halka yaklaşımı ve sorunların çözümünde gösterdikleri “sağlıklı kamu yönetimi performansı” sürecin en önemli köşe taşı oldu.

Adli soruşturmayı yürüten Başsavcı Cansu’nun yanı sıra dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın da “kız evlat” babası olmaları, Doku Ailesi’nin hassasiyetine ve taleplerine “empati” yapmalarını sağladı.

Hem Vali Tekbıyıkoğlu hem de Duman’ın aileyle yaptıkları görüşmeler sonrasında oluşturdukları yeni yol haritası, Başsavcı Cansu’nun da elini rahatlattı. Şimdiye kadar “içi boş” olarak bekletilen soruşturma dosyasına yavaş yavaş önemli bilgiler akmaya başladı.

Edindiğim bilgiye göre, olayın kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Tekbıyıkoğlu’na ulaştı.

Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı.

Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü. İstihbarat şubesindeki özel ekip, kısa zamanda aracın Doku’nun kaybolmasıyla ilgili adli soruşturmanın başlatıldığı 7 Ocak 2020 günü kent dışına çıkarıldığını ve bir hafta sonra kente getirildiğini ortaya koydu.

Peki bu tespitler nasıl yapıldı? Tabii ki, daha önce “bulunamadığı”, “tespit edilemediği” şeklinde tutanaklar yapılan kamera görüntülerinden! Ve detaylı çalışma yapılan HTS kayıtlarından!

Gülistan Doku’yla ilgili Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki kayıtların silindiği yine özel polis ekibince belirlendi.

Emniyet’in araştırmalarında daha önce “yok” denilen, “silindi” denilen kayıtların bir bölümü özel ekip tarafından bulundu. Aradan epeyce zaman geçmesi ve “kısıtlı” yedekleme yapılmasına rağmen eski kayıtlara ulaşılması soruşturmanın seyrini değiştirdi.

Bu noktada bir parantez açmam lazım. 2023’te yeniden açılan dosyada tespitleri yapan Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’ndeki özel ekipti. Peki, olayın yaşandığı günlerde Emniyet İstihbaratı acaba neden devreye girmedi? Girdiyse neden bu tespitler yapılamadı?

Barajın boşaltılıp yapılan aramada Doku’nun cesedine ulaşılamaması yeterli bulundu anlaşılan!

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bilgilere ulaşmak Emniyet İstihbaratı için çok kolaydır. Zaten, olaydan 3 yıl sonra ulaşılması bunun göstergesi. Olayın yaşandığı Ocak 2020 döneminde Tunceli’de görevli olan polis yöneticileri neden devreye girmedi? Diyelim ki, Tunceli çalışma yapmadı, o zaman Ankara’daki Emniyet İstihbarat Başkanlığı neden konunun dışında kaldı?

Elindeki cep telefonuna yüklediği özel yazılımla fotoğraftan kimlik tespiti yapma havasını gazetecilere atan dönemin İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat’ın kullandığı sistemlerle neden verilere ulaşılması talimatını vermedi?

Beyaz BMW hediye mi?

Dönemin İçişleri Bakanı kimdi? Süleyman Soylu.

Dönemin Emniyet Genel Müdürü kimdi? Yakın zaman kadar İçişleri Bakan Yardımcısı olan Mehmet Aktaş.

Dönemin Emniyet İstihbarat Başkanı kimdi? Halen Antalya Emniyet Müdürü olan ve şimdilerde Ankara Emniyet Müdürü olacağı yönündeki bilgiler kamuoyuna yansıyan Sabit Akın Zaimoğlu.

Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü kimdi? Şu anda Yalova Emniyet Müdürü olan Yılmaz Delen.

Bu dörtlü, dosya sonuca ulaşıncaya kadar gündemde olacak. Yorum yapmadan parantezi kapatayım!

Bir de olayda kullanıldığı anlaşılan beyaz BMW’nin akıbetiyle ilgili önemli bir iddia var; aracın Tuncelili bir iş insanı tarafından valiye hediye edildiği öne sürülüyor.

Kentte gündeme gelen yaygın bir başka iddia ise Sonel’in Adana’da bir otel sahibi olduğu yönünde.

