soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-


CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan- 

Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal'a saatlerce ulaşamıyor, bunu da il başkanı duyuruyor. Üstelik tek sorun bu da değil, Özkan Yalım ve Böcek Ailesi başlıkları da CHP açısından büyük bir krize doğru sürükleniyor. Peki, gerçekten neler oluyor? Gelin düzen siyasetindeki tabloya bu üç isim üzerinden, yakından bakalım.

AKP iktidarı uzun süredir CHP yönetimini paralize etmiş durumda.

Kayyımın yolunu döşeyen mutlak butlan sopası, bu sabah dahi devam eden kesintisiz İBB operasyonları/davası ve yine AKP dolayımlı bir türlü sonlanmayan belediye başkanı istifaları.

AKP iktidarının hukuksuz operasyonlarına etkili ve kararlı bir yanıt üretme görüntüsünden uzak olan CHP yönetiminin bu süreçte elini zayıflatan en önemli başlıklardan biri parti içindeki hiziplerin hepsinin kendi yol haritasına sahip olması.

Parti içindeki bütünlük görüntüsü her yandan darbe alırken, bunun son örneği Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek başlıkları oldu. CHP bu üç başlığın üçünde de AKP’ye bedel ödetmekten çok, kendisi bedel ödemek durumunda kaldı.

Peki, nasıl oldu tüm bunlar?

Gelin yakından bakalım…

Geliyorum diyen facia: Burcu Köksal

2007’den bu yana aktif olarak CHP’de siyaset yapıp, Afyon’dan tam dört kez milletvekili seçilen bir isim Burcu Köksal.

Özgür Özel gibi o da CHP’nin en etkili koltuklarından birinin sahibi oldu, CHP Grup Başkanvekilliği.

Tüm düzen partilerinde olduğu gibi vekillik koltuğuna bir kez oturduktan sonra kalkmak bilmeyenlerden biriydi.

O koltuktan sadece belediye başkanlığı için kalkılması geleneğine uygun olarak 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Afyonkarahisar Belediye Başkan adayı oldu.

74 yıl sonra kenti kazanan ilk CHP’li belediye başkanı etiketine sahip oldu bu sayede.

Büyük bir kahraman gibi sunuldu, tıpkı Özlem Çerçioğlu gibi, ya da Keçiören’i kazanan Mesut Özarslan gibi.

Sonu da onlar gibi oldu...

Yolsuzluk iddiası ve Erdoğan vetosu

Yıllarca CHP’nin en etkili koltuklarında yer almış bir isim, son bir yıldır AKP’ye geçeceği iddialarına konu oluyordu.

CHP yönetimi ise bu süreci "seyirci" koltuğundan izlemekle yetindi.

Hakkında yandaş medyada çok sayıda yolsuzluk iddiası çıktı. 

Ancak AKP bu kez sadece yolsuzluktan vurmuyordu.

İddialardan biri de AKP’ye geçmek için araya birilerini soktuğuydu. Tam bir itibarsızlaştırma ve sindirme operasyonu yürütüldü.

İddiaya göre Erdoğan kabul etmediği için AKP’ye katılamadı.

Bu tartışma ve iddialar bundan tam yedi ay önce zirve noktasına çıktı.

CHP yönetimi derin sessizlik içindeyken Köksal’dan zehir zemberek bir açıklama geldi.

CHP PM üyelerini hedef alıyor, parti yönetimini sert şekilde eleştiriyor, ancak partide kalacağını belirtip, AKP’ye geçeceği iddialarını reddediyordu.

Tekrarlayalım, geçişinin Erdoğan vetosu nedeniyle olamadığı haberleri sonrası yaşanıyordu bunlar.

Beklenen son

Tüm bu yaşananların ardından dün kameralar karşısına geçen CHP’nin Afyon İl Başkanı, Belediye Başkanı Burcu Köksal’a ulaşamadıklarını, haber alamadıklarını itiraf edip şunları söylüyordu: Dün akşam bu haberler yayınlanmaya başladığı saatten itibaren maalesef ne ben İl Başkanı olarak, ne de Genel Başkanımız, Belediye Başkanı'na ulaşamamıştır. Telefonlarını açmamıştır, geri dönüş yapmamıştır, notlara geri dönmemiştir.

İl Başkanı çıkıyor, CHP’nin genel başkanının bir belediye başkanına ulaşamadığını söylüyor. 

Sonra yeni haberler servis ediliyor, Özel’in Köksal’a ulaşması için Mansur Yavaş’la konuştuğu iddia ediliyordu örneğin.

Ancak kimsenin ulaşamadığı Köksal’ın sonunda AKP’ye geçeceği kesinleşiyordu.

CHP yönetimi aylarca seyretmiş, tek bir adım atmamış ve beklenen son gelmişti yine.

İl Başkanı konuşurken bekleyen partililerin görüntüsü. Fotoğraf: Sözcü

Özkan Yalım’ın itirafçılığı ya da etkin pişmanlığı

CHP’li Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, AKP’nin “bel altı” operasyonu ve yine “bel altı” servisleriyle hedef oldu bilindiği gibi.

Bu operasyonun hemen ardından Yalım'ın Özgür Özel’e VIP araç tahsis ettiği de dahil olmak üzere birçok suçlama gündeme getirildi.

Tüm bunlar olurken CHP yönetimi AKP’nin üzerine gidecek, yanıt verecek bir görüntünün hayli uzağında, Yalım’ı ihraç edip edemeyeceğini tartışıp durdu.

Aradan haftalar geçtikten sonra Yalım, CHP tarafından ihraç edildi.

Kararı duyuran CHP Sözcüsü Zeynel Emre, birçok CHP belediyesine yönelik operasyonlar yapıldığını hatırlattı ve "Bunlar içerisinde bir tanesi etik olarak bizi rahatsız etti" dedi.

Gerçekten tuhaf bir açıklamaydı.

AKP iktidarı her şeyi en ince şekilde planlasa CHP en fazla bu kadar zarar görürdü.

En sonunda ise dün Adalet Bakanı Akın Gürlek bir canlı yayına çıkıp, partiden ihraç edilen Yalım’ın etkin pişmanlıktan yararlanarak savcılığa ifade verdiğini duyurdu.

Belli ki Yalım da AKP tarafına geçen CHP’liler kervanına katılmıştı.

Bu geçiş üzerinden Özel’e ve CHP’ye yönelik nasıl bir operasyon planlanacağını da yakında görecek gibiyiz.

Geliyorum diyen bir diğer kriz: Muhittin Böcek ve oğlu…

CHP’nin Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de AKP operasyonlarıyla tutuklanan isimlerden biri.

Böcek hem İBB operasyonlarıyla ilişkilendiriliyor hem de Özel’e kurultay öncesi para verdiği iddialarıyla hedef alınıyor.

Öte yandan onun hakkında da AKP’ye geçmek istediği haberleri servis ediliyor.

CHP cephesinden gelen açıklamalar bunu kabul etmediği için hedef alındığı yönünde.

Ancak bu açık şantaja etkili bir yanıt verilmediği oranda bu başlık da CHP’nin aleyhine dönmeye başlıyor.

Geçtiğimiz haftalarda tıpkı Yalım gündeminde olduğu gibi “bel altı” haberlerle hedef alınan Böcek ailesinden Gökhan Böcek’in de etkin pişmanlıktan yararlandığı ifade edildi.

Bu açıklamayı yapan kişi de yine Akın Gürlek oldu.

Gürlek, CHP’ye karşı eline geçtiğini düşündüğü iki kozu büyük bir heyecanla anında canlı yayında dile getirirken son derece keyifliydi.

AKP cephesinin keyifli ve saldırgan olmasında şaşırılacak bir şey yok peki, CHP tarafı?

Şaşırılacak ne var ya da düzen siyasetinin açmazı

Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek üzerinden AKP tarafından yapılan hamlelerin tamamı ayan beyan ortada ve geliyorum diyordu, aylardır.

Bu başlıkların hiçbirinde öncesinde önlem alamayıp, içerde darmadağınık bir görüntü veren CHP, AKP’ye karşı darbe vurabileceği ya da en azından daha az darbe yiyeceği gündemlerin tamamında ağır darbe yemeye devam etti.

AKP'nin niyeti açıktı, belli ki bu darbelerle CHP yönetimini seçime kadar paralize etmeyi hedefliyorlar. CHP yönetiminin bu tablodan çıkma niyeti olup olmadığı ise ayrı bir haberin konusu. 

Ancak içinde bulunulan durum sadece belli isimlerle, CHP yönetiminde bulunan kadrolarla ilgili de değil. AKP'nin domine ettiği ve belirlediği düzen siyasetinin en yalın manzarasıdır yaşadıklarımız. Burcu Köksal'dan, Özkan Yalım'dan, Özlem Çerçioğlu'ndan, Mesut Özarslan'dan kahraman yaratmaya çalışan düzen siyasetinin sonucudur bu, şaşırtıcı olmayan şekilde...

https://haber.sol.org.tr/haber/chpnin-kecioren-krizinin-hatirlattiklari-sorun-curuk-yoneticiler-mi-406271

Bakan Kurum'un kampanyasına para veren İBB sanığı gündemde: Kim bu firari patron Gülibrahimoğlu? 

2024'te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un seçim kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktardığı söylenen İBB sanığı firari patron Murat Gülibrahimoğlu'nun geçmişi karanlık.

İBB iddianamesinde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dışındaki "örgüt yöneticilerinden" biri olarak geçirilen firari patron Murat Gülibrahimoğlu hakkındaki iddialar sürüyor.

