BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-


Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın-

Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğan’a uygun parti düzeni kuracak. İktidarın “siyasi dizayn” hamlelerinden muhalefet de nasibini alacak.

Ülke siyasetinde “esasa” dokunmadan her gün yeni bir gündem oluşturuluyor. Bakanlar değişiyor, muhalefet partisinden belediye başkanları istifa ediyor, belediye başkanları ile genel başkanın konuşmaları ortalıkta dolaşıyor, ittifaklar kuruluyor, veliahtlar tayin ediliyor. Aksiyon bitmiyor.

Suriye'de savaş çıktı çıkacak derken antlaşma imzalandı. Ülkede “Terörsüz Türkiye” ismi verilen süreç, hiçbir şey yaşanmamış gibi devam ediyor. DEM Parti İmralı Heyeti, dün Erdoğan'la bir görüşme gerçekleştirdi. Bu kadar kötü yönetilen, halkın öfkeden deliye döndüğü ülkede siyasetin gündeminin bu çerçeveye sıkışması gerçekten hayret verici. Hiç kuşkusuz bu, aynı zamanda bir iktidar başarısı.

PARTİ BİLAL’E EMANET

Erdoğan'ın ortağı Bahçeli ile birlikte seçim takvimini başlattığını görebiliyoruz. Seçim öncesi yapması gerekenler aciliyet sırasına göre düzenlendi. Son günlerde netleştiği gibi Bilal Erdoğan da “yapılacaklar listesi” içine dahil oldu. Geçen süre içinde Bilal Erdoğan için düşünülen koltuk konusu artık açıklığa kavuştu. Bilal Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi AKP Genel Başkanı olması konusunda büyük oranda uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma arayışının parti içinden çok iktidar ortağıyla yapıldığını söylemeye bile gerek yok.

AKP, Bilal Erdoğan kararıyla birkaç meseleyi çözmüş oldu:

Birincisi: Ailenin "Erdoğan sonrası"na dair dayatmasına pozitif yanıt verilmiş oldu.

İkincisi: Erdoğan sonrasına dair parti ve ittifak içinde başlayan kavgayı soğutmak ve ötelemek için zaman kazanılmış oldu.

Üçüncüsü: Rejimin işleyişinde “cumhurbaşkanının bazı yetkilerinden feragat etmesi” şeklinde formüle edilen değişikliği karşılamak için adım atılmış olacak.

AKP, Bilal Erdoğan'ın başkanlık takvimini erken seçim tercihine bağlı olarak belirleyecek. Parti içinden aldığımız duyumlar, “Kasım 2026” itibarıyla Erdoğan'ın genel başkanlığı bırakacağı yönünde.

Kulislere göre Bilal Erdoğan'ın parti başkanlığına ne AKP'den ne MHP'den yüksek sesle itiraz eden oldu. Ama endişe beyan edenlerin sayısı az değil. Parti içi dengeler, alışkanlıklar ve "saltanat" çağrıştırma ihtimali gibi nedenlerden dolayı seçim öncesi bunun “riskli olacağı” endişesini duyanlar da var. Bu endişelere rağmen Bilal Erdoğan tercihinin hayata geçmesine kesin gözüyle bakılıyor. Parti örgütü büyük oranda Bilal Erdoğan'a göre düzenlenmişti. Son rötuşun olağanüstü kongrede yapılması bekleniyor.

İKİ İTTİFAK GELİYOR

AKP'de bunlar yaşanırken milliyetçi-muhafazakâr cenahtan iki ittifak filizleniyor. Birincisi; Erbakan'ın "Milli Görüş'ün devamı" diye nitelediği YRP, SP, Gelecek ve DEVA'nın oluşturduğu yapı. Bu ittifakı parti tabanları istiyor; ama Davutoğlu, Erbakan ve Babacan'ın egoları hâlâ ciddi bir engel olarak duruyor. Parti kaynaklarından aldığımız bilgiye göre ittifakın ana meselesi cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak. Barajı geçmek ilk hedef olarak belirleniyor. AKP'den uzaklaşan ama başka bir partiye gitmeyen seçmen, birincil hedef kitlesi.

“Neden cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci plan?” diye sorduğumuzda, “Erdoğan'la kavga ederek o tabana seslenemeyiz” yanıtı geliyor.

Benzer bir çalışmanın Zafer Partisi ve Anahtar Parti arasında devam ettiğini bilmeyen yok. Ama bu ittifakın kaderini biraz İYİ Parti, biraz da CHP'nin adayının kim olacağı belirleyecek gibi duruyor. İki ittifakın siyasete etkisini bugünden kestirmek mümkün değil. İktidara mı yoksa muhalefete mi yarar sorusunun kestirme bir yanıtı da yok. Erdoğan’ın kendine yenebileceği rakip ararken tüm bu ittifak senaryolarını da dikkate alacağı kesin.

SEÇİME HAZIR MI?

Erdoğan'ın son birkaç aydır izlediği eylem hattına baktığımızda, bu yıl içinde bir seçimin sürpriz sayılmayacağını söylemek mümkün. Erdoğan, Meclis muhalefetini bölme konusunda önemli mesafe aldığını düşünüyor. DEVA, Gelecek ve YRP liderlerinin açıklamaları ile Özdağ'ın yaklaşımı Erdoğan'ı haklı çıkarır cinsten.

Suriye'de yaşanan gelişmeler ve çözüm süreci üzerinden Kürt siyasetini de yedeklediği, en azından muhalefet blokundan kopardığı konusunda AKP'de yaygın bir kanaat var. Bu tablonun üzerine Merkez Bankası'nda biriktirilen rezervler, planlanan sosyal yardımlar ve emeklilere dair atılacağı ifade edilen adımlar eklenince seçim atmosferi kendini tüm ağırlığıyla hissettiriyor.

İTİRAZ KAZANACAK

Tüm bunlara rağmen siyaseti bir miras devri ya da masa başı mühendisliği olarak görenler, Türkiye’nin o kestirilemez dinamizmini her zaman hafife aldılar. Erdoğan’ın Bilal Erdoğan hamlesi, sadece bir 'veliaht' tayini değil; aynı zamanda iktidarın kendi iç krizini dondurma ve ömrünü uzatma çabasıdır. Ancak sarayda koltuklar yeniden döşenirken, halkın öfkesi sokakta her geçen gün daha yüksek sesle yankılanıyor.

Muhalefet için asıl tehlike, iktidarın belirlediği bu 'yeni oyun kuralları' içinde kendine yer aramaktır. Oysa mesele o masada yer kapmak değil, masayı tamamen devirecek toplumsal bir itirazı örgütlemektir. Unutulmamalı ki; Anadolu'nun siyasi tarihi, kağıt üzerinde kusursuz görünen ama halkın gerçekliğine çarptığında tuzla buz olan 'dizayn' hamleleriyle doludur. Düğümü, Bilal Erdoğan’ın koltuğu ya da liderlerin egoları değil; iktidarın belirlediği çemberden çıkmayı göze alanların örgütlü cesareti çözecek.

/././

Kıbrıs’ta çözüm olacak mı?-Attila Aşut- 

Bu hafta Kıbrıs notlarımıza en taze haberle başlayalım:

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, 11 Şubat’ta New York’ta, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile sürpriz bir görüşme yaptı. TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bir gün önce Guterres’le telefonda Kıbrıs’ı konuştu. Guterres-Erhürman görüşmesinin Türkiye’nin bilgisi altında yapıldığı anlaşılıyor. Belki de bu yüzden Kıbrıs solunda, “Nereden çıktı bu görüşme?” diye soranlar oldu...

Tufan ErhürmanAntonio Guterres ile BM Merkezi’nde yaptığı görüşmeyi,  “Beklentimin ötesinde olumlu, yararlı ve verimli geçti” diye açıkladı. Guterres’e Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesini ve bu konudaki kararlılığını aktarmış. Güven artırıcı önlemlerin genişletilmiş toplantılar yerine Türk ve Rum yetkililer arasında görüşülmesini önermiş. Son olarak da Türk tarafının BM’de Rumlarla yeniden görüşme masasına oturabilmesi için daha önce açıkladığı dört maddelik yöntem önerisinin kabulünü istemiş...

Tufan Erhürman, Türk tarafının çözüm konusunda istekli olduğunun altını çizerken, geçmişte yaşadıkları düş kırıklıklarını anımsatarak “Görüşme olsun diye görüşme değil, çözüm için görüşme istiyoruz” diyor.

Erhürman, New York’tan umutlu döndüğünü söyledi. Ancak Kuzey ile Güney arasındaki geçiş noktalarının artırılması konusunda henüz bir gelişme olmadığını da ekledi.

Bu buluşmalar somut bir sonuç doğurmasa da çözüm ikliminin oluşması ve Ada’daki iki halkın günlük yaşamını kolaylaştıracak önlemlerin uygulanabilmesi bakımından büyük önem taşıyor.

GÜNEY-KUZEY İLİŞKİLERİ

Kıbrıs Halkının İlerici Partisi AKEL, dünyada Komünist Partisi olarak bilinir. Nitekim partinin amblemi, işçi ve köylü bağlaşıklığını simgeleyen çekiç ve başaktır. Güney
Kıbrıs’ta güçlü halk desteği olan, ülke siyasetinde söz sahibi bir partidir.

AKEL, 1926 yılında zaten Kıbrıs Komünist Partisi adıyla kurulmuş; İngiliz sömürge yönetimine karşı Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunduğu için 1931 yılında yasaklanmıştır. 1941 yılında AKEL adıyla yeniden kurulmuştur. Halen 56 üyeli Kıbrıs Temsilciler Meclisi’nde AKEL üyesi 16 milletvekili vardır. Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden 6 üyeden biri de AKEL’den seçilmiş Kıbrıslı Türk akademisyen Niyazi Kızılyürek’tir.

Güney’le bütünleşmeyi, “Birleşik Kıbrıs”ı savunan Ada’nın kuzeyindeki küçük sosyalist partilerin CTP ile arası hayli mesafeli iken AKEL’in sosyal demokrat  Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile ilişkileri son derece dostanedir. CTP de kurulduğu günden beri AKEL’le iyi ilişkiler içinde olmayı önemsemiştir.

CTP’nin yeni Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ve çalışma arkadaşları, geçen hafta Kıbrıs’ın güneyindeki AKEL’i ziyaret ettiler. İki partinin ortak açıklamasında, Kıbrıs’taki çözümün “ancak federasyon temelinde olabileceği” vurgusu dikkatimizi çekti. Çünkü Tufan Erhürman, seçim sürecinde ve Cumhurbaşkanı seçildikten beri “federasyon”dan hiç söz etmediği gibi, Sıla Hanım da kısa süre önce Türkiye’de gazetecilerin sorularını yanıtlarken “federasyon”un verili koşullarda “zehirli bir sözcük” haline geldiğini söylemişti. Genel Başkan, Türkiye’de başka, Güney Kıbrıs’ta başka konuşunca kafalar iyice karışmış; Kıbrıs’taki sosyalist partiler de iktidar adayı CTP’nin Kıbrıs konusunda net ve tutarlı bir politika izlemediğini söyleyerek eleştiri oklarını yeni başkana yöneltmişlerdi...

Oysa CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ile AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun görüşme sonrası yaptıkları açıklamalara bakıldığında iki partinin yaklaşımları arasında tam bir uyum olduğu görülüyor. İki Başkan, Kıbrıs sorununda çözümün “siyasal eşitliğe dayalı, iki toplumlu ve iki kesimli federasyon” olduğu görüşünü açıklıkla yinelemiş. Sıla User ayrıca, “müzakerelerin yeniden başlaması için” BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in çalışmalarını desteklediklerini ve Tufan Erhürman’ın New York’ta BM Genel Sekreteri Gutteres ile yapacağı görüşmenin çok önemli olduğunu vurgulamış...

Bunlar elbette olumlu söylemler. Ama söylemin eylemle desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca  “garantör ülke” Türkiye “iki devletli çözüm”de direnirken Kıbrıs’ta anlaşma nasıl sağlanacak, o da başka bir konu...

“GÖRÜŞME” VE “MÜZAKERE” FARKI

Türkçe Sözlük“müzakere” ile “görüşme” sözcükleri arasında belirli bir anlam ayrımına gitmemiş. Arapça kökenli “müzakere” için “Bir konuyla ilgili görüşme, danışma” derken öz Türkçe “görüşme” sözcüğünü şöyle açıklamış: “Bir kurulda karardan önceki konuşma, tartışma vb., °müzakere.”

Yani bunlar anlamdaş sözcükler. Ama diplomasinde durum değişiyor. Nitekim Kıbrıs’ta yeniden canlandırılan diyalog sürecinde de bu sözcüklere ayrı anlamlar yükleniyor. Kıbrıslı Türk gazeteci Cenk Mutluyakalı bu farkı şöyle açıklıyor:

Görüşme, en yalın haliyle fikir alışverişidir. Taraflar konuşur, dinler, pozisyonlarını anlatır. Bağlayıcılığı yoktur. Nabız yoklanır ama sonuç üretme zorunluluğu taşımaz.

