Kaotik ortamda belirsizlikler artarken -Sinan Sönmez-
İstikrarlı hegemonik düzenin mimarı olarak gözüken ABD’nin sırtındaki parlak pullar hızla dökülmektedir.
Belirsizlik kapitalist-emperyalist sistemin tıkanması ve yalpalayarak yeniden yapılanma arayışı içinde yol almaya çalışmasından kaynaklanıyor. Bir yanda Trump yönetiminin ABD’nin zayıflayan hegemonik gücünü yeniden oluşturmak için İsrail ile birlikte İran’a saldırısı ve Küba’yı işgal edeceklerine ilişkin hiç bitmeyen tehditleri, Avrupa ile sürekli sürtüşmesi olağanlaşma riskini taşıyor. Oysa ki Amerika’yı yeniden büyük ve güvenli yapma politikaları doğrultusunda atılan adımların sistemin en önemli ve belirleyici merkezinin karşılaştığı tıkanıklık ve açmazdan kaynaklandığı görülüyor. Küresel düzen(sizlik) koşullarında silahlanmanın hız kazanması şaşırtıcı olmuyor.
SIPRI’nin 2025 yılına ilişkin askeri (silahlanma) harcamalarında ABD 954 milyar dolarla uzak ara ilk sırada yer alıyor.1 ABD’nin ardında Çin (336), Rusya (190), Almanya (114), Hindistan (92,1), Birleşik Krallık (89,0), Ukrayna (84,19), Suudi Arabistan (83,29), Fransa (68,0), Japonya (62,2) milyar dolar harcamayla yer alıyor. İsrail 11. sırada 48,3 milyar dolar ve Türkiye 38,0 milyar dolar harcamayla 18. sırada bulunuyor. Veriler ilginç ve anlamlı. Dünya genelinde harcamaların bir önceki yıla göre yüzde 2,9 arttığı ve 2.887 milyar dolara ulaştığı belirleniyor. ABD’nin bir önceki yıla göre harcamaları yüzde 7,5 oranında azaltmış olmasına karşın dünya çapında toplam askeri harcamalarda yüzde 33’lük paya sahip olması strateji ve politikasını açıkça sergiliyor. Çin, Rusya ve Almanya’nın payları ise sırasıyla yüzde 12, yüzde 8,6 ve yüzde 3,9 olarak belirleniyor. Avrupa’nın harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşıyor. 32 NATO ülkesinin toplam harcaması 1.581 milyar dolar ile dünyadaki askeri harcamaların yüzde 55’ini oluşturuyor. Avrupa’daki NATO üyeleri ise 559 milyar dolarlık paya sahip gözüküyor.
İlginç olduğu kadar anlamlı birkaç veriyi daha paylaşmak istiyorum. Rusya’nın askeri harcamaları 2024’e göre yüzde 5,9, Ukrayna’nın yüzde 20 artmış gözüküyor. GSYH’ye oranlar ise sırasıyla ve yüzde 7,5 ve yüzde 40! Rusya-Ukrayna savaşının yol açtığı insani kıyımın yanısıra ekonomik ve sosyal maliyeti rakamlar ve oranlar açıkça sergiliyor. Emperyalizmin besleyerek körüklediği, silah ve parasal destekle savaşın sürmesini ateşlediği Ukrayna’da ulusal gelirin beşte ikisi askeri harcamalara, silahlanmaya ayrılıyor. Körfez ülkelerinin GSYH’ye göre askeri/silahlanma harcamalarında Suudi Arabistan yüzde 6,5 payla başı çekiyor, diğerlerinin payları da yüzde 4,7 ile yüzde 5,7 arasında değişiyor. En büyük tedarikçileri ise tahmin edileceği üzere ABD! Tamamlamak için Azerbaycan ile Ermenistan’ın sırasıyla ulusal gelirlerinin yüzde 6,5 ve yüzde 6,1’ini silahlanmaya ayırdıklarını da belirtelim. Savaş ve gerginliğin