19 yıl 6 aydan 51 yıla kadar hapsi istenen Gülibrahimoğlu geçtiğimiz günlerde ilk kez İmamoğlu'nun ifadesinde yer vermesiyle gündem oldu.

Gülibrahimoğlu'nun şirketlerinden, "Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ'ye ait Cebeci Maden Sahası Bölgesi'ne İBB tarafından hafriyat dökümü nedeniyle kamu zararı oluştuğu" iddiasından tutuklu yargılanan Ahmet Güldü'nün savunmasının ardından söz alan İmamoğlu, iddiaların "uydurma" olduğunu belirtti. Gülibrahimoğlu'nun şirketinin 2024’te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira yatırdığını söyledi.

Sonra da Gülibrahimoğlu'na ait şirketten 2024 yerel seçimlerinden önce şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktarıldığını ekledi.

Bakan Kurum iddiaları yalanlayarak "iftira" dedi. "Söz konusu kişinin seçim kampanyamıza herhangi bir desteği asla söz konusu olmamıştır" diye konuştu.

CHP'den denetim raporu paylaşımı

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın da, sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yaptı. "2024’ün 1 milyon farkla kaybeden İstanbul AKP adayı, bugünün bakanı Murat Kurum, 'İmamoğlu Suç Örgütü' üyesi olduğu iddia edilen kişinin kendi kampanyasına 41,6 milyon TL para gönderdiğini yalanlamış" dedi. 

Günaydın'ın sosyal medya platformu X'ten paylaştığı denetim raporu.

Bir "denetim raporu" paylaşarak Günaydın, şunları kaydetti: "Aşağıda denetim raporunun ilgili sayfası var. Yalanlamada ısrarcıysanız, iki şeyi ileri sürebilirsiniz; 1- Bu denetim raporu sahtedir, 2- Kalyon Prodüksiyon sizin kampanyanızı yürüten firma değildir. Bunları söylemeniz mümkün değilse, geriye, 'gerçeklerin bir gün gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır' sözü kalıyor... Kumpaslarınız elinize yüzünüze bulaşıyor, ilk seçimdeki akıbetiniz 2024 Mart’ından beter olacak."

Kurum’un reklam ve tanıtım işlerini yapan şirketi Kalyon Ajans'tı. Ajans iddiaların ardından sitelerinde yer alan bakanlıkları ve AKP'li belediyeleri referanstan kaldırdı.

Gülibrahimoğlu kim, İBB iddianamesinde nasıl geçiyor?

Toplam 402 şüphelinin yer aldığı İBB dosyasında, İmamoğlu’nun yönettiği iddia edilen "örgütün" 99 üyesi olduğu, Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Murat Gülibrahimoğlu, Adem Soytekin ve Hüseyin Gün’ün “örgüt yöneticisi” olarak suçlandığı belirtilmişti.

İddianamede kamu zararı 160 milyar lira ve 24 milyon dolar olarak hesaplanmıştı.

Yandaş medya Gülibrahimoğlu için "kasa" nitelendirmesi yapmış ve bu kamu zararının 80 milyar lirasının Gülibrahimoğlu kaynaklı olduğunu yazmıştı. İngiltere’de olduğu öne sürülen firari patronun 2020- 2025 yılları arasında İstanbul'daki kaçak hafriyat dökümünün yapıldığı Cebeci maden sahasına, toplam 185 milyon ton atık boşalttığı öne sürülmüştü. 

İddianamede de, iştirak halinde birden çok ihaleye fesat karıştırıldığı, "kamu kurumu zararına dolandırıcılık" ve "ihaleye fesat sokmak" suretiyle "örgüt kurulduğu" öne sürüldü. Cebeci Maden sahasına yapılan "dökümün herhangi bir izne dayanmadığı, 2021-2025 yılları arasında yapılan kaçak döküm neticesinde 31 milyar liranın üzerinde suç gelirinin elde edildiği ve yapılan kaçak döküm neticesinde maden sahalarının zarar görmesine neden oldukları" iddia edildi.

İddiaların odağındaki  İstanbul'un Sultangazi ilçesinde bulunan Cebeci maden sahası.

İmamoğlu, Fatih Keleş ve İbrahim Bülbüllü'nün ortak olduğu söylenirken, iddianamede "Gülibrahimoğlu'nun üzerindeki malların bir kısmının İmamoğlu ve Fatih Keleş'e ait olduğu ve bu şekilde Adem Soytekin gibi 'kasa' görevini ifa ettiği, hafriyat gelirlerinin Gülibrahimoğlu'nun şirket hesaplarına yatırılarak 'sisteme' sokulduğu" iddialarına yer verilmişti.

Bahsedilen paraların "aracı şahıslar vasıtasıyla 'sisteme' aktarıldığı, bir kısmının şahsi zenginleşmede kullanıldığı, bir kısmının ise Murat Gülibrahimoğlu'na ait özel jet ile yurtdışına kaçırıldığı" ifade edilmişti.

Gülibrahimoğlu’nun sahibi olduğu Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ’ye, mal varlığına, kripto varlıklarına ve banka hesaplarına el konulmuştu. Gülibrahimoğlu'nun şimdiye kadar basına da herhangi bir açıklaması olmadı. 2020 yılında bir anda Kuzey Cebeci A.Ş.’nin yüzde 20 hissesini satın alan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektrik-Elektronik Fakültesi mezunu olduğu söylenen Gülibrahimoğlu'nun nasıl yükseldiği meçhul. Hakkında da pek bilgi yok.

Babacan -Cangül Örnek- 

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Birkaç yıl önce Abdullah Gül’dü; şimdi Ali Babacan. Türkiye’de halkın önüne bazılarınca “ideal cumhurbaşkanı adayı” olarak çıkarılan isimlerden bahsediyorum.

Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...

Önce şu sicile bir göz atalım:

AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Babacan, Türkiye’nin bir kâbus halini alan AKP macerasının mimarlarından. 2001’de girdiği bu yoldan 2019’a kadar da çıkmadı. Yani 24 yıllık AKP iktidarının 17 yılında Babacan var. Bu 17 yılın yaklaşık 11 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin sorumluluğunu emanet ettiği kişiydi. Yabancı sermaye ile ilişkileri iyi olduğu için olsa gerek Erdoğan tarafından birkaç yıl için Dışişleri Bakanlığı koltuğuna da oturtuldu. Yani toplamda yaklaşık 13 yıl Erdoğan hükümetlerinde görev üstlendi.

AKP’deki son yıllarında cumhurbaşkanlığı sistemine ve ekonomi politikalarına itirazları olduğu söylendi. Doğrudur. Ayrıldı, kendi partisini kurdu.

Ondan sonra ise AKP’den ayrılanların kerameti kendinden menkul şekilde “matah siyasetçi” sayılması kontenjanından en fazla yararlanan isimlerin başında geldi. Otomatik olarak yüklenen bu statünün yanı sıra, “hukukun üstünlüğü” vurgusu nedeniyle olsa gerek, bazı çevrelerce “sağduyunun sesi” ilan edildi.

Ama tarih öyle acımasız bir kayıt alıcı ki; biz oraya baktığımızda Babacan’ı, AKP’nin bugün devletin güvenlik ve hukuk kurumlarının tamamını çökme noktasına getiren politikalarının altında, üstelik hükümet üyesi olarak imzası bulunan kişi olarak görüyoruz.

Hafızamızı tazelemek için birkaç örnek verelim: 2007’de başlayan ve yaklaşık olarak 2013’e kadar süren, Fethullahçıların AKP ile birlikte yürüttükleri “Ergenekon operasyonu” sırasında Babacan hükümetteydi. Bu operasyon ve benzerleri, “devleti ele geçirmek için” dizayn edilmişti. Bu süreçte kritik hamlelerin önünü açmak için çok sayıda siyasi cinayet işleniyordu. Böylece Türkiye’de siyasi hayat cinayet mahalli-karakol-mahkeme eksenine sokulmuştu. Bilindiği gibi oradan henüz çıkamadık. Babacan, bu sürecin arkasında olduğunu muhalefete geçtiğinde yaptığı açıklamalarla bile teyit etmekten çekinmedi. Diğer bir deyişle, her sorunu “hukukun üstünlüğünü tesis ederek” çözmeyi vaat eden bu siyasetçi, bugün muhalifleri demir parmaklıklar arasında çürüten rejimin mimarlarından biriydi ve bu rejimin bugün de kullandığı yöntem ve tekniklerden geçmişte hiç rahatsız değildi.

Yine hatırlatalım: 2013’te Gezi Parkı eylemleri başladığında ve sekiz yurttaşımız bu eylemler sırasında polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğinde başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Babacan’dı. Gezi’den hemen sonra dışarıda, yabancı sermayenin gözünde Türkiye’nin imajını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. 2002’den başlayarak en az 2014’e kadar üniversite sınavı da dahil olmak üzere neredeyse tüm sınavların soruları çalınırken iktidarın mensuplarından biri Babacan’dı. 2014 yılında Soma maden katliamı yaşandığında Başbakan Yardımcısı Babacan’dı. Örnekler çoğaltılabilir...

Ama biz Babacan’ın “uzman” olduğunu ileri sürdüğü ekonomi başlığında imza attığı işlere bakalım. Çünkü Türkiye, son 24 yıldır sadece hukuksuz siyasi operasyonlardan değil, ülkedeki ücretli kesimin üstüne çöken ve “yağma” sıfatını sonuna kadar hak eden ekonomi politikalarından da çok çekiyor.