Bu aşamada İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından Vali Sonel’e yönelik görevlendirilen müfettişlerin, aracın yanı sıra Sonel’in imzası bulunan valilik ihalelerine göz atması yeni bilgilere ulaşılmasının önünü açabilir kanımca. Müfettiş araştırması sadece Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla sınırlı kalmamalı.

Kayıp olarak devletin kayıtlarına giren Gülistan Doku’nun ailesinin Vali Tekbıyıkoğlu ile Emniyet Müdürü Duman’ı ziyareti sonrasında başlatılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşılmasıyla beraber bu kez devreye Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girdi. Bizzat Başsavcı Ebru Cansu dosyayı takibe aldı.

Bir küçük anekdot vereyim; hatırlanacağı üzere Vali Tekbıyıkoğlu, “çözüm süreci” konusundaki bir yaklaşımı sebebiyle Tunceli Valiliği’nden alınıp merkeze çekildi. Vali’nin vedası sırasında törene katılan Başsavcı Cansu, Tekbıyıkoğlu’na “dosyada sonuca ulaşacağı” sözünü verdi. Bugün gelinen noktada Başsavcı, sözünü tuttu.

“Ağzı bozuk” bir kamu yöneticisi!

Benzer pek çok olayı yakından takip eden bir gazeteci olarak Tunceli’de yaşananlarda kamu görevlilerinin neden bu kadar “pervasız” hareket ettiklerini merak ettim.

Öyle ya, Tunceli, görece küçük bir kent. Neredeyse hemen herkesin birbirini tanıdığı sosyal ortam.

Valinin oğlunun adını karıştığı şüpheli bir olay çerçevesinde “organizasyon”da yer alan diğer kamu kurumlarının yöneticileri gün gelip kendilerinden de hesap sorulacağını düşünmemiş olabilir mi?

Araştırdığımda Vali Sonel’in “farklı” yönetim tarzına sahip olduğu bilgisine ulaştım. Vali’nin farkı, söylemlerindeydi. Emri altındaki astlarıyla iletişimi sıkıntılıydı. Beraber çalışanlar valinin “ağzı bozuk” olduğunve sürekli “küfürlü” hitabet modelini benimsediğinde hem fikir.

Ayrıca astları üzerinde “korku salma”sıyla tanınıyor. Baskın karakterli olup, çalışanları sindiren yaklaşım içinde görev yaptığı ifade ediliyor Vali Sonel’in.

Savcılık, neden jandarmayla çalışıyor?

Bu arada bir başka konu başlığı ise dosyada görev yapan adli kolluk biriminin “neden jandarma?” olduğu.

Gülistan Doku dosyasında asıl çalışan Tunceli Emniyeti’ydi başından beri. Delilleri polis topladı.

Ancak sürpriz biçimde şu anda dosyada savcılıkla beraber mesai yapanlar polis değil jandarma.

Savcılık Tunceli İl Jandarma Komutanlığı üzerinden soruşturmayı yürütüyor. Bu değişikliğin, Doku Ailesi ile görüşerek sürecin belli aşamaya gelmesini sağlayan dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın görevden alınması sonrasında gerçekleşmesi “bürokratik tesadüf” olsa gerek!

https://t24.com.tr/gundem/gulistan-doku-sorusturmasinda-tutuklanan-emekli-polis-engin-yucer-5-yildizli-otelde-3-ay-kaldik-vali-sonel-para-yardimi-yapti-vali-beyin-selami-var-hicbir-sey-olmayacak-dediler,1315721?_t=1776750609589

/././

48 takımlı 2026 Dünya Kupası, 8,4 milyar dolar gelir ve derinleşen eşitsizlik -Tuğrul Aşkar-

Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor? Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.

Modern futbol artık yalnızca yeşil sahada oynanan bir oyun değil; üretim, tüketim ve sermaye birikiminin küresel ölçekte yeniden kurgulandığı, yıllık 60 milyar euronun üzerinde gelir yaratan devasa bir endüstridir. Ekonomi-politik bir perspektiften bakıldığında, 2026 FIFA Dünya Kupası bu dönüşümün en keskin ve en görünür aşamasını temsil ediyor. Futbolun giderek artan finansallaşması, oyunun rekabetçi doğasını aşındırırken başarıyı bütçe büyüklükleri ve pazar gücüyle tanımlanan bir zemine çekiyor. Bu çerçevede 48 takımlı yeni formatın sunduğu “kapsayıcılık” söylemi, yüzeyde genişleme izlenimi verse de derinlerde küresel futbol ekonomisinde zaten var olan eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıyı işaret ediyor.

