TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek-
Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV YDK'sinde Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da.
Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.
1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.
Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.
Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.
Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.
Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.
AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?
AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.
19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.
Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.
Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.
AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.
CHP’yi iktidar mücadelesinden düşürmek için bu partinin başına kayyım atanmasına tepki gösterenler arasında, yukarıda yeni sol olarak andığım sivil toplumcu liberal sol isimlerin ve çevrelerin de bulunmasına, herhalde, tarihin bir ironisi demek lazım.
Bir sivil toplumcu olarak Kemal Kılıçdaroğlu
Aslında onların 1990’lar boyunca yükselttikleri sivil toplumculuk esasen bir egemen sınıf projesiydi. Bu yönüyle, solun iktidar hedefinin muğlaklaştırılması, partili siyasetin dağıtılması halkın örgütsüzleştirilmesi projesinin önemli bir ayağıydı. Ancak bundan ibaret değildi.
Zaman içinde sivil toplum adı altında başka mücadeleler de verilir oldu. AKP-Fethullah ortaklığının sermaye ile eşgüdüm halinde rejim değişikliği için etüdler yapabilmek ve bu konuda gündem oluşturmak için ortak platformlara ihtiyaç vardı. Bu platformlardan biri de Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı (TESEV) oldu.
İşte bu süreci iyi okuyarak kendisine konum yaratan isimlerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişini kazıdıkça elde ettiğimiz bazı verileri bir araya getirelim.
Bu zat, Ahmet Kekeç’in tanıklığına göre 1994’te Cem Boyner tarafından kurulan Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte hareket ediyordu. 1999 yılında SSK’dan Genel Müdür olarak emekli oldu ve aynı yıl Bülent Ecevit’in DSP’sinden milletvekili olmak istedi. İddialara göre Ecevit kendisini “meçhul” olarak değerlendirmiş ve Kılıçdaroğlu istediği vizeyi alamamıştı. Bunun üzerine bir sonraki genel seçimde soluğu CHP’de aldı ve 2002 yılında milletvekilliği hayalini gerçekleştirdi.
Ancak küçük bir inceleme, onu CHP genel başkanlığına taşıyacak ilişkileri daha önce kurduğunu gösteriyor. YDH’de Can Paker gibi isimlerle birlikte olan Kılıçdaroğlu, daha sonra da bu çevreyle yol yürüdü.
Büyük sermayenin önemli düşünce kuruluşlarından TESEV’e Nejat Eczacıbaşı’nın istediği üzerine üye olduğunu kendisinden öğreniyoruz. Bu üyeliğin tam olarak ne zaman gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi yok. Eczacıbaşı tarafından 1961’de kurulan TESEV’in bir vakıf olarak yeniden yapılanması 1994 yılında. TESEV’in Vakıf Senedi’nde 2001 öncesi mütevelli heyeti üyeleri arasında 183. sırada onun ismini görüyoruz. Çok yüksek ihtimalle sivil toplumculuğun zirve yılları olan 1990’ların ikinci yarısında yani henüz SSK’nın başındayken büyük sermaye ile aynı örgütün üyesi olmak istedi.
Ancak TESEV sıradan bir sivil toplum örgütü değildi.
Vakıf senedindeki bilgilere göre yönetiminde Can Paker, İshak Alaton, Osman Kavala, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Ethem Sancak, Faruk Süren, Cüneyd Zapsu, Feyyaz Berker, Bülent Eczacıbaşı gibi büyük sermaye gruplarının önemli isimleri yer alırken az sayıdaki üst düzey bürokrat da TESEV’in mütevelli heyetine üye olmuştu. Vakıf senedinde ismi mütevelli üyesi olarak verilen 300 kişi arasındaki bürokratların kimler olduğunu yapay zekaya sorduğumda bana 13 kişilik bir liste verdi. Listeye emekli diplomatları dahil etmemesini istemiştim. Bu liste incelendiğinde listedeki isimlerin pek çoğunun eski bürokrat olduğu ve bürokrasideki kariyerlerini tamamladıktan sonra uzun yıllar aktif siyasal hayatın içinde oldukları, hatta hükümetlerde üst düzey görevler üstlendikleri görülüyor. Kılıçdaroğlu, hâlâ üst düzey bir bürokrat iken TESEV’e üye olmuş ya da üyeliğinden kısa süre önce üst düzey bürokrasiden emekli olmuş tek isimdi. Açık bilgi olmadığı için tahminde bulunuyoruz.
TESEV’in bir diğer önemli özelliği 2000’lerin ortasından itibaren faaliyetlerinin neredeyse tamamının George Soros Vakfı tarafından finanse edilmesiydi. Bu mali ilişkiyi mümkün kılan ise, AKP iktidarının 2004 yılında yaptığı bir değişiklikle vakıfların uluslararası fonlar almasını kolaylaştırmasıydı.
Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Çünkü 2000’lerin ortasından itibaren TESEV, rejim kavgasında orduyu sıkıştırmak isteyen Fethullahçılara demokratikleştirme, güvenlik reformları, asker-sivil ilişkileri gibi konularda tartışma yaratan raporlar yazdırmaktaydı. Fethullahçılar TESEV’de rapor yazarken Ergenekon süreci sürmekteydi. Kılıçdaroğlu ise bu dönem boyunca TESEV üyeliğini sonlandırmamıştı.
Şimdi Kılıçdaroğlu’nun TESEV üyeliğinin nasıl ortaya çıktığını hatırlatmak istiyorum ki Türkiye siyasetinin nasıl bir bataklığa dönüştüğü anlaşılsın.
Kılıçdaroğlu’nun bahsini geçirmediği TESEV üyeliğini o zamanlar başında bulunduğu Gerçek Gündem’de belgeli olarak haberleştiren kişi, şimdi Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanmasını kutlamak için CHP’nin kapısında davul çalan Barış Yarkadaş’tı. Belgeyi Yarkadaş’a Gürsel Tekin’in verdiği ileri sürülüyordu ancak bu iddianın doğruluğu bilinmiyor. Kesin olan, Yarkadaş’ın 13 Kasım 2011 tarihli Gerçek Gündem köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nu ideolojik olarak TESEV etkisinde olmakla eleştirdiği bir yazı yazmış olduğudur. Yazı, muhtemelen Yarkadaş’ın CHP milletvekili olması üzerine silindiği halde farklı yollardan yazıya ulaşmak mümkün. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz o günkü CHP tarafından hızla yalanlanmış ve ardından Kılıçdaroğlu bizzat itiraf edene kadar çeşitli tartışma ve spekülasyonlara konu olmuştu. O sırada Fethullahçıların önde gelen savunucularından Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu ile Açık Toplum Enstitüsü Türkiye temsilcisi Hakan Altınay’ın çok yakın dost olduklarını, TESEV üyeliğinde de bir gariplik olmadığını savunuyordu.
TESEV’cilerin iki siyasetçisi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu
Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV Yüksek Danışma Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. Koçlar her zamanki gibi ortada kendi soyadlarıyla görünmüyorlar. Soyadlarını perde arkasında tutmak için işlerini Eczacıbaşılara, Feyyaz Berkerlere ya da İnan Kıraç’a yaptırıyorlar.
Hayatın her alanında olduğu gibi, hatta belki tüm alanlardan daha fazla siyasette ilişkilerin, doğru ilişki ağlarıyla donanmış olmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok. Bilindiği gibi, geçmişte bu tür sivil toplum örgütlerinin iktidar mücadelelerindeki rolüne işaret etmek “komploculuk” olarak yaftalanırdı. Yeni sol, ağ analizi yapmayı sevdiği için “buyurun, size ağ analizi” diyelim.
Sonuç olarak, Fethullahçılar Deniz Baykal’ı kaset komplosuyla CHP’nin başından alırken onun yerine iyi tanıdıkları birini geçirmek istediklerinde, büyük sermayenin de onay vereceği bir isim olarak Kılıçdaroğlu’nu gözlerine kestirmeleri hiç de zor olmamış olmalı.
Şimdi, bürokrasiden sivil toplumculuğa oradan genel başkanlığa ve son olarak kayyımlığa uzanan bir siyasi portre önümüzde duruyor. Bu hikaye, hem dermansız bir muhterisin, pragmatik bir Brutüs’ün yükseliş ve düşüş öyküsü hem de sermayenin sivil toplumculuğu bir iktidar ağı örmek için nasıl kullandığını, buralardan geçirerek test ettiği muhterisleri nasıl siyasete kadro olarak ihraç ettiğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını daha çok birleştirmemiz lazım.
Lazım ki “Kılışdarlar” nasıl yaratılıyor; uyanalım.
/././
Yeni Soğuk Savaş vakıfçılığında yeni eşik: İsrailsevicilik -Tevfik Taş-
2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak ödül icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...
Sermayenin muhtelif adlarla partileri olduğu gibi, sermaye partilerinin de muhtelif ad ve işlevlerle donatılmış vakıf ve dernekleri vardır. Egemen sınıfların çıkarları için örgütlenmiş bu vakıf ve dernekler yalnızca ciddi mali bütçeler değil, aynı zamanda kalifiye sermaye uşaklarını da envanterlerine kaydetmişlerdir. Soğuk Savaş vakıfçılığının ayrıksı yerini bir kenara yazmakta büyük yarar vardır. Avrupa'yı saran faşist barbarlığın Kızıl Ordu sayesinde ezilmesinden sonra ideolojiler savaşına start veren emperyalist dünya, anti-komünist saldırganlığını ideolojiler üstü göstermek için totalitarizm teorisini dolaşıma sokarak, sosyalist dünyanın ideolojik kuşatmasında dernek ve uluslararası vakıflara büyük yatırım yapmıştı. Soğuk Savaş vakıfçılığının reel sosyalizmin çözülmesi sürecinden sonra biçim değiştirerek de olsa hız kesmeden devam ettiğini saptayabiliyoruz.
İşte bu kriterlere haiz vakıflardan biri de liberal siyasetçi Gerhart Baum ve eşi Renate Baum adına peydahlanan Gerhart ve Renate Baum Vakfı faaliyete başlamıştı. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...
Ödüle layık görülenler
2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Daha önce bu ödül, 2019'da Ahmad Mansour'a verilmişti. Ahmad Mansour, Filistinli bir Alman yurttaşı. Arap toplumundaki ''otoriter eğilimler'' üzerine gerekçelendirdiği kıytırık incelemeleri ile değil, Alman ana akım medyasının İsrail borazanları tarafından cilalanması ile ün yaptı. Aynı zamanda İsrail pasaportu da taşıyan Mansour, İsrail muhipliğinde o kadar ileri gitmiştir ki, polis koruması olmadan insan içine çıkamamaktadır. Zaten bu durum da Ahmad Mansour'un ''Arap toplumuna içkin olan şiddet eğilimi'' tezini (!) doğrulamıyor muydu! İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım siyasetini savunabilecek kadar kişiliksiz bir işbirlikçi portresidir ödül sahibi Ahmad Mansour.
Alman sömürge vakıfçısı Gerhart Baum'un ödüllerinden biri 2021 yılında yine Almanya'da yaşayan Beyaz Rusya vatandaşı ''renkli devrimci'' Maryja Kalesnikawa'ya verilmişti. Ana akım medyada kullanım değeri şimdilik bir kenarda tutuluyor. Bundan dolayı henüz sesi sedası çıkmıyor. Beyaz Rusya'ya dönük olası bir operasyonda ideolojik saldırı malzemesi olarak bekletiliyor.
Sözü edilen ödüle 2022 yılında layık görülen bir başka isim ise Katja Peroskaya adında bir Ukrayna-İsrail yurttaşı. Peroskaya da Almanya'da yaşıyor. Ve Rusya'ya karşı Alman kamuoyunu kışkırtmak için elinden geleni yapıyor. Ödüllü Peroskaya, ''Rusya'ya askeri olarak saldırmak Batı'nın ahlaki ödevidir'' propagandasını yapan tam bir savaş kışkırtıcısı figür. Ukrayna meselesinden dolayı henüz kullanımda tutuluyor.
Ödül sahibi Gerhart Baum kimdir?
Kızıl Ordu esiri bir Nazi askerinin oğlu olarak Almanya'nın doğusunda Dresden'de dünyaya gelen Baum, batıya geçerek anti-komünist örgütlülüklere dahil oldu. Soğuk Savaş'ın etkili ideolojik silahı olan totalitarizm teorisi çerçevesinde ideolojik yönelimini belirleyen Baum, siyasal süreçlerle kurduğu ilişkide de hep bu ideolojik yörüngede hareket etti. Faşizm ile komünizmi aynı kefeye koyan bu yaklaşım Baum'u histerik bir anti-komünist yapmaya yetmişti. Baum'u anti-komünist yönelime götüren unsurlardan biri babanın Nazi olması diğeri de dünyaya geldiği kentin Alman Demokratik Cumhuriyeti sınırları içinde kalmasıydı. Totalitarizm propagandasının ideolojik ikliminde yetişen Baum, çok geçmeden Batı Alman düzeninin sıkı bir figüranı haline gelmişti.
Savaş sonrası dönemde oluşturulan Batı Alman siyasetinde ''anahtar parti'' rolü verilen Hür Demokrat Parti FDP'nin içinde üst düzeyde siyaset yapmış bir figür için anti-komünist olmak ve İsrail devletinin varlığını hiçbir koşul altında sorgulamamak/sorgulatmamak siyaset yapmanın vazgeçilmez iki vize kriteriydi. Baum, bu iki kritere ömrü boyunca sadık kaldı. Bundan dolayıdır ki, 2010 yılında Gerhart Baum'a Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşam Toplumu (DKR) tarafından Giesbert Levin Ödülü verilmişti. İlhamını ve bütçesini 1949'da ABD'de kurulan National Conference of Christians and Jews (NCCJ) derneğinden alan Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşama Toplumu, aynı zamanda tipik bir Soğuk Savaş anti-komünist örgütlenmesi olan Uluslararası Hristiyan ve Yahudi Konseyi'nin de (ICCJ) üyesiydi.
Baum, bakanlık görevinde bulunmuş, hatta bir dönem başbakan vekilliği de yapmış bir sağcıydı ancak kariyerine asıl ''değer katan'' görevi Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF'ın üyelerine ve sol kamuoyuna dönük binbir türlü hukuksuzluğa alan açması ve sözü geçen devrimcilerin cezaevlerinden işkence görüp, intihar görüntüsü altında katledilmelerindeki mühim görevi ile ün saldı. İnsan haklarına en az değer veren bu sermaye bürokratı adına insan hakları adında bir ödül oluşturulması olsa olsa bir sermaye kara mizahı olabilirdi doğrusu!
Vakıflar: 'Diplomatik destek taburları'
Alman Dışişleri Bakanlığı'nın ''diplomatik destek taburları'' olarak nitelediği vakıfların uluslararası düzeyde faaliyet yürütüp, Türkiye'de de şubeleri olan sosyal demokrat SPD tarafından fonlanan Friedrich Ebert Vakfı'nın yanısıra, Hristiyan Birlik partilerinden muhafazakâr sağ Konrad Adenauer Vakfı, liberal sağdan Friedrich Naumann Vakfı ve Yeşiller Partisine yakın Heinrich Böll Vakfı'nı kaydetmek gerekiyor. Sosyalist solu ''dogmatik sol''dan uzaklaştırmaya soyunmuş sahte Luxemburgcu Rosa Luxemburg Vakfı'nın Türkiye network'ünü de unutmamak gerekiyor tabii.
Bu vakıfların tamamı İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulup, uluslararası faaliyete başlamışlardır. Bu siyasi partilere bağlı uluslararası vakıfların dışında onlarca başka içerikli vakıf da hem Almanya içinde hem de ülke dışında faaliyet yürütmektedir. Kapitalizmde kamu kasasını dolandırmanın bir aracına da dönüşmüş bu vakıf ve dernekler kiliseye, şirketlere, çevreci ve cinsel özgürlükçü hak arama temaları üzerinden de şekillenmekedirler.
Parti fikrinin yozlaştırılarak aşındırıldığı bir siyasal atmosferde kadın, barış, çevre, insan hakları ve cinsel özgürlük temalarının kamuflaj olarak kullanılması genel geçer eğilim oldu. Emekçi sınıflar için siyasi iktidar talebinin hiçleştirildiği bu ideolojik saldırıda, vakıf ve dernekler yalnızca düzenin dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırıcısı olmakla kalmıyor, istihbarat örgütleri ve emperyalist siyaset açısından araçsallaştırılıyorlar da.
Gerhart ve Renate Baum Vakfı tam bir İsrail devlet aparatıdır
Geleneksel Soğuk Savaşçı Gerhart Baum'un vakfının Alman emperyalizminin etki alanını genişletmeye dönük stratejisi açıktır. Kullandığı yöntem ''insan hakları'' ve ''kadın özgürlüğü'' üzerinden kamufle edilmiş olsa bile, hedef açıktır. Gerhart Baum, devlet katında önemli görevler üstlenmeye sosyalizme savaş açarak başlamıştı. Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yenilgiye uğratılmasında uğursuz görevler üstlenen Baum, devrimcilerin kanına girmekte beis görmemiş bir anti-komünisttir.
Baum'un bir görevi de İsrail'in devlet terörüne destek sağlamaktır. İsrail terörüne dönük en küçük bir eleştiriye dahi katlanamayan bu liberal soytarı, zamanında kendi partisi içinde üst düzeyde görev yapmış Jürgen Möllemann'a da kan kusturmuştu. Üçüncü Kohl hükümetinde Federal Eğitim ve Bilim Bakanı olan Jürgen Möllemann, 1992'de Federal Hükümet Başbakan Yardımcılığı da yapmıştı. Möllemann, 80'li yılların başından 90'lı yılların ortasına kadar Alman-Arap Toplumu derneğinin de başkanlığını yürütmüştü. Ve yer yer İsrail'i eleştiriyordu. Öyle ahım şahım laflar da etmiyordu İsrail'e dönük. Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla mülteci kapmlarındaki kasaplığını eleştirdiği için partisi FDP'de istenmeyen adam ilan edildi. Möllemann'ın dokunulmazlığı kaldırıldı. Bu kampanyanın ön plandaki örgütleyicilerden bir de insan hakları şampiyonu Gerhart Baum'du.
Möllemann'ın suçu Almanya'da ''siyonist lobi''nin varlığına dair bir değerlendirmede bulunmasıydı. Bu saptama ve Şaron'un katliamcılığı eleştirisi Möllemann'ı ''anti-semit'' ilan etmeye yetmişti! Alman siyasetinin kutsal ineği İsrail'dir ve dokunulmazdır. İsrail Devleti'ne dönük bir eleştiri üst düzey bir hükümet yöneticisinden asla gelmemelidir/gelemez. Dönemin Almanya Yahudi Merkez Konseyi Başkanı Michel Friedman tarafından Möllemann anti-semit ilan edilerek bir linç kampanyasının hedefi haline getirildi. "İnsan hakları savunucusu" Gerhart Baum bu linç kampanyasının en etkin aktörlerinden biriydi. Tarih kaydetmiştir.
Velhasıl Möllemann'a yönelik anti-semit kodlu linç kampanyası sonuç verdi ve ''vergi kaçırmak''tan Möllemann hakkında soruşturma açıldı. Her ortalama burjuva siyasetçi gibi akçeli işlerle arası kötü olmayan Möllemann itibar suikastine uğratılarak kenara itildi. Oysa İsrail'i eleştirmeseydi vergi kaçırması söz konusu dahi olmayacaktı. Nasıl olsa tencere kara, seninki benden kara! İlk gençlik yıllarından beri paraşüt sporunu düzenli bir şekilde sürdüren Möllemann, aniden paraşütünün açılamaması sonucu yere çakıldı. Paraşütün yedek güvenlik kolu manipüle edilmişti. Savcılık ''intihar'' deyip, olayın üzerini kapattı.
Gerhart Baum Ödülü'nün Eren Keskin'e verilmesi seremonisinde hazır bulunan toplam
İsrail Devleti'nin Almanya'daki Kürt toplumu içindeki örgütlülüğünü temsil etmekle görevli Almanya Kürt Toplumu Derneği (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar bu törende hazır bulunuyordu. Geçen yılın Ekim ayında Berlin'de yapılan Kürt-Yahudi Kongresi'ne İsrail Büyükelçisi ve Alman Devlet Sekreteri katıldığı halde bunu ''sivil toplum etkinliği'' olarak sunan dernek başkanı Ali Ertan Toprak'a verilen görev İsrail'in Gazze'deki soykırımını yumuşatma, ona gerekçe bulmaydı. İsrail terörüne yanıt veren direnişi ''saldırgan taraf'' olarak propaganda eden dernek yönetimi, Kürt halkını İsrail/ABD siyasetine ikna etmek için işlevlendirilmişti.
İşte bu derneğin bir başka temsilcisi yine bir başka İsrail dostluğunda buluşmak için hazır bulunuyordu. Köln Belediye Başkanlığı seçimlerinde aday olan Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclis Başkan Vekili Türkiye kökenli Berivan Aymaz da sözü geçen törende sahne alıyordu. Amaç Alman emperyalizminin sadık bürokratı Gerhart Baum ödülü üzerinden Türkiye toplumuna özgürlük getirmekti! Katliamcı İsrailcilere destek veren ödül komitesi, Alman emperyalizminin etki alanının genişletme misyonuyla hareket eden muhipler ve Barzanici işbirlikçiliği ile kodifiye edilmiş feodal toplamın sahne aldığı bir ödül töreni... Verene de alana da hayırlı olsun!
Raul ve ABD’nin yolcu uçakları terörü -Erhan Nalçacı-
O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak. Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.
ABD hegemonyasının kaçınılmaz gerileyişinin getirdiği çaresizlik bariz bir haydutluğa yol açmış gözüküyor.
Venezuela ve İran’dan sonra bu sefil haydutluk Küba’nın kapısına dayandı. Ablukanın insanlık dışılığı yetmezmiş gibi askeri bir saldırıya hazırlandıklarından bahsediliyor.
Bu saldırıya meşruiyet kazandırmak için 95 yaşındaki Raul’e ABD bir cinayet suçlaması yöneltti. Miami’de CIA tarafından örgütlenen karşı devrimci çetenin küçük uçaklarla Küba hava sahasını defalarca sabotaj amaçlı ihlalinden sonra Küba ordusu tarafından 1996’da uçaklardan ikisi düşürülüyor, biri kurtuluyor.
Raul bu dönemde Küba Ordusunun sorumlusudur ve uçakların düşürülmesi muhakkak onun bilgisi dahilindedir. Ancak vatan savunması bir suç olmadığına göre eleştirilecek tek nokta o gün Küba hava sahasını ihlal eden üçüncü uçağın isabet almadan içindeki halk düşmanı CIA ajanlarıyla geriye dönebilmiş olmasıdır.
Raul Castro kendi halkı başta olmak üzere bütün dünya halklarına devrimi ve parlak bir sosyalist deneyimi hediye eden kahramanların içindedir. ABD’nin yarı-sömürge rejimini koruyan Batista ordusunun başlıca birliklerinin bulunduğu Santiago de Küba’daki Moncada kışlasını iki kez basmıştır. 1953’te Fidel ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği cesur saldırıya katılmış, 1 Ocak 1959’da ise devrimin zafere ulaştığı günlerde Moncada’ya gidip konuşarak komutanları silah bırakmaya ve teslim olmaya ikna etmiştir.
Raul devrimin ilk günlerinden Fidel’in rahatsızlanması üzerine devlet başkanlığı görevini alana kadar Küba Devrimci Silahlı Kuvvetler Bakanı olarak sorumluluk aldı. Küba Devlet Başkanı ve Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteriyken Küba’yı teslim almanın yumuşak yollarını uygulamaya çalışan Obama’nın kolunu omuzuna atmaya çalışan yılışıklığına kolu yakalayarak ölü bir martı gibi havada sallaması çok önemli bir devrimci refleksti. Meraklı okuyucu bu ziyarete ilişkin yazıya göz atabilir.
Ancak günümüzde altı sene önce bu köşede çıkan bir yazıyı hatırlatmak yararlı olacak. Söz konusu yazı esas suçlanması ve yargılanması gerekenin ABD sermayesinin ilkesiz, halk düşmanı ve kriminal siyasi kadroları olduğunu gösteriyor. Trump’ın haydutluğu bir tesadüf değil.
Temmuz başında bu haydutları Türkiye sermayesi NATO zirvesinde ağırlamaya hazırlanırken ABD’nin yolcu uçakları terörü başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.
ABD’nin yolcu uçakları terörü
Bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.
Yayın Tarihi: 31.07.2020
Geçen hafta basının üzerinde pek durmadığı ve geçiştirilen bir taciz olayı yaşandı. İki ABD savaş uçağı Tahran-Beyrut seferini yapan İran yolcu uçağını Suriye hava sahası içinde taciz etti.
Yolcular tarafından çekilen videolarda savaş uçaklarının nasıl yolcu uçağına doğru manevra yaptığı izleniyor. Savaş uçaklarının uçağı Şam’ın hava savunma sistemine doğru itmeye çalıştığı iddia ediliyor.
Yolcu uçağının pilotu kurtulmak için büyük bir hızla irtifa kaybederek Beyrut’a inişe geçiyor. Bu düşüşe benzeyen irtifa kaybı avcı uçakları için bilinen bir taktiktir, ama içinde yüzlerce yolcu ile yaparsanız başka bir şey olur. Uçakta yaşanan korkunç paniğin yanı sıra yaralananlar oluyor.
Bu olay bize dünya barışının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterirken ABD’nin yolcu uçaklarına dönük terörünü bir kez daha hatırlattı.
Bu terör silsilesi bütün boyutları ile incelense kitap hacmine varan bir araştırma olur. Suç atma, kışkırtma, bir komplonun parçası haline getirme… Bu arada 11 Eylül saldırıları da bu kapsamda incelenmeyi hak ediyor.
Ama bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.
6 Ekim 1976’da Karayipler seferini yapan Küba Havayolları uçağı 73 yolcusu ve 5 mürettebatı ile Barbados’tan havalandı. Yolcuların içinde Küba’nın 24 kişiden oluşan genç eskrim ekibi de bulunuyordu. Dünya çapında başarılı olan bu ekip Orta Amerika ve Karayipler Turnuvası’ndan altın madalyalarla ülkesine dönüyordu.

Fotoğraflarda Küba Havayolları uçağına yapılan saldırıda yaşamını kaybeden Kübalı genç sporcular görülüyor.Ayrıca uçakta yeni bir yaşama başlamanın heyecanını taşıyan altı Guyanalı genç bulunuyordu, Küba’da tıp eğitimi almak için davet edilmişlerdi. Eğer yaşasalardı bugün belki pandemiye karşı kendi halkının veya dünya halklarının acılarını dindirmek için seferber olan ekibin içinde olacaklardı.
Uçak havalandıktan kısa bir süre sonra havada infilak etti. Kaptanın sahilde tatil yapanları kurtarmak için denize çakıldığı söyleniyor.
Küba asıllı iki ABD vatandaşı tarafından uçağa iki adet C-4 patlayıcı yerleştirilmişti. Katiller deşifre oldular, CIA ile bağlantıları ortaya çıktı. Bu pisliklerin isimlerini burada anmayacağız, ama sonuna kadar ABD tarafından korunduklarını ve Miami’de yaşlılık nedeniyle özgür olarak öldüklerini söylemekle yetinelim.
Fotoğrafta 6 Ekim 1976’da kaybedilen Kübalı sporcular için yapılan bir anma töreni görülüyor. ABD tarafından işlenen bu cinayet aynı zamanda spor tarihinde de her zaman acıyla anılacak bir olaya dönüştü.İkinci terör olayı ise İran körfezinde 1988 yılında 3 Temmuz’da gerçekleşti. İran’dan Dubai’ye giden ve İran Havayolları’na bağlı uçak 274 yolcu ve 16 mürettebatıyla birlikte Körfez üzerinde ilerliyordu, henüz İran hava sahasından çıkmamıştı.
Aynı esnada ABD donanmasına bağlı üç savaş gemisi İran karasularını 4 km ihlal etmişlerdi. Gemiler uçağı fark ettiler, aralarındaki telsiz konuşmaları sonradan deşifre edildi. İki geminin kaptanı yaklaşmakta olanın yolcu uçağı olduğunu ısrarla belirtiyorlardı. Buna rağmen USS Vincennes gemisinin kaptanı Amiral Rogers füzelerin ateşlenmesi için emir verdi. Uçak iki füzeyle vuruldu, 290 kişiden kurtulan olmadı.
Muhtemelen Kaptan Rogers’in gizli bir misyonu vardı. Hiçbir şekilde ceza almadı, aksine Başkan George Bush tarafından “üstün hizmetlerinden ötürü” Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.
Fotoğrafta 1988’de ABD Savaş gemisinden atılan füzeyle düşürülen uçakta kaybedilenlerin cenaze töreni görülüyor.ABD dünya tarihinde haklı olarak Roma İmparatorluğu’na benzetilir. Roma antik çağın en kalleş devletiydi. Hiçbir anlaşmaya uymaz, haber vermeden başka devletlere saldırır, işlediği cinayetlerden dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi.
Ancak Roma’yı var eden üretim ilişkileri tıkandı, bir bunalım dönemi başladı. Zayıflamış Roma’ya son noktayı koyan kuzeyden gelen “barbar” kavimler oldu.
Şimdi ABD’de bir tıkanma ve bunalım yaşanıyor.
Ama Roma’dan farkı ona son verecek “barbarlar” başka bir yerde değil, ABD’nin içindeler. Sadece bu pandemiye bağlı işini kaybeden emekçi kitleleri ve kirasını ödeyemediği için yakında evsizler ordusuna katılacak 24 milyon insan, ırkçı ayrımcılığa uğrayanlar, güvencesiz işlere mahkûm edilenler…
O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak.
Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.
/././