Geçtiğimiz günlerde akademisyen-yazar Aziz Çelik hatırlattı: Emeklilerin yoksulluğunu derinleştiren 5510 sayılı yasa Babacan yönetiminde hazırlandı. Böylece hem Hazine’nin GSYH’den emeklilik sistemine aktardığı pay hem de aylık bağlama oranları düşürüldü. Bu yasanın geçirilmesi için IMF’ye söz verilmişti.

AKP iktidarının ilk yıllarında Babacan, IMF’nin dayattığı ve kendisinden önce Kemal Derviş tarafından Meclis’ten geçirilen yapısal reformların hayata geçirilmesinden sorumluydu. Bu reformların tarımın bugünkü çöküşünün önemli nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. 2000’lerin başında Türkiye tarımının yok edildiğine dikkat çekilerek yapılan tüm itirazlara kulağını kapatan ve uluslararası sermayeyi memnun etmeyi esas alan isimlerin başında Babacan da vardı. Bugün enflasyon, kemer sıkma politikalarına rağmen düşürülemiyorsa, Türkiye tarım ürünlerinde dışa bağımlıysa, gıda enflasyonunda rekor kırıyorsak bunun başlıca sorumluları arasında Babacan yer alır.

Özellikle 2010 yılına kadar olan dönemde ülkeye giren kaynağı belirsiz parayla içeride bir para bolluğu yaşandığı halde özelleştirmelere hız veren ve bu yolla kamunun onlarca yıllık değerlerini yok yere elden çıkaranlardan biri Babacan’dı. Özelleştirmeyi devlet “çay bardağı üretmez” diyerek en arkaik propagandayla savunan Babacan, Telekom özelleştirmesiyle Türkiye tarihinin hem mali büyüklüğü hem de stratejik sonuçları açısından en büyük ekonomik skandallarından birine imza attı. Telekom’u devlet bankalarından kredi kullandırarak Oger Telecom’a devreden, Oger’in altyapı yatırımlarına harcaması gereken kâra el koymasını izleyen, şirketin Telekom’un varlıklarını satmasına göz yuman, alınan kredi geri ödenemeyince kredi yükünü yine kamunun sırtına yükleyen büyük oranda Babacan’dı. Türkiye’nin bu işten zararı, sadece batık kredi miktarını esas alsak bile yaklaşık olarak 5 milyar doları buldu. Bu yükün tamamını ise bugün pazardan meyve almakta zorlanan yurttaş sırtlandı.

Telekom gibi birkaç yıllık kârına denk bir bedelle, kendi varlıkları teminat gösterilerek devletin bankalarından kullandırılan kredilerle satılan Türkiye halkına ait varlıklar, özellikle onun ekonomiden sorumlu olduğu dönemde düpedüz yağmalandı. “Rasyonel ekonomi politikaları”nın savunucusu olduğu söylenen Babacan, özelleştirme adı altında Türkiye tarihinde halktan sermayeye en büyük varlık aktarımı operasyonunun yürütücülüğünü yaptı. Tekel, Tüpraş, Petkim, Erdemir gibi Cumhuriyet tarihi boyunca kamunun, yani yurttaşın inşa ettiği ne varsa elden çıkarıldı.

Makuliyet ölçüsü

“Makuliyet” nedir, siyasette “makul” olmak iyi midir tartışmasına girmeden yazacağım.

Siyasetçiler değişir değişmesine de Babacan değiştiğini söyleyen bir siyasetçi bile değil. Babacan, AKP iktidarında kendisine sorumluluk verilen yıllarda altına imza attığı icraatları bir-iki istisna dışında savunan; o yıllarda uygulanan büyük hukuksuzluklarla derdi olmayan; ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, tarımı çökerten, kamu varlıklarını satan, “mali disiplin” adı altında yurttaşın ücretine göz koyan politikaları hâlâ savunuyor.

“Bütün bunlara rağmen makuliyet iddiası nereden geliyor” diye soracak olursanız; öncelikle yabancı sermaye ile ilişkileri iyi bir “İslamcı” olmaktan geliyor diye yanıt veririm. Eski Türkiye’nin siyasi yelpazesinde bu konum “merkez sağ”a denk düşerdi. Şimdi kavram pek kullanılmıyor ama adını koyacak olursak Türkiye’yi yönetmek İslami merkez sağa layık görülüyor. Bu iddia sahiplerine göre Türkiye halkı “muhafazakâr” olduğu için bu halkın “otantik” siyasal temsilcisi olarak bir sağcı tarafından yönetilmesi uygun düşüyor. O sağcının, ülkenin sorunlarına çözüm bulacak bir programa, kapsamlı bir siyasal örgütlenme ve siyasal faaliyete, geniş bir seçmen tabanına bile ihtiyacı olmadığı varsayılıyor. O, sadece bir “İslamcı sağcı” olduğu için başkalarının örgütlü siyasal emeğinin başına geçip oturabilir diye düşünmemiz isteniyor.

Aynı fikrin takipçisi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP, Türkiye siyasi tarihine absürt bir trajedi olarak geçen “ekmek için Ekmeleddin” vakasını bu halka biraz da bu yüzden yaşattı.

Şunu da belirtmek gerekir ki; bugün de bu gerekçenin dillendirilmesi ve yaygınlaşması için ihtiyaç duyulan zemini sunan ana muhalefet partisinin kendisi. Sadece “Altılı Masa” denilen siyasi garabetten bahsetmiyorum. Ana muhalefet partisinin siyasi alanda yalnızlaşmamak ama daha önemlisi, Türkiye’yi esir alan “makul siyaset ideolojisi”nden pay almak için bu kesimin önünü her alanda açtığını görmemek mümkün değil. Tabanı olmadığı halde başta medya olmak üzere kritik alanlarda temsili yüksek bir grup olarak görünmeleri biraz da bundan.

Ama esas soru şu: Hiçbir şeyi makul olmayan Türkiye’de makul olmayan hayatlar yaşamaya mahkum edilen halkın “makul siyaset” istediğini kim söyledi

T-24 (Köşebaşı + Gündem) -8 Mayıs 2026-

İBB soruşturması kapsamında Ağaç ve Peyzaj A.Ş.'ye operasyon: 30 kişi hakkında gözaltı kararı! 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB soruşturması kapsamında Ağaç ve Peyzaj A.Ş. üzerinden usulsüz ihale sistemi kurularak ihalelere fesat karıştırıldığı iddiasına yönelik operasyon düzenlendiğini açıkladı. Soruşturma kapsamında 30 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken, şüphelilerden 29'u yakalandı.

İBB davasında yargılanan Ağaç A.Ş. Genel Müdürü Ali Sukas: Beyanlar kendi içinde çelişkili, MASAK raporuyla örtüşmüyor; suçlamalar yalan ve iftira!

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB'ye yönelik yürütülen "yolsuzluk" soruşturması kapsamında Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yeni bir operasyon düzenlendiğini duyurdu.

https://www.dailymotion.com/video/xa8kyx4

Başsavcılıktan yapılan açıklamada, Ağaç ve Peyzaj A.Ş. isimli iştirak şirketi üzerinden "usulsüzce kurgusal bir ihale sistematiği işletilerek" ihalelere fesat karıştırıldığı iddialarına ilişkin 8 Mayıs 2026'da (bugün) operasyon gerçekleştirildiği belirtildi.

İBB davasında üçüncü hafta: İmamoğlu "İddia makamını kınıyorum" dedi; tartışmalı Ağaç A.Ş. tablosu için MASAK'tan yeni rapor alındı

29 kişi gözaltına alındı

Açıklamaya göre, soruşturma kapsamında 30 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Şüphelilerden 29'u kolluk kuvvetlerince yakalanarak gözaltına alındı. Yurt dışında bulunduğu belirtilen 1 şüpheli hakkında ise yakalama çalışmalarının sürdüğü bildirildi.

Gözaltına alınan isimler

1- Yasin Çağatay Seçkin — İBB eski Park ve Bahçeler Daire Başkanı
2- Esra Köymen — İBB Mimar
3- Tolga Kılıç — İBB Mühendis
4- Nilgün Cendek — İBB Kentsel Ekolojik Sistemler Şube Müdürü
5- Mustafa Atlı — İBB Mühendis
6- Tuğba Ölmez Hancı — İBB Park ve Bahçeler Daire Başkanı
7- Sezer Ada Ateş — İBB Mühendis
8- Muammer Ali Özdil — Ağaç A.Ş. eski Genel Müdür Yardımcısı
9- Fatih Temür — Ağaç A.Ş. Şef
10- Aytekin Karaarslan — Ağaç A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı
11- Metin Aras — Ağaç A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı
12- Murat Cirik — Ağaç A.Ş. Şef
13- Oktay Özel — İBB Genel Sekreter Yardımcısı
14- Fatih Yağcı — Ağaç A.Ş. Şef
15- Eren Sönmez — İBB Hukuk Müşaviri
16- Selim Marangoz — Ağaç A.Ş. Satın Alma Yöneticisi / Müdürü
17- Ahmet Kocadağ — Tibetoğlu İnş. Ltd. Şti. Ortağı
18- Cezair Aday — Vadi Peyzaj A.Ş. Ortağı
19- Süleyman Uzun — Sas Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
20- Adnan Cullanmak — Zirve Harita Ltd. Şti. Ortağı
21- Hakan Cullanmak — Zirve Harita Ltd. Şti. Ortağı
22- Ayhan Subaşı — Ayhan Subaşı Ltd. Şti. Ortağı
23- Ünal Aksoy — Parametre Mühendislik Ltd. Şti. Ortağı
24- Ekrem Ofluoğlu — İstanbul Teknik Ltd. Şti. Ortağı
25- Binali Sarıtaş — Sarıtaş Yapı Ltd. Şti. Ortağı
26- Murat Dağdeviren — Seka Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
27- Derya Dağdeviren — Seka Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
28- Orhan Yoldaş — Çatak İnşaat Ltd. Şti. Ortağı
29- Yunus Doğan — TYT İnşaat Ltd. Şti. Ortağı

Yasin Çağatay Seçkin cenaze nedeniyle serbest bırakıldı

Gazeteci Ceylan Sever'in aktardığına göre, gözaltı kararı verilen isimlerden Yasin Çağatay Seçkin'in babası dün hayatını kaybetti. Seçkin'in gözaltı sırasında savcılıkla görüşmesinin ardından cenaze nedeniyle serbest bırakıldığı belirtildi. Sever, emniyetten adliyeye sevklerin yapılacağı pazartesi günü Seçkin'in adliyeye geleceğini aktardı.

Sever ayrıca, gözaltına alınan isimlerden Fatih Yağcı'nın, 3 Nisan'da Silivri'de görülen ana davada yapılan aylık tutukluluk incelemesinde serbest bırakılan 18 kişi arasında yer aldığını bildirdi.

İmamoğlu savcılığın hazırladığı “Ağaç A.Ş.” tablosuna "İftira makamı" diyerek itiraz etti, Ümit Polat'a tepki gösterdi: Bana bir not bile yollamadı!

***

Gülistan Doku soruşturması: Tunceli’deki 1+1 evin sırrı -Tolga Şardan- 

Kentte yeni tespit edilen ve yaşananlarla ilgisi olup olmadığı üzerinde yoğunlaşılan 1+1 ev... Evin varlığına soruşturmada yeni ulaşıldığı belirtiliyor. Eve kimlerin girip çıktığı araştırılıyor. Bu noktada bir önemli tespit ise, söz konusu evin “öğrenci evi” görünümünde olması. Kirasının başka kişilerce ödendiği bilgisi araştırılan konular arasında...

Munzur Üniversitesi’nde öğrenciyken 5 Ocak 2020 günü son kez görülen ve sonrasında bir daha haber alınamayan Gülistan Doku’yla ilgili soruşturma devam ediyor.

Savcılığın “cinayet” soruşturmasında, Doku’nun cansız bedeni henüz bulunamadığı için daha çok şüpheli ve tanık ifadelerindeki çelişkiler ile cep telefonu, kamera kayıtları, mesajlar, HTS verileri gibi dijitaller materyaller ve kayıtların incelenmesi öncelikli hale geldi.  

Olayın gerçekleştiği Tunceli ve soruşturmanın baş şüphelilerinden Merkez Valisi Tuncay Sonel’in bürokratik konumu sebebiyle Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde yürütülen soruşturma Ankara tarafından da dikkatle takip ediliyor başından beri. Gerek Adalet Bakanı Akın Gürlek gerekse İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, her iki kentten ulaşan ve ulaşacak bilgileri yakından izliyorlar.  

Soruşturmanın ilk dönemlerinde adli yönden yapılması gereken kimi işlemlerin eksik ya da hiç yapılmaması nedeniyle elde edilemeyen bilgiler ve veriler, güncellenen veri kurtarma teknikleriyle ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.

Özellikle mesajlar ve şüphelilerin cep telefonlarına ait sinyal bilgilerinin analizi en önemli delil olarak dosyada.

Tabii aslolan, altı yıldan fazla süredir haber alınamayan Doku’ya canlı ya da cansız ulaşılması.

İtirafçı şüpheli Ertok: “Vali ve koruması, temizlenmiş SIM Kartı gönderdi”

Soruşturmayla ilgili edindiğim kimi yeni bilgiler mevcut.

Tek tek paylaşayım.

Önce, Doku’ya ait cep telefonun SIM kartında inceleme yapan ihraç polis memuru Gökhan Ertok’un anlatımlarındaki bir detay dikkat çekici.

Bilindiği üzere Vali Sonel’in talimatıyla koruma polisi Şükrü Eroğlu, Doku’ya ait SIM kartı Ankara’da bilişim uzmanı Ertok’a ulaştırdı. Ertok, SIM kartta inceleme yaptı. İncelemede kimi verileri sildiği iddiasıyla tutuklandı.

Ertok, dosyanın itirafçısı. Aldığım bilgiye göre, Ertok 15 Nisan’da kolluktaki sorgusunda ilginç bir bilgi verdi jandarmaya. Aynı şekilde “iddiada bulundu” demek de mümkün.

Şöyle ki Ertok, anlatımlarında SIM kartın kendisine gönderildiğinde Vali Tuncay Sonel’le yaptığı görüşmede, valinin “Basın çok üstümüze geliyor, kızı bulmalıyız” dediğini aktardı.

Fakat Ertok, anlatımlarının devamında dikkat çekici bir tespitte bulundu: “Ama ben şimdi anlıyorum ki Vali Tuncay Sonel ile koruma Şükrü Eroğlu’nun kartı temizleyerek bana gönderdiklerini ve ‘kızı bulmamız gerekiyor’ diye beni kandırıp Gülistan’ın sosyal medya mesajlarının temizlendiğinden emin olmaları için beni kullandıklarını anladım.”

İfadesinin devamında Ertok, “Vali ve Şükrü, beni kullanıp tuzağa düşürdü. SIM kartın bana gönderilmeden önce temizleyip emin olmak için de bana gönderip sağlama yaptılar ve bu konuda beni kullandılar” iddiasında bulundu.

İtirafçı Ertok’un açıklamasının doğru olup olmadığı teknik veri analiz çalışmalarında belli olacak. Ancak, iddia doğru çıkarsa soruşturma yeni boyut kazanacak kuşkusuz!

Bu arada Ertok’un iddiası Vali Sonel’e “Gökhan’ın bu beyanları kapsamında söz konusu SIM kartı göndermeden önce üzerinde herhangi bir iş veya işlem yaptınız mı? Yapılması yönünde bir talimatta bulundunuz mu?” sorusu yöneltildi. Vali Sonel, iddialara karşın “Kesinlikle yapmadım. Kesinlikle bir talimatım olmadı. Bunları kabul etmiyorum” yanıtını verdi.

1+1 evde neler oldu?

Ulaştığım diğer bir bilgi ise, kentte yeni tespit edilen ve yaşananlarla ilgisi olup olmadığı üzerinde yoğunlaşılan 1+1 şeklindeki bir ev.

Evin varlığına soruşturmada yeni ulaşıldığını belirtiyor kaynaklarım. Alınan bir ifadede geçmesi sebebiyle soruşturma kapsamına alınan evle ilgili detay araştırma yapıldığı ifade ediliyor.

Detay araştırmanın içeriği elbette öncelikle çevre kamera kayıtları ve bazlardan elde edilecek HTS verileri. Özellikle HTS verilerinin şüphelilere ait cep telefonlarıyla örtüşmesi soruşturmaya yeni boyut kazandıracak. Eve kimlerin girip çıktığı araştırılıyor.

Bu noktada bir önemli tespit ise, söz konusu evin “öğrenci evi” görünümünde olması. Kirasının başka kişilerce ödendiği bilgisi araştırılan konular arasında.

Yeri gelmişken, şüphelilerle ilgili MASAK’tan rapor istendi. MASAK’ın yapacağı tespitler, şüpheliler arasında banka hesap hareketi olup olmadığı ortaya koyacak.

Bir de Vali Sonel’in mal varlığıyla ilgili ulaştığım bilgi var. Sonel’in resmi kaydı bulunan “epeyce yüklü” mal varlığı bulunduğu ifade ediliyor. Hele ki tapu kayıtlarının sayısı öyle böyle değil. Bizzat duyunca şaşırdım.

Bu nedenle daha önceki Büyüteç’te Sonel’in imzasının bulunduğu ihalelerin de mercek altına alınması gerektiğine dikkat çekmiştim. Ancak İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin müfettişlere verdiği görev onayı sadece Gülistan Doku sürecinin araştırılması. Belki daha sonra yeni bir görevlendirme yapılır.

* * *

Gürlek’in Çiftçi’yi ziyareti

Bu arada Ankara’da ilginç bir buluşma, daha doğrusu resmi ziyaret gerçekleşti.

Kabine değişikliğinde göreve gelen iki bakandan Adalet Bakanı Akın Gürlek, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’yi, atamadan sonra ilk kez ziyaret etti.

Bu ziyaret, sıradan bir “hayırlı olsun” ziyaretinden öte anlam taşıyor. Kabine değişikliği sonrasında her iki bakan günlerce tebrikleri kabul ettiler. Ancak bir türlü birbirlerine “hayırlı olsun” diyemediler nedense?

Büyüteç’te önceki hafta geciken ziyaretin nedeni hakkında küçük ipucu vermiştim.

Gürlek’in göreve gelir gelmez gösterdiği proaktif yönetim yaklaşımı çerçevesinde hareket etmesi İçişleri Bakanlığı bürokrasisinde biraz tepki çekti doğrusu. Kapalı kapılar arkasında küçük mırıldanmalar başladı. Gürlek’in bilhassa emniyet müdürleri atamasında bazı isimler için devreye girdiği iddiası emniyet kulislerinde yer buldu.

Ayrıca kamuoyunda özellikle İstanbul cenahında Gürlek’in “her iki bakanlığa hakim olduğu” yönündeki söylemlerin yanı sıra Adalet Bakanlığı çatısı altında yeni kurulan daire başkanlıklarının “görev ve yetkileri çerçevesinde emniyet ve jandarmayı mercek altına alacağı” yönündeki değerlendirmeler kısmen de olsa İçişleri Bakanlığı’nda gerginlik yarattı.