Bu açıdan bakıldığında 2026 Dünya Kupası, artık sadece bir turnuva değil; 48 takımlı geniş formatı, Kuzey Amerika’nın üçlü ev sahipliği ve 8,4 milyar dolara ulaşması beklenen gelir hacmiyle futbolun finansallaşmış yapısının en büyük vitrini haline geliyor. Görünürde daha fazla ülkeye alan açan bu model, gerçekte oyunun sınırlarını genişletmekten çok, futboldan beslenen küresel sermaye düzenini derinleştiren bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.

2026’da futbol artık spor değil, dev bir finansal operasyon

Girişte de vurguladığım üzere 2026 FIFA Dünya Kupası, sadece bir futbol organizasyonu değil; oyunun giderek daha fazla finansallaşan yapısının en güncel ve en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. 48 takımlı yeni format, ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliğiyle birleştiğinde, futbolun erişimini genişletirken aynı zamanda onu benzeri görülmemiş bir ekonomik ölçeğe taşıyor. Artık sorun sadece kimin kazandığı değil; bu genişlemenin kimlere nasıl değer yarattığıdır.

Futbolun demokratikleşme illüzyonu: 48 takımlı yeni dünya düzeni

Takım sayısının 32’den 48’e çıkarılması, FIFA tarafından ilk bakışta küresel bir kapsayıcılık hamlesi gibi sunuluyor. Okyanusya’nın garantili kontenjan elde etmesi; Yeşil Burun AdalarıBelarusSan MarinoÜrdün ve Özbekistan gibi çevre ülkelerden yeni aktörlerin vitrine çıkması, kağıt üzerinde futbol coğrafyasını genişletiyor gibi görünüyor. Ancak bu genişleme, futbolun gerçek bir demokratikleşmesinden ziyade, FIFA’nın "For the Game, For the World" (Oyun İçin, Dünya İçin) ve "For the People" (Halk İçin) şeklindeki popülist illüzyonunun bir parçasıdır.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Irak’ın uzun bir aradan sonra dönmesi; Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve İsveç gibi futbol ekonomisi ciddi ölçeklere ulaşmış ülkelerin yeniden sahneye dahil edilmesi, aslında sistemin çarklarını döndüren birer stratejik hamledir. Bu ülkelerin turnuvaya dahil edilmesi, çevre ve yarı-çevre coğrafyaların tutkusunu ve ekonomik potansiyelini sisteme entegre ederek, aslında "merkez ülkelere" devasa bir finansal payandalık görevi görmektedir.

Görünen o ki; "oyunu dünyaya yayma" vaadi, küresel sermayenin ve yayıncı kuruluşların iştahını kabartan yeni pazarlar yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Bu tablo, futbolun asıl sahibi olan halklara hitap ediyormuş gibi görünse de, özünde merkezin hegemonyasını pekiştiren ve çevre ülkeleri bu büyük şovun "figüranları" haline getiren finansal bir vitrin inşasıdır.

Endüstriyel futbolun görünmez duvarları: Merkez ve çevre ayrımı

Dünya Kupası'ndaki format genişlemesi, kâğıt üzerinde katılımı artırıyor gibi görünse de rekabetin doğasındaki yapısal adaletsizliği değiştirmiyor. Merkez ülkelerin (İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya vb.) dünyanın en çok kazanan liglerine (Beş Büyük Lig) sahip olmaları ve yüksek piyasa değerli oyuncuları bünyelerinde barındırmaları, onlara doğal bir "rekabet üstünlüğü" sağlıyor. Her ne kadar İtalya gibi köklü bir merkezin üst üste üçüncü kez turnuva dışında kalması sistemin seçiciliğini gösterse de bu durum sadece merkezin kendi içindeki bir konsolidasyondur; çevre ülkelerin sisteme dahil olabildiği anlamına gelmemektedir.

