soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık- 

Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşeron firmalara devredilmesiyle hazırlanan MR ve tomografi raporlarında tespit edilen hatalar yeniden gündemde. Hastaların karşı karşıya kaldıkları tek tehlike bu değil. Bilinçli olarak yapılan gereksiz ameliyatlar, sık tekrarlanan tetkikler doktorların ihmali ve hasta endişesiyle açıklanamaz noktada. AKP döneminde özelleştirilen hizmetler, sağlıkta "çeteleşmeyi" ve çürümeyi beraberinde getirdi.

"Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hastalara yüksek doz radyoaktif madde verildiği ortaya çıktı.

İzmir Tire Devlet Hastanesi'nde MR cihazına giren bir kadın cihazın içinde unutuldu.

Beyin kitleleri normal gösterildi, ameliyat olmayan hastalar rahmi alınmış gibi raporlandı.

Ameliyata gerek duymayan hastalar ameliyat edildi, tedaviye ihtiyacı olmayanlar tedaviye yönlendirildi.1

Tüm bunlar ve daha fazlası hastanelerimizde yaşandı.

Hâlâ daha da yaşanıyor.

Kaç kişinin zarar gördüğünü, kaç kişiye yanlış tanı konulduğunu, yanlış tedavi uygulandığını bilemiyoruz. 

Gereksiz olduğu halde istenen tetkikler, yapılan ameliyatlar, kamu hastanelerinde çekilen MR ve tomografi görüntülerinin raporlarının çoğunlukla hastane dışından ve farklı illerden yazılması, radyologların iş koşulları, yenen hakları, mevcut yönetmeliğe uygun hareket edilmemesi ama en tepede de AKP'nin sağlıkta özelleştirme adımları bu tablonun sebebi.

'Hekimlerin tetkik istemek dışında başka şey yapmaya pek vakti yok'

Hastanelerin en temel hizmeti, muayene süreleri "daha çok hasta bakma" mantığıyla giderek kısaltıldı, 15-20 dakikalardan 5 dakikaya kadar geriletildi.

Muayene hasta şikayetlerinin dinlenebildiği bir alan olmaktan çıkarıldı. Radyoloji1 uzmanı hekim şöyle anlattı: Doktorun hastanın şikayetlerini dinleyip muayene edebiliyorduk. Öyle olunca zaten bazı tetkiklere gerek de kalmıyor aslında. Görüntüleme gerektirmeyen pek çok şey elenebiliyor. Ancak süre bu kadar azaldığında, sürekli hasta görme baskısı hekimleri detaylı muayeneden uzaklaştırmış durumda, zaten böyle bir zamanları da yok. O nedenle mecburen hastaya' ultrasonunu yaptır, tomografini MR'ını çektir, değerlerine baktır sonra tekrar gel' deniliyor. Hekimlerin tetkik istemek dışında başka şey yapmaya pek vakti yok.

'Hizmet alımı' denilerek taşere edilen sağlık

Bu nedenle ülkemizde tetkik sayısı 5-6 yıldan beri katlanarak artıyor. 

Radyolojik tıbbi teknolojinin yoğun kullanımı son 20 yıla denk düşüyor. Bu rakamlara bakarak Sağlık Bakanlığı gibi ülkemizde "sağlık hizmetlerinin geliştiğini, sağlık alanında son teknoloji tanı olanaklarının yaygınlaştığını" söylemek pek mümkün değil.

Acil servis başvuru sayıları gibi MR görüntülemede de dünya birincisi olmamız övünülecek bir durum değil. Sayıların anlamı doktor doktor dolaşıp daha az muayene edilme, daha fazla tetkik yaptırma demek. MR cihazları ise 7 gün 24 saat vardiyalı çalışma düzeninde hastaların 5’er dakika aralarla girdiği fabrika bant sistemini anımsatır bir hale gelmiş durumda.

Tetkik sayısının artmasıyla kamu hastanelerinde eskiden kamu olanaklarıyla ve kamu personeliyle verilen radyoloji, biyokimya gibi hizmetler de artık "hizmet alımı" şeklinde taşeron eliyle yaptırılıyor.  

Hizmetlerin özelleştirilmesinin çok çeşitli sonuçları oldu. Öncelikle çalışanların sendikal mücadele yürütmesi engellenmiş oldu. Hastanede çalışan ancak kadrolu olmayan hastane dışı personelin kamu hastanelerinde sayısı arttı.

Radyoloji açısından ne oldu?

Hasta bakma süresi kısalıp tetkik sayısı artınca, radyologlar raporlandırmaya yetişemedi. Krizi yaratan ve sonra bu durumu fırsat bilen iktidar raporlamayı da dışarıdan bir "hizmet" olarak almaya başladı. Kamuda çalışan radyoloji uzmanı hekimin anlattıkları şöyle: Bizim açımızdan en önemli sonucu radyoloji tetkiklerinin artması oldu. Ultrasonu bizzat radyologun yapması gerekiyor. Tomografi ve MR'ı ise hastayı görmeden okuyup değerlendiriyorsun ve raporlandırmasını yapıyorsun. Tüm bunları sayısı artıp radyologlar yetişememeye başlayınca, bu birikme de mazeret gösterilip raporlandırma için de ayrı bir 'hizmet alımı' açıldı. Sağlıkta dönüşüm politikalarıyla birlikte 2006'dan beri sermayeye devamlı alan açılıyor yani.

Devlet hem aynı zamanda "yük" olarak gördüğü bir kamu hizmetinden bu şekilde kurtulmuş oluyor hem de patronlara yeni kâr alanları yaratılıyor.

Sistemin ittirdiği yer: Bakılmayan filmler, yanlış yorumlanan raporlar

Hastanelerin radyoloji raporlandırma hizmetlerinin taşere edilmesinin çok ağır sonuçları olabiliyor.

Bir firma pek çok hastanede bu hizmeti satın alıp, sınırlı sayıda radyologun diplomasını binlerce kişinin raporlamasında kullanabiliyor. Bunun önünde bir engel yok. Yani örneğin İzmir'de aynı anda birden fazla hastanede bir kişinin diploması ile yüzlerce hasta bakılıyor. Çok sayıda MR tetkikinin altında aynı kişinin imzası var. 

Tetkikler sağa sola gönderilip çok düşük ücretlere hızlıca rapor yazdırılıyor. Sonuçta Muğla’da çekilen bir MR tetkiki Kayseri’de ya da başka yerlerde raporlandırılabiliyor. "Teleradyoloji" dedikleri bu uygulamada tetkiki kimin raporlandırdığı da meçhul. Diplomasını kiraladıkları emekli bir radyoloji uzmanı adına radyoloji asistanlarına bile rapor yazdırabiliyorlar. Sayılar artarken hem tetkik hem de rapor kalitesi giderek düşüyor. 

Bu ne demek? 

O radyologun tüm bunları okuması olanaksız. Bir radyolog havuzu oluşturuluyor, o havuza tetkikler aktarılıyor. O şirkete bağlı çalışan kişiler bu tetkiklerin sonucunu değerlendiriyor. Çoğunlukla da asistanlar devreye giriyor. Bu alandaki denetlemeler çok yetersiz olduğundan, iş yükü çok ağır olduğundan bir de yapılan yanlışlar imzası olan kişiye ait görüneceğinden şöyle örnekler ortaya çıkabiliyor:  Bir yaralama olmuştu mesela. Kurşun ortada, neredeyse hekim olmayan birinin bile anlayacağı şekilde vücutta hasar yaratmıştı. Ancak her şey normal rapor edilmişti. Çalışma koşulları mevcut sistemle ve kâr etme arzusuyla birleşince böyle sonuçlar doğuyor. Tek diploma arkasında belki onlarca radyoloji asistanı çalıştırılıyor. Sistem çürüme eğilimi yaratıyor, hekimlerin 'ne de olsa benim imzam yok' diyerek durumu önemsiz hale getirmesine neden oluyor.

'Yenidoğan çetesi' tek örnek değil: Gerek olmadığı halde yapılan ameliyatların yolu radyolojiden geçiyor

"Yenidoğan çetesi" skandalı, bebeklerle de ilgili olduğu için büyük yankı buldu ve sağlıkta özelleştirmenin korkutucu bir yönü olarak ortaya çıktı. Bu skandaldan pek çok şey saçıldı ancak söz konusu yöntemlerin sadece bir alanda kullanılmayacağı çok belli.

Radyolojinin de bir "çetesi" var.

Hastanelerin "ortak" çalıştığı ultrason, MR gibi tetkiklerin yapıldığı görüntüleme merkezlerine hepimizin yolu düşmüştür. Burada kısa zaman çalışan bir radyoloji uzmanının soL'a anlattıkları hiç bilmediğimiz şeyler değil aslında ancak korkutucu: Bir süre için böyle bir merkezde çalıştım. Sonradan öğrendim ki, 'normal' diye yazdığım raporlar değiştiriliyormuş. Hastayı tedaviye yönlendirebilecek, hastanede tedavi olmasını gerektirecek şekilde düzenleniyormuş. Yani hastanelerle anlaşmalılar. Böyle raporlamalar yapılıyor.  En sık rastlananı bel MR'ları. Ameliyat gerektirmeyen kas zorlaması gibi sebeplerle oluşan bel ağrıları, raporlarla ameliyat ya da fizik tedavi gerektirecek hale getiriliyor. Benzer durum menisküs yırtıklarında da var. Bana gelen ve dizinden ameliyat olduğunu söyleyen hastanın sadece açıp kapatıldığını, ameliyat edilmediğini görmüştüm. Hastanelerde esas para kazandıran yerler ameliyathaneler. 

