soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

Değerli taşlardan vergi alınmasını engellemişlerdi: İşte AKP'nin 'pırlanta' vekilleri 

AKP, 2 Mart’ta Meclis'e sunduğu teklifte değerli taşlardan yüzde 20 ÖTV alınmasından son anda vazgeçti. Gerekçe olarak “jeopolitik gelişmeler” ve “küresel ticari dinamikler” gösterildi.

AKP’nin 2 Mart’ta TBMM’ye sunduğu kanun teklifinde, pırlanta, elmas ve inci gibi değerli taşların satışından yüzde 20 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınması öngörüldü. Ancak bu düzenleme, bir ay sonra 2 Nisan gecesi teklif metninden çıkarıldı.

Verginin kaldırılmasının doğrudan AKP’li vekillerin verdiği önergeyle gerçekleşti.

Sözcü'nün haberine göre, teklifte yer alan madde, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta ile AKP milletvekilleri Halil Eldemir, Oğuz Üçüncü, Ayhan Salman, Yusuf Ziya Aldatmaz ve Saffet Bozkurt’un imzasını taşıyan önergeyle çıkarıldı.

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, teklif ilk açıklandığında “Adaleti sağlamak ve kamu gelirlerini artırmak amacıyla, lüks tüketimde kıymetli madeni taşlarla ilgili düzenlemeye gidiyoruz” demişti. Ancak Meclis aşamasında parti içinden gelen adımla bu düzenleme geri çekildi.

Bahane: 'Jeopolitik gelişmeler'

Maddenin tekliften çıkarılmasına “jeopolitik gelişmeler, küresel ticari dinamikler, stratejik yatırım fırsatları” gerekçe gösterildi.

Aynı gece yapılan başka düzenlemelerle serbest bölgelerde üretim yapan şirketlerin ürünlerini yurtdışına satışından elde ettikleri kazançlar gelir vergisinden istisna kapsamına alındı. Özelleştirme gelirlerinden giderler düşüldükten sonra kalan kısmın da bütçeye gelir kaydedilmesi kararlaştırıldı.

***

Yaptıklarından mutlu, vicdanen rahatmış: Nazlı Ilıcak'ı ekranlara çıkaranlar utanmıyor, Ilıcak neden utansın ki? 

Medyascope adlı sitede çalışmaya başlayan eski Cemaatçilerden Nazlı Ilıcak, halka karşı işlediği suçları itiraf ederek değil, “Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim” diyerek işe başladı. Tam da Cemaat eskilerine yakışan şekilde.

Bir köşeye bırakılmışken herkes için faydalı olan yaşanmışlıklarımı genç kuşaklara aktaracağım…

Medyascope adlı sitede “Hatırat” isimli bir programa başlayan Nazlı Ilıcak, “gazeteci” sıfatıyla, yukarıda aktardığımız üzere “yaşanmışlıklarını” aktaracakmış.

İlk program bu açıdan son derece dikkat çekici.

Fethullahçı 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası tutuklanan Ilıcak, Erdoğan’a af mektubu sonrası kavuştuğu özgürlüğünün ardından başladığı bu programda ironik şekilde “darbe karşıtı” rolünü üstlendi.

27 Mayıs’ta Menderes’in devrildiği sürece dair konuşan Ilıcak, Demokrat Parti öncesinde Türkiye’de bir diktatörlük olduğunu söylerken, bol bol Menderes güzellemesi yaptı.

Ancak bu haberde uzun uzun Ilıcak’ın “hatıratlarına” yer verecek değiliz.

Bu ülkede utanmamanın, rezil olmamanın, halka karşı işlenen suçlarının bedelini hiçbir şekilde ödemeyeceğini düşünmenin son örneklerinden biri olan Ilıcak’ın önceki gün söylediği bir söz oldukça dikkat çekici: Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim.

Şaka değil, tam da bunları söylüyor Ilıcak.

Yıllarca AKP-Cemaat ortaklığının yanında saf tutmuş, Cumhuriyet düşmanı, laiklik düşmanı pozisyonun en sadık temsilcilerindendi.

Gülen’in sadık müritlerinden oldu, Cemaat’i son ana kadar yalnız bırakmadı.

ErgenekonBalyozOdatvDevrimci Karargah gibi Cemaat’in siyasi operasyonlarının hepsinin en fanatik savunucusu oldu.

Suçsuz şekilde birçok aydının, gazetecinin cezaevinde yatmasını hararetle destekledi.

Türkan Saylan’ın hasta halde evinin aranmasına, hedef alınmasına tepkilerin çığ gibi yükseldiği dönemde, Mahkûm olmayan herkes masumdur ama ‘şüphelidir’; bunu aklınızdan çıkarıp, her tutuklananın arkasından 'Hukuk darbesi' diye lütfen feryat etmeyindiyebilen oydu.

Ergenekon neyin nesidir diyenlere eski günleri hatırlatarak cevap vermek istiyorum. Ergenekon, 'iç düşman' olarak belirlenen hedefi bertaraf etmeye yönelik, askersivil işbirliğiyle yürüyen bir mekanizmadır. Kimi zaman psikolojik harekât devreye girer, kimi zaman şiddet. Medya ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapılır. Dost kuvvetlerden istifade edilerek, 'düşmanın' başı ezilir çıkışı ona aitti.

Gülen’i o kadar seviyordu ki, Fenerbahçe’nin hedef olduğu dönemde Aziz Yıldırım’ın açıklamalarına Gülen adına verdiği yanıtta Yıldırım, Gülen'i ne sanıyor acaba? Güç kazanmak adına, başkasının canını yakacak tıynetsiz biri mi? ‘Kişi herkesi kendisi gibi bilebilir’ mi desem acaba. Mağduriyetini kanıtlamak için bir zalim arıyorsa, o sıfat Gülen Hocaefendi'ye inanın hiç yakışmaz diyen yine oydu.

Sonra?

Bu kadar “adalet”, “temizlik”, “mahkeme” öyküsü anlatan Ilıcak, Fethullahçıların darbe girişimi sonrası yakalanıp tutuklanınca, çareyi Erdoğan’a övgüler yağdırdığı bir mektup yazıp, yalvarmakta bulacaktı:  Yıllarca, AK Parti’yi desteklememin sebebi, zaten askerin siyasete müdahalesinden duyduğum rahatsızlık. Sizin önünüz, 312 ile kesilmeye çalışıldığında, AK Parti hakkında kapatma davası açıldığında, ya da İmam Hatiplilere ve başörtülülere karşı yürütülen kampanyalarda, demokrasi ve hukuk neyi gerektiriyorsa, o noktada durdum. Bu mücadeleyi el ele vermedik mi? Zaman zaman çaresizliğin verdiği karamsarlıkla bunalıyorum. Sonra, Allah’a sığınıp güç ve moral toplamaya çalışıyorum. Bir de sık sık, sizi ve Emine Hanım'ı düşünüyorum. Sanki durumumu tam olarak bilseniz, bu haksızlığa müdahale ederdiniz gibi geliyor. Bu yüzden, yoğun işleriniz arasında farkına varamadığınız mağduriyetimi size yazmayı tek çare olarak gördüm. Dağ başında bir kuzu kaybolsa, Hz. Ömer’den sorulurmuş. Bu devletin başı olduğunuz için de size müracaat ediyorum. Herhalde, son nefesimi cezaevinde vermemi istemezsiniz. Mağduriyetimi size anlatıyorum, zira, adaletin yitirdiği vicdanı, ancak siz yeniden tesis edebilirsiniz.

Bu yalvarışın sonrasında o da bir kısım eski Cemaatçi gibi özgürlüğüne kavuştu.

Ülkenin yakın tarihinde her tür halk düşmanı saldırının, gerici operasyonun bir numaralı destekçisi olan, iktidarı elde bulundururken elindeki kılıçla önüne geleni kesen, dönemin Akın Gürlek’i olarak tarif edilen Zekeriya Öz ile kol kola kar topu oynayan Nazlı Ilıcak, şimdi hiç utanmadan Medyascope üzerinden ahlak oyunlarına girişmiş durumda, tam da kendine yakışan şekilde.

***

Elsa’nın ardından Atamay işçileri de kazandı: Tommy ve Yeşim ikinci kez masaya oturdu. 

Atamay Tekstil işçileri, 23 günlük örgütlü mücadele ve eylemlerinin ardından tüm alacaklarını eksiksiz aldı; Tommy Hilfiger ve bağlı olduğu PVH Grup, işçilerle masaya oturmak zorunda kaldı. 

İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta geçtiğimiz yıl kapanmadan önce Tommy Hilfiger için üretim yapan ve ücret ile tazminat hakları için mücade eden Atamay Tekstil işçileri, Tommy patronlarını masaya oturttu. Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi bulunan işçiler alacaklarının tümünü aldı.  

PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda mücadele kararı almışlardı

İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta faaliyet gösteren Atamay Tekstil, geçtiğimiz yıl işçilere işçilikten doğan ücret ve tazminat alacaklarını ödemeden kapanmıştı.

Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi olan işçiler, 22 Şubat’ta Buca Şirinyer Semt Evi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek haklarını almak için Patronların Ensesindeyiz (PE) Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ile mücadeleye başlayacaklarını ilan etmişti.

Mücadele ilanlarının ardından 7 Mart’ta Forum Bornova’da bulunan Tommy Hilfiger mağazası önünde eylem yapan işçiler eylemde tüm Tommy Hilfiger mağazalarının ve Yeşim Tekstil’in kendileri için eylem alanı olduğunu vurgulamıştı.

Üç büyük şehirde eylemlere saatler kala Tommy’den yanıt

Bu duyurunun ardından Atamay işçileri, eylemlerini üç büyük şehirde bulunan Tommy Hilfiger mağazalarının önüne taşıyarak eş zamanlı eylem yapma kararı almış; İzmir İstinyepark AVM, İstanbul Cevahir AVM ve Ankara Armada AVM’de eylemler düzenleyeceklerini duyurmuştu.

Üç büyük kentte gerçekleştirilmesi planlanan eylemlere saatler kala Atamay işçileri, sosyal medya hesaplarından alacaklarına ilişkin kendileriyle iletişime geçildiğini duyurdu. İşçiler, Tommy Hilfiger’ın bağlı olduğu PVH Grup’un ödemelerin yapılmasına yönelik SGK ile görüşmelere başladığını kendilerine ilettiğini belirtti.

‘Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye’

Araya giren bayramın ardından işçiler, bugün yaptıkları açıklamayla alacaklarının eksiksiz biçimde ödendiğini duyurdu. 23 gün süren Elsa Tekstil direnişinin kazanımla sonuçlanması üzerine başlayan ve Yeşim Tekstil ile Tommy’yi ikinci kez masaya oturtan Atamay işçilerinin açıklaması şöyle:

"Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye

Bizler, Buca BEGOS’ta Tommy Hilfiger için üretim yapmış Atamay Tekstil işçileriyiz.
Yıllarca emeğimizle, onurumuzla çalıştık, 3 ila 9 yıllık haklarımız birikti. 

Atamay Tekstil fabrikası, ücret ve tazminat alacaklarımızı ödemeden geçtiğimiz yıl içerisinde kapanmıştı.

Hakları için direnen Elsa Tekstil işçilerinin mücadelesi bize güç verdi, biz de haklarımız ve emeğimiz için Patronların Ensesindeyiz Ağı’yla birlikte mücadeleye başladık. Tommy mağazaları önünde eylemler yaptık, yeni eylemlerimizi duyurduğumuz sırada, Tommy tarafından ödemelerin yapılacağı taahhüdü verildi. 
Yaptığımız eylemlerle haklılığımızı ve mücadele irademizi gösterdik. Bizler gibi emeğine ve geleceğine sahip çıkan işçilerle yan yana, dayanışma içinde olduk.

Mücadele sürecinde örgütlü işçilerin gücünü gördük ve bunu, yüreği emekten yana olan tüm halkımıza gösterdik.

Mücadelemiz sonucunda, bizleri yok sayan patronlar bizi muhatap almak zorunda kaldı. Dün Tommy Hilfiger’ın yetkili avukatıyla Şirinyer Semt Evi’nde yapılan ve gece saat 02.30’a kadar süren görüşmelerimiz sonucunda bugün tüm alacaklarımız ödenmeye başlandı. 

Örgütlü mücadele eden işçiler mutlaka kazanır!

Mücadelemiz bitmedi!

Yıllarca işçileri yok sayan, kölelik koşullarında emeğini sömüren, ülkemizi yağmalayan patronlara karşı bir yol ayrımında olduğumuzu biliyoruz.

Tekstil sektöründe de fasonu normalleştirenlere karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecek.

Ülkemizin gerçek sahipleri işçilerdir.

Bundan sonra da ülkemizin; yoksulluğun ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi ve aydınlık günlere kavuşması için mücadele edeceğiz. Mücadele vereceğimiz ülkemizde patronlar işçilerin haklarının zerresine el uzatamayacaklar. 

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Yaşasın işçilerin birliği!

Yaşasın Türkiye işçi sınıfı!

Tekstil işçisi kardeş, bize ulaş. Birlikte mücadele edelim, birlikte kazanalım.

Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı nedir?

Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma Ağı, 2018 yılının sonunda, Türkiye’de ekonomik krizin ve kur dalgalanmalarının arttığı bir dönemde, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) öncülüğünde kuruldu. İşçilerin dayanışma ve mücadele ağı olarak faaliyet gösteren PE, patronların kriz fırsatçılığıyla ilk saldırdığı başlıklar olan kıdem tazminatı, ücretler, fazla mesai gibi hakların gaspı karşısında patronların fırsatçılıklarını teşhir ediyor; hukukçularla, sendika uzmanlarıyla, İSG uzmanlarıyla, TKP üye ve gönüllüleriyle birlikte dayanışmayı geliştiriyor, işçilerin haklarını savunuyor.

Fasonlarda hak mücadelesinin adresi: PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı

Bankalardan çağrı merkezlerine kadar pek çok sektörde ağı bulunan PE’nin Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ise fasonlardaki hak gasplarına ilişkin mücadelede bir merkez oldu; pek çok fabrika ve atölyede mücadeleye öncülük ederek ederek kazanım elde etti ve çalışma koşullarında iyileşme sağladı.

İzmir’de Çelik Nakış, Simo, Inter ve Elsa Tekstil’de kazanım elde ederken, İstanbul Tuzla’daki ETF, Gaziantep’teki Şireci Tekstil ve İstanbul Beylikdüzü’nde Alpin Çorap gibi büyük fabrikalarda da süren mücadelelerin parçası oldu.

Atamay işçilerinin mücadelesi de, İzmir Çiğli’de Elsa Tekstil’de 181 işçinin fabrikanın kapatılacağı bahanesiyle geçen yıl aralık ayında bir anda işten çıkarılmasının ardından, Patronların Ensesindeyiz Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı bünyesinde fabrika önünde başlayan ve 23 gün süren direnişin işçilerin tüm alacaklarını kazanmasıyla sonuçlanması üzerine başlamıştı.

https://x.com/pensendeyiz/status/2040062976225378720

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

ENAG mart ayı enflasyon rakamlarını açıkladı 

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), Mart 2026 döneminde yüzde 4,10 oranında artış gösterdi. E-TÜFE endeksinin son 12 aylık artış oranı yüzde 54,62 olarak gerçekleşti.

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), 2026 Mart ayına ilişkin E-TÜFE verilerini açıkladı. Buna göre ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), mart ayında bir önceki aya göre yüzde 4,10 oranında arttı. Yıllık enflasyon artış oranı ise yüzde 54,62 olarak hesaplandı.

ENAG'a göre Şubat ayında enflasyon yüzde 4,01 artmış; son 12 aylık artış ise yüzde 54,14 olarak hesaplanmıştı.

***

Okul yolunda oyuncak tabancalı tehdit: 13 yaşındaki çocuklar, 11 yaşındaki çocuğun 10 lirasını aldı! 

Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 13 yaşındaki A.Z. ve 13 yaşındaki Y.K., okula giden 11 yaşındaki B.A.’yı oyuncak tabancayla tehdit edip, 10 lirasını aldı. O anlar, güvenlik kamerasına yansırken, B.A.’nın babası Hamit A. savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Olay, ilçeye bağlı Yeni Mahalle'de meydana geldi. 5’inci sınıfta öğrenim gören B.A., okula giderken 2 çocuk tarafından silahla tehdit edilerek, para istediklerini babası Hamit A.’ya söyledi. Bunu üzerine Hamit A., olayın yaşandığı bölgedeki güvenlik kameralarını inceledi. Bir iş yerinin güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde A.Z. ve Y.K.'nin ellerindeki oyuncak tabancayla okula giden B.A.'yı tehdit edip para istediği anlar yer aldı. Görüntülerde, "suça sürüklenen" iki çocuğun B.A.'nın cebindeki 10 lirayı aldığı, ardından beğenmeyip parayı üzerine attığı görüldü. Güvenlik kamerası kaydını alan Hamit A., çocuklar hakkında Reyhanlı Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hatay Valiliği de sosyal medyada tepkiye yol açan olayla ilgili soruşturma başlatıldığını bildirdi.

***

Güven endeksleri ve tüketim eğiliminde gerileme: “Zorunlu dezenflasyon” mu?-Binhan Elif Yılmaz- 

Üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.

Savaşın maliyetleri ve belirsizliği altında Türkiye ekonomisi, iç ve dış talepte belirgin bir soğuma evresine girmiş durumda. Bu hafta karşıladığımız güven endeksleri, PMI verisi ve tüketici eğilimi bu görünümü teyit ediyor.

TÜİK’in açıkladığı Ekonomik Güven Endeksi'nin 100 eşik değerinin altına inmesi, piyasadaki genel havanın negatife döndüğünü gösteriyor. Mart ayının ilk ilk haftasındaki gözlemlere göre Ekonomik Güven Endeksi yüzde 2,8’lik gerileme ile 97,9 oldu. Bu veriye göre gerek üreticiler gerekse tüketiciler geleceğe dair kaygı taşıyor. İmalat ve İnşaat Sektörü Güven Endekslerindeki kayıp yüzde 4’e yaklaşırken, Perakende Ticaret Sektörü Güven Endeksi yüzde 2 daralarak 85’e geriledi. Hizmet sektöründe güven ise daha dirençli kaldı.

Tüm bu verilerdeki gerilemede en önemli faktör, elbette savaş ve onun yarattığı maliyet ile belirsizlikler. Ancak dikkat çekici olan, yılın ilk iki ayında güven endekslerinin görece güçlü seyretmiş olması ve yılın ilk aylarındaki iyimserliğin yerini karamsarlığa bırakması. O dönemde, Temmuz 2025’ten sonra başlayan parasal gevşeme ve politika faizinin yüzde 46’dan yüzde 37’ye kadar gerilemesi, finansman koşullarına ve sipariş beklentilerine ilişkin iyimserliği destekliyordu. Bugün ise bu görünüm tersine dönmüş durumda. Ufukta yeni bir faiz indirimi beklentisi bulunmazken, TCMB’nden de savaş koşulları ve arz şoku devam ederken beklenen, enflasyonla mücadele ve kur şoku olasılığına karşı sıkı para politikası duruşunu sürdürmesi. 

Bir diğer önemli veri, satın alma yöneticilerine yönelik anketten geldi: İSO Türkiye İmalat PMI verisi eşik değer olan 50’nin altında iki yıldır devam eden gerileme serisine, Mart ayında bir halka daha ekledi. Şubat ayındaki 49,3 seviyesinden sert bir düşüşle 47,9 değerini aldı.

Savaş nedeniyle iç talebe ek olarak dış talep de daralırken sipariş yetersizliği üretimi düşürüyor. Çünkü maliyet enflasyonu, talepten bağımsız olarak oldukça güçlü. Ayrıca tedarik sürelerinin uzaması ve belirsizleşmesi üretim süreçleri üzerindeki baskıyı arttırıyor.

Bir başka veri olan Bloomberg HT Tüketici Güven Endeksi de yüzde 10,3 düşerken, Tüketici Eğilimi’ndeki gerileme yüzde 16,1 ile oldukça sertti.

Anlaşılan gelecekte fiyatların daha da artacağını düşünen tüketicilerin “talebi öne çektiği” dönem geride kaldı. Bugün gelinen aşamada enflasyon beklentilerinde bozulmaya rağmen talep öne çekilmiyor. Motorinin litre fiyatının savaşın ilk ayında 80 TL’ye dayandığını gören tüketici, elektrik ve doğalgaz fiyatlarının da artacağını ve her şeyin kendisine zam olarak döneceğini biliyor. Zorunlu harcamaların dışında beyaz-kahverengi eşya gibi dayanıklı tüketim mallarına harcamalar da düştü ve ertelendi.

Bu ortamda üreticiler açısından da tablo değişiyor. Üretici, “olmayan talebe yönelik üretimi” azaltırken ve/veya stoklar artarken ürünlerine zam yapmak bir yana kampanyalı satışlara yönelmek durumunda kalabilir. Bekleyip, göreceğiz.

İşte enflasyonun hızını talebi baskılayarak kesen etki, başka bir ifadeyle “zorunlu dezenflasyon” süreci, böyle oluşabilir.

Oysa üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.  

Fakat artık büyüme de beklenti altında kalacak. Perakende ticaret sektöründe güven endeksi gerilerken en basit örnekle, arz fazlası oluşurken ürünler raflarda kalır ve fiyat artışları yerini durgunluğa bırakır. Diğer yandan savaşın yarattığı arz şoku ve petrol, lojistik gibi maliyetlerdeki artış, talep düşse bile fiyat düşüşlerini imkansız kılar. Bu da ekonomiyi en istenmeyen senaryo olan stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskine yaklaştırır.

Cuma günü enflasyon verisi öncesi bu öncü göstergeler, ekonominin hem talep hem de arz cephesinde zorlu bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.

/././

32. yılında 5 Nisan Kararları: Dersler alındı mı?-Murat Batı-


Aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülüyor. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratıyor
.

İnsanlık tarihi boyunca, biz de ülke olarak neredeyse her kuşakta ve dönemde ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldık. Ekonomik kriz, ani ve beklenmedik gelişmelerle ortaya çıkar ve ülke ekonomisi ile kamu maliyesini ciddi biçimde sarsar. Bu yönüyle kriz, kimi zaman bir neden, kimi zaman ise birikmiş sorunların kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Bu krizlerden biri de 1990’lı yılların başında belirginleşen ve 5 Nisan Kararları ile kontrol altına alınmaya çalışılan 1994 ekonomik krizidir.

Yarın bu krizin 32’nci yılı. Aradan geçen bunca zamana rağmen, gerçekten neyin değiştiğini, neyin değişmeden kaldığını ve hangi derslerin alınıp hangilerinin hâlâ göz ardı edildiğini sorgulamak gerekiyor.

Kriz nasıl başlamıştı?

Türkiye’de yaşanan ekonomik krizleri tek bir nedene ya da yalnızca belirli bir dönemdeki gelişmelere bağlamak isabetli değildir. Zira krizlerin arka planında çoğu zaman yapısal ve birikimli sorunlar yer alır. Türkiye özelinde bu sorunların başında dışa ve dövize bağımlılık, üretim yapısındaki zayıflıklar ve yönetimsel aksaklıklar gelmektedir. Buna küresel gelişmelerin etkisi de eklendiğinde, krizlerin aslında belirli bir anda ortaya çıkan değil, zaman içinde biriken sorunların patlak vermesiyle oluşan süreçler olduğu görülür. Bu nedenle 1994 krizini de kümülatif sorunların bir sonucu olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 1994 krizini tetikleyen döneme özgü bazı faktörler de bulunmaktadır. 1980’li yılların sonundan itibaren dünya ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, 1989 sonrasında Türkiye’yi daha belirgin biçimde etkilemeye başlamıştır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve kısa vadeli yabancı sermaye girişlerini teşvik eden politikalar, ekonomiyi kırılgan hâle getirmiştir.

Bu dönemde en kritik gelişmelerden biri, kambiyo kontrollerinin büyük ölçüde kaldırılması ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıdır. Türkiye’ye giren yüksek miktardaki kısa vadeli sıcak para, üretken yatırımlara yönelmek yerine çoğunlukla geçici likidite ihtiyaçlarını karşılamada kullanılmıştır. Bu durum, yapısal sorunları çözmek yerine ertelemiş; aksine kırılganlığı artırarak krizin derinleşmesine zemin hazırlamıştır. Bankacılık sektörü başta olmak üzere finansal sistem bu süreçten doğrudan etkilenmiş ve sorunlar kısa sürede tüm ekonomiye yayılmıştır.

Sonuçta bozulan dış denge, istikrarsızlaşan döviz piyasası ve artan kamu harcamaları karşısında kapsamlı bir müdahale ihtiyacı doğmuştur. Bu çerçevede, dönemin hükümeti tarafından ekonomiyi dengelemek, döviz piyasasını istikrara kavuşturmak ve kamu maliyesini disipline etmek amacıyla 5 Nisan Kararları devreye sokulmuştur. Ancak bu kararlar da esasen uzun yılların biriktirdiği sorunlara gecikmiş bir müdahale niteliği taşımaktaydı.

Ve 5 Nisan Kararları…

Süregelen ekonomik ve mali olumsuz etkenlerin ardından Tansu Çiller başbakanlığındaki zamanın hükümeti istikrar paketi özelinde bazı tedbirler almak amacıyla 5 Nisan 1994’te bazı kararlar açıkladı. 5 Nisan Kararları'nın amacı enflasyonu düşürmek, TL'ye yeniden değer kazandırmak, ihracatı artırmak ve sosyal dengeleri yeniden kurmaktı.

Pakette benimsenen yaklaşım ise oldukça netti; üretim yapan ve sübvansiyon dağıtan devlet anlayışından uzaklaşılarak, piyasa mekanizmasının kurallarıyla işlediği ve sosyal dengelerin gözetildiği bir yapıya geçiş hedefleniyordu. Ancak bu hedefe ulaşmak için öngörülen araçlar son derece sert ve maliyetliydi.

Bu kapsamda alınması planlanan başlıca önlemler şunlardı:

  • Merkez Bankasının özerkliğini artırmak amacıyla, TCMB’nin Hazine’ye ve diğer kamu kuruluşlarına verdiği kredilere sınırlama getirmek, 1995 yılında hazine bütçe ödeneklerindeki artışın yüzde 12’si kadar kısa vadeli avans kullanılabileceği ve bu oranın 1998 yılına kadar yüzde 3’e düşürmek,
  • Parasal genişlemenin, döviz ve TL piyasalarında sınırlandırması amacıyla Merkez Bankası'nın ilk üç ay için bir para programı hazırlaması, kalan bölümü için ayrı parasal hedefler belirlemek,
  • Kamu iktisadi teşebbüslerinin sunduğu ürün fiyatlarının artırılarak (zamlandırılarak) maliyetleri karşılayacak seviyeye getirmek,
  • Akaryakıt, şeker ve tekel ürünlerinde tüketim vergisini artırmak; akaryakıt tüketim vergisinden bütçeye aktarılan payı yüzde 50’den yüzde 70’e çıkartmak,
  • Akaryakıt Fiyat İstikrar Fon kesintisini yüzde 10’dan yüzde 25’e çıkartmak,
  • 1994 yılı Gelir ve Kurumlar Vergisinde beyan edilen matrahlardan bir defaya mahsus yüzde 10 oranında ek vergi almak,
  • Net aktif değerlere yüzde 1,5 oranında ve gayrisafi hasılata yine bir defaya mahsus olmak üzere yüzde 0,5 ile yüzde 2 oranlarında Net Aktif Vergisi uygulanmasını getirmek,
  • Lüks taşıtlardan ek vergi almak, birden fazla evi olanlardan alınacak emlak vergisini iki katına çıkartmak,
  • Maktu vergi ve harçları yüzde 100; nispi harçları ise yüzde 20 oranında artırmak,
  • Fonlardan bütçeye aktarılacak tutarları artırmak,
  • Destekleme politikasının hububat ve şeker pancarıyla sınırlandırmak,
  • Memur maaşları ve ücretleri dondurmak,
  • Kamu cari harcamalarında radikal kısıntılara gitmek
  • Bazı KİT'leri özelleştirmek ve bazılarını ise kapatmak,

Gibi çok sert önlemler alınması niyetinde olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Ancak asıl mesele, bu kararların açıklanmasından ziyade uygulanabilmesiydi. Nitekim kâğıt üzerinde son derece radikal görünen bu tedbirlerin önemli bir kısmı ya hayata geçirilememiş ya da eksik ve sınırlı şekilde uygulanmıştır. Dolayısıyla 5 Nisan Kararları, yalnızca içeriğiyle değil, uygulama kapasitesi bakımından da tartışılması gereken bir dönüm noktası olarak karşımızda durmaktadır.

Etkili oldu mu?

Alınan bu kararlarla ekonominin kısa sürede istikrara kavuşacağı yönünde ciddi bir beklenti oluşturulmuştu. Özellikle kamunun ekonomideki ağırlığını azaltarak, piyasa mekanizmasının daha etkin işlediği bir yapı hedefleniyordu. Ancak uygulamada ilk dikkat çeken adım, kamu açıklarını kapatmak amacıyla KİT ürünlerine yapılan yüksek oranlı zamlar oldu. Bu durum, mali disiplin sağlama amacının önemli ölçüde fiyat artışları üzerinden yürütüldüğünü göstermekteydi.

Kararların hemen ardından uygulamaya geçilmiş; 1994 yılının Nisan ayında yapılan fiyat ayarlamaları ve ücret ile fiyatların geçici olarak dondurulması sayesinde enflasyonda kısa vadeli bir gerileme sağlanmıştı. İlk bakışta programın işe yaradığı izlenimi doğmuştu. Ancak bu iyileşmenin kalıcı olup olmayacağı sorusu çok geçmeden cevap buldu.

Zira 1995 yılında başlayan seçim süreci, sıkı maliye ve para politikalarının sürdürülebilirliğini ortadan kaldırdı. Uygulanması gereken disiplin politikaları gevşetildi ve bunun sonucu olarak enflasyon yeniden yükselişe geçti. Nitekim 1995 yılında enflasyon oranı yaklaşık yüzde 89 seviyelerinde gerçekleşti. Döviz cephesinde de ciddi bir istikrarsızlık yaşandı: 1994 yılı başında 1 ABD doları 15 bin TL civarındayken, Mart ayında 20 bin TL’yi aşmış, Nisan ayında yapılan devalüasyonla 33 bin TL seviyesine çıkmış ve yıl sonunda 37 bin TL’ye ulaşmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türk lirası bir yıl içinde yaklaşık yüzde 146 oranında değer kaybetmiştir.

Mali disiplin sağlama çabaları çerçevesinde yıl sonuna doğru bazı ek önlemler de devreye sokulmuştur. Yeni personel alımları durdurulmuş, kamu yatırımlarında kesintiye gidilmiş, taşıt ve lojman alımları sınırlandırılmıştır. Ayrıca bütçe gelirlerini artırmak amacıyla yüksek gelir gruplarına yönelik yeni vergiler ihdas edilmiştir. Net aktif vergisi, ekonomik denge vergisi, ek gayrimenkul vergisi ve ek motorlu taşıtlar vergisi bu kapsamda öne çıkan düzenlemelerdir.

Vergi idaresi de bu süreçte daha agresif bir tutum benimsemiş; denetim ve kontroller artırılmış, geçmiş dönem kayıtları daha sık incelenmeye başlanmıştır. Bunun yanında kamuya ait taşınmazlar ile eski taşıtların satışa çıkarılması gibi yöntemlerle ek kaynak yaratılmaya çalışılmıştır.

Tüm bu çabalara rağmen, bütçe dengeleri istenen düzeyde iyileştirilememiştir. 1994 yılında bütçe açığı 152 trilyon TL olarak gerçekleşmiş; her ne kadar faiz dışı bütçe fazla vermiş olsa da açık bir önceki yıla göre artış göstermiştir. Nitekim bütçe açığı 1994 yılında yüzde 13,7 oranında artarken, izleyen yıl bu artış yüzde 108 gibi çarpıcı bir seviyeye ulaşmıştır.

Ayrıca mali yükümlülükler de ağırlaştırılmış; gecikme zammı oranı yüzde 9’dan yüzde 12’ye, tecil faizi ise yüzde 78’den yüzde 114’e çıkarılmıştır. Ek emlak vergisi uygulaması nedeniyle belediyelerin bütçeden aldığı payın düşürülmesi de yerel mali dengeleri olumsuz etkilemiştir.

Sonuç olarak, 5 Nisan Kararları kısa vadede bazı göstergelerde sınırlı iyileşmeler sağlasa da siyasi ve yapısal nedenlerle sürdürülebilir bir başarı elde edememiştir. Programın en büyük zaafı, uygulama kararlılığının zayıf olması ve kısa vadeli siyasi kaygıların ekonomik disiplinin önüne geçmesidir. Bu nedenle söz konusu kararlar, kalıcı bir istikrar programından ziyade, geçici bir toparlanma girişimi olarak tarihteki yerini almıştır.

Son olarak

Aslında tüm bu tabloya bakıldığında, 1994 dönemi ile günümüz Türkiye’si arasında dikkat çekici benzerlikler olduğu açıkça görülüyor. Görünürde farklı araçlar kullanılsa da özünde aynı sorunlarla mücadele edildiği hissi oldukça güçlü.

O dönemde de gerekli tedbirler alınıyor, döviz kuru baskılanmaya çalışılıyor, kısa vadede belirli bir iyileşme sağlanıyordu. Ancak bu geçici başarıların arka planında cari açık büyümeye devam ediyor, yapısal sorunlar ise varlığını koruyordu. Bugün de benzer bir döngünün tekrarlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Nitekim iki dönem arasında pek çok ortak nokta bulunuyor: aynı ekonomik kırılganlıklar, benzer politika araçları ve çoğu zaman birbirini nötralize eden uygulamalar… Bir yandan ek vergilerle kamu gelirleri artırılmaya çalışılırken, diğer yandan vergi aflarıyla sistemin disiplini zayıflatılabiliyor. Bu durum, ekonomi politikalarında bir tür tutarsızlık sarmalına işaret ediyor.

Hatta bazı uygulamaların birebir benzerlik gösterdiği de söylenebilir. 5 Nisan kararları döneminde olduğu gibi bugün de mali dengeyi sağlamak adına dolaylı vergilere ve fiyat ayarlamalarına başvurulmakta; enerji fiyatlarındaki artışlar bu politikanın en somut örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak, aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülmektedir. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratmaktadır.

/././

Müslümanların büyük sorunu + Devri sabık yaratmak (I+II) -Özdemir İnce / Cumhuriyet-


Müslümanların büyük sorunu 

Müslümanların en büyük sorunu İslamın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kutsal kitap olması inanç ve iddiasından kaynaklanır. Sanki Tanrı İslamdan sonra evren, Dünya ve insanlarla bütün ilişkisini kesmiş gibi. Bir başka sorun da Hz. İbrahim’in bile Müslüman olduğu türünden efsanelerdir. Bir de Kuran’ın üç zamanın (dün, bugün, yarın) bütün bilgilerini içerdiği, kapsadığı inancı. Bilim bu saplantıya ancak safsata der.

Bakara suresinin 22. ayetinde olduğu gibi “firaş” kelimesiyle Allah’ın yeryüzünü tıpkı bir tümsek gibi üzerinde yaşamanın imkânsız olduğu bir alan yapmayıp düz bir satıh şeklinde yaydığı bildirilmektedir. Dolayısıyla bu ayetten yeryüzünün düz olduğu düşüncesi açıkça anlaşılmaktadır.

Oysa dünyanın yuvarlak (küresel) olduğunu öne süren ilk kişi, MÖ 500’lü yıllarda antik Yunan filozofu ve matematikçi Pisagor’dur. Daha sonra Aristoteles gözlemleriyle bu fikri desteklemiş, bilimsel olarak kanıtlayan ilk kişi ise 1519-1522 yılları arasındaki seferiyle Ferdinand Macellan olmuştur. Ancak bu gerçek ve doğrular İslam dünyasında (nedense) hiç iltifat görmemiştir.

Dünya durmadan dönmektedir. Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yaklaşık 24 saatte (1 gün) tamamlar ve bu sayede gece-gündüz oluşur. Aynı zamanda Güneş etrafında saat yönünün tersine, yaklaşık 365 gün 6 saatte bir tur atar. Ekvatorda hızı saatte yaklaşık 1600 km’yi bulsa da sabit hız nedeniyle bu dönüş hissedilmez.

Kuran kitap olarak birinci hamur kâğıda yazılı, maroken ciltli olarak inmemiştir. Kuranıkerim, Hz. Muhammed döneminde dağınık malzemelere (deri, taş, kemik) yazılmış ve ezberlenmiş, kitap haline getirilmesi ise Hz. Ebubekir döneminde, Yemame Savaşı’nda hafızların şehit olması üzerine, Zeyd b. Sabit başkanlığındaki bir heyet tarafından (cemi) gerçekleşmiştir. Bu mushaf, Hz. Osman döneminde çoğaltılarak resmiyet kazanmıştır.

Kuran’ın Enam suresine göre “Karanlığı yarıp tanyerini ağartan odur. Geceyi, dinlenmek için, Güneş’i, Ay’ı (vakitlerinizi) hesaplamak için yaratmıştır. İşte bu, her şeye gâlib gelen ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” Veee İslam dünyasının çıkmazı... Hiçbir din doğanın işleyişine yön veremez!

Evrenin, dünyanın oluşumu ve hareketleri konusunda, Kuran’ın içerdiği bilgiler bilimsel açıdan geçerli değildir. Haçlı Seferleri ve Rönesans’tan sonra bilimin eriştiği bilgiler üç kutsal kitabın içerdiği bilgileri geçersiz kılmıştır. Ancak İslam dünyası günümüzde bile çağdaşlaşma konusunda çok tembeldir. Bunu Amin Maalouf, Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada ilk baskısını 1997 yılında yayımladığım Arapların Gözünden Haçlı Seferleri adlı o çok önemli kitabın son sayfalarında yazar:

“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki ‘cihat’, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “‘Öteki’ anlamına gelmektedir. Modernizm, ‘öteki’dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini, Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.” (YKY Yayınları, s.242-243)

Ama Doğu’nun bezirgân aklı aradaki mesafeyi kapatmak için bir reçete üretti: “Batı’nın tekniğini, teknolojisini, keşif ürünlerini alalım ama kendi kültürümüze, örf ve âdetlerimize sahip çıkalım.”

Müslümanca düşüncede “şimdi” ve “gelecek” yoktur. İkisi de “geçmiş”in içindedir. Buna selefi düşünce denir. Selefi, bugünkü zayıf ve düşkün durumunu kendine sorup kendisi cevap verir: “Geçmiş”i terk ettiğimiz için böyleyiz, tekrar güçlü olmak için geçmişin kurallarına, yasalarına sarılmak zorundayız. Ama gelecek zaman yoktur fiil çekiminde, geçmiş zaman vardır. İkisi de geçmiş zamanın içindedir. Gerçek de geçmişin içindedir ve gerçek Kuran’ın naslarında, dogmalarında yazılıdır.

Böyle olunca da Kuran’dan başka düşünce kaynağı yoktur. Gâvurla baş etmek için Batı gâvurundan uçak ve füze alınır ama uçak ve füzeyi yapan düşünce ve kültürü benimsemek gâvur olduğu için mekruhtur. Yerli ve milli olmayan ürünü ve teknolojisini satın alacaksın ama o ürünü yaratıp üreten kültür ve uygarlığa asla bulaşamayacaksın.

Avrupa tarzı modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Kuşkusuz zorunlu bir gereklilikti(r) bu! Kısmen Türkiye dışında ne İran ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi. Bugün hâlâ zorunlu Batılılaşma evreleriyle yabancı düşmanlığı rengine de bürünen haşin gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir zincirlemeyi izler.

Arap-İslam dünyası petrol sayesinde bugünü idare eder. Sonrası düşman başına!

Devri sabık yaratmak (I) 

Önce yazının adındaki üç sözcüğün anlamını yazalım, sonra 1946- 1950 dönemindeki anlamını açalım, daha sonra da günümüze getirip orada irdeleyelim.

Devir: Devir ve dönem, genellikle birbirinin yerine kullanılan, belirli özelliklere sahip, kronolojik olarak tanımlanmış zaman dilimlerini (çağ, periyot) ifade eden eşanlamlı kavramlardır. Tarihsel (taş devri) veya jeolojik (kuvaterner dönemi) süreçleri sınıflandırmak, kronolojik organizasyon sağlamak ve tarihçilik/araştırma amacıyla kullanılan temel zaman bölümleridir.

Sabık: Sabık, Arapça kökenli bir sözcük olup “geçen, önceki, eski” anlamlarına gelir. Genellikle görevinden ayrılmış kişiler veya geçmişteki bir durumu ifade etmek için kullanılan sıfat kökenli bir kelimedir.

Yaratmak: Yaratmak, yoktan var etmek, benzersiz bir şey ortaya koymak, sebep olmak veya şekillendirmek anlamlarına gelir. Genellikle ilahi bir fiil (yoktan var etme) olarak kullanılsa da sanatsal veya teknik bağlamda yeni bir şey meydana getirmek (icat, tasarım) için de kullanılır. Eşanlamlıları: Var etmek, oluşturmak, üretmek, icat etmek, meydana getirmek.

Devri sabık yaratmak, Türkiye siyasi tarihinde yeni gelen yönetimin/iktidarın, kendinden önceki dönemi sorgulaması, hesap sorması vb. anlamında kullanılan ifadedir. Türk siyasetinde genellikle, çok partili döneme geçilmesiyle birlikte 1950 genel seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin kendinden önceki 23 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi dönemine yönelik “Devri sabık yaratmayacağız” açıklaması ile bilinir. Yani Atatürk dönemi de dahil olmak üzere CHP’den 23 yıllık iktidarının hesabı sorulmayacak demek. Bu kavram tarihimizde iki kez kullanıldı.

İKİNCİ MEŞRUTİYET

İkinci Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesi ile birlikte İttihat ve Terakki fırkası mensupları meşrutiyeti koruma çabası içinde olmuş ve bunun için girişimlerde bulunmuşlardır. Bunlardan birisi de kendinden önceki II. Abdülhamit dönemi ile hesaplaşarak saraya yakınlığı ile bilinen ya da jurnalci olan kişilerin devlet kadrolarından uzaklaştırılması beklentisiydi. Bu beklenti kısa süre içinde gerçekleşmiş ve İttihat ve Terakki’nin uygun görmediği devlet personeli görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Bu durum en alt kademeden üst kademelere kadar her alanda memurlar için uygulanmıştır.

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ 

Türkiye’de çok partili döneme kadar CHP iktidardaydı ve devletin bütün kurumları ve kademesinde tek parti döneminin izleri bulunuyordu. 1950 genel seçimleri öncesinde Demokrat Parti , “Devri sabık yaratmayacağız” açıklamasında bulunmasına karşın, iktidara gelmesi ile birlikte eski döneme rahmet okutacak partizan bir siyaset izlemiş; “Yeter söz milletindir” sloganı da “Söz partilimizindir”e dönüşmüştür. DP iktidarı döneminde CHP’nin mal varlığı ve Halkevlerinin durumu tartışmaya açılmıştır. Refik Şevket İnce ve yedi DP’li milletvekilinin girişimi ile TBMM’de 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen ve 11 Ağustos 1951 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelindeki bütün Halkevleri kapatılarak malları hazineye devredilmiştir.

14 Aralık 1953’te DP’nin girişimi ile “Cumhuriyet Halk Partisi’nin Haksız İktisaplarının İadesi Hakkında Kanun” teklifi Meclis Genel Kurulu’na getirilmiş ve onaylanan kanun 16 Aralık 1953’te yürürlüğe girmiş. Kanun ile CHP teşkilatının kullandığı çok sayıda bina hazineye devredilmiştir.

14 Mayıs 1950’de 14 yaşında ortaokul öğrencisiydim. Mitinglerinde Demokrat Parti’nin flamalarını sallardım. Muhalafet için siyasal bilince sahip olmam kuşkusuz olanaksızdı. Ama Demokrat Parti bir yenilikti. Öte yandan 1946 ve 1950 seçimleri bahçe (avlu) komşumuz CHP milletvekili Hamdi Ongun’la özdeşleşmiş gibiydi. Onun yıkılması bir saplantı idi. Çok güzel bir konağı, bahçesinde iki tavus kuşu ve iki tane de beni sevmeyen kurt köpeği vardı. Kızlarınden biri Celal Bayar’ın oğluyla evliydi. Oğullarından Alp bizimle sokakta futbol oynardı. Çok güzel potinleri vardı. O zamanlar kıskanıp kızdığım Alp Ongun şimdi Mersin’de yaşayan tek eski arkadaşım. Dini siyasette kullanmasına karşın Demokrat Parti’nin laiklikle saplantılı bir sorunu yok gibiydi.

“Devri sabık yaratmamak” denenmemiş bir ütopya idi ama tam tersi oldu. Olması gerekendi zaten. Devri sabık yaratmayan iktidar değişimi olmaz. İktidar değişimleri mutlaka devri sabık yaratmalı ama asla bir intikam operasyonuna dönüşmemek koşuluyla...

Devri sabık yaratmak (II) 

Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı genç Özgür Özel’in, Çatalca’daki açık hava konuşmasında, “coşkun kalabalığa seslenirken” rütbeleri sökülerek TSK’den atılan teğmenler hakkında “Teğmenlere rütbelerini takacağız” dediğini televizyonda duyunca şimdi yazdığım gibi “Aferin aslanım” dedim ve alkışladım. Bu tavra dobra dobra “devri sabık yaratmak” denir. Şu zamanda en çok istediğim ve beklediğim şey! Uluslararası kullanım dilinde buna restorasyon (la restauration) denir ki dilimizde “1. Onarım, onarma, onarıp ilk durumuna getirme; 2. Yeniden tahta çıkarma; 3. Canlandırma, diriltme” anlamlarına gelir. Fransa’da özel anlamı vardır: Napolyon’dan sonra tekrar başlayan krallık yönetimi... Kemalist Cumhuriyetin iktidara gelmesi!...

Bu bilgiçliği bir yana bırakıp Özgür Özel’in ne demek istediğini açıklayalım: CHP iktidara geldiği zaman emsalleri hangi rütbede (yüzbaşı, yarbay, albay...) ise TSK’den sokağa atılan ilgili Kemalist, demokrat ve cumhuriyetçi teğmenlerin omuzlarına o rütbenin simgeleri takılacak, emeklilik süreleri eklenecek ve aradan geçen süre içinde almaları gereken maaş kendilerine toptan ödenecek. Atma kararı verenler hakkında gereken yapılacak (mı?)... Özgür Özel bunu yapabilir mi? TBMM’de çoğunluk (tek başına ya da ortaklarıyla birlikte) CHP’de olursa elbette yapar ve vicdansız bir haksızlığın öcü alınmış olur. Dilerim, bu işlemi ölmeden görürüm. “Karakuşi yönetim” de hak ettiği cevabı almış olur.

Devlet hizmetinde görev yapan, evrak memurundan genel müdürlere ve hatta bakanlara kadar bütün görevlilerin kulaklarına küpe, gözlerine de dağ olur. “Haksız ve yasasız işlemlerin hesabı bir gün mutlaka sorulur. Emekli olsan bile!...” Devlet hizmeti yapanlar bu yasal tehdit karşısında hükümetlerin değil devletin memuru olduklarını unutmazlar: Hükümet fani, devlet ebedidir! Devlet olan devlet mutlaka hesap sorar; ölülerden bile hesap sorar. Utanmaları gerekenler ölmüşse ailesi utanmak zorunda kalır.

Bir “devri sapık” yaratması gereken örnek olarak 11 Aralık 2025 tarihli basından aktarıyorum:

[TBMM’de bütçe görüşmeleri sürerken AKP ve CHP sıraları arasında liyakat tartışması büyüdü. CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın,  iktidarın mülakatsız ve sınavsız işe alımlarını eleştirerek  “Utanmıyor musunuz” diye çıkıştı.

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise “Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz” sözleriyle yanıt verdi.

Gökhan Günaydın, Meclis’te pek çok emekçinin güvencesiz koşullarda çalıştığını ifade ederek iktidarın AKP’li isimlerin yakınlarını kamuya sınavsız şekilde yerleştirdiğini öne sürdü.

AKP’li eski milletvekili Necdet Ünüvar’ın Ankara Üniversitesi rektörlüğüne atanmasını hatırlatan Günaydın, “Onun oğlu mezun olur olmaz Enerji Bakanlığı’na müşavir yapılmış, şimdi Ticaret Bakanlığı’nda genel müdür yardımcısı. Kızı da tıpkı oğlu gibi sınavsız, mülakatsız Meclis’e alınmış” dedi.

Özlem Zengin’in yeğeni Mehmet Arif Dağhan, adli yargı hâkim ve savcı kura töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile tanıştırılmış, daha sonra Konya hâkimliği görevine atanmıştı.

Binlerce kişinin iş bulamazken iktidara yakın isimlerin yakınlarının kolaylıkla kadro aldığını belirten Günaydın sözlerini şöyle sürdürmüş: “Hiç mi utanmıyorsunuz be kardeşim? Türkiye bunları aşacak, liyakat ve adalet düzeni mutlaka kurulacak.”

Özlem Zengin ise üslup eleştirisi getirerek şunları söylemiş: “Arka arkaya ‘Utanmıyor musunuz’ diye soruyorsunuz, nasıl bir cevap bekliyorsunuz? Evet utanmıyoruz, gurur duyuyoruz yaptığımız işten. Neyinden utanalım? Bu nasıl bir üslup?”]

***

Aşk olsun vallahi! Buna sadece “utanmazlık” sıfatı yetmez. Hırsıza “hırsız”  diyorsun; namussuza “namussuz” diyorsun, adam ya da kadın “İftira atma, ayıptır, günahtır” diyeceğine ya da “Söylediklerini sana aynen iade ediyorum”  diyeceğine, “Bu ne biçim üslup” diye karşı çıkıyor edebiyat eleştirmeni gibi.

Kadın yolsuzluğa, adaletsizliğe, adam kayırmacılığa itiraz etmiyor ama “Utanmıyor musunuz” sorusundaki “utanmak” fiiline itiraz ediyor. “Utanmak” fiilinin karşılığını Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’ünde arayalım: “Onursuz sayılacak ya da gülünç olacak duruma düşmek nedeniyle bundan üzüntü duymak, utanç duyumsamak.”

Bu tanıma göre “utanmayan kişi”ye “utanmaz” denmez mi? “Yüzsüz” denmez mi?

İlkokulda öğrenciyken “Tek Kutsal” Kevser halamın kocası Koca Çizmeli Ormancı  Ahmet Efendi, Karagöz adlı gazeteyi bana okutup dinlerdi. Ben de heceleye heceleye, kekeleye kekeleye okurdum. Yazıyı sonlandıran “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” cümlesini okumak çok hoşuma giderdi.

Bundan dolayı da “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az”“Devri sabık yaratmak”, her yeni hükümetin ilk işi olmalıdır. “Devri sabık yaratmak” demokrasinin tuzu ve biberidir.

Özdemir İnce / Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

Değerli taşlardan vergi alınmasını engellemişlerdi: İşte AKP'nin 'pırlanta' vekilleri  AKP, 2 Mart’ta Meclis'e sunduğu tekli...