Kadıköy Rıhtımı’nda oldubitti: Cami projesi için şimdi de otopark kapatıldı.
Kadıköy sahilindeki İSPARK otoparkı, cami projesi için gece yarısı operasyonuyla boşaltıldı. Yürütmeyi durdurma talebi henüz mahkemece incelenmeden tahliyenin gerçekleştirilmesi tepki çekti.
İstanbul’un en yoğun noktalarından biri olan Kadıköy Rıhtım’daki açık otopark, "Kadıköy Rıhtım Cami Projesi" kapsamında dün gece itibarıyla araç girişine kapatıldı.
HalkTV'nin haberine göre, Kadıköy Kaymakamlığı'nın 12 Mart tarihinde İSPARK’a tebliğ ettiği tahliye yazısının ardından, dün gece yarısı otoparka yeni araç alımı durdurulurken, sabah saatlerinde alanın tamamen boşaltıldığı görüldü.
Tahliye işleminin, söz konusu karara karşı açılan yürütmeyi durdurma davasında mahkemenin henüz bir inceleme yapmadığı sırada gerçekleştirilmesi dikkat çekti.
Dava sürerken tapu kaydı değiştirilmişti
Süreç, daha önce tapu kayıtlarında yapılan değişiklikle gündeme gelmişti. Danıştay’da dava süreci devam ederken, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın talebi doğrultusunda İstanbul 5 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’nün parselin "cami alanı" olarak tescil edilmesine onay verdiği ortaya çıkmıştı.
Halihazırda Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarında "Arsa (Cami Alanı)" olarak tescil edilen bu alanın fiilen kapatılması, hukuki sürecin baypas edilmesi olarak değerlendiriliyor. Yürütmeyi durdurma davasında mahkemenin vereceği karar bekleniyor.
'Yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet değerleri bizim!'
Projenin hayata geçirilmesi için atılan hukuksuz adımlara Kadıköy Halk Meclisi sert tepki göstermişti. Yapılması planlanan yapının bölgenin dokusuna zarar vereceğini belirten Meclis, kentsel yağmaya karşı mücadele vurgusu yaparak şu açıklamada bulunmuştu: "Yapılması planlanan ve Haydarpaşa Garı’ndan bile yüksek olan cami projesi, kent silüetine de bir saldırı anlamı taşımaktadır. Ülkenin hafızasını, değerlerini silmeye ant içmiş bir iktidarın silüeti korumasını beklemiyoruz. Biz de ant içiyoruz: Bu kent bizim, bu ülke bizim, yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet değerleri bizim!"
***
‘ABD Suriye’yi Lübnan’a girip Hizbullah’a karşı savaşmaya çağırdı, Suriye teklifi değerlendiriyor’
ABD’nin Şam hükümetinden ordusunu Lübnan’a sokup Hizbullah’a karşı İsrail’e yardım etmesini istediği, HTŞ iktidarının şimdiye çekindiği fakat teklifin masada olup değerlendirildiği iddia edildi.
Reuters’ın haberine göre ABD, Suriye’den Lübnan’a girmesini ve Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yardım etmesini istedi. Ancak Şam hükümeti, savaşın içine çekilmek istemediği için ayak diredi.
Reuters’ın on ayrı kaynağa dayandırdığı haberine göre ABD’nin Şam’dan konuyla ilgili isteğinin geçmişi çok daha eski. İki Suriyeli yetkili, konunun ilk olarak geçen yıl Haziran ayında, İsrail’in İran’a saldırdığı 12 Gün Savaşı’nın başlamasının hemen ardından ABD’lilerle tartışıldığını söyledi.
Habere göre Suriye’deki cihatçı hükümet, Lübnan’a yönelik sınır ötesi operasyon seçeneğini değerlendirdi, fakat şimdiye kadar adım atmaktan çekindi.
Reuters’ın ulaştığı Lübnan Cumhurbaşkanlığı ofisi, kendilerinde ABD ve Suriye’nin Lübnan’a karşı olası bir sınır ötesi operasyon konusunda görüşmeler yaptığına dair “ne ABD’den, ne Batı’dan, ne Arap ülkelerinden ne de Suriye’den herhangi bir ima veya bilgi gelmediğini” söyledi.
Geçtiğimiz hafta Şam yönetimi, hem Suriye ordu birliklerini hem de cihatçı iktidara yakın aşiret güçlerini Lübnan sınırına yığmıştı.
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, Reuters’a yaptığı açıklamada, Suriye lideri Ahmet el Şara’nın yaptıkları görüşmede kendisine Lübnan sınırına yapılan askeri yığınağın “sınırı korumak ve Suriye’nin iç güvenliğini sağlamak” amacıyla yapıldığını söylediğini aktardı.
Ajansa konuşan bir Suriyeli yetkili, ABD’nin Suriye’ye Lübnan’a girmek konusunda yeşil ışık yaktığını, ancak Şam yönetiminin İran füzelerinden ve Suriye’de bir Alevi tepkisinden çekindiği için istekli olmadığını söyledi.
Fakat yine ajansa konuşan bir diğer Suriyeli yetkili, henüz Lübnan’a operasyon düzenlemek konusunda nihai kararın verilmediğini, Lübnan devletiyle Hizbullah arasında çatışma yaşanması durumunda bu seçeneğin masada olduğunu belirtti.
soL, Reuters’ın haberiyle aynı saatlerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Lübnan Suriye’ye bağlansın” çıkışını değerlendirmiş ve Bahçeli’nin talebinin, tam olarak ABD’nin talebi olduğunu yazmıştı.
Antep’te patronların daha fazla kâr için fabrikalarda ‘sıradan’ hale getirdiği, BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in itiraz ettiği için tutuklandığı vahşi düzen böyle işliyor: İşçi M.A’nın eli 180 derecede yandı, iş kazası demesin diye ifadesine müdahale edildi, ilaç parası ödenmedi, devamsızlık iddiasıyla işten atıldı, gelirsiz bırakıldı. Ücreti ödenmeyen işçiler işten kaçınma hakkını kullandı, patron işten attı, fabrika önüne kurdukları çadır jandarma tarafından yıkıldı.
***
Türk tekstil sermayesinin yapısal krizi: Yurtdışına 1,9 milyar dolarlık yatırım, yurtiçine sefalet ücreti -KansuYıldırım-
BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, Sırma Halı işçilerinin direnişinde “İşçiler ölüyor, kolları elleri kopuyor, bir tane patron ifade bile vermiyor”, “Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil.” cümleleri gerekçe gösterilerek “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı. Türkmen daha önce de Başpınar’da tekstil ve dokuma işçilerinin sefalet ücretlerine karşı sürdürdüğü mücadele nedeniyle Gaziantep’teki patron oligarşisinin isteğiyle cezaevine gönderilmiş, hakkında karalama kampanyası yapılmıştı.