Radyolojinin kötüye kullanılmasıyla yapılan gereksiz ameliyatlar CİMER'e şikayet edilip soruşturma konusu da ediliyor.

Daha ürkütücü olanı herkes bu durumu biliyor.

Sağlık Bakanlığı, İl Müdürlüğü, hastaneleri denetleyen müfettişler...

Duruma o kadar hakimler ki, bu nedenle bir yandan da örneğin MR çekimlerine sınırlama getirmek zorunda kaldılar. Ancak bir defa kapılar açılınca kapatmak çok zor.

Özelleştirilen sağlık sistemini dönüştürmekten başka çare de yok.

1İzmir'de Yenigün gazetesinin ortaya çıkardığı skandal, hastalara yanlış tanı koyulduğunu ortaya koydu. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin yanlış raporlama yapan şirketle sözleşmesini iptal ettiği öğrenilirken savcılık da konuyla ilgili soruşturma başlattı.

1Radyoloji içi "tıbbın gören gözü" denilebilir. Röntgen, ultrason, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme tekniklerinin hastalıkların teşhisinde ve takibinde kullanıldığı hekimliğin bir uzmanlık alanı.

***

Emperyalizme karşı nasıl yapmalı?-Aydemir Güler- 

Umut kaynağımız insanlığın bu dip noktasında yaşayamayacağı doğrusudur. Bu doğruyu soyutluktan kurtarıp ete kemiğe kavuşturacak olan ise, emekçi halktan başkası değildir.

Çok söylenir, savaş siyasetin silahla sürdürülmesidir. Yani savaşı belirleyen siyasettir. Peki, ya tersinden sorarsak, yani siyaseti savaşla açıklamayı denersek ne söyleyebiliriz? Siyaset de savaşın başka araçlarla sürdürülmesi olabilir mi? 

Genelleme yapacaksak, hayır. Savaş, siyasetin konularından yalnızca bir tanesidir. Siyaset toplumsal yaşamın bütün düzlemleri üstünde etkindir ve bunlardan birine bağımlı değildir.  

İmparatorluk sözcüğünden türeyen emperyalizm en az onun kadar eski… Ama emperyalizm kavramını eski çağlar ve eski rejimler için kullanmaya dilimiz varmıyor uzun zamandır. Günümüzdeki hali, Roma’nın, Moğolların ve bilumum sömürgeci devletin yarattığı yıkımı mumla aratıyor olabilir. Ama asıl, nicel ölçütler değil nitel ayrımlar önemli. 

Kadim kavram emperyalizmin, kapitalizm öncesi için kullanılmasını zora koşan analizler yirminci yüzyılın başlarında yapıldı. Kapitalizm tekellerin egemenliğine geçmişti. Tekellerin saldırganlığı ve yayılmacılığı artık benzersiz bir sistematik bütünsellik taşıyordu. Geçmişten farklı olarak emperyalizm bir zorunluluk haline gelmişti. Kapitalizmin gelişmesinin ve tekelleşmenin yarattığı bir zorunluluk. Farklı analizler bu bağlantıyı kurmakta ortaklaşıyorlardı.

Lenin bir adım daha attı ve emperyalizmde kapitalizmin “son aşamasını” gördü. Kapitalizmin yükselişi bir devrimler çağı olmuştu. Lakin köprülerin altından çok sular akmış ve kapitalizm artık karşıdevrimle özdeşleşmişti. Lenin emperyalizm dönemini bütün ilerlemenin yadsınması olarak mahkûm etti. Demokrasinin, ilerlemenin ve barışın zorunlu reddi. Gericiliğin bütün türleri ve savaş, emperyalizm döneminin normalidir. 

Böyleyse, genel olarak siyaset kurumu için söyleyemediğimizi emperyalist siyaset için söyleyemez miyiz? Tekelci kapitalizmin eşlikçisi olan emperyalizm, barışın kategorik reddidir. Tekeller çağında emperyalist siyaset, savaşın, yıkımın, istilanın, katliamların oluşturduğu bir çekirdeğin çevresinde yapılanmaktadır.

Bu bir tür kötülük abidesidir. İnsanlığın bunun çıplak haline katlanması ise mümkün değildir. Emperyalizm ne kadar zorunluluksa, emekçilerin hak arayışı, insanlığın eşitlik ve özgürlük mücadelesinin oluşturduğu birikim, binlerce yıldan süzülüp gelen halk vicdanı, bunlar da zorunluluktur. Hep birlikte kötülüğün çıplaklaşmasını, saf emperyalizmi önleyen bir karşı ağırlık oluştururlar… Ya da dünya kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru döner.

20. yüzyılın uzun bir zaman diliminde sosyalist ülkeler topluluğu, işçi sınıfı hareketleri ve bağımsızlık kavgaları savaş odaklı emperyalizmin çıplaklığına karşı ağırlık oluşturdu. Bugün bunlardan söz edemiyoruz. 2026 bir önceki yılı geride bırakan bir şiddetle açıldı. Bütün çirkinliğiyle savaşın hükmü altına girdik.

İnsanlığın bu dip noktada yaşamayı sürdürmesi olanaksızdır. Dünya büyük bir hesaplaşmaya koşuyor. Buradan aydınlığa çıkacağımızın garantisi yok. Sonuç insanlığı yok edecek bir toplu yıkım da olabilir. Veya yaklaşan hesaplaşma, nihai hesaplaşmayı geleceğe ertelemek gibi bir kararla da kapanabilir. Ama elbette kazanabiliriz de. 

Saf emperyalizmi frenleyen bir karşı ağırlığın yokluğu, otomatik olarak en karanlık seçeneği güçlendirmez. Tarih öyle olmayabileceğini söylüyor. Birinci Paylaşım Savaşının arifesinde de insanlığın sırtını yaslayacağı güçlü bir duvar yoktu. Umut mücadelenin kendisindeydi. Tekellerin kapattığı devrim çağı, emekçilerin mücadelesiyle yeniden açılacaktı…

*    *    *

O zamanlar emperyalizme karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği temel soruydu. Şimdi de öyledir. Söz konusu olan bir entelektüel düşünce jimnastiği değildir. Büyük hesaplaşmanın sonucunu belirleyecek olan etkenlerden biri de solun, emekçilerin mücadelesini nasıl tanımlayacağı, programlaştıracağıdır.

1914 öncesinde birbirleriyle ilintili iki beklenti emekçi hareketinin aklını çeliyordu. Birincisi, bir dizi gelişmiş ülkede işçi sınıfının edindiği mevzilerin kapitalizmi sömürücü bir sistem olmaktan çıkartacağıydı. Şaka değil, milyonlarca oy alan işçi sınıfı partileri, o zamanın adlandırmasıyla sosyal-demokratlar, parlamentolarda yükseliyorlardı ve arkalarında milyonlarca sendikalı emekçi saf tutuyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktaydık. Parlamentoların da çoğunluğunu oluşturacağımız günün eli kulağındaydı. Düzenin içinde devasa bir kurumsallık haline gelmişti bu birikim. Tekellerin her tür ilerlemeye savaş açılması demek olduğunu algılamayanlar, kapitalizmin bu kurumsallık tarafından ıslah edilebileceğini hayal edebiliyorlardı.

İkinci beklenti ise rekabetin ve savaşın rasyonel bir son noktası olması gerektiğine dayanıyordu. Emperyalist devletler dünyayı yok edene kadar savaşacak değillerdi ya! Çatışan taraflardan, bir noktada savaşın sürdürülmeyeceği yeni bir sentez çıkacaktı. “Ultra veya süper emperyalizm”, emperyalizmin kendini inkârı olarak yükselecekti. 

Burada terk edilen kavram devrimdi. Öngörülen yeryüzü cenneti büyük bir hesaplaşma gerekmeksizin ortaya çıkacaktı. Emperyalist siyasetin savaş çekirdeğinin etrafında yapılandığını görmezden geliyorlardı böyle düşünenler… Bu tez 1914’te dünya savaşının patlamasıyla çöktü.

*    *    *

1917’de bütün açıklayıcı ve dönüştürücü kudretiyle geri gelen devrim kavramı 1990’larda bir kez daha terk edildi. O sıralar yine biri işçilerle diğeri kapitalistlerle ilgili iki acayip tez yaygınlaşıyordu. Birincisine göre, kapitalizmin bilimsel-teknik sıçrayışı emekçilerin sömürülmesini gereksiz hale getirmekteydi. Robotlar işçileri ikame edecek, sömüren ve sömürülen kalmayacaktı. Madem öyle sol devrim arayışını bırakmalı, bu yeni çağın demokrasi kültürüne katkıda bulunmaya bakmalıydı.

Diğerine göre ise, dünya kapitalizminin en azından bir kanadı demokrasi ve barışla kaynaşarak emperyalist olmaktan çıkmaktaydı. Sonraları “Emeğin Avrupası” olarak takdis edilecek olan bu değişim başta “ortak Avrupa evi” olarak kodlandı. 

Sonuç, emperyalizmin özü olan savaş ve yıkıma karşı ağırlık oluşturan birikimin, başta sosyalist ülkeler topluluğu olmak üzere çözülüp dağılması oldu. Bilim ve teknik kapitalistlerin aletine indirgendi, sömürü görülmemiş boyutlar kazandı. Avrupa dâhil…

*    *    *

Emperyalizme karşı nasıl mücadele etmek gerektiği günümüzün başat tartışmasıdır. Daha önceki deneyimlerde olduğu gibi konu, bu sorunun doğrudan işaret etmediği bağlamları da ilgilendirmektedir. 

Bir kere, devrim kavramı ihmal edilerek alınacak bir yol olmadığı bilinmelidir. 

İkincisi, emperyalizm kapitalizmin doğrusal, zorunlu parçasıdır. Her kapitalist ülkenin emperyalist olmaması, emperyalizme karşı mücadelede bazı kapitalist ülke ve devletlere dayanılabileceği tezinin dayanağı olamaz.
O halde asıl olan sınıf mücadelesidir. Kendi kapitalistleriyle mücadele etmeden emperyalizme karşı durulamaz.

Sonra, emperyalizm insanlığın bütün ilerici kazanımlarının inkârıdır ve emperyalist siyasetin çekirdeği savaş ve yıkımdır. Pazarlıklar, denge politikaları beyhudedir. Pazarlıkçılar, dengeciler hep olur. Bugünün dünyasında bu yollarla emperyalizme karşı ağırlık oluşturmanın, onu frenlemenin bile pek mümkün olmadığı görülmektedir.

Umut kaynağımız insanlığın bu dip noktasında yaşayamayacağı doğrusudur. Bu doğruyu soyutluktan kurtarıp ete kemiğe kavuşturacak olan ise, emekçi halktan başkası değildir. 

/././

Cumhuriyetçilerin birliği için kavramlar ailesi (V): İlkesel olarak anti-emperyalist olmak -Erhan Nalçacı- 

İlkeli bir anti-emperyalizm bir emekçi cumhuriyetinin karakteri olacaktır. Devrimcilik ve Cumhuriyetçilik bu ilke üzerinden zafere ulaşacak.

Cumhuriyetçilik ve anti-emperyalizm arasında çok yakın bir ilişki bulunuyor. Hele bugün kimin ne olduğunu anlamak için emperyalizme karşı tutum altın değerinde bir kritere dönüştü.

Gerçi İngiltere, Fransa gibi ülkelerde 17. ve 18. yüzyıllarında gerçekleşen burjuva devrimleri çağında henüz kapitalizm erken dönemindeydi ve emperyalizmden bahsedilemezdi. Ancak yine de Fransız Devrimi feodal devletler ve İngiltere’nin rekabetçi düşmanlığı tarafından kuşatılacak ve uluslararası bir savaşla sürecekti. Devrimcilik ve yurtseverlik et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmayan ikili haline gelecekti.

Savaş bütün cephelerde sürerken 1794’te Fransız Devrimi’nin doruğunda Jakobenler kölelerin zafere ulaştığı Haiti’nin bağımsızlığını tanıyacaklardı. Cumhuriyetçilik, devrimcilik ve ilkeli anti-sömürgeci olma arasındaki ilişkinin de doruğuydu.

Burjuvazinin halen ölesiye nefret ettiği Robespierre ve arkadaşları devrimin doruğunda iktidardan indirilip katledilirlerken tarihsel ilke çalışmaya başlayacak ve sermaye sınıfının ilkeli bir anti-emperyalizme sahip olamayacağına ilişkin belirtiler hızla kendisini dışa vuracaktı. Napolyon özgürleşen Haiti’ye donanma gönderecek ve tekrar sömürgeciliği inşa edecekti.

19. yüzyılın ikinci yarısındaki burjuva devrimleri ise emperyalizm çağına doğacaklar, büyük bir hızla kendilerini emperyalist paylaşım savaşı içinde bulacaklardı. 20. yüzyılın başında Almanya, İtalya ve Japonya’da, ayrı bir kategori de olsa İspanya’da ne Cumhuriyet ne devrim kalacaktı. Güçlenen kapitalist devletler dünyanın yeniden emperyalist paylaşımı peşine düşerken faşist, militarist, yayılmacı devletlere dönüşeceklerdi.

İşte dünya emperyalist ülkeler tarafından tamamen paylaşılmışken 20. yüzyılın başlarında burjuva devrimleri yeni bir içerikle karşımıza çıktı. Emperyalizme karşı olmadan bir ülkede bağımsız bir cumhuriyet kurmak imkânsız hale gelmişti. Feodal egemenler doğrudan emperyalizmin işbirlikçisine dönüşmüşlerdi.

Emperyalizmin boğucu gücüne karşı o zamanın devrimci ve yurtseverleri cumhuriyetlerini kurarken dünyanın ilk işçi sınıfı devleti olan Sovyetler Birliği ile dayanışma ilişkisi geliştirdiler. Emperyalizm denilen gaddarlığa karşı bu dayanışma ayakta kalmak için zorunlu hale gelmişti.

1923 Cumhuriyet Devrimi bu yeni durumun en erken ve tipik örneklerinden biri olarak yaşandı. 

Cumhuriyet Devrimi başlıca İngiliz emperyalizminin müttefiki olan Osmanlı Hanedanına ve yine İngiliz emperyalizminin güdümündeki Yunanistan burjuvazisine karşı yapıldı ve kazanıldı. Bağımsızlık tutkusu ve emperyalizmin bölgesel stratejilerinin yırtılıp atılması devrime karakterini kazandırdı. Sovyetler Birliği ile dayanışma kuşatma altındaki Cumhuriyet Devrimi’nin güvencesi oldu.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde bu döneme damgasını vuran temel yönelim “Yurtta barış, dünyada barış” belgisi olarak uzun süre yaşadı.

Bir yandan ulusal burjuvaziye sermaye birikimi sağlamaya çalışan Cumhuriyet kendi sınırlarını hilekâr, gaddar ve zorba emperyalizmden ancak koruyabiliyordu. Dünyada barış belgisi emperyalist yayılmacılığa karşı ülkesini koruyan bir yurtseverliğin ürünüydü, yayılmacı değilseniz, ülkenizin barış içinde kalmasını sağlayabilirsiniz. Bunun dışında Cumhuriyet’te tabi ki sınıf mücadeleleri sürdü gitti. Bu anlamda bir “barış” kast edilmiyordu.

Ancak ne yazık ki tarihsel ilke 20. yüzyıldaki ilerici, devrimci, halkçı, emperyalizme ve yayılmacılığa karşı olan cumhuriyetlerde işledi: Kapitalizme karşı olmadan emperyalizme ilkeli bir şekilde karşı olamazsınız. Anti-emperyalizm dönemsel bir siyasi özellik olarak kalır.

Gerçekten Türkiye sermaye sınıfı da parça parça emperyalizme teslim oldu. Bağımsız iktisadi kalkınması rayından çıktı ve emperyalist kurumlar tarafından yönlendirilir hale geldi. Emperyalizm kaba sömürgeci taktiklerden uzaklaşmış, haince mali tuzaklar ve sermaye transferleri ile ülkeleri yönetmeye başlamıştı. NATO üyeliği bu yönelimin en çürütücü ve akıl alıcı karşı-devrimci hamlesi oldu.

Ve halen Cumhuriyetçilerin birliği önündeki başlıca engellerden biri olarak bağımsız bir Türkiye’ye inanmama hali bulunuyor. “Reel politika” denilen ve tarihsel derinlikten uzak bir sığlığa dayanan bu akıl tutulmasını aşmak zorundayız. Anti-emperyalizm, devrimcilik ve cumhuriyetçilik birbirinden ayrılmaz bir üçlü olarak geleceğimizi aydınlatıyor.

Ancak sermaye sınıfının iş birlikçi hale gelmesi ve sermaye birikimini bu ortamda sağlamaya çalışması 1980’lerde nitelik değiştirdi. 24 Ocak 1980 Kararları ile emperyalizmle bütünleşme stratejisi sermaye sınıfının genlerine yerleşti.

Son 25 yılında daha yoğun olmak üzere son 50 yılda iki süreç işledi. Türkiye sermaye sınıfı bu ülkenin iktisadi bağımsızlığının, sosyal devlet ilkesinin, kurallı emeğin temel ilkesi olan kamu mallarını yağmaladı. İkincisi ise, başlıca Batı emperyalizminden olmak üzere büyük bir sermaye yatırımı aldı.

Bu iki süreç içinde bulunduğumuz tehdit edici ve geleceği yok etme potansiyeli taşıyan ortamı hazırladı.

Bu ülke artık uluslararası sermeye tarafından yönetiliyor. Hangi emek rejiminin geçerli olacağı, kimin nereye yatırım yapacağı, neyin ithal neyin ihraç edileceği bu şekilde belirleniyor. Örneğin Maden Yasasına bir kez bakın, bu ülke halkının çıkarına olan hiçbir şeyi bulamazsınız.

İkinci olarak, Türkiye sermayesi bütün dokuları ile günümüz emperyalist paylaşım savaşının içine katıldı. Türkiye’de sermayeye bağlı askeri-sanayi kompleksi, yurtdışındaki askeri üsleri, uluslararası kurumları ve sermaye yatırımları emperyalist paylaşım savaşının içine dalmak anlamına geliyor. 

Bu durumda barıştan bahsedilemez, zaten yok ve bedeli çok daha ağır ve yıkıcı olacak bir yönelimi gözlüyoruz. Batı emperyalizminin peşinden sürüklenme ve tuzaklarına kapılma hali Suriye’de, Karadeniz’de örülüyor.

Cumhuriyetçilerin birliği için Türkiye’nin yayılmacılığından en küçük bir heyecan duymamak gerekiyor.

Son olarak Cumhuriyetçilerin birliği önündeki önemli bir engelden bahsetmeliyiz. İlkeli bir anti-emperyalizm için Avrasyacılıktan da uzak durmak gerekiyor. Ne Rusya ne Çin Sovyetler Birliği değiller. Güçlü kapitalist ülkeler olarak emperyalist paylaşım savaşının şu veya bu şekilde tarafı durumundalar.

Çin ve ABD’yi yan yana koyduğunuzda işsizlik oranları, dolar milyarderi sayıları ve yoksulluk oranları arasında büyük bir fark bulunmuyor.

Tablo: ABD ve Çin’in kapitalist ülkeler olarak karşılaştırılması

Tarihin nasıl gideceğini önümüzdeki günlerde görmek için çok beklemeyeceğiz. Ancak Avrasyacılığın bir çeşit mandacılığa dönüşme olasılığını aklımızda tutalım. 1923 kadroları içinde de çok sayıda mandacı bulunuyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının devrimci iradesi ile ABD’ye erken bir teslimiyet aşılmıştı.

İlkeli bir anti-emperyalizm bir emekçi cumhuriyetinin karakteri olacaktır. Devrimcilik ve Cumhuriyetçilik bu ilke üzerinden zafere ulaşacak. 

/././

Emekliyi dipte eşitleyecekler -Atilla Özsever- 

En düşük emekli aylığı, 20 bin liraya çıkarılıyor. Daha önce en düşük emekli aylığı alanlar 4 milyondu, şimdi 5 milyon olarak mevcut emeklilerin yüzde 30’unu oluşturuyor. Bu oran giderek yüzde 50’lere ulaşacak. Yani, en düşük emekli aylığı, asgari ücret gibi ortalama aylık haline getirilecek. Emekliler de sefalet aylığında, dipte eşitlenmiş olacaklar…

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in yaptığı açıklamaya göre, en düşük emekli maaşı 20 bin TL olacak. AKP’li Güler, bu yasa teklifinin ilgili meclis komisyonunda görüşüldükten sonra genel kurulda kabulünün ardından yasalaşacağını söyledi.

SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarında Ocak 2026 itibariyle yüzde 12,19’luk bir enflasyon farkı ödemesi yapılacak. Bu durumda 16 bin 881 lira olan en düşük emekli aylığının 18 bin 939 liraya çıkması gerekiyordu. Son düzenleme ile bu rakama 1.061 lira daha eklenerek en düşük emekli aylığı 20.000 lira olacak.

Yaklaşık 1.000 liralık bir artışın emekliler için ciddi bir getirisi yoktur. Zaten 20 bin lira da, 30 bin liralık açlık sınırının üçte ikisi kadardır. 28 bin 75 liralık asgari ücretin de altındadır.  

AKP’li Güler’in açıklamasına göre en düşük emekli aylığı alanların sayısı, bu uygulama ile 4 milyondan yaklaşık 5 milyona (4 milyon 917 bin kişiye) çıkacaktır.

Dipte eşitlenme

Bu uygulama, en düşük emekli aylıklarının dipte eşitlenmesine diğer bir ifadeyle ortalama emekli aylıklarının en düşük aylığa yaklaşmasına neden olmaktadır. En düşük emekli aylıkları biraz daha fazla artırılırken diğer emekli aylıklarının daha az artırılması sonucu makas iyice kapanmakta ve emekliler dipte eşitlenmektedir.

Sosyal güvenlik uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik’in hesaplamasına göre, en düşük emekli aylığı uygulamasının başlatıldığı Ocak 2019’da ortalama aylık, 2.090 liraydı. En düşük emekli aylığı ise 1.000 TL’ydi.

Dolayısıyla ortalama aylık, en düşük emekli aylığından yüzde 109 fazlasıydı. Temmuz 2025’te ise ortalama aylık en düşük aylığın sadece yüzde 24 fazlası haline geldi.

Ocak 2026 itibariyle de ortalama emekli aylığı 23 bin 550 lira olduğuna göre, en düşük aylık ortalama aylığın ancak yüzde 18 fazlasına denk geliyor. Arada sadece 3 bin 550 liralık bir fark olacak.

En düşük emekli aylığı alanların sayısının 4 milyondan 5 milyona çıkmasıyla birlikte en düşük emekli aylığı alanlar, 16,8 milyon olan tüm emeklilerin yüzde 30’unu oluşturacaktır.

AKP Hükümeti’nin uyguladığı bu sistemin devam etmesi halinde en düşük emekli aylığı alanların oranı giderek yüzde 50’e yaklaşacak, yani en düşük emekli aylığı, ortalama emekli aylığı haline gelecek.

Asgari ücret gibi

Asgari ücret uygulamasında olduğu gibi halen 28 bin 75 lira olan asgari ücret, tüm çalışanların yüzde 50’si civarında aylık aldığı bir ücret haline geldiğinden ortalama bir ücret düzeyini oluşturmaktadır. En düşük emekli aylığı da böyle bir düzeye çekilmiş olacaktır.

AKP, hem çalışanları, hem de emeklileri “sefalet ücreti” düzeyinde bir eşitlemeye, derin bir yoksullaşmaya doğru sürüklemektedir. Aslında çalışanlar ve emekliler için bütçede kaynak vardır ama AKP iktidarı sermaye sınıfının çıkarlarını gözettiğinden bu kesime kaynak aktarmaktadır. Siyasal iktidarın “kemer sıkma” ve ücretleri baskılama politikasının devam ettiği görülmektedir.

47 bin lira olacaktı

Daha önce ifade ettiğimiz gibi emekli aylıklarının “sefalet maaşı” düzeyine gelmesinde, AKP iktidarının 2008 yılında çıkardığı 5510 sayılı yasa neden olmuştur. Bu yasayla emeklinin büyümeden aldığı pay, yüzde 100’den yüzde 30’a düşürülmüş, aylık bağlama oranları yüzde 75’ten yüzde 50’ye indirilmiş, geçmişte yüzde 70 olan emekli aylıklarının alt sınırı da yüzde 35’e kadar aşağıya çekilmiştir.    

Eğer bu yasa çıkmamış olsaydı, eski sisteme göre emekli aylıklarındaki artışlar gerçekleşseydi şu anda en düşük emekli aylığı 47 bin lira olacaktı. Hükümetin bu uygulamasıyla emekliler arasında da adaletsizlikler artırılıyor.

Yeni yasa teklifiyle en düşük emekli aylığı, yani 16 bin 881 liralık emekli aylığı yüzde 18,48 artışla 20 bin liraya çıkarılırken 17 bin 827 lira ve daha fazla emekli aylığı alanların aylıklarında ise yüzde 12,19’luk bir artış yapılacak.

Aslında adaletsizliğin düzeltilmesi için 5510 sayılı yasanın değiştirilmesi, tüm emeklilerin prim ödeme gün süresi ve yaşı dikkate alınarak bir intibak yasasının yapılması şarttır. Bunun öncesinde emeklilere “insanca bir yaşam aylığı” sağlanması için seyyanen bir zam ve aylıklarında eşit oranda bir artışın gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Temel bir gösterge olarak en düşük emekli aylığının en düşük memur aylığına eşitlenmesi en doğru tercih olacaktır. Birçok kez yazdığımız gibi daha önceden asgari ücret ile en düşük memur aylığı arasında bir eşdeğerlilik söz konusuydu.  

Yasal anlamda en düşük memur maaşı, asgari ücretten aşağıya olamazdı. Bu mantıkla asgari ücretin en düşük memur aylığı düzeyinde olması, dolayısıyla en düşük emekli aylığının da bu düzeye çekilmesi en uygun düzenleme olarak gözükmektedir…

/././

soL

Editör ve edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez (IV): Kelepir kitaplığımın mayasıydı -Aslı Atasoy/T24-

 Kelepir Kitabevi, bir indirim modeli olarak doğdu, bir kuşağın okuma edimini kalıcı biçimde değiştirdi. Editör ve edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez, Ankara’da öğrenciliği esnasında tanıştığı Kelepir Kitabevleri’ni anlatıyor...

aslı atasoy 10 ocakSevengül Sönmez

Ankara Selanik Sokak’ta 1996 yılında açılan Kelepir Kitabevi, kısa ömrüne rağmen Türkiye’de okuma kültürünü sessiz ama köklü biçimde dönüştüren nadir yapılardan biri oldu. O yıllarda başkentte okuyan üniversite öğrencileri için Kelepir, ucuza kitap almanın ötesinde ilk kez karşılaşılan yayınevleri, adı bilinmeyen yazarlar ve ana akımın dışında kalan metinlerle kurulan temas anlamına geldi. Bu durum okurda yeni ve heyecan verici bir deneyim yarattı.

Ayrıca Ankara’daki nitelikli üniversite ortamı ve yoğun okur profili için de Kelepir’in, kitabın fiyatından çok görünürlüğü için bir alan açtığını söylemek mümkün. Her siparişinde İstanbul merkezden bir kitabevi açılacak kadar kitap gönderilen Ankara Kelepir’de okur, neyin okunacağına ilk kez bu kadar geniş bir seçki içinden karar veriyordu. Sepetle yapılan alışveriş hissi, kitapla kurulan ilişkiyi gündelik ama aynı zamanda özgürleştirici bir deneyime dönüştürdü.

Sevengül Sönmez’in tanıklığı, Kelepir’in kültürel bir olgu olarak, başarılı bir editörün hayatında nasıl kalıcı bir iz bıraktığını gösteriyor.

“Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir”

- Kelepir kitabevleri açıldığında bir okur olarak onlarla ilk karşılaşmanı ve ne düşündüğünü merak ediyorum…

Kelepir dükkanları ile Ankara'da karşılaştım. Ankara Kızılay’da kitapçıların birbirine çok yakın olan bir konumu vardır. Orada İmge ile Dost Kitabevleri bulunur. Hacettepe'de Türk Dili ve Edebiyatı okurken günlük rutinim içinde zaten ikisinden birine gitmek vardı. Kelepir’i de onların hemen ötesinde açılmış yeni bir dükkan olarak fark ettim. Tabii ki “Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir” diyerek hemen daldığımı hatırlıyorum. Mevcuttaki kitapçılardan farklı olarak, bugüne kadar hiç görmediğim kitapları görmeye başlayınca hep gittiğim bir kitapçı haline geldi. 

Sevim Burak ile Kelepir'de tanışmak

- Kelepir’in fiyat politikası sattığı kitaplar kadar etkileyici idi. Ne dersin?

Evet, Dost’a ya da İmge’ye gidip alamadığımız kitapların Kelepir’deki fiyatlarını görünce bütün bir sepeti doldurduğumu hatırlıyorum. Aslında benim içim alamadığım kitaplar kısmından öte hiç görmediğim kitaplar kısmı daha heyecan verici olmuştu. Çünkü çok net hatırladığım şeylerden biridir, Nisan Yayınları’nı ilk kez Kelepir ile tanımış oldum. Sevim Burak'ın Yanık Sarayları’nı yayınlayan Nisan Yayınları’ndan bahsediyorum. Fiyatı açısından değil de görünürlüğü açısından artık rafta karşımıza çıkmayacak olan kitapları orada gördüğümü anlamış oldum. Hem tabii ki söylediğin gibi ucuz oldukları için hem de bir şekilde depoda kalıp gün yüzüne çıkmadıkları için görünür olan kitaplardı bunlar. Kelepir benim kitaplığımın mayasıdır. Gerçek anlamda mayalardan biridir, iyi de tuttu o maya diye düşünüyorum. 

- Kelepir, dükkanlarında sepeti kullanan ilk kitabevi olarak da tarihe geçiyor…

Evet. Orada bir tür market alışverişi yapıyormuşsun gibi bir his oluşuyordu. Aldığım şeyin kitap olması insana heyecan veriyordu. Şimdi baktığımda da çok iyi kitaplar almışım. Henüz 20’lerinde olmayan biri olarak onu o gün anlamak mümkün değildi. Kitapçı sayısı daha fazlaydı ama kitaba ulaşım çok fazla değildi. Okur rafta ne gösterilirse onu alıyordu. İnternet olmadığı için tek alternatif sahaftı ama orada da ne aradığını bilmen gerekiyordu. 

- O dönem Kelepir’den kitap alıp okuma alışkanlığı edinen, geliştiren insanlar oldu. Okuma kültürünü dönüştürdüğünü ve Türkiye için yayıncılık anlamında farklı yıllar olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yayıncılık açısından o günden bakınca tabii başka bir şey bugünden bakınca başka bir şey. Yayıncılık için ne kadar faydalı oldu ondan çok emin değilim ama okuma kültür inşasında çok faydalı olduğuna eminim. Bunda hemfikirim. Ankara'daydım, Kelepir’ler başka şehirlere de açıldı. Çok çeşitli kitaba bu kadar uygun fiyatla ulaşabilmek hem kendin hem başkası için kitap alabilmek o tarihte büyük bir konfora dönüştü. Sonra bir daha hiç göremeyeceğimiz kitapları orada gördük, alamadıklarımızla en azından tanışmış olduk. Çok çeşitli kitapla karşılaşarak tek tip bir okuma kültürünün dışında okurun en popüler olan yerine geniş bir seçki ile karşılaşarak okuma alışkanlığı edindiğini, bunun da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.  

Ucuzluk değil görünürlük

- Ekonomik, politik ve kültürel atmosfer içinde aslında bir boşluğu doldurdu diyebilir miyiz?

Öncelikle çok iyi bir model olduğunu düşünüyorum. Keşke devam edebilseydi ya da farklı biçimlerde çoğalabilseydi. Bir fikir olarak kitabı depoda kalmaya ya da hurdalık noktasına getirmeden kitabı tekrar dolaşıma sokmak, ona tekrar hayat vermek bence çok iyi bir fikirmiş. Bu sadece bir kazanç değil çok kıymetli bir satış ve pazarlama fikri olmuş. Diğer taraftan da söylediğim gibi hem ekonomik olarak ulaşılabilirlik hem de benim de ısrarla vurguladığım çokluk, çeşitlilik açısından da büyük bir boşluğu doldurmuş. 

- Kelepir denince akla hemen "ucuzluk" geliyor ama senin için sadece mesele ekonomik değildi…

Hiç bilmediğim hiç tanımadığım yazarları tanıdım. Mesela tiyatro kitapları açısından Kelepir’in çok özel bir yeri vardır. Kitaplığımda hala olanlar var. Kelepir’de çok fazla tiyatro kitabı vardı. Belli ki tiyatro kitapları yayınlansa bile okurla yeterince buluşan kitaplar olmadığı için depolara gitmiş. Kelepir’ler toplumsal olarak hem bir ihtiyaca karşılık geldi hem de aynı zamanda yeni bir ihtiyaç oluşturdu. 

Bugün neden yeni bir Kelepir mümkün değil?

- Türkiye'de okur ile kitap arasındaki ilişkinin demokratikleştiği yapılar olarak düşünüyorum. O dönem bunu fark etmeden yaptılar çünkü amaç depoları boşaltmak elde kalanları tekrar kitap basabilmek için satmaktı. Bugün böyle bir kamusallık yeniden mümkün olabilir mi?

Olabilir çünkü bu bir ticari model yani birilerinin, karar verip yapmasına bakar. Bu tip oluşumlar tam bu biçimde değil ama çeşitli modellerde karşımıza çıkıyor. Nadir Kitap gibi ortak bir sahaf topluluğunun oluşması ya da Arasta, İstanbul Kitapçısı gibi kitapların birlikte satılabildiği alanlara kitap vermek gibi. Elbette sonuçları benzemiyor. 

- Bugün benzer bir modelin kurulmasının önündeki en büyük engel ne? 

Türkiye’deki en büyük problemlerden biri şu; yazarlar benden nefret edecekler ama biz yazarlarla, satıştan değil doğrudan telif modeliyle çalışıyoruz. Bunun ne demek olduğunu şöyle açıklayayım: Yazarla yapılan sözleşme gereği kitap yayınlandıktan sonra ilk 3 ay içinde yazara baskının bütün telifini ödüyoruz. Kitap satılsın ya da satılmasın yazar, telifini 3 ay içinde alıyor. Kitap satılmadığında depoda kalmaya devam ediyor. Bu aslında yayıncının göze aldığı büyük bir risk. Burada yayıncıları savunarak söylemiyorum sadece durumu anlatıyorum. Sonuçta depodaki ürün tümüyle parası ödenmiş, maliyetin altına satıldığında yayıncı için zarara dönüşen bir ürün haline geliyor. Bu yeni bir Kelepir modelinin oluşmasına engel oluyor. Çünkü yani ilk yayınlandığında bu kitabı örneğin bugünün rakamıyla 200 liraya satacak şekilde yayınlamışsak 200 liranın vergileri düşülmüş halinden yazara ya da çevirmene telif ödemişsen o kitabı artık 100 ya da 50 liraya sattığında aslında hiçbir kazanç elde etmiyorsun. 

- Satışın başarısında, telifi göz ardı eden yaklaşım da etken sanırım?

Evet, 90’lı yıllarda bunlar olurken Kelepir’in arka planında bu kadar çok yabancı kitap olmasının temel sebeplerinden biri de teliflerle ilgili olarak yayınevlerinin kazanç noktasında farklı bir sistemi olmasıydı. O zaman daha telifsiz bir dünyada yaşıyorduk. Tüm bunlar birleşince, ortaya çıkan durumda yayıncı zarar etmiyordu. Depoyu boşalttığında bile kazanmaya devam edebiliyordu. Şu anda bir yayıncı deposunu uygun fiyata boşalttığında aslında sermayeyi kediye yüklüyor. Çünkü o paraları verdi. O nedenle elinde tutmak istiyor çünkü fuarda ya da internet sitemden satarım diyor. Bu model açısından büyük meselelerden biri. 

Telif, ego ve indirim meselesi

- Kelepir’ler fark etmeden çok önemli bir şey yaptılar…

Evet ama Kelepir’ler ile ilgili olarak benim zihnimde hep bir soru vardır.  Çok fazla Türkçe yazılmış metinler, Türkiyeli yazarlar aldığımı anımsamıyorum. Türkiye'de şu anda mesela bir Kelepir modeli gelişmiş olsa yazarlar Kelepir’e düştükleri için çok mutsuz olabilirler. Yurt dışından gelen kitaplar için bunu yapmak kolay belki ama üretimin Türkçe ayağı için bunun gibi bir şey olduğunda insanlar kendilerini kötü hissedebilirler. Yayınevleri zaten yazar gidiyorsa kendi sitelerinde ya da fuarda ciddi indirim yaparak koleksiyonu satma yoluna gidiyor. 

- İndirimli satış, yazarları pek mutlu etmeyebilir değil mi?

Can Yayınları’nın kendi binasında Can Kitabevi açılmıştı. Onun en üst katında kendi kitapları indirimli satılırdı. Mesela orada da öyle olmuştu. Yazarlar, çizerler, çevirmenler için kendi kitaplarını oraları düşmüş görmek iyi değildi. Bir taraftan bu model bugün artık egosu bu kadar yüksek olan bir sektörde birilerinin fazlaca canını yakar.

- Peki bugünden 90’lara baktığında oradaki okur, editör, yayıncı ortamıyla şimdikini kıyaslayabilir misin?

Ankara okuma kültürü açısından çok da eşsiz bir şey yerdi. Koşullar daha ağır da olsa 90’lı yıllarda yani çok daha fazla okuyan bir toplulukla hareket ettiğimi hatırlıyorum. İnsanların okumak için daha çok emek sarf ettiklerini ve kitapçıların insanların hayatlarında çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece Kelepirler üzerinden değil İmge’de, Dost’ta bir sahafta çalışmış biri olarak da hatırlıyorum. Nitelikli okur profili daha yüksekti. İşin editörlük ve yayıncılık kısmında hem çok iyi örneklerle hem de sonradan fark ediyorum ki aslında çok kötü örneklerle de karşılaşmışız. İşin sektörel kısmı zaten 90’ların sonunda gelişmeye ve iyileşmeye başladı. 

- O günleri nasıl anımsıyorsun?

Kelepir’in olduğu dünyayı, okuma kültürümüzde bir sürü şeyi ilk kez görebildiğimiz bir dünya olarak anımsıyorum. 

Aslı Atasoy/T24

YARIN: Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, Kelepir Kitabevleri’nde 1990’ların ortasında başlayan Antalya’dan Bodrum’a, oradan İstanbul’a uzanan çalışma deneyimini anlatıyor... 

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ocak 2026-

Vekillerin 499’u çift maaş alıyor: Emeklilere 20 bin lira 'müjdeleyenler' 450 bin lira alacak 

Asgari ücretin 28 bin lira olduğu Türkiye’de, çift maaşlı bir vekilin aylık geliri 450 bin lirayı geçerken, 592 milletvekilinin halka yıllık maliyeti tam 3 milyar 4 milyon lira.

DEM Parti vekili Sırrı Sakık, geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı açıklamada Meclis’teki çift maaşlı vekillere işaret etmişti.

Sakık, “Bakın Parlamento'ya çok ciddi eleştiriler var. Hep söylerler çift maaş... Ben araştırdım ben dahil 499 milletvekili çift maaş alıyoruz” demişti.

Sakık’ın bu açıklamasının izinden vekillerin aylık ve bir yıllık maaşlarını hesaplayalım.

Meclis’te 8 koltuk boş, toplam vekil sayısı 592.

Bu 592 vekilden 499’u çift maaş alıyor.

Hem vekil hem de emekli vekil maaşı alan bu isimlerin maaş hesabı şöyle: 2026 yılı için milletvekili maaşları 273 bin 196 liraya yükseldi. Emekli vekil maaşı ise 177 bin 658 lira. Yani bu dönemde hem milletvekili hem de emekli maaşı alanların cebine aylık 450 bin liranın üzerinde maaş giriyor.

Bu tabloda 592 vekilin halka aylık maliyeti 250 milyon 383 bin 374 lira.

Vekillerin halka yıllık maliyeti ise 3 milyar 4 milyon 600 bin 488 lira.

Kendileri doymuyor, halkı yoksulluğa teslim ediyorlar

Kendileri ayda 450 bin alan vekillerin tamamı patron. Zaten halkın sırtından, emekçiler üzerinden de milyonlarca lira kazanıyorlar.

Peki, bu Meclis'in temsil ettiği düzen halka nasıl bir maaş reva görüyor?

Türkiye’de açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, yoksulluk sınırı 100 bin liraya dayandı.

Bu derin yoksulluğa rağmen asgari ücret 28 bin, en düşük emekli aylığıysa 20 bin lira.

***

Emekli aylığı değil sefalet harçlığı: Açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, emekli 20 bin lirada kaldı 

Açlık sınırının 30 bin lirayken iktidar, milyonlarca emekliyi 20 bin liralık aylığa mahkum etti. Emekliye yapılan en yüksek zam oranı yüzde 18,5 oldu. Makyajlı TÜİK verileri ve "kemer sıkma" bahanesiyle emekli aylığı sefalet ücretine dönüştü.

Asgari ücretlinin ardından emekliler de açlığa mahkum edildi.

AKP günler süren “değerlendirme” sürecinin ardından kararını verdi. Yeni yılda en düşük emekli aylığı 20 bin lira olacak.

Şu an açlık sınırı yani bir ailenin sadece beslenebilmesi için gerekli tutar 30 bin lira. Emekliye reva görülen bunun üçte ikisi oldu.

Kira, fatura gibi masraflar eklendiğinde ortaya çıkan yoksulluk sınırıysa 98 bin lira. Bu da yaklaşık 5 milyon emeklinin alacağı yeni aylık tutarının 5 katı demek.

Enflasyon oyunu alın terini çalıyor

Aylığını tabandan almayanlar için de tablo pek farklı değil.

Bu yılın ilk yarısında işçi emeklisi yüzde 12, kamu emeklisi yüzde 18 zam alacak.

Bu zam oranı TÜİK’in gerçek hayat pahalılığıyla bağdaşmayan makyajlı verilerine göre belirlendi.

Öte yandan emekli aylıklarında yapılan bu artış, aslında bir zam değil enflasyon farkı ödemesi anlamına geliyor. Yani emekliler, geçmiş dönemde kaybettiklerinin küçük bir kısmını geri almış olacak.

Türkiye’de 11,5 milyon SGK emeklisi, 2,8 milyon Bağ-Kur emeklisi ve 2,5 milyon da kamu emeklisi bulunuyor. Toplam emekli sayısı, yaklaşık 17 milyon. Bu sayıya 20 bin lira dahi alamayacak olan dul ve yetimler gibi diğer hak sahipleri de dahil.

20 bin liranın da altında kalacak milyonlar var

Sayıları 5 milyonu bulan dul ve yetimlere yasada belirtilen oranlar dahilinde bir ölüm aylığı ödeniyor. Ölüm aylığından, vefat eden sigortalının eşi, çocukları ve bazı şartlara göre de anne ve babası yararlanabiliyor. 

Mevcut sistemde vefat eden sigortalının dul eşine yüzde 50 oranında aylık bağlanırken, sigortalının çocuğu yoksa ve eşine kendi sigortalılığı nedeniyle gelir ya da aylık bağlanmamışsa yüzde 75 oranında bir ölüm aylığı ödenebiliyor.

Sosyal güvencesi olmayan 850 bin civarında 65 yaş üstü vatandaşın aylığı 6 bin 393 lira olacak. Bu yıl en düşük dul aylığı 15 bin lira, yetim aylığı da 5 bin lira olacak.

Emekliye 'denge', faizciye trilyonlar

Hükümet kanadından gelen açıklamalar ise kaynakların sınırlı olduğu algısı üzerine kuruluyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, "En düşük emekli aylığında yapılacak düzenleme bütçe imkanlarımız çerçevesinde, bütçelerimiz, dengelerimiz gözetilerek yapılacak" diyerek bütçe disiplinine işaret etti. 

Ancak bütçedeki asıl "dengeler" başka bir tabloyu ortaya koyuyor. 

En düşük emekli aylığı 20 bin lira olunca bu düzenlemeden yararlanacak olan emekli sayısı 4,9 milyona çıkıyor. Bu sayı bütün emeklilerin yüzde 30'u demek. SGK'nın ödeyeceğinin üzerine ödenecek olan 1062 liralık fark Hazine tarafından karşılanacak ve toplam tutar 69,5 milyar lira olacak. 

Toplamda 19 trilyon liralık harcama öngörülen genel bütçe içerisinde 69 milyar liralık bu yük, hükümetin iddia ettiğinin aksine bir ağırlık değil, "devede kulak" kalıyor. 

Halkın kaynaklarından oluşturulan bütçeden faize tam 2,7 trilyon lira kaynak ayrılmış durumda. AKP iktidarı, 4,9 milyon emekli için bütçeden sadece 69,5 milyar lira aktarmayı planlıyor. Bu miktar, faiz ödemeleri için ayrılan devasa kaynağın sadece yüzde 2,5’ine karşılık geliyor.

Milyonlarca emekli ve yaşlı açlık sınırının yarısına bile ulaşmayan rakamlarla yaşatılmaya çalışılırken, bütçe imkanlarının sermaye için seferber edildiği bir kez daha tescillenmiş oluyor.

Emekli asgari ücretin altına itildi

DİSK-AR’ın verileri, emeklilerin 23 yıllık AKP iktidarı döneminde en yoksullaşan kesim olduğunu, gelirlerinin sefalet maaşı düzeyine düştüğünü ortaya koyuyor.

2003 yılında ortalama bir emekli aylığı, net asgari ücretin yüzde 36 üzerinde seyrediyordu. Ancak 2025 yılına gelindiğinde bu oran büyük bir düşüş göstererek, ortalama emekli aylığının asgari ücretin yüzde 22 altına gerilemesine neden oldu.

Emeklilerin milli gelirden aldığı payda yaşanan gerileme, yoksullaşmanın bir diğer çarpıcı boyutunu oluşturuyor. 2002 yılında ortalama emekli aylığının kişi başına düşen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYH) oranı yüzde 46,4 seviyesindeyken, 2025 yılı itibarıyla bu oran yüzde 29’a kadar düşürüldü.

2002 yılında çalışan veya iş arayan emeklilerin oranı yüzde 36 iken, 2024 yılı sonunda bu oran yüzde 65,7’ye fırladı. Emeklilerin yarıdan fazlası, geçinebilmek için ileri yaşlarına rağmen ek işlerde çalışmak ya da iş aramak zorunda kalıyor.

2026 emekli için 'yoksullukta ısrar' yılı: Zam var, geçim yok

https://haber.sol.org.tr/haber/2026-emekli-icin-yoksullukta-israr-yili-zam-var-gecim-yok-405017

***

Gökçeada'da öğrencilere İslamcı seminer: Savaş ve ölümden bahsedildi, itiraz eden öğretmenler dışarı atıldı -Özkan Öztaş-

Çanakkale Gökçeada'da kaymakamlık onayıyla düzenlenen etkinlikte yüzlerce öğrenciye savaş ve ölümden bahsedildi, bombalar anlatıldı. Velilerden izin alınmadan yapılan "Ailemiz Gazze" konulu konferansta, çocukların psikolojisinin bozulduğunu belirterek duruma tepki gösteren öğretmenlerin, ilçedeki milli eğitim yöneticileri tarafından salondan zorla çıkarıldığı iddia edildi.

Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde bulunan okullarda geçtiğimiz günlerde yapılan bir konferans, velilerin ve eğitimcilerin büyük tepkisini çekti. 

Kaymakamlığın "olur" yazısıyla düzenlenen konferansa, lise öğrencilerinin tamamı, ortaokulların 7 ve 8. sınıfları ile İmam Hatip Ortaokulu'nun 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri götürüldü.

"Ailemiz Gazze" adlı konferans için 200'den fazla öğrenci ve 10'a yakın öğretmen salonda hazır bulundu. Etkinlikte Mavi Marmara saldırısında yaşamını yitiren Furkan Doğan anısına sunumlar yapıldı. Ancak etkinlik içeriğinin pedagojik formasyondan uzak olması ve şiddet içerikli anlatımlar barındırması salonda gerginliğe neden oldu.

'Öğretmenler dışarı atıldı' iddiası

Etkinliğin konuşmacısı olan İslamcı yazar Ramazan Kayan'ın sunumu sırasında, yaşları oldukça küçük olan öğrencilere bombalama, savaş anları ve ölümler detaylıca bahsedildi. Salondaki bazı öğretmenler, çocukların bu anlatımlara maruz kalmasına tepki gösterdi.

soL'un edindiği bilgilere göre, anlatılanların "çocukların psikolojisini bozacağını" belirterek duruma itiraz eden öğretmenler, İlçe Milli Eğitim Müdürü ve bazı şube müdürleri tarafından zorla dışarı atıldı. Eğitimcilerin, öğrencilerini koruma refleksiyle gösterdikleri tepkiye verilen karşılık ilçede tartışma konusu oldu.

Veliler etkinlikten habersiz: 'Bu bir psikolojik şiddet'

Etkinlik sonrası çocuklarının anlattıklarıyla sarsılan veliler de duruma isyan etti. Konferans öncesinde kendilerinden herhangi bir izin alınmadığını belirten veliler, çocukların şiddet ve ölüm anlatımlarından kötü etkilenebileceğini dile getirdi.

Velilerin "Çocuklara neler anlatıldı, neden bizden izin alınmadı?" sorularına verilen yanıt ise bürokratik bir gerekçeye dayandırıldı. Etkinliğin "Kaymakamlık olur yazısı" ile yapıldığı, bu nedenle ayrıca veli iznine gerek duyulmadığı belirtildi.

Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.

Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.

Laiklik karşıtı sicili kabarık bir isim: Ramazan Kayan

Gökçeada'da ortaokul çocuklarına savaş ve ölümden bahseden Ramazan Kayan aslında kamuoyunun yabancı olmadığı bir isim. 

Filistin halkıyla dayanışmayı yalnızca İslamcı bir perspektife indirgeyen ve laiklik karşıtı söylemleriyle bilinen Kayan'ın geçmişi, benzer skandallarla dolu.

Kayan, 2016 yılındaki anayasa tartışmaları sırasında "Bu millete 'laik' değil, 'layık' bir anayasa lazım. Kalbimizde, kimliğimizde ne yazıyorsa anayasaya da o yazılsın" sözlerini sarf etmişti. Kayan, şeriat ve İslamcı gündemler söz konusu olduğunda üniversitelerden okullara kadar birçok alanda boy gösteriyor.

Üniversitelerden kovulan isim ilkokul çocuklarının karşısında

Ramazan Kayan, daha önce ODTÜ ve Eskişehir'deki üniversitelerde de benzer girişimlerde bulunmuş ancak öğrencilerin tepkisiyle karşılaşmıştı.

ODTÜ'de "Mescit Topluluğu" adı altında örgütlenen gerici gruplar, "Özgün İrade" isimli dergide yazan Kayan'ı okula davet etmiş, ancak ODTÜ öğrencilerinin tepkisi sonucu etkinlik iptal edilmişti. Benzer şekilde Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi ve Osmangazi Üniversitesi’nde düzenlenen "Umut Eskişehir 2024" başlıklı etkinlikte de Kayan davetliler arasındaydı.

Not:Haberimiz ilk olarak söz konusu konferansta video görüntüler izletildiği bilgisiyle yayımlanmış, bu bilginin doğru olmadığının farkına varılmasının ardından geri çekilmiş, olayı doğru aktaracak şekilde düzenlendikten sonra yeniden yayımlanmıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.

***

Geleceğe el koymak: Hollanda’da emeklilik hakkının piyasaya devri ve 2026 kırılması -Gamze Özdemir- 

Hollanda’da 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Hollanda’da 2023’te kabul edilen ve 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası, başından itibaren kamuoyuna “teknik bir uyum” ve “kaçınılmaz bir reform” olarak sunuldu. Bu anlatı, meselenin siyasal ağırlığını görünmez kılmak için kurulmuş bir perdedir. Çünkü yasa, bugün itibarıyla emekçilerin yaşamında somut sonuçlar üretmeye başladığında, bunun yalnızca idari bir düzenleme olmadığı çok daha açık biçimde görülecektir. Yaşanan dönüşüm; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.

Bu nedenle 2026’yı yalnızca bir takvim eşiği olarak değil, emekçilerin geleceğinin kim tarafından yönetileceğine dair sınıfsal bir kararın yürürlüğe giriş tarihi olarak görmek gerekiyor. Emekçinin yaşamının en temel güvence başlıklarından biri olan emeklilik, hak olmaktan çıkarılıp bir yatırım sonucuna çevrilirken; devlet de emek lehine kurulmuş —tarihsel zorunlulukların ürünü olan— garantörlük hattını terk etmektedir. Üstelik bunu gürültüyle değil, sessizlikle yapmaktadır.

Avrupa’da sosyal devlet bir ‘tercih’ değil, zorunluluktu

İkinci Dünya Savaşı'nın faşizmin yenilgisi ve Sovyetler Birliği’nin 1945’te zaferle çıkması, kapitalizmi küresel ölçekte savunma pozisyonuna itti Avrupa’da sosyal devlet, bir “iyi niyet tercihi” değil, kapitalizmin kendini sosyalizmden koruma mekanizması haline geldi.

Bu nedenle emeklilik, sosyal güvenlik, kamusal sağlık ve eğitim gibi alanlarda devletin fiilî garantör olması, kapitalizmin insani bir evrimi değil; güçlü işçi hareketlerinin ve sosyalizmin yarattığı tarihsel basıncın sonucuydu. Devlet, sınıf çatışmasını yönetilebilir kılmak ve sistemin sürekliliğini sağlamak için riskin bir bölümünü üstlenmek zorunda kaldı. Bu tarihsel arka plan hesaba katılmadan bugünkü tasfiyeyi anlamak mümkün değildir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu tarihsel zorunluluğun ortadan kalktığı iddia edildi. Neoliberal ideoloji, kapitalizmin alternatifsiz olduğunu ilan etti. Bu noktadan sonra sosyal devlet “gereksiz yük”, sağlık, eğitim, emeklilik ve sosyal güvenlik ise “taşınamaz maliyet” olarak tanımlanmaya başladı. Hak kavramı bütçe kalemine indirgenirken, yurttaşlık “maliyet” tartışması içinde siyasetsizleştirildi.

Ortaya çıkan şey, devletin küçülmesi değil; rol ve taraf değiştirmesi ya da özüne dönmesidir. Sosyal risklerden çekilirken piyasayı ve sermayeyi daha sert, daha bağlayıcı ve daha disiplinli biçimde güvence altına aldı. Zorunluluk kamusal güçle dayatılırken, piyasanın sonuçlarına dair sorumluluk bireylere devredildi. Bugün emeklilik alanında yaşanan dönüşüm, bu kopuşun güncel ve somut ifadesidir.

Hollanda’da emeklilik rejimi değişti: Sosyal haktan zorunlu piyasalaştırmaya

Hollanda’da kabul edilen yeni emeklilik yasası, teknik dili ve “kaçınılmaz reform” söylemiyle sunulsa da özünde bir sosyal politika düzenlemesi değildir. Bu yasa, devletin emekle kurduğu tarihsel ilişkinin köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Emeklilik, toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarına endeksli bir risk rejimine dönüştürülmekte; bu dönüşüm de geniş bir toplumsal tartışma yürütülmeden, adım adım ve düşük perdeden hayata geçirilmektedir.

Yıllarca “sosyal devlet modeli’nin örnek ülkelerinden biri olarak anlatılan Hollanda’da emeklilik sistemi, bu anlatının temel dayanaklarından biriydi. Eski sistem, emekçiye şunu vaat ediyordu: Çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin karşılığında, yaşlılık döneminde öngörülebilir ve görece istikrarlı bir gelir. Yeni yasa ile birlikte bu vaadin merkezindeki ilke ortadan kalktı. Emeklilik sisteminin en kritik değişikliği, garantili emeklilik gelirinin sona erdirilmesidir.

Çalışanlar ve işverenler hâlâ brüt maaş üzerinden zorunlu emeklilik primi ödemeye devam edecekler; sistemden çıkmak mümkün değil. Emekçinin “Ben bu riski almak istemiyorum” deme hakkı yoktur. Buna karşılık devlet, bu zorunlu primlerin karşılığında nasıl bir emeklilik geliri sağlanacağına dair tüm garantilerini geri çekmektedir.

Bu noktadan sonra emeklilik maaşı, sabit bir hak olmaktan çıkıp finans piyasalarının performansına bağlı bir sonuca dönüşmektedir. Fonlar kâr ederse gelir artabilir; zarar ederse emeklilik geliri düşebilir. Aynı primleri ödeyen iki kişi, tamamen piyasa koşullarına bağlı olarak çok farklı emeklilik gelirleriyle karşılaşabilir. Böylece emeklilik, sosyal hak olmaktan çıkıp piyasa riskine açık, zorunlu bir yatırım ilişkisine dönüşmektedir.

Riskin aşağıya itilmesi: ‘Adil dağıtım’ söyleminin sınıfsal içeriği

Yasa savunulurken hükûmet sıkça “riskin daha adil dağıtıldığı” vurgusunu yaptı. Oysa yaşanan, riskin adileşmesi değil; sistemli biçimde bireylerin omuzlarına yıkılmasıdır. Eski sistemde risk kuşaklar ve fonlar arasında paylaştırılabilirken, yeni sistemde tek tek emekçilere devredilmektedir.

Bu durum özellikle emekliliğe yakın olanlar için ağır sonuçlar doğuracak, piyasa dalgalanmalarını telafi edecek zamanı olmayanlar, şokların doğrudan hedefi haline gelecektir. Düşük gelirli çalışanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar ve göçmen emekçiler açısından tablo çok daha yıkıcı hale gelecek; çünkü bu kesimlerin kayıpları dengeleyecek birikimleri ya da alternatif kazançları yok. Riskin bedeli eşit değildir; bedel sınıfsaldır. Devlet bu süreçte sermaye için düzenleyici ve koruyucu, emek için ise disiplin kurucu bir aygıta dönüşmektedir.

Silahlanma rejimi ve sessiz tasfiye: Kabinenin kararlarıyla geleceğin yeniden dağıtımı

Hollanda’da emeklilik hakkının tasfiyesi, bütçe teknikleri ya da demografik gerekçelerle açıklanabilecek bir “zorunluluk” değildir. Bu dönüşüm, hükûmetlerin ve Avrupa sermayesinin 2000’lerin başından beri takip ettiği siyasal çizginin ürünüdür ve son on yılda giderek sertleşen bir silahlanma ve güvenlik rejimiyle birlikte okunmalıdır. Emeklilik yasasının 2013’te tasarlanması ve 2014 sonrası Avrupa genelinde güvenlik söyleminin sistematik biçimde yükseltilmesi tesadüf değildir. Aksine, bu iki süreç birbirini tamamlayan aynı yeniden yapılanmanın parçalarıdır.

Hollanda hükûmeti, “her an savaş çıkabilir”, “güvenlik öncelik” ve “NATO yükümlülükleri” söylemleriyle savunma harcamalarının artırılmasını kaçınılmaz ilan ederken, aynı dönemde sosyal devletin tüm dayanaklarını “taşınamaz maliyet” olarak yeniden tanımlamıştır. Kabine, bir yandan savunma sanayine uzun vadeli kamu garantileri verirken, diğer yandan emeklilik gibi en temel sosyal güvenceleri piyasanın insafına bırakmıştır. Bu bir yönetim hatası değil, bilinçli bir tercihtir. Kaynak vardır; ancak bu kaynak emekçinin geleceği için değil, silahlanma ve sermaye birikimi için seferber edilmektedir.

Bu noktada “bütçe disiplini” söylemi, siyasal bir örtü işlevi görmektedir. Emeklilik söz konusu olduğunda devreye giren disiplin, savunma ve silah sanayii söz konusu olduğunda yerini cömertliğe bırakır. Kamusal kaynaklar aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılmakta; emekçilerin vergileriyle oluşan kamu bütçesi, geleceği güvence altına almak yerine savaş ekonomisini besleyen bir araca dönüştürülmektedir.

Bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir disiplin rejimiyle ilerlemiştir. Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa genelinde sürekli bir olağanüstü hâl atmosferi üretilmiş; bu atmosfer hükûmetler  tarafından bilinçli biçimde yönetilmiştir. Resmî bir OHAL ilanına gerek duyulmadan siyasal gündem güvenlik ekseninde daraltılmış; “şimdi sırası değil”, “öncelik güvenlik” ve “zor bir dönemden geçiyoruz” söylemleriyle sosyal haklara yönelik itiraz bastırılmıştır. Emeklilik gibi uzun vadeli ve sınıfsal meseleler bu gürültü içinde görünmez kılınarak dönüştürülmüştür.

Buradaki sessizlik bir yan etki değil, bilinçli bir yöntemdir. Emeklilik yasasının geniş bir toplumsal itirazla karşılaşmadan geçirilmesi, teknik karmaşıklıktan çok bu olağanüstü hâl rejiminin başarısıdır. Hükûmet, emeklilik hakkını doğrudan hedef alan bir saldırıyı açık siyasal tartışmaya açmak yerine, süreci teknikleştirerek ve güvenlik gündemiyle perdeleyerek yönetmiştir. Böylece emeklilik, bir hak olmaktan çıkarılıp “uzmanlık”, “uyum” ve “kaçınılmazlık” diliyle siyasetsizleştirilmiştir.

Ortaya çıkan tablo nettir: Emeklilik hakkının tasfiyesi, silahlanma rejiminin yan ürünü değil; onun tamamlayıcı unsurudur. Hükûmet, bir yandan “geleceği korumak” adına savunma bütçelerini büyütürken, diğer yandan emekçinin gerçek geleceğini —yaşlılık güvencesini— bilinçli biçimde tasfiye etmektedir. Bu, teknik bir reform değil; geleceğin kim için güvence altına alınacağına dair verilmiş sınıfsal bir karardır.

Sonuç: 2026 bir tarih değil, tarihsel bir kırılmadır

1 Ocak 2026, emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp kalıcı biçimde piyasa riskine bağlandığı eşiği temsil etmektedir. Bu dönüşüm yalnızca emeklilikle ilgili değildir; devletin kim için çalıştığı ve geleceğin kime ait olduğu sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyal devletin tarihsel zorunlulukların ürünü olan sınırlı garantörlüğü tasfiye edilirken, emekçinin geleceği doğrudan sermayenin yönetimine devredilmektedir.

Bu dönüşümün bir başka boyutu da, emekliliğin belirsizleşmesi, işçi sınıfının yalnızca yaşlılık döneminde değil, bugününde de disipline etmesidir. Gelecek güvencesi zayıflayan işçi sınıfının pazarlık gücünü de zayıflatan sermaye bunu hızla bir siyasal disiplin aracına dönüştürecektir. “Piyasa böyle” denilerek itiraz ahlaki bir kusur gibi sunulacak ve “gerçekçilik” adı altında boyun eğme normalleştirilecektir.

Asıl mesele şudur: “Silahlanmak zorundayız, her an savaş çıkabilir” diyen Hollanda hükûmeti, son yıllarda daha da hızlanarak sosyal devlete ait ne varsa emekçinin cebinden alırken, savunma sanayii ve NATO ile büyüyen sermayenin kârına kâr katmıştır. “Daha özelleştirilecek ne kaldı?” sorusunun yanıtı artık gizlenmemektedir: Geleceğimiz. Hepimizin, parça parça birer meta gibi piyasaya sürülmesi.

Geleceğin piyasalaştırılması, bugünün en somut siyasal kavgasıdır.

Ve bu kavga “yarın” değil; bugün verilmek zorundadır.

/././

Alman emperyalizminin rezil kibri: Deutsche Welle’den skandal Maduro haberi 

Gazetecilik bile değil, çünkü iddianamenin değiştiğinden haberleri yok. Ama Maduro’nun “zalim ve hilekar” olduğundan eminler.

Alman gazetesi Deutsche Welle (DW), bir de Türkçe versiyona sahip.

DW, bugün bir X paylaşımı yaptı: "Maduro, ülkesi Venezuela'yı yıllarca demir yumrukla yönetti: Muhaliflere zulmetti, seçimlerde hile yaptı, ülkesinin ekonomisini harabeye çevirdi. Peki Maduro aynı zamanda bir uyuşturucu baronu muydu?"

Öyle bir paylaşım ki, “peki aynı zamanda baron muydu” diyerek, diğer hepsinin “zaten tartışılamayacak gerçekler” olduğunun kabul edilmesi isteniyor.

Kendi ülkesinde sırf kefiye giydiği için insanları gözaltına alan, Filistin’e destek eylemlerinde kadınların suratın yumruk atıp yüzleri kan revan göstericileri yaka paça polis aracına tıkan bir devletin medyası, Maduro’nun muhaliflere zulmettiğini öne sürüyor.

“Ekonomisi harabeye çevrilen” Venezuela’nın yıllardır ABD’nin ağır yaptırımlarına maruz kaldığına, Amerikan donanmasının aylardır Karayipler’de korsancılık oynayarak balıkçıları öldürüp gemilere el koyduğuna da atıf yok.

Paylaşıma konu olan haber, DW Türkçe’nin çalışanlarının değil, “Thomas Latschan” isimli Alman “gazetecinin” kaleminden çıkmış.

Üstünkörü yazılmış habere bakıldığında, Latschan’ın ABD’deki iddianamenin değiştiğinden ve “Güneşler Karteli” diye bir örgüt olduğu masalının geri çekildiğinden haberi dahi olmadığı görülüyor. DW haberinde şöyle deniyor: Venezuela güvenlik güçlerinden oluştuğu iddia edilen söz konusu yapı, örgüte mensup yüksek rütbeli asker ve polislerin apoletlerindeki güneş simgelerinden dolayı ‘Güneşler Karteli’ (Cartel de los Soles) olarak anılıyor.

Haberini yazdığı olayın en temel bilgilerinden dahi haberdar olmayan Alman basını, NATO üyelerinin bile topraklarını ilhak etme tehditleri savuran ABD’nin tüm uluslararası hukuku ayaklar altına almasına tek kelime değinmezken, herkesin “Maduro’nun kötü insan olduğundan” emin olmasını istiyor.

***

soL





Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...