Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN- 

Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yıldırım’ın çalışanı Mehmet Çobanoğlu, savcılık ifadesinde poker partilerini, katılan iş insanlarını ve oyunlarda tutulan defteri anlattı. İfadede, Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk hakkında iddialar yer aldı.

"O MASADA POKER OYNANIRDI"

Şüpheli Mehmet Çobanoğlu, baskın yapıldığı gün, Yıldırım'ın evinde temizlik yapmakta olduğunu söyledi ve poker masasını taşıdığını kabul ederek şunları söyledi: "Aramadan önce göstermiş olduğunuz kamera görüntüsündeki poker masasını aşağı indirdiğimi kabul ediyorum. Bu masada Muzaffer Yıldırım ve 10 arkadaşı poker oynardı. Ben delil karartmak için bu masayı aşağı indirmedim. Arama esnasında poker masasının yerini söylememe nedenim korktuğum içindi, bana verilen görev neticesinde ben bu eylemi gerçekleştirdim."

Uyuşturucu iddialarını reddeden Çobanoğlu, poker masasında dönen paranın tutarına ilişkin şu bilgileri verdi: "Muzaffer Yıldırım ve arkadaşlarına oyun esnasında içki, yiyeceklerini, çaylarını verirdim, Muzaffer Yıldırım ve arkadaşları oyun esnasında bana bazen karşılığında bahşiş verirdi. (Kendilerine uyuşturucu madde vermedim, uyuşturucu madde de kullanmam). Haftada 2 ile 4 gün arasında bu oyun olurdu, yaz mevsiminde ise kışa göre daha az sayıda oyun oynanırdı. Oyun bazen 4 saat bazen de 7 saat sürerdi.

Oyun esnasında herkesin önünde poker çipleri olur, kağıtlar dağıtılır ellerine göre oyuna girerlerdi. Bazen oyuna girilmez bazen de "rest" kelimesi söylenirdi, o esnada "blöf" kelimesi sıklıkla kullanılırdı. Kendi aralarında alacak verecek rakamlarını deftere yazarlardı. Arama esnasında defteri aşağı indirmemin nedeni korktuğumdan dolayıydı. Muzaffer Yıldırım gözaltına alındığında arkadaşları hem maç izlemek hem de maçtan sonra poker oynamak için toplanmışlardı."

"HAFTADA 2-3 KEZ GELİP POKER OYNARLARDI"

Çobanoğlu’na Kamil Akyıldız (Transmetro Gümrük Müşavirliği), Daryo Kebudi (Escar Turizm), Ferit Baltacıoğlu (House Cafe), Selim Anter (İş Adamı), İslam Ekşi (İş Adamı), Tuğrul Gültekin (Otel Sahibi) ve Ömer Bayraktar'ın (Rusya'da tekstil işleriyle uğraşır) kim olduklarını soruldu. Çobanoğlu, bu kişilerin Muzaffer Yıldırım'ın davetlisi olarak evinde olduklarını ve poker oynayacaklarını söyledi. Çobanoğlu ayrıca bu isimlerin Muzaffer Yıldırımın evine haftada 2-3 kez gelip poker oynadıklarını anlattı.

MAVİ KAPAKLI DEFTER

Savcılık, şüpheli Çobanoğlu'na, Muzaffer Yıldırım'ın evinde bulunan, içinde isim ve rakamlar yazan mavi kapaklı defteri sordu.

Defterde yazan "03/01/2026 tarihli İslam +243.000, Selim +10.000, Papi +81.000, Mizo -214.300, Toro -27.500, Ömer -90.000" şeklindeki nota Çobanoğlu, "Kendi aralarında nakit para alışverişi olmadığı için bu şekil notlar alınırdı" diye yanıt verdi.

OYUN TAKVİMİ

Savcılık tarafından yapılan çalışmalarda, 2025 yılı Şubat ayında 12 gün, 2025 yılı Mart ayında 16 gün, 2025 yılı Nisan ayında 12 gün, 2025 yılı Mayıs ayında 6 gün, 2025 yılı Haziran ayında 8 gün, 2025 yılı Temmuz ayında 7 gün, 2025 yılı Ağustos ayında 10 gün, 2025 yılı Eylül ayında 12 gün, 2025 yılı Ekim ayında 11 gün, 2025 yılı Kasım ayında 9 gün, 2025 yılı Aralı ayında ise 9 gün oyun oynandığı tespit edildi.

Kendisine bu tespitler sorulan şüpheli Çobanoğlu, "Kendi aralarında hesaplaşmalar bu şekil notlar tutularak yapılırdı. Paraların nasıl verildiğini ben bilmiyorum" dedi.

ALİ KOÇ'U TAKİP ETTİRİP ACUN ILICALI'YA BİLGİ VERDİĞİ İDDİASI

Savcılık, 27 Ocak'ta ifadesi alınan Arif Altunbulak'ın, "Muzaffer Yıldırım evinde arkadaşlarıyla poker oynadığını biliyordum, hatta haftanın 4 günü evinde oynatırdı. Salı günleri ise Tuna Aksu isimli iş adamı oynatırdı. Kendi aralarında yüksek miktarlarda para alışverişinin olduğunu duymuştum. (banka hesapları incelendiğinde bu durum ortaya çıkacaktır)" şeklindeki sözlerini hatırlattı.

Çobanoğlu, şunları söyledi:

"Ben paraların banka aracılığıyla gönderildiğini şu an öğrendim. Benim gördüğüm defter ve poker oyunudur. Kendi aralarındaki para alışverişlerini bilmiyorum. Ancak haftanın 4 günü oyun oynandığını ifademin başında belirtmiştim."

Savcılık, Altunbulak'ın, Acun Ilıcalı hakkındaki sözlerini de hatırlattı. Altunbulak, Ilıcalı hakkında şunları söylemişti:

"Muzaffer Yıldırım otele gelen iş adamlarını, ünlü insanları sürekli takip halindeydi. Bununla ilgili olayı anlatacak olursam, bizlere Ali Koç'un ne zaman, kimlerle, saat kaçta geldiğini sürekli sorardı, bizde kendisine gelip gelmediğini söylerdik. Muzaffer Yıldırım Ali Koç'u sürekli bu şekilde kovalardı. Acun Ilıcalı da Ali Koç'u bu şekilde kovalayıp ulaşmaya çalışırdı. Tahminim Muzaffer Yıldırım Ali Koç ile ilgili bilgileri öğrenip Acun Ilıcalı'ya söylerdi. Ali Koç bazen ailesiyle bazen arkadaşlarıyla bazen iş adamlarıyla otele gelirdi. Muzaffer Yıldırım bu konunun takibine çok önem verirdi. (bilgileri neden topladığını kime ulaştırdığını tam olarak bilmiyorum)"

Mehmet Çobanoğlu ise o hatırlatma üzerine şunları kaydetti: "Acun Ilıcalı isimli kişinin bir kez Muzaffer Yıldırım'ın evindeki partisine geldiğini gördüm. Yaklaşık 4 yıl geçmiştir."

"OKAN BURUK'U GÖRMEDİM"

Altunbulak, ayrıca "Okan Buruk otele sıklıkla gelen müşterimizdi. Haftada iki gün otelimize gelirdi. (Fatih Demircan, Maruf Güneş ile birlikte)" demişti.

Çobanoğlu bu iddiaya şöyle yanıt verdi: "Okan Buruk Muzaffer Yıldırım'ın evine benim bulunduğum zamanlar gelmedi. Ben görmedim.

İfademde son olarak belirtmek isterim ki, Muzaffer Yıldırım'ın oyununda servis yaptığımı kabul ediyorum. 08/01/2026 günü poker masasını aşağı indirmemin nedeni korktuğumdan dolayıydı. Delilleri karartmak gibi bir niyetim olsaydı, defteri yırtar, binlerce poker çipini çöpe atar yok ederdim. Ben delilleri yok etmedim, depoya indirdim. Bildiklerimi kimseye iftira atmadan, baskı altında kalmadan anlattım. Serbest bırakılmamı talep ederim."

***

Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?-İsmail Saymaz/halkTV- 

Uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında tutuklanan Bebek Otel'in sahibi Muzaffer Yıldırım'ın çalışanı Mehmet Çobanoğlu, savcılık ifadesinde yaşananları tek tek anlattı. Yıldırım'ın evinde saatler süren poker partileri yapıldığını, yüklü miktarda paraların el değiştirdiğini anlattı. Çobanoğlu, otele gelen ünlülerin takip altında olduğunu da söyledi. Onlardan biri de Ali Koç.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında 8 Ocak'ta tutuklanan Bebek Otel'in sahibi Muzaffer Yıldırım'ın çalışanı Mehmet Çobanoğlu savcılıkta ifade verdi.

Halktv.com.tr'nin ulaştığı o ifadede Muzaffer Yıldırım'ın saatler süren poker partileri, o partilere katılanlar, dönen para, o paraların nasıl transfer edildiği, uyuşturucu iddiaları, otele gelip giden ünlü isimlerin nasıl takip edildiği anlatılıyor.

"O MASADA POKER OYNANIRDI"

Şüpheli Mehmet Çobanoğlu, baskın yapıldığı gün, Yıldırım'ın evinde temizlik yapmakta olduğunu söyledi ve poker masasını taşıdığını kabul etti. "Aramadan önce göstermiş olduğunuz kamera görüntüsündeki poker masasını aşağı indirdiğimi kabul ediyorum. Bu masada Muzaffer Yıldırım ve 10 arkadaşı poker oynardı. Ben delil karartmak için bu masayı aşağı indirmedim. Arama esnasında poker masasının yerini söylememe nedenim korktuğum içindi, bana verilen görev neticesinde ben bu eylemi gerçekleştirdim."

Uyuşturucu iddialarını reddeden Çobanoğlu, poker masasında dönen paranın tutarına ilişkin de bilgi verdi.

"Muzaffer Yıldırım ve arkadaşlarına oyun esnasında içki, yiyeceklerini, çaylarını verirdim, Muzaffer Yıldırım ve arkadaşları oyun esnasında bana bazen karşılığında bahşiş verirdi. (Kendilerine uyuşturucu madde vermedim, uyuşturucu madde de kullanmam). Haftada 2 ile 4 gün arasında bu oyun olurdu, yaz mevsiminde ise kışa göre daha az sayıda oyun oynanırdı. Oyun bazen 4 saat bazen de 7 saat sürerdi.

Oyun esnasında herkesin önünde poker çipleri olur, kağıtlar dağıtılır ellerine göre oyuna girerlerdi. Bazen oyuna girilmez bazen de "rest" kelimesi söylenirdi, o esnada "blöf" kelimesi sıklıkla kullanılırdı. Kendi aralarında alacak verecek rakamlarını deftere yazarlardı. Arama esnasında defteri aşağı indirmemin nedeni korktuğumdan dolayıydı. Muzaffer Yıldırım gözaltına alındığında arkadaşları hem maç izlemek hem de maçtan sonra poker oynamak için toplanmışlardı."

"HAFTADA 2-3 KEZ GELİP POKER OYNARLARDI"

Kendisine arama tutanağı sorulan Çobanoğlu, Kamil Akyıldız (Transmetro Gümrük Müşavirliği), Daryo Kebudi (Escar Turizm), Ferit Baltacıoğlu (House Cafe), Selim Anter (İş Adamı), İslam Ekşi (İş Adamı), Tuğrul Gültekin (Otel Sahibi) ve Ömer Bayraktar'ın (Rusya'da tekstil işleriyle uğraşır) kim olduklarını sordu. Çobanoğlu, bu kişilerin Muzaffer Yıldırım'ın davetlisi olarak evinde olduklarını ve poker oynayacaklarını söyledi. Çobanoğlu ayrıca bu isimlerin Muzaffer Yıldırımın evine haftada 2-3 kez gelip poker oynadıklarını anlattı.

MAVİ KAPAKLI DEFTERİN SIRRI

Savcılık, şüpheli Çobanoğlu'na, Muzaffer Yıldırım'ın evinde bulunan, içinde isim ve rakamlar yazan mavi kapaklı defteri sordu.

Defterde yazan "03/01/2026 tarihli İslam +243.000, Selim +10.000, Papi +81.000, Mizo -214.300, Toro -27.500, Ömer -90.000" şeklindeki nota Çobanoğlu, "Kendi aralarında nakit para alışverişi olmadığı için bu şekil notlar alınırdı" diye yanıt verdi.

Savcılık tarafından yapılan çalışmalarda, 2025 yılı Şubat ayında 12 gün, 2025 yılı Mart ayında 16 gün, 2025 yılı Nisan ayında 12 gün, 2025 yılı Mayıs ayında 6 gün, 2025 yılı Haziran ayında 8 gün, 2025 yılı Temmuz ayında 7 gün, 2025 yılı Ağustos ayında 10 gün, 2025 yılı Eylül ayında 12 gün, 2025 yılı Ekim ayında 11 gün, 2025 yılı Kasım ayında 9 gün, 2025 yılı Aralı ayında ise 9 gün oyun oynandığı tespit edildi.

yeni-proje.jpg

Kendisine bu tespitler sorulan şüpheli Çobanoğlu, "Kendi aralarında hesaplaşmalar bu şekil notlar tutularak yapılırdı. Paraların nasıl verildiğini ben bilmiyorum." dedi.

Çobanoğlu, eve gelen kadınlar hakkında da şunları söyledi: "Muzaffer Yıldırım'ın evine gelen kadınları anlatacak olursam, Rus sevgilisi Maria, İtalyan sevgilisi, Amerikan sevgilisini gördüm. Ancak bu kişilere de uyuşturucu madde vermedim. Muzaffer Yıldırım kızlarla geldiklerinde ben görevimi yapıp evden çıkardım."

ALİ KOÇ'U TAKİP ETTİRİP ACUN ILICALI'YA BİLGİ Mİ VERİYORDU?

Savcılık, 27 Ocak'ta ifadesi alınan Bebek Otel Müdürü Arif Altunbulak'ın,  "Muzaffer Yıldırım evinde arkadaşlarıyla poker oynadığını biliyordum, hatta haftanın 4 günü evinde oynatırdı. Salı günleri ise Tuna Aksu isimli iş adamı oynatırdı. Kendi aralarında yüksek miktarlarda para alışverişinin olduğunu duymuştum. (banka hesapları incelendiğinde bu durum ortaya çıkacaktır)" şeklindeki sözlerini hatırlattı.

Çobanoğlu, şunları söyledi: "Ben paraların banka aracılığıyla gönderildiğini şu an öğrendim. Benim gördüğüm defter ve poker oyunudur. Kendi aralarındaki para alışverişlerini bilmiyorum. Ancak haftanın 4 günü oyun oynandığını ifademin başında belirtmiştim."

Savcılık, Altunbulak'ın, Acun Ilıcalı hakkındaki sözlerini de hatırlattı. Altunbulak, Ilıcalı hakkında şunları söylemişti: "Muzaffer Yıldırım otele gelen iş adamlarını, ünlü insanları sürekli takip halindeydi. Bununla ilgili olayı anlatacak olursam, bizlere Ali Koç'un ne zaman, kimlerle, saat kaçta geldiğini sürekli sorardı, bizde kendisine gelip gelmediğini söylerdik. Muzaffer Yıldırım Ali Koç'u sürekli bu şekilde kovalardı. Acun Ilıcalı'da Ali Koç'u bu şekilde kovalayıp ulaşmaya çalışırdı. Tahminim Muzaffer Yıldırım Ali Koç ile ilgili bilgileri öğrenip Acun Ilıcalı'ya söylerdi. Ali Koç bazen ailesiyle bazen arkadaşlarıyla bazen iş adamlarıyla otele gelirdi. Muzaffer Yıldırım bu konunun takibine çok önem verirdi. (bilgileri neden topladığını kime ulaştırdığını tam olarak bilmiyorum)"

Mehmet Çobanoğlu ise o hatırlatma sonrasında şöyle konuştu: "Acun Ilıcalı isimli kişinin bir kez Muzaffer Yıldırım'ın evindeki partisine geldiğini gördüm. Yaklaşık 4 yıl geçmiştir."

Altunbulak, "Okan Buruk otele sıklıkla gelen müşterimizdi. Haftada iki gün otelimize gelirdi. (Fatih Demircan, Maruf Güneş ile birlikte)" demişti.

Çobanoğlu bu iddiaya şöyle yanıt verdi: "Okan Buruk Muzaffer Yıldırım'ın evine benim bulunduğum zamanlar gelmedi. Ben görmedim. İfademde son olarak belirtmek isterim ki, Muzaffer Yıldırım'ın oyununda servis yaptığımı kabul ediyorum. 08/01/2026 günü poker masasını aşağı indirmemin nedeni korktuğumdan dolayıydı. Delilleri karartmak gibi bir niyetim olsaydı, defteri yırtar, binlerce poker çipini çöpe atar yok ederdim. Ben delilleri yok etmedim, depoya indirdim. Bildiklerimi kimseye iftira atmadan, baskı altında kalmadan anlattım. Serbest bırakılmamı talep ederim."

/././


T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Ocak 2026-


Hakkında 150 yıl hapis cezası istenen bürokrat, mesaiye devam ediyor: Sisli Vadi dosyasında neler oluyor?-Tolga Şardan- 

Sisli Vadi dosyasında “olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, halen Kırklareli Valiliği bünyesindeki mesaisinde yetkisini ve sorumluluğunu kullanmaya devam ediyor. Kuşoğlu’ndan sorumlu olan Kırklareli Valisi Uğur Turan da hiçbir şey olmamış gibi durumu izliyor. Merakla beklenen bir konu başlığı daha var; Kırklareli eski valileri Osman Bilgin ile Birol Ekici hakkında Kırklareli Adliyesi’nde devam eden soruşturma…

s

Kırklareli’nde Sisli Vadi (Foggy Valley) adlı tesiste yaşanan sel felaketinde yakınlarını kaybedenlerin yürüttüğü “hak arama” mücadelesi halen devam ediyor.

Ailelerin hak arama mücadelesinde yaşananlara geçmeden evvel geçen haftaki ilginç gelişmeye dikkat çekmek gerekiyor.

Büyüteç’te geçen eylülde kaleme aldığım Sisli Vadi yazısında kullandığım bir fotoğraf kent yönetiminde kriz çıkardı.

Söz konusu yazının başlığı, her ne kadar dönemin Kırklareli Valisi Osman Bilgin’in görev sırasında rüşvet aldığının İçişleri Bakanlığı’nda ortaya çıkarılması olsa da “ortaya çıkan bir fotoğraf karesi” kentte gündem oldu.

Adliyenin fotoğraf rahatsızlığı

Özellikle adliye yönetimi söz konusu fotoğraftan epey rahatsız oldu. Rahatsızlığın sebebi aslında aynı yazıda mevcut.

Fotoğrafın konusu, Sisli Vadi dosyasının istinaftan dönmesiyle yeniden yargılamayı yürüten ve aynı zamanda Kırklareli Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı Hâkim Serdar Arslan’ın, kısa süre önce hakkında Sisli Vadi dosyası çerçevesinde “olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu’nu ziyaret etmesiydi.

Burada bir ayrıntı vereyim; Büyüteç’in takipçilerinin yakından izlediği üzere, tesisin sahibi Bülent Bayrak’ın aralarında olduğu faciada ihmali bulunanlara yönelik yargılama “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek”ten başlatıldı.

Sanıklar yasanın daha hafif olan bu hükmünden yargılandı. Bu sonuç, zaten ayrıca tartışma konusu.

Ancak, yargılama sürecinin bir de kamu görevlilerini ilgilendiren durumu var ki, en az ilk yargılama kadar önemli.

Çünkü, yapılan adli ve idari soruşturmada, sadece tesis sahibi ve çalışanlarının değil; tesisin kaçak biçimde faaliyette bulunmasına göz yuman il özel idaresi yetkililerinin de görevlerini ihmal ettiği belirlendi.

sisli vadi

150 yıl hapis istemi

Kırklareli Valiliği İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu ve kendisine bağlı dört kamu görevlisi hakkında, savcılıkça "bilinçli taksirle ölüme neden olmak” suçundan daha ağır cezası bulunan “olası kastla ölüme sebebiyet vermek” iddiasıyla soruşturma yürütüldü.

Savcılıkça tamamlanan soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu’nun da aralarında olduğu sanıklar hakkında “olası kast ile ölüme sebebiyet verme” iddiasıyla 150 yıla, “kasten yaralama” iddiasından da 8 yıl 6 aya kadar ceza istendi.

İşte o fotoğrafta yer alan isimler, aynı zamanda yargılamayı yapacak mahkemenin başkanı ile iddianamenin en tepesindeki sanıktı!

Kaldı ki aynı iddianamede, sanıkların yani Kuşoğlu ve ekibinin, yüksek riski bilmelerine rağmen ‘olursa olsun’ düşüncesi ile hareket ettikleri vurgulandı. Sanıkların risklerin önüne geçmek için herhangi bir girişimde bulunmayarak “neticeyi kabul ettikleri” kaydedilen iddianamede, sanıkların “sel felaketinden olası kast ile sorumlu oldukları” değerlendirildi.

Bu tabloda, adliye yönetimi fotoğrafın yayınlanmasından nasıl rahatsız olduysa; kaçak çalıştırılmasına göz yumulan tesisteki sel faciasında yakınlarını yitiren aileler de “Adalet Komisyonu ve aynı zamanda yeniden yargılamayı yapacak mahkemenin başkanının, dosya şüphelisi bürokratı ziyareti”nden kuşkusuz rahatsız oldular.

Hakkında 150 yıl hapis istenen bürokrat görevinin başında!

Madalyonun arka yüzünde de ilginçlikler var elbette. Şöyle ki, hakkında “görevi ihmalden kaynaklanan olası kastla ölüme sebebiyet vermek”ten 150 yıl hapis cezasıyla dava açılan İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu, halen görevinin başında!

Oysa, olası kastla ölüme sebep olmaktan daha hafif cezayla yargılanan tesisi sahibi Bülent Bayrak halen cezaevinde. Bayrak’tan daha vahim konumdaki Kuşoğlu ise halen her gün Kırklareli Valiliği bünyesindeki görevinde mesaisine devam ediyor. İmza atıyor. Yetkisini ve sorumluluğunu kullanmaya devam ediyor.

Kuşoğlu’ndan sorumlu olan ve bizzat yaşananları yakından takip eden Kırklareli Valisi Uğur Turan da hiçbir şey olmamış gibi durumu izliyor. Kuşoğlu’ndan gelen evraka imza atıyor, mesai yapıyor.

Kuşoğlu, acılı ailelerin tepkilerine karşın böylesine rahat biçimde görevini yürütürken, yaşananlar için deyim yerindeyse “günah keçisi” arandı ve bulundu. Hesap sorulması gereken bir isim lazımdı, o da İl Özel İdaresi çalışanı T.C.Ö. oldu. Özel idare çalışanı, kriz yaratan fotoğrafı çektiği iddiasıyla önce gözaltına alındı. Sonra da tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Sürecin ne kadar sıkıntılı olduğunu anlamak için fotoğrafla ilgili dosya hakkında “kısıtlılık” kararı verilmesinden belli. Altı kişinin yaşamını yitirdiği, iki ayrı iddianame hazırlanan sel faciası dosyasında kısıtlılık yokken, fotoğraf çekilmesi dosyasında kısıtlılık kararı olması ilginç tabii.

sisli vadi

Mağdur ailelerin avukatları: Kuşoğlu tutuklanmalı

Bu arada, mağdur aile yakınlarından Yaşa Ailesi’nin avukatları, Kuşoğlu ve beraberindeki sanıkların “tutuklanması” istemiyle mahkemeye başvurdu. Avukatlar, beş sanığın tutuksuz yargılanmasının yasa hükmü ışığında “hayatın olağan akışına aykırı” olduğunu dilekçede vurguladı. Dilekçede, yaşananların hukuk ve ceza yargılaması mevzuatı ile yerleşik içtihatlara aykırı olduğu hatırlatıldı.

Bu işler yaşanırken, asıl yargılama dosyasında neler oluyor? Kısaca bakmakta fayda var.

Savcılığın “olası kastla ölüme sebep olma” hükmüne göre yargılama yapılması görüşüne karşın, yerel mahkeme cezası daha hafif “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek”ten sanıkları cezalandırdı.

Aileler, dosyayı istinafa götürdü. İstinaf kararı bozdu ve yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

Dosya ikinci kez yerel mahkemede görüldü. Yerel mahkeme, kararında direndi ve yine bilinçli taksirden ceza verdi.

Dosya bir kez daha istinafa gitti. İstinaf bu kez yerel mahkeme kararına uydu ve 15 Ocak günü “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet” suçundan verilen cezaları yerinde buldu.

Savcılıktan istinaf kararına itiraz

Ancak bu kez de Tekirdağ Bölge Adliye Mahkemesi Başsavcılığı, istinafın kararına 20 Ocak’ta itiraz etti.

Savcılık itirazında şu görüşe yer verdi:

“(…) Dosya kapsamına göre söz konusu bungalov evlerinin tarla vasfı arsa üzerinde eski dere yatağında inşa edildiği, bungalov evlerinin inşası sırasında herhangi bir statik, mühendislik ve yapıların dere yatağında yapılmasına rağmen jeolojik bir destekle izin almaksızın işletmelerde çalışan işçilere taban kod üstünden taş duvar örerek, taş duvar üzerine donatısız ince beton döküp yeterli bağlantı yapılmaksızın basit bir şekilde ahşap olarak yapıldığı,

Olay tarihinde meydana gelen yağışla sel sularının belli bir seviyeye ulaşması üzerine bungalov evlerinin yıkılmasına bağlı olarak gelen sel suları ve sel suları içerisinde bulunan kütüklerin vücutlarına isabet etmesi sonucu maktullerin hayatını kaybettiği, müdahillerin yaralandıkları,

Şüphelilerin söz konusu bungalov evlerini basit bir şekilde dere yatağında yaparak hiçbir önlem almadıkları, daha önce de bungalovların bulunduğu yerleri su basması ve söz konusu yerin dere yatağı olduğu göz önünde bulundurulduğunda sel olayının açıkça ön görülebilir bir durum olduğu, sanıkların hiçbir önlem almayarak söz konusu tesisi işleterek misafir kabul ettikleri,

Bazı tanık beyanları ve dosya kapsamında göre Sisli Vadi işletmesinin bulunduğu yerde 2004, 2007 ve 2014 yıllarında da sel olayları yaşandığını beyan etmeleri, olay günü saat 06:00 civarında ‘kalkın su geliyor’ şeklinde bağrışmalar üzerine tesiste bulunanların sağa sola kaçarak canlarını kurtarmaya çalıştıkları,

İşletme görevlilerinin saat 07:00 civarında işletmeyi terk etmeleri hususunda uyarıda bulundukları, aradan geçen 1 saat içerisinde işletmede konaklayanları sel konusunda uyarmadıkları gibi herhangi bir kurtarma faaliyetine de girişmedikleri hususu göz önünde bulundurulduğunda, sanıkların kasten öldürme ve kasten yaralama tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini ön görmesine rağmen neticenin gerçekleşmesini kabullenerek olayın meydana gelmemesi için herhangi bir çaba göstermedikleri, gerek yapının yapılısı sırasında gerekse sel olayı ile ilgili davranışlarıyla söz konusu neticenin meydana gelmesini adeta kabullenerek herhangi bir önlem almadıkları, (…)”

Başsavcılık, BAM’a gönderdiği itirazında, onanan kararın sanıklar aleyhine bozulmasını ve yeniden yargılama yapılmasını talep etti. Başsavcılığın, oluşan gerekçelerle Tekirdağ BAM 1. Ceza Dairesi’nin kararının “usul ve esas yönünden kanuna aykırı olduğunu” vurgulaması dikkati çekti.

İki valinin dosyası halen açık!

Bu gelişmelerin yanında merakla beklenen bir konu başlığı daha var; Kırklareli eski valileri Osman Bilgin ile Birol Ekici hakkında Kırklareli Adliyesi’nde devam eden soruşturma.

Her iki valinin dosyası halen açık. Savcılık soruşturması devam ettiği kaynaklarca ifade ediliyor. Soruşturma sonucuna göre iddianame hazırlanması halinde Bilgin ve Ekici, mevzuat gereğince Yargıtay’da yargılanacaklar.

Bildiğim kadarıyla Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, tüm süreci yakından takip ediyor. Mağdur ailelerle görüşmeye devam ediyor.

Buna karşılık Kırklareli’nde “garip gelişmeler” yaşanıyor.

/././

Futbolcuların en zor deplasmanı başlıyor: Vergi dairesi -Murat Batı- 

Futbolcular başta olmak üzere profesyonel sporcuların, yalnızca sahadaki performanslarına değil, sözleşmelerinin tarihine ve yıllık gelir toplamlarına da dikkat etmeleri gerekiyor. Vergi İdaresi, sporcu gelirleri konusunda artık daha görünür, daha sistematik ve daha talepkâr bir yaklaşım sergiliyor

DD

Sporcu sözleşmesine dayanılarak kulüp tarafından yapılan ödemeler, Gelir Vergisi Kanunu m.61 kapsamında ücret sayılmaktadır. Yani sporcuların aldıkları paralar Gelir Vergisi Kanunu m.61 uyarınca ücret olarak değerlendirilecektir.

Tıpkı ücretli çalışanlar gibi sporculara yapılan ödemelerden -ücret sayıldığından- stopaj yapılacaktır. Ancak normal ücretlilerden yapılan stopaj, gelir vergisinin artan oranlı tarifesine (dilim usulü) tabi tutulurken sporculardan tek ve sabit bir oranla stopaj yapılmaktadır. Bu oran, sporcunun bulunduğu lige göre değişiklik göstermektedir.

Buna göre 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren sporculara yapılan ücret ve ücret sayılan ödemelerden;

a) Lig usulüne tabi spor dallarında;

1) En üst ligdekiler için yüzde 20,

2) En üst altı ligdekiler için yüzde 10,

3) Diğer liglerdekiler için yüzde 5,

b) Lig usulüne tabi olmayan spor dallarındaki sporculara yapılan ödemeler ile milli sporculara uluslararası müsabakalara katılmaları karşılığında yapılan ödemelerden yüzde 5,

oranında gelir vergisi stopajı yapılacaktır. Bu oranlar ve uygulanma süresi -bir değişiklik olmadığı sürece-  GVK Geçici m.72 uyarınca 31.12.2028’e kadar sürecektir.

Sporculara verilen bu ödemelerden stopaj yapılması tek başına yetmemekte ayrıca 2025 yılında aldıkları ücretler belirli koşullar altında ayrıca beyan yükümlülüğü de doğurabilmektedir.

Buraya kadar bir sorun yok gibi ancak 1 Kasım 2019 tarihi önem arz etmektedir.

Şöyle ki…

1 Kasım 2019 öncesi

Sporculara verilen ödemeler stopaja tabidir. 1 Kasım 2019 tarihinden önce akdedilerek geçerlilik kazanan ve yine bu tarihten sonra süre uzatımı veya ücreti etkileyen bir değişiklik yapılmayan sözleşmeler sona erinceye kadar, bu sözleşmeler kapsamında elde edilen ücret gelirlerinin tutarı ne kadar olursa olsun beyanname verilmeyecek ve diğer gelirler dolayısıyla beyanname verilmesi halinde de bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecektir. Yani stopaj nihai vergisi olacak ve stopaj oranı ise yüzde 15 olacaktır.

Örneğin en üst ligde faaliyet gösteren B Spor Kulübünde oynayan futbolcu Mehmet, 1 Ağustos 2018 tarihinde 3 yıllık sözleşme imzalamıştır. Böylece B Spor Kulübü futbolcu Mehmet’e sözleşme süresinin sonuna kadar yapacağı ödemelerden -1 Kasım 2019 öncesi sözleşmeyi yaptığı için- yüzde 15 stopaj yapacak ve futbolcu Mehmet bunu ayrıca beyan etmeyecektir. Yani bu sözleşmeler bakımından, yürürlükte bulunan eski düzenlemeler gereği stopaj oranı %15 olarak uygulanmaya devam eder.

1 Kasım 2019 sonrası

1 Kasım 2019 tarihinden sonra akdedilerek geçerlilik kazanan veya 1 Kasım 2019 tarihinden önce imzalanmakla birlikte bu tarihten sonra (süre uzatımı veya ücreti etkileyen değişiklikler gibi nedenlerle) yenilenen sporcu sözleşmelerine istinaden elde edilen ücret gelirleri toplamı o yılın GVK m.103’ün son dilimini aşarsa sporcu tarafından ayrıca yıllık beyanname ile de beyan edilmesi gerekmektedir. Ayrıca en üst lig için yapılacak sözleşmelerden kesilecek stopaj oranı yüzde 15 değil yüzde 20 olacaktır.

İlaveten sporcu sözleşmesi kapsamında olmaksızın elde edilen ve ücret niteliği taşıyan gelirlerin toplamının GVK m.103/son diliminde yer alan tutarı (2025 yılı için ise 4 milyon 300 bin lira) aşması halinde, bu gelirler her koşulda yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilecektir.

Daha basit bir ifadeyle 2025 yılında elde edilen ücret toplamı 4 milyon 300 bin lirayı aşıyorsa 2026 Mart ayının sonuna kadar yıllık beyanname verilmesi gerekmektedir. Yani stopaj, beyan sınırının aşılmadığı durumlarda nihai vergi niteliğindedir. Ancak beyan sınırının aşılması halinde stopaj nihai olmayıp, yıllık beyannamede mahsup edilir.

Örneğin en üst ligde faaliyet gösteren GS Spor Kulübünde oynayan Futbolcu Mustafa, 20 Ocak 2022 tarihinde 4 yıllık sözleşme imzalamıştır. GS Spor Kulübü 2025 yılında sözleşme gereği futbolcu Mustafa’ya 5 milyon lira ödeme yapmıştır. GS Spor Kulübü bu tutar üzerinden -sözleşme 1 Kasım 2019 tarihinden sonra yapıldığı için- GVK Geçici m.72 uyarınca yüzde 20 stopaj yapmış ve bunu vergi dairesine yatırmıştır. Futbolcu Mustafa’nın elde ettiği gelir tutarı 2025 yılındaki beyan sınırı olan -GVK m.103/son dilim- 4 milyon 300 bin lirayı aştığı için Futbolcu Mustafa aldığı tüm parayı sonraki sene yani 2026 Mart ayının sonuna kadar vergi dairesine beyan edip hesaplanan vergiyi (yüzde 20 stopaj ödenme şartıyla hesaplanan bu tutardan düşülecek) Mart ve Temmuz’da iki eşit taksitte ödemesi gerekmektedir.

Özetle

Son yıllarda sporcuların vergilendirilmesine ilişkin düzenlemeler, “kulüp stopaj yaptı, sporcunun sorumluluğu bitti” anlayışını büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda. Özellikle 1 Kasım 2019 sonrasında imzalanan veya bu tarihten sonra yenilenen sporcu sözleşmeleri bakımından, yapılan stopaj her zaman nihai vergi niteliği taşımıyor. Gelir Vergisi Kanunu’nun açık hükmü uyarınca, 2025 yılı içinde elde edilen ücret toplamı 4 milyon 300 bin lirayı aşan sporcuların, stopaj yapılmış olsa dahi yıllık gelir vergisi beyannamesi vermesi zorunludur.

Bu noktada en sık yapılan hata, stopajın otomatik olarak vergi borcunu sona erdirdiğinin düşünülmesi. Oysa beyan sınırının aşılması hâlinde, stopaj sadece önceden ödenmiş bir vergi olarak kabul edilmekte ve yıllık beyannamede hesaplanan vergiden mahsup edilmektedir. Beyanname verilmemesi durumunda ceza ve gecikme faizleri riskini beraberinde getirmektedir. Özellikle yüksek ücretli futbolcular açısından bu risk, azımsanmayacak tutarlara ulaşabilmektedir.

Sonuç olarak futbolcular başta olmak üzere profesyonel sporcuların, yalnızca sahadaki performanslarına değil, sözleşmelerinin tarihine ve yıllık gelir toplamlarına da dikkat etmeleri gerekiyor. Vergi İdaresi, sporcu gelirleri konusunda artık daha görünür, daha sistematik ve daha talepkâr bir yaklaşım sergiliyor. Görünen o ki 2026 Mart ayında bazı sporcular için asıl sınav, yeşil sahada değil, beyanname ekranında verilecek.

/././

Davos’tan Grönland’a, Şam’dan Tahran’a, Brüksel’den Delhi ve Pekin’e; al gözüm seyreyle dünyayı!-Hakan Okçal- 

Grönland meselesi şimdilik yatışmış görünse de NATO dahilindeki uyumun ve Avrupa-ABD arasındaki ilişkilerin artık eski halini alması mümkün değil. Trump’ın Avrupalıları karşısına alması AB’yi uzun süredir müzakereleri devam eden serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırmaya sevk ederken, bir yandan da Avrupalılar nezdinde Pekin’in cazibesi arttı. Öte yandan Trump, Orta Doğu’da İran tehditinin bertaraf edildiği, ABD ve İsrail’le barışık islamcı rejimlerin hakim olduğu yeni bir düzen kurma hayalini kuruyor. Suriye’de El Şara rejimi bu düzen için faydalı bir partner olarak ortaya sürüldü. SDG bu yüzden gözden düştü

donald trump

Taşlar hızla yuvarlanıyor; Grönland gündemin alt sıralarına indi bile

Ben Trump yazmaktan, siz de Trump okumaktan bıktınız ama maalesef Trump gerçeği peşimizi bırakmıyor. Dünyayla ilgili hangi taşı kaldırsak altından Trump çıkıyor. Aslında taşları kaldırıp altına bakmaya da gerek yok. Çünkü uzun süre önce yerinden oynayan, lakin Trump’la beraber adeta bir toprak kayması gibi yuvarlanmaya başlayan taşların altında nelerin olduğu merak etmeye lüzum kalmadı. Asıl mesele yuvarlanan taşların nerede ve nasıl duracağı, bu alt üst oluşta taşlardan kimin kurtulup ,kimin altında kalacağı.

Suriye’de yaşanan hızlı gelişmeler nedeniyle Grönland’ı bu hafta ele alırız diye düşünmüştüm ama Grönland konusu uluslararası gündemin alt sıralarına doğru hızla irtifa kaybetti. Bu husus Grönland konusunun önem yitirmesinden değil kuşkusuz. Ama onu gölgeleyecek önemli gelişmeler olunca, Grönland konusunu şu sıralar pek kimse tartışmıyor artık.

Trump, Davos’ta Grönland için askerî çözüm seçeneğinin geçerli olmadığını açıklayınca herkes derin bir nefes almıştı. Üstelik bir de NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile görüşmesinden sonra Grönland için bir çerçeve mutabakatının sağlandığını söyleyince, çoğunluk bu kolay çıkış yolunu satın alıverdi. Oysa iddia edilen çerçeve mutabakatından ne Grönland’daki yerel hükûmetin ne de Danimarka hükûmetinin haberi vardı. İddialar doğruysa Grönland’da ABD’ye İngiltere’nin Kıbrıs’ta sahip olduğu gibi egemen üs bölgeleri verilmesi seçeneği üzerinde duruluyormuş. Ama Grönland’ın genç başbakanı aynı bizdeki söyleme benzer şeklide, “memleketin tek bir çakıl taşını dahi vermeyiz” diyerek bu kapıyı kapattı. Gelin çıkın işin içinden. Bu mesele şimdilik nadasa bırakılmış gibi görünüyor. Ama yakında yine alevleneceği kesin.

Grönland, NATO’nun ve Avrupa-Amerika dayanışmasının temellerini sarsıyor

Grönland, ressamın “bu bir pipo değil” dediği gibi, üzeri buzlarla kaplı büyük adanın egemenliğinin kimde kalacağı meselesinden ibaret değil elbette. NATO kurulurken üye ülkelerin egemenliklerine yönelik bir saldırı halinde tüm üyelerin onun yardımına koşacağı anlayışı üzerine bina edildi. Oysa saldırı tehdidi şimdi dışarıdan değil, içeriden geliyor. İttifakın en büyük ve en güvenilir üyesi ilk kurucu üyelerden birinin topraklarına yönelik tasallut içinde ve NATO bunu kendi içinde konuşamıyor dahi. Bu, Trump’ın askerî harcamalarını kendi GSYH’larının yüzde beşi oranında gerçekleştirmeyen üyelere ABD’nin yardıma geleceğini kuşkuda bırakan söylemlerinden daha yıkıcı bir durum. Üstelik Trump Danimarka ile dayanışma açıklaması yapan, aralarında Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ağır topların bulunduğu yedi Avrupa ülkesine yeni cezaî gümrük vergileri getirildiğini de açıklayarak bir zamanlar uyum ve iş birliğinin hakim olduğu Transatlantik hattındaki çatlağı iyice derinleştirdi.

Trump’ın tepeden bakan aşağılayıcı tavrı tepki topluyor

Grönland meselesi şimdilik yatışmış görünse de NATO dahilindeki uyumun ve Avrupa-ABD arasındaki ilişkilerin artık eski halini alması mümkün değil. Trump’ın Davos’ta sıkıcı bir ses tonuyla yaptığı konuşma ve soru cevap bölümünde söyledikleri hayli aşağılayıcıydı. Almanca’nın en büyük resmi dil olduğu İsviçre’de Avrupalılara “biz olmasak şimdi hepiniz Almanca konuşuyor olacaktınız” diyerek büyük bir çam devirdi. İsviçre’yi ABD’ye pahalı saatler satarak kanını emen, şımarık bir ülke olarak alaya aldı. Macron’un Grönland krizi nedeniyle Paris’te toplamak istediği acil G-7 zirvesine katılmayacağını, zira Macron’un kısa süre sonra siyaset sahnesinden silinecek bir figür olduğunu öne sürdü.

Trump’ın en çok zülfü yâre dokunan sözleri, NATO ülkelerinin Amerika’nın yardımına kerhen geldikleri ve savaş hattında sütre gerisinde korkakça saklandıklarıyla ilgiliydi. Bu sözlere en çok tepki Danimarka ve Birleşik Krallık’tan geldi. İki ülke de Afganistan’da kendilerine göre ağır zaiyatlar vermişlerdi. Danimarka oransal olarak en ağır asker kaybına kendisinin uğradığını belirtirken, ABD’yi nankörlükle suçladı. ABD’den sonra sayısal olarak en büyük kaybı veren Birleşik Krallık’ta ise tepkiler toplumun ve siyasi spektrumun her yanından yağmur gibi geldi. Trump’ın yakın dostu Nigel Farage, Muhafazakâr Parti’nin lideri, Nijerya kökenli Kemi Badenoch, hatta Afganistan’da iki tur görev yapan Prens Harry’den sert sözler işitildi. Bu konuda başta sessiz kalan Başbakan Starmer ancak ikinci günden sonra kamuoyu baskısı nedeniyle ağzını açabildi ve Trump’tan özür dilemesini isteyerek halkın gönlünü almaya çalıştı. Trump birkaç gün sonra NATO askerlerinin Afganistan’daki “kahramanlıkları”ndan söz edebildi ama verdiği zararı bu aşamadan sonra artık tamir etmek mümkün değil.

Söz Starmer’den açılmışken, Starmer’in kamuoyunda ve kendi İşçi Partisi içindeki popülaritesinin hızla düşmesinden ve parti içi mücadeleden de bahsetmek lazım. Şu anda Avam Kamarası’nda rahat bir çoğunluğa sahip olan İngiliz İşçi Partisi’nin ilk genel seçimlerde Nigel Farage’ın başkanlığındaki göçmen ve AB karşıtı “Reform UK” partisi karşısında hezimete uğraması bekleniyor. İşçi Partisi’nin sorunlarını Starmer’in zayıf liderliğine bağlayanlar çoğunlukta. Bu yüzden partinin başına Manchester’in başarılı ve popüler belediye başkanı Andy Burnham’ın geçmesini isteyenler son zamanlarda seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Ama erken öten horozu Birleşik Krallık’ta da kesiyorlar. Burnham’ın belediye başkanlığından ayrılarak ara seçimlerde milletvekilliğine adaylığını koyması Starmer’in de üye olarak aralarında bulunduğu parti komitesi tarafından engellendi. Bu hikâye 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu ve Yavaş’ın adaylıklarını engellemesine çok benziyor. Siyasî hırsla malul kafa her yerde aynı şekilde işliyor anlaşılan.

AB, Mercosur ve Hindistan'la serbest ticaret anlaşmaları imzaladı; Avrupalı liderler Pekin’in kapısını aşındırmaya başladılar

Trump’ın Avrupalıları karşısına alması AB’yi uzun süredir müzakereleri devam eden serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırmaya sevk ederken, bir yandan da Avrupalılar nezdinde Pekin’in cazibesi arttı.

Avrupa Parlamentosu Grönland sorunu nedeniyle ABD ile AB arasındaki ticaret anlaşmasının onay sürecini askıya alırken Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay’dan müteşekkil Mercosur Birliği ve Hindistan’la uzun bir süredir süren serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırarak kendisini yüksek tarifeler üzerinden cezalandırmaya çalışan ABD’ye karşı tavır koydu. Her iki anlaşmanın, özellikle iki milyar kişilik büyük bir pazar oluşturacak olan Hindistan’la imzalanan anlaşmanın hem endüstri hem tarım ürünleri alanında dünya ticareti üzerinde derin etkileri olacak. Bu tsunami dalgasından en çok etkilenen ülkelerin başında AB ile mevcut Gümrük Birliği anlaşması artık tıkanan Türkiye geliyor.

Çin daha yakın zamana kadar AB nezdinde yuhalı bir ülkeydi. Devlet destekli Çin mallarının ve askerî/istihbarat birimleriyle içli dışlı Çin şirketlerinin AB’ye sızmaması için önlemler alınıyordu. Ama aynı Hindistan’la AB’nin ABD karşısında kendilerini korumak için yakınlaşmaları gibi Çin ve önemli Avrupa ülkeleri adeta ışık hızıyla yakınlaşmaya başladılar. Bu konuda kapıyı ilk açan Kanada’nın Başbakanı Mike Carney oldu. Orta güçteki devletlerin (bu gruba Türkiye de girer) ABD karşısında birbirleriyle daha sıkı dayanışma içinde olmaları çağrısında bulunarak Davos’ta ilgi toplayan Carney Washington’dan gelen baskıları göğüslemek için Çin’in kapısını çalan ilk lider oldu. Onu Macron takip etti. Bugünlerde ise Starmer, Pekin’de. Sırada Merz var. Almanya Şansölyesi Merz, Pekin’i şubatta ziyaret edecek. Bu ziyaretler ağırlıklı olarak ekonomik içerikli. ABD’nin tarife ve kota tehditlerine karşı Avrupalılar bir zamanlar karşılarına aldıkları Pekin’le iş birliğini artırmaya karar verdiler.

Londra’nın Pekin karşısındaki konumu diğerlerinden ayrılıyor. Starmer sekiz yıllık bir aradan sonra Pekin’i ziyaret eden ilk Birleşik Krallık Başbakanı oldu. İki ülke arasında uzun süredir Hong Kong’daki insan hakları ihlalleri ve Hong Kong’un devir anlaşmasının hükümlerinin çiğnenmesi nedeniyle soğuk rüzgarlar esiyordu. Starmer buna rağmen Pekin’i ziyaret ettiyse, bu ABD ile Birleşik Krallık arasındaki kırılmanın artık sineye çekilemeyecek ölçüde büyüdüğüne işaret eder.

Buna rağmen Çin’le Avrupalıların arasındaki ilişkilerin sınırları var. Bunlardan birincisi ticaretin dengeli gerçekleşmesi. Bugünkü şartlarda Avrupalıların Çin’le rekabet etmesi çok güç görünüyor. İkincisi ise, Çin’deki insan hakları ihlallerini görmezden gelseler dahi, Tayvan’a yapılacak bir Çin tecavüzünü Avrupalıların hazmetmeyecek olması. Çin, ABD’nin Grönland üzerinde uyguladığı tehdit ve baskının belki bin katını Tayvan üzerinde uyguluyor. Bu tehditlerin kuvveden fiile dönüşmesi halinde Çin-Avrupa arasında sağlıklı ilişkilerden bahsetmek artık mümkün olmayacaktır. Bunu en çok anlayabilecek liderlerden birinin Xi Jinping olduğuna kuşku duymamak gerekiyor.

ABD, İran üzerinde baskıyı artırıyor; yeni dünya düzeninin hâkimi “Barış Kurulu” mu olacak?

ABD’nin İran üzerinde uyguladığı baskı ile Çin’in Tayvan üzerinde uyguladığı baskıyı kıyaslamamak gerekir. Çin’in Tayvan’a saldırısı üçüncü dünya savaşına yol açabilecekken, 12 günlük savaşta olduğu gibi ABD’nin İran’a yeniden gerçekleştireceği bir saldırının karşısında Çin, Rusya dâhil kimsenin durması beklenmemeli. Şu anda Basra Körfezi'ne gelen ABD armadası İran’a saldırmak için Trump’tan komut bekliyor.

Ocak ayında İran’da sokak gösterileri sürerken Trump göstericilerin kitlesel olarak öldürülmesi halinde İran’ı bombalamakla tehdit etmişti. Ama sözünü tutmadı. Trump’ın sözlerinden cesaret alan binlerce sivil gösterici molla rejimi tarafından acımasızca katledildiler. Trump bu kez İran’ı insan hakları ihlalleriyle değil, nükleer teslimiyet anlaşması ile sıkıştıyor. ICE görevlileri Minneapolis’te sivil göstericileri kurşunlarken, ölü sayısı ne olursa olsun İran’ın insan hakları ihlalleri nedeniyle cezalandırılması inandırıcı bir gerekçe olamazdı zaten.

Görülen o ki Körfezdeki ABD armadası molla rejiminin işini bitirmeden geri çekilmeyecek. Trump, Orta Doğu’da İran tehditinin bertaraf edildiği, ABD ve İsrail’le barışık islamcı rejimlerin hakim olduğu yeni bir düzen kurma hayalini kuruyor. Suriye’de El Şara rejimi bu düzen için faydalı bir partner olarak ortaya sürüldü. SDG bu yüzden gözden düştü. Trump için Mısır, Ürdün ve El Şara’nın Suriye’si ile çevrili bir İsrail’in etkin güç olduğu, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin finansman sağladığı; Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi gibi örgütlerin defterinin dürüldüğü bir Orta Doğu’dan daha cazip ne olabilir?

Bu rüyanın ilk adımda Gazze’de gerçekleşmesi için Davos’ta temelleri atılan “Barış Kurulu” eşitler içinde daha eşit üye olan Trump’a gerekli olan göstermelik uluslararası iş birliği ve dayanışmayı sunuyor. Trump için durmak yok. Barış Kurulu bundan sonra da yoluna devam eder ve Venezuela, Grönland gibi kriz bölgelerine de barış getirmeye çalışırsa şaşırmamalı. Dünyamıza hayırlı olsun, bakarsınız BM’nin de köküne kibrit suyu döker.

/././

Boğazın tarihî yalısı icradan satışa çıkarıldı; işte istenen fiyat 

Boğazın tarihî yalısı icradan satışa çıkarıldı; işte istenen fiyat

Bir dönem aile arasında yaşanan anlaşmazlıklarla gündeme gelen Kara Todori Yalısı icradan satışa çıkarıldı. İstanbul'un Sarıyer ilçesinde yer alan ünlü ve tarihi Kara Todori Yalısı icra yoluyla tekrar satışa çıkarıldı. İstanbul Gayrimenkul Satış İcra Dairesi’nin yürüttüğü satışta, tarihi yalı için muhammen bedel 1 milyar 150 milyon lira olarak belirlendi.

Bankanın alacaklarına karşılık satılıyor

Yalının, bir bankanın alacaklarına karşılık icra yoluyla satışa sunulduğu öğrenildi. Daha önce de satışa çıkarılan yalının kendine özel rıhtımı bulunuyor. Çırağan Sarayı’nın da mimarı olan Sarkis Balyan’ın 1871 yılında yaptığı yalının altın varaklı nişleri de var.

Yargıya taşınan anlaşmazlık yıllardır sürüyor

İstanbul Boğazı'nın sanatsal ve mimari açıdan en önemli yapıları arasında yer alan Kara Todori Yalısı’nın sahibi olarak cemiyet hayatının ünlü isimlerinden Naciye Koçak görünüyordu. Aile üyeleri arasında yalı nedeniyle yargıya taşınan anlaşmazlık ise yıllardır devam ediyor.

***

T-24

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -30 Ocak 2026-


 Endüstrileşmeden spekülatif despotik kapitalizme, sanayileşmeden MÜTAMAŞERİK yamaklık okullarına -Adnan Gümüş- 

Eğitimde imam hatipleşme ve dincileşme (din ve değerler eğitimi) zaten hep önemli bir sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. MESEM/çıraklık/ahilik, mesleki teknik eğitim, dahası yükseköğretim düzeyinde MESEM’leşme (dual eğitim, işletmede eğitim) konusu diğer yönü. Bu zorlamalar, imam hatipleşme ve MESEM’leşme, mesleki teknik eğitimin hali, nesilleri yetiştirmenin işletmelere aktarılması konusu ne anlama geliyor? Toplumsal güç ilişkilerinde, sınıf zümre bakımından, hegemonya ve rejim tipi bakımından, aydınlanma ve demokrasi bakımından, ekonomi ve siyaset bakımından, insan ve toplum bakımından ne anlama geliyor? Neydi neye dönüşüyor?

Osmanlı’dan 1990’lara ehliyet/yeterlilikler: İlmiye-seyfiye-kalemiye

Osmanlı dönemi 1881 tarihli Bursa Zirai Şahane Okulundan mezun, aynı zamanda Ziraat Teknisyeni biriyim. Ankara’da Meteoroloji Lisesinin de sınavlarına girmiştim. Kırklareli Endüstri Meslek Lisesine de kaydım vardı. Endüstri meslek liseleri 1970’lerden, 1985’lere kadar, nitelikli birer okul olmanın yanı sıra daha hızlı bir şekilde, hem de çoğu devlet veya KİT-kamu iktisadi teşekküllerinde bir meslek ediniminin ve ücrete/maaşa ulaşmanın en garantili yolu idi. Ziraat teknisyenlerinin çoğunun Tarım Bakanlığı tarafından ataması yapılırdı. Bu maliye, sağlık, meteoroloji ve daha pek çok okul için geçerliydi. Öğretmen liselerinden mezun olanlar zaten öğretmen olarak, askeri liselerdekiler Harbiye ve sonrasında subay olarak devam ederdi. Astsubay okullarındakiler astsubay, polis okullarındakiler polis olarak atanırdı. Ta Medreseler ve Enderun’dan bu yana herhangi bir okul içinde yer almak “devlet memurluğunu/ilmiye-seyfiye-kalemiye (ehl-i şer’iye, ehl-i örf, ehl-i kalem)” zümresinden olmayı garanti ederdi, çok büyük bir saygınlık taşırdı.

Çok genel bir çerçeve çizilirse 1990’lara kadar tüm mektepler, mesleki teknik eğitim dahil, okumuş yazmış olmak “ilmiyeden/devlet memuru/asker/öğretmen/yönetici zümreden” olma anlamına geliyordu.

Cumhuriyetin mesleki teknik eğitim anlayışı: Uluslaşma, modernleşme, kalkınma okulları harp, öğretmen, sağlık, tarım, köy, olgunlaşma, endüstri/sanayi…

İsmet Akça’nın hazırladığı “Cumhuriyet’in 100 Yılı Serisi” içinde Fatma Gök’ün editörlüğünü yaptığı “Cumhuriyet’in 100 Yılı Eğitim, Devlet, İnsan” (2023) kitabında Fuat Ercan-Gizem Şimşek’in “Mesleki ve teknik eğitimin 100 yılı aşan keskin dönemeçleri” (s.461-534) başlıklı bölümü son yüzyıllık cumhuriyet dönemi mesleki teknik eğitim anlayışına dair önemli savlar ileri sürmektedir. Ana savları: Ulus devlet destekli endüstriye dayalı sistemde mesleki ve teknik eğitimin ‘özgül’ ve ‘stratejik’ öneme sahip olduğu, eğitim sisteminin vatandaş yetiştirmenin ötesinde maddi yeniden üretim sürecinin bir gereği olarak nitelikli emek gücü yetiştirme işlevini de üstlendiğidir.

Ercan&Şimşek sistemin maddi yeni üretimde nitelikli emek üretiminin önemine vurgu yapıyor ancak böyle bir talep pek olmadığından, ancak yukarıdan oluşturulmaya çalışıldığından, o da günümüze kadar çok karşılık bulmadı. Baştan beri yukarıdan uluslaşma ve devlet bağına vurguyu artırmak gerekiyor. 1750’lerden tophanenin modernleştirilmesi sürecinden 1945’lere, belki 1980’lere kadar teknik modernleşme başta olmak üzere yukarıdan aydınlanma ve uluslaşma arayışının en temel ayağı harbiye, maarif rüştiyesi, muallimler, sanayi nefise, baytar okulu, zirai şahane, her tür okullaşma idi, tekke, zaviye, ahilik ile medreseler de giderek geriye düşüyordu. Ancak bunlar “yukarıdan” böyle idi.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi hakim ve egemen sınıf zümrelerin çok iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Son dönemeç de bu hakim sınıf zümrelerin kendi içinde de yer değiştirdiği başka bir dönemeç.

MÜTAŞERİK yamaklığı: Nitelikli değil niteliksiz eleman üretimi MESEM, MTAL ve imam hatipler

Ercan&Şimşek 2000’ler için yedinci kalkınma planına gönderme yapıyor: “Teknoloji üretme ve uygulama kapasitesi sanayinin rekabet gücünü belirleyen temel unsur haline gelmiştir. Toplumsal refahın sürekli olarak yükseltilmesinde bilim ve teknoloji alanındaki üstünlük belirleyici olmaktadır. Ayrıca, sanayi organizasyonunda sağlanacak gelişmelerin de önemi artmaktadır. Bu kapsamda, gelişmiş teknoloji kullanımı ve üretimde esnekliğin artırılması önemlidir.” (Strateji ve Bütçe Başkanlığı, “yedinci beş yıllık kalkınma planı (1996-2000)”, Ankara, 1996, s. 66). Yine TÜSİAD’a bir gönderme yapıyorlar: “Nitelikli eleman ihtiyacı olan küçük ve orta ölçekli işletmeler için önemli bir sorundur.” (TÜSİAD “Türkiye’de mesleki ve teknik eğitim hakkında TÜSİAD görüş dokümanı, İstanbul: TÜSİAD, 2011, s. 2).

Ercan&Şimşek, “Üretken sermayenin daha yüksek bir seviyeye ulaşması, daha yüksek katma değerli üretime geçmesi ve bunun için de makineleşmeyi hızlandırması” arayışının “koşulu, teknolojinin üretimde yoğun bir biçimde kullanılmasına bağlı olduğundan sanayi yapısında tüketim, ham madde ve emek-yoğun mallardan bilgi ve teknoloji-yoğun mallara doğru bir dönüşüm sağlanmalıydı” diye yorumluyor.

Ancak bu endüstrileşme modernleşme dönemi çok başarılamamakla birlikte yukarıdan bir amaç olarak da 1990’larda tamamlanmıştı. Osmanlı ve cumhuriyetin hem endüstrileşme/sanayileşme hem de aydınlanma üzerinden kalkınması ve devlet gücünü/birliğini/uluslaşmasını oluşturması ve ilerletmesi hep yukarıdan bir talep olarak gelmiş, sınıfsal ve zümrevi temeli jakoben/üstten bir aydınlanma ve kalkınma projesi olarak kalmıştır, tabanı çok olmamıştır. Yukarıdan modernleşmenin parçası olduklarından mesleki teknik okulların da bu anlamda genel akademik okullardan bir farkı olmadı.

Yukarıdan aydınlanma ve kalkınma -karma ekonomi de dahil- 1945’lerden itibaren yara almaya başladı, 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesi ile çoktan geride kaldı. Özal dönemi banka borsa vergi kaçakçılığından taşeronlaşma artık bambaşka bir emeğe ihtiyaç duyuyordu.

1980’lerden başlayarak Türkiye’de eğitim öğretim de giderek ticaret liseleri, çıraklık düzenlemeleri, modüler sistemler, MTAL ve MESEM’ler, Anayasa’ya ve tüm okullara zorunlu olarak koyulan din dersleri, ders programlarının dinselleştirilmesi, imam hatiplerin yaygınlaştırılması şeklinde sürmüştür.

Ercan&Şimşek de zaten işin müteahhitliğe vardığını belirtiyorlar: “(…) sanayileşme ve sermaye birikimi sürecinin eğitimle olan bağlantıları (…) Bu bağlamda üretim sürecinin asli unsuru olarak göz ardı edilen emek gücü ve eğitim ilişkisi, emek gücünün nitelik kazanması üzerinden yüzyıllardır mesleki ve teknik eğitimin yeniden yapılandırılmasıyla kendisini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda geç ulus devletin inşasından günümüze kadar geçen 100 yıla baktığımızda, nitelikli emek gücünün sahibi olan kişiler, sadece müteahhit olmamış, aynı zamanda dünya ölçeğinde biçim ve değer değişikliğindeki dönüşüme ayak uyduramayan sermayedarların önemli kısmı da müteahhit olmuştur.”  Hatta “Yazar olmak isterken ‘müteahhit’ olanların ve profesör olup ‘cahil halk’a güvenenlerin artan belirleyiciliğiyle biçimlenen bir 100. yıl yaşıyoruz.”

Mekezde spekülatif despotik ve çevrede MÜTAŞERİK otoriter kapitalizm

Artık Türkiye’de ve giderek en azından Batı yakasında -Asya Pasifik daha farklı ilerliyor olabilir- hakim/egemen sınıf zümreler “elitler” değil -dünyayı artık entelektüeller, mühendis ve teknokratlar yönetmiyor-, aksine CEO’lar MAFYALAR, SANALLAR, ZİNCİR PARALAR yönetiyor, Trump ve Musk’lar yönetiyor. Çevresini “MÜTAŞERİK Otoriterler -müteahhit, taşeron, tarikat, mafya, şeriatçı şerikliğine dayalı blok- oluşturuyor, Ağarlar, Çillerler, Nursiler, Nakşiler yönetiyor. Kapitalizmin mevcut geldiği halde zincir paralardan her tür spekülatif sektör -kolay para kazanma araçları- öncelikli birikim aracı haline gelmiş bulunuyor.

Spekülatif kapitalizmin, taşeronlaşmanın, tarikatlaşmanın, MÜTAMAŞERİK’leşmenin okul anlayışı: Niteliksiz okullar, açıktan okullar, MTAL, MESEM ve imam hatipler

Kısaca kapitalizmin geldiği yer sembolik değerden öte spekülatif artı değer üretme ve despotik/kuralsız el koyma dönemidir. Bu Roma’nın da Osmanlı’nın da sonu oldu ama böyle bir dönemdeyiz yine.

Dünyanın geldiği karanlık fabrika/insansız fabrika ile Türkiye’nin geldiği rejim formu olarak artık nitelikli değil daha çok niteliksiz elemana yani aşirete, taşerona, vaize imama, paralı erbaşa, polise, garsona, mafyaya ihtiyaç var, bunlar revaçta, uyuşturucuya, partiye, kasaya, tezgaha, esnafa, ayana, müteahhide, elektrikçiye, yağcıya, otel işletmecisine, kafeciye yamaklık yapacak elemanlara ihtiyaç
-hakim sınıf ve zümrelerin bunlara ihtiyacı- var.

Yani Türkiye’de okulların değişim dönüşümü egemen sınıf ve zümrelerin değişim dönüşümü ile paralel gitmektedir, artık “yönetici elitler” dönemi değil, SPEKÜLATİF DESPOTİK kapitalizm, MÜTAŞERİK otoriterler dönemi.

Düşkünlük, müptelalık, taşeron, tarikat, yandaş, trol NETWORK’ları

Düşkünlük, müptelalık dönemindeyiz, bazıları yeni tehdidi görüyor, Avusturalya’dan Fransa’ya 16 yaş altı sanal medyanın yasaklanma uğraşıları neye delalet ediyor, dikkatle okumak gerekiyor.

İstanbul’un orta yeri artık sinema değil, 15 yaşında kadınlı erkekli çocukların birbirini öldürdüğü yerlere dönüşüyor. Uyuşturucu, borsa, spekülatif kazanç arayışları tüm nesilleri yiyip bitiriyor. Geniş halk kesimlerine reva görülen tarikat taşeron mafya çete işleri, esnafa eşrafa yamaklık işleri, ahilik ve imam hatipler bu ülkeyi de dünyayı da kurtarmaz.

Netflix’in, Google’un, yapay zekaların, daha düşük zekalı MÜTAMAŞERİK NETWORK’ların ağları/algoritmaları insanlığı ve toplumları iyi bir yere götürmüyor.

Bir kitap bir etkinlik

Son 2 yüzyıllık eğitimi, eğitimde değişim dönüşümleri ele alan Fatma Gök’ün editörü olduğu “Cumhuriyet’in 100 Yılı Eğitim, Devlet, İnsan” kitabı açık okullardan feminist yoruma çok yönlü olarak konuyu işleyen yayınlardan birini oluşturuyor. Yarın 31 Mart’ta Ankara’da Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevi Salonunda TBB ve TTB gibi odaların da katılımcısı olduğu Eğitim Sen’in taşıyıcılık yaptığı “MESEM Gerçeği: Mesleki Eğitim mi Çocuk İşçiliği mi?” konulu çalıştay var.

Sorun MESEM’den de öte, MTAL-mesleki teknik okullar ne anlama geliyor?

/././

Kadın saçıyla sınır çizmek -Nuray Sancar- 

Suriye’de paramiliter yapıların saldırısı sırasında Rakka’da katledilen YPJ’li bir kadının saç örgüsünü sosyal medyada paylaşan IŞİD-HTŞ militanları, daha önce de yaptıkları gibi dehşet duygusu uyandırarak hedefledikleri toplulukları sindirme siyasetine devam ediyorlar.


Ezidi ve Kürt kadınlarını kafese kapatarak pazarda satışa çıkaran, birbirleri arasında değiş tokuş eden, kadınları seks kölesi ya da hizmetçi olarak kullanan, kız çocuklarına ve genç kadınlara ana babalarının gözünün önünde tecavüz eden; ilkel ve vahşi ideolojinin taşıyıcıları ‘zaferlerinin’ tadını sosyal medyada yayınlayarak çıkardılar. Irak-Şam İslam Devletini kurmak için ateşledikleri silahlara, kadın çığlıkları karıştı.

2015 ‘hendek savaşları’ sırasında basılan evlerin duvarlarına cinsel imalı sözler yazan paramiliterler hiç ar duymadan bu yazıların önünde kameraya poz vermişlerdi. Çekmecelerden çıkardıkları kadın iç çamaşırlarının fotoğraflarını, onlara bakan destekçilerinin haz duygusuna yatırım olsun diye yayınlamışlardı.

Bütün paylaşım savaşlarında, pazarların önündeki engeller kaldırılırken kadın bedeni ve çökertilmiş ruhu ganimettir. Kadının merkezinde durduğu toplumsal ilişkilerin kuruluş biçimi ve aile ilişkileri parçalanmadan yeni siyasi sınırlar da çizilemez.

Ortadoğu’da ve özel olarak Suriye’de uluslararası elbirliğiyle iktidara getirilen IŞİD-El Kaide kalıntısı örgütün sahadaki paramiliter, çok uluslu militanları siyasi iç sınırlarını da kadınlara eza çektirerek çiziyor. Yurtlarını, haklarını, geleceklerini savunmak için mücadele eden kadını öldürmek, diz çöktürmek, diğerlerini dehşet çemberine almak ve direnme gücünü kırmak için şiddetin ulaşabileceği menzili ima eden ‘iş’lerini dünyaya sergiliyorlar.

Kadın saçı Allah adına fethe çıkan cihadistlerin ideolojilerinde normalde bir tabudur. Esir aldıkları her kadını   kara çarşafa sokmaya çalışan, saflarındaki kadınların saçlarının tek telinin bile gün yüzü görmemesi için akaid inşa eden bir güruh için, ölü bir kadının bir tutam örgülü saçı, siyasal özerklik sınır ihlalinin düşmanlarının mahremiyetine el uzatmadan tamamlanmayacağının işareti.

Muktedirin güç gösterisi, hiç şaşmaz, hep saçla cebelleşerek başlar. Nazi kamplarında, darbe dönemlerinin hapishanelerinde, esaret düzeninde saç kazımayla en uç biçimini alan hegemonya kuruluşu olağan zamanlarda da kamusal hayatın düzenlenmesinde kadınların saçlarına normlar koyar. Kamu kurumlarında, okullarda saçın nasıl toplanacağı veya taranacağına ilişkin yazılı yazısız kurallar, denetim mekanizmaları çalıştırılarak kontrol altına alınır. Düzenin teminatı kadın saçının norma uygunluğu olur.

Kadınlar için ise saç bir mücadele konusu, haklar ve özgürlükler başta olmak üzere; siyasal, coğrafi, mahrem her türden sınırı korumak ve genişletmek için meşru ve simgesel savaş alanıdır. İran’da kadınların düzen karşıtı eylemlerinin baş örtüsüne karşı isyanla başlaması bir tesadüf değildir. IŞİD esaretinden kurtulan Ezidi kadınların en önce kara çarşaftan kurtulup rengarenk elbiseler içinde ve saçlarını özgür bırakarak yeni hayatlarına giriş yapmaları da öyle.

Kadınlar IŞİD katilinin elindeki saç örgüsünün verdiği mesajı aldılar ve kendi saçlarını örerken çektikleri videoları yayımladılar. Bunu yaptıkları için gözaltına alınanlar da oldu. Hayır şaka değil; mesajı yayan güç ile ona yanıt verenler ne yapıldığını ve ne yaptıklarını biliyorlardı: Kadınlar üzerinden egemenlik inşa edemezsiniz, sınır çizemezsiniz.

/././

‘Arka bahçeden’ aktörlüğe: Avrupa’nın ABD’ye yanıt arayışları -Yücel Özdemir- 

Yılın ilk ayı oldukça gerilimli, hareketli ve belki de tüm yıla damga vuracak olay ve gelişmelerle geçti. ABD Başkanı Trump tarafından Venezuela’da gerçekleştirilen haydutluk, Grönland’a gönderilen işgal mesajı, Suriye’de cihatçılara ilan edilen aşk ve Kürtlere ihanet, Davos’ta Gazze’nin ele geçirilmesi için oluşturulan ‘Barış Kurulu’nun ilanı ve İran’a yönelik yeni tehditler bunlardan sadece birkaçı...
Kendisini “dünyanın efendisi” ilan etmeye hazırlanan Trump’ın, ABD’nin en büyük emperyalist güç olarak kalması için attığı adımlar ve yaptığı hamleler artık karşılıksız kalmıyor. Rakip emperyalist devletler ve güçler gelişmeleri sessizce geçiştirmiyor. Özellikle de Avrupa ülkeleri.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin kanatları altına giren Avrupa, şimdi kendi çıkarlarını öne çıkararak itiraz ediyor. Trump’ın –Grönland’da görüldüğü gibi– yaptığı “arka bahçe” muamelesi, Avrupa’nın sarsılıp kendisine gelmesine yol açtı. Önce, Grönland’ın Trump’a kaptırılmayacağı konusunda ortak bir duruş sergilendi. Ardından yıllardır tozlu raflarda duran iki önemli serbest ticaret anlaşmasının altına imzalar atıldı.

Avrupa Birliği’nin (AB) Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay’ı kapsayan Mercosur (güneyin ortak pazarı) serbest ticaret anlaşmasını imzalaması, asıl olarak Avrupalı sanayi ve tarım tekelleri için yeni gümrüksüz pazar alanı anlamına geliyor. 1991’de bir serbest pazar olarak kurulan Mercosur kapsamındaki dört ülkede toplam 250 milyon insan yaşıyor. Bölgeyi önemli bir pazar olarak gören AB’nin serbest ticaret için 25 yıldır sürdürdüğü görüşmeler, politik olarak aralık 2024’te kabul görürken, imzalar 17 Ocak 2026’da atıldı. AB içinde kimi pürüzler ve itirazlara rağmen onaylanarak yürürlüğe girmesi bekleniyor. Böylece AB ile Mercosur ülkeleri arasında mal ve hizmetlerin yüzde 90’ında gümrük tarifeleri kalkmış olacak. Anlaşmanın Avrupa’da tarım sektörünü vurması beklenirken, sanayi sektörünün güçlenmesine yol açacağı söylenebilir.

Bu anlaşmadan 10 gün sonra, 27 Ocak’ta Yeni Delhi’de AB ile Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise yakın dönemde dünya ticaret seyrini değiştirmeye aday görünüyor. Yaklaşık 2 milyar insanın yaşadığı Hindistan ve AB’de mal ve hizmetlerin gümrüksüz dolaşıma sokulması, AB için devasa büyüklükte yeni bir pazar anlamına geliyor.

2027’de yürürlüğe girmesi planlanan anlaşmanın, özellikle Alman otomobil tekelleri için, daralan pazar ve artan rekabete karşı bir soluk olması bekleniyor. Hindistan, bugüne kadar Almanya için önemli bir pazar değildi. Köln Alman Ekonomi Enstitüsünün (IW) verilerine göre, Almanya’nın ihracatının sadece yüzde 1’i Hindistan’a gidiyor. Bu oran Çin’e yapılan ihracattan çok az. Alman şirketlerinin rekabet nedeniyle giderek zorluk yaşadığı Çin’in aksine, Hindistan’da ekonomi büyüyor. Ekonomistler, anlaşmayla AB ile Hindistan arasındaki ticaretin iki kattan fazla artabileceğini tahmin ediyor.

Hindistan ise anlaşmayla sadece dış yatırımlar ve Avrupa iş gücü piyasasına erişim değil, aynı zamanda AB’ye tekstil ve mücevher ihracatı için yeni bir fırsat bulmuş gibi görünüyor. Keza, Trump’ın, Rusya’dan petrol aldığı gerekçesiyle Hindistan için koyduğu yüzde 50 gümrük vergisinden etkilenmemenin de bir yolu bu.

AB, aynı gün Hindistan ile sadece serbest ticaret değil aynı zamanda askeri boyutu olan bir güvenlik anlaşmasını da imzaladı. Bu nedenle AB ve Hindistan arasındaki yakınlaşmanın maddi koşulları giderek stratejik bir ortaklığa dönüşme potansiyeli taşıyor. AB’nin bu koşullarda “tüm anlaşmaların anası”nı imzalaması aynı zamanda en yakın müttefiki ABD’nin tehditlerine verdiği bir yanıt olma özelliği taşıyor.

Benzer bir yanıt pazartesi günü Hamburg’da yapılan Kuzey Denizi zirvesinde de verildi. Ukrayna savaşından önce enerji bakımından Rusya’ya bağımlı olan Avrupa ülkeleri, savaşın başlamasıyla bu kez ABD’ye bağımlı hale gelmişti. ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gazı birçok Avrupa ülkesine fahiş fiyata satılıyor. Kuzey Denizi ile kıyısı olan 10 ülke, Hamburg’da bir araya gelerek enerji ve güvenlik konularında bağımsız hale gelmek için bir dizi karar aldı. Kuzey Denizi’ni rüzgar enerjisi için güvenli bir bölge haline getirmeyi hedefleyen ülkeler, böylece enerjide ABD’ye de bağımlı olmak istemediklerini ilan ettiler. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ifadesiyle “Avrupa’nın dışında hiçbir ülkeye bağımlı hale gelemeyiz. Sadece enerjide değil, her şeyde.” (Tagesschau, 26 Ocak 2026)

Grönland konusunda sergiledikleri ortak tutumla Trump’a kısmi bir geri adım attıran Avrupa ülkeleri, şimdi daha yüksek bir öz güvenle hareket ediyor. Zira bundan başka çarelerinin kalmadığını da gördüler.

ABD, 80 yıldan fazla bir süredir Avrupa’yı ekonomik ve askeri olarak kendisine bağımlı hale getirdi ve adeta “arka bahçe” olarak kullandı ve kullanmaya da devam ediyor. 2000’li yılların başından itibaren başlayan Avrupa-Rusya yakınlaşması, Trump başta olmak üzere tüm ABD yönetimlerinde rahatsızlık yarattı. Bu yakınlaşma, Ukrayna üzerinde süren emperyalist paylaşım nedeniyle son buldu. Gelinen aşamada Trump’ın tehdit ve şantajlarına yanıt olarak son bir ay içinde Avrupa hem kenetlendi hem de Mercosur ve Hindistan ile serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak, paylaşım mücadelesinde var olduğunu göstermiş oldu.

Denilebilir ki; ABD ve Lideri Trump dünya üzerinde tahakkümünü pekiştirmeye çalıştıkça, haydutluğu artırdıkça, diğer emperyalist devletler ve aktörler arasında zorunlu yeni ittifaklara, yakınlaşmalara neden oluyor. Fransa’dan sonra Almanya’dan da ‘Rusya ile temasa geçilebileceği’ yönünde açıklamalar gelmeye başladı. Bunu, Avrupa’nın itildiği köşeden çıkarak bir aktör olmak istediği şeklinde okumak mümkün.

Öyle görünüyor ki; dünya yakın gelecekte ekonomik, siyasi ve askeri olarak “ABD/Trump ile birlikte hareket edenler ve etmeyenler” şeklinde iki eksen üzerinden yürüyecek. Her emperyalist güç kendi çıkarlarını daha fazla önemseyecek ve bir diğerine yedeklenmeyecek şekilde hareket etmeye çalışacak. Bu aynı zamanda çelişkilerin derinleşmesine neden olarak pazar paylaşımında daha militarist bir döneme kapıyı aralayacak. Hareket alanı öncesine göre giderek daralan ABD’nin, savaşlar yoluyla yeni pazarlar ve enerji kaynaklarına ulaşma stratejisi daha güçlü şekilde gündeme gelebilir. Venezuela ve İran’ın hedefe konulması sadece istenmeyen rejimlerin devrilmesi değil, aynı zamanda rakiplerinin kullandığı pazar ve enerji kaynaklarına çökme hamlesi olarak okunmalı.

ABD’nin ele geçirdiği her yeni pazar, enerji ve ham madde kaynağı açısından rakiplerinin alanını daraltırken, halklara daha fazla savaş, baskı ve sömürü olarak geri dönecek.

/././

Kirazlıyayla'daki katliamın izleri İliç'le aynı: Afet değil, ihanet -Nisa Sude Demirel / Zeynep Eşmek 

Bursa Kirazlıyayla’da maden atık barajının çökmesine şirket “doğal afet” derken, felaketin arkasında denetimsizlik ve teşviklerle ihya edilen sermaye var.

Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla Mahallesi’nde, Meyra Madencilik’e ait atık barajının çökmesiyle tonlarca kimyasal ve ağır metal içerikli atık, dere ve toprağa karıştı. Senelerdir yöre halkının ve uzmanların heyelan riskine dikkat çekerek uyardığı senaryo gerçeğe döndü. Senelerdir riskli alanda tarım alanlarını ve ormanlık alanı talan eden şirket, bu defa toprağı ve suyu atığıyla zehirledi. Yenişehir Belediye Başkanı Ercan Özel, “Kimyasallarla yıkanmış toprakların, madenin biriktirdiği atık barajı, maalesef yağmurlardan dolayı patlamış ve şu an Sarıyer Deresi’ne dolmuş ve şu an ovaya doğru gidiyor. Bu, yer altındaki sularımıza karışacak ve ciddi anlamda sıkıntı oluşturacak” dedi.

Göz göre göre gelene ‘afet’ diyorlar

Ancak Meyra Madencilik tarafından yapılan açıklamada, durum ‘doğal afet’ olarak nitelendiriliyor. Şirket tarafından yapılan açıklamada, “Söz konusu olay, işletmenin kontrolü dışında gelişen ve mücbir sebep kapsamında değerlendirilen doğal afet kaynaklı bir durumdur. Tesis, yürürlükteki tüm mevzuata uygun şekilde projelendirilmiş ve faaliyet göstermiş olsa da olağanüstü bir doğal afet dolayısıyla bu hasar oluşmuştur” deniyor. Oysa aynı İliç’teki gibi, adım adım gelen bu felaketin arkasında da sermayeye tanınan sınırsız olanak ve kamusal denetimin ortadan kaldırılması var.

Madenin sahibi petrol zengini

Yenişehir’deki madenin sahibi Lübnanlı Mehmet Habbab. Çatı şirket olan Delta Star Holdingin Türkiye’de başta petrol olmak üzere pek çok yatırımı var. Ceyhan’da yer alan 700 bin tonluk akaryakıt tesisi, İzmir’de yer alan 80 bin ton biyodizel kapasiteli biyodizel tesisi bunlardan ikisi. Habbab’ın 1980’lerden bu yana Türkiye’deki iktidarlarla arası epey yakın. Son yıllarda da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Ortadoğu İş Konseyleri bölge koordinatörlüğü, Türk-BAE İşadamları Konseyi başkanlığı, Türk-Lübnan İşadamları Konseyi başkanlığı, Ortadoğu İşadamları Konseyi başkanlığı, DEİK Enerji Konseyi Yönetim Kurulu üyeliği gibi pek çok pozisyonda bulundu.

Mehmet Habbab

Siyasi ve sermaye bağı: Yerli ortak Onur Köktürk

Delta Star Holdingin yerli ortağı Onur Köktürk’ün siyasal iktidar ile bağları dikkat çekiyor. Köktürk, Holdingin İş Geliştirmeden Sorumlu İcra Kurulu Üyesi ve Timko ve Meyra Madencilik’in yönetim kurullarında da görev yapıyor.

2007-2012 yılları arasında TBMM ve AKP Genel Merkezinde Siyasi ve Hukuki İşler Başkanlığı ile Ekonomi İşleri Başkanlığı bünyesinde danışmanlık yapan Köktürk, maden patronlarının örgütü olan Türkiye Madenciler Derneğinin yönetiminde yer alıyor.

Söz konusu derneğin son dönemde arka arkaya çıkarılan ve çevre düzenlemelerini gevşeten, sermaye lehine “süper talan” yasalarının hazırlanmasında ve yürürlüğe girmesinde etkili olduğu biliniyor.

Onur Köktürk

Cevheri çıkarıyor, vergiyi ödemiyor

Şirketin sitesinde yer alan bilgilere göre Delta Star Holdingin Türkiye’de faaliyet gösteren üç maden şirketi var: Meyra, Timko ve Alser. Esas olarak çinko ve krom çıkaran şirketler cevheri alırken vergi ödemeye gelince ise kayboluyor. Örneğin Yenişehir’deki madeni işleyen Meyra 2021’den bu yana, Timko Madencilik 2022’den bu yana, Alser Madencilik ise 2024’te hiç vergi ödememiş.  Holdingin fabrikaları aynı zamanda teşviklerden de yararlanıyor. Habbab, 2020’de verdiği bir röportajda, Burdur ve Bursa’da temeli atılan iki fabrika için teşvik aldıklarını, aksi halde ‘Yatırım yapmayacaklarını’ söylüyor: “Devlet daha büyük işletmeler istiyor, yatırımcıya, ‘Fabrika kurarsan gümrük almayacağım, KDV muafiyeti vereceğim, yatırım mallarını vergiden muaf tutacağım’ diyor. Yatırımın yüzde 40’ını sübvanse ediyor. Teşvikler olmasaydı bu yatırımı yapmazdık.”

Timko Madenciliğe ait vergi levhası

Şirkete ‘çevreci’ ödülü

Türkiye Sağlığı Kentler Birliği, 2016’da Delta Star’ın Hatay Dörtyol’daki petrol tesisine ‘2015 Çevreci Tesis Ödülü’ verdi. O dönem birliğin başındaki isim ise trajik: 2009-2017 seneleri arasında görev yapan, dönemin Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep Altepe. Şirket, sitesinde yer alan haberde “Delta Rubis Terminal Petrol olarak çevreye olan duyarlılığımızın bu ödül ile taçlandırılması çok anlamlı ve gurur vericidir” diyor.

Delta Star Group'a verilen çevre ödülü

‘4 sene ÇED raporsuz atık depoladı’ iddiası

Kirazlıyayla’da yürütülen maden projesi, uzun süredir köylülerin ve çevre örgütlerinin tepkisini toplamıştı. Tepkinin nedenlerinin başında ise bölgedeki heyelan riski, dokuz çeşmenin kuruması ve köylülerin mera alanlarının tahrip edilmesi var. Evrensel’e konuşan Bursa Su Kolektifinden Caner Gök, şirketin yıllarca ÇED raporu olmadan bölgede atık depoladığını iddia etti. 2019 yılında atık barajı için yapılan ÇED başvurusunun ardından şirkete dava açtıklarını anlatan Gök, mahkemenin şirketin 2015 yılında bir izni olduğunu söylediğini ancak ÇED izninin davadan sonra ortaya çıktığını öne sürdü.

Yenişehir Çevre Platformundan Şafak Erdem ise, “Şirketin yeni bir atık barajı kurmak amacıyla başvuruda bulunduğunu, 2013’ten sonra ÇED raporu için üç kez ret alıp dördüncü başvuruda izin alabildiğini biliyoruz” dedi.

Köylüler ve Yenişehir Çevre Platformu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının atık depolama tesisine ilişkin verdiği “ÇED olumlu” kararına karşı dava açmıştı. Ancak dava süreci devam ederken, nisan 2020’de şirket proje alanında yeniden ağaç kesimi yapmıştı. Haziran 2020’de projeye karşı basın açıklaması yapmak isteyen köylü kadınlar jandarma tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı. Şirket, projeye ilişkin başvuruyu 2013 yılında yapmış, ancak başvuru reddedilmişti. Bölgede 2015 yılından 2019’a kadar pasif maden çıkarımı sürdürülmüştü.

Maden şehrine döndürülen Bursa’daki su kaynakları da ciddi tehdit altında. Baraj doluluk oranları 2021 ocak ayında yüzde 31 iken, 2026 yılına gelindiğinde yüzde 3.84’e kadar düştü. Uzmanlar, atık barajları ve maden ocaklarıyla çevrilen Bursa’nın su sıkıntısının daha da artabileceğine dikkat çekiyor.

TMMOB: ÇED raporları kopyala-yapıştır

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO), yaşananları Erzincan İliç’teki maden faciasının ardından meydana gelen yeni bir “çevre felaketi” olarak nitelendirdi. Açıklamada, Türkiye’de uygulanan madencilik politikaları ve çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinin çevreyi, toplumu ve ekosistemi koruma amacından uzaklaştığı belirtildi. ÇED raporlarının, çevresel riskleri önleyen bilimsel belgeler olmaktan çıkarak yatırımcıyı koruyan formalitelere dönüştüğü ifade edildi. Açıklamada, Kirazlıyayla’daki ÇED raporunda da benzer eksikliklerin bulunduğu, yer altı suyu kullanımı ve atık barajının stabilitesi gibi hayati konularda somut analizler yapılmadan faaliyete izin verildiği vurgulandı.

***

EVRENSEL


Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...