Müzakere ise bir sonuç, bir uzlaşı, bir karar hedefler. Karşılıklı taviz ve kazanım içerir.
Yazılı ya da fiili bağlayıcılığa evrilir. Konuşmak değil, sonuca gitmek esastır.”

Ne diyelim? Kıbrıs görüşmelerinin sonuç odaklı bir “müzakere”ye dönüşeceği günlerin özlemiyle...

/././

Yolsuzluğun kurumsallaştığı tescillendi -Güldem Atabay- 

23 yılı bulan AKP iktidarını tanımlayan tek bir kavram aranacaksa, bugün bu kavramı artık rakamlarla da konuşabiliyoruz: Yolsuzluğun kurumsallaşması. Bu siyasi bir slogan değil; Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından dün açıklanan 2025 Yolsuzluk Algı Endeksinin Türkiye’ye dair ortaya koyduğu tablo, bu düzenin uluslararası ölçekte de teyit edildiğini gösteriyor. Türkiye, endekste 31 puan ile yüksek yolsuzluk kategorisinde ve 180 ülke arasında alt sıralara demir atmış halde. Daha da çarpıcısı, 2012’den bu yana yolsuzluk algısının en sert bozulduğu ülkeler arasında Türkiye’nin ikinci sırada olması. Kısaca ülkemizde yolsuzluk artışı tesadüf değil; sistematik bir yönetişim tercihi.

Bu düşüş, tek tek olaylarla açıklanabilecek bir bozulma değil. Rapora göre bu çöküş; demokratik gerileme, kurumsal kırılganlık ve kökleşmiş yandaşlık ağları nedeniyle devlet kapasitesinin bilinçli olarak zayıflatılmasının sonucu. Yolsuzluk artık istisna değil; siyasetin, bürokrasinin ve kamu kaynaklarının yönetimine yerleşmiş bir düzen.

Bu düzenin en somut tezahürü ise AKP döneminde yaygınlaştırılan Kamu-Özel İşbirliği (KOİ) projeleri. Şehir hastaneleri, köprüler ve otoyollar, yalnızca altyapı yatırımı değil; kamu kaynaklarının uzun vadeli ve garantili biçimde belirli şirketlere aktarılmasının aracı halinde. Şehir hastanelerinde verilen döviz bazlı kira sözleşmeleri, doluluk garantileri ve 25 yıla varan işletme süreleri, kamu bütçesini adeta ipotek altına soktu. Kullanılsa da kullanılmasa da ödenen bu bedeller, sağlık hizmetine değil; finansal sözleşmelere çalışıyor.

Benzer bir tablo ulaştırma projelerinde var. Köprüler, otoyollar ve tüneller; araç geçiş garantileriyle, döviz üzerinden hesaplanan sözleşmelerle işletiliyor. Trafik gerçekleşmezse aradaki fark Hazine’den, yani toplumun cebinden ödeniyor. Yıllar içinde bu projeler için yapılan garanti ödemeleri yüz milyarlarca lirayı buldu. Bir nesil önce bedeli ödenmiş kamu altyapısı haraç mezat, üstelik gelecek kuşakların sırtına yük bindirerek yeniden satılıyor.

Bu tabloyu mümkün kılan şey, ihale sisteminin adım adım tasfiye edilmesi. Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirildi; istisnalar kural haline geldi. Büyük projeler şeffaflıktan çıkarıldı, sözleşmeler “ticari sır” denilerek kamuoyundan gizlendi. Denetim kurumları işlevsizleştirildi; Sayıştay raporları ya sansürlendi ya da sonuçsuz bırakıldı. Yargının siyasallaştığı bir ortamda cezasızlık kalıcılaştı. Böylece yolsuzluk bir risk olmaktan çıktı; ödüllendirilen bir davranışa dönüştü.

Uluslararası endeksin altını çizdiği asıl mesele zaten bu: Türkiye’de yolsuzluk artık bireysel suiistimallerin toplamı değil, devlet kapasitesini aşındıran bir yönetişim modeli. Kamu kaynakları toplumun ihtiyaçlarına göre değil, dar ve ayrıcalıklı bir çevrenin çıkarlarına göre dağıtılıyor. Emekliye “kaynak yok” denirken, bu yıl yalnızca faiz ödemelerine ayrılan tutar trilyonları buluyor. Çocuklara bir öğün okul yemeği çok görülürken, kullanılmayan yolların, boş kalan hastane yataklarının faturası eksiksiz ödeniyor.

Bu kaynak kaybı soyut bir kavram değil. Yolsuzluk düzeni, daha az sağlık hizmeti, daha pahalı ulaşım, daha yüksek vergiler ve daha kırılgan bir ekonomi demek. Toplumdan çekilip alınan bu kaynaklar; yoksullukla mücadeleye, eğitime, sosyal güvenliğe, tarıma ya da afetlere hazırlığa gitmiyor. Bunun yerine, siyasi sadakatle örülmüş sözleşmelere, garanti ödemelerine ve ayrıcalıklı kazançlara akıyor.

Bugün açıklanan endeks, AKP döneminin temel eleştirisini artık tartışma olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir gerçekliğe dönüştürüyor.

Yolsuzluğun bu ölçüde kurumsallaştığı bir ülkede mücadele, birkaç iyi niyetli düzenleme ya da tekil soruşturmalarla başarıya ulaşamaz. Mesele “kim çaldı” sorusundan önce, “çalmanın mümkün ve risksiz hale gelmesini sağlayan düzen nasıl kuruldu” sorusuna yanıt vermek.

Öncelikle, böyle ülkelerde yolsuzlukla mücadelenin ön koşulu hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi. Siyasi iktidara yakın aktörlerin fiilen dokunulmaz olduğu bir düzende, yolsuzlukla mücadele söylemi yalnızca bir vitrin süsü halinde. Bu nedenle kurumsallaşmış yolsuzlukla mücadele, önce cezasızlık rejiminin sona erdirilmesi ile başlıyor.

İkinci temel alan kamu maliyesi ve ihale sistemi. Uluslararası karşılaştırmalar, yolsuzluğun en yoğun olduğu alanın kamu alımları ve altyapı yatırımları olduğunu açıkça gösteriyor. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’nun istisnalarla delik deşik edildiği, KOİ sözleşmelerinin “ticari sır” zırhıyla gizlendiği bir yapıda gerçek bir mücadeleden söz edilemez. Akademik literatürde “önleyici şeffaflık” olarak adlandırılan yaklaşım, ihaleler sonuçlandıktan sonra denetim yapmaktan ziyade, ihale sürecinin ve sözleşmelerin baştan sona kamuya açık olmasını esas alır.

Üçüncü kritik unsur bağımsız denetim kurumlarıdır. Sayıştay, kamu ihale otoritesi ve düzenleyici kurumların siyasi baskıdan arındırılması, yolsuzlukla mücadelede kilit rol oynar. Uluslararası deneyimler, denetim raporlarının yalnızca yayımlanmasının değil, bu raporların hukuki ve siyasi sonuç doğurmasının belirleyici olduğunu gösteriyor.

Dördüncü olarak, yolsuzlukla mücadele yalnızca devlet içi bir mesele değil; toplumsal ve kurumsal denetimle güçlenir. Akademik çalışmalar, medya özgürlüğü ve sivil toplumun baskı gücü arttıkça yolsuzluk algısının düştüğünü net biçimde ortaya koyuyor.

Son olarak, uluslararası örnekler, iktidar değişimlerinin tek başına yeterli olmadığını; yeni dönemde açık kurallar, güçlü kurumlar ve geri döndürülemez şeffaflık mekanizmaları kurulmadıkça eski düzenin farklı aktörlerle devam edebildiğini gösteriyor.

/././

Hangi Batı? Elveda demokrasi + Bilal Erdoğan ve kapitalizm + Avrupa ‘yıkım altında’ -Cumhuriyet-


Hangi Batı? Elveda demokrasi -Ergin Yıldızoğlu- 

Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu. Buna karşılık, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Başkanı Mark Leonard ise Avrupa’daki rejimlerin hızla Trump rejimine benzediğini, kıtada MAGA benzeri bir ideolojik dönüşümün hızlandığına işaret ediyor. Orta büyüklükteki ülkelerin egemen sınıfları -örneğin Türkiye gibi- bu ikileme sıkışıyor.

‘İKİ BATI’ ARASINDA... 

Le Monde’daki makale, “orta büyüklükte” ülkeler için Trump’çı ABD’ye yanaşmanın kısa vadede kârlı görünebileceğini, fakat bunun demokrasiyi fiilen feda etmek anlamına geleceğini anlatıyor. Özetle, Doğu Avrupa, Baltıklar, Gürcistan veya Tayvan gibi ülkeler için “demokrasi” bir zamanlar “güvenlik kalkanı” idi; şimdi Trump’ın pazarlıkçı dış politikası bu modeli hızla aşındırıyor. Avrupa cephesinde Macron’un Davos’taki sert çıkışları ya da Kanada Başbakanı Mark Carney’nin kurmaya çalıştığı bir direniş dili var ama durum simetrik değil. Büyük güçler masada pazarlık ediyor, diğer “bağımlı” ülkeler hedef olmamak için sürekli taviz veriyor.

Mark Leonard’ın analizlerinde “Avrupa’daki popülist liderler” Trump’ı model alırken ana akım partiler bile gitgide “ulusal egemenlik” söylemlerini benimsiyor. Bu durum, “bağımlı” ülkelerin egemen sınıflarını zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Trump modeli mi, yoksa Avrupa Birliği’nin liberal modeli mi? Arjantin Başkanı Javier Milei, Trump’a, ABD’ye yaklaşırken Türkiye gibi ülkeler ABD ve Rusya/Çin eksenleri arasında manevra yapmaya çalışıyor.

ALT SINIFLAR VE ‘OTORİTERLİK’ TUZAĞI 

Alt sınıflar için tablo daha karanlık. Neoliberal demokrasiler eşitsizliği daha da derinleştirdiler; şimdi Trumpçı “süreç olarak faşizm”, “güvenlik” ve “düzen” vaadini cazip bir çıkış yolu gibi sunuyor. Leonard’ın ECFR bünyesinde referans verdiği anketlere göre Avrupalılar hem Rusya tehdidinden hem de Trump yönetimindeki ABD’nin öngörülemezliğinden endişeli; savunma harcamalarını artırma, zorunlu askerlik ve güvenlik devleti tartışmaları yeniden yükseliyor. Ekonomik baskı altındaki alt sınıflar, bu iklimde, Fransa’da, Almanya’da olduğu gibi “popülist otoriter” seçeneklere doğru savruluyor.

Mark Leonard’ın gözlemleri doğruysa, karşımızda aslında iki ayrı Batı değil, Avrupa’nın, süreç olarak faşizm zemininde Trump rejimi ile buluşmasıyla şekillenen tek bir Batı var. “Bağımlı” ülkelerin seçkinleri, bu Batı karşısında kendilerine yer ararken alt sınıflar açısından gelecek parlak görünmüyor. Le Monde yazarı, 1920-1930’ların Avrupa’sının hatalarını tekrar etmemek için hızlı ve kararlı biçimde hareket etmek gerektiğini hatırlatıyor.

DEMOKRASİ SONU MU? 

Bu noktada ben de Robert Kaplan’ın “Was Democracy Just a Moment?”  (Demokrasi yalnızca bir an mıydı? 1997) denemesini anımsıyorum. Kaplan, dev şirketlerin artan gücünün ve bozulmuş gelir dağılımının demokrasiyi içeriden aşındıran etkilerini tartışırken; karmaşıklaşan dünya yapısının, bilgi asimetrilerinin sıradan yurttaşı yönetici elitlerden daha da uzaklaştırdığına dikkat çekiyordu. Ona göre teknolojinin sunduğu imkânlar, “demokrasi” ile kapsamlı otoriter denetimi birleştiren “hibrit rejimlerin” yükselişi için elverişli bir zemin yaratıyordu.

Bu bağlamda, Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü, İpek Yolu Araştırmaları Merkezi’nden Halil Karaveli, bir analizinde, “Trump, Türkiye’deki otoriterleşme ve milliyetçilik mantığını güçlendiriyor... (abç) Türkiye’deki muhalefetin işi çok zor. Milliyetçi bir seçmen kitlesine hitap etmesi, muhafazakârlara güven vermesi, Batı’nın demokratik desteğinin artık garanti olmadığı bir jeopolitik ortama uyum sağlaması gerekiyor. CHP’nin ... Erdoğan’ın hâkimiyetine meydan okuyabilmesi için; Batı liberalizmine olan inançtan uzaklaşarak, daha kararlı bir ulusal duruşa, Türkiye’nin gücünü vurgulayan bir söyleme yönelmesi gerekebilir” diyordu.

Bu tablo karşısında, Kaplan’ın kapitalizm altında “Demokrasi, yalnızca bir tarihsel an mıydı” sorusu yaşamsal bir anlam kazanıyor. Batı’nın egemen sınıfları faşizmi tercih ederse, bağımlı ülkelerin halk sınıflarına, direniş ve isyan dışında başka hangi gerçek seçenek kalacak?

/././

Bilal Erdoğan ve kapitalizm -Mehmet Ali Güller- 

Bilal Erdoğan’ın kapitalizm “karşıtı” şu sözleri tartışma yarattı: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Marx’ın önemli saptamasıdır: Maddi koşullar insanın bilincini belirler.” Edip Cansever’in “insan yaşadığı yere benzer” demesi ise bu gerçekliğin şiirsel halidir.

Konumuz elbette Bilal Erdoğan’ın sözleri ile pratiği arasındaki uyumsuzluk değil. Bu sonuçta AKP’nin siyaset yapma tarzı çünkü: “Yerli ve milliyiz” derler ama pratikte en Atlantikçi icraatlara imza atarlar. “Batı’ya karşıyız” derler ama Batı’nın tüm nimetlerinden yararlanırlar, bunu da “Batı’nın tekniğini almak ama ahlakından uzak durmak” diye formüle ederler.

EN KAPİTALİST PARTİ 

AKP fiilen Türkiye’nin en kapitalist, en özelleştirmeci, en serbest piyasacı, en neoliberal partisidir. Kamu kaynaklarının ve Cumhuriyetin birikiminin yüzde 86’sı AKP döneminde satıldı, özelleştirildi, yabancılaştırıldı, piyasalaştırıldı, yağmalandı. Tek başına kamucu birikimin bu tasfiyesi bile bile AKP’nin en kapitalist hükümet olduğunu ortaya koymaktadır.

Üstelik yüzde 86 bile artık yetmiyor AKP’ye, kalanları da satmanın peşindeler. Şimdi de 2 köprü ve 7 otoyol özelleştirmesi var. İBB AKP Grup Başkanvekili Faruk Gökkuş açık açık söyledi: “Köprüleri özelleştireceğiz. İnandığımız ekonomik sistem neyse, biz onu size rağmen uygulamaya devam edeceğiz.”

AKP budur. Bu sözler Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Babalar gibi satacağız”  demesinin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 31 Mayıs 2013’te TBMM’de “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik” diye övünebilmesinin devamıdır.

SEÇİM BÜTÇESİ HAZIRLIĞI

2 köprü ile 7 otoyolun 25 yıllığına 7 milyar dolara özelleştirileceği konuşuluyor. Oysa CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre 2 köprü ve 7 otoyolun 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar.

Peki AKP hükümeti kamu adına neden böyle bir paradan vazgeçiyor ve uzun vadede kasaya girecek 15 milyar dolar yerine kısa vadede kasaya girecek 7 milyar dolara razı oluyor? Şirketlerin çıkarını mı düşünüyor? Yoksa erken bir seçim planlıyor ve kasada kullanılacak sıcak paraya ihtiyacı mı var?

YARGININ SİYASALLAŞMASI 

Erdoğan’ın kabinede yaptığı küçük ama etkili revizyon, muhalefet tarafından bir erken seçim işareti olarak yorumlanıyor. Başsavcı Akın Gürlek’in adalet bakanı ve vali Mustafa Çiftçi’nin içişleri bakanı atanması dikkat çekici.

Özellikle Akın Gürlek, Saray açısından çok önemli bir isim. Hâkim iken Adalet bakanı yardımcısı, başsavcı iken Adalet bakanı yapıldı. Böylece yargı cübbesi üzerindeyken iki kere siyasi ceket giymiş oldu.

Gürlek Türkiye’nin şu anda gündeminde olan sayısız dava dosyasının sahibi durumunda. Açtığı davalar, muhalefet tarafından “Saray’ın siyasi operasyonları” olarak yorumlanıyor. Saray o davaların sahibini şimdi doğrudan Adalet bakanı yaparak aslında muhalefetin yorumunu da doğrulamış oluyor.

Öte yandan Gürlek’in iki kere cübbesi üstündeyken siyasi ceket giymesi, “parti devleti” olgusunu da gözler önüne seriyor.

TÜRKİYE’NİN SOSYALİSTLERİ VAR 

Başa dönersek, Bilal Erdoğan’ın “Kapitalist düzene karşı mücadele eden bir zümre olmazsa insanı insan yapan değerler yok olacak” diye “endişe etmesine” gerek yok.

Bu ülkede her türlü zorluğa rağmen kapitalizme karşı mücadele eden sosyalistler, komünistler var.

Ve kapitalizme karşı mücadelenin en somut hali de AKP’ye karşı mücadeledir. Çünkü AKP hükümetleri, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kapitalist, en özelleştirmeci, en Atlantikçi hükümetleri olmuştur.

/././

Avrupa ‘yıkım altında’-Mehmet Ali Güller- 

Münih Güvenlik Konferansı başladı. Öncesinde yayımlanan hacimli Münih Güvenlik Raporu, Avrupa açısından bir çaresizliğe işaret ediyor.

“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu’nun tespiti şu: “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor.”

Rapor, Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtiyor: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

Rapor her ne kadar Trump’ı ve yönetimini suçluyorsa da aynı zamanda bunun “Trump’ın kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini belirterek Trump sonrasında da bu siyasetlerin süreceğine işaret ediyor. Rapor bu politikaların “ABD elitlerinin çıkarını” yansıttığını ve ABD’nin hâlâ mevcut olan gücüne dayandırılarak yürütüldüğünü saptıyor ki bu önemli.

AVRUPA’NIN ÇİN’E BAKIŞI SORUNLU

Elbette bu saptamalar yeni değil, öncesinde Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu’nda da ortaya kondu. Dolayısıyla asıl sorun şu: Avrupa (ya da AB) bu “yıkımın altında” ne yapacak? Avrupa’nın çözümü ne?

Hacimli raporun sıkıntısı da burada; saptaması var, çözümü yok. Dahası çözüm olabilecek yolu da kendi elleriyle kapatıyor.

Bir kere Münih Güvenlik Raporu, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni, ABD’nin AB’yi dışarıda bıraktığı ve dünyayı Çin ve Rusya’yla paylaşmak istediği şeklinde yorumluyor. ABD’nin mutlak egemenlik alanı ilan ettiği Batı yarımküre dışındaki bölgeleri fiilen Çin ve Rusya’ya devrettiğini ileri sürüyor.

Ancak bu doğru değil. Evet, ABD “Batı yarımkürede egemenliğini” esas alıyor ama bu “Doğu yarımküreyi Çin ve Rusya’ya bıraktığı” anlamına gelmiyor, tersine orada da Çin’e karşı mücadele hedefliyor.

Esas sorun ise şu: Rapor “düzeni yıkanın” ABD olduğunu saptıyor ama tehdit olarak yine de Çin’i işaret ediyor: “Giderek güçlenen Çin, bölgesel istikrarı tehdit eden provokasyonlar ve baskılarla bölgesel hakimiyet için güçlü bir girişimde bulunuyor.”

AVRUPA’NIN ÇARESİZLİĞİ 

Avrupa’nın çaresizliği de burada. Hem ABD’nin yıkıcılığını saptıyor ama hem de o yıkıma karşı ittifak kurabileceği ülkelere karşı pozisyon alıyor.

Peki “herkese karşı” durumdaki Avrupa ne yapabilecek? Elinde ne var, kaynakları ne?

ABD’li ünlü iktisatçı Richard D. Wolf’un şu saptaması önemli: “Avrupa’nın önümüzdeki 10 yıl içinde askeri savunma kapasitesini geliştirmesi ve yapay zekâ gibi yüksek teknoloji alanlarında ABD ve Çin’i yakalaması gerekiyor. Ancak kaynaklar sınırlı. Merkez sağ hükümetlerin çoğunlukta olduğu Avrupa’da, bu finansman zenginlerin vergilendirilmesiyle sağlanmayacak. Tek seçenek, sosyal refah programlarında vahşi kesintilere gitmek. Avrupa, ABD’ye olan daimi bağımlılığını sürdürmemek için sosyal devlet modelini feda etme noktasına geldi.” (Harici, 9.2.2026)

AVRUPA’NIN İRAN DÜŞMANLIĞI 

Avrupa “düzen ABD’nin yıkımı altında” diyor ama ABD’nin “düşmanlarına” da düşmanlık yapıyor. Örneğin İran’a...

Bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’na İran hükümeti davet edilmedi. Alman basınına yansıdığına göre Almanya Dışişleri Bakanlığı konferans yönetimine “İran’a davet gönderilmemesini tavsiye etti”.

Konferansa dünyadan 60 civarında devlet ve hükümet temsilcisi katılacak ama İran hükümeti yok. Ancak konferansın ana gündemlerinden biri İran!

Asıl vahimi de şu: İran hükümeti yok ama İran’da ABD desteğiyle yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi var! Konferansın Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye davet etmesi, Avrupa’nın “yıkım altında” olduğunun bir başka işaretidir.

Bitirirken Türkiye’yi ilgilendiren bir ayrıntıya dikkat çekelim: Münih Güvenlik Konferansı’na Türkiye adına Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın katılıyor. Suriye’den ise Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve SDG Komutanı Mazlum Abdi yer alacak.

/././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-

Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın- Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğa...