Anneler. Babalar. Oğullar. Ve sınıf mücadeleleri!-Tolga Binbay-
Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi.
İnsan bazı şeyleri zamanla ve geç anlıyor.
Kendi adıma psikiyatride bazı şeyleri geç anlayabildiğimi artık daha iyi biliyorum. Zorluk benim zorluğumdu ve yapacak bir şey yoktu. Zor olan da aslında insanın bir bebek-insandan erişkin bir insana nasıl dönüştüğüyle ilgiliydi. Tam da psikolojiyle ilgiliydi yani. Psikoloji, bir bilim olarak insanın nasıl insan olduğunu anlatmaz mı?
Zor anladıklarımın arasında işte, insanın insan olmasında “annenin” kaçınılmaz ağırlığıyla ilgiliydi. Anne önemliydi. Önemliymiş. Bunu çok önceden anlamış olmayı isterdim. Ama olmadı. Bilmek anlamaya yetmiyor ne de olsa.! Zaman ve belli bir pratik deneyim gerektiriyor.
Bazı meslektaşlarımın mesleki eğitimlerine ve hatta daha da öncesine -evet, tıp fakültesine- bunu bir şekilde anlayarak (bir yerden öğrenerek değil, kendi hayatlarından bilerek, sezerek) başladığını düşünürsek aradaki farka dair yaşadığım zorluk, talihsizlik bir parça daha anlaşılabilir belki. Çünkü psikiyatride sorunları ve sorun yaşayanları anlamada yaşamın erken dönemindeki her şey merkezi bir yer tutuyor. Meslekteki çeyrek asıra yakın zamandan sonra bu dezavantajı daha iyi görebiliyorum: Anne önemli. Baba da öyle. Ama önce anne! İnsanın ilk insanı, ilk bakımvereni ve ilk ortamı… Önemli. Zihnimiz için. Psikolojimiz için. İnsan olabilmemiz için.
“Anne” insanın insan olma, insan haline gelme yolunda erken ve kilit bir yerde duruyor. Öyle ki neredeyse tüm yolu belirliyor, sonraki her adıma da rengini çalıyor.
Anne’yi “bakım veren” olarak da okuyabiliriz. Yani mutlaka biyolojik anne olması ve bir kadın olması da gerekmiyor. İnsan, Homo Sapiens için böyle! Ve hatta primatlar için de… Ama konumuz bu değil. Zihnimizin şekillenmesinde erken deneyimlerin kaçınılmaz yeri ile ilgili konumuz. Önemi nereden geliyor annenin? Anne, insan haline gelmemizde (ve gelemememizde) neden merkezi bir yere sahip?
Burada belki de dünyaya, insana, hayata, var olmamıza materyalist bir yerden bakanlar için küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor: Önemli olan bakım verenin kendisi kadar ve hatta ondan daha çok bebeğin/çocuğun, bakım veren bu ilk insan/nesne ile ilişkisi. Yani ilişki önemli. İnsan olma yürüyüşümüz ve o yürüyüş boyunca karşılaşacağımız zorluklar o ilişkinin içinde başlıyor. Dinamik, devinen ve birçok belirleyeni olan bir süreç bu. Ve sürekli yeniden karılan, kurulan bir denklem gibi. Psikoloji de burada başlıyor.
Önemli olan sadece anne ya da sadece bebek değil. İnsanı insan haline getiren, uzun bir yolculuktaki ilk ilişki. Ve o ilişkinin içinde, çevresinde olup bitenler, duygular, zorluklar, kolaylıklar.
Çünkü evrimsel iki mesele var: birincisi Homo Sapiens’in iki ayağı üzerine kalkmış olması. Ve ikincisi de dil/sözel iletişim becerisi. İkisi de damga vurmuş her şeye. Ayağa kalkmak erken doğuma yöneltmiş, dil ise duyguların düşünceye dönüşmesini, yaşamın hatırlanmasını, düşünülmesini ve erken (dil öncesi) deneyimlerin tüm yaşam üzerinde koyu bir iz bırakmasını. Her insan, ilk insanının karnında ve koynunda yoğrulur da diyebiliriz. Çünkü…
Çünkü insan erken doğmakta, yeterince olgunlaşmadan. Diyebiliriz ki her insan prematürdür. Psikanaliz de bu erken doğum nedeniyle her insanı o eksik kalan zamandan ele alır.
Hepimiz hayatta kalmak için en az üç yıl “bir başkasına” gereksinim duyarız. Tabii ki sonrası da var ama ilk aylar, ilk yıllar kritik. İnsan diğer yakın memeliler gibi yürüyebilir, konuşabilir halde doğacak olsaydı eğer, gebeliğin en az 23 ay sürmesi gerekirdi. Ama iki ayak üstündeki insan için gebelik dokuz ay sürüyor ve bebeğin dışarıda gelişmeye devam etmesi gerekiyor. İnsan zaten doğduktan sonra 10 aylık gibi emeklemeye, 11 aylık gibi yürümeye, diş çıkarmaya ve 12 aylık gibiyken de anlamlı kelimeler çıkarmaya başlıyor. Yani insan, bir “yavru insan” olarak ana rahmine düşmesinden ancak “iki yıl sonra” hayatta kalabilir hale geliyor. O da kalırsa… Öncesi ise bilinçdışı. Ve orada kişiliğimiz için çok merkezi süreçler işliyor.
Diyebiliriz ki ilk bir yıl, insanın en uzun yılıdır. Sonraki her yıla da rengini çalan koca bir yıl o ilk bir yıl! Bu nedenle de ilk günler, ilk aylar, ilk yıl, insanın psikolojik gelişiminde, zihninin şekillenmesinde, duygularında, sonraki davranışlarında merkezi bir yer kaplar. Bir çekirdek, öz gibi. Sonrasındaki her şey o ilk çekirdeğin üstüne sarılır. İnsanın tüm hayatı neredeyse o ilk çekirdeğin şekliyle biçimlenir: Eğriyse eğri, doğruysa doğru, engebeliyse engebeli.
Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in şu satırları çok da iyi anlatıyor meseleyi: “Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever”. Evet! Ve devam ediyor Schreiner: “Her yerde okuyabilirsiniz [bunu]. Bütün ikilem de bununla başlar zaten. Daha doğrusu doğumla. İlk sevginin eşi benzeri yoktur, insanın içine işlemiştir ve yinelenemez. Salt duygusallıktan ve belki de aynı zamanda tembellikten çoğu insan ömrü boyunca o ilk sevgiye özlem duyar.” Çok güzel! Çok doğru…
İnsan, hayatı ilk nasıl yaşantıladıysa sonrasını da öyle yaşar: Kendisiyle, sevdikleriyle, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, insanlarıyla, doğayla, nesneleriyle. Ve evet, mesela ideolojisiyle, yaşam inancıyla, ilişkileriyle de... Sevmeyi çok erken öğreniriz ve öğrendiğimiz aslında çoğu zaman sevmemektir. Sevmemeyi sevmek sanarız! Öyle yaşarız.
Çünkü!
Çünkü insanın insan olması çetrefilli bir yoldur. Bir bebekten insan ortaya çıkaran o yol sabır, emek, destek, güven, zaman, dayanıklılık gerektirir. Fransız psikanalist J. Chasseguet-Smiergel’in sözüyle söylersek tüm bu ilk yıllar boyunca “annenin işi zordur.” İnce bir işçilik gerektirir: “Dozu dikkatli bir biçimde ayarlanmış düş kırıklıları ve ödüller, çocuğu, bazı işlevlerin kazanılmasına ve belirli bir ‘varoluş biçimine’ bağlı birtakım doyumlardan, yenilerini edinmek üzere vazgeçmeye itmelidir. Gelişmesinin her evresi, çocuğun geriye [anne karnına] dönmeye özenmemesi için yeterli ödülü, ama aynı zamanda bu evrede durmaya (saplanıp kalmaya) özenmemesi için yeterli düş kırıklığını, kısacası, çocuğun gelişme basamaklarını tırmanmaya devam etmesini sağlayacak olan umudun korunmasını sağlamalıdır.”
İnsan az rastlanan örnekler dışında çoğunlukla, bir trajedinin içinde insan olur. Olabilirse!
Tüm insanlık tarihinin en işlevsel yabancılaşması olan dinin ya da dine benzer düşünce dünyalarının anneliği kutsal ilan etmesine şaşırmamak gerekiyor: İnsanlık, insanı insan yapan bu ilişkinin kilit öneminin çok uzun zamandır farkında. Farkında ama bilmesi ancak bir yüzyıldır, yüz elli yıldır mümkün olabilmiş. O kadar! Öncesinde psikoloji de pedagoji de yok zaten. Öncesi sezgi, kutsallık, kötü şans, kader, doğal afet! O kadar. Bu anlamda hepimiz bin yılları geçirmiş eksik çocukların eksik torunlarıyız. Öyle ya da böyle!
Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi. Böyle de diyebiliriz. Büyük bir sorumluluk bu! Yalnız bırakılmaması gereken ama yalnız bırakılan...
Ana rahminden ilk üç yıla ve ötesine uzanan ve insanı insan yapan (ya da yapamayan) bu ilişkiyi bir dans olarak düşünebiliriz. Orada annenin, o ilk insanın biyolojisi, zihni kadar bebek-insanın zihnini ortaya çıkaracak olan biyolojik gereksinimler de var. Ve bu dans havada, boşlukta olmaz. Dansın bir pisti, atmosferi, ezgisi, enerjisi vardır.
Ve işte orada, o dansta, bebek-insan için baba devreye girer: Tüm dış dünyanın temsili olarak. Babanın zihninin bu ilk yıllar boyunca ve hatta öncesinden başlayarak anne ile bebek-insan üzerinde olması gerekir. Gerekir ama bu genellikle olmaz!
İnsan olmaya doğru meşakkatli bir yol alan bu ilk ilişkiye/dansa baba dış dünya olarak damga vurur: Sevgisi, öfkesi, uzaklığı, yakınlığı ve o ilişkiye taşıdığı tüm soğuk, sıcak, sevecen, hırpalayan, kollayan dış dünya ile. Bir anlamda anne ile bebek arasındaki dansın mekanını ve hatta dansın kendisini de kaplar bu baba/dış dünya. Dans pistinin zeminini, ortamını koca bir toplumsallık, neredeyse tüm insanlık tarihi döşer. Sahne, pist, bir anlamıyla sınıfların ve sınıflar mücadelesinin sahnesidir. Orada her şey vardır: Kadınlık, erkeklik, eşitsizlik, ezme, ezilme, yoksunluk, dışlanma, kolektif emek ve çeşit çeşit zorluklar, kolaylıklar. Biyoloji, vitamin depoları, emzirme, değersizlik, boş zaman, gelecek kaygısı, geçmiş hesaplar… Çocuğun biyolojisinin gereksinimleri, annenin biyolojisi ve bu ikisinin uyumu...
İnsan, ilk insanıyla tüm bunların içinde ilişki kurar. Sonrası da buradan çıkar. Yeniden ve yeniden... Neredeyse tüm bir zihin, tüm bir hayat...
Ve o pist, o müzik, o ahenk (ya da ahenksizlik), sınıfın ve sınıflar mücadelesinin pistidir. Tüm zemini, o koca toplumsallık, neredeyse geride kalan tüm insanlık tarihi döşer. Her insanın zihni, çok kolektif olarak ama bir o kadar da o kişiye, o ilişkiye, o tarihselliğe özgü olarak şekillenir.
Dans bakidir; pist, ritim, atmosfer değişir. Sınıflar ve sınıflar mücadelesi ile!
Bu anlamda Sovyetler Birliği’nde ve kısmen de Küba’da insan olmaya, aileye, kadınlığa, erkekliğe, evliliğe, birlikteliğe, anneliğe, babalığa, çocuk olmaya ve elbette ki çocuğun kolektif bir değer olmasına dair arayışları, buna imkân tanıyan cesur farklılıkları da hatırlamak gerekiyor: Yeni insan kadar yeni bir annelik, babalık ve çocukluk da mümkündü. Denediler. Kıymetini bilemedi insanlık. Ama halen de mümkün!
Tüm bu toz duman içinde sevmek için çok erken dönemde yeterince sevilmek gerekiyordu. Gerekiyor! O sevgi için daha eskisi de gerekiyordu. Yan yana koyduğumuzda koca bir insanlık tarihi bu! Bizler de aslında bir parçasıyız o koca tarihin.
Ama yine de...
Kendi adıma, tüm bunları ve başka şeyleri, çok daha önce anlayabilmiş olmayı dilerdim.
Ama bazı şeyler zamanla ve geç anlaşılıyor.
Ne yazık ki!
*
Yazının başlığını Margit Schreiner’in “Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları” kitabından aldım.
Alıntı yaptığım kitaplar ise şöyle:
Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri (çev. Serap Gülerçin Karlık). Yapı Kredi Yayınları.
Janine Chasseguet-Smirgel, Ben İdeali "İdeal Hastalığı" Üzerine Bir Psikanaliz Denemesi (çev. Nesrin Demiryontan). Metis Yayınları.
Waltraut Barnowski-Geiser ve Maren Geiser-Heinrichs, Zor Anneler - Yetişkin Kızlar ve Oğullar İçin Rehber Kitap (çev. Erol Özbek). İletişim Yayınları
Tarihlerin çakıştırılması rastlantı değil -Engin Solakoğlu-
9 Mayıs’ın, ismine Avrupa da denilen Avrasya’nın batı ucunda yarattığı ve giderek büyüdüğünü gözlemlediğimiz antipatinin, 9 Mayıs törenlerine saldırmaya kalkışmanın temel sebebi nazizmin yenilgisinin kapitalizmin yenilgisi olmasıdır.
ABD/İsrail çetesinin İran’a yönelik saldırısı sebebiyle gölgede kalmış görünen Rusya-Ukrayna savaşı bir kez daha kendini anımsattı bu hafta.
Savaşın merkez hattını oluşturan Dinyeper boylarının ikliminden dolayı bahar-yaz aylarında savaşın hareketlenmesi olağandışı sayılmıyor. Basit bir denklemle çamur ve soğuk azalınca savaş artıyor. Ancak bu kez tırmanmanın sebebi ateşkes tartışması oldu.
Hafta başında Rusya Savunma Bakanlığı II. Dünya Savaşı'nın Avrupa'da sona ermesini kutlamak için düzenlenen geleneksel törenler sebebiyle 8-9 Mayıs tarihlerinde iki günlük ateşkes ilan etmiş, Kiev'i de benzer şekilde hareket etmeye çağırmıştı.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise teklifin Ukrayna’ya doğrudan iletilmediğini gerekçe göstererek olumlu yanıt vermemiş, buna karşılık 6 Mayıs tarihinden itibaren ateşkes uygulanabileceğini belirtmişti.
Zelenski ve diğer Ukrayna yetkililerinin Rusya’yı ateşkesi bozmakla suçlamaları ve 9 Mayıs günü Moskova’nın hedef alınabileceğini ima eden açıklamaları üzerine Rusya Savunma Bakanlığı, 9 Mayıs’taki geleneksel Zafer Günü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen geçit resminde askeri araçların yer almayacağını açıkladı. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova da paylaştığı bir video mesajda, Moskova’nın tüm diplomatik misyonları ve uluslararası kuruluş temsilciliklerini uyardığını duyurdu. Zaharova, Ukrayna’nın 9 Mayıs törenleri sırasında Moskova’ya saldırması halinde, Kiev’e yönelik sert bir misillemede bulunulacağını bu yüzden diplomatik personelin kenti terk etmelerinin tavsiye edildiğini söyledi.
Rusya-Ukrayna savaşını hemen bitirmeyi seçim kampanyasının ana sloganlarından biri haline getiren ancak arazideki gerçeklerle yüz yüze gelince bu savaşa ilgisini kaybeden ABD Başkanı Trump bu kez devreye girdi ve üç günlük ateşkes ilan etti.
Moskova yine de yoğurdu üfleyerek yemeği tercih etti ve gerçekten de 9 Mayıs zafer günü törenleri, askeri araç ve silahların sergilenmediği daraltılmış bir formatta düzenlendi. Savaşın bitmesini istemeyen İngiltere’nin Kiev’deki adamı Zelenski buradan kendine pay çıkardı. Putin’i ve Rusya’yı korkuttukları şeklinde yaygın bir propaganda yapıldı.
Rusya’nın asıl çekindiği Moskova’daki törenler sırasında Londra merkezli bir provokasyon tertiplenmesiydi. Böyle bir durumda Rusya önceden uyardığı çerçevede Kiev’e şiddetli bir misilleme saldırısına girişmek zorunda kalacak, esasen Moskova’nın da artık pek sürdürmek istemediği bu savaş yeni bir tırmanma evresine girecekti.
“Zorunda kalacak” ifadesi herkese anlamlı gelmeyebilir. Bunu tam kavramak için 9 Mayıs’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği halkları için neyi temsil ettiğini bilmek gerekir. Biraz okumak elbette buna yardımcı olur ama o coğrafyada yaşamışsanız bilmezden gelemezsiniz. Şu kadarını söyleyeyim, Zafer Günü törenlerine yönelik bir alçaklığı yanıtsız bırakan adam Putinullah olsa koltuğunda oturamaz.
Zelenski ve ona akıl verenler de bu gerçeği bilerek kurguladılar bu 9 Mayıs kışkırtmasını. Bu bir nevi Rusya’nın nasırına basmak, o nasırın acısıyla vereceği çok sert karşılıktan ilave bir mağduriyet hikayesi ve savaşın uzatılmasına gerekçe yaratmak çabasıydı. 10 Mayıs günü televizyonda konuşan emekli bir Fransız generali (François Chauvancy) aynen şöyle söyledi: “Ukrayna’nın Trump’ın ilan ettiği ateşkese uyması, Zeleneki’nin o gün Moskova’yı vurmaması için hiçbir sebep yoktu”. Fransız general kaçırılmış bir fırsata hayıflanıyordu.
9 Mayıs meselesi yeni bir tartışma konusu değil. Takvim 9 Mayıs’ı gösterdiğinde Avrasya’nın iki ayrı ucunda iki ayrı etkinlik serisi düzenleniyor. İkisinin de çıkış noktası II. Dünya Savaşı. Birincisi Sovyet coğrafyasında Zafer Günü, ikincisi Avrupa Günü.
Avrupa Günü işi biraz karışık aslında. Gerçekte Avrupa Günü 5 Mayıs. 1949’da Avrupa Konseyi’nin kurulduğu gün. Ancak ne hikmetse 1964 yılından itibaren 9 Mayıs’ta kutlanmaya başlıyor. Orada esas alınan tarih ise Avrupa Birliği’ne yönelik ilk adım sayılan Schuman Bildirgesi’nin yayınlanması. Yalnız o bildirgenin yayınlandığı yıl 1950. Avrupa “aklı” nedense 14 yıl bekliyor 9 Mayıs’ı “en hakiki” Avrupa günü ilan etmek için.
Zafer günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ın ise hareket noktası Nazi Almanyası’nın teslim olması. Avrasya’nın batı ucunda yani Avrupa’da 8 Mayıs, SSCB coğrafyasında 9 Mayıs. Gerçekten de teslim belgesinin yürürlüğe giriş tarihi 8 Mayıs 1945 saat 23:01. Saat farkı sebebiyle bu Moskova’da 9 Mayıs’a denk geliyor.
Zaman ve sermaye propagandası unutturuyor. Düzenli aralıklarla anımsatmak gerekir. Sıkça verilen bir örnektir. Avrasya’nın batı ucunda II. Dünya Savaşı sonrasında yapılan anketlerde ilk yirmi yıl Avrupa’yı kimin kurtardığı sorusuna verilen yanıtların neredeyse üçte ikisi SSCB’yi işaret eder. Sonra devreye NATO girer, Gladio girer, Hollywood ve CIA çalışır. 1980’lere gelindiğinde “ABD kurtardı” diyenlerin oranı yüzde 50’yi geçer. 9 Mayıs Zafer gününün üstüne fasülyeden bir “Avrupa Günü” bindirilmesi bu çabaların bir parçasıdır.
Oysa 9 Mayıs’ta kutlanan sadece Hitler Almanyası’nın yenilgiyi kabul etmesi değildir. Bir bütün olarak nazizm ve faşizmin yenilgiye uğratılmasıdır. İnsanlığın canavarlığa karşı zaferidir. Hiç tartışmasız komünizmin ve komünist halkların olağanüstü kayıp ve özveriyle elde ettiği bir başarıdır.
II. Dünya Savaşı’nda yaşamını yitirenlerin sayısı 80 milyon civarında tahmin ediliyor. Bunun 27 Milyonu SSCB yurttaşıdır. Bunların yarıdan fazlası sivil, kalanı Kızılordu askeridir. II. Dünya Savaşı’nda bir Yahudi soykırımı yaşandığını hepimiz biliriz. Nazilerin Romanları, solcuları ve engelli bireyleri de topluca ve sistematik biçimde katlettiği daha az bilinir. Daha az dikkate alınan ise çoğunluğu Rus olan Slavlara yönelik soykırımdır. Nazi öğretisi Slav halkını aşağı bir ırk olarak görür. Slavlar ya köle olmalı ya da ortadan kaldırılmalıdır.
SSCB halkı böyle bir canavarlığa karşı savaşmıştır. Şimdi ortalığa düşen yeni nesil nazi özentisi pizzacı tayfanın yeniden piyasaya sürdükleri “Esir Türkler, esir halklar” mavalına, 9 Mayıs Zafer Günü’ne çamur atmaya kalkışmalarına da bakmayın. Bunlar önce Nazilerin, sonra da bayrağı ondan devralan CIA’in yarım akıllılara yutturmak için ortaya attıkları palavralardır. Fatih Yaşlı’nın isabetle taktığı isimle bu Nazi eniklerinin kapasitesi ancak kendilerini yemleyenlerin teranelerini tekrarlamaya elverir. Tarih bilmezler, sosyoloji bilmezler, insanlıktan nasipleri yoktur.
Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta bir devlet müzesi bulunur. Müzenin bir kanadında Çarlık Rusyası’nın Türkmenistan’ı nasıl ele geçirdiği, Türkmen halkının nasıl bir zulme uğradığı anlatılır. Bu çerçevede Göktepe muharebesi ve katliamı öne çıkartılır. Müzenin aynı büyüklükteki diğer kanadı ise Büyük Yurtsever Savaş’a ayrılmıştır. Bilmeyenler için, bu II. Dünya Savaşı’na SSCB’de verilen isimdir. Sosyalizmle ya da komünizmle en ufak bir ilişkisi kalmamış Türkmenistan’ın bugünkü arkaik ve atipik rejimi dahi o savaşı, Stalingrad direnişini, Leningrad kuşatmasını ve o savaş içerisinde süvari hücumuna kalkan Türkmen atlılarının görsellerini gururla sergilemektedir.
Kızılordu’nun Nazilerin belini kırarak ele geçirdikleri ve bayrak çektikleri Berlin’de geleneksel danslarını yapan Dağıstanlılar, Ermeniler, Özbekler, Kürtler ve daha birçok halk o zaferin insanlığa ve komünizme ait olduğunun canlı kanıtlarıdır.
9 Mayıs’ın, ismine Avrupa da denilen Avrasya’nın batı ucunda yarattığı ve giderek büyüdüğünü gözlemlediğimiz antipatinin, 9 Mayıs törenlerine saldırmaya kalkışmanın temel sebebi nazizmin yenilgisinin kapitalizmin yenilgisi olmasıdır. Hitler Alman sermayesinin, Mussolini İtalyan sermayesinin, kuduran faşizmin onlara benzeyen bütün temsilcileri uluslararası sermayenin ve dizginlenemez kâr hırsının öz çocuklarıdır.
Bunları yazarken slogan atmıyoruz. Ayrıca tarihsel gerçeklikle uyumlu olduğu sürece slogan da atabiliriz. Avazımız çıktığı kadar “Ya sosyalizm ya barbarlık” diyebiliriz örneğin.
Unutturulmaya çalışılsa da, nazizm ile sermaye düzeninin devam eden işbirliğine dair tarihsel gerçekler orta yerde duruyor. Yenilen Nazilerin büyük bölümü ABD ve NATO bünyesinde istihdam edilmiştir. Gazeteci Fethi Yılmaz’ın hatırlattığı gibi, 1955 ile 1957 arasında Nazi ordusunda görev yapmış 61 Gestapo ve SS subayı NATO’da görev almıştır. Nazi Almanyası’nın son dönem Genelkurmay Başkanı General Eusinger, Batı Almanya ordusunda orgeneralliğe terfi ettikten hemen sonra NATO Askeri Komitesi’nin başına getirilmiştir. Bir başka Nazi generali Hans Speidel Batı Almanya ordusunda korgeneralliğe yükseldikten sonra NATO Orta Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmıştır. Bu örnekler uzar gider.
Yıllar sonra Ukrayna üzerinden Rusya halkı ve doğal kaynakları hedef alındığında, her yanı Nazi sembollerinin kaplaması da her halde tesadüf değildir...
Nazizm bu kez Palantir’i ile, Elon Musk’ı ile, Von Der Leyen’i ile yeniden diriltiliyor zira sermayenin buna ihtiyacı var.
Türkiye’de de dünyada da izin vermeyeceğiz.
İmefe’nin gizli tarihi(I)-Serdal Bahçe-
Bu ceberut kurum sermayenin küresel koçbaşıdır; kendisi çözümün parçası olacağına, sürekli olarak sorunun parçası oldu, olageldi. Bugün emperyalizmin küresel düzeneğinin en önemli parçalarından biridir.
1944’te Bretton Woods konferansında ikiziyle, Dünya Bankası ile birlikte kuruldular. Bretton Woods’da lider emperyalizm tahtında devir teslim töreni yapıldı aslında, İngiliz emperyalizmi yerini Amerikan emperyalizmine bıraktı. Bretton Woods’un yazılı olmayan açık anlamı da bu devir teslim töreniydi aslında. Böylece İmefe (IMF), yani Uluslararası Para Fonu, ekürisi, ikizi Dünya Bankası ile birlikte Amerikan emperyalizminin küresel finansal mimariyi düzenleme, onu Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre yönlendirme amaçlarıyla kutlu ve mutlu bir şekilde doğdular. Genel merkezleri neredeyse aynı cadde üzerinde kısa mesafe arayla kuruldu. Nerede mi? Washington DC’de pek tabii efendim. Böylece coğrafi işaretleme mantığıyla ait oldukları yerde doğdular. Her ikisinin de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde ABD Hazine Bakanlığı’nın dibinde, Amerikan FED’inin (merkez bankasının) gölgesinde konumlanması adres tarifi kolaylığından (“Hazine’nin oradan sağa dön göreceksin”) daha fazlasını anlatıyordu kuşkusuz.
Lisans öğrencilerine verdiğim bir derste bu ikisini anlatıyorum, bir miktar size de anlatayım. İmefe kısa vadeli ödemeler dengesi ve küresel kambiyo sorunlarının çözümüne yardım etsin diye kuruldu. Ekürisi Dünya Bankası ise uzun vadeli yeniden yapılandırma ve kalkınma sorunları ile ilgilensin diye dikildi dünyanın tepesine. Böylece mıntıkalar tanımlandı, tıpkı askerlikte olduğu gibi. Yapanlar bilirler, askerler izmarit veya çöpleri toplarken sadece kendilerine ayrılmış mıntıkalara bakarlar, ötesine karışmazlar.
Kuruluşlarından itibaren bir geleneği takip etmeye başladılar. İmefe’nin başkanı her daim Avrupalı, Dünya Bankası’nın başkanı da sürekli Amerikalı olageldi. Böylece Amerikan emperyalizmi dünyayı kolektif sorumluluk altında birlikte yöneteceği Avrupalı emperyalist kandaşlarına da eşitlikçi davrandığını göstermek istedi. Ama hikaye tabii ki; İmefe Brüksel’den çok Washington’da idare edildi hep. Başkanın Avrupalı olmasının hiçbir önemi yoktu çoğunlukla. Avrupalı da olsa her zaman Amerikan emperyalizminin acil ve uzun vadeli çıkarlarına sadık kaldı İmefe başkanı. Tıpkı ikizi gibi emperyalist merkez kökenli sermayenin sağduyulu sesi olmak ile borazanı olmak arasındaki ince bir çizgi üzerinde sürekli gidip geldi.
Son başkan Kristalina Georgiyeva gerçekten bir Avrupalı, bir Bulgar. Bulgaristan’da üniversiteyi bitirmiş. Bitirdiğinde henüz sosyalizm varmış. En azından İmefe’nin web sitesinde bir başarı öyküsü başlığıyla aktarılan mülakatta öyle diyor.1 Babası Sosyalist Bulgaristan’da yol işçisiymiş. Sonra ağır bir hastalığa yakalanmış, ayağı kesilmiş. Sonra da vefat etmiş. Zor zamanlardı diyor. Sonra akademisyen olarak almışlar, artık sosyalizmin sonu gelmekte bu aralar. İnsanlar diyor, piyasayı öğreniyorlardı yavaş yavaş, ama hızından memnun değilmiş o vakitler. Sosyalizm çöktüğünde piyasa ekonomisini pek az bilen vardı demiş, buna üzülmüş. İktisatçı Georgiyeva ve birkaç piyasa aşığı insanlara öğretmeliyiz diye düşünmüşler herhalde. Açığı kapatmak için burjuva iktisadının en aşağılık türü olan neoklasik iktisadın anlatıldığı mikroiktisat kitabı kaleme almış. Böylece daha piyasa gelmeden onu muştulayan bir haberciye dönüşmüş ve bu habercilikle birlikte başlamış “başarı” merdiveninin basamaklarını tırmanmaya. Bundan sonraki hayatı emperyalist istasyonlarda süreli görevlerle geçmiş.
Yine askerliğe dönelim, özellikle geniş çaplı talimlerde her askerin geçmesi gereken istasyonlar vardır, gruplar haline ayrılırlar ve her grup bir istasyona verilir. Kimi barfikse, kimi tırmanma parkuruna, kimi ip tırmanışına... Sonra gruplar yer değiştirir. Georgiyeva’nın kişisel macerası, kendi Odyssea'sı, tüm bilindik emperyalist istasyonlara uğramış gibi görünüyor. Önce AB, sonra Dünya Bankası, en son da İmefe başkanlığı; özgeçmişiyle çok gurur duyuyor olmalı.
Şimdi İmefe’nin politikalarına yoksullukla mücadele boyutunu ben getirdim diyor. Dünyanın yoksullarının yoksulluklarını derinleştiren ve yapısallaştıran bir kurumun başkanı bunu deyince bir tür muzip şaka gibi görünüyor değil mi? Hatta insanın içinden “hadi canım!!” demek geliyor. Yoksullukla mücadele macerası süresince bazı isimlerin yardımlarını unutmayacağını vurgulamış. Bunlardan biri Clinton dönemi Dışişleri Bakanı Madeleine Albright imiş, Bayan Albright Irak’a uygulanan ve ilaç yokluğuna yol açtığı için özellikle çocukları öldüren incelikli ve iyi düşünülmüş ambargonun mimarlarından birisiydi. Dünyanın yoksullarını öldürmüştü o ambargo. Albright göçtü gitti bu dünyadan ama ruhu anlaşılan Georgiyeva’nın üstünde dolaşıyor hâlâ. İkincisi de Papa Francis imiş, yoksulluk konusunda Georgiyeva ile aynı hassasiyetlere sahip olduğu için İmefe başkanının en çok takdir ettiği kişilerden biriymiş kendi kilisesinin pedofili bataklığını bile kurutmayan “kutsal babamız”. En son isim de ilginç. Kraliçe Elizabeth’in oğlu, aile üyeleri Epstein Skandalı sırasında pedofili suçlamalarıyla karşı karşıya kalmış İngiltere Kralı Charles. Böylece Georgiyeva kutsal üçlemeyi, teslisi tamamlamış; kutsal baba, oğul ve kutsal ruh artık onun yanında saf tutmuşlar. Başında altın rengi ışığın oluşturduğu bir haleyle geziyor sermayenin atına binmiş bir şekilde.
Başkana bu kadar yeter. İmefe zaman içinde yapısı ve görüşleri değişen bir kurum tabi ki, zaten onun da savunduğu tek gerçek şu dünyayı tarumar ederken kullandıkları paçavra bahane; değişmeyen tek şey değişimmiş (bunu duymaktan size de gına geldi mi?). Evet İmefe de pek değişti. Örneğin 1950'lerde, 1960'larda ve hatta 1970'lerde pek halis munis bir İmefe vardı. Kredi açtığı ülkelerin iç işlerine pek de karışmazdı. Gerçi bu iyi niyetliliğinden ya da alicenaplığından değildi. O zaman uygulanan sermaye birikim rejimi bunu gerekli kılıyordu.2 Sermaye iyi ya da iyiliksever olamıyor, doğası uygun değil çünkü.
Neyse, bu sessiz sakin tutum pek tabii ki sermayenin karşı saldırısının başladığı 1980'lerde hızla yok oldu. İmefe ceberutlaştı. Önce içerde budama ve tasfiye geldi; kronikler 1980'lerin başında kurumun içindeki Keynesyen reformist kadroların biçildiğini, yerlerine piyasa sevici, ultra sermaye yanlısı kadroların geldiğini gösteriyordu. Böylece İmefe uzun uykusundan uyanıyor, titriyor ve kendine geliyordu. Borç batağındaki azgelişmiş bağımlı ekonomilerin tepesine cennetteki ruhlar acı çekerken tepelerine dikilen Lucifer gibi dikiliyordu. İç işlerine karışmama ilkesi rafa kaldırılıyordu. Maliye politikasından, para politikasına, vergi politikasından gelirler politikasına, hatta devletin işleyiş mekanizmasına her şeye karışmaya başlıyordu.
Bunu yaparken büyük bir bilgi donanımı, bölgeye ve ülkeye göre değişen hassasiyetler sergileme zahmetine bile girmedi. Cafcaflı görünüşün, şık kıyafetlerin ve diplomatik ritüellerin arkasında muazzam bir cehalet yatıyordu. Bir örnek verelim. New Left Review dergisinin 2012 yılı 77. sayısında Richard Duncan ile bir söyleşi yayınlandı. Duncan bir finans uzmanıydı, yani küresel finans ağlarını iyi biliyordu. Söyleşinin başlığı “Yeni Bir Küresel Depresyon mu?”, bu arada Duncan 2003 yılında küresel kapitalizmdeki kriz ve durgunluk eğilimleriyle ilgili de bir kitap yazmıştı; The Dollar Crisis. Duncan söyleşide İmefe için çalıştığı yıllardaki anılarından örnekler vermiş. 1997 Asya Krizi’nden önce Tayland’da yatırım uzmanı olarak çalışırken kriz patlamadan hemen önce işinden ayrılmış. Kriz patlayınca da basın yayın organlarında İmefe ve Dünya Bankası’nı göreve çağıran beyanatlar vermiş. Bu ısrarı onun İmefe tarafından geçici çalışan olarak işe alınmasına yol açmış. İmefe onu Tayland’a gidecek ekibe dahil etmiş. Duncan Tayland’a giden ekibin Tayland konusundaki müthiş ve çarpıcı cehaletlerinden dem vuruyor söyleşide. Haritada Tayland’ın yerini gösteremeyecek olanları yollamış İmefe. Üstelik giden ekip azgelişmiş kapitalist ekonomiler konusunda da zır cahil gibi görünüyormuş. Bu ekip araştırmalarını bitirince Tayland ekonomisinin yüzde 3 küçüleceği tahmininde bulunmuş, Duncan en az yüzde 9 küçülecek diyerek itiraz etmiş. Neticede Tayland ekonomisi o yıl yüzde 10 küçülmüş. Gerçeklik cehaleti bir şekilde cezalandırıyor gibi görünmüş ama asıl cezalandırılan Tayland halkı olmuş tabii ki.
Neticede bu ceberut kurum sermayenin küresel koçbaşıdır; kendisi çözümün parçası olacağına, sürekli olarak sorunun parçası oldu, olageldi. Bugün emperyalizmin küresel düzeneğinin en önemli parçalarından biridir. Bugün azgelişmiş bağımlı ekonomileri hedef almış emperyalist sömürünün en önemli aracıdır. Bugün sermayenin kendisi kadar duyarsız ve gayrı insani bir kurumdur. Bugün gösterişli bir zırhın arkasına saklanmış kurumsal bir cehalet ve yobazlıktan başka bir şey değildir.
Bitmedi. Haftaya.
1 https://www.imf.org/en/about/senior-officials/bios/kristalina-georgieva/life-pursuit-service-kristalina-georgieva
2 Bunun neden bir zorunluluk olduğunu başka bir yerde anlattık. Bkz. Serdal Bahçe, 2026, “Keynesyen Dönem bir Anomali mi?”, Katman Portal, https://katmanportal.com/keynesyen-donem-bir-anomali-mi/.
Türkiye’nin 'mecburuz' siyaseti -Berkay Kemal Önoğlu-
İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir.
Oy tercihleri söz konusu olduğunda, her ölçekte genel ve yerel seçimleri içine alan o malum mecburiyet hissi ne kadar yaygınlaştı, öyle değil mi? Seçmen değil, mahkûmlardan söz ediyoruz sanki. Özellikle gençler için ne kadar acı bir tablo bu. Pek çoğu, belki de hayatlarında en fazla özgüven kazanmaları gereken dönemde, tabiri caizse ters ayakta yakalanıyor. Göğsünü gere gere “Bu partiye oy verdim, çünkü savunduğu fikirler benim dünya görüşümle örtüşüyor” diyeni mumla arayacak noktaya geldik. “Öteki daha kötü” diyerek, burnunu kapatıp oy veriyor millet.
İnanın ki bu sadece CHP seçmenine özgü bir durum da değil. AKP’ye oy veren milyonlarca işçinin, çiftçinin içinde de benzer bir “Fark ediyoruz ama ne yapalım?” duygusu hâkim. Kimse kendi partisinin kadrolarına, dürüstlüğüne, ahlaki temizliğine tam anlamıyla kefil olamıyor. Siyasetten anlaşılan artık çoğunlukla bir şey savunmak değil; karşı tarafa saldırmak ve kendini mazur göstermek… Korku, nefret ve mecburiyet üzerinden yürüyen bir düzen bu. İnsanları kendi fikirlerinin arkasında durmaktan uzaklaştırıyor; hiç onaylamayacakları figürlere, siyaset esnafına, kalantorlara razı olmaya zorluyor.
İnsanlarla bire bir konuşunca bu daha net görülüyor. Oturup oy verdiği partinin programını tartışamıyorsun. “Sen neyi savunuyorsun?” diye sorunca başka, “Partin neyi savunuyor?” diye sorunca bambaşka cevaplar geliyor. Zaten ortada gerçekten bir parti mi var, yoksa ne zaman ne için çalıştığı belli olmayan devasa kampanya makineleri mi, o bile tartışmalı.
“Neden böyle?” diye soruyorsun. Hemen aynı cümleler geliyor: “Türkiye sosyolojisi”, “seçim matematiği”, “stratejik oy”… Kısaca ilkesizlik makyajlanıyor. İnsanlar savundukları değerlerin toplumda karşılık bulmayacağını düşündüğü anda o değerlerden vazgeçiyor. Ya da bu seçim sistemi, siyasi partiler kanunu ve atmosfer insanları böyle düşünmeye zorluyor. Sonra da ortaya tuhaf bir yarış çıkıyor: Sağcılaşma yarışı, tarikatlara şirin görünme yarışı, patronlara daha fazla yaranma yarışı, NATO’ya daha fazla güven verme yarışı…
Bir bakıyorsun 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş’ler için çıkılıyor ve tam bağımsızlık sloganları atılıyor ama partinin mutfağında kadrolu NATO’cular cirit atmaya devam ediyor. Sabah 1 Mayıs meydanlarında emeğin iktidarı nutukları çekiliyor, akşam holding mantığıyla yönetilen belediyelerde ihale hesapları dönüyor. Bir gün Nazım Hikmet paylaşılıyor, ertesi gün Necip Fazıl güzellemesi yapılıyor. Bir tarafta Machado’ya tebrikler, diğer tarafta Erdoğan’a “Sen meşruiyeti ABD’den alıyorsun” lafları aynı anda havada uçuşuyor. Sonunda ortaya ne olduğu belli olmayan, omurgasız, şekilsiz bir siyasi yapı çıkıyor.
İdeoloji yok. Program yok. Net bir yön yok.
Muhalefetin sistemi restore edeceğini, iktidar programının bu olduğunu söyleyenler var. İyi de hangi sistemi, ne yönde restore edecekmiş? Gençlerin gelecek göremediği, emeklinin açlık sınırında yaşadığı, barınmanın bile krize dönüştüğü bir düzeni mi? Türkiye’de servetin büyük bölümü küçük bir azınlığın elinde. Genç işsizliği yıllardır yüksek. İyi bölümlerin mezunları asgari ücret civarında iş bulabildiğine şükrediyor. İnsanlar ev kiralayamıyor, geleceğini planlayamıyor. Bu sistemi restore mi edelim, yoksa yıkıp yeni bir sisteme mi geçelim; çıkıp bunu soralım insanlara. Restorasyonu savunmak da emekçiye, emekliye düşmedi… Patronlar memnun, siz merak etmeyin.
Zaten toplumdaki büyük tahribatın bir boyutu da bu. İnsanlar artık kendi öncelikleri etrafında değil, bir şeyin karşısında ve bin bir türlü kötülüğü veri kabul ederek denge aramaya koyulmuş durumda. Oysa kimse cumhuriyetçilikten, emekçiden, anti-emperyalizmden yana esnemiyor ve esnemeyecek. Kimse “Aman şu laikleri küstürmeyelim” demeyecek. Sonuçta ortada bir yarış varmış gibi görünecek ama herkes aynı şeyleri söyleyecek.
Böyle gitmez. Biz anlatacağız; laikliğin neden Türkiye’ye lazım geldiğini, nasıl tutarlı bir anti-emperyalist çizgi yaratılacağını, emekçilerin cumhuriyetini… Biz anlatacağız, dönüştüreceğiz, ikna edeceğiz ve harekete geçireceğiz. Siyaset böyle yapılır; anlamı budur, değil mi?
Ortada ortak bir gelecek fikri kalmazsa, geriye sadece kötünün daha kötüsünü engelleme psikolojisi kalır. Bu psikolojiyle hiçbir yere varılmaz.
“Bizimkiler çalıyor ama onlar kadar değil.” “Bizimkiler liyakatsiz ama şeriatçı değil.” “Bizimkiler yanlış yapıyor ama ötekiler ülkeyi batırır.”...
Bu cümleler artık istisna olmaktan çıktı, memlekette siyasi ahlakın yeni standardı hâline geldi. Çıta sürekli aşağı çekiliyor. Dürüstlük, ilke ve tutarlılık siyaset sahnesinden silindikçe umut değil, tiksinti saçılıyor etrafa.
İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir. Özellikle gençlerin ve kendisini “mecbur” hisseden milyonların artık bu psikolojik kuşatmayı sorgulaması gerekiyor. Mesele, nasıl bir ülke istediğini açık açık söyleyebilmek. Ne dediği belli, omurgalı, dürüst bir siyasi çizgiyle, kendinden emin bir biçimde iktidarın karşısına dikilebilmek.
Kimseye borcu harcı, verilmiş sözü, arkasında hesabı olmayanlar hesap sorabilir. Soracaktır da.
Sabahattin Ali’nin Madonna’sı -Atilla Özsever-
Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri, Türkiye’nin en çok okunan romanları arasındadır. Halen tiyatro oyunu olarak sahneleniyor. Eserde hüzünlü bir aşk hikayesi anlatılıyor. Sabahattin Ali, 41 yıllık ömrünün sonunda alçakça bir cinayete kurban gider. Biz onu yine “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” mısralarıyla analım…
Sabahattin Ali'nin (1907-1948) “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri, Türkiye'de en çok okunan ve satılan romanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Nisan 2026 itibarıyla 124. baskıya (Yapı Kredi Yayınları) ulaşmıştır. 2020 yılı itibarıyla 2 milyon 368 binden fazla satış rakamına ulaşan kitap, yirmiden fazla dile çevrilmiş bir romandır.
Sabahattin Ali'nin bu romanı gerçek bir aşktan yola çıkarak yazdığı ifade edilir. Kürk Mantolu Madonna, genel olarak içsel, dokunaklı bir aşkı anlatır. Okuyan kişinin sevgiye dair ders çıkarmasına olanak tanır.
Bu eser, aynı zamanda tiyatro ve sinemaya da uyarlanmış nadir güzellikteki eserlerdendir. Birçok tiyatro grubu tarafından sahnelenmiştir. Ben de geçenlerde sanatçı Taner Barlas’ın bir uyarlaması olarak oyunu izledim. Mayıs ayında da çeşitli mekanlarda gösterimi devam ediyor.
Sabahattin Ali’nin hayatı
Sabahattin Ali, 41 yıl süren kısa yaşamında, roman, öykü, şiir gibi birçok edebi türde 15’ten fazla esere imza atmış, toplumcu gerçekçi bir yazar olarak tanınır. Babası subaydır, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur.
Yazarımız, İstanbul Muallim Mektebi’ni bitirdikten sonra öğretmenlik yapmış, sol dergilerde yazılar yazmış, bir süre Almanya’da eğitim görmüş, siyasi düşünceleri nedeniyle hapse girmiş bir kişidir.
Milliyetçi çevrelerin hedefi haline gelen Sabahattin Ali, hakkında açılan davalar nedeniyle Bulgaristan'a kaçma girişiminde bulunduğu sırada, 2 Nisan 1948'de Kırklareli'nde başına sopayla defalarca vurularak öldürülmüştür.
Topuz’un kaleminden ölümü
Gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz’un (1923-2023) Sabahattin Ali ile tanışıklığı vardır. Topuz’un Ali ile ilgili yazdığı “Başın Öne Eğilmesin” isimli kitabında, ölümüne ilişkin şu satırlar yer almaktadır:
“Sabahattin Ali olayı, ‘faili meçhul’ bir cinayet sayılmaz. Bu cinayet, bizde global terörün ilk uygulamasıdır. Katil diye yakalanan ve suçu üstlenen Ali Ertekin tetikçi bile değildir. Ne katil yakalanmıştır, ne de tetikçiler.
Sabahattin Ali, bizde yeni emperyalizmin ilk kurbanı olmuştur. Bu cinayeti daha sonraki yıllarda bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni savunan Atatürkçülerin öldürülmesi izlemiştir… Bu cinayet, sola karşı tezgahlanan bir stratejinin ilk ürünüdür”.
Eserin konusu
Tekrar “Kürk Mantolu Madonna” kitabına dönecek olursak; eserin konusu, insanların dış görünüşleri ile iç dünyalarında yaşadıkları duyguların çok farklı olabileceğini, insan denilen varlığın anlaşılması en zor bir varlık olduğunu ortaya koyabilen bir nitelik taşıyor.
Romanın baş karakterleri, Yahudi asıllı Alman bir kadın olan Maria Puder ile Havranlı (Balıkesir/Edremit) Raif Efendi'dir. Raif Efendi içine kapanık, melankolik, sessiz ve dış dünyaya pek uyum sağlayamamış bir karakterdir.
Hayatı boyunca birçok şeye boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında bile buna karşı koyamamıştır. Sevmediği bir kadınla evlenmiş, çocukları olmuştur. Kendi hayatına kendisi yön verememiş, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürmüştür. Hayatında gerçekten yaşadığını hissettiği sadece bir anısı olmuş ve bunu günlüğüne aktarmıştır.
Raif Efendi, evlenmeden önce yirmili yaşlarında babasının isteği üzerine Almanya’nın Berlin kentine gider. Gezdiği sanat galerisinde gördüğü bir tabloyu, Rönesans ressamı Andreas del Sarto tarafından yapılan ve Meryem Ana’yı (Madonna) tasvir eden portresine benzetir.
Tablodaki kadına platonik olarak aşık olur, sonra tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’le tanışır. Maria, kentteki Atlantik isimli bir barda şarkı söylemektedir. Puder’in erkeklere pek güveni yoktur ancak zamanla Raif’le aralarında bir aşk ilişkisi başlar.
Aşka bakış
Sabahattin Ali, romanında kadın-erkek ilişkilerini derinliğine tahlil eden bir anlayış sergiler, ilişkilerde öncelikle arkadaş ve dostluğun olabilmesinin önemine değinir. Roman kahramanı Raif efendi tedirgin, Maria ise daha dominant bir karakterdir.
Maira’nın ağzından aşkın tarifi de şöyle tanımlanır:
“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka. Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”.
Raif’in Maria’nın bu tutumuna ilişkin yorumu ise şöyledir: “Bazen aşırı derecede durgun, hatta soğuk oluyor, bazen de birdenbire coşuyor, bana, nefsime men ettiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alaka gösteriyor, adeta beni açıkça tahrik ediyordu. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor, aramızda tekrar eski arkadaşlık havası peyda oluyordu”.
Kadının dünyasını anlamak
Romandaki bu sözler, ünlü Fransız yazarı Andre Maurois’un (1885-1967) “Yaşama Sanatı” adlı kitabındaki “Sevme Sanatı” bölümünden şu satırları hatırlattı:
“Erkek, … bir kadının yaşamında aşkın tuttuğu yerin önemini kavramaya çalışmalıdır… Sevdiği kadınla bir anlaşmazlığa düştüğü zaman onu asla mantık yürütmekle değil, sevecenlikle, sessizlikle ve sabırla ikna edebilecektir…
Bir kadının ruhundaki hareketleri bir okyanusun dalgalanışına benzetmek, belki çok söylenmiş ama oldukça doğru bir görüştür. Aklı başında bir erkek, asla gocunmaz. Fırtınaya yakalanmış gemicinin yapacağı gibi yelkenlerini indirir, bekler, umut eder ve fırtınalar onun denizi sevmesine engel olmaz”.
Romanın sonu
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da insanın ruh dünyasını, iniş ve çıkışlarını çok iyi betimliyor. Romanın kurgusuna göre Raif efendi, bir gün babasının ölüm haberini alır ve Türkiye’ye dönme kararı verir.
Maria ile Havran’da mektuplaşmaya devam edecektir. Fakat aralarındaki birkaç mektuplaşmadan sonra Maria'nın mektupları kesilir. Raif bunu hayra yormaz ve Maria'nın kendisinden sıkıldığını, vazgeçtiğini düşünür. Raif'in asla bitmeyecek olan kasvetli günleri işte burada başlar. Sevmediği bir kadınla evlenir.
Raif, mektupların kesilmesinden yaklaşık on yıl sonra, Maria'nın bir akrabasını Ankara’da görür. Akrabası, Maria'nın bir Türk’ten hamile kaldığını fakat ismini vermediğini söyler, Raif de böylece bu durumu öğrenmiş olur.
Ayrıca Maria'nın doğum sırasında fenalaştığını, komaya girdiğini ve bir hafta sonra da öldüğünü büyük bir üzüntüyle öğrenir. Maria 10 yıl önce, Raif'ten olma bir kız çocuğunu dünyaya getirmiştir.
Raif Efendi, ölümünün yaklaştığını anladığında bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç bir iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da, Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defterini okur...
Tiyatro Oyunu
Taner Barlas, Ağustos 2023 yılında uyarladığı ve yönetmenliğini yaptığı bu tiyatro oyununda Raif efendinin yaşlanmış halini canlandırır, gençlik halini ve Almanya’da yaşadığı günleri ise Kıvanç Kürkçü oynuyor.
Maria’yı da Duygu Dalyanoğlu canlandıryor. Şebnem Özinal da, yaşlı Raif beyin karısını ve birçok sahnede de başka karakterleri oynayabiliyor. Anlatıcı ise Ekin Aksu’dur (romandaki anlatıcı karakter erkekti).
Tüm oyuncular, karakterlerini çok iyi canlandırıyorlar. Oyundaki kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını gayet rahat algılayabiliyor, bir tiyatro izleyicisi olarak da hüznü ve duygulanmayı sonuna kadar yaşıyorsunuz…
Yazımızı Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı ve bestelenip şarkı haline getirilen ünlü şiirinin dizileriyle bitirelim: “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma / Görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma…”
/././
soL