Kaldı ki atanmalarının üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen karşılıklı hayırlı olsun ziyaretinde bulunmayan iki bakan belki de “birilerinin” uyarısıyla buluştu!

Çiftçi ile Gürlek’in ilk kez birebir temasını “aradaki soğukluğun yumuşatılması” şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz.

Gürlek, ziyarete yardımcısı Can Tuncay ve bazı üst düzey bürokratlarla katıldı. Ev sahibi Çiftçi’nin ekibinde ise Bakan Yardımcıları Ali Çelik ve Kübra Güran Yiğitbaşı ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Ali Çardakçı, Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan ve üst düzey yöneticiler yer aldı.

/././

Gülistan Doku’nun cesedini barajda, “şişe kapağı” testiyle aradılar!-Tolga Şardan- 

Tanık sıfatıyla bilgisine başvurulan JAK personelinin anlatımına göre, Gülistan Doku’nun cesedinin aranmasında modern bir teknik kullanılmış: Şişe kapağı yöntemi! “Kesin” ve “emin” sonuç verici bir metot! Aynı JAK görevlisi, dönemin Valisi Tuncay Sonel’in “sinirli” şekilde, “Aileye bunu söyleyip de aklını bulandırmasınlar” dediğini savcılığa bildirdi. Edindiğim bilgiye göre savcılık, hem JAK görevlisi dahil bazı kamu personelini Tunceli'den göndermesini hem de bu durumu Sonel'e sordu...

Tunceli’de 2020’de kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’yla ilgili savcılık soruşturması henüz tamamlanmadı.

Yanı sıra İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği müfettişlerin çalışmaları da devam ediyor.

Çalışmalarını yürüten müfettişler, Doku’nun cesedinin aranması sırasında yapılan ilginç bir işlemle ilgili bilgiye ulaştı.

Bu bilgi, müfettiş raporunda yer alacak mı henüz belli değil.

Bilginin içeriği şöyle:

Soruşturma çerçevesinde tanık sıfatıyla bilgisine başvurulan Jandarma Arama Kurtarma (JAK) biriminden bir görevli, Gülistan Doku’nun cansız bedeninin baraj gölünde bulunmadığından “kesin” olarak emin olunduğunu anlattı.

Söz konusu JAK personeli, emin olunmasını sağlayan özel bir uygulamayı da ifadesinde anlattı.

JAK görevlisi, aramalar sırasında baraj gölüne “şişe kapağı” atıldığını ve şişe kapağının ertesi gün barajda suyun yüzeyinde bulunduğunu, böylelikle “barajın dibinin balçık olmadığının” anlaşıldığını, bu sebeple Doku’nun cesedinin baraj dibinde olamayacağına kesin biçimde emin olunduğunu söyledi.

Aynı JAK görevlisi, gölde olmayan Doku’nun cansız bedeninin karada aranması gerektiğini tavsiye ettiğini de ifadesinde anlattı.

JAK personelin anlatımlarından anlaşılacağı üzere, Doku’nun cesedinin aranmasında modern bir teknik kullanılmış! Şişe kapağı yöntemi! “Kesin” ve “emin” sonuç verici bir metot!

Söz konusu JAK personelinin anlatımları bununla sınırlı değil.

Tutuklanan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Gülistan Doku için yapılan arama çalışmalarında

Aynı ifade sahibi JAK görevlisi, elde edilen sonucu dönemin Tunceli AFAD Müdürü Cem Erdoğan’a da söylediğini, AFAD Müdürü Erdoğan’ın da durumu kendisinin de bulunduğu ortamda Vali Tuncay Sonel’e bizzat ilettiğini anlattı. JAK görevlisi, bilgiyi dinleyen Sonel’in “sinirli” şekilde “Aileye bunu söyleyip de ailenin aklını bulandırmasınlar” dediğini savcılığa bildirdi.

Ayrıca, sürecin ilerleyen günlerinde söz konusu JAK personelinin içinde yer aldığı bir grup kamu personeli Vali Sonel’in talimatıyla Tunceli’den gönderildi.

Vali Sonel’in kendisine verilen bilgi sırasında sinirlenmesinin ve aralarında uzman personelin de bulunduğu kamu görevlilerinin Tunceli’den gönderilmesinin nedeni savcılığın dikkatini çekti.

Edindiğim bilgiye göre, savcılık bu iki konuyu Sonel’e sordu. Ancak tutuklu Vali Sonel, genel geçer yanıt vermekle yetindi.

Sonel, sorgusundaki pek çok soruya verdiği yanıtta olduğu gibi “konudan bilgisi olmadığını” söyledi. Hatta, barajda arama yapan dalgıçların da kendisine benzer bilgiler verdiğini öne sürdü.

Vali Sonel’in, Doku’nun cesedinin bulunmasına yönelik çalışmaları kastederek, “Ben de bu kadar masraf yapılması ve emek harcanmasını istemem ama biz buna rağmen ailenin acısından dolayı işlemleri devam ettirdik” şeklindeki değerlendirmesi dikkat çekici doğrusu.

süleyman soyluDönemin İçişleri Bakanı olan AKP Milletvekili Süleyman Soylu

Soylu’nun hezeyanları

Gülistan Doku soruşturması adli ve idari süreçler kadar siyaseti de etkiledi kuşkusuz.

Hedefte dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu var. Soylu, kendisine yönelik eleştirileri yanıtlarken olayın yaşandığı dönemde Doku’nun bulunması amacıyla verdiği talimatları,emniyetin hazırladığı değerlendirme raporlarını anlatıyor.

Soylu’nun Doku olayıyla ilgili eleştirildiği konular arasında Vali Tuncay Sonel’in vali olarak kente atanması var.

Eski İçişleri Bakanı hakkındaki iddiaları yanıtlamak amacıyla hafta sonunda bir televizyon programına katıldı.

Soylu, “Sen oraya o valiyi atamasaydın” eleştirilerini “Ya ben o valiyle sözleşme mi yaptım? Orada hukuk var, yargı var. Belki bunun içinde Süleyman Soylu var, bunun içinde Ahmet var, Mehmet var” yanıtını verdi.

Tabii burada eski bakana, “memleketi Of’ta kaymakamlık yapmış ve en son Kadıköy Kaymakamlığını yürüten Tuncay Sonel’in vali yapılmasında ve özellikle Tunceli’ye vali atanmasında kimin / kimlerin talimatı ya da tavsiyesi olduğu” sorusunu yöneltmek gerekir.

Soylu, aynı açıklamalarında çok iddialı bir cümle daha kurdu. Soylu’nun 2028’den sonra, yani bu dönemin tamamlanmasından sonra bir kişinin bile kendisine siyaset yaptıramayacağını ve siyaseti bırakacağını söylemesi dikkati çekti.

“Bir gün duran şerefsizdir. Bir gün duran şerefsizdir” diyerek siyasetle vedalaşacağını duyurdu.

Soylu’nun neden böyle bir karar aldığı merak konusu. Epeyce farklı tahmin ve iddia var. İddialardan biri de halen yurt dışında ikamet eden bir yurttaşın ülkeye dönme olasılığının eskisine göre yükselmesi ve ikili arasındaki husumetin henüz ortadan kalkmaması olduğu. Bu iddia kulislerde ifade edilmeye başlandı.

Eski İçişleri Bakanı, aynı programda, “Adam gibi görevimizi yaptık, sonuna kadar da yaptık. Elinde belgesi olan, bilgisi olan, benimle ilgili ne varsa ortaya koymazsa namerttir” dedi.

Ne tür belge istiyor bilemiyorum ama görevinde yaşananlar konusunda belge istiyorsa Büyüteç’in arşivi burada!

Siber suçlarla mücadele uzmanı yapılacakların alımı, emniyetin kullanacağı bazı özel yazılımların ne şartlar ve hangi koşullarda satın alındığı, atamasında imzası olan ekibinden kimi bürokratların karşı karşıya kaldığı yargı süreçleri, kimlerin hangi koşullarda Türk vatandaşlığı aldıkları, fiyaskoyla sonuçlanan Bataklık ve Demir yumruk operasyonları, Cihan Ekşioğlu ve Korkmaz Karaca’nın bağlantıları, silah ruhsatları, çakar plaka hakları…

Say, say bitmiyor.

/././

Rojin Kabaiş’in cep telefonunun kilidi için Çin'e değil, ABD şirketi Qualcomm'a başvurmak gerekiyor!-Füsun Sarp Nebil- 

Dün basında yer alan haberlere göre Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabaiş'in telefonunun Çin'e gönderileceğini söylemiş. Bu cümleden anladığımız Bakan Gürlek'in henüz Qualcomm konusundan haberdar edilmediği şeklinde.

Bugünlerde Munzur Üniversitesi 2. sınıf öğrencisiyken, 5 Ocak 2020 sabahı kaybolan Gülistan Doku'nun cinayetinin detaylarını duyuyor ve her gelişmede, vali, doktor ya da polisin örtbas için yaptıklarına şaşırıyoruz. Ama nasıl öldüklerini (ya da öldürüldüklerini) anlayamadığımız başka genç kızlar da var. Bazılarının adları çoktan unutulurken, çocuklarını yitirseler de ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışan aileleri inatla bu olayları izliyor. Örneğin Rabia Naz, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş gibi genç kızların aileleri hala ne olduğunu ortaya çıkarmak için çırpınıyor.

Bunlardan, 2024 yılında öldürüldüğü anlaşılan Rojin Kabaiş’in babasının çırpınmalarını, basında sürekli üzüntü içinde izliyoruz. Elinden geleni yapıyor. Örneğin kızının cep telefonunu açtırmaya uğraşıyor. Çünkü, olayın içindeki detaylar için delil bulunabilir. Bu konuyu iki ay önce detaylı yazmıştık.

Rojin Kabaiş'in telefonunu ancak Qualcomm firması çözebilir

Rojin Kabaiş'in telefonu bir Çin markası ve işletim sistemi Android. Son aldığımız bilgiye göre, Türk yetkililer Interpol üzerinden Çin Konsolosluğu’na ulaşmış, bilgi istemiş. Onlar da firmaya sormuşlar. Ancak telefonun çözümlenmesi, donanımı yapan firma ile değil içinde bulunan Qualcomm yongalarının donanım güvenliği ile ilgili.

Yani telefonun incelenmesine yönelik "adli kilit açma" olayı için asıl başvurulması gereken yer Çinli firma değil, Amerikalı "Qualcomm" firması. Dün basında yer alan haberlere göre Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabaiş'in telefonunun Çin'e gönderileceğini söylemiş. Bu cümleden anladığımız, Bakan Gürlek'in henüz Qualcomm gelişmesinden haberdar edilmediği şeklinde.

Yani Türk yetkililerin telefonun çözülmesi için Çin'e gönderilmesi değil, Qualcomm firmasına başvurması gerekiyor. Çünkü telefonun şifrelemesini yapan firma Qualcomm.

Zaten nedeni belirsiz bir şekilde İspanya'ya gönderilip, üç ay kaybedilmişti. Üstüne iki ay daha geçti. Telefonun çözülmesi isteniyorsa, Çin'e gönderilip zaman kaybedilmemesi, bir an önce Qualcomm'a yollanması lazım.

Telefonların şifrelemesi

Birçok Android telefon Qualcomm Snapdragon SoC kullanıyor. Bu yongaların içinde,

  • Güvenli Bölge / TrustZone benzeri sistemler
  • Donanım destekli şifreleme anahtarları
  • Güvenli önyükleme
  • Biyometrik güvenlik işleme
  • Anahtar depolama

Donanım güvenlik özellikleri bulunuyor: Modern Android telefonlar varsayılan olarak depolama alanını şifreliyor. Şifreleme anahtarı genellikle, cihaz donanımına, PIN ve şifreye ve yonga setinin içindeki güvenli donanıma bağlıdır. Bu nedenle araştırmacılar, artık bellek yongasını çıkarıp verileri doğrudan okuyamıyorlar.

tan uca şifreleme” muhtemelen yanlış anlaşılıyor. İnsanlar internette sıklıkla cihaz şifrelemesi (telefonun depolama alanını koruru) ile uçtan uca şifrelenmiş uygulamaları (WhatsApp vs.) karıştırıyor. Bunlar farklı katmanlardır.

Qualcomm çipleri genellikle, donanım destekli anahtar yönetimi yapar. Yani şifreleme anahtarları güvenli bir şekilde saklanır. Bu donanıma bağlıdır ve kaba kuvvet saldırısı ile kırılması zordur. Bu nedenle kolluk kuvvetlerinin cihaza erişebilmesi için Qualcomm ile temasa geçmesi gerekiyor.

Burada Qualcomm "şifrelemenin kendisi" değildir, şifrelenmiş telefon verilerini korumaya yardımcı olan donanım güvenlik mimarisi sağlar. Qualcomm yongasından bağımsız olarak, telefonun açılması sonucu illa "önemli veriler elde edilecek" de denilemez. Kabaiş'in telefonunun fiziksel olarak hasarsız olması ümitleri artıran bir durum. 

Yüksek profilli vakalar genellikle tartışmalara yol açar çünkü, ya telefonların açılması imkansızdır ya da yetkililer her şeye her zaman erişebilir. Gerçeklik ikisinin arasında bir yerdedir. Modern akıllı telefonlara erişim, eski telefonlara göre çok daha zordur, ancak meta veriler, bulut izleri, telekom kayıtları ve senkronize edilmiş hesaplar ile yine de çok büyük miktarda bilgi ortaya çıkarabilir.

Adli bilişim araştırmaları - sessiz tanık

Cep telefonları, sürekli olarak veri ürettikleri için modern suç soruşturmalarında en önemli adli araçlardan biri haline geldi. Kabaiş'in telefonu açılırsa, yetkililer, cihaz meta verilerini, arama kayıtlarını, fotoğrafları, uygulama kalıntılarını, bulut verilerini, bildirim izlerini ve konum geçmişini alabilirler. Bazı şifrelenmiş içeriklere erişilemese bile, modern telefon adli incelemeleri katmanlıdır yani başka verilerle birleştirilebilir. Araştırmacılar mantıksal çıkarım, normal yazılım erişimi, dosya sistemi çıkarma, daha derin erişim, fiziksel çıkarma, doğrudan depolama edinimi, bulut edinimi, Google/iCloud yedeklemeleri gibi yöntemler kullanabilir.

Mağdur telefonları neden bu kadar önemlidir?

Çünkü mağdurlar kendileri yapmadan, zaman çizelgelerini, şüpheli ilişkileri, dijital tehditleri, takip kanıtlarını ve son anları telefonlarında saklarlar. Dolayısıyla mağdurun kendi telefonu çoğu zaman sessiz bir tanık haline gelir. Soruşturmacılar da genellikle birkaç veri katmanını analiz eder.

Konum verileri (en önemlisi)

Telefonlar sürekli olarak hücresel ağlarla etkileşim halindedir. Bu nedenle telefon operatörleri, baz İstasyonu Bağlantı Kayıtlarını ve telefonun hangi baz istasyonuna, ne zaman bağlandığını verebilir. Bu da şunları gösterebilir:

  • Mağdurun nerede olduğu
  • Hareket kalıpları (sabah yurttan çıkıyor, okula gidiyor, akşam şuraya gidiyor gibi)
  • Son bilinen konum
  • Sonrasında başka birinin telefonu hareket ettirip ettirmediği (özellikle suç işleyenin)
  • Üçgenleme yani konumu tahmin etmek için birden fazla baz istasyonunun kullanılması
  • Suç mahalline yakın tüm cihazları

GPS ve uygulama konum geçmişi, Google, Apple, harita uygulamaları ve araç paylaşım uygulamalarından elde edilebilir. Bu çok daha hassas olabilir.

İletişim kayıtları

Operatörler çağrı detay kayıtlarını (CDR) sağlayabilir. Yani kim kimi aradı, zaman damgaları, süre ve kule konumları. İletişimin içeriği olmasa bile, SMS Meta Verileri, gönderen, alıcı ve zaman damgaları elde edilir. Bazen, saklama yasalarına bağlı olarak mesaj içeriği de bulunabilir.

İnternet / IP verileri

Operatörler, atanmış IP adreslerini, oturum sürelerini ve veri kullanımını verebilir.

Cihaz adli analizi

Polis fiziksel telefonu ele geçirirse, fotoğraf ve videoları, GPS, zaman damgaları bulunur. Bazen silinen veriler kurtarılabilir. Mesajlar, notlar, tarayıcı geçmişi ve uygulama verileri önemli bilgiler verir. Şifrelemeye bağlı olarak, WhatsApp meta verileri, Telegram kalıntıları, Signal bildirimleri, sosyal medya oturumları bulunabilir.

Davranışsal kanıtlar

Telefonlar rutinleri ortaya çıkarır. Yukarıda da belirttik. Bir kişinin rutin olarak nerelere gittiği baz istasyonu kayıtları ile bilinir. Araştırmacılar normal davranışı, ani sessizliği, alışılmadık hareketleri, gece yolculuklarını ve pil ile çevrimdışı olayları inceler.

Önemli bazı ünlü davalar

Gabby Petito davası (2021): Gabby Petito davası en ünlü modern örneklerden biri. Telefon verileri araştırmacılara, seyahat rotalarını yeniden oluşturmak, zaman çizelgesini belirlemek ve son iletişimleri tespit etmek konusunda yardımcı oldu. Dijital kanıtlar ve coğrafi konum belirleme, davanın çözülmesinde merkezi bir rol oynadı.

Idaho cinayetleri davası: Telefon kulesi ve konum analizi, cinayetlerden önce şüphelilerin olay yerine yakın yerlerde birden fazla kez bulunmasına yardımcı oldu.

Sarah Everard davası: Cep telefonu hareketleri ve CCTV senkronizasyonu, zaman çizelgesinin yeniden oluşturulmasında önemli roller oynadı.

Türkiye'de hangi verilere bakılıyor?

Türkiye'de operatör verileri, organize suçlar, kaçırmalar, kadın cinayetleri ve terör soruşturmalarında kullanılıyor. Özellikle, HTS kayıtları (Tarihsel Trafik Arama) ve baz kayıtlarına (hücre kulesi kayıtları) bakılıyor. Bunlar genellikle davalarda kullanılır. Sadece meta veriler bile son derece güçlü olabilir.

Tabii bir yandan da modern soruşturmalar önemli endişeleri gündeme getiriyor:

  • Kitlesel gözetim
  • Meta veri toplama
  • Olayla alakası olmayan seyircilerin izlenmesi yani kişisel gizliliğinin yok olması
  • Coğrafi sınır aşımı

Çünkü bir suçu çözmek, yakındaki binlerce ilgisiz kişiden veri toplamayı gerektirebilir.

/././

Trump hediyesi; küresel arz enflasyonu -Ercan Uygur- 

ABD ve İsrail’in İran’ı bombalaması ve İran’ın karşılık vermesi ile Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açılan geçidi olan Hürmüz Boğazı kapanmış durumda. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 15’ini karşılayan petrol ise bu boğazdan geçiyor. Suudi Arabistan, İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi ülkelerin petrol ve doğal gaz / sıvılaştırılmış gaz arzı buradan yapılıyor idi. Şimdi bu arz yapılamıyor. Bir petrol ve gaz arz şoku var. Bu şok bir arz enflasyonu şoku da getirmiş durumda.

Bu yazıda, iktisat öğrencilerini de düşünerek arz enflasyonunu açıklamaya çalıştım. Bu açıklamada, arz şoku ile arz eğrisinin nasıl kayabileceğini ve nasıl enflasyon doğabileceğini gösterdim. Ayrıca, merkez bankası faiz politikası ile talep eğrisinin nasıl kaydığına işaret ettim.

Dünya ekonomisi Covid-19 salgını şokunu atlattıktan sonra 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ile bir şok daha yaşadı. Dünya buna da alıştı derken Trump ABD başkanı seçildi. İlk icraatı gümrük tarifeleri ile “oynayarak” dünyaya şoklar vermeye başlaması oldu.

ABD’de Nobel ödüllü iktisatçılar kasım 2024’teki seçimden önce Trump’ın yaratabileceği belirsizlik ve kaos konusunda uyarılar yaptılar, bildiriler yayımladılar. 25 Haziran 2024’te birinci, 23 Ekim 2024’te ikinci bildiriyi imzaladılar. (Bakınız kaynakça.) Bu bildiriler kısaca şöyle diyordu: “İkinci kez iktidara gelebilecek Trump idaresinin ABD ekonomisinde yaratacağı risklerden çok endişeliyiz. Ekonomide başarının en önemli belirleyicileri hukukun egemenliği (hukuk devleti) ve ekonomik ve siyasi istikrardır. Trump idaersinde bunlar çok aşınacaktır.

Diğer ülkelerle derin ilişkiler içinde olan ABD için, uluslararası normlara uymak ve istikrarlı ilişkiler sürdürmek bir zorunluluktur. Seçilirse, Trump’ın beklenmedik ve umulmadık hareketleri ve politikaları ABD’nin iç istikrarını, dünyadaki yerini ve tüm dünyayı tehdit edecektir.”

ABD, Trump iktidarı aldıktan hemen sonra bazı ülkelere askeri müdahale veya haydutluk yapmaya da başladı. Venezuela petrolü için tam bir haydutluk örneği olarak bu ülkenin başkanını kaçırdı. Sonra yanına veya önüne İsrail’i de alarak Haziran 2025’te ve Şubat 2026’da İran’a saldırdı.

Geçen hafta bu köşede yazdığım gibi, İran’ı bir “Kartaca barışı”na zorladı, zorluyor. Koşullarımı kabul etmezsen bitiririm, yok ederim diyor. İran’ın petrolünü istiyor, uranyumunu istiyor. İsrail’in nükleer bombaları var, ama haydut ABD İran için nükleer enerji bile olamaz diyor.

Diğer ülkelerden farklı olarak İran direndi, direniyor. Üstelik bu süreçte rejimi değiştireceğim diye yola çıkan ABD, zayıflamış rejimi de güçlendiriyor. Ama sonuçta dünya bir “petrol şoku” veya daha geniş olarak “enerji şoku” yaşıyor.

Petrol şokunun ilk etkisi küresel bir “arz enflasyonu” sürecidir. Süreç devam ettiği ölçüde giderek bir küresel durgunluk süreci de getirecek. Arz enflasyonunu bu köşede Venezuela ve Türkiye için iki yazıyla gündeme getirdim.

Ercan Uygur yazdı:

Arz enflasyonu, Venezüella örneği ve ABD tehdidi.

Arz enflasyonu ve Türkiye’de enflasyonun direnişi

O yazılara gelen soruları da dikkate alarak, küresel petrol piyasasındaki arz enflasyonunu önce bir şekil yardımı ile açıklamak istiyorum. Sonra da petrol piyasası için arz ve talebi dikkate alarak öngörüde bulunmaya çalışıyorum.

Önce hatırlatayım; ABD uyguladığı yaptırımlarla ve ambargolarla Venezuela petrol arzını ve ihracatını çok sınırladı. Bu ülke, kapasitesinin dörtte biri kadar petrol ve gaz üretebildi, çok küçük miktarda, çoğunluğu Çin’e, ihracat yapabildi. Yeterli ihracat yapamayınca ithalat çok sınırlandı.

Sonuçta Venezuela ağır bir arz enflasyonu ve üretimde önemli gerileme yaşadı. Ekonomi ile birlikte sosyal ve siyasi yapı da bozuldu, büyük göçler yaşandı. ABD bununla da yetinmedi, ülkenin başkanını kaçırdı ve kendisine itaat edecek bir yönetim kurdu. İhraç edilen petrolden elde edilen gelirin ancak bir bölümünü sadaka gibi Venezüela’ya verdi.

Yani ABD Venezuela’yı çürümüş meyve gibi yere indirmeye çalıştı. Buna karşılık yaklaşık 6 aydır ABD kontrolü altında olan bu ülkede ekonomik iyileşme yok. Şimdilerde Venezuela’da enflasyon yüzde 650 dolayında. ABD kontrolünü davet edenler de utanıyor olmalılar; sesleri çıkmıyor. Zaten Venezuela halkının en az yarısı daha başta ABD müdahalesine onay vermemişti.

ABD bu çürük meyve yöntemini İran için de deniyor. Ambargolar, yaptırımlar yetmiyor, İsrail ile birlikte İran’ı ağır şekilde bombalıyor, insanları katlediyor, altyapıyı çökertiyor. Ancak bunlardan şimdiye kadar bir sonuç almış değil. İran direniyor. Kartaca barışına yanaşmıyor. 

Trump’ın açıklamaları sırada Küba’nın olduğunu gösteriyor. ABD Küba’ya da petrol ve doğal gaz ambargosu uyguluyor. Tüm faaliyetler sınırlanmış, üretim düşmüş durumda. Özellikle sağlık kurumlarına enerji çok sınırlı verilebiliyor ve bu nedenle ölümler oluyor.

Küresel arz enflasyonu

ABD ve İsrail’in İran’ı bombalaması ve İran’ın karşılık vermesi ile Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açılan geçidi olan Hürmüz Boğazı kapanmış durumda. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 15’ini karşılayan petrol ise bu boğazdan geçiyor.

Suudi Arabistan, İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi ülkelerin petrol ve doğal gaz / sıvılaştırılmış gaz arzı buradan yapılıyor idi. Şimdi bu arz yapılamıyor. Bir petrol ve gaz arz şoku var. Bu şok bir arz enflasyonu şoku da getirmiş durumda.

Şekil 1’de koyu kırmızı renkli yukarı eğimli toplam küresel petrol arzı çizgisi yer alıyor; bu Arz0 eğrisidir. Bu toplam arz içinde ülkelerin ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın petrol stokları da vardır. Mavi renkli aşağı eğimli olan ise küresel talep eğrisidir; yani Talep0 eğrisidir.

Bu iki eğrinin kesiştiği yerde denge fiyat varil başına 75 dolar, denge miktar ise günlük 140 milyon varildir. Bunlar varsayılmış değerlerdir.

Kaynak: Petrol fiyatları ve miktarları için varsayılan değerlerdir

2026 mart ayı başında Hürmüz Boğazı’nın kısmen kapanması ile bir arz şoku geliyor ve petrol arzı azalıyor. Dolayısıyla arz eğrisi yukarı kayıyor, şimdi arz eğrisi rengi açık kırmızı renklidir; Arz1’dir. Şimdi denge fiyat varil başına 80 dolar, denge miktar ise 130 milyon varildir.

İlerleyen günlerde Hürmüz Boğazı’ndan petrol akışı daha da sınırlanıyor ve toplam arz eğrisi yine yukarı kayıyor, portakal renkli Arz2 eğrisi oluyor. Bu durumda ise denge fiyat 90 dolar, denge miktar 120 milyon varildir.

Görüldüğü gibi bu şekilde arz eğrisi yukarı kaydıkça bir petrol arz enflasyonu ortaya çıkıyor. Bu sırada talep eğrisinde bir kayma olmuyor. Ancak enflasyonla birlikte, petrol fiyatı arttıkça talepte de bir düşme oluyor ve denge böyle sağlanıyor.

Arz enflasyonunda dikkat etmemiz gereken, fiyat artarken, miktarın, arzın azalmasıdır. Halbuki talep enflasyonunda hem fiyat artışı hem miktar veya arz artışı vardır. Bunu 25 Kasım 2025 tarihli yazıda açıklamıştım.

Arz şokuyla birlikte gelen petrolün arz enflasyonu, ileri ve geri bağlantılarla elbette diğer sektör fiyatlarına da yansıyor, genel enflasyon yaratıyor.

Merkez bankaları şu anda arz enflasyonunun geçici olduğunu düşünerek faiz artışı gibi bir poltika değişikliğine gitmiyor. Ancak arz enflasyonu kalıcı hale geldikçe, politika değişkliği olacaktır. Nasıl bir politika değişikliği olacak?

Örneğin merkez bankası faiz oranını yükseltecek. Böylece talep eğrisi aşağı kayacak ve koyu renkli Talep1 olacak. Böylece, arz talep dengesi fiyatta varil başına 90 dolardan 84 dolara inecek, arz ise 115 milyon varile düşecek. Yani yeni yüksek fazilerle, enflasyon düşecek ancak arz ve dolayısıyla üretim de düşecek.     

Kaynak: Varsayılan değerler
Not: 6 Mayıs 2026 Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilişlerinin 54. yılı idi. Kendileri ile karşılaştım, Hüseyin İnan ile aynı yurt odasında bir süre kaldım. Saygıyla anıyorum.

Kaynaklar:

Nobel Letter (25 Haziran 2024) https://www.documentcloud.org/documents/24777566-nobel-letter-final/

Nobel Letter (23 Ekim 2024) https://www.documentcloud.org/documents/25247867-23-nobel-economists-sign-letter-saying-harris-agenda-vastly-better-for-us-economy/

/././

Vergide “tecil” yanılsaması: Faizin de faizi var…-Murat Batı- 

Tecil müessesesi, doğru kullanıldığında işletmelere nefes aldıran, haciz ve satış baskısını erteleyen ve ekonomik faaliyetin devamına imkân tanıyan önemli bir araç. Bu yönüyle devlet açısından da rasyonel tamamen tasfiye olacak bir mükellef yerine ayakta kalan ve vergi üretmeye devam eden bir yapı tercih ediliyor. Ancak işin diğer tarafı daha tartışmalı. Özellikle yüzde 39 seviyesindeki tecil faizi, zaten gecikme zammı ve cezalarla büyümüş borçların üzerine yeniden mali yük bindiriyor...

TBMM’ye 5 Mayıs 2026 tarihinde sunulan Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, son günlerde özellikle tek bir başlık üzerinden tartışılıyor: Tecil. İktidar cephesi, başta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan olmak üzere bu düzenlemeyi ekonomiye nefes aldıracak önemli bir adım olarak sunuyor. Gerçekten de ilk bakışta tablo etkileyici görünüyor. Çünkü teklif ile kamu borçlarının tecil süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor, ayrıca bugün 250 bin lira olan teminatsız sınırın 1 milyon liraya yükseltilmesi öngörülüyor.

Ancak mesele yalnızca borcu taksitlendirmek kadar basit değil. Çünkü vergi hukukunda her kolaylığın arka planında başka bir maliyet, başka bir risk ve çoğu zaman görünmeyen başka bir yük bulunur.

Tecil, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 48’inci maddesinde düzenlenen bir mekanizma. En basit ifadeyle, ekonomik olarak zor durumda bulunan vergi mükelleflerine kamu borçlarını taksitle ödeme imkânı tanıyor. Böylece devlet, borçlunun üzerine hemen haciz ve satış baskısı kurmak yerine ona belirli bir süre nefes alma alanı bırakıyor. Hatta haczedilmiş malların satış aşamasına gelinmiş olsa bile, zamanında yapılan tecil başvurusu satış işlemlerini durdurabiliyor. Bu nedenle tecil sistemi, klasik cebri tahsil yöntemlerinin sertliğini yumuşatan bir güvenlik supabı işlevi görüyor.

Ancak işin görünen yüzü kadar görünmeyen kısmı da önemli.

Tecilin kapsamı

Öncelikle her kamu borcu, tecil kapsamına girmiyor. Gelir vergisi, SGK prim borçları, kurumlar vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, trafik cezaları ve bazı öğrenci kredileri tecil edilebilirken; özel tüketim vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi, özel iletişim vergisi, bazı harçlar ve çeşitli fon kesintileri kapsam dışında tutuluyor. KDV için ise yalnızca sınırlı bir tecil imkânı bulunuyor. Yani kamuoyuna anlatıldığı gibi “her borca uzun vadeli yapılandırma” söz konusu değil.

Dahası tecilden yararlanabilmek için kişinin çok zor durumdayım demesi gerekiyor ama  tecil hakkından yararlanabilmek için yalnızca çok zor durumdayım demek de yetmiyor. Buradaki çok zor durum ibaresi, “borcunu ödeyemeyecek durumda olduğu” anlamında değildir; borcunu öderse “işleri aksar, sıkıntıya düşer” anlamındadır.

Ancak Vergi idaresi, mükellefin gerçekten ekonomik sıkıntı içinde olup olmadığını mali tablolar, likidite oranları, borçluluk seviyesi ve ödeme kapasitesi üzerinden inceliyor. Yargı kararları da bu konuda ispat yükünün doğrudan mükellefte olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla sistem, teoride herkese açık görünse de uygulamada ciddi bir bürokratik değerlendirme sürecine bağlı.

Gelelim faiz meselesine

Bugün tecil faizi yıllık yüzde 39 seviyesinde uygulanıyor. Üstelik bu faiz yalnızca verginin aslına değil; vergi ziyaı cezasına, gecikme faizine ve gecikme zammına da işletiliyor. Yani çoğu durumda faizin faizinin alındığı bir sistem ortaya çıkıyor.

Örneğin gelirini zamanında beyan etmeyen bir mükellefi düşünelim. Vergi idaresi daha sonra bu durumu tespit ettiğinde yalnızca eksik vergiyi istemiyor; vergi ziyaı cezası, usulsüzlük/özel usulsüzlük cezası, gecikme faizi ve sonrasında gecikme zammı da ekleniyor. Daha sonra mükellef tecil talep ettiğinde ise bu kez toplam borç üzerinden ayrıca yüzde 39 tecil faizi uygulanıyor. Başka bir ifadeyle devlet, birikmiş faizlerin üzerinden yeniden faiz işletiyor.

Daha basit bir ifadeyle tecil faizi, gecikme zammı ve cezalara da uygulandığı için bileşik faiz etkisi yaratıyor.

Dolayısıyla 72 aya kadar taksit ilk bakışta cazip görünse de uzun vadede borcun maliyetini ciddi biçimde artırabilecek bir yapıya dönüşebiliyor.

Teminat da var

Üstelik mesele yalnızca faiz de değil. Tecil talebi kabul edilen mükelleflerin önemli bir bölümü ayrıca teminat göstermek zorunda. Mevcut sistemde borç tutarı 250 bin lirayı aştığında, aşan kısmın yarısı kadar teminat verilmesi gerekiyor.

Örneğin tecil edilecek toplam borç 650 bin lira ise teminat sınırı olan 250 bin lirayı aşan kısmın (650 bin – 250 bin = 400 bin) yarısı üzerinden yani 400 bin lirası yarısı olan 200 bin lira teminat göstermek zorundadır.

Kanun teklifinde 250 bin lira olan teminatsız sınırın 1 milyon liraya çıkarılması özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından önemli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak yüksek tutarlı borçlarda teminat yükümlülüğü devam edecek.

Ammann dikkat…

Daha önemlisi ise şu: tecil şartları ihlal edildiğinde bütün koruma mekanizması ortadan kalkıyor. Taksitlerden biri aksadığında veya teminat şartları yerine getirilmediğinde ertelenmiş tüm borç yeniden muaccel hale geliyor. Yani sistem başa dönüyor; gecikme zamları yeniden hesaplanıyor ve kamu idaresi haciz dahil cebri takip yollarına tekrar başvurabiliyor.

Bu nedenle tecil sistemi aslında bir af değil. Devletin alacağını daha uzun vadeye yayarak tahsil etmeyi amaçlayan kontrollü bir tahsil yöntemi. Kamu otoritesi açısından bakıldığında mantıklı bir araç olabilir. Çünkü işletmenin tamamen batması yerine yaşamaya devam etmesi, gelecekte de vergi ödeyebilmesi anlamına geliyor. Ancak mükellef açısından tablo her zaman aynı derecede parlak değil. Özellikle yüksek faiz oranları dikkate alındığında, tecil bazen borcu hafifleten değil, yalnızca zamana yayan bir mekanizma haline dönüşebiliyor.

En nihayetinde bugün kamuoyuna müjde olarak sunulan düzenlemeye biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca borcu ertelemek değil; o ertelemenin hangi maliyetle yapıldığıdır. Vergi hukukunda bazen en cazip görünen kolaylıklar, uzun vadede en pahalı finansman yöntemine dönüşebilir.

Son söz olarak

Tecil müessesesi, doğru kullanıldığında işletmelere nefes aldıran, haciz ve satış baskısını erteleyen ve ekonomik faaliyetin devamına imkân tanıyan önemli bir araç. Bu yönüyle devlet açısından da rasyonel tamamen tasfiye olacak bir mükellef yerine ayakta kalan ve vergi üretmeye devam eden bir yapı tercih ediliyor.

Ancak işin diğer tarafı daha tartışmalı. Özellikle yüzde 39 seviyesindeki tecil faizi, zaten gecikme zammı ve cezalarla büyümüş borçların üzerine yeniden mali yük bindiriyor. Üstelik bu faiz, çoğu zaman verginin aslıyla sınırlı kalmayıp ceza ve önceki faiz kalemlerine de uygulanarak borcu daha da büyütebiliyor. Bu nedenle tecil, pratikte çoğu mükellef için borcu hafifleten değil, zamana yayan pahalı bir finansman aracına dönüşebiliyor.

Teminat yükümlülüğü ve ihlal halinde tüm borcun yeniden muaccel hale gelmesi de sistemin sert yönlerinden biri. Tek bir taksitin aksamasıyla birlikte tüm koruma ortadan kalkıyor ve idare yeniden haciz dahil cebri icra yoluna dönebiliyor.

Bu çerçevede tecil süresinin uzatılması ve teminatsız sınırın artırılması tek başına iyileştirme olarak görülmemeli. Asıl mesele, faiz ve ceza yapısının mükellef üzerinde oluşturduğu toplam yükün ne ölçüde sürdürülebilir olduğu.

Kısacası tecil, doğru kurgulandığında ekonomik bir denge aracıdır; ancak maliyet unsurları göz ardı edildiğinde, kolaylık gibi görünen bir düzenleme ciddi bir borç yüküne de dönüşebilir.

/././

T-24




Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Mayıs 2026-

CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan-  Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal...