İran’ın Bugününü Anlamak(III): Ekonomi Devrim Muhafızları’nın elinde -Eray Özer-
İran’da İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan yapıda ülke ekonomisi “bonyad” adı verilen vakıflara teslim edilmiş durumda. Devrim Muhafızları da dahil tüm bürokratik elitler bu vakıfların altındaki yüzlerce şirketle devletten ihale alıyor. Vakıflar denetimden ve vergilerden muaf, kâr/zarar etmeleri kimselerin umurunda değil. Ve en önemlisi dünya şeytanlaştırılıp ekonomi içine kapandıkça bu yapılar daha da zenginleşiyor. Yeter ki petrol bitmesin!
Yazı dizisinin üçüncü kısmında ekonomi konuşacağız. Ama endişelenmeyin. Elimden geldiğince teknik terimlerden ve karmaşık rakamlardan uzak duracağım. Bu yazıda anlatacaklarımın İran’daki güç dengesini doğru anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne yalan söyleyeyim, okudukça karşıma çıkan bilgiler beni bile şaşırttı. İran’da rejimin, tabanın büyük kısmının tepkisine rağmen ayakta kalmasının en önemli nedeninin bugün anlatacaklarım olduğunu düşünüyorum. Başlayalım.
Önce ekonomik yapıları anlamak gerekiyor. Düşünün; İslam Devrimi olmuş, Şah Ailesi kaçmış, Şah’a yakın elit bürokratların bir kısmı infaz edilmiş, bir kısmı da çareyi Şah gibi kaçmakta bulmuş. Dolayısıyla öncelikle yeni kurulacak devletin bir önceki rejimden kalan her türlü ekonomik yapıyı, malı, mülkü üzerine alması gerekiyor.
Burada şöyle bir yöntem izleniyor. Şah rejiminin varlıkları iki sınıfa ayrılıyor: Devletî ve Umumî. Yani bir kısmı devlete ait mallar olarak kabul ediliyor. Diğer kısmıysa “genele” yani bir anlamda “özele” ait mallar olarak kayıt altına alınıyor. Devlete ait olanlar genelde ağır sanayi işletmeleri (mesela en önemlisi petrol şirketleri), sigorta şirketleri, bankalar vesaire… Umumi olanlar ise ne bileyim; mesela Şah’ın tüm mal varlığı, üst düzey askeri ve bürokratik Şah elitlerinin mal varlıkları yahut Şah’a yakın iş insanlarının servetleri…
Yeni sistem kurulurken Devletî dedikleri ekonomik varlıkları Başbakan’ın yönetimindeki (Rejimin ilk yıllarında Başbakanlık var, 1989’da Başbakan’ın yetkileri Cumhurbaşkanı’na devredilerek bir tür Başkanlık Sistemi’ne geçiliyor.) bakanlıkların altına Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak, yani devletin işlettiği şirketler olarak geçiriliyor.
Umumî olanlar içinse başka bir formül bulunuyor: “Bonyad” denen, yarı resmi kimlik taşıyan (yani özel şirket desen değil, STK desen değil, kamu şirketi desen değil) vakıflar kuruluyor yahut var olan vakıflar güçlendiriliyor. Ve tüm mal-mülk, kaçanın göçenin şirketi, fabrikası… Ne varsa bu vakıflara dağıtılıyor.
Başlangıçta amaç şu: Buradan hayır işleri yapılacak; Şah’ın diktatoryasından “mağdur” olanlara –“Mustazafan” deniyor Farsçada- fakir fukaraya bu vakıflar eliyle yardım edilecek. Bunun dışında bir de özellikle sahipsiz gayrimenkullerin toplandığı kısaca "Setad" adı verilen “İmam Humeyni Fermanı İcra Kurulu” var. Bu da bir tür vakfa benziyor ama denetimsizlikleri tartışılan vakıflara göre bile çok daha “başına buyruk,” yani iyice kanunsuz-kuralsız yönetilen bir başka yapı. Düşünün, kaçan-göçenlerden kalan veya sahibi ölüp de mirasçısı kalmayan tüm gayrimenkuller bu yapının yani Setad’ın oluyor.
Setad sık sık elindeki gayrimenkulleri açık artırmalarla nakide dönüştürüyor ve bu açık artırmalar için reklamlar veriyor. Ama reklamlarda kendi ismini kullanmıyor. (Kaynak: Reuters)
Son olarak bir de “askeri vakıflar” denebilecek bir üçüncü tür daha var. Bunlar da dümdüz İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) eliyle yürütülen vakıflar.
Yani özeti şu: Büyük şirketler, bankalar vesaire devletin; geri kalan servetin tamamı vakıfların altına alınıyor. Tüm bunların üzerine bir de İran-Irak Savaşı başlıyor, malum. Onun da etkisiyle İDMO’nun ve vakıfların idaresindeki şirket ve varlıkların miktarı gittikçe artıyor. Misal Şehitler Vakfı var, tüm kaynaklar bir dönem oraya akıyor.
Humeyni
Bu vakıfların öne çıkan özelliği şu: Denetlenmiyorlar! Başına gelecek kişiler pek tabii ki önce Humeyni, sonra Hamaney tarafından atanıyor. Bunları denetlemeye çalışan siyasiler -misal Hatemi- Anayasayı Koruyucular Kurulu’nun hışmına uğruyor. Sonra vergi muafiyetleri var. Eh, mal devletin değil, özel sektörün elinde de değil. Dolayısıyla kâr etmek gibi bir “zorunlulukları” da yok. Vakıfların yönetimindeki şirketler zarar yazarsa görünüşte ne kamu ne de somut olarak bir sahip, bir iş insanı zarar etmiş oluyor. Dolayısıyla “vakıfların malı deniz, yemeyen keriz” gibi bir durum çıkıyor ortaya, çok af edersiniz.
Son bir not: Vakıflar öyle eldeki varlıklar, şirketlerle sınırlı kalmıyor bir süre sonra. Sürekli büyüyor. Ama ne büyüme! Yeni fabrikalar, tesisler, şirketler… Gayrimenkuller alınıyor, gayrimenkuller satılıyor. Milyar milyar dolarlar… “Eh ama zarar ediyor, dedin. O zaman nasıl büyüyorlar” diyeceksiniz, haklı olarak. Ürettikleri hizmet yahut malı kamu mecbur alıyor. Rakipleri yok. Dışarıdan yatırımcı yok. Özel sektör yok. Dolayısıyla petrolü satıp da devletin kasasına giren parayla bu vakıfların altındaki şirketlerden satın alım yapıyor devlet. Para petrol kuyularından “hop” diye vakıflara geçiyor.

Ayetullah Hamaney'in Setad'a üst düzey atamaları bizzat yaptığına dair bir belge. 1997'deki bu atama kararının altında onun imzası var.
Kimler bu vakıflar? En bilinen birkaç tanesini sayayım: Şehitler Vakfı dedik. Setad’ı söyledim, o da yarı-vakıf gibi diyelim. Mustazafan Vakfı, İmam Rıza Türbesi Vakfı, İmam Humeyni Yardım Vakfı, 15. Khordad Vakfı… Bunların yanında İDMO’nun dev şirketleri var: Mühendislik devi Ghorb, her alana el atan devasa Sepah Kooperatif Vakfı, İran Borsası yatırımlarıyla bilinen Ensar Finans ve Kredi Enstitüsü (bizdekiyle alakası yok). Ve irili ufaklı onlarca vakıf daha var.

Setad'a İmam Humeyni Ferman Kurulu denmesine neden olan "ferman" bu. Humeyni'nin bir zamanlar bu fermanla tüm taşınmazların yetkisini devrettiği Mehdi Kerrubi bugün rejime muhalefetten ev hapsinde!
Şimdi gelelim dudak uçuklatan kısma. 1980’lerin sonunda bu vakıflar tüm İran ekonomisinin yüzde 33’ünü, yani üçte birini yönetir hale geliyor. 2000’lerin sonuna geldiğimizde Ahmedinejad’ın özelleştirme “numarası” ve Batı’nın yaptırımları nedeniyle bu rakam yüzde 50’lere yaklaşıyor. (Oraya geleceğiz.) Yani İran ekonomisinin yarısı denetlenemeyen ve başına Hamaney’in atama yaptığı bu yapıların elinde. Gümrük vergisi ödemeden ithalat, devletin sağladığı kur koruması, vergi muafiyeti… Ekonomi onların rahat etmesi için düzenlenmiş. Kamunun malı olsa, tamam. Çin modeli bir devlet kapitalizmiyle sistem dönebilir. Ama bu vakıflar “kimsenin” malı değil.
Sizi rakamlara boğmayacağım, söz. Ama büyüklüğü anlayın istiyorum. Reuters’ın bir araştırmasına göre 2013’te sadece Setad’ın varlıklarının toplam değeri 95 milyar dolar! Bunun 52 milyar doları gayrimenkul varlıklarından oluşuyor. Şöyle kıyaslayın: Koç Holding bugün 65 milyar dolar seviyesinde.
Setad tam vakıf değil, yapısı biraz daha farklı demiştim. Peki, vakıflarda durum ne? Mustazafan Vakfı mesela. 472 çiftlik, 101 inşaat firması, 238 ticaret ve hizmet şirketi, üstüne de 2800 adet taşınmaza sahip burası da. 1997’deki bir araştırmaya göre İran’daki erkek işgücünün yüzde 5’ini tek başına bu vakıf istihdam ediyordu. Düşünün. Ve çarpıcı bir bilgi: Bu vakıftaki yolsuzluk iddiaları sonrası 2001’de yönetime gelen yeni isim mevcut şirketlerin yüzde 80’inin zarar ettiğini kabul ediyordu. Daha yakın tarihte, 2016’da Mustazafan’ın varlıklarının değeri 14 milyar olarak tahmin ediliyordu.
İDMO’nun varlıklarına geçmeden çok çarpıcı bir örnek daha vereyim: İmam Rıza Türbesi Vakfı, türbenin de yer aldığı Horasan şehrinin sınırları içindeki tüm ekilebilir arazinin yüzde 90’ını 2005’te satın alıyor. 2016’da vakfın işlediği tarım arazisi yaklaşık 400 bin hektar. Yani 4 milyon dönüm! Ayrıca alkolsüz içecekten tutun otomobile kadar çeşitli faaliyet alanına sahip vakıf altındaki 56 şirketin İran’ın gayri safi yurtiçi hasılasındaki payı yüzde 7,1 (2007 itibarıyla).
Gelelim Devrim Muhafızlarına. Belki de en önemli kısım burası. Vakıfların varlıklarını bile araştırmak, tespit etmek güç. Çünkü büyük bir gizlilik var. Söz konusu Devrim Muhafızları olunca bu gizlilik katlanıyor tabii. İDMO’nun mühendislik işleriyle uğraşan kolu Ghorb’un altında 2012 itibarıyla tam 812 ayrı şirketin olduğu tahmin ediliyor. Bu şirketlerin o esnada devletle devam eden 1700 ihale sözleşmesi var. Madenler, petrol şirketleri… Hangi birin sayayım ki? İran’ın petrol ihracatının yüzde 50’si Devrim Muhafızları’nın şirketlerinden geçiyor.
Sepah denilen diğer vakıfsa bir başka devasa yapı. 7,8 milyar dolara İran Telekomu’nun çoğunluk hisseleri onlarda. Kendi dev medya şirketleri var. Bankaları var. (Üç bankaya ben araştırırken rastladım. Mehr, Sepah ve Ensar Bankaları. Ayrıca diğer vakıfların da bankaları var tabii.) Var oğlu var!
Sepah Bankası şubesi
Sanırım anlatabildim büyüklüğünü. Daha fazla rakama ve şirket ismine boğmayayım yazıyı. Önemli olan şey şu: İran ekonomisinin yarısı denetimden yoksun (vakıflara bir süre sonra bir miktar da olsa denetim sağlanmış tabii ama asla rekabetçi bir ekonomideki gibi değil) ve aynı zamanda devlette de önemli görevler üstlenen insanlar tarafından yönetildiği için her türlü ayrıcalığı (kanuni ve hukuki düzenlemeler örneğin) kendi çıkarına göre sağlayabilecek vakıflar yönetiyor.
Şimdi gelelim meselenin özüne: Düşünün, ülkenin yarısı Devrim Muhafızları’nın yahut politikacıların yönettiği vakıfların sahibi olduğu şirketlerde çalışıyor. Eh, diğer yarısı da zaten fakir-fukaralık yüzünden bu vakıfların sağladığı yardımlarla yaşıyor.
(Bir not: Bir ülkede sosyal yardım ne kadar yüksekse o ülkede işler o kadar kötü gidiyor demektir. Türkiye’de yardım alan kişi sayısı Aile Bakanlığı’nın rakamlarına göre bile geçen yıl 20 milyona ulaştı.)
Şimdi diyelim ki siz İran’da bu vakıflara ait şirketlerde çalışıyorsunuz ve rejimden de memnun değilsiniz. Sesinizi çıkarabilir misiniz? Devlette memur olsanız iyi-kötü devletin bir koruma kalkanı var, memuru kafasına göre kovamaz vs… (O da geçmişte kaldı ya, neyse.) Özel sektörde olsanız, işinizi çok iyi yapıyorsanız, ne bileyim sendikalıysanız iş verenin yine iyi-kötü oturup sizinle pazarlık etmesi lazım çünkü rekabet var, kötü mal üretemez vs… Burada zarar etse bile kimsenin umurunda değil.
Yani devlet kurumu desen değil. Özel sektör desen değil. Ama yöneticiler ya asker ya devletin başındakiler. Bir de mesela bu vakıfların aslında eski niteliği Osmanlı’daki lonca teşkilatına benziyor. Yani eskiden kalanlar esnaf vakfı aslında. Lakin zamanla şirket vakıflarına dönüşüyorlar. Ve sonra esnafı da rakip olarak karşılarına alıyorlar.
Ali Hamaney
Hamaney’in tüm buraların başına atamaları bizzat yaptığını söyledim. Öyle alt seviye bürokratlar atanmıyor tabii… Eski cumhurbaşkanlarından İbrahim Reisi yargının bir numarasıyken 2016’da İmam Rıza Vakfı’nın başına getiriliyor mesela. Büyük Ayetullahlardan atananlar var. Eski bakanlar atanabiliyor. İDMO’nun varlıklarının en tepesinde zaten halihazırda Devrim Muhafızlığı yapan biri oturuyor, mesela şu anda Ali Asghar Nourouzi yönetim kurulu başkanı olarak geçiyor.
Hatemi bu yapıyı biraz değiştirip vakıfları denetim almaya çalışıyor ama tam olarak başarılı olamıyor. Karşısına Anayasayı Koruyucular Kurulu çıkıyor. Onun arkasından Ahmedinejad gelince zaten süreç tersine dönüyor. İşin ilginç kısmı, Ahmedinejad “özelleştirme” bahanesiyle vakıfları güçlendirme yoluna gidiyor. Yani devlete ait şirketler satışa çıkınca hisseleri vakıflar yahut Devrim Muhafızları almaya başlıyor. 2000’lerin ortalarından itibaren bu yapıların gücü sürekli artıyor. Hatta şöyle diyorlar: Kamu şirketleri “silahsız devletten” “silahlı devlete” geçti!
Mahmud Ahmedinejad
Sonra “herkes bize düşman” algısı da vakıflara yarıyor. “Yerli üretim” söylemi ön plana çıkıyor. Yerli üretim evet iyidir ama üreten kim: Bu vakıflar. Üzerine yaptırımlar ekleniyor. İthalat zorlaşınca yine vakıflar zengin oluyor. Küçük esnafa yahut al-sat yapan tüccara yaşama şansı kalmıyor. Zaten aslında Ahmedinejad’ın “İlkeciler” diye bilinen ve aslında gücünü esnaftan alan taban hareketi tam olarak bu sebeple, ekonomik nedenlerle etkisini yitiriyor. Vakıfların kollanmasıyla ezilen esnaf muhafazakâr ve mollalara da karşı harekete sırtını dönüyor.
Şimdi düşünün: Bir devletin silahlı gücü dünyanın geri kalanını şeytanlaştırdıkça zenginleşiyorsa orada barış talep edilebilir mi? İran içine kapandıkça Devrim Muhafızları’nın holdingleri zenginleşiyor. Medya da ellerinde, kendi medyası var. Durmadan rejim eliyle korku pompalanıyor topluma.
İran Devrim Muhafızları
Son bir çarpıcı örnekle bitireyim: Pandemide İran’daki Covid aşılarını kim üretiyor dersiniz? Tabii ki vakıflar. Covİran Bereket aşısı Setad’ın, Noora aşısı Devrim Muhafızları’nın, Fakhra Aşısı Savunma Bakanlığı’nın. Araya ayıp olmasın diye Sağlık Bakanlığı’nı sıkıştırsalar iyiymiş ama akıl edememişler herhalde.
Covİran Bereket aşısı
Evet, başta da söylediğim gibi bu bölümde anlattığım ekonomik çarpıklığın İran’da rejimin “her şeye rağmen” devam etmesinin en önemli nedeni olduğunu düşünüyorum. Petrol satışı sürdüğü sürece bu yapıyı kırmak çok zor. Çünkü oradan gelen paranın bir kısmı süründürse de öldürmeyecek kadar halka, geri kalanı ise bu askeri-bürokratik elitlere dağıtılıyor. Bu yapılırken kamu zarar ediyormuş, ihaleler denetimsiz şirketlere veriliyormuş, toplam sayıları 3 bini bulmayan elitler büyük servetleriyle Avrupa’da yahut Amerika’da mallar satın alınıyormuş… Fark etmiyor. Oysa petrol olmasa yerler yerler ama bir gün biter.
Aksine içine kapandıkça, dünyayı şeytanlaştırdıkça eskilerin tabiriyle “mala davara ortak” rakiplerden kaçınıp “tezgâhı” daha rahat çeviriyorlar. Ve tabii hiç şüphesiz bu bürokratik ve askeri elit, rejime benzer ülkelere kıyasla daha sıkı sarılıyor.
Bu sayede de Hamaney 2026’ya kadar gücüne güç katarak gelebiliyor. Şunu tekrar etmeden bitirmeyeyim isterim: Tüm bu anlattıklarım dahil hiçbir şey ABD ve İsrail’in hukuksuz, acımasız saldırılarını meşru gösteremez.
Son bir not: Bir önceki yazı dizisinde beni “mollaları savunmakla” itham eden mesajlar almıştım. Şimdi mollaları anlatmaya başlayınca da “ABD’nin ağzından konuşmakla” suçlanıyorum. Gülüyorum tabii. Belirtmek isterim ki… İki seride özellikle İsrailli veya doğrudan ABD’ye ait kaynakları kullanmamaya özen gösterdim. Ortadoğulu olmayan isimlerin, gazetecilikten gelen ve -görece- objektif kurumlarda çalışanların kitaplarından yararlandım. İranlı yazarları hep daha çok tercih ettim. Onların da Şah yanlısı değil ya Şah’a karşı solcu muhaliflerden, reform yanlılarından yahut İslam Devrimi’nin başlangıcında yer aldıktan sonra muhalife dönüşmüş isimlerden olmasına dikkat ettim. Reuters yararlandığım en “taraflı” kaynaktı, öyle söyleyeyim.
Bir son yazıyla bu seriyi de bitireceğim.
/././
Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir -Mine Söğüt-
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.
Halklar en çok politikacılara kanar ve seçimlerde tercihlerini yaparken yanılırlar.
Ülkeyi ekonomik olarak refaha kavuşturmayı vaat eden liderin peşinden koşarken mesela…
Ya da sağlık sistemindeki sorunları hızla çözeceğini söyleyen…
Eğitimde fırsat eşitliğinin altını çizen…
Politik arenada dünyayı dize getirebileceğini iddia eden…
Devlet kasasına sahip çıkacağını, kamu mallarını çalıp çırpmak isteyenlere göz açtırmayacağını söyleyen…
Hukuka dayalı bir düzen vaat eden, adaletten, eşitlikten ve özgürlüklerden bahseden…
Ve iktidara gelir gelmez tüm bunların tam aksini yapan politikacılara güvenirler.
Hem de bir kere değil. Defalarca, her seferinde, inatla…
O politikacılar halkı yanıltıcı bilgiyi öylesine büyük bir özgüven ve şatafatla yayarlar ki, halklar adeta yanıltılmak için can atarlar.
Kendilerini yanıltmayan, gerçekleri söyleyen, zorluklardan, tehlikelerden, tehditlerden bahseden, aşılması gereken engelleri net bir şekilde tarif eden, değişmesi gereken bir düzenden bahseden, bunun için yapılması gereken fedakarlıkları, dayanılması gereken zorlukları, korunması gereken ilkeleri açık açık söyleyen politikacıları “Kendilerini yanıltmadıkları için” sevmezler.
İnsanlar, gerçekleri değil hayalleri pazarlayan ideolojilerin tüketicileri olmayı önce evde öğrenirler.
Halkı yanıltıcı en tehlikeli bilgi ailenin tartışmasız güvenli bir yapı olduğu bilgisidir. Alenen yayılan ve tartışmalara kapalı olan bu yanıltıcı bilgi yüzünden aile içi şiddet görmezden gelinir. Anne baba rütbesi verilerek dokunulmaz kılınan delirmiş, yetersiz ya da suça meyyal insanların eline gönül rahatlığıyla emanet edilen çocuklar, dünyanın en güvensiz ortamında tekinsiz bir güven yanılgısıyla büyümeye mahkûm edilir.
Ailenin tartışmasız güvenli bir ortam olduğuna küçük yaşta ikna edilen insanlar büyüdüklerinde aynı şuursuz sadakati devletlere karşı da gösteririler. Kitaplarda tarif edilenle pratikte mevcut olan devlet birbiriyle zerre kadar örtüşmediği halde devletlerinin vatandaşlarını tüm iç ve dış tehlikelerden koruyacağına emin bir şekilde girilen savaşlarda cephelere koşar, o devlet için ölmeyi erdem sayarlar; savaşa neden girildi, kim kimden neyi savundu, kim neye neden saldırdı, bu savaş kim için yarar kim için zarardı hiç sorgulamazlar.
Ödedikleri vergilerin asla kendilerine yol, su, elektrik, sosyal güvence ya da emekli maaşı olarak dönmediğini gördükleri halde, şaibeli bir şekilde zenginleşen devlet büyüklerinin ve onlarla iş yapan bir avuç insanın dolup taşan kasaları midelerini bulandırmaz.
Çünkü başlarına gelene değil inandıklarına kıymet verirler. Onları, sadece duymak istedikleri şeyleri söyleyerek alenen yanıltan o iktidarları sever ve tekrar tekrar seçerler.
Çocukları büyüyünce, asla sevmeyecekleri işlerde sadece para kazanabilme umuduyla çalışmaya mahkûm olsun diye eğitime servet döken anne babalar gibi…
Asla evlenmeyi düşünmeyecek biri olduğu halde sadece zamanı geldiği, ailesi istediği ya da “Başkaları ne der?” diye kaygılandığı için evlenenler gibi…
Ebeveynlikle hiç alakası olmadığı halde aksini hayal edemediğinden çocuk sahibi olanlar gibi…
Rasyonalitenin olanaklarıyla inşa edilmiş bir hayatın içinde dogmatik inançlara iştahla sahip çıkmayı sürdüren çoğunluk gibi…
Halkı yanıltıcı bilgilerle halklara sahte cennetler vaat edenlerin düzenine güvenen ve o güvenin bu dünyayı cehenneme çevirmesini umursamayan insan, yalanla ve yanılmakla imtihanından devamlı sınıfta kalırken…
Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.
Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir.
/././
Gelir İdaresi’nin 2025 yılı ihbar bilançosu: 142 kişiye 12 milyon lira -Murat Batı-
Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.
Aşağıdaki tabloda son 12 yılda ödenen tutar ile bu ikramiyeden yararlanan kişi sayısı yer alıyor.

Ödül almak için ne yapmalıyım?
“İhbar neticesinde ben de ödül alabilir miyim?” diyenler için, bu ödülün dayanağı 26.12.1931 tarihli ve 1905 sayılı Menkul ve Gayrimenkul Emval ile Bunların İntifa Hakları ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanundur.
Ödülün ödenebilmesi için gereken şartlar nelerdir?
Öncelikle belirtmek gerekir ki ihbarı yapana muhbir denilmekte ve tüm resmi kayıtlara ihbarı yapanın adının önüne muhbir yazılmaktadır.
1905 sayılı Kanun uyarınca ikramiyenin verilebilmesi için bazı şartların oluşması gerekmektedir. Bunlar:
- Muhbir kimliğini gizlememelidir. Ad, soyad, adres ve diğer kimlik bilgileri açıkça belirtilmelidir.
- İhbar dilekçeyle yapılmalıdır. 3071 sayılı Kanun’a göre dilekçede ad, soyad, imza ve adres bulunmalıdır. Bu unsurları taşımayan başvurular ihbar sayılmaz. Bu nedenle sosyal medya veya WhatsApp üzerinden yapılan bildirimlerin ikramiyeye konu olup olmadığı belirsizdir.
- Dilekçede ihbar ikramiyesi talep edilmelidir.
- Muhbir ihbarından vazgeçmemelidir.
- Her vergi ihbar ikramiyesine konu değildir. Sadece devamlı vergiler (gelir, kurumlar, KDV, damga vb.) kapsamdadır. Gümrük vergileri, belediye gelirleri gibi bazı kalemler kapsam dışındadır.
- İhbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Somut delille desteklenmeyen ihbarlar için ödeme yapılmaz.
- Son 5 yıla ilişkin işlemler ihbar edilebilir.
- İhbar edilen konu hakkında daha önce inceleme başlatılmamış olmalıdır.
Aynı şeyi birden fazla kişi ihbar etmişse hepsine mi ikramiye verilecek?
Aynı konuyu birden fazla kişi ihbar etmişse ikramiye sadece ilk ihbar edene ödenir. Bu tespit, resmi kayıtlara giriş tarihi (gerekirse saat) esas alınarak yapılır.
İkramiye tutarı ne kadar olacak?
İkramiye, inceleme sonucunda tahakkuk eden vergi + vergi ziyaı cezası toplamının yüzde 10’u üzerinden hesaplanır. Bu tutarın 1/3’ü vergi kesinleştikten sonra, kalan 2/3’ü ise tahsilattan sonra ödenir.
Örneğin yapılan ihbar sonucunda şirkete 100 bin TL vergi ve cezası tebliğ edilirse 100 bin liranın yüzde 10’u olan 10 bin lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir. Ancak bu yüzde 10 mükellefe tebliğ edilip kesinleştikten sonra (kesinleşme idari ve yargı yollarının tüketilmesidir) 1/3’ü; kalan tutar ise mükelleften tahsil edildikten sonra ödenir.
Cezalar da ikramiyeye dahil mi?
Basında, kesilen cezaların yüzde 10’u ihbar edene ödenecek şeklinde haberlere rastlamak mümkün. Ancak bu bilgi kısmen doğru, kısmen yanlıştır.
Şöyle ki, ihbar ikramiyesi yalnızca devamlılık arz eden vergiler ile bu vergilerin kaybı nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezaları üzerinden hesaplanır. Bunun dışında kalan usulsüzlük cezaları, özel usulsüzlük cezaları, gecikme faizi ve gecikme zammı ikramiye hesabına dahil edilmez.
Örneğin bir ihbar sonucunda bir kişiye 10 lira KDV, buna bağlı 10 lira vergi ziyaı cezası, ayrıca 5 lira özel usulsüzlük cezası ve 3 lira gecikme faizi kesildiğini varsayalım. Bu durumda toplam borç 28 lira olacaktır. Ancak ihbar ikramiyesi, bu tutarın tamamı üzerinden değil; yalnızca verginin aslı (10 lira) ile vergi ziyaı cezası (10 lira) toplamı olan 20 lira üzerinden hesaplanır. Bunun yüzde 10’u olan 2 lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir.
Bu nedenle, örneğin fiş veya fatura düzenlenmemesi gibi ihbarlar sonucunda kesilen özel usulsüzlük cezaları, ihbar ikramiyesi kapsamı dışında kalmaktadır.
İhbar sonucunda vergi çıkmazsa ne olacak?
İhbar sonucunda herhangi bir vergi çıkmazsa o zaman ihbar ikramiyesi ödenmeyecektir.
Sonuç ve değerlendirme
Tüm bu veriler ve hukuki çerçeve birlikte değerlendirildiğinde, ihbar ikramiyesi mekanizmasının kamuoyunda zaman zaman abartıldığı ölçüde kolay kazanç sağlayan bir sistem olmadığı açıkça görülüyor. Rakamlar hem toplam ödenen tutarın hem de kişi başına düşen miktarın sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, ikramiyeye hak kazanabilmek için öngörülen şartlar oldukça sıkı; soyut iddialar değil, somut ve delille desteklenmiş ihbarlar esas alınıyor. Üstelik ihbarın doğru çıkması tek başına yeterli değil, ihbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında doğrudan bir illiyet bağının kurulması gerekiyor.
Bu yönüyle sistem, rastgele ya da kötü niyetli ihbarları teşvik etmekten ziyade, belirli bir bilgiye ve belgeye dayanan nitelikli ihbarları ödüllendirmeyi amaçlıyor. Ancak uygulamadaki düşük ödeme tutarları ve sınırlı sayıda yararlanıcı dikkate alındığında, mevcut yapının vergi kayıp ve kaçağıyla mücadelede güçlü bir teşvik mekanizması oluşturduğunu söylemek de güç.
Dolayısıyla ihbar ikramiyesi müessesesi, teoride önemli bir araç olmakla birlikte pratikte sınırlı etki doğuran bir enstrüman olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu mekanizmadan daha etkin sonuçlar bekleniyorsa, hem başvuru süreçlerinin daha açık ve erişilebilir hale getirilmesi hem de ödül sisteminin caydırıcılık ve teşvik dengesi gözetilerek yeniden ele alınması gerektiği anlaşılıyor. Aksi halde, sosyal medyada zaman zaman oluşan “ihbarla zengin olma” algısı ile gerçekler arasındaki makas açılmaya devam edecektir.
/././









