Yasak ve gözaltı cumhuriyeti -Gökçer Tahincioğlu- Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar… Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak. Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira... Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…
Osmanlı Dönemi'nde Maarif Nazırlığı yapmış Emrullah Efendi’nin, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözleri sıkça anımsatılır… Belki bu kadar sık anımsatılması da hemen hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesidir.
Sözün gerçek sahibinin kim olduğu çok belirgin değil esasen. Emrullah Efendi mi bir başka bakan mı?
Yoksa kimse bu sözü söylemedi de bir anlayışı ifade etmek için bu hikâye mi uyduruldu, belirsiz.
Ancak bugünü de çok iyi anlattığından yana kuşku yok…
* * *
Ankara, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Aslında zirve 7-8 Temmuz’da yapılacak ancak tarih aralıkları geniş tutuluyor.
Hatta Ankara’da yasakların bir bölümü 28 Haziran’dan itibaren başlatılacak.
Kamu personeli zirvenin olduğu hafta boyunca idari izinli sayıldı. Zaten normal karşılanabilecek tek tedbir de bu…
Gerisi yasaklar listesinden ibaret…
Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar…
Tam dokuz ilçe merkezindeki ana caddelerin neredeyse tamamı kapalı olacak.
Eğlence, şenlik, toplu organizasyon yasak.
Ankara’nın kalbi olarak nitelendirilebilecek noktaların tamamı trafiğe kapanacak.
Esnaf dükkanına, insanlar işlerine nasıl mı gidecek?
Önemi yok, maksat trafik aksın, liderler beklemesin…
Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde liderlerin kalacağı oteller bulunuyor. Diyelim ki işe o otelin bulunduğu caddeden gitmeniz gerekiyor. Öyle kolay değil, buralarda yürümek de yasak!
* * *
NATO’yu ve zirveye gelen liderleri protesto hakkı da var insanların değil mi?
Hayır, yapamazsınız.
Anayasal bir hak olan basın açıklaması bile Ankara Valiliği’nin kararıyla yasaklandı. Anayasal bir hak valiliğin idari kararıyla nasıl yasaklanır sorusunu yöneltebilirsiniz elbette ama kimsenin yanıt vermeyeceği de ortada.
Uçakla, otobüsle seyahat de kolay değil. Zaten uçuşlar da seferler de kısıtlandı. Bir biçimde önceden plan yapanların da burnundan gelecek…
* * *
Kırmızı bölgedeki apartmanların önüne araç bırakmak yasak. Arabanızı nereye koyacağınız sizin bileceğiniz iş… Ama AVM otoparklarına da koyamazsınız, o da yasak…
Hastaneden randevunuz var ya da ani gelişen ancak ambulans da gerektirmeyen bir rahatsızlık yaşadınız. Kolay gelsin, hastaneye gitmek hiç de kolay değil. Gitseniz de dönüşünüz kolay değil. Yollar kapalı…
Peki esnaf ne yapacak ne yiyecek ne içecek bu kadar süre içerisinde… O da esnafın problemi önlem alanlara göre… Ne yaparlarsa yapsınlar.
Bütün bu yasaklardan bıkıp parklarda hava mı almak istediniz, bu da kolay değil. Macron’un koşması muhtemel parklar kapanacak, başka sportif liderler varsa onlar için de parkların tamamı kapatılacak.
Maksat, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek.
* * *
Elbette toplantılara gidip gelecek olan liderler, makam araçlarından dışarıyı izlerken, “Bu Ankaralılar nerede, kaç milyonluk şehir” diye sorabilirler.
Onlara da Ankara’nın ne ferah feza bir kent olduğunu söylersiniz, olur biter.
Aslında evine kapanmak zorunda kalanların dışındaki Ankaralıların da gözaltına alındığını söylemeye gerek yok elbette.
Sabahın köründe onlarca insanın kapılarının kırılarak yapılan operasyonların nedenini yakında göreceğiz.
Ancak belli ki “başı bozuk” bulunanlar tek tek toplanıyor, olur ya anayasal bir hakkı kullanmak isterler.
Yetmiyor, gözaltına alınan, aralarında meslektaşlarının da bulunduğu insanları emniyette görmek, dosyalarını incelemek isteyen avukatlar da işkence şikayetinde bulunuyor.
Çağdaş Hukukçular Derneği’nin açıklamasına bakın inanmıyorsanız. Emniyetin yalanlayacağına kuşku yok ama herhalde ismi cismi belli avukatlar yüzlerce kez gittikleri emniyette karşılaştıkları bu muameleyi durup dururken uydurmadılar.
* * *
Ama devletin kutsallaştırıldığı, insanların varlığının bütünüyle devlete bağlandığı sistemlerde böyledir. İnsanların gündelik hayatının neyden nasıl etkileneceğinin hiçbir önemi yoktur. En iyi bilinen yöntem yasaklamak, engellemektir.
Pandemi dönemini anımsayın.
Dönemin İçişleri Bakanı’nın sokağa çıkma yasağını bile son dakika duyurarak büyük bir iş yapıyormuş gibi davranmasını. Sonradan tepkilerden bunalınca olayın duygusal bir yanı varmış gibi istifa etmesini. Bir de istifasının kabul edilmemesi komedisi var elbette. Oysa aldığı en doğru karardı…
Bizimki gibi ülkelerde iki insan tipolojisinden yasaklayanı, engelleyeni, kural icat edeni, tuzak kuranı makbuldür. İyi yönetici bunlar sayılır.
Halkı önceleyen, özgürlüğü önceleyen, gerçekten halkın refahı için hareket edeni pek bulamazsınız.
Hatta bu anlayış öylesine yerleşmiştir ki on, yirmi insanın çalıştığı şirketlerde de yöneticiler benzer yöntemleri taklit eder. Yasak koyar, engel oluşturur. Bunu da düzenli olmakla, düzene koymakla açıklamaya çalışır.
Oysa olan biten ortada…
Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak.
Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira...
Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…
* * *
Haftanın kitabı: “Avram’ın Yolculuğu”
Hatice İkinci, uzun yıllar çok önemli haberlere imza atmış olan bir gazeteci. Bu kimliği fazla bilinmese de aynı zamanda arkeolog olan İkinci’nin, yıllar boyu profesyonel olarak gazetecilik yapmasına rağmen arkeolojiden de uzak kalmadığını romanıyla anlıyoruz. İkinci, kaleme aldığı romanla bu sıfatlarına yazar kimliğini de ekledi. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Avram’ın Yolculuğu” adlı romanında İkinci, Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor.

Romanda, Mezotopamya’nın kadim topraklarında tanrıların gölgesinde büyüyen bir çocuğun hikayesi anlatılıyor. Avram, gerçekliği sorguluyor, çamurdan yapılan kutsalların arasında, yolunu arıyor. Avram’ın hikayesi aslında İbrahim’in hikayesi… İbrahim’in hikayesi dinlerin, nasıl doğduğunun hikayesi… İkinci, romanında hem sırlarla dolu bir macerayı anlatıyor hem de bu tarihi… Kendisini yazar değil “anlatıcı” olarak ifade ediyor ancak kaleme aldığı roman anlatıcılığın ötesine geçiyor.
/././
Güzel günler göremeyeceğiz çocuklar -Mine Söğüt-
Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?Nazım Hikmet Nikbinlik şiirini 1930 yılında yazdı. Sol ideallerin, sanattan politikaya kendine geniş alanlar bulabildiği ve insanların gelecekle ilgili umut dolu hayalleri büyük bir güvenle devrimci bir inanca dönüştürdüğü bir çağda, bugünkü rezil dünyayı inşa eden o iki korkunç savaşın tam ortasında…
Şiirinde “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyordu şair. “Güneşli günler göreceğiz”
O zamanlar nikbinlik yani iyimserlik bir şairin kaleminde bedbinliğin yani kötümserliğin karşısına dimdik dikilebiliyordu. İnsanlar savaşların, açlığın, eşitsizliğin çok yakın bir zamanda biteceğine ve iyiliklerle dolu bir dünyaya doğacak çocukların nihayetinde “güzel günler” göreceğine gerçekten inanabiliyordu. O dize, o tek bir dize güzel günler görmeyi bir ideale dönüştüren ve umuda inançla sarılan insanların bu ülkedeki en güzel laik duasıydı.
O dizenin yazılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti.
Ve çocuklar bu ülkede güzel tek bir gün bile göremedi.
Çünkü umut gerçek hayatta şiirde durduğu gibi durmaz. Sadece hayal edilerek güzel günlere kavuşulmaz.
Siyasal ya da dinsel gelenekte geleceğe umutla bakmak bir kurtuluşu “beklemek” anlamına gelir. Yani durağan ve pasif bir haldir. Oysa kurtuluş denilen şey beklentiye değil eyleme bağlı bir olasılık hesabıdır.
Eylem yerine beklenti temelli bir umut üzerine inşaa edilen politik heyecanlar kalabalıkların bir lidere, bir partiye, bir devlete bel bağlamasına ve o insanların ya da kurumların birgün onları içinde bulundukları kabustan çekip çıkarma olasılığına sırt dayamasına yol açar.
Oysa meseleleri sırtlanmak yerine bir şeylere sırt dayamayı tercih eden kalabalıkları bekleyen mutlak son umut değil umut kaybıdır.
Adaleti, eşitliği, özgürlüğü bir liderin becerisine ya da beceriksizliğine, iyi ya da kötü niyetine, aklına ya da akılsızlığına emanet ederek sistemin çarklarına hiç çomak sokmadan, konforlu alanlarda sağ kalmaya çalışarak ve başlarına gelen her kötü şeyde köhne bir umut geleneğine sığınarak bekleşen bir halkın kaderini devrimci komünist şairler değil vahşi kapitalistler yazar.
Pasif bir beklentiyi umut olarak kodlayarak beklenti hımbıllığına kapılmak yerine kolektif bir ezber bozma enerjisi yaratmayı beceremeyen halklar kötü politikacıların birinin kucağından kalkar diğerinin kucağına konarlar.
Bunun değişmesi için insanın öncelikle bir umuda değil kendi aklına ve becerisine değer vermesi gerekir. Her gün on binlerce uçağı düşürmeden milyonlarca insanı gökyüzünde hızlıca oradan oraya taşımayı beceren incelikler ve marifetlerle dolu teknik bir sistemi kusursuza yakın bir şekilde işletebilen aklın, yeryüzünde insanları birbirine düşürmeden güvenli bir sosyal sistem kuramaması bir kader değil bilinçli bir tercihtir.
Güzel günler görmek için insanın önce başındaki zorlayıcı otoritelere olan yersiz güveninden vazgeçmesi akabinde de başında zorlayıcı otoriteler olmadan hayatta kalabileciğine olan güvenini hızlıca kazanması gerekir.
Umudu geleceğe havale etmek, bir kurtarıcı tarafından kurtarılmayı beklemek, ütopyalarla oyalanmak yerine bugün, şu an, hemen neler yapılabileceğine, otoritelerin sarsılmazlığının üstesinden nasıl gelinebileceğine, hızlı ve beklenmedik bir değişimin tüm planları nasıl alt üst edebileceğine odaklanan bir kalabalığın önünde hiçbir engel duramaz. Ama hesaplanamaz reflekslerle iktidarı şaşırtmayı göze alamayan bir muhalefet makus kaderinden kaçamaz. Çaresizlik öğretilen bir şeydir. İsteyen öğrenir, isteyen öğrenmez. Bir şeyleri değiştirmek için o yüzden önce isteklere bakmak gerekir.
Mesela gerçekleri görmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?
Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?
Gökyüzündeki o muazzam trafiği en az riskle idare edebilen akılla yeryüzündeki politik trafiği idare ederken ortalığı kan gölüne çeviren aklın aynı olmasından kuşku duyduğumuz anda olaylara bakış açımızın değişmesi nelere mal olacak bunu hesaplayacak mıyız, yoksa böyle şeylerle hiç uğraşmayacak mıyız?
Bu ve bunun gibi sorulara dürüstçe cevap vermediğimiz sürece güzel günler göremeyeceğiz çocuklar. Güneşli günler göremeyeceğiz. Motorları uçurumlara süreceğiz çocuklar. Karanlık uçurumlara… Ve umudu uzun süre külliyen gömeceğiz şairle aynı mezara.
/././
KKTC’de yeni nesil siyaset; Ankara’ya baş eğmeyen ama kavga da etmeyen -Barçın Yinanç-
KKTC’nin solda yer alan genç kuşak siyasetçileri, hem Ankara ile ilişkilerini hem çözüm sürecine dair tutumlarını geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında şekillendiriyor. Ankara’daki iktidarla her konuda mutabık olmasalar da Türkiye ile kavga etmeden ilişkileri yönetmeye önem verdikleri anlaşılıyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guiterres aralık ayında görev süresi dolmadan Kıbrıs sorununu çözmek için son bir girişimde bulunmak istiyor. Genel sekreterin özel temsilcisi Maria Holguin’in bu ay başında adada yaptığı temaslar sonrasında BM’nin kafasındaki planın kabaca bazı ayrıntıları Rum basını sayesinde ortalığa döküldü.
Kıbrıs’ta barış görüşmelerinin 2017’den sonra tekrar başlaması ihtimâlinin Türkiye’de kamuoyunu heyecanlandırmayacağının farkındayım.
Ada’nın kuzeyinde heyecan düşük
İlginç olan, diplomatik hareketlenmenin yıllardır izolasyon altında yaşayan, çözüme en fazla ihtiyaç duyan Kuzey Kıbrıs’ta da heyecan yaratmamış olması.
Daha da ilginci, genelde çözüm için barış görüşmelerinden yana olan merkez solda yer alan liderlerin de son derece temkinli bir duruş içinde olmaları.
KKTC’de yeni nesil siyasetçilerin, geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında; gerek Ankara gerekse uluslararası toplumla ilişkilerde diplomatik taktikleri elden bırakmadan akılcı ve pragmatik bir konumlanma içine girdiklerini söylemek mümkün.
Bu söylediğimin altını doldurmam gerek.
Önce, KKTC’nin görevinde 200 günü geride bırakan yeni cumhurbaşkanından başlayayım.
KKTC’nin galeyana gelmeyen genç lideri
Tufan Erhürman, lideri olduğu Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yanı sıra Toplumcu Demokrasi Partisi’nin (TDP) de desteğiyle, geçen ekimde 53 yaşında cumhurbaşkanı seçildi.
Çözüm konusunda Ankara ile farklı çizgide dursa da Türkiye ile kavga etmeyeceği mesajını inandırıcı şekilde vermesi, rakibine karşı seçimi açık ara kazanmasını sağladı.
Çözüm yanlısı-federasyoncu olarak bilinen muhalefetin ortak adayının karşısında iki devletli çözümü savunan, Ankara’nın “tam saha pres” desteklediği Ersin Tatar vardı.
Bir önceki seçimlerde, iki sol partinin desteklediği Mustafa Akıncı MİT tarafından tehdit edilmiş; Ankara’nın olağanüstü müdahaleleriyle Ersin Tatar üç buçuk puan farkla seçilmişti.
Bu ciddi travmanın gölgesinde yapılan seçimlerde, Erhürman’ın Ankara’yla “kavga etmeme stratejisi” cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturana kadar izlediği geçici bir taktik olabilirdi.
Bir Kıbrıslı meslektaşın ifadesiyle, “kendi yol arkadaşı Abdullah Gül’e bile aday olmaması için ağır baskı yapan; bahçesine neredeyse asker indiren bir liderliğin” aslında istese Erhürman’ı seçtirmeyebileceği elbet hatırda tutuluyordu.
Erhürman, seçim kampanyası sırasında Türkiye karşısında “ezik” kalmakla eleştirildi.
Ancak Erhürman’ın tutumunu belirleyen Ankara’daki koalisyonun gücünden çekinmesi değildi. Tersine, seçimlerden önce görüşme fırsatı bulduğum Erhürman’ı oldukça özgüvenli bulmuştum.
Erhürman’ın yakın çevresine göre Ankara da Tatar’ın kaybedeceğini anlamıştı. Tam saha pres yapmasının ardında Tatar’ın oy kaybını sınırlı tutma amacı vardı. Bir de sahaya inenlerin koalisyonun MHP kanadı olduğunun da altını çizenler var.
Ankara geçmişi olan, Siyasal Bilgiler mezunu Erhürman, seçim döneminde yakın çevresine de aktardığı gibi galeyana gelmemeye, kışkırtıcı tuzaklara düşmemeye dikkat etti.
Erhürman’ın Ankara siyaseti seçim taktiği değildi
Genç siyasetçinin Ankara’yla iyi geçinme yoluna gitmesinin bir seçim taktiği olmadığı, gerçekçiliğin dikte ettiği bir zorunluluk olduğuna inandığı, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonraki performansıyla da ortaya çıktı.
Seçimden sonra da Ankara’ya karşı dik durmamakla eleştirildi. Yine de çok dikkatli bir söylem kullandı. Örneğin, eski partisi CTP’nin kardeş partisi CHP’nin uğradığı baskılar konusunda sessiz kalmayı tercih etti.
Erhürman Ankara ile aynı sayfada olmadan, uluslararası toplum tarafından ciddiye alınmayacağını bildiği için Türkiye ile bir orta yol bulma yolunu seçti.
Erhürman elbette iki devletli çözümü savunmuyor. Ancak genelde adadaki sol partilere hâkim olan bir an önce masaya oturma naifliğinde de değil.
Görüşmelerin yeniden başlaması için hevesli görünmemesi, onu önceki sol kuşak liderlerden ayırıyor.
Maria Holguin’le temaslar konusunda temkinli bir dil kullandı. “Ne dışarı çok hevesliymişim gibi bir izlenim vermek isterim ne de içeride içini dolduramayacağım beklentilerin altına girerim,” dedi.
BM Genel Sekreteri'nin aralık ayında görev süresi dolmadan soruna çözüm bulunması gerektiği şeklinde bir baskı altında da hissetmiyor.
Yeni nesil siyasetçiler geçmişten ders çıkarmışlar
Geçmişte yaşananlardan ders aldığı için, yine aynı fasid daire içine girmek istemiyor.
“Görüşmelerin ucu açık olmasın; başarısızlıkla sonuçlanırsa, status quo’ya dönülmesin,” diyor. Masaya oturmadan şart koşuyor. Ama bence çok akıllıca bir taktikle, KKTC tarafını olumsuz göstermemesi için bunlara şart değil, metodoloji diyor.
Zira şart dediğiniz anda, Rum tarafına “biz masaya oturmaya hazırız; şart koşan, görüşmeleri aslında istemeyen Türk tarafı” şeklinde aleyhte propaganda yapma imkânı vermiş oluyorsunuz.
Bir yandan, sol partilerin geneldeki tavrının tersine masaya oturmak için çok istekliymiş görüntüsünü vermekten kaçınıyor. Ama diğer yandan sağ partilerin, “varsın uluslararası toplum masaya oturmamakla bizi suçlasın” şeklindeki diplomatik taktikten uzak, nobran vurdumduymazlığına da kapılmıyor.
Erhürman bu hafta içinde yaptığı açıklamada Genel Sekreter’in çabalarını desteklediklerini söyledikten sonra, “Bizi başa döndürecek bir sürece girmeyeceğimizi bütün taraflar biliyor. Sakiniz, soğukkanlıyız, sabırlıyız. 2004’te ve 2017’de büyük hayal kırıklıkları yaşadı bu halk. 2026’da yeni bir hayal kırıklığı yaşamasına asla izin vermeyiz. Ne umutsuzluk satacak ne de umut tacirliğine soyunacağız,” dedi.
Bu taktik ve “metodoloji” önerisiyle, bu aralar Batı’yla iyi geçinmeye çalışan Ankara’nın çizgisini kendisine doğru çekmiş görünüyor.
Ankara da Erhürman’a “boş” değil. Ankara’nın tutumlarını beğenmediği Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye sokmamak gibi son derece nahoş bir uygulaması var. Son dönemlerde bu listeyi küçülttüğü söyleniyor.
Erhürman uluslararası dengeler konusunda da hassas. Örnek vermek gerekirse; son dönemde KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci üye olması için yapılan ısrarlı girişimlerin Türkiye’ye Orta Asya devletleri nezdinde kaybettirdiği zeminin farkında.
Selefi Ersin Tatar’ın KKTC’nin ilişkilerinin derinleşmesi, doğrudan uçuşların başlamasına dönük sözlerinin, bu ülkeleri gereksiz yere gerdiği saptamasından yola çıkıp onları sakinleştirme yoluna gitti.
Orta Asya cumhuriyetleri ile toplantılarda, Kıbrıs Türkleri olarak beklentilerini gerçekçi bir zeminden belirlediklerini, BM ve AB’nin çeşitli kararlarının ekonomi, eğitim, kültürel alanlarda işbirliğine meşru zemin oluşturduğunu hatırlattı. Bir nevi onları rahatlatmaya çalıştı.
Başbakan adayı Sıla Usar İncirli
Tıpkı Erhürman gibi CTP’nin liderliğine seçilen ve bir sonraki başbakan gözüyle bakılan Sıla Usar İncirli ve ekibi de Kıbrıs sorununu uluslararası dengelerin perspektifinden okuyor. CTP gibi Toplumcu Demokrasi Partisi Genel Başkanı Zeki Çeler ve ekibi de Ankara’yla ilişkileri germeden, dikkatli yönetmekten yanalar.
Kıbrıs siyasetinin bu genç yüzleri ayrı bir yazıyı hak ediyor.
/././