T-24 "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -


Tahliye edilen DHMİ’den emekli Mehmet Cemil Acar’ın yargılanmasında gelişme: Savcılık, yakalama kararı çıkarılmasını istedi!-Tolga Şardan- 

Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Mehmet Cemil Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesindeki Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nden (DHMİ) emekli olduktan sonra hakkında başlatılan adli soruşturma çerçevesinde “dudak uçuklatan servet” sahibi olduğu anlaşılan Mehmet Cemil Acar, tutuklu yargılandığı mahkemece tahliye edildi.

Her ne kadar ülkenin gündemi başka konu başlıkları üzerinden yürüse de emekli üst düzey bürokrat Acar’ın tahliyesi, başlı başına gündem maddesi haline dönüştü pazartesiden itibaren.

Acar’la ilgili geçen yıl Büyüteç’te üç ayrı yazıyı kaleme aldım. Evinde yapılan aramada 26 kilogram altının yanı sıra epeyce yüklü mal varlığı bulunması nedeniyle kamuoyunun dikkatini çeken Acar hakkında, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) özel rapor hazırlayıp yargılamanın yürütüldüğü Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

MASAK’ın raporunun detaylarının yanında evinde yapılan arama ve mal varlığının ayrıntılarını hatırlamak isteyenler için Büyüteç’in linklerini buraya bıraktım.

HSK seçimi adaylıkları, PolNet’i patlatan ihale skandalı ve 26 kilo altınla yakalanan emekli bürokrat

DHMİ'den emekli bürokratın dudak uçuklatan mal varlığı!

Mal varlığıyla dikkat çeken emekli bürokrat Acar için MASAK ne rapor verdi?

Devlet görevi sırasında edindiği mal varlığının soruşturulması sebebiyle iktidar yanlısı yayın organları Acar’ı hiç konu etmedi doğal olarak.

Yargılamanın hafta başındaki 6. celsesine tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar ile boşandığı eşi C.A. katıldı. 

Mahkeme, beklenmedik şekilde Acar’ın tahliyesine karar verdi. Duruşma kayıtlarına geçtiği şekliyle Acar’ın tahliyesinin gerekçesi, isnat edilen suçun alt ve üst sınırı, Acar’ın cezaevinde kaldığı süre ve delillere müdahale etme şüphesinin ortadan kalkması olarak gösterildi. Duruşma salonunda bulunanlar karara şaşırdı elbette.

Acar, mutlu biçimde mahkeme salonundan ayrılırken, duruşmanın sona ermesiyle birlikte duruşma savcısı harekete geçti.

Savcı, Ankara 89. Asliye Ceza Mahkemesi’ne yönelik kaleme aldığı yazıyla Acar’ın tahliyesine itiraz etti ve yeniden yakalama kararı çıkartılmasını talep etti.

Savcılık, itiraz yazısında yakalama kararının çıkarılması talebinin gerekçesini şöyle belirtti:

“(…) Tutuklu sanık Mehmet Cemil Acar’ın üzerinde atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin olması, atılı suçun alt ve üst sınırın tabi olduğu infaz rejimi, hükmedilmesi muhtemel ceza, sanığın tutuklulukta geçirmiş olduğu süreler, serbest kalması halinde kaçması, saklanmaları veya kaçacakları şüphesi uyandıran olguların mevcut olması nedeniyle tutukluluk tedbirinin işin önemiyle ve verilecek ceza ile ölçülü olması, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde mahkemece verilen tahliye kararının kaldırılması gerektiğinin anlaşıldığı. (…)”

Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar geçen sürede bu konuda herhangi bir gelişme olmadı. Mahkeme henüz kararını vermedi. Vermiş olsa bile UYAP’a henüz evrak girişi gerçekleşmedi.

Gelişmeyle ilgili Acar’ın yargılandığı dosyanın karşı tarafındaki eski eşi C.A.’nın avukatına ulaştım. Ancak avukat yaşanan gelişmeyle ilgili açıklama yapamayacağını bildirdi.

Sonuçta, mahkeme tahliye kararını kaldırır, yakalama kararı verirse Acar’ın yeniden gözaltına alınması gündeme gelecek.

Tabii kuş uçmadıysa!

* * *

İçişleri’nde bir garip demirbaş olayı

İçişleri Bakanlığı’nda gerçekleşen yönetim değişikliği sonrasında dikkat çekici olduğu kadar trajikomik gelişmeler yaşanıyor.

Bunlardan birisini geçenlerde duyurdum. Önceki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın görevi sırasında sağ kolu olarak tanımlanan Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu’nun üzerinde üç ayrı makam aracı bulunduğunun ortaya çıkması epey gündem oldu.

Şimdi yine kimilerine göre komik, kimilerine göre “pes artık” dedirtecek bir olayın daha geçtiğimiz günlerde yaşandığı ortaya çıktı.

Olayın içindeki isim yine aynı kişi. Eski Bakan Müşaviri Prof. Dr. Ergün Yolcu…

Şöyle ki Yolcu ve ailesi Ankara’da mesaiye başladıktan sonra bakanlığın lojmanına yerleşti.

Yolcu Ailesi, “görev süresi” çerçevesinde başkentte tahsis edilen tam donanımlı lojmanı kullandı. Ancak Yerlikaya’nın görevden ayrılmasıyla birlikte müşavirlikten alınan Ergün Yolcu’nun söz konusu çok üst düzey yöneticilere tahsis edilen özel lojmanı boşaltması gündeme geldi.

Yolcu Ailesi, kendilerine verilen süre içinde lojmanı boşalttı. Yeni yöneticilere tahsis edilmesi planlanan lojmanda yapılan ön inceleme sırasında evde bazı demirbaş eşyanın eksik olduğu anlaşıldı.

Yapılan incelemede lojmandaki birkaç parça demirbaş eşyanın, Yolcu’nun evi boşaltması sırasında taşındığı anlaşıldı. Taşınma telaşı sırasında yaşanan karmaşa içinde özel eşyalarla birlikte götürüldüğü değerlendirilen demirbaş eşyanın hemen peşine düşüldü.

Aldığım bilgiye göre, bakanlığın ilgili birimi olan Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Yolcu ile bağlantı kurup durumu iletti. Yolcu, bakanlıktan gelen bilgi üzerine yeni ev sahibinin kullanımını sağlamak amacıyla söz konusu demirbaşları Ankara’ya göndermek üzere harekete geçti.

* * *

Bakanlık’taki kadro karmaşası

Yerlikaya’nın yanı sıra üç bakan yardımcısının da görevden alınmasıyla birlikte yerlerine yeni gelen isimler, kendi ekiplerini yavaş yavaş oluşturmaya başladı.

Yeni Bakan Mustafa Çiftçi’nin dışında bakan yardımcılığına atanan üç yeni bakan yardımcısı arasındaki görev dağılımı, beraberinde kaos ortamını getiriyor zaman zaman.

Bu duruma son örnek bakanlık basın müşavirliğinde yaşanan tablo oldu.

Yerlikaya döneminin Basın Müşaviri Özgür Altın halen bu görevde. Oysa daha önce TRT’de Genel Müdür Yardımcılığı ile Anadolu Ajansı’nda yöneticilik yapan gazeteci Hasan Öymez, basın müşaviri olarak bakanlıkta görev aldı geçtiğimiz günlerde.

Basın Müşaviri kadrosunda kimin görev yapacağı tam belli olmazken, Bakan Çiftçi’nin şimdiye kadar doğrudan bakana bağlı faaliyet yürüten Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’ni Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’na bağlaması kaos durumunu daha büyüttü.

Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’nın sorumluluğunu aldığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği görevi için İletişim Başkanlığı bünyesinden bir personeli getirme planı, işi çıkmaza soktu.

Bakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Hasan Öymez’in yanı sıra İletişim Başkanlığı'ndan bir personelin “basından sorumlu başdanışmanı” konumuyla göreve gelmesi, “basından sorumlu kim olacak” sorusunu gündeme getirdi haliyle.

Bu arada bakanlığın ağır topu emniyette de epey hareketli günler yaşanıyor.

Emniyette yaşananları başka bir yazıda aktarmak gerekecek.

