Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik-
Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizini ortaya koydu. Emek hareketinin güçlü ve birleşik bir dayanışma ve mücadele odağına ihtiyacı var. Böyle bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor.
Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye’de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye’de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Bu yazıda Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizine dair bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.
Bu değerlendirmeleri hem yaklaşık 40 yıllık sendikal deneyimime hem de akademik çalışma alanım olan sendikacılık ve emek tarihi birikimine dayanarak yapmaya çalışacağım. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar’da tartışmaya çalıştım. Bu yazıda ana akım sendikacılığın krizi üzerinde duracağım.
ANA AKIM SENDİKACILIK
Ana akım sendikacılık derken neyi kastediyorum? Ana akım (mainstream) merkezdeki değerleri, gelenekleri ve ilkeleri temsil eden yaygın ve egemen olan eğilim veya akım için kullanılan bir sıfat. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Kuşkusuz medyası, iktisadi, akademisi olan ana akımın sendikacılığı ve sendikal yapısı da var. Ana akım yerleşik olanı, radikal olmayanı, uyumlu olanı, ılımlı (mutedil) olanı da ifade ediyor. Her ana akım yaklaşımın bir de müesses nizamı; yapıları, kurumları, işleyişleri, mekanizmaları vb. var. Dolayısıyla ana akım sendikacılık bir zihniyet ise bunun bir de kurulu düzeni ve müesses nizamı söz konusudur.
Ana akım sendikacılık biraz şemsiye bir kavramdır. Bir yandan geleneksel, eski, kurumsallaşmış sendikacılığı ifade eder. Bir yandan düzene entegre olmuş güdümlü sendikacılığı. Elbette her kurumsal sendika düzene entegre değildir ancak davranış kodları ve işleyiş itibarıyla ana akım özellikler taşır. Daha hantaldır, kurumsal işleyiş daha yavaştır. Atak değildir. Refleksleri yavaştır vb. Dahası ölçek büyüdükçe bu hantallık artabilir.
Kategorik olarak kurumsal ve geleneksel olan bütün yapıları negatif değerlendirmek hatalıdır. Ancak yapısal ve tarihsel nedenlerle geleneksel sendikaların büyük çoğunluğu ana akım sendikacılığa ve müesses sendikal nizama kayma riski taşımaktadır. Ana akım sendikacılık literatürde “makbul sendikacılık” olarak da tanımlanmaktadır. Burada büyük müesses nizam içinde uyumlu davranan, çizilen sınırların dışına çıkmayan işveren ve hükümetle uyumlu sendikacılık kastedilmektedir.
Neden “sarı sendikacılık” yerine “ana akım” ve “müesses sendikal nizam” kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Sarı sendikacılık işveren veya hükümetler tarafından yaratılan, beslenen ve onların güdümünde hareket eden yapılardır. Böyle yapılar emek hareketinde geçmişte de ve günümüzde de vardır. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. Bunların bir bölümü tarihsel ve kurumsal nedenlerle hantal, uyuşuk ve sessizdir. Daha kriminal yapılanmalar olan sarı sendikaları dönüştürmek neredeyse imkânsız iken ana akım yapıları dönüştürmek daha mümkündür.
KAMUDA ESİR ALINAN SENDİKALAR
Ana akım sendikacılık dendiğinde Türkiye’de büyük ölçüde kamu işyerlerinde örgütlü (merkezi hükümet ve yerel yönetimler), imalat sanayindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Klasik işçi sınıfını; kısmen düzenli, kısmen güvenceli, istikrarlı işlerde çalışanları örgütleyen ve baraj-yetki-TİS-yasal grev döngüsüne sıkışan sendikaları tarif ediyorum. Bunlar büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısına, sendikaların güçlü olduğu ve devlet ile çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı döneme (Fordizm ve korporatizm) özgü yapılardır.
Türkiye’de sendikal örgütlenmeye baktığımızda kamuya (işçi ve memur dahil) sıkışmış durumdadır. Kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 76’sı sendika üyesidir. Özel sektörde çalışan işçilerin ise yüzde 6,7’si sendika üyesidir. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki özel sektör sendika üye sayısı ise daha da ilginçtir. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde ise 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Dolayısıyla özel sektörde gerçek sendikal korumadan yararlanan ve aidat ödeyen sendika üyesi oranı yüzde 4’tür.
Özel sektördeki sendikalaşma büyük ölçüde geleneksel imalat sanayi sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Hizmet ve inşaat gibi sektörlerde ise sendikalaşma çok daha düşüktür. Antidemokratik baraj-üye-yetki-TİS cenderesine sıkıştırılan ana akım sendikalar burada debelenmektedir. Daha mücadeleci sendikaların önüne engeller çıkarılırken, uslu duranlar ise ödüllendirilmektedir.
Kamuda bu havuç-sopa mekanizması çok daha belirgin işlemektedir. Kamu idaresi (hükümet) kamuda ancak kendi cevaz verdiği sendikaların örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bazı sendikalar makbul veya “en çok müsaadeye mazhar” hale gelmektedir. Bunu gören diğer sendikalar da bu sınırlarda kalmakta ve ana akımlaşarak sopadan veya cezadan kurtulmaya çalışmaktadır. Üzüm üzüme baka baka kararmakta daha doğrusu çürümektedir.
Ana akım sendikaların çoğu kamuda esir alınmış durumdadır. Kamudaki örgütlülüklerini korumak için uyum ve uysallıkta yarışmaktadırlar. O kadar ki aralarında hükümetin ekonomi politikasına veya ekonomi yönetimine tek laf edemeyen koca koca örgütler vardır. Benzer bir durum özel sektördeki büyük ölçekli şirketler ve işyerlerinde de yaşanmaktadır. Necip Türk işvereninin, mevzuatın da desteğiyle, işçilere özgü bir hak olan sendika seçme özgürlüğünü kendine özgü bir hakmış gibi (!) mülk edinmesi sonucunda sendikalar arasında hassas dengeler oluşmakta ve üye kaybetmek istemeyen sendikalar ana akıma katılmaktadır. Düşünsenize işverenin bir hareketiyle on binlerce üye ve yüz milyonlarca lira aidat gelirinden olmak mümkündür.
SENDİKAL OLİGARŞİLER
Ana akım sendikacılığın en önemli sonucu, sendikacılığı adeta bir meslek haline getirmesi ve sendikal oligarşiler yaratmasıdır. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de “oligarşinin tunç yasası” (Roberto Michels’e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. Oligarşiler yerlerini ve statükoyu korumak için daha fazla ana akımlaşmaktadır. Bunun sonucunda sendikal demokrasi, şeffaflık ve akçalı işler sorunları derinleşmektedir.
Özel sektörde örgütlenmenin, taşeron ve güvencesiz çalışan işçileri örgütlemenin zahmetine katlanmak istemeyen ana akım sendikacılık kamu veya özel sektör olsun örgütlü oldukları nispeten istikrarlı sınırlara çekilmeye çalışmakta ve işverenle iyi geçinme kaygısıyla uysal görünme çabasına bürünmektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık “tehlikeli sulardan” uzak durmaktadır. Mevcudu ve statükoyu korumak ve güvenli limanlarda demirli durmayı tercih etmektedirler.
Sendika içi denetim, şeffaflık konusunda yaşanan sorunlar ciddi akçalı sorunlar yaratmaktadır. Mali şeffaflık ve denetim konusundaki yetersizlikler sendikal oligarşilerin gücünü pekiştirmektedir. Türkiye’de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir “başkanlık sorunu” vardır. Bu sorun siyasal olandan çok daha uzun bir geçmişe ve köklere dayalıdır.
DİNOZORLAŞMAYI AŞMAK
Bütün bu faktörler sendikal harekette bir ana akım sıkışması yaratıyor. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi sınıfı ve emek hareketi ana akım sendikaların üzerinde durdukları sütundan ibaret değildir. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında çalışan işçiler ana akım sendikaların radarına girmemekte veya ana akım sendikalar bilinçli olarak bunlardan uzak durmaktadır. Klasik ve görece korunaklı işçi sınıfı dışında kalanlar, daha güvencesiz, taşeron, eğreti olarak çalışanlar ana akımın ilgi alanına girmemektedir.
Oysa emeğin yaşadığı büyük sorunlar alternatif, başka türlü bir sendikal odağı zorunlu kılıyor. Bütün zaaflarına karşın mevcut örgütlü emek hareketini de kapsayacak ve bir toplumsal vicdan olacak, ezilenler ve emekçiler tarafından güven duyulacak bir dayanışma gücüne ve odağına ihtiyaç var. Topluma güven verecek, her koşulda direnenlerin ve hak arayanların yanında duracak bir odağa ihtiyaç var. Sadece kendi üyelerinin çıkarlarını ve örgütsel tahkimatını düşünmeyecek bir dayanışma merkezi olacak, sosyal adaletsizlik konusunda insanların işaretine bakacağı bir odağa, bir çoban ateşine ihtiyaç var.
Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Alternatif bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs’ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Beklenen DİSK’in gerek madenci direnişi ve gerekse 1 Mayıs’ın örgütlenmesi konusunda ana akımı aşan devrimci bir odak olarak davranmasıydı ama maalesef DİSK anlaşılmaz bir tutumla bundan uzak durdu.
Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990’larda ana akım sendikacılığın krizini “dinozorların krizi” olarak nitelemişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 35 yılda ana akım sendikacılık gücünü korudu ve hatta dinozorlaşma eğilimi daha da yaygınlaştı. Rejim ve emek rejimi daha da despotik hale gelirken ana akım ve kayıtsız bir sendikacılığa ihtiyaç duydu. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi.
Gerek despotik emek rejimine ve gerekse ana akım sendikacılığa karşı giderek artan itirazlar gündeme geliyor. Ancak bu itirazlar kalıcı olamıyor ve büyüyemiyor. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.
/././
Problem Kocamustafapaşalı teyze değil -Osman Öztürk-
“İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var. 2025 yılında 207 milyon muayene yapmışız, kişi başı 12’ye denk geliyor. İnsanlar sağlık hizmetine erişmekte zorluk yaşamıyorlar ama bir problem de şu; acaba doğru sağlık hizmetine mi ulaşıyoruz?
Kocamustafapaşa’da bir teyzemiz vardı, bir yılda 300 kere doktora gitmişti. Ben de aradım, sordum, neden? O, ‘Alışkanlığım böyle’ dedi. Sosyalleşme aracı olarak da kullanıyorlar. Teyzemiz bir yıl içinde gitmiş, zaten 365 gün var, aynı gün içinde 3-4 yere gitmiş olması gerekiyor. Bu bir alışkanlık olmuş.
Yoldan geçerken ‘Bir acile uğrayayım’ diyenler oluyor veya ‘Pazara inmiştim, gelmişken bir de acile uğrayayım’, bunlarla karşılaşıyoruz.
MHRS’yi kontrol ettiğimizde üç tane branşımız dışında her branşa aynı güne randevu verebiliyoruz. Üç branş; göz, cildiye ve kardiyoloji.
Sorun şu; iki ihtimal var, vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor, ya da sağlığını korumuyor.”
İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner böyle konuşmuş.
∗∗∗
Öncelikle konuşmaya başlarken söylediği “İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var” sözüne değinelim.
Müdür Bey bu sayıları sadece bilgi olarak verip geçmiş de, bu sayılarda bir gariplik yok mu? İstanbul’da neden 130’dan fazla özel hastane varken sadece 53 tane devlet hastanesi var? Ya da tersinden soralım; İstanbul’da neden sadece 53 tane devlet hastanesi varken 130’dan fazla özel hastane var?
Sadece bu sayılar bile İstanbul’un sağlığının özele teslim edildiğinin bir göstergesi değil mi?
Gelelim şu randevu meselesine.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da geçtiğimiz günlerde “2024’ün ikinci yarısında 4 milyon olan randevu bekleme sayısı, yapılan planlamaların ardından 400 bine düşmüş durumda” dememiş miydi?
Bu sözler üzerine yandaş medya da “Hastanelerde randevu sorunu tarihe karıştı!” diye başlık atmamış mıydı?
Madem ki vatandaşlar İstanbul gibi bir megakentte bile üç branş dışında aynı gün randevu alıp muayene olabiliyor, o zaman sağlıkta her şey güllük gülistanlık, demek değil midir?
Hem Sağlık Bakanlarımız sürekli olarak ne kadar çok hasta muayene ettikleriyle övünmüyorlar mı? Bu mantıkla o teyzeye “Yılın hastası” madalyası takmanız gerekmiyor mu?
Öyleyse bir yılda 300 defa doktora giden Kocamustafapaşalı teyzeden neden şikâyet ediyorsunuz?
Ya şu “İki ihtimal var; vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor ya da sağlığını korumuyor” lafına ne demeli?
Belki de “Bir ihtimal daha var”dır; vatandaşın sağlığını korumak devletin görevidir de, devlet görevini yapmıyordur. O hiç aklınıza gelmiyor mu?
∗∗∗
Şimdi gelelim işin esasına.
AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de ciddi bir sağlık hizmetine erişim sorunu vardı. Sağlık hizmeti arzı sağlık hizmeti talebini karşılayamıyordu. Örneğin OECD ülkelerinde bir vatandaş ortalama olarak yılda altı defa doktora giderken Türkiye’de bu sayı üçü ancak geçiyordu.
AKP bu sorunu gördü ve kendince çözüm üretti. Hastanelerdeki muayene odalarının sayılarını hızla arttırdı ve doktorları daha fazla hasta bakmaya zorladı.
Başlarda işler yolunda gitti. Hastalar sağlık hizmetine daha kolay erişiyor, AKP de “Sağlıkta reform yaptık, kuyrukları kaldırdık.” diyerek oyları topluyordu.
Böylece sağlık hizmeti talebinde müthiş bir patlama yaşandı, ortalama her vatandaş yılda on iki defa doktora gitmeye başladı. Fakat bu sözde çözüm bir süre sonra bumerang gibi geri döndü, arz tekrar talebi karşılayamaz hale geldi.
∗∗∗
Yeni durumda AKP ne yaptı?
Doktorları daha da fazla hasta bakmaya zorladı. Öyle olunca da muayene süreleri beş dakikaya kadar indi.
Bu durumda da vatandaşlar “Hastaneye gittim ama doktor benim yüzüme bile bakmadı” diye şikâyet etmeye ve derdine çare aramak için hastane hastane dolaşmaya başladı.
Türkiye’de bugün bir milyarı aşan doktor muayenelerinin büyük bir bölümü ilk müracaatlardan değil, aynı şikayet için yapılan mükerrer başvurulardan kaynaklanıyor.
Problemin birçok nedeni var ama birincisi bu.
∗∗∗
İl Sağlık Müdürü konuşmasında “Aile hekimi sadece ilaç yazdırılan, çocuğunuzu aşıya götürdüğünüz, gebe olduğunuzda izlemleri yaptırdığınız yer değil” demiş. Böylece hem problemin ikinci kaynağına işaret etmiş, hem de hastaları aile hekimine müracaat etmeye çağırmış.
Aynı şeyi uzun süredir Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da yapıyor.
Peki vatandaşlar bir sağlık sorunları olduğunda neden daha kolay hizmet alabildikleri aile sağlığı merkezlerini, ASM’leri değil de kalabalık hastaneleri tercih ediyorlar?
Birincisi, çoğu merdiven altı tekstil atölyesi misali daracık mekanlarda hizmet veren ASM’ler vatandaşa güven vermiyor.
İkincisi, siz bir hastaya “Hastalandığında ister bir ASM’ye, istersen de bir hastaneye mi gidebilirsin.” derseniz dünyanın neresinde olursa olsun hastalar hastaneyi seçer.
Bunu önlemenin tek yolu sevk zinciridir. Daha 3 Kasım seçimlerinden iki hafta sonra, 17 Kasım 2002’de açıkladığınız AKP’nin Acil Eylem Planında “Aile hekimliği uygulamasına geçilecek ve sağlam bir sevk zinciri oluşturulacak” diye söz veren siz değil miydiniz?
Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Ne oldu? Niye kurmadınız? Kurmaya kalktınız da elinizi tutan mı oldu?
∗∗∗
Son olarak da gelelim şu “Sosyalleşme aracı olarak hastaneye gitmek” meselesine.
Hastane kullanımlarının ne kadarının gerekli, ne kadarının gereksiz olduğu bütün dünyada tartışma konusudur. Bu oran toplumun genel eğitim düzeyinden sağlık okuryazarlığına, sağlık sisteminden toplumsal alışkanlıklara kadar birçok faktöre göre değişir.
İl Sağlık Müdürü’nün verdiği örnek de sadece bizim ülkemize özgü değildir. Ama bu tür, devede kulak bile sayılmayacak uç bir örnekle sağlık sisteminin sağlıksızlığı izah edilemez.
Problem Kocamustafapaşalı teyze değil.
Problem AKP zihniyeti.
/././
Bu nasıl kamulaştırma?-Özgür Gürbüz-
İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.
Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.
TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.
Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?
İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.
2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.
Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.
/././
Korku-yorum?-Selçuk Candansayar-
KORKUYU ANALİZ DİYE SATMAK
Köşe yazılarında, televizyon programlarında, YouTube kanallarında gördüğümüz "Bu iktidar gitmez", "Muhalefet asla kazanamaz" şeklindeki kesin yargılar nesnel, soğukkanlı birer analizden çok ruhsal savunma çabasına benziyor. Otoriter yapının yargıyı bir silah gibi kullanarak her muhalif sesi baskılaması, bu “karakterlerde” derin bir yok edilme korkusu yaratmış gibi. Özellikle, daha önce yargı silahından nasibini almış, gözaltı ya da tutukluluk tezgâhından geçmiş olanlarında bu değişim çok daha karakteristik bir hal alıyor. Bir zamanlar "en radikal" olanın, o soğuk duvarlarla tanıştıktan sonra bir tür "teslimiyetçi gerçekçiliğe" savrulması, sadece fiziksel bir geri çekilme değil, derin bir ruhsal kırılma.
Bu karakterler, yaşadığı ağır yok edilme korkusunu dindirmek için bilinçdışında celladıyla bir pazarlığa oturmuş durumda. Yazılarında, söylediklerinde, yorumlarında açıktan ya da örtük biçimde şu mesajı veriyorlar: "Ben artık tehlikeli değilim; çünkü iktidarın yenilmezliğine toplumu ikna eden bir analistim." Kendi içlerindeki "kahraman" imgesi o tezgâhta parçalandığı için, bu acıyı kitleye yansıtıyorlar. "Benim gibi bir dev bile nasibini aldıysa, sizin o 'kırkyama' muhalefetinizle hiçbir şey değişmez" demeye getiriyorlar. Bu hal, bu karakterlerin kendi özgüvenlerindeki yaralanmanın faturasını toplumsal umuda kesmek olarak anlaşılmalı.
Demirel’in bahsettiği o trafik polisinin tavrını değiştirecek olan "değişimin kokusunu" almayı en çok da bu isimler reddediyor. Çünkü o kokuyu almak, yeniden risk almak ve yeniden "nasibini almak" demek. Kendi güvenliklerini korumak uğruna toplumsal iradeyi "analiz maskesi" altında boğmaya çalışıyorlar. Hapis yatma ya da sistem dışına itilme riskini göze alamayan zihin, bu yakıcı korkuyu örtbas etmek için "mantığa büründürme" yolunu seçiyor. "Zaten kazanamayacaklar" diyerek risk almanın anlamsız olduğunu ilan etmek, kişiyi hem tehlikeden hem de eylemsizliğin yarattığı suçluluk duygusundan koruyan bir kalkan.
KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN MAĞLUBİYET
“Fikir önderlerinin” bu "yenilgi inancı", Demirel’in trafik polisinin tavrını sabitleştiren temel etken. Bu isimler, her hamleye “böyle olmaz”, “onunla olmaz”, "beceremezsiniz" söylemleri ile saldırarak aslında, kendi radikal çaresizliklerini muhalefete yansıtıyorlar. Oysa, toplumsal değişim hissi, kolektif bir iradeyle inşa edilir.
Muhalefetin, eksiğiyle-kusuruyla bir "kırkyama" gibi tüm parçaların birlikte ve bir arada durmasıyla oluşacak bütünden doğacak gücünü kabul etmek yerine, sürekli kusursuz bir lider arayışı propagandası yaparak toplumda filizlenen umudu eziyorlar. Kendi içlerindeki o "kusursuz kahraman" olma arzusunu tatmin etmek için, muhalefete dair “buldukları” en küçük “eksikliği” bile felaket senaryolarına dönüştürüyorlar. Bu tutumları onları, korkuları gayet anlaşılabilir edilgenler olmaktan çıkarıp, değişimi getirecek o toplumsal "kırkyama örtünün” hiç dokunamıyor olmasına neden olan birer sabotajcıya dönüştürüyor.
RÜYADAN UYANMAK
Demem o ki, iktidarın gitmeyeceğine inanma konforu, aslında sistemin içinde kendine güvenli bir alanda tutma çabası. Trafik polisinin tavrını değiştirecek olan şey ise, bu sahte “gerçekçilik” rüyasından uyanmak. Gerçek devrim, korkusunu "analiz" diye pazarlayanların çizdiği o karanlık sınırları reddedip; "ben" demekten vazgeçenlerin, o kusurlu ama dirençli kırk yamalı kolektif dokuya karıştığı zaman başlar ancak.
Kendi küçük krallıklarımızdaki "kurtarıcı kahraman" rüyalarımızdan uyanıp umutla yanımızdakinin elini tuttuğumuzda, o kırkyama örtü bizi sadece korumayacak, beklediğimiz o değişimin de ta kendisi olacak.
/././















