2 Nisan boykotundaki harcama tutarı tartışma yarattı / Diğer aylara göre kıyaslama nasıl, AA'nın BKM'ye dayandırdığı haberi neden tepki çekti?-Cengiz Anıl Bölükbaş/T24

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla başlayan protestoları destekleyenler, 2 Nisan günü ülke genelinde boykot düzenledi. Boykot günü ülke genelindeki harcama tutarı tartışma konusu olurken, o gün kredi kartıyla yapılan alışveriş tutarının bu yılın ocak ve şubat ayında yapılan harcamaların günlük ortalamasından düşük olduğu görüldü. Enflasyonun yüzde 68,50 olduğu geçen yılın mart ayında yapılan kredi kartı ile alışveriş harcamalarının günlük ortalamasının ‘boykot’ gününde yapılan harcamadan daha fazla olduğu anlaşıldı. AA’nın haberine göre, ‘boykot’ uygulanan 2 Nisan günü alışveriş miktarı 28 milyar TL olurken; BKM’nin verilerine göre, geçen yılın aynı ayında kredi kartıyla yapılan alışveriş harcamaları günlük 31 milyar 61 milyon lira olarak gerçekleşti. AA'nın haberinin ardından Bankalararası Kart Merkezi yetkilileri ile konuştuğunu ve kurumun 'boykot' günündeki alışveriş tutarına ilişkin açıklamasının olmadığını söyleyen gazeteci Alaattin Aktaş, "Demek ki bu veriyi Anadolu Ajansı kendisi hesapladı. Peki Anadolu Ajansı bu hesaplamayı hangi verileri esas alarak yaptı?" diye sordu. Gazeteci Bülent Mumay da, mart ayında günlük harcamanın 50 milyar lira üzerinde olduğunu belirterek, Boykotun yapıldığı gün 28 milyar liraya düşmüş. Kimi kandırıyorsunuz?" ifadelerini kullandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'na yönelik operasyonu protesto gösterilerinin ardından üniversite öğrencilerinin, 2 Nisan’da tüketimin durdurulması için yaptığı "boykot" çağrısı geniş kesimlerde yankı buldu, sanatçılardan siyasetçilere kadar birçok isim çağrıya destek verdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından boykot çağrısı paylaşımlarına yönelik soruşturma başlatıldı. Dün (2 Nisan) gerçekleşen boykotun ardından ise boykot çağrısı yapan 16 kişi gözaltına alındı.

AA: 1 Nisan’da 14 milyar, 2 Nisan’da 28 milyar TL harcama yapıldı

Bankalararası Kart Merkezi (BKM), boykot uygulanan 2 Nisan'daki günlük kredi kartı ile harcama verilerini paylaştı. AA muhabirinin BKM verilerinden derlediği bilgilere göre; 1 Nisan’da 14 milyar TL olan alışveriş miktarı 2 Nisan'da 28 milyar TL’ye yükseldi.

AA’nın servis ettiği habere göre, çarşamba gününün bir önceki çarşamba ile kıyaslandığı verilerde, 2 Nisan Çarşamba günü saat 00.00 ile 17.00 arasında işlem tutarı 28 milyar TL olurken, 26 Mart'ta 28,9 milyar TL, 19 Mart'ta 25,3 milyar TL, 12 Mart'ta 24,5 milyar TL, 6 Mart'ta 27,3 milyar TL olarak gerçekleşti. Böylece 2 Nisan Çarşamba günü, bayramdan önceki çarşamba günü haricinde mart ayındaki diğer çarşamba günlerinden daha yüksek ciro elde edildi.

TIKLAYIN - BKM'den 2 Nisan verileri: Boykot çağrısı sonrası kartlı harcamalar ne kadar oldu?

Boykot günü yapılan harcama, geçen iki ayın günlük ortalamasından az

BKM verilerine göre, bu yılın ocak ayında kredi kartıyla 1 trilyon 321 milyar 283 milyon liralık alışveriş yapıldı. Verilere göre, ocak ayında bir günde kredi kartıyla yapılan alışveriş harcaması ortalama 42 milyar 622 milyon lira oldu.

Bu yılın şubat ayında da kredi kartı ile 1 trilyon 247 milyar 299 milyon liralık alışveriş yapıldı. Şubat ayında kredi kartıyla bir günde yapılan alışveriş harcaması 44 milyar 546 milyon oldu.

BKM verilerine göre, enflasyonun yüzde 68.50 olduğu mart 2024’te kredi kartıyla yapılan alışveriş tutarı 962 milyar 917 milyon oldu. Yapılan alışveriş harcamalarının günlük ortalaması 31 milyar 61 milyon lira olarak gerçekleşti. Artan fiyatlara ve yüksek enflasyona karşın geçen yılın mart ayında yapılan günlük harcama ortalamasının, boykotun yapıldığı günde yapılan harcamadan fazla olduğu görüldü.

Gazeteci Aktaş: BKM'nin dünkü alışveriş tutarına ilişkin bir açıklaması yok

Ekonomim yazarı Alaattin Aktaş, AA'nın servis ettiği haberin ardından Bankalararası Kart Merkezi (BKM) yetkilileri ile konuştu. Aktaş, yetkililerin AA'da yer alan haberdeki verilere ilişkin bir açıklamanın olmadığını söylediğini aktardı.

Aktaş, konuyla ilgili yaptığı paylaşımda şunları söyledi:

"Bankalararası Kart Merkezi yetkililerine sordum. BKM'nin dünkü alışveriş tutarına ilişkin bir açıklaması yok. Zaten BKM'nin web sayfasına giren herkes bu konuda bir veri bulunmadığını görebilir. Demek ki bu veriyi Anadolu Ajansı kendisi hesapladı. Peki Anadolu Ajansı bu hesaplamayı hangi verileri esas alarak yaptı? Ya da ortada bir hesaplama falan yok mu?"

Gazeteci Bülent Mumay da, AA'nın servis ettiği habere, kart harcamalarına yönelik verileri paylaşarak tepki gösterdi. Mumay, mart ayında günlük harcamanın 50 milyar lira üzerinde olduğunu belirterek, Boykotun yapıldığı gün 28 milyar liraya düşmüş. Kimi kandırıyorsunuz?" ifadelerini kullandı.

Mumay'ın paylaşımı şöyle:

Rende binasının hayatı yalan. Neymiş efendim, 1 Nisan'da 14 milyar olan kart harcamaları, 2 Nisan'da iki kat artarak 28 milyar liraya çıkmış. - Her şeyden önce 1 Nisan bayram tatili, 2 Nisan'da bankalar dahil her yer açıldı. Harcamaların tatil gününe göre artması normal... - Amaaa... mart ayında günlük harcama 50 milyar liranın üzerinde. Boykotun yapıldığı gün 28 milyar liraya düşmüş. Kimi kandırıyorsunuz?

Ekonomist İris Cibre de, söz konusu habere ilişkin olarak yaptığı paylaşımda,  "BKM'de aylık harcamalar var Şubatta günlük ortalama 46.8 MLR TL Ocakta günlük ortalama 44 MLR TL Ekim 2024'te yani 5 ay önce, yani 17% enflasyondan önce dahi, günlük 41 MLR TL Bu 2 Nisanda harcamaların ciddi oranda düştüğüne işaret" dedi.


Cengiz Anıl Bölükbaş/T24


 


Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -3 Nisan 2025-

 

Dr. Henry Jekyll ve Bay Edward Hyde -Ergin Yıldızoğlu-

Toplumsal muhalefet, kitleselleşerek hızla yükselir, karşısında devlet şiddeti tırmanırken DEM Partili arkadaşları, “Aman dikkat!” diyerek ve bir roman üzerinden uyarmak istiyorum.

DR. JEKYLL VE BAY HYDE

Robert Louis Stevenson, daha çok çocuklara yönelik ünlü, Define Adası (1883) romanının ardından, 1886’da bu kez daha çok yetişkinlere yönelik, Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi başlıklı romanını yayımladı. O roman da büyük ilgi çekti ve kısa sürede gotik korku edebiyatı klasikleri arasına girdi. Modern psikolojide ve psikanalizde yaşanan gelişmelere karşın bu roman hâlâ ilgi çekmeye, filmlere konu olmaya devam ediyor.

Dr. Henry Jekyll, saygın bir bilim insanı, nazik, yumuşak bir tonda konuşan, güven veren, “adabı muaşeret kurallarını” bilen, her zaman çok şık giyinen, burjuva ahlakını temsil eden bir beyefendidir. Buna karşılık Bay Hyde, bencil, acımasız ve şiddet eğilimli biridir; burjuvazinin gizli ve vahşi doğasını, bastırılmış şiddeti ve arzu ekonomisini yansıtır. İtalyan edebiyat eleştirmeni ve teorisyen Franco Moretti, “The Dialectic of Fear” adlı makalesinde (New Left Review, Kasım-Aralık 1982), Dracula ve Frankenstein’in yanı sıra, Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı kapitalizmin iç çelişkileri ve burjuvazinin bölünmüş doğası bağlamında ele almıştı.

Bu bölünmüşlük kavramından da anlaşılacağı gibi Dr. Jekyll ve Bay Hyde aslında tek bir kişidir. Ve sonunda, hatta son tahlilde egemen olacak olan Dr. Hyde’dır.

TÜRK: ‘İNSAN ŞOK OLUYOR.’

Robert Louis Stevenson’un o romanı, yıllar sonra aklıma ilk kez, Türkiye siyasetinin şoven milliyetçi kanadını temsil eden MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin aniden, Kürt siyasi hareketinin haklar ve özgürlükler kanadını temsil eden DEM Parti’ye yanaşmaya, askeri kanadı temsil eden Öcalan’a ısınmaya başlamasıyla geldi.

MHP ve lideri, tüm siyasi yaşamlarını anti komünizm, Türk üstünlüğü (ırkçılığı), Kürt düşmanlığı üzerine kurmuştu. Rejim geçen yıl yaşamsal sancılar çekmeye, cumhurbaşkanlığı, anayasa yapma planları tehlikeye girmeye başladığında, yaralarını sarmak için “Kürt sorununu”, (Kürt sorunu yoktur, terör vardır iddialarına karşın), bitirmeye “karar verdi”. Rejim bir U dönüşü ile adeta yeni bir açılım başlattı. İlerleme koşulu olarak da silah bırakma, örgüt yapılarını dağıtma adımlarını dayattı. Ama rejim hiçbir güvenceyi, reformu ya da hukuksal, kurumsal yapılanmayı gündeme almadı.

Bu “yakınlaşma” başladıktan sonra ilk kez el sıkışıp sonra doğrudan görüştüklerinde DEM Parti büyüklerinden Ahmet Türk, deneyimleri acı, hafızası güçlü olduğundan “Sayın Bahçeli’nin tutumunu görünce insan şok oluyor” demiş ve eklemişti “İnsani ilişkileri çok farklı, yakın, candan, düşüncelerini açık ifade eden bir tavrı vardı” demişti. Ekim ayında yaşanan bir yakınlaşma, Şeker Bayramı’nda da bayramlaşma ile devam etti.

Dr. Jekyll, el sıkıyor, yumuşak konuşuyor, “Artık barışalım” diyor. Bay Hyde önce silah bırak, şart koşmadan teslim ol, diyor. Acılarla işkencelerle suikastlarla şiddet eylemleriyle dolu bir tarih, “uzlaşma, konuşma komisyonları” gibi her hangi bir yumuşatıcı araca yer açmadan kapatılmak isteniyor.

Bayram öncesinde, Ekrem İmamoğlu tutuklandıktan sonra başlayan ve hızla yükselen toplumsal muhalefet ve CHP vardı. Özgür Özel’in iradesi karşısında rejim paniklemeye başlayınca Devlet Bahçeli, Türkü, şok eden Dr. Jekyll tavrını terk etti. Şimdi Bay Hyde, yasal ve demokratik haklarını kullananları,  “Demokrasi dışı arayışlara girişenler bedelini ödemeye de hazır olmalıdır!” “Sokağa davet edilenlerin karşısına 15 Temmuz’da olduğu gibi başkaları dikilirse kaçınılmaz çatışma nasıl önlenecek” sorusuyla aslında muhalefeti, sokaklarda şiddetle, kan akıtarak (boğaz kesenler de vardı) bastırmaya hazırız diyerek tehdit ediyor.

DEM Partili arkadaşların, yüzeyde gördüklerine, kanaatlerle değil,  düşünceyle yaklaşması, genel bağlamı içine koyması ve rejimin, MHP’nin habitusunu anımsaması, Dr. Jeykll ile Bay Hyde’ın aslında aynı insan olduğunu, sonunda Bay Hyde’ın egemen olduğunu hiç akıldan çıkarmaması gerekiyor.

Muhteşem cumartesi -Ergin Yıldızoğlu-

Maltepe’deki muhteşem miting, Özgür Özel’in muhalefetin gücünü, kararlılığını yansıtan kapsayıcı konuşması, “Gezi”den bu yana ilk kez, umudu yeşerten yeni olasılıkları gündeme getirdi. 

BİR ‘DURUM’DAN ÖBÜRÜNE

Ankara’nın siyasi kulislerinden alınan bilgilere dayanarak yapılan yorumlara göre rejimin planı, İstanbul ve Ankara belediyelerine, CHP’nin başına kayyum atamak ve böylece gelecek seçimlerden önce iki büyük kent belediyesinin mali kaynaklarını ele geçirmek, muhalefeti yeniden düzenlemekmiş. Mevcut “durumun” içinde bu plan devreye girince ülke çapında bir kitlesel itiraz dalgası, kendilerini biteviye tekrarlayan, adeta kanıksanmış mevcut istikrarsızlıkların istikrarını bozdu. Bu itiraz dalgası, “durumun” verili sınırlarını zorlayamaya başladı. Örneğin ana muhalefet partisi CHP’nin liderliği,  “normalleşme”, fantezilerinden “Faşizmle mücadele ediyoruz” noktasına, gençlik hareketinin önemini kavrama noktasına geldi; kitlesel direnişin tüm olanaklarını kullanmaya, boykot, önseçim gibi yenilerini harekete geçirmeye başladı. Birden bire zamanın “yeknesak akışı” kırıldı, yeni olasılıklar gündeme gelmeye başladı. 

Rejim de bu “kırılmadan” etkilendi aniden kendini haritası çıkarılmamış sularda buldu; baskı ve şiddeti, büyük ön yargı ve maksimum güçle tırmandırmaya başladı. Tutuklananların sayısı 2000’i aşarken işkencenin yeniden yaygınlaşmaya başladığını gösteren veriler gelmeye başladı. Bu koşullarda, düne kadar jeopolitik kaygılarla rejimi destekleyen ABD ve Avrupa ülkeleri baskı ve şiddeti “bir açık diktatörlüğe geçiş” teması içinde konuşmaya başladılar. 

Böylece, bir Çin deyişindeki Durdurulamaz bir güç (hızla kabaran kitlesel muhalefet), yerinden oynatılamaz bir cisimle (siyasal İslamın iktidarı)  karşılaşırsa ne olur” sorusunun tanımladığı paradoks gündeme oturdu. Böylece yeni, sürdürülemez bir durum (aklıma “suni denge kavramı” geliyor) oluştu! 

KANAAT VE DÜŞÜNCE

Bu yeni durumun gündeme getirdiği sorulara “kanaatlerle” değil, “düşünceyle” yaklaşmak gerekir. 

Kanaat”, mevcut düzen içindeki yüzeysel yargılara dayanan, günlük siyaset içinde şekillenen, medya, propaganda, ideoloji ve kişisel deneyimlerle oluşan görüşlerdir. Kanaat şeyleri, gelişmeleri, tarihsel, kültürel bağlamlarına oturtmaya çalışmadan, eleştirel bir sorgulamaya girmeden anlamlandırır. 

Düşünce” bir “hakikat” sürecinin formudur, yalnızca kavramsal bir analiz değil, durumun hakikatinin açığa çıkarılmasına yönelik bir çabadır. “Düşünce”, açığa çıkardığı olasılıklara sadakat talep eder. “Düşünce”, mevcut düzenin ötesine geçer; eleştirel bir sorgulama içerir, sadece yüzeydeki olguları değil, temel yapıları ve ilkeleri anlamaya çalışır. Felsefi, tarihsel ve sistematik bir bağlama sahiptir. Bu bağlama ulaşmanın en sağlam yöntemi, tarihsel ve diyalektik materyalizmdir. 

Kanaat”, rejimin kitlesel muhalefet hareketi, derinleşen ekonomik kriz karşısında gerileyeceğine, İmamoğlu’na kayyum atamaları planına ilişkin tutumunu değiştirilebileceğine, bir erken seçim sürecine sürüklenebileceğine, o seçimlerde de gidebileceğine ilişkin. Bu kanaatler rejimin karakteri üzerinde “düşünmüyor”, karşımızdaki durumu tarihsel ve genel ekonomi politik bağlamı, verili güç ilişkilerinde tarafların şiddet kullanma kapasitelerini, arzularını “ötekine” yönelik zehirli nefretini hesaba katmıyor. 

Düşünce” yaşanmakta olanları, “süreç olarak faşizmin” tarihsel bağlamına siyasal İslamın ekonomipolitiğinin (artık-değere el koymasına olanak veren siyasi, kültürel) özelliklerine, sınıf şekillenmelerine, devlet-iktidar diyalektiğine dayanarak yorumlamayı gerektirir. Bu açıdan bakınca “yeni durumun” geleceğinin iki dinamik arasındaki diyalektiğe bağımlı olduğu görülür. Birinci dinamik, rejimin şiddet uygulama kapasitesine, siyasal İslamın seçkinlerinin, sosyal tabanının nefret ve arzularına ilişkindir. İkinci dinamik de muhalefetin kitlesel ve kurumsal direnişine, CHP ve sol grupların liderlerinin bu direnişe sadakatine, yaratıcılıklarına, direnişin sergilediği gücün rejim saflarında istikrarsızlık, kaygı ve güvensizlik yaratma kapasitesine ilişkindir. 

Muhteşem cumartesi, bize “umut yeşerdi” derken uyarıyor: Momentum esastır!

Katargate -Mehmet Ali Güller-

İsrail’deki Katargate skandalı, aslında Arap ülkelerini ve Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Ama konu İsraillileri rahatsız ettiği kadar ne yazık ki Arapları ve Türkleri rahatsız etmiyor!

Önce bilmeyenler için Katargate skandalını anımsatalım:

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yakın çalışma arkadaşlarının Katar’dan 2012 seçiminde 15 milyon dolar, 2018 seçiminde 50 milyon dolar para aldığı ortaya çıktı. Netanyahu’nun sözcüsü Eliezer Feldstein ile Netanyahu’nun danışmanları Jonathan Urich ve Srulik Einhorn’un aldığı paraların açığa çıkması İsrail’de kriz yarattı. Soruşturma başladı, Netanyahu’nun ekibi sanık sandalyesine oturdu ve tutuklandı. Dahası Başbakan Netanyahu da polise ifade vermek zorunda kaldı.

Netanyahu her ne kadar bunu siyasi rakiplerinin bir oyunu olarak sunsa da ses kayıtları ve itiraflar Katar-Netanyahu hükümeti ilişkisini ortaya koymuş oldu.

ANKARA SESSİZ

İsrailliler, “Netanyahu hükümeti nasıl olur da Katarlı işadamları üzerinden para alır” diye tepki gösterirken Araplar, “Katarlı işadamı üzerinden İsrail’in soykırımcı hükümeti nasıl fonlanır” diye bir rahatsızlık duymuyor!

Filistin meselesinde “söylem düzeyinde” en ileri tutumu alan Türk hükümeti de sessiz. Ankara’dan “Katarlı işadamları üzerinden katil Netanyahu nasıl desteklenir” diye bir tepki gelmedi.

Filistin konusunda başından beri bölge ülkelerinin en azından bir kısmının aslında hiç de net bir tutumu olmadığı gerçeği, bu olayla birlikte bir kez daha görüldü. Filistin’in yenilgi tarihi, aynı zamanda bazı Arap ülkelerinin Filistinlileri satma tarihidir çünkü.

KATAR İSRAİL’LE ORTAK TATBİKATTA

Gelelim konunun bir başka boyutuna.

Yunanistan’da “Iniochos 2025” hava tatbikatı başladı. Ev sahibi Yunanistan dışında, katılımcıları arasında ABD, Fransa, İtalya, İspanya, Polonya, Karadağ ve Slovenya gibi Batı ülkeleri ile Hindistan var. Ve İsrail de var. Ama daha dikkat çekici olanı Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de bu tatbikatta yer alması! Bahreyn ise Güney Kıbrıs ve Slovakya ile birlikte gözlemci. Katar F-15 uçaklarıyla BAE Mirage 2000 uçaklarıyla İsrail’le ortak tatbikatta.

Gazze’de soykırım bitmedi, sürüyor ama Katar, BAE ve Bahreyn, İsrail’le birlikte tatbikat yapıyor!

Dikkat ederseniz tatbikattaki bu cephenin iki yönü var: Bu ülkeler hem Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz’deki enerji işbirliği cephesini oluşturuyor hem de Hindistan-İsrail-Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa’ya uzanan Kuşak ve Yol’a alternatif projenin ortaklarını bir araya getiriyor.

TÜRKİYE’NİN KATARGATE SKANDALI

Türkiye karşıtı bu cephede, AKP hükümetinin en önemli ortağı Katar da var yani.

Dolayısıyla tablo şudur: Türkiye’nin askeri, ekonomik, finans, hizmet, turizm ve medya şirketleri ve arazileri Katar’a “satılıyor”, AKP hükümeti Katar’la çok özel bir ilişki sürdürüyor, Katar Türkiye karşıtı Doğu Akdeniz cephesinde yer alıyor, Katarlı işadamı İsrail seçimlerinde Netanyahu hükümetini fonluyor, Katar İsrail’le ortak tatbikat yapıyor ve AKP hükümeti sessiz!

İşte asıl Katargate skandalı budur ve Türkiye açısından vahimdir!

AKP’NİN KATARCILIĞI

Katar’a 23 yılda nelerin verildiğinin listesi için internette bir arama yaptığınızda, ne yazık ki “Türk” sandığınız, “yerli ve milli” sandığınız pek çok markanın bile yıllar içinde adım adım Katarlaştığını göreceksiniz.

İktidarın uzun süre İsrail’le ticareti kesmekte ayak sürmesinin ve ancak kamuoyu baskısı karşısında ambargo uygulamak zorunda kalmasının nedenlerinden biri de demek ki bu Katarcılığıymış!

Ortadoğu’da ne yazık ki sahne ve arkası böyledir. İktidarların ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. İktidarlar yaptıklarını örtmek için tersini söylerler. Katargate skandalı işte budur.

Darbenin dış ayağı -Mehmet Ali Güller-

CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarihi Maltepe mitinginde, ilk kez 19 Mart darbesinin dış kaynağına işaret etti: “19 Mart günü, yurtdışındaki belli odaklardan icazetli bir darbe planı hayata geçirildi.” (cumhuriyet.com.tr, 29.3.2025) 

Her ne kadar adını koymasa da Özel’in “yurtdışındaki belli odak” ile kastettiğinin ABD Başkanı Trump olduğu anlaşılıyor. Bu durumda icazet de Erdoğan’ın 16 Mart’ta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde alınmış oluyor. 

İmamoğlu’na operasyon ile üç gün öncesindeki o telefon görüşmesinin ilişkisini geçen hafta bu köşede “16 Mart-19 Mart bağı” başlığıyla incelemiştim. 

ABD’NİN KONUYA BAKIŞI

Umarız Özgür Özel’in bu saptaması, dış basına verdiği “ideolojik zaaflı ve sorunlu mesajlara” bir son vermesine neden olur! 

Zira ABD ve Avrupa için önemli olan demokrasi değil, çıkarlarıdır. Çıkarlarını uygulayan iktidarların politik yönelimi, emperyalistler için hiçbir zaman öncelikli değildir. “Liberal demokrasinin” kalesi emperyalist ABD, bu nedenle onlarca yerde seçilmişlere karşı askeri darbe yapmış ama krallarla, emirlerle, diktatörlüklerle demokrasi kaygısı duymadan çalışmıştır. 

Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendileri açısından esas olana işaret etti: “Türkiye’de istikrarsızlık görmek istemiyoruz. Trump’ın ilk yönetim döneminde Erdoğan ile çok iyi bir çalışma ilişkisi vardı. Bunu yeniden başlatmak istiyor.” (cumhuriyet.com.tr, 28.3.2025) 

POLİTİK-TOPLUMSAL-GENÇLİK HAREKETLERİ

29 Mart’taki Maltepe mitingi, birkaç nedenle tarihi nitelikteydi. 

1) 2.2 milyon yurttaş, “egemenlik kayıtsız şartsız benimdir” diyerek İmamoğlu’nun hukuku sorununu çoktan aşmış bir temel meselede, kendisini artık politik düzlemde aktör konumuna yükseltmiştir. Alandaki kitlenin dinamizminin temel dayanağı budur. 

2) Toplumsal harekete dönüşmüş bu kitlenin gücü, Maltepe’nin bir final olmasını önlemiş, yeni bir başlangıç olmasını sağlamıştır. Özgür Özel, mitingden sonra sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “her çarşamba İstanbul’da, her haftasonu bir ilde miting yapılacağını” ilan etti. 

3) Sürecin bu aşamasındaki başarı, üç hareketin yan yana gelebilmesinden kaynaklanmış görünüyor. Politik hareket(ler), toplumsal hareket ve gençlik hareketi aynı düzlemde buluşmuş ve birbirini etkileyerek güç toplamaktadır. 

TÜKETİMDEN GELEN GÜCÜN KULLANIMI

4) CHP liderliği, CHP’yi aştığını gördüğü bu büyük halk hareketi dalgasının başarı kazanmasının, “tüketimden gelen gücün” kullanılmasından geçtiğini hesaplıyor. İktidara yakın medya ile bazı markalara yapılan boykot çağrısının nedeni bu. 

Bu, etkili olduğu için iktidar cephesi, boykotun demokrasiye, hukuka, haber alma-verme ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu propaganda ediyor. RTÜK, TV kanallarına yapılacak boykota karşı barikat olmaya çalışıyor. 

Oysa Erdoğan başbakan olduğu 2008 yılında Doğan Medya Grubu’nun televizyon ve gazetelerine karşı boykot çağrısı yapmıştı, “Bu gazeteleri evlerinize sokmayın, almayın” demişti. Dahası yöneticilerine “Kampanyayı başlatıyoruz, almayacağız. Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye seslenmişti. 

Aslında Türk milletini ayağa kaldıran nedenlerden biri de tam olarak budur: Çifte standart. Kendileri yaparsa hukuki, karşıtları yaparsa hukuk dışı; kendileri için demokratik hak olan karşıtları yaptığında darbe oluyor! 

ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜN ÖNEMİ

5) CHP liderliğinin, “tüketimden gelen gücü” politik, toplumsal ve gençlik hareketlerinin daha etkili olabilmesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemesi, elbette önemli bir çarpandır. Ancak asıl çarpan etki, “üreticiden gelen güç”tür. Dolayısıyla CHP liderliğinin, politik, toplumsal ve gençlik hareketlerini “üretimden gelen güç”le buluşturması, yani emek hareketleriyle birleştirmesi gerekir. 

Çünkü... 

Demokrasi dışarıdan gelmez, haklar yukarıdan verilmez. Dünyadaki mevcut demokrasi, burjuvazinin topluma verdiği haklarla değil, emekçilerin mücadelesiyle kazanılmış haklardır. 

Bu nedenle CHP; dışarıdan medet ummadan, sadece Türk milletine dayanarak ve üretimden gelen gücün çarpan etkisiyle erken seçimi hedeflemelidir. 

Uzlaşma arayan, pazarlık eden kaybeder, kitle yeni liderlerle eninde sonunda tarih yazar.

Üçüncü dalga -Mehmet Ali Güller-

24 Ocak’ta, gazetemizin kıdemli yazarlarından Zeynep Oral ile birlikte, Marmaris’te,  Uğur Mumcu’yu anma toplantısındaydım. Konuşmalarımızı yaptıktan sonra, izleyicilerin sorularını yanıtlamaya geçtik. Çeşitli sorulardan sonra, bir izleyici, salonda gençlerin olmamasından şikâyet etti; çoğunluk o şikâyete katılıyordu.

Evet, salonda genç yoktu. Hatta neredeyse salondaki en genç isimler, CHP Muğla Milletvekili Gizem Özcan ile Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü’ydü.

GENÇLİĞE GÜVEN

Salona, şikâyetlerinin yersiz olduğunu belirterek somut örnek verdim: “20 Mayıs 2013 günü, yine bu salonda toplanmış olsaydık, tablo pek farklı olmayacaktı ve sizler yine gençlerin olmamasından şikâyet edecektiniz. Ama bir hafta sonra ne oldu? O şikâyet ettiğiniz gençler, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıktılar ve bir ay boyunca Türkiye’nin dört bir tarafında ayaklandılar.”

Salondakiler hak vermiş görünüyordu. Devam ettim: “Gençlerin doğası böyledir, gençlerden umut kesmeyin, hele bizim gençlerimizden hiç kesmeyin. Çünkü bizim gençlerimiz, dünyanın en dinamik gençleridir, Jön Türk geleneğinin mirasçılarıdır. O miras ansızın yine ortaya çıkar. Biriktirirler, biriktirirler ve günü geldiğinde patlarlar, göreceksiniz.”

GENÇLİK YİNE ÖNCÜ

Bugün yaşadığımız işte budur. Tele1 TV sunucusu Burçin Atılgan’ın ifadesiyle  pijamasını yerden kaldırmayan, bardağını masadan kaldırmayan “Z kuşağı” gençler, Türkiye’yi ayağa kaldırdı.

19 Mart günü, üniversitelerinin diploma iptal etme skandalına itiraz ederek önce Beyazıt’a, sonra Saraçhane’ye akan İstanbul Üniversiteli gençler, tarih yazdı, yazıyor. “Akın var akın, güneşe akın” diyerek Saraçhane’ye akan gençler, CHP’yi de sonunda alanlarda siyaset yapmaya mecbur etti. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Kimse bizden artık binalarda, salonlarda siyaset beklemesin. Bundan sonra sokaklardayız, meydanlardayız” demek zorunda kaldı.

Öyle ki gençliğin eylemciliği, CHP’nin her finalini yeni bir başlangıç olmaya zorluyor. Salonlarda, binalarda pas tutmuş CHP üst yönetimi ve milletvekilleri, Jön Türklerin devrimci ateşiyle paslarını atıp alanlarda, meydanlarda büyük işler yapıyorlar.

JÖN TÜRK GELENEĞİ

Üçüncü dalgadır bu. Jön Türkler, son 18 yılda, üç kez ayağa kalktı. İlkinde 2007’de “Cumhuriyet mitingleri” ile laik cumhuriyet için mücadele etti, ikincisinde 2013’te Gezi’de haziran ayaklanması ile demokrasi için ayağa kalktı, üçüncüsünde 2025’te Saraçhane Direnişi’nde özgürlüğü savunuyor.

Her üç Jön Türk dalgasını da lekelemek için ellerinden geleni yaptılar; camide içki içmekle, türbanlı bacının üstüne işemekle suçladılar, ekonomiye operasyon diye propaganda ettiler, çapulcu dediler, terörist dediler, turuncu darbeci dediler, dış güçler yönlendiriyor dediler...

Nafile. Jön Türklere Abdülhamit’in propaganda aygıtlarının suçlamaları leke süremedi, neo Abdülhamit’in propaganda aygıtları da süremeyecek.

PAZARLIK

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ilginç bir çıkış yaptı: “Biz CHP’nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim kendi meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler, biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”

DEM, Saraçhane tutumunu bu sözlerle açıklıyor. Halbuki Saraçhane’deki kitlenin büyük çoğunluğu CHP’nin eylemci kitlesi değil zaten. Dahası mesele İmamoğlu da değil, mesele İmamoğlu’nun hukuku konusunu aşmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir, değil midir” meselesi olmuştur.

DEM bu gerçeği görmüyor olabilir mi? Yoksa DEM’in Saraçhane’ye kısmi desteği, iktidarla yürüttüğü pazarlıkta elini güçlendirmek amacını mı taşıyor?

DÖNGÜ

Anımsayın: 2013’te BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Gezi’de hükümete yapılmak istenen darbeyi gördük, mesafe koyduk” demişti. Sonra MİT devreye girdi, Öcalan talimat verdi: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın!” Ardından Taksim’e  Öcalan posterleri, PKK bayrakları sokuldu, “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk bayraklı kitlenin yavaş yavaş Gezi’ye soğuması amaçlandı.

18 yılın, üç dalganın ve üç açılımın döngüsüdür: Jön Türklerin her direnişi, siyasal İslamcıların ağır bir saldırısına karşıydı. Siyasal İslamcıların her ağır saldırısı, PKK ile pazarlık süreçlerine paraleldi.

(Cumhuriyet)


T-24 "Köşebaşı +Gündem" -3 Nisan 2025-

 Harf Devrimi'nin önemi ve mucizesi -Sami Selçuk-

“Ana diline yapılmış bir çeviri söz konusu olduğunda kesinlikle bu çeviriden kuşkulan ve kaynak yasaya in. Özellikle de bu yasa, insanın alınyazısıyla ilgili ise!”

harf devrimi atatürk

Arap Alfabesi'nin, aşağıda değinileceği üzere, Arapça sevdasının hukukta yarattığı düş kırıklıklarını, çarpıklıklarını mesleğim boyunca sürekli yaşamışımdır.

Nitekim Yargıtay aşamasında yaşadığım çok çarpıcı örneklerden biri aşağıdadır.

1926/765 sayılı Eski TCY’nin kamu görevlisinin önünde (huzurunda)  ve görevinden dolayı (m. 266) ya da görevi sırasında (m. 267) hakaret eylemleri iki ayrı suç olarak düzenlenmişti.

Her iki suçun ortak ağırlaştırılmış biçimi ise, TCY’nin 269’uncu maddede yer almıştı.

Bu son maddeye ve bu doğrultuda gelişen Yargıtay’ın görüşlerine göre, hakaret, “cebir ve şiddet (yaralama) ve tehdit” kullanılarak işlenmişse verilecek ceza artırılacak, ancak cezayı artırıcı nitelikteki bu maddede “ve” bağlacı kullanıldığı için üç eylemin -yani sövme, şiddet ve tehdit eylemlerinin- bir arada gerçekleşmesi aranacak; kısaca yargılanan sanık, sövecek ve tehdit edecek, bir de şiddet kullanacak, yani bugün kullanılan terime göre kamu görevlisini yaralayacaktı. Bu eylemlerden birini yapmadığı takdirde, söz gelimi, fail sövme ve tehditle yetinirse, ortak artırıcı nedeni düzenleyen yasanın 269’uncu maddesinde “ve” bağlacı kullanıldığı için, hakkında bu madde uygulanamayacak, ancak kamu görevlisine karşı sövme ve tehdit olmak üzere fail, 2 ayrı suçu işlemiş olacaktı.

Bunun sonucu ise şu idi: Ancak 3 eylem birlikte işlendiği takdirde, TC Yasası’nın 266 ya da 267’nci maddelere göre verilen ceza, 269’uncu maddeye göre artırılacaktı.

Bu anlayışın ulaştığı çarpık, düşündürücü ve şaşırtıcı sonuç ise, insanları başkaldırtacak boyutta çok şaşırtıcıydı: Eğer sanık, hakaret ve tehdit gibi 2 ayrı suç işlemişse, kendisine verilen cezaların toplamının, 3 ayrı suç; yani hakaret, tehdit ve yaralama suçları için verilen ağırlaştırılmış tek cezadan daha ağır olması.

Bu akıl almaz, gülünç ve çarpık çelişkiye yol açan olay ise, elbette yasanın 269’uncu maddesinde kullanılan “ve” bağlacıydı.

Oysa kaynak yasada yer alan 269’uncu maddenin karşılığı olan maddede “ve” değil, “ya da” (veya) bağlacına yer verilmişti. Dolayısıyla suç işlemeyi kışkırtan bu çarpık duruma son vermenin yolu, aslında çok kolaydı. Zira bunun için kaynak yasaya ve “düzeltici yorum”a başvurmak, “ve” bağlacının yerine “ya da” bağlacını geçirmek yeterliydi.

Dolayısıyla başkanlığını yürüttüğüm Dördüncü Ceza Dairesi, bu yolda birkaç karar verdi.

Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu (CGK), bilinen “yerleşik (müstakar) kararlara göre” gerekçesiyle eski görüşünde uzun süre direndi ve görev yaptığım dairenin düzeltici yorumla ulaştığı görüşe katılmadı.

CGK’nın bu akla ve mantığa aykırı yaklaşımı ve ulaştığı sonuç üzerine Yargıtay’ın kitaplığında var olan 1926/765 sayılı Eski TCY’nin Harf Devrimi öncesi 1926 yılında Resmî Gazete'de Arap Alfabesi'yle yayımlanan ilk metin bulunmuş, Türk dilinin arınmasını ve zenginleşmesini sağlamak için Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu'nun eski genel yazmanı, ünlü dilcimiz merhum Ömer Asım Aksoy’a gönderilmiş; Aksoy, Arapça alfabede 3 tür “vav” (v harfi) bulunduğunu; eski TCY’nin Arapça Alfabe'yle kaleme alınan 269’uncu maddesinde geçen “vav”ın “ve” değil, “ya da” (veya) olarak anlaşılıp yazıya dökülmesi gerekirken yasa metninin Arap Alfabesi'nden Latin Alfabesi'ne dönüştürülmesi sırasında bunun yanlış olarak “ve” biçiminde yazılmış olduğunu belirlemiş; aynı görüşü edebiyat araştırmalarıyla tanınan yazarlarımızdan merhum Hikmet İlaydın da paylaşmıştı.

İşte toplanan bu bilgilerin ışığında Arap harfleriyle yazılan metne göre Yargıtay CGK, görüşünü değiştirmiş, ancak böylelikle doğru uygulamaya başlanabilmiştir.

Arap harfleriyle yürürlüğe giren bu metni Latin harflerine dönüştürerek kaleme alanlar, elbette Arap alfabesini çok iyi bilen uzman insanlardı. Bu uzmanlıklarına karşın onlar bile Arap alfabesiyle kaleme alınan eski yasayı yeni Latin Alfabesi'ne dönüştürürlerken yanılmaktan kurtulamamışlardır.

Nitekim Osmanlı döneminde ortaokulu (mekteb-i rüşdî) bitiren merhum babam Yusuf Ziya, Arap Alfabesi'nin Arapçaya yatkın olduğunu ve bu yüzden Türkçede bulunmayan pek çok ayrıntıyı barındırdığını, dolayısıyla öğrenmenin ve yazmanın çok güç olduğunu sık sık söyler, bu nedenle yıllarca süren öğretime karşın bu yazıya egemen olamadıklarından yakınır, yeni alfabenin Türk insanını bu tür yüklerden kurtardığını belirtir dururdu.

Jean Baudrillard’ın “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı yapıtında dikkate değer bir çözümlemesi vardır: “Yerliler Hristiyan olmadıkları için değil, Hristiyanlardan daha Hristiyan oldukları için yok edilmelidirler.”

Yasaların hukuka aykırı ve adaletten saptırıcı yasadan daha yasacı sözlerine bağımlılık da, çoğu kez hukuktan sapılmaya yol açmıştır, açabilmektedir. Dolayısıyla bu tuzağa düşülmemelidir.

Yaşanan bu olay, Arap Alfabesi'nin yalnızca yazmada değil, doğru okumada bile çok güçlüklere yol açtığını ve babamın yalnızca haklılığını ortaya koymamakta, çok kolay öğrenilen, buna benzer açmazlara yol açmayan harf devriminin ne denli yerinde olduğunu da ortaya koymaktadır.

İşte bütün bu nedenlerle Atatürk, “Dil Encümeni”nin yeni harflerin 5 ila on yıl içinde okullara ve halka mal edilebileceği yolundaki görüşünü, “Ya 3 ayda ya da hiçbir zaman” diyerek reddetmiş, “Türk Harflerinin Kabulü ve Uygulanması Hakkındaki Yasa,” 1 Kasım 1928 tarihinde benimsenerek yürürlüğe girmiş, Devlet birimleri 1 Aralık 1928, Türk basını ise 1 Ocak 1929 tarihinde yeni alfabeye geçmek zorunda kalmış; böylece Batı uygarlığı ile çok önemli bir kültürel köprünün kurulması da sağlanmıştır.

Gerçekten o harf devrimi, kanımca Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk Medeni Yasası’nın İsviçre’den alınması, Hasan Âli Yücel’in dünya klasiklerini Türkçemize kazandırarak Batı yaşamını Türk insanına aşılama girişimiyle desteklenmiş ve Türk’ün beynini ezberletmeyen, tam tersine sürgit düşündüren ana dilinin özleştirilmesi akımıyla birlikte yapılan köklü 3 büyük kültür devriminden biridir. Çünkü Batı kültürü ile Türk kültürünün buluşması arasında yer alan en önemli engellerden biri bu yasayla aşılmış, böylelikle Batı kültürü ile Türk kültürünün uzlaşması bir ölçüde sağlanmış, önemli engellerden en önemlisi aşılarak, harf devrimin katkılarıyla bir bakıma Türk kültür devriminin ön önemli aşamalarından biri gerçekleştirilmiştir.

Gerçekten harf devrimiyle birlikte başkalıklar ortadan kaldırılmış, kültürler buluşması kolaylaştırılmıştır. Bu yüzden de çok anlamlıdır, çoğu insanı da şaşırtmıştır Türk harf devrimi. Şaşıranlar arasında çağımızın “yapıbo­zumcu” dev bir düşünürü, Jacques Derrida (1930-2004) bile vardır. Bu nedenle Türkiye’de Arap Alfabesi'nin kaldırılarak Latin harflerinin benimsenmesini, ünlü düşünür, doğal bir evrim olarak görmemiş, “yazılı külliyatın dönüştürülmesi/başkalaştırılması, yazım devrimi” (translitération) olarak nitelendirmiştir.

Görülüyor ki, Göktürk, Uygur, şimdi ise Arap harflerinden Latin harflerine geçiş, bir halk için sıradan bir harf değişimi, aktarımı değildir. Bir halkın ürettiği yazılı metinlerinin, külliyatının da ötesine geçmedir, bunları aşmadır. Dolayısıyla köklü bir değişimdir. Bu yüzden de kültürel etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur. Zira bilindiği üzere, Latince kökenli “trans” ön eki çoğu kez “ötede,” “ötesinde,” “aşma,” “arasında” anlamlarına göre sözcüklere yeni bir anlam katmaktadır. (Grevisse, Maurice, Le bon usage, grammaire française, Paris, 1969, s. 103; Robert, Dictionnaire alphabétique / analogique de la langue française, Paris, 1973, s. 1816; Dauzat / Dubois / Mitterand, Nouveau dictionnaire étymologique et historique, Paris, 1971, 759; Bailly, René, Dictionnaire des synonymes de la langue française, Paris, 1971, 590-592)

Nitekim Derrida’nın bu ön ekle birlikte harf devrimi için bir terim olarak kullandığı “translitération” sözcüğünü, devrimin yol açacağı köklü kültür değişikliğini vurgulamak amacıyla özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Doğaldır bu. Ancak Fransız Devrimi'ni, Aydınlanma'yı, sanayileşme yüzyılını en acı ve derinden yaşamış bir ülkenin çocuğu, post­modern felsefenin büyük düşünürlerinden biri olan Derrida, 2 önemli noktayı kuşkusuz bilmemekte ya da bilse bile unutmuş görünmektedir. Birincisi, bu külliyat, harf devrimiyle Osmanlı dâhil bütün Türk dünyasındaki birikim yakılıp yok edilmek şöyle dursun, tam tersine bütün bunları yaşatmak için Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi kültür kurumlarıyla birlikte bilim insanlarının incelemelerine sunulmuş; nitekim Atatürk de bu amacını ve kaygısını 1928’de Ruşen Eşref’e açıklamıştır.

İkincisi de, büyük bir imparatorluk kurmuş olan Osmanlı’da Aydınlanma yüzyılı olan on sekizinci yüzyılda, 1773 yılında bile üçgenin açılarını bilmeme olayındaki gibi, yaşanan bilimsel düzeyi ve ülkemizde Yunus Emre’nin “terzi biçip...” sözlerini “terzi Necip” diye okuyan dil hocalarının bulunduğunu bilseydi ünlü düşünür, kim bilir neler derdi?

Ayraç içinde belirteyim ki, Nazilerin kitaplarını yaktığı Zweig, tarihte budalaca yapılan yanlışlar ile rastlantıların kimileyin insanları mutlu gerçeklere ulaştırdığını belirtir. Söz gelimi, matematikçi Paolo Toscanelli’nin (1397-1482) dünyanın çevresini yanlış hesaplaması dolayısıyla kısa sürede Hindistan’a ulaşılacağı yolundaki yanılgısı, Kristof Kolomb’u (1451-1506) okyanuslara açılmaya sürüklemiş, bu yanılgıya dayanılarak yapılan yolculuk sonucunda Amerika kıtası bulunmuştur. Haritacı Martin Behaim’in (1459-1507) yanlış haritası ise, Ferdinand Macellan’ı (1480-1521) dünyanın çevresini dolanan ilk denizci yapmıştır. (Zweig, Stefan, [Zehra Aksu Yılmazer], Dünyanın Çevresini Dolaşan İlk İnsan: Macellan, İstanbul, 202, s. 70, 71)

Tıpkı bunlar gibi “ya da” anlamına gelen bağlacın İtalyan Ceza Yasası’ndan “ve” olarak çevrilmesi de; bir hukuk terimi olmayan “birkaç” ve “birçok” sözcüklerinin Türk hukuk uygulamasında başına gelenler de, bilimsel yapıtlarda, özellikle de alıntı yasalarda çeviri etkinliğinin ne denli önemli olduğunu göstermekte ve uygulamacıya şu uyarıyı yapmaktadır: “Ana diline yapılmış bir çeviri söz konusu olduğunda kesinlikle bu çeviriden kuşkulan ve kaynak yasaya in. Özellikle de bu yasa, insanın alınyazısıyla ilgili ise!”

Zira yaşadıklarımdan bilirim. Benim ülkemin insanları, çoğu kez alınyazılarından Tanrı’yı sorumlu tutar, bir bakıma böylelikle kendilerini de teselli edip aklarlar. Söz gelimi, bindiğiniz otobüsün sürücüsü, tekerleklerden birinin patladığını görünce, arabayı harekete geçirmeden önce besmele çekmediği için Tanrı’nın kendisini cezalandırdığını söyleyecektir size. Çünkü o, akıl ve düşünce adamı değil, inanç adamıdır, Aydınlanma Çağı'nı hiç yaşamamıştır.

Unutmayalım ki, Rönesans’tan bilimsel araştırma merakını, doğayı ve kendisini apaçık tanıma düşüncesini ve yöntemini, inanç alanı ile bilim alanını ayırt etme bilincini, akılcılığı alan Aydınlanma çağının bir ürünü olan hukuk, bilimsel ve yargılamaya ilişkin konularda yansız (nötr), boş inançlardan (hurafe) arınmış ve nesnel, yerine göre gerçekçi, somut ya da soyut olmayı, alın yazısını oluşturan hukuku iyi bilen, Auschwitz’lere karşı çıkan, nefretlerinin kurbanı olmayan iyi insanın gözüyle hukukun boşluklarından yararlanmaya kalkışmayan ve fırsatçı olmayan, İncil’i ya da Kur’an’ı kötü insanların ve ikiyüzlülerin gözüyle okumayan, güç odaklarından uzak duran, hukuk ile ahlakı bütünleştirerek adaleti, toplumsal kurumların ilk erdemi ve haktanırlığın (hakşinaslık) ölçütü olarak gören, önceleyen ve bıkıp usanmadan sürekli düşünen bilinçli yargıçlara, daha sonra da Tanrı’ya teslim etmiştir.

                                                           /././

Boykotlar ve muhtelif ihtimaller -Mine Söğüt-

Bakarsınız bundan sonra tarihi “Her şey kolektif bir boykot bilinciyle başladı, sonra o bilinç hızla bambaşka bir noktaya fırladı” cümlesiyle göğsümüzü gere gere biz yazarız

boykot

Sivil itaatsizliğin en güçlü silahlarından biri olan boykot eylemi gücünü tarih boyunca defalarca deneyimledi. Ama kendisini kaba güç kullanan herhangi bir iktidar karşısında ısrarla “zayıf” hissetmeye devam eden kalabalıklar yüzünden, bu gücü kullanmak bıçak kemiğe dayanana kadar aklımıza gelmiyor.  Ancak bardak taşınca, o son damla düşünce hep birlikte celalleniyoruz ve direnişin kodlarını sanki ilk kez deneyimlenen bir şeymiş gibi en baştan çözmeye çalışıyoruz.  Kendimizi bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanmaya zorluyoruz. Sonra her şey yine eskisi gibi olmaya devam ettiğinde de şaşırıp kalıyoruz.

Tabii ki bu defalarca böyle oldu diye yine aynısı olacak diyemeyiz.

Küçücük bir ihtimal hep var.

Bugün çoğumuzu heyecanlandıran boykot eylemleri, şiddet içermeyen köklü ve etkili bir direniş biçimi olarak iktidarı hızla yerinden edebilir. Yasalardan daha belirleyici ve yargılardan daha caydırıcı bir işlev üstlenebilir.

Sarsılmaz sanılan bir lideri çok fena sarsabilir. Devrilmez sanılan bir gücü pat diye devirebilir. Değişmez sanılan bir düzeni hop diye değiştirebilir. Tersine dönmez sanılan bir dünyayı tak diye tam tersine döndürebilir.

Olmazı olur kılabilir, yıkılmazı yıkabilir ve mucizeler gerçekleştirebilir.

Bu boykot ve arkasından devam edecek güçlü ve tutarlı bir direniş dalgası iktidarı alaşağı edebilir hatta iktidarla birlikte bizi bile değiştirebilir.

Belki de bundan sonra bugüne kadar hiç yapmadığımız bir şeyi yaparız. İlk kez fikrimizin ve itirazımızın takibine düşeriz. Sadece tek bir gün değil hayatımız boyunca tüketimin ne anlama geldiğini düşünerek hareket ederiz. Sadece kötü günde değil, iyi günlerde de ihtiyaçlarımızı belirlerken reklamların, akımların, modaların ve en önemlisi konforun tuzağına zinhar düşmeyiz. Yap denilen hiçbir şeyi aklımıza yatmadıkça yapmayız. Yapma denilen hiçbir şeyden aklımıza yatmadıkça uzak durmayız.

Ömrünün kısa olduğunu bildiğimiz teknolojik ürünleri satın almayız. Kıyafetlerimizi onara onara yıllarca kullanırız. Takas yoluyla alışverişe alışırız. Değerleri piyasa şartlarına göre değil ihtiyacın önemine göre, elzemdem lükse ters bir piramitte yeniden belirlemeye başlarız.

Sağlıksız olduğunu bildiğimiz hiçbir yiyeceği tüketmeyiz. Meyveyi sebzeyi mevsiminde yiyerek ve uzun ömürlü ambalajlı ürünlere el değdirmeyerek piyasa koşullarını baştan yaratırız.

Pet şişelerden uzak durur, kullanılıp atılan hiçbir şeyi satın almaz, enerjiyi ve suyu tasarruflu kullanır, sosyal medya çöplüğüne mesafeli yaklaşır, teknoloji bağımlısı olmayı bırakır ve politikacıların hiçbir sözüne körü körüne kanmaz oluruz.

Bisiklete bineriz, bol bol yürürüz ve güneşin batışını, doğuşunu, yağmurun karın yağışını, baharın gelişini gidişini, rüzgârın esişini, arının uçuşunu ekrana değil göğe bakarak görmek isteriz.

Kararlarımızı bize dayatılan toplumsal normlara, inançlara, geleneklere, göreneklere göre, elalem ne der kaygısıyla değil çağdaş ve bilimsel verilere göre düşüne taşına almakta inat ederiz.

Nihayetinde bir daha asla devasa alışveriş merkezlerine, zincir mağazalara, marketlere, ilaçtan başka her şeyi satan eczanelere, otele benzeyen hastanelere, öğrencileri müşteri gibi gören okullara adım atmayız ve durakta otobüs bekleyen insanları arabamıza davet etmeden şuradan şuraya yol almayız.

Kanunların iktidarın elinde oyuncak olmasına göz yummaz, medyanın aklımızı karıştırmasına alan açmayız. Tüketimden gelen gücümüze sahip çıkarız ve silahlanmaya, savaşlara, diktatörlüklere korkusuzca kafa tutarız.  

Bakarsınız bundan sonra tarihi “Her şey kolektif bir boykot bilinciyle başladı, sonra o bilinç hızla bambaşka bir noktaya fırladı” cümlesiyle göğsümüzü gere gere biz yazarız.

* * *

Tüm bunların kısa sürede olması hepimiz biliyoruz ki… çok küçük… küçücük, minicik neredeyse imkânsız bir ihtimal.

Ama ihtimal!

Kaderi ilahlar değil bizzat tercihlerimiz yazar.

                                                              /././

Ekonomide temel senaryo ve siyasi strateji -Ercan Uygur-

Eğer iktidar yükselen şoklarla kendi iktidarı için uygun bir ortam yarattığını, bu ortamda muhalefetin en azından bir bölümünün çekindiğini/korktuğunu düşünürse, ortamı daha fazla gerecektir. Tavuk oyunu olarak da bilinen bu oyunda çekilen taraf kaybeder. Ancak en çok kaybeden ülkedir.

Son bir buçuk yıldır, 18 Mart 2025 tarihine kadar, ekonomide, herkesin olmasa da yaklaşık yüzde 50 karar alıcının kabul ettiği bir temel senaryo vardı. Bu yazıda bir amacım önce bu temel senaryoyu kısaca açıklamaktır.

18-19 Mart 2025’te bu temel senaryoya son aylarda giderek artan sayıda işaretleri alınan bir şok verildi. Bu şokla temel senaryo değişti ve kötümser senaryoya doğru bir yönelme oldu.

(Senaryo incelemelerinde yer alan temel senaryo, kötümser senaryo ve iyimser senaryo kavramlarını aşağıda açıklıyorum.) 

Bu şokun ortaya çıkmasına neden olan kararları iktidarın bir kesiminin, cumhurbaşkanının ve/veya çevresindeki bir grubun karar verdiği anlaşılıyor. Tüm iktidarın, özellikle makro istikrara önem veren ekonomi kanadının bu kararlara katılacağını sanmıyorum. Haberleri olmuş mudur acaba? 

Temel ekonomi senaryosu bu şokla ne ölçüde değişti ve değişecek? Değişikliğin sonuçları ne olacak? Bu yazının bir amacı da bu sorulara kısa bir yanıt vermektir.

Üçüncü bir soru, iktidarın siyasi stratejisi ile ilgili. 2025 Mart ortasına kadar, iktidarın iktidarını sürdürme stratejisi, her aracı kullanarak muhalafeti bölme ve/veya yanına çekme üzerine kurulu idi.

Örneğin, İYİ Parti, Yeniden Refah Partisi gibi partileri yanına çekme veya bölme yaklaşımları vardı. Ancak anlaşılan bu yaklaşım yeterli görülmedi. Şimdi bir yandan DEM Partiyi ortağı MHP kanalıyla yanına çekmeye ve/veya bölmeye çalışıyor. Diğer yandan da CHP’deki liderlik ve oy potansiyeli yüksek kişileri devre dışı bırakmaya çalışıyor.

Bu siyasi stratejiyi Türkiye toplumu kabul eder mi? Bu da yanıt bekleyen bir başka soru. Bu soruya da kısaca yanıt vermeye çalışıyorum. 

Ekonomide temel, kötümser ve iyimser senaryolar

2023 Mayıs ayındaki seçimler sonrasında göreve başlayan yeni hükümetin ekonomi yönetimi, haziran ve temmuz aylarında dövizin enflasyona bir ölçüde uyum (intibak) sağlamasına olanak verdi.

Şekil 1’de görüldüğü gibi, efektif döviz kuru (EFX = yüzde 50 dolar + yüzde 50 euro) bu iki ayda ortalama 20 TL’den ortalama 28,5 TL’ye yükseldi. ABD dolarında ($FX) da benzer bir yükseliş vardı. Dikkat edelim, kur dikey eksende 20-40 TL arasındadır.

Aynı dönemde TCMB’nin faiz oranı (FFAIZ = ortalama fonlama faizi) da hızla yükseldi. Faiz oranındaki yükseliş, yabancı kısa vadeli fonları Türkiye’ye çekebilmek üzere, yavaşlayarak da olsa 2024 ortalarına kadar sürdü. Şekil 1’de fonlama faizi dikey eksende yüzde 8,5 ile yüzde 52,7 arasında değişmektedir.

Kaynak: TCMB

2024 ortalarından başlayarak, cari dengede de düzelme görüldü. Bu düzelme hem yüksek faiz ile, hem düşük büyüme ile sağlanmıştı. Ancak cari dengedeki düzelme 2025 başlarında artık tersine dönmeye başlamıştı.

Böylece 2023 sonları, 2024 başlarından itibaren (i) azalan KKM getirileri, (ii) yükselen TL faizi, (iii) yurt dışından gelen kısa vadeli fon girişleri, (iv) içerideki dövizin kısmen de olsa TL’ye dönmesi ile bir döviz kuru, faiz, cari açık, büyüme geçici dengesi oluşmuştu.

İşte bu geçici denge, belli varsayımlar altında, bir temel senaryo oluşturdu. Bu temel senaryo 2025 sonbaharı veya 2025 sonuna kadar sürecekti. Önemli varsayımlardan birisi 2025 yazına doğru önemli turizm gelirleri ile cari dengenin tekrar düzeleceği idi.

Bir diğer önemli varsayım TL faizinin yüksek kalmaya devam edeceği, ABD ve AB gibi bölgelerin dış faizi de düşecek veya artmayacağıdır. Emtia fiyatlarında da önemli artış olmayacaktır.

Bu temel senaryoyu karar alıcıların yaklaşık yüzde 50’si kabul ediyordu. Finansal yatırım önerilerinde bu temel senaryo sunuluyordu. Konuyu basitleştirmek için bu senaryonun gerçekleşme olasılığını yüzde 50 olarak alabiliriz. 

Temel senaryodan kötümser senaryoya

Bu geçici dengeyi kabul etmeyen bir diğer yüzde 50 karar alıcı var elbette. Bu 50’nin yaklaşık 35’i kötümserdir varsayımını yaptım. Geri kalan yaklaşık 15 ise iyimserdir. Kötümser ve iyimser senaryo olasılıklarını sırasıyla yüzde 35 ve 15 alabiliriz.

Kötümserliği nereden anlıyoruz? Bir gösterge enflasyon beklentileridir. Şekil 2’de tüketici ve üretici enflasyon beklentileri yer alıyor. En altta mavi çizgi piyasa katılımcılarının 12 ay sonrası için tüketici enflasyonu beklentilerini gösteriyor. 2025 Mart ayında bunların 12 sonrası için enflasyon beklentisi yüzde 24,6.

En üstte tüketicilerin kendilerinin tüketici enflasyonu beklentisi var. Tüketicilerin 2025 Mart ayında 12 sonrası için enflasyon beklentisi yüzde 59,3. Yani, tüketicilerin enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarının beklentisinin iki katından da fazla.

Kaynak: TCMB

Piyasa katılımcılarının iyimserliği için yüzde 15 ağırlık verdim. Çünkü sayıları çok daha azdır, yaklaşık 60’tır, ayrıca öngörüleri genellikle gerçekleşmelere göre düşük kalıyor. Tüketicilerin kötümserliği için yüzde 35 ağırlık verdim. Bunların sayıları çok daha fazladır, 5 bine yakındır ve öngörüleri algılanan enflasyona daha uygundur.

Daha yüksek enflasyon beklentisi kötümser senaryoyu temsil ediyor diyorum. Bu senaryoda enflasyon ile birlikte daha yüksek döviz kuru ve faiz, daha düşük büyüme iması vardır. Dediğim gibi, olasılık yüzde 35’tir.

Haliyle, iyimser enflasyon beklentileri de iyimser senaryoyu temsil ediyor ve burada daha düşük döviz kuru ve faiz, daha yüksek büyüme vardır.

Üreticilerin üretici enflasyonu için 12 ay sonrası beklentisi, iki tüketici enflasyonu beklentisi ortasında yer alıyor.  

Ancak tüm enflasyon beklentilerinde son aylarda bir duraklama var, azalma durmuştur. Özellikle tüketicilerin enflasyon beklentisinde son iki ayda artışlar da var. Beklentilerdeki bu duraklamanın, bozulmanın ve yükselmenin nedeni nedir?  

Benim açıklamam 2004 yerel seçimleri sonrasında, özellikle aralık ayından bu yana siyasi gerginliklerin iktidar tarafından arttırılıyor olmasıdır. Diğer bir ifade ile siyasi risklerin arttığı algısı yüksek enflasyon beklentisine yansımıştır.

İktidar partilerinden olmayan bazı belediye başkanları yerine kayyım atanması ve bazıları için de soruşturma başlatılması siyasi gerginliklerin yükseleceği konusunda gösterge olarak alınmış ve beklentileri bozmaya başlamıştır.

Nitekim 18-19 Mart 2025’te başlayan ve hâlâ sürmekte olan iktidarın yarattığı hukuk ve adalet tartışmaları giderek sertleşmektedir. Bu sertleşme bir şok yaratmış ve bozulan beklentileri doğrulamıştır.

Kötümser senaryo için bir diğer gösterge dövize ve döviz ile ifade edilen varlıklara yönelmedir. Bu varlıklara ocak ayından bu yana yöneliş vardır.

Bir üçüncü gösterge, özellikle tüketim ithalatına olan talebinin yükselmesidir. Bu talepte artış döviz kurunun yükseleceği beklentisi ile de ilgilidir. Siyasi risk, döviz kuru riski ve enflasyon riski birlikte yükselmiş görünüyorlar.

İktidarın siyasi stratejisi

İktidarın siyasi stratejisi rasyonel ise, temel senaryonun geçerli olduğu bir ortamda seçimlere gitmesi beklenir. Ancak bu strateji, risklerin düşük olmasını gerektirir.  

Bu risklerin ne kadar daha artacağı, başka şokların gelip gelmeyeceği, kötümser senaryonun giderek ağırlığının ve olasılığının yükselip yükselmeyeceği, öncelikle iktidarın izleyeceği gerginlik yaratma eğilimine bağlıdır.

Eğer iktidar yükselen şoklarla kendi iktidarı için uygun bir ortam yarattığını, bu ortamda muhalefetin en azından bir bölümünün çekindiğini/korktuğunu düşünürse, ortamı daha fazla gerecektir.

Bu strateji bazen tavuk oyunu olarak da bilinir. Bu oyunda çekilen taraf kaybeder. Ancak en çok kaybeden ülkedir. Dış ortam uygundur diyerek bu oyuna girmek hiç beklenmedik sonuçlar da doğurabilir.

Bu strateji siyasi iktisatta vardır ama çok da risklidir. Bu riskleri arttırmanın bedeli de yüksektir. Gerilimin ve olayların boyutunun büyümesi Türkiye için olduğu kadar iktidarın kendisi için de çok risklidir. Tarafsız gibi görünen dış güçleri de oyuna davet eder.

                                                        /././

Öne Çıkan Yayın

2 Nisan boykotundaki harcama tutarı tartışma yarattı / Diğer aylara göre kıyaslama nasıl, AA'nın BKM'ye dayandırdığı haberi neden tepki çekti?-Cengiz Anıl Bölükbaş/T24

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı  Ekrem İmamoğlu' nun gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla başlayan protestoları destekleyenler, 2 ...