halkTV "Köşebaşı" -12 Nisan 2026 -


İBB Davasında Akla Ziyan Durum... Dedesinin Dedesi de Kara Para mı Akladı!-Bahadır Özgür- 

İBB davasında, henüz iddia edilen suçlar hakkında hüküm verilmeden ağır bir ‘cezalandırma yöntemi’ uygulanıyor. Aslında sadece İBB davasında da değil. Uyuşturucudan yasa dışı bahise kadar son yıllarda yapılan operasyonların tamamında aynı durum geçerli: Mal varlığına el koyma!

TCK’da “suç gelirlerinin aklanması suçu” 282. Madde ile düzenlenmiş. Bu maddede suçlar sayılmıyor. Ceza sınırı belirtiliyor. Kabaca, TCK’ya göre 6 ay ve üzeri suçlardan elde edilen gelirler ‘aklama’ sayılıyor. Düzenlemenin bir diğer ayağı ise ‘etkin pişmanlık’ uygulaması.

Şu sıralar görülen İBB davasında bu ikisinin bir araya gelmesiyle tam bir hukuk garabeti yaşanıyor. Bunun en çarpıcı örneği Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yürütmüş olan Necati Özkan’ın başına gelenler. Özkan’ın bütün mal varlığına el konuldu. Necati Özkan ile ilgili akla ziyan ‘casusluk’ suçlaması da dahil tüm ithamların geriye doğru götürülebildiği en erken tarih 2014.

Bir an Özkan’ın üzerine atılı bütün suçları işlediğini, buradan elde ettiği gelirle de mal varlığı edindiğini varsayalım. Diyelim hepsi de kanıtlandı. El koymanın suç tarihinden sonrası edinilen mal varlığı ile sınırlı olması gerektiğini bilmek için hukukçu olmaya gerek yok herhalde. Adı üstünde, “suçtan elde edilen gelir.”

Peki savcılar ne yapmış?

Necati Özkan’ın 2006’da edindiği ofise de el koymuş. Yetmemiş, Sivas’ta dedelerinin dedesinden miras kalmış, 17 taşlı tarlaya da el konuldu. Özkan’a mirastan düşen hisse yüzde 2.85! Tam 100 kişi o mirasa ortak.

Şimdi sormak lazım: Suç tarihi 1000 yıl öncesi mi? Öyle değilse Özkan sülalesinin taşlı tarlalarına, “mal varlığı değerini aklama” gerekçesiyle neden el konuldu?

Sadece bu bile yapılanın, itirafçı olmadı diye Özkan’ı ve ailesini perişan etmeye, gündelik yaşamlarını sürdüremez hale getirmeye yönelik olduğu apaçık gösteriyor.

İBB davasında böyle onlarca örnek var.

Çoğu soruşturmada da benzer şeyler yaşanıyor aslında.

Mesela; ‘ünlülere yönelik uyuşturucu’ operasyonlarında da durum felaket. Her alınana iki seçenek sunuluyor: “Ya malını ver ya da bir isim.”

Henüz suç belli değil; var mı yok mu araştırılmamış daha. Suç tarihi kesinleşmiş mi, o da muamma. Lakin gözaltına alınan kişiye geleceğini de karartacak bir seçenek sunuluyor hemen.

Buralara nasıl gelindi?

TÜSİAD’ın Şubat 2025’te yapılan toplantısında dönemin TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Aras, gündemdeki konulara dair sert eleştiriler yapmıştı. Anında gözaltına alındılar. Açılan davada 1 yıl 3 ay ceza verildi. O toplantıda TMSF’nin yetkilerinin genişletilerek kayyım uygulamasının esnekleştirilmesine büyük tepki gösterilmişti. Hatta “organize suç örgütü kurmak, şirket kurmaktan daha kolay oldu” denilmişti. İşte TÜSİAD yönetiminin cezalandırılmasının altında bu yatıyordu. Zira iktidar, ‘topuyla tüfeğiyle’ İBB davasına hazırlanıyordu.

Mala mülke el koyma önce FETÖ davalarında, ardından organize suç örgütü faaliyetlerinde yoğun olarak uygulandığı için, kamuoyu nezdinde bu pratik normalleşti. Oysa artık bir gaspa dönüşmüş halde. Peşin cezalandırmanın, etkin pişmanlıktan yararlanıp itiraflarda bulunmayanların iradesini kırmanın, bunun için ailelerini yoksulluğa mahkum ederek baskı kurmanın yolu oldu.

Daha açık ifade ile yargı eliyle gasp normalleştiriliyor!

/././

Parçalama planı yeniden devrede! İsrail’in Lübnan’la asıl derdi bu -Mustafa K.Erdemol- 

İran’a karşı ABD’yle birlikte savaşırken bile Lübnan’ı vurmaktan vazgeçmiyor İsrail. Bu terör devletinin komşusu olmak gibi bir talihsizliğe sahip Lübnan, İsrail için her zaman güvenlik gerekçeleri öne sürülerek hedef oldu yıllarca. Ev sahipliği yaptığı Hizbullah’ın etkisini büyük oranda yitirmesine rağmen Lübnan bugün de yine aynı gerekçeyle İsrail tarafından bombalanıyor.

Siyonist terör devletinin güvenlik endişelerini gidermekten başka amaçları olduğu açıktır. Hizbullah’ın artık bir tehdit olmaktan çıktığı ortamda bile bu talihsiz ülkeye saldırmasının en bilinen nedeni tabii ki ülkenin güneyinde bir Tampon Güvenlik Bölgesi oluşturmak öncelikle. Lübnan’da operasyonlar bitse bile sözkonusu bölgede 10 km derinliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturacağını Savunma Bakanı Israel Katz açıkca söylemişti de.

Bu “açık” amacın dışında İsrail’in yıllar önce ertelediği Lübnan’ı bölme planını yeniden devreye sokabileceği olasılığı gözardı edilmemeli. 1950'lerden 1980'lere kadar, özellikle Ben Gurion, Menahem Begin, Ariel Sharon dönemlerinde, Lübnan'ı Maronit Hıristiyan ağırlıklı bir devlet haline dönüştürecek “parçalama” planını her zaman gündeminde tuttu İsrail. Lübnan’ın Müslüman Arap coğrafyasından koparılmasının kendisiyle “barış” yapabilecek bir müttefik kazandıracağına inanıyordu çünkü. Bu nedenle 1982’de Lübnan’ı işgal ettiğinde Hıristiyan Falanjistlerle ittifak yaptığını anımsayalım.

Bu konuda -bence- tek kaynak sayılacak bir kitap önereyim meraklısına. İsrail’in bu planlarını Livia Rokach’ın “Israel's Sacred Terrorism: A Study Based on Moshe Sharett's Personal Diary and Other Documents” (İsrail’in Kutsal Terörizmi: Moshe Sharett’in Kişisel Günlüğü ve Diğer Belgelere Dayalı Bir Çalışma) adlı kitabında ayrıntılı okumak mümkün. Sharett, 1954-55 yılları arasında başbakanlık yapmış, ılımlı bir siyasetçiydi. Kitapta dönemin İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un Sharett’e “şimdi, Lübnan’daki Maronitleri, bir Hıristiyan devleti ilan etmeye zorlamanın tam zamanı” dediği belirtiliyor. Kitapta yer alan, Gurion’un, Sharett’e yolladığı şu mektup da asıl niyetin ne olduğunu ortaya koyuyor:

“Lübnan’ın Arap Birliği’ndeki en zayıf halka olduğu açıktır. Arap devletlerindeki diğer azınlıklar, Kıptiler hariç, tamamıyla Müslümandır. Lübnan’daki Hıristiyanlar için durum böyle değildir. Onlar Lübnan’da çoğunluktadır. Bu nedenle bir Hıristiyan devletinin kurulması doğal bir eylemdir; bunun tarihsel kökleri vardır. Böyle bir girişim hem Katolik hem de Protestan Hıristiyan dünyasının geniş çevrelerinde destek bulacaktır.”

Sharett’in mektuba “dışarıdan bir girişim sonucunda Lübnan’ın bir Hıristiyan devletine dönüştürülmesi bugün mümkün değildir. Ortadoğu’yu kasıp kavuracak, mevcut düzeni yıkıp yenisini kuracak bir şok dalgasının ardından bu hedefin gerçekleştirilme olasılığını dışlamıyorum. Ancak mevcut Lübnan’da, ülkenin mevcut coğrafi, demografik boyutları ile uluslararası ilişkileri göz önüne alındığında, bu tür ciddi bir girişimin gerçekleşmesi düşünülemez” yanıtını verdiğini de kitapta okuyabilirsiniz.

Anlatılması uzun süren birçok gelişmeden ötürü İsrail’in uzun süre ertelediği bu planın bugün hayata geçirilmemesi için bir neden kalmamış görünüyor. Çünkü İsrail, kendisi için tehlikeli olacak “direniş ekseni”ni ciddi olarak etkisizleştirdi. Kendisiyle çıkar birliği içinde olan Arap/Müslüman ülkeler de mevcut ki, bir İslamcı radikalizmden ya da rejimlerine yönelik herhangi bir ayaklanmadan çekinmeleri onları İsrail’e yakınlaştırmış durumda. Başta Lübnan olmak üzere direniş ekseninin filizleneceği alanların İsrail tarafından körleştirilmesi bu işbirlikçi, gerici rejimlerin de işine gelir gibi görünüyor.

Aslında İsrail, uzun süre ertelediği Lübnan’ı parçalama fırsatını ülkede yaşanan iç savaş döneminde yakalamıştı da. İç savaşa 1976 yılının başlarında müdahil olan İsrail, kuzey İsrail sınırında hâlâ yaşayan az sayıdaki Maronit ile temas kurmak isteyen güneyin en uç kesimindeki bazı küçük Maronit köyleriyle açık sınır politikası uygulamaya başlamıştı, anımsanır. İsrail o dönem Binbaşı Sa’ad Haddad adlı İsrail destekçisi biri tarafından kurulan Güney Lübnan Ordusu’nu (GLO) da desteklemişti. Bu destek Begin döneminde de sürmüştü üstelik.

İsrail’in yararına gelişmeler olmasına rağmen Lübnan’dan bir Hıristiyan devlet çıkarma projesi yine akamete uğramıştı. Ama fırsat buldukça İsrail bu planı yaşama geçirmeye çalıştı. Bu konudaki en önemli adımlardan biri 1982’de bir suikast sonucu öldürülen Beşir Cemayel’i Lübnan Cumhurbaşkanlığı’na getirmesidir.

Daha sonraki gelişmeler olayları bilinler için sır değildir. Uzun süren Hizbullah direnişi sayesinde Lübnan’da istediklerini tam elde edemeyen İsrail için Lübnan’ı parçalama şansı yeniden gözüktü. Geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’a ait olduğu ileri sürülen bir mühimmat deposunun havaya uçması sonucu çok sayıda kişinin ölümünün ardından Hizbulla’'a yönelen öfke sırasında bazı kesimler Fransa’ya kendilerini tabiiyetine almasını istemiş, bu ayrı bir Hıristiyan devlet isteğinin tezahürü gibi değerlendirilmişti.

İran’la savaşırken arada Lübnan’ı da parçalayarak bölgeye yeniden şekil verme fırsatı İsrail’in eline bu kez güçlü bir biçimde geçmiş bulunuyor. Lübnan’ı “nedensiz” yere vurma ısrarının Lübnan hıristiyanlarında “çatışmaların dışında” kalma arzusu uyandırmakla ilgili olabileceği akla neden gelmiyor?

İran’la yapılacak ateşkesin şartlarından biri olmasına rağmen İsrail’in Lübnan’ı bombalamayı sürdürmesi sözkonusu ülkeyi “bölme” planının bir parçasıdır.

Tüm gelişmeler bunun işaretidir.

Umarım fark edilir.

Geç olmadan.

/././

Sempatisi varmış ama üyeliğe delil yokmuş!-İsmail Saymaz- 

Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının “IŞİD üyeliğinden ceza verilsin” görüşüne uysaydı, Yunus Emre Sarban muhtemelen bugün cezaevinde olacaktı.

Kiralık araç ve silah teminine ilişkin yazışmaları tespit edildiği halde “Tek başına örgüt üyeliği için yeterli delil değil, soyut iddia” gerekçesiyle beraat ettirilen Sarban, bu karardan dört yıl sonra İsrail Başkonsolosluğu’nun önünde polisle girdiği çatışmada ölü ele geçirildi.

Sekiz yıl önceki prova

Dün bütün ayrıntılarıyla yazdım.

Sarban, başkonsolosluğa yönelik saldırının provasını sekiz yıl önce yaptı.

Dünyanın 2019 yılına girmesine dakikalar kala Tekirdağ Kapaklı’da yol çevirmesi yapan jandarmalar İstanbul plakalı aracı durdurdu.

Yapılan aramada araçta cop, altı kar maskesi, bere ve boyunluk bulundu.

Aracı kullanan H.T. ile beraberindeki L.D., Ö.B. ve O.B., IŞİD ile bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alındı.

L.D.’nin cep telefonunda yapılan incelemede Sarban’la mesajlaşmalarına ulaşıldı. L.D.’nin “Bir yıllık arkadaşım” dediği Sarban’dan kiralık araç, maske ve silah temin etmesini istediği ortaya çıktı.

Haliyle Sarban, dosyaya dahil edildi.

Evindeki aramalarda ‘İslam Hukuku Açısından Tekfir Meselesi, Şartları, Engelleri, ve Ahkamı’ isimli kitap bulundu.

Dijital malzemelerinde “Şehadet şerbeti içmekten, Allah yolunda savaşıp can vermekten mutluluk duyacaklarını anlatan söylemler olduğu” belirlendi.

Şüpheliler 10 Ocak 2019’da tutuklandı.

IŞİD üyeliği iddiasıyla dava açıldı.

Sarban, şöyle suçlanıyor: Ev aramasında IŞİD’in fikir ve eylemlerini, amaç ve felsefesini destekleyen kitap ve yayınların ele geçirildiği, bu yayınların örgütün eleman temin ve kazanımında, örgüt mensuplarının eğitiminde kullanıldığı…

Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan sanıklar 10 Mayıs 2019’da tahliye edildi.

Dava 4 Ekim 2022’de beraatle sonuçlandı.

‘Bilimi seven biriyim’

Sarban’a ve diğer Tekirdağ’da bir araçta yakalanan IŞİD’çilere yönelik iddiaları aktardım.

Peki, nasıl oldu da beraat kararı çıkarmayı başardılar?

Bu sorumun yanıtını dün elime ulaşan Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararından vereceğim.

Gerekçeli karara göre Sarban, hakim karşısında kendisini şöyle savundu:

Hiçbir silahlı terör örgütüne üyeliğim yoktur. Sadece L.D.’yi tanırım. L.D.’den et alacağım vardı. Bunun için kendisini aramıştım. Kitap okumayı, bilimi, araştırmayı seven biriyim. Ebu Hanzala’yı orada gördüm. Bir kişiyi takip etmek o kişinin görüşlerini benimsediğim anlamına gelmez.

Savcılık: Eyleme gidiyorlardı

Savcılık esas hakkındaki mütalaasında, sanıkların aleyhindeki delilleri bir bir saydı.

Dijitaller materyallerde ele geçirilen, erkek çocukların ellerinde silah ile yaptıkları cihat çağrıları, IŞİD bayrağı, cihat çağrıları ve marşları başlık başına delildi.

Dahası…

Kocaeli’den kiralanıp Tekirdağ’da yakalanan araçta çıkan bere, altı kar maskesi, yeşil boyunluk ve cop, terör eylemi gerçekleştirecek olan örgüt mensuplarının kimliklerini saklama ve gizlemeye yönelikti.

Mütalaada şu ifadelere yer veriliyor:

Örgütsel eylemlerde kullanılacağı değerlendirilen bere, kar maskesi, yeşil boyunluk ve copun olası öldürme, yaralama, kaçırma, tehdit, sabotaj gibi terör eylemlerini gerçekleştirecek örgüt mensuplarının kimliklerini gizlemesine yönelik materyaller oldukları…

Kararda, bu materyallerin hepsinin bir anda, geçici kiraladıkları ve bir arada oldukları araçta bulunmasının demokratik hukuk devletinde yasalara saygılı bireyler yönünden hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine göre mümkün olmadığı vurgulandı.

Sarban ve diğer sanıkların IŞİD üyeliği suçundan ceza almaları gerektiği ifade edildi.

Soyut iddia!

Mahkeme, kararında “Ele geçirilen eşya ve dijitallerde IŞİD ile bilgi ve belgelere rastlansa da içeriklerin tek başına örgüt üyeliği için yeterli olmadığı, HTS kayıtlarının eyleme veya terör örgütüne üyeliğe yönelik somut, açık bir delil oluşturmadığı kanaatine varılmıştır” denildi.

İstihbari bilgilerin delil değeri taşımadığı ileri sürülerek, şöyle devam edildi:

Örgüt sempatisini gösteren, IŞİD’le ilgili fotoğraflar, videolar ve mesajlaşmalar dışında hiyerarşik yapıya organik bağla bağlandıkları, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kapsamında faaliyetlerde bulunduklarının tespit edilemediği…

Soyut iddia dışında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyetlerine yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından suçun işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle” beraate karar verildi.

Savcı beraat kararına itiraz etti.

İstanbul Bölge Adliyesi 3. Ceza Dairesi, itirazı reddetti.

Ve karar 3 Kasım 2023’te kesinleşti.

‘Her tekfirciye nasip olmaz’

Tekirdağ’da yargılama sürerken, Yunus Emre Sarban hakkında 7 Nisan 2021’de malvarlığının dondurulması kararı verildi.

Beraat çıkınca 31 Ağustos 2024’te tedbir sonlandırıldı.

Türkiye’de çok sayıda IŞİD ve El Kaide yargılamasında avukatlık yapan Onur Güler, Sarban’la ilgili tedbirin kaldırılmasını ‘her tekfirci selefiye nasip olmayacak bir idari tasarruf ve nadir bir karar’ olarak değerlendiriyor.

Güler, saldırının IŞİD esintili olduğunu, örgütün son dönemde yayınlarında diplomatik misyonlara ve Yahudi-Hıristiyan hedeflerine saldırı çağrılarının arttığını kaydediyor.

Avukat Güler, “Tekfirci-cihatçı terör eylemlerini engellemek hukukun değil, istihbaratın, toplumun, Diyanet'in ve devletin işidir” diyor.

/././

Kefen abartılıydı valiz gerçek oldu -Mehmet Tezkan- 

Siyasetçilerin en klasik değişidir; kefenimizle yola çıktık diye söze başlarlar. Mendereslere atıftır. İdam edilmelerine hatırlatmadır. Siyasetin zorluğuna dikkat çekmedir.

Aslında ‘memleket için idamı bile göze aldık’ demenin hamasetidir…

Bir elinde bal tutup öbür elinde kefen sallamak ülke siyasetinin klasiği oldu.

Kefenden söz etmeyen az sayıda siyasetçi var.

Tayyip Erdoğan siyasi hayat boyunca belki elli belki yüz kere ‘biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık’ demiştir…

Allah’a şükür 66 yıldır hiçbir siyasetçi kefen giymedi. Bundan sonra da giymez/ giymeyecektir de…

O hatayı Türkiye bir kere yaptı bir daha sittin sene yapmaz/yapmayacaktır…

Kefeni giyerek yola çıktım retoriği daha ne kadar devam eder bilmem ama ‘valizim kapıda’ söylemi AKP iktidarında gerçek oldu…

Eskiden, eskiden dediğim benim de tank olduğum yıllarda… 12 Eylül döneminde, FETÖ’nün at koşturduğu yıllarda gazetecilerin/yazarların/çizerlerin/aydınların valizi her daim hazır olurdu…

AKP iktidarı buna siyasetçileri de eklendi…

Belediye başkanları, meclis üyeleri, bürokratlar, teknokratlar, hatta müteşebbisler valizleri kapı önünde yaşamaya başladı…

Şoförler dahil…

Herkes değil tabii ki… CHP’de siyaset yapanlar, CHP’li belediyelerde çalışanlar böyle yaşıyor…

Valiz hazır… Valiz kapının önünde…

Valiz; pijama/sabun/ havlu/iç çamaşırı/ çorap/diş fırçası /vs…

Bir kişi maaş aldığı halde belediyeye gitmemiş. Bankamatik dediklerinden yani. Bu sebeple Bornova Belediye Başkanı gözaltında!..

Yok artık demeyin!..

Baskı bu boyuta ulaştı…

Neredeyse öksüren gözaltına alınacak!..

Siyasete girecekseniz, ülke meseleleri üzerine iki laf edecekseniz, hele hele iktidarı eleştirecekseniz, daha ötesi iktidarın nasırına basacaksanız valiz yetmez…

Bavulunuzu hazırlayın

Silivri mi Dubai mi?-Ayşenur Arslan- 

Savaşta arabuluculuğu, dünyada kimsenin ciddiye almadığını düşündüğümüz Pakistan’a kaptırdık.. Gazze konusunda ipleri “Barış Kurulu” adı altında Trump’ın eline verdik.. Yıllarca yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz Ahmet El Şara ABD’ye biat edince Suriye’deki nüfuzumuzu kaybettik.. 

Bırakın bölgeyi, dünya lideri olduğumuzu düşünürken ellerimiz boş kalınca Dubai senaryosu yazdık.. “Dubai öldü.. Sıra İstanbul’da masalları” okuduk. Maalesef kimileri inandı ya da inanmış gibi yaptı.

Oysa;

Konuya hakim isimlerden Prof. Burak Arzova, Dubai’nin başarı öyküsünün temelinde yatan “finans merkezi” gerçeğini öylesine net yazmıştı ki, masallar bir anda Kaf Dağı’nın arkasına kaçıvermişti:

“Küresel finans merkezleri endeksinde 2026 yılında Dubai ve Abu Dabi Orta Asya ve Afrika bölgesinde birinci ve ikinci sıraları almaya devam ederken, Dubai küresel ölçekte ilk 10’a girerek yedinci sıraya yükseldi.

İstanbul ise; Merkez Asya ve Doğu Avrupa grubunda yer alıyor. Küresel endekste 101. sırada. Bir önceki sıralamadan 13 basamak aşağıya düşmüş durumda. Daha önemlisi, İstanbul, Küresel Merkezler Grubu’nda yer almıyor.”

İstanbul’da Anadolu yakasını betondan bir mezarlığa çeviren Finanskent güya Dubai gibi uluslararası yatırımcıları, Türkiye’nin zenginlerini buluşturacaktı.

Hatta başta Merkez Bankası, önemli kurumlar İstanbul’a taşınacaktı.

Birbirinin güneşini kesen çirkin gökdelenler bir yana.. Finans Merkezi, yabancı yatırımcının talep ettiği, beklediği hiçbir koşulu yerine getiremiyordu. Mesela, Dubai’den öğrenildiği kadarıyla, parasını getiren kişi ya da kurumlar çocuklarının kendi dillerinde ve hatta ülkelerinden gelecek öğretmenlerle eğitilmesini bekliyordu. Son yıllarda yabancı okulların başına gelenlerse bu konuda hiç de ümitvar değildi.

Ancak asıl önemlisi, hukuktu.

Hadi biz, ülkemiz kalkınacak diye susup hukuk, adalet var-mış gibi yaptık diyelim.. Küresel araştırmalar tüm veriler inceleyip sıralamasını yapıyor. O inceleme sonucunda ”Türkiye 2025 yılında, hukuk üstünlüğü endeksinde bir önceki yıla göre bir sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı.”

İktidarın daha önceki kimi büyük rakamlı anlaşmalarda, sıkıntı halinde Londra mahkemelerini yetkili kılması boşuna değildi elbette.

Ama insan hakları konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımayı taahhüt edip tanımayan Türkiye, acaba akçeli konularda ne yapardı? Soru işareti hep havada asılı kaldı ve Türkiye küresel finans endeksinde de 101. sıraya oturdu.

***

Aslında İBB davası, İstanbul’un bu başlıklarda neden Dubai’nin yerini alamayacağına dair sayısız örnekle dolu.

Batı kamuoyu ve ilgili kurumları hepsini yakından izleyemiyordur muhtemelen. Ancak bir isim var ki, başına gelenler ve duruşmadaki savunması kelimesi kelimesine kayıt altına alınmıştır.

Zira, o isim, Necati Özkan, uluslararası siyasi danışmanlık derneğinde önce Avrupa'da başkanlığa, daha sonra dünyada yönetim kurulu başkan yardımcılığına getirildi. Tutuklu olmasaydı 2026 1 Ocak'tan itibaren 2 yıl süreyle başkan olacaktı. Olamadı.

19 Mart 2025 günü hapse atıldı. Ankara ondan nefret ediyordu. Cumhur İttifakı ve bileşenleri, onun kampanyasıyla İstanbul’un ellerinden gideceğini anlamış olmalılardı. CHP’de de Kılıçdaroğlu ve ekibi aynı gerekçeyle rahatsızdı. Nitekim Altılı Masa’nın aday belirleme sürecinde rahatsızlık kulislerden çıkıp ekranlara yansıdı.

Necati Özkan şimdi o rahatsızlığın.. Daha doğrusu “BAŞARININ CEZASINI ÖDÜYOR”.

Hem de örgüt üyeliği gibi bir iddia ile.

Necati Özkan da iddianameyi masaya yatırıp soruyor: “Benim örgüt üyeliği ile ilişkin gerekçeler nerede? Söylüyorum, bakın: İddianame sayfa 7, diyor ki: 'Ekrem İmamoğlu'nun uzun yıllardır siyasi danışmanlığını yapmak.' Buyurun... Bu aleni bilgi.. İlkokul 1. sınıf öğrencisi okuma yazma biliyorsa 'Necati Özkan kimdir?' diye yazsın, zaten onu bulur. İki, sayfa 36: 'CHP'nin 4 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen kurultayına katılmış olmak.' Bak, bak, bak! Ya ben CHP'nin, yani 1990 başından beri her kurultayına katılıyorum. Sadece CHP'ye değil; AK Parti kurultaylarına da katıldım, MHP kurultaylarına da katıldım. Mesleki merakım gereği, ilgim gereği katılıyorum. Bunun neresi suç olabilir? Sonra sayfa 72: 'Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü Başkanlığı döneminden beridir irtibat halinde olduğu, çok güvendiği ve aynı zamanda siyasi danışmanlığını yapmakla birlikte örgütün akıl hocası konumunda olmak.' Siz peynir alırken evinize, güvenmediğiniz bir adamdan peynir alıyor musunuz Sayın Başkan?”

Devam ediyor Özkan.. Hem de en dehşet iddia ile: “Sayfa 88 Başkanım: 'Ekrem İmamoğlu'nun liderliğinde ve talimatlarıyla Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. yapılanması içerisinde Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan; suç örgütüne fon sağlamak amacıyla usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı isimli tahsisatlar, muvazaalı sözleşmeler ile para tahsilatı eylemlerini organize etmek.' Bir tane örnek yok! 'Şu vakada bunu yapmıştır' diye bir tane örnek yok. Dolayısıyla hani hakikat dışı, kurmaca, düzmece, yorumdan ibaret bir iddianame ile karşı karşıyayız. Yorum! Şuna şöyle bir şey yazalım, buna böyle bir şey yazalım. Yazın...”

Delil bulamayınca Özkan’ın notlarından İmamoğlu için şöyle “suçlar” çıkartılmıştı: Partinin başına geçmek.. Trump ile görüşmek..

İddianamedeki ifadeler gerçekten o kadar komikti ki, Necati Özkan espri yapmadan duramadı.. Ekrem İmamoğlu’na dönerek, “Nereye kurdunuz bu suç örgütünü.. Nereye CV vereceğiz” diye sordu.

***

CV değil ama "biat etmenin işe yaradığını" söyleyebiliriz. Bakın, olay tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan, daha sonra Yargıtay’a getirilen Yüksel Kocaman hakkında, mafya ile ilişki anlamına gelebilecek bir rüşvete dair ‘BELGE’  ortaya çıktığı iddialarına rağmen koltuğunu koruduğu görülüyor. Muhtemelen Akın Gürlek’te olduğu gibi ona da ‘sakın konuşma’ talimatı verildiği iddiası nedeniyle susuyor.

4b2771d4-120c-4882-bd37-f569ff530fa2.webp

T24’ten Asuman Aranca’nın haberi her şeyi açıkça anlatıyor oysa: “Ayhan Bora Kaplan’ın yargılandığı kara para davası dosyasına giren belgede, Yüksel Kocaman’ın üzerine aldığı Mercedes’in ödemesinin, Kaplan’a ait MRL Restoran isimli şirkette asistan olarak çalışan Sevda S. tarafından yapıldığı öne sürüldü. MASAK raporuna göre Kaplan’ın asistanı Sevda S., 2 Ekim 2019’da Borusan Oto Servis hesabına “Yüksel Kocaman araç bedeli” açıklamasıyla 338 bin 650 lira gönderdi.

İddialara göre Yüksel Kocaman, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde Kaplan hakkındaki 8 soruşturma dosyasından 7’sinin kapatılmasında rol oynadı. Bu süreçte Kaplan tarafından Kocaman’a lüks bir BMW verildiği, ayrıca Gölbaşı’ndaki villasının mobilyalarının yaptırıldığı öne sürüldü.Başa dönersek.. Soru net: Silivri mi Dubai mi?

/././

halkTV


5 soruda Türkiye–Uganda ilişkileri: Neden şimdi tehdit ettiler? - Fırat Turgut / Evrensel -


Ugandalı generalin 1 milyar dolarlık tehdidi, Somali’deki nüfuz rekabeti ve İsrail eksenli bölgesel dengelerle patlak verdi. 30 günlük kriz, Türkiye-Afrika ilişkilerinde kırılma mı yoksa pazarlık mı?

Bir sosyal medya paylaşımı ve ardından gelen milyar dolarlık bir talep. Türkiye ile Uganda arasında son yıllarda hızla gelişen ilişkiler, nasıl oldu da bir askeri figürün sert tehditleriyle sarsıldı? Somali’den İsrail’e uzanan karmaşık denklemde, görünenden daha fazlası olduğu açık. Şimdi asıl soru şu: Bu kriz anlık bir fırtına mı, yoksa daha büyük bir kırılmanın habercisi mi?

1) Krizi başlatan açıklama neydi?
-------------------------------------
Uganda’da iktidarın en güçlü askeri figürlerinden biri olan Muhoozi Kainerugaba, sosyal medya üzerinden yaptığı sert açıklamalarla Türkiye’yi hedef aldı. Ankara’ya 30 gün süre vererek 1 milyar dolar talep etmesi ve aksi halde diplomatik ilişkileri kesme tehdidinde bulunması, iki ülke arasında şimdiye dek görülmemiş bir gerilim yarabilir. Bu çıkışın resmi bir devlet politikası mı yoksa bireysel bir güç gösterisi mi olduğu henüz net değil. Ancak Kainerugaba’nın konumu, sözlerinin sıradan bir çıkıştan öte algılanmasına neden oluyor. Özellikle askeri gücü ve babası Yoweri Museveni üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu açıklamalar Uganda’nın iç dengeleriyle de doğrudan bağlantılı görünüyor.

2) Türkiye ile Uganda arasında aslında nasıl bir ilişki vardı?
----------------------------------------------------------------
Gerilimden önce Türkiye ile Uganda arasında oldukça olumlu bir tablo bulunuyordu. Türkiye, son yıllarda Afrika açılımı kapsamında Uganda’da altyapı, ticaret ve savunma alanlarında önemli adımlar attı. Demiryolu projeleri, askeri iş birliği görüşmeleri ve ticari ortaklıklar, ilişkilerin stratejik boyuta taşındığını gösteriyordu. Ayrıca TİKA’nın sosyal projeleri ve sağlık yardımları, Türkiye’nin “yumuşak güç” unsurlarını da devreye soktuğunu ortaya koyuyordu. Tüm bu gelişmeler, iki ülkenin karşılıklı kazanım temelinde ilerlediğini gösterirken, Kainerugaba’nın çıkışı bu pozitif tabloyla ciddi bir tezat oluşturdu.


3) Somali faktörü neden bu kadar önemli?
------------------------------------------------
Gerilimin merkezinde büyük ölçüde Somali yer alıyor. Uganda, Afrika Birliği misyonu kapsamında Somali’de uzun yıllardır askeri varlık bulundururken, Türkiye son dönemde Mogadişu’da askeri eğitim, liman işletmeciliği ve altyapı yatırımlarıyla etkisini artırdı. Bu durum, Kampala yönetimi tarafından bir nüfuz kaybı olarak algılanmış olabilir. Türkiye’nin Somali hükümetiyle geliştirdiği yakın ilişkiler, Uganda’nın bölgesel rolünü gölgede bırakıyor. Kainerugaba’nın paylaşımlarında “Türkiye o kritik dönemde yoktu” vurgusu yapması da bu rekabetin açık bir yansıması. Dolayısıyla kriz, yalnızca ikili ilişkiler değil, Doğu Afrika’daki güç dengeleriyle ilgili daha geniş bir mücadeleyi işaret ediyor.


4) İsrail ve bölgesel rekabet bu krizde rol oynuyor mu?
------------------------------------------------------------
Krizin arka planında sadece Afrika içi rekabet değil, küresel ve bölgesel aktörlerin etkisi de bulunuyor. Uganda yönetimi, son dönemde İsrail ile yakın ilişkiler kurarken, Kainerugaba’nın İsrail’e açık destek veren açıklamaları ve hatta asker gönderme teklifleri, Uganda’nın bu eksende konumlandığını gösteriyor. Ayrıca Somaliland meselesi ve Aden Körfezi çevresindeki stratejik rekabet de bu tabloyu karmaşıklaştırıyor. Türkiye, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunurken, bazı aktörlerin ayrılıkçı yapıları desteklemesi bölgedeki fay hatlarını derinleştiriyor. Somaliland meselesi, 1991'de Somali'den tek taraflı bağımsızlığını ilan eden ancak uluslararası alanda tanınmayan Somaliland'ın, Somali'nin toprak bütünlüğü ile yaşadığı çatışmayı ve bu bölgedeki jeopolitik güç mücadelesini ifade ediyor. Kızıldeniz'e kıyısı olması nedeniyle stratejik öneme sahip bölge, Etiyopya'nın denize erişim arayışları ve İsrail'in tanımasıyla küresel bir kriz halinde. 11 Aralık'ta Ankara'da gerçekleştirilen görüşmelerde varılan mutabakata göre, Somali'nin toprak bütünlüğü teyit edilirken, Etiyopya'nın denize erişim taleplerinin her iki tarafın da kazançlı çıkacağı işbirliği sürecine dönüştürülmesi benimsenmişti.


5) Önümüzdeki süreçte ne olabilir?
----------------------------------------
Şu ana kadar ne Ankara’dan ne de Kampala’dan resmi ve sert bir karşılık gelmemesi, tarafların krizi büyütmeden yönetmek istediğini düşündürüyor. Türkiye’nin şimdilik temkinli sessizliği, diplomasi kanallarının açık tutulduğunu gösteriyor. Öte yandan Kainerugaba’nın geçmişte de benzer çıkışlar yapıp geri adım attığı biliniyor; bu da mevcut krizin bir pazarlık stratejisi olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Ancak tehditlerin somut adımlara dönüşmesi halinde, kimi ekonomik dengeler bozulabilir. Önümüzdeki 30 gün, bu gerilimin geçici bir kriz mi yoksa kalıcı bir kırılma mı olacağını belirleyecek kritik bir dönem olacak.
Fırat Turgut / Evrensel

Fail Safe’in kehaneti - Tuğçe Madayanti Şen / BİRGÜN

Her şey değişiyor ama gerekçeler tuhaf biçimde aynı kalıyor. 1964’te Fail Safe, bugün hala bizi uyarıyor; Ortak kaderimiz, aptalca güvenimizde saklı.

Korkunç bir hafta daha geçirdik. Sayılı ömrümüzle alay eder gibi, gezegenin üzerinde söz sahibi olan bir avuç adamın kararlarıyla kimsenin tam olarak sahip çıkmadığı bir kaos büyüyor.

Bu tablo yeni değil belki. Ama ilk kez, mağara önündeki o ilk kavgadan bugünkü füze rampalarına kadar uzanan o devasa şiddet hafızası bu kadar sıkışmış, bu kadar hızlanmış halde önümüzde akıyor.

Gerçek zamanlı, durmaksızın bir felaket akışının içindeyiz. Ve onca yüzyıl sonra bu şiddet sadece politik ya da ekonomik değil. Hâlâ kendini kutsal anlatılarla, mitolojilerle meşrulaştırıyor.

Biz dijital bir çağda yaşadığımızı sanırken, birileri adeta kadim ve ezoterik takvimlerin ritmiyle hareket ediyor. Her şey değişiyor ama gerekçeler tuhaf biçimde aynı kalıyor. Bu yüzden olan bitene 3. Dünya Savaşı demek bile hafif kalır.

Daha çok, yeni bir çağın eşiğinde yaşanan uzun bir kırılma gibi. İşte tam bu ruh halindeyken 1964 yapımı Fail Safe’i izledim. Sidney Lumet’in bu unutulmaz gerilimi, sanki dün çekilmiş gibi çarptı.

MUTLAK SAVAŞ

Aynı yıl, aynı korku, neredeyse aynı hikâye. Ama iki film birbirine hiç benzemiyor. Dr. Strangelove ve Fail Safe. Birini izlerken gülüyorsun. Diğeri seni susturuyor. Sidney Lumet seni mesafesiz bırakıyor.

Odaya sokuyor. Başkanın yanına, o telefonu tutan adamın karşısına. Kokpite kadar götürüyor seni. Emir bekleyen, sorgulamayan bir pilotun zihnine. Ve orada kalıyorsun. Siyah-beyaz çekim, müziksiz bir soundtrack, boğucu yakın planlar ve tiyatrovari bir minimalizm.

1960’lar Amerika’sı bugünle sandığımızdan daha yakın. Küba Füze Krizi dünyanın ne kadar kolay yok olabileceğini göstermişti. Vietnam Savaşı ise devlet aklına olan güveni paramparça etmişti. Sokakta öfke vardı, merkezde panik ve inkar. Hollywood bu atmosferde eleştirisini çoğunlukla hicivle kurdu. Bugünden bakınca şunu hissediyorum; Hiciv bazı şeyleri hafifletiyor. Gülmek, olan biteni sindirilebilir hale getiriyor. O yüzden Fail Safe, Dr. Strangelove’dan daha dürüst ve daha cesur geliyor.

MOSKOVA VURULURSA

Her şey küçük bir hatayla başlıyor. Stratejik Hava Komutanlığı’nın kusursuz olduğu düşünülen sistemlerinden biri yanlış bir saldırı emri gönderiyor. Nükleer yüklü uçaklar Moskova’ya doğru ilerlemeye başlıyor.

Pilotlar sorgulamıyor. Çünkü sorgulamamaları gerekiyor. Geri çağırma sinyalleri sistem tarafından geçersiz sayılıyor. ABD kendi uçağını durdurmak için her şeyi deniyor. Savaş jetleri gönderiliyor. Kendi pilotlarını vurma ihtimali bile masaya konuyor. Yetmeyince Sovyetlerle iletişime geçiliyor. Soğuk Savaş’ın bütün mantığı çökmeye başlıyor. “Biz ve onlar” ayrımı bir anda anlamsızlaşıyor. Ortak bir felaketi önlemek için birlikte hareket etmek zorunda kalıyorlar.

Ama zaman daralıyor. Filmin en ağır kısmı Henry Fonda’nın oynadığı başkanın telefon görüşmeleri. Lumet’in dar, klostrofobik odalarında geçen bu sahneler, Fonda’nın sakin ama içten içe parçalanan ifadesiyle ağırlaşıyor. Sesini yükseltmiyor. Panik yapmıyor. Sadece hesap yapıyor. Moskova vurulursa, dengeyi sağlamak için New York’un da vurulması kabul ediliyor. Bu bir tehdit değil. Bir strateji değil. Soğuk bir matematik. Film nefes aldırmıyor. Belki kurtulurlar hissi Fail Safe’de yok. Baştan beri bir çaresizlik var.

APTALCA GÜVENMEK

Filmde kimse deli değil. Kimse kontrolünü kaybetmiyor. Herkes görevini yapıyor, herkes mantıklı ve profesyonel davranıyor.

Ama sistem çalışıyor. Sorun, aynı zamanda kusursuz çalıştığı düşünülen bir sistemin kendi kendine felaket üretmesi. Hatırlarsınız, 1983 yılında Sovyet subayı Stanislav Petrov, bilgisayar sisteminin verdiği yanlış nükleer saldırı alarmını kendi sezgileriyle reddederek dünyayı tek başına bir yok oluştan kurtarmıştı.

Makinenin “kesin” dediği yerde, Petrov’un insanın şüphesi, tecrübesi ve içgüdüsü hayat kurtarmıştı.

Bugün kararlar hızlanıyor, süreler kısalıyor. Yapay zekâ hizalanması ve varoluşsal risk gibi terimler kullanıyoruz ama çekirdekteki gerçek 1964’ten beri değişmedi. Sistem ne kadar karmaşıklaşırsa, insanın kontrolü o kadar azalıyor.

Sonuçta geriye çok basit ama derin bir gerçek kalıyor: Asıl felaket, teknolojinin akıllı hale gelmesi değil; bizim ona aptalca güvenmemiz. Filmin sonu ise unutulmaz bir darbe gibi iniyor. Lumet, New York’un günlük hayatından sıradan anları hızlı hızlı gösteriyor, insanlar yürürken, konuşurken, gülürken ve her kare donuyor. O anda bombalar düşüyor.

Tuğçe Madayanti Şen / BİRGÜN

GÜNDEM - 11 Nisan 2026 -

Üsküdar Belediyesi operasyonu: Aralarında Başkan yardımcısı ve Kent AŞ Genel Müdürü'nün de bulunduğu 9 kişi tutuklandı -T24- 


Üsküdar Belediyesi’ne yönelik “rüşvet” iddiasıyla yürütülen soruşturmada 9 kişi tutuklandı, 10 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Tutuklananlar arasında Belediye Başkan Yardımcısı 
Filiz Deveci ile Kent AŞ Genel Müdürü Nazım Akkoyunlu da yer aldı. https://t24.com.tr/gundem/uskudar-belediyesi-operasyonu-aralarinda-baskan-yardimcisi-ve-kent-as-genel-mudurunun-de-bulundugu-9-kisi-tutuklandi,1313600

***

Bolu Belediyesi'ne operasyon: Başkan yardımcısı dahil 3 kişi gözaltına alındı -Birgün-

Bolu Belediyesi’ne gece saat 02.00’de düzenlenen operasyonda Belediye Başkan Yardımcısı Leyla Beykoz’un da aralarında bulunduğu 3 kişi gözaltına alındı. Soruşturmanın BOLSEV Vakfı üzerinden yürütülen kurban bağışı iddialarına ilişkin olduğu belirtildi. https://www.birgun.net/haber/bolu-belediyesi-ne-operasyon-baskan-yardimcisi-dahil-3-kisi-gozaltina-alindi-704872

***

CHP'li Mersin Yenişehir Belediyesi'ne operasyon -Birgün-

Son günlerde hız verilen şafak operasyonları bugün de devam etti. CHP'nin son yerel seçimde yüzde 62 oy ile kazandığı Mersin Yenişehir Belediyesi'nde polisin arama yaptığı öğrenildi. https://www.birgun.net/haber/chp-li-mersin-yenisehir-belediyesi-ne-operasyon-704876

***

İBB davasında dekont olayı + Akbelen, Tisan, Belgrad Ormanı: Tarafınızı seçin + Belediyelere operasyonlar ve kumpas kültürü -Murat Ağırel / Cumhuriyet-


İBB davasında dekont olayı 

Bazen trajikomik olayların memleketin durumunu daha güzel anlattığını düşünüyorum.

Anlatayım.

Perşembe günü İBB davasının 15. duruşması yapıldı.

Mahkeme başkanı, daha önceki celselerde salı, çarşamba ve perşembe günleri tahliye taleplerini alacağını, taleplerin yalnızca avukatlar tarafından yapılacağını belirtmişti. Duruşma savcısı da yedi kişi hakkında tahliye talebinde bulundu.

Perşembe günü tüm tutuklu sanıkların avukatları savunmalarını yaptı. Savunmaları yakından takip ettim. Skandal düzeyde durumlar var. Hepsini yazacağım.

Nitekim perşembe gece yarısı kararlar açıklandı ve 18 kişi oybirliğiyle tahliye edildi.

İşin ilginç kısmı şu: Duruşmalar devam ederken bir sıra çizelgesi paylaşıldı. Bu sıralamaya göre savunmalar yapılıyor. Halihazırda çizelgede 16. sırada bulunan sanık savunma yaptı. Savunma yapan 16 kişinin 6’sı, dün tahliye edilen 18 kişi arasında yer aldı.

Tahliye kararları sevindirici olsa da ben sayının çok daha fazla olacağını düşünmüştüm. Zira yapılan savunmalar son derece netti ve iddialar ile sunulan delillerin ne denli yetersiz olduğunu gözler önüne serdi.

Mesela, TV yayınında da bahsettim; KİPTAŞ Müdürü Ali Kurt’un avukatı Mehmet Zengin savunma yaptı. Savunmasında, “Müvekkilim rüşvet almış, ben de belgeleriyle kabul etmeye karar verdim. Burada müvekkilimin rüşvet aldığını söyleyeceğim. Eylem 28 kapsamında müvekkilimin 500 bin dolar aldığına ilişkin evrakı göstereceğim. Evrak bu. Parayı veren kişi ‘Banka hesaplarına ulaşamıyorum’ diyor ama ‘500 bin dolar verdim’ diyor” ifadelerini kullandı.

Yani diyor ki “500 bin dolar rüşvet verdim” diyen kişi, bir A4 kâğıdına bunu yazıp imzalamış ve savcıya sunmuş. Bu kâğıt da dosyada delil olarak yer almış.

Söz konusu “rüşvet belgesinde” şu ifadeler yer alıyor:

“17.06.2025 tarihli ifademde geçen KİPTAŞ Yeşilpınar Evleri Projesi’nden, Ali Kurt’a verilen 500.000 USD’nin 400.000 USD’si Yemenoğlu firması tarafından Altan Gözcü’ye KİPTAŞ’ın otoparkında teslim edilmiş ve 100.000 USD de tarafımızdan tamamlanıp elden verilmiştir. Ancak Yemenoğlu’ndan gelen paranın dekontu tarafımıza teslim edilmemiştir. Ortaklık hesaplarına da erişimim mümkün olmadığından dolayı herhangi bir belge ve dokümana ulaşamamaktayım.”

Ciddi ciddi boş bir kâğıda bunları yazıp “Rüşvet verdim” deyip imzalamış ve bunu da belge olarak sunmuş.

Dinlediğimde “Olamaz” dedim.

Ek evraklarda aradım, avukatlara ulaşıp sordum. Belgeyi gönderdiler. Gerçekten boş bir kâğıda yazılmış kısa bir metin. “Rüşvet verdim” diyor. Devamında da dalga geçer gibi “Dekont yok, ulaşamadım” yazıyor.

Bakın trajikomik olaylar bununla da sınırlı kalmıyor.

Yine yargılanan isimlerden Mustafa Keleş’in avukatı savunmasında, yaptıkları itiraz başvuruları ve verdikleri delillerin dosyadaki diğer Mustafa Keleş isimli kişinin dosyasına eklendiğini açıkladı.

Avukat diyor ki “Dosyada iki tane Mustafa Keleş var. Benim müvekkilim tutuklu. Bizim yaptığımız tutukluluğa itiraz, diğer Mustafa Keleş’in dosyasına ekleniyor. Sunduğumuz deliller diğer Mustafa Keleş’in dosyasına aleyhte konuluyor. Biz o kişiyi tanımıyoruz, bağımız yok.”

Zabıta Anadolu Yakası Başkanı Nazan Başelli ve Zabıta Daire Başkanı Engin Ulusoy’un avukatları da savunma yaptı.

Nazan Hanım ve Engin Bey gözaltına alınıp tutuklanırken haklarındaki iddia “rüşvet almak ve örgüte üye olmak”tı. Ancak iddianamede tek bir suçlama var: Dolandırıcılık. Yani tutuklamaya gerekçe olan suçlamalar iddianamede yer almıyor.

Nazan Başelli tahliye edildi. Engin Ulusoy’un tutukluluğu ise devam ediyor. Ayrıca Engin Ulusoy hakkında daha önce aynı şikâyet yapılmış; valilik bu hususta soruşturma izni vermemiş. Bu dilekçe de mahkemeye sunuldu.

Iraz Bayrak, “İstanbul Senin” uygulamasıyla ilgili iddia nedeniyle tutuklu. Avukatı Mehmet Burak Arıcı savunmasında, “Ortada böyle bir proje var ama projede Iraz Bayrak yok. İBB Hanem ve İstanbul Senin uygulamaları birbirine karıştırılmış” dedi.

Dava dosyası arapsaçına dönmüş halde yani...

Yine başka bir savunmada firma isimlerinin yanlış yazıldığı ifade edildi.

Bence duruşmaların ilerleyen celselerinde yeni tahliyeler olacak.

/././

Akbelen, Tisan, Belgrad Ormanı: Tarafınızı seçin 

Ülkedeki gündem her dakika değişiyor.

Değişen gündeme kayıtsız kalmak ise mümkün değil. Cennet gibi koyların betonlaştığı, kamu kurumlarının birbirine girdiği, muhalefetin iş yapmaması için kamu gücünün kullanılarak iş yapamaz hale getirilmeye çalışıldığı, toprağına sahip çıkan, anayasal hakkını kullanan kişilerin tutuklandığı haberler...

Nasıl sessiz kalacaksın? Nasıl yazmayacaksın?

Ta Karadeniz’deki HES’lere karşı dururken de karşı çıktık. Üçüncü köprü yapılırken de yok edilen ağaçları hepimiz gördük. Sadece ağaç mı? Köprü bittikten sonra nasıl bir yapılaşma yaşandığını yaşayarak anlıyoruz. Sırf rant yaratıp birkaç kişiyi zengin etmek için Kanal İstanbul arazisindeki felaketi görüyorsunuz. Erzincan İliç’te defalarca uyardık. Bizzat gidip hem şirketle hem köylülerle konuştum. Defalarca anlattım “Burada bir felaket yaşanıyor” diye. O felaketi dokuz işçinin canıyla ödedik.

Şimdi adres dünyanın 13’üncü, Türkiye’nin ise en güzel koyu seçilen Tisan Adası...

Mersin’in Silifke ilçesine bağlı, sırt sırta vermiş iki koydan oluşur Tisan Adası. Mitolojideki adı Aphrodisias antik kentidir.

Depremler ve savaşlarla yıkılmadan önce Romalılara ve Bizanslılara ev sahipliği yapan bu antik kent, Aphrodite’e (Afrodit) adanmıştır. Afrodit yurdu olarak bilinen bölgede çok fazla tarihi eser bulunuyor. Ortaya çıkarılan kalp desenli mozaikleri, antik kentin konumu burada bir tarih yattığını anlatıyor zaten.

Bu eşsiz cennet artık turkuaz suları veya tarihi dokusuyla değil, ucube villalarıyla anılıyor. Bakmaya kıyılamayan sahil betona gömülmüş durumda.

Kim nasıl, neden böyle bir yapılaşmaya izin verdi akıl alır gibi değil.

İtiraz eden de tutuklanıyor.

Bakın, sadece Mersin’in Tisan Adası’nda olmuyor.

Türkiye’nin cennet gibi güzellikleri bir rant anlayışının kurbanı oluyor. Tisan’ı yazarken Akbelen’de köylüler direniyor. Kaz Dağları yok olurken Beykoz’daki ormanlıklar imara açılıyor. Trakya İğneada’da planlanan nükleer santral, Mersin Akkuyu’daki nükleer proje ve Sinop’ta gündeme gelen nükleer santral planlarını söylemiyorum bile. Daha geçen ocak ayında Bursa Yenişehir Kirazlıyayla’daki maden atık havuzunun çökmesini duymadınız bile.

27 Şubat’ta verilen kararla 21 ilde 4.8 milyon metrekarelik ormanın statü dışına çıkarılması normal mi geliyor size?

“Muhafaza ormanı statüsünü” duydunuz mu hiç?

Türkiye’de toplam 23 milyon hektarlık orman alanının yaklaşık 251 bin 400 hektarı muhafaza ormanı statüsünde. Su kaynaklarını, toprağı, yaban hayatını ve insan sağlığını korumak için ayrılan en yüksek koruma statüsüne sahip alanlar bunlar. İşte İstanbul’un canı ciğeri, suyu, doğası Belgrad Ormanı’nın muhafaza ormanı statüsünün değiştirilmek istendiği konuşuluyor.

Fakat konuşan yanıyor!

Akbelen’de yaşadığı köyün arazileri için acele kamulaştırma kararı verilmesine karşı çıkan Esra Işık, geçen hafta tutuklandı.

Esra Işık, “Biz sayıdan ibaret değiliz. Bizim burada hayatlarımız var. Sizin ‘100, 200, 500 tane’ diye yazdığınız zeytin ağaçlarına biz ömür verdik, ömür” demişti.

Bilenler bilir, zeytin ağaçları gerçekten de ömürlük bir emek ister.

Esra Işık, İkizköy Muhtarı Nejla Işık’ın kızı. Ne için söylemişti bu sözleri?

Hatırlarsanız Muğla’nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı çevresinde yer alan 679 parsellik tarım arazisi için acele kamulaştırma kararı verilmişti.

Bunun, İçtaş ve Limak’ın ortağı olduğu YK Enerji şirketinin kömür sahalarını genişletmesi amacıyla yapıldığını savunan bölge sakinleri kararı mahkemeye taşımıştı.

Açılan dava kapsamında mahkeme bilirkişi heyeti, jandarma eşliğinde 30 Mart’ta bölgede inceleme işlemlerine başladı. 31 Mart Salı günü keşif sırasında Esra Işık, tam da oldubittiye karşı sesini yükseltti ve itiraz etti.

“Vay sen misin itiraz eden?” dercesine gece saatlerinde gözaltına alındı ve aynı gün tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Aslında bu bir gözdağı. Çünkü Akbelen’de yurttaşlar, topraklarının maden şirketi tarafından yağmalanmasına, ömürlerini adadıkları zeytinliklerin yok edilmesine karşı direniyorlar.

İnsanın aklı almıyor. Bakmaya kıyamadığımız koylar, medeniyetlere tanıklık eden zeytin ağaçları, kamu gücünü arkasına alanlar tarafından yok ediliyor.

Muğla Belediye Başkanı Ahmet Aras sosyal medyada paylaşınca gördük. Yine cennet köşesi bir koyda, insanın dahi yürümekte zorlandığı sahile iş makineleri girmiş, hızlı hızlı çalışıyor.

Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı Göcek’teki Osmanağa Koyu’nda planlanan turizm tesisi projesi için yıkım başladı. Koruma statüsündeki koya iş makineleri girdi, inşaat süreci başlatıldı.

Neymiş efendim, turizm tesisi olacakmış. Yere batsın artık.

Sadece doğa mı?

İzmir’deki Meslek Fabrikası’nın tahliyesi için bina polis ablukasına alındı. Belediye tarafından restore edilen ve meslek fabrikası olarak hizmet veren binanın, 1926 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzaladığı kararnameyle İzmir Büyükşehir Belediyesi mülkiyetine geçtiğini gösteren resmi belgelere ait görseller, tarihi yapının duvarlarına asılmıştı. Ancak bina Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi. Büyükşehir belediyesi devrin durdurulması için mahkemeye başvurdu. Durdurma kararı verildi.

Yasal süreç devam ederken Vakıflar Genel Müdürlüğü, Meslek Fabrikası’nın tahliyesi için verilen iki haftalık sürenin dolduğu gerekçesiyle sabah şafakta polis eşliğinde binayı ablukaya aldı ve el koydu. Tepki veren vatandaşların polis bariyerlerini yıkması üzerine polis, kalabalığa biber gazıyla müdahale etti.

Ne yazık ki her gün böyle.

Ne doğa tanınıyor ne hukuk. “Ben istedim oldu, ben yaptım oldu” mantığıyla süreçler devam ediyor. Doğal güzellikler beton yığınlarına dönüyor.

Bu bir zihniyet savaşı. Doğa ile kapitalin savaşı. Tarafınızı seçmek zorundasınız.

/././

Belediyelere operasyonlar ve kumpas kültürü 

Çok enteresan bir dönemden geçiyoruz. Hem siyasi hem de hukuki anlamda tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemin benzerlerini ben bizzat yaşadım. Ergenekon kumpasında da sonrasında cezaevine girdiğim dönemde de gözaltına alındığım süreçte de yaşadım.

Önce malum medyaya servis edilen, köpürtüldükçe köpürtülen, itibar suikastı temelli bilgiler; sonrasında gözaltı ve gözaltı görüntülerinin servis edilmesi, sayfa sayfa haberler, malum TV’lerde yapılan programlar ve büyük iddialar... Ardından tutuklanma, kovuşturma süreci ve ortaya çıkan boş, soyut iddialar.

Aynı dönem ne yazık ki tekrar yaşanıyor. “Ne yazık ki” diyorum çünkü ders alınmadığını görüyoruz.

Daha da kötüsü bir kumpas kültürünün kuşaklar arasında aktarıldığını görüyoruz.

Siyasi niyetlerle, aynı usul ve yöntemlerle yapılmış yargılama süreçlerini izliyoruz. Televizyonlarda ve gazetelerde ileri sürülen iddiaların, kovuşturma aşamasında yer dahi almadığını yaşayarak öğreniyoruz. Soruşturma aşamasında gizlilik kararı bulunan belgelerin, gözaltı anıyla eşzamanlı olarak bazı kesimlere servis edildiği bir dönemden geçiyoruz.

Diğer tarafta ise iktidar bloğunda yer alan belediyeler veya siyasiler söz konusu olduğunda bir körlük ve sağırlık durumu mevcut.

CHP Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, yolsuzluk iddiasıyla gözaltına alındı ve tutuklandı. Yolsuzluk konusu nedir, tek bir bilgi yok. Ama Özkan Yalım’ın otelde 21 yaşındaki bir belediye çalışanıyla gözaltına alındığı görüntüler, diğer sevgilisi olduğu iddia edilen kişinin başka bir CHP’li belediyede “bankamatik memuru” olarak işe aldırıldığı haberleri her yerde.

Şüphesiz bunlar haberdir ve kabul edilmesi söz konusu dahi değildir. Ancak soruşturma zina ve ahlak konularından mı yapıldı? Yolsuzluk değil mi? Biz Özkan Yalım’ın ya da başka belediye başkanlarının özel hayatlarını mı yargılıyoruz yoksa yolsuzluk iddialarını mı?

Peki, diğer tarafa dönelim. AKP’li Aydın Köşk Belediye başkanı ile ilgili haber gündeme geldi. AKP hemen disipline sevk etti. Gayet güzel.

Peki, bu kişinin, bahse konu hanımefendi üzerine imar artışı ve izin verilmesiyle elde edilen paralarla aldığı iddia edilen taşınmazlarla ilgili savcılık harekete geçti mi?

Ya peki AKP’li Ordu Mesudiye Belediye başkanı? Daha öncesinde bir belediye çalışanına yönelik cinsel taciz suçlamasıyla gündeme gelmişti. Beyefendi AKP’den istifa ettiğini beyan etmişti. Soruşturma devam etti. Ardından yeniden AKP’den aday oldu ve tekrar seçildi. 2025 yılında iddianame düzenlendi, yargılandı ve 4 yıl 2 ay hapis cezası aldı. Karara itiraz edildi, dosya istinafa gitti. İstinaf kararı bozdu ve dosya tekrar mahkemeye gönderildi. Yeniden yargılama yapıldı ve üç dört gün önce yine 4 yıl 2 ay hapis cezası aldı. Yine istinaf süreci başlatıldı. Ancak belediye başkanı Cengiz Koçyiğit halen görevinin başında. Ne AKP’den ne de İçişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama var.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey de rüşvet, yolsuzluk vb. suçlamalarla tutuklandı. Sürece baktığımızda iddialar, 2019 ve öncesinde Bozbey’in Nilüfer Belediye Başkanlığı dönemindeki imar ve emsal artışları karşılığında rüşvet alındığı iddialarına dayanıyor. Bu hususta 2020 yılında başlayan bir soruşturma var (Soruşturma No: 2020/93517). İddianame içeriği yine imar kanununa aykırı karar alınmasıyla ilgili. Eski Bursa Büyükşehir Belediye başkanları Recep Altepe, Alinur Aktaş ve Mustafa Bozbey de yargılanıyor. Dosya derdest durumda.

Ardından 2025 yılında yeni bir soruşturma daha başlatılıyor (Soruşturma No: 2025/41968). Bu soruşturma kapsamında operasyon yapılıyor ve Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem tutuklanıyor. Sonra Turgay Erdem soruşturmadan ayrılarak iddianame düzenleniyor (İddianame No: 2026/95). Bu iddianamede Emin Adanur sanık, ancak etkin pişmanlıktan yararlanıyor. Sonrasında Emin Adanur’un ve Hüseyin Aslan’ın ifadeleri eklenerek Mustafa Bozbey ve çok sayıda isme operasyon yapılıp tutuklama kararı veriliyor.

Emniyet ve savcılık ifadelerine ulaşamadık, avukatları da paylaşmadı. Ancak yine malum medya dosyayı en ince ayrıntısına kadar anlattı. Görünen durumda Mustafa Bozbey’in Bursa Büyükşehir Belediye başkanı olduğu dönemden sonra ortaya atılmış bir iddia yok. İddialar 2019 öncesine dayanıyor. İddiaları dile getiren kişilerden biri dolandırıcılıktan hüküm giymiş bir kişi.

Mustafa Bozbey’in tutuklanmasından sonra İçişleri Bakanlığı görevden alma kararı verdi. Yerine başkanvekili olarak AKP’li bir isim geçti.

Siyasilerin ağzından düşürmediği “Milletin iradesinin üstünde bir irade tanımıyoruz” sözündeki “milletin iradesi” sanırım bu olmasa gerek. Ne tesadüftür ki AKP’nin uzun yıllar sonra seçimde kaybettiği belediyeler, türlü iddialarla başlatılan soruşturmalar neticesinde tekrar AKP’ye geçti.

AKP’li ve CHP’li belediye başkanlarının üzerine yolsuzluk ve rüşvet iddialarının yağmur gibi yağdığı bu döneme kadar bir kişi hep kupkuru kaldı: Melih Gökçek.

Onun için de halk vicdanında hükmünü verdi zaten.

Velhasıl aziz okurlar,

Kişilerin suçlu olup olmadığı yargılama sonucunda ortaya çıkacaktır. Kamunun bir lirasına göz diken kim varsa yargı önünde hesap vermelidir; kişi ve parti ayrımı yapılmaksızın.

Ancak halihazırda yapılan yargılamalara bakıldığında, kaldıraç gibi kullanılan şüpheli isimler üzerinden muhalefet belediyelerine yönelik suçlamalar, bu suçlamaların vücut bulması için yaratılan medya ortamı, sonrasında gözaltılar ve tutuklamalar...

Tesadüf ki hepsi de muhalefet için uygulanan yöntemler. Göreceksiniz, adalet eninde sonunda doğruyu ortaya çıkaracaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Murat Ağırel / Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

halkTV "Köşebaşı" -12 Nisan 2026 -

İBB Davasında Akla Ziyan Durum... Dedesinin Dedesi de Kara Para mı Akladı!-Bahadır Özgür-  İBB davasında, henüz iddia edilen suçlar hakkında...