Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu? + Sosyal medyadan kripto paraya: İnternet nasıl küresel bir kumarhaneye dönüştü? -Füsun Sarp Nebil / T24-

Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu?

Etkinlikle ilgili haberler ağırlıklı olarak Hindu, Sikh, Yahudi, Hristiyan ve Yunan Ortodoks gruplarına odaklandı. Bu da İslam'ın tartışmalardan dışlanıp dışlanmadığının sorgulanmasına yol açtı.

Anthropic ve OpenAI dahil Amerikalı büyük yapay zekâ şirketlerinin temsilcileri, gelişmiş yapay zekâ sistemlerine etik ve ahlak katma çabalarının bir parçası olarak Hindu, Sih, Yahudi, Mormon, Bahai ve Yunan Ortodoks dini liderleriyle bir araya geldi.

“İnanç-Yapay Zekâ Anlaşması” yuvarlak masa toplantısı olarak adlandırılan bu buluşma, New York'ta gerçekleşti ve Cenevre merkezli "Daha Güvenli Topluluklar için Dinlerarası İttifak" inisiyatifi tarafından organize edildi. Organizatörler, yapay zekâ şirketlerinin gelecekteki modelleri tasarlarken kullanabileceği ortak bir etik ilkeler kümesi oluşturmaya çalıştıklarını belirtiyor.

Katılımcılar arasında şunlar yer aldı:

  • Kuzey Amerika Hindu Tapınak Topluluğu,
  • Sih Koalisyonu,
  • Amerika Yunan Ortodoks Başpiskoposluğu,
  • New York Hahamlar Kurulu,
  • İsa Mesih'in Son Gün Azizleri Kilisesi,
  • Bahai temsilcileri.

Bu girişim, tarihsel olarak organize dinden uzak duran ve yapay zekâ gelişimini genellikle tamamen teknik veya bilimsel bir çerçevede oluşturan Silikon Vadisi için dikkat çekici bir değişim anlamına geliyor.

Yapay zekâ şirketleri neden birdenbire ahlaktan bahsediyor?

Yapay zekâ sistemleri eğitim, siyaset, ruh sağlığı, savaş, istihdam ve kişisel ilişkilerde giderek daha etkili hale geldikçe, teknoloji şirketleri zor bir soruya cevap verme konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya kalıyor: "Yapay zekâ nasıl bir ahlaki çerçevede yönetilmelidir?"

Yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri ve araştırmacılar yasaların yavaş ilerlediğini ve düzenlemelerin gelişim hızına ayak uydurmakta zorlandığını belirtiyor. Dolayısıyla, “teknik gelişmeler” daha derin etik soruları yanıtlayamıyor.

Toplantının kilit organizatörlerinden Barones Joanna Shields, “dini kurumların” insan ahlaki davranışını yönlendirmede yüzlerce yıllık deneyime sahip olduğunu ve bu nedenle yapay zekâ yönetimini şekillendirmede bir rolü hak ettiğini söyledi.

Anthropic özellikle aktif

Toplantıya katılan büyük yapay zekâ firmalarında Anthropic, zaten dini ve felsefi girdileri araştırma konusunda en agresif olanı gibi görünüyor. Bu yılın başlarında, şirketin San Francisco'daki genel merkezinde, Hristiyan liderlerle özel bir zirve düzenlediği ve ahlak, yas, kendine zarar verme, bilinç ve yapay zekâ sistemlerinin ahlaki statüye sahip olup olamayacağı konularının tartışıldığı bildiriliyor.

Anthropic, zaten chatbot'u Claude'un davranışlarını yönlendirmek için tasarlanmış büyük bir dahili etik çerçeve olan "Claude Anayasası" olarak bilinen bir sistemi kullanıyor. Şirket, bu toplantıda anayasal yapay zekâ, yerleşik etik koruma mekanizmaları ve makine ahlaki oluşumu konularını ortaya attı.

Peki Müslüman liderler neredeydi?

Toplantılarla ilgili haberler ortaya çıkınca, internette herkes, "Peki, Müslüman liderler neden yoktu?" diye sordular. Etkinlikle ilgili haberler ağırlıklı olarak Hindu, Sikh, Yahudi, Hristiyan ve Yunan Ortodoks gruplarına odaklandı. Bu da İslam'ın tartışmalardan dışlanıp dışlanmadığının sorgulanmasına yol açtı.

Gazze ve İran'da yapay zeka kullanımının tartışıldığı ve kısa bir süre önce OpenAI Donanım Şefi'nin, Otonom silahlar ve gözetim konusundaki endişeleri nedeniyle istifa ettiği düşünülürse, Palantir'in CEO'sunun, yapay zekayı batı dünyasının üstünlük aracı olarak tanımlaması göz öne alınırsa, üstüne Trump'ın yapay zeka konusundaki baskısı kaydedilirse, bu önemli bir sorudur. Özellikle de "21.yüzyılın petrolü, veridir" denildiğinde.

Ama Associated Press'in haberine bakılırsa, başka toplantılar da düşünülüyor:  "Müslümanların katılımı, daha geniş kapsamlı girişimin tamamen dışında değildi ve Abu Dabi, Nairobi ve Pekin dahil olmak üzere çeşitli yerlerde gelecekteki toplantılar planlanıyor. New York oturumunda ise, kamuoyuna açıklanan katılımcılar arasında büyük Müslüman teoloji kurumları veya önde gelen İslam alimleri yer almıyordu. Bu eksiklik dikkat çekti çünkü, İslam, dünya genelinde yaklaşık 2 milyar insanı temsil ediyor. İslam etiği, adalet, insan onuru, gözetim, savaş ve ahlaki sorumluluk konularında kapsamlı geleneklere sahip olan Müslüman çoğunluklu toplumlar ise yapay zekayı hızla benimsiyor.”

Yapay zekâ etiğinde Müslüman katılımının önemi

Uzmanlar, İslam hukuku ve felsefesinin yüzyıllardır, özerklik, hesap verebilirlik, niyet, bilgi etiği ve gücün sınırları konularını tartışıyor. Bu temalar, modern yapay zekâ yönetimi sorularıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

Birçok analist, erken dönem yapay zekâ etiği tartışmalarından büyük Müslüman ilim kurumlarının dışlanmasının, meşruiyet sorunlarına yol açacağını belirtiyor ve batı merkezli etiğin dayatıldığı suçlamaları ve yapay zekâ ahlak çerçevelerinin yalnızca seçici kültürel gelenekleri yansıttığına dair endişeleri ortaya koyacağını düşünüyorlar.

Ama, birçok Körfez ülkesinin aynı anda büyük yapay zekâ yatırımcıları ve altyapı merkezleri haline geldiğini ve bu durumun gelecekte yapay zekâ etiği tartışmalarına İslam'ın katılımını giderek daha olası hale getireceğini düşünen analistler de var.

Acaba etik yapay zekâ toplantıları, bir çeşit "yapay zekâ aklama” mıdır?

Bu toplantıların anlamlı güvenceler üreteceği konusunda şüpheler var. Yapay zekâ şirketlerinin, etik tartışmaları halkla ilişkiler aracı olarak kullanmaya çalışabileceğini düşünen uzmanlar da var. Yani, bu hengamede, "yapay zekâ ile ilgili ahlaki tartışmalar", konuyla ilgili yeni düzenlemeleri ve şirket gücüyle ilgili daha zor soruları göz ardı etmemize neden olabilir.

Ayrıca, dev haline gelen özel yapay zekâ şirketlerinin, dini girdilerle bile olsa, makine ahlakını tanımlamasına izin vermenin, ideolojik önyargı, sansür, siyasi etki ve kültürel kayırmacılık oluşturabileceği gibi yeni riskler de ortada duruyor.

Yapay zekâ değerleri üzerine daha geniş bir mücadele

Toplantının yarattığı tartışma, küresel olarak ortaya çıkan daha derin bir sorunu gösteriyor. Yapay zekâ sistemleri artık sadece teknik ürünler değil, giderek "değer sistemlerini oluşturan" yeni çerçeveler yaratıyor.  Yani, yapay zekanın kullanıcılara, neleri reddetmesi gerektiği ya da din, şiddet, cinsellik, siyaset ve acıyla nasıl başa çıkılması konularında tavsiye vermesi doğru mudur? Ya da nasıl tavsiyeler vermelidir? Bunlar yapay zekâ yönetiminin geleceği için merkezi bir önem kazanıyor.

Ve teknoloji şirketleri şimdilerde, mühendisliğin tek başına bu soruları cevaplamak için yeterli olmayabileceğini fark etmiş olabilirler.

Sosyal medyadan kripto paraya: İnternet nasıl küresel bir kumarhaneye dönüştü? 

Endişe artık sadece kumar bağımlılığıyla ilgili değil. Endişe, modern internetin mimarisinin kendisinin kumarhane psikolojisi etrafında yeniden tasarlanıp tasarlanmadığıyla ilgili.

Giderek artan sayıda araştırmacı ve teknoloji analisti, modern internetin, kumarhaneler ve slot makineleri tarafından kullanılan aynı psikolojik prensiplere göre işlemeye başladığı uyarısı yapıyor. Bu da bazı uzmanların, dijital yaşamı "küresel davranışsal kumarhane" olarak tanımladığı bir şeye dönüştürüyor.

Antropolog Natasha Dow Schüll'ün çalışmalarına ve 404 Media tarafından yayınlanan "Dünya Nasıl Bir Kumarhane Oldu?" başlıklı son araştırmaya yeniden dikkat çekilmesinin, ardından bu konudaki tartışma yoğunlaştı.

Rapor, internetin baskın iş modellerinin, kullanıcıları doğrudan kumar oynamaya teşvik etmediğini ama dikkati, duygusal aktivasyonu ve sürekli davranışsal katılımı yani bağımlılığı en üst düzeye çıkarmak için, kumarhanelerin içinde on yıllardır mükemmelleştirilmiş aynı etkileşim mekanizmalarının kademeli olarak benimsendiğini iddia ediyor. Rapor, belirsizliğin kendisinin paraya dönüştürüldüğünü öne sürüyor.

Slot makinesi psikolojisi, Las Vegas'tan internete kaçtı

Schüll'ün araştırması, başlangıçta Las Vegas kumarhanelerindeki makine kumarına odaklanmıştı. Çalışması, birçok kumarbazın öncelikle para kazanma motivasyonuyla hareket etmediğini ortaya koydu. Bunun yerine, aralıklı ödüller, belirsizlik ve dopamin takviyesiyle yönlendirilen sürekli bir etkileşim hali olan psikolojik bir "bölge" yaratmak üzere tasarlandıkları ortaya çıktı.

Araştırmacılara göre, birçok modern dijital platform artık aynı psikolojik ortamı yeniden ve yeniden üretiyor. Kullanıcılar, slot makinesi kolunu çekmek yerine, sosyal medya akışlarını yeniliyor, bildirimleri kontrol ediyor, kripto para fiyatlarını izliyor, meme hisselerini takip ediyor, kısa videoları kaydırıyor veya beğeni ve yorumları bekliyor.

Her etkileşim, öngörülemeyen ödüller sunuyor; davranışsal psikologların "değişken ödül pekiştirmesi" olarak adlandırdığı bir mekanizma.

Dikkat ekonomisi interneti değiştirdi

Uzmanlar internet iş modellerinin, reklam gelirlerine, kullanıcıyı elinde tutmaya, etkileşim süresine ve davranışsal veri toplamaya gider ek daha fazla bağımlı hale gelmesiyle, dönüşümün hızlandığını söylüyor.

Kullanıcı dikkati, dijital ekonominin temel ekonomik varlığı haline geldiğinden, platformlar fayda veya bilgi kalitesini maksimize etmek yerine maksimum etkileşimi optimize etmeye başladı.

Bu durum, sonsuz kaydırma, otomatik oynatma sistemleri, bildirimler, seri mekanikleri, kişiselleştirilmiş öneri algoritmaları ve gerçek zamanlı etkileşimin ölçülmesinin yükselmesine neden oldu.

Eleştirmenler, bu sistemlerin tesadüfi tasarım seçimleri değil, kullanıcı bağımlılığını ve çevrimiçi geçirilen zamanı artırmak için bilinçli tasarlanmış ekonomik olarak rasyonel stratejiler olduğunu savunuyor.

Sosyal medya ve finans birleşmeye başlıyor

Rapor ayrıca eğlence, kumar ve finansal spekülasyon arasındaki artan örtüşmeyi de vurguluyor. Las Vegas'tan kaçtığı yorumu yapılan kumar bağımlılığı felsefesi şimdi aşağıdaki uygulamaların temelinde yer alıyor.

  • Kripto para alım satım uygulamaları,
  • Robinhood gibi perakende yatırım platformları,
  • Polymarket ve Kalshi gibi tahmin piyasaları,
  • Spor bahis uygulamaları,
  • Sosyal medya bildirimleri,
  • Algoritmik öneri sistemleri,
  • Ve hatta çevrimiçi içerik akışları.

Kullanıcılar artık slot makinelerinde fiziksel bir kolu çekmek yerine, zaman çizelgelerini yeniliyor, alım satım yapıyor, meme hisseleri satın alıyor veya jeopolitik krizlere ve seçimlere bahis oynuyor. Yani yatırım ve kumar arasındaki çizginin bulanıklaştığı iddia ediliyor. Perakende alım satım uygulamaları giderek artan bir şekilde oyun benzeri arayüzler, anlık geri bildirim döngüleri ve kumarhanelerde kullanılanlara benzer sosyal rekabet mekanikleri kullanıyor.

Meme hisselerinin, spekülatif kripto paraların ve yüksek kaldıraçlı perakende alım satımının yükselişi bu trendi hızlandırdı.  “Meme hisseleri”, fiyatları şirketin gerçek finansal performansından ziyade internet çılgınlığı ve sosyal medya toplulukları nedeniyle yükselen hisselerdir. Örnek olarak, GameStop ve AMC Entertainment sayılabilir. Bu tür hisseler genellikle Reddit grupları, TikTok, X.com, bireysel yatırımcılar, viral memler veya kısa pozisyon sıkıştırma” kampanyaları ile yükseltilir.  Fiyatları son derece hızlı bir şekilde yükselebilir veya düşebilir. Bu tahmin piyasaları yeni "oyunlaştırılmış finans" kültürünün sembolü haline geldi.

Yeni bir ekonomik model: Sürekli etkileşim

Analistler, genç nesillerin giderek risk almanın normalleştiği ve dalgalanmanın eğlence haline geldiği bir ortama sosyal olarak alıştırıldığını belirtiyor. Spekülatif davranış çevrimiçi kimliğin bir parçası haline geliyor.

 Birçok modern sistem artık sadece ürün veya reklam satmak yerine beklentilerden, duygusal gerilimden, dalgalanmadan, davranışsal zorunluluktan ve tekrarlanan kontrol davranışlarından para kazanıyor.  Mesela viral bir gönderi beklemek, hisse senedi fiyatlarının dalgalanmasını izlemek, içeriğin görüntülenme sayısını kontrol etmek, kripto para birimlerinin yükselişini izlemek veya beğeniler ve paylaşımlar yoluyla sosyal onay beklemek bunlara örnek olarak veriliyor.

Savaşlara, siyasete ve felaketlere bahis oynamak

Tahmin piyasaları, bu dönüşümün en açık örneklerinden biridir. Polymarket gibi platformlar, kullanıcıların seçimlerden ve ünlü haberlerinden, askeri çatışmalara ve ekonomik krizlere kadar her şey hakkında spekülasyon yapmalarına olanak tanıyor. Son olarak şu konularda bahisler yer aldı:

  • ABD'nin İran'a saldırıp saldırmayacağı,
  • Seçim sonuçları,
  • Faiz oranı kararları,
  • Ve Jeopolitik istikrarsızlık.

Eleştirmenler, bunun küresel krizlerin spekülatif bir eğlenceye dönüştüğü tehlikeli bir geri bildirim döngüsü yarattığını savunuyor. Destekçiler ise tahmin piyasalarının kolektif zekâ ve finansal teşvikler yoluyla daha doğru tahminler ürettiğini söyleyerek cevap veriyor.

 “Kumarhane kapitalizmi” yapay zekâ çağına giriyor

Üstelik analistlere göre, yapay zekâ "kumarhane mantıklı interneti" yoğunlaştırabilir. Yani yapay zekânın bu dönüşümü önemli ölçüde hızlandırabileceği uyarısı yapılıyor. Çünkü yapay zekâ sistemleri, dikkat çeken ya da kullanıcıları duygusal olarak harekete geçiren unsurlar ve kullanıcıların ne zaman savunmasız olduğu, hangi belirsizlik türlerinin etkileşimi en üst düzeye çıkardığı gibi konularda giderek daha fazla tahmin yeteneğine sahip.

Eleştirmenler, bunun, dijital platformların kullanıcı tutma oranını en üst düzeye çıkarmak için gerçek zamanlı olarak sürekli uyum sağladığı, son derece kişiselleştirilmiş davranışsal optimizasyon sistemlerine dönüşebileceğinden endişe ediyor. Gelecekteki platformlar, genelleştirilmiş bir "kumarhane modeli" yerine, her kullanıcı için ayrı ayrı optimize edilmiş bireyselleştirilmiş etkileşim mimarileri oluşturabilir.

Tartışmanın zamanlaması önemli. Yapay zekâ sistemleri giderek daha fazla kişiselleştirilmiş içerik sunarken, kullanıcı davranışlarını tahmin ederken ve gerçek zamanlı olarak etkileşimi optimize ederken, eleştirmenler internetin bir sonraki aşamasının daha da psikolojik olarak manipülatif hale gelebileceğini savunuyor.

Algoritmik ticaret, sentetik etkileyiciler, deepfake'ler ve gerçek zamanlı tahmin piyasalarıyla birleştiğinde, uzmanlar dijital platformların sürekli uyarım ve spekülatif katılım etrafında inşa edilmiş, son derece otomatikleştirilmiş davranışsal ekonomilere dönüşebileceği konusunda uyarıyor.

Endişe artık sadece kumar bağımlılığıyla ilgili değil. Endişe, modern internetin mimarisinin kendisinin kumarhane psikolojisi etrafında yeniden tasarlanıp tasarlanmadığıyla ilgili.

Kumarhane kapitalizmi, bir manipülasyon sistemi haline geliyor

Anlatmaya çalıştığımız gibi, tartışma artık kumar bağımlılığı veya sosyal medya aşırı kullanımıyla sınırlı değil. Araştırmacılar kumarhane tarzı etkileşim mekanizmalarının dijital kapitalizm, çevrimiçi finans, siyasi medya, eğlence ve hatta yapay zekâ destekli öneri sistemleri için temel oluşturduğuna dikkat çekmeye başladılar.

Tahmin piyasalarının genişlemesi, yeni etik ve ulusal güvenlik endişelerini de beraberinde getirdi. Bazı gözlemciler, savaşlar, darbeler, yaptırımlar veya siyasi istikrarsızlıkla bağlantılı piyasaların manipülasyonu teşvik edeceğini düşünüyor. Bu durumda, dezenformasyonun artacağı uyarısı var.

Eleştirmenler için asıl endişe, internetin insan dikkatini, duygusal değişkenliği ve davranışsal belirsizliği sürekli olarak endüstriyel ölçekte mühendislik ve ticarileştirme yoluyla manipüle eden bir sisteme dönüşüyor olması. Bu anlamda uzmanlar, herkes kumar oynamaya başladığı için değil ama dijital ekonominin, kumarın operasyonel mantığını benimmesi nedeniyle, dünyanın artık kumarhane haline geldiğini iddia ediyorlar.

Aynı zamanda, dünya genelindeki hükümetler bu platformların kumar şirketi gibi mi, finansal türevler şeklinde mi, ya da tamamen yeni dijital spekülasyon kategorileri gibi mi düzenlenmesi gerektiği konusunda çelişkiye düşmüş durumdalar. Düzenleme her zamanki gibi çok geriden geliyor.

Füsun Sarp Nebil / T24                                    

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik: Eminönü turistik bir dekor olsun istemiyoruz; hanların içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz -Aslı Atasoy/T24-

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik: Eminönü turistik bir dekor olsun istemiyoruz; hanların içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz

"Bizim yaklaşımımızda koruma, sadece yapıyı fiziksel olarak ayağa kaldırmak değil; o yapının taşıdığı gündelik hayatı, hafızayı ve kullanım pratiğini de yaşatabilmek demek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi yerlerde bunu ticaretten bağımsız düşünmek mümkün değil. Çünkü burası yüzyıllardır İstanbul ticaretinin kalbinin attığı bir bölge. Hanların duvarlarını koruyup içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda aslında o mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla biz burada topyekûn, üst ölçekli ve bölgeye dışarıdan dayatılan işlev değişikliklerini doğru bulmuyoruz"

Günümüzde şehir, salt binaların ve insanların bir araya geldiği fiziksel bir toplamın ötesinde, yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Artık kenti, içinde nefes alan her canlının hakkını, geçmişin hafızasını ve geleceğe dair ortak arzuları kapsayan kavramsal bir çerçevede okuyoruz. Yani binanın, ağacın, hayvanın ve insanın da eşit haklara sahip olduğu kolektif bir üretim ve yaşam alanı.

Geçen yüzyılın ortalarından başlayan bu değişim, belediyecilik anlayışında da köklü bir dönüşümü beraberinde getirdi. Fransız Marksist Sosyolog Henri Lefebvre’in temellerini attığı “Kent Hakkı” kuramı, şehir sakinlerini hizmet alan tüketiciler olarak görmenin yanlış olduğunu belirtir ve onları yönetimin ve mekanın bizzat ortakları olarak tanımlar. Bu modele göre yerel yönetimler, devletin kontrol mekanizması olmaktan çıkarak tüm bileşenleri kapsayan demokratik bir özyönetim aracına dönüşmelidir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 2019 yılında kurulan İBB Miras, bu teorik çerçeveyi pratikle buluşturan en somut örneklerden biri. Şehrin hafızasını korurken "mekânsal adalet" ilkesini merkeze alan birim; yapıları korumanın yanında o yapıların içindeki yaşamı da korumayı savunuyor.

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, "Duvarları koruyup içindeki hayatı tasfiye ederseniz, o mirasın ruhunu öldürürsünüz" diyerek İBB Miras’ın restorasyona bakışındaki kırmızı çizgiyi çekiyor. Merve Gedik ile Hanlar Bölgesi’nin "yaşayan miras" felsefesini, soylulaştırma sancılarını ve ortak hafızanın mülkiyet labirentlerindeki geleceğini masaya yatırdık.

Merve Gedik Yerebatan Sarnıcı'nda...

- İBB Miras, restorasyona “yaşayan miras” felsefesiyle yaklaşıyor. Ancak Eminönü hanları, ticaretin ve karmaşanın en yoğun yaşandığı yerler. Bu hanlarda yaşayanı korumak ile yapıyı korumak arasındaki o bıçak sırtı dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bizim yaklaşımımızda koruma, sadece yapıyı fiziksel olarak ayağa kaldırmak değil; o yapının taşıdığı gündelik hayatı, hafızayı ve kullanım pratiğini de yaşatabilmek demek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi yerlerde bunu ticaretten bağımsız düşünmek mümkün değil. Çünkü burası yüzyıllardır İstanbul ticaretinin kalbinin attığı bir bölge. Hanların duvarlarını koruyup içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda aslında o mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla biz burada topyekûn, üst ölçekli ve bölgeye dışarıdan dayatılan işlev değişikliklerini doğru bulmuyoruz. Dünyada da Türkiye’de de bu tarz müdahalelerin çoğu yapaylaşma ve kimlik kaybı üretti. Çünkü bu alanların içinde yüzyıllar boyunca oluşmuş bir ticaret kültürü, kullanıcı alışkanlıkları ve gündelik hayat hafızası var. Elbette dönüşüm olabilir. Zaten tarih boyunca da ticaretin niteliği değişti. Üç yüz yıl önce urgan, halat, çuval satan bir yapı bugün başka ihtiyaçlara cevap veriyor olabilir. Ama burada esas olan, değişimin bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğması. Yani kararın yukarıdan verilmesi değil; gündelik hayatın, kullanıcı ihtiyaçlarının ve lokalin kendi dönüşümünün bunu üretmesi. Bizim “yaşayan miras” dediğimiz şey tam olarak bu dengeyi kurabilmek. Yapıyı korurken, o alanın yaşayan ruhunu da korumak.

- Tarihi Yarımada’daki restorasyon projeleri genellikle “soylulaştırma” korkusunu beraberinde getiriyor. Bir hanı ihya ettiğinizde, oranın asıl sahibi olan zanaatkârın veya esnafın yerini lüks kafelere veya butik otellere bırakmamasını nasıl garanti ediyorsunuz?

Soylulaştırma genellikle dışarıdan gelen büyük ölçekli kararlarla ortaya çıkıyor. Yani mevcut kullanıcıyı oradan uzaklaştırıp yerine daha yüksek gelir grubuna hitap eden yeni bir kullanım modeli yerleştirildiğinde. Bizim yaklaşımımız bunun tam tersine dayanıyor. Özellikle Eminönü gibi bölgelerde dönüşümün yerelin kendi ihtiyaçlarından doğması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü buradaki esnaf, zanaatkâr, taşıyıcı, küçük üretici ya da ticaret erbabı sadece ekonomik bir aktör değil; aynı zamanda bu bölgenin kültürel hafızasının taşıyıcısı. Dolayısıyla yapılacak müdahalelerin bölgenin mevcut yaşamıyla kavga eden değil, onunla birlikte çalışan müdahaleler olması gerekiyor. Belki bazı noktalarda yeni işlevler, kültürel kullanımlar veya kamusal dokunuşlar olabilir ama bunların bölgenin içine kılcal biçimde karışması lazım. Topyekûn bir dönüşüm anlayışıyla değil. Böyle olduğu zaman zaten hem daha kalıcı hem de daha sahiplenilen dönüşümler ortaya çıkıyor. Aynı zamanda soylulaştırmanın da önüne geçilmiş oluyor. Çünkü insanlar kendilerini ait hissettikleri gündelik hayatın içinde kalmaya devam ediyorlar.

Baruthane'nin öncesi...
Baruthane'nin sonrası...

- Hanların büyük bir kısmı özel mülkiyet veya vakıf malı. Kamu kurumu olarak, mülkiyet sorunlarının restorasyonun önünü kestiği noktalarda nasıl bir yol haritası izliyorsunuz? Sadece mülkiyeti belediyede olanlara mı dokunabiliyorsunuz yoksa “ortak miras” hukukuyla özel mülke müdahale yöntemleriniz var mı?

Burada en temel meselelerden biri gerçekten mülkiyet konusu. Eminönü Hanlar Bölgesi çok parçalı bir mülkiyet yapısına sahip. Vakıflar, özel mülk sahipleri, hissedarlar, kamu kurumları. Dolayısıyla bu alanlarda koruma süreçleri doğal olarak daha karmaşık ilerliyor. İBB Miras olarak bizim müdahale kapasitemiz doğrudan mülkiyet ilişkileriyle bağlantılı. Belediyeye ait alanlarda daha doğrudan hareket edebiliyoruz. Çünkü kamu kurumu olarak mülkiyet hakkını gözetmek zorundayız. Ancak bu, özel mülkiyetteki yapılara tamamen kayıtsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Uzun süreli kullanım protokolleri, restorasyon karşılığı kullanım modelleri, kurumlar arası iş birlikleri ve ortak çalışma süreçleri gibi farklı yöntemlerle kamusal fayda üretmeye çalışıyoruz. Ama burada esas ihtiyaç tek tek yapılar üzerinden ilerlemekten çok, bölgesel bir koruma ve yönetim modeli geliştirebilmek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi çok katmanlı ve çok aktörlü alanlarda; Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, mülk sahipleri ve uzmanların birlikte çalışabileceği bir alan yönetim planına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Çünkü bu alanlar sadece tekil mülkler değil; İstanbul’un ortak hafızasının parçaları. Bu nedenle kurumlardan ve mülkiyet sınırlarından bağımsız, ortak miras yaklaşımıyla çalışan daha bütüncül karar alma mekanizmaları geliştirilmesi gerekiyor. Aksi halde parçalı müdahalelerle bu kadar büyük ve karmaşık bir tarihi dokuyu sürdürülebilir biçimde korumak çok zorlaşıyor.

- Bugüne kadar Bukoleon Sarayı’ndan Botter Apartmanı’na kadar çok kritik dokunuşlar yaptınız. Peki, Eminönü’nün o eskimiş klima boruları ve tabelalar altındaki hanlar bölgesi için önümüzdeki 5 yılın “majör” planı nedir? Odağınızda neler var?

İBB Miras olarak son dönemde Bukoleon Sarayı’ndan Botter Apartmanı’na kadar çok farklı ölçeklerde ve karakterlerde miras alanlarında çalışmalar yürüttük. Bukoleon Sarayı’nda uzun süre görünmez kalmış arkeolojik mirası koruma altına alıp görünür hale getirdik. Botter Apartmanı’nda ise uzun yıllar metruklaşmış bir yapıyı yeniden kent yaşamına kazandırdık. Aslında bu iki örnek de bizim koruma yaklaşımımızı gösteriyor: Bir yandan fiziksel mirası korumak, diğer yandan onu yeniden gündelik hayatın parçası haline getirmek. Eminönü Hanlar Bölgesi’nde de mesele sadece cephe iyileştirmesi yapmak değil; yüzyıllardır yaşayan bir ticaret dokusunu, kamusal hafızayı ve gündelik hayatı birlikte koruyabilmek. Bu nedenle özellikle bu ölçekte ve nitelikte alanlarda parçalı müdahaleler yerine, farklı kurumların, uzmanlık alanlarının ve mülk sahiplerinin birlikte çalışabildiği bütüncül bir alan yönetimi yaklaşımının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu bölgelerin geleceği tek bir kurumun müdahalesiyle çözülebilecek bir mesele değil. Bir yandan fiziksel olarak yıpranmış yapıların restorasyon ihtiyacını karşılamak gerekiyor. Çünkü bazı hanlar ciddi biçimde çöküntü riski altında. Ama diğer taraftan bu alanların yaşayan ticaret dokusunun devam etmesi de gerekiyor. Biz boşaltılmış, sterilize edilmiş, sadece turistik bir dekor haline gelmiş bir Eminönü istemiyoruz. Dolayısıyla burada fiziksel koruma kadar gündelik hayatın, ticaret kültürünün ve kamusal kullanımın sürdürülmesi de önemli. Çünkü kullanılmayan yapı yeniden atıllaşıyor. Korumanın en önemli araçlarından biri de doğru kullanım üretmek.

Botter Apartmanı restorasyon öncesi...
Botter Apartmanı restorasyon sonrası...

- Restorasyon bitince ekip sahadan çekiliyor ama hayat devam ediyor. Restore edilen bu hanların, birkaç yıl sonra eski bakımsız haline dönmemesi için bir yönetim ve denetim modeliniz var mı?

Aslında restorasyon çoğu zaman sürecin başlangıcı. Bir yapıyı restore etme kadar, o yapının sonrasında nasıl yaşayacağını kurgulamak da önemli. İBB Miras’ın yaklaşımında restorasyon sonrası kullanım modeli çok kritik bir başlık. Biz restorasyonu tamamladıktan sonra yapıları ilgili İBB birimlerine devrediyoruz; örneğin İBB Kültür ya da İBB Kütüphane gibi birimler bu alanların programlanmasını yürütüyor. Ancak İBB Miras süreçten tamamen çekilmiyor. Yapının karakterine uygun kullanım biçimleri, etkinlik programları, mekânsal ihtiyaçlar ve zaman içinde doğabilecek yeni müdahale ihtiyaçları konusunda diğer birimlerle sürekli temas halinde oluyoruz. Çünkü bu alanların yaşayan mekânlar olarak kalabilmesi için yönetim modeli en az restorasyon kadar önemli. Koruma sadece fiziksel müdahale değil; sürdürülebilir kullanımın devam etmesini sağlamak da korumanın bir parçası.

- İBB Miras’ın mülkiyeti özelde yapılarda gösterdiği restorasyon başarısı takdir topluyor. Mülkiyeti şahıslara ait ve yüzlerce hissedarı olan Büyük Yeni Han ve Kızlarağası Hanı gibi tescilli devasa yapılar, hukuki çıkmazlar nedeniyle zamana yenik düşüyor. Mülkiyeti sizde olmayan ortak miras niteliğindeki hanlar için maliklerle bir araya gelmek üzerine bir planlamanız var mı?

Aslında tam da bu nedenle biz “ortak miras” kavramını çok önemsiyoruz. Çünkü bu yapılar hukuken özel mülkiyet olabilir ama kültürel olarak hepimize aitler. İstanbul’un hafızasının bir parçasılar. Büyük Yeni Han ya da Kızlarağası Hanı gibi yapılarda yüzlerce hissedarın olması, farklı kurumların yetki alanlarının kesişmesi ve ekonomik zorluklar süreçleri ciddi biçimde zorlaştırıyor. Bu nedenle klasik koruma yöntemleri burada çoğu zaman yeterli olmuyor. Bizim yaklaşımımız, bu alanların sadece tek bir kurumun müdahalesiyle çözülemeyeceği yönünde. Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, malik temsilcileri ve uzmanların bir araya geldiği yeni yönetim modellerine ihtiyaç var. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi alanlar için bir alan yönetim planı oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu planın da kişilerden bağımsız, sürdürülebilir ve uzmanlık temelli bir yapıya sahip olması lazım. Çünkü bu alanların geleceği sadece restorasyon yapmakla değil; kullanım, yönetim, ekonomik sürdürülebilirlik ve gündelik hayatı birlikte düşünmekle mümkün olabilir.

Merve Gedik kimdir?

Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde tamamlayan Merve Gedik, yüksek lisans eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi Mimari Tasarım Programı’nda, “Mimari Temsilde Hareket İmgesi: Gündelik Hayat ve Sinematografi Üzerinden Bir Okuma” başlıklı tezi ile 2013 yılında tamamladı. Meslek yaşamına mimarlık ofislerinde başladıktan sonra, 2013 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde göreve başlamış; bu süreçte kültürel mirasın korunması ve restorasyon alanlarında deneyim kazandı.

Aralık 2019 itibarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi, Tanıtımı ve Turizm Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) bünyesinde görev almakta olup, 2021 yılından itibaren İBB Miras Projeler Müdürü olarak; restorasyon uygulamaları, meydan tasarım yarışmaları ve miras alanlarının yeniden işlevlendirilerek kamusal yaşama kazandırılmasına yönelik projelerin geliştirilmesi ve uygulanması süreçlerini yönetti. Aynı dönemde, İstanbul’un simge yapılarında yürütülen kapsamlı restorasyon projelerinde aktif sorumluluk üstlenmiştir. Nisan 2026 itibarıyla Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı olarak atanmış olup, kültürel mirasın korunması, yeniden işlevlendirilmesi ve kamusal erişimin güçlendirilmesine yönelik strateji ve uygulama süreçlerini yönetmeye devam etmekte.

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Mayıs 2026-

İstanbul Emniyeti'nde kritik atamalar: İBB soruşturmasını yürüten Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü görevden alındı 

Vali Davut Gül, İstanbul Emniyet Müdürlüğü atamalarını imzaladı. Atamalarla birlikte İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde son 17 ayda üçüncü kez müdür değişikliği gerçekleşti. Mali Suçlarla Mücadele Şubesi’nin yeni müdürü Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürü Çağlayan Kurt oldu. Önceki görevi İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü olan ve Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevine geldikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturmaları yürüten Orhan Şen, İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü görevine geri döndü. Müge Anlı'nın eşi Şinasi Yüzbaşıoğlu da Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü'nden Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne atandı.

İstanbul Valisi Gül, Emniyet'te yeni atamalara imza attı. Gül tarafından onaylanan listede İstanbul İl Emniyet Müdür yardımcılığı görevlerine Serkan Gömce ve Hasan Demirbağ atandı. İstanbul Emniyeti'nde Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı'na Serhat Kalyoncu, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne Çağlayan Kurt, İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü'ne Orhan Şen, Asayiş Şube Müdürlüğü'ne Mehmet Ali Taşçı, Özel Güvenlik Şube Müdürlüğü'ne Sami Pektaş, Güven Timleri Şube Müdürlüğü'ne Ahmet Çobanoğlu, Bölge Trafik Denetleme Şubesi Müdürlüğü'ne Şükrü Çoşkun atandı.

Önemli ilçelerin müdürleri değişti

Öte yandan Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Mustafa Durantaş, Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Burak Gürakan, Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Halis Erdoğan, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Lütfü Doğan, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Hakan Öztürk, Küçükçekmece İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Mustafa Aktan, Başakşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Yusuf Erkan, Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Şinasi Yüzbaşıoğlu atandı.

Kızının çakarlı araç videosu sonrası yaptığı paylaşım tepki çekmişti: Yazar Emin Pazarcı, Akşam gazetesinden ayrıldı 

Avukat kızının çakarlı bir lüks araçtaki görüntüleri sonrası yaptığı açıklama üzerine büyük tepki çeken ve görev yaptığı Akşam gazetesinde zorunlu izne çıkarılan gazeteci Emin Pazarcı, gazetedeki görevinden ayrıldığını açıkladı. 

İktidara yakın Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi Emin Pazarcı'nın avukat kızı Begüm Ece Pazarcı, lüks bir araçta seyahat ettiği anlara içeren bir video yayınladı. Söz konusu videoda araçta çakar düzeneği kullanıldığı fark edilince sosyal medyada büyük tepki oluştu. Emniyet güçleri tarafından yapılan incelemenin ardından, araçta çakarların izinsiz kullanıldığı tespit edildi. Araç sahibine 173 bin 392 lira idari para cezası uygulanırken, lüks otomobil bir ay süreyle trafikten men edildi.  Kızı hakkındaki eleştiriler sosyal medyada hızla büyüyünce, baba Emin Pazarcı tepkilere sosyal medya hesabından "Ulan it kopuk takımı... Çakarlı araç mı arıyorsunuz? Kızımda değil bende var. Ama bir kere bile kullanmadım. Tersini ispat eden çıkarsa, alnını karışlarım!" ifadeleriyle cevap verdi. Eski AKP MKYK üyesi Şamil Tayyar, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Pazarcı'nın söz konusu paylaşımları nedeniyle üç ay boyunca zorunlu izne çıkarıldığını duyurdu. Pazarcı, zorunlu izne çıkarılmasının ardından görevinden ayrıldığını açıkladı. “Arkadaşlarla el sıkıştık” diyen Pazarcı paylaşımında şöyle dedi: “Akşam Gazetesi'nden anlaşıp ve Ankara'daki arkadaşlarla el sıkışıp ayrıldım. Ankara Temsilciliğine getirilen Yusuf Alabarda'ya yeni görevinde başarılar dilerim.”

Kızının çakarlı araç videosu sonrası yaptığı paylaşım tepki çekmişti: Akşam gazetesi yazarı Emin Pazarcı, zorunlu izne çıkarıldı.

Başsavcılık, AKP'li vekilin oğlunun okula silahla gittiği iddiasını reddetti, haberlere soruşturma başlattı: Bazı öğrenciler boncuk tabanca getirmiş 

Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP Aydın Milletvekili Seda Sarıbaş'ın çocuğunun okuduğu okula silahla götürdüğü yönündeki haberler hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Sarıbaş'ın oğlunun okula silah götürdüğü iddialarını reddeden Başsavcılık, bazı öğrencilerin okula boncuk tabanca getirdiğini ifade etti. 

AKP Aydın Milletvekili Seda Sarıbaş'ın çocuğunun okuduğu okula silahla götürdüğü iddia edildi. CİMER'e başvuran öğrenciler Sarıbaş'ın çocuğunun okula önce bıçak ardından da silahla geldiğini öne sürdü. Öğrencilerin iddiasında göre durum okul müdürüne bildirildi ancak öğrenciye ceza verilmediği öne sürüldü. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada yapılan haberler hakkında soruşturma başlatıldığı açıklandı. 

Başsavcılıktan yapılan açıklamada, bazı basın yayın kuruluşlarında "Milletvekilinin oğlu okulu silahla bastı", "Aydın'da milletvekilinin oğlu hakkındaki okulu silahla bastı iddiası CİMER kayıtlarına geçti" şeklinde haberlerin çıkması üzerine basın açıklamasının yapılmasına ihtiyaç duyulduğu belirtildi.

https://t24.com.tr/gundem/bassavcilik-akpli-vekilin-oglunun-okula-silahla-gittigi-iddiasini-reddetti-haberlere-sorusturma-baslatti-bazi-ogrenciler-boncuk-tabanca-getirmis,1322152

 4 öğrenci CİMER’e şikâyet etti, başsavcılık iddialar hakkında soruşturma başlattı: “AKP’li vekil Seda Sarıbaş’ın oğlu okula silahla gitti, olay kapatıldı” iddiası

GÜNDEM -15 Mayıs 2026-

Diyanet de aile tartışmasına girdi: Hutbede dikkat çeken ayrıntılar-Birgün- 

Bosch'un hayvan sevgisi temalı Anneler Günü reklamının kaldırılmasının ardından Diyanet dikkat çeken bir hutbe yayımladı. Hutbede "Hiçbir sınır ve değer tanımayanlar tarafından; dijital mecralar, reklamlar, televizyon programları ve filmler aracılığıyla toplumun yapı taşı olan aile müessesesi zayıflatılmak istenmektedir" denildi. https://www.birgun.net/haber/diyanet-de-aile-tartismasina-girdi-hutbede-dikkat-ceken-ayrintilar-712804

Diyanet’ten yeni rekor: 4 ayda 60,5 milyar TL -Mustafa Bildircin/Birgün- 

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2026 yılının Ocak-Nisan döneminde 60 milyar 545 milyon 682 bin TL harcadı. Başkanlık, aylık ortalama 15 milyar TL’lik harcaması ile Kültür ve Enerji bakanlıklarının da aralarında olduğu genel bütçe kapsamındaki 27 kamu idaresini geride bıraktı.    https://www.birgun.net/haber/diyanetten-yeni-rekor-4-ayda-60-5-milyar-tl-712726

Bütçe açığı 4 ayda 750 milyar lirayı aştı!-Birgün- 

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, bütçe gelirleri, nisanda 1 trilyon 186,2 milyar lira, giderleri 1 trilyon 524,9 milyar lira olarak hesaplandı. Bütçede nisanda 338,7 milyar lira, ocak-nisan döneminde 758,8 milyar lira açık oluştu. https://www.birgun.net/haber/butce-acigi-4-ayda-750-milyar-lirayi-asti-712717

Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor? + Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek? + Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -EVRENSEL-

Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor?-Uğur Zengin-

Başta Merkez Bankası ve siyasal iktidar olmak üzere ekonomi şefleri Türkiye’de halkı uzun süredir yanıltıyor. Kavram kargaşasıyla su bulanıyor ve gerçek perdelenmek isteniyor.

Neoliberal dünyanın kalanı gibi Türkiye’de de enflasyona karşı tipik bir ‘enflasyon hedeflemesi rejimi’ uygulanıyor. Esasen iki fikre dayanıyor. Birincisi, hedefin üzerindeki enflasyonun sorumlusu işçilerdir; ikincisi işsizlik artışı enflasyonu kontrol etmek için ödemeye değer bir bedeldir.

Rejim, kâr peşinde koşanı değil, ücretiyle geçineni hedef alıyor. Bu modelde sendikalar piyasayı bozan bir ‘alerjen’ olarak görülüyor. Rejimin sınıfsal karakterini yalnızca bu bile faş etmeye yeter.

Tahmin değil, hedef
İsminden de anlaşılacağı üzere bu model, bir enflasyon hedeflemesi rejimi, bir tahmin rejimi değil. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yayınlarında yer alan ifade ile bu rejim; sayısal bir enflasyon hedefi belirlenmesini ve Merkez Bankasının öngörülen süre zarfında bu hedefe ulaşmayı taahhüt etmesini esas alıyor.

Ancak Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan -daha önceki toplantılarda olduğu gibi- dünkü enflasyon toplantısında da, “Enflasyonun 2026 yıl sonunda yüzde 26; 2027 yıl sonunda ise yüzde 15 olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz” diyordu.

Merkez Bankası esasen bir enflasyon tahmini yapmıyor, enflasyon hedefi belirliyor ve bu hedefe ulaşacağını taahhüt ediyor. Yani yetkisine dayanarak garanti veriyor. Tahmini ise herhangi biri yapabilir, tahmin yapan garanti vermez.

İşin Türkçesiyle bu model ile Merkez Bankası mealen, “İşçiler, ispatlayamam ama enflasyonun sorumlusu sizsiniz. Elimdeki araçları kullanarak, size dokunarak, ücretlerinizi düşürerek ya da bir kısmınızı işsiz bırakıp gelirinizi sıfırlayarak enflasyonu şu kadar zaman içinde şu seviyeye çekmeyi taahhüt ediyorum” diyor.

Hedeften kat kat sapıldı

Ancak ne oldu? Ocak 2023’te Merkez Bankası 2025 yılı enflasyonunun yüzde 5 olacağını hedeflemişti. Diyelim ki, Şimşek geldi ve politikalar rasyonelleşti. Temmuz 2023’te 2025 yılı için enflasyon hedefi yüzde 15’ti. Ocak raporuna göre sapma; ilk baştaki yüzde 5’lik hedefe kıyasla 25.89 puan (oransal olarak yüzde 517), ‘rasyonelleşme’ sonrası revize edilen yüzde 15’lik hedefe kıyasla bile 15.89 puan (oransal olarak yüzde 106) oldu.

Daha kötüsü 2024’te halka 2026 sonunda enflasyon oranının yüzde 9 olacağı taahhüt edildi. Dün yayımlanan raporda Merkez Bankası 2026 yılı sonu için hedef enflasyonunu yüzde 26’ya çıkardı. Merkez Bankası sadece 2 yıl 3 ay sonra verdiği garantiden yüzde 189 saptı. Yani yaklaşık üç katına çıktı.

Ya da bu yılın başında Merkez Bankası ne vadediyordu? Yıl sonu için yüzde 18 enflasyon. Sadece üç ay sonra ne oldu? Yüzde 26. En iyimser tahminle bile Merkez Bankası üç ayda hedefinden yüzde 44.4 saptı.

En alttakilerin suçu
Milyonlarca insan kavram kargaşası ve ayak oyunuyla yanıltıldı. Ancak hâlâ sürecin bedelini zaten reel ücret ve maaşı madara edilenler ödüyor. Ücretler tırpanlanmaya devam ediliyor, hayat pahalılığı krizi derinleşiyor. Haneler geçim sıkıntısı nedeniyle birleşiyor. Bunun da siyasal bir temeli var. Gazetemize yazan bir çocuk işçi, “Kime sinirliyim diye soracak olursanız, bu ülkeyi yönetenlere sinirliyim. Çünkü, kendi suçlarını örtbas etmek için başka suçlu arıyorlar” diyordu. En başa dönelim, enflasyon yüksekse bu toplumsal hiyerarşide en alttakilerin suçu olmalıdır. Metal işçilerinin, çocuk işçilerin, işsiz kalmış tekstil işçisinin, ücreti baskılanan öğretmenin, bir fabrikadaki CNC operatörünün, bir kuryenin ya da bir liman işçisinin… Daha çok gelire sahip olanın, bir şirket CEO’sunun, Merkez Bankası başkanının, bakanın ya da bir holdingin genel müdürünün değil…

Bu çarpık siyasal mimari, TCK 217/A’yı (Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu) asıl sorumlulara, yani Merkez Bankasına ya da manipülatif piyasaya karşı işletmiyor. Yasanın ucu; bu düzeni eleştiren yazarlara, iktidarın alerjen kabul ettiği sendikacılara ve emeğinin peşindeki işçiye dokunuyor.
/././

Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek?-Adnan Gümüş-

Eğitimden amaç iş gücü için mi çocuğun ve toplumun gelişimi, doğayla da uyumlu yaşamak için mi? Eğitimin sağlaması gerekenler neler?

Türkiye’de iktidar ve iş çevreleri hemen her defasında “iş gücü”, “istihdam edilebilirlik” vurgusu yapıyor, bu da mesleki eğitimle ilişkilendiriliyor.

Dahası kendi verileri/istatistiklerinin aksine, yükseköğretimin iş gücüne katılım sağlamadığını iddia ediyorlar, oysa bu yalan, en yüksek iş gücüne katılım yükseköğretim mezunları arasında bulunuyor.

Sadece Türkiye değil esnafın burjuvazinin iktidarların bu söylemi tüm dünyada benzer. Bologna süreci (tüm yükseköğretim de ekonomiye göre) düzenlenmeye çalışılıyor.

Bu hafta Rusya üzerinden bir değiniye değineceğim.

Eğitimin amacı para kazandırıcı iş/kariyer mi olmalı?

Uluslararası tartışmalardan, Rusya’dan aktarılan bir yazıya binaen, gençliğin eğitimden iş ve kariyer yüzünden koptuğuna dair bir aktarım bu hafta t24’te yer aldı: “Diplomanın büyüsü bozuldu: Gençler neden üniversiteden vazgeçiyor?” ana başlığı “Üniversite eğitimi sosyal asansör olma işlevini yitirdi” alt bağlığı ile aktarılan değerlendirmede ana sav ve temellendirme şu şekilde:

“Son yarım yüzyıldır küresel çapta bir patlama yaşayan yükseköğretime olan ilgi hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde hızla ivme kaybediyor. Eğitim maliyetlerinin her geçen gün artmasına rağmen, üniversite diplomasının kariyer basamaklarını hızla tırmanma garantisi vermemesi gençleri farklı arayışlara itiyor. Günümüzde bir mühendislik ya da işletme mezununun kurye, barista veya satış danışmanı olarak çalışmak zorunda kalması, artık istisnai bir durum olmaktan çıkıp küresel bir norm haline gelmiş durumda.

Rusya’da İzvestiya gazetesinin derlemesine göre, üniversite eğitiminin “sosyal asansör” olma işlevi birçok ülkede durma noktasına geldi.

ABD’de New York Federal Rezerv Bankası verilerine göre, 2025 sonu itibarıyla 22-27 yaş arası mezunların yüzde 43’ü, diploma gerektirmeyen işlerde “yetersiz istihdam (underemployment)” sorunuyla karşı karşıya.

İngiltere’de ise üniversite mezunlarının asgari ücretli çalışanlara göre kazandığı maaş farkı 2007’den bu yana yarı yarıya azaldı. Öğrenci kredileri ve yüksek yaşam maliyetleri eklendiğinde, diplomalı bir gencin harcanabilir geliri 15 yıl öncesine göre yüzde 30 daha düşük seyrediyor.

Eğitimdeki bu krizin temelinde arz-talep dengesizliği ve akademik programların piyasa gerçeklerinden kopuk olması yatıyor. Örneğin ABD’de 2014-2024 yılları arasında bilişim sektöründeki giriş seviyesi pozisyonlar yüzde 6 artarken, mezun sayısı yüzde 110 oranında patladı. Öte yandan sağlık gibi ciddi personel açığı olan alanlarda mezun sayısı sadece yüzde 5 arttı. (…)

Türkiye dahil birçok ülkede gözlemlenen bu “diploma enflasyonu”, eğitim sistemini evrilmeye zorluyor. Üniversiteler finansal bir çöküş yaşamasa da artık piyasa talebine göre kontenjan sınırlamaları ve müfredat güncellemeleri kaçınılmaz birer zorunluluk haline geliyor.”

Burada maalesef varsayılan temel ölçüt; iş gücü piyasası ve emek piyasasında daha yüksek maaş getirisi olan iş/kariyer.

İş gücü mü çocuğun toplumun gücü, doğanın döngüsü mü? Ana ölçütler neler olmalı?

Eğitim gerektirmeyen yüksek ücret kazanılan işleri saysak acaba hangileri?
İş para kazanmak ise bunda eğitimin belli bir payı var elbette, ama bu genel eğilimle ilgili. Tek tek bir kişinin aynı 8 saatte para kazanacağı eğitim gerektirmeyen işler de çok sayıda sayılabilir.

Bu durum değerlendirmenin özünden değildir, ilinektir, talidir. Onun için bu konuya girmiyorum.

Eğitim paraya piyasaya endeksli bir şey değildir.

Ana soru, çocuğun ve eğitimin ne olduğudur.

Çocuk nedir? Eğitimden amaç nedir?
Temel eğitimden amaç da başarı ölçütü de iş gücüne katılım, iş verimliliği ve iş performansı olamaz, bunlar nitelikli bir eğitimde bazı alt boyutlar olarak içerilir ama içerilmese de eğitim için temel kriterler değildir.

Çocuk bir kişidir, kişi olmak kendi eylemine kendi iradesiyle kendi aklıyla karar verebilmektir, eğitim de çocuğun yetiştirilmesi, eyleminin öznesi olmasına yöneliktir.

İş gücü piyasasında çocuk eyleminin öznesi değildir, bu piyasa ana öznedir, piyasayı kontrol edenler ana aktörlerdir, ama çocuklar veya insanlar değil. İş piyasasına uyumu ana amaç haline getirmek çocuğu özne olmaktan çıkarmakta, bir araç bir alet konumunda, makinenin bir dişlisi konumuna düşürmek anlamına gelmektedir.

Üç temel töz/varlık/özne sayarsak bunlar kişi, toplum ve doğadır. Eğitimden amaç, çocuğun kişi olmaya, toplumun toplum olmaya, doğa ile birlikte yaşamaya hazırlanmasıdır, çocuğun ve toplumun kendi yaşamının öznesi olmasının sağlanmasıdır. Bu amaçlara yönelik eğitim de özgürleştirici dönüştürücü etkinliklerdir. Özgürleştirici dönüştürücü yol yordamların başında da bilgi beceri duyarlılık potansiyellerinin geliştirilmesine, gerçekleştirilmesine ortam sağlamak gelmektedir.

Diplomayı işe mesleğe odaklama sağlıklı bir yaklaşım değil. İkisi arasında bağ olsa da farklı şeyler. Ekonomi başka, eğitim sağlık başka. Sağlık örneği verirsek; örneğin iş için mi sağlık olacak yoksa çok daha fazlası insan olmak için mi? Her sağlıklı kişi, örneğin çocuklar da iş mi yapacak, sağlıklı insanın ana ölçütü salt iş mi olacak?

İş ve tüketim malı üretimi zaten böyle olmamalı, insanın yılda 2-3 ayını geçmese daha iyi. Onu da makineler robotla yapay zekalar yapsa daha da iyi.

Bununla beraber ısrarla ileri sürülen bir gerekçe doğru değil, bir kez daha altını çizelim. Tüm dünyada en yüksek iş gücüne katılım üniversite düzeyinde.

Ana Sorun: Mülkiyet ve mübadele biçimleri
Dünyadaki ana sorun iş gücüne katılım değil dünya kaynaklarının mülkiyeti ve paylaşım sorunu. Aile mülkleri üyeleri arasında nasıl paylaşılacak? Ya dünya kaynakları? Benim görüşüm, özel mülke kişinin kendi emeği ile ürettikleri dışındakiler girmemeli. Hiç kimse üretmediğini almamalı. Her çalışan en nitelikli yüksek öğretimden geçmeli ve aynı ücreti/payı almalı.

Sözün özü

Marcuse’un toparlamasıyla; şimdilerde insan olmaktan çıktık, artık biriktirenlerin veya artık birikiminin, tüketimi de buna endeksleyerek kapitalizmin/artık üretim ve tüketim piyasalarının mekanik dişlisi haline geldik.

Eğitimden amaç iş gücü yetiştirmek değil insan ve toplum yetiştirmektir, eğitim bizzat özgürleştirici dönüştürücü etkinlikler örüntüsüdür. Bilim, felsefe, sanat siyasetin kişi ve toplum olmanın ayrılmaz parçasıdır. İş için olanı devede kulak kalır. Artık birikimi tüketim etnosantrizm insanın başlıca müptelalıkları afyonları kimyasal uyuşturucuları haline gelmiş bulunuyor.

Doğa kişi ve toplum olma amaçları, ilkeleri ve yaşam biçimleri neler acaba? 1-İş için, işte, iş/meslek eğitimi ile 2-doğa için, kişi için, toplum için doğa içinde, kişi içinde, toplum içinde eğitim felsefesi, amaçları ve ilkeleri aynı şeyler mi?

Çocuk nedir? Kişi olmak toplum olmak nedir?

/././

Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -Yücel Özdemir-

ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. İki büyük emperyalist ülkenin liderinin bir araya geldiği görüşmede alacakları kararlar, yapacakları açıklamalar, verecekleri mesajlar elbette dünyanın gidişatı, paylaşım hesapları açısından büyük bir önem taşıyor. 2017’den bu yana ilk kez bir devlet başkanı Çin’i ziyaret ediyor. Son ziyaretçi de Trump olmuştu.

Dün sabah başlayan görüşmelerde, Trump birçok lider için sarf ettiği ikiyüzlü övgü sözlerini Çin Devlet Başkanı Şi Jinping için de tekrarladı. Şi’nin “Olağanüstü bir lider” olduğunu ifade ettikten sonra, “Bazen insanlar bunu söylediğimde hoşlanmayabilir, ama bu gerçek olduğu için yine de söylüyorum” dedi.

Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu, her iki ülkenin iyi ilişkiler sürdürmesi gerektiğini ifade eden Şi ise, iki büyük güç olan Çin ve ABD’nin “yeni bir ilişkiler modelini” bulması gerektiğini ifade ederken, Antik Yunan tarihindeki “Tukidides Tuzağı”na dikkat çekti.

5. yüzyıldaki Peloponez Savaşı’nı inceleyen Tarihçi Tukidides, savaşın asıl nedeninin yükseliş içinde olan Atina’nın Sparta’yı korkutması olduğu, bu nedenle savaşın kaçınılmaz hale geldiğini tespit ediyor. Tukidides’in tespitleri siyasal bilgilerde ve uluslararası ilişkilerde “Tukidides Tuzağı” olarak tanımlanıyor. Günümüzde ise ABD’li Siyaset Bilimci Graham Allison de bu kavramı ABD-Çin ilişkileri için kullanıyor.

Yükselen güç Çin ile gücünü korumaya çalışan ABD arasındaki rekabetin nereye varacağı günümüzde en çok merak edilenler arasında. Son 500 yılda benzer 16 durumu inceleyen Allison, bunların 12’sinin savaşla sonuçlandığını, dördünün savaşa dönüşmediğini aktarıyor. Dönüşmeyenlere örnek ABD’nin İngiltere’ye, SSCB’nin ABD’ye karşı yükselişi gösteriliyor.

Şi’nin bu önemli ziyarette Trump’a “Tukidides Tuzağı”nı hatırlatması ve “İlişkilerde yeni bir model önermesi” emperyalist devletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği tezinin tekrarından ibaret görünüyor. Ancak, her iki ülke arasındaki ilişkiler ve maddi koşullar, barış içinde bir arada yaşamanın imkansız olduğunu gösteriyor.

Ziyaret öncesinde bir değerlendirme yazısı yayımlayan Alman Handelsblatt gazetesi, son ziyaretten bu yana Trump’ın kendisine daha fazla güvenen Şi ile karşılaşacağını yazıyor. Zira aradan geçen dokuz yıllık sürede Çin’in ekonomik ve askeri gücü büyüyerek, ABD’ye birkaç adım daha yaklaştı. Gazetenin yazdığına göre “ABD hükümetindeki Çin uzmanları aylardır bu görüşmeden endişeli. Trump’ın bir avuç soya fasulyesi karşılığında Amerikan çıkarlarını Şi’ye satması ve basit manşetler uğruna kötü bir anlaşmaya razı olduğunu söylüyor.” (Handelsblatt, 13.05.2026)

Trump’ın “manşetlik açıklamalar” yapmayı sevdiği doğru. Ancak bu uğurda ABD’nin çıkarlarını bir yana bırakarak, hem de bir tüccar olarak, “kötü anlaşmaya” imza atma olasılığı zayıf. Trump, ticaretin ABD lehine dönmesi durumunda ilişkilerin sürmesinden yana. Heyette aralarında çok sayıda tekel yöneticisinin olması, küresel rekabete rağmen ABD’nin gözünün devasa Çin pazarında, ucuz emeğinde ve nadir elementlerinde olduğunu gösteriyor. Şi’nin, Trump’ın iştahını kabartan bir anlaşmayla 500 Boeing uçağı almak istediği, muhtemelen bu ziyaret sırasında imzaların atılabileceği de ileri sürülüyor.

Denilebilir ki, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi adeta yükseliş içinde olan Çin’i geriletme stratejisi üzerinden yürüyor. Bunların başında gümrük vergileri geliyor. Trump-Şi görüşmesinin arka fonunda asıl olarak emperyalist paylaşımdaki rekabet bulunuyor.

Bu yılın başında önce Venezuela, sonra İran’a yapılan müdahalelerin aslında Çin’in petrol vanalarını kapatmaya yönelik hamleler olarak okunması gerekiyor. Her ne kadar Çin son yıllarda güneş ve rüzgar enerjisi üretimine hız verse de fosil enerjiye bağımlılığı güçlü bir şekilde devam ediyor. Dahası, Trump’ın hamleleri sadece Pekin’in ihtiyaç duyduğu fosil enerji kaynaklarına çökme değil, daha önemlisi pazar alanlarını daraltmak.

ABD’nin Çin’in yükselişini durdurmak için attığı ya da atmayı planladığı adımlar az çok biliniyor. Peki Çin bunlara karşı sessiz kalıp, kabul ediyor mu? Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için devlet eliyle sürekli güneş, rüzgar ve nükleer enerji alanlarına yatırımlar yapılırken, sahip olduğu nadir elementler avantajıyla elektrikli araç pazarında Çin’in payı sürekli büyüyor.

Çin, yeni pazarlara sahip olmak için gümrük vergilerini ise düşürüyor. Trump’ın Pekin ziyareti öncesinde Afrika kıtasındaki 54 ülkeden 53’üne sıfır gümrük vergisi dönemi başlattı. Afrika’nın en büyük 20 ülkesine iki yıl boyunca Çin pazarına gümrüksüz erişim yolu açıldı.

Tayvan ve Güney Çin Denizi başta olmak üzere, değişik alanlar üzerinde ABD ile Çin arasındaki rekabet ise bu ziyarette hangi mesajların verileceğinden bağımsız olarak sertleşecek. ABD’nin Asya’daki müttefikleriyle birlikte Çin’in mevcut egemenlik alanlarını daraltma tuzakları hiç eksik olmadı, bundan sonra da olmayacak.

Ekonomik gücünü artıran, pazar alanlarını genişleten Çin’in ABD’ye karşı günümüzde en zayıf yanı askeri güç ve silah üretimi. Öncesine kıyasla önemli hamleler yapılsa da, henüz ABD ile karşı karşıya gelebilecek güçte ve düzeyde değil. Bu nedenle, askeri olarak karşı karşıya gelmeyi, olanaklar el verdikçe erteleyerek zaman kazanmaya devam edecek. Bu nedenle Trump’ın sert çıkışlarına karşı yumuşak mesajlar vermeye devam edecek.

Genel çerçevede bakıldığında ABD’nin emperyalist paylaşımda, tıpkı Sparta gibi lider kalmak için yoğun bir çaba gösterdiğini, Çin’in de Atina gibi yükseldiği görülebiliyor. Dokuz yıl öncesiyle kıyaslandığında, Çin’in güç topladığı, ABD’nin ise müttefikleriyle ilişkilerinin sarsılmasıyla güç kaybettiği söylenebilir.

Her iki ülke arasında küresel düzeyde süren rekabetin kilit noktasının Tayvan olacağı söylenebilir. Çin’i, Tayvan üzerinden bölge ülkelerinin de dahil olduğu bölgesel bir savaşa çekerek güçten düşürme Washington’un planları arasında. Ancak, masa başındaki hesabın sahada tutmama olasılığı yüksek. Çin’in kazanacağı bir savaş, ABD’nin “dünya liderliği”nin sonu anlamına gelecektir.

/././
EVRENSEL

Öne Çıkan Yayın

Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu? + Sosyal medyadan kripto paraya: İnternet nasıl küresel bir kumarhaneye dönüştü? -Füsun Sarp Nebil / T24-

Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu? Etkinlikle ilgili haberler ağırlık...