Mehmet Türkmen’in her yıl tekstil ve dokuma işçilerinin ücret mücadelesinin yükseldiği, fabrikalarda iş bırakmaların ve eylemlerin başladığı dönemde tutuklanması, ev hapsi cezasına çarptırılması, gözaltına alınması, şahsına ve BİRTEK-SEN yöneticilerine yönelik baskının sistematikleşmesi rastlantısal değildir.
Kent ekonomisinin kolonlarından biri tekstil ve dokuma sektörüdür. Her eylem ve direniş sonucundaki ücret ve hak kazanımı, kent ve ülke ölçeğinde ses getirirken, başka fabrikalarda ve işyerlerinde emsal niteliği taşımakta, mücadele ateşini de harlamaktadır.
Gaziantep tekstil sektörünün anatomisi
Türkiye’de tekstil üretimi üç havzada kümelenmiş olup bunlar; İstanbul, Edirne, Sakarya, Düzce, Tekirdağ ve Bursa’nın bulunduğu Marmara havzası, İzmir, Uşak, Aydın ve Denizli’nin bulunduğu Ege havzası ve Gaziantep, Adana, Adıyaman, Kayseri, Kahramanmaraş, Malatya, Osmaniye ve Şanlıurfa’nın bulunduğu Güney Anadolu havzasıdır.
Tekstil üretimin yüzde 75’ini yapan Güney Anadolu havzasında üretimin merkez üssü Gaziantep’tir. Gaziantep Sanayi Odası’nın verilerine göre kentte 800’den fazla büyük ve orta ölçekli tekstil fabrikası yer almakta, daha çok hammadde ve yarı mamul üretimi gerçekleştirilmektedir. Gaziantep tekstil sanayi, 6 alt sektör ve 20 üretim kolunda, daha çok hammadde ve yarı mamul üretimine yoğunlaşmıştır.
Makine halısı ve makine halısının üretiminde kullanılan sentetik iplikleri imal eden şirketler çoğunluktadır. Polyester, tekstürize polyester iplik, bükülmüş polyester iplik üreten şirketlerin sayısı artmıştır. Şirketlerin büyük bölümü akrilik iplikler, polipropilen iplikler, makine halısı, tufting dokuma halısı, pamuk ipliği, polipropilen çuval ve torba, non woven kumaş, triko örme eşyalar-giyim penye konfeksiyon giyim tekstil kollarında faaliyettedir.
Gaziantep, Türkiye’de üretilen makine halısı üretiminin yüzde 91’ini, polipropilen iplik üretiminin yüzde 91’ini, dokusuz kumaş üretiminin yüzde 82’isini, akrilik iplik üretiminin yüzde 77’isini, PE veya PP şeritten çuval üretiminin yüzde 40’ını, pamuk ipliği üretiminin yüzde 36’sını tek başına gerçekleştirmektedir.
İstanbul Sanayi Odası tarafından açıklanan “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” araştırmasının 2023 yılı ve 2024 yılı listelerinde Gaziantep’ten 29 şirket yer almıştır ve il bazında 5’inci sıradadır. 2024 yılı “İkinci 500” listesinde ise 36 şirketle üçüncü sıradadır. Tekstil sektörü lokomotif özelliği taşırken, İSO “İkinci 500” listesindeki payı yüzde 41’in üzerindedir.
Buna karşılık tekstil sektöründe ortalama işçi ücreti 31 bin 600 lira, kompleci ücreti 35 bin 300 TL, makineci ücreti 42 bin TL civarındadır.
BİRTEK-SEN öncülüğünde kentteki grev veya iş bırakma eylemleri nedeniyle üretimin aksaması sadece bölge ölçeğinde değil, tedarik zincirleri açısından da kritik önemdedir. Tekstil sektörünün üretim ve ihracat parametreleri açısından yapısal krize girdiği bu dönemde eylemlerin ve grevlerin engellenmesi, kentteki sendikal hareketin bastırılması daha önemli hale gelmektedir.
Tekstil sektörünün krizi
“Emek yoğun üretim” ve “fason üretim” denilince akla gelen ilk sektör tekstildir ve son yıllarda sektörde alarm zilleri çalmaktadır. Sektör yöneticileri küresel pazardaki pay kaybını, tedarik zincirlerinde rekabetin gerilemesini, üretimin ve istihdamın daralmasını sıklıkla ücretler olmak üzere yüksek girdi fiyatlarına ve kur politikalarına bağlamaktadır.
Öncelikle sektörün uzun yıllardır üretim ve yatırım planlamalarını küresel tekstil ve hazır giyim tekellerinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmesi, en büyük pazar konumunda olan Avrupa ekonomisindeki yavaşlama, küresel savaş riski ve bölgesel sorunların artışı sektörün kırılganlığını artıran temel etkendir.
MÜSİAD’ın 2025 Sektör Kurulları Raporu’nda “Türkiye’deki birçok firma dünya çapında bilinen markalara üretim yaparken, kendi markalarını oluşturmak yerine yurtdışındaki büyük markalara bağlı kalmaktadır” ifadesiyle tekelci bağımlılık ilişkisinin olumsuz rolüne işaret etmektedir. Hızlı meta üretimi ve yüksek kâr odaklı sermaye birikim stratejisi, üretim ile marka ayrışmasını engellemiş, sektörü küresel şirketlerin taşeronluğundan ibaret bir modele sıkıştırmıştır.
Öte yandan banka kredi faizlerinin yüksek seyretmesi reel üretimi zora sokan diğer bir etkendir. Yüksek faiz ortamında krediye erişimi zorlaşan şirketler işletme sermayesi ihtiyacını karşılayamamakta, makro-ekonomik politikaların faturasını başta ücretler olmak üzere hızlı müdahale edebilecekleri alanlara çıkarmaktadır.
İş Bankası’nın sektör raporuna göre tekstil ve hazır giyimde iç ve dış talepteki zayıf görünüm ile dış pazarlarda rekabet gücünün kaybı nedeniyle 2023 yılından beri süren olumsuz tablo devam etmektedir. Takvim etkilerinden arındırılmış verilere göre yılın son çeyreğinde sanayi üretimi tekstil ve hazır giyim sektörlerinde yıllık bazda sırasıyla yüzde 8,8 ve yüzde 25,8 gerilemiştir.
2025’de yıllık bazda tekstil sektörünün üretimi yüzde 5,4, hazır giyim sektörünün üretimi yüzde 14 daralmıştır. Son çeyrekte kapasite kullanım oranı tekstilde yüzde 69,1, hazır giyimde yüzde 75,6 ile uzun dönemli ortalamalarının altında seyretmiştir.
Türkiye’de üretilen tekstil ürünlerinin Uzak Doğu menşeli ürünlere göre yaklaşık yüzde 60, Kuzey Afrika menşeli ürünlere göre yaklaşık yüzde 45 pahalı duruma geldiğini ifade etmektedir. Sektör temsilcileri bu sorunu da “enerji, hammadde ve iş gücü maliyetlerindeki artışın rekabet gücünü düşürmektedir” diyerek işçilerle ilişkilendirmektedir. Ne var ki, gerek Türk tekstil şirketlerinin gerek yabancı tekellerin üretimlerini kaydırdığı ülkelerin temel cazibesi sadece ücretlerin ve girdi fiyatlarının ucuzluğu değil, sömürünün sınırsız ölçeğidir, piyasanın emek aleyhine kuralsızlığıdır.
Tekstil sektörü denildiğinde ilk akla gelen Mısır’da 200’den fazla Türk şirketi faaliyet gösterirken, ülkede asgari ücret yaklaşık 150 dolar civarındadır ve ILO’nun verilerine göre Mısır’da 2012 yılında kayıt dışı çalışma oranı 55,9 iken, 2025 yılında bu oran yüzde 67’ye çıkmıştır.
Ödemeler Dengesi istatistiklerine göre tekstil ve giyim eşyaları kategorisinde faaliyet gösteren şirketlerin yurt dışına doğrudan yatırımları 2025 yılında 1,9 milyar dolara ulaşmıştır. Yeşim Grup, Çalık Holding, LC Waikiki, Eroğlu Holding, Ulusoy Tekstil, Şirikçioğlu Grup, Şahinler Grup, Küçükçalık Grubu gibi çok sayıda şirket üretimlerini Mısır’a kaydırmıştır.
Daha ucuz emek ve girdi maliyetinden kaçan Türk tekstil burjuvazisini bekleyen kötü bir sürpriz ise, AB’nin Hindistan ile imzaladığı kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşmasıdır. Hindistan, AB menşeli ürünlerin yüzde 90’ından fazlasında gümrük vergilerini kademeli olarak düşürürken; AB, Hindistan’dan gelen ürünlerin yüzde 95’ten fazlasında vergileri azaltacaktır. Dikey entegre üretim yapısı ile özellikle pamuklu ürünlerde büyük avantaja sahip olan Hindistan’ın Avrupa pazarında daha rekabetçi duruma gelmesi beklenmektedir.
Yıllardır hızlı kâr odaklı, dışa bağımlı, düşük ücretli emek yoğun fason üretim stratejisinin kolaycılığına kaçan sektör içeriden ve dışarıdan sorunlar yaşadıkça kapanan şirket sayısı da artmaktadır.
Tekstil ve hazır giyimde 2023 yılında 141 şirket konkordato ilan ederken bu sayı 2024 yılında 252’ye, 2025 yılında yüzde 84’lük artışla 466’ya yükselmiştir. Ayrıca 2025 genelinde tekstilde 861, hazır giyimde 4.126 şirket kapanmıştır. Kapanan veya iş hacmi daralan şirketlerin istihdam yapısı da bozulmuştur. 2020 yılında hazır giyimde 608 bin 587, tekstilde 1 milyon 68 bin 986 bin olan ücretli çalışan sayısı, 2025 yılı Nisan ayında hazır giyimde 551 bin 621’e, 925 bin 777’ye gerilemiştir. 2025 yılı genelinde toplam istihdam kaybı hazır giyimde yaklaşık 85 bin kişi, tekstilde yaklaşık 49 bin kişi olmuştur.
Sektör, yüzde 3,2 pay ile dünyanın 7. büyük hazır giyim ve konfeksiyon ihracatçısı olup, Avrupa Birliği’ne yüzde 10,8’lik pay ile 3. büyük ihracatçıdır. Ancak son yıllarda ihracat performansları gerilemektedir. TİM verilerine göre 2025 yılı genelinde hazır giyim ve konfeksiyon sektörü ihracatı yüzde 6,3 düşüşle 16 milyar 773 milyon dolara gerilerken, tekstil sektörü ihracatı da yüzde 0,8 azalarak 9 milyar 408 milyon dolar oldu. Uzun yıllardır yıllık bazda üçüncü sırada yer aldığı en fazla ihracat gerçekleştiren sektörler sıralamasındaki konumunu kaybederek, yerini elektrik ve elektronik sektörüne bıraktı.
Daha uzun bir yazının konusu olabilecek bir diğer olgu da sektördeki tekelleşmedir. Özkaynakları güçlü olan ve yatırım portföyünü çeşitlendirebilen, finansmana erişimde görece avantajlı olan şirketler ayakta kalırken, zayıf profilli şirketler ya iflas etmekte ya üretim ve ihracatta gerilemektedir. Kapanan ve üretim hacmi daralan şirketlerin pazar payını daha büyük şirketler ele geçirmektedir.
Krizin faturası işçiye ve Türkmen’e!
Tekstil ve hazır giyim sektöründe kriz, özünde Türk sanayisinin içinde olduğu yapısal krizden bağımsız değildir. Bekar bir çalışanın aylık yaşam maliyeti olan 40 bin TL’nin altında kalan ortalama 30-35 bin TL’lik işçi ücretleri sektörü krize sokan neden hiç değildir. Aksine sektör bugüne kadar işçileri daha çok çalıştırmaya ve ücretleri baskılamaya dayalı mutlak artık değer sömürüsü ile ayakta kalmıştır. Yüksek kâr marjı için fabrikalarda teknolojik entegrasyonu artırmak ve işçi haklarını iyileştirmek yerine ücretlerde artış yapmayan, işçileri aşırı ve uzun çalıştıran, işçi güvenliği önlemlerini almaktan kaçınan, işyerlerine sendikaları sokmayan, Çin, Bangladeş ve Vietnam gibi ülkelerle düşük maliyetli üretim rekabeti için işçilerin canını hiçe sayan üretim modeli iflas etmiştir. En son Şireci Tekstil’de hurda makinalarla çalışmak zorunda kalan ve iki kolu da kopan işçi Murat Doğan’ın başına gelenler bu anlayışın eseridir.
Bu anlayış bugün Mehmet Türkmen’i tutuklatmıştır çünkü sektör, bu krizden çıkmak için her krizde olduğu gibi faturayı işçiye çıkarmaya çalışmakta, BİRTEK-SEN ve Türkmen de buna itiraz etmektedir.
Mehmet Başkana ve “Yalnız Bırakmayın” dediği işçilere selam olsun!
Prof. Kurtuluş İstanbul’dan göçü yorumladı: 60’larda gelenler kentte kaldı. Şimdi gelenler ise tekstil işçisi gibi tutunamayınca iş bulabileceği önce Bursa sonra Antep ya da Konya’ya gidiyor. Tutunup daha konforlu hayat sürmek isteyenler ise hiç yaşamadıkları dedelerinin memleketine mesela Rize’ye göç ediyor. Göçler aidiyet duygusunu yok edip çölleşmeyi getiriyor.
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice Kurtuluş, kent sosyolojisi ve göç alanındaki çalışmaları ile tanınan ve bu alanda görüşlerine başvurduğumuz bir isim.
İstanbul’da barınma sorununa ilişkin 4 yıl önce bir röportaj yapmıştık, tersine bir göç yaşandığını söylemişti. TÜİK’İn son verilerine göre 2023-2025 yılları arasında İstanbul’dan 1 milyon kişi göç etti. Kent en çok göç veren şehir oldu. Yüksek kiralar ve geçim sıkıntısının göçü hızlandırdığı düşünülüyor.
Neler oluyor, bizi neler bekliyor Prof. Kurtuluş’a sordum.
EDİRNE, KIRKLARELİ, BALIKESİR’E GÖÇ VAR
İstanbul nasıl oldu da en çok göç veren kent oldu? Nereye gidiyor kent halkı?
İstanbul hala emek pazarı açısından en büyük şehir. Şöyle diyebiliriz bir taraftan insanlar giriyor diğer taraftan çıkıyor. 50’li 60’lı yıllarda göç edenler burada kaldı, çocukları eğitimle yoksulluktan orta sınıfa geçtiler, kentlileşme süreçleri tamamlandı. Şimdi onların torunları buradan tersine doğru hareket ediyor. Bir grup bunlar.
Ama daha kalabalık grup yeni gelip tutunamayanlar. İç ya da dış göç. Geliyor yabancı ise tutunamıyor Avrupa’ya gitmeye çalışıyor. İç göçle gelip tutunamayanlar iş bulabildikleri bir başka şehre gidiyor. Bursa’ya, İzmir’e, Mersin’e. Çok mobilize. Geçmişte bir yere gelinir ve orada kalınırdı. En fazla emekli olunca memlekete daha çok gidilirdi. Yeni göç hareketinde emek mobilizasyonu diyebileceğimiz bir göç hareketi var.
TEKSTİL MISIR’A GİTTİ İŞÇİ ŞEHİR ŞEHİR İŞ PEŞİNDE
Ne iş yapıyor bu kesim daha çok?
İnşaat işleri, vasıfsız tekstil işçisi… Ama vasıflı, yarı vasıflı işlerde de bu var. Örneğin İstanbul’daki tekstil işi Mısır’a, Endonezya’ya, Çin’e kayınca bir emek açığa çıktı. Emek de hareket ediyor. Biraz vasıflı olan makinacılar Mısır’a gitmiyor da İstanbul’dan Antep’e gidiyor. Mobilya sanayinde çalışıyorsa buradan Konya’ya Kayseri’ye geçiyor.
Geçmişte bir ailenin şehir değiştirmesi bu kadar kolay değildi. Şimdi ne etkiliyor?
Dijitalleşme ile sosyal ağalarını sürdürebiliyorlar. Kira burada yüksek. Burada 2 yıl yaşamış. Tutunanamış zaten tam yerleşmemiş. Bir de ikinci grup var göç edenlerde. Maddi ve mekânsal olarak tutunmuş ama bunu sürdürülebilir bulamayanlar var. Uzmanlaşmış meslekler, evde çalışmaya uygun mesleklere sahip kişiler. Bir başka şehre gidip daha ucuz ve daha konforlu bir evde, çevre kalitesi daha iyi bir ortamda yaşıyor. Bodrum, Urla, Çeşme gibi. Çanakkale gibi yakın illere yoğun göç var. Tekirdağ ve özellikle Edirne bunların arasında. Balıkesir'in kıyıya yakın ama iç kesimde yer alan bölgeleri. Ayvalık'a bağlı ya da Erdek'e yarım saat mesafedeki iç bölgeler de alıyor bu göçü. İstanbul’da güzel para kazanıyor ama kazandığı parayı bu kente yatırmıyor. Tasarruf edebiliyorsa Çanakkale'den arsa alıyor ya da işte bir yerde bir ev alıyor. Orada bir iş kurmayı hesaplıyor. Ya da komünal olarak arkadaşlar bir araya geliyor bir arazi alıyorlar. Bunlar yani bugün böyle çok güçlü bir hareket olmasa da çok ciddi bir eğilim.
Prof. Hatice Kurtuluş ile kafe üssüne dönüşmüş Yeldeğirmeni’nde görüştük.
Aileler büyük şehire çocukların eğitimi için de göç ederdi. Tersine göçte çocuklu aileler bu sorunu nasıl çözüyor?
Size görüşme yaptığım aileden örnek vereyim. Üç kuşaktır İstanbul’dalar. Üç çocuklu 40’lı yaşlarda bir çift. Dedelerinin Rize’de tarlası falan var. Kadın zincir markette kasiyer. Erkek minibüsleri var şoförlük yapıyor. Hesap kitap yapıyorlar ve Rize’ye taşınıyorlar. Bunu şöyle anlattılar: “Havası temiz. Evimizi satıp temiz yeni deniz manzaralı bir ev aldık. Çocukların gittiği okulda sınıf mevcudu az, öğretmenlerle okulla ilişkimiz güçlü.” Böyle anlattılar durumu. Rize, Trabzon gibi en çok göç vermiş şehirler şimdi göç alıyor bu incelenmeli.
Eğitimle bir şeyi değiştiremiyor. Bunlar da etkili mi?
Evet bunu söylüyorlar. İki “güvenlik" diyorlar. “Çocuğum spora gittiğinde onu bırakıp almak zorundayım. Rize’de çocuk kendi gidip geliyor" diyor. Toparlayayım birinci grup en alttakiler tamamen mülksüzler, emeklerini hareket ettirerek göç hareketine katılıyor, burada tutunamamış. Biraz üstüne çıktığımızda bir şeyini satıp daha konforlu bir hayatı başka şehirde kurmaya çalışıyor. Bu grup kazanç elde etmiyor ama hayat kalitesini artırıyor. Maliyetlerini düşürerek refahını artırıyor. Yıpranmış bir bina yerine temiz yeni bir binada oturabiliyor.
Bodrum’a, Urla’ya gidenler bir üstü gelir grubunda olanlar mı?
Orta, üst orta sınıfa doğru hatta üst sınıfa doğru. Celal Şengör “Deprem olursa bu kentte kaos çıkacak, Çanakkale’ye göç edeceğim" dedi. Aslında deprem endişesi değil bu. "Ben niye bu kentin kaosunu, şiddetini, kirliliğini çekeyim ki" sorus. Rolls Royce otomobiliniz de olsa Kadıköy'den Beylikdüzü'ne 2-3 saatte gidersiniz. Oysa uçakla 1 saatte Bodrum'dasınız. En zenginler için de şehir çok popüler değil. Yani tabii ki kapalı siteler var ama hepsi şehrin bu kaotik halini de yaşıyor.
4 yıl önceki röportajımızda “Kentte en zenginlerle en yoksullar kalacak” demiştiniz. Bu değişti mi?
Zenginlerin mülkleri ve gelirleri burada kalıyor. Kazanacaklar ama konforlarını artırmak için yılın büyük bölümünü bir başka yerde geçirecekler. İstanbul nüfusu önceki sene 400 küsur bin eksiye geçti ise bu beklenmeyen bir şey. Bu göçe ince ince bakılmalı. Şehir için kentsel politikalar tasarlanacaksa buna bakıp planlanmalı. Bir turizm şehri mi olacak mesela? Kentsel merkezler neredeyse gündelik konaklamaya dönüyor, airbnb vs. ile.
Tüm bu gidişler nüfusu azaltıyor. İyi bir şey değil mi bu?
Kaybedilen ne?
Bir kere barınma hakkı kaybediliyor. Çünkü bir yer bu kadar turist mekanı olduğu zaman bütün sosyal ilişkiler değişiyor. Yeldeğirmeni örneğin. Eski dükkanlar yerine kafe açılıyor. Çünkü turistten para kazanıyo. Kentin merkezi alanları bu kadar turistikleştiği zaman turizm sektörü oraya daha çok yatırım yapmak istiyor. Daha çok binayı dönüştürmek istiyor. Son kentsel dönüşüm yasası örneğin. Müteahhit apartmandan bir daire alıyor. Onun başvurusu ile bina yıkılabiliyor. Bu müteahhitler için yapılmış bir yasa. Faizler yüksek insanlar konut alamıyor. O aşırı birikmiş sermayesini ne yapacak? Harvey diyor ya, "Aşırı sermaye biriktiği zaman kentsel mekana yatmak zorunda yoksa değersizleşiyor." Çok boş konut var. Aşırı birikmişliği kirası yüksek turizm konaklamasına yatırıyor. Bu defa oradan yürüyor.
***
“ŞEHİR İNSANIN KENDİNİ İNŞA ETTİĞİ YERDİR”
Üniversite için bir başka şehirden gelenlerin sayısının azaldığı söyleniyor. Nüfus azalmasında etkili mi?
Evet özel üniversitelere bakın Afrika'da Türkî Cumhuriyetlerde öğrenci avına çıktılar. İstanbul’a gelemiyor öğrenci. Yeterli yurt yok, kira yüksek, yeme içme çok pahalı, ulaşım pahalı. O nedenle Anadolu'daki aileler çocuklarının İstanbul yerine Balıkesir'e ya da Muğla'ya gitmesini istiyor. Ne oluyor ülkenin öğrencisinin şehir kültürüyle buluştuğu bir kent olmaktan çıkıyor İstanbul. Herkesin böyle entelektüel şeyleri yok saydığı, vicdanlarını da kaybettiği bir alana dönüşüyor.
Buna literatürde "Çölleşme" diyoruz. Kültürel olarak, eşitlik, adalet, mekansal eşitlik bu kavramlardan uzaklaştığımız bir çeşit çölleşme yaşıyoruz. Kentler birer vahadır aslında. Yine Harvey’in dediği gibi "İnsanın kendini de inşa ettiği bir yerdir kent." Refah sadece yediğin ekmekle ilgili değil ki. Refah artık şuraya düşüyor: "Bugün yemek yiyebildim mi?" “Çocuklarımın karnını doyurabildim mi, onları okula gönderebildim mi, beslenme çantalarına bir şey koyabildim mi?" Oysa kent dediğimiz şey bu değil, bu kır. Kırda geçimlik yaşam, hayat vardır. Onun kendi kültürü, eğlencesi, zenginlikleri vardır. Günlük geçimini sağlarsın, düğünde oynarsın, sünnet eğlencesi olur, harman zamanı bu olur, işte yoğunluk zamanı imece olur... Ama şehir böyle bir şey değil. Şehir entelektüel olarak da inşa edilen bir kültürel yapı. Sen onların hiçbir şeyinden yararlanamıyorsan, mesela bir deniz kenarına gidip bir kahve içemiyorsan, çoluğunla çocuğunla gidip haftada bir ya da ayda bir dışarıda bir kebap yiyemiyorsan mesela, bir sinemaya gidemiyorsan, bir parka oturamıyorsan, biraz yukarı çıkalım çok beğendiğin bir sanat ürününü satın alamıyorsan mesela... Yani bütün bunlar da refahın bir parçası...Temiz gıdaya erişemiyorsan, çocuklarına pestisitli şeyleri yedirmek zorunda kalıyorsan bunların hepsi refah kaybı. Refah dediğimiz şey sadece cebimizdeki parayla ilgili bir şey değil. Oysa kent bunların hepsini sunabilir.
***
AİDİYET YOKSA KESİLEN AĞAÇ ÖNEMSENMEZ
Göçle gelen çölleşme aidiyet duygusundan da uzaklaştırıyor demiştiniz bir yazınızda. Aidiyet yoksa kente ne oluyor?
Yani biz, şehir insanı özgürleştiriyor mu artık köleleştiriyor mu diye bakmamız lazım. Kentsel politikalarımızı bunları düşünerek kurmalıyız. Çölleşmenin durması gerekiyor. Eğer sen nitelikli iş gücünü, çok yaratıcı gençleri, üretim yapabilenleri, doktorunu, mühendisini ve mahalle berberini, işini iyi yapan bir kasabı, manavı kaybediyorsan çölleşiyorsun demektir.Mahallemizin kaç yıllık kasabı var, bize temiz et getiriyor biliyorum. Gidecek diye ödüm kopuyor. Mahallemizde bir ağaç vardı. Kesecekler diye nöbet tuttuk resmen. İşte o ağaç benim refahımın bir parçası. 10 yıldır buradayım, o ağaçla bir ilişkim var. Ama ben buradan gittiğimde, bir sene oturan çocuğun umurunda olmayacak o ağaç. Mahalle ile aidiyeti çok gelişmiş olmayacak. Kasabın bu mahalleden gitmesi de öyle. Göçün sonucu da bu aidiyetin kaybolması işte.
/././
Faize çalışan bütçe: Kimden alınıyor, kime veriliyor?-Güldem Atabay-
Şubat ayı merkezi bütçe verileri hızla “başarı” olarak sunuldu. Gelirler reel olarak yüzde 42 artarken, harcamalar reel olarak yüzde 2,2 daraldı. Bütçe dengesi 24,4 milyar TL fazla verirken, faiz dışı fazla 208 milyar TL’de. Yılın ilk iki ayında gelirlerde güçlü artışa harcamalarda sınırlı artış ve bütçe açığının geçen yıla kıyasla hızla daralmasının eşlik ettiğini görüyoruz.
Ama bu tabloyu olduğu gibi kabul etmek, bütçenin gerçekte nasıl “dengelendiğini” gizler.
Çünkü aynı dönemde faiz giderleri 640 milyar TL ile geçen yılın aynı döneminin iki katından fazla. Daha da önemlisi, faiz ödemelerinin toplam giderler içindeki payı yüzde 21,6’ya, vergi gelirlerine oranı ise yüzde 27,8’e denk geliyor. Yani toplanan her 4 liralık verginin 1 liradan fazlası faize gidiyor.
Bu kadar büyük bir kaynak faize aktarılırken bütçe ana kalemlerindeki düzelme Mehmet Şimşek yönetimindeki Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda diğer harcama kalemlerinden kesinti yaparak sağlanıyor.
2025’in ilk iki ayına kıyasla 2026’da reel daralma veya baskılanma oluşan kalemler iktidarın siyasi tercihini göstermesiyle dikkat çekici.
Sosyal transferlerde ciddi bir gerileme var. Özellikle “hanehalkına yapılan transferler” kaleminde artış enflasyonun altında. Bu, doğrudan en yoksul hanelere giden kaynakların kısılması demek. En yoksuldan kesilen gelir desteği en varlıklı adına faiz kazancına dönüşüyor.
Eğitim tarafında, öğrencilere yönelik burs ve barınma desteklerinde belirgin bir sıkışma var. Bu desteklerinin artışı enflasyonun gerisinde kalıyor. Bu da fiilen öğrenciden kesinti demek.
Tarım tarafında tablo daha da çarpıcı. “Tarımsal destekleme ödemeleri” ve özellikle enerji-sulama destekleri reel olarak geriliyor. Daha net ifadeyle enflasyona ezdiriliyor. İran Savaşı eşliğinde girdi maliyetlerinin hızla arttığı bir dönemde çiftçiye verilen desteklerin reel olarak azaltılması, üretim tarafında yeni risklerin habercisi. Çiftçiyi iklim şoklarına, mazot, elektrik ve gübre fiyat şokuna karşı desteklemesi gereken devlet aksine çiftçiyi giderek daha yalnız bırakıyor. Bu tercih sonucu gıda fiyatları enflasyonu hepimiz için dayanılmaz hale geliyor.
Sağlık ve sosyal koruma tarafında da tablo parlak değil. Sosyal koruma harcamalarının bütçe içindeki payı son dört yılın en düşük seviyesinde. Şimşek ve ekibi belli ki, nasıl olsa seçim yılı olmayan 2026’da sosyal olarak en kırılgan kesimlere yapılan transferlerden kolayca kesinti yapmayı uygun görmekte. Oysa tam da bu yıl gıda ve konut fiyatlarının en yoksul kesim üzerindeki baskısı tarihi seviyelerde. Asgari ücretin daha sene başında açlık sınırı altında kalması, emekli aylıklarının ortama seviyesi olan 23 bin lirayla yaşamanın mümkün olmayışı Şimşek ve AKP hükümetinin derdi değil.
Bütün bu kalemleri topladığınızda ortaya çıkan resim çok net.
Faiz yükündeki artış, doğrudan sosyal harcamalardan ve desteklerden yapılan kesintilerle finanse ediliyor.
Bu bir “teknik ayarlama” değil, açık bir politika tercihi.
Seçim kazanmak uğruna izlenen ekonomi politikaları sonucu bilinçli bir tercihle aşırı yükseltilen enflasyon, seçimlerin ardından gelen sert faiz artışları ve pahalı borçlanma olarak özetlenebilecek son yılların ekonomi politikası bugün bütçeyi faiz ödemelerine kilitlemiş durumda. Borçlanma maliyetleri yükseldikçe bütçede oluşan her alan önce faize gidiyor, geriye kalan ise sosyal harcamaları azaltmak pahasına dağıtılıyor.
Deprem harcamalarının büyük ölçüde tamamlanmasıyla ortaya çıkan mali alanın bile sosyal politikalar yerine faiz ödemelerine gitmesi bu tercihin en açık göstergesi. Ya da emekli bayram ikramiyelerine yapılması planlanan ancak yapılmayan zam için ayrılan kaynağın da faize kayması bir başka örnek.
Üstelik bu tablo henüz jeopolitik risklerin tam olarak devreye girmediği bir döneme ait. ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş sonrası yükselen enerji fiyatları, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde önce enflasyonu yükseltecek, ardından kademeli olarak hem cari dengeyi hem de bütçeyi bozacak. Petrol fiyatının 120-150 dolar bandına çıkması halinde bütçe üzerindeki baskı katlanarak artacak.
Bu durumda AKP adına seçenek yine daha fazla borçlanma ve sosyal harcamalardan daha fazla kesinti.
Her iki durumda da bedeli ödeyecek olan yine geniş halk kesimleri.
Bugün zaten bunun sinyalleri açık. Ücretliler daha fazla vergi ödüyor, emeklilerin reel geliri düşüyor, sosyal yardımlar eriyor. Bütçe, vatandaşın refahını artıran bir araç olmaktan çıkıp, finansal piyasaları ve borç verenleri tatmin eden bir yapı halinde.
Dolayısıyla “faiz dışı fazla verdik” söylemi tek başına bir başarı göstergesi değil. Asıl soru bu fazlanın hangi ödünleşme ile verildiği. Cevap bütçe detaylarında çok açık. Öğrenciden, çiftçiden, yoksuldan kesilerek.
Bugün Türkiye’de bütçe dengesi teknik olarak iyileşiyor olabilir. Ama bu iyileşme, sosyal dengeleri bozarak sağlanıyor. Faize çalışan bu maliye politikası sürdürülebilir değil çünkü ekonomik programların nihai testi piyasanın değil toplumun ne kazandığıdır.
/././
Cemevleri -Şükrü Aslan-
Türkiye’nin değişik bölgelerinde yüzlerce yıllık geçmişi, ortak mimari özellikleri ve ortak toplumsal öyküleri olan tarihi Cemevleri bulunuyor. Bu mekânlarla ilgili detaylı bilgiler içeren çalışmalardan birisi, Mahir Polat’ın “Anadolu’da İslami Heterodoksi Toplulukların İbadet Mekânlarının Mimari Özellikleri” başlıklı doktora tezidir. Tez, bu örneklerin her birinin öykülerine odaklanırken, Cemevi’nin, bu coğrafyada kadim inanç mekânlarından biri olduğunu açık biçimde gösteriyor.
Ne var ki bu açık sosyolojik olgu bir türlü yasal bir kabule konu olamamıştır ve halen olamıyor. Yüzyıllık Cumhuriyet’in ve öncesinde Osmanlı’nın görmezden gelen ve yok etmeyi hedefleyen politikaları kısmen değişse de, köklü olarak bir türlü değişmiyor. Üstelik her şehirde bir Cemevi görmek artık olağan olduğu halde. Son olarak 22 Ocak 2026 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan ‘Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ bu durumun yeni bir örneği ve yansımasıdır. Alevi Düşünce Ocağı’nın yargıya taşıdığı bu yönetmelik, Cemevlerinin birer inanç mekânı olmak yerine, ‘kültür mekânı’ olduklarını varsayıyor. Bu anlamda ‘şehircilik’ ve ‘mekânsal planlarla’ ilgili olduğu için ‘teknik’ gibi dursa da, aslında yine politik bir mesele olarak duruyor ve önceki tasfiyeci politik düşüncenin izlerini taşıyor.
***
Osmanlı’da olduğu gibi modern Türkiye’nin inşasında da devletin Alevilikle kurduğu ilişki, 1920’de TBMM’nin kuruluşuna denk gelen kısa süre hariç, hep tasfiyeyi esas alan bir politika olmuştu. Bu alanda yapılan yasal düzenlemeler (Tekke Zaviyeler Kanunu) ve diğer kimliksel müdahaleler (mahkemeler, basın haberleri, sürgünler, yer/mekân isimlerini değiştirme kararları vb.) hep bu politikaya işaret etmişti. 1950’li yıllardan itibaren İslami referanslarla iktidara gelen partilerin/hükümetlerin Alevilere ve Aleviliğe yönelik politikaları da temelde farklı değildi. Esasen bu politik ve dinsel kesimlerin zihinsel dünyasında Aleviler zaten hep öteki olarak kodlanmışlardı. 1970’li, 80’li ve 90’lı yıllarda da durum hemen hemen aynıydı. Kimi zaman Alevilere yönelik kapsayıcı bir dil kullanan politikacılar olsa da, Aleviliğe, genellikle bir yargılama ve suçlama biçimi olarak gönderme yapılmıştı.
AKP dönemi ise pek çok biçimde tanıklık ettiğimiz gibi Alevi karşıtlığının açık ya da örtük türlü biçimlerde devam ettiği yıllardı. Gerçi sistem politikalarını temsil edenler bu yıllarda ‘Alevi kardeşleri’ni daha sık hatırlar oldular. Hatta Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Aleviler, ‘Hükümet Programı’na da girdi. Pek çok Belediye Meclisi, Cemevlerinin ibadet mekânı olduğu yönünde kararlar alıp, mekânsal inşaya dahi katkıda bulundular. AHİM’e giden ve oradan Türk hukuk sistemine adeta ders niteliğinde kararların çıkmasını sağlayan bazı hukuki gelişmeler de bu dönemde oldu. Aleviliğin özgün bir inanç ve Cemevlerinin de bu toplulukların ibadethanesi olduğu uluslararası hukuk kurumları tarafından kabul edildi.
Ama Türkiye’yi yönetenlerin temel politikaları ve arkaplanında yer alan zihin dünyası bir türlü olması gereken şekilde değişmedi. Bir yandan tam olarak neyi ifade ettiği belli olmayan ‘kardeşlik’ söylemi geliştirildi ama öte yandan Aleviliği, İslam’ın içinde mütalaa etme; taleplerini de bu perspektiften yorumlama ve yok sayma tutumu devam etti. Böyle olunca kendine özgü bir inanç olarak Aleviliğin sosyolojik varlığı ile yasal statüsü arasındaki gerilim devrederek bugüne geldi. Cemevlerinin fiilen tanınması ile yasal olarak reddi arasındaki çelişki de hep politik gündemin üst sıralarında kaldı.
***
Bugün binlerce yeni Cemevine olduğu gibi, değişik bölgelerde/köylerde yüzlerce yıllık geçmişi olan tarihi Cemevlerine de sahip ülke olarak, Türkiye’nin demografik dokusunda Aleviler en büyük damarlardan birini oluşturmaktadırlar. Cemevlerinde kendini üreten/yaşayan özgün bir inanç olarak Alevilerin varlığı kabul edilmedikçe, bu tarihsel gerilim hep yeni bir politik sorun olarak tezahür edecektir. Dolayısıyla Türkiye, Alevilere yönelik olarak izlediği geleneksel politikasıyla ve ağır toplumsal sonuçlarıyla köklü bir biçimde yüzleşmekten daha fazla kaçınamaz.
Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyla savaş tarzını değiştirmeye başlamıştı. Algoritmaların devreye girmesiyle bu “devrim”, Ukrayna savaşında, Gazze soykırımında kendini gösterdi. En son olarak da ABD ve İsrail-İran savaşında yoğun olarak yapay zekâ kullanmaya başlayınca bu savaş tarzı çok daha karmaşık bir üst düzeye sıçrarken derin bir ahlaki uçuruma düştü.
Üretim araçlarının evrimi, üretim tarzlarının sergilediği biçimleri de etkiliyor. “Yıkma/öldürme araçlarının” evrimi (teknolojik-bilimsel gelişmeler), son olarak YZ, “savaş tarzını” sessizce ama köklü biçimde değiştiriyor.
Savaşın cephe hatları artık veri akışları, sinyal istihbaratı ve uydu görüntüleriyle örülmüş algoritmik katmanlardan oluşuyor. Bu dönüşümün merkezinde YZ’nin, insanın karar verme kapasitesini hem hızlandıran hem de giderek savaşın kinetik (yıkım ve öldürme) boyutunun dışına iten bir etkisi var.
Bu dönüşümün en somut örneklerini, sonuçlarını, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında, kullandıkları YZ sistemlerinin, savaşı fiilen şekillendirmeye başlamasında görüyoruz. Palantir’in Maven sistemi, günde binlerce potansiyel hedefi seçiyor, sınıflandırıyor, önceliklendiriyor (target generation); Anthropic’in “Claude” komutanlara seçenekler sunuyor, hasar değerlendirmesi yapıyor, bir sonraki hamleyi hesaplıyor. Siber operasyonlar ise kinetik saldırılardan önce İran’ın iletişim altyapısını, sensörlerini, komuta sistemlerini devre dışı bırakmaya çalışıyor. Savaş artık önce sahada değil, veri merkezlerinde başlıyor. YZ ile donatılmış insansız hava araçları ise iletişim kesildiğinde yerleşik özerklik protokollerine geçerek görevlerini insan müdahalesi olmaksızın tamamlayabiliyor. Bunlar artık teorik senaryolar değil, somut olgular.
HATA MI, AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ MÜ?
İran’ın güneyinde bir ilçe olan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzeleri 45 dakika arayla iki kez vurdu, 175 kız öğrenci hayatını kaybetti. YZ destekli hedefleme veri tabanına ilişkin sistem güncellenmemiş ya da hedef yanlış sınıflandırılmış, bu feci fiyaskonun nedeni hâlâ tartışma konusu.
Bu felaketi bir hata olarak okumak olanaklı değil. Minap saldırısı, YZ’nin savaşa entegrasyonunun yapısal açmazının bir semptomu: Hedef doğrulama mekanizmaları zayıflatılmış, sivil zarar değerlendirme ekipleri küçültülmüş, onay süreçleri de bilgisayar hızına yaklaştığı için fiilen anlamsızlaştırılmış. İnsan denetimi teknik açıdan var olsa bile; bir komutan, YZ tarafından üretilmiş yüzlerce hedef seçeneğini dakikalar içinde değerlendirmek zorunda kaldığında, bu denetim artık hukuki bir formalite olmaktan öteye geçemiyor.
Uluslararası savaş hukuku, saldırıların orantılı, ayırt edici ve açıklanabilir olmasını varsayıyor. Bu kriterlerin üçü de bilgisayar temposunda yürütülen bir savaşta hızla anlamsızlaşıyor. Algoritma bir hedef öneriyor; komutan onaylıyor, sistem vuruyor. Peki, bir hata olduğunda kim sorumlu oluyor? Algoritmayı yazan mühendis mi? Onayı veren subay mı? Sistemi savaşa entegre eden yetkili mi? YZ, sorumluluğu dağıtıyor, bu dağılma fiilen ortadan kaldırıyor.
Öte yandan teknoloji üreticilerinin denetleme arzusu da boş bir iddia olmanın ötesine geçemiyor. Anthropic CEO’su Dario Amodei, modellerinin otonom silah olarak kullanılmasını önlemek istedi. Pentagon, bu kısıtlamayı reddetti, ulusal güvenlik iddiasıyla şirketi geri adım atmaya zorladı.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
Bir sorun daha var: Savaşlar aynı zamanda YZ eğitimi, evrimi için zengin veri kaynağı, deney alanı sunuyor. YZ, “süper YZ” olmaya doğru, savaşlardan öğrenerek anlaşmazlıkları şiddet yoluyla giderme mantığını/ahlakını da edinerek evriliyor.
Bu alanın en deneyimli bilim insanlarından Eliezer Yudkowsky ve Nate Soares (Machine Intelligence Research Institute’in kurucuları) 2024’te “Eğer biri inşa ederse herkes ölecek” başlıklı bir kitap yazdılar. Kitapta betimlenen süreçler ve olasılıklar, gerçekten çok korkutucuydu ve çok büyük ilgi çekti, tartışma yarattı.
/././
Trump çıkış bulabilecek mi?-Mehmet Ali Güller-
Emekli Amiral Mustafa Özbey’in saptaması önemli: “ABD ve İsrail, İran’a karşı yeniliyor. Bu kesin. İran, yaşadığı tüm yıkımın bedeli olarak ABD’ye öyle bir ceza vermiştir ki ABD ile Çin arasında yaşanması beklenen 3. dünya savaşını başlamadan bitirmiştir. ABD’nin Çin’i yenmesinin imkânsız olduğunu İran dünyaya göstermiştir.”
İran’a rejimi yıkma hedefiyle saldıran ABD ve İsrail’in muharebeleri kazansa bile bu savaşı kaybetmekte olduğu birçok analistin ortak görüşü. Öyle ki siyasi kayıpları nedeniyle ABD günün sonunda Pirus zaferini bile arayabilir. Zira Körfez’den Pasifik’e, ABD’nin müttefikliğinin maliyeti sorgulanmaya başlandı daha şimdiden.
ABD MÜTTEFİKLİĞİNİN MALİYETİ
New York Times’ın uydu görüntüleri, doğrulanmış sosyal medya videoları ile ABD ve İranlı yetkililerin açıklamalarına dayandırarak çıkardığı 10 günlük bilanço, ABD’nin zorda olduğunu resmediyor. Buna göre “ABD’nin en az 17 askeri ve diplomatik tesisi, birden fazla kez vurulmuş durumda” Financial Times gazetesinin haberine göre ise “ABD 10 günde, yıllarca yetecek miktardaki mühmmatının önemli bir bölümünü kaybetti.”
En önemlisi de ABD’nin radarları ve savunma sistemleri vurulmuş durumda. Pentagon bu nedenle Pasifik’teki sistemlerini bölgeye taşımak zorunda kaldı. ABD Güney Kore’ye yerleştirdiği THAAD bataryası ile AN/TPY-2 radarını Körfez’e getirdi. Japonya’ya konuşlandırdığı iki Aegeis destroyerini de bölgeye getiriyor. Filipinler, sıranın kendisine geleceğinden endişeli. Güney Kore Devlet Başkanı Lee JaeMyung durumdan rahatsız: “ABD güçlerinin buradaki bazı hava savunma bataryalarını kendi askeri ihtiyaçları için yeniden konuşlandırmasına karşı olduğumuzu ifade etik.”
Bu savaşın ilk önemli çıktılarından biri bu oldu: Hem Körfez’deki ülkeler açısından ABD güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığı anlaşıldı hem de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerine sunduğu koruma kalkanını ihtiyacına göre kaldırabileceği görüldü. Bu tablo, bu ülkelerin ABD’nin stratejik ortağı olmadığını, taktik silah deposu olduğunu ortaya koydu. Ve bu tablo ABD müttefikliğinin maliyetinin ne kadar yüksek ve riskli olduğunu gösterdi.
ABD RUS PETROLÜNE MUHTAÇ
ABD’nin en savaş çığırtkanı senatörü Lindsey Graham ekranlarda açık açık “Çok para kazanacağız” diyerek selamlıyordu İran’a saldırıyı. Plana göre ABD İran petrolünü ele geçirecek, Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlayacak, böylece en büyük üretici bölgesini kontrol altında tutacak ve bölgeden Çin’e petrol satışı gözetiminde olacaktı.
Ama bırakın bu hedefe ulaşmasını, şu anda tersi oldu. Hürmüz Boğazı kapalı, enerji piyasaları altüst ve oluşan açığı kapatmak için ABD ve müttefikleri stoklarındaki 400 milyon varil petrolü piyasaya sunmak zorunda kaldılar.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in şu açıklaması, işlerin Washington açısından ne durumda olduğunu ortaya koymaya yetiyor: “Mevcut petrol arzının küresel erişimini artırmak için şu anda denizde kalmış Rus petrolünün satın alınması için geçici yetki sağlayacağız.” Yani Rusya’dan petrol alanlara ek tarife uygulayan ABD, artık Rus petrolüne muhtaç.
Özetle ABD, “Çok para kazanacağız” diyordu, sadece savaşa günlük 1 milyar dolar harcıyor; İran’ın petrolüne çökmeyi hedefliyordu, stoklarını eritmeye mecbur kaldı.
İKİ DURUMDA DA AĞIR MALİYET
İşlerin ABD açısından iyi gitmediği ortada. Wall Street Journal’a göre artık çıkış planı konuşuluyor:“Danışmanlarından bazıları, yükselen petrol fiyatları ve uzun sürecek bir çatışmanın siyasi tepkilere yol açabileceği endişeleri nedeniyle, özel görüşmelerde onu (Trump) çatışmadan çıkış planı aramaya çağırdı.”
Peki Trump yönetimi bir çıkış planı bulabilecek mi? Hükümetin brifinglerden çıkan senatörlerin açıklamalarına göre ortada ne başlarken yapılan doğru dürüst bir plan vardı ne de sonrası için. Örneğin ABD’li Senatör Chris Murphy, İran’la yürütülen savaşı “son 100 yılın en beceriksiz ve tutarsız savaşı” olarak nitelendiriyor.
Trump açısından işler her iki durumda da çok zor: Savaşı sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti de savaştan çıkmasının siyasi maliyeti de çok ağır olacak.
/././
Bahçeli’nin mesajı -Mehmet Ali Güller-
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”
Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:
CEMAATLER KOALİSYONU İLE MÜTTEFİKLİK
1) Bu sözler, Cumhur İttifakı’nın iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur.
Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişimine dönüştürmüştür.
Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır.
LÜBNANLAŞMA ÖNERİSİ
2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”
Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)
Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.
LAİKLİĞİN ÖNEMİ
Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.
Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.
Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.
Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin parti meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikâyet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.
Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “En laik biziz” bile diyebilmektedir.
KOÇ-İLİM YAYMA CEMİYETİ - NATO
Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek evet, “Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir.
Laiklik demişken...
Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve imam hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”
Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır.