Adalet Tanrıçası uzanmış yatıyor!-Nazım Alpman-
Türkiye’nin içinde bulunduğu “devasa karmaşa” o kadar dikkat dağıtıyor ki, nereye bakarsanız bakın gerçeklerin tamamını göremiyorsunuz.
Ülke gündemini en tepesinde “Silivri Adaletsizliği” yer alıyor. Rüşvet verdim diyen beraat ettiriliyor, almadım diyen ise hapiste tutulup siyaset yasakları getiriliyor.
Bu kadar göz önünde olmasına karşın Silivri Hapishanesi yine tam olarak görülemiyor. Göstermek isteyenler ise canlarından vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Sadece Silivri değil cezaevlerinin tümünde benzer durumlar var. İçeriden gelen mektuplar insanlık adına yükselen çığlıklarla hak aramanın nelere mal olduğunu anlatıyor.
***
Türkan Albayrak 62 yaşında Emekliler Meclisi yapılanmasının ön sıralarında yer alan bir hak savunucusu… Şu anda Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevinde tutuklu… 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılan NATO toplantısı öncesinde, “belki bir protesto gösterisine katılabilir” kaygısıyla İstanbul’da gözaltına alınıp tutuklanıyor. Tıpkı Nagehan Kurt gibi… O da NATO tutuklusu! Bu savaş makinesinin işlerini bitirip çekip gittiklerini bizim adli makamlara birisinin söylemesi lazım. Tabii “çok yetkili” birisi!.. Oradan “bırakın” talimatı gelmediği için pek çok insan boş yere çile çekiyor.
Nagehan Kurt’un, Grup Yorum üyesi olan iki kızından biri (Merve) Silivri’de, diğeri (Bahar) Bakırköy’de… Her iki anne de kendi durumlarından ziyade cezaevlerindeki koşulların insani hale getirilmesi için süresiz açlık grevinde olan Cem Dursun ile birlikte canlarını dişlerine takıp direnen Selda Özçelik, Güzin Tolga’yı yazmışlar. Cem Dursun’un suçu(!) ODTÜ’de konser vermek! Ağır hastalıkları olan yüzde 98 görme engelli, Hasan Basri Yıldız göz tansiyon hastası Tacettin Erol Şahin için cezaevleri koşulları tedavilerine olanak tanımıyor. Buralara bakıp yaşananları gören de pek yok.
∗∗∗
Hükümet medyası cezaevlerini Beştepe benzeri bir saray ya da yüksek konforlu bir malikâne gibi gösteriyor. Hürriyet’in “Neo-Özkök”ü Ahmet Hakan, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan söz ederken “İmamoğlu’nun söylemini değiştirmesi gerekiyor” diye yazabiliyor. Sanki hapishanede değil de köşkünde yan gelip yatıyormuş gibi… Selahattin Demirtaş için de öyle. O da hapishanede değil de “Edirne Park Rezidans”a yerleşmiş ülkeye en tepeden bakıyormuş gibi yorumlar yazıyor Ahmet Hakan:
-Demirtaş, görüşmecim gelmesin dese hakkıdır!
Halbuki daha basit bir soru var. Demirtaş 10 yıldır neden Edirne F Tipi Cezaevi'nde yatıyor? Aynı soru Osman Kavala için de geçerli.
Cezaevinde yatan siyasi lider denilince bu tayfanın aklına Tayyip Erdoğan’dan başkası gelmiyor:
-Reis, 28 Şubat’ta çok çile çekti!
Adeta “Başbakanlık Ofisi” haline getirilmiş Pınarhisar “butik” cezaevinden yüzlerce mektup yazarak 119 gün misafir olmanın adına “dayanılmaz çile” demişlerdi, hâlâ da diyorlar.
Sahici cezaevi deneyimleri olmadığı için başkalarının çilelerini seçim şalı olarak üzerlerine almaktan da geri durmadılar:
-Ah ah, şu Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi'nin ağzı dili olsa da konuşsa!
Diyarbakır sustu, şimdi Silivri konuşuyor! Ama duymak için kulak değil vicdan lazım!
TELE-1’deki yayınlarında bütün tutsaklarla birlikte Silivri’nin de vicdanı olan Merdan Yanardağ da şimdi Silivri’de… Seçkin bir entelektüel olan Yanardağ, aydınlatma görevine hücresinde de devam ediyor. Ahmet Büke’nin “Kırmızı Buğday” adlı son romanı üzerinden “Edebiyatın geri dönüşü mü?” başlıklı yazısında, (24 Ağustos 2026 BirGün) çok ses getirecek bir tartışmanın fitilini ateşliyor. Böylece en ağır koşulların yaşandığı bir zindana “akademi” niteliği de kazandırıyor.
∗∗∗
Dünyanın zirvesi Everest’teki ilk Türk ve Müslüman Dağcı olan Nasuh Mahruki de Silivri’de… Sadece NATO toplantısı hakkında dört cümlelik yorum yaptığı için… Kendini ifade etti. Bu kadar! NATO toplantısını beğenmediği için hapse atılmak, şiir okuduğu için hapse atılmaktan daha beter değil mi?
Levent Üzümcü ise çok “şanslı” olarak kabul ediliyor. Çünkü ev hapsinde! Onun suçu(!) da fikrini söylemek…
Bu arkadaşlarımız iktidarın hoşuna gitmeyen fikirlerini söylemişler. Bir de hiçbir şey söylemeden ve de yapmadan hapishanede olanlar var. Bunların başında 2019-2024 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer geliyor. Tunç Başkan aylardır “Ben neden içerdeyim?” diye soruyor:
“Varsayalım ki kasten öldürmeyle suçlanıyorsunuz ama böyle bir şey yapmadığınıza eminsiniz. Sormaz mısınız, öldürülen kim? Nerede, ne zaman, nasıl öldürülmüş? Ceset nerede?
Ben de “zimmet”le suçlanıyorum. Soruyorum; nerede, ne zaman, nasıl yapmışım? Ne kadar para zimmete geçirmişim?
Sekiz aydır hiçbir hâkim bu sorularıma cevap vermediği için her ay SEGBİS üzerinden yapılan tutukluluk gözden geçirmelerine katılmıyorum. Dosyada tüm deliller toplandı her belge tekrar tekrar suçsuzluğumu kanıtlıyor. 14 aydır tutukluyum hâlâ iddianame bekliyorum.”
Aslında bu soruların fiilen verilmiş bir cevabı var. Hukuk devleti katledildiği için deniliyor:
-Adalet Tanrıçasının cesedi adliye saraylarının önünde uzanmış yatıyor!
/././
Amerikan stratejisi ve ‘okul bahçesinde kavga eden çocuklar’-İbrahim Varlı-
Şiddetlenen küresel güç mücadelesinin etkilemediği toprak parçası yok. Tarihsel sürecin hızlandığı, yüzyıllık gelişmelerin on yıllara sığdırılmaya çalışıldığı 21. yy’a özgü hegemonya savaşında cepheler, ittifaklar, müttefikler vs her şey yeniden şekilleniyor.
Bölgemizde, Ortadoğu’da, Avrasya’da yaşanan gelişmelerin hızına yetişmek mümkün değil. Hemen her gün yeni bir kriz-gerilim vuku buluyor.
Peşinen söylemekte yarar var. Tarihin bu momentinde yaşanılanların hiç biri de ne tesadüf ne de şaşırtıcı. Bir adım geriye çekilip fotoğrafın bütününe bakıldığında, meselelerin bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olduğu görülebilir.
19. YY EMPERYALİZMİNİN DÖNÜŞÜ!
Neler olduğunu anlamak için Amerikan emperyalizminin yaşadığı güç yitimine bakmak gerek. 19 yüzyıl “klasik” emperyalizmini geri getiren Trump ABD’si kaybedileni almak, güç yitimini durdurmak ve ülkeyi yeniden “büyük yapmak” için hamleler yapıyor.
Çin’in yükselişi, küresel güneyin ortaya çıkışı, ABD’nin kaynak yitimi Washington için bu durumu yaşamsal bir meseleye dönüştürüyor. Amerikan emperyalizmi bir varlık savaşı veriyor.
ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİ’NİN ANLATTIKLARI
Yer küredeki en büyük emperyalist gücün küresel üstünlüğünü sürdürmesi gerektiği, bunun için de ne tür tahkimat yapması gerektiğine dair yönelim bizzat 4 Aralık 2025’te açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde açıkça yer alıyor.
Strateji belgesi ABD’nin neyi, neden yapması gerektiğine dair bir yol haritası çizdiği gibi bunu çok net ifadelerle gerekçelendiriyor da:
“Amerika’nın dünyanın en güçlü, en zengin ülkesi olmaya devam etmesini sağlamak için tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.”
“Soğuk Savaş sonrası uygulanan Amerikan stratejileri yetersiz kaldı. Ne istediğimizi net bir şekilde tanımlamak yerine yanlış değerlendirmelerde bulunuldu.”
“Elitlerimiz küresel yükleri Amerika’nın sonsuza kadar sırtlayacağı yönünde vahim bir şekilde yanlış hesaplar yaptılar.”
“Müttefiklerin ve ortakların kendi savunma maliyetlerini Amerikan halkının üzerine yıkmalarına ve bazen bizim için ikincil veya ilgisiz olan çatışmalara ve anlaşmazlıklara çekmelerine izin verdiler.”
“Birleşik Devletler hiçbir ulusun çıkarlarımızı tehdit edebilecek kadar baskın hale gelmesine izin veremez. Başkalarının küresel ve hatta bazı durumlarda bölgesel hakimiyeti de engellenmelidir.”
“Tüm kritik deniz yollarında seyrüsefer özgürlüğünü korumak istiyoruz. Düşman bir gücün Ortadoğu’ya, onun petrol ve gaz kaynaklarına ve bunların geçtiği boğazlara hâkim olmasını engelleyeceğiz.
PENTAGON’UN SAVUNMA DİSKURUNUN GÖSTERDİKLERİ
Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nden bir süre sonra, 23 Ocak’ta, Pentagon’un açıkladığı Ulusal Savunma Strateji’si (NDS) de bu tespitleri tahkim ediyordu.
Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) ‘Savaş Bakanlığı’na dönüştürülmesinin adeta sağlamasını yapan belge, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisini askeri doktrine işleyerek emperyalizmin askeri yol haritasını gösteriyor.
Pentagon’un stratejisi de müttefikler arasında daha fazla yük paylaşımını, güç kullanarak Hint-Pasifik bölgesinde Çin’i caydırmayı, savunma sanayini canlandırmayı, Batı Yarımküre’ye hükmetmeyi hedef olarak belirliyordu.
AMERİKAN STRATEJİSİNİN TEMEL TAŞLARI
Amerikan emperyalizmin askeri-siyasi yönelimlerinin çıktılarına bugünlerde bizzat tanıklık ediyoruz. Kanlı Ortadoğu sahasında “Pandora’nın kutusu” açılırken birbirini tetikleyen gelişmeler yaşanıyor.
Biat etmeyeni şiddetle ekarte et: ABD ve İsrail, Ortadoğu’yu kanlı bir dönüşüme tabi tutarken bu planlara karşı en önemli engel olan İran’ı da savaş üzerinden denklemden çıkarmak çalışıyorlar. İran’ın direnişi karşısında cebelleşen Washington son olarak bu ülkeye karşı tarihin en büyük finansal saldırısını başlattı. İran savaşı bitirilmeyecek, zamana yayılacak.
Örgütlere kilit, rejimlere yatırım: İlhan Uzgel hocanın da vurguladığı üzere Ortadoğu’da örgütlerin kapısına kilit vuruldu. ABD artık düne kadar kullandığı örgütler değil “güçlü rejimler, liderler” ile yol yürümeye karar verdi. HTŞ’nin iktidara taşınması SDG’nin feshi, PKK’nin silah bırakması, Hamas-Hizbullah’ın vurulması, Haşdi Şabi’nin tehdit edilmesi hepsi birbiriyle bağlantılı. Erdoğan, Colani, Sisi ve diğer liderlerle kurulan ilişki bu iklimin eseri.
Askeri-ekonomik yükü müttefiklere yık: Her iki belgede de vurgulandığı üzere ABD, her yerde o bölgelerin yükünü müttefiklerin üzerine yıkmaya başladı. NATO Avrupa’ya, Ortadoğu Türkiye ve Sünni ülkelere, Asya-Pasifik Güney Kore-Japonya’ya “emanet” edildi. ABD tüm bu bölgelerde de yeni ittifaklar, paktlar sistemi kurdurdu.
Deniz ticaret yollarını kontrol et: Amerika’nın ana stratejilerinden bir diğeri de nerede olursa olsun deniz ticaret yollarının kontrol edilmesine yönelik. Bu yolların ABD’nin denetiminde olmasının “yaşamsal” bir konu olduğu kaydediliyor. Hürmüz Boğazı’nın bu kadar önemsenmesinin nedeni de bu yaklaşım.
SURİYE, TÜRKİYE, İSRAİL, KÜRTLER: BAHÇEDEKİ ÇOCUKLAR
Tüm bu emperyalist stratejiler çerçevesinde İran’a yönelik savaş, Türkiye ve Suriye’deki süreçler ile Ortadoğu’daki çatışmalar bir yere oturuyor. Amerikan emperyalizmi çok yönlü bir oyun kurarken bunun kontrollü veya kontrolsüz çok boyutlu çıktıları da oluyor.
Burada da Amerikan emperyalizmi bir kez daha devreye giriyor. Türkiye-İsrail gerilimi bunun ötneklerinden. Daha önce de Türkiye ve HTŞ yönetimi ile SDG arasında benzer şekilde bir gerilim yaşanmıştı.
18 Ekim 2019 tarihinde Trump, SDG ile HTŞ ve Türkiye arasındaki gerilimi okul bahçesinde kavga eden çocuklara benzetecekti. Trump, Erdoğan’la görüşmesinden sonra şöyle diyecekti: "Yaptığım şey sıradışıydı, okul bahçesindeki çocuklar gibi bir süre kavga etmelerine izin verdim, sonra ayırdım.”
Aynı Trump 2 Ekim 2024’te ise benzer bir benzetmeyi İsrail-İran gerilimi için de kullanacak iki ülkeyi, "okul bahçesinde kavga eden çocuklara" benzetecekti.
İSRAİL-TÜRKİYE GERİLİMİ VE ABD’NİN OYUNU
Trump’ın Türkiye, Suriye ve Irak’tan sorumlu olarak atadığı “süper şerif” Tom Barrack’ın 1 Kasım’da Bahreyn'in başkenti Manama’daki uluslararası bir forumda sarf ettiği şu sözleri durumu özetliyor: "Türkiye ve İsrail birbiriyle savaşmayacak. 'Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi'nden Akdeniz'e kadar iş birliği göreceksiniz."
Barrack o konuşmasında Trump'ın Ortadoğu politikası ile ilgili "Başkan [Trump] tüm satranç tahtasını değiştirdi. Her yerde bunu görüyorsunuz" diyecekti.
Emperyalist küstahlıkta sınır tanımayan Trump ve Amerikan yönetimi taşları yeniden dizerken dostları, sadık elemanları, vekilleri arasında bir kriz çıkması halinde de tıpkı İsrail-Türkiye geriliminde olduğu gibi müttefikleri arasındaki rekabete oynayabiliyor. Her ikisi de ülkelerinde iç meşruiyeti kaybeden Netanyahu ve Erdoğan hamaset dozu yüksek gerilimi karşılıklı yükseltirken bundan besleniyorlar.
HER ŞEY ABD PLANINA UYUMLU ŞEKİLDE İLERLİYOR
Barrack'ın SDG'nin kendisini resmen feshetmesine ilişkin "Tarihi bir dönüm noktası, her şey Trump'ın Ortadoğu planın bir parçası, plana uyumlu şekilde ilerliyor. Tek ordu, tek hükümet, tek devlet" ifadeleri Amerikan emperyalizminin yeni Ortadoğu stratejisine ilişkin çok şey anlatıyor.
Son günlerde gündemden düşmeyen İsrail-Türkiye gerilimini, SDG'nin entegrasyonunu, Türkiye ve Suriye'deki süreçleri bir adım geriye çekilerek fotoğrafın bütününü görecek şekilde okumakta yarar var.
/././
İktidarı görmeden siyaset yapılır mı?-Berkant Gültekin-
Türkiye’de siyaset alanının daralması ve günden güne yoğunlaşan devlet baskısı, iktidara siyaseti, siyasi aktörleri ve hatta düşünme biçimlerini kendi devamlılığını sağlamak için dizayn edebileceği elverişli şartlar sunuyor. İktidar her dönemde farklı konseptler geliştiriyor ve kendi dışındaki güçleri farklı pozisyon alışlara zorluyor.
Yıllar geçse de bazı olgular değişmiyor. Ülkenin önüne, halkın gerçek ve acil çözüm bekleyen sorunları dışında, sürekli başka gündemler çıkıyor. Bunu çoğu kez “gündem değiştirme”, “iktidarın ülkenin sorunlarından kaçması” olarak eleştiriyoruz. Ancak siyaset biraz da böyle bir faaliyet. İktidarlar siyasetin hiçbir zaman “kendi mecrasında” akmasına izin vermek istemez. Hayatın olağan akışı, yani ekonomi başta olmak üzere sistemin yapısal sorunlarının odak haline geldiği bir siyasi akış, geniş kitlelerin iktidar karşısında konsolide olduğu bir denklemin koşullarını oluşturur; böylesi bir atmosfer egemenler için daima tehlikelidir.
Olağanüstü nitelikteki rejimlerin, siyasete yön vermek için çok etkili enstrümanları bulunur. Bu rejimler, kendilerinin takipçi konumunda olduğu bir siyasi maceranın içinde gelişigüzel sürüklenmez, siyasete rota çizerek aktörlerin önceliklerini, risk hesaplarını ve çelişkileri algılama biçimlerini dönüştürür. Yargıyı kullanabilen, dost-düşman rollerini yasalara göre değil çıkarına göre dağıtabilen, kimin içeride kimin dışarıda olacağına karar verebilen, hizaya gelmeyene sopa gösterip hizaya gelene ödül dağıtabilen bir iktidar, kolaylıkla kendi planına uygun bir siyasi mimariyi ortaya çıkarabilir.
AKP iktidarında bir kez daha bunun örneğini görüyoruz. Türkiye bariz şekilde iyi yönetilemiyor. Halkın yaşadığı geçim krizi kronik bir probleme dönüştü. İzlenen sermaye yanlısı politikalar bir kesimi aşırı zenginleştirirken batıdan doğuya emekçi halk kesimlerini yoksullaştırdı. En temel ihtiyaçlar bile borçla harçla karşılanıyor. Milyonlar ağır bir faiz yükü altında, bankalar ise kârlarını katlıyor. Eğitimden sağlığa kamusal hizmetlerde büyük ve kalıplaşmış sorunlar var. Bütün bunlar demokrasinin adım adım budandığı bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Anayasal haklar lükse dönüşürken hapishaneler, hukuken orada olmaması gereken bir yığın insanla dolu. Soruşturma, gözaltı, ev hapsi, imza şartı ve yurt dışına çıkış yasağı hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Ancak içinden geçtiğimiz günlerde şuna odaklanmamız isteniyor: “Bu rejimde demokrasiyi güçlendirmek mümkün.”
“Terörsüz Türkiye” süreci etrafında bir demokratikleşme, barış ve özgürlük iddiası konuşuluyor. Kürt sorununda silahlı dönemin kapanması elbette tüm müspet gelişmeler yolunda zorunlu bir başlangıçtır. Şiddetin son bulması memleket için nereden bakılırsa bakılsın büyük bir kazanım oldu. Fakat sürecin ülkeye gerçek anlamda bir demokrasi vadetmediği de tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Süreç iktidar tarafından başından bu yana “terörü bitirme” süreci olarak kodlandı ve asla demokrasiyi geliştirecek bir akılla yürütülmedi. Ne içeriğinde ne de pratik adımlarında bir demokratikleşme niyetinin izleri vardı.
İki yıldır muhalefet üzerindeki baskı artarak devam etti. Seçilmiş siyasetçiler birbiri ardına tutuklanarak son yerel seçimdeki tablo birçok yerde terse çevrildi. Rejim esnemek şöyle dursun, baskı ve kuşatmayı yoğunlaştırarak kendisini tahkim etti. Muhalefette “demokratikleşiyor muyuz acaba” diye en ufak bir soru işareti yaratmaya bile uğraşmadı. Biat edene ödül, itiraz edene sopa mekaniğini işletti. Çünkü iktidarın tek amacı, muhalefetin belini her türlü yöntemi kullanarak kırıp sandığa gitmek. Muhataplık yönünden İmralı’nın merkeze alındığı süreç de, bölgesel gerekçeleri olmakla birlikte, iç politikada bir dönem öncesinin muhalif blokunu dağıtmak için araçsallaştırılıyor.
Sürece eleştirel yaklaşanlara “Demokrasi istiyorsanız sürece girin, yoksa konuşmaya hakkınız yok” minvalinde karşılıklar veriliyor. Ancak sürecin nihayetinde ülkeyi götüreceği yerle ilgili endişeler, siyasi mücadelenin ve polemiklerin konusu yapılmıyor. Baskıcı iktidarı, hâkim güç ilişkilerini, seçimi ve devamını konuşmaktan kaçınan bir süreç kavrayışı masaya konuluyor. Süreç “siyaset üstü” tutularak üreteceği muhtemel sonuçlar önemsizleştiriliyor. “Şimdi onun zamanı değil” deniliyor. Evet, süreç silahların susması yönünden kıymetli fakat bu ülke günün birinde bir seçime gidecek, yurttaşlar birilerine oy verecek ve sonunda bir iktidar belirlenecek. Peki bu konuda ne istiyoruz, ne olmasını umuyoruz? “Terörsüz Türkiye”, demokratikleşme projesini Erdoğan iktidarına mecbur bırakıyor mu, bırakmıyor mu? Süreç ülkeye, genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın iktidar olduğu koşulları mı dayatacak? İktidarı mağlup etme mücadelesi ve ihtimali, sürecin sınırları ve olası sonuçları içinde mi? Bu soruları pas geçmek, kuşkuları dindirmek bir yana daha da büyütüyor.
İmralı Heyeti’nden Faik Özgür Erol’un “sürece entelektüel destek yok” sözü de mevcut realiteden ve bu sorulardan kaçışın uzantısıydı. Bir siyasi sürece entelektüel katkının olabilmesi için o sürecin yürütüldüğü ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün hukukun teminatı altında olması gerekir. Bir ülkede özgürlük yoksa, komedyeninden akademisyenine, gazetecisinden siyasetçisine herkesin hukuksuz şekilde cezaevine atılma tehlikesi bulunuyorsa, tartışma konusu yapılacak olan entelektüel katkının düzeyi değil, bu katkının ortaya çıkmasını engelleyen atmosferi yaratan yönetme stratejisidir. Bu stratejinin sahibi de iktidardır. Ama belki de Erol “katkı” yerine “destek” ifadesini bilerek kullandı. Belki o da insanların “destek” dışında süreç hakkında konuşmasının risk olduğunu içten içe kabul ediyor. İşte bu ortamda entelektüel katkı değil ancak kitlesel kaygı gelişiyor.
Devleti karakterize eden mevcut iktidar, bırakalım askeri teknolojiyi, en basit kamu hizmetini bile siyasi prestijini artırmak için kullanırken, temel atma törenlerini, okul, hastane açılışlarını dahi görkemli şovlara çevirip büyük nutuklar atarken, demokratikleşme ve anayasa değişikliği gibi kallavi meseleleri iktidarın devamlılığını hesaba katmadan konuşma çabası en hafif tabirle bir aldatmaca hamlesidir. Böyle bir yaklaşım, muhalif kesimlerde meşru bir karşılık bulamaz. Kürt’ünden Türk’üne muhalif kesimlerin ülkeye dair fikir, kaygı ve taleplerini yok sayarak demokrasi konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamaz. Rejimin makbul gördüğüne “korunaklı alan” lütfetmesi demokrasi olarak kabul edilemez. Erdoğan-Bahçeli ortaklığı, her adımı seçimi gözetip rejimi ayakta tutmak hedefiyle atarken muhalefete yarını görmeyen bir siyasi mücadele hattı dayatılamaz.
/././
Latin Amerika’nın geleceği Brezilya’da oylanacak -Özge Güneş-
Brezilya 4 Ekim’de cumhurbaşkanını ve Kongreyi seçmek üzere sandığa gidecek. Yarışın önde gelen iki adayı Lula da Silva ile Flávio Bolsonaro kampanyalarını resmen başlattı. İlk turda hiçbir aday geçerli oyların yarısını alamazsa ikinci tur 25 Ekim’de yapılacak. Aynı gün Temsilciler Meclisi’nin tamamı ile Senato’nun üçte ikisi de yenilenecek. Dolayısıyla seçim, Lula’nın yeniden seçilip seçilmeyeceğinin yanında, kazandığı takdirde nasıl bir güç dengesi içinde yöneteceğini de belirleyecek. Ancak seçimi önemli kılan bunların da ötesinde sandıktan çıkacak sonucun yalnızca Brezilya’nın değil, Latin Amerika’nın da yakın dönem politik yönü açısından belirleyici olacak olması.
Seçimin taşıdığı kıtasal önem, Latin Amerika’da son yıllarda belirginleşen sağa kayışla birlikte düşünüldüğünde daha da berraklaşıyor. Bugün Latin Amerika’daki 20 devletin 11’i sağ veya aşırı sağ hükümetler tarafından yönetiliyor. Bu dalganın önemli dönemeçlerinden biri Arjantin oldu. Milei’nin partisi, 2023’teki cumhurbaşkanlığı zaferinin ardından 2025 ara seçimlerinde de Trump’ın ekonomik desteği seçim sonucuna bağlayan açık müdahalesinin gölgesinde gücünü pekiştirdi. Ardından Bolivya’da MAS’ın yirmi yıllık hâkimiyeti sona erdi ve yerine merkez sağcı Rodrigo Paz geldi. Honduras’ta Xiomara Castro’nun ardından muhafazakâr Nasry Asfura, Şili’de Gabriel Boric’in ardından aşırı sağcı José Antonio Kast iktidara geldi. Kolombiya’da Gustavo Petro’nun yerini Trump’ın doğrudan desteklediği Abelardo de la Espriella aldı. Ekvador ve Kosta Rika’da ise sağ iktidarlar yerlerini korurken Pedro Castillo’nun görevden alınmasından sonra zaten sağa savrulan Peru’da ise Keiko Fujimori zafer kazandı. Bütün ülkelerde aynı türden bir iktidar değişimi yaşanmadı belki ama her seçim ya ülkeyi daha sağa taşıdı ya da sağın elindeki mevzileri tahkim etti.
***
Bu seçimleri aynı yönde buluşturan başlıca dinamiklerden biri, Trump yönetiminin kıtayı ABD çizgisinde yeniden hizalama girişimi. Ancak bu müdahalenin biçimi ve ağırlığı her ülkede aynı değil. Ortaya çıkan yeni aşırı sağ, yalnızca Washington’ın müdahaleleriyle değil, yerli oligarşilerin sınıfsal çıkarları ile ABD’nin bölgesel hâkimiyet arayışının buluşmasıyla şekilleniyor. Trump kimi adayları doğrudan desteklerken kimi ülkelerde kazanan sağ yönetimler güvenliğin askerîleştirilmesi, ekonomilerin uluslararası sermayeye daha fazla açılması, Çin’in bölgedeki etkisinin sınırlandırılması ve ABD ile yakınlaşma konularında Trump’ın programıyla buluşuyor.
Bu hizalama yalnızca seçimler üzerinden yürütülmüyor. Maduro’nun ABD operasyonuyla kaçırılması ve Küba’ya uygulanan yakıt ablukası bu stratejinin askerî ve ekonomik boyutlarını da gösterdi. Nitekim Trump yönetimi, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Monroe Doktrini’ne Trump Eki” adını verdiği yeni hattın hedefini açıkça ilan etmişti. Belgede ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü yeniden tesis edeceği belirtiliyordu. Seçimlere müdahale, ekonomik baskı ve askerî tehdit bu bakımdan birbirinden kopuk uygulamalar değil, aynı bölgesel hâkimiyet stratejisinin farklı araçları.
Şimdi sırada Brezilya seçimleri var ve Trump yine kolları sıvamış görünüyor. Daha önce Jair Bolsonaro’nun darbe girişimi nedeniyle yargılanmasını “cadı avı” olarak nitelendirerek 2025’te Brezilya ürünlerine yüzde 50’ye varan gümrük vergileri uygulamıştı. Zaten 2030’a kadar seçimlerden men edilen Bolsonaro, darbe planındaki rolü nedeniyle 2025’te 27 yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak bu mahkûmiyet onun temsil ettiği hareketi ortadan kaldırmadı. Aşırı sağ bu kez seçimlere oğlu Flávio Bolsonaro ile giriyor.
***
Flávio, babasının soyadı ve desteğiyle yarışsa da onun kadar destek toplayabilmiş değil. Ülke içinde tabanını genişletmekte zorlandıkça desteği dışarıda aradı. Milei onun için Brezilya’ya geldi, Trump ise onu Beyaz Saray’a kabul etti. Dahası, Flavio adaylığını ilan ettikten kısa süre sonra İsrail’e giderek Lula’yı antisemitizmle suçladı ve Brezilya Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü verdi. Böylece Brezilya’yı ABD ve İsrail eksenine yaklaştıracağının işaretlerini vermiş oldu.
Lula ise vergileri “şantaj” ve Brezilya’nın egemenliğine müdahale olarak tanımlayarak karşılıklılık yasasını devreye sokmuştu. Trump yönetiminin Brezilyalı suç örgütlerini terör örgütü ilan etmesine de bunun ülkeye müdahalenin kapısını açabileceği gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Ülke içindeki konumuna bakarsak, özellikle sol çevrelerde Lula’ya yönelik eleştiriler de yok değil. Vaatlerinin önemli bir bölümünü yerine getirememekle, kemer sıkma ve özelleştirme politikalarıyla, toprak reformunda yavaş davranmasıyla, tarım ve fosil yakıt şirketleriyle uzlaşmasıyla ve abluka altındaki Küba’ya yeterli destek vermemesiyle eleştiriliyor.
***
Buna rağmen Lula hâlâ kıtanın az sayıdaki ilerici devlet başkanından biri. Lula yeniden seçilirse Brezilya’nın Güney-Güney işbirliğini güçlendiren ve ABD’den görece bağımsız dış politika çizgisini sürdürmesi, Flávio kazanırsa ülkenin Trump yönetimiyle hizalanarak Bolsonaro döneminin otoriter siyasetine dönmesi bekleniyor.
MST başta olmak üzere Lula’yı eleştiren ilerici toplumsal hareketlerin büyük bölümü seçimlerde yine onun arkasında duruyor. Bu desteğin temelinde, aşırı sağın yeniden iktidara gelmesini engelleme ve Brezilya’nın bağımsız hareket alanını koruma ihtiyacı yatıyor. Nitekim Lula’nın 2022’deki zaferini mümkün kılan yalnızca partiler arasındaki ittifak değildi. Topraksız köylülerden sendikalara, siyah ve yerli hareketlerden feminist örgütlere uzanan toplumsal bağlar da belirleyici oldu.
Bu nedenle 4 Ekim’de kıtanın yakın dönem politik yönü oylanacak ama sandıktan çıkacak sonucun Trump kuşatmasına karşı kalıcı bir güvenceye dönüşmesi, Lula’yı 2022’de iktidara taşıyan örgütlü toplumsal gücün seçim sonrasında da varlığını korumasına bağlı olacak.
/././
BİRGÜN


















