Gizli ticaretin tanığı anlattı: Sinyali kapattık, Mısır gösterip İsrail'e gittik, aldığımız yükü Türkiye'ye bıraktık -Emre Alım / soL-

 soL, Türkiye ve İsrail arasındaki ticaretin gizli rotalar ve sahte beyanlarla sürdüğünü birincil tanıklıkla doğruladı. 17 yıllık denizci Rıza Kaptan, kapatılan radar sinyallerini, değiştirilen gemi isimlerini ve Mısır kılıfıyla İsrail limanlarından taşınan yüklerin perde arkasını anlattı.

Varış yeri belliydi. Mısır’da İskenderiye’ye gidecektik.

Boğaz’dan katıldım gemiye. Baktım gemi İsrail’e, Aşdod’a gidiyor.

Gittim köprü üstüne, kaptanla konuşmaya. Ne alaka, niye Aşdod’a gidiyoruz diye sordum.

‘İsrail limanlarına giderken Otomatik Tanımlama Sistemlerini (AIS) İskenderiye’ye ayarlayacağız ve gemi Rodos'u geçtikten sonra AIS’i kapatacağız’ dedi.

İskenderiye’ye hiçbir zaman gidilmedi…

Rıza Kaptan* 17 yılını denizlere vermiş bir isim. Tankerlerden konteynerlere her türlü gemide dümene geçmiş.

Üç kuşaktır bu işin içinde. Kendisi gibi kaptan olan babasından ve dedesinden dinlediği sayısız hikayeyle büyümüş.  

Ancak son seferi, ne o eski denizci hikayelerine benziyordu ne de alışık olduğu fırtınalara. Bu kez dalgalarla değil gizli rotalarla, sahte evraklarla boğuştu.

Sinyalleri kapattılar, sahte beyanda bulundular

Rıza Kaptan, Ocak ayının başında, sözleşme detayları bile henüz netleşmeden apar topar Türkiye’de faaliyet gösteren Rimenes şirketine ait, Panama bayraklı konteyner gemisi Orita'ya katıldı.

Plan, Rusya’nın Novorossisk limanından gelen yükü Mısır’ın İskenderiye limanına götürmekti. Ancak Çanakkale Boğazı’ndan gemiye adımını attığı an seyrin rengi değişti. Navigasyon cihazında varış noktasının İskenderiye değil, İsrail’in Aşdod limanı olduğunu gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı şu sözlerle anlatıyor: Şok oldum. Ben İsrail'e gitmek istemiyorum dedim. Ama yerinize biri bulunmadan gemiden ayrılamazsınız.

'Telsiz konuşmalarında ikinci ismi söyledik'

İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırımın ardından, Türkiye’de sokakları dolduran halkın en temel taleplerinden biri İsrail’i besleyen ticaret damarının kesilmesiydi. AKP tam 6 ay bekledi. Bu sırada askeri mühimmattan ham çeliğe soykırım için gerekli birçok malzeme İsrail’e satıldı.

30 binden fazla Filistinli katledildikten sonra İsrail'le ticaret 9 Nisan 2024'te kısıtlandı, 2 Mayıs 2024'te ise tamamen durduruldu. En azından AKP'nin kamuoyuna duyurduğu buydu.

Ticaretin kesildiğine inanmamak için çok sayıda neden var. Nedense tam da İsrail’le ticaretin durdurulduğu dönemde, -mecburen İsrail gümrüklerini kullanan- Filistin’le ticaret neredeyse yüzde 1300 arttı. Ceyhan Limanı’ndan ayrılan petrol yüklü tankerlerin İsrail limanlarına yanaştığı uydu görüntüleriyle ispatlandı. Ayrıca günün her saati İsrail limanları önünde Türkiye işletmeli birçok geminin beklediği görülebiliyor.

İktidar, açık kaynaklardan elde edilen bu delilleri her defasında reddetti.

soL, bu defa Türkiye ve İsrail arasındaki ticaretin bizzat tanığına ulaştı.

Rıza Kaptan, geminin isminin nasıl değiştirildiğini şöyle anlatıyor: Radar sisteminin üst kısmında yer alan kağıtta geminin ismi yazar. Kaptan o kağıdı ters çevirdi. Bir baktım Orita yazmıyor, onun yerine UN Northstar yazıyor. ‘İsrail limanlarında bu ismi kullanacağız’ dedi. Telsiz konuşmalarında hep ikinci ismi söyledik.

Birinci kaptandan talimat: 'Kesinlikle İsrail limanlarını yazma’

Deniz hukuku ve uluslararası kurallar, açık denizlerde bir geminin kimliğini ve rotasını gizlemesini kesin bir dille yasaklasa da, Rıza Kaptan’ın bulunduğu gemide bambaşka oyun oynanıyordu. Geminin sadece rotası değil, ismi bile bir maskeden ibaretti. Bu hayalet gemi, boğazlardan geçerken Türk makamlarına da yalan beyanda bulunuyordu.  Son 10 liman bilgisini her liman ister. Birinci kaptan ‘Son 10 limanda kesinlikle İsrail limanlarını yazma’ dedi. Ve telsiz raporlamalarında varış limanımızı İskenderiye olarak bildirmemizi istedi. Yalan yani. Devlete yalan beyanda bulunuyorlardı. İskenderiye tamamen kılıftı.

Son 10 liman bilgisi oldukça kritik öneme sahip. Çünkü bu evraklarda geminin gideceği yer, geldiği yer, yükü, tehlikeli madde içerip içermediği gibi bilgiler de yer alıyor.

1

Konteynerlerde ne vardı?

Gemi, radar sisteminde günlerce Rodos açıklarındaymış gibi göründü. 

Bu sırada İsrail’de önce Aşdod, sonra Hayfa’ya limanlarına gidildi. Rusya’dan alınan yük, bu iki limana bırakıldı.

Kayıtlara göre İsrail’e indirilen konteynerlerde “avokado” ve “deodorant” bulunuyordu. Mürettebatın mühürlü konteynerleri açma yetkisi bulunmadığı için gerçekten avokado taşınıp taşınmadığı bilinmiyor. Öte yandan Rusya’da özellikle kış aylarında, avokado yetiştirmeye uygun iklim koşullarının bulunmadığı biliniyor.

İsrail’den yeni yük alan gemi, Rusya’ya doğru yola çıktı. Rodos açıklarındayken günler sonra radar sistemini yeniden aktive etti.

Ticaret füzelerin altında bile hız kesmedi 

Şubat ayında Rusya’dan İsrail’e düzenlenen ikinci sefer için yola çıkıldığında Rıza Kaptan kritik bir mesaj aldı. Tam Çanakkale Boğazı'ndayken ailem bana mesaj attı: ‘İsrail'de savaş çıktı, Allah rızası için gitme.’

ABD ve İsrail 28 Şubat’ta hiçbir gerekçe bildirmeden İran’ı vurmaya başlamıştı. İran da misilleme saldırıyla yanıt veriyordu.

Gemi Aşdod limanına ulaştığında, Rıza Kaptan kendisini bir film sahnesinin ortasında buldu:  Bir baktım ateş topları uçuyor. Füzeler havada birbiriyle çarpışıyor, flaş gibi patlıyor, 5-10 parçaya ayrılıyor. Kimi aradan sıyrılıyor, saniyeler sonra bam diye patlama sesi geliyor. Arada bazı parçalar da bize doğru gelecek gibi oluyor.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-04/asdod.mp4

ABD-İsrail saldırılarında limanları ve enerji tesisleri hasar gören İran, Aşdod'a yönelik misilleme saldırılarında kentteki liman ve rafineri çevresini hedef almıştı. Saldırılar sonucu sıkça elektriklerin kesildiği Aşdod'da bir gemi rotasını değiştirmek zorunda kalmıştı.

Liman çalışanları sığınaklara koşarken, mürettebat geminin en güvenli noktası sandıkları makine dairesine sığınıyordu. Ancak bu can pazarı içinde bile ticaret durmuyordu. Üstelik bu ticaretin bir ayağı da Türkiye’ye uzanıyordu. 

İsrail limanlarından alınan yük İzmit'e bırakıldı

Aşdod ve Hayfa’dan yük alan gemi, rotasını bu defa Rusya’ya değil, Türkiye’ye çevirdi. İzmit'te de hem Hayfa hem Aşdod’dan yüklenen yükler bırakıldı. Zaten Hayfa’dan yani İsrail’deki son limandan kalktığımızda Rusya'da yüklenen yükün hepsi tahliye edilmişti.

Rıza Kaptan’ın tanıklığı İsrail’den Türkiye’ye ithalat yapıldığını doğruluyor.

İsrail’in aynı anda İran, Lübnan ve Gazze’ye bombalar yağdırdığı günlerde iki ülke arasında ticaret devam ediyordu.

Bu ticaretin yapılabilmesi için hem Türk makamları yanlış bilgilendirilmiş hem de uluslararası hukuk ihlal edilerek geminin kimliği ve rotası gizlenmişti.

Nitekim Ocak ayı istatistiklerinde İsrail’den Türkiye’ye yapılan ihracat hanesinde “sıfır” yazdı. 

Kaynak: TÜİK

Ticaret Bakanlığı, İsrail ile ticaretin kesilmediği yönündeki haberlere, Filistin ile sürdürülen ticaretin İsrail limanları üzerinden yapıldığını hatırlatarak itiraz ediyor. Ancak Rıza Kaptan'ın tanıklığı, bu savunmayı boşa düşürüyor. Çünkü gemi, Türk makamlarına bildirilen evraklarda İsrail limanlarına uğramamış görünüyor.  

Rıza Kaptan İzmit limanında dilekçesini yazarak gemiden ayrılmayı talep etti. Rusya’ya yapılan uğrama sırasında yerine geçecek bir personel bulundu ve boğazdan geçerken gemiden indi. 

soL’un takip ettiği deniz trafiği verilerine göre, Orita, Rodos açıklarında yine radar sistemini kapattı. 25 Mart-6 Nisan tarihleri arasında tam 11 gün sinyal vermedi. Dönüş yolunda bir kez daha İzmit limanına uğradı.

1İsrail'in 7 Ekim 2023'ten bu yana sürdürdüğü soykırımda 72 bin 333 Filistinli katledildi. En az 172 bin 202 kişinin yaralandığı saldırılarda Gazze Şeridi'ndeki konutların yüzde 95'i yıkıldı.

Libya seferi: 'İnsani yardım' konteynerinden mermi kovanları çıktı

Rıza Kaptan’ın hikayesi İsrail ticaretiyle sınırlı değil. Rotası defalarca savaşların, çatışmaların kıyısından geçmiş.

2011 yılında, Kaddafi henüz devrilmemiş, muhalif gruplar desteklenirken Libya’ya yaptığı bir seferi şöyle anlatıyor: Libya’ya İstanbul'dan dolu konteyner götürüyorduk. İçinde insani yardım olduğu söyleniyordu. O zaman Kaddafi sağdı ve tıpkı İsrail’de yaşadığımız gibi çatışma ortamı vardı. Dönüşte bu konteynerlerin boşlarını götürüyorduk. Konteynerler boş olunca o mühürleri de olmuyor, kapakları açık oluyor. Konteynerlerin içinden mermi kovanları falan çıkıyordu. Yani muhtemelen silah taşıyorduk. Şimdi de nasıl bir suçun ortağı ediliyoruz bilmiyorum.

Dümen cihatçılara kırıldı

Rıza Kaptan’ın içinde bulunduğu bir gemi, geçtiğimiz yılın Şubat ayında, bu kez Suriye açıklarında benzer bir belirsizliğin içine itilmiş. 

Uzak Doğu’dan yüklenen pirinç dolu geminin rotası, tıpkı İsrail seferinde olduğu gibi son dakikada değiştirilmiş. Önce geminin Mersin’e gideceği söylenmiş, ancak Akdeniz’e girildiğinde gerçek ortaya çıkmış. Kalktık gidiyoruz Aden'e doğru. Hiç ses seda yok. Biz dedik bu işte bir iş var. Gemi zaten depo olarak kullanılmış. Tam Akdeniz’e girerken bir mesaj geldi şirketten. Varış limanınız değişmiştir: Tartus, Suriye. Hepimiz dilekçe verdik.

Suriye’de henüz birkaç ay önce HTŞ’nin kontrolüne geçen bölgeye gitmek istemeyen mürettebat ile şirket arasında büyük bir kriz çıkmış. Şirket, savaşın ortasına gitmeyi reddeden denizcileri yol masraflarını maaşlarından kesmekle tehdit etmiş. Rıza Kaptan, dokuz aylık kontratının verdiği yorgunluk ve can güvenliği endişesiyle Süveyş Kanalı’nda gemiden ayrılmayı başarmış. Ancak geride kalanların yaşadığı korku dolu günleri unutamıyor. Süveyş’te ayrıldım. Onlar gittiler. Tartus'ta bir ay demir yaptılar. Dedim ne oluyor? Her yerde bomba patlıyor dediler.

Bu tehlikeli miras, Rıza Kaptan’a ailesinden devrolmuş bir yük gibi. Eliyle haritada Basra Körfezi’ni göstererek “Babamın birçok sınıf arkadaşı şurada 90’da, 91'de öldü. Körfez Savaşı…” diyor.

Kolay bayrak, ucuz işgücü, sıfır güvenlik

Mürettebatın canını hiçe sayan armatörler, özellikle savaş dönemlerinde kârlarına kâr ekliyor. Öte yandan gemideki mücadele savaş dönemiyle sınırlı değil.
Geminin bordasından içeri girildiği anda bambaşka bir hayatta kalma mücadelesi başlıyor.

Rıza Kaptan, bugün denizcilik sektöründeki hak gasplarını şu sözlerle özetliyor: Gemide çok örgütsüzüz. Bir sendikamız yok. Son yıllarda giderek artan bir şekilde daha fazla yabancı ehliyetli personel çalıştırılıyor. Mesela Türkiye vatandaşı bir üçüncü kaptan 3 bin 500 dolar alıyorsa, Hindistan vatandaşı 1500 dolara çalıştırılıyor. İş imkanlarımız gittikçe kısıtlanmaya başladı.

Bu ucuz işgücü politikasına, "kolay bayrak" denilen ve armatörlere vergi avantajı sağlayan sistem eşlik ediyor. Türk bayraklı gemilerin yerini alan bu sembolik bayraklar, aynı zamanda personelin çalışma güvenliğini de tehdit ediyor. Türk bayraklı gemi kalmadı neredeyse. Marshall Adaları, Panama, Barbados… Tuhaf tuhaf bayraklar yapıp vergi vermiyor. Gemilerdeki personel sayısı çok azalmaya başladı. Bu sayıyı belirleyecek olan bir sertifika var, onu da bayrak devleti veriyor. Mesela son çalıştığım Panama bayraklı gemide aşçı var kamarot yok, üçüncü kaptan var, dördüncü kaptan yok. Yani armatörün çıkarlarına göre bu sertifikayı ayarlıyorlar ve gemideki personel sayısını en aza indiriyorlar.

Bu zorluklara bir de can güvenliğini doğrudan ilgilendiren koruyucu ekipman eksikliği ekleniyor. Standartlara uygun, reflektörlü ve işlevsel kıyafetler yerine denizcilerin üzerindeki eşantiyon kıyafetlerle çalışmak zorunda bırakılması, sektördeki ciddiyetsizliğin ulaştığı boyutu gösteriyor. Rıza Kaptan, İsrail seferini yaparken Rimenes adlı şirketin çalışma koşullarını şöyle anlatıyor: Bana tulum yok. İkinci kaptana sordum. Benim tulumum yok ayakkabım yok dedi. Eski üçüncü kaptanın bana büyük gelen tulumunu kullanıyorum. İnsanlara bakıyorum üzerlerinde fabrikalardan eşantiyon alınmış kıyafetler var. Bunların olmaması gerekiyor. Güvertecilerin denize düştüğünde bulunması için turuncu reflektörlü, makinecilerin lacivert tulum giymesi lazım. Millet geminin içinde farklı bayilerden gelmiş ustalar gibi çalışıyor.

Emre Alım / soL


*Kaptanın ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir. 

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Nisan 2026-

 Şanlıurfa'da liseye saldırı: 7 yaralı -(BİRGÜN)-

Şanlıurfa'da okula giren saldırgan rastgele ateş açtı. 7 kişi yaralandı. Yaralıların durumuna ilişkin henüz net bir bilgiye ulaşılamadı. Saldırganın bazı öğrencileri rehin aldığı öne sürüldü.

Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir lise lise önünde silah sesleri duyuldu.

Liseye giren bir saldırganın rastgele ateş açtığı ve 7 kişinin yaralandığı öğrenildi.

Olay, Siverek ilçesine bağlı Hasan Çelebi Mahallesi’nde bulunan bir Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi'nde meydana geldi. Edinilen bilgilere göre, henüz kimliği belirlenemeyen kişi ya da kişiler tarafından okula silahlı saldırı düzenlendi.

Saldırıda en az 7 yaralı olduğu öğrenilirken, ihbar üzerine olay yerine çok sayıda polis ve sağlık ekibi sevk edildi.

Olayla ilgili kolluk kuvvetlerinin incelemesi sürerken, yaralıların durumuna ilişkin net bir bilgiye henüz ulaşılamadı.

"ÖĞRENCİLERİ REHİN ALDI" İDDİASI

Okul içerisinde bulunan saldırganın bazı öğrencileri rehin aldığı ileri sürüldü.

Güvenlik güçlerince okulda bulunan öğrencilerin büyük bölümünün tahliye edildiği öğrenildi. https://x.com/BirGun_Gazetesi/status/2043957993834783008

***

Lağım patladı: Çeteleşme çarpıcı boyutta -Mustafa Bildircin-

Etkin ve şeffaf mücadelede gösterilen zafiyet nedeniyle Türkiye’de artan çeteleşme ve suç örgütlerine yönelik çarpıcı veri açığa çıktı. Savcılıklarda, “Suç örgütü kurma ve üye olma” kapsamında hazırlanan ve mahkemelerce kabul edilen iddianamelerdeki toplam sanık sayısının 2025’in sonunda 61 bin 157’ye ulaştığı belirlendi. https://www.birgun.net/haber/lagim-patladi-cetelesme-carpici-boyutta-705640

***

Aynı ihtiyaca üç harcama: Satın al, kiraya çık, inşa et -Mustafa Bildircin- 

TKGM’nin 2022’de 524 milyon TL harcayarak satın aldığı binayı Gençlik Bakanlığı’nın kullanımına tahsis ederek kiraya çıktığı öne sürüldü. Mülkiyetindeki binayı kullanmayan kurumun, her ay milyonlarca liralık kira ödediği, yeni hizmet binası yapımı için de harekete geçtiği savunuldu.  https://www.birgun.net/haber/ayni-ihtiyaca-uc-harcama-satin-al-kiraya-cik-insa-et-705641

***

Azmimiz yollardan büyük -Ebru Çelik- 


Eskişehir’den Ankara’ya gasp edilen hakları için yürüyüş başlatan Doruk Maden işçileri direniş ateşini yaktı. İşçilerden Koçak, inandıklarını ve kazanacaklarını belirterek “Daha yolumuz da var mücadele azmimiz de” dedi. 
https://www.birgun.net/haber/azmimiz-yollardan-buyuk-705638

***

OSGB’lerde sahte rapora takipsizlik -Meral DANYILDIZ 


Tuzla’da ağır sanayi işçilerinin sağlık raporlarının, ruhsatsı olmayan OSGB’lerde düzenlendiği iddiaları yargıya taşındı. Belgelerin sahte kaşelerle hazırlandığı iddia edilirken dosyada takipsizlik kararı verildi. 
https://www.birgun.net/haber/osgblerde-sahte-rapora-takipsizlik-705634

***

Koşuyolu'nun kalbi satılamaz -Sibel Bahçetepe- 


Kadıköy Koşuyolu’nda halkın “kalbi” saydığı eski hastane arazisi, 55 taşınmazla birlikte özelleştirme listesine alınması tepkileri büyüttü. Alanın ranta açılmasından endişe eden mahalleli ve hukukçular, kamusal hafızanın satışına karşı yargı yolu hazırlığında. 
https://www.birgun.net/haber/kosuyolu-nun-kalbi-satilamaz-705631

***

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 


- Ergin Yıldızoğlu -

Orbán: ‘Madendeki kanarya’ 

Demokratik sistemleri öldüren “adamlar” iktidarda kalmaya devam etmek için genelde tankları değil “sandık mühendisliğini” tercih ediyorlar ama bir yere kadar! Pazar günü, Macaristan seçimleri bu bağlamda önemli bir deney olacak.

16 yıl önce bir kapitalist demokrasinin içeriden nasıl yıkılabileceğini bir kez de Orbán gösterdi. Anayasa mahkemesini, yüksek yargı kurulunu kendi adamlarıyla doldurarak yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı, medyanın yüzde 80’ini partisine bağladı. Demokrasi lafını terk etmek istemediği için “süreç olarak faşizmin” adı da “illiberal demokrasi” oldu. Şimdi, Orbán ilk kez seçimi kaybetme olasılığı ile yüz yüze. Macaristan seçimleri de otoriter bir sistemin çözülme noktasında nasıl tepki verdiğini görmeye yardımcı olacak “bir laboratuvara” dönüşüyor.

Orbán’ın rakibi Magyar, Orbán’ın partisi Fidesz’in içinden çıkmış bir isim; Orbán rejiminin çürümesini sosyal medyada anlatmasını biliyor. Anketler, 30 yaş altı seçmenlerin yüzde 65’inin Orbán’a karşı oy kullanmaya hazırlandığını gösteriyor: Orban rejimi demografik meşruiyetini de yitirmiş!

Diğer taraftan Orbán’ın arkasında yalnızca rejim, kendi parti örgütü yok. Putin ve Trump da var. Washington Post’un haberine göre Rus istihbaratı Orbán’ın popülaritesini artırmak için suikast senaryosu üretmeyi bile tartışmış. Kremlin bağlantılı dezenformasyon ağları Magyar aleyhine içerik üretiyor. Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Budapeşte’ye gitti; Dışişleri Bakanı Rubio da daha önce Orban’a “Sizin başarınız bizim başarımız” demişti, Trump Orban için “harika adam” diyor. Bu Trump-Putin ortaklığı tesadüf değil: Orbán, 10 yıldır, Kremlin’in söylemini MAGA’ya taşıyan bir aracı gibiydi. “Project 2025” ondan esinlendi.

Orbán bu seçimi kaybedebilir mi? Teorik olarak evet. Ama bu çok kritik bir soruyu ortadan kaldırmıyor: Ya Orbán sandıktan çıkacak sonucu tanımazsa? Orbán, son haftalarda Sırbistan sınırında patlayıcı bulunduğunu açıkladı, acil güvenlik toplantısı topladı; muhalefet, bağımsız analistler bunu seçimlerde bir korku atmosferi üretmek için kurgulanmış bir “sahte bayrak operasyonu” olarak nitelendirdi. Rejim köşeye sıkışmış durumda. Köşeye sıkışmış rejimler beklenmedik hamleler yapabilirler.

Muhalefet seçimleri kazansa bile kurulu rejimi değiştirmek kolay olmuyor. Avrupa’nın liberalleri 2023 Polonya’da Tusk seçimleri kazandığında, bunu “popülizme karşı demokrasinin zaferi” olarak nitelemişlerdi. Sekiz yıllık PiS hükümeti gitti ama Tusk hükümeti, her adımda Cumhurbaşkanı Duda’nın atadığı yargıçlara çarptı. Anayasa mahkemesi “reformları” defalarca bloke etti. PiS yandaşı devlet medyası kapatılmak istendiğinde hukuki kriz çıktı. Duda parlamentodan geçen yasaları veto etmeye devam etti. Seçim kazanılmıştı ama anahtarlar hâlâ “eski rejimin” elindeydi.

Macaristan’da da rejimin kökleri çok derin. Orbán yalnızca kurumları yandaşlarla doldurmadı, yeniden inşa etti. Seçim bölgelerinin sınırlarını kendi lehine yeniden çizdi, anayasayı üçte iki çoğunlukla defalarca değiştirdi, yargı bağımsızlığını fiilen tasfiye etti. Kamu ihalelerinin büyük bölümünü 13 kişilik yandaşa (çeteye) akıttı; bu oligarklar medyayı finanse ediyor, medya siyasi iklimi şekillendiriyor, siyasi iklim yargıyı koruyor, yargı rejimi meşrulaştırıyor. Bu yapı, birbiriyle kenetlenmiş bir ekosistem oluşturuyor. AB, 20 milyar Avro fonu dondurunca mali yük bu çevrenin değil esas olarak seçmenin sırtına yıkıldı: Halen Macaristan ekonomisi durgun, kamu hizmetleri çöküyor, enflasyon seçmeni eziyor.

Magyar seçimi kazansa bile karşısında bulacağı manzara şu: Anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk şart, elde etmesi neredeyse imkânsız. Yargıçların görev süreleri güvence altında. Oligarşik medya ağı varlığını sürdürüyor. Bu yüzden genç bir Budapeştelinin sözleri hem gerçekçi hem ağır: “Dört ila sekiz yıl zor ama yine de bugünkünden daha iyi olacak.”

Macaristan seçimleri öteki “güçlü adamlar” açısından bir “madendeki kanarya” gibi: “Genel seçimler” incir yaprağında ısrar ederek iktidarda kalmaya devam edilebilir mi? Güçlü adam köşeye sıkıştığında, bu incir yaprağını da kaldırıp atar mı? Cevap yalnızca Macarları değil, kapitalist demokrasinin bugün ne anlama geldiğini sormaya devam eden herkesi ilgilendiriyor.

/././

Savaştan sonra 

Washington-Tahran görüşmeleri bir belirsizlik içinde koptu. Ancak bir şey kesin: Bu savaşla kapitalist uygarlık ekonomik, jeopolitik, hatta psikolojik bakımdan bir eşiği aştı.

İlk belirtiler, Hürmüz Boğazı’nın kapandığı hafta ortaya çıktı. Tarihin en büyük enerji akış kesintilerinden biri yaşandı: Küresel petrol üretiminin yüzde 10’u piyasadan çekildi, fiyatlar üç hafta içinde yüzde 55 arttı. Katar’daki Ras Laffan tesisine yönelik bir İHA saldırısı LNG kapasitesinin yüzde 17’sini devre dışı bıraktı. Gübre tedarik zincirlerindeki tıkanma küresel gıda üretimini tehdit etmeye başladı. Bu salt bir bölgesel savaşın karmaşık etkisi değil, kapitalist uygarlığın sinir uçlarına doğrudan dokunan bir kırılma.

DENGELER DAĞILIYOR

Bu kırılma, küresel düzeyde yerleşik jeopolitik dengeleri de değiştiriyor.

İran, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra yoğunlaşan bölgesel etkisini yeni bir düzeye taşıdı. Şimdi, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bir müzakere aracına dönüştürerek enerji jeopolitiğini yeniden tanımlıyor. İran’da rejim değişti ama Trump’ın, İsrail’in beklediği yönde değil: Görece etkin denetleme, dengeleme kurumlarına sahip bir İslami cumhuriyet, yerini Devrim Muhafızları’nın elinde bir askeri diktatörlüğe bırakıyor. Savaş İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmadığı gibi, bu kapasiteyi geliştirme iradesini daha da güçlendirmiş görünüyor. Trump rejimi hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremedi. Dahası, Gazze soykırımından sonra, İsrail rejimi Trump’ı savaşa sürükledi, halkını İran füzelerinden koruyamadı, muhalefeti şiddetle bastırıyor, Filistinlilere özgü idam cezası getirdi: Artık gücü, demokrasi iddiası, uluslararası meşruiyeti ciddi biçimde sarsıldı.

ABD açısından sorun salt bir dış politika fiyaskosu değil. Derin bir toplumsal kutuplaşma, “süreç olarak faşizm” dinamikleri altında ABD, 1945 sonrası kurduğu uluslararası düzenin taşıyıcısı olma kapasitesini yitiriyor. NATO’nun işlevselliği zayıflarken Avrupa Birliği ortak bir dış politikadan, askeri yapıdan hâlâ yoksun. Rusya ve Çin, bu çözülmenin açtığı boşluklardan yararlanıyor.

ABD’nin 2000’li yıllarda giderek zayıflamakta olan hegemonyasını hâlâ ayakta tutan sütunlardan ikisi -askeri gücüne duyulan güven, ahlaki üstünlük imajı- aynı anda kırıldı. “Güç haklıdır” savı uluslararası hukuku yıkarken devasa askeri kapasite, İran’ın asimetrik taktikleri karşısında belirleyici olamadı. Trump’ın siyasal çizgisinde ABD, Vietnam, Afganistan, Irak fiyaskolarında yapılan hataları yeniden üretti. “Amerikan imparatorluğu” projesi nihayet çöktü.

BAŞKA ŞEYLER DE... 

Körfez monarşilerinin yarım yüzyıldır sürdürdüğü denge düzeni de... ABD güvenlik garantisinin aşınmasıyla birlikte bu ülkeler yeni arayışlara yöneliyor. Türkiye, Pakistan, Güney Kore gibi orta ölçekli güçlerle ilişkileri derinleştirmek bir seçenek; ancak bu ilişkilerin bir süper gücün sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini doldurması mümkün değil. Diğer seçenek ise İran ile bir uzlaşma zemini aramak. Her iki yolda da maliyet, belirsizlik yüksek.

