T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Mart 2026-


İran’ın Bugününü Anlamak(III): Ekonomi Devrim Muhafızları’nın elinde -Eray Özer- 

İran’da İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan yapıda ülke ekonomisi “bonyad” adı verilen vakıflara teslim edilmiş durumda. Devrim Muhafızları da dahil tüm bürokratik elitler bu vakıfların altındaki yüzlerce şirketle devletten ihale alıyor. Vakıflar denetimden ve vergilerden muaf, kâr/zarar etmeleri kimselerin umurunda değil. Ve en önemlisi dünya şeytanlaştırılıp ekonomi içine kapandıkça bu yapılar daha da zenginleşiyor. Yeter ki petrol bitmesin!

Yazı dizisinin üçüncü kısmında ekonomi konuşacağız. Ama endişelenmeyin. Elimden geldiğince teknik terimlerden ve karmaşık rakamlardan uzak duracağım. Bu yazıda anlatacaklarımın İran’daki güç dengesini doğru anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne yalan söyleyeyim, okudukça karşıma çıkan bilgiler beni bile şaşırttı. İran’da rejimin, tabanın büyük kısmının tepkisine rağmen ayakta kalmasının en önemli nedeninin bugün anlatacaklarım olduğunu düşünüyorum. Başlayalım.

Önce ekonomik yapıları anlamak gerekiyor. Düşünün; İslam Devrimi olmuş, Şah Ailesi kaçmış, Şah’a yakın elit bürokratların bir kısmı infaz edilmiş, bir kısmı da çareyi Şah gibi kaçmakta bulmuş. Dolayısıyla öncelikle yeni kurulacak devletin bir önceki rejimden kalan her türlü ekonomik yapıyı, malı, mülkü üzerine alması gerekiyor.

Burada şöyle bir yöntem izleniyor. Şah rejiminin varlıkları iki sınıfa ayrılıyor: Devletî ve Umumî. Yani bir kısmı devlete ait mallar olarak kabul ediliyor. Diğer kısmıysa “genele” yani bir anlamda “özele” ait mallar olarak kayıt altına alınıyor. Devlete ait olanlar genelde ağır sanayi işletmeleri (mesela en önemlisi petrol şirketleri), sigorta şirketleri, bankalar vesaire… Umumi olanlar ise ne bileyim; mesela Şah’ın tüm mal varlığı, üst düzey askeri ve bürokratik Şah elitlerinin mal varlıkları yahut Şah’a yakın iş insanlarının servetleri…

Yeni sistem kurulurken Devletî dedikleri ekonomik varlıkları Başbakan’ın yönetimindeki (Rejimin ilk yıllarında Başbakanlık var, 1989’da Başbakan’ın yetkileri Cumhurbaşkanı’na devredilerek bir tür Başkanlık Sistemi’ne geçiliyor.) bakanlıkların altına Kamu İktisadi Teşebbüsü olarak, yani devletin işlettiği şirketler olarak geçiriliyor.

Umumî olanlar içinse başka bir formül bulunuyor: “Bonyad” denen, yarı resmi kimlik taşıyan (yani özel şirket desen değil, STK desen değil, kamu şirketi desen değil) vakıflar kuruluyor yahut var olan vakıflar güçlendiriliyor. Ve tüm mal-mülk, kaçanın göçenin şirketi, fabrikası… Ne varsa bu vakıflara dağıtılıyor.

Başlangıçta amaç şu: Buradan hayır işleri yapılacak; Şah’ın diktatoryasından “mağdur” olanlara –“Mustazafan” deniyor Farsçada- fakir fukaraya bu vakıflar eliyle yardım edilecek. Bunun dışında bir de özellikle sahipsiz gayrimenkullerin toplandığı kısaca "Setad" adı verilen “İmam Humeyni Fermanı İcra Kurulu” var. Bu da bir tür vakfa benziyor ama denetimsizlikleri tartışılan vakıflara göre bile çok daha “başına buyruk,” yani iyice kanunsuz-kuralsız yönetilen bir başka yapı. Düşünün, kaçan-göçenlerden kalan veya sahibi ölüp de mirasçısı kalmayan tüm gayrimenkuller bu yapının yani Setad’ın oluyor.

Setad sık sık elindeki gayrimenkulleri açık artırmalarla nakide dönüştürüyor ve bu açık artırmalar için reklamlar veriyor. Ama reklamlarda kendi ismini kullanmıyor. (Kaynak: Reuters)

Son olarak bir de “askeri vakıflar” denebilecek bir üçüncü tür daha var. Bunlar da dümdüz İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (İDMO) eliyle yürütülen vakıflar.

Yani özeti şu: Büyük şirketler, bankalar vesaire devletin; geri kalan servetin tamamı vakıfların altına alınıyor. Tüm bunların üzerine bir de İran-Irak Savaşı başlıyor, malum. Onun da etkisiyle İDMO’nun ve vakıfların idaresindeki şirket ve varlıkların miktarı gittikçe artıyor. Misal Şehitler Vakfı var, tüm kaynaklar bir dönem oraya akıyor.

Humeyni 

Bu vakıfların öne çıkan özelliği şu: Denetlenmiyorlar! Başına gelecek kişiler pek tabii ki önce Humeyni, sonra Hamaney tarafından atanıyor. Bunları denetlemeye çalışan siyasiler -misal Hatemi- Anayasayı Koruyucular Kurulu’nun hışmına uğruyor. Sonra vergi muafiyetleri var. Eh, mal devletin değil, özel sektörün elinde de değil. Dolayısıyla kâr etmek gibi bir “zorunlulukları” da yok. Vakıfların yönetimindeki şirketler zarar yazarsa görünüşte ne kamu ne de somut olarak bir sahip, bir iş insanı zarar etmiş oluyor. Dolayısıyla “vakıfların malı deniz, yemeyen keriz” gibi bir durum çıkıyor ortaya, çok af edersiniz.

Son bir not: Vakıflar öyle eldeki varlıklar, şirketlerle sınırlı kalmıyor bir süre sonra. Sürekli büyüyor. Ama ne büyüme! Yeni fabrikalar, tesisler, şirketler… Gayrimenkuller alınıyor, gayrimenkuller satılıyor. Milyar milyar dolarlar… “Eh ama zarar ediyor, dedin. O zaman nasıl büyüyorlar” diyeceksiniz, haklı olarak. Ürettikleri hizmet yahut malı kamu mecbur alıyor. Rakipleri yok. Dışarıdan yatırımcı yok. Özel sektör yok. Dolayısıyla petrolü satıp da devletin kasasına giren parayla bu vakıfların altındaki şirketlerden satın alım yapıyor devlet. Para petrol kuyularından “hop” diye vakıflara geçiyor.


Ayetullah Hamaney'in Setad'a üst düzey atamaları bizzat yaptığına dair bir belge. 1997'deki bu atama kararının altında onun imzası var. 

Kimler bu vakıflar? En bilinen birkaç tanesini sayayım: Şehitler Vakfı dedik. Setad’ı söyledim, o da yarı-vakıf gibi diyelim. Mustazafan Vakfı, İmam Rıza Türbesi Vakfı, İmam Humeyni Yardım Vakfı, 15. Khordad Vakfı… Bunların yanında İDMO’nun dev şirketleri var: Mühendislik devi Ghorb, her alana el atan devasa Sepah Kooperatif Vakfı, İran Borsası yatırımlarıyla bilinen Ensar Finans ve Kredi Enstitüsü (bizdekiyle alakası yok). Ve irili ufaklı onlarca vakıf daha var.


Setad'a İmam Humeyni Ferman Kurulu denmesine neden olan "ferman" bu. Humeyni'nin bir zamanlar bu fermanla tüm taşınmazların yetkisini devrettiği Mehdi Kerrubi bugün rejime muhalefetten ev hapsinde!

Şimdi gelelim dudak uçuklatan kısma. 1980’lerin sonunda bu vakıflar tüm İran ekonomisinin yüzde 33’ünü, yani üçte birini yönetir hale geliyor. 2000’lerin sonuna geldiğimizde Ahmedinejad’ın özelleştirme “numarası” ve Batı’nın yaptırımları nedeniyle bu rakam yüzde 50’lere yaklaşıyor. (Oraya geleceğiz.) Yani İran ekonomisinin yarısı denetlenemeyen ve başına Hamaney’in atama yaptığı bu yapıların elinde. Gümrük vergisi ödemeden ithalat, devletin sağladığı kur koruması, vergi muafiyeti… Ekonomi onların rahat etmesi için düzenlenmiş. Kamunun malı olsa, tamam. Çin modeli bir devlet kapitalizmiyle sistem dönebilir. Ama bu vakıflar “kimsenin” malı değil.

Sizi rakamlara boğmayacağım, söz. Ama büyüklüğü anlayın istiyorum. Reuters’ın bir araştırmasına göre 2013’te sadece Setad’ın varlıklarının toplam değeri 95 milyar dolar! Bunun 52 milyar doları gayrimenkul varlıklarından oluşuyor. Şöyle kıyaslayın: Koç Holding bugün 65 milyar dolar seviyesinde.

Setad tam vakıf değil, yapısı biraz daha farklı demiştim. Peki, vakıflarda durum ne? Mustazafan Vakfı mesela. 472 çiftlik, 101 inşaat firması, 238 ticaret ve hizmet şirketi, üstüne de 2800 adet taşınmaza sahip burası da. 1997’deki bir araştırmaya göre İran’daki erkek işgücünün yüzde 5’ini tek başına bu vakıf istihdam ediyordu. Düşünün. Ve çarpıcı bir bilgi: Bu vakıftaki yolsuzluk iddiaları sonrası 2001’de yönetime gelen yeni isim mevcut şirketlerin yüzde 80’inin zarar ettiğini kabul ediyordu. Daha yakın tarihte, 2016’da Mustazafan’ın varlıklarının değeri 14 milyar olarak tahmin ediliyordu.

İDMO’nun varlıklarına geçmeden çok çarpıcı bir örnek daha vereyim: İmam Rıza Türbesi Vakfı, türbenin de yer aldığı Horasan şehrinin sınırları içindeki tüm ekilebilir arazinin yüzde 90’ını 2005’te satın alıyor. 2016’da vakfın işlediği tarım arazisi yaklaşık 400 bin hektar. Yani 4 milyon dönüm! Ayrıca alkolsüz içecekten tutun otomobile kadar çeşitli faaliyet alanına sahip vakıf altındaki 56 şirketin İran’ın gayri safi yurtiçi hasılasındaki payı yüzde 7,1 (2007 itibarıyla).

Gelelim Devrim Muhafızlarına. Belki de en önemli kısım burası. Vakıfların varlıklarını bile araştırmak, tespit etmek güç. Çünkü büyük bir gizlilik var. Söz konusu Devrim Muhafızları olunca bu gizlilik katlanıyor tabii. İDMO’nun mühendislik işleriyle uğraşan kolu Ghorb’un altında 2012 itibarıyla tam 812 ayrı şirketin olduğu tahmin ediliyor. Bu şirketlerin o esnada devletle devam eden 1700 ihale sözleşmesi var. Madenler, petrol şirketleri… Hangi birin sayayım ki? İran’ın petrol ihracatının yüzde 50’si Devrim Muhafızları’nın şirketlerinden geçiyor.

Sepah denilen diğer vakıfsa bir başka devasa yapı. 7,8 milyar dolara İran Telekomu’nun çoğunluk hisseleri onlarda. Kendi dev medya şirketleri var. Bankaları var. (Üç bankaya ben araştırırken rastladım. Mehr, Sepah ve Ensar Bankaları. Ayrıca diğer vakıfların da bankaları var tabii.) Var oğlu var!

Sepah Bankası şubesi 

Sanırım anlatabildim büyüklüğünü. Daha fazla rakama ve şirket ismine boğmayayım yazıyı. Önemli olan şey şu: İran ekonomisinin yarısı denetimden yoksun (vakıflara bir süre sonra bir miktar da olsa denetim sağlanmış tabii ama asla rekabetçi bir ekonomideki gibi değil) ve aynı zamanda devlette de önemli görevler üstlenen insanlar tarafından yönetildiği için her türlü ayrıcalığı (kanuni ve hukuki düzenlemeler örneğin) kendi çıkarına göre sağlayabilecek vakıflar yönetiyor.

Şimdi gelelim meselenin özüne: Düşünün, ülkenin yarısı Devrim Muhafızları’nın yahut politikacıların yönettiği vakıfların sahibi olduğu şirketlerde çalışıyor. Eh, diğer yarısı da zaten fakir-fukaralık yüzünden bu vakıfların sağladığı yardımlarla yaşıyor.

(Bir not: Bir ülkede sosyal yardım ne kadar yüksekse o ülkede işler o kadar kötü gidiyor demektir. Türkiye’de yardım alan kişi sayısı Aile Bakanlığı’nın rakamlarına göre bile geçen yıl 20 milyona ulaştı.)

Şimdi diyelim ki siz İran’da bu vakıflara ait şirketlerde çalışıyorsunuz ve rejimden de memnun değilsiniz. Sesinizi çıkarabilir misiniz? Devlette memur olsanız iyi-kötü devletin bir koruma kalkanı var, memuru kafasına göre kovamaz vs… (O da geçmişte kaldı ya, neyse.) Özel sektörde olsanız, işinizi çok iyi yapıyorsanız, ne bileyim sendikalıysanız iş verenin yine iyi-kötü oturup sizinle pazarlık etmesi lazım çünkü rekabet var, kötü mal üretemez vs… Burada zarar etse bile kimsenin umurunda değil.

Yani devlet kurumu desen değil. Özel sektör desen değil. Ama yöneticiler ya asker ya devletin başındakiler. Bir de mesela bu vakıfların aslında eski niteliği Osmanlı’daki lonca teşkilatına benziyor. Yani eskiden kalanlar esnaf vakfı aslında. Lakin zamanla şirket vakıflarına dönüşüyorlar. Ve sonra esnafı da rakip olarak karşılarına alıyorlar.

Ali Hamaney 

Hamaney’in tüm buraların başına atamaları bizzat yaptığını söyledim. Öyle alt seviye bürokratlar atanmıyor tabii… Eski cumhurbaşkanlarından İbrahim Reisi yargının bir numarasıyken 2016’da İmam Rıza Vakfı’nın başına getiriliyor mesela. Büyük Ayetullahlardan atananlar var. Eski bakanlar atanabiliyor. İDMO’nun varlıklarının en tepesinde zaten halihazırda Devrim Muhafızlığı yapan biri oturuyor, mesela şu anda Ali Asghar Nourouzi yönetim kurulu başkanı olarak geçiyor.
Hatemi bu yapıyı biraz değiştirip vakıfları denetim almaya çalışıyor ama tam olarak başarılı olamıyor. Karşısına Anayasayı Koruyucular Kurulu çıkıyor. Onun arkasından Ahmedinejad gelince zaten süreç tersine dönüyor. İşin ilginç kısmı, Ahmedinejad “özelleştirme” bahanesiyle vakıfları güçlendirme yoluna gidiyor. Yani devlete ait şirketler satışa çıkınca hisseleri vakıflar yahut Devrim Muhafızları almaya başlıyor. 2000’lerin ortalarından itibaren bu yapıların gücü sürekli artıyor. Hatta şöyle diyorlar: Kamu şirketleri “silahsız devletten” “silahlı devlete” geçti!

Mahmud Ahmedinejad 

Sonra “herkes bize düşman” algısı da vakıflara yarıyor. “Yerli üretim” söylemi ön plana çıkıyor. Yerli üretim evet iyidir ama üreten kim: Bu vakıflar. Üzerine yaptırımlar ekleniyor. İthalat zorlaşınca yine vakıflar zengin oluyor. Küçük esnafa yahut al-sat yapan tüccara yaşama şansı kalmıyor. Zaten aslında Ahmedinejad’ın “İlkeciler” diye bilinen ve aslında gücünü esnaftan alan taban hareketi tam olarak bu sebeple, ekonomik nedenlerle etkisini yitiriyor. Vakıfların kollanmasıyla ezilen esnaf muhafazakâr ve mollalara da karşı harekete sırtını dönüyor.

Şimdi düşünün: Bir devletin silahlı gücü dünyanın geri kalanını şeytanlaştırdıkça zenginleşiyorsa orada barış talep edilebilir mi? İran içine kapandıkça Devrim Muhafızları’nın holdingleri zenginleşiyor. Medya da ellerinde, kendi medyası var. Durmadan rejim eliyle korku pompalanıyor topluma.

İran Devrim Muhafızları 

Son bir çarpıcı örnekle bitireyim: Pandemide İran’daki Covid aşılarını kim üretiyor dersiniz? Tabii ki vakıflar. Covİran Bereket aşısı Setad’ın, Noora aşısı Devrim Muhafızları’nın, Fakhra Aşısı Savunma Bakanlığı’nın. Araya ayıp olmasın diye Sağlık Bakanlığı’nı sıkıştırsalar iyiymiş ama akıl edememişler herhalde.


Covİran Bereket aşısı

Evet, başta da söylediğim gibi bu bölümde anlattığım ekonomik çarpıklığın İran’da rejimin “her şeye rağmen” devam etmesinin en önemli nedeni olduğunu düşünüyorum. Petrol satışı sürdüğü sürece bu yapıyı kırmak çok zor. Çünkü oradan gelen paranın bir kısmı süründürse de öldürmeyecek kadar halka, geri kalanı ise bu askeri-bürokratik elitlere dağıtılıyor. Bu yapılırken kamu zarar ediyormuş, ihaleler denetimsiz şirketlere veriliyormuş, toplam sayıları 3 bini bulmayan elitler büyük servetleriyle Avrupa’da yahut Amerika’da mallar satın alınıyormuş… Fark etmiyor. Oysa petrol olmasa yerler yerler ama bir gün biter.

Aksine içine kapandıkça, dünyayı şeytanlaştırdıkça eskilerin tabiriyle “mala davara ortak” rakiplerden kaçınıp “tezgâhı” daha rahat çeviriyorlar. Ve tabii hiç şüphesiz bu bürokratik ve askeri elit, rejime benzer ülkelere kıyasla daha sıkı sarılıyor.
Bu sayede de Hamaney 2026’ya kadar gücüne güç katarak gelebiliyor. Şunu tekrar etmeden bitirmeyeyim isterim: Tüm bu anlattıklarım dahil hiçbir şey ABD ve İsrail’in hukuksuz, acımasız saldırılarını meşru gösteremez.

Son bir not: Bir önceki yazı dizisinde beni “mollaları savunmakla” itham eden mesajlar almıştım. Şimdi mollaları anlatmaya başlayınca da “ABD’nin ağzından konuşmakla” suçlanıyorum. Gülüyorum tabii. Belirtmek isterim ki… İki seride özellikle İsrailli veya doğrudan ABD’ye ait kaynakları kullanmamaya özen gösterdim. Ortadoğulu olmayan isimlerin, gazetecilikten gelen ve -görece- objektif kurumlarda çalışanların kitaplarından yararlandım. İranlı yazarları hep daha çok tercih ettim. Onların da Şah yanlısı değil ya Şah’a karşı solcu muhaliflerden, reform yanlılarından yahut İslam Devrimi’nin başlangıcında yer aldıktan sonra muhalife dönüşmüş isimlerden olmasına dikkat ettim. Reuters yararlandığım en “taraflı” kaynaktı, öyle söyleyeyim.


Bir son yazıyla bu seriyi de bitireceğim.

/././

Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir -Mine Söğüt- 

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.


Halklar en çok politikacılara kanar ve seçimlerde tercihlerini yaparken yanılırlar.

Ülkeyi ekonomik olarak refaha kavuşturmayı vaat eden liderin peşinden koşarken mesela…

Ya da sağlık sistemindeki sorunları hızla çözeceğini söyleyen…

Eğitimde fırsat eşitliğinin altını çizen…

Politik arenada dünyayı dize getirebileceğini iddia eden…

Devlet kasasına sahip çıkacağını, kamu mallarını çalıp çırpmak isteyenlere göz açtırmayacağını söyleyen…

Hukuka dayalı bir düzen vaat eden, adaletten, eşitlikten ve özgürlüklerden bahseden…

Ve iktidara gelir gelmez tüm bunların tam aksini yapan politikacılara güvenirler.

Hem de bir kere değil. Defalarca, her seferinde, inatla…

O politikacılar halkı yanıltıcı bilgiyi öylesine büyük bir özgüven ve şatafatla yayarlar ki, halklar adeta yanıltılmak için can atarlar.

Kendilerini yanıltmayan, gerçekleri söyleyen, zorluklardan, tehlikelerden, tehditlerden bahseden, aşılması gereken engelleri net bir şekilde tarif eden, değişmesi gereken bir düzenden bahseden, bunun için yapılması gereken fedakarlıkları, dayanılması gereken zorlukları, korunması gereken ilkeleri açık açık söyleyen politikacıları “Kendilerini yanıltmadıkları için” sevmezler.

İnsanlar, gerçekleri değil hayalleri pazarlayan ideolojilerin tüketicileri olmayı önce evde öğrenirler.

Halkı yanıltıcı en tehlikeli bilgi ailenin tartışmasız güvenli bir yapı olduğu bilgisidir. Alenen yayılan ve tartışmalara kapalı olan bu yanıltıcı bilgi yüzünden aile içi şiddet görmezden gelinir. Anne baba rütbesi verilerek dokunulmaz kılınan delirmiş, yetersiz ya da suça meyyal insanların eline gönül rahatlığıyla emanet edilen çocuklar, dünyanın en güvensiz ortamında tekinsiz bir güven yanılgısıyla büyümeye mahkûm edilir.

Ailenin tartışmasız güvenli bir ortam olduğuna küçük yaşta ikna edilen insanlar büyüdüklerinde aynı şuursuz sadakati devletlere karşı da gösteririler. Kitaplarda tarif edilenle pratikte mevcut olan devlet birbiriyle zerre kadar örtüşmediği halde devletlerinin vatandaşlarını tüm iç ve dış tehlikelerden koruyacağına emin bir şekilde girilen savaşlarda cephelere koşar, o devlet için ölmeyi erdem sayarlar; savaşa neden girildi, kim kimden neyi savundu, kim neye neden saldırdı, bu savaş kim için yarar kim için zarardı hiç sorgulamazlar.

Ödedikleri vergilerin asla kendilerine yol, su, elektrik, sosyal güvence ya da emekli maaşı olarak dönmediğini gördükleri halde, şaibeli bir şekilde zenginleşen devlet büyüklerinin ve onlarla iş yapan bir avuç insanın dolup taşan kasaları midelerini bulandırmaz.

Çünkü başlarına gelene değil inandıklarına kıymet verirler. Onları, sadece duymak istedikleri şeyleri söyleyerek alenen yanıltan o iktidarları sever ve tekrar tekrar seçerler.

Çocukları büyüyünce, asla sevmeyecekleri işlerde sadece para kazanabilme umuduyla çalışmaya mahkûm olsun diye eğitime servet döken anne babalar gibi…

Asla evlenmeyi düşünmeyecek biri olduğu halde sadece zamanı geldiği, ailesi istediği ya da “Başkaları ne der?” diye kaygılandığı için evlenenler gibi…

Ebeveynlikle hiç alakası olmadığı halde aksini hayal edemediğinden çocuk sahibi olanlar gibi…

Rasyonalitenin olanaklarıyla inşa edilmiş bir hayatın içinde dogmatik inançlara iştahla sahip çıkmayı sürdüren çoğunluk gibi…

Halkı yanıltıcı bilgilerle halklara sahte cennetler vaat edenlerin düzenine güvenen ve o güvenin bu dünyayı cehenneme çevirmesini umursamayan insan, yalanla ve yanılmakla imtihanından devamlı sınıfta kalırken…

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymakla suçlanıp devamlı hapse atılan muhalif gazetecileri hedef alanların, halkı yanıltıcı bilgiyi bizzat yayıyor olması bir paradoks değil sadece neden sonuç ilişkisidir.

Yanıldığı ve yanılttığı her şey insanın makûs kaderidir.

/././

Gelir İdaresi’nin 2025 yılı ihbar bilançosu: 142 kişiye 12 milyon lira -Murat Batı- 

Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.

Gelir İdaresi Başkanlığı, 2025 yılı Faaliyet Raporu’nu 24 Mart Salı günü internet sitesinde yayımladı. Raporun 119’uncu sayfasında, İhbar Dilekçeleri başlığı altında dikkat çekici bir veri yer alıyor: 1905 sayılı Kanun kapsamında 2025 yılında ihbarda bulunan 142 kişiye ödenmek üzere toplam 12 milyon 91 bin 892 lira ihbar ikramiyesi, ilgili vergi dairesi müdürlüklerine gönderilmiş.

Bu veri, son dönemde özellikle sosyal medyada sıkça gündeme gelen ihbarla kazanç tartışmalarını somut bir zemine oturtması bakımından önemli. Zira kamuoyunda oluşan algının aksine, ortada çok büyük bir kaynak ya da yaygın bir ödeme mekanizması yok. 142 kişi arasında paylaştırılan toplam tutar, ilk bakışta yüksek görünse de geniş bir kitleyi cezbedebilecek ölçekte değil.

Nitekim geçmiş yılların verileri de benzer bir tabloyu işaret ediyor. Gelir İdaresi’nin faaliyet raporları incelendiğinde, ihbar ikramiyesi ödemelerinin sınırlı kaldığı görülüyor. 2024 yılında 160 kişiye 22 milyon 398 bin 978 lira, 2023 yılında ise 176 kişiye 14 milyon 832 bin 566 lira ödeme yapılmış.

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Son 12 yılda toplam 3 bin 361 kişiye ödenen ihbar ikramiyesi tutarı 132 milyon 691 bin 9 lira. Bu da yıllık ortalamalara bölündüğünde oldukça sınırlı bir büyüklüğe işaret ediyor. 2025 yılı özelinde ise kişi başına düşen ortalama ödeme yaklaşık 85 bin lira düzeyinde.

Aşağıdaki tabloda son 12 yılda ödenen tutar ile bu ikramiyeden yararlanan kişi sayısı yer alıyor.

Ödül almak için ne yapmalıyım?

İhbar neticesinde ben de ödül alabilir miyim?” diyenler için, bu ödülün dayanağı 26.12.1931 tarihli ve 1905 sayılı Menkul ve Gayrimenkul Emval ile Bunların İntifa Hakları ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanundur.

Ödülün ödenebilmesi için gereken şartlar nelerdir?

Öncelikle belirtmek gerekir ki ihbarı yapana muhbir denilmekte ve tüm resmi kayıtlara ihbarı yapanın adının önüne muhbir yazılmaktadır.

1905 sayılı Kanun uyarınca ikramiyenin verilebilmesi için bazı şartların oluşması gerekmektedir. Bunlar:

  • Muhbir kimliğini gizlememelidir. Ad, soyad, adres ve diğer kimlik bilgileri açıkça belirtilmelidir.
  • İhbar dilekçeyle yapılmalıdır. 3071 sayılı Kanun’a göre dilekçede ad, soyad, imza ve adres bulunmalıdır. Bu unsurları taşımayan başvurular ihbar sayılmaz. Bu nedenle sosyal medya veya WhatsApp üzerinden yapılan bildirimlerin ikramiyeye konu olup olmadığı belirsizdir.
  • Dilekçede ihbar ikramiyesi talep edilmelidir.
  • Muhbir ihbarından vazgeçmemelidir.
  • Her vergi ihbar ikramiyesine konu değildir. Sadece devamlı vergiler (gelir, kurumlar, KDV, damga vb.) kapsamdadır. Gümrük vergileri, belediye gelirleri gibi bazı kalemler kapsam dışındadır.
  • İhbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Somut delille desteklenmeyen ihbarlar için ödeme yapılmaz.
  • Son 5 yıla ilişkin işlemler ihbar edilebilir.
  • İhbar edilen konu hakkında daha önce inceleme başlatılmamış olmalıdır.

Aynı şeyi birden fazla kişi ihbar etmişse hepsine mi ikramiye verilecek?

Aynı konuyu birden fazla kişi ihbar etmişse ikramiye sadece ilk ihbar edene ödenir. Bu tespit, resmi kayıtlara giriş tarihi (gerekirse saat) esas alınarak yapılır.

İkramiye tutarı ne kadar olacak?

İkramiye, inceleme sonucunda tahakkuk eden vergi + vergi ziyaı cezası toplamının yüzde 10’u üzerinden hesaplanır. Bu tutarın 1/3’ü vergi kesinleştikten sonra, kalan 2/3’ü ise tahsilattan sonra ödenir.

Örneğin yapılan ihbar sonucunda şirkete 100 bin TL vergi ve cezası tebliğ edilirse 100 bin liranın yüzde 10’u olan 10 bin lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir. Ancak bu yüzde 10 mükellefe tebliğ edilip kesinleştikten sonra (kesinleşme idari ve yargı yollarının tüketilmesidir) 1/3’ü; kalan tutar ise mükelleften tahsil edildikten sonra ödenir. 

Cezalar da ikramiyeye dahil mi?

Basında, kesilen cezaların yüzde 10’u ihbar edene ödenecek şeklinde haberlere rastlamak mümkün. Ancak bu bilgi kısmen doğru, kısmen yanlıştır.

Şöyle ki, ihbar ikramiyesi yalnızca devamlılık arz eden vergiler ile bu vergilerin kaybı nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezaları üzerinden hesaplanır. Bunun dışında kalan usulsüzlük cezaları, özel usulsüzlük cezaları, gecikme faizi ve gecikme zammı ikramiye hesabına dahil edilmez.

Örneğin bir ihbar sonucunda bir kişiye 10 lira KDV, buna bağlı 10 lira vergi ziyaı cezası, ayrıca 5 lira özel usulsüzlük cezası ve 3 lira gecikme faizi kesildiğini varsayalım. Bu durumda toplam borç 28 lira olacaktır. Ancak ihbar ikramiyesi, bu tutarın tamamı üzerinden değil; yalnızca verginin aslı (10 lira) ile vergi ziyaı cezası (10 lira) toplamı olan 20 lira üzerinden hesaplanır. Bunun yüzde 10’u olan 2 lira ihbar ikramiyesi olarak ödenir.

Bu nedenle, örneğin fiş veya fatura düzenlenmemesi gibi ihbarlar sonucunda kesilen özel usulsüzlük cezaları, ihbar ikramiyesi kapsamı dışında kalmaktadır.

İhbar sonucunda vergi çıkmazsa ne olacak?

İhbar sonucunda herhangi bir vergi çıkmazsa o zaman ihbar ikramiyesi ödenmeyecektir.

Sonuç ve değerlendirme

Tüm bu veriler ve hukuki çerçeve birlikte değerlendirildiğinde, ihbar ikramiyesi mekanizmasının kamuoyunda zaman zaman abartıldığı ölçüde kolay kazanç sağlayan bir sistem olmadığı açıkça görülüyor. Rakamlar hem toplam ödenen tutarın hem de kişi başına düşen miktarın sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, ikramiyeye hak kazanabilmek için öngörülen şartlar oldukça sıkı; soyut iddialar değil, somut ve delille desteklenmiş ihbarlar esas alınıyor. Üstelik ihbarın doğru çıkması tek başına yeterli değil, ihbar ile tespit edilen vergi kaybı arasında doğrudan bir illiyet bağının kurulması gerekiyor.

Bu yönüyle sistem, rastgele ya da kötü niyetli ihbarları teşvik etmekten ziyade, belirli bir bilgiye ve belgeye dayanan nitelikli ihbarları ödüllendirmeyi amaçlıyor. Ancak uygulamadaki düşük ödeme tutarları ve sınırlı sayıda yararlanıcı dikkate alındığında, mevcut yapının vergi kayıp ve kaçağıyla mücadelede güçlü bir teşvik mekanizması oluşturduğunu söylemek de güç.

Dolayısıyla ihbar ikramiyesi müessesesi, teoride önemli bir araç olmakla birlikte pratikte sınırlı etki doğuran bir enstrüman olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu mekanizmadan daha etkin sonuçlar bekleniyorsa, hem başvuru süreçlerinin daha açık ve erişilebilir hale getirilmesi hem de ödül sisteminin caydırıcılık ve teşvik dengesi gözetilerek yeniden ele alınması gerektiği anlaşılıyor. Aksi halde, sosyal medyada zaman zaman oluşan “ihbarla zengin olma” algısı ile gerçekler arasındaki makas açılmaya devam edecektir.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Mart 2026-

AKP'nin gücü üç memura yetti: Akın Gürlek sızıntılarının gerçek kaynağı içeride... 

Kabak belli ki üç "meraklı" memurun başına patladı. Ancak gerçek orta yerde duruyor. Akın Gürlek'e ilişkin belgelerin neredeyse tamamı AKP içindeki büyük kavgadan...

Akın Gürlek’in tapu kayıtlarını kontrol etti diye üç farklı ilden üç tapu memuru görevden alındı, ikisi hakkında ise gözaltı kararı çıkarıldı.

Gözaltına alınan isimlerden biri, “Tapu kaydı kontrolünü Tinder’dan tanıştığım bir kadın istedi, pişmanım” dedi.

Sonuç olarak aylardır konuşulan, gündeme gelen bir konuda “meraklı” bir aramanın sonucu olarak gözaltı ve görevden almalar yaşanırken, gerçek bir kez daha gölgeleniyor.

Peki, nedir o gerçek?

Gerçeğin bir bölümü Akın Gürlek’in kaç tapusu olduğuna dair ortaya atılan iddialara ilişkin, ama bu haberde üzerinde duracağımız şey bu değil.

Biz gücü üç memura yeten düzenin tapu kayıtları ve Gürlek iddialarının asıl kaynağı olan AKP’lilere neden dokunamadığına odaklanacağız.

Açıkça ilan edilen kaynak ve AKP'nin sessizliği

Önce 8 Aralık 2025’e gidelim.

AKP'den bazı arkadaşlara söylüyorum. Yok başsavcıya ait MASAK raporu, yok mal varlığı, yok villa tapusu, yok yüz milyonluk villa almaya niyet, yok Lüksemburg’daki çift maaş, yok efendim senfoniler ıvırlar zıvırlar. Arkadaşlar ben mi atadım savcıyı? Bu bilgileri bana yollayıp benim söylememi söylüyorsunuz. Akın Gürlek’i atayana gidin konuşun. Yok Akın Gürlek Adalet Bakanı olacakmış, yok bunlar konuşulsun. Benim umrumda değil Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması, sizin iç meseleleriniz benim umrumda değil. Akın Bey de ne zaman isterse bize ulaştırılan belgelerin hepsini ona verelim.”

Akın Gürlek henüz Adalet Bakanı olmadan önce dile getirilmişti bu sözler.

Meclis’teki bütçe görüşmeleri sırasında konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yukarıdaki açıklamasında değindiği tapu iddialarını aylarca elde tutmuş, yaptığı suç duyurusu dışında kamuoyunun gündemine taşımamıştı.

Aradan aylar geçtikten sonra Özel, Gürlek’e ait olduğunu belirttiği 12 adet tapuyu kamuoyuna açıkladı.

Sonrasında da malum gelişme yaşandı, üç memur görevden alındı.

Ancak yukarıda açıkça belgelerin hangi kaynaktan geldiği yazılı, doğrudan AKP içinden.

Dün Özel bir kez daha konuştu, aylar önce dile getirdiği sözlerin bir benzerini tekrarladı: Elinizdeki belgeleri bir genel başkana götürecekseniz, bu genel başkana değil, AK Parti'nin genel başkanına götürün kardeşim. AK Parti'nin genel başkanına. Bir partiden birisi birine şikayet edilecekse niye ana muhalefete ediliyor ya? Kendi genel başkanınıza niye gitmiyorsunuz? Çünkü biliyorsunuz ki her şey sizden daha iyi biliniyor. A'dan Z'ye biliniyor. O yüzden gidip de bu kişinin busu var diyemiyorsunuz. Ama bu duyulsun diye bunu bize söylüyorsunuz. Biz kontrolünü yapmadan ve emin olmadan hiçbir şeyi açıklamıyoruz. Ama bu yağmur gibi gelen isimleri de bir kenarda biriktiriyoruz. Günü gelince doğruladığımızda hepsini kamuoyuyla paylaşacağız.”

Özel bu kapsamda doğruluğuna emin olduğu, Adalet Bakanı Akın Gürlek'e ait olduğu iddia edilen TEMA İstanbul 2'deki konut sözleşmesini de paylaştı.

Sızıntının kaynağı AKP

Ortada çok açık bir gerçek var.

Sızıntının kaynağı Kaş, Çorum ve Afyon’daki üç memur değil, doğrudan AKP.

AKP içinde uzun süredir devam eden iç kavgayı soL’da aylardır ayrıntılarıyla haberleştiriyoruz.

Erdoğan sonrasına hazırlıkla doğrudan ilintili olan bu kavgada öne çıkan tüm ekipler, “sivrilen” diğer aktörleri köşeye sıkıştırmaya gayret ediyor.

Gürlek henüz Adalet Bakanlığı koltuğuna oturmadan bu bilgiyi Özel’e ileten kaynaklar, Özel’in elindeki Gürlek belgelerini bakanlık adımı öncesi paylaşmasını tam da bu yüzden talep ediyordu.

Bir ekip, diğer ekibi sıkıştıracak, koltuk kapma kavgasında bir adım öne geçecek.

Her şey bununla ilgili.

Yukarıda Özel tam da bunu söyleyip AKP içine sesleniyordu, tıpkı dün yaptığı gibi.

Ancak görünen o ki, AKP bu gerçeği görmesine, çok iyi bilmesine rağmen ısrarla gözünü kapayıp, memurları görevden almaya devam edecek.

Belli ki henüz AKP içinde kapsamlı bir operasyon yapılacak kadar saflar berraklaşmamış durumda, henüz…

***

ABD ve İsrail’in Suriye-Lübnan politikası farklılaşıyor, Bahçeli İsrail’in tarafını tutuyor -Yiğit Günay-

İsrail, Şam’daki HTŞ yönetiminin Lübnan’a girmesinde istekli. ABD’de tersi eğilim güçleniyor. İşin ilginci, bu taktik farklılaşmada, MHP lideri İsrail’le aynı pozisyonu alıyor.

Geçen hafta, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “büyük devlet aklı” diye pazarladığı “Lübnan Suriye’ye katılsın” önerisinin nasıl ABD ve İsrail politikalarıyla örtüştüğünü, arkaplanıyla birlikte analiz etmiştik.

Aradan geçen sürede, ABD basını, Washington’un Suriye hükümetine “Lübnan’a girip Hizbullah’ın silahsızlandırılması için savaşa katılma” çağrısı yaptığını yazdı, haber ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından derhal yalanlandı ve sonrasında Şam’dan gelen sinyaller, teklif değerlendirilmekle birlikte Lübnan sınırından askeri birlikleri sokmaktan çekinildiğine işaret edecek bir nitelik kazandı.

Bu arada, Tel Aviv ve Washington’daki etkili düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleri, İsrail ve ABD’nin mevcut duruma dair yaklaşımlarındaki farklılaşmayı ortaya koydu.

Bahçeli'nin önerisi, kısa vadede ABD'nin değil İsrail'in istediği yaklaşımla örtüşüyor.

Bekaa ısrarı, Suriye'yi savaşa sokma çabası

Özellikle askeri analize yoğunlaşan ve İsrail’in dış politikasında belirleyici kurumlardan olan, sertlik yanlısı Alma Center, ısrarla Bekaa Vadisi’ne işaret ediyor.

İsrail ordusu, Lübnan’ı karadan işgalini güneyden başlattı. Direniş var, fakat Hizbullah işgalin başında açıkladığı üzere 2006’dakine benzer şekilde sınır boyunca siyonist ordusunu ilerletmemeyi hedefleyen bir taktikten ziyade, siyonistlerin daha içeriye girdiği bir konumlanmada, zamana yayılmış bir gerilla savaşı verme eğiliminde gözüküyor—bunun son iki yılda Güney Lübnan’da mevzi ve kabiliyet yitimiyle olduğu kadar, giderek bir dirayet karşılaşması halini alan İran Savaşı’nın doğasıyla da ilgili olduğu düşünülebilir.

Sonuçta İsrail, Güney Lübnan’da adım adım çeşitli köyleri kontrol altına alarak ilerliyor ve bu arada bölgeyi izole edip işgale zemin hazırlamak üzere Litani Nehri üzerindeki köprüleri bir bir patlatıyor.

Zaten işgalin ilk günlerinde yayımladığı ayrıntılı raporda bu askeri yaklaşımı ve Litani’ye kadar işgali önermiş olan Alma Center’dan yapılan yayınlardaysa, ısrarla esas hedef alınması gereken bölgenin Bekaa Vadisi olduğuna dikkat çekiliyor: Bekaa bölgesi: Hizbullah'ın stratejik derinliği. Operasyonel ve lojistik ağırlık merkezi. Haydar birliğinin coğrafi sorumluluk alanı. Bekaa bölgesi, Hizbullah'ın çok çeşitli kritik altyapılarına ev sahipliği yapmakta ve güçlerin ve varlıkların (askeri unsurların/teçhizatların) Hizbullah'ın Lübnan'daki diğer operasyon alanlarına aktarılması için bir üs görevi görmektedir.

Alma Center, İsrail ordusunun Lübnan’daki saldırılarının yalnızca yüzde 10’unun Bekaa’ya yapıldığına dikkat çekip hayıflanıyor.

Bekaa Vadisi, Suriye sınırında. İsrail, kara işgali öncesinde Bekaa’ya sızma girişimlerinde bulunmuş, Suriye’nin hava sahasını kat ederek helikopterlerle uçmuş, Şam yönetimi suspus olmuştu.

İsrail’in bu bölgede kalıcı bir denetim sağlaması, şu anki tabloda neredeyse imkansız. Bölgenin dış güçlerce kontrolünün anahtarı, Suriye ordusunun Bekaa’ya çıkarma yapmasında yatıyor.

Siyonistler, Şam’daki sünni cihatçıların Lübnan’a girip Hizbullah’la savaşa tutuşmasını bu yüzden çok istiyor. Bekaa’nın işgali, Lübnan’daki direnişe büyük bir askeri darbe olmanın ötesinde, İsrail’in arzuladığı şekilde Lübnan’da etnik gerilimlerin alevlenmesine, bu alevlerin Suriye’deki etnik fay hatlarını da tetiklemesine ve böylece iki komşu ülkede kaotik bir kapışmanın süregitmesine de yarayacak bir hamle anlamına gelebilir.

Nitekim İsrail’in, Suriye’nin Süveyda ilinde Suriye devletine ait güvenlik yapılarını vurması, bu planla ilişkilendirilebilir.

ABD, kırılganlığını iyi bildiği Suriye'deki cihatçı iktidarını bozmama eğiliminde

Ancak Atlantik’in öte tarafında, farklı hesaplar ağırlık kazanıyor.

ABD’nin Ortadoğu politikalarının şekillenmesinde en etkili düşünce kuruluşlarından olan The Washington Institute tarafından dün yayımlanan, Andrew J. Tabler imzalı analizde, Suriye’nin Lübnan’daki çatışmanın içine çekilmemesinin ABD açısından daha hayırlı olacağı değerlendirmesi yapılıyor.

Analize göre bu yaklaşımın temel gerekçesi, Suriye’nin Lübnan’a asker sokup çatışmaya dahil olması halinde, HTŞ iktidarının kendisinin sıkıntıya gireceği öngörüsü. Tel Aviv’le Washington arasındaki açı, burada ortaya çıkıyor.

Tabler, savaşın başından beri hemen İran’ı kınamasıyla, Körfez Arap ülkeleriyle yakın işbirliği kurmasıyla, Türkiye’nin de parçası olduğu malum rezil bildiriye imza atmasıyla Suriye’deki Şara yönetiminin tam ABD’nin isteyeceği çizgide durduğunu belirterek, cihatçıları övüyor.

Fakat analiz, Suriye’deki iktidarın hâlâ iç konsolidasyonu sağlayamadığına, ordunun yabancı cihatçılar dahil birçok unsuru disipline sokup kapsayamadığına, Suriye’nin Lübnan’a girmesinin direniş cephesinde Irak-Suriye-Lübnan hattında yeni hamlelerin önünü açacağına, Lübnan’daki etnik gerilimleri tırmandıracağına ve bunların tüm Doğu Akdeniz (Levant) bölgesine yayılacağına, dolayısıyla Suriye’nin içinin de karışacağına, Suriye işgalinin Lübnan devletini iyice güçten düşürürken Hizbullah’ın destek ve meşruiyetini daha da artıracağına işaret ediyor.

ABD, İsrail’in aksine, şu an için, kaosa sürüklenmiş bir Suriye’den ziyade, bölgedeki esas savaşta ABD’nin yanında saf tutabilecek ve kendi cephesini kollayabilecek yetenekte bir cihatçı iktidarının daha faydalı olduğu görüşünü benimsemiş görünüyor.

Bu tabloda, Bahçeli’nin önerisinin, tam olarak İsrail çizgisiyle denk düştüğünün altını çizmek gerekiyor.

/././

Kırık minare: AKP’nin müteahhit kafası, ortak hafızamızı örtmeye yeter mi?-Yiğit Günay- 

Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun. Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları kaydeder.

Sanıyorum iki yıl önceydi.

15 yaşımda ayrıldığım ve bir yetişkin olarak yaşamadığımdan pek derin bir bağ kuramadığım memleketim Antalya’da gezinirken gözüm takıldı. “Kesik Minare”, kesik değildi.

Kaleiçi’nde, 1900 yıllık yapıydı. Önce Romalıların pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı kentinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi. Osmanlı’nın son döneminde bir yangında minarenin külahı kül olmuş, böylece yapı Antalya’da Kesik Minare diye anılır olmuştu.

Hükümet, 2023’te minareye külah kondurmuş. Cami ibadete açılmış.

Doğru karar mıdır, bilmem. AKP’nin kent merkezlerini dinselleştirme arayışının parçası olduğu muhakkak. Benim için, yıllar boyu inanılmaz bir nüfus artışıyla iyiden iyiye tanınmaz hale gelmiş şehirle gevşek bağımın biraz daha inceldiğini hissettiğim bir andan ibaretti, fark edişim.

Zaten unuttum gitti.

Ta ki, önceki gün o fotoğrafı görene kadar…

Kapağa koyduğumuz kırık minare ve eşlik eden yıkıntı, Gazze’nin en eski camisinden, Büyük Ömer Camii’nden veya diğer adıyla Gazze Ulu Camii’nden geriye kalanlar.

‘Kırık Minare’ de Kesik Minare gibiydi: Antik Filistinlilerden kalma bir pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı şeridinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi.

İsrail, 2023’te başlayan son Gazze işgalinde yerle bir etti camiyi. Önce “Hamas’ın anti-tank ünitesi vardı” dediler, sonra “altından tünel geçiyordu”ya çevirdiler. Sonuçta hesap vermediler.

Ama esas mesele, göz koydukları bu antik bölgedeki en eski camiyi tahrip etmeleri değil.

Gazzeliler, Büyük Ömer Camii'nden kalan molozları zaman içinde temizledi. Minare hâlâ kırık, yapı çok hasarlı.

Siyonistler, el koymaya karar verdikleri Filistin topraklarına geldikleri andan beri, sistematik şekilde, yalnızca bu topraklar üzerinde yaşayan halkı değil, onların hafızasını, izlerini de yok etmeye giriştiler.

Kendisi de Gazze’de bir mülteci kampında doğmuş olan, eski Filistin Kültür Bakanı Atef ebu Seyf, Mecelle’de yayımlanan makalesinde, 29 ay içinde Gazze’de İsrail’in hafıza-kırım politikalarını özetledi.

Gazze’deki 12 müzenin tamamı, İsrail tarafından yıkıldı.

Üstelik, bunun bilinçli bir politika olduğunu kanıtlarcasına, Ekim 2023’te başlayan işgalin ilk haftalarında hedef alındı müzeler. El Karara Kültür Müzesi mesela… Heykeltraş Muhammed ebu Lahya ve eşi tarafından açılmış, Gazze’nin çağlar boyu tarihini yansıtan 3 bin arkeolojik, etnografik esere ev sahipliği yapmıştı. Kırsalda, çatışmalardan uzakta, hiçliğin ortasındaydı. İsrail uçakları bombaladı. Mısırlılardan, Kenanlılardan kalma binlerce yıllık parçalar, molozların altında ortadan kaldırıldı.

Toplam 80 kütüphane ve kitabevini yok etti siyonistler. Bunlardan biri, Gazze Belediye Kütüphanesi, Nakba öncesinden, hatta Osmanlı döneminde kitap ve belgeleri halka sunuyordu. Bilerek hedef seçildi.

Gazze’nin 150 yıllık belediye arşivinin bulunduğu El Şuruk Kütüphanesi de aynı kaderle yüzleşti.

32 kültür merkezi, 9 yayınevi, 28 anıt ve sanat eseri… Galeriler, sinemalar, tiyatrolar, arkeolojik alanlar, tarihi binalar, eski mezarlıklar, arşivler, camiler, kiliseler…

Daha 1948’de, Filistinlilerin katledilip, hayatta kalanların silah zoruyla evlerinden edildiği Nakba’dan itibaren siyonistler, bu topraklarda yaşayanların izlerini silmeyi hedefledi.

Saldırı, yalnızca, yarın bir gün geri dönme hakkını kullanacak Filistinlilerin temel dayanağı olan resmi arşiv ve tapu kayıtlarını hedef almıyordu. Tüm izler silinmek, mekan tanınmaz hale getirilmek isteniyordu.

Öyle ki, asırlık zeytin ağaçları kesildi. Yerlerine, hızlı büyüyen çamlar dikildi. Böylece Nakba öncesi yaşamlarını o mahallelerde geçirenler de, ailelerinden kalan fotoğraflardan eski evlerinin izini sürmek isteyenler de geldiklerinde mahalleyi de, sokağı da tanıyamasın istendi.

1982’de İsrail Lübnan’ı işgal edip Beyrut’a girdiğinde, ilk hedeflerinden biri Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin Araştırmaları Merkezi’ydi. Siyonistler binayı işgal etti, günlerce süren bir operasyonla, içindeki 25 bin ciltlik kütüphane, paha biçilemez el yazmaları, haritalar, mikrofilmler ve 1948 öncesi Filistin'e ait tapu kayıtlarının tamamı kamyonlara yüklendi, İsrail’e kaçırıldı.

2001’de İkinci İntifada zamanı İsrail polisi, Doğu Kudüs’teki “Doğu Evi”ni bastı, Filistinlilerin Kudüs'teki toprak haklarını kanıtlayan Osmanlı ve İngiliz Mandası dönemine ait tapu kayıtları, haritalar ve diplomatik arşivler buradaydı, hepsi çalındı.

2006’da İsrail Lübnan’ı yine işgal etti, siyonist kara ordusu doğru düzgün ilerleyemedi, Hiyam’ı bir türlü ele geçiremedi, ama bu sınır kentinde yıllarca işkencehane olarak kullandıkları binayı Lübnanlılar direniş müzesine çevirmişti, İsrail jetleri o binayı yerle bir etti.

Emlakçı ve müteahhit dostları

Tüm bunlar, bugün niye önemli?

Çünkü AKP hükümeti, bu hafıza-kırıma kendi imzasını atmaya karar verdi. Herkes savaşı, ölümleri ve tehdidi konuşurken ülkemiz sessiz sedasız Gazze’nin, Filistinlilerin izlerinin silinmesi suçuna ortak edilmek isteniyor.

Atef ebu Seyf’ten aktaralım: Barış, ateşkes ve "gelecek günler" hakkında atılacak adımlara dair kulağa hoş gelen söylemler yeniden piyasaya sürülüyor, fakat kaybedilenleri geri kazanmak ya da henüz kurtarılabilecek olanları kurtarmak üzerine neredeyse hiç ciddi şekilde kafa yorulmuyor. Ortadaki ironi çok ağır. ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğindeki Barış Kurulu tarafından oluşturulan ve bir dizi Filistinli elit ismin de yer aldığı komite, kültür veya tarihi miras alanlarına hiçbir şekilde değinmedi. Komitenin yetki belgesi ve görev listesi; örneğin aşiret meselelerine, dini ve doktrinsel kaygılara yer ayırmasına rağmen, bu iki alanın kurtarılmasına, restore edilmesine veya rehabilite edilmesine dair hiçbir madde içermiyordu.

Trump, Gazze’yi bir riviera, bir yeni Las Vegas yapmak istiyor.

Körfez monarşilerini, burnundan kıl aldırmayan zengin İskandinav hükümetlerini, Ortadoğu’da hizaya getirmek istediği işbirlikçilerini, Avrupa’nın, Asya’nın, Amerika’nın kapitalist ülkelerini para yatırmaya, inşaat yapmaya, işletme kurmaya ve “çok para kazanmaya” davet ediyor.

Gazzelilere de “isteyen kalsın, çok istihdam yaratacağız, her yerden gelecek göçmen işçiler gibi siz de çalışır, kazanır, yaşar gidersiniz” vaadinde bulunuyor.

Ve iki lafından birinde “Büyük devlet olmak”tan, “Osmanlı mirasını taşımak”tan dem vuran ama aslında kafası bunlara değil ihaleye, inşaata, işletmeye ve para kazanmaya basan Türkiye’deki iktidar, işte bu tarihi suça ortak oluyor.

Hakan Fidan’ın imzaladığı bildiri, siyasi bir skandaldır. İsrail’in Güney Lübnan’ı Gazze gibi yıkıp hafıza-kırıma uğrattığı günlerde Devlet Bahçeli’nin siyonistlere can simidi olacak “Lübnan Suriye’ye bağlansın” cin fikirliliği, diplomatik bir rezalettir.

Ama Gazze’de direnişi bitirip, tarihin izlerini silip bir sermaye cenneti yaratma isteğindeki ABD planına angaje olmak…

İnsanlığa karşı suça imza atmaktır.

Hafıza, yaşamla var olur, kavgayla vücut bulur.

Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun.

Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları ve suç ortaklarını kaydeder.

İnsanlığın ortak kavgası, Trump’ı, siyonistleri, o pek hevesli müteahhitleri tarihe gömer.

/././

İtirafçı hep karavana atmış! + Rüşvet zamanda yolculuk mu yaptı? + İşte Şişli'nin bir gecede silinen tapuları -Bahadır Özgür /halkTV-


İtirafçı hep karavana atmış! 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, tutuklu Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney ile birlikte 6 kişi hakkında iddianame düzenledi. Güney’e 35 yıl 8 ay hapis isteniyor. Diğer isimler için de 9 yıldan başlayarak 31 yıla kadar hapis talep ediliyor.

Bu dava da İBB davası ile birleştirilecek. Çünkü İnan Güney ile belediye çalışanları ‘Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü’ üyesi olarak itham ediliyor.

Daha iddianamenin girişindeki tutuklu listesine bakınca az çok manzara anlaşılıyor aslında. Şoför, sekreter, koruma ve bir de Güney’in ablası. Yani Beyoğlu davasının tüm ‘şüphelileri’ bunlardan oluşuyor işte!

İddianamede suçlamaları yönelten baş itirafçı Durmuş Yıldırım. Kim bu?

İTİRAFÇININ ANLATTIKLARI

Kendisinin acente sahibi olduğunu söylüyor. İnan Güney’in tüm seyahatlerini kendisinin organize ettiğini, bu süreçte ‘rüşvete’ tanık olduğunu ileri sürüyor. Güney ise ifadesinde Yıldırım’ın seyahatlerde bilet vs. organizasyonu yapması için bir diğer itirafçı Ali Can Abacı tarafından kendisine yönlendirildiğini ancak dengesiz davranışları sebebiyle ilişkisi kestiklerini anlatıyor. Bu sebeple intikam için iftira attığını savunuyor. Güney savcılık ifadesinde şöyle diyor:

“Bu kişinin, şizofren davranışları sebebiyle THY’den atıldığını ve aslında acente sahibi değil çalışanı olduğunu öğrendik.”

Yıldırım’ın verdiği ifadeler sebebiyle şoför, koruma, abla, sekreter de tutuklandı. Ama ifadelerde öyle bilgiler verdi ki, neredeyse isimler dışında hiçbir bilgi teyit edilemiyor.

İddianamenin en çarpıcı kısmı, Özel Kalem Müdürü Seyhan Özcan’ın şoförlüğünü yapmış Mehmet Akif Bulut’un anlattıkları.

Yıldırım, Bulut’un 400 bin lira rüşveti çanta içinde, Dolmabahçe Sarayı’nın otoparkına Megan marka bir araçla getirdiğini, Özcan’ın akrabası olduğunu, Gazi mahallesinde oturduğunu ileri sürüyor. Yani araç markasından oturduğu yere kadar ince ince detaylar veriyor. Sadece bu ifadeyi okuyan onca detayı görünce bir ikna oluyor açıkçası.

Oysa Bulut’un ifadesine bakınca ismi dışında neredeyse tüm bilgiler yanlış. İddianameye de giren savcılık ifadesinde şunları söylüyor Bulut:

ADI DIŞINDA DOĞRU BİLGİ YOK

“Ben Beyoğlu belediyesinde 2020 yılında temizlik personeli olarak göreve başladım. 2021 yılında gerekli belgeler edindikten sonra şoför olarak çalışmaya başladım. 2024 yılındaki yerel seçimlerden sonra da İnan Güney Belediye Başkanı olarak seçildikten bu yana da Beyoğlu Belediyesi özel kalem müdürlüğünde şoförlük yapıyorum. Genellikle Seyhan Özcan'ı taşısam da haricinde başka işlerimde bulunmaktadır… Bu şahısların beyanlarında geçen isnatlardan herhangi bir bilgiye sahip değilim. Bu zamana kadar ne Beşiktaş Belediyesinde ne Beltaş'ta herhangi bir görevim olmadı… Durmuş Yıldırım isimli şahsı tanımamaktayım. İfadesinde bahsettiği olaylarla benim herhangi bir ilgim bulunmamaktadır. İfadesinde Megan 1 araçla Dolmabahçe Sarayının oradaki açık otoparka 400.000 TL para getirildiğinden bahsetmiş ben belediye de çalıştığım süreç boyunca hep Süper B marka araç kullandım. Bahse konu otoparka hiç gitmedim. Seyhan Özcan'la herhangi bir akrabalığım bulunmamaktadır. Ayrıca bu eylemi gerçekleştiren kişinin Gazi de oturduğu iddia edilse de ben burada da hiç oturmadım. Bu beyanlarda bahsi geçen kişi ben değilim."

Özetle diyor ki, “Megan kullanmadım, o otoparka hiç gitmedim, akrabası değilim, Gazi’de oturmadım!”

Bunlar çok da zahmete girmeden doğruluğu tespit edilebilecek bilgiler.

Yani ismi dışında, kendisi hakkında söylenen hiçbir bilginin doğru olmadığını anlatan şoför Bulut, aylardır tutuklu. Kim bilir, şimdi de aylarca yargılanmayı bekleyecek.

/././

Rüşvet zamanda yolculuk mu yaptı?

Silivri’de görülen İBB davasının belki de en ilginç bölümü, tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ile ilgili iddialar ve Şahan’ın buna karşı yaptığı savunma. Çünkü karşı tarafta son 20 yılda imar rantları, iktidar ile ilişkileri, diktikleri devasa rezidanslarla gündeme gelen ne kadar müteahhit varsa mağdur sıfatıyla duruyor.

Kimler yok ki…

Torunlar, Medicana, Nezih Barut, Taş Yapı, DAP Yapı, Türkmen Grup, Çetinsaya, Profilo AVM projesini yapan şirket…

İddianamede müteahhitler ciddi rüşvet iddialarında bulunuyorlar.

Peki ‘beyan’ dışında somut bir delil, belge sunuyorlar mı?

Bazıları bir takım banka dekontlarını savcılığa verdiler.

İşte Şahan’ın dünkü savunmasında buna dair bir detay özellikle dikkat çekiciydi.

Konuyu bir anımsayalım…

***

İddianamede ‘Eylen 41’ başlığında geçen ve ‘icbar yoluyla irtikap’ suçu isnat edilen proje, Bomonti’de üç blok halinde dikilen, 1060 konut, 25 ticaret alanından oluşan Rotana. Sahipleri Nezih Barut ve Münir Özkök.

B ve C blokları için yapı iskanı alındı. Onların da rüşvet ile alındığını iddia ediyorlar. A blokun iskan başvurusu ise 5 Aralık 2024’te yapıldı. Yani Resul Emrah Şahan’ın başkan seçildikten 8 ay sonra. Gerekli yazışmaların ardından yapı kullanım belgesi 27 Aralık 2024 günü, 25 gün geçtikten sonra verildi.

Şahan savunmasında 25 günlük sürenin neredeyse olabilecek en hızlı işlem olduğunu anlattı. Hatta bazı örnekler verdi. Mesela; aynı işlem Üsküdar’da ortalama 90, Kadıköy’de 50, Ataşehir’de 52 gün sürüyor.

Müteahhitler ifadelerinde işte bu 25 gün içinde önce ‘rüşvet pazarlığı' yapıldığını ileri sürüyorlar.

Projenin ortaklarından Nezih Barut savcılık ifadesinde şöyle diyor: “2024 seçimleri sonrasında A blok inşaatı tamamlandıktan sonrasında iskan için başvuru yaptıktan sonrasında belediye bu blok için 10 milyon dolar talep etti. Ben 10 milyon doları duyunca bundan önceki süreçte tüm inşaat için 5 milyon dolar talep etmişlerdi, bu 5 milyon doların 3.5 milyon dolarını verdik, geri kalan 1.5 milyon doları A blok için alacaklardı, şimdi tek blok için 10 milyon dolar mı istiyorlar, böyle bir şey mümkün değil, böyle bir para vermemiz mümkün değil şeklinde ilgililere ilettim… Ben yine Süleyman Atik'i arayarak durumu anlattım. Atik bir süre sonra beni arayarak ilgililerle görüştüğünü, yaptığı görüşmeler neticesinde 10 milyon doları 4 milyon dolara indirebildiğini, bu 4 milyonun 1 milyon dolarını Nişantaşı'ndaki süslemenin harcaması için kullanacaklarını, buna karşılıkta fatura vereceklerini tarafımıza iletti. Bunu üzerine ben, ortağım Münir Bey ile görüşerek durumu kendisine ilettim. Kendisinin de uygun görmesi üzerine yine şirkette yapmış olduğumuz yönetim kurulu kararı ile belediye tarafından tarafımıza verilmesi zorunlu kılınan miktarı şirketteki hisselerimiz oranınca kar dağıtımı şeklinde şirketten çıkararak Atik'e teslim ettik. Sonrasında iskanımız … Belediyeyle yapılan görüşmeleri ben yapmadığım için kimlerle ne görüşüldüğünü tam vakıf değilim.”

Barut, ifadesini desteklemek amacıyla para çekimini gösteren bazı dekontlar ile “zorunlu kılınan miktarı şirketteki hisselerimiz oranınca kar dağıtımı şeklinde çıkararak” dediği olayı belgeleyen yönetim kurulu kararını savcılığa sundu.

Özetle beyan dışında sunulan yegane somut belgeler bunlar.

Lakin sorun da burada başlıyor.

Şahan dünkü savunmasında şöyle dedi: “Kurgulanan hikaye ile olgular-resmi kayıtlar karşılaştırıldığında kronolojik bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İlk dikkatimi çeken konu şu: Ortaklar diyor ki, ‘biz Mart 2024 seçimleri öncesi, B ve C bloklarının iskanı için bir ödemeye zorlandık ve bu ödemeyi kar dağıtım yoluyla gelen şahsi bütçelerimizden yaptık.’ Bu zorla ödemeye ilişkin olduğunu iddia ettikleri dekontun tarihi 22 Mayıs 2023. Yine tarihi belirtilmemiş şekilde, 2024 yılı içinde ne zaman ve nasıl gerçekleştiği belirsiz bir biçimde 4 milyon dolar verdiklerini iddia ediyorlar. Dekontlar aylar öncesine, kar dağıtımları yıllar sonrasına ait. Dosyaya sundukları belgelere göre kar dağıtımını 27 Mart 2025’te yapmışlar. Bakın ben söylemiyorum, imzalı kaşeli yönetim kurulu kararı böyle söylüyor. Bu en somut delil dedikleri bile, olgularla tutarsız.”

Savcılık dosyasına bakıldığında projenin ortağı Münir Özkök 500 bin doları 19 Aralık 2024 günü çekmiş. 1 milyon 312 bin 500 doları ise 22 Mayıs 2023 günü çekmiş. 1 milyon 332 bin 200 dolarlık son işlemin tarihi ise 16 Mart 2024.

Fakat Nezih Barut’un rüşvetin kaynağı olarak işaret ettiği ve ifadesinde, “parayı şirketteki hisselerimiz oranınca kar dağıtımı şeklinde şirketten çıkarttık” dediği yönetim kurulu kararının tarihi 27 Mart 2025!

Şahan da haklı olarak bu çelişkinin nasıl izah edileceğini sordu. Rüşvet zamanda yolculuk mu yaptı?

Mahkeme kürsüsüne çıktığında müteahhitler bu çelişkiyi nasıl izah edecekler bakalım…

/././

İşte Şişli'nin bir gecede silinen tapuları 

Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, İBB davasında yaptığı savunmada önemli bir konuyu açıkladı. Şahan, belediyeyi ekonomik olarak güçlendirmek amacıyla yaklaşık 1 milyar dolar değerinde 38 parseli ‘ihdas’ yoluyla belediyeye kazandırdıklarını söyledi.

Seçildikten sonra 11 ayda proje değeri olarak da 2-3 milyar doları bulabilecek olan bu parsellerin tapularının bizzat Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verildiğini, belediyenin mülkiyetine geçtiğini belirtti Şahan.
Ancak bir gün kalktıklarında Şişli Belediyesi’ne ait olan tapuların kayıttan silindiğini gördüklerini vurgulayan Şahan, şöyle dedi:

Belediyemize bu tapuları veren Bakanlık.
Sonrasında yaptığımız işlemlerin doğru olup olmadığını sorduğumda işlemlerin doğru olduğuna ilişkin kurum görüşü veren yine aynı Bakanlık.
Bu tapuları e-devletten bir anda silen, yine Bakanlık.
Ben Sayın Murat Kurum'la bunları konuştum. Yazılarımı gösterdim. Teknik olarak hatalı olduğunu da kabul etmedi, teknik olarak doğruladı bizi.
Biz bu parsellerle yarattığımız değerle kimseyi zenginleştirmek istemedik.
Aksine, Şişli’deki tüm kentsel dönüşüm sorununu, buradan gelen değerle kökünden çözüyorduk. Şişli’deki binaların yüzde 90’ı depreme dayanıklı değil.
Bahsettiğim kaynakla tüm binaları yıkıp yeniden yapabilirsiniz.
Bu kaynağı yarattık.
ekran-goruntusu-2026-03-25-145001.jpgŞahan’ın savunması sonrasında bu tapuları merak ettim, hepsine ulaştım. Tamamı Ortaköy gibi oldukça değerli bir yerde yer alıyor. Toplamı 35 dönüm. Tapuların veriliş tarihi 4 Aralık 2024. İhdas yoluyla edinildi.
Kısaca şu demek:

İmar planı uygulamaları sonucunda kapanan yol, park, yeşil alan vb. kamuya ait tescil dışı alanlar İmar Yasası gereğince müstakil bir parsel numarası alınarak, belediye veya Hazine’ye tescil edilir.
Buralar tapu kütüğünde yeni bir taşınmaz olarak yer alır.
İşte belediyeye kazandırılmış mülklerin ada ve parsel numaraları şunlar:
ekran-goruntusu-2026-03-25-145038.jpg

Bahadır Özgür /halkTV

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Mart 2026-

İran’ın Bugününü Anlamak(III): Ekonomi Devrim Muhafızları’nın elinde -Eray Özer-  İran’da İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan yapıda ülke ...