Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar(soL) + İran, ABD-İsrail’e diz çöktürdü(Birgün)


Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar 

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD ve İsrail’in kaybettiğini söylemenin emperyalizmin savaşçı eğiliminin gerileyeceğine dair bir kehanet anlamına gelmediğinin altını çizdi. ABD ve İsrail’in savaşta ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadıkları için kaybettiklerini vurgulayan Okuyan, İran’ın füzelerine “teneke” diyenlere, “İran’da devlet kalmamış” diyenlere “azıcık utandınız mı” diye sordu.

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD yönetiminin ateşkesi başarı öyküsü gibi sunmaya çalışmasının nafile olduğunu belirterek ABD ve İsrail’in kaybettiğinin altını çizdi.

Okuyan X hesabından yaptığı açıklamada şöyle yazdı: ABD yönetiminin dün yürürlüğe giren ateşkesi bir başarı öyküsü gibi sunmaya çalışması nafile. 'Tehditlerimizden korktular’ türünden açıklamalar savaşın şu ana kadarki seyrinin bize sunduğu fotoğraf ile çelişiyor.  Binlerce kişinin yaşamını yitirdiği, devasa bir yıkımın ortaya çıktığı bir savaşta kimin kazandığını, kim kaybettiğini hesaplarken çok dikkatli olmak gerektiği açık. Ancak yine de kocaman harflerle ve hiç tereddüt etmeden ABD ve İSRAİL KAYBETTİ diyebiliriz.”

ABD ve İsrail’in kaybettiğinin söylenmesinin bundan sonra olacaklara dair bir kehanet olmadığının altını çizen Okuyan “NATO’nun bir anda dağılacağını, ABD’nin daha az saldırgan olacağını, İsrail’in haddini bileceğini, emperyalizmin savaşçı eğiliminin gerileyeceğini düşünmek saçma” diye belirtti.

Okuyan şu ifadeleri kullandı: ABD ve İSRAİL KAYBETTİ çünkü muazzam kaynaklar kullanarak, kısa sürede gelecek bir zafer sayesinde telafi edeceklerini düşündükleri meşruiyet kaybını göze alarak başlattıkları savaşta ilan ettikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamadılar. Bu koşullarda o tükettikleri kaynaklar daha büyük dert haline gelir, meşruiyet kaybı iyice derinleşir.” 

İran'ın füzelerine 'teneke' diyenler neredesiniz?

Paylaşımına “Son bir not” ekleyen Okuyan şu soruları sordu: İran’ın füzelerine ‘teneke’ diyen ‘güvenlik uzmanları’ neredesiniz? ‘İran’da devlet diye bir şey kalmamış’ diyen ‘diplomasi erbabı’ sizler de neredesiniz? İran’ın masaya koyduğu iyi düşünülmüş ve ABD ile İsrail için İran’ın füzelerinden çok daha tahrip edici taleplere baktığınızda azıcık utandınız mı?”

https://x.com/OkuyanKemal/status/2041798060527759777

***

İran ABD-İsrail’e diz çöktürdü -Umut Can FIRTINA- 

Emperyalist-siyonist saldırganlığın 28 Şubat’ta başlattığı savaşta 40 gün sonra ateşkes ilan edildi. Trump ve Tel Aviv ‘zafer’ ilan etse de ağır yaralar alan İran, ABD ve İsrail’in yenilmez olmadıklarını gösterdi.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’taki saldırılarıyla başlayan İran savaşının 40’ıncı gününde ateşkes geldi. Ateşkes ilanını arabulucu ülke Pakistan’ın Başbakanı Şahbaz Şerif duyurdu. İki haftalık şartlı ateşkesin yalnızca İran değil Lübnan dahil her yerde geçerli olacağını söyleyen Şerif, tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için tarafları 10 Nisan’da İslamabad'a davet etti.

Şerif, 7 Nisan akşamı ABD Başkanı Donald Trump'a çağrıda bulunmuş ve İran'a tanıdığı süreyi iki hafta uzatmasını istemişti. Trump, salı sabahı Tahran’ın Hürmüz Boğazı'nı açmaması durumunda "Bu gece bütün bir medeniyet geri dönüşü olmayan şekilde ölecek” sözleriyle İran'ı tehdit etmişti. Trump’ın tanıdığı süre dün gece 03.00’te sona eriyordu.

Trump, Hürmüz’ün açılması, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise saldırıların durdurulması şartıyla ateşkesi kabul ettiklerini açıkladı. Arakçi, "iki haftalık bir süre boyunca Hürmüz Boğazı'ndan güvenli geçişin mümkün olacağını" söyledi. BM Genel Sekreteri António Guterres, iki haftalık ateşkesi memnuniyetle karşıladıklarını belirtti. Guterres, ateşkesin sağlanmasına yardımcı olan Pakistan ve diğer ülkelerin çabalarını takdir ettiklerini söyledi. İsrail Başbakanlık Ofisi ateşkesi desteklediklerini ancak bunun Lübnan’ı kapsamadığını duyurdu. Başbakan Binyamin Netanyahu, "İsrail, Trump'ın İran'a yönelik saldırıları iki hafta süreyle askıya alma kararını desteklemektedir" dedi. Açıklamada, Lübnan'ın ateşkes kapsamına dahil olmadığı belirtildi.

Bugünün BirGün'ü

HERKES ZAFER İLAN ETTİ

Trump da, İsrail de, İran da ateşkesi zafer olarak tanımladı. Trump askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını, iki haftalık sürenin anlaşmanın nihai hale getirilmesi için fırsat yaratacağını söyledi. Trump ayrıca, "Bu uzun vadeli sorunun çözümüne bu kadar yaklaşmış olmak bir onurdur" ifadelerini kullandı.

"Hürmüz Boğazı'ndaki trafik yığılmasına yardımcı olacaklarını” kaydeden ABD Başkanı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Büyük paralar kazanılacak. İran yeniden inşa sürecine başlayabilir... Dünya barışı için büyük bir gün. Tıpkı ABD'de yaşadığımız gibi, bu Ortadoğu'nun Altın Çağı olabilir." Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt de "Bu, Başkan Trump ve olağanüstü ordumuzun gerçekleştirdiği ABD için bir zaferdir" ifadelerini kullandı. Trump'ın "Hürmüz Boğazı'nı yeniden açtırdığını" söyledi.

İRANLILARDAN KUTLAMA

Sekiz ay içerisinde iki kez savaş açılan İran’da hükümet ve medya da gelişmeleri zafer olarak değerlendirdi. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'nin yayımladığı açıklamada, ülkenin bu savaşta hedeflerinin neredeyse tamamına ulaştığı ve "düşmanın tarihi bir başarısızlıkla karşı karşıya olduğu" ifade edildi. Kırk gündür bomlalar altında yaşamak zorunda kalan İranlılar da ateşkes kararı sonrası sokaklara çıkarak kutlamalar yaptı.

