BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Mart 2026-

10 koldan savaşın ekonomiye maliyeti -Hayri Kozanoğlu- 

Savaşın ekonomiye doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor: Büyüme olumsuz etkilenir, enerji faturası kabarır, enflasyonun düşmesi zorlaşır, turizmde düşüş, ihracat gelirlerinde kayıp yaşanır.

Şimdilik sıcak savaşın dışında kalsa da bölgede devam eden çatışmanın Türkiye ekonomisine doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor. Haliyle savaşın uzaması ve yayılması durumunda bu etkiler katlanarak artarken, beklenenden kısa sürede sonuçlanması halinde bile zamana yayılan bazı maliyetleri ödemek zorunda kalacağız.

Şimdi isterseniz 10 farklı koldan savaşın ekonomiye olası maliyetini irdeleyelim.

1) Küresel durgunluk olasılığının güçlenmesi: Çatışmanın petrol ve doğal gaz üretim tesislerine de sıçramasıyla, Brent petrolün varili 115 doların üzerine çıktı. Savaşın bitmesi halinde dahi üretim tesislerinin hasar görmesi nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek kalması olasılığı çok yüksek. Hem enerji fiyatlarının doğrudan enflasyonu beslemesi hem de başta tarım ürünleri birçok mal ve hizmette maliyetleri yükseltmesi sonucu keskin fiyat artışları gerçekleşmesi beklenmeli. Enflasyonu dizginlemek için faizlerin artırılması/indirim sürecinin sekteye uğraması, küresel durgunluğu derinleştirebilir. Enflasyon ve durgunluğun bir arada gözlendiği “stagflasyon” olgusuna kapı açabilir. Zaten dünya ekonomisi ağır aksak bir büyüme temposundaydı. IMF’nin son Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda 2026 için gelişmiş ülkeler genelinde %1.8, avro bölgesi özelinde ise %1.3 büyüme oranları öngörülmüştü. Savaş bu zayıf performansı daha aşağı çekecek. Borsalardaki uzun süredir konuşulan balonun patlaması halinde ise bir küresel finansal kriz de yaşanabilir. Haliyle Türkiye ekonomisi bu süreçten çok olumsuz etkilenir. Gerçi Trump’ı frenleyen en önemli etmenin finansal piyasaların tepkisi olduğunu biliyoruz.

2) Enerji faturasının kabarması: Türkiye’nin enerji ithalatı, 2026 Orta Vadeli Programı’nda Brent petrolün varilinin 65 dolar olacağı varsayımı üzerinden 63 milyar dolar tahmin edilmişti. Covid sonrası dönemde petrolün yüksek seyriyle 2022 yılında enerji ithalatı 96.5 milyar doları bulmuştu. Bugünkü ivmeyle 2026’da 100 milyar doları aşmasını, cari açıkta 40 milyar dolar civarında ek bir gedik açmasını bekleyebiliriz. Fiyatların 2026 sonu futures piyasasındaki 85 dolara normalize olması halinde de bu fatura 25-30 milyar dolara gerileyebilir.

3) Enflasyonun ivme kazanması: 2026’nın ilk iki ayında %7.95’lik toplam fiyat artışıyla enflasyonda ciddi bir yükselme eğilimi gözlenmişti. Mart için de Ramazan ve bayram etkisiyle %2,5’in üzerinde bir tüketici fiyat artışı beklenmekteydi. 28 Şubat’ta başlayan savaşla birlikte “dezenflasyon” sürecinin inandırıcılığını daha da yitirmesi tehlikesi var. Kabataslak, petroldeki varil başına 10 dolar artışın enflasyonu taşıma maliyetleri de hesaba katılınca 1 puan yukarı çekeceği düşünülüyor. Şu anki veriler üzerinden bu 5 puanlık bir etkiye denk geliyor. Gıda ürünleri ve diğer kalemlerdeki olası zamları da düşününce, 2026 yılında da enflasyonun %30 barajının altına düşmesi iyice zorlaşmış duruyor.

4) Turizm gelirlerinin düşüşü: OVP’de 2026 turizm gelirleri 68 milyar dolar beklenmekteydi. 2025 yılında ise 65.2 milyar dolarlık gelir elde edilmişti. Geçtiimiz yıl savaşın etkilediği bölgelerden İran’dan 3 milyon, Irak’tan 2.1 milyon kişi ülkemizi ziyaret etmişti. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinden Türkiye’ye gelen turist sayısı ise 2025’te 8 milyonu bulmuştu. Bu çatışma ortamında bölgeden gelen turist sayısının keskince düşeceği, bu kaybın ancak sınırlı bir bölümünün Dubai, Doha gibi merkezlere gitmeyi planlayan turistlerin rotasını Türkiye’ye kırmasıyla telafi edilebileceği söylenebilir. Avrupa’dan olası bir turist azalması da göz önüne alınarak 2026’da turizmde gelir kaybının 10 milyar doların altında kalmayacağı tahmin edilebilir.

5) İhracatta gelir kaybı: İran dahil Körfez ülkelerine yılda 30 milyar dolar civarında ihracat gerçekleşmekteydi. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı (TİM) bölgedeki savaş nedeniyle ihracatta %40 düşüş yaşandığını söyledi. Yıl içinde biraz toparlanma da görülse, buradan en azından bir 10 milyar ihracat kaybı beklenmeli. Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırımlarda ise BAE, Almanya ve Hollanda’nın ardından üçüncü sırada bulunmaktaydı. Bu sermaye girişlerinin de duraksaması kaçınılmaz görünüyor. İhracatta turizm ve enerjinin toplam etkisini düşününce cari açığın 40-50 milyar dolar artması, OVP’deki GSYH’nin %1.3’ü beklentisinden %4-4.5’ine çıkması normal karşılanmalı.

6) Rezerv satışlarında hızlanma: CHP’nin ekonomi masasının araştırmasına göre, savaşın ilk haftasında TCMB’nin döviz satışları 25.5 milyar doları bulurken, QNB ekonomistlerinin hesaplamaları da 23.6 milyar dolarlık bir döviz satışına işaret etti. İkinci haftanın sonunda bu rakamın 30 milyar dolara vardığı tahmin ediliyor. Savaşın ilk haftası sonundaki döviz mevduatı verileri, parite etkisinden arındırınca gerek gerçek kişilerde gerekse şirketlerde kayda değer bir döviz talebi artışının olmadığını gösteriyor. Önümüzdeki haftalarda yerlilerin döviz talebinin de canlanması halinde TCMB döviz kurlarını tutmakta zorlanabilir; daha fazla rezerv yakmamak için TL’nin bir ölçüde değer kaybına izin verebilir. Bu da haliyle enflasyonu besler, “dezenflasyon” programını daha da tökezletir. Zaten ekonomiyi yönetenlerin asıl korkusu da bu. 

7) Bütçe açığı artışı: Bilindiği gibi petrol fiyatlarındaki artışın dörtte üçü eşel mobil sistemiyle ÖTV’den vazgeçilerek sağlanacak. Şimdilik ancak dörtte biri pompaya yansıyacak. Ekonomim gazetesinde Alaattin Aktaş, bütçede akaryakıttan 656.5 milyar lira ÖTV geliri elde edilmesinin öngörüldüğünü bildiriyor. Bu beklentinin yarıya inmesi bütçe açığında 330 milyar lira artış demek. Bütçeden 2742 milyar lira ayrılan faiz ödemelerinin de bu süreçte olası yükselmesiyle %3.5 bütçe açığı tahmini %5’e kadar yükselebilir. Yabancı para girişlerini ürkütmemek için fatura, doğrudan çalışan ve emeklilere ve dolaylı olarak aksayan sosyal hizmetler kanalıyla tüm halka çıkarılabilir. Bu yaklaşımın ilk somut belirtisini, emekli bayram ikramiyelerinin sabit tutulmasıyla gözlemledik.

8) Dış borç yükünün ağırlaşması: Bir ülkenin dış riskini yansıtan CDS primleri, Türkiye için savaş öncesinde 220-230 puan aralığına inmişti. En son verilerle 287 puana kadar yükseldi. Savaş sürecinin enflasyon endişesiyle hem küresel faiz oranlarını yüksek tutma eğilimini hem de CDS’lerdeki 55-60 puan artışı göz önüne alırsak; dış borçlanma maliyetlerinde en az %1’lik bir yükselmeyi bekleyebiliriz. 2025 sonu itibarıyla Türkiye’nin dış borçlarının 520 milyar dolar olduğunu hatırlarsak, dış borç ödemelerinde 5.2 milyar dolarlık bir ek faiz yükü söz konusu olur.

9) İç borç faizlerinin yükselmesi: 2026 Ocak sonu itibarıyla Hazine’nin TL cinsi borçları 6.710 milyar liraydı. En çok işlem gören 2 yıllık tahvillerin faizi 27 Şubat’ta %36.20 idi. 19 Mart’a gelince ise %40.40’a yükselmişti. 10 yıllık tahvillerde de 150 puanlık bir artı söz konusu olmuştu. Ortalama 300 puanlık bir artışı tüm borçlara yansıtırsak, 2026 için 200 milyar lira dolaylarında ek bir faiz yükünün bindiğini görürüz.

10) Yurttaşın kredi faizlerinin fırlaması: Savaş öncesine göre kısa süreli mevduatlarda 1.5 puan, diğer vadelerde 1 puanlık bir faiz artışı gerçekleştiği bildiriliyor. Bunun sade yurttaşın en çok başvurduğu ihtiyaç kredilerine ve kredi kartı borçlarına da yansımasının ise 3 puan civarında olması olası. 6 Mart 2026 verileriyle ihtiyaç kredisi bakiyesi 2.276 milyar lira, bireysel kredi kartları (BKK) toplamı da 2.893 milyar lira idi. İhtiyaç kredilerin ortalama %59 faiz uygulanmaktaydı. Buradan yola çıkınca her 1 puan faiz artışının ihtiyaç kredilerinde 23 milyar lira, BKK’de 29 milyar lira ek yüke yol açacağı görülüyor. Böylelikle ihtiyaç kredilerindeki 129 milyar lira, BKK’deki 141 milyar lira civarındaki takipteki alacakların sıçraması, bunun yol açacağı toplumsal ve ekonomik sorunların ağırlaşması kaçınılmaz görünüyor.

/././

Kadıköy’ün hafızası yok edilmek isteniyor -Semra Kardeşoğlu- 

İktidarın ‘kaymak tabaka ilçesi” diyerek hedef aldığı Kadıköy, sermaye odaklı dönüşümlerin hedefinde. Bugün aşırı ticarileşme baskısı altında toplumsal hafıza yok edilmek isteniyor. “Bir Hafızanın Peşinde Kadıköy” kitabının editörü Aladağ, “Haydarpaşa’nın merdivenlerinde para vermeden oturabiliyorduk. Şimdi güvenlik ‘Niye geldiniz’ diyor. Kent kimlik kaybına uğratılıyor” dedi.

Bol şekerli bol boyalı, tarçın kokulu çöreklerin satıldığı küçük kafeler, bol plastik sandalyeli mekânlar, “hand made” çikolata ve kahve, ille de kahve… Yükte hafif pahada ağır yine “el yapımı” minik defterler, bilhassa genç kadınların kredi kartlarını patlatan cicili bicili şeyler, gereksiz olmasına rağmen gerekli numarasını çok iyi yapan bilumum hediyeliğin vitrinde sunulduğu dükkânlar… Günlerce bekletilmiş yağda kızarmış iç yakan patates… Şimdi Kadıköy dediğimiz bunların toplamı mı? Ya da iktidar cenahının sık sık dile getirdiği ‘Kaymak tabaka’nın yaşadığı ilçe mi?

Yoksa 15-16 Haziran’da büyük işçi direnişinin Anadolu yakasındaki üssü, bir koruyu korumak için gece gündüz nöbet tutanların mekânı, kadına yönelik şiddete ilk karşı çıkışın işaret fişeğinin atıldığı nokta mı? Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na Kadıköy Haydarpaşa’dan başlaması bir tesadüf mü? Peki ya zengin tarihin, kültürün, dayanışmanın, direnişin üstü jöleli bir sosla örtülebilir mi?

Tüm bu soruların peşine düşen Kadıköy Belediyesi, Kadıköy Akademi’de çalışanlar buldukları yanıtları “Bir Hafızanın Peşinde/Kadıköy’ kitabında bir araya getirdi. Kitap, 19. yüzyılda ilçedeki çayır ve bahçelerden, 6-7 Eylül’e oradan 15-16 Haziran işçi direnişine, Nâzım’ın dizelerine sinen sokaklarına oradan bugüne Gezi sonrasına taşan ve unutturulmak isteneni hatırlatıyor. Farklı boyutlarıyla ilçeyi ele alan ve incelikle işlenmiş 11 ayrı makale var içinde. Kitabın editörlüğünü Özge Güneş ile birlikte Aras Aladağ üstleniyor. Aladağ ile Kadıköy’ün bu geçmişine bir sohbetle uzanmaya çalıştık.

🟥 Kadıköy iktidar tarafından kaymak tabakanın yaşadığı yer olarak gösteriliyor. Bu çalışma ışığında sizin için Kadıköy nedir?

Evet, özellikle Bağdat Caddesi’nde ekonomik düzeyi daha yüksek bir kesim var. Ama Kadıköy’de başka mahalleler var. Fikirtepe gecekondu bölgesiydi yakın zamana dek. Hasanpaşa, Dumplupınar, Yeldeğirmeni tam tersine yoksulların da yaşadığı mahalleler. Buralarda bir kültür var. Kuzguncuk’ta çıkan büyük yangın sonrası Yeldeğirmeni’ne göç eden Yahudilerin yaptırdığı kentin ilk apartmanları var. Burada yaşamış olanların hikâyeleri bir sokak başında çıkıyor karşınıza. Ama ne var Kadıköy çok ağır bir ticari ve turizm baskısı altında. Terzi, yufkacı, koltuk döşemecisi kapanıyor yerine kafe açılıyor. Soylulaştırma yaşanıyor.

🟥 Sonucu ne oluyor burada yaşayanlar için?

Sermaye odaklı dönüşümler mekânları ticari varlıklar olarak değerlendirerek, toplumsal ve kamusal alanı zayıflatma eğiliminde. Mekânsal süreklilik kopuyor, toplumsal üretim zayıflıyor, dahası, ekonomik gerekçelerle taşınmak zorunda kalan bireylerin yaşadığı kopuş, toplumsal hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratıyor. Kentte kimlik kaybına yol açıyor. Üstelik bu süreçte mekân, insanlara kimlik ve aidiyet sunan bir alan olmaktan çıkıyor.

Lefebvre’in “mekânın toplumsal üretimi” yaklaşımında üçlü ve bütünsel bir kavramsallaştırma vardır. Algılanan, tasarlanan ve yaşanan mekân. Biz toplumsal ilişkilere odaklanıyoruz. Kitapta da esasen bu ilişkilere odaklanmaya çalıştık. Biliyorsunuz, Osmanlı’nın son döneminden itibaren aydın, entelektüel sanatçı, bir şekilde iktidarla derdi olanların bulunduğu, tartıştığı, ürettiği bir yer Kadıköy.

CİNSİYET EŞİTLİĞİNDE KRİTİK DURAK

🟥 Kadınlar için de çok özel bir ilçe olduğundan söz edilmiş kitapta…

Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu dönemde Afife Jale bu yasağı yıkılan Rex sinemasının yerindeki Apollon’da deliyor. Oradan bugüne Kadıköy’de kadın hakları açısından da bir gelenek oluşturdu. Kadınların ilk büyük eylemi ‘Dayağa karşı miting’ 1987’de Yoğurtçu Parkı’nda yapılıyor. Gezi sonrası aynı parkta kadın forumu oluşturuldu. Sonra Nâzım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Haldun Taner’den Suat Derviş’e bu isimler hep iktidarla kavgalı isimler hep burada yaşamış.

MODA’YA CAMİ MEKÂNA SİYASİ DAMGA VURMA İHTİYACI

🟥 Bundan dolayı mı hedef oluyor?

Son 20-25 yılda kentsel mekân neoliberal sermaye birikim süreçlerinin mekânı ticarileştirdiği, sattığı, ayrı zamanda kültür savaşı var. Siyasi kutuplaşma içinde de Kadıköy zaten onlara oy vermeyen ve bu kutuplaştırıcı dilin uzantısı olarak hedefleniyor Ayrıca mekânsal olarak fethedilmesi gereken bir yer olarak görülüyor. Şimdi Moda’ya cami projesi tartışılıyor. Bu kentsel ölçekle, şehircilik ilkeleriyle, toplumsal ihtiyaçla ilgili değil olmadığını biliyoruz. Simgesel bir şey. Kentsel mekâna siyasi damgasını vurma ihtiyacını ürünü.

🟥 Taksim Meydanı’na ve Çamlıca tepesine cami gibi mi?

Evet. Biz kitapta toplumsal hafızaya odaklandık. Örneğin, Taksim Meydanı deyince 1977 1 Mayıs’ını hatırlıyoruz, Gezi’yi hatırlayabiliriz. İktidar ise Topçu Kışlası hatırlansın istiyor. İktidarların hatırlama ve unutma pratiklerinde neyin hatırlanıp neyin unutulacağına dair bir ajandası var. Burada toplumsal ihtiyaçlarla da örtüşmeyen, şehircilik ilkeleriyle de örtüşmeyen bir proje. Yaratılmak istenen kutuplaşmanın mekândaki yansımaları bunlar.

🟥 Kutuplaştırma projesi sürerken Moda’ya, “diğer kutup” olarak gösterilmeye çalışılan insanlar akıyor. Güneşli bir Pazar günü burada sahile baktığımızda o kutuplaştırma çabasının işlemediğini görüyoruz sanki. Herkes keyifli görünüyor ama…

Evet, bir özgürlük hissi. Gezi Parkı sonrası Taksim’deki atölyeler, sanat merkezleri buraya taşındı. Geçmişten beri sinemanın tiyatronun, merkezi. Mekânsal olarak kent ve kıyı şeridinin iç içe olduğu nadir bir bölge. Ama tüketim üssüne doğru gitti. Bir anda furya halinde lokmacı açılıyor. Şimdi ne oluyor Moda’da yaşayan birisi bir anda 30 yıldır gittiği terziyi yerinde bulamıyor, eczaneyi bulamıyor. Oysa biliyorsunuz kent en fazla 15 dakikada tüm ihtiyaçlara ulaşılabilir bir yer olarak ele alınır. Bu değişimlerle süreklilik kayboluyor. Çok nostaljik bakmıyoruz elbette. Terziye evet daha az ihtiyaç duyuluyor olabilir. Ama orayı da bir başka biçimde ayakta tutmak gerekiyor. Gazhane örneği var.  Kentin enerjisi buradan karşılanmıyor artık. Bir ticarethaneye dönüşmesi yerine bu kamusal alanı kaybetmemek için bir mahalle dayanışması oldu. Bir kültür merkezi yapıldı. Uzunca süredir Haydarpaşa’da da plan yapılıyor. Haydarpaşa bizim toplumsal belleğimizde çok güçlü bir yere sahip. Şimdi Kültür Bakanlığı’na devredildi. Şeffaf olmayan süreç işletiliyor. Hâlâ ne olacağını bilmiyoruz.

HAYDARPAŞA MERDİVENLERİNDE BEDAVA GÜNEŞLENME HAKKI

🟥 Şöyle düşünürsek Haydarpaşa’nın merdivenlerinde oturabiliyor, denizi seyredebiliyor, gelen geçen trenlerden inip binenlere bakabiliyorduk. Bunun için para ödememiz gerekmiyordu. Şimdi İstanbul’da para ödemeden yapılabilecek çok az şey var. En büyük kayıp bu değil mi? 

Kitapta Nâzım’ın Kadıköy yıllarını ele alan bir makalem var. Nâzım “Memleketimden İnsan Manzaraları”na Haydarpaşa’dan başlar. Şiirinde şöyle der: “Kalkacak herhangi bir trenle alakası olmayan oturup yüzükoyun uyuyanlar, güneş yorgunluk ve telaş” diyerek anlatır bu durumu. Haydarpaşa’da evet otururduk, yazın serin olur dolaşırdık. Trenle gelir vapurla karşıya geçerdik. Oranın ticarileştirilmesi, çitlenmesi ve kamusallaştırılması arasında rekabet var. Haydarpaşa’da sosyalleşebilmek bir kent hakkı. Şimdi orada güvenlik bize “niye geldiniz” diye soruyor. Haydarpaşa’ya niye geldiniz diye bir soru olabilir mi? İşte bu çitlemenin başladığı anlamına gelir.

🟥 Tüm bunlara karşı Kadıköy’de oturan, yaşayan ya da gelip sosyalleşen insanlar ne yapacak?

Kent üzerinde politika yapıcılarının yukarıdan aşağıya kararlar almasına elbette müsaade edilmemeli. Kum üzerinde yürüyorsanız ayağınız kumda iz bırakmıyor sadece kum da ayağınızda iz bırakıyor. Mekânı dönüştürdüğünüzde her şeyi dönüştürüyorsunuz, toplumsal ilişkileri de dönüştürüyorsunuz. Bu ilişkinin kopmaması için bizim müdahil olmamız gerekiyor. Para harcamadan kullanmamız gerekiyor. Kentte farklı çıkar grupları arasında bir mücadele var. Biz de burada oturan, çalışan ve sosyalleşenler olarak bir tarafız. Kamusal alanları korunmak için mahalle dayanışmaları, demokratik kitle örgütleri yeniden güçlendirilmeli.

Sermaye odaklı dönüşüm kültürel amnezi yaratıyor

Kitabın ilk bölümünde kentteki dönüşümlerin “Kültürel amnezi” yarattığı belirtilerek şöyle deniliyor:

Günümüzde kamusallığı göz ardı etme pahasına hızla değişen ekonomik ve politik dinamikler hem mekânsal hem de toplumsal yapıda köklü dönüşümlere yol açarak toplumsal hafızayı ortadan kaldırmakta. Bireysel bir unutmanın ötesinde bu süreç, kentlerin kolektif hafızasını kesintiye uğratmakta ve toplumlar üzerinde “unutma” etkisi yaratmakta. Bir mekânın fiziksel olarak ortadan kaldırılması, o mekâna bağlı anıların ve toplumsal bağların da silinmesi anlamına gelir. Tarihi mahallelerin yıkılarak yerine lüks konut projelerinin veya alışveriş merkezlerinin yapılması, yalnızca fiziksel değişimi değil, aynı zamanda bu alanlarda yaşananları, mekânın kimliğini ve sosyal bağlamını da etkiler. Mekânsal değişimlerin bu yönü, bireylerin ortak geçmişlerini paylaştıkları kolektif hafızanın kaybıyla sonuçlanır. Bireylerin kendilerini bir topluluğa ait hissetmelerini de zorlaştıran bu durum özellikle genç nesilleri, mekâna ve toplumsal bağlara dair bir hafıza birikiminden yoksun bırakır. Bu kayıp, kolektif hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratır ve toplumlar üzerinde “kültürel amnezi” etkisi yaratır.

/././

Ulusal Marş, ulusal dilde okunur!-Attila Aşut- 

İstiklal Marşı’nın yazılışının 105. yıldönümü dolayısıyla  Karaman’da düzenlenen törende marşın Arapça okutulması hayli tartışıldı. Töreni izleyen devlet protokolünden kimsenin bu duruma ses çıkarmaması ise kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Cahit Zarifoğlu İmam Hatip Ortaokulu’nda İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce düzenlenen törene katılanlar arasında kentin Valisi, Belediye Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı, İl Jandarma Komutanı, İl Emniyet Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü de bulunuyordu. Yani “devlet temsilcileri” tam kadro oradaydı. Ama ne yazık ki bu resmi toplulukta, bir ülkenin bağımsızlığının simgesi olan ulusal marşın ancak ulusal dilde söyleneceğini bilen kimse yoktu! Olayın daha da üzücü yanı ise Türkçe karşıtı böyle bir gösterinin, Türkçenin devlet dili ilan edildiği ve tarihsel olarak “Türkçenin başkenti” sayılan Karaman’da sergilenmesiydi...

Bilindiği gibi Konya’yı Selçuklulardan alan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde, Türkçenin devlet dili olmasını sağlamak için şu ünlü fermanı yayımlamıştı:

“Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”

Bu tarihsel olay, her 13 Mayıs’ta Karaman’da “Türk Dili Bayramı” olarak kutlanıyor.

Böyle olunca, “İstiklal Marşı”nın Karaman’da Arapça okunması karşısında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Gavgalı’dan (üstelik kendisi de Karamanlıymış) en azından kurumunun adını taşıyan kişinin anısına saygı gereği bir tepki açıklaması beklerdik. Bir akademisyen olarak bu kadarını bile yapamıyorsa o kurumun başında oturmasının ne anlamı var?

* * *

İlgili ve sorumlu kişiler sessiz kalsa da Karaman'daki dernek, meslek odası ve siyasal parti temsilcileri, törenin ertesi günü Adliye önünde bir araya gelerek İstiklal Marşı’nın Arapça okutulmasına tepki gösterip suç duyurusunda bulundular.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da yaptığı açıklamada, uygulamanın tekil bir olay olarak görülemeyeceğini belirterek şöyle dedi:

“Hangi ülkenin ulusal marşı resmi törende başka bir dilde okunur? İstiklal Marşı bağımsızlık mücadelesinin sesidir. Arapça okunması basit bir tercih değil, Cumhuriyetin ortak sembollerine ve diline yönelik bir yaklaşımın göstergesidir. Anayasamıza göre marşımızın dili Türkçedir.”

* * *

Türk dili, Osmanlı döneminde uzun yıllar Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmış; Türkçenin öz benliğini yeniden kazanması ise ancak ülkemizin bağımsızlığını kazanmasıyla gerçekleşebilmiştir. Dilimizin bağımsızlığı ile ülkemizin bağımsızlığı arasında böylesine kopmaz bir bağ vardır.

Biz Arapçanın çok zengin bir dil olduğunu biliyoruz. Ne Arapçayla ne Arap halkıyla bir sorunumuz var. Ama Türkiye’nin Araplaştırılmasına elbette karşıyız. AKP iktidarı, ümmetçi bir yaklaşımla kurumlarımızı dönüştürerek laik eğitime çok büyük zarar verdi. Bu dönemde Yeni Osmanlıcılık saplantısıyla hem dinci gericilik hem Osmanlıca devlet korumasına alındı. Anımsayın, daha birkaç yıl önce, “Türkçe ölmüştür, herkes okulda Arapça konuşacak!” diyen bakan yardımcıları vardı bu hükümetin!

Hemen belirtelim ki Arapçanın başka dillere bir üstünlüğü yoktur. Sonuçta o da herhangi bir dil kadar değerlidir. Oysa ülkemizde Arapçayı “Rabca” diye kutsayanlar, Arapça sözcükleri “Kuran dili” sayıp “Aslında bunlar milletçe Kur’an dilinden hoşlanıp tattığımız; ondan alıp lisanımıza, irfanımıza, ümranımıza, devranımıza kattığımız kelimelerdi”  diyenler vardır.  (https://www.tyb.org.tr/ozandan-sair-olmaz-1-7664yy.htm)

İşte biz bu anlayışa karşı Türkçenin bağımsızlığını ve özgünlüğünü savunuyoruz.

* * *

HÜRRİYET’İN “DİLENDİRDİĞİ” SANATÇILAR!

Her biri ülkemizin en çok kazanan şarkıcıları... Ama 8 Mart 2026 tarihli  Hürriyet gazetesinin “Kelebek” ekinde bu başlık altında dilendirilmişler! Haberi okuyanlar da “vah vah!” deyip çok üzülmüşlerdir herhalde. Ama habere konu olan şarkıcılara değil, gazetenin magazin servisindeki editoryal özensizliğe...

HAFTANIN NOTU

Henüz vakit varken...

“İBB Davası” için “asrın yolsuzluk davası” demiş yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek. Belli ki kendini hâlâ Cumhuriyet Başsavcısı sanıyor! Ama bu konuda çok da haksız sayılmaz. Ne de olsa yazdığı iddianamenin dilini kullanıyor. “İmzamın bulunduğu siyasi davalar konusunda bugüne kadar verdiğim tüm kararlara ilişkin vicdanım rahat” demiş. Ama kendisine yönelik eleştirilerden rahatsızlığını da gizlemiyor ve "Meydanlarda ismimizin yuhalatılması, sürekli ekranlarda konuşulması vs. bunlar hoş değil. Sonuçta ailemiz var, onlar etkileniyor" diyor.

Ailesinin durumunu dile getirerek herkesten anlayış bekleyen Akın Gürlek, keşke empati yaparak Silivri yollarında bir yıldır acı çekip gözyaşı döken yaşlı ana babaların duygularını da biraz anlayabilseydi! Belki o zaman kendisine yönelik eleştirilerin dozu böyle yüksek olmaz ve toplumca daha katlanılabilir bir yargı süreci yaşardık...

Ama uygulamalar bu insani yaklaşımdan o denli uzak ki...

Bakınız, Duruşmalar TRT’den canlı yayınlansın” söyleminden milletvekillerinin bile izleyemediği bir “kapalı yargılama” sürecine girdik! Bu duruşmaların gerçekten “aleni” yapıldığına kimseyi inandıramazsınız. Henüz yol yakınken hukuk devletine dönmek herkesin yararınadır. Tarihin figüranı olmak, “Ekmek Teknesi”nde figüran olmaya benzemez!

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Mart 2026-


Düğüm düğüm üstüne veya çok alametler belirdi -Aydemir Güler- 

Türkiye’nin yakın geleceği için AKP seçeneğinden ayrışan bir restorasyon olasılığı kendini hissettiriyor. Kuşkusuz bu, “Cumhuriyet’in rönesansı” olmayacak, göstermelik kalacak, yani sermayenin ve dinci gericiliğin çeyrek asırlık kazanımlarına dokunmayıp, olası “Trump sonrası ABD” ile rezonansa girmeyi öngörecektir. (...) Uzun zamandır Türkiye’nin bir tarihsel hesaplaşmadan kaçınamayacağını söylüyoruz. Bu yönde “çok alametler belirdi.” Madem öyle, “vakit tamamdır” diyecek olanların hızlanması zorunlu.

2026 çok hızlı başladı. ABD’nin Venezuela operasyonu “benzersizdi”; ama daha önemlisi, benzeri muameleye uğrayabilecek ülkeleri bir çırpıda saymamız imkânsız!

Doğrudur, Chavez’in mirasını har vurup harman savuranlar, hem iç dengeler hem uluslararası konum itibarıyla ciddi bir meşruiyet sorunu yaşıyorlardı. Ama yine de Venezuela, genel kamuoyunun “hak etmişti” diyebileceği veya görmezden gelip unutup geçeceği bir yer değildi.

“Dehşetin normalleştirilmesi” bir İsrail-ABD sendromudur; NATO ve AB bile buna eşlik edemiyor. Başat emperyalist stratejinin bu kadar az sahibi olması normal değildir. Washington’ın ihtiyacı bir uluslararası koalisyonken tam tersi oluyor: Söz konusu ikili, stratejiye uygun yeni adımlar attıkça sadece izole olma riski artmamakta, kendi içlerinde de zayıf düşmektedirler. Trump faşizmi, kış başındaki ara seçimlerden önce, girdiği yolu kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde aklayamazsa, stratejinin kökten gözden geçirilmesi kaçınılmaz olacak...

Kuşkusuz içinde bulunduğumuz -İran’la süren ve Küba üstünde bulutları gezinen- karanlık evrenin kökleri var: Kısaca Sovyet sonrası yıllarda emperyalizmin dizginlenemez olması… Ancak İran liderlerine yönelik ilk muhtemel suikastlara kaza süsü verildiği hatırlanırsa, emperyalist saldırganlığın güncel versiyonunun Gazze’de başladığını söyleyebiliriz.

Peki, sonuç ne oldu?

Trump, İran’da doğal gaz sahasına düzenlenen saldırıyı Netanyahu’ya yıktı. İnandırıcı değil, ama daha önemlisi, kuralsız dehşetin, kapitalizmin muhtaç olduğu konfor alanına da tecavüz ettiğini görmüş olduk. Geri adımın nedeni budur.

Venezuela örneğine bakıp İran’ı da kısa sürede teslim alacaklarına inanmış olmalılar. Gelinen noktada kara harekâtı falan yapamayacakları, İran’ın saldırı gücünü silemeyecekleri görülüyor. Şiddeti arttırmanın sonuçları ise tamamen belirsiz.

Sadece İran yıkılmamakla kalmadı. Hamas da Hizbullah da geri döndü! ABD-İsrail koalisyonu, Hürmüz bir yana, üstlerinden silindir geçirdiği Filistin ve Lübnan’daki direnişlerle bile başa çıkamıyor.

Dahası müttefik adaylarının güvenilirliği de yok. Bir tek Ankara’ya bakmak yeter; bizimkilerin attıkları imzalar, verdikleri sözler, yaptıkları açıklamalar arasında herhangi bir tutarlılık hak getire! Bu kez yerlici-millici demagoji değil söz konusu olan; başlarına ne geleceğini seçemiyorlar.

Toz bulutları arasında açılan başka kartlarsa, dünyada kuralsızlığın ilan edildiği hesaba katılırsa, öngörülemez, denetlenemez dinamikleri serbest bırakıyor. ABD, Türkiye ile İsrail’i gelecekte sıkı müttefik haline getireceğini daha geçen yıl ilan etmişti; şimdi ise Kıbrıs ve Ege kaynamaya başladı. Bize özgü bir durum değil bu. Ortadoğu ve Avrupa coğrafyasını şöyle bir gözden geçirin; her şey göreli, belirsiz. Düğüm üstüne düğüm!

ABD emperyalizmi, Ortadoğu’da bir çırpıda “İsrail Barışı”nı tesis edip Çin düğümüne yönelmek niyetiyle dünya çapında huruç harekâtına kalkıştı. Eğer Kuralsız Dehşet’in özeti buysa, elde en azından şimdilik, kanlı bir fiyaskodan fazlası yok. Stratejinin gereği daha fazla şiddet uygulamak, eğer kalmışsa diğer kuralları da çöpe atmak… Ama buradan düğümün çözülmesi bir yana, Trump’ı da Netanyahu’yu da süpürecek bir restorasyonun çıkma olasılığı güçlenecek.

Düğüm düğüm üstüne, dedim ya; AKP iktidarı 2009 Davos şovundan bu yana büyük ölçüde dışarıdan esen rüzgârlarla yelkenini doldurdu. Düzen muhalefetinin de elini kolunu bağlayan bir faktördü bu. Milliyetçiler, sosyal-demokratlar, Kürt ulusalcıları… Hiçbiri NATO ekseninden çıkamazken, iktidar birtakım güç gösterileriyle, denge politikalarıyla, sermayeyi mutlu eden yayılmacı pratiklerle hepsini hizaya çekiyordu. Böyle böyle Yeni-Osmanlıcılık giderek sistematik, stratejik bir hal aldı. Ama bu yönelimin kendince başarı şansı, emperyalizmin, bölge taşeronluğunu Ankara’ya vermesine bağlıydı. Ne saçma; hegemonik emperyalist güç, yaranma yarışının sayısız bölgesel gönüllüsü varken niye ihaleyi karara bağlasın ki!

Hele yukarıda işaret edilen Gazze dönemecinden bu yana, AKP iktidarının gerçeklikle uyumu çözülmeye başladı. Yeni-Osmanlı’nın sınırları görünür hale geldikçe, “Hasta Adam sendromu” da güncellik kazanıyor. İçeriyi tahkim etmek, İslamın liderliğini üstlenmek diye büyük projeler sadece ortalığı daha da karıştırdı. Çıkış yolu için fazla alternatif yok: Türkiye varlığını sürdürebilmek için, emperyalistlik hayaliyle dışarı yayılmayı bırakmak, sadece güvenlik kaygısı güdecekse bile emperyalizmle mesafelenmek zorunda. NATO üyeliği de ABD yakınlaşması da kontrolü olanaksız tehlike kaynaklarından başka bir şey vadetmiyor. Gelişmeler bu gerçeği teyit edip duruyor.

İran cenahından geldiği söylenen füzeleri mazeret edip Trump-Netanyahu blokuna katılma fikrinin Dışişlerinde de MİT’te de karşılığı var elbette. Ama bu senaryonun, İttihatçıların Osmanlı’yı Birinci Paylaşım Savaşı’na sokma macerasından çok daha talihsiz olacağı şimdiden belli.

Sonuç olarak, Türkiye’nin yakın geleceği için AKP seçeneğinden ayrışan bir restorasyon olasılığı kendini hissettiriyor. Kuşkusuz bu, “Cumhuriyet’in rönesansı” olmayacak, göstermelik kalacak, yani sermayenin ve dinci gericiliğin çeyrek asırlık kazanımlarına dokunmayıp, olası “Trump sonrası ABD” ile rezonansa girmeyi öngörecektir.

Lakin böyle bir ufuk şimdilik CHP’nin hayalini süslemekte, düğümler ise eksilmeyip artmaktadır. Sadece Türkiye’nin içindeki Amerikancı-İsrailci kanadın ağırlığından veya maceracılık cüretinden de değil. Muhalefetin göstermelik bir restorasyonu bile taşıyacak enerjisi, yeteneği, siyasal aklı var gibi görünmüyor. Öte yandan düzen muhalefetinin alternatif olamayışı, Erdoğan’a manevra şansı verirdi. Bugün ise Saray’ı da bir tükenmişlik sendromunun sarması daha yüksek olasılık.

Uzun zamandır Türkiye’nin bir tarihsel hesaplaşmadan kaçınamayacağını söylüyoruz. Bu yönde “çok alametler belirdi.” Madem öyle, “vakit tamamdır” diyecek olanların hızlanması zorunlu. 

/././

ABD’nin hegemonya kaybı: Zaferi nerede arayalım?-Erhan Nalçacı- 

ABD’nin ve İsrail’in kaybederek geri çekilmesine bütün dünya halkları sevinecektir. Ancak bu emekçi sınıflar için bir zafer değil, bir olanaktır sadece. ABD hegemonyasında bulunan bütün devletler sırayla bir devrim coğrafyasına dönüşmelidir. Tarihçiler tarihsel bir mihenk noktası yakalayabilmek için notlarını ala dursunlar, biz bütün bu coğrafyada iktidarı almak için hazırlıklarımızı hızlandıralım.

ABD’nin 2008 mali çöküşünden beri emperyalist dünya düzeninde bir hegemonya krizi yaşandığını biliyoruz. Ancak tarihçiler hegemonya makas değişimi için bir mihenk noktası ararlar.

ABD ve İsrail’in müzakere masası kuruluyken savaş ilan etmeden başlattığı İran’ı vuran insanlık dışı saldırı iki haftayı geçmiş oldu. Şimdi tarihçiler bu savaşta ABD hegemonyasının sonu mu geldi diye heyecanla not düşüyorlar defterlerine.

Bizse zaferimizin peşindeyiz.

Ama önce tarihçilerin İran savaşının bir hegemonya makası olabileceğini nasıl sezdiklerine bakalım:

1. Meşruiyet kaybı

Bir emperyalist devlet ne kadar askeri olarak güçlü olursa olsun hem kendi hem dünya halkları arasında giriştiği savaşları meşru göstermek ister. Ayrıca savaşı müttefikleri için de meşrulaştırmaya gayret eder.

1991’de ABD’nin Irak’a saldırısı ile İran saldırısını bu açıdan karşılaştıralım.

ABD Irak’ın Kuveyt işgaline göz yumacağı imajı yaratarak Irak’ı tuzağa düşürmüş ve 28 devleti arkasına alarak savaşı başlatmıştı. Savaşı kışkırtan taraf Irak gibi gözüküyordu. Emperyalist medya tekelleri ABD ordusunun içine yerleştirilmişti, onlar ne gösteriyorsa onu görüyorduk. Naklen bir savaş filmi izler gibiydik ve hepimiz esir alınmıştık adeta.

Şimdi duruma bakın, ilan edilmeden başlatılan, liderlere suikast ve kız öğrencileri katlederek ilerleyen savaşın hiçbir meşruiyeti üretilemedi. Üstelik İran’ın oluşturduğu askeri yanıtlar müttefikler için göze alamayacakları bir risk oluşturdu.

Medya ise hegemonya krizi nasıl dünyayı parçalara ayırdıysa kendisi de Batı emperyalizminin tekelinden çıkmış ve parçalanmıştı, çoğu yaşanan olay gizlenemez, akıllar yönlendirilemez hale geldi.

Bırakın uluslararası meşruiyeti ABD halkı bile bu savaşa büyük oranda karşı, hatta Trump ve İsrail’e karşı nefret yüklü. Dünya halkları da bu haksız ve alçakça savaşı nefretle karşılıyor.

Emperyalist devletler hele tepedeki devlet her zaman halk düşmandır, ancak yaptıklarına bütün dünyada meşru bir kılıf bulamıyorsa hegemonya krizinin kaybedeni demektir.

2. Moral çöküş ve yeni bir düzen arayışı

Geçen yüzyılın ikinci yarısında ABD’nin üç uçak gemisi bir ülkeyi kuşatmak üzere yola çıktıysa o ülke eğer sosyalist değilse hapı yutmuş demekti, savaş baştan kaybedilmiş ve teslim bayrağı sandıktan çıkartılmıştı.

Böyle bir güç gösterisi ile başlayan savaşta uçak gemilerinin bugünkü füze teknolojisi karşısında hantal ve yavaş kaldığı kısa sürede anlaşıldı. Uçak gemilerinden biri vuruldu ve bölgeden uzaklaştı.

Ancak daha önemli olan 14 milyar dolara mal olan dünyanın en pahalı savaş aracı olarak kabul edilen USS Gerald R. Ford’un başına gelenler.

4500 kişilik personeliyle korku saçarak Akdeniz’de ilerleyen geminin önce tuvaletleri tıkandı, personel vaktinin önemli bir kısmını tuvalet kuyruklarında geçirmek zorunda kaldı. Tuvalet tasarımın kötü olmasının yanı sıra tuvalete atılan tişört gibi kumaşların büyük bir sorun yarattığı söyleniyor.

Sonra geminin çamaşırhanesinde yangın çıktı, yüzlerce asker dumandan zehirlendi, günlerce söndürülemeyen yangın sonucu mürettebatın hatırı sayılır bir kısmı yatağını kaybetti ve yerlerde yatmaya başladı.

Şimdi gemi savaş bölgesinden uzaklaşmış durumda.

Yaşananlar bir sabotaj olabilir mi diye akla geliyor. Bu yönde bir soruşturmanın geliştiği haberlere yansıdı.

Eğer askerler inanmıyorlarsa niye savaştıklarına bu büyük bir moral bozukluğu demektir.

Bir ABD uçak gemisinin denizin dibini boylaması büyük bir sevinçle karşılanacaktır. Ancak bu bir zafer anlamına gelmeyebilir. En iyisi bu yüzyılda Potemkin Zırhlısı’nın yeniden doğuşudur. İsyan etmiş ve ABD şirketleri için savaşmak istemeyen askerlerce ele geçirilmiş bir gemi.

Buna tanıklık etmeyi ummayan, devrimci bir iyimserliğe sahip sayılmaz günümüzde.

3. İktisadi çöküş riski

Her savaş devletin bütçesine büyük bir yük getirir, ancak emperyalizmin tepe devleti bunu göğüsleyebilmelidir. İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD’nin dört yıl boyunca savaşı finanse etmesi gibi.

Meraklısı daha önce yazdığımız bir yazıdaki ABD ulusal geliri ve borcunu gösteren grafiğe bakabilir. 

ABD ulusal gelirinin %124’üne ulaşan bir borç yükünden bahsediyoruz. 2025’te 37,6 trilyon dolar olan borç bugün 39 trilyon dolar civarına yükselmiş. Bu veriler artık bütçesinin önemli bir kısmı borç faizi ödemesine giden ABD’nin uzun sürecek bir savaşı kaldıramayacağını gösteriyor.

Üstelik bu alçakların liderlere ilk hamlede suikast yaptıktan sonra İran’ın teslim olacağını hesapladıkları anlaşılıyor. Körfez’in haftalarca petrol sevkiyatına kapanacağını anlaşılan hesaplayamamışlar.  Petrolün uluslararası birim fiyatı 70 dolarda aşağı yukarı sabitken bir anda 110 dolar seviyesine çıktı. Bu durumun ABD dâhil birçok ülkeyi yüksek enflasyon ve ekonomik büyümenin durmasıyla tehdit ettiği söyleniyor.

Şu anda bile ABD halkının üçte birinin kredi kartı borcunu ödemekte güçlük çektiği düşünülürse savaşın bir toplumsal çöküntüye yol açma olasılığından bahsetmek gerekir.

Ayrıca savaşa giren bir tepe devlet cephane sıkıntısı çekmez, çünkü arkasına dev bir üretim kapasitesini almıştır. Yine İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin muazzam üretim kapasitesi Japonlara karşı kazanılan savaşın başlıca nedenlerinden biriydi.

Şimdiyse daha iki haftada İsrail ve ABD’nin cephane sıkıntısı çektikleri söyleniyor.

Bu koşullarda ABD işbirlikçisi ve gizli İsrail destekçisi Körfez ülkelerinin şımarık iktidarları ne kadar ABD’ye güvenerek yol alacaklar? ABD Pasifikte bir savaşı bu ün ve moralle nasıl yönetecek, Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya’yı nasıl savaşa dâhil edecek? Bütün bu devletlerde şafak atmışa benziyor.

4. Göreli bilimsel ve teknik gerileme

Daha geçen yılın Haziran ayında İran ve İsrail arasında yaşanan 12 gün savaşında İran pes etmemişti ama eline ne geçerse isabet oranı düşük şekilde İsrail’e fırlatıyor gözüküyordu.

Şimdi ise hedeflerin metrelik bir sapmayla vurulduğu izleniyor. Körfezde vurulmadık ABD üssü, İsrail’de askeri ve istihbarat merkezi, liman ve fabrika kalmadı.

Elimizde tabi ki doğrudan bir veri yok, ancak uluslararası gözlemciler bu başarının Çin ve Rusya’nın sağladığı istihbarata bağlı olabileceğini vurguluyorlar. Çin’in yüksek teknoloji içeren istihbarat gemisi zaten Umman Denizi’nde bulunuyor.

Bunun dışında Çin’in 90’lı yıllardan başlayarak kendi GPS (Küresel Pozisyon Belirleme Sistemi)  sistemini kurduğu ve ABD’ninki 24 uydudan gelen veriyi birleştirirken, Çin sisteminin 45 uydudan aldığı veriyi bütünleştirdiği söyleniyor.

Ayrıca Rusya’nın Ukrayna savaşında elde ettiği savaş deneyimini paylaştığı ve SİHA’larla yorulan bir hava savunmasından sonra füzelerle hedefi vurma tekniğini ilettiği yazılıyor.

Bu durum ABD’nin göreli olarak bilimsel/teknik gerilemesinin bir savaşta belirgin hale gelmesinin ilk örneği olarak kabul edilebilir.

***

Tabi ki daha savaş bitmedi, kesin sonucu ön göremeyiz. Sınırlı bir kara savaşı, hatta bir nükleer saldırı hiçbir vicdani sorumluluğu olmayan bu katiller için olanaksız değil.

ABD’nin ve İsrail’in kaybederek geri çekilmesine bütün dünya halkları sevinecektir. Ancak bu emekçi sınıflar için bir zafer değil, bir olanaktır sadece. ABD hegemonyasında bulunan bütün devletler sırayla bir devrim coğrafyasına dönüşmelidir.

Tarihçiler tarihsel bir mihenk noktası yakalayabilmek için notlarını ala dursunlar, biz bütün bu coğrafyada iktidarı almak için hazırlıklarımızı hızlandıralım.

/././

'İran lobisi' yaygarası -Cangül Örnek- 

Bu ülkede halkın, topraklarına saldırılan bir ülkenin kendisini savunma hakkı olduğunu düşünmesi için AKP çevresindeki “alimler”, “gazeteciler” gibi lobilerce beslenmeye ihtiyacı yok.

Türkiye’de kamuoyunun ABD-İsrail saldırısı karşısında kendisini savunan İran’a destek vermesini “İran lobisi”nin faaliyetlerine mi bağlamalıyız? İktidara yakın isimler; “din alimi” olduğu iddiasındakiler, “gazeteci” olduğunu ileri sürenler başta olmak üzere, son günlerde bu iddia ile ortaya çıkmaya başladılar.

Önce şunu söyleyelim: Her ülke gibi İran da Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkede kamu diplomasisi yürütüyor.

Ancak Türkiye’de İran’a verilen desteğin arkasında bambaşka tarihsel ve güncel nedenler var. Bu nedenler İran’dan çok Türkiye’nin kendisiyle ilgili. Cumhuriyet tarihi, yönetici sınıflar ile halkın paylaştığı ortak bir politik endişenin etkisi altında şekillendi. Bu endişenin kökü Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerle kurulan eşitsiz ilişkiye dayanır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı karşısındaki zayıflama ve Batı’nın kurduğu tahakküm, bu coğrafyada bir varlık-yokluk endişesine yol açtı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın işgal ve parçalama planlarıyla bu endişe ağır bir gerçeğe dönüştü. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti, Batı’ya karşı verilen ve tabiri caizse ülkeyi ipten kurtaran bir mücadeleyle kurulabilmişti.

Bu nedenle diyebiliriz ki, Cumhuriyet’in tarihsel bir “ethos”u varsa “Batı korkusu” bu "ethos"a özünü veren şeylerden biridir.

'Sevr sendromu'

Bu korkuya “Sevr sendromu” adını verenler de oldu. Çoğunlukla bir bozukluğa işaret eden bu teşhis bir ara liberaller arasında popülerdi. Sendromun belli başlı belirtileri arasında toprakların parçalanması korkusu ile Batılı güçlerin entrikalarından şüphe duyulması sayılıyordu. Tabii bu liberal entelektüel zümreye göre bütün bunlar pür komploculuktu: Batı’dan duyulan korku hakikatten kopuşun bir işaretiydi; bir paranoyaydı.

Çok geçmedi; tarihin ne büyük bir öğretmen olduğuna yeniden tanık olduk.

Çünkü son 10 yıl içinde Orta Doğu’da yaşananlar, özellikle Suriye, Filistin ve İran’a yapılanlar bölge ülkeleri için Batı tarafından mahvedilmenin hiç de sağlıksız kafaların halüsinasyonlarından ibaret olmadığını kanıtladı. 2003’teki Irak işgali de bu dersi verebilirdi ancak burada ayrıntılarını tartışamayacağım erken 2000’ler konjonktürü buna izin vermedi.

Filistin soykırımı, Suriye’nin cihatçılara teslim edilmesi ve topraklarının İsrail’in işgaline açılması; bugün Lübnan’da yapılan etnik temizlik, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı... Üstüne üstlük ABD ve İsrail koalisyonunun, son 20 gün içinde İran’ın parçalanması için farklı gruplara defalarca yaptığı çağrılar...

Bu gelişmeler, “Batı korkusu”nu komplo olarak yaftalayanlara ders vermeye yeter mi bilmiyorum. Ama Türkiye halkı tarihin verdiği bu dersi, sezgisel olarak da olsa, çok daha iyi anlamış görünüyor. O yüzden İran rejimine tüm mesafesine rağmen, bir yandan komşu halka yapılan haksızlığı ve adaletsizliği kabullenemiyor, diğer yandan ulusal egemenliğin içine gömülü halk egemenliğine ve barış içinde özgür yaşamaya yönelik en büyük dış tehdidin “müttefikler”den geldiğini görüyor.

Bir süre önce hayatını kaybeden ABD’li Marksist Michael Parenti’nin “komplo” iddialarının ezilen halklar için aslında ne anlama gelmesi gerektiğine dair akıl dolu açıklamalarını hatırlatmanın tam zamanı. Parenti’nin Dirty Truths başlıklı çalışmasından biraz uzunca bir alıntı yapmam gerekiyor: 

"Komplo fobisinden mustarip olanlar sık sık şöyle demeyi sever: 'Gerçekten bir grup insanın bir odada oturup bir şeyler planladığını mı düşünüyorsun?' Nedense bu imge o kadar saçma kabul edilir ki, buna sadece reddiye gelmesi beklenir. Ama güç sahibi insanlar başka nerede bir araya gelecekler? Park banklarında ya da lunapark atlıkarıncalarında mı?

Gerçekten de odalarda buluşurlar: şirket yönetim kurulu odalarında, Pentagon’un komuta merkezlerinde, Bohemian Grove’da, en iyi restoranların, tatil köylerinin, otellerin ve malikanelerin seçkin yemek salonlarında, Beyaz Saray’daki, NSA’deki, CIA’deki ya da başka yerlerdeki sayısız konferans salonunda. Ve evet, bilinçli olarak plan yaparlar -buna 'planlama' ve 'strateji geliştirme' derler- ve bunu büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirirler; çoğu zaman kamuya açıklama çabalarına direnerek.

Hiç kimse siyasi ve kurumsal elitler ile onların tuttuğu uzmanlar kadar çok fikir üretip plan yapmaz. Dünyayı sahip olanlar için güvenli kılmak amacıyla, mülk sahibi sınıfın politik olarak aktif kesimleri milyarlarca dolar harcayan ve çok sayıda insanın çabalarını seferber eden bir ulusal güvenlik devleti yaratmıştır."1

Komploculuk bazen gerçekten de düşünme faaliyetini felç eden bir yöntem sorunudur. Çünkü toplumsal ve siyasal gerçekler her zaman derinlere gömülü değildir. Bazı durumlarda komplocuların kör köstebekler gibi açık hakikatlerden uzaklaşarak derinlerde yol aradıklarını izlersiniz. Sonuç, çıplak gerçekten uzaklaşmadır. Bu tür bir komploculuk, hak arayışlarının arkasında da bir düşman siyaseti görerek bu arayışları gayrimeşru ilan etmeye teşnedir. O yüzden hak arayışlarına karşı baskıyı çağırır ve aslında ülkeyi daha kırılgan hale getirir. Türkiye’de özellikle 1990’lardan bu yana milliyetçi-ırkçı grupların yaptığı gibi...

Ancak komploculuk suçlamasının emperyalist devletlerin, büyük şirketlerin, finans oligarşisinin başka ülkelerin özgür ve bağımsız yaşamasına karşı tuzaklar kurduğu bir dünyada yaşadığımız hakikatini örtmek için kullanılmasına karşı da dikkatli olmamız gerekir. Son birkaç on yıldır “Sevr sendromu” denilerek Batı’dan şüphe edilmesini “paranoya” olarak yaftalayanların bazıları bunu yapıyordu.

Bahsettiğim milliyetçi-ırkçı grupların hezeyanlarıyla onlara verdiği destek, ülkeyi el birliğiyle bir tımarhaneye çevirmelerine neden oldu.

'Sendrom'un dış politika dizginleri

Çok önemli bir nokta daha var: “Sevr sendromu” denilerek küçümsenen “Batı korkusu”, Türkiye’nin yayılmacılıktan uzak duran, temkinli dış politikasını da besliyordu. Tarihçi Zenonas Tziarras, konuyla ilgili kısa bir yazısında, Sevr sendromunun izolasyonist ve içe dönük, dış güçlere şüpheyle bakan ve dış maceralara temkinli yaklaşan yeni Cumhuriyet’in güvenlik algılarını ve stratejik tercihlerini büyük ölçüde şekillendirdiğini yazarken önemli bir noktaya işaret ediyordu.2 “Sevr sendromu” bağırtılarının çok duyulduğu yıllarda, AKP liderliğindeki “yeni Türkiye”nin, ABD’nin kendisine açtığı alanı kullanarak Orta Doğu’da yayılmacı bir güç olmaya heves etmesi tesadüf değildi. Komplo fobik liberaller aynı zamanda yayılmacı arzuların şaha kalktığı atmosferi beslediler. “Sendromlarla” kendisini kilitleyen Türk dış politikasının yeni coğrafyalara yelken açtığı iklime ellerinden geldiği kadarıyla destek oldular.

Kimi bunu bile isteye yaptı; kimi işin nereye gittiğini anlamayacak kadar aptaldı.

Şimdi gelelim İran’a... Türkiye’nin seküler Cumhuriyetçileri de dahil olmak üzere halkın önemli bir kesimi, bugün İran’ın direnişini haklı buluyorlarsa, bunun arkasında “İran lobisi” aramaya gerek yok.

Var oluşunu emperyalist ülkelerin elinden kıl payı kurtaran bir halkın belleği kendisine yol gösteriyor.

Üstelik bu bellek, özellikle 1960’larda sol tarafından yeniden canlandırılmıştı. Sadece 6. Filo protestoları değil; ABD üslerinin kapatılması kampanyaları, ABD’nin radar ve dinleme üslerine yönelik eylemler, suç işleyip yargıdan kaçırılan ABD’li askerlere duyulan öfke...

Solun bu tavrı hem bağımsızlıkçı hem de enternasyonalistti. Dünyada özgür yaşamak isteyen her halkın mücadelesini kendi mücadelesi gibi görüyor; Küba’yı, Vietnam’ı, Filistin’in mücadelesini Türkiye’nin kurtuluş savaşının bir benzeri olarak Türkiye halkına tanıtıyordu.

İşte bu nedenle bu ülkede halkın, topraklarına saldırılan bir ülkenin kendisini savunma hakkı olduğunu düşünmesi için AKP çevresindeki “alimler”, “gazeteciler” gibi lobilerce beslenmeye ihtiyacı yok.

Dahası bu ülkenin halkı, 170 kız çocuğunu okullarında bombalayarak öldürenler varken çocukların mezhebiyle uğraşan İslamcılara, kimin çocukları olduğuyla uğraşan liberallere benzemeyecek bir ahlak örneği veriyor.

'İran lobisi' yaygarası sadece komploculuk mu?

Hayır. Parenti’nin de anlatmaya çalıştığı gibi işe sadece komploculuk fobisiyle bakmak bizi hakikatten uzaklaştırabilir.

Bunların bir kısmına mezhepçi diyeceğiz.

Diğerleri ise, İran saldırısını görüp de ABD ve İsrail’in yapacaklarından korkan ancak kaderlerini de bölgedeki “kazanımlarını” da ABD’ye borçlu olanların yapacakları manevralar için zemini hazır tutuyor.

İran lobisi bağırtılarının ortasında Riyad’da bir araya gelen “İslam ülkeleri” dışişleri bakanlarının İran’ı kınayan ortak açıklamasına Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın imza atması gibi utanç verici işlerden bahsediyorum.

-----

1 Michael Parenti, Dirty truths: Reflections on politics, media, ideology, conspiracy, ethnic life and class power. San Francisco: City Lights Books, 1996, s. 174.

2 Zenonas Tziarras, “Türk Hasta”, The Loussanne Project, 24 Şubat 2023, https://thelausanneproject.com/2023/02/24/turk-hasta/

/././

Emekliler artık bayramın gelmesini istemiyor-EVRENSEL MANŞET-20/03/2026-

Emekliler artık bayramın gelmesini istemiyor-EVRENSEL MANŞET 

Fatih’te bir ev

Ömürleri çalışarak geçen üç emekçi... İkisi emekli olabilmiş, biri ağır hasta ve güvencesiz. Şimdi İstanbul Fatih’te başlarını beraber soktukları bir küçük evde ‘öğrenci gibi’ yaşıyorlar. Hayat, artık bayramın gelmesini istemeyecekleri kadar zorluklarla dolu. Onlarla aynı durumda olan milyonlar var.

İcralık olmayan yok: Dört bankayla icralık oldum. İcralık olmayan emekli yoktur. Çünkü mecbur kalıyor ve harcıyorsun, ödeyemeyince de icralık oluyorsun.

Otobüste ısınanlar: 65 yaş üstü şehir içi toplu taşıma ücretsiz olduğu için otobüse binip en uzak mesafeye giden, sonra tekrar binen emekliler var.

Akşam pazarında: Semt pazarına artık akşamları, kapanmasına yarım saat kala gidiyorum; fiyatlar düşer, daha ucuza alırım diye…

Emekli bayram gelmesini istemiyor: Fatih'te bir ev -Eylem Nazlıer/Evrensel- 

64 yaşındaki emekli Hasan Kızılyatak, maaşı yetmediği için iki arkadaşıyla "öğrenci evi" düzeninde yaşıyor. Kızılyatak; gıdayı taneyle alan, ısınmak için toplu taşımayı kullanan emeklileri birleşmeye ve mücadeleye çağırıyor.

Haberde yer alan emeklilerin fotoğraf vermeyi tercih etmemesi nedeniyle, arka planda kullanılan görsel yayın organı tarafından temsili olarak oluşturulmuştur.

Ömrünü çalışarak geçirmiş, 64 yaşında bir emekli… Bugün kendi evinde değil, Fatih’te 2+1 dairede, iki arkadaşıyla birlikte yaşam mücadelesi veriyor. 2014’ten bu yana üç erkek aynı çatının altında, bir öğrenci evi düzeninde yaşıyorlar. Ev arkadaşlarından biri kendisi gibi emekli, diğeri kanser hastası. Yılların emeğinin sonunda geldikleri nokta: Ortak kira, bölüşülen faturalar ve mecburiyetten kurulan bir dayanışma hayatı.

Onu neredeyse her eylemde görmek mümkün. Yağmurda, karda, donduran soğukta sendika önlüğüyle en önde duran isimlerden biri: DİSK Emekli-Sen Fatih Temsilcisi Hasan Kızılyatak. Bu kez bir eylem alanında değil, semtindeki bir kafede buluşuyoruz onunla. Beni çağırdığı kafe, emeklilerin buluşma noktası haline gelmiş. İçeride altı-yedi emekli var; Kızılyatak hepsini tanıyor. Çayın 20 TL olduğu bu mekanda, çoğu sabah gelip akşama kadar tek bir çayla günü geçiren emeklilerle dolu.

Belediye işçiliği, infaz memurluğu, anketörlük…

Sohbetimize emeklilik sürecine kadar uzanan çalışma hayatını anlatarak başlıyor Kızılyatak: “Çalışmaya askerden sonra 1986’da özel sektörde başladım. Daha sonra İBB’ye bağlı SUSER’de, İSKİ’ye bağlı iştiraklerde çalıştık. 1994’te Tayyip Erdoğan gelir gelmez ilk işi SUSER’i tasfiye etmek oldu, bizi kapının önüne koydu. Sonra memur sınavına girdim, Adalet Bakanlığında infaz koruma memuru olarak görev aldım. Oradan emekli oldum. Ama emekli maaşımız yetmez duruma gelince son yıllarda günübirlik işlerde çalışmaya başladım. Anketörlük yaptım, farklı işlere gittim. Evimizin ihtiyaçlarını karşılamak için mecbur kaldım. Çocuğumuz okula gidiyordu, masrafları vardı.”

‘Üç arkadaş öğrenci gibi yaşıyoruz’

Kızılyatak, ilk başta baba evinde oturduğunu, ancak miras nedeniyle ev satılınca iki arkadaşıyla birlikte ortak ev tutmak zorunda kaldıklarını söylüyor: “Baba evi satıldıktan sonra üç arkadaş ortak bir ev tuttuk. Aldığımız emekli maaşı yetmiyordu. Bu maaşla tek başına ev tutulmazdı. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle ortak ev tutmak zorunda kaldık. Üç arkadaş aynı evde kalıyoruz. Öğrenci gibi yaşıyoruz. 2+1 evdeyiz, hepimizin odası ayrı. Bu eve çıkarken de bütün eşyaları ikinci el aldık. Yeni bir eşya alacak durumumuz yoktu. 2014’ten beri böyle yaşıyoruz.”

Evde iki kişi emekli. Üçüncü arkadaşları ise akciğer kanseri hastası ve emekli değil. Aylık 15 bin lira kira ödediklerini söyleyen Kızılyatak, elektrik, su ve doğal gazla birlikte faturaların 17 bin lirayı bulduğunu, kışın daha da arttığını belirtiyor: “Giderleri üçe bölüyoruz. Bu yaştan sonra öğrenci gibi yaşamaya çalışıyoruz.”

Hasan Kızılyatak

‘Bu yaştan sonra öğrenci gibi yaşamak zor’

Aynı evi paylaşmanın kolay olmadığını da anlatan Kızılyatak şöyle devam ediyor: “Herkesin kendine göre bir yaşamı var. Ben televizyonu açtığımda Halk TV’de tartışma programı izlemek istiyorum, öbür arkadaş müzik ya da dizi izlemek istiyor. Mecburen fedakarlık yapıyoruz. Bazen onlar izliyor, ben telefondan takip ediyorum; bazen de ben izliyorum, onlar fedakarlık yapıyor. Örneğin; ben erken kalkıyorum, bu yüzden erken yatmak zorundayım. Gürültüye hassasım ama biri televizyon açıyor, öbürü ışığı yakıyor. Rahatsız oluyorsun ama mecbursun, mecburiyetten bunlara katlanmak zorundasın. Tek başına kiraya çıkacak gücün de yok. Belli bir yaştan sonra öğrenci gibi yaşamak zor.”

Ev temizliğini de çoğunlukla kendisinin yaptığını söylüyor. Bir arkadaşının hasta olduğunu, diğerinin de zaman zaman İzmir’e gittiğini ve günlük işlerde çalıştığını belirten Kızılyatak, “Pazartesi temizlik günümüz. Elimden geldiği kadar ben yapıyorum” diyor.

‘Son kullanma tarihine değil fiyatına bakıyoruz’

Kızılyatak, alışverişte kaliteye değil fiyata baktıklarını anlatıyor: “Zincir marketlerden alışveriş yapıyoruz. Son kullanma tarihine bakmıyoruz, fiyat etiketine bakıyoruz. Neresi ucuzsa oradan alıyoruz. Üç erkek olduğumuz için detaylı yemek yapamıyoruz. Makarna, pilav, çorba… Ucuz balık olursa balık ama bu sene balık yemedik. Tavuk alıyoruz, o da ucuzsa. Sağlıklı beslenme yok.”

Semt pazarına artık akşamları, kapanmasına yarım saat kala gittiğini söylüyor: “Eskiden sabah erkenden giderdim. Kimse yok, ürünler taze; daha kaliteli mal almak için sabah pazardaydım. Şimdi ise akşam, kapanmasına yarım saat kala gidiyorum; fiyatlar düşer, daha ucuza alırım diye… Artık emekliler bir şeyin kalitesine bakmıyor, mecburiyetten alıyoruz.”

Kurbandan kurbana kıymalı yumurta

Kasaptan alışveriş yapamadıklarını söyleyen Kızılyatak, “Çoğu emekli kasabın önünden bile geçmiyor. Alma durumu yok. Bizim eve gelince, apartmanımız 24 daireli. Yaklaşık 6-7 aile Kurban Bayramı’nda et getiriyor. Onları buzluğa atıyoruz, kıyma çektiriyoruz, kıymalı yumurta gibi yemeklerde kullanıyoruz. Kurbandan kurbana et gelir, onun dışında gidip rahatça kırmızı et almamız mümkün değil. Yarım kilo kıyma, yarım kilo parça et kasaptan alamıyoruz. Kasapları unuttuk. Bazen tavuk alıyoruz, kanat veya but olur; onu da en ucuz nerede bulursak oradan alıyoruz” dedi.

Taneyle sebze-meyve

Kızılyatak, sebze ve meyveyi taneyle aldıklarını anlatıyor: “Domates, salatalık taneyle alıyoruz. Mesela salı pazarından alışveriş yaptım; beş tane domates aldım, bir kilo bile etmedi ama beş tane alabildim. Üç tane salatalık aldım. Niye üç tane aldım? Kilosu 140 liraydı, başka bir seçenek yoktu. Artık kiloyla almak mümkün değil, taneyle alıyoruz. Havuç canımız çekti, havuç salatası yapalım diyoruz; üç dört tane alıyoruz. Kiloyla alışveriş devri bitti, sayıyla alıyoruz.”

Sinema, tiyatro, bir restoranda yemek hayal

Geçmişte ailesiyle düzenli olarak dışarıda yemek yediklerini, sinemaya ve tiyatroya gittiklerini anlatan Kızılyatak, bugün tek başına bile bunu yapmanın mümkün olmadığını söylüyor:

“Bir restoranda yemek yemek, hani arkadaşlarla sosyalleşmek isterseniz… İnanın, artık o bir hayal. Artık geçmişte yaptıklarımız ve anılarımızla yaşıyoruz. Gerçekten, yıllar önce kendi ailemden biliyorum; babam Deniz Yolları’ndan emekliydi. Ama çalışırken, ciddiyetle söylüyorum, her ay düzenli olarak ayda bir kere dışarıda yemeğe çıkardık. Ailece her hafta sonu sinemaya, 15 günde bir tiyatroya giderdik. Yıllardır ne sinemaya gidebiliyorum ne tiyatroya. Unuttum. Halbuki geçmişte bunları yapıyordum, şimdi yaptığımız, gittiğimiz şeylerin hayalleriyle yaşıyorum.”

‘Dört kredi kartından icralık oldum’

En düşük memur emeklisi maaşı olan 27 bin 400 lira aldığını belirten Kızılyatak, “Ay sonunu getirebiliyor musun” sorusuna şöyle yanıt veriyor: “İcralık olmayan emekli yoktur. Herkes en az bir kez olmuştur. Çünkü yetiştiremiyorsun, mecbur kalıyorsun. Ödemesini yapamadığın için de icralık oluyorsun. Ben dört bankayla icralık oldum. Şu anda kartlarım var ama elimden geldiğince kullanmamaya gayret ediyorum. Vallahi, en son beş sene önce aldığım şeyleri giyiyorum. Üstümdeki gömleği doğum günümde oğlum aldı; en yenisi bu. Bu da oğlumun bana verdiği mont. ‘Baba,’ dedi, ‘Kış geldi, üzerinde bir şey yok.’ Oğlumun bana hediyesi.”

‘Bayram gelmesini istemiyoruz’

Kızılyatak, “Eskiden bayram olduğunda emekliler arife gününden hazırlık yapar, torunlarına verecekleri bayram harçlıklarını ayırırdı. Şimdi emekliler bayramın gelmesini istemiyor; ceplerinde para olmadığı için ne çocuklarına ne torunlarına verecek bayram harçlıkları var. Geldiğimiz nokta bu. Eskiden, aman çocuğumuz, torunumuz bir an önce gelseler de elimizi öpseler derdik. O devir artık emekliler için bitti. Çoğu emeklinin ortak sorunu bu.”

‘Tatile gitmek, gezmek hayaldi; hayalde kaldı’

Emekliler, geçmişin hatıralarıyla avunuyor. Kızılyatak, emeklilik hayalini babasının yaşamı üzerinden kurduğunu anlatıyor: “Babam emekli olduğunda toplu parayla daire almıştı. Emekli olunca her yıl değişik illere, tatil yerlerine giderdik. Ama biz o yaşamı tamamen unuttuk. Ne tatil, ne başka bir şey… Ben emekli olduğumda babam gibi bir yaşamı hayal ederdim. Hayaldi, hayal olarak kaldı. Eskiden emeklilerin çoğu yazın köylerine giderdi; peynirini, tereyağını ve diğer ürünlerini köylerinden alırlardı. Şimdi maalesef bu da bitti. Yol paraları çok pahalı. Köylerde hayvancılık ve tarım da büyük ölçüde yok. Bir tereyağı almak istesen 400-500 liradan başlıyor. Yani yetişemiyorsun. Hayallerimiz hep geçmişle sınırlı; onlarla avunuyoruz. Tatil yapmak, şehir şehir gezmek, ülke dışına çıkmak… Şu anda bunların hiçbiri mümkün değil. Yaşam o kadar zorlaştı ki…”

‘Emekliler ısınmak için otobüslerde, metrolarda günlerini geçiriyor’

“Emekliler günlerini nasıl geçiriyor?” sorusuna ise Kızılyatak şöyle yanıt veriyor: “Bunu anlatırken çok üzgünüm ama dostlarımdan şunu duydum: Altmış beş yaş üstü şehir içi toplu taşıma ücretsiz olduğu için Üsküdar’dan otobüse biniyor, en uzak mesafe neresiyse oraya gidiyor, sonra tekrar biniyor. Zamanlarını otobüslerde, metrolarda geçiriyorlar. Kahvelere bile artık gelemiyorlar; en düşük çayın 25 lira olduğu yerler var. Kışın soğukta parklarda oturamıyorlar, mecburen metro ve otobüslerde günlerini geçirmeye çalışıyorlar.”

Ülkenin bütün emeklileri birleşin…

Emeklilerin birleşik hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Kızılyatak, “Başarılı olabilir miyiz? Evet, olabiliriz. Türkiye’de şu anda 86 tane emekli sendika ve dernek var. 16 milyon emekli var. Yapmamız gereken tek şey ortak hareket etmek. Eğer birleşik bir cephe oluşturabilir, birlikte etkinlikler ve mücadeleler yapabilirsek, haklarımızı alabiliriz. Önümüzde bayram ikramiyesi var. Bize dayatılan 3-4 bin lirayı değil; biz hakkımız olan bayram ikramiyesini istiyoruz. Ekonomistlerin hesaplarına göre bizim bayram ikramiyemizin şu anda 17 bin lira olması gerekiyor. Enflasyon ve gelir kayıpları nedeniyle bu parayı almak zorundayız. Bütün emekli arkadaşlarıma da diyorum ki, gelin hakkımızı almak için birlikte hareket edelim.”

/././

EVRENSEL

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Mart 2026-

10 koldan savaşın ekonomiye maliyeti -Hayri Kozanoğlu-  Savaşın ekonomiye doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratma...