BİRGÜN "Köşebaşı +Gündem" -2 Temmuz 2026-

Dönemin icadı okul türü: Fen imam hatip liseleri -Feray Aytekin Aydoğan

2010 referandumu ve 2012 4+4+4 eğitim yasası sonrası ülkemizde çok şey değişti. İktidarın “Yeni Türkiye Yüzyılı” gibi ifadelerle ilan ettiği yeni bir rejimin inşa edilme adımları hızlandırıldı. Her alanda rejim inşası adımları hızlandırıldı. Ancak en çok etkilenen alan eğitim oldu.

Eğitim kamusal hak olmaktan çıkarıldı. Özel okulların devlet okullarına oranı yüzde yirmilere ulaştı. Devlet okullarında da proje sınıflar, katkı payı, kayıt parası, bağış gibi isimler altında eğitimin ancak parayla satın alınarak ulaşılabilecek bir meta olduğu fikri olağanlaştırıldı. Mesleki eğitimde atılan adımlar MESEM, dört yeni okul modeli gibi uygulamalarla okullar, eğitim kurumları sermaye için erken yaşta ucuz hatta bedava iş gücü bulma kurumları haline getirildi. Mülakat, Milli Eğitim Akademisi, proje okullar gibi uygulamalarla liyakat artık ilke olmaktan çıkarıldı. Kişisel, sendikal, siyasal yakınlıkların, keyfiyetin hakim olduğu bir sistem yaratıldı.

Proje okullar yine gündemde. Ülkemizin köklü liseleri ile başlayan dönemin bakanı Nabi Avcı’nın “Sayıları üçü beşi geçmez” dediği proje okul uygulaması ile liselerin önemli bir bölümü proje okul haline getirildi. Ölçüsüz, kuralsız, kritersiz bir şekilde bu okullarda çalışan öğretmen ve eğitim yöneticilerinin bakanlıkça belirlendiği bir sistem yaratıldı.

Tuz öyle koktu ki; bir proje okulunda Sincan Anadolu Lisesi’nde müdür olan Ali Osman Köse bir “sendikanın” belirlediği isimlerin müdür yardımcısı olarak atanmasına itiraz edip istifa etti. Geçen yıl 9 bin 252 öğretmen proje okullarından fiili sürgün edildi. Geçtiğimiz yıl “Öğretmenime Dokunma” diyerek ülkemizin her yerine yayılan öğrenci eylemlerinin etkisi o denli rahatsız etmiş ki öğretmen görevlendirmeleri 26 Haziran karne gününe ertelendi. Öğrencilerin, öğretmenlerin okulda olmadığı saatlerde açıklandı.

Çok sayıda öğretmenin görev süresi uzatılmadı. Öğretmenler yine mağduriyetlerle, belirsizliklerle karşı karşıya bırakıldı.

Proje okullar ülkemizin temel gündemi olmaya devam edecek. Çünkü mesele bir okul türü, bir program türü uygulanması meselesi değil. Hangi öğretmenin, hangi okulda, ne kadar süre çalışıp çalışmayacağında hatta Akademi ile atanıp atanmayacağında kişisel, sendikal ve siyasal yakınlıkların belirleyici olduğu bir sistem inşa edildi.

Proje okullardaki değişikliğin ayak izlerini proje okul yönetmeliği değişikliğinde ve kalkınma planlarında görmüştük. Bazı okullar proje okul kapsamından çıkarıldı, yeni okullar proje okul kapsamına alındı. Kamuoyunda gündem olan Sincan Anadolu Lisesi de yeni proje okul olan okullardan.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verileri üzerinden güncel olan proje okullar verilerini incelediğimde yine iktidar icadı olan bir okul türündeki artış oldukça dikkat çekici. 2010 referandumu ve 2012 4+4+4 yasası sonrası atılan adımlardan biri de “Fen ve Sosyal Bilimler Programı / Projesi Uygulayan Anadolu İmam Hatip Liseleri” adıyla yeni bir okul türü icadıydı. 1 Eylül 2016 tarih ve 29818 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Millî Eğitim Bakanlığı Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği” esas alınarak başlatıldı.

Milli Eğitim Kanunu’na göre çok açık bir şekilde “İmam Hatip Liseleri; imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetleri yerine getirecek elemanları yetiştirmek amacıyla kurulan” ifadesi bulunmasına rağmen fen, sosyal bilimler imam hatip liseleri ismiyle bir okul türü yaratıldı.

MEB verileri üzerinden incelediğimizde örneğin İstanbul’da merkezi sınavla öğrenci alan 20 fen lisesi, 4 sosyal bilimler lisesi var iken proje okullar kapsamına alınan ve merkezi sınavla öğrenci alan 80 fen ve sosyal bilimler proje ve programı uygulayan imam hatip lisesi var. Yerel yerleştirme ile öğrenci alan imam hatip liseleri arasında da fen ve sosyal bilimler proje ve programı uygulayan imam hatip liseleri var.

Eğer bu sayılar güncellenmemiş rakamlar ise yine de aradaki fark ciddi boyutta.

Ayrıca imam hatip liseleri içinde açılan proje imam hatip ortaokulları da yalnızca imam hatiplere özel bir uygulama. Mesleki ve teknik eğitim politika belgesi ve proje okul yönetmeliği değişikliği ile meslek ortaokullarında, güzel sanatlar müzik, spor ortaokullarında da şimdilik sınırlı sayıda başlatılan bu uygulama da dönemin icadı.

Fen, Sosyal bilimler, Anadolu Liseleri bünyesinde açılan ortaokul uygulaması ismiyle bir uygulama yok iken imam hatipler bünyesinde açılan sınavla öğrenci alan sayıları ciddi boyuta ulaşan proje imam hatip ortaokulları da AKP dönemi eğitim politikalarından oldu.

/././

Uç beyliğinden cepheye iktidar jeopolitik satıyor -İbrahim Varlı- 

Gelecek haftaki NATO Zirvesi öncesi Ankara’ya gelen Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Türkiye’nin güvenlik, göç ve enerji konularında kilit olduğunu, NATO'nun “Doğu Kanadı”nı korumaya da önemli katkı sağladığını söyledi. Erdoğan ile de Ukrayna’yı, Ortadoğu’daki çatışmaları ve İran’ı ele aldıklarını söyledi.

Türkiye coğrafi konumundan ötürü jeopolitik açıdan önemli bir kavşakta. Bu yadsınamaz bir gerçeklik. Saray rejimi de bunun farkında. Zirve üzerinden meşruiyet sağlama arayışındaki iktidar, jeopolitik satarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Bu ithal “meşruiyet”in bir faturası var. Yeni sürümü piyasaya sürülecek olan NATO’da doğu kanadının yanında kuzeyde de önemli görevler veriliyor.

Saray rejimi buna dünden razı. Görev kâğıdına gönüllü yazılmış durumda. Türkiye’yi sadece NATO'nun güney (doğu) kanadını koruyan bir sınır ülkesi değil, Baltıklar’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya dört bir yanda kullanılacak bir “cephe ülkesi” yapmak istiyorlar.

360 DERECE NATO

Geçen hafta NATO Zirvesi kapsamında medya temsilcileriyle buluşan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Türkiye'nin NATO'daki yeni konumlanışına dair şu ifadeleri kullanacaktı: “Türkiye artık sadece NATO sınırlarını koruyan bir ülke değil, merkezi konumda bir müttefik. Türkiye NATO'nun 360 derece güvenlik anlayışının merkezinde. NATO'nun yalnızca doğudan gelen tehditlere odaklanması bir eksiklik. Zira tehditler artık tek yönden gelmiyor.”

Zirve pek çok yönüyle önemli. İktidarın sıkıyönetim ilan edercesine Ankara dahil pek çok kentte başvurduğu yasaklar olağan bir ev sahibi gayretkeşliğinin de ötesinde manalar içeriyor.

BİR ZİRVEDEN DAHA FAZLASI

ABD liderliğindeki küresel güç merkezleri yeni bir emperyalist düzen arayışında. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Amerika merkezli düzen su alıyor. Bu yeni emperyal düzen arayışında savaş sonrası 1949’da kurulan NATO da hegemon güç ABD’nin yönelimleri doğrultusunda biçimlendiriliyor.

ABD Savaş Bakanı Peter Brian Hegseth bunu "NATO 3.0” olarak duyurdu. Buna göre “ittifak”ın yapısı da, misyonu da, üyelere düşecek sorumluluklar da yeniden belirlenecek. Hegseth’in “Soğuk Savaş'ı kazanan NATO 1.0 modelini esas alan bir NATO 3.0 inşa ediyoruz” sözleri ittifakın kanlı pençelerini keskinleştireceğinin göstergesi.

ROLLER YENİDEN DAĞITILACAK

Ankara Zirvesi’nde Türkiye'nin ve diğer ülkelerin NATO içindeki yeri yeniden tanımlanacak. Rejimin niyeti belli. Türkiye’yi “ileri karakol”luktan merkeze çekerek daha fazla yük ve görev üstlenmek. Duran “Türkiye artık NATO'nun merkezinde” derken Ankara’nın pozisyonunu işaret ediyor.

ZİRVEDE ALINACAK KARARLAR

“3.0 vizyonu”nun temelinde Avrupa ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesinin bulunduğunu belirten NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Ankara zirvesinde bu taksimatın yapılacağını söyledi. 7-8 Temmuz’daki zirvede şunlara karar verilecek.

• Külfet paylaşımı: Trump-ABD’nin dayatmasıyla üye ülkeler ilk etapta bütçelerinin yüzde 3’ünü, sonra da yüzde 5’ini savunmaya (NATO) harcayacak. Türkiye yüzde 3,5+1,5 hedefine 2030 sonunda ulaşmayı hedefliyor.

• Silahlanmaya yatırım: Savunma harcamalarının artırılması kapsamında askeri üretim kapasitesi büyütülecek. Silahlanmaya hız verilecek, tedarik süreçleri hızlandırılacak.

• Ukrayna’ya destek: Rusya ile savaş halindeki Ukrayna’ya mevcut destek daha da artırılacak. Bir askeri-mali paket daha hazırlanacak.

Ukrayna düğümün kopacağı yer. Trump’ın emir eri konumundaki Rutte, uzun vadede NATO açısından en büyük tehdidin Rusya olmaya devam ettiğini belirterek kuşatmanın devam edeceğini açıkladı.

Rusya’nın yanında Çin, İran ve Kuzey Kore de radarda. Rutte’ye göre özellikle Çin’in hızla büyüyen askeri kapasitesi göz ardı edilmemeli.

TÜRKİYE'YE BİÇİLECEK GÖREVLER

• Sınırdan merkez üsse: Türkiye kuruluşundan bu yana NATO’nun güney kanadının uç karakoluydu. Yeni konseptte Baltıklar’dan Karadeniz’e uzanan hatta kuzey cephesinde de kritik roller alacak.

• Askeri sorumluluk: Türkiye 2028'den itibaren NATO'nun en kritik gücü olan Müttefik Mukabele Kuvveti (ARF) liderliğini üstlenecek.

• İttifaka cephanelik: Rutte Türkiye’nin savunma sanayi altyapısının NATO’nun caydırıcılığı açısından kritik önemde olduğunu söyledi. Bu alt yapı Rusya ile kapışmaya hazırlanan “ittifak” için kritik önemde. Duran bunu, “NATO'nun gelecekte yalnızca asker sayısına değil, üretim kapasitesine, teknolojik esnekliğe ve tedarik güvenliğine ihtiyacı olacak” sözleriyle açıklıyor.

• Kuzeye cephesinde bekçilik: NATO Rusya’ya karşı hazırlıkları yoğunlaştırırken Karadeniz cephesinde Türkiye kilit bir rolde. Boğaz’da konuşlandırılacak NATO Deniz Komutanlığı’nın ana hedefi Rusya olacak.

YENİ SAHNEDE TEHLİKELİ ROLLER

Rejime göre Ankara Zirvesi yalnızca bir ev sahipliği meselesi değil. Türkiye'nin NATO içindeki yükselen ağırlığını gösteren diplomatik bir sahne!

Saray Sözcüsü, “NATO'nun güvenlik haritası yalnızca Batı Avrupa merkezli değil, Güney ve Doğu Avrupa, Karadeniz ve Ortadoğu bağlantılı düşünülmelidir” derken Trump ile işbirliği içindeki rejimin Türkiye’yi NATO’nun merkezine yerleştirecek olmasının faturası tüm ülkeye çıkacaktır.

/././

Merkez Bankası rezervleri 13 ayın en düşük seviyesinde! 

TCMB'nin toplam rezervleri 26 Haziran 2026 haftasında, 16 Mayıs 2025 haftasından bu yana ilk kez 150 milyar dolar seviyesinin altına indi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) toplam rezervleri, 26 Haziran haftasında bir önceki haftaya göre 7 milyar 991 milyon dolar azalışla 149 milyar 205 milyon dolar oldu. TCMB, haftalık para ve banka istatistiklerini açıkladı. HEM DÖVİZ HEM ALTIN REZERVİ AZALDI  Buna göre, 26 Haziran itibarıyla Merkez Bankası brüt döviz rezervleri 5 milyar 260 milyon dolar azalarak 54 milyar 251 milyon dolara indi. Brüt döviz rezervleri, 19 Haziran'da 59 milyar 511 milyon dolar seviyesinde bulunuyordu. Bu dönemde altın rezervleri ise 2 milyar 731 milyon dolar düşüşle 97 milyar 685 milyon dolardan 94 milyar 954 milyon dolara geriledi. Böylece Merkez Bankası'nın toplam rezervleri 26 Haziran haftasında bir önceki haftaya göre 7 milyar 991 milyon dolar azalarak 157 milyar 196 milyon dolardan 149 milyar 205 milyon dolara indi.

***

Sivas Katliamı'nın 33. yılı: 2 Temmuz'dan bugüne tarikatlar, siyasal islam ve NATO -Özkan Öztaş / soL-

NATO zirvesinin Türkiye'de yapılacağı günlerde, 33 yıl önce aydınlarımızı yakan zihniyetin köklerine iniyoruz. TKP PM üyesi Aydemir Güler; 2 Temmuz'un nasıl hazırlandığını, Gladyo'nun rolünü ve devletin içindeki tarikatların NATO destekli "Yeşil Kuşak" projesiyle yükselişini değerlendiriyor.

Bugün 2 Temmuz. Türkiye'nin aydınlık birikimine yıllara yayılmış saldırıların belki de en açık, en karanlık örneklerinden biri yaşandı bundan tam 33 yıl önce.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta yaşanan katliam ülke tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak tarihte yerini aldı. O gün devlet seyretti, şeriat isteriz diyen bir güruh 35 yurttaşı herkesin gözleri önünde katletti. O günden geriye şeriatçı katilleri savunan iktidarlar ve katliamı zaman aşımına uğratan bir adalet kaldı.

Günlerce süren provokasyon çağrıları, otelin çevresine yapılan taş yığınakları katliamın önceden planlandığının en somut kanıtıydı.

Yaşanan katliamın 33. yılında Sivas Katliamı'nın ardındaki karanlık güçleri, yıkmaya çalıştıkları Türkiye'deki aydınlık, ilerici, cumhuriyetçi birikimi ve her seferinde bahsi geçen Gladio'yu ve onun sahibi NATO'yu konuşacağız.

NATO zirvesinin Türkiye'de yapılacağı günlerden geçerken 2 Temmuz'u gerçekleştirmek için tarikatlara alan açmış, aydın suikastlarını planlamış, siyasi cinayetlere imza atmış NATO'ya biraz daha yakından bakacağız.

TKP PM üyesi, siyasetçi, yazar Aydemir Güler ile 2 Temmuz'un Türkiye'nin siyasi ve toplumsal tarihinde neye tekabül ettiğini konuştuk.

'Sivas Katliamı 2002 seçimlerine giden yolda kilometre taşıdır'

Türkiye'de "tabandan gelen katliam"ın genel olarak olmadığını, özellikle de Sivas ölçeğinde bir kentte asla olmayacağını ifade eden Aydemir Güler, 1952'den bu yana bu ölçekte kanlı şokların ABD emperyalizminden, Türkiye'nin dâhil olduğu NATO'dan ve onun parçası kontrgerilladan bağımsız düşünülmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor.

"Kan ülkemizde siyasetin önemli kavşaklarının zorunlu unsuru olmuştur." diyen Aydemir Güler, "1993'te ülke hangi noktadaydı, sonrasında nereye yönlendi? Bizi doğru yanıta götürecek sorular bence bunlar" sorusuyla başlıyor söyleşimize. 12 Eylül'ün programının, darbe onuncu yılını doldurduğunda yarım kaldığı görüldü. Oysa büyük bir iddiayla yola çıkmıştı darbeciler; ve büyük sermaye ve emperyalistler… Türkiye'ye içkin, yapısal kriz dinamiklerini süpüreceklerdi. Çünkü dünya çapında yaşanmakta olan piyasa karşıdevrimine ekleneceksek, o zamanki tabirle '12 Eylül öncesine dönülemezdi.' AKP jargonunda buna 'eski Türkiye' diyorlar. Siz 'Cumhuriyet Türkiye'sinin tasfiyesi' diye anlayın… 1990'lara girildiğinde ezilmek istenen işçi, emekçi hareketi Bahar eylemleriyle, Zonguldak yürüyüşüyle, kamu emekçilerinin örgütlenmesiyle geri dönmüştü. Bir sınıf önderliği yoktu ufukta, ama emekçi devinimi sola da içinde nefes alıp vereceği bir atmosfer sunuyordu.

O dönemlerde piyasacılığın en önemli maddesini oluşturan özelleştirmelerin büyük ideolojik kampanyalara karşın yürümediğini ifade eden Aydemir Güler, aynı zamanda Türkiye'de toplumsal mücadelenin yine düzen tarafından geriletilemediğini ve Kürt siyasi hareketinin kitleselleşmesi gibi önemli detayları hatırlatıyor.12 Eylül, dinci gericiliği yedek güç olmaktan çıkarıp düzenin temel rengi haline getirmeyi istemişti, ama bu hareketin doğrudan doğruya siyasi iktidar olması başka şeydi. Düzenin başat partileri egemen güçlerin derin kafa karışıklığını yansıtarak dağılırlarken dinci gerici parti yükseliyordu… Egemen güçler blokunun içindeki akıl dağılması şöyle özetlenebilir. Birincisi, kriz dinamiği olmaya başlayan güçleri kapsayarak, yani emekçi hareketine ve Kürt hareketine düzen içinde temsil sahası açarak sorunları hafifletmek ve bunun karşılığında liberalleşme vurgusuyla piyasacı çözümleri hızlandırmaktı. Bu, çeşitli denemeler ve fanteziler düzeyinde kaldı. Belki buradan çıkan en önemli sonuç, soldaki canlanmanın kökten dejenere olmasıdır. İkincisi ise 12 Eylül'ü tamamlamak için gaza basmaktı. Siyasette stratejik yol ayrımlarında karar el sıkışarak verilmez. Sivas yarım kalan işin katliamcı, şeriatçı bir faşizmle tamamlanması yönünde büyük bir hamledir. Başbakan Tansu Çiller'in desteği ve yardımcısı Erdal İnönü'nün çaresizliği bundan başka neyi gösteriyor olabilir? 2002 seçimlerine giden yolda bir kilometre taşıdır katliam.

Aydemir Güler
Çarklar dönsün diye: Cumhuriyet birikiminden ve toplumsal haklardan vazgeçiş

1970'lerden 90'lara uzanan süreçte, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi isimler ve Sivas'ta yitirdiklerimiz başta olmak üzere aydınlara, bilim insanlarına ve devrimcilere yönelik sistematik katliamlar, salt birer terör eylemi olarak değil, Türkiye'nin aydınlanma mücadelesine vurulan ideolojik bir darbe olarak okunuyor. Emperyalizmin, neoliberal politikalarla Türkiye'yi tamamen teslim alabilmesi ve toplumu piyasalaştırabilmesi için bu aydınlanmacı damarın kesilmesi şart mıydı sorusu geliyor akla. O zaman, bu sağcı ve siyasal İslamcı şiddet sarmalı sınıfsal olarak kime ve neye hizmet etti sorusu kalıyor geriye. Ben de tam buraya gelecektim. Sözünü ettiğin aydın kırımından Türkiye'nin hafızasına ne kaldı? 'Faili meçhul', 'karanlık odaklar', 'yabancı güçler'… 'Tabandan gelen katliam' nasıl olmazsa, egemen güçlerin kıvrımlarına yerleşmeyen karanlık eylem de olmaz. Seri katil dizisi seyretmiyoruz ki! Türkiye'nin Cumhuriyetçi, laik aydınlarının hedef seçilmesi elbette maksatlıdır. Dinci gericilik; seçim platformundaki siyasi partisinden, emperyalizmin güdümüne girmiş ve devlete yerleşmiş cemaate, onu kollayan kontrgerillaya, düzenin dinselleştirilmesine onay veren parti ve kurumlara kadar geniş bir cephe olarak anlaşılmalıdır. O dönem Cumhuriyetçi saflarda yayılan akla ziyan slogan 'İmamlar İran'a' idi. Hiçbir şeyi açıklamamanın ötesinde, düşmanı daraltan ve tali bir dış faktöre bağlayan bu slogan gerçekleri karartmak için seçilmişti.

Aydemir Güler, aydınlanmacı denilen damarın ufkunun bu sloganla sınırlı kalmasının, bilinç düzeyinin anlaşılması için önemli bir veri olduğunu ifade ediyor. Ancak Türkiye'de emek ve aydınlanma mücadelesi bu bariyeri aşamadı. Aydemir Güler sözlerine şu şekilde devam ediyor: Ne var ki, böyle bir damarın bile kesilmesi, laikliğin arkasındaki toplumsal kesimlere gözdağı verilmesi, etki alanını genişletmek isteyen bütün siyasi akımlara 'gericilik ortak paydasının' dayatılması için gerekliydi. Ortak payda Alevi hareketinin kimlikçileşmesiyle, solun tarikatları sivil toplum sayar olmasıyla, Kürt hareketinin kendi dinciliğine alan açmasıyla şekillendi… Toplu bir paketle karşı karşıyaydık. Türkiye kapitalizminin yola devam etmesi için Cumhuriyet'in kazanımlarından, yurttaşlıktan, emekçilerin hak arayışından, soldan arınmasına karar verilmişti. Bu kararı verenler sadece mollalar ve tetikçiler değildi. 12 Eylül'ü başta Vehbi Koç'un alkışladığını hatırlatalım…

Sivas'ta Madımak Oteli'nden çıkan ucu yanmış bir not. "Canım, şu anda dışarı polis, jandarma ve it kaynıyor. bir otelde mahsuruz. Binlerce it yürüyor.Etrafımız sarıldı."

1990'lı yıllar, Sovyet sonrası Dünya'da Türkiye'nin pozisyon arayışı

Soğuk Savaş dönemindeki meşhur Yeşil Kuşak projesinden bugüne, ABD emperyalizminin ve NATO'nun Sovyetler'e ve Türkiye'deki komünizm tehlikesine karşı tarikatları ve cemaatleri birer paramiliter veya ideolojik aygıt olarak nasıl beslediği biliniyor. Bugün devlet aygıtının içine yerleşmiş, devasa holdinglere ve sermaye gruplarına dönüşmüş bu gerici tarikat ağlarının hâlâ emperyalizmle ve NATO ile organik bir bağı olduğunu söyleyebilir miyiz? Siyasal İslam'ın, iddia ettikleri gibi anti-emperyalist olma ihtimali var mıdır sorusuna geliyor sıra.

Aydemir Güler, egemen güçlerin homojen olmayan bir blok oluşturduklarına ve farklı yönlere çeken unsurların birlikteliğinden düzenin yönetilmesi gibi bir sonuç çıkarılması gerektiğinin altını çiziyor. Ama hal böyle olunca bir de kriz dinamikleri ortaya çıkıyor. 1990'larda düzenin içinde bayağı sert bir mücadele yaşandı. Bu mücadele, Sovyet sonrası dünyada Türkiye'nin yerinin ne olacağı sorusunun oluşturduğu fonda verilmiştir. Kısa süreliğine TSK içinden yükselen Avrasyacı arayışı ayrı tutarsak, NATO'culuk herkesi bağlamıştır. Tabii bunun detayları, nüansları olabiliyor, ama anti-emperyalizm bir detay değil. Ne büyük sermaye, ne İslamcılar, ne sosyal demokratlar için.

Buradaki nüansı ikiye ayıran Güler sözlerine şöyle devam ediyor: Bunu ikiye ayırabiliriz. Birincisi, düzenin partileri emperyalizmden bağımsız olmak isteyen bir sosyal kesimi temsil etmiyorlar ki! İkincisi, böyle bir özerkleşmeyi, anti-emperyalist olmayı mümkün görenler, emperyalizmin ülkeye dışsal olduğunu varsaymış olurlar. Oysa muazzam, neredeyse mühendislik harikası diyebileceğimiz bir iç içelik var. Emperyalizm güçlü biçimde ilişkilendiği her ülkede sermayenin büyüğüne küçüğüne, devletin silahlı gücünden sağlık sistemine, akademiden düzen partilerine kadar her hücreye yerleşir. Hele dinci gericiliğin bu açıdan sahip olduğu tarihsel derinlik Cumhuriyet'in öncesine gider! Ama hem teorik dürüstlük, hem de siyasal mücadelemizin geleceğine duyduğumuz güven ve umuttan hareketle bir ek yapabiliriz. Türkiye'de emekçi yurtseverliği ve cumhuriyetçilik gün gelecek, öyle bir güce kavuşacak ki, bu sefer biz düzen güçlerinin kafalarını karıştıracağız. Bölünecekler, birbirlerine düşecekler, kimileri eski konumlarına ve sınıflarına ihanet edecek, saf değiştirecek. Ama tekrar edeyim, sadece ve sadece halkın mücadelesinin yan ürünü olarak…

TKP'nin Sivas Katliamı'nın 22. yılında düzenlediği eylemden bir kare.

Tarihsel olarak Vahdettinci güncel olarak NATO'cular

Bugün Türkiye'de bir yanda NATO'ya göbekten bağlı bir devlet yapısı, diğer yanda toplumsal yaşamı kuşatan tarikatlar var. Komünistlerin perspektifinden bakıldığında; Sivas'ın hesabını sorabilmek ve aydınlanma mücadelesini yeniden ayağa kaldırmak için bugünkü öncelik ne olmalıdır sorusu geliyor akla. Bir başka deyişle, NATO'dan çıkılsın talebi ile tarikatlar kapatılsın talebi arasında nasıl bir kopmaz bağ gördüğünü soruyoruz Aydemir Güler'e. Bunlar tarihsel olarak Vahdettinci; bugün ise NATO'cu! Bakın, yeni Osmanlıcılık hep aynı. Ama AKP'nin birkaç yıl önceye kadarki yeni Osmanlı modeli ile bugünkü farklı. 'Trump-Barack farkı' diyebiliriz. İçeride güçlenen Erdoğan'ın, aslında geçmişte Davutoğlu formüle etmiş olsa da Amerikalıların hediyesi olan emperyalistlik fantezisi, Türkiye'nin dünyanın başlıca güç merkezleri arasındaki dengelere oynayıp kendi önünü açabileceği varsayımına dayanıyordu. Bu, hem emperyalizmin çok karmaşık ve yoğun bir rekabetten geçiyor olmasından hem de bizim jeostratejik konumlanışımızdan çıkan bir bonustu. Ama bitti işte. Tekrar parlamaz diyemeyiz, ama şu ara bitti…  Kapitalist Türkiye büyümesine büyüyor, ama denge oyununa kalktığınız ülkelerle aranızdaki farklılıklar daha büyük; bazı işler bizimkilerin boyunu aşıyor. Sonuçta bağımlılık karşılıklı olmuyor, oyun kazan-kazan olmuyor. Ayrıca içeride yıllardır, isterseniz 2013 Haziran'ından beri diyebiliriz, inişli çıkışlı seyreden bir yönetme krizi yaşanıyor. Bir noktadan sonra Erdoğan en ihtiyaç duyduğu şeyi, meşruiyeti almak için Atlantik ekseninde kendisine gösterilen sandalyeyi kabul etti.

Buradaki çelişkilerin bir yanıyla düzen siyasetinin normali olduğunu ifade eden Aydemir Güler, "Başka zaman olsa, bugün Bahçeli'nin denediği gibi afra tafralı bir söylemle işbirlikçiliği birlikte yürütmek mümkün olabilirdi. NATO'cu milliyetçilik budur zaten. Ama NATO'culukta gelinen nokta öyle bir şey ki, siyasi iktidar Türkiye'yi 1950'lerin Soğuk Savaş anti-komünizmine, 'Küçük Amerika olacağız' hattına götürmeye çalışıyor. Demagojiye alan kalmıyor açıkçası" diyor.

Peki tarikatlar? NATO'nun buraya yaptığı yatırımlar, Yeşil Kuşak projeleri ve Türkiye'de siyasal İslamcıların olmazsa olmazı olan Amerikancılığı?

Sözlerini şu şekilde tamamlıyor Güler: Tarikatlar ancak doğucu, İslamcı-milliyetçi, mazlumdan yana bir demagojiyle kendilerini emperyalizmden ve NATO'dan uzak gösterebilirlerdi. Tamamen geçersiz bir seçenek bu. Bahçeli'ninki de tutmuyor zaten ve milliyetçi, faşist gelenekte kaynama bitmiyor…  Türkiye 1950'lere döndürülemez. Ama bu düzenin dinci gericiliği Vahdettin'in İngiliz askerine sığındığı günlere dönecek bu gidişle.

Özkan Öztaş / soL

Cumhuriyet "Köşebaşı" -2 Temmuz 2026-


‘Teyzeler koğuşu’ndan iyi haber!-Barış Terkoğlu- 

Cumhuriyet, devrimlerini ve değerlerini eğitim ile aktardığı için öğretmenleri yükseltme hamlesiyle doğdu.

Geçen hafta bugün “Maocu teyzeler örgütü!”nü yazdım. Hatırlayın, Ankara’daki NATO toplantısı öncesinde “Acaba eylem yaparlar mı” diyerek alakalı alakasız herkesin evi basılmış, gözaltına alınıp tutuklamalar yapılmıştı. Aralarında Ankara Üniversitesi’nde doçent olan Emel Memiş’ten gazeteci Yıldız Tar’a ve TEMA Vakfı gönüllülerine kadar 200’ün üzerinde insan vardı. Yazıdan sonra mahkemeye çıktılar, 178’i tutuklandı.

Hafta sonu Emel Memiş’ten ilk mektubu aldım. Sincan’da “teyzeler koğuşu”nda kalıyordu. “Maocu teyzeler örgütü!” yazımın koğuşta neşe yarattığını söylüyordu.

Ankara Üniversitesi’nin resmi sitesine girdim. Memiş tam 73 yayına katkı koymuş, yayınlarına 1133 atıf yapılmıştı. Yargıya sorarsanız, bu kadar çalışmanın içine NATO’ya karşı eylem yapma potansiyeli sıkıştırmıştı! Son dönemde Cumhurbaşkanlığı’ndan İçişleri Bakanlığı’na kadar, devlet personellerine çalıştığı alanla ilgili çok sayıda eğitim vermişti. Bunun için güvenlik incelemelerinden geçmişti. Yine yargıya sorarsanız bu kadar incelemede mensubu olduğu çok tehlikeli örgüt fark edilememişti!

Emel’in tutuklama kararına bakarken beraber mahkemeye çıktığı, benim “teyzeler” dediğim isimler dikkatimi çekti. Biri 79 yaşında emekli bir kadın mühendisti. “Buna da şükür” dedirtecek şekilde ev hapsiyle bırakılmıştı. Diğeri 75 yaşında emekli bir öğretmen. O ise tutuklanmış, Emel ile aynı koğuşa yerleştirilmişti. Adı Ayten’di.

Hikâyesinin peşine düştüm.

BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİ 

Ayten Öğretmen 1951 yılında Rize’de doğmuş.

Öğretmenlik, ailesi için seçimden çok bir alışkanlık gibi. Babası, iki halası, bir erkek iki kız kardeşi, enişteleri hep öğretmen. Aile boyunca Cumhuriyete öğretmenlik yaparak hizmet etmişler.

Ayten Hoca da erken yaşta öğretmen okulunu bitirip ilkokul öğretmeni olmuş. Anadolu’nun farklı şehirlerinde okullarda ilkokul çocuklarına okuma yazma öğretti. Çalışkan ve başarılıydı. Okula gelenler “Çocuğumu Ayten Hoca’nın sınıfına yazdırmak istiyorum” diye ricacı olurlardı. En son Çankaya İkokulu’nda görev yaptı. Son çocuklarını mezun ettikten sonra emekli oldu.

Eşi ile mutlu bir yaşlılık düşünüyordu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Bölümü mezunu eşi ile babası aracılığıyla tanışmış, kısa süre sonra 1972 yılında evlenmişlerdi. Biri kız, biri erkek iki çocuğu olmuştu. Eşi uzun yıllar ağır ceza savcılığı yapmıştı. Biri öğretmen biri savcı, karı-koca Anadolu’yu dolaşmışlardı. Ancak emeklilik beklediği gibi olmadı. Eşini 2004’te kaybetti. Bir süre torun baktı. Ama hayatı boyunca çalışmış bir insan için boş zaman aynı zamanda sıkıcı zamandı. Etrafındakilere göre Ayten Öğretmen bunalımdaydı.

“Sana bir hobi bulalım” dediler. Ancak Ayten Öğretmen’in hiç hobisi yoktu. Çoğu öğretmen olan arkadaşı TEMA Vakfı’nda gönüllü olmuştu. “Sen de gel” dediler. TEMA, Ayten Öğretmen’e yeni bir heyecan oldu. Ağaçların, çiçeklerin hikâyelerini öğreniyor, doğaya dair geziler yapıyorlardı. Ayten Öğretmen yeniden doğmuş gibiydi.

75 YAŞINDA İLK KEZ KARAKOL

Yıllarını çocuklarla geçirdiği için çocuklara doğayı anlatma görevini üstlendi. Kendi evlatları ona bir bilgisayar aldı. Çok iyi olmasa da kullanmayı öğrendi. Oturup saatlerce doğa üzerine çalışıyor, öğrendiklerini okulları dolaşarak çocuklara anlatıyordu.

3 Haziran’da da Ayaş-Beypazarı-Çayırhan’a endemik bitkileri tanımak üzere gittiler. Pek kimse bilmez. Bu bölgede, dünyanın hiçbir yerinde olmayan, yani Ankara’ya özgü 400’e yakın bitki vardır. Bunları tanıyacaklardı. Gezi herkese açıktı. Daha önce bu köşede okudunuz. O gün Ankara’daki madenci eylemi nedeniyle üç kez kimlik kontrolüne takıldılar. Otobüsteki herkesle birlikte 23 Haziran’da önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Eski ama iş görür bilgisayarına bile el konmuştu. Yargıya göre 75 yaşındaki Ayten Öğretmen, NATO zirvesi sırasında protesto eylemi yapma potansiyeli olan tehlikeli bir terör şüphelisiydi! 75 yaşına kadar karakol görmemiş, hayatı eğitim ve okul olan Ayten Öğretmen, Sincan’da kadın cezaevine TEMA’cı arkadaşlarıyla birlikte kondu. Emel de onunla aynı koğuşta kalıyordu.

VE İYİ HABER... 

Dün kızı Fatma ile konuşuyordum. Annesinin hikâyesini anlatıyordu. Tam bu sırada telefon çaldı. Fatma Hanım’ın yüzü bir anda güldü. Ayten Öğretmen tahliye olmuştu. Cumhuriyete ömrünü vermiş Ayten Öğretmen, “yaşı, sağlık durumu...” diye başlayan bir kararla serbest bırakılmıştı. Geçen hafta da aynı yaştaydı ama belli ki yargının “pardon” deme yöntemi böyleydi. Ayten Öğretmen’in ömründen 75 yaşında 8 gün çalınmıştı.

Tahliye kararını bir gardiyan haber vermişti. Koğuştakilerle sarılarak vedalaşmıştı. “Darısı başına” diye iyi dilekler söylenmişti. Sincan’daki “teyzeler koğuşu” bir kişi eksildi. Kapı bu kez üstüne değil ardından kapanırken aklı içerde kalanlardaydı.

Emel Hoca ya da Ayten Öğretmen...

Bir düzeni anlamak için öğretmenlerine bakın. Sizi okula değil hapishaneye götürüyorsa niteliği kendini belli etmiştir.

/././

250 yaşında, hasta adam -Ergin Yıldızoğlu- 

Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar. Bu umutlu, kutsanmış başlangıç ne yazık ki gerçekte yerlileri hedef alan bir soykırım ve kölelik üzerine inşa edilen bir tarihin de başlangıcıydı. 1776’daki bağımsızlık bildirgesi “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” derken milyonlarca insanın zincir altında yaşıyor olması, Amerikan tarihinin ilk ve en derin çelişkisini oluşturuyordu. Bu yeni cumhuriyet, feodalizmin yükünden arınmış, saf kapitalizmin ilk laboratuvarı oldu; mülkiyet, toprak, emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi Avrupa’nın bin yıllık geleneklerinden kopuk bir şekilde, derin bir bireycilik ve toplumsal dayanışma fikrine düşman bir karakter (ethos) üzerinde kuruldu.

İngiltere’ye karşı kazanılan antiemperyalist zafer, zamanla ironik bir dönüşümle Amerikan emperyalizmine açıldı. ABD, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, dünyanın en yıkıcı askeri gücünü ve 1929-33 Büyük Buhran’ının ardından en büyük mali kapasitesini kurdu, Fordizm olarak bilinecek, yeni sermaye birikim rejiminin temellerini attı. Bu zeminde emperyalist reflekslerini güçlendiren ABD, 1945 sonrasında Bretton Woods sistemi, NATO ve küresel demokrasi söylemiyle yeni bir dünya düzeninin mimarı oldu. Soğuk Savaş boyunca “özgür dünyanın lideri” sıfatını taşıyan Amerika yeni düzenin, zaman zaman askeri darbeleri, suikastları besleyen, rejimleri değiştirebilen bir küresel hegemonuydu.

Bu yıl, 250. yaşını kutlayan ABD, John Winthrop’un o vaazındaki, “görkemli” başlangıçtan çok uzakta. Hegemonyası Çin’in hızla yükselişi karşısında görece gerilerken içeride “süreç olarak faşizm” hızlanıyor: Trump’ın ikinci dönemi, ilkinden çok daha organize, kurumsal; eğitim politikalarından sivil haklar mekanizmalarına kadar her alan, kültür savaşlarının (faşist propagandanın) cephesi haline geldi. Yüksek mahkemenin yürütmenin (Trump’ın) yetkisini genişleten kararları da liberal demokrasinin çöküşünün devam ettiğini gösteriyor. Mahkemenin başkana tanıdığı, Federal Rezerv dışında kalan federal bürokrasinin personelini, keyfi olarak işten çıkarma yetkisi adeta “Devlete ve topluma ne yaparsan yap ama Wall Street’in işine karışamazsın” diyor. Böylece Nixon’un skandal istifasından sonra kurulan denetleme ve denge mekanizmaları altüst oluyordu.

Trump’ın yetkileri artıyor ama onu, Proje 2025 faşizmini iktidara taşıyan sosyal taban MAGA hareketi ikiye bölünüyor, önemli liderleri Trump’ı terk ediyor. Bu sırada muhalefette Demokrat Parti içinde sosyalistler ile ılımlılar arasında bir kutuplaşma derinleşiyor; Zohran Mamdani gibi yeni liderlerin yükselişi, merkez siyasetin tükendiğini kanıtlıyor.

Toplumsal dokuyu seyrelten kutuplaşmanın altında beyaz nüfusun azınlık konumuna düşeceğini savunan “Büyük Değişim” paranoyası ve iklim felaketlerinin kapitalist büyümeye dayattığı fiziksel sınırın getirdiği gerginlikler de var. Colorado’da kuraklık, Kaliforniya’da yangınlar, Florida kıyılarındaki kasırgalar milyonlarca Amerikalıyı iç göçe zorlarken su ve enerji kaynakları üzerinde eyaletler, yerel halk ile veri işlem merkezleri arasındaki rekabet merkezi hükümetin otoritesini aşındırıyor.

En derin kriz ise tarih ve kimlik üzerine: “Dönemler arasındaki çizgiler aşılırken algılanamazlar. Bir dönemin artık geride kaldığı, geriye dönmek