***

BUGÜNÜN KAZANANI HALKLAR

Engin Solakoğlu - Emekli diplomat ve yazar:  

Herkesin yenilmesini beklediği ülke yenilmedi. 1 trilyon 100 milyar dolarlık bir savaş bütçesine sahip iki saldırgana karşı 20 milyar dolarlık savaş bütçesi olan İran ezilmedi, aksine düşmanlarına çok büyük zararlar verdi. Amerikan emperyalizmi sınırlarını görmüş oldu şu açıdan: Elinde sadece kullanabileceği nükleer silah kalmıştı İran’a boyun eğdirmek için. Ancak buna da dünyanın müsaade etmeyeceği anlaşıldı. Kuduran emperyalizmin sınırının şimdilik en azından nükleer silah kullanma eşiği olduğu görüldü.

Amerika bakımından çok önemli bir mağlubiyet. Bu, dünyadaki diğer noktalar açısından da çok önemli bir mesaj ve Amerika’nın güç kaybının çok önemli bir göstergesi. Birincisi, artık sadece çıplak güçle bu iş olmuyor. İkincisi, kendi halkının dahi desteğini alamayan bir savaş. Cumhuriyetçi tabanında da ciddi itiraz var.

47 YILLIK HAZIRLIK

ABD, Trump yönetiminde bu işi kıvıramadı. Kadro kalitesizliği de etkili. Amerika kocaman bir zekâ, akıl, birikim ama bunları pek kullandıkları izlenimini almadık. Bunun aksine de İran’ın 47 yıldır bu savaşa hazırlanmış olduğu ortaya çıktı. İnsanıyla, teknik kapasitesiyle, kararlılığıyla 47 yıldır demek ki bunlar bu savaşa hazırmış. "Halk ayaklanır, rejimi deviririz" gibi bir beklenti de hemen hemen hiçbir sonuç vermedi. İran büyük bir ülke, tarih. Bir İran ulusçuluğu var ve 2000 yıldan fazla bunun tarihi. Irak gibi, Suriye gibi sonradan oluşturulmuş, sınırları cetvelle çekilmiş ülkeler değil. Kuşkusuz endüstriyel kapasite, kalabalık ve yetişmiş nüfus vesaire gibi faktörler de İran lehine rol oynadı. Emperyalizmin birinci hesabı, bir savaşı başlatırken savaşa harcadığını daha sonra kazanabileceği hesabıdır. Yani kâr-zarar hesabı zarara doğru hareket ettiğinde savaş cazibesini kaybeder. Sanırım öyle bir durumla karşı karşıyayız en azından bu önümüzdeki 15 gün için. Ama bu savaşın yeniden başlamayacağı anlamına gelmiyor.

İsrail, Lübnan’da saldırmaya devam edecek. Litani Nehri hatta Sur kentine kadar ilerletme niyeti var. Netanyahu şu anda inanılmaz derecede bir başarıya aç. ABD İsrail’e "şu İran’ı bir kenara bırak, al Lübnan’ı ye" de diyebilir.

***

İKİNCİ RAUNT DA GERİDE KALDI

Prof. Dr. İlhan Uzgel:  

Ateşkes süreci, eğer kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşürse, bu durum ABD için Vietnam Savaşı’ndan sonraki en büyük diplomatik ve askeri fiyasko olarak tarihe geçecek. Sahadaki gerçeklik, bu ateşkesin taraflar için nihai bir son değil, sadece bir nefes alma ve tahkimat evresi olduğunu gösteriyor. Haziran ayındaki savaş birinci raunttu, 28 Şubat’ta başlayan ikinci. Bu savaş henüz bitmedi. ABD’nin bölgeye George Bush gibi devasa uçak gemilerini göndermeye devam etmesi ve askeri varlığını koruması, saldırı ihtimalinin her zaman masada olduğunu kanıtlıyor. Şimdiye kadarki ateşkesler gösterdi ki ateşkes savaşın bittiği anlamına gelmiyor. ABD daha önce de iki kere masadan kalktı. Şu an daha çok piyasaları rahatlatma hamlesi görüyoruz, ABD’nin aynı taktiği uygulayıp uygulamayacağını göreceğiz.

İran’ın da nefes almaya ihtiyacı vardı. Amerika, 10 bin kilometre öteden gelip hava hakimiyeti sayesinde İran’ın en doğu sınırına kadar sızabiliyor. ABD’nin bu saldırılarda asker kaybı minimal düzeydeyken, İran’ın ekonomik ve sivil altyapısı ağır darbe aldı. İran bu asimetriye ancak bölge ülkelerindeki müttefikleri üzerinden dolaylı yanıtlar verebiliyor. ABD’nin bölgedeki temel stratejisi, sadece rejim değişikliği değil, aynı zamanda küresel su yollarını kontrol etmek. Bu açıdan bakıldığında yaşananlar aslında bir "Hürmüz Savaşı"dır. Hürmüz Boğazı’nın mevcut İran rejiminin kontrolünde kalması, ABD’nin küresel hegemonyası için kabul edilemez bir durum. Washington boğazı tamamen kontrol altına alana veya İran’ı Batı sermayesine eklemlenmiş bir yapıya dönüştürene kadar durmayacak.

İsrail cephesinde ise Netanyahu yönetimi, İran karşısında elde edemediği başarıyı Lübnan üzerinden telafi etmeye çalışıyor. İç siyasette sıkışan hükümet, bölgesel zafer elde ederek hegemonyasını kurma peşinde. Şu anki tablo bir Amerikan fiyaskosu gibi görünse de uzun vadeli stratejilerde asıl mesele, hedef ülkelerin devlet kapasitesinin ne kadar aşındırıldığı ve küresel sisteme nasıl dahil edileceği. Bu savaşta en büyük zararı ise altyapısı yok edilen ve ekonomik olarak çökertilen bölge halkları görüyor.

***

İSRAİL ATEŞKESE RAĞMEN LÜBNAN’A ÖLÜM YAĞDIRDI

İran ile varılan ateşkesin Lübnan'ı kapsadığı söylense de İsrail durmadı. İsrail ordusu (IDF), savaşın başlangıcından bu yana Lübnan’daki en büyük eş zamanlı saldırılardan birini gerçekleştirdiklerini açıkladı. Saldırıların Beyrut, Bekaa Vadisi ve güney Lübnan’da yaklaşık 10 dakika içinde eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Açıklamada, Hizbullah’a ait 100’den fazla komuta merkezi ve askeri noktanın hedef alındığı öne sürüldü. Hava saldırılarında yüzlerce kişi öldü.  Özellikle başkent Beyrut ve çevresindeki yoğun bombardıman, sağlık sistemini çökme noktasına getirdi. Lübnan Başbakanı Nawaf Salam, İsrail’in yoğun nüfuslu bölgeleri hedef aldığını ve “savunmasız sivilleri öldürdüğünü” söyledi. Salam, İsrail’in uluslararası hukuk ve insancıl hukuku “hiçe saydığını” belirterek, uluslararası topluma çağrıda bulundu.

Lübnan Sağlık Bakanı Rakan Nassereddine, hastanelerin ölü ve yaralılarla dolduğunu belirterek, sağlık sisteminin ağır baskı altında olduğunu açıkladı.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Hizbullah’a yönelik operasyonların süreceğini belirterek, “Her fırsatta vuracağız, kuzeydeki İsrail vatandaşlarının güvenliğinden taviz vermeyeceğiz” dedi.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ülke genelinde yüzlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olan İsrail saldırılarının, “tüm insani değerlere” aykırı davranan İsrail’in “karanlık siciline” bir yenisini eklediğini söyledi: “Hiçbir hakkı tanımayan, hiçbir anlaşmaya veya taahhüde saygı göstermeyen bu barbarca saldırı eylemleri, tüm uluslararası hukuk ve normlara karşı tam bir umursamazlığı defalarca ortaya koymuştur.”

***

ABD BASININA GÖRE HEZİMET

Ateşkes, Trump tarafından “zafer” olarak sunulsa da ABD basını Trump’la aynı fikirde değil. New Yok Times’ın “Trump, İran konusunda bir çıkış yolu buldu. Ancak savaşın nedenleri hâlâ çözülmedi” başlıklı analizinde, “İran, savaş öncesinde olduğu gibi boğazın kontrolünü elinde tutmaya devam ediyor. Bu, savaş öncesine kıyasla çok daha kötü bir sonuç olur” dendi. Washington Post’ta Aaron David Miller’ın şu yorumuna yer verildi: “Bir şey kesin: Rejim değişikliği gündemden düştü; bu rejimi meşrulaştırmak gündeme geldi. Baskıcı bir rejim, dünyanın en güçlü ordusuna karşı ayakta kalmayı başardı.” Politico “Trump yönetimi adına İran ile müzakereleri yürüten eski yetkili Nate Swanson, İran’ın ateşkesin bir parçası olarak iki hafta boyunca Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişe izin vermeyi kabul etmesinin, ABD’nin itibar kaybettiğinin bir işareti olduğunu savundu. İran birçok açıdan eskisinden daha güçlü bir konumdadır.” Bloomberg analizinde ise Askeri Analiz Direktörü Jennifer Kavanagh, “Önceden çıtayı bu kadar yükseğe çıkararak, kendi güvenilirliğine ve ABD’nin küresel gücüne ilişkin algıya verdiği zararı en üst düzeye çıkardı. Bu, ABD için açık bir stratejik yenilgidir” yorumunda bulundu. Cato Enstitüsü’nden Jon Hoffman ise, “Trump, genel bir ifadeyle, nükleer programı yok etmek ve rejim değişikliğine yol açmak gibi maksimalist hedeflerle yola çıktı, ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi” dedi.

***

TEPKİLER

• Almanya Başbakanı Friedrich Merz, hükümetinin İran ile ABD arasında sağlanan iki haftalık ateşkesi memnuniyetle karşıladığını belirtti. Pakistan’a teşekkür eden Merz ayrıca, “savaşın kalıcı bir şekilde sona erdirilmesi” için müzakere edilmesinin hedeflenmesi gerektiğini vurguladı.

• Umman Dışişleri Bakanlığı, “Krizi kökünden çözebilecek ve bölgedeki savaş ve düşmanlıkların kalıcı olarak sona ermesini sağlayacak çözümler bulmak için çabaların şimdi yoğunlaştırılmasının önemini vurguluyoruz” dedi.

• Endonezya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yvonne Mewengkang, çatışmanın tüm taraflarına egemenliğe, toprak bütünlüğüne ve diplomasiye saygı gösterme çağrısında bulundu.

• Japonya Kabine Baş Sekreteri Minoru Kihara da gazetecilere yaptığı açıklamada, Tokyo’nun “nihai anlaşma”yı beklerken ABD ile İran arasında iki haftalık ateşkes haberini “olumlu bir adım” olarak karşıladığını söyledi.

• Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon ateşkes haberinin “son derece umut verici” olduğunu söyledi. Luxon, yaptığı açıklamada, “Son altı haftadaki olaylar, dünya için son derece istikrarı bozan ve derin endişe vericiydi. Yeni Zelanda da dahil olmak üzere dünyadaki her ülkeyi etkileyen Ortadoğu çatışmasının sona ermesini hepimiz istiyoruz” dedi.

• Ukrayna Dışişleri Bakanı Andrii Sybiha, “Amerikan kararlılığı işe yarıyor. Moskova'yı ateşkes ilan etmeye ve Ukrayna'ya karşı savaşını sona erdirmeye zorlayacak yeterli kararlılığın zamanının geldiğine inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

/././


Ergin Yıldızoğlu + İran o tek dişi çekti -CUMHURİYET-


Rastlantı ve semptom?-
Ergin Yıldızoğlu 

McKinsey araştırma şirketine göre küresel enflasyon riski, resesyon beklentisi giderek artıyor; The Economist ve Financial Times da aynı frekansta. Le Monde, özel kredi şirketleri sektöründe gittikçe artan bir kriz riskine ve  “bulaşıcılık”  potansiyeline dikkat çekiyor. Bir yorumcu da “Dünya ekonomisi üzerine bir Tsunami geliyor” diyordu. Durum böyleyken hızla büyüyen risklerle, siyasi merkezlerdeki karar verici aktörlerin kapasiteleri arasında büyük bir uyumsuzluk dikkat çekiyor. Bu talihsiz bir rastlantı mı yoksa tarihsel bir kaçınılmazlık mı?

ÖZELLİKLE ABD... 

ABD hegemonyası gözlerimizin önünde, hızla buharlaşırken ülkenin yönetimi akli dengesi sorgulanan, yolsuzluklara batmış 80 yaşında bir adamın, etrafındaki tuhaf tiplerin elinde. Koyu bir radikal dincilik yağına bulaşmış bu karışım, yalnızca ABD’yi İsrail’i İran’ı değil tüm dünyayı büyük bir insani, ekonomik, siyasi, belki nükleer bir krizin içine sürüklüyor.

Geçen yüzyılın ilk yarısındaki büyük felaket döneminin ardından uygarlık düzeyinde savaş kurallarına konmuş “kırmızı çizgiler” son bir yıl içinde adeta tamamen silindi. Uygarlık, sömürgecilerin, Nazilerin uyguladığı, toplu cezalandırmanın geri gelerek Gazze’de bir soykırıma dönüşmesine, Avrupa ülkelerinin yönetimlerinin bunlara sessiz kalmasına tanık oldu.

Şimdi, ABD’nin “Epstein sınıfı” metaforuyla kirlenmiş başkanı Trump, İran halkını, elektrik santrallarını, tuzdan arındırma merkezlerini bombalayarak cezalandırmaktan, ülkenin petrolünü, uranyum stoklarına el koymaktan söz ediyor. Her açıklaması yakın çevresinden birileri tarafından borsada oynanıyor. Financial Times, ABD Savunma/Savaş Bakanı Hegseth’in bir temsilcisinin silah sanayi şirketlerinin hisselerinden büyük çaplı bir alım yapmak için BlackRock’a başvurduğunu aktarıyor. Hegseth’in Pentagon’da dini ayinler düzenlediği, savaşı tanrının arzusu olarak sunduğu, “Savaş kuralları bizi bağlamaz” dediği de biliniyor. Başsavcı Bondi ve FBI direktörü Patel Kongre soruşturmasında yeminli ifadelerinde, çekinmeden yalan söyleyebiliyorlar.

RASTLANTI MI? YAPISAL MI? 

Bir yanda, ABD’nin ekonomik üstünlüğünün erozyona uğraması, müttefikleri üzerinde kurduğu çekim gücünün zayıflaması, küresel sorunları çözme kapasitesinin azalması var. Öte yanda Trump yönetiminin sıra dışı özellikleri (Epstein dosyaları, aşırı dindarlık, patolojik yalan söyleme, yolsuzluk, siyasal sorumluluğun sürekli aşınması) var. Hem ABD açısından hem de küresel anlamda bu kadar kritik bir dönemde, ABD yönetimine böyle yozlaşmış kadroların yerleşmiş olması, bir talihsizlik midir, yoksa tam tersine, yapısal krizin bir siyasal semptomu mu?

Burada cevap, daha çok ikinci olasılıkta yatıyor. Yapısal kriz, eskinin geride kaldığı, yeninin henüz doğamadığı karar anıdır. Bu an aynı zamanda, verili etik değerleri, davranış kurallarını “söylenebilir olanın sınırlarını” tanımayanların, bir anlamda  “canavarların” zamanıdır. Bu karar anının, kültürü, toplumsal adalete toplumsal sorumluluklara değil de bireysel hazlara, bireysel haklara, “hemen şimdi”ye odaklı bir neoliberal çağın ardından gelmiş olması da “canavarların” biçimlerini o yönde belirliyor.

Bir kapitalist toplumda, toplumsal doku çatladığında, iktidar blokunun temsilcilerinin rıza üretme kapasitesi çöktüğünde, yönetim alanında kurallardan, uzmanlıktan ve kurumsal ciddiyetten çok, kutuplaştırıcı (ırkçıdinsel-milliyetçi) anlatılar, hukuku yük olarak gören siyasal karakterler, simgesel/fiziki şiddete dayalı yönetim biçimleri öne çıkıyor. Bu bağlamda, Trump’ın ikinci döneminde kendini iktidara iliştiren, “Project 2025”, yalnızca bir politik programı değil, devletin biçimini liberal demokratik başkanlık sisteminden faşist bir başkanlık devletine dönüştürmeye yönelik bir kadro, kurum ve ideoloji mühendisliğini temsil ediyor. Dindarlık burada yalnızca özel bir inanç alanı değil, aslında siyasal meşruiyet üretmenin, otoriteyi kutsallaştırmanın ve hukuki sınırlamaları aşındırmanın aracı olarak işliyor. Trump ve çevresinin yönetimi ele geçirecek konuma yükselmesi, hegemonik gerilemenin üzerine gelmiş talihsiz rastlantı olmanın ötesinde, bizzat o gerilemenin bir semptomudur. Trump döneminin kaotik dış politika maceralarını da bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Pentagon’da ‘gleichschaltung’ 

ABD’de Savunma Bakanı Pete Hegseth, savaşın tam ortasında,  Pentagon’da büyük çaplı bir tasfiye gerçekleştiriyor. Birçok terfi de ırk, din, cinsiyet temelinde dondurulmuş. Bunlar sıradan gelişmeler değil.

SÜREÇ OLARAK FAŞİZM

Modern demokrasilerde sivil otoritenin ordu üzerinde anayasal çerçevede denetim kurması elbette meşrudur. Ancak askeri komuta kademesindeki ani, keyfi tasfiyeler özellikle savaş veya jeopolitik gerilim dönemlerinde farklı bir anlam kazanabilir. Çünkü bu tür hamleler yalnızca komuta zincirini değil, ordunun kurumsal özerkliği ile siyasal iktidar arasındaki dengeyi de etkiler.

“Süreç olarak faşizm” kavramı bu tür gelişmeleri anlamaya yardımcı olabilir: Bu süreçte faşist hareket oluşur, örgütlenir, seçimlerle ya da bir darbeyle devlete erişir, burada edindiği kapasite ile devleti, toplumu hatta egemen duyarlılıkları adım adım değiştirerek ilerler.

Faşist hareket ve kadroları devlete eriştiklerinde, ilk hedeflerinden biri bürokrasiyle güvenlik aygıtıdır. Çünkü devletin şiddet uygulama kapasitesi, siyasal bir projenin, dolayısıyla da faşizmin en kritik dayanaklarından biridir. Bu noktada  “gleichschaltung” (kurumların hizaya getirilmesi) kavramını anımsayabiliriz. Adolf Hitler iktidara geldikten sonra 1933-34 yıllarında devleti, toplumu Nazi ideolojisine göre dönüştürmek için “gleichschaltung” politikası uyguladı. Bürokrasi “temizlendi”; üniversiteler, eğitim, kültür kurumları yeniden düzenlendi. Devlet aygıtı anayasal düzenin değil rejimin ideolojik hedeflerinin taşıyıcısı haline geldi.

‘DERİN DEVLET’ FİLAN

Bugünün Amerika’sı elbette 1930’ların Almanya’sı değil. Kurumsal dengeler, federal yapı, faşist hareketin özellikleri, toplumsal güç ilişkileri farklı. Ancak bazı güncel tartışmalar, Trump rejiminin bazı pratik uygulamaları devlet aygıtının siyasi sadakat temelinde yeniden düzenlenmesi bir “gleichschaltung” politikası izlendiğini gösteriyor.

Bu bağlamda sıkça tartışılan konulardan biri de Trump yönetimine en temel kadroları getiren, yasal değişiklik önerilerini (ilk haftada imzaladığı 200’den fazla kararnameyi) hazırlayan “Project 2025”tir. The Heritage Foundation çevresinde hazırlanan bu 900 sayfalık kapsamlı plan, federal bürokrasinin önemli bölümünün görevden alınabilmesini, devlet kurumlarının anayasal bağımsızlığının tasfiye edilerek seçilmiş yürütmenin siyasi programına bağlanmasını öneriyordu.

“Derin devletin temizlenmesi” gerekçesine dayandırılan bu öneriler aslında, anayasada tanımlı görevler, sınırlar içinde hareket eden, hükümetlerden “bağımsız” bürokrasinin profesyonel özerkliğini zayıflatmayı, devlet aygıtını, siyasi sadakat esasına göre yeniden şekillendirmeyi, böylece kapitalist demokrasinin devlet ve hükümet ayrımını ortadan kaldırarak devleti başkanının iradesi altında  “1”leştirmeyi hedefliyordu.

ABD’de savaşın çok riskli (ve tartışmalı) bir kara harekâtı aşamasına geçmesi beklenirken Kara Kuvvetleri Komutanı General Randy George’u, yanı sıra Gen David Hodne ve Maj Gen William Green Jr’ın erken emekli olmaya zorlanması özel bir anlam kazanıyor. George Hodne, ordunun dönüşüm ve eğitim komutanlığını yönetirken Green ise ordunun din görevlileri biriminden sorumluydu. Birincisinin Hegseth’in keyfi düzenlemelerine, ikincisinin de evanjelik Hıristiyanlık ideolojisinin ordu saflarında yaygınlaştırılmasına karşı olduğu, en azından uyum sağlayamadığı varsayılabilir.

Kısacası, sorun yalnızca bir ya da birkaç askerin kariyeri değil; devlet kurumlarının hangi ilkeye göre işleyeceğidir. Kurumlar anayasal düzenin tarafsız mekanizmaları olarak mı kalacak, yoksa giderek daha fazla siyasi projelerin araçlarına mı dönüşecek?

Almanya ve İtalyan faşizmlerinin 1930’lardaki deneyleri bize “süreç olarak faşizm” içinde, faşist dönüşümün hızlandırılması bağlamında kriz ve savaş koşullarının bir “fırsat penceresi” olarak kullanıldığını gösteriyor. ABD’de de kara kuvvetleri komutanının İran savaşının tam ortasında kovulması, “Savaş Bakanı” Hegseth’in savaş koşullarını, süreç olarak faşizmi hızlandırmak için araçsallaştırdığını gösteriyor. ABD’de “süreç olarak faşizm”, parlamenter sistem içinde geri çevrilemeyecek bir noktaya hızla yaklaşıyor.

Orbán: ‘Madendeki manarya’ 

Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

16 yıl önce bir kapitalist demokrasinin içeriden nasıl yıkılabileceğini bir kez de Orbán gösterdi. Anayasa mahkemesini, yüksek yargı kurulunu kendi adamlarıyla doldurarak yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı, medyanın yüzde 80’ini partisine bağladı. Demokrasi lafını terk etmek istemediği için “süreç olarak faşizmin” adı da “illiberal demokrasi” oldu. Şimdi, Orbán ilk kez seçimi kaybetme olasılığı ile yüz yüze. Macaristan seçimleri de otoriter bir sistemin çözülme noktasında nasıl tepki verdiğini görmeye yardımcı olacak “bir laboratuvara” dönüşüyor.

Orbán’ın rakibi Magyar, Orbán’ın partisi Fidesz’in içinden çıkmış bir isim; Orbán rejiminin çürümesini sosyal medyada anlatmasını biliyor. Anketler, 30 yaş altı seçmenlerin yüzde 65’inin Orbán’a karşı oy kullanmaya hazırlandığını gösteriyor: Orban rejimi demografik meşruiyetini de yitirmiş!

Diğer taraftan Orbán’ın arkasında yalnızca rejim, kendi parti örgütü yok. Putin ve Trump da var. Washington Post’un haberine göre Rus istihbaratı Orbán’ın popülaritesini artırmak için suikast senaryosu üretmeyi bile tartışmış. Kremlin bağlantılı dezenformasyon ağları Magyar aleyhine içerik üretiyor. Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Budapeşte’ye gitti; Dışişleri Bakanı Rubio da daha önce Orban’a “Sizin başarınız bizim başarımız” demişti, Trump Orban için “harika adam” diyor. Bu Trump-Putin ortaklığı tesadüf değil: Orbán, 10 yıldır, Kremlin’in söylemini MAGA’ya taşıyan bir aracı gibiydi. “Project 2025” ondan esinlendi.

Orbán bu seçimi kaybedebilir mi? Teorik olarak evet. Ama bu çok kritik bir soruyu ortadan kaldırmıyor: Ya Orbán sandıktan çıkacak sonucu tanımazsa? Orbán, son haftalarda Sırbistan sınırında patlayıcı bulunduğunu açıkladı, acil güvenlik toplantısı topladı; muhalefet, bağımsız analistler bunu seçimlerde bir korku atmosferi üretmek için kurgulanmış bir “sahte bayrak operasyonu” olarak nitelendirdi. Rejim köşeye sıkışmış durumda. Köşeye sıkışmış rejimler beklenmedik hamleler yapabilirler.

Muhalefet seçimleri kazansa bile kurulu rejimi değiştirmek kolay olmuyor. Avrupa’nın liberalleri 2023 Polonya’da Tusk seçimleri kazandığında, bunu “popülizme karşı demokrasinin zaferi” olarak nitelemişlerdi. Sekiz yıllık PiS hükümeti gitti ama Tusk hükümeti, her adımda Cumhurbaşkanı Duda’nın atadığı yargıçlara çarptı. Anayasa mahkemesi “reformları” defalarca bloke etti. PiS yandaşı devlet medyası kapatılmak istendiğinde hukuki kriz çıktı. Duda parlamentodan geçen yasaları veto etmeye devam etti. Seçim kazanılmıştı ama anahtarlar hâlâ “eski rejimin” elindeydi.

Macaristan’da da rejimin kökleri çok derin. Orbán yalnızca kurumları yandaşlarla doldurmadı, yeniden inşa etti. Seçim bölgelerinin sınırlarını kendi lehine yeniden çizdi, anayasayı üçte iki çoğunlukla defalarca değiştirdi, yargı bağımsızlığını fiilen tasfiye etti. Kamu ihalelerinin büyük bölümünü 13 kişilik yandaşa (çeteye) akıttı; bu oligarklar medyayı finanse ediyor, medya siyasi iklimi şekillendiriyor, siyasi iklim yargıyı koruyor, yargı rejimi meşrulaştırıyor. Bu yapı, birbiriyle kenetlenmiş bir ekosistem oluşturuyor. AB, 20 milyar Avro fonu dondurunca mali yük bu çevrenin değil esas olarak seçmenin sırtına yıkıldı: Halen Macaristan ekonomisi durgun, kamu hizmetleri çöküyor, enflasyon seçmeni eziyor.

Magyar seçimi kazansa bile karşısında bulacağı manzara şu: Anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk şart, elde etmesi neredeyse imkânsız. Yargıçların görev süreleri güvence altında. Oligarşik medya ağı varlığını sürdürüyor. Bu yüzden genç bir Budapeştelinin sözleri hem gerçekçi hem ağır: “Dört ila sekiz yıl zor ama yine de bugünkünden daha iyi olacak.”

Macaristan seçimleri öteki “güçlü adamlar” açısından bir “madendeki kanarya” gibi: “Genel seçimler” incir yaprağında ısrar ederek iktidarda kalmaya devam edilebilir mi? Güçlü adam köşeye sıkıştığında, bu incir yaprağını da kaldırıp atar mı? Cevap yalnızca Macarları değil, kapitalist demokrasinin bugün ne anlama geldiğini sormaya devam eden herkesi ilgilendiriyor.

                                                          /././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-

Tiksindiğimiz siyasetler ve siyasetçiler -Mine Söğüt- 

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış. Raporda yer alan bir sonuç ilginç: “Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor”

Bu hayatta nelerden tiksinir insan? Kötü kokulardan, kötü görüntülerden, kötü davranışlardan… Çürümüşlerden tiksinir, kokuşmuşlardan… Midesini bulandıran şeylerden tiksinir.

Peki siyasetten tiksinir mi?

Meğer tiksinirmiş. Siyaset meğer kendinden tiksindirmeyi de becerirmiş.

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, her yıl gençlerle ilgili çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapıyor. Bu yıl da gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış.

Raporda yer alan bir sonuç ilginç.

“Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor.”

Siyasete genelde güvenir ya da güvenmezsiniz. Siyasete ilginiz de olabilir siyasete mesafeli durup apolitikliği de tercih edebilirsiniz. Beğendiğiniz onayladığınız siyasi partiler ya da siyasetçiler olabileceği gibi hiç beğenmediğiniz, onaylamadığınız siyasetçiler de olabilir.

