Sayıştay denetçileri otelde uyurken ihaleler uçuşa geçmiş! - Yusuf Yavuz / soL-

 


Antalya’da Sayıştay denetçilerinin otel faturalarını ödediği ortaya çıkan belediye şirketi doğrudan temin yoluyla bir yıl içinde 27 kez araç kiralama işlemi yapmış. Açık ihale usulüyle yapılması gereken işlemler için 23 milyon ödenmiş. Belediye şirketi ALDAŞ’ın Antalya ve Manavgat’ta 5 ayrı işlemde eşyalı daireler kiraladığı da ortaya çıkarken kiralanan bu evleri kimlerin kullandığı ise bilinmiyor…

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden biri olan ALDAŞ AŞ’nin yaklaşık bir yıl içinde doğrudan temin yoluyla yapılan 27 işlemde, 23 milyonluk araç kiralaması yaptığı ortaya çıktı. ALDAŞ’ın doğrudan temin yoluyla Antalya ve Manavgat’tan toplam tutarı yaklaşık 3 milyon TL’yi bulan eşyalı daireler kiralaması dikkati çekti. Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturmada, Sayıştay denetçilerinin de içinde olduğu bazı kişilerle, ALDAŞ ile ilgisi olmayan isimlerin konaklama bedellerinin ALDAŞ tarafından ödendiği iddiası gündeme gelmişti. Müfettiş raporlarına yansıyan iddialar arasında, ALDAŞ tarafından ödenen konaklamalarda bazı kamu görevlileri ile yabancı uyruklu kadınların aynı odayı paylaştıkları detayı da yer almıştı. Açık kaynaklardan edinilen bilgilere göre, belediye şirketi ALDAŞ’ın kamu ihale mevzuatında yer alan doğrudan temin rakamı sınırlarını aşarak yaptığı araç kiralamaları, istisnai durumlar için başvurulan bu alım yönteminin süreklilik izleyen bir tedarik modeline dönüştüğüne işaret ediyor.

Belediye Sayıştay denetçilerini 5 yıldızlı otelde ağırlamış

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde denetim amacıyla gelen Sayıştay denetçilerinin belediye tarafından ayarlanan kentteki 5 yıldızlı otellerde kaldığı, bu konaklamaların masraflarının da belediye tarafından karşılandığı belirlenmişti. Buna göre Sayıştay’da görevli 16 denetçinin konaklama masraflarının belediye tarafından karşılandığı ortaya çıkmıştı.

Konaklama bedellerini belediye şirketi ALDAŞ ödemiş

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma kapsamında elde edilen bulguları içeren dosyayı geçtiğimiz Ocak ayında Sayıştay Başkanlığı’na göndermişti. Konuyla ilgili soruşturma kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, Sayıştay denetçileri ve bazı kamu görevlileri ile kurumla ilgisi bulunmayan kişilerin konaklama giderlerinin Antalya Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan ALDAŞ AŞ’ye fatura edildiği tespitine yer verilmişti. Raporda, ALDAŞ üzerinden yapılan usulsüz harcamaların toplamda 399 milyon 507 bin TL’yi bulduğu belirlenmişti.

ALDAŞ AŞ Antalya Organize Sanayi Bölgesinde yer alıyor.

Kamu görevlileri, yabancı uyruklu kadınlar aynı odada

ALDAŞ’ın ödediği faturalar arasında, seyahat, konaklama, temsil ve ağırlama gibi gider kalemleri yer alıyor. Bilirkişi raporunda, ALDAŞ çalışanları ile bazı kamu görevlileriyle aynı odada konaklayan yabancı uyruklu bazı kadınların konaklama bedellerinin de ALDAŞ’a fatura edildiği tespitine yer veriliyor. Bu kapsamda konaklama ve lüks restoranlardaki yemek faturaları dâhil ALDAŞ’ın ödediği paraların toplamının 63 milyonun üzerinde olduğu tespit edilmişti. Antalya Büyükşehir Belediyesi şirketi olan ALDAŞ’taki usulsüz işlemler nedeniyle oluştuğu öne sürülen kamu zararları nedeniyle, 5 Temmuz 2025 tarihindeki operasyonun ardından tutuklanarak cezaevine konulan ve görevden uzaklaştırılan Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek için yeni bir tutuklama kararı daha çıkmıştı.

İkinci duruşma öncesi belediyeye yeni operasyon

Antalya Büyükşehir Belediyesi iddianamesiyle ilgili davada ikinci duruşma 4 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşmaya 4 gün kala 30 Nisan’da yapılan yeni operasyonda, bir başka belediye şirketi olan ANSET’in önceki sorumlusu olan Genel Sekreter Cansel Tuncer ile belediye bürokratları ve iş insanlarından oluşan 34 kişi hakkında, rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma gibi suçlamalarla gözaltı kararı verilmişti.

Sayıştay denetçileri uyurken ALDAŞ'ta ihaleler uçmuş

Belediye şirketi ALDAŞ’la ilgili iddialar hakkında yargı süreci devam ederken açık kaynaklardan elde edilen veriler, ihale mevzuatının nasıl suistimal edildiğini de ortaya koyuyor. ALDAŞ AŞ’nin Mayıs 2025-Şubat 2026 döneminde yaptığı araç kiralama işlemlerinde yüksek rakamlı tutarlar olmasına rağmen açık ihale yolunu değil, "doğrudan temin" modelini kullandığı görülüyor. Yaklaşık 1 yıllık süre içinde iki kez şoförlü lüks araç olmak üzere toplam 27 adet araç kiralama işlemi yapılırken, bu kiralamalar için 23 milyondan fazla ödeme yapılmış. Söz konusu araç kiralama ihalelerinin doğrudan temin limiti olan tutarın üzerine çıktığı, bazı ihalelerde iki katını aştığı 9 işlem yer alıyor.



Doğrudan temin limiti defalarca aşılmış

4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 22/d maddesine göre 1 Şubat 2026 tarihinden itibaren geçerli doğrudan temin limitleri, KDV hariç olmak üzere büyükşehir belediyesi sınırları içindeki idarelerde 1.021.827 TL, diğer idareler için 340.391 TL olarak belirlendi. Bu doğrudan temin limitleri, 31 Ocak 2027 tarihine kadar geçerli olacak. Aynı düzenleme kapsamında 2025 yılında geçerli olan doğrudan temin limitleri ise büyükşehir belediyesi sınırlarındaki idarelerde 800.366 TL, diğer idareleri için de 266.618 TL’ydi.

Yıllık hizmet alımı için parçalı ihale dönemi

Belediye şirketi ALDAŞ’ın doğrudan temin yöntemiyle yaptığı toplam 9 araç kiralama işleminde 2 milyon 664 bin TL ile 840 bin TL arasında değişen tutarlar olduğu görülüyor. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz uzmanlar, kimi kalemlerde yıllık hizmet ihtiyacı için yapılan araç kiralamalarının açık ihale yoluyla yapılması gerekirken hizmetin süre açısından parçalanması yoluyla doğrudan temin sınırları içinde tutulmaya çalışıldığı izleniminin oluştuğunu belirtiyor.

‘Bu sadece bir ihale değil, kurumsal davranış modeli'

Benzer nitelikteki araç kiralama ihtiyacının, tek bir ihale ile giderilmesi yerine çok sayıda doğrudan temin işlemine bölündüğüne dikkati çeken uzmanlar, “Söz konusu araç kiralama işlemlerinin teknik olarak benzer niteliklere sahip ve süreklilik arz eden bir ihtiyacı karşıladığı görülüyor. Ancak buna rağmen söz konusu hizmetin tek bir ihale kapsamında karşılanması yerine, çok sayıda doğrudan temin işlemine bölündüğü de ortada. Bu durum, ihale hukukunun rekabet, şeffaflık ve kamu kaynaklarının etkin kullanımı ilkeleriyle örtüşmüyor. Üstelik doğrudan teminle kiralama yapılan firmaların büyük ölçüde aynı olduğu da görülüyor. Bu, kurumsal bir davranış modelini ortaya koyması bakımından da önemlidir” görüşünü dile getiriyor.

‘İstisnai durum, ticari faaliyetler için geçerli’

Uygulamanın planlı bir tedarik modeline dönüştüğüne işaret eden uzmanlar, konu hakkında şu görüşleri dile getiriyor: 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunun 3/g maddesi ile düzenlenen ‘kapsam dışı’ uygulamasının ticari ve sınai faaliyet kapsamındaki mal ve hizmet alımları için kullanılan bir yöntem olduğunu belirtiyor. Buna göre 3/g maddesi parasal bir limit maddesi olmaktan çok, istisnai durumlar için başvurulan bir yöntem. Bu yöntemde 2 milyon da, 200 milyon da doğrudan temin konusu olabilir ancak buradaki istisnai durumu belirleyen alımların ‘ticari faaliyet’ için yapılacak olması koşuludur. Yani araç alıp satıyorsa, ya da kiralama hizmeti veriyorsa bu koşul anlamlı olur. Söz konusu belediye şirketinin araç kiralama alımı, araç alıp satmak için değil, hizmet için kullanma amacıyla yapılıyorsa, bunu ‘istisna’ değerlendirmek doğru değildir ve mevzuata aykırılık teşkil eder. Sonuçta rekabeti engelleyici olan bu yöntem yerine, 12 ay boyunca ihtiyaç duyulan bir hizmet ve mal alımı için Kamu İhale Kanunu’nun 22/d maddesi ve açık ihale usulüne göre alım yapılması yerinde olacaktır. Aksi durumda bu mevzuattan kaçınma sonucunu doğurur ve hukuki yaptırımlara neden olabilir.”

ALDAŞ Antalya Manavgat'ta eşyalı daireler kiralamış

Belediye şirketi ALDAŞ’ın Sayıştay denetçileri ve bazı kamu görevlileri için ödediği konaklama giderleri dışında Antalya ve Manavgat’ta çok sayıda eşyalı ev kiraladığı da ortaya çıktı. Açık kaynaklardan edinilen doğrudan temin ihale bilgilerine göre Antalya’da Akdeniz Üniversitesi yerleşkesindeki TEKNOKENT’in karşısında lüks bir siteden iki ayrı dairenin yıllık iki yıl üst üste kiralandığı görülüyor. Manavgat’ta iki ayrı eşyalı daire ile nerede olduğu belirtilmeyen 4 ayrı daire ile birlikte ALDAŞ’ın toplam 10 adet eşyalı daire kiralama yapması dikkati çekiyor. Bu dairelerin ne amaçla ve kimler tarafından kullanıldığına ilişkin herhangi bir açıklamaya yer verilmiyor.

Eski genel müdür yurtdışında

Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ASAT ve ALDAŞ AŞ’ye 13 Ocak 2026 tarihinde yapılan operasyonda, hakkında gözaltı kararı bulunan isimlerden biri olan ALDAŞ AŞ’nin önceki Genel Müdürü Kıvanç Bülent Kuzay’ın yurtdışına çıktığı belirlenmişti. Eski Genel Müdür Kuzay’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından 21 Ocak 2026 tarihinde ALDAŞ AŞ’de olağanüstü genel kurula gidilmişti.

ALDAŞ'ın yeni yönetim kurulu başkanı, başkan vekili Özdemir

Yapılan olağanüstü genel kurulda, 21 Ocak 2029 tarihine kadar belediye şirketi ALDAŞ’ın yeni yönetim kurulu başkanı Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Büşra Özdemir oldu. ALDAŞ’ın yeni yönetim kurulu üyeleri ise, Başkan Danışmanı Lokman Atasoy, Hüseyin Turan Ataoğlu, Ahmet Çelebi, Halil Tolga Ayvazoğlu, İsmail Selami Minta, Hakan Kaplan (Genel Müdür), Aras Gezer Görgeç, Fethi Yalçın (Yön. Kur. Bşk. Vekili) gibi isimlerden oluştu.

Böcek'le ilgili iddiaların sahibi yönetim kurulu üyesi yapıldı

Şirketin yönetimine seçilen isimlerden biri olan Halil Tolga Ayvazoğlu, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik iddianamede adı geçen ve Muhittin Böcek’in aday olmak için CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Mahir Başarır’a 10 milyon TL ve bir daire hediye etmek istediği yönündeki iddiaları dile getiren kişi olarak biliniyor. Ayvazoğlu’nun bu iddiaların tartışıldığı bir dönemde yapılan genel kurulda ALDAŞ’a yönetim kurulu üyesi yapılması dikkat çekmişti.

AKP’nin Kemer eski ilçe başkanı Minta da ALDAŞ yönetiminde

ALDAŞ yönetiminde yer alan bir başka dikkat çekici isim de Muhittin Böcek’in boşandığı eşi Havva Minta’nın akrabası olan İsmail Selami Minta. Minta, daha önce AKP Kemer İlçe Başkanı olarak görev yapmıştı. 31 Mart 2024 yerel seçimleri öncesinde AKP’den belediye başkan aday adaylığını açıklayan Minta, aday gösterilmeyince partisinden istifa etmiş, daha sonra ise CHP’ye katılmıştı. Bu gelişmenin ardından Minta, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Kemer Hizmet Sorumlusu yapıldı.

Yusuf Yavuz / soL

Gerici tonlar (I+II+III) - Rıfat Okçabol /soL-

Gerici tonlar (I): Şeriat özlemi! 

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor.

Gericiliğin tonlarından söz edebilmek için, önce gericiliğin tanımlanması gerekiyor. Google’a girince gericilikle ilgili çeşitli tanımlar çıkıyor. Bir tanım gericiliği, “Türk siyaset literatüründe önceleri geriye dönüşü, daha sonra bilhassa mevcut düzeni dini esaslara dayandırmayı amaçlayan düşünce ve eylemler için kullanılan bir terim” olarak yalnız dinle ilişkilendirerek tanımlıyor.

Google'daki gericilikle ilgili “Toplumda çağdaş değerlere, yeniliklere önem vermeyen, her yönüyle eskiyi özleyen veya eski düzeni yaşamaya/getirmeye çalışan kimse veya görüş (mürteci, ilerici karşıtı) tanımı gericiliğin yalnız dinle ilişkili olmadığını gösteriyor.

Ancak bu ikinci tanım insanı, geçmişte kalan, örneğin köy enstitülerinin ya da 27 Mayıs Anayasası’nın özlenmesinin ya da bunlara yeniden işlerlik kazandırmak istenmesinin gericilik olduğu yanılgısına düşürebiliyor.

Oysa Google'daki gericiliği açıklayan “insanlığın tarihsel, toplumsal ve üretim ilişkileri açısından elde ettiği kazanımları geri götürme, durdurma veya bu yönde çaba gösterme” tanımı, daha kapsayıcı bir tanım oluyor.

Köy enstitülerinin açılması ve 27 Mayıs Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle toplumun elde ettiği kazanımlar, daha sonraki uygulamalarla ortadan kalktığından, bunları özlemek değil, ortadan kaldırmak gericilik oluyor.

Bu arada öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Dinini/inancını kendi içinde yaşadığı sürece, dindar olan insana gerici denmiyor. Ancak kendisini dindar sanan bir kişi, diğer insanlara kendi inancını dayatmaya ya da inancını kişisel yararı için kullanmaya kalkıştığında gericiliğe soyunmuş oluyor.

Gericiliğin tonları söz konusu olduğunda, herhalde “şeriat isteriz” söylemi en koyusu oluyor. Çünkü bu söylem, dünyanın yaklaşık son 7 bin yılda milyarlarca insanın yaşadıklarından çıkarılan derslerin sonucunda insanın elde ettiği,

  • Yurtta barış, dünyada barış;
  • Halk egemenliğine dayanan demokratik yönetim ve ülkeyi yöneteceklerin seçimle belirlenmesi;
  • Bireyin krala, sultana, halifeye, … bağımlı-tabi (tebaa) olmak yerine, özgür iradeye sahip yurttaş olunması;
  • İnanç özgürlüğü;
  • Toplumsal yaşamı belirleyen kuralların (yasaların) yurttaşların seçtiği kişiler tarafından tartışıp oydaşarak belirlenmesi;
  • Kişilerin, yasal sınırlar içinde, arkadaş seçme, içki içip içmeme, dini kuralları yerine getirip getirmeme gibi kişisel yaşamlarında özgür olmaları;
  • Başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere tüm insan hakları;
  • Tek kişiyle evlilik;
  • Mirasın kadınla erkek arasında eşit şekilde bölünmesi;

gibi kazanımların yok edileceği anlamına geliyor.

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor. 

 “Şeriat isteriz” söylemini duyunca insan ister istemez şaşırıyor.

Çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şeriat uygulamalarına bakıldığında, mezhepler arasında olduğu gibi, aynı mezhep içinde olanlar arasında da şeriat uygulamalarında farklılıkların olduğu biliniyor. Örneğin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı mücadele eden ve aynı mezhebe bağlı dinci gruplar, genelde birbirleriyle de mücadele etmişlerdir. Son yıllarda örneğin Suriye’de İslam devleti kurmak isteyen IŞİD ile Hey’et Tahrir’iş-Şam birbiriyle kanlı bıçaklı olan Sünni örgütlerdir. Şeriatı uygulamak isteyen grupların birbiriyle çarpışması, kendi şeriatını uygulamak içindir. Uygulanan şeriatın niteliğinin, din kitabındansa, şeriatı uygulama gücünü eline geçirenin anlayışına göre belirlendiği anlaşılıyor.

Tarihsel geçmiş göz önüne alındığında, şeriat düzeninin hiçbir zaman toplumsal barışı sağlamadığı da görülüyor. Örneğin, Peygamberin en yakınları olup şeriatı öz kaynağından öğrenmiş olan ilk dört halifeden üçü öldürüldüğüne göre, doğruya en yakın olduğu sanılan şeriat uygulaması bile bir işe yaramamış oluyor. Dört farklı mezhebin ortaya çıkıp din kitabının yorumlanmasında ayrışmanın yaşanması ve Müslüman halkın başlattığı iç isyanlar Emevi şeriatının da ondan sonra gelen Abbasi döneminde halife olmak için babasını ya da kardeşlerini öldürenlerin olması ve iç isyanlar, Abbasi şeriatının da işe yaramadığını gösteriyor. Şeriatla yönetilen örneğin Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Endülüs Emevileri'nin ve Osmanlı'nın tarihten silinmeleri de şeriatın ülkelerin ayakta kalmasını sağlamadığını gösteriyor.

Anadili Arapça olan Suudi Arabistan dahil şeriatla yönetilen İslam ülkelerinin, petrol zengini değillerse geri kalmışlıkları, şeriatın bir işe yaramadığının bir başka göstergesi oluyor.

Kendilerini Afganistan’daki Taliban ya da İran’daki mollalar yerine koyanların, şeriatı kendilerinin uygulayacağını sanıp şeriat çağrısı yapmaları, hayalperest hırsları nedeniyle biraz anlaşılabilir bir durumdur. Ancak başkalarının şeriat çağrısı yapmalarını anlamak mümkün olmuyor. Şeriat gelse, şeriatı uygulayacak ulema grubu, Taliban/İran mollası gibi davranmanın keyfini yaşayacak! Oysa şeriat isteyen diğer insanların yararı ne olacak, karınları mı doyacak, ev bark sahibi mi olacaklar, insanlar barış içinde mi yaşayacak, başları göğe mi erecek, cennetin kapıları mı açılacak? Farklı inançtaki insanların çekeceği eziyetlerden memnunluk mu duyacaklar?

Kadınlar, Fotoğraf 1’deki gibi değil de Fotoğraf 2’deki gibi giyinince mi ülke güllük gülistanlık olacak? Afganistan ve İran gibi şeriatla yönetilen ülkelerdeki yaşam biçimi ya da IŞİD’in şeriat adına yaptıkları özlenecek bir durum mu ki şeriat isteniyor! Ülkenin Afganistan’a/İran’a dönüşmesinin kime ne yararı olacak?

Fotoğraf 1. Şeriat Öncesi Afgan kadınları.
Fotoğraf 2. Şeriat döneminde Afgan Kadınları.

Fetö, Menzilciler, İskenderağa cemaati, Nakşiler, Nurcular… arasından gücü ele geçiren tarikatın anlayışındaki şeriat uygulanacaksa, istenen şeriat nedir?

Kendini Taliban/molla yerine koyan hayalperestlerin hırs düzeyi onların bu tür soruları sormalarını engelliyor. Ancak şeriat isteyen diğer kesimlerin, uygulandığında bin pişman olacakları düzeni isteyip istemediklerini birkaç kez düşünmeleri gerekiyor.

Gerici tonlar (II): Köy enstitüleri karşıtlığı! 

Enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Köy enstitüleri hakkındaki gerici söylemler ve bu tür söylemlerin 17 Nisan haftasında tavan yapması da, insanı şaşırtıyor.

Oysa bu enstitülerin kuruluş amaçlarına ve uygulamalarına bakıldığında, bu tutumun tam da tersi bekleniyor. Çünkü köy enstitüleri, cumhuriyet öğretmeni yetiştirme sürecine yeni nitelikler kazandıran bir uygulamadır. 1925’te açılmaya başlanan öğretmen okullarından Konya Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp, 1930’lu yıllarda edebiyat ve eğitim (pedagoji) gibi yeni bölümler eklenerek Gazi Eğitim Enstitüsü’ne dönüştürülmesi, nitelikli öğretmen yetiştirilmesinin ilk adımı olmuştur. Bu enstitüye, en az üç yıllık ilkokul öğretmenliği yapmış olanların alınmasına başlanması da, öğretmen niteliği açısından olumlu bir gelişmedir. Köylerde çalışacak öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 ve 1927’de iki köy ilköğretmen okulu açılmıştır. 1930’larda, köylerde çalışacak öğretmen yetiştirme arayışları da artmıştır. 1936’da askerlik yaparken okuma yazma öğrenmiş köy çocuklarının, 6 aylık yatılı Köy Eğitmeni kurslarında, köylerde üç yıllık okullarda çalışacak eğitmen olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. 1930’larda Türkçeye sahip çıkma çalışmaları başlarken, toplumun kültürel gelişmesine yönelik olarak halkevleri ile 1935’te Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştır.

Öğretmen okulları ve köy eğitmeni uygulamalarından alınan dersler ile eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un okudukları okullardan, Avrupa’daki ve Türkiye’deki incelemelerinden elde ettikleri birikimlerin bireşimiyle köy enstitüleri modeli geliştirilmiştir. Köylerde çalışacak ve köyü canlandıracak ilkokul öğretmenini yetiştirmek üzere tasarlanmış olan bu model, 17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile yürürlüğe girmiştir. Bu modelin özgün özellikleri özetle şöyledir:

  • Enstitüler ilkokul sonrası 5 yıllık yatılı ve karma okullardır.  
  • Bu okullar, 17 farklı yörede, kentler dışında ve genellikle tarıma elverişli araziler üzerinde kurulmuştur.
  • Bu okullara yalnız köylü çocuklar alınmıştır.  
  • Bu okulların yatakhane ve sınıf gibi fiziksel olanaklarının önemli bir bölümü ile okulların günlük hizmetleri öğrencilerle birlikte yapılmıştır. Bu okullar benzeri yatılı okullara göre devlete çok ucuza mal olmuştur. 
  • Bu okullarda öğrenciler, iş içinde yaparak ve yaşayarak öğrenmişlerdir.
  • Köy enstitülerinde dönemin tanınmış sanatçıları, edebiyatçıları ve düşünürleri konferanslar vermiştir. 
  • Enstitülerde öğrenciler kitap okuma, spor yapma, halk oyunu oynama, bir müzik aleti çalma, dergi çıkarma, topluca eğlenme ve hafta sonları geçmiş olayları irdeleyip gelecek günler için karar alma alışkanlığı kazanmışlardır.
  • Bu okullarda öğrenciler öğretmenlikle ilgili bilgileri yanında, görevlendirildikleri köylerin kalkınmasına yardımcı olacak, tarım, hayvancılık, meyvecilik, inşaat ve marangozluk gibi alanlardan bir ikisinde de beceri kazanmışlardır. 
  • Köy enstitüleri, günlük tarımsal ve hayvansal beslenme gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayacak birer üretim merkezine dönüşmüştür.
  • Bu okullarda öğrenciler kendi iradesine sahip, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkelerini benimsemiş, kendi hakları yanında köylülerin haklarını da koruyacak nitelikte yetiştirilmiştir. Bir başka deyişle, bu okul mezunları, “fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür” öğrenci yetiştirecek öğretmen niteliği kazanmışlardır.
  • Bu okulu bitirip köylerine öğretmen olarak gidenlere, köylüye örnek olacak üretim yapabileceği araç-gereçler verilmiştir.
  • Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulu getirilmiştir.

1943’te köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştur. 

Köy enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da şöyle özetlenebilir:

  • Çalıştıkları köyün üretim kapasitesini çeşitlendirip artırmışlardır.
  • İmece yöntemiyle binlerce köye okul, yol ve su şebekesi gibi önemli altyapı kazandırmışlardır.
  • Cumhuriyetin aydınlanmacı değerlerine sahip çıkmışlardır. 
  • Haksızlıklara karşı çıkıp öğretmen örgütlenmesine öncülük etmişlerdir. 
  • Çalıştıkları köyü ağanın tahakkümünden kurtarmışlardır.

Yukarıda değinilen özelliklerin bazılarını eleştirenler çıksa da, genellikle köy çocuğunu köyünü canlandıracak özgür bir yurtsevere dönüştüren ve toplum yararına olan özelliklerdir. Bu uygulamayla binlerce köy çocuğu öğretmen olma ve yüzlercesi de yükseköğretim görme olanağı bulmuştur. Görüldüğü gibi, enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da, art niyetli olmayanları memnun edecek uygulamalardır.

Köy enstitüleri, bir bakıma, “Köylü milletin efendisidir” söylemine işlerlik kazandıracak bir uygulamadır. Bu enstitüler, genelde ağanın ya da muhtarın eğilimi doğrultusunda hareket eden köylünün özgürleşip kendi egemenlikleri ile halk egemenliğine sahip çıkması girişimidir.

Toprak ağaları, başından beri bu okullara karşı çıkmıştır; korktukları başlarına gelmiş, enstitülü öğretmenler nedeniyle ağalık ayrıcalığını yitirmekten tedirgin olmuşlardır. 1945’te mecliste toprak reformu yasasının kabul edilmesi üzerine CHP’den istifa edip DP’yi kuranlar, karma eğitime ve özellikle köylünün özgürleşmesine karşı olanlar, ağalıklarını kaybetmek istemeyenler, gerçek dışı suçlamalarla bu enstitüleri karalamaya başlamışladır.

1946 seçimlerinden sonra CHP gerici bir hükümet kurmuş, Hasan Ali Yücel yerine gerici Reşat Şemsettin Sirer’i eğitim bakanı yapmıştır. Bu bakan, İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almış, derslerde değişiklik yaparak, köylü olmayanları da okula alarak ve köye gidecek öğretmene araç-gereç verilmesinden vazgeçerek enstitülerin köyle ilişkilerini engellemiştir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapatmıştır.

Enstitüleri açan CHP’nin bu gerici tutumunda, ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmasının, DP’nin ve Cumhuriyet karşıtlarının gerici propagandalarının etkisi vardır. CHP 1946’da çok partili demokratik düzene geçtiğinde kurulan tüm sol partileri kapatmıştır. Gericiler/faşistler, Tan Matbaasını ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesini basmış, Sabahattin Ali’yi öldürmüş, Hasan Ali Yücel’i suçlamışlardır. Bakan R. N. Sirer ve başbakan Hasan Saka, Behice Boran, Niyazi Berkes ve P. N. Boratav gibi ilerici akademisyenlerin üniversiteden atılmaları için çok çaba göstermiştir. Ancak, Hasan Ali Yücel’in 1946 seçimlerinden birkaç gün önce çıkarılmasını sağladığı Üniversiteler Kanunu ile oluşturulan Üniversitelerarası Kurul, bu akademisyenlerin çıkarılmasıyla ilgili Ankara Üniversitesi Senatosu kararını iptal etmiştir. Bunun üzerine CHP, çıkardıkları bir yasayla bu akademisyenlerin kadrolarını iptal edip onları üniversiteden uzaklaştırmıştır. 

Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulunun kaldırılması, köy çocuğunun yararına olan bir değişiklik olduğu için gericilik değildir. Ancak enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Gerici tonlar (III): Erkek egemen anlayış! 

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

Erkek egemen anlayış, ana-babanın erkek çocuk istemesi ya da kadınların genelde erkek çocuklarını daha çok sevmesinden mi kaynaklanıyor? Kız kardeşinden daha çok sevildiğini gören oğlan, insanların eşitliğinden nasibini alamayıp ister istemez erkek egemen tavırlar mı sergiliyor? Bilinmiyor!

Erkek egemen anlayışın bin yıllardır var olduğu bilinse de, nasıl ortaya çıktığı varsayımlara dayanıyor. Tarihsel süreç düşünüldüğünde, bulduklarıyla karnını doyurabilen toplayıcı toplumlarda, erkek kadın ayrımının bilincinin oluşmadığı yıllarda, herhalde erkek egemenliği söz konusu olmamıştır. Hatta doğurması ve çocuğunu emzirip besleyerek büyütmesi kadına herhalde bir ayrıcalık kazandırmıştır. Toplayıcı toplumun son binyıllarında ve ardından gelen avcı toplumuna geçildiğinde ise erkeğin fiziksel gücü öne çıkmış olsa da, yaşamı sürdürmek için işbirliğinin gerekli olduğu bu dönemde, erkek egemenliğinin öne çıkma olasılığı da düşüktür. Ailenin ortaya çıkması ve tarım toplumuna geçilmesiyle kadın ve erkeklerden beklenen işlevler belirginleşirken erkek egemenliği anlayışı oluşmaya başlamıştır. Kent devletlerini, krallıkları ve imparatorlukları kuranlar da, bunları yıkanlar da genellikle erkekler olunca, erkek egemenliği belirgin bir hâl almıştır. Devletler kurulup yıkılırken savaşta kaybedenlerin öldürülmesi ya da esir alınıp köle yapılması da, erkek egemenliğini pekiştiren bir etken olmuştur.

Sümerlerde, Mısır'da ve Eski (antik) Yunan'da, … yalnız erkeklere eğitim verilmesi, yöneticilerin seçimle belirlendiği dönemlerde bile kölelerle kadınlara oy kullandırılmaması, erkek egemenliğinin milattan bin yıllar önce su yüzüne çıktığını göstermektedir. Bir bakıma erkek egemen anlayışın yaygınlığı nedeniyle, Orta Çağ'da toplumsal yaşamda belirleyici olan göksel dinler de köleliğe/cariyeliğe izin vermiştir. Dinen köleliğe/cariyeliğe izin verilmesi, erkek egemenliğini daha da pekiştirmiştir. Bu arada İslam dünyasında, kadınların imam olamaması, erkeğin kızdan iki katı daha fazla miras alması ve dört kadınla evlenebilmesi ile iki kadın tanığın ancak bir erkeğin tanıklığına eşit olduğu uygulamasının başlaması erkek egemen anlayışını daha da öne çıkaran bir uygulama olmuştur.

Dolayısıyla tarihsel süreçte, kadına yönelik küçümseyici anlayış uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Şeriatla yönetilen ülkelerde bu anlayış daha da uç noktalara kaymış, kadının yanında (çocuk da olsa) erkek olmadan sokağa çıkması yasaklanmıştır. Bu tutum ve kadına karşı diğer uygulamalar, kadını korumak için değil, kadınların bazı haklara layık görülmemesinden kaynaklanmaktadır.

Yalnız Müslümanlarda değil tüm dünyada erkeklere tanınan haklar uzun yıllar kadınlardan esirgenmiştir. Örneğin Museviler 65 yılında erkek çocuklar için ilköğretimi zorunlu kılarken, Batı'da zorunlu ilköğretim Orta Çağ sonunda, Osmanlı'da ise ancak 1824’te ilk kez gündeme gelmiştir. Kadınlara yüksekokula gitme hakkı ABD’de 1830’da ve Osmanlı'da ise 1914’te verilmiştir. İngiliz kadınları, zina yapan kocadan boşanma hakkını ancak 1923’te almıştır.

Geçmiş yüzyıllarda doğal karşılanan erkek egemen anlayış, Batı'da yaşanan Rönesans, aydınlanma ve sanayileşme süreçlerinde değişmeye başlamıştır. İnsanların eşitliğini kabul eden ve pek çok ülkenin 1948’de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi ile erkek egemen anlayış resmen gerici bir anlayışa dönüşmüştür.  

Ne yazık ki günümüzde bile erkek egemen anlayış, hem de yaygın bir şekilde kadın yaşamını etkiliyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 23 Şubat 2016’da "Kadın insan mıdır?" seminerinin düzenlenmesi (Yeniakit, 29 Şubat 2016), bazı toplumlarda kadına ne gözle bakıldığını gösteriyor. Bu denli olmasa da, ülkemizdeki durumun da pek iç açıcı olmadığı görülüyor. Örneğin

  • Aynı işi yapan kadına daha az ücret verilmesi;
  • Kızların, çocuk yaşta evlendirilip bile bile fiziksel ve ruhsal bunalım yaşatılması;
  • Kızların, başlık parası karşılığında evlendirilmesi;
  • Kızların, bile bile kuma olarak evlendirilmesi;
  • Bir tarikat liderinin 6 yaşındaki kızını müridi ile evlendirebilmesi;
  • Bazılarının kızını istismar etmesi;
  • Tecavüz edene "iyi halden" (!) ya da “istismar edilen çocuğun rızası var” denerek ceza indirimi yapılması;
  • Tecavüze uğrayan kadının bırakın fiilen tecavüzcüsüyle evlendirilmesini, böyle bir konunun gündeme gelmesi;
  • Kocasının hoşuna gitmeyen bir istekte ya da davranışta bulunan kadının, egosu tavan yapan eşi tarafından dövülmesi ve de hatta öldürülmesi;
  • Ders kitaplarında bile ana-baba konularının hâlâ erkek egemen anlayışla hazırlanması;
  • Toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışının benimsenememesi ve İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması,
  • Kadının örtünmesinin, çalışmamasının ve çok çocuk yapıp eve kapanmasının istenmesi;
  • Karma eğitime karşı çıkılması;

ağırlıklı olarak dini anlayıştan değil, erkeğin kendini üstün görmesinden kaynaklanıyor. Bu tür uygulamalar, insanlık açısından kabul edilemez gerici uygulamalar oluyor

Erkek egemen anlayış, genelde gözle görülen ve herkesin fiilen yaşadığı bir uygulama olmadığından ve de arkasında yoğun tarihsel miras bulunduğundan, toplumsal yaşamda yarattığı olumsuzlukların ayrımına varılması da kolay olmuyor. Emel Değirmenci’nin, “daha geçen hafta genç bir çiftin mülk edindiği arazi için 'hayırlı olsun'a gittiğimizde dikkat ettim, 10 kişiden sadece biri kadına da 'hayırlı olsun' dedi. Diğer hepsi erkeği esas aldı. Sanki kadın orada yoktu, hiç emek koymamıştı” şeklindeki gözlemi (www.sivil sayfalar.org, 8 Mart 2021), erkek egemen anlayışın arka planını yansıtıyor.

Olumsuz uygulamalardan haberdar olanların bir bölümünün, olaylara inanmaması ya da “Kader, yapacak bir şey yok; böyle gelmiş böyle gider” demesi ve eşinden dayak yiyen bazı kadınların “Kocamdır, döver de, sever de” demesi ya da demek zorunda kalması, olumsuzlukların ayrımına varılmasını iyice güçleştiriyor.

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

/././

Rıfat Okçabol /soL

Kurallar çözülürken + ABD-İsrail-BAE ekseni -Cumhuriyet-


Kurallar çözülürken -Ergin Yıldızoğlu- 

Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı karşıya. Bu yazımda soyut bir sistem krizi saptamasının içerdiği, kimi somut eğilimlere bakmak istiyorum: Küresel ekonomi zayıflıyor bir resesyon olasılığı artıyor. Uluslararası hukuk aşınıyor ve devletler silahlanıyor, adeta savaşa hazırlanıyor. Yeni bir savaş türünün şekillendiğine inanan analistler ülkelerinin çoktan bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar.

EKONOMİK DENGELER HIZLA BOZULUYOR

İran savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel ekonomi için büyüyen bir şok oldu. Enerji fiyatları yukarı tırmanıyor, hammadde-gıda emtia piyasaları, tedarik zincirleri geriliyor, yatırım iştahı zayıflıyor. Mali piyasalar şimdilik sakin görünse de bu sakinlik aldatıcı. Gerçek ekonomi, finansal ekranlardaki iyimserliğe eşlik etmiyor. Her yeni gün, resesyon, enflasyon ardından daha geniş bir finansal kriz ihtimalini biraz daha büyütüyor.

Ancak bu kez, PIMCO’nun eski CEO’su halen Queens’ College Cambridge’in başkanı Mohamed A. El Erian’ın işaret ettiği gibi, bu kez bir krizi 2008’deki gibi yönetilebilecek irade ve kaynak bulmak çok zor olacak. O dönemde, G20 masasında büyük güçler bir araya gelip sistemi ayakta tutmaya çalışabiliyordu. Bugün aynı refleksi beklemek zor. Küresel siyaset, ortak çözüm üretmekten çok, karşılıklı suçlama üretme modunda çalışıyor. Bu yüzden yeni bir kriz patlarsa müdahale değil dağılma daha olası görünüyor.

Deniz yolları üzerindeki gerilim bu çözülmenin en tehlikeli göstergelerinden biri. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden haraç alması, Endonezya’nın benzer bir yöntemi dünya ticaretinin yüzde 40’ının geçtiği Malakka Boğazı için düşünmesi denizlerin ortak alan olduğuna ilişkin uluslararası mutabakatı sorguluyor. Bu adımlar fiilen, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin altını oyuyor. Wolfgang Münchau’nun hatırlattığı gibi, böyle bir gidişat bizi yalnızca son küreselleşmenin değil, son 200 yılın ticaret düzeninden bile geriye, korsanlık ve “gunbot” diplomasisi çağına taşır.

HANGİ SAVAŞA HAZIRLANIYORLAR? 

Tam da bu sırada dünya yeniden silahlanıyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin’de askeri hazırlıklar hızlanıyor, savunma harcamaları her yerde yükseliyor. Örneğin, ABD savunma bütçesini yüzde 42 artırmayı tartışırken Almanya yaklaşık üçte bir, Japonya ise yaklaşık yüzde 10 daha fazla harcama planlıyor. Wall Street Journal’a göre “Otomotiv ve ağır sanayi sarsılırken Berlin, fabrikaları, işgücünü ve sermayeyi Avrupa’yı yeniden silahlandırmaya yönlendiriyor. Almanya, kendini bir silah fabrikasına dönüştürüyor.” Financial Times ve Foreign Affaires’te “Böyle giderse 2030’dan önce yine büyük bir askeri güç olacak” diyen tarihçi Lian Fix Almanya’nın hegemonya eğiliminden, bunun Fransa’yı kaygılandırdığından söz ediyorlar. Avrupa’da ve Asya’da devletler, yeni bir savaşı göze alabilecek şekilde pozisyon alıyor. Siyasi iklim de ona göre şekillenmeye devam ediyor.

Üstelik kimi savunma analistler yeni bir savaş türünden söz ediyorlar: Hibrit savaş, siber saldırılar, altyapı sabotajı, ekonomik baskı ve bilgi operasyonları bu yeni türün bileşenleri. İngiltere’de savunma çevreleri, bu bağlamda ülkenin çoktandır fiilen bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar. Önceki genelkurmay başkanı “kaynakları sosyal harcamalardan savunma harcamalarına kaydırmayı öneriyor” (The Times). Devletler bir yandan silahlanırken bir yandan da kendi toplumlarını psikolojik ve ekonomik olarak dış düşmanlara olduğu kadar, hatta daha da önemlisi iç düşmanlara, “uyuyan hücrelere”, “terörist saldırı” riskine karşı hazırlıyorlar. Bu hazırlıkların bir parçası da aşırı sağ (faşist) eğilimlerin güçlenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Guardian’da Şada İslam“Orbán gitmiş olabilir ama onun önyargıları şimdi Avrupa siyasetinde içselleşti” diyor.

Eğer tam ölçekli bir ekonomik ve siyasal kriz patlarsa, bu kez dünya muhtemelen birlikte hareket edemeyecek. 2008’de küresel koordinasyon mümkündü, bugün ise çok düşük ihtimal. Çok taraflılık zayıfladı, güven eridi, kurumlar yıprandı. Eski dünyanın kuralları çözülürken yenisi henüz kurulmadı. Arada kalan boşlukta, “Parmaklarımız zonklarken kötü bir şey bu tarafa doğru geliyor.” (Macbeth 4.1)

/././

ABD-İsrail-BAE ekseni -Mehmet Ali Güller- 

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomipolitik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.

EKONOMİ-POLİTİK ANLAMI

ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.

BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor.  OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkıyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.

PETROPOLİTİK ANLAMI

BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9.5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3.2 milyon varille dördüncü sırada.

OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.

Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.

BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor.

JEOPOLİTİK ANLAMI

BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/ İsrail yanlısı ülke durumunda:

- BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmaları’nı ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor.

- BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.

- BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi.

- BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler.

- BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde.

Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/ İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.

ÖNEMLİ OLAN MOSKOVA-RİYAD İŞBİRLİĞİ

Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı.

OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor.

BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

Sayıştay denetçileri otelde uyurken ihaleler uçuşa geçmiş! - Yusuf Yavuz / soL-

  Antalya’da Sayıştay denetçilerinin otel faturalarını ödediği ortaya çıkan belediye şirketi doğrudan temin yoluyla bir yıl içinde 27 kez ar...