sergilediği tablo budur. Silah ihracatında ABD’nin uzak ara ilk sırada yer alması da şaşırtıcı değildir. Genelde 2016-2020 dönemine göre 2021-2025’te dünyada silah ticareti yüzde 9,2 artarken, ABD’nin ihracatı yüzde 27 artmış ve küresel ölçekte ABD yüzde 41’lik payla ilk sıradaki yerini sağlamlaştırmıştır.2 Fransa bir önceki döneme göre ihracatını yüzde 21 artırarak dünya sıralamasında yüzde 9,8’lik payla ABD’nin hemen altında yer almaktadır. Rusya üçüncü sırada bulunmakla birlikte sıralamadaki payı yüzde 21’den yüzde 6,8’e gerilemiştir. Ukrayna ile savaşın, ve Batı dünyasının ambargosuna bağlı olarak beliren ekonomik güçlüklerin yanısıra silah ihracatında da önemli bir düşme görülüyor. İzleyen 7 ülkenin payları yüzde 5-6 (Çin) ile yüzde 3 (İsrail, İspanya) ve yüzde 2 (Güney Kore) arasında değişiyor.
Yukarıdaki kısmi veriler silahlanma eğiliminin giderek arttığını ve silah tüccarı olan şirketlerin, destekçisi devletlerin bu ticaretten kârlı çıktıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Barış havarisi olan, barış söylemlerine sahip çıkmaya çalışan devlet yönetimdeki siyasetçilerin gerçekte tersi bir politika uyguladıklarını somut veriler sergilemektedir. ABD’nin birçok uygun sıfatı rahatça ekleyebileceğiniz başkanının barış vadederek oturduğu koltuğunda tam tersi politikayı uygulaması şaşırtıcı olmuş mudur? Tabii ki hayır! Aşırı sağ hatta neo-faşist, ırkçı söylemi dilinden eksik etmeyen, konuşmalarında saldırgan biçemi koruyan ancak politik duruşunda zigzaglar da çizen başkan beyin emperyalist politikaların elçisi olduğu unutulmamalıdır. Bunun yanısıra Trump’ın başkanlığının bir yararı da bulunmaktadır. İstikrarlı hegemonik düzenin mimarı olarak gözüken ABD’nin sırtındaki parlak pullar hızla dökülmektedir. Bu gelişmelerden ders alanların da elbette çıkacağını düşünüyorum.
1 https://sipri.org/vizualizations/2026/sipri-map-world-military-expenditure-2025
2 https://armstransfer.sipri.org/ArmsTransfer/transferDatahttps://armees.com/top-10-des-pays-exportateurs-darmes-en-2025
/././
Denizler üstünde 20 bin riyakârlık -Engin Solakoğlu-
Yunanistan’da Miçotakis hükümetinin İsrail’le iş tutarak alçaklık yaptığı açık. Ya Akepe’nin sahneye koyduğu bu müsamerenin tanımı nedir?
Kıyısında doğduğum ve içinden boğaz geçen bir kentte büyüdüğüm için mi bilmem hayatımın hep önemli bir parçası oldu deniz. Tek kanallı televizyonda izlediğim Cousteau belgeselleri ve her gece yatmadan dinlediğim TRT1 Radyosu’ndaki 23 haberlerinin ardından verilen ve “Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı”ndan bildirilmiştir” anonsuyla başlayan bültenin de etkisiyle “büyüyünce ne olacaksın” diye sorulduğunda “oşinograf” demeye başlamıştım.
Meslek gereği dolaşmaya başladığımda, gittiğim kentlerde deniz olsun, su olsun gibi bir derdim olmuştu. Deniz kıyısında değil ama hep ya denizin ya da bir ırmağın yakınlarında görev yaptım Ankara’yı saymazsak.
Dünyanın yüzde 70’ine yakını denizlerle kaplı ve oşinograflara sorarsanız denizlerin derinliklerini Ay’ın yüzeyi ölçüsünde dahi keşfedebilmiş değiliz henüz. Anlayacağınız deniz meselesi karışık. Denizlerle ilgili jeopolitik meseleler de öyle.
Bir ülkeyi çevreleyen sular değişik sınıflandırmalar altında ele alınıyor. Karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, arama-kurtarma sorumluluk sahası, deniz yetki alanı, deniz koruma alanı diye uzayıp gidiyor.
Bizde bu konuya girince akla ilk Ege gelirdi yıllarca. Şimdi Doğu Akdeniz de eklendi. Türkiye ile Yunanistan bu sularda habire itişiyorlar. Talepler ve gerçekler arasına bir uçurum var. Örnek olsun, Yunanistan’ın Türkiye’nin beş-altı deniz mili açığındaki adalarını temel alarak 12 millik karasuyu uygulaması mümkün değil. Türkiye’nin de anlaşmalarda ismi belirtilmedi diye Girit’in açığındaki Gavdos adasına aidiyeti belirsiz muamelesi yapması da saçma. Taraflar biraz da pazarlıkta el yükseltmek için abartıyorlar talep ve iddialarını. Bu kısmı uzatmayalım. Daha önce çok yazıp çizdik.
İlk olarak değinmek istediğim arama-kurtarma sorumluluk sahası (AKSS) kavramı. Bir kere bu sahanın mavi, kırmızı, yeşil ya da lacivert vatan kavramına girmediğinin altını kalın kalın çizelim de kafalar karışmasın. AKSS öyle uluslararası hukuk kurallarıyla net olarak belirlenmiş bir şey değil. Esas itibarıyla ilgili devletlerin aralarında uzlaşacakları varsayımına dayanan kılavuz ilkeler var sadece. Bunlardan biri FIR yani Uçuş Bilgilendirme Sahası’nın izdüşümü. Türkiye ile Yunanistan FIR konusunda da sürekli tepiştiği için AKSS meselesi de sürtüşme konusu oluyor. İki ülke denizlere dair her konuya yetki ve egemenlik meselesi olarak yaklaşıyorlar ama en azından AKSS bağlamında bunun yetkiden çok sorumluluk içerdiği bilinmeli. Bu sahada bir veya birden çok geminin başına bir şey geldiğinde yardıma gitmek senin görevin ve sorumluluğun ama oraya gittin diye o sulara bayrak dikmiş filan olmuyorsun. Burada hak yok, yükümlülük var.
Son yıllarda iki ülkenin Ege’de birçok kez kazaya uğrayan bir gemiye müdahale konusunda birbirlerini dirsekledikleri vaki. Ne güzel değil mi? İyilik yapmak için kıyasıya yarışıyorlar...
Geçen hafta siyonist devlet Sumud Filosu’na saldırdı. Soykırımcı İsrail donanmasına bağlı gemiler Gazze’ye yönelik yasadışı ablukaya dikkat çekmek ve bölgeye insani yardım götürmek için yola çıkan sivil teknelere hücum ettiler. En az 175 kişiyi rehin aldılar, 40 saat bir İsrail firkateyninde aç-susuz, konteynerler içinde ve ıslak zeminde alıkoydular. 31 kişiyi işkence ve kötü muamele sonucu yaraladılar, teknelerin bir bölümünü de tahrip ettiler. Bu arada biri Brezilyalı, diğeri İspanyol olan iki eylemciyi de İsrail’e kaçırıp tutukladılar ve yargılamaya hazırlanıyorlar.
Saatler süren bu saldırı, Girit adasının yaklaşık 80 mil açığında gerçekleşti. Burası egemenlik bakımından uluslararası sular sayılıyor. Ancak tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Yunanistan’ın AKSS içinde. Ege’de alabora olan bir tankerdekilerin kurtarılması için Türkiye ile savaş eşiğine gelmekten çekinmeyen Atina’daki Miçotakis hükümeti, açıkça bir deniz haydutluğunun kurbanı olan 22 tekneye yardım etmek için kılını bile kıpırdatmadı. Yunanistan Hükümet sözcüsü hiç utanmadan “olay uluslararası sularda gerçekleşti” açıklaması yaptı. Sonradan ortaya çıkan gerçek daha da çirkindi. İsrail, kendi topraklarından yaklaşık 1000 kilometre uzakta, bu haydutluğu Yunanistan hükümetinin bilgisi dahilinde ve katkısıyla gerçekleştirmişti. İsrail Dışişleri Bakanı Saar, “işbirliği” için Yunanistan’a teşekkür etti. İsrail’in üniformalı haydutları aldıkları rehineleri Girit’te işbirlikçi Yunanistan makamlarına teslim edip gittiler.
Yunanistan tarihinin en Amerikancı hükümeti olma konusunda Metaksas cuntasına bile rahmet okutan Miçotakis yönetimi şimdi bu alandaki başarısının yanına bir de Yunanistan tarihinin açık ara en İsrailci hükümeti olma unvanını ekledi. Gazze soykırımının ardından yanına Kıbrıslı Rum lideri de alıp uluslararası kaçak Netanyahu’nun yanında poz poz sırıtık fotoğraflar çektiren Miçotakis’in bir hesabı olduğu belli. Aslında basit. Kazandığını düşündüğü tarafın yanında yer alarak temsil ettiği Yunanistan sermaye düzenine ilave çıkar sağlamak. Miçotakis’in ihaneti ve sefaleti onurlu Yunan halkının, Yunanlı emekçinin suçu değil. Bununla birlikte kardeş Yunan halkına ilave bir sorumluluk yüklüyor. Bir an önce ülkelerini bu pislikten arındırmak.
İğneyi Atina’ya batırmak çok konforlu bir seçim elbette ama çuvaldızı da boşta bırakacak değiliz.
Akepe düzeni Sumud filosuna yönelik İsrail saldırısını yüksek sesle kınadı. Türk Hava Yolları İsrail zulmünden kaçan eylemcileri Girit’ten aldı, İstanbul’a taşıdı. Türkiye’nin Atina Büyükelçisi ve konsolosluk görevlileri Girit’e giderek eylemcilerin yüzlerini gözlerini öpmeyi ihmal etmediler. Eylemciler İstanbul’da kahramanlar gibi karşılandılar. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı saldırıya yönelik bir soruşturma başlattı. Hakan Fidan esti üfürdü. Yandaş basına bakılırsa, görüştüğü Yunanlı mevkidaşına “baskı” bile yaptı. Olay yaşandıktan sonra yapılan bu baskının ne anlama geldiği pek anlaşılamadı ama olsun. Maksat atarlanmaktı. Yerine getirildi.
Diğer zamanlarda ne iş yaptığını pek anımsamadığımız TBMM de aşağı kalmadı ve bir tezkere kabul etti. Tezkerede uluslararası kamuoyuna “İsrail’e ve Gazze’de işlediği insanlık suçlarına karşı” hareket geçmesi çağrısında bulunuldu.
Bu olayların hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşandı. Yalnız o arada gözden kaçan, daha doğrusu gözden kaçırılmaya çalışılan bir gelişme daha oldu. Board of Peace (Barış Kurulu) adıyla bilinen kuruluş bir açıklama yayınladı. Açıklamanın tam metnine kurulun X hesabından ulaşabilirsiniz.
Unutmuş olma ihtimalimize binaen anımsatayım. Board of Peace, ABD Başkanı Trump’un öncülüğüyle oluşturulan bir yapı. Temel amacının daha geniş olacağı söyleniyor ama ilk hedefi Gazze. Daha doğrusu “Filistinlisiz Gazze”. ABD’deki Atlantic City’nin Ortadoğu versiyonu. Hatırladınız mı? Bu kurulda AKP Türkiyesi de var. Kurulun maaşlı genel müdürü de tarihin en yalancı ve aşağılık üç Britanyalısından biri olduğu konusunda hiç kimsenin kuşku duymadığı eski Başbakan Tony Blair. Üç yüzyıl kadar üzerinde güneş batmayan alçaklık imparatorluğunun onca yöneticisi içinde bu mertebeye ulaşmanın kolay olmadığını da not edelim.
Ne diyorduk? Türkiye’nin de, dost ve kardeş Azerbaycan, Kazakistan, Arjantin, Pakistan gibi ülkelerin peşi sıra koştura koştura üye olduğu Barış Kurulu. İşte bu Barış Kurulu’nun Sumud Filosu’na İsrail tarafından açık denizde gerçekleştirilen hukuksuz eşkıyalık girişimi ardından yayınladığı açıklamanın üçüncü paragrafında aynen şöyle deniyor:
“Gazze'ye doğru yola çıkan "filo", Gazze halkının durumundan hiçbir şey bilmeyen ve bunu umursamayan kişilerin gösterişçi aşk gemisi aktivizmi. İnsanların sefaletini kullanarak sosyal medya profillerinizi yükseltmeye çalışmak iğrenç bir şey.”
Özetlersek, Barış Kurulu’na göre, günlerce küçük teknelerle Akdeniz’de seyrederek Gazze hakkında bir farkındalık yaratmaya çalışanlar aslında bir “aşk gemisi” aktivizmi yapıyorlar ve tek amaçları sosyal medyadaki takipçi sayılarını arttırmak.
Barış Kurulu’nun bu açıklamasına, kurula üye olan Akepe düzeni katılıyor mu? Katılıyorsa, tezkerelerle, Dışişleri açıklamalarıyla, Yunanistan’a yalandan efelenmelerle Türkiye’de yaşayanları neden enayi yerine koyuyor? Bu açıklamaya katılmıyorsa, neden bir karşı açıklama yapıp bu rezillikle arasına mesafe koymuyor? Ya da daha iyisi, Gazze’deki soykırımı bir emlak projesine dönüştürmek, Filistinli çocukların kemikleri üzerinde inşaat yapmak dışında bir hedefe hizmet etmeyen bu kuruldan neden çıkmıyor?
“Bizim koyunlar nasılsa İngilizce bilmez, aradan sıyrılırız” diye düşünüyorsa fena halde yanılıyor. Yapay zekâ filan derken dil bilmemek artık eskisi kadar büyük bir engel değil. Akepe düzeni kendi sahasında karakucak güreş tutarken, deplasmanda cici cici “curling” oynamayı kimseye yutturamaz. İran’a saldırı sonrasında Körfez’den gelecek üç-beş milyar dolar uğruna imza attıkları ama Türkçesini aylardır Dışişleri sitesine koymaya cesaret edemedikleri rezil bildiriyi yutturamadıkları gibi.
Yunanistan’da Miçotakis hükümetinin İsrail’le iş tutarak alçaklık yaptığı açık. Ya Akepe’nin sahneye koyduğu bu müsamerenin tanımı nedir?
/././
Zahmetli doğum ve 'Çok Yaşa Kemal!'-Serdal Bahçe-
Rus işçileri, Türkiye’de cereyan edenin bir burjuva devrimi olduğunu biliyor, ama cephede bu devrim için kanlarını döken Anadolulu işçi ve köylüler ile kardeş olduklarını hissediyorlardı. Bu halkaya Yunan işçilerini de eklemek zor değildi.
Albay Panagakos emperyalizmin gazıyla sürdürülen Anadolu işgali sırasında silah altına alınmış ve işgal güçlerine zorla katılarak Anadolu’ya gelmiş pek çok Yunan komünistinin çarpışmalar sırasında silahlarını bırakarak “Çok Yaşa Kemal!” diye bağırdıklarını not etmiş. Dahası Anadolu cephesinde işler iyi gitmeyince işgal ordusu içinden komünistlik şüphesiyle tutuklananların sayısının en az 60 bin olduğu da kayıtlara geçmiş.1 Bunlar deniz yoluyla gerisin geriye Yunanistan’a gönderilmişler. Pek çoğu çok ağır cezalara çarptırılmışlar.
Çarptırıldılar çünkü Yunan gericiliği yenilgiden KKE’nin (Yunanistan Komünist Partisi) doğrudan sorumlu olduğunu iddia ediyordu. Hatta Yunan komünistlerin Kemalistlerle ittifak kurdukları, Kemalistlerin Yunan askerleri arasında KKE broşürlerini dağıttıkları da öne sürüldü. Bu nedenle 1921 ile 1922 yılları Yunan komünistleri açısından kovuşturma, baskı, zulüm ile dolu yıllar olarak tarihe geçtiler.
1921 Mart’ında Yunan demiryolu işçileri çok büyük bir greve gittiler. Her işçi grevinde olduğu gibi ücretler, hayat şartları ve işyerindeki sermaye baskısı grevde atılan sloganların temel temalarıydı. Bu alışıldık bir durumdu. Ancak Yunan gericiliği açısından asıl tehdit edici olanı demiryolcuların Anadolu’ya silah, mühimmat ve asker sevkiyatının hemen durdurulması yönündeki istekleriydi. Yunan Megalo İdea gericiliği açısından alarma geçirici asıl istek buydu. 300 demiryolcu tutuklandı ve vatana ihanetle suçlandı. Bu grevin de KKE’nin işi olduğu ve KKE’nin de emirleri Moskova’dan, Bolşevik Rusya’dan aldığı suçlaması Yunan sağının ağzına pelesenk oldu. Öyle ya, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye’nin dostuydu. Rus işçileri, Türkiye’de cereyan edenin bir burjuva devrimi olduğunu biliyor, ama cephede bu devrim için kanlarını döken Anadolulu işçi ve köylüler ile kardeş olduklarını hissediyorlardı. Bu halkaya Yunan işçilerini de eklemek zor değildi.
Halkların Rusya Enformasyon Bürosu (Peoples’ Russia Information Bureau) 1918 Eylül’ünde İngiltere’de kuruldu. Çok sayıda işçi örgütlenmesini ve kadın örgütlerini çatısı altında barındırıyordu. Kurucuları arasında ünlü sosyalist feminist Sylvia Pankhurst de vardı. Büro’nun amacı Rusya’daki devrim hakkında doğru haber ve bilgi üretmek idi, ancak bir süre sonra basit bir enformasyon bürosunun sahip olduğu işlevlerin ötesine geçerek daha siyasal bir vizyona sahip oldu. Bolşevik Devrimi’ne emperyalist müdahaleye karşı çok sayıda eylem örgütledi Büro. Büro’yu kuranlar Mart 1919’da Rusya’dan Elinizi Çekin komitesini (Hands off Russia) de kurdular, kurucu kadro içinde yine Sylvia Pankhurst ve Britanya Komünist Partisi genel sekreteri olacak Harry Pollitt de vardı.2 Bu komite Britanya’nın Anti-Bolşevik koalisyona silah ve mühimmat yardımı yapmasını engellemeye çalışıyordu.
En büyük eylemi ise Jolly George isimli mühimmat gemisinin yola çıkmasını engellemek oldu. Gemi karşı devrimci Pilsudski’nin Polonyalı alaylarına, Bolşeviklerle savaşırken kullansınlar diye mühimmat götürecekti. Ama Londralı dok işçileri ve kömür hamalları mühimmatın yüklenmesini ve geminin yola çıkmasını engellediler. Ancak onlar yalnız değillerdi. Kuzeyde İskoçya’da, özellikle Glasgow ve Edinburgh gibi büyük şehirlerde örgütlü Clyde İşçi Komitesi (Clyde Workers Committee, CWC) Bolşevik Devrimi’ne ve Rus işçi sınıfına yönelik büyük bir destek sergiliyordu. 1919 yılında özellikle Glasgow’da büyük grevler silsilesi patladı. Grevleri organize eden örgütlerden biri de CWC idi. Grevler özellikle Kıta Avrupa’sında yükselen işçi radikalizminden ve devrim çabalarından (Rusya, Almanya, İtalya…) çok etkilenmişti. Grevler süresince tekrarlanan taleplerden biri de Bolşevik Devrimi’ne müdahale edilmemesiydi. Anlaşılan Britanya işçi sınıfı, Rus sınıftaşının devrimine kardeşlik elini uzatıyordu.
Bunu sadece sendika liderleri ve yerel polis teşkilatları değil, ülkeyi yönetenler de anlamışlardı herhalde. Söz konusu grevler sürerken Fransa’da Paris’te dünya tarihinin en önemli barış konferanslarından biri sürmekteydi. I. Dünya Savaşı’nın galipleri Paris’te ucu Versay Barış Anlaşması’na varacak barış görüşmelerini yürütüyorlardı, hem de liderler düzeyinde. Woodrow Wilson ABD adına, Lloyd George Britanya adına ve Clemenceau da Fransa adına oradaydılar. Galip emperyalistler bir masanın etrafında Almanya’ya kesilecek cezaya ve savaş sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğine karar verirlerken fırsat bu fırsat diyerek meramını anlatmak isteyen herkes oradaydı. Örneğin imparatorluklar dağılırken devlet kurmak isteyen ya da sınır sorunu olan Doğu Avrupalı milliyetçiler oradaydı. Kadınlara evrensel seçme ve seçilme hakkı isteyen kadın hareketi temsilcileri oradaydı. Sömürgelerden gelen ve siyasi bağımsızlık kovalayan azgelişmiş dünya siyasetçileri ve aydınları oradaydı. Herkes kendi dertlerini büyük emperyalistlere anlatmak istiyordu. Karşı devrimci Beyaz Ruslar da oradaydı. Malum Rusya iç savaşı yaşıyordu ve karşı devrimci Ruslar açıktan emperyalist müdahale istiyorlardı.
Rusya’ya doğrudan emperyalist müdahale isteyen sadece karşı devrimci Ruslar değildi, emperyalist ülkelerin müdahaleci politikacıları da ordaydı. Örneğin Bolşevik Devrimi’nin doğrudan askeri müdahale ile ezilmesini isteyen Winston Churchill ikide bir Paris’e geliyor ve Lloyd George’u ikna etmeye çalışıyordu. Keza Fransız tutucular ve bankacılar da Clemenceau’nun ensesinde boza pişirmekle meşguldüler (Bolşevikler iktidarı alınca ilk ilan ettikleri şeylerden biri de Rusya’nın borçlarını ödemeyecekleri idi, ki bu borçların büyük bir bölümü Fransız ve Belçikalı bankalardan alınmıştı). Ancak her ikisi de doğrudan askeri müdahalenin riskli olduğunu biliyorlardı. Öncelikle zaten dört yıl savaşmış ve dört gözle terhisi bekleyen askerleri Rus steplerine sürmek bile bile isyanı çağırmak anlamına gelecekti. İkincisi de -orduyu hızlı terhis etmelerinin de nedeni- askerlerin arasında görünmeyen bir isyanın ruhu dolaşıyordu. Örneğin İngiliz askerleri denizaşırı yeni bir maceraya atılmamak için Folkestone, Kent’te ayaklanmışlardı.3 Rusya’da ve Almanya’da ellerinde silah olan askerler aslında ya işçi ya da köylü çocuklarıydılar ve özelikle de Rusya’da devrimin ateşini en başta onlar yaktılar. Asker Sovyeti meselesi hafife alınacak bir mesele değildi. Dahası savaşın hemen ertesinde kapitalizm tarumar durumdayken büyük metropollerin ve gelişmiş ülkelerin tamamı büyük grev dalgalarıyla sarsılmaktaydı. Avusturya’da, Macaristan’da, Almanya’da, İtalya’da ve başka yerlerde işçi sınıfı fabrikaları ve şehirleri ele geçirmeye başlamıştı. Silahaltındaki işçiler terhis ve barış, silah altında olmayan işçiler ise daha hakkaniyetli bir dünya ister gibiydiler. Bu kitleyi Rusya’daki sınıf kardeşlerinin yaptığı devrimin üstüne yürütmeye kalkmak oldukça riskliydi açıkçası.
Hatta herhangi bir yere yürütmek tehlikeliydi. Örneğin İngiliz emperyalizmi doğrudan müdahale yerine Türkiye’de işgal için neden Yunan ordusunu seçmişti? Çünkü Britanya ordusundaki işçiler artık çarpışmak istemiyorlardı (bunu çeşitli vesilelerle gösterdiler). Hele hele hakkaniyetsiz, emperyalist savaşlarda savaşmayı hiç ama hiç istemiyorlardı. Bu nedenle bir tilki kadar kurnaz Lloyd George ve Clemenceau doğrudan müdahale yerine Rusya’da savaşan beyaz orduları dolaylı olarak desteklemeyi tercih ettiler. Varsın ateşten kestaneleri başkası alsındı.
Böylece Rus işçi sınıfının devrimi, Britanyalı ve Fransız işçilerin pasif direnişinin yarattığı müdahalesizlik ortamında karşı devrimi yendi. Yunan işçi sınıfının savaş karşıtlığı Anadolu Devrimi’nin elini rahatlattı. Yunan işçi sınıfından ülkemizin işçi sınıfına ve köylülerine uzatılmış el sadece yardımseverlikten veya alicenaplıktan kaynaklanmadı. Bu “dünyanın tüm işçileri birleşin!” diyenlerin hitap ettiği, hatırlatmaya çalıştığı, her zaman gözlemlenmese de, orada duran bir nesnel olgunun, işçi sınıfının bölünmez bütünlüğünün doğal bir sonucuydu. İşçi sınıfı tarihin gördüğü en enternasyonalist sınıftı, Lloyd George ve Clemenceau bunu iyi anlamışlardı.
Emekçi İngilizcede “labourer”a, emek/çalışma ise “labour”a karşılık gelmektedir. “Labour” kavramının kökleri ise 16. yüzyılda kullanılan İngilizcedeki benzer bir kelimeye kadar gider. Bu kelime aynı zamanda eski Fransızcada da bulunur. Etimolojik köken açısından “labour”un kökeni doğum sırasında çekilen eziyet, zahmet anlamına gelir. Kısacası emek bir tarafıyla zahmetli doğum anlamına gelmektedir.4 Peki ama doğmakta olan nedir? İleri savrulmalarla, geri çekilmelerle, coşkulu atılımlarla, irademizi test eden ricatlarla doğmakta olan sosyalizmdir. 1 Mayıs İşçi ve Emekçi bayramınız kutlu, mutlu ve umutlu olsun efendim.
1 https://uwidata.com/13575-did-greek-communists-play-a-role-in-the-war-for-turkeys-independence/
2 https://www.marx-memorial-library.org.uk/project/russian-revolution/british-labour-movement-responses-russian-revolution
3 Bu konuda bkz. Margaret MacMillan, 2015) Barış Yapanlar (çev. B. Ç. Dişbudak), Alfa, s. 113.
4 https://www.etymonline.com/search?q=labour
/././
soL