Bu durumların hiçbiri siyasetin varlığına gölge düşürmez aksine dinamiklerini tetikler.

Ama bir toplum siyasetten tiksinmeye ya da iğrenmeye başlarsa… durum değişir.

Mevcut siyasi iklimden memnun olmayanların sayısı arttığı zaman sistem eleştirilir, değişiklik talepleri ve imkanları gündeme gelir.

Mevcut siyasi iklime öfkelenildiği zaman sistem zorlanmaya başar. Kendini savunmak için sertleşir ya da öfke karşısında geri adım atmak zorunda kalır.

Ama mevcut siyasi iklimden insanlar, özellikle de yeni nesil tiksinmeye başladığı zaman… bu, sistemin terki anlamına gelir.

Kararsız değildirler, muhalif değildirler, apolitik bile değildirler… Oyunun tamamen dışına çıkmış ve her şeye arkalarını dönmüşlerdir.

Aslında bu durumun yaygınlaşması tiksinilecek raddeye gelen siyasetin ipini çekebilir gibi görünse de siyasete arkasını dönen insanların yüzlerini nereye döndükleri önemlidir.

Bugün bu ülkede gençler tiksindikleri siyasete arkalarını döndüklerinde yüzlerini nereye dönmüş oluyorlar?

Sanata, özgürlüğe, bilime, eğlenceye, alternatif yaşam seçeneklerine, barış ve huzur dolu bir hayata, başka anlam arayışlarına, sürprizlerle dolu bir dünyaya mı?

Gençler bugün o tiksindikleri siyasete arkalarını döndükleri anda karşılarına başka bir kâbus dikiliyor.

İçinde zerre umut olmayan, bir gelecek vaat etmeyen, hayal kurmaya olanak tanımayan, onlara nefes alacak bir alan bırakmayan kapkaranlık bir boşluk…

O yüzden gençlerin yüzde 11.8’inin siyasetten tiksiniyor olması yabana atılacak bir veri değil.

Üstelik bu tiksinti durumu sadece gençlere ait bir mesele de değil.

Muhtemelen toplumun genci ve yaşlısıyla neredeyse onda biri artık siyasetten tiksiniyordur.

Siyaset kendisinden tiksinenleri de kapsayarak ilerleyebilen bir sistem olduğu için bu tiksinti onun için sinek vızıltısı…

Çünkü siyaset toplumun geniş bir kısmı tarafından terk edildiğinde bile ne çöker ne ortadan kalkar ne de kendi kendini imha eder. Aksine ona değer veren küçük bir azınlığın niyetlerine tutunarak daha rahat ilerler ve onu terk edenlerin de dahil olduğu bir bütünün kaderini çok daha az engele çarparak yine belirler.

Bu paradoksal ilişkide tiksinilen o siyaset, toplumu dilediği gibi yönetebileceği muazzam bir güç kazanır.

Tarih o yüzden hayran olunan krallardan, padişahlardan ya da liderlerden ziyade çoğunluğun tiksindiği kralların, padişahların ya da liderlerin hadsiz eylemleriyle biçimlenir.

Sözlükler siyaseti, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak tanımlarken, aslen ne “devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek” sanatkarane bir meseledir ne de siyaset, sanatkarane bir meseleye dair bir görüş ya da anlayıştır. Devlet işlerini düzenlemek ve yönetmek bir sanat değil bir ticaret, bu ticaretin kâr ve zarar odaklı yönetimi de bizzat siyasettir.

O yüzden insanın siyasetten önce aileden, devlete, sokaktan eve üzerine yapışan her türlü tüketici kimliğinden şüphe duyup nihayetinde bu kimlikten tiksinmesi gerekir.

Mevcut tüketim tuzaklarına arkasını dönmeyi tercih etmeyi göze alan bir insanlık, siyasetten siyasilere tiksindiği her şeyi dilediği gibi değiştirir.

/././

Annesi Iraz Bayrak'ı anlatıyor: Silivri'de cinayet koğuşunda kalıyor çocuğum ve mektubunda "Küçük bir tatil kasabasından sevgiler" diye yazıyor...-Candan Yıldız- 

"Adını Fakir Baykurt'un 'Yılanların Öcü' eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum"
Iraz Bayrak ve annesi Güner Sarıkaya

Türkiye Iraz Bayrak’ı tanımalı… İBB davasında yargılananlar arasındaki en genç isimlerden biri, 26 yaşında… Silivri Cezaevi yerleşkesindeki 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada öyle bir savunma yaptı ki mahkeme heyeti de dahil bütün salonu etkiledi diye düşünüyorum.

Bursa Gemlik gibi küçük bir sahil beldesinde büyümüş bir öğretmen çocuğu Iraz Bayrak. Tutuklu pek çok isim gibi operasyon ve soruşturma aşamasında haklarında çıkan haberlere karşı yanıt haklarını kullanamadıkları için savunmasına “kendimi tanıtmak istiyorum” diye başladı:

 “Küçük bir yerde öğretmen çocuğu olarak, hep sorumluluk sahibi ve örnek olması gereken bir bilinçle büyütüldüm. Örneğin, herkes okula saçını salıp gidebilirken siz örnek olmanız gerektiği için gidemezsiniz.”

Beykent Üniversitesi Yazılım Mühendisliği’nden mezun olan Iraz Bayrak’ın, 4 yıllık İBB personeli olarak başına geleceklerden habersiz, bir sabah işe gitmeye hazırlanırken sekiz polisin kapısını ‘Güm güm’ diye çalmasıyla değişti hayatı.

Ben kardeşimle yaşıyorum, kardeşim burada üniversiteyi kazandı, evimize de yeni taşınmıştık. Yani benim taşınma kolilerim polislerle birlikte açıldı. Ben fark ettiniz mi bilmiyorum ama kimlik tespiti sırasında adresimi kâğıttan okudum; bilmiyorum çünkü adresimi ezbere, oturmak nasip olmadı evimde. Bir kahvaltı bile henüz etmiş değilim.”

‘Kişisel verileri elde etme, yayma, başkasına verme’ suçlamasıyla 6 aydır Silivri’de cinayet koğuşunda kalan Iraz Bayrak suçlandığı ‘İstanbul Senin’ projesinde hiç çalışmamış.

Her duruşmayı takip eden, öğretmen olan anne Güner Sarıkaya ile konuştum. Iraz Bayrak’ın duruşma salonunda “kendimi tanıtmak istiyorum” sözlerinin ne anlama geldiğini onun cümlelerinden dinleyin isterim.

26 yaşında genç bir kadının dünyasında ‘başkaları’ hep olmuş: “ Iraz çok güzel kalpli bir çocuk. Bunu herkes kendi çocuğu için söyler ama o güzel kalbini kesinlikle her şeye yansıtan bir çocuk. Ben çalıştığım için onu anneannesi büyüttü. Öğretmenim. 20 yıldır da yöneticiyim. Çok zor okullarda yöneticilik yaptım. Iraz’ın lisesinde idareci oldum. Hani savunmasında dedi ya ‘saçını bile salamazsın’ diye… Çünkü ‘sen Güner Hoca'nın kızısın, saçını salarsan diğerleri de salar’ diyerek büyüttüm. Kuralcılığım bazen çok beni üzmüştür. Kuralcılığını benden alır. Hâlâ kırtasiyeye gider, kırmızı tükenmezi ayrıdır, mavi tükenmezi ayrıdır, not defterleri ayrıdır. Ama avokadolu çantayla falan işe gider. Ruhu çocuk, abartıyı sevmez. Dünyanın küçüklüğünden çok hoşlanır.

Akranları eğlenirken Iraz Darülaceze’de yaşlılara kitap okuyordu, çocuk onkolojide çocuklarla ilgileniyordu. Üniversite sınavında sayısal öğrencisi olarak çok iyi bir puan almıştı ve zihinsel engelliler öğretmenliğinde okuyacağım diye tutturdu. Ben izin vermedim. Çünkü biliyorum duygu dünyası çok onlarla, onlarla bir dünya kurdu. Koğuştakilerin hikâyesi bile onun hikâyesi haline geldi. Birine okuma yazma öğretti, birini üniversiteye hazırlıyor. Koğuştaki bir arkadaşının yeğeninin geçen hafta nişanı varmış ‘anneciğim mutlaka çiçek gönderir misin?’, birinin kahve makinesi yok, ‘anneciğim kahve makinesi alır mısın?’ diyen bir çocuk. Başka bir şey yok bu çocuğun dünyasında.”

Hayatın garip tesadüfü… Üniversiteden mezun olduktan sonra Iraz Bayrak, Gemlik’e benzediği için Silivri’ye yerleşmeyi düşünmüş. Annesi bunu da anlattı: “ Belediyeye otobandan gidip geleceğim diye tutturdu. Biz de sürekli çok uzak diyerek karşı çıktık ve izin vermedik. Çocuğum şimdi Silivri’de. Geçen mektubunu şöyle bitirmiş. Küçük bir tatil kasabasından sevgiler. Düşünebiliyor musunuz? Cinayet koğuşunda kalıyor benim çocuğum ve küçük bir tatil kasabasından sevgiler diye yazıyor. Ne diyelim bu çocuğa, en fazla saygı duyarım.

Kızım savunmasının sonunda ben hâlâ Iraz’ım dedi. Gerçekten Iraz o… Adını Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum.”

Iraz Bayrak’ın savunmasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini sorduğum anne Güner Sarıkaya şunları söyledi: “ Çocuğumun olmayan bir suçu ispatlamak için bu kadar çaba sarf etmesi beni çok yaralıyor. Çok gurur duyuyorsun çocuğunun dik duruşuyla. Bir kere gözyaşı dökmedi, dimdik ayakta. Bir şey yapmadı. Ama ben gideceğim o burada kalacak. (Duygulanıyor). Anne kız öyledir, gıybet saatlerimiz vardı bizim. Bir şey oluyor acil anlatmam lazım deyip telefonu alıyorum elime Iraz’ı aramak için ama anlatamıyorsunuz. Bunlar çok zoruma gidiyor. Biz hiç bu kadar ayrı kalmadık. Herkes diyor ki çok güçlü bir çocuk olarak çıkacak. Iraz zaten güçlü ki… Bu kadar ağır ödemek zorunda değildi ki… Çok güçlü olmasını istemiyorum çocuğumun, mutlu olmasını istiyorum. Kadınlar neden güçlü olmak zorunda bırakılıyor ki!. Evimin deniz manzarası var. Iraz’la gece yarılarına kadar denize bakarak sohbetler ederdik. O balkonda oturamıyorum şimdi. Onsuz olmuyor.”

Davadaki 18 kişi geçen hafta tahliye oldu. Ekrem İmamoğlu’nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu da tahliye edilenler arasında ve Iraz Bayrak’ın da koğuş arkadaşı. Tahliye kararının çıktığı için koğuşuna döndüğünde ayakkabısının altına Iraz Bayrak da dahil olmak üzere diğer tutuklu kadınlarda ismini yazdırmış. Gelenektir, adı silinendedir sıra! Kim bilir…

Iraz Bayrak ve pek çok ismin suçlandığı iddia ile ilgili şu bilgi de önemli… İdari amirleri olan dönemin İBB Bilgi İşlem Daire Başkanı Naim Erol Özgüner aynı şuçla suçlanıyordu. İtirafçı oldu ve tahliye edildi. CHP lideri Özgür Özel’in “İBB davası borsası kuruldu" diyerek HSK'ya şikâyette bulunacağını duyurduğu avukat Mehmet Yıldırım, Naim Erol Özgüner’in avukatı çıkmıştı.

/././

Trump’ın kurumlara saldırıları ve savaş enflasyonu -Ercan Uygur- 

2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür. Savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor. Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.

Bu yazıda amacım geçen hafta sonu TÜİK’in açıkladığı tüketici enflasyonu ile diğer ülkelerin enflasyonunun nasıl ayrıştığını göstermeye çalışmaktır. Yazının sonunda Hocam Yalçın Küçük’ü de rahmetle anıyorum.

Ancak önce ABD-İsrail ve İran savaşı ile ilgili birkaç gözlemimi açıklamak isiyorum.

Son birkaç gün şu sorularla geçti. Trump İran’a ne yapacak? En ağır silahlarıyla saldıracak mı? İran’ı gerçekten ortadan kaldıracak mı? Yoksa nükleer silah mı kullanacak? Neyse ki, geçici de olsa şimdilik bir ateşkes sağlanmış görünüyor.

ABD-İsrail ve İran savaşıyla ilgili sorular ne kadar saçma. Bu soruların muhatabı ABD hükümeti değil, ABD değil, ABD ve müttefikleri değil. Muhatap, ABD’ye bir şekilde başkan olmuş olan Trump. Yani bir kişi.

Birinci saçmalık burada; Trump bu konularda tek başına nasıl karar verebiliyor? Başkan olan kişiye geniş yetkiler tanıyan ABD’de bile bu kadar geniş yetki yok. Birçok denetleme, kontrol mekanizması var. Ancak Trump bunları bir kenara itiyor.

Çünkü çevresine topladığı bir avuç güç ve koltuk delisi, Trump’ın verdiği kararları tartışamıyor. Tartışma cesareti olan asker ve sivil görevli kişiler görevden alınıyor. Gerisi susuyor. Otokrasi bu işte. Rusya’da da böyle. Başkanlık sistemi olmayan İsrail’de de böyle.

ABD kuyruğuna takılmayı kurtuluş sananların, başkanlık sistemini savunurken “ABD’de de böyle” diyenlerin Türkiye’ye getirdiği sistem de bunun benzeri.

İkinci saçmalık da olası Trump eylemleri ile ilgili konuşulanlar. Trump, İran’ı haritadan silecekmiş, İran medeniyetini ortadan kaldıracakmış. İran petrolüne, Venezuela’da olduğu gibi, el koyacakmış.