Diğer taraftan, oyuncu düzeyindeki piyasa değerleri ile sportif başarı arasındaki doğrusal korelasyon, futbolun artık tamamen finansallaştığının en somut kanıtıdır. En pahalı kadrolara sahip olan merkez ülkeler, sahip oldukları finansal güç sayesinde rekabet gücünü kendi tekellerine almaktadır. Nitekim son 26 yıla (2002-2026 süreci) baktığımızda, son altı dünya kupasının merkez ülkelerin müzesini süslemesi bir tesadüf değildir. Son altı kupayı kazanan ülkeler: Brezilya (2002), İtalya (2006), İspanya (2010), Almanya (2014), Fransa (2018) ve Arjantin (2022) olup kazanan ülkelerden de görülebileceği üzere, kupa daima sermayenin ve yüksek değerli oyuncu havuzunun olduğu ülkelere gitmiştir.

Eleme sonuçlarının nihai değerlendirmesi, yeni yapının sadece "erişimi" genişlettiğini, ancak "başarıyı" demokratikleştirmediğini ortaya koyuyor. Katılımcı sayısı artsa da, endüstriyel futbolun sunduğu imkanlarla donatılmış olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya gibi ülkeler, 2026 turnuvasında da en büyük favoriler olarak öne çıkmaktadır. Çevre ülkeler için başarı kırıntılarıyla yetinmek bir kural haline gelirken, merkez ülkeler için turnuva, sahip oldukları ekonomik ve sportif hegemonyanın tescillendiği devasa bir finansal şova dönüşmüştür.

FIFA’nın ticari platformu: Erişim herkese, güç yine merkeze

Dünya Kupası’na katılım artık yalnızca sportif bir başarı değil; aynı zamanda ekonomik bir sıçrama tahtasıdır. İzlanda ve Japonya örneklerinde görüldüğü gibi, turnuvaya katılım altyapı yatırımlarını hızlandıran, yerel liglerin ticari değerini artıran bir kaldıraç işlevi görüyor. Buna karşılık, sürekli dışarıda kalmak ülkelerin hem sportif hem de ekonomik konumunu aşındırıyor. Nitekim İtalya’nın yokluğunda yayın gelirlerindeki dramatik düşüş, futbolun ulusal ekonomilerle ne denli iç içe geçtiğinin somut bir göstergesi.

Rekabet cephesinde ise tablo değişmiyor. Genişleyen formata rağmen güç, hâlâ belirli merkezlerde toplanıyor. Avrupa ve Güney Amerika ekseni, kupanın en güçlü adaylarını üretmeye devam ediyor. İspanya, Fransa, İngiltere, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler yine zirvede konumlanırken, diğer coğrafyaların şampiyonluk ihtimali görece sınırlı kalıyor. Bu da bize şunu söylüyor: erişim genişliyor ama güç dengesi aynı kalıyor.

Asıl çarpıcı dönüşüm ise finansal ölçekte yaşanıyor. FIFA’nın 2026 turnuvasından yaklaşık 8,4 milyar dolar gelir elde etmesi bekleniyor. Bu rakam, futbolun artık yalnızca bir spor değil; küresel bir endüstri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Artan maç sayısı, genişleyen pazarlar ve yükselen yayın gelirleri, turnuvayı devasa bir ticari platforma dönüştürüyor. Ancak burada kritik soru şu: büyüyen bu pastadan kim ne kadar pay alıyor? Takım sayısı artarken ülke başına düşen ortalama ödülün sınırlı kalması, büyümenin eşit dağılmadığını gösteriyor.

Sonuç olarak 2026 Dünya Kupası, bir genişleme hikâyesinden çok bir denge testidir. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha fazla gelir; ama aynı zamanda daha yoğun bir takvim, artan oyuncu yükü ve derinleşen eşitsizlikler… Futbol büyüyor, ancak bu büyümenin yönünü artık sahadaki oyun değil, oyunun etrafındaki ekonomi belirliyor. Ve belki de asıl mesele şu: Bu büyüme, oyunu daha adil mi kılıyor, yoksa sadece daha kârlı mı?

Grafik:1) 2002-2026 arası Dünya Kupası’nda dağıtılan parasal ödüller (milyon Euro)[1]

FİFA’nın büyüme stratejisi: Daha fazla takım, daha büyük ekonomi

Grafiğe baktığımızda gözlerimizi kamaştıran bir gerçek ortaya çıkıyor: FIFA Dünya Kupası, bir spor organizasyonu olmaktan çıkıp dev bir finansal şova dönüşmüş durumda.

2006 Almanya’dan 2026’ya gelene kadar toplam dağıtılan ödül havuzu neredeyse üç katına çıkmış:

  • 2006 → 240 milyon dolar
  • 2010 → 348 milyon dolar
  • 2014 → 358 milyon dolar
  • 2018 → 400 milyon dolar
  • 2022 → 440 milyon dolar
  • 2026 → 655 milyon dolar (rekor)

Bu, 20 yılda yaklaşık yüzde 173’lük bir artış demek. Özellikle 48 takıma çıkan 2026 Dünya Kupası’nda toplam ödül havuzu 655 milyon dolar seviyesine ulaşırken, her katılan ülkeye ortalama ödül miktarı da 13,7 milyon dolara yükselmiş.

Grafikteki kırmızı çizgi (katılımcı başına ortalama ödül) sürekli yukarı tırmanıyor. 2006’da sadece 7,5 milyon dolar olan ortalama, 2026’da neredeyse iki katına çıkmış. Bu da şunu gösteriyor: FIFA, turnuvayı genişleterek hem daha fazla ülkeyi oyuna dahil ediyor hem de pastayı büyütüyor.

Çevre ülkeler için "hayatta kalma", merkez ülkeler için "servet" yarışı

Bu rakamlar etkileyici görünebilir ama asıl soru şu: Futbolun ruhu mu zenginleşiyor, yoksa sadece FIFA ve büyük markaların kasası mı?

2006’da şampiyon olan İtalya yaklaşık 12-15 milyon dolar civarı ödül alırken, 2026’da şampiyon olacak takım 50 milyon dolar alacak. Yani bir turnuva zaferi, 20 yılda 4 kat daha kârlı hale geldi.

FIFA, “herkes kazansın” mesajı veriyor gibi görünse de aslında küresel futboldaki gelir uçurumunu daha da derinleştiriyor. Zengin konfederasyonların (UEFA) kulüpleri ve federasyonları bu pastadan aslan payını alırken, küçük ülkeler için 9-11 milyon dolarlık grup aşaması ödülü “hayatta kalma parası”na dönüşüyor.

Sonuç olarak grafik bize şunu net söylüyor: Dünya Kupası artık sadece kupa kaldırmak için oynanmıyor; milyarlarca dolarlık bir finansal operasyonun en parlak vitrini haline geldi.

Peki başka bir dünya kupası mümkün mü?

Bankalarda milyarlarca dolarlık nakit rezerv bulunduran, bu varlıklarını futbolun emrine verme yerine finansal nemalandırmayı tercih eden FIFA’nın giderek küresel bir finansal holdinge dönüşmesi, futbolun her geçen gün daha fazla parasallaşmasına ve finansallaşmasına yol açıyor. Bu yapının temel felsefesi ise açık: merkez ülkeler ekseninde futbol üzerinden kâr maksimizasyonu sağlamak.

Oysa Futbolda Eşitsizliğin Bedeli kitabımda da vurguladığım gibi, futbolun uluslararası patronları olan FIFA ve UEFA, maksimizasyon değil optimizasyon peşinde koştukları ölçüde oyuna gerçek anlamda hizmet edebilirler. Bunun için merkezin başarısını önceleyen ve sportif performansı sermayeye endeksleyen mevcut anlayışın yerine, dünya futbolunun bütününü gözeten daha kapsayıcı bir perspektifin hâkim olması gerekiyor.

Bu dönüşümün yolu ise açık: sermaye gücüne dayalı rekabeti minimize etmek, futbolun daha adil ve dengeli dağılımını maksimize etmek. Başka bir deyişle, haksız ve dengesiz rekabeti derinleştiren mevcut yapıyı sürdürmek yerine, dengeli rekabeti güçlendirecek stratejileri hayata geçirmek artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda.

Yukarıda ifade ettiğim genel anlayışımı daha net olarak ana başlıklarla belirtirsem, aşağıdaki konularda dünya futbolunun sağlığı ve sürdürülebilirliği açısından yapılması gerekenler:

  1. Finansal makasın daraltılması (minimizasyon)Merkez ülkelerin (Beş Büyük Lig ve paydaşları) rekabet üstünlüğünü kırmak için olması gereken dengeleyici finansal regülasyonlar: 
  2. Havuz Gelirlerinde "Ters Orantı" Modeli: FIFA'nın 8,4 milyar dolarlık devasa gelirinin dağıtımında, merkez ülkelerin (ekonomik olarak zaten devasa olanların) payı minimize edilmelidir. Gelirler, ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılaları (GSYİH) ve futbol altyapı bütçeleriyle ters orantılı dağıtılarak, çevre ülkeler için bir "Kalkınma Fonu" yaratılmalıdır.
  3. Küresel Lüks Vergisi: Transfer piyasasında merkez ülkeler arasındaki devasa harcamalardan (örneğin 100 milyon Euro üzerindeki transferler) yüzde 20 oranında bir "Çevre Dayanışma Vergisi" kesilerek doğrudan çevre ülkelerin akademi projelerine aktarılmalıdır.
  4. Kâr Maksimizasyonu Yerine Kaynak Optimizasyonu: FIFA’nın ve merkez ülkelerin kârlarını maksimize etmelerinin önüne geçilmesi ve daha katılımdan başlamak üzere çevre ülkelerin de futbol kaynaklarından toplam başarıyı genele yayacak şekilde kaynak optimizasyonu sağlanmalıdır.  Mevcut sistemde ödüller şampiyona ve devlere odaklanırken, kaynak optimizasyonu için dağılımın tabana yayılması gerekir.
  5. Bu amaçla;

    1) Katılım Payı Odaklı Dağılım: FIFA gelirlerinin büyük bir kısmının "dereceye" göre değil, "katılıma ve altyapı ihtiyacına" göre dağıtılması gerekir. Yani merkez ülkelerin aldığı payın bir kısmının, çevre ülkelerin tesisleşme ve akademi projelerine aloke edilmesi sağlanmalıdır.

    2)Ters Orantılı Teşvik: Futbol ekonomisi zayıf olan ülkelerin (çevre), turnuvada kazandıkları her puan için merkez ülkelere oranla daha yüksek "gelişim primi" almasının sistematize edilmesi gerekir.

    1. Katılım formatında "adil temsil" (stratejik öncelik)

    48 takımlı formatın sadece "yeni pazar" açma işlevinden çıkarılması gerekir:

    • Bölgesel Karma Turnuvalar: Turnuva öncesi, merkez ve çevre ülkelerin zorunlu olarak eşleştiği bölgesel ön turnuvalar düzenlenmelidir. Bu, sadece final aşamasında figüran olmayı değil, gelişim sürecinde merkezle etkileşimi zorunlu kılar.
    • Merkez Kotasının Sınırlandırılması: Avrupa (UEFA) ve Güney Amerika (CONMEBOL) dışındaki konfederasyonların temsil gücü, sadece sayısal değil, "seribaşı" avantajıyla da desteklenmelidir. Çevre ülkelerin ilk turda birbirini elemesi yerine, merkeze karşı rekabet edebilecekleri bir gruplandırma taktiksel olarak önceliklenmelidir.
    1. Sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık (sosyal maksimizasyon)

    Futbolun sadece bir "gösteri" değil, toplumsal bir "hak" olduğu gerçeği geri kazanılmalıdır:

    • Fiyatlandırmada "Yerel Alım Gücü" Endeksi: Bilet ve yayın hakları fiyatları, FIFA'nın merkez ofisinden değil, ev sahibi coğrafyaların alım gücüne göre belirlenmelidir. Böylece futbol, sermayenin değil, halkın (For the People) erişebildiği bir alan olur.
    • Teknolojik Bilgi Transferi: Merkez ülkelerin sahip olduğu "spor bilimleri", "veri analitiği" ve "yüksek performans antrenörlüğü" bilgisi, FIFA kanalıyla çevre ülkelere ücretsiz ve zorunlu bir müfredat olarak sunulmalıdır.
    1. "For the people" için sosyal optimizasyon

    Futbolun sadece bir finansal ürün değil, bir kamu hizmeti olarak görülmesi:

    • Yayın hakları havuzu: Küresel yayın gelirlerinin bir kısmıyla, çevre ülkelerdeki yerel liglerin üretim ve rekabet kalitesini artıracak bir "Teknik Destek Fonu" kurulması. Bu, yerel liglerin ticari değerini artırarak merkeze olan bağımlılığı azaltır.
    • Yerel istihdam zorunluluğu: Dünya Kupası gibi dev organizasyonların gelirlerinden elde edilen kârın bir kısmının, turnuvaya katılan çevre ülkelerde "Gençlik Gelişim ve Alt Yapı Merkezleri" kurmak için harcanmasının zorunlu tutulması.
    1. Daha adil bir Dünya Kupası için çevre lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar

    Tablo:1) Daha adil bir Dünya Kupası için çevre ülkeler lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar tablosu

Sonuç

Bugün gelinen noktadan FIFA’nın yayınladığı finansal tablolar, FIFA’nın artık yalnızca oyunu yöneten bir kurum olmadığını; aksine oyundan beslenen, onu finansal olarak işleyen ve değerini kendi bünyesinde biriktiren küresel bir finansal güç merkezine dönüştüğünü gösteriyor. Futboldan elde edilen devasa gelirler sahaya, altyapıya ya da rekabet dengesine değil; büyük ölçüde finansal varlıklara, rezervlere ve kurumsal güvenliğe akıyor. FIFA’nın cari varlıkları 2024’ten 2025’e yüzde 54 artarak, 6.750 Milyon dolara ulaşmış durumda.[2] Bu bağlamda Dünya Kupası, FIFA’nın kâr maksimizasyonu stratejisinin en güçlü ve en merkezi aracı olarak öne çıkmaktadır.

2026 FIFA Dünya Kupası, 8,4 milyar dolara ulaşan rekor bütçesi ve genişleyen katılımcı yapısıyla, yüzeyde futbolun hâlâ “halkın oyunu” olduğu yönünde güçlü bir anlatı sunuyor. Ancak derinlere inildiğinde, bu tablo merkez ülkelerin hegemonik gücünü pekiştiren devasa bir finansal organizasyonu işaret ediyor. FIFA’nın “For the Game, For the World” söylemi ise, çevre ülkelerin tutkusunu merkeze kaynak olarak taşıyan bir kaldıraç işlevi görüyor.

Dünya futbolundaki parasal büyüme eşitlik üretmiyor; sportif refahın tüm dünyaya yayılmasına olanak sağlamıyor, tam tersine merkez ile çevre ülke futbolları arasındaki ekonomik, finansal ve sportif uçurumu derinleştiriyor, futbolda eşitsizlik ekonomisini büyütüyor. Gelirler artıyor ama bu artış, futbolun tabanına yayılmıyor. Futbolun gerçek üreticileri olan çevre ülkeler, her geçen gün daha küçük paylarla yetinmek zorunda kalıyor. Ortada bir büyüme var, evet. Ama bu büyüme kapsayıcı değil; merkezleri güçlendiren, çevreyi zayıflatan bir hegemonya inşasına benziyor.

Eğer bu genişleme, kaynakların adil dağılımı ve gerçek bir rekabet dengesiyle desteklenmezse; Türkiye, Özbekistan ya da Yeşil Burun Adaları gibi ülkeler için bu sahne, kalıcı başarıların üretildiği bir alan olmaktan ziyade, küresel sermayenin ihtiyaç duyduğu “yeni pazarların” sergilendiği bir vitrine dönüşecektir.

Bu nedenle futbolun gerçekten adil bir oyuna dönüşebilmesi, niceliksel büyümeden değil; sıkça vurguladığım gibi, kaynakların etkin ve hakkaniyetli kullanımından, rekabetin ise finansal gücün belirleyiciliğinden kurtarılmasından geçiyor.

Bu çerçevede 2026 FIFA Dünya Kupası, yalnızca bir denge testi değil; modern futbolun ulaştığı kritik eşiğin de somut bir ifadesi. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha yüksek gelir… Ancak bu büyümenin bedeli de giderek ağırlaşıyor: artan oyuncu yükü, derinleşen eşitsizlikler ve oyunun ticari aklın gölgesinde kalması.

Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor?

Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.

-----

[1] https://footballbenchmark.com/ca/e/blog/28466/683952

[2] Tuğrul AKŞAR, 23 Mart 2026, “FIFA’nın Bilançosu Parayı Kasada, Oyunu Ofsaytta Tutan Bir Sistemi Açığa Çıkartıyor!” https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/mali/342-turgaybicer/7123-2026-03-25-11-36-19.html

/././

Öne Çıkan Yayın

halkTV "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

AYM'den Ensar Vakfı protestosu için karar  Anayasa Mahkemesi, “45 öğrenciye istismar skandalı” ile gündeme gelen Ensar Vakfı'na spon...