Kelepir Kitabevi, bir indirim modeli olarak doğdu, bir kuşağın okuma edimini kalıcı biçimde değiştirdi. Editör ve edebiyat araştırmacısı Sevengül Sönmez, Ankara’da öğrenciliği esnasında tanıştığı Kelepir Kitabevleri’ni anlatıyor...
Sevengül Sönmez
Ankara Selanik Sokak’ta 1996 yılında açılan Kelepir Kitabevi, kısa ömrüne rağmen Türkiye’de okuma kültürünü sessiz ama köklü biçimde dönüştüren nadir yapılardan biri oldu. O yıllarda başkentte okuyan üniversite öğrencileri için Kelepir, ucuza kitap almanın ötesinde ilk kez karşılaşılan yayınevleri, adı bilinmeyen yazarlar ve ana akımın dışında kalan metinlerle kurulan temas anlamına geldi. Bu durum okurda yeni ve heyecan verici bir deneyim yarattı.
Ayrıca Ankara’daki nitelikli üniversite ortamı ve yoğun okur profili için de Kelepir’in, kitabın fiyatından çok görünürlüğü için bir alan açtığını söylemek mümkün. Her siparişinde İstanbul merkezden bir kitabevi açılacak kadar kitap gönderilen Ankara Kelepir’de okur, neyin okunacağına ilk kez bu kadar geniş bir seçki içinden karar veriyordu. Sepetle yapılan alışveriş hissi, kitapla kurulan ilişkiyi gündelik ama aynı zamanda özgürleştirici bir deneyime dönüştürdü.
Sevengül Sönmez’in tanıklığı, Kelepir’in kültürel bir olgu olarak, başarılı bir editörün hayatında nasıl kalıcı bir iz bıraktığını gösteriyor.
“Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir”
- Kelepir kitabevleri açıldığında bir okur olarak onlarla ilk karşılaşmanı ve ne düşündüğünü merak ediyorum…
Kelepir dükkanları ile Ankara'da karşılaştım. Ankara Kızılay’da kitapçıların birbirine çok yakın olan bir konumu vardır. Orada İmge ile Dost Kitabevleri bulunur. Hacettepe'de Türk Dili ve Edebiyatı okurken günlük rutinim içinde zaten ikisinden birine gitmek vardı. Kelepir’i de onların hemen ötesinde açılmış yeni bir dükkan olarak fark ettim. Tabii ki “Bir yerde kitap satılıyorsa oraya girilir” diyerek hemen daldığımı hatırlıyorum. Mevcuttaki kitapçılardan farklı olarak, bugüne kadar hiç görmediğim kitapları görmeye başlayınca hep gittiğim bir kitapçı haline geldi.
Sevim Burak ile Kelepir'de tanışmak
- Kelepir’in fiyat politikası sattığı kitaplar kadar etkileyici idi. Ne dersin?
Evet, Dost’a ya da İmge’ye gidip alamadığımız kitapların Kelepir’deki fiyatlarını görünce bütün bir sepeti doldurduğumu hatırlıyorum. Aslında benim içim alamadığım kitaplar kısmından öte hiç görmediğim kitaplar kısmı daha heyecan verici olmuştu. Çünkü çok net hatırladığım şeylerden biridir, Nisan Yayınları’nı ilk kez Kelepir ile tanımış oldum. Sevim Burak'ın Yanık Sarayları’nı yayınlayan Nisan Yayınları’ndan bahsediyorum. Fiyatı açısından değil de görünürlüğü açısından artık rafta karşımıza çıkmayacak olan kitapları orada gördüğümü anlamış oldum. Hem tabii ki söylediğin gibi ucuz oldukları için hem de bir şekilde depoda kalıp gün yüzüne çıkmadıkları için görünür olan kitaplardı bunlar. Kelepir benim kitaplığımın mayasıdır. Gerçek anlamda mayalardan biridir, iyi de tuttu o maya diye düşünüyorum.
- Kelepir, dükkanlarında sepeti kullanan ilk kitabevi olarak da tarihe geçiyor…
Evet. Orada bir tür market alışverişi yapıyormuşsun gibi bir his oluşuyordu. Aldığım şeyin kitap olması insana heyecan veriyordu. Şimdi baktığımda da çok iyi kitaplar almışım. Henüz 20’lerinde olmayan biri olarak onu o gün anlamak mümkün değildi. Kitapçı sayısı daha fazlaydı ama kitaba ulaşım çok fazla değildi. Okur rafta ne gösterilirse onu alıyordu. İnternet olmadığı için tek alternatif sahaftı ama orada da ne aradığını bilmen gerekiyordu.
- O dönem Kelepir’den kitap alıp okuma alışkanlığı edinen, geliştiren insanlar oldu. Okuma kültürünü dönüştürdüğünü ve Türkiye için yayıncılık anlamında farklı yıllar olduğunu söyleyebilir miyiz?
Yayıncılık açısından o günden bakınca tabii başka bir şey bugünden bakınca başka bir şey. Yayıncılık için ne kadar faydalı oldu ondan çok emin değilim ama okuma kültür inşasında çok faydalı olduğuna eminim. Bunda hemfikirim. Ankara'daydım, Kelepir’ler başka şehirlere de açıldı. Çok çeşitli kitaba bu kadar uygun fiyatla ulaşabilmek hem kendin hem başkası için kitap alabilmek o tarihte büyük bir konfora dönüştü. Sonra bir daha hiç göremeyeceğimiz kitapları orada gördük, alamadıklarımızla en azından tanışmış olduk. Çok çeşitli kitapla karşılaşarak tek tip bir okuma kültürünün dışında okurun en popüler olan yerine geniş bir seçki ile karşılaşarak okuma alışkanlığı edindiğini, bunun da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Ucuzluk değil görünürlük
- Ekonomik, politik ve kültürel atmosfer içinde aslında bir boşluğu doldurdu diyebilir miyiz?
Öncelikle çok iyi bir model olduğunu düşünüyorum. Keşke devam edebilseydi ya da farklı biçimlerde çoğalabilseydi. Bir fikir olarak kitabı depoda kalmaya ya da hurdalık noktasına getirmeden kitabı tekrar dolaşıma sokmak, ona tekrar hayat vermek bence çok iyi bir fikirmiş. Bu sadece bir kazanç değil çok kıymetli bir satış ve pazarlama fikri olmuş. Diğer taraftan da söylediğim gibi hem ekonomik olarak ulaşılabilirlik hem de benim de ısrarla vurguladığım çokluk, çeşitlilik açısından da büyük bir boşluğu doldurmuş.
- Kelepir denince akla hemen "ucuzluk" geliyor ama senin için sadece mesele ekonomik değildi…
Hiç bilmediğim hiç tanımadığım yazarları tanıdım. Mesela tiyatro kitapları açısından Kelepir’in çok özel bir yeri vardır. Kitaplığımda hala olanlar var. Kelepir’de çok fazla tiyatro kitabı vardı. Belli ki tiyatro kitapları yayınlansa bile okurla yeterince buluşan kitaplar olmadığı için depolara gitmiş. Kelepir’ler toplumsal olarak hem bir ihtiyaca karşılık geldi hem de aynı zamanda yeni bir ihtiyaç oluşturdu.
Bugün neden yeni bir Kelepir mümkün değil?
- Türkiye'de okur ile kitap arasındaki ilişkinin demokratikleştiği yapılar olarak düşünüyorum. O dönem bunu fark etmeden yaptılar çünkü amaç depoları boşaltmak elde kalanları tekrar kitap basabilmek için satmaktı. Bugün böyle bir kamusallık yeniden mümkün olabilir mi?
Olabilir çünkü bu bir ticari model yani birilerinin, karar verip yapmasına bakar. Bu tip oluşumlar tam bu biçimde değil ama çeşitli modellerde karşımıza çıkıyor. Nadir Kitap gibi ortak bir sahaf topluluğunun oluşması ya da Arasta, İstanbul Kitapçısı gibi kitapların birlikte satılabildiği alanlara kitap vermek gibi. Elbette sonuçları benzemiyor.
- Bugün benzer bir modelin kurulmasının önündeki en büyük engel ne?
Türkiye’deki en büyük problemlerden biri şu; yazarlar benden nefret edecekler ama biz yazarlarla, satıştan değil doğrudan telif modeliyle çalışıyoruz. Bunun ne demek olduğunu şöyle açıklayayım: Yazarla yapılan sözleşme gereği kitap yayınlandıktan sonra ilk 3 ay içinde yazara baskının bütün telifini ödüyoruz. Kitap satılsın ya da satılmasın yazar, telifini 3 ay içinde alıyor. Kitap satılmadığında depoda kalmaya devam ediyor. Bu aslında yayıncının göze aldığı büyük bir risk. Burada yayıncıları savunarak söylemiyorum sadece durumu anlatıyorum. Sonuçta depodaki ürün tümüyle parası ödenmiş, maliyetin altına satıldığında yayıncı için zarara dönüşen bir ürün haline geliyor. Bu yeni bir Kelepir modelinin oluşmasına engel oluyor. Çünkü yani ilk yayınlandığında bu kitabı örneğin bugünün rakamıyla 200 liraya satacak şekilde yayınlamışsak 200 liranın vergileri düşülmüş halinden yazara ya da çevirmene telif ödemişsen o kitabı artık 100 ya da 50 liraya sattığında aslında hiçbir kazanç elde etmiyorsun.
- Satışın başarısında, telifi göz ardı eden yaklaşım da etken sanırım?
Evet, 90’lı yıllarda bunlar olurken Kelepir’in arka planında bu kadar çok yabancı kitap olmasının temel sebeplerinden biri de teliflerle ilgili olarak yayınevlerinin kazanç noktasında farklı bir sistemi olmasıydı. O zaman daha telifsiz bir dünyada yaşıyorduk. Tüm bunlar birleşince, ortaya çıkan durumda yayıncı zarar etmiyordu. Depoyu boşalttığında bile kazanmaya devam edebiliyordu. Şu anda bir yayıncı deposunu uygun fiyata boşalttığında aslında sermayeyi kediye yüklüyor. Çünkü o paraları verdi. O nedenle elinde tutmak istiyor çünkü fuarda ya da internet sitemden satarım diyor. Bu model açısından büyük meselelerden biri.
Telif, ego ve indirim meselesi
- Kelepir’ler fark etmeden çok önemli bir şey yaptılar…
Evet ama Kelepir’ler ile ilgili olarak benim zihnimde hep bir soru vardır. Çok fazla Türkçe yazılmış metinler, Türkiyeli yazarlar aldığımı anımsamıyorum. Türkiye'de şu anda mesela bir Kelepir modeli gelişmiş olsa yazarlar Kelepir’e düştükleri için çok mutsuz olabilirler. Yurt dışından gelen kitaplar için bunu yapmak kolay belki ama üretimin Türkçe ayağı için bunun gibi bir şey olduğunda insanlar kendilerini kötü hissedebilirler. Yayınevleri zaten yazar gidiyorsa kendi sitelerinde ya da fuarda ciddi indirim yaparak koleksiyonu satma yoluna gidiyor.
- İndirimli satış, yazarları pek mutlu etmeyebilir değil mi?
Can Yayınları’nın kendi binasında Can Kitabevi açılmıştı. Onun en üst katında kendi kitapları indirimli satılırdı. Mesela orada da öyle olmuştu. Yazarlar, çizerler, çevirmenler için kendi kitaplarını oraları düşmüş görmek iyi değildi. Bir taraftan bu model bugün artık egosu bu kadar yüksek olan bir sektörde birilerinin fazlaca canını yakar.
Ankara okuma kültürü açısından çok da eşsiz bir şey yerdi. Koşullar daha ağır da olsa 90’lı yıllarda yani çok daha fazla okuyan bir toplulukla hareket ettiğimi hatırlıyorum. İnsanların okumak için daha çok emek sarf ettiklerini ve kitapçıların insanların hayatlarında çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece Kelepirler üzerinden değil İmge’de, Dost’ta bir sahafta çalışmış biri olarak da hatırlıyorum. Nitelikli okur profili daha yüksekti. İşin editörlük ve yayıncılık kısmında hem çok iyi örneklerle hem de sonradan fark ediyorum ki aslında çok kötü örneklerle de karşılaşmışız. İşin sektörel kısmı zaten 90’ların sonunda gelişmeye ve iyileşmeye başladı.
- O günleri nasıl anımsıyorsun?
Kelepir’in olduğu dünyayı, okuma kültürümüzde bir sürü şeyi ilk kez görebildiğimiz bir dünya olarak anımsıyorum.
Aslı Atasoy/T24
YARIN: Yönetmen Mehmet Ada Öztekin, Kelepir Kitabevleri’nde 1990’ların ortasında başlayan Antalya’dan Bodrum’a, oradan İstanbul’a uzanan çalışma deneyimini anlatıyor...
Vekillerin 499’u çift maaş alıyor: Emeklilere 20 bin lira 'müjdeleyenler' 450 bin lira alacak
Asgari ücretin 28 bin lira olduğu Türkiye’de, çift maaşlı bir vekilin aylık geliri 450 bin lirayı geçerken, 592 milletvekilinin halka yıllık maliyeti tam 3 milyar 4 milyon lira.
DEM Parti vekili Sırrı Sakık, geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı açıklamada Meclis’teki çift maaşlı vekillere işaret etmişti.
Sakık, “Bakın Parlamento'ya çok ciddi eleştiriler var. Hep söylerler çift maaş... Ben araştırdım ben dahil 499 milletvekili çift maaş alıyoruz” demişti.
Sakık’ın bu açıklamasının izinden vekillerin aylık ve bir yıllık maaşlarını hesaplayalım.
Meclis’te 8 koltuk boş, toplam vekil sayısı 592.
Bu 592 vekilden 499’u çift maaş alıyor.
Hem vekil hem de emekli vekil maaşı alan bu isimlerin maaş hesabı şöyle: 2026 yılı için milletvekili maaşları 273 bin 196 liraya yükseldi. Emekli vekil maaşı ise 177 bin 658 lira. Yani bu dönemde hem milletvekili hem de emekli maaşı alanların cebine aylık 450 bin liranın üzerinde maaş giriyor.
Bu tabloda 592 vekilin halka aylık maliyeti 250 milyon 383 bin 374 lira.
Vekillerin halka yıllık maliyeti ise 3 milyar 4 milyon 600 bin 488 lira.
Kendileri doymuyor, halkı yoksulluğa teslim ediyorlar
Kendileri ayda 450 bin alan vekillerin tamamı patron. Zaten halkın sırtından, emekçiler üzerinden de milyonlarca lira kazanıyorlar.
Peki, bu Meclis'in temsil ettiği düzen halka nasıl bir maaş reva görüyor?
Türkiye’de açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, yoksulluk sınırı 100 bin liraya dayandı.
Bu derin yoksulluğa rağmen asgari ücret 28 bin, en düşük emekli aylığıysa 20 bin lira.
***
Emekli aylığı değil sefalet harçlığı: Açlık sınırı 30 bin lirayı aştı, emekli 20 bin lirada kaldı
Açlık sınırının 30 bin lirayken iktidar, milyonlarca emekliyi 20 bin liralık aylığa mahkum etti. Emekliye yapılan en yüksek zam oranı yüzde 18,5 oldu. Makyajlı TÜİK verileri ve "kemer sıkma" bahanesiyle emekli aylığı sefalet ücretine dönüştü.
Asgari ücretlinin ardından emekliler de açlığa mahkum edildi.
AKP günler süren “değerlendirme” sürecinin ardından kararını verdi. Yeni yılda en düşük emekli aylığı 20 bin lira olacak.
Şu an açlık sınırı yani bir ailenin sadece beslenebilmesi için gerekli tutar 30 bin lira. Emekliye reva görülen bunun üçte ikisi oldu.
Kira, fatura gibi masraflar eklendiğinde ortaya çıkan yoksulluk sınırıysa 98 bin lira. Bu da yaklaşık 5 milyon emeklinin alacağı yeni aylık tutarının 5 katı demek.
Enflasyon oyunu alın terini çalıyor
Aylığını tabandan almayanlar için de tablo pek farklı değil.
Bu yılın ilk yarısında işçi emeklisi yüzde 12, kamu emeklisi yüzde 18 zam alacak.
Bu zam oranı TÜİK’in gerçek hayat pahalılığıyla bağdaşmayan makyajlı verilerine göre belirlendi.
Öte yandan emekli aylıklarında yapılan bu artış, aslında bir zam değil enflasyon farkı ödemesi anlamına geliyor. Yani emekliler, geçmiş dönemde kaybettiklerinin küçük bir kısmını geri almış olacak.
Türkiye’de 11,5 milyon SGK emeklisi, 2,8 milyon Bağ-Kur emeklisi ve 2,5 milyon da kamu emeklisi bulunuyor. Toplam emekli sayısı, yaklaşık 17 milyon. Bu sayıya 20 bin lira dahi alamayacak olan dul ve yetimler gibi diğer hak sahipleri de dahil.
20 bin liranın da altında kalacak milyonlar var
Sayıları 5 milyonu bulan dul ve yetimlere yasada belirtilen oranlar dahilinde bir ölüm aylığı ödeniyor. Ölüm aylığından, vefat eden sigortalının eşi, çocukları ve bazı şartlara göre de anne ve babası yararlanabiliyor.
Mevcut sistemde vefat eden sigortalının dul eşine yüzde 50 oranında aylık bağlanırken, sigortalının çocuğu yoksa ve eşine kendi sigortalılığı nedeniyle gelir ya da aylık bağlanmamışsa yüzde 75 oranında bir ölüm aylığı ödenebiliyor.
Sosyal güvencesi olmayan 850 bin civarında 65 yaş üstü vatandaşın aylığı 6 bin 393 lira olacak. Bu yıl en düşük dul aylığı 15 bin lira, yetim aylığı da 5 bin lira olacak.
Emekliye 'denge', faizciye trilyonlar
Hükümet kanadından gelen açıklamalar ise kaynakların sınırlı olduğu algısı üzerine kuruluyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, "En düşük emekli aylığında yapılacak düzenleme bütçe imkanlarımız çerçevesinde, bütçelerimiz, dengelerimiz gözetilerek yapılacak" diyerek bütçe disiplinine işaret etti.
Ancak bütçedeki asıl "dengeler" başka bir tabloyu ortaya koyuyor.
En düşük emekli aylığı 20 bin lira olunca bu düzenlemeden yararlanacak olan emekli sayısı 4,9 milyona çıkıyor. Bu sayı bütün emeklilerin yüzde 30'u demek. SGK'nın ödeyeceğinin üzerine ödenecek olan 1062 liralık fark Hazine tarafından karşılanacak ve toplam tutar 69,5 milyar lira olacak.
Toplamda 19 trilyon liralık harcama öngörülen genel bütçe içerisinde 69 milyar liralık bu yük, hükümetin iddia ettiğinin aksine bir ağırlık değil, "devede kulak" kalıyor.
Halkın kaynaklarından oluşturulan bütçeden faize tam 2,7 trilyon lira kaynak ayrılmış durumda. AKP iktidarı, 4,9 milyon emekli için bütçeden sadece 69,5 milyar lira aktarmayı planlıyor. Bu miktar, faiz ödemeleri için ayrılan devasa kaynağın sadece yüzde 2,5’ine karşılık geliyor.
Milyonlarca emekli ve yaşlı açlık sınırının yarısına bile ulaşmayan rakamlarla yaşatılmaya çalışılırken, bütçe imkanlarının sermaye için seferber edildiği bir kez daha tescillenmiş oluyor.
Emekli asgari ücretin altına itildi
DİSK-AR’ın verileri, emeklilerin 23 yıllık AKP iktidarı döneminde en yoksullaşan kesim olduğunu, gelirlerinin sefalet maaşı düzeyine düştüğünü ortaya koyuyor.
2003 yılında ortalama bir emekli aylığı, net asgari ücretin yüzde 36 üzerinde seyrediyordu. Ancak 2025 yılına gelindiğinde bu oran büyük bir düşüş göstererek, ortalama emekli aylığının asgari ücretin yüzde 22 altına gerilemesine neden oldu.
Emeklilerin milli gelirden aldığı payda yaşanan gerileme, yoksullaşmanın bir diğer çarpıcı boyutunu oluşturuyor. 2002 yılında ortalama emekli aylığının kişi başına düşen Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYH) oranı yüzde 46,4 seviyesindeyken, 2025 yılı itibarıyla bu oran yüzde 29’a kadar düşürüldü.
2002 yılında çalışan veya iş arayan emeklilerin oranı yüzde 36 iken, 2024 yılı sonunda bu oran yüzde 65,7’ye fırladı. Emeklilerin yarıdan fazlası, geçinebilmek için ileri yaşlarına rağmen ek işlerde çalışmak ya da iş aramak zorunda kalıyor.
2026 emekli için 'yoksullukta ısrar' yılı: Zam var, geçim yok
Gökçeada'da öğrencilere İslamcı seminer: Savaş ve ölümden bahsedildi, itiraz eden öğretmenler dışarı atıldı -Özkan Öztaş-
Çanakkale Gökçeada'da kaymakamlık onayıyla düzenlenen etkinlikte yüzlerce öğrenciye savaş ve ölümden bahsedildi, bombalar anlatıldı. Velilerden izin alınmadan yapılan "Ailemiz Gazze" konulu konferansta, çocukların psikolojisinin bozulduğunu belirterek duruma tepki gösteren öğretmenlerin, ilçedeki milli eğitim yöneticileri tarafından salondan zorla çıkarıldığı iddia edildi.
Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde bulunan okullarda geçtiğimiz günlerde yapılan bir konferans, velilerin ve eğitimcilerin büyük tepkisini çekti.
Kaymakamlığın "olur" yazısıyla düzenlenen konferansa, lise öğrencilerinin tamamı, ortaokulların 7 ve 8. sınıfları ile İmam Hatip Ortaokulu'nun 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri götürüldü.
"Ailemiz Gazze" adlı konferans için 200'den fazla öğrenci ve 10'a yakın öğretmen salonda hazır bulundu. Etkinlikte Mavi Marmara saldırısında yaşamını yitiren Furkan Doğan anısına sunumlar yapıldı. Ancak etkinlik içeriğinin pedagojik formasyondan uzak olması ve şiddet içerikli anlatımlar barındırması salonda gerginliğe neden oldu.
'Öğretmenler dışarı atıldı' iddiası
Etkinliğin konuşmacısı olan İslamcı yazar Ramazan Kayan'ın sunumu sırasında, yaşları oldukça küçük olan öğrencilere bombalama, savaş anları ve ölümler detaylıca bahsedildi. Salondaki bazı öğretmenler, çocukların bu anlatımlara maruz kalmasına tepki gösterdi.
soL'un edindiği bilgilere göre, anlatılanların "çocukların psikolojisini bozacağını" belirterek duruma itiraz eden öğretmenler, İlçe Milli Eğitim Müdürü ve bazı şube müdürleri tarafından zorla dışarı atıldı. Eğitimcilerin, öğrencilerini koruma refleksiyle gösterdikleri tepkiye verilen karşılık ilçede tartışma konusu oldu.
Veliler etkinlikten habersiz: 'Bu bir psikolojik şiddet'
Etkinlik sonrası çocuklarının anlattıklarıyla sarsılan veliler de duruma isyan etti. Konferans öncesinde kendilerinden herhangi bir izin alınmadığını belirten veliler, çocukların şiddet ve ölüm anlatımlarından kötü etkilenebileceğini dile getirdi.
Velilerin "Çocuklara neler anlatıldı, neden bizden izin alınmadı?" sorularına verilen yanıt ise bürokratik bir gerekçeye dayandırıldı. Etkinliğin "Kaymakamlık olur yazısı" ile yapıldığı, bu nedenle ayrıca veli iznine gerek duyulmadığı belirtildi.
Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.
Resmi yazılarla tavsiye edilen etkinlik için velilerden izin alınmasına gerek görülmedi. Kendilerinden habersiz yapılan bu etkinliğe öğrencilerin zorla götürülmesi velilerin tepkisine neden oldu.
Laiklik karşıtı sicili kabarık bir isim: Ramazan Kayan
Gökçeada'da ortaokul çocuklarına savaş ve ölümden bahseden Ramazan Kayan aslında kamuoyunun yabancı olmadığı bir isim.
Filistin halkıyla dayanışmayı yalnızca İslamcı bir perspektife indirgeyen ve laiklik karşıtı söylemleriyle bilinen Kayan'ın geçmişi, benzer skandallarla dolu.
Kayan, 2016 yılındaki anayasa tartışmaları sırasında "Bu millete 'laik' değil, 'layık' bir anayasa lazım. Kalbimizde, kimliğimizde ne yazıyorsa anayasaya da o yazılsın" sözlerini sarf etmişti. Kayan, şeriat ve İslamcı gündemler söz konusu olduğunda üniversitelerden okullara kadar birçok alanda boy gösteriyor.
Üniversitelerden kovulan isim ilkokul çocuklarının karşısında
Ramazan Kayan, daha önce ODTÜ ve Eskişehir'deki üniversitelerde de benzer girişimlerde bulunmuş ancak öğrencilerin tepkisiyle karşılaşmıştı.
ODTÜ'de "Mescit Topluluğu" adı altında örgütlenen gerici gruplar, "Özgün İrade" isimli dergide yazan Kayan'ı okula davet etmiş, ancak ODTÜ öğrencilerinin tepkisi sonucu etkinlik iptal edilmişti. Benzer şekilde Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi ve Osmangazi Üniversitesi’nde düzenlenen "Umut Eskişehir 2024" başlıklı etkinlikte de Kayan davetliler arasındaydı.
Not:Haberimiz ilk olarak söz konusu konferansta video görüntüler izletildiği bilgisiyle yayımlanmış, bu bilginin doğru olmadığının farkına varılmasının ardından geri çekilmiş, olayı doğru aktaracak şekilde düzenlendikten sonra yeniden yayımlanmıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.
***
Geleceğe el koymak: Hollanda’da emeklilik hakkının piyasaya devri ve 2026 kırılması -Gamze Özdemir-
Hollanda’da 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.
Hollanda’da 2023’te kabul edilen ve 1 Ocak 2026'da yürürlüğe giren yeni emeklilik yasası, başından itibaren kamuoyuna “teknik bir uyum” ve “kaçınılmaz bir reform” olarak sunuldu. Bu anlatı, meselenin siyasal ağırlığını görünmez kılmak için kurulmuş bir perdedir. Çünkü yasa, bugün itibarıyla emekçilerin yaşamında somut sonuçlar üretmeye başladığında, bunun yalnızca idari bir düzenleme olmadığı çok daha açık biçimde görülecektir. Yaşanan dönüşüm; emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarının ritmine bağlandığı, devletin ise sosyal garantörlük rolünden bilinçli biçimde çekildiği daha geniş bir neoliberal yeniden yapılanmanın parçasıdır.
Bu nedenle 2026’yı yalnızca bir takvim eşiği olarak değil, emekçilerin geleceğinin kim tarafından yönetileceğine dair sınıfsal bir kararın yürürlüğe giriş tarihi olarak görmek gerekiyor. Emekçinin yaşamının en temel güvence başlıklarından biri olan emeklilik, hak olmaktan çıkarılıp bir yatırım sonucuna çevrilirken; devlet de emek lehine kurulmuş —tarihsel zorunlulukların ürünü olan— garantörlük hattını terk etmektedir. Üstelik bunu gürültüyle değil, sessizlikle yapmaktadır.
Avrupa’da sosyal devlet bir ‘tercih’ değil, zorunluluktu
İkinci Dünya Savaşı'nın faşizmin yenilgisi ve Sovyetler Birliği’nin 1945’te zaferle çıkması, kapitalizmi küresel ölçekte savunma pozisyonuna itti Avrupa’da sosyal devlet, bir “iyi niyet tercihi” değil, kapitalizmin kendini sosyalizmden koruma mekanizması haline geldi.
Bu nedenle emeklilik, sosyal güvenlik, kamusal sağlık ve eğitim gibi alanlarda devletin fiilî garantör olması, kapitalizmin insani bir evrimi değil; güçlü işçi hareketlerinin ve sosyalizmin yarattığı tarihsel basıncın sonucuydu. Devlet, sınıf çatışmasını yönetilebilir kılmak ve sistemin sürekliliğini sağlamak için riskin bir bölümünü üstlenmek zorunda kaldı. Bu tarihsel arka plan hesaba katılmadan bugünkü tasfiyeyi anlamak mümkün değildir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu tarihsel zorunluluğun ortadan kalktığı iddia edildi. Neoliberal ideoloji, kapitalizmin alternatifsiz olduğunu ilan etti. Bu noktadan sonra sosyal devlet “gereksiz yük”, sağlık, eğitim, emeklilik ve sosyal güvenlik ise “taşınamaz maliyet” olarak tanımlanmaya başladı. Hak kavramı bütçe kalemine indirgenirken, yurttaşlık “maliyet” tartışması içinde siyasetsizleştirildi.
Ortaya çıkan şey, devletin küçülmesi değil; rol ve taraf değiştirmesi ya da özüne dönmesidir. Sosyal risklerden çekilirken piyasayı ve sermayeyi daha sert, daha bağlayıcı ve daha disiplinli biçimde güvence altına aldı. Zorunluluk kamusal güçle dayatılırken, piyasanın sonuçlarına dair sorumluluk bireylere devredildi. Bugün emeklilik alanında yaşanan dönüşüm, bu kopuşun güncel ve somut ifadesidir.
Hollanda’da emeklilik rejimi değişti: Sosyal haktan zorunlu piyasalaştırmaya
Hollanda’da kabul edilen yeni emeklilik yasası, teknik dili ve “kaçınılmaz reform” söylemiyle sunulsa da özünde bir sosyal politika düzenlemesi değildir. Bu yasa, devletin emekle kurduğu tarihsel ilişkinin köklü biçimde yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Emeklilik, toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp finans piyasalarına endeksli bir risk rejimine dönüştürülmekte; bu dönüşüm de geniş bir toplumsal tartışma yürütülmeden, adım adım ve düşük perdeden hayata geçirilmektedir.
Yıllarca “sosyal devlet modeli’nin örnek ülkelerinden biri olarak anlatılan Hollanda’da emeklilik sistemi, bu anlatının temel dayanaklarından biriydi. Eski sistem, emekçiye şunu vaat ediyordu: Çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin karşılığında, yaşlılık döneminde öngörülebilir ve görece istikrarlı bir gelir. Yeni yasa ile birlikte bu vaadin merkezindeki ilke ortadan kalktı. Emeklilik sisteminin en kritik değişikliği, garantili emeklilik gelirinin sona erdirilmesidir.
Çalışanlar ve işverenler hâlâ brüt maaş üzerinden zorunlu emeklilik primi ödemeye devam edecekler; sistemden çıkmak mümkün değil. Emekçinin “Ben bu riski almak istemiyorum” deme hakkı yoktur. Buna karşılık devlet, bu zorunlu primlerin karşılığında nasıl bir emeklilik geliri sağlanacağına dair tüm garantilerini geri çekmektedir.
Bu noktadan sonra emeklilik maaşı, sabit bir hak olmaktan çıkıp finans piyasalarının performansına bağlı bir sonuca dönüşmektedir. Fonlar kâr ederse gelir artabilir; zarar ederse emeklilik geliri düşebilir. Aynı primleri ödeyen iki kişi, tamamen piyasa koşullarına bağlı olarak çok farklı emeklilik gelirleriyle karşılaşabilir. Böylece emeklilik, sosyal hak olmaktan çıkıp piyasa riskine açık, zorunlu bir yatırım ilişkisine dönüşmektedir.
Yasa savunulurken hükûmet sıkça “riskin daha adil dağıtıldığı” vurgusunu yaptı. Oysa yaşanan, riskin adileşmesi değil; sistemli biçimde bireylerin omuzlarına yıkılmasıdır. Eski sistemde risk kuşaklar ve fonlar arasında paylaştırılabilirken, yeni sistemde tek tek emekçilere devredilmektedir.
Bu durum özellikle emekliliğe yakın olanlar için ağır sonuçlar doğuracak, piyasa dalgalanmalarını telafi edecek zamanı olmayanlar, şokların doğrudan hedefi haline gelecektir. Düşük gelirli çalışanlar, güvencesiz işlerde çalışanlar ve göçmen emekçiler açısından tablo çok daha yıkıcı hale gelecek; çünkü bu kesimlerin kayıpları dengeleyecek birikimleri ya da alternatif kazançları yok. Riskin bedeli eşit değildir; bedel sınıfsaldır. Devlet bu süreçte sermaye için düzenleyici ve koruyucu, emek için ise disiplin kurucu bir aygıta dönüşmektedir.
Silahlanma rejimi ve sessiz tasfiye: Kabinenin kararlarıyla geleceğin yeniden dağıtımı
Hollanda’da emeklilik hakkının tasfiyesi, bütçe teknikleri ya da demografik gerekçelerle açıklanabilecek bir “zorunluluk” değildir. Bu dönüşüm, hükûmetlerin ve Avrupa sermayesinin 2000’lerin başından beri takip ettiği siyasal çizginin ürünüdür ve son on yılda giderek sertleşen bir silahlanma ve güvenlik rejimiyle birlikte okunmalıdır. Emeklilik yasasının 2013’te tasarlanması ve 2014 sonrası Avrupa genelinde güvenlik söyleminin sistematik biçimde yükseltilmesi tesadüf değildir. Aksine, bu iki süreç birbirini tamamlayan aynı yeniden yapılanmanın parçalarıdır.
Hollanda hükûmeti, “her an savaş çıkabilir”, “güvenlik öncelik” ve “NATO yükümlülükleri” söylemleriyle savunma harcamalarının artırılmasını kaçınılmaz ilan ederken, aynı dönemde sosyal devletin tüm dayanaklarını “taşınamaz maliyet” olarak yeniden tanımlamıştır. Kabine, bir yandan savunma sanayine uzun vadeli kamu garantileri verirken, diğer yandan emeklilik gibi en temel sosyal güvenceleri piyasanın insafına bırakmıştır. Bu bir yönetim hatası değil, bilinçli bir tercihtir. Kaynak vardır; ancak bu kaynak emekçinin geleceği için değil, silahlanma ve sermaye birikimi için seferber edilmektedir.
Bu noktada “bütçe disiplini” söylemi, siyasal bir örtü işlevi görmektedir. Emeklilik söz konusu olduğunda devreye giren disiplin, savunma ve silah sanayii söz konusu olduğunda yerini cömertliğe bırakır. Kamusal kaynaklar aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılmakta; emekçilerin vergileriyle oluşan kamu bütçesi, geleceği güvence altına almak yerine savaş ekonomisini besleyen bir araca dönüştürülmektedir.
Bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir disiplin rejimiyle ilerlemiştir. Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa genelinde sürekli bir olağanüstü hâl atmosferi üretilmiş; bu atmosfer hükûmetler tarafından bilinçli biçimde yönetilmiştir. Resmî bir OHAL ilanına gerek duyulmadan siyasal gündem güvenlik ekseninde daraltılmış; “şimdi sırası değil”, “öncelik güvenlik” ve “zor bir dönemden geçiyoruz” söylemleriyle sosyal haklara yönelik itiraz bastırılmıştır. Emeklilik gibi uzun vadeli ve sınıfsal meseleler bu gürültü içinde görünmez kılınarak dönüştürülmüştür.
Buradaki sessizlik bir yan etki değil, bilinçli bir yöntemdir. Emeklilik yasasının geniş bir toplumsal itirazla karşılaşmadan geçirilmesi, teknik karmaşıklıktan çok bu olağanüstü hâl rejiminin başarısıdır. Hükûmet, emeklilik hakkını doğrudan hedef alan bir saldırıyı açık siyasal tartışmaya açmak yerine, süreci teknikleştirerek ve güvenlik gündemiyle perdeleyerek yönetmiştir. Böylece emeklilik, bir hak olmaktan çıkarılıp “uzmanlık”, “uyum” ve “kaçınılmazlık” diliyle siyasetsizleştirilmiştir.
Ortaya çıkan tablo nettir: Emeklilik hakkının tasfiyesi, silahlanma rejiminin yan ürünü değil; onun tamamlayıcı unsurudur. Hükûmet, bir yandan “geleceği korumak” adına savunma bütçelerini büyütürken, diğer yandan emekçinin gerçek geleceğini —yaşlılık güvencesini— bilinçli biçimde tasfiye etmektedir. Bu, teknik bir reform değil; geleceğin kim için güvence altına alınacağına dair verilmiş sınıfsal bir karardır.
Sonuç: 2026 bir tarih değil, tarihsel bir kırılmadır
1 Ocak 2026, emekliliğin toplumsal bir hak olmaktan çıkarılıp kalıcı biçimde piyasa riskine bağlandığı eşiği temsil etmektedir. Bu dönüşüm yalnızca emeklilikle ilgili değildir; devletin kim için çalıştığı ve geleceğin kime ait olduğu sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyal devletin tarihsel zorunlulukların ürünü olan sınırlı garantörlüğü tasfiye edilirken, emekçinin geleceği doğrudan sermayenin yönetimine devredilmektedir.
Bu dönüşümün bir başka boyutu da, emekliliğin belirsizleşmesi, işçi sınıfının yalnızca yaşlılık döneminde değil, bugününde de disipline etmesidir. Gelecek güvencesi zayıflayan işçi sınıfının pazarlık gücünü de zayıflatan sermaye bunu hızla bir siyasal disiplin aracına dönüştürecektir. “Piyasa böyle” denilerek itiraz ahlaki bir kusur gibi sunulacak ve “gerçekçilik” adı altında boyun eğme normalleştirilecektir.
Asıl mesele şudur: “Silahlanmak zorundayız, her an savaş çıkabilir” diyen Hollanda hükûmeti, son yıllarda daha da hızlanarak sosyal devlete ait ne varsa emekçinin cebinden alırken, savunma sanayii ve NATO ile büyüyen sermayenin kârına kâr katmıştır. “Daha özelleştirilecek ne kaldı?” sorusunun yanıtı artık gizlenmemektedir: Geleceğimiz. Hepimizin, parça parça birer meta gibi piyasaya sürülmesi.
Geleceğin piyasalaştırılması, bugünün en somut siyasal kavgasıdır.
Ve bu kavga “yarın” değil; bugün verilmek zorundadır.
/././
Alman emperyalizminin rezil kibri: Deutsche Welle’den skandal Maduro haberi
Gazetecilik bile değil, çünkü iddianamenin değiştiğinden haberleri yok. Ama Maduro’nun “zalim ve hilekar” olduğundan eminler.
Alman gazetesi Deutsche Welle (DW), bir de Türkçe versiyona sahip.
DW, bugün bir X paylaşımı yaptı: "Maduro, ülkesi Venezuela'yı yıllarca demir yumrukla yönetti: Muhaliflere zulmetti, seçimlerde hile yaptı, ülkesinin ekonomisini harabeye çevirdi. Peki Maduro aynı zamanda bir uyuşturucu baronu muydu?"
Öyle bir paylaşım ki, “peki aynı zamanda baron muydu” diyerek, diğer hepsinin “zaten tartışılamayacak gerçekler” olduğunun kabul edilmesi isteniyor.
Kendi ülkesinde sırf kefiye giydiği için insanları gözaltına alan, Filistin’e destek eylemlerinde kadınların suratın yumruk atıp yüzleri kan revan göstericileri yaka paça polis aracına tıkan bir devletin medyası, Maduro’nun muhaliflere zulmettiğini öne sürüyor.
“Ekonomisi harabeye çevrilen” Venezuela’nın yıllardır ABD’nin ağır yaptırımlarına maruz kaldığına, Amerikan donanmasının aylardır Karayipler’de korsancılık oynayarak balıkçıları öldürüp gemilere el koyduğuna da atıf yok.
Paylaşıma konu olan haber, DW Türkçe’nin çalışanlarının değil, “Thomas Latschan” isimli Alman “gazetecinin” kaleminden çıkmış.
Üstünkörü yazılmış habere bakıldığında, Latschan’ın ABD’deki iddianamenin değiştiğinden ve “Güneşler Karteli” diye bir örgüt olduğu masalının geri çekildiğinden haberi dahi olmadığı görülüyor. DW haberinde şöyle deniyor: Venezuela güvenlik güçlerinden oluştuğu iddia edilen söz konusu yapı, örgüte mensup yüksek rütbeli asker ve polislerin apoletlerindeki güneş simgelerinden dolayı ‘Güneşler Karteli’ (Cartel de los Soles) olarak anılıyor.
Haberini yazdığı olayın en temel bilgilerinden dahi haberdar olmayan Alman basını, NATO üyelerinin bile topraklarını ilhak etme tehditleri savuran ABD’nin tüm uluslararası hukuku ayaklar altına almasına tek kelime değinmezken, herkesin “Maduro’nun kötü insan olduğundan” emin olmasını istiyor.
Değerli okurlar geçmişi, şimdiyi ve geleceği anlamak, kavramak için “Şimdi”yi anlayarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü geçmiş ve gelecek şimdinin içindedir. “Geçmiş”i şimdi anlayıp değerlendiririz, “Gelecek”i şimdi tasarlayıp planlayabiliriz. Geçmiş ve gelecek, “şimdi”nin içindedir.
Şimdi, şu anda, şu günde, şu haftada, şu ay ve yılda, olayları anlamak, olguları kavramak için, hayal dünyasından çıkıp gerçeklerle yüzleşmek için Türkiye’nin üzerine oturduğu Anadolu’yu bilmek zorundayız. O halde Google’da bulunan ansiklopedik kaynaktan öğrenelim:
Anadolu, Anadolu Yarımadası veya coğrafi olarak Asya Kıtası’nın tüm özelliklerini içerdiğinden KüçükAsya, Asya kıtasının en batısında Karadeniz, Akdeniz ve Ege Denizi arasında kalan yaklaşık 537 bin kilometrekarelik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır.
Batıdan doğuya olan uzunluk 1000 km’den fazla, genişlik ise 400 km’den 600 km’ye kadardır. Osmanlı döneminde “Anadolu”nun geleneksel doğu sınırı olarak Fırat Nehri kabul edilirken Cumhuriyetle birlikte Birinci Türk Coğrafya Kongresi’nden sonra Türkiye’nin Asya’da kalan kısmının tümü aynı coğrafi terime dahil edilmiştir. Günümüzde yaygın olarak Türkiye’nin Asya kıtasında kalan topraklarının adı olarak kullanılır.
Anadolu, Asya ve Avrupa’nın birleşim noktasındaki stratejik konumu nedeniyle tarih öncesi çağlardan beri birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Yeryüzünün en eski yerleşkelerinden bazıları Cilalı Taş Devri’nde Anadolu’da kurulmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Hacılar, Göbekli Tepe ve Mersin (Yumuktepe) yerleşkeleri Cilalı Taş Devri’nden kalmadır. Truva yerleşkesi de Cilalı Taş Devri’nde kurulmuş ve Demir Çağı’na doğru uzanmıştır. Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Kelt, Pers, Roma, Doğu Roma (Bizans), Selçuklu, Moğol ve Osmanlı gibi onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Yüzlerce dil ve lehçeyi barındırır.
Anadolu, Hıristiyanlığın ilk doğduğu ve geliştiği topraklardan biridir. Uzun yıllar bu topraklar Doğu Roma olarak anılmaktadır. 11. yüzyıldan itibaren Türkler tarafından iskân edilmiş ve yönetilmiştir. Özellikle 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi’nden itibaren Müslüman Oğuz Türkleri Anadolu’ya akın etmiştir.
Etimoloji: Anadolu sözcüğü Yunanca doğu veya gündoğumu anlamındaki sözcükten türemiştir. Bizans İmparatorluğu döneminde orta Anadolu’nun bir kısmı imparatorluğun merkezine doğuda olmasından kaynaklı doğu askeri idari birimi ya da Anatolikon Themas olarak adlandırılmaktaydı. Anatolikon Theması Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve Mersin yörelerini kapsamaktaydı.
Osmanlı döneminde ise Anatoli, merkezi önce Ankara (1393-1451), sonra Kütahya (1451-1827) olan kuruluş tarihi ve protokol olarak ikinci beylerbeyliğinin adıdır. Beylerbeyliği’nin (daha sonraki ismiyle eyalet) doğu sınırlarını Antalya, Isparta, Afyonkarahisar, Ankara, Çankırı ve Sinop oluşturmaktaydı. Beylerbeyliği’nin komşuları (kuzeyden güneye) Rum Eyaleti, Karaman Eyaleti, Adana Eyaleti’dir.
19. yüzyılda genel anlamda imparatorluğun Asya Kıtası’nda kalan ve Türklerle meskûn olan bölgesini tanımlamak için kullanılmıştır.
Coğrafya: Yarımada hâkim dağlık arazidedir. Büyük kısmı, doğuda yarı çöl Anadolu Yaylaları ve Ermeni Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Anadolu Platosu’nun içi, marjinal Kuzey Anadolu Dağları (kuzeyde) ve Toros Dağları (güneyde) ile sınırlanan Anadolu Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Ege, Akdeniz ve Marmara Denizi kıyıları boyunca Akdeniz bitki örtüsü ile dar ovalar vardır.
Tanımlama: Anadolu; kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege denizi, kuzeybatıda Marmara Denizi ile sınırlanmış bölgedir. Doğuda ise tarihsel olarak İskenderun Körfezi’nin güneyindeki Akdeniz kıyılarından sonra 40. meridyen ile Van Gölü arasında bir çizgi olarak kabul edilir ve kuzeyde sınır, Çoruh Nehri’nin alçak seyri ile kabaca çakışır. Cumhuriyetin ilanından itibaren ise Anadolu Türkiye’nin Asya’da kalan kısmıyla eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Yarımada, Asya’nın diğer tüm bölgelerine kıyasla batıdadır.
Anadolu coğrafi olarak daha çok Avrupa’ya benzemektedir. Çünkü bütün Akdeniz’in kuzeyi Avrupa kabul edilmektedir. Anadolu da coğrafi olarak kendisinden çok farklı özellikler barındıran Asya ülkelerinden (Çin, Hindistan, İran vb.) çok, Akdeniz’in kuzeyindeki Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerine benzemektedir. Doğal sebepler siyasi olayları da etkilediği için Anadolu’nun, tarihte Asya’dan çok Avrupa ile münasebetleri olmuştur. Bütün bunlara rağmen Anadolu’nun Asya içinde düşünülmesi, onun güçlü bir Asya kültürüne sahip olmasındandır. Tarih boyunca Asya kültürü, kendisinin batısındaki Anadolu’ya akmıştır. Asya kökenli Türklerin, eskiYunan-Roma coğrafyası olan Anadolu’daki (ki Diyarı Rum tabiri tam da bunu anlatır) varlığı bunun maddi bir göstergesidir.
(II)
Anadolu tarihi: Anadolu’nun tarihi bir anlamda Balkanlar, Kafkasya ve Ön Asya’dan gelen işgal, istila ve fetih dalgalarının tarihidir.
Neolitik çağ: Asya ve Avrupa’nın stratejik kesişme bölgesinde olmasından dolayı Anadolu, tarih öncesi çağlardan beri pek çok uygarlık için beşik olmuştur.
Neolitik yerleşim olarak Taşhöyük (Pottery Neolithic), Çayönü (Pre-Pottery Neolithic A to Pottery Neolithic), Nevali Çori (Pre-Pottery Neolithic B, Hacılar Pottery Neolithic) (Türkiye’de şimdiki Burdur ilinin 25 km güneybatısında), Göbeklitepe (Pre-Pottery Neolithic A) ve Mersin ile Truva yerleşimi Neolitik çağ ile başlar ve Demir çağı içinde devam ederek ilerler.
Bronz çağı (Hattiler ve Hurriler): Hattiler, MÖ 2300 ile 2000 yıllarında Orta Anadolu’da yaşamış ve Hattice isimli yalıtık bir dil konuşmuş uygarlıktır. Anadolu Yarımadası’nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi’dir ve kendilerinden sonra gelen Hititler gibi halklar da yaşadıkları bölgeye bu adı vermiştir. Hattilere ait ilk kaynaklar Akad İmparatorluğu tarafından MÖ 24. yüzyılda yazılmıştır.
Hurriler ise Anadolu’nun güneydoğusunda yaşamış Urartular ile ilişkili bir halktır. Tarihsel açıdan Hurricenin varlığı MÖ 20. yüzyıldan eskiye dayanmaktır. MÖ 16. yüzyılda Mitanni gibi HintAryanlar tarafından yönetilmiş Hurri devletleri Anadolu’da önemli ölçüde toprağa sahip olmuştur.
Asur İmparatorluğu (Asur ticaret kolonileri çağı): MÖ 21. ve 18. yüzyıllar arasında Hurri ve Hatti bölgeleri Asurlular tarafından kolonize edilmeye başlanmıştır. Akadların kuzey kolu olan Asurlular Anadolu’da özellikle gümüş çıkarmıştır. Kaneş antik kentinde bulunmuş MÖ 20. yüzyıl tarihli Asur tabletleri, gelişmiş bir ticaret sisteminin Anadolu’da yer aldığını ortaya koymaktadır.
Hititler: Hititler, MÖ 1600 civarında İç Anadolu’daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli bir devlet kurmuştur. Halk, HintAvrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe, Luvice ve Palaca dillerini konuşmuştur. Hitit kültürü, bölgede yer alan yerli halklar ile Hint-Avrupa kültüründen etkilenmiştir. Kurgan hipotezine göre Hititçenin Anadolu’ya MÖ 2500 civarında geldiği düşünülmektedir.
MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altındaki krallık, Levant ve Yukarı Mezopotamya’ya değin genişleyerek bir süper güç halini almıştır. Eski Hitit Krallığı olarak anılan bu dönemde sanat, başta Boğazköy olmak üzere Alacahöyük, Bitik, Alişar, Eskiyapar, İnandık, Maşat Höyük, Hüseyindede ve İmikuşağı kazılarının ortaya koyduğu gibi büyük ölçüde Anadolu geleneğine bağlıdır. Ülke içindeki politik çekişmeler nedeniyle zayıflayan Eski Hitit Krallığı MÖ 2. binin ikinci yarısında, II. Tuthaliya devrinde yeniden kuvvetlenmiş ve bir imparatorluk haline gelmiştir. Mısır ile Babil’in yanında Tunç çağı Ortadoğu’sunun üçüncü büyük politik gücünü oluşturmuştur. Bu yeni evreye Yeni Hitit Devleti ya da Hitit İmparatorluk çağı denir.
MÖ 2. bin yılın son yüzyılları, Bronz çağı çöküşü olarak adlandırılan ve tüm Yakındoğu için kaos ve sıkıntıların doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Çeşitli yönlerden kopup gelen istilacılar ve göçmenlerin yarattığı bunalımlar sonucunda Hattuşaş’ın son hükümdarı II. Şuppiluliuma’dan sonra Hitit devleti son bulmuştur. Hitit İmparatorluğu’na son veren etkenler arasında Kaşkaların MÖ 2. binyılın son yüzyılları içinde Palaca konuşan bölgelere yaptıkları göçler de vardır. Eski Hitit (ve Hurri) bölgelerinin büyük bir kısmı Asur kontrolüne girmiştir.
DEMİR ÇAĞI-GEÇ HİTİT DEVLETLERİ
Geç Hitit dönemi, Bronz çağı çöküşü sonrasında dağılan Hitit bölgelerinde kurulmuş küçük devletlerin tarihini kapsar. Devletler, Anadolu Demir çağındaki Luvice, Aramice ve Fenikece konuşan siyasi varlıklarıdır. MÖ 1200’lerde batıdan gelen Ege göçlerinin saldırılarından kurtulabilen Hititler güney ve güneydoğu Toroslar’ın dağlık bölgelerine çekilmeleri ile kurmuşlardır. Devletler, Urartu ve Asurlulara bağımlı olarak hüküm sürmüş, MÖ 7. yüzyılda ise Asurlular tarafından bu devletlerin siyasal varlığına son verilmiştir.
(III)
Luvi bölgeleri: Devletleşmeye başlayan tarihi Karya, Likya, Pamfilya.
Hitit İmparatorluğu’nun son döneminde Luvice, Hititçeyi geçerek imparatorluğun baskın dili haline geldi. Dil, Hititlerin yıkılmasından sonra da Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Özellikle Ege ve Batı Akdeniz’de yer alan ve MÖ 9. yüzyılda devletleşmeye başlayan tarihi Karya, Likya, Pamfilya ve Side bölgeleri, Yunan etkileri ile bu dilleri konuşanların egemenliği altında kalmıştır. Pelasgların ve Truvalıların da bu dili konuştuğu düşünülmektedir. Bu bölgeler daha sonra Yunanca konuşanları egemenlik altına almışlardır.
YENİ ASUR İMPARATORLUĞU KİMMER VE İSKİT İSTİLALARI, GREK BÖLGELERİ
Helenistik dönem: Selevkos, Asya Eyaleti, Lazika, Roma Yunanistanı, Galatya, Ermeni Krallığı, Britinya.
Ortaçağ: Roma İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans), Kilikya Ermeni Krallığı, Sasani İmparatorluğu, Bizans-Arap Savaşları, Selçuklu Hanedanı, Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu Beylikleri, Moğollar, İlhanlılar, Safeviler.
HAÇLI SEFERLERİ
Anadolu beylikleri (Beylikler döneminde Anadolu’da yerleşmiş devletler): Ahlatşahlar Beyliği, Alaiye, Artuklu Beyliği, Aydınoğlu Beyliği, Candaroğulları Beyliği, Çaka Bey, Çobanoğulları Beyliği, Danişmendliler, Dulkadiroğulları Beyliği, Eretna Beyliği, Eşrefoğulları Beyliği, Germiyanoğulları Beyliği, Hamidoğulları Beyliği, İnaloğulları Beyliği, Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti, Karamanoğlu Beyliği, Karesi Beyliği, İnançoğulları Beyliği, Mengüçlü Beyliği, Menteşe Beyliği, Pervaneoğulları Beyliği, Ramazanoğulları Beyliği, Sahipataoğulları Beyliği, Saltuklu Beyliği, Saruhanoğulları Beyliği, Tekeoğulları Beyliği.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
Anadolu dilleri: Anadolu’da MÖ 2. ve 1. binyıllarda kullanılan bir grup Hint-Avrupa diline Anadolu dilleri adı verilir. Bu diller arasında en önemlisi ve en iyi tanınanı, MÖ 1600- 1100 yılları arasında yazılı belge bırakmış olan Hititçedir (nesili). Hitit İmparatorluğu döneminde, Hititçe ile akraba diller olan Luvice (Luwili) ve Palaca da konuşulmuştur. Luvicenin yayılım alanı Güney ve Batı Anadolu, Palacanınki ise Kuzeybatı Anadolu’dur.
Erken antik çağda, Luviceden türemiş olduğu tahmin edilen Likya dili, Lisya dili, Karya dili, Pisidia dili, Side dili ve kökenleri yeterince bilinmeyen Paphlagonia dili ile Kappadokia dili kullanılmıştır. Bu dillerin tümü MÖ 1. yüzyıla doğru Yunancanın egemen dil olması üzerine tarih sahnesinden çekilmişlerdir.
21. yüzyılda ise AnadoluMezopotamya bölgesinde Ural-Altay dil ailesine bağlı Anadolu lehçesi kullanılır.
Günümüzde Anadolu: Anadolu’da çokuluslu yapı 20. yüzyıla kadar sürmüştür. 1923 yılında üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Anadolu topraklarının büyük bir kısmı Türkiye’nin denetimine girmiştir. Şu anda Türkiye halkının demografik yapısının büyük bir kesimini Türkler oluşturmaktadır.
Günümüzde Anadolu’da yaşayan halkın büyük bir kısmı Türkçe konuşmaktadır. Anadolu Türkçe ile 11. yüzyılda Selçuklu hanedanının fethi ile tanışmıştır. Buna rağmen çok kültürlü yapısını Selçuklular ve Osmanlılar döneminde devam ettirmiştir. Ayrıca Kuzeybatı Anadolu’da Manav, Kuzeydoğu Anadolu’da Laz, Gürcü ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da (Kuzey Mezopotamya’nın bir kısmı) Kürtlerin, Zazaların ve Arapların yanı sıra az sayıda Süryani de bulunur. Ayrıca özellikle 19. ve 20. yüzyılda çeşitli göç hareketleriyle gelerek Anadolu’ya yerleşen Çerkesler ve Boşnaklar da bulunmaktadır. Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yayılmış Rumların çoğu Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki mübadelede, Yunanistan’daki Müslüman olan halkla değiş tokuş edilmişlerdir. Bugün Anadolu’da yaşayan halkın çoğunluğu Müslümandır.
Özdemir İnce / Cumhuriyet
Not: Okuduğunuz üç yazı, Anadolu’nun sadece Türklerin yurdu olduğunu sananları uykularından uyandırmak amacıyla yazıldı. Anadolu ilk insandan milyarlarca yıl daha yaşlıdır!