Diğer ülkelerin yöneticileri ve insanları bunları konuşup tartışabiliyor. Hatta çoğunluğu ABD’deki MAGA’cılar (“Amerikayı Yeniden Büyük Yap” diyenler) ve ABD kuyruğuna takılanlar olmak üzere Trump eylemlerini savunabiliyor. Sen kim oluyorsun diyen çok az. Bir akıl tutulması ve teslimiyetçilik var.

Trump’a soruyorlar; İran’ı yok edeceğim derken milyonlarca insanı da yok ediyor olacaksınız. Yanıt veriyor; onlar insan değil, hayvan diyor. Aynen İsrail yönetiminin ve birçok İsraillinin Filistinlilere dediği gibi; onlar insan değil hayvandır ve öldürülmeleri, yok edilmeleri uygundur. Bu görüşe oy verenler, iktidara getirenler var.

Trump-Netanyahu veya ABD-İsrail, insanlığın bugüne kadar geliştirip biriktirdiği değer yargılarını, fikirleri, bilimi, sanatı, tarihi yapıları, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını yok ediyorlar. Bombaladıkları yalnızca köprüler, enerji santralları değil yani.

ABD-İsrail bilerek ve isteyerek İran’daki 30’dan fazla üniversiteyi, onlarca araştırma kurumunu ve yine onlarca ilaç üretim merkezini bombaladılar. Bunlara karşı susturulmuş akademik dünyadan bile çok ses çıkmıyor.

Trump yönetimi, benzer bir yıkımı kendi ülkesinde de yapıyor. Eğitim kurumlarını küçültmeye, hatta ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri var. Araştırma, sanat ve denetleme kurum ve kurullarını kaldırmaya veya daraltmaya girişti.

Eğitim, araştırma, sanat ve denetleme kurumları için ayrılan fonları kısıyor veya hatta sıfırlıyor. Bunların fonlarını kısıp, yerine bütçeden silahlanma için ek ve büyük fonlar ayırıyor. ABD’de yeni yapılan bütçe bu özellikleri taşıyor.

Araştırmalar için veri derlenmesi, hazırlanması ve incelenmesi gerekir. Trump yönetimi bunlara da müdahale ediyor. Bazı verilerin yanlı olduğunu iddia ediyor, bazı verilerin derlenip yayınlanmasına karşı çıkıyor.

İşte bu noktada aklıma Türkiye’de TÜİK’in derlediği ve yayınladığı, veya yayınlamadığı bazı veriler geliyor. Bunlardan birisi de, son yıllarda sürekli tartışma konusu olan enflasyon verileri.

TÜİK’in tüketici enflasyonu ve diğer ülkelerle karşılaştırma

ABD-İsrail’in İran’a saldırısı 28 Şubat 2026’da başladı. Bu tarihten sonra akaryakıta ilk zam da 5 Martta (4 Mart gece yarısı) yapıldı. Sonra 20 Martta, 23 Martta ve 27 Martta zamlar devam etti.

Akaryakıtın başta ulaştırma olmak üzere birçok sektörle ileri bağlantısı vardır. Haliyle akaryakıt zamları diğer sektörlerde de fiyat atışları getirir. Ancak TÜİK’in Mart 2026 için açıkladığı tüketici enflasyonu verilerinde, ulaştırma dışında, akaryakıt kaynaklı  fiyat artışları görülmedi.

Elbette fiyat uyumu (intibakı) veya ayarlaması aynı ay içinde olmayabilir. Ancak özellikle taze meyve ve sebze gibi gıda fiyatlarında ve birçok hizmet sektöründe fiyat uyumu çok hızlı oluyor. Bu tüm ülkelerde böyledir.

Nitekim Mart 2026 aylık tüketici enflasyonu belli olan ülkelerle Türkiye tüketici enflasyonunu karşılaştırınca önemli bir uyum farkı ortaya çıkıyor. Bu farkı Tablo 1’de izleyebiliriz. Bu tabloda Türkiye dahil 10 ülkenin / bölgenin 2026 Şubat ve Mart enflasyonları ve 2025 Mart enflasyonları yer alıyor.

Tablo 1 G20 Ülkelerinde Mart Enflasyonu

Kaynak: Eurostat, OECD ve ülke merkez bankaları.

Önce 2026 şubat ve mart enflasyonlarını karşılaştıralım. Başta Euro bölgesi olmak üzere Endonezya, Kore ve Türkiye dışındaki tüm ülkelerde şubat enflasyonuna göre mart enflasyonunun önemli ölçüde yükseldiği görülüyor.

Endonezya’nın Meksika dışındaki diğer ülkelerden önemli bir farkı var; kendisi petrol üreticisidir ve akaryakıt fiyatlarına en azından şimdilik zam yapılmamıştır. Bu durum tabloda olmayan Rusya için de geçerlidir. Endonezya’da enflasyonu düşürme programı da uygulanıyor. 

Meksika da petrol üreticisidir ve bu ülkede akaryakıt fiyatları şimdilik çok fazla değişmemiştir. Kore’de de hükümet akaryakıt fiyatlarını çok yükseltmemiştir. Bu ülkenin mart enflasyonunda küçük de olsa bir artış vardır ama veriye yansımamıştır. 

Kısacası, 2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür.

Benzer bir karşılaştırmayı 2025 ve 2026 mart enflasyonları için yapalım. Bu karşılaştırmada da 2026 mart enflasyonunun 2025 enflasyonuna göre, üç istisna dışında, önemli ölçüde yükseldiğini görüyoruz. Bir istisna Endonezya'dır, yukarıda açıkladım. Diğer bir istisna Hollanda; enflasyon değişmemiş ve söyleyecek sözüm yok. Geriye yine Türkiye kalıyor; savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor.

Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.  

Yalçın Küçük

Bitirirken Yalçın Küçük Hoca'mızı anmak isterim. Yalçın Küçük ODTÜ’de hocam olmuştur. Kendisinden Türkiye Ekonomisi dersini aldım. Dersini sahnede imiş gibi heyecanla anlatırdı. Türkiye’nin daha çok planlamaya gereksinim duyduğunu vurgulardı. Hatırlatayım, dönem 1968-1969 idi.

Sınıf arkadaşım Kemal Kasaroğlu ile hocayı konuşurken bir özelliğini hatırladık. Anlattığı konularla ilgisi olmayan sorulara çok kızar, kızdığını belli eder ve sınıfın zamanı çalındı diye söylenirdi. 

Yurt dışına lisansüstü eğitimi almaya giderken yanına uğramıştım. Şöyle demişti: “Gittiğin yerde iktisatta kullanacağın matematik, istatistik ve ekonometri gibi yöntemleri iyi öğren. Bunlar iktisatta giderek daha çok kullanılacak.” Nitekim öyle de oldu.

Yalçın Küçük Hocamız sonraki yıllarda iktisat dışı konulara da girdi, polemikler içinde de oldu. Hocamızın ölümüyle üzüldük. Mekanı cennet olsun. Sevenlerinin başı sağ olsun.

/././  

Öne Çıkan Yayın

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar(soL) + İran, ABD-İsrail’e diz çöktürdü(Birgün)

Okuyan: ABD ve İsrail kaybetti çünkü ilan ettikleri hiçbir hedefe ulaşamadılar  TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ABD ve İsrail’in kaybettiğ...