Savaşın getirdiği, “enerji krizi”, 1973 OPEC ambargosunun çok ötesinde. Enerjinin bir silah olarak kullanılması yeni değil; ancak bu savaş, bu silahın kapsamını genişletti. Petrolün yanı sıra petrokimyasallar, helyum ve alüminyum, suni gübre gibi kritik tedarik zincirleri de kırılganlaştı. Piyasa istikrarsızlığının kısa sürede ortadan kalkması, petrol fiyatlarının savaş öncesi seviyelere dönmesi beklenmiyor.

Bu durum, ülkeleri enerji bağımsızlığı arayışına itiyor. Ancak bu arayışın basit bir “içe kapanma” ile çözülemeyeceği açık. Yeni dönemin mantığı ancak yönetilebilir karşılıklı bağımlılık, çeşitlendirilmiş tedarik hatları ve güçlendirilmiş stratejik rezervler üzerine kurulabilir. Yenilenebilir enerjiye geçişin hızlanması ise özellikle Çin’in bu alandaki tedarik zinciri hâkimiyeti dikkate alındığında, yeni bir jeopolitik gerilim alanını beraberinde getiriyor.

Bu savaş yalnızca dengeleri değiştirmedi. Ekonomik ağlar, jeopolitik ittifaklar, hatta devletlerin karar alma süreçlerinde egemen anlayışlar da sarsıldı. Savaş öncesi düzen onarılamaz biçimde geride kaldı. Kapitalist uygarlık bir eşiği aştı. Ve şimdi, haritası çıkarılmamış fırtınalı sularda, kayalık bir dar boğazdan geçmeye çalışıyor.

                                                     /././

-Mehmet Ali Güller- 

Türkiye’nin güvenlik mimarisi sorunu 

Muhafazakârların ya da milliyetçilerin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” tezine karşı ileri sürdüğü yanıt şu: “Türkiye Rusya’nın ya da Çin’in aparatı mı olsun?”

Bu antitezin dışavurduğu iki bakış var: Birincisi bu savunmanın sahipleri, aynı mantıkla tersinden Türkiye’nin ABD’nin aparatı olduğunu kabul ediyorlar.  İkincisi ise bu savunmanın sahiplerinin aklına nedense hiç bağımsızlık, bağlantısızlık gelmiyor.

Türkiye hiç kimsenin aparatı olmasın, Türkiye kendisine nereden tehdit geliyorsa o tehdide karşı birlikte konumlanacağı ülkelerle işbirliği yapsın. Mesele budur.

TEHDİDİN KAYNAĞI SORUNU 

Strateji, tehdidin nereden geldiğinin saptanmasının üzerine inşa edilir.

Türkiye’nin güvenlik mimarisi de o stratejiye göre biçimlendirilir.

Türkiye ise ne acı ki tehdidin geldiği aktörle müttefiktir!

Bu paradoks, şöyle bir çelişki doğurmaktadır. Türkiye, normalde tehdide karşı konumlanması gerekirken tehdidin kaynağının stratejisine uygun şekilde konumlanmaktadır.

Bunun doğal sonucunda da kendi doğal ortaklarına karşı pozisyon almaktadır. Türkiye’nin en büyük sorunu budur.

NATO’NUN ANKARA ZAMANI

İktidarın siyasi, askeri, iktisadi aktörleri açısından güvenlik mimarisi ya “Avrupa güvenlik mimarisidir” ya da “NATO güvenlik mimarisi”. Hatta NATO içindeki yeni tartışmaya çözüm olmak üzere, Ankara ikisinin birleştirilmesini savunmaktadır.

Ankara’da bu amaçla bir konferans düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile SETA’nın ortak düzenlediği “NATO’nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” adlı konferansta, Türkiye’nin bu perspektifi ana mesaj olarak verildi.

Konuşmacılar, hükümetin temel yaklaşımı olan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” iddiasını temel alıyorlar ve üzerine şunları koyuyorlar:

Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç: “Türkiye, NATO’nun güney kanadı ve aynı zamanda AB’nin de güney kanadıdır. Avrupa kıtasının güvenliği noktasında bir temel taşız.”

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler: “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kanat ülkesi rolündeydi, artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik konumundadır. Türkiye, NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkedir.”

Diğer konuşmacılar da özetle bu perspektifte mesajlar verdiler: Avrupa’nın güvenlik mimarisi, NATO’nun güvenlik mimarisi... Peki ya Türkiye’nin güvenlik mimarisi?

MHP MOSKOVA’DA TRÇ’Yİ KONUŞUYOR 

Ankara’da, tersine bir yaklaşım ise Cumhur İttifakı’nın MHP kanadından geliyor.

Biliyorsunuz Devlet Bahçeli, TRÇ yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermişti.  Bahçeli, bu ittifak önerisini görüşmesi için MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı görevlendirdi. Topsakal bu amaçla Moskova’da çeşitli temaslarda bulundu.

Topsakal’ın Rus Vedomosti gazetesine verdiği mesajlar bu bakımdan önemli. Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre TopsakalVedomosti’ye TRÇ’yi şöyle formüle etti: “Üç ülke arasında sağlanacak yakınlaşma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kritik bir rol oynayabilir. Küresel dengelerin değiştiği bir dönemde Türkiye’nin alternatif ortaklıklar geliştirmesi gerekir.”

Daha ilginci de şu: Medya Günlüğü’nün Vedomosti’den aktardığına göre  Topsakal, MHP’nin 2028 seçimlerinde AKP ile koalisyonunu sürdürmesinin gayriresmi şartının, “Rusya ve Çin ile işbirliğine yönelik bir programın kabul edilmesi olduğunu” söyledi!

Bu mesajı teyit etmek için İlyas Topsakal’a mesaj attım ama yazımı haber merkezine gönderdiğim saat 18.00’e kadar bir yanıt gelmedi.

Gelen yanıtı bir sonraki NATO incelememizde belirtirim. Çünkü NATO yazımız sürecek. NATO genel sekreterinin iki yönü olan ABD-NATO ilişkisine dair mesajı ile iktidarın “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında verdiği mesajları incelemeyi sürdüreceğiz.

/././

NATO’da alan kaydırma dönüşümü 

Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, Avrupa’nın kendi güvenliği için sorumluluk alması ve böylece NATO’nun “yeni ABD stratejisine” uyumlu konumlanması  içindir.

Polonya, Romanya ve Türkiye merkezli üç yeni NATO kolordu karargâhı işte bu amaçla tasarlandı. Kuzeydeki Polonya karargâhından Baltık’ın, merkezdeki Romanya karargâhından Karadeniz’in ve güneydeki Türkiye/Adana karargâhından Doğu Akdeniz’in ABD-NATO denetimine alınmasıdır hedef.

ABD kuzeyden güneye Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattı üzerinden Avrasya’yla stratejik bir hesaplaşma başlatmış durumda. Bunun için de kuruluş belgelerinin aksine, Avrupa’yı savunma yerine, NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Belirtmiştik, Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini aslında budur.

NATO’DA KANATTAN MERKEZE 

Ankara, ABD’nin bu yeni planlamasından memnun görünüyor. Hatta bu yeni planlamanın Türkiye’nin ABD nezdindeki önemini artıracağını savunuyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler“NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında, bunu özetle “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” diye açıkladı.

Bu açıkça “alan kaydırma” ve NATO’da bir dönüşüm demektir. Nitekim konferansın ev sahiplerinden Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, “NATO’nun dönüşüm baskısıyla karşı karşıya olduğunu” konuşmasında önemle belirtti. Ve Duran bu yeni süreçte Türkiye’nin NATO içinde alacağı role, Türkiye’nin şu değeri üzerinden işaret etti: “Türkiye, Ortadoğu’da sözü geçen; Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in güvenliği konusunda ise ittifak içerisinde öne çıkan bir aktördür.”

NATO’nun yeni yönü ve alan kaydırması, haliyle Türkiye’yi kanat ülkesi olmaktan daha içeride bir pozisyona almaktadır. Bu yeni risk oluşturan durum ise ne acı ki iktidar açısından “önemli olma” avantajı olarak görülmektedir.

ANKARA’NIN ‘ABD NEZDİNDE ÖNEM KAZANMA’ TAKTİĞİ 

Konferansta NATO’nun Türkiye için vazgeçilmez olduğunu savunan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirveden beklentisini de özetle “daha iyi NATO’culuk” olarak açıkladı.

Avrupa’yı “NATO’yu destekleyici pozisyonuna geri dönmeye” çağıran Güler şöyle dedi: “Aksi takdirde AB’nin bu yaklaşımının Avrupa’nın güvenliği ve dayanıklılığına ABD’nin Avrupa’da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz.”

Ankara’nın bu çizgisi, ABD-NATOAB üçgeni içinde “önem kazanma” taktiği olarak değerlendirilebilir ama son tahlilde ABD’nin Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyaya karşı belirlediği stratejiye, araçsallık durumudur ve son derece sorunludur.

RUTTE’NİN O KRİTİK CÜMLESİ 

ABD ile AB’nin NATO tartışmasında “birleştiricilik” arayan sadece Ankara değil, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de var. Rutte bu amaçla ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü ve ABD televizyonunda açıklamalar yaptı.

Rutte’nin yayındaki bir cümlesi, iki yönü bulunan çok kritik bir cümleydi. Rutte açık açık “NATO’nun ABD’nin güç projeksiyonu için bir platform olması gerektiğini” söyledi.

Bu cümle sadece “NATO eşittir ABD” gerçeğini resmetmekle kalmıyor, aynı zamanda yukarıda işaret ettiğimiz ABD’nin Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirerek güncelleme hedefini de ortaya koyuyor.

Rutte net ifade etmiş oldu: NATO’nun kuruluş amacı ve varlık nedeni budur. O nedenle ABD’ye karşı olmak, NATO’ya karşı olmayı da gerektirir.

                                                          /././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

Gizli ticaretin tanığı anlattı: Sinyali kapattık, Mısır gösterip İsrail'e gittik, aldığımız yükü Türkiye'ye bıraktık -Emre Alım / soL-

  soL, Türkiye ve İsrail arasındaki ticaretin gizli rotalar ve sahte beyanlarla sürdüğünü birincil tanıklıkla doğruladı. 17 yıllık denizci R...