Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 


- Ergin Yıldızoğlu -

Çin şoku 3.0

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım. Son haftalarda ise bu sürecin jeopolitik bir boyut kazandığını görüyoruz. Henüz tam olarak adlandırılmamış ama giderek belirginleşen yeni bir momentten söz etmek mümkün: “Çin Şoku 3.0.” Bunun ne zaman kolektif bilince çıkacağı belirsiz ancak dinamikleri şimdiden gözlemlenebiliyor.

‘İZLEYEREK KAZANMAK’ 

“Şok 3.0”, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaşın içinde şekillenmeye başladı. Savaşın ilk sekiz haftasında Çin, birkaç diplomatik açıklama dışında neredeyse tamamen geri planda kaldı. Oysa dünyanın ikinci büyük ekonomisi, ikinci büyük askeri bütçesi ve en hızlı gelişen sanayi altyapısına sahip bir aktörden söz ediyoruz. Üstelik Çin, İran petrolünün neredeyse tamamını ithal ediyor; enerji ihtiyacının önemli bir bölümü Hürmüz Boğazı’na bağlı. Bu durumda aktif müdahale beklenmez miydi?

Çin stratejik kültüründe sıkça anılan bir söz vardır: “Dağın tepesine çık ve kaplanların dövüşünü oradan izle.” Bu yaklaşım, dövüşe doğrudan müdahale etmek yerine konjonktürü sabırla izlemeyi, rakiplerin yıpranmasını, zayıflamasını beklemeyi önerir. Çin’in enerji çeşitliliği, tedarik ağları (Rusya ve İran) ve stratejik petrol rezervleri dikkate alındığında, bu “uzaktan izleme” kapasitesinin maddi temelleri de oldukça güçlü görünüyor.

Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Şi görüşmesinde, Çin’den İran’ın nükleer programı konusunda garantörlük talep edileceği söylentisi doğruysa, bu durum, Pekin’in “stratejik sabır” tercihinin ABD’yi, bir “ricacı/ müstedi” konumuna itebildiğini, Çin’in de artık “vazgeçilmez ülke” konumuna yükselmeye, oyunun kurallarını yeniden yazdırmaya başladığını gösterecek.

‘HATA YAPIYORSA RAHATSIZ ETME’

Bu tabloya, Napolyon’a atfedilen “Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme” sözü de şaşırtıcı ölçüde uyuyor. Trump yönetimi, büyük ölçüde İsrail’in baskısıyla bu savaşa girdi ancak İran’ın askeri, bölgesel kapasitesine ilişkin hesapların çoğu kısa sürede boşa çıktı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla savaş küresel bir krize dönüştü.

Bu süreçte: Avrupa ülkeleri, NATO savaşa katılmadı, Avrupa’daki aşırı sağ hareketler Trump’tan uzaklaşmaya başladı, Körfez ülkeleri güvenlik garantilerinin kırılganlığını fark etti, Küresel Güney’de ABD’nin “güvenilmez” bir güç olduğu algısı pekişti.

ABD’nin “yumuşak gücü” hızla aşınırken Çin’in müdahale etmeyerek kazandığı itibar dikkat çekiciydi. Pekin’in İran’a sınırlı lojistik destek, sinyal istihbaratı sunduğu iddiaları bir yana, rakibinin hatalarının sonuçlarını beklemeyi seçmesi de...

SESSİZ KAZANIMLAR

Bu savaşın Çin açısından en önemli getirilerinden biri de askeri, teknolojik istihbarat alanında gerçekleşiyor. ABD’nin yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, uçak gemisi gruplarının operasyon ritmi, düşük maliyetli İran İHA’larının yüksek maliyetli savunma sistemleri üzerindeki etkisi, Çin tarafından gerçek zamanlı olarak gözlemleniyor.

Ayrıca savaş sonrası dönemde, Çin, İran’ın başlıca enerji alıcısı olarak, enerji erişimi ayrıcalıkları, Hürmüz üzerinde siyasi etki, İran’ın dış politika yönelimleri üzerinde kalıcı kaldıraç elde etme potansiyeli de var. Yuan cinsinden enerji anlaşmalarının genişlemesi ise petrodolar sisteminin çözülmesini hızlandırabilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.

JEOPOLİTİK MOMENT

Batılı düşünce kuruluşlarının analizleri de bu tabloyu doğruluyor. Atlantic Council’ın Nisan 2026 analizinin tespit ettiği gibi Çinli analistler bu savaşı, “tek kutuplu düzenin istikrarsızlığının bir göstergesi” olarak yorumluyor. Ancak Foreign Affairs’ın nisan analizinde ileri sürülen “Şi ABD’nin zayıflamaya devam etmesini istiyor ama görece istikrarlı bir dünya düzenini ayakta tutmaya devam etmesini de... Çin, kontrolsüz bir çöküşü, öngörülemeyen, saldırgan bir ABD’yi karşılamaya henüz hazır olmadığımı düşünüyor” yorumu da yanlış değil.

Özetle, “şok 3.0” kavramı üretim kapasitesi ya da ticaret dengeleri üzerinden sarsıcı bir etkiyi değil, uluslararası dengeler üzerinde, savaş sonrası dönemde, giderek daha belirgin biçimde hissedilecek sarsıcı bir etkiyi betimliyor.

/././

‘Önce yavaş yavaş...

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır:  “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma.  W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür.  W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. Borçlar sürdürülemez eşiklerde, orta sınıflar yapısal olarak eriyor, bölgesel enerji şokları eşzamanlı dalgalar halinde yayılıyor. Tedarik zincirleri, ticaret artık yalnızca ekonomik faaliyetler değil, stratejik araçlar. Batı merkezli sistem 2008 krizinden bu yana yama üstüne yama ile ayakta tutuldu. Şimdi o yamaların dikişleri atıyor: Entropi hızlandı!

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”,  hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake’ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.

Joseph Conrad, Karanlığın Kalbi romanında, Kurtz’u “medeniyetin” sınırlarının ötesine gönderdiğinde, aslında vahşetin dışarıda değil, “medeniyetin” içinde olduğunu gösteriyordu. Kurtz’un son sözleri, “Dehşet! Dehşet!” bir çığlık değil, bir farkındalıktı.

Devlet güvenliği ve sermaye için optimize edilmiş veri entegrasyonu, gözetim altyapısı, savaş algoritmaları; kısacası hayatın her alanına uzanan bir enformasyon ağıyla Palantir ve kurucusunun tekno-faşist “manifestosu”, bu karanlığın en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Kurtz sömürgeleştirmek için Kongo’nun derinliklerine gitmişti; Palantir ise eğitimden sağlığa, sosyal sigorta kayıtlarından seçim kütüklerine, haritalardan kişisel verilere kadar uzanan geniş veri alanları üzerinde egemenlik kurarak onları sömürgeleştiriyor. Ekranlara bakar, seçenekleri tıklarken bir gözün biteviye bizi izlediği aklımıza bile gelmiyor. Bunlar silahla kurulanlardan çok daha katmanlı egemenlikler.

Şimdi, “yavaş yavaş...” dönemindeyiz. Ya sonra?

                                                          /././

-Mehmet Ali Güller- 

Egemenlik, haklar ve Tele1 

Ulusal egemenlik soyut bir kavram değildir. Ulus egemenliğini somut şekillerde kullanır.

Ulusun egemenliğini kullanmasının en somut hali oy kullanması ve temsilcilerini yönetici olarak seçmesidir. Ama bir süredir ulusal egemenlik, sadece bu haline, ulusun beş yılda bir oy kullanmasına indirgenmiş durumda.

Oysa ulusun egemenliğini kullanması bununla sınırlı değildir. Ulus sadece seçerek değil, örgütlenerek, düşüncesini açıklayarak, alanlara çıkarak, eylem yaparak, hatta “direnme hakkını” kullanarak egemenliğini uygular. Bunlar anayasalarda siyasi parti, dernek ve sendika kurma, toplantı ve gösteri hakları olarak yer alır.

Başka?

ULUSUN HABER ALMA HAKKI

Ulusun egemenliği, haklarını “kayıtsız şartsız” kullanabilmesi ile ilgilidir. Ulusun/milletin en önemli anayasal haklarının başında haber alma hakkı gelir. Bu da düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilgi edinme hakkı vb. haklar üzerinden sağlanır.

Oysa bir süredir ne acı ki Türkiye, halkın haber alma hakkının en sert şekilde engellendiği bir ülkeye dönüşmüş durumda. Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle gazeteciler sıra sıra hapis yatıyor. Son örnekler Alican Uludağ ve İsmail Arı oldu.

Sırf gazetecileri hapse atabilmek için çıkarılmış kanun var: “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” diyerek gazetecilerin üzerinde kılıç gibi kullanılıyor.

Tabii bazı tür gazeteciler üzerinde uygulanıyor. Örneğin “Şimşek’in enflasyonla mücadele programı çöktü” manşetini Yeni Şafak yerine muhalif bir gazete atmış olsaydı, ertesi sabah şafak operasyonu başlardı.

Neyse, asıl tartışmak istediğim başka.

MERDAN YANARDAĞ’IN İSYANI 

Görmüşsünüzdür mutlaka. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, el koyduğu televizyonumuzu, Tele1’imizi satışa çıkardı. Hem de 28 Milyon TL’ye.

Bu para, İstanbul’da iyi bir semtte ev parası artık. Demek ki bir yandaşa ucuza peşkeş çekilmek isteniyor.

Tele1’in kumpasla içeri atılan genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, haliyle isyan etti. Bunun bir “yağma ve çökme operasyonu” olduğunu söyledi ve kendisine yapılan operasyonun asıl amacına işaret etti: “Yalan ve iftiraya dayalı ‘casusluk’ kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç Tele1’e çökmek, susturmaya çalışmaktı.”

OPERASYONUN AMACI

Her tarafından hukuksuzluk dökülen bir operasyondur bu: 

Merdan Yanardağ Tele1’in sahibi değil yöneticisi ama buna rağmen Yanardağ’a “kumpas casusluk” davası açılır açılmaz kanala el koydular, kayyım atadılar.

Ve bırakın hükmü, Merdan Yanardağ daha mahkemeye bile çıkmadı, daha savunmasını bile yapmadı, ama hızla kanalı satma peşindeler.

Asıl mesele budur: Yapılan operasyon Tele1’den çok, halkın haber alma hakkına yapılmaktadır. Tele1’e bizler çıkıp doğruları anlatamayalım ve yerimize Nagehan Alçı boy gösterebilsin diye bu operasyon özetle.

YANARDAĞ’IN HEPİMİZE ÇAĞRISI 

Başta belirttiğimiz gibi ulusal egemenlik soyut değil, somuttur. Ulus, somut haklarını kullanarak kayıtsız, şartsız egemenliğini kullanmış olur. Ulusun haklarını kullanmasına engel olmak, egemenlik ilkesine aykırıdır.

Ulusun, milletin, halkın en önemli haklarından biri de haber alma hakkıdır. İşte Tele1’e yapılan operasyon, bu hakkın engellenmesi operasyonudur.

O nedenle Merdan Yanardağ’ın şu çağrısına hepimiz omuz vermeliyiz: “Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, Cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele1’in yağmalanmasına engel olalım, bize sahip çıkın!”

/././

Sharett’in günlüğü 

Lübnan’ın güneyini işgal eden İsrail askerleri Mossad’ın uzun süredir tehdit ettiği El Ahbar muhabiri Emel Halil’i takip edip sığındığı evde öldürdü.

Bu haberi görünce sosyal medyada şöyle yazdım: “İsrail bir devlet değildir, terör örgütüdür. Bu başından beri böyledir. Filistinlilere terör uygulayan Siyonist örgütler, İsrail kurulurken ordu, emniyet ve istihbarat kurumlarına dönüştüler.”

TERÖRİSTLER SIRA SIRA BAŞBAKAN OLDU 

Ufuk Ötesi köşesinin takipçileri anımsayacaktır. 17 Mayıs 2021’de bu köşede “İsrail ve Terör” başlıklı bir yazı yazmıştık. İsrail devletinin terör örgütleri üzerine inşa olduğunu örnekleriyle incelemiştik:

İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt” oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail başbakanları Haganahçıydı.

Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in “güvenlik aygıtına” dönüştüler.

BAŞBAKANLARIN TERÖR FAALİYETLERİ 

Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:

Örneğin 31 Ekim-1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askerini öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.

Örneğin, Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.

Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.

PAPPE’NİN MASKESİNİ İNDİRDİĞİ YALAN 

Ilan Pappe adını duymuşsunuzdur. İsrailli tarihçi ve akademisyendir. İsrail ve Filistin konusunda çok önemli kitapları vardır. Onlardan biri “İsrail Hakkında On Mit” ismini taşıyor (Nika Yayınevi, 2018).

Pappe’nin kitabında maskesini düşürdüğü yedinci mit şu: “İsrail Ortadoğu’daki tek demokrasidir.” Pappe bunun bir yalan olduğunu belirtiyor. Dahası, bazı akademisyenlerin, “İsrail demokrasiydi, 1967’den sonra aşındı” tezine de karşı çıkıyor, İsrail’in 1967’den önce de demokrasi olmadığını örneklerle gösteriyor.

Pappe, İsrail devletini bir “askeri terör devleti” olarak niteliyor. İsrail’in Filistinlileri topraklarından çıkarabilmek için yaptığı terör eylemlerini listeliyor; örneğin 1956’da 49 Filistinli köylünün nasıl katlediğini anlatıyor.

İSRAİL’İN KUTSAL TERÖRÜ

Size bir başka kitaptan daha bahsetmeliyim: Livia Rokach’ın “İsrail’in Kutsal Terörü” adlı kitabı. Şimdilerde baskısı var mı bilmiyorum, elimdeki baskı, Belge Yayınları tarafından 1984’te yapılmış. Kitap, Moshe Sharrett’in özel günlüğünü inceleyerek İsrail’in terörünü belgeliyor.

Moshe Sharett İsrail’in ilk dışişleri bakanı, 1948-56 arasında dışişleri bakanlığı yaparken aynı zamanda 1953- 55 arasında ek olarak başbakanlık görevini üstlendi. Sharret görevi sırasında hangi kararların nasıl alındığını belgeleyen bir “siyasi günlük” tutmuş. Bu günlüğün yayımlanmasının nasıl engellenmeye çalışıldığı başlı başına bir konu ama sonuçta 1979’da yayımlandı.

Sharett’in günlüğü özetle İsrail “güvenlik aygıtının”, David BenGurion, Arik Sharon ve Moshe Dayan’ın örtülü askeri opeasyonlarını, terör eylemleriyle Arap ülkelerinde nasıl istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını, Güney Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’yi yutmak için nasıl komplolar düzenlediğini sergiliyor.

Kısacası, İsrail’in bir “terör örgütü” olduğunun belgesi aslında bu günlük.

/././

Hürmüz savaşının 7 etkisi 

ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.

Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi: “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkânsız.”

Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a kasımda seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek. Ve ABD tabloyu değiştiremezse bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:

DOLARDAN ÇIKIŞ VE YUAN’IN ROLÜ

1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü Yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek.

İşte ABD İran’ı aşamayınca dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte Yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.

ABD’NİN GÜVENLİK ŞEMSİYESİ SORUNU

2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu.

3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.

ATLANTİKTE AYRIŞMA

4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.

5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır.

İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Birçok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.

İSRAİL SALDIRGANLIĞI GEMLENECEK

6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak.

ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak.

Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.

7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.

                                                                 /././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

  - Ergin Yıldızoğlu - Çin şoku 3.0 “Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri”  başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki ü...