/././

Rojin Kabaiş'in cep telefonunun içeriğine nasıl ulaşılır?-Füsun Sarp Nebil- 

“Son gelişme, Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği  İspanya'dan 3 ay sonra çözülemeden gelmiş olması”

Son zamanlarda pek çok kötü kız babası örneği gördük. Üstelik bir çoğunun cezalandırılmaması da (mesela rızası vardı bahanesi ile vs vs) vicdanımızı yaralıyor. Bizi çok üzen son iki örneğin üzerinden bir hafta geçmedi bile. Bunlar etrafımızdayken, 2024 yılında öldürüldüğü anlaşılan Rojin Kabaiş'in babasına büyük bir saygı ile bakıyorum. Tehditlere ve engellemelere rağmen, kızının katilini ya da katillerini bulmak için sabırla mücadele ediyor (Rabia Naz'ın babasını da unutmuyoruz, o da saygıdeğer babalardan bir diğeri. Kızının ölümünü soruşturuyor diye hapse bile soktular adamcağızı.)

Dün Rojin Kabaiş konusunda Sputnik Radyo'da Mustafa Hoş'un programına katıldım. Ana konu, Rojin'in cep telefonunun çözümlenmemesiydi. Orada anlattıklarımı, yazılı olarak da vermek istiyorum. Belki Rojin'in, belki başka hukuki soruşturmaların işine yarar.

Cep telefonlarının şifrelemesi

Modern telefonların çoğunda veri, donanım seviyesinde şifrelenir. Özellikle, iPhone’larda Apple Secure Enclave ya da Android cihazlarda Titan M veya TEE güvenlik çipleri güçlüdür. Cihaz kilitliyse veri doğrudan okunamaz.

Ancak hukuki soruşturmalar nedeniyle, “Adli Bilişim” ekipleri tarafından kullanılan genel ve yasal yöntemler var. Özel araçlar ve veri analizleriyle cep telefonlarındaki birçok bilgiye ulaşılabiliyor. Emniyet ve savcılıklar; Cellebrite, Grayshift, MSAB gibi yazılımlar kullanır. Bunlar ile telefonun bellek imajını alabilir, bazı durumlarda kilit ekranını aşabilir, silinmiş veriler kısmen geri getirilebilir.

Şifre kırma olaylarının bilinirliği, İlk 2017'deki ABD San Barnardino terör saldırısı sonrasında, FBI ile Apple arasındaki tartışma ile başladı. Yüksek profilli son bir olay ise, Trump'a 2024'deki seçim çalışmaları sırasında suikast yapmaya çalışan kişinin telefonunun açılması oldu.

Şifre açma yazılımları, cihazların kilidini açmak için iOS ya da Android işletim sistemindeki güvenlik açıklarını araştırarak, bulduklarını kullanıyorlar. Ancak bu açıklar kapatıldığında yeni açık bulmaları gerekiyor. Dolayısıyla, yeni iPhone ve Android modellerinde başarı oranı düşer, güçlü parola varsa veri çıkarılamayabilir.

Elinde kızı Rojin Kabaiş'in fotoğrafını tutan Nizamettin Kabaiş

Cep telefonu üç aydır İspanya'da çözülememiş

Son gelişme Rojin'in cep telefonunun şifresinin çözülmesi için gönderildiği İspanya'dan üç ay sonra çözülemeden gelmiş olması. Baba Nizamettin Kabaiş'ten öğrendiğime göre telefon sağlammış. Yani kırığı ya da suda kalmışlığı yok. Çin malı ve Android işletim sistemine sahip.

İspanya'da neden çözülemediğine dair bir bilgi yok. Nizamettin Bey'e sordum ama o da bilmiyordu.

Ancak bilgi verelim; Türkiye'de bu markanın temsilcileri var. Bu markanın temsilcileri ile acaba temasa geçildi mi? Ya da geçilmedi ise neden geçilmedi?

Şifre çözümlemesini kim yapıyor?

Diğer yandan cep telefonlarının incelenmesi konusunda, bildiğim kadarı ile Türkiye’de de gelişmiş adli bilişim laboratuvarları bulunuyor. Emniyet Siber Suçlar, Jandarma Kriminal, TÜBİTAK BİLGEM bunu yapabilir. Baba Kabaiş, onların telefonun içeriğini silmekten korktukları için incelemediklerini söyledi.

Bazı cihazlarda, bildiğiniz gibi 10 yanlış denemeden sonra veri silme ve brute-force saldırısını engelleyen zaman gecikmesi bulunur. Suya düşme, kırılma veya anakart hasarı gibi durumlarda cihaz çalışmayabilir.

Ama madem Avrupa'ya gönderilmiş, Europol'ün en önemli adli bilişim laboratuvarı European Cybercrime Center'da (EC3) -Hollanda'da olduğunu not edelim- bilgisayar ve telefon incelemesi, zararlı yazılım analizi, büyük veri incelemesi yapılabiliyor.

Ayrıca ABD (FBI laboratuvarları), İsrail (Cellebrite), ABD (Grayshift) ve İsveç (MSAB) laboratuvarlarında şifre kırma yapılabiliyor.

Ama cep telefonunun üreticisi ile birlikte -Android işletim sistemi nedeniyle- Google bu konuda yardımcı olabilir belki. Bir de bunu denemek lazım.

Bazı cihazlar kilitli olsa bile donanım seviyesinde veri çıkarma yapılabilir.

  • Chip-off: Bellek çipinin çıkarılıp doğrudan okunması
  • JTAG: Araştırmacılar, belleği okumak için telefonun devre kartındaki hata ayıklama portlarına bağlanabilirler.
  • ISP (In-System Programming): cihaz sökülmeden veri okunması

Ancak modern telefonlarda donanım şifrelemesi olduğu için bu yöntemler her zaman işe yaramaz.

Şifre açılmadan bilgi alınabilir mi?

Telefon açılamasa bile soruşturmacılar, telefonun üzerinden operatör HTS kayıtlarını, baz istasyonu konum verilerini, bulut yedeklerini, mesajlaşma servislerinin sunucu kayıtlarını, sosyal medya hesaplarını elde edebilirler. Yani telefon kilitli olsa bile soruşturma için telefon üzerinden başka bilgiler alınabilir. Bazen bunlar telefonun kendisinden daha fazla bilgi içerir.

WhatsApp sohbetleri, Google Drive ve Apple iCloud'da yedeklenir. Eğer yedekleme açıksa ve mahkeme kararı varsa bu yedeklerden veri alınabilir. Bunun için savcılık talebi gerekli. Whatsapp'ın kendisinden şu veriler alınabilir;

  • Son bağlantı bilgisi
  • IP adresi (bazı durumlarda)
  • Profil bilgileri

Ayrıca, Kabaiş için geçerli olmasa da, başka bir fırsat şu; bir kullanıcı, başka bir kullanıcıyı “report/şikayet ettiğinde” farklı bir durum oluşur. Şikayet gönderildiğinde WhatsAppa, son beş mesajın kopyası, şikayet edilen hesabın numarası, bazı metadata veriler gider. Bu mesajlar WhatsApp’a gönderilmiş olur. Bu nedenle hukuki taleplerde bu veriler WhatsApp'ın kendisinden bulunabilir.

Bir yöntem de senkronize olduğu cihazlar üzerinden veri alabilmektir. Yani cep telefonu aynı işletim sistemindeki tabletler, dizüstü bilgisayarlar, başka bir kişinin telefonu ya da servis sağlayıcıları ile koordineli çalışıyor olabilir. Bunlar da kontrol edilebilir.

Telefon açıldığı takdirde bulunabilecek veriler

  1. İletişim Verileri yani, SMS/MMS, mesajlaşma uygulamaları (örneğin, WhatsApp, Telegram, Signal, Facebook Messenger)
  2. Kişiler ve adres Defteri
  3. Konum verileri
  4. Fotoğraflar, videolar
  5. İnternet etkinliği
  6. Uygulama verileri
  7. Belgeler ve dosyalar
  8. Cihaz Bilgileri
  9. Silinen Veriler
  10. Telefona bağlı bulut servisleri
  11. Ağ ve bağlantı Günlükleri

Bu bilgilerle kişinin hareketlerini yeniden oluşturma, belirli bir konuma yerleştirme mümkün.

Ayrıca silinen bazı veriler geri getirilebilir. Bir kullanıcı bir dosyayı veya mesajı sildiğinde, telefon genellikle fiziksel verileri depolama alanından hemen silmez. Bunun yerine, sistem alanı "yeniden kullanılabilir" olarak işaretler ve yeni veriler üzerine yazılana kadar kalır. Bu nedenle adli araçlar silinen bilgileri hala kurtarabilir.

Özetle bir telefonun şifresinin çözülme olasılığı, şifresi çözüldüğünde ya da çözülemediğinde alınabilecek veriler bu şekilde.

Umarım Nizamettin Kabaiş baba en sonunda kızının nasıl öldüğünü öğrenebilir. Yardım etmeyenlere de yazıklar olsun.

/././

Dünyanın sonu torbanın içinde!-Mehmet Yaşin- 

Füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar. Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!

“Buldum… Buldum… Buldum…”
Neyi derseniz, insanlığın sonunun nasıl olacağını buldum.
İnsanlığı, önce savaşlar, kalanları da plastik ve ondan türeyen mikroplastikler bitirecek!
İki kere iki nasıl dört ediyorsa, benim buluşum da bu kadar kesin.
Bu yazıda size, bütün dünyanın bildiği bir konuyu (belayı) anlatacağım (hem de pazar pazar…)

Konunun başlığı: Plastik.
Yani bulunduğu 1700’lü yıllardan beri insanlığın baş belası olan bir madde.
Size, “plastik kullanmayın” diye bir öneride bulunmayacağım.
Çünkü soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz her şeyde mikroplastik parçacıkları var!
Geçmiş olsun!
Yaklaşık 350 yıldan beri plastikle kucak kucağayız! Onun için telaşlanmayın!
Koyverin gitsin artık. Çünkü kurtuluş yok.

Neden mi?
Bilim insanları, bir plastik torbanın veya eşyanın, yeryüzünden yok olması için en az 430 yıl geçmesi gerektiğini öne sürüyorlar.
Yani, yarın bütün dünyada plastik üretimi dursa, kimse plastik kullanmasa da son gün bırakacağımız plastik artıklar, tam 430 yıl sonra ortadan kalkacak. Basit bir hesapla, ancak 8. veya 9. kuşağımız plastikten arınmış bir dünyada yaşama şansına sahip olacaklar.
Bu hesap gözle görülen plastikler için yapılıyor.

Göremediklerimiz bu hesabın dışında. Kimse onların ne zaman yok olacağını henüz bilmiyor.
“Benden sonra tufan” zihniyetine sahip olan bu dönem insanlığının, 9. kuşak sonrasını düşüneceğini pek sanmıyorum!
Yanlış anlamayın! Bizi zehirleyen plastik dediğim, alışveriş torbaları, çöp torbaları, su bidonları, plastik tabaklar, yiyeceklerin sarıldığı incecik plastikler, çocukların emdiği biberonlar, kadınların makyaj malzemesi atıkları, aklınıza gelecek milyonlarca plastik eşya değil. Onları şimdilik görüyoruz, solumuyoruz ve yemiyoruz. Bize zarar verme formuna henüz bürünmemişler.
Uzatmayalım, sözümüz “mikroplastiklere”.

Kim bunlar?
Anlatalım!
Mikroplastik dediğimiz şey, yüz yıllar içinde ufala ufala, beş mikrometreden daha küçük boyutlara ulaşan plastikler. Yani saç telinden bile 4-5 kat daha ince “kamikazeler”. Yani ölüm makineleri.
Onları asla göremezsiniz. Ama soluduğunuz havayla ciğerlerinize çekebilirsiniz. Veya her şekilde sindirim sisteminize dâhil edebilirsiniz!
Yani onlardan asla kurtulamazsınız.
Ölünceye kadar en kaliteli maskeleri takarak yaşamak isterseniz, belki ciğerlerinizi kurtarabilirsiniz. Ama yiyecekler ve içecekler yoluyla vücudunuza girmelerine engel olamazsınız.

Yapılan araştırmalar, dünyada bugün yaklaşık 6 bin 300 milyon ton plastik biriktiğini söylüyor.
Araştırmalara göre sadece Akdeniz’e günde 730 ton plastik eşya atılıyor. Tüm Avrupa’nın çöp tenekelerinden ise yılda 27 milyon ton plastik çıkıyor.
Yine yapılan araştırmalarda, dünyadaki her 10 kişiden yaklaşık 8’inin kanında mikroplastik parçalarına rastlanmış.
Kanda en yaygın bulunan mikroplastik türü, gıda ambalajlarını, içecek şişelerini üretmek için kullanılan PET türü plastik.
Bir diğer tür ise plastik poşetlerin üretildiği polietilen.
Bu beladan kaçıp kurtulmak da mümkün değil, çünkü mikroplastikler dünyanın her yerinde!

Hatta, insanoğlunun henüz ayak basmadığı Güney Kutbu’nda, buzulların altındaki suda bile görüldüler. Everest’in zirvesinde bile tespit edilmiş.
Yani artık plastikle sarılmış bir evrende yaşıyoruz.

Kaçış yoksa ne yapacağız?
Vücudumuzun bu duruma hızla uyum sağlaması için dua edeceğiz.
Yani ciğerlerimizin, plastikli havayla kan temizleme yetisinin gelişmesini bekleyeceğiz.
Midemizin ve bağırsak sistemimizin, plastikli beslenme yetisini bir an önce geliştirmesi için dua edeceğiz.
Yani organlarımızın bu yeni maddeyle yaşayabilme yeteneğini (evrimleşmesini) kazanması için her yolu deneyeceğiz.
Bu konuda, yüzyıldan beri kansere çözüm bulamayan araştırmacılara sığınacağız.
Başka çaremiz var mı? Bilemiyorum!

430 yıl sonraki insanlığı düşünecek kadar uzak görüşlüysek, bilim adamlarına, çözüm üretmeleri için dua edeceğiz. Ki bilim, bugüne kadar, birçok imkânsız olayı çözmeyi başardı, bunu da başarır diye umut edeceğiz.

Dünyanın çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırma sonuçlarını aktarıp, moralinizi biraz daha bozmaya çalışayım:
Hollanda’da da yapılan bir araştırma, 22 kişinin 17’sinin kanında mikroplastik parçacıklar görüldü.
Başka bir araştırmada, mikroplastiklerin hamilelerin tansiyonunu yükselttiğini, bunun da anne karnındaki çocuklarda birtakım sakatlıklara yol açabileceği belirtildi.
Pekin’de, Anzhen Hastanesinde çalışan bilim adamları, kalp damarlarında mikroplastik bulunduğunu, bunların zaman içinde tıkanıklara neden olacağını belirttiler.
Çinli araştırmacılar ayrıca iki büyük kentin üstündeki bulutların mikroplastiklerle sarıldığını, bunun da iklim değişikliklerine neden olacağını öne sürdüler!
New York Üniversitesi bilim insanları, yapılan bir araştırmada, 10 prostat kanseri tümörünün 9’unda mikroplastik parçacıkları bulunduğunu belirttiler.
Ayrıca bu plastiklerin, rahim ağzı kanserine neden olduğu vurgulandı.
Kanada’da McGill Üniversitesi araştırmacıları, yapısında polietilen bulunan çay poşetlerinin, 95 derece kaynayan suda bir mikroplastik bombasına dönüştüğünü saptadılar.
Ayrıca kan-beyin bariyerini zayıflattıkları ve birtakım çözümsüz hastalığa neden oldukları öne sürüldü.
Bu mikroplastik belasının 2040 yılına kadar, şimdikinin iki katı miktara çıkacağı da müjdelendi!

Bir de günah çıkartmak istiyorum:
Bugüne kadar yazdığım birçok yazıda, küçük balıkları yemenizi önermiştim. Meğerse hem kendimi hem de sizleri kandırmışım.
Suyun yüzeyine yakın yüzen bu balıklar, büyük balıklardan daha çok mikroplastik içeriyorlarmış.

Yeterince moralinizi bozabildim mi, bilemiyorum.
Onun için füzelere, silahlara boşuna para harcamayın. Mikroplastikler insanlığı yok etmek için görevlerini yerine getiriyorlar.
Siz, kalan zamanınızı keyifle yaşamaya bakın!

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -


AKP’nin ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ile imtihanı -Yiğit Günay- 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sonrası dün “Yurtta sulh, cihanda sulh” mesajı vermesi, AKP’nin iktidarı boyunca bu ilkeye ilişkin çizdiği sert zikzaklarla düşünülünce daha da ilginç hale geliyor.

12 Mart Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, külliyesinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’i ağırlayıp “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü” verdi.

Erdoğan, ödülü verirken “Yurtta sulh, cihanda sulh” vurgusu yaptı: Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten miras kalan 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yoğurarak dış politikamızın odağında tutmayı sürdürüyoruz.

İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırısının tüm dünyanın gündeminde olduğu günlerde Erdoğan’ın bu ilkeyi hatırlatması dikkat çekti.

AKP iktidarı, sonuçlarından tedirgin olduğu savaşa dair, ilk günlerdeki bazı savaşa katılmaya hevesli sesleri kıstığından beri itidalli bir tavır takınıyor.

Erdoğan’ın “yurtta sulh, cihanda sulh” ifadesini kullanması, bir başka sebeple de dikkat çekti: AKP’nin bu ilkeyle tarihsel bir gerilimi var.

Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımlanan “Stratejik Derinlik” kitabının temel argümanlarından biri, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki bu ilkenin, Türkiye’yi içe kapanmaya, kabuğuna çekilmeye sürüklediğiydi.

Bu argüman, özellikle 2006’da kurulan SETA’da (bugünün MİT Başkanı) İbrahim Kalın, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman gibi isimlerce yıllar boyu tekrar edildi, “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımı, Birinci Dünya Savaşı’ndan miras bir travma, bir Soğuk Savaş bagajı olarak mahkum edildi.

Türkiye’nin kendi egemenliğine karışılmasına izin vermeyeceği ve başkalarının iç işlerine de karışmayacağı yönündeki bu geleneksel yaklaşımı, sermayenin yayılma isteği yeni Osmanlıcı politikada vücut buldukça aşılması gereken bir engel haline geldi.

Erdoğan başta olmak üzere AKP çevresi, yıllar içinde, tıpkı Erdoğan’ın son konuşmasındaki gibi dışarıdan tehdit algıladığı dönemlerde sahiplenip dile getirdiği bu ilkeyi, Türkiye’nin emperyalizmle paralel bir dış maceraya atıldığı dönemlerde yerden yere vurmayı seçti.

2009 yılında AKP hükümeti, ilk çözüm sürecinin başlangıcını oluşturacak “açılım süreci” toplantısını, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle anlatmıştı.

Fakat “Arap Baharı” denilen süreçte hükümet, emperyalizmle birlikte başta Suriye olmak üzere bölgedeki ülkelere yönelik saldırgan politikaları benimseyince, bu sözün yerden yere vurulduğu bir dönem açıldı. 2016’da 15 Temmuz sonrasının tedirginliğiyle bir süre rafa kaldırılan eleştiriler, son yıllarda ABD emperyalizmiyle tutturulan yakın işbirliğinden alınan güçle bir kez daha güçlendi.

soL, yıllar içinde AKP çevresinden bu ilkeye gelen saldırıları derledi.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Yurtta sulh cihanda sulh, sulhun egemen olduğu yerde olur. Bizim can damarımıza bastıkları zaman o zaman sulh konuşamayız. ‘Hazır ol cenge, sulh-u salah istiyorsan’ (‘Barış istiyorsan savaşa hazır ol’) denirken, yeri gelir o zaman cenk barışın anahtarı olur.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Biz yurtta sulh cihanda sulh ilgisini asla bir pasiflik tepkisizlik olarak yorumlayamayız. Biz Dumlupınar’daki şehitlerimizi zihniyetliyle hareket ediyoruz. Biz Domaniç’te Osmanlı’yı kuran ruhun anlayışı ile hareket ediyoruz. Muhalefete bakıyorsunuz ‘Gazze’de Suriye’de Sudan’da ne işiniz var?’ diyor. Biz ecdadımızın at sırtında gittiği her yere gitmek zorundayız.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Sıfır sorun demek, her mesele, her olay karşısında sessiz kalmak değildir. Bunlar, 'Yurtta sulh, cihanda sulh' politikasını yan gelip yatmak olarak anladılar. Şimdi de sıfır sorun politikasını zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı boyun eğmek olarak anlıyorlar.


İbrahim Kalın, 2013

Türkiye''de ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesi, uzun yıllar adı konulmamış pasifist, minimalist ve tek-boyutlu bir dış politika anlayışına gerekçe olarak kullanıldı.

Pasif, inisiyatif alamayan, hedef koyamayan, sorunlardan kaçan bir dış politika, 21''inci yüzyılda ölçek küçültmek demektir. Milli maslahatını, güvenliğini, istikrarını, refahını ve kalkınmasını teminat altına almak isteyen bir Türkiye için ölçek küçültmek artık bir alternatif değildir.


Recep Tayyip Erdoğan, 2014

Türkiye Cumhuriyeti on yıllar boyunca doğuya ve güneye sırtını döndü. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sözü doğru anlaşılmadı. Setler çekildi, mayınlar döşendi. Bunun aynısını bizler de yapabilirdik. Mısır’da Irak’ta Suriye’de susabilirdik. Kafasını kuma gömen ülke büyük ülke olamaz. İddia hedef sahibi ülke olamaz.


Özlem Albayrak, 2016

Görünen o ki, Türkiye dış ilişkilerinde, hem eksen hem de bakış açısı itibariyle bir değişikliğe gidiyor. Gitmek istemese bile sanki şartlar tarafından buna zorlanıyor. Zira, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 2000'li yıllara kadar strateji adına dış politikada yürüttüğü ne varsa geçersizleşti, geçersizleşiyor. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” düsturu, “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u salah” gerek-şartıyla revize edildi bile…


Müfit Yüksel, 2016

Bölgenin eski patronu olan bir imparatorluğun bakiyesi ve mirasçısı olarak son 90 yılda kendisine Batı Avrupa ve resmi ideoloji tarafından ve hatta sınırlarına mayın döşenerek Ortadoğu haram kılınmış olan Türkiye''ye son yıllarda Ortadoğu denklemine dahil olması adeta farz kılınmıştı. Esasen, neredeyse son 90 yıllık, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” söylemine, daha keskin bir ifade ile “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanına dayalı Misâk-ı Millici hariciye siyasetinin Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya çok şeyleri kaybettirdiği iyice açığa çıkmaktaydı.


Mevlüt Çavuşoğlu, 2020

Bugünün şartlarında yurtta sulh, cihanda sulh deyip oturamayız.


Aydın Ünal, 2024

CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var.


Aydın Ünal, 2025

Türkiye’nin AK Parti iktidarına kadar olan dönemini de aynı korku şekillendirdi. Dış politikanın temel ilkesi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı aslında korkunun meşrulaştırılması ve bir politika haline getirilmesiydi. Bu korku politikasının Türkiye’ye ödettiği bedelleri hepimiz biliyoruz…

Bugün CHP’nin hala Ortadoğu’yu “bataklık” olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin buradaki her gelişmeden uzak kalmasını istemesi, soykırıma dahi cesaretle ses çıkaramıyor olması, İsrail’e selam çakması, İngiltere’den medet umması, Almanya ile müttefik olması, “yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle Türkiye’yi içine kapatma çabası, Sevr ile başlayan, Lozan ile pekişen, İnönü ile zirvesine ulaşan bir korkunun, korku politikasının, istikrarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.


İsmail Kılıçarslan, 2025

Tayyip Erdoğan, adına “Türkiye merkezli Türkiye modeli” diyebileceğimiz bir model inşa etmeye çalışarak Türkiye’yi kendisinde başlayıp kendisinde bitmeyecek, “yurtta sulh cihanda sulh” yavesine teslim etmeyecek, belirli bir güç merkezinin gönüllü askerliğini kabul etmeyecek bir yere doğru ilerletmeye çalışıyor.

/././ 

Küba insanlık tarihine ne kattı?-Erhan Nalçacı- 

Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.

Küba halkı insanlık tarihinde hep anılacak ve şu anda yaşanan canice saldırı aslında Küba halkının insanlığa kazandırdıkları karşısında bir bedel ödemedir. ABD’nin kötülüğün doruğuna ulaşmasının aslında çöküşüne doğru gitmesinin sonucu olduğunu bu köşede çok işledik. Ancak bu yazıda bununla ilgilenmeyeceğiz, Küba halkının insanlığa kattıklarını soyutlamaya çalışacağız.

Devrimci iradenin sürekliliği

Küba İspanyollar tarafından sömürgeleştirildikten sonra bir devrim yatağına dönüştü. Önce Kolomb öncesi adanın yerli halkının isyanı, sonra İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşı, sonra ABD’nin hegemonyasına ve işbirlikçi egemenlerine karşı mücadele. Küba Devrimi bu geleneğe bağlı kalarak tarihe müdahale etti.

Örneğin, Fidel ve arkadaşları Granma ile Jose Marti’nin 1895’te çıkarma yaptığı bölgeye çıktılar tekrar. Hem dağlık olan Küba’nın doğusu devrimci harekete olanaklar sunuyor, hem de devrimci geçmişle kurulan bağlam moral bir güç ve devamlılık duygusu veriyordu.

Böyle bir devrimci dönemler arasında bağ kurmayı ve bir üst düzeyde ama ülkenin ayaklanma geleneğine sahip çıkmayı bugün deniyoruz Türkiye’de. 1923 Cumhuriyet Devrimi ile güncel devrim arasında bağ kurmanın önemli bir kazanım olduğunu fark ediyoruz. 

Ayrıca karşılaştırmalı bir bağ da kuruluyor, bağımsızlık mücadelesinin simgeleri olan Bandırma ve Granma arasında.

Emperyalizm çağında bağımsızlık ancak sosyalizmle gelebilir

Küba halkının tarihe eşsiz bir diğer katkısı ise günümüz emperyalist sisteminde bağımsızlığın kazanılması ve sürdürülmesi için sosyalizmim zorunlu olduğunu pratik süreçte keşfetmiş olmalarıdır.

Fideller toplumsal adalet için işbirlikçi Batista rejiminden kurtulmayı ve anayasal bir demokrasi kurmayı hedeflemişlerdi, sosyalizmi değil. Hatta ABD bile Batista’nın yenileceğini anlayınca yeni iktidar ile uzlaşabileceğini düşünmüştü.

Ancak Fidellerin bağımsızlık ve toplumsal adalet fikri çok güçlüydü, satın alınmaz bir karakterleri vardı. ABD’nin ülke içine yayılmış şirketlerinden kurtulmadan bağımsızlığın mümkün olmadığını kısa sürede kavradılar. Devletleştirme hamlesi göbekten ABD’ye bağlı sermaye sınıfının ülkeyi terk etmesiyle sonlandı. Doğalına sermayesiz bir ülke buldular geleceğini belirleyecekleri. Zaten bu sosyalizmden başka bir şey değildi.

Küba’da yaratılan bu toplumsal laboratuvar bugün birçok ulusun devrimcileri için yol gösteriyor.

Devrimci yaratıcılık

En zor ve ümitsiz durumda bile bir çıkış yolu vardır. Evet, bu Kübalı devrimcilerin geçmişte ve bugün temel şiarı oldu. Devrimci iyimserlik, somut durumun siyasi analizi ve yaratıcı siyasi müdahaleler… Özellikle bu yıl doğumunun 100. yılı kutlanacak olan Fidel’in ve arkadaşlarının karakterlerinin odağına yerleşmişti.

Küba tarihine sinmiş binlerce örneğe burada yer verme şansı yok, ancak şuna değinmeliyiz. Küba başından beri haydutça davranan ABD’nin ablukası ve sonu gelmez kötülüklerinin sürekli hedefi durumundaydı. Bunlarla Sovyetler Birliği’nin varlığında daha kolay başa çıkabiliyordu. Sovyetler Birliği bir karşı devrimle çözülünce 1990’ların başında yapayalnız kaldı.

Hep çocuklarını korudular önce. O dönemde çekilen fotoğraflarda önde gürbüz bir çocuk arkada her an bayılacak gibi zayıflamış anne ve babasının siluetine rastlarsınız.

Bu çok özel yıllarda demin söylediğimiz yaratıcı siyasi irade çalıştı. Bu tarım ülkesinden dünyaya öncülük eden bir biyoteknoloji devrimi çıktı. Hemen pandemiden sonra yaptığımız ziyarette bize Finley Aşı Enstitüsü’nün mütevazı yöneticisini yaşamına beş çocuk aşısı geliştirmeyi sığdıran kişi diye takdim ettiler.

2017’de yaptığımız biz ziyarette ise heyetimizi Havana yakınlarında Lenin Parkı’na götürmüşlerdi. Aşağıdaki fotoğraf o sırada çekildi.

Havana yakınlarında geniş bir araziye kurulu Lenin Parkı’ndaki Lenin büstü görülüyor. (Havana, 2017, E. Nalçacı)

Dışişleri bakanlığı yetkilileri ve yerel Parti yöneticilerinin olduğu toplantıda bilgiççe “Siz uluslararası işçi sınıfı liderlerinden daha çok kendi liderlerinizi öne çıkarmayı tercih ediyorsunuz, Lenin Parkı hangi motivasyonla kuruldu?” diye sorduğumda olabildiğince işçi sınıfı enternasyonalizmi üzerinden açıklamaya çalıştılar.

Şimdi bu soruyu sorduğum için pişmanlık duyuyorum, çünkü en olanaksız durumda bile tarihe müdahale edebilen yaratıcı siyasi önderlik Leninizm değilse ne olacak başka?

Karanlık bir çağda sosyalizmim pırıltısı oldular 

Sovyetler Birliği’nin çözüldüğü yıllardan beri bir gericilik çağı içinde yaşıyoruz. Tarihi bilenler için bu gidiş gelişler doğaldır. İlericilik ve gericiliğin git gelli nöbetlerini biliriz tarihten. Şimdi içinde bulunduğumuz dönemde insanlığın dibe batışı bu karanlığın sonuna doğru gelişimizden. Epstein Vakası, Fatma Nur ve kızının öldürülüşü ve katillerin korunması, Ukrayna ve Rusya arasındaki 1000 km’lik cephede dört yıldır kardeş halkların birbirine kırdırılması, ABD’nin tek tek ülkeleri kuşatıp sizi ben yöneteceğim demesi, aşağılık birinin bunu sosyal medya hesaplarından duyurması…

Herkes tarihi bilmek zorunda değil, emekçi halkın çoğu yaşadığı günlerde bir ışık görmek ister umudunu canlı tutabilmek için.

İşte Küba 40 yıla yaklaşan bu gericilik döneminde kendisi abluka altında ezilmesine rağmen bu umudu sundu insanlığa.

Gelişkin sağlık hizmetleri ile sağlanan dünyadaki en düşük bebek ölüm hızı oranlarından birine sahip olması, dünyanın her yerindeki felaketlerde insanlığın yardımına koşan sağlıkçıları, yüksek eğitim düzeyi, toplumsal eşitlik içinde elde edilen başarılar, bilimin halk için kullanılması…

Tek ülkede sosyalizmin olanaklı olduğuna dair yapılan katkı

1917 Devriminden sonra 30 yıla yakın Sovyetler Birliği Avrupa devrimi gecikince tek ülkede sosyalizmi yaşamak zorunda kaldı. Ancak Sovyet topraklarının uçsuz bucaksızlığı, ham madde kaynakları ve dev insan gücü sosyalizmi yaşatan siyasi iradeye büyük bir olanak sağlıyordu.

Küba ise 36 yıldır tek ülkede sosyalizm durumunda yaşıyor. On bir milyon nüfus, büyükçe bir ada ama Sovyetler Birliğinin ellide biri bile değil.

Ada ülkesi olmanın savunma açısından avantajları var ancak Küba ABD gibi bir emperyalist devletin burnunun dibinde.

Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.

***

Tarihsel olarak borçlu olduğumuz Küba halkı için en imkânsız koşullarda bile yapılabilecek şeyler var. Örneğin Küba halkına destek olmak için açılan imza kampanyasına katılabilirsiniz.

Türkiye Halk temsilcileri Meclisi ve Küba Dostluk Derneği’nin organize ettiği resim, heykel, karikatür, fotoğraf sergisine katılabilirsiniz.

Ama daha iyisi kendi ülkemizde emperyalizmi ve işbirlikçilerini köşeye sıkıştırmak ve yenmek değil mi?

Küba halkının tarihe kazandırdıkları yol gösterici olacak bu mücadelede.

/././

ABD politikalarını kim belirliyor: Trump mı, yoksa sermaye mi?-Haluk İşler- 

ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.

1970’li yıllarla birlikte kapitalist ekonomiler, değişen pazar koşulları karşısında Taylorist/Fordist üretim modelinin tıkanmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle dünya çapında derin bir kâr ve sermaye birikim krizi içine girmiştir. Kapitalist/emperyalist çevreler, içine girdikleri kâr ve sermaye birikim krizini aşmak amacıyla, üretimde yeni teknolojilerin de katkısıyla “esnek üretim sistemlerini” geliştirmeye başlamış ve bunun yanında küreselleşme de denilen neoliberal politikaları dünya genelinde yaygınlaştırmaya yönelmiştir. Esnek üretim sistemleri, mal ve hizmet üretiminde, sermayenin çok çeşitli ve değişken pazarlara hızla uyumunu sağlarken, neoliberal politikalar sermaye için yeni kâr ve sermaye birikim alanları yaratmanın zeminini oluşturmuştur. 

Neoliberal politikalar genel hatlarıyla, dünyadaki tüm pazarların serbestçe küresel sermayeye açılmasını; ulus devletlerin elinde bulunan kârlı işletme ve varlıkların özelleştirmeler yoluyla özel sermayeye devredilmesini; kamu hizmetleri ve sosyal devlet uygulamalarına kısıtlamalar getirilmesini; ulus devletlerden, federalleştirme, özerkleştirme, yerelleştirme gibi bölme yöntemleriyle sermaye karşısında savunmasız mikro devletler çıkarılmasını hedeflemiştir. Küresel sermaye güçleri, neoliberal politikaların hayata geçirilebilmesi için, yoğun propagandanın yanı sıra, ülkelerdeki iktidarların askeri darbeler de dâhil olmak üzere çeşitli yöntemlerle değiştirilmesine yaygın olarak başvurmuştur. Örneğin Türkiye’de, emperyalizm tarafından iktidara dayatılan ve bütünüyle bir neoliberal politikalar seti olan 24 Ocak 1980 kararlarının kolayca hayata geçirilebilmesi için, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi yapılmış, 24 Ocak kararlarına karşı çıkabilecek tüm olası muhalefet unsurları yok edilmiştir.  

Yeni sömürgecilik düzeni trajediye dönüşürken

1980’li yıllardan itibaren kapitalist dünyaya ve 1990’lı yıllardan itibaren de eski sosyalist ülkelere yayılan neoliberal politikalar, çokuluslu şirketlerin kâr ve sermaye birikimlerini tek yönlü arttırmalarına uygun olarak kurgulanmış çok karmaşık siyasi ve ekonomik ilişki ağları yaratmıştır. Kapitalist/emperyalist sömürüyü daha da yoğunlaştıran bu ilişki ağları adeta yeni bir sömürgecilik düzeni ortaya çıkarmıştır. Bu sömürü ağlarına sanayi sermayesiyle birlikte finans sermayesinin de dâhil olmasıyla küresel sömürü olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Küresel sermaye grupları ve çokuluslu şirketler, daha fazla kâr hırsıyla, başta üretim birimleri olmak üzere, birçok faaliyet birimini ve tedarik zinciri halkasını dünyanın çeşitli bölgelerindeki çok sayıda bağlı şirkete ya da taşerona dağıtmıştır.

Bu durum, neoliberalizmle birlikte genişleyen siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının düzenli ve kesintisiz işlemesini zorlaştıran olağanüstü karmaşık bir yapı ortaya çıkarmıştır. Çokuluslu şirketleri dünyanın farklı bölgelerindeki partnerlerle işbirliğine zorlayan şiddetli kapitalist rekabet ve daha fazla sermaye birikim hırsı, özellikle ABD ve kapitalist batı ülkelerinde sanayisizleşmeye yani maddi üretimden uzaklaşmaya yol açmıştır. Sanayisizleşmenin olduğu ülkelerde, işsizlik sorunu büyürken, nihai ve ara mallar konusundaki dışa bağımlılık nedeniyle tedarik akışlarının kesintiye uğradığı durumlarda ekonomik sarsıntıların şiddeti çok daha büyük olmaya başlamıştır. Örneğin 2020 Covid-19 salgını döneminde, ABD gibi sanayi üretimini büyük ölçüde terk eden ülkelerde, basit bir cerrahi maske dâhil birçok temel ihtiyaç maddesi bulunamaz hale gelmiştir.  

1980’li yıllarda dünyaya, demokrasi, özgürlük, refah getireceği söylenerek pazarlanan neoliberalizmin, 2000’li yıllara gelindiğinde, tam tersine, bölgesel ve küresel gelir dağılımında büyük adaletsizlikler; halkların geniş kesimleri için derin yoksullaşma ve işsizlik; büyük trajedilere dönüşen göçler; ırkçılık, faşizm ve köktendinciliğin yükselişi; ülkelerin kamu varlıklarının yağmalanması; sosyal devlet ve kamu güvencelerinin ortadan kaldırılması; çevre felaketleri; bölgesel savaşlar gibi birçok sorunun kaynağı olduğu görülmüştür. 

Kırılganlıkla birlikte büyüyen tehdit algısı

Neoliberal/kapitalist düzenin yarattığı, küresel siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının kırılganlığı (ve dolayısıyla kriz üretme potansiyeli) 2000’li yıllarda daha da artmıştır. Neoliberal/kapitalist düzen, 2000’li yıllardan itibaren kâr oranlarının ve sermaye birikim hızının düştüğü, kriz risklerinin arttığı yeni bir istikrarsızlık dönemine girmiştir. Kapitalizmin, kendi yapısına içkin plansız ve anarşik doğası gereği belli dönemlerde krize girmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle de küresel kapitalizm, “1998 Asya ve Rusya krizi”, “2000 dot.com krizi”, “2008 ABD mortgage krizi”, “2010 AB borç krizi”, “2020 Covit-19 krizi”, “2022 küresel aşırı enflasyon ve yüksek faiz krizi” olarak tanımlanan bir dizi krizle karşı karşıya kalmıştır. İçine düştüğü krizlerden çıkmaya çalışan sermayenin ürettiği, yüksek ya da düşük faiz oranları; parasal genişleme ya da daralma; sosyal harcamaları kısma; aşırı borçlanma gibi burjuva ekonomi-politiğine uygun yöntemler, hep, sermaye sahipleri dışında kalan geniş halk yığınlarının ödediği yüklü toplumsal ve ekonomik faturalara dönüşmüştür. 

Küresel kapitalist düzenin çeşitli dinamiklerle içine girdiği karmaşık siyasal ve ekonomik ilişkiler ağının, üretim, tedarik ve ticaret zincirlerinde sürekli aksamalara yol açan kırılgan ve riskli yapısı, üretim faaliyetlerini dünyanın farklı bölgelerine dağıtarak bağımlılık ilişkilerini arttıran şirket ve ülkeler açısından 2000’li yıllardan itibaren tehdit olarak görülmeye başlamıştır. Sanayisizleşme politikalarıyla üretimin büyük ölçüde dışa kaydırıldığı ülkelerde yaşanan, yüksek işsizlik, endüstriyel ve temel ihtiyaç maddelerinin temininde güçlükler, dış ticaret açıkları, vergi gelirlerinde azalma, enerji akışlarında aksamalar, toplumsal çalkantılar sözü edilen tehdit algısını daha da büyütmüştür. Bu durum, ABD’de ve diğer kapitalist batı ülkelerinde, dışarıya kaydırdıkları üretimi tekrar ülkelerine döndürmeyi hedefleyen ve ekonomide korumacı önlemleri arttırmayı öngören ekonomi politikalarının yeniden ön plana çıkarılmasına neden olmuştur.

Strateji değişikliğinin ilan edilen hedefleri

Yukarıda belirtilen gelişmelerin etkisiyle, devletler, korumacı önlemlerle birlikte çokuluslu sermayeye, ülkenin dışında yatırım yapmak yerine içeride yatırım yapma teşvikleri sunmaya başlamıştır. Kronik durgunluk karşısında yatırım fırsatları arayan çokuluslu sermayeyi çekmek amacıyla, devlet sübvansiyonları, gümrük vergileri ve diğer ulusalcı ekonomik politikalar dünya genelinde artış göstermiştir (Robinson, 2025). Bu amaçla birçok ülkede, teşvik ve korumacı önlemlerin yanı sıra zorlayıcı yöntem ve düzenlemelere de başvurulduğu görülmüştür.

Küresel kapitalist/emperyalist düzenin, sermaye birikim süreçlerinde istikrarın bozulduğu ve yeni bir sıkışma dönemine girdiği 2020’li yıllarda, özellikle ABD’de ekonomide korumacı önlemler ve yeni gümrük tarifeleri ardı ardına ilan edilmeye başlamıştır. ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ticaret ortaklarına yönelik geniş kapsamlı yeni gümrük tarifeleri uygulayacağını duyurmuş, bu uygulamaların Amerikan sanayisini canlandırmayı ve ülke ekonomisini güçlendirmeyi amaçladığını belirtmiştir. Trump ayrıca, 2 Nisan 2025 tarihini “kurtuluş günü” olarak ilan etmiş, ABD'yi yabancı mallara bağımlılıktan kurtaracağını söylemiştir (Sputnik Türkiye, 2025). 

Trump’ın gümrük tarifeleri planının amacı resmi olarak, “ülkede istihdam oluşturmak ve istihdamı korumak”, “yerli ürünleri daha rekabetçi hale getirerek sanayi kapasitesini yükseltmek”, “haneler ve şirketler için yatırımları finanse ederek gelirleri artırmak” (Perspektif, 2025), “dış ticaret açığını azaltmak”, “yerli üretimi güçlendirmek ve haksız ticaret uygulamalarına karşı koymak” (Okay, 2025) olarak açıklanmıştır. Kasım 2025’te yayımlanan “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi” isimli belgenin 4. bölümünde ise korumacı önlemlere ilişkin makro hedefler şöyle belirlenmiştir (The White House, 2025: 14):  Gelecek üreticilere aittir. Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini yeniden sanayileştirecek; endüstriyel üretimi tekrar ülke içine taşıyacak; ekonomimize ve iş gücümüze yatırımı teşvik edip çekecek ve geleceği belirleyecek kritik ve gelişmekte olan teknoloji sektörlerine odaklanacağız. Bunu, ülkemizin her köşesinde yaygın endüstriyel üretimi destekleyen stratejik tarife kullanımı ve yeni teknolojiler aracılığıyla yapacağız. Amerikalı işçilerin yaşam standartlarını yükselteceğiz ve ülkemizin kritik ürünler veya bileşenler için bir daha asla mevcut veya potansiyel herhangi bir rakibe bağımlı olmamasını sağlayacağız. Amerikan enerji hâkimiyetini (petrol, gaz, kömür ve nükleer enerjide) yeniden tesis etmek ve gerekli temel enerji bileşenlerini tekrar ülkeye getirmek en önemli stratejik önceliktir. 

Aynı belgenin 3. bölümünde de stratejik hedefler içinde şu ifadeye yer verilmiştir (The White House, 2025: 13): Orta sınıfı daha da desteklemek ve kendi tedarik zincirlerimizi ve üretim kapasitelerimizi kontrol etmek için ekonomimizi yeniden sanayileştirmek.

'Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere...'

ABD’nin son yıllarda gündeme getirdiği korumacı politikaların arkasında, özellikle üretim sektörlerinde faaliyet gösteren bazı güçlü sermaye gruplarının etkisinin olduğu görülmektedir.  CPA (Coalition for a Prosperous America/Refah İçinde Bir Amerika İçin Koalisyon) ABD’de ticarette korumacı politikaları savunan bir araştırma ve destek (lobi) grubudur. Bu grup, ABD'nin Çin’le yaptığı çeşitli ticaret anlaşmalarına karşı çıkmaktadır (Influence Watch, 2025). CPA, ithalat korumasını savunan ve Trump'ın ticaret konusundaki sert yaklaşımını destekleyen üreticileri temsil etmektedir (Palmer vd., 2024). Bu üreticilerin başında çelik sanayicileri gelmektedir. CPA’nın resmi sitesinde, “biz kimiz” bölümünde şu ifadeler yer almaktadır (CPA, 2025): Yalnızca Amerikan sanayi üreticilerini temsil ediyoruz. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sanayi ve sektöründe faaliyet gösteren yerli üreticileri ve çalışanları özel olarak temsil eden, ülke çapında önde gelen çift taraflı bir kuruluştur. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sektör ve endüstrisindeki yerli üreticileri temsil eden ve kâr amacı gütmeyen tek ulusal kuruluştur. Kendimiz, çocuklarımız ve torunlarımız için Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere birlikte çalışan, rakipsiz bir üretici, işçi, çiftçi ve çiftlik sahibi koalisyonuz. Ucuz tüketimden ziyade kaliteli istihdama, ulusal güvenliğe ve yerel öz yeterliliğe değer veriyoruz. (...) Ekibimiz, üyelerimizin refahını sağlamaya yönelik olarak, stratejik ticaret ile vergi ve büyüme politikalarını ilerletmek amacıyla, yasa koyucular, yönetim, düzenleyiciler, kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalışmaktadır.

Yukarıdaki açıklamalarda, ABD’nin yerli üreticilerini temsil ettiğini belirten CPA’nın, “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ve “kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalıştıkları” tarzındaki ifadeleri oldukça dikkat çekicidir. “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ifadesi aynı zamanda ABD’nin halihazırda çökmüş olduğunun iddia edilmesi anlamına da gelmektedir. Ayrıca, “karar vericilerle yakın bir şekilde çalışılmaktadır” ifadesi de “kurumlar ve hükümetteki karar vericiler bizim kontrolümüz altındadır” şeklinde tercüme edilebilir.  

ABD’de, hükümet yetkilileri üzerinden ekonomi politikalarının belirlenmesinde büyük etkiye sahip olduğu anlaşılan CPA’nın son dönemlerde gerçekleştirdiği bazı faaliyetler şunlardır:  

* 2019 yılında, CPA, Çin'den yapılan bütün ithalatlara koyulacak potansiyel %25'lik genel bir gümrük vergisinin etkisine dair çığır açıcı bir çalışma yayınladı. CPA araştırması, böyle bir adımın ABD ekonomisine önemli ve sürdürülebilir faydalar sağlayacağını, bunların arasında, 2024 yılında GSYİH'ye 125 milyar dolar katkı ve 721.000 ek istihdam yaratılmasının da bulunduğunu ortaya koydu (Stumo, 2019).

* Şubat 2023'te, CPA, Çin şirketlerinin teknoloji ürünlerinin kullanımına bağlı potansiyel ulusal güvenlik risklerine atıfta bulunarak, Georgia ve Florida eyaletlerinin devlet dairelerinde Çin teknoloji markalarının kullanımının yasaklanmasını öven bir makale yayımladı (Rapoza, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

* CPA, ABD'yi, Çin'in en çok kayrılan ülke (MFN-most-favored-nation) statüsünü kaldırmaya, ilaç sektöründeki Çin'e bağımlılığını azaltmaya ve ABD'nin ticaret açığını azaltmak için ABD dolarının değerini düşürmeye çağırdı (Rapoza, Kenneth ve Jeff Ferry, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

* 2023 yılında, CPA, 26 adet yasa tasarısı üzerinde lobi yaptı ve lobi faaliyetlerine 460.000 US dolar harcadı (Coalition for a Prosperous America Lobbyists, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

Görüldüğü gibi, CPA’nın hedefleri ve söylemleriyle, bugün ABD’de Trump eliyle uygulamaya koyulmaya çalışılan ekonomi politikaları arasında büyük paralellik bulunmaktadır. 

Sermaye gruplarının rekabetinin yansımaları

Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, ABD’de de birbirleriyle rekabet eden ve farklı çıkarlara sahip çok çeşitli sermaye grupları vardır. ABD kapitalizmi, çok büyük bankacılık ve finans sermayesinin yanı sıra, yeni nesil teknoloji sektörlerinden geleneksel petrol ya da madencilik sektörlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılan sermaye yapılarını içerir. ABD’de getirilmeye çalışılan ekonomide korumacı önlemleri, CPA gibi destekleyen sermaye grupları olduğu gibi, çıkarlarına uygun bulmayarak engellemeye çalışan sermaye grupları da vardır. Örneğin, ABD Ticaret Odası (U.S. Chamber of Commerce), Ulusal İmalatçılar Birliği (The National Association of Manufacturers), Ulusal Perakende Federasyonu (National Retail Federation) ve diğer bazı kuruluşlar ABD’nin Çin’e yönelik gümrük tarifelerine ve diğer önlemlerine karşı çıkmaktadırlar. Trump’ın Meksika ve Kanada’ya yönelik gümrük vergilerini açıklamasının hemen ardından büyük iş grupları itirazlarını dile getirdiler (Robinson, 2025).

CPA grubundan farklı olarak serbest ticareti savunan ABD Ticaret Odası, korumacı önlemlere ve gümrük tarifelerine, tüketici harcamalarını azaltma, enflasyonu attırma, sermaye çıkışına yol açma gibi olumsuz etkileri olabileceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Örneğin, ABD Ticaret Odası resmi web sitesinde şu açıklamalara yer vermektedir (U.S. Chamber of Commerce, 2025):  Geniş tabanlı gümrük vergileri, tüketiciler ve işletmeler için fiyatları yükseltir ve ekonomik büyümeye zarar verir. Bu gümrük vergileri, belirsizliğe yol açar, tedarik zincirlerini aksatır ve özellikle bunlara dayanacak yeterli kaynağa sahip olmayan küçük işletmeler için büyük bir sorun teşkil eder.  Gümrük vergileri ayrıca, ihraç edilen Amerikan ürünlerine karşı misillemelere yol açarak Amerikan işçilerine zarar verebilir. ABD Ticaret Odası, ABD'de üretimi artırma hedefini desteklemektedir, ancak bunun maliyetleri artırarak ve pazarları kısıtlayarak yapılmasına karşıdır. Piyasaların açılmasına ve ekonominin büyümesine yardımcı olacak fırsatlar yaratılmasına yardımcı olmak için serbest ticaret anlaşmalarını teşvik ediyoruz.  Tarifeler, ülke genelindeki binlerce küçük işletme ve tüm Amerikalılar üzerinde gerçek ve yıkıcı bir etkiye sahiptir; belirsizlik, artan maliyetler ve iptaller herkesin hayatını etkiliyor.  Oda, hükümete geniş tabanlı tarifelerin kullanımını reddetmesi için sürekli baskı yapıyor. Üyelerimizle, özellikle küçük işletmelerle, gümrük vergilerinin etkisini anlamalarına yardımcı olmak için çalışıyoruz. Küçük işletmelerin, eyalet ve yerel ticaret odalarının tarife politikalarındaki değişikliklerle başa çıkmalarına yardımcı olmak için zamanında güncellemeler ve kaynaklar sağlıyoruz.

ABD’de, CPA gibi ABD Ticaret Odası da kendi çıkarları doğrultusunda hükümete baskı yaptığını açıkça dile getirmektedir. Zaten bütün kapitalist ülkelerde farklı güç ve çıkar ilişkilerine sahip şirketlerin içinde bulundukları yoğun egemenlik mücadelesinin, bir ayağını ekonomik rekabet, diğer ayağını ise devlet ve iktidar aygıtının ele geçirilmesi oluşturmaktadır. Devlet ve iktidarı kimin kontrol edeceği, iç ve dış sermaye grupları arasındaki mücadele sonunda belirlenir. Kapitalist üretim tarzında devlet ve iktidar bir zor aygıtı olarak her zaman sermayenin kontrolü altındadır. 

Çokuluslu şirketler, içeride ve dışarıda sermayenin dolaşımını kısıtlayan her türlü korumacılığa ve devlet müdahalesine hep karşı çıkmışlardır. Sermayenin küreselleştirilmesinde en temel koşul, sermaye hareketlerinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Bu noktada çokuluslu sermayenin ulus devletlerin sınırları içine geri dönme niyetinden söz edilemeyeceği gibi, bunun kısa vadede gerçekleştirilebilmesinin de koşulları yoktur. Bu nedenle, kapitalist ülkelerde, korumacı önlemleri çıkarlarına uygun gören ve nispeten ulusal nitelik taşıyan şirketler ile korumacı önlemlere karşı çıkan çokuluslu şirketler arasında güç mücadelesinin olması kaçınılmazdır. ABD’de tam da olan budur ve bu mücadele sermaye grupları üzerinden yürütülmektedir. 

Görüldüğü gibi, ABD’de, Trump yönetiminin uygulamaya çalıştığı ekonomik korumacı önlemlere, bazı sermaye grupları destek vermekte, bazıları ise karşı çıkmaktadır. 

Trump'ın, başkanlık seçimi vaatlerinde ekonomide korumacı önlemlerin büyük yer tutması ve seçildikten sonra bu önlemleri uygulamaya koymak için hızlı adımlar atması, Trump ve ABD yönetimi üzerindeki hâkimiyetin şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye gruplarının elinde olduğunu göstermektedir. Nitekim ABD’de, ekonomide korumacı politikaları savunan CPA ile Trump’ın dile getirdiği politikaların büyük ölçüde örtüşmesi bunun en açık kanıtıdır. Dolayısıyla, Trump yönetiminin uyguladığı politikalar, kimilerinin dile getirdiği gibi Trump’ın kişisel tercihleri ya da hezeyanlarının bir sonucu olarak değil, egemen sermaye gruplarının baskı ve çıkarları doğrultusunda belirlenen politikalardır. Bunun da ötesinde Trump’ın ikinci kez başkanlığa getirilmesi de, sermaye gruplarının siyasi otoriteyi belirleme gücüyle ilişkilidir. Daha açık söylemek gerekirse, Trump, daha önceki başkanlar gibi iktidara getirilen ve yönlendirilen bir kukladır. Bu noktada, yazının başlığında sorulan sorunun yanıtını da artık net olarak verebiliriz: ABD politikaları sermaye tarafından belirlenmektedir. Bu durum aynı şekilde diğer kapitalist ülkelerde de söz konusudur. ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.

Kaynaklar
CPA (2025). https://prosperousamerica.org/about/
Influence Watch. (2025). Coalition for a Prosperous America (CPA). (https://www.influencewatch.org/non-profit/coalition-for-a-prosperous-america-cpa/
Okay, D. Z. (2025). Trump'ın ilk 100 gününe tarifeler damga vurdu. Anadolu Ajansı.   (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trumpin-ilk-100-gunune-tarifeler-damga-vurdu/3551548)
Palmer, D., Swan, B. W., Hawkins A. (2024). Trump picks lighthizer acolyte to be his trade chief. Politico Yayını. https://www.politico.com/news/2024/11/26/jamieson-greer-trade-represent…
Perspektif, (2025). Trump’ın Küresel Ekonomi Anlayışı: Tarife Savaşının Amacı Nedir? https://perspektif.eu/2025/04/09/trumpin-kuresel-ekonomi-anlayisi-tarife-savasinin-amaci-nedir/
Robinson, W. I. (2025). Behind Trump Tariffs Is Capital’s Warfare Against the Working Class. Truthout Published, February 17. https://truthout.org/articles/behind-trump-tariffs-is-capitals-warfare-against-the-working-class/
Sputnik Türkiye, (2025). Trump, 'Bugün Amerika'nın kurtuluş günü!' diyerek duyurmuştu: Neler bekleniyor? https://anlatilaninotesi.com.tr/20250402/trump-bugun-amerikanin-kurtulus-gunu-diyerek-duyurmustu-neler-bekleniyor-1095071186.html
Stumo, M. (2019). Press Release: New CPA Study Shows across-the-Board China Tariff Would Boost US Economy, Create Thousands of Jobs. CPA-Coalition For A Prosperous America. https://prosperousamerica.org/press-release-new-cpa-study-shows-across-the-board-china-tariff-would-boost-us-economy-create-thousands-of-jobs/
The White House, (2025). National Security Strategy of the United States of America. USA, Washington. November. https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf
U.S. Chamber of Commerce (2025). https://www.uschamber.com/tariffs?tab=0

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -

Tahliye edilen DHMİ’den emekli Mehmet Cemil Acar’ın yargılanmasında gelişme: Savcılık, yakalama kararı çıkarılmasını istedi!-Tolga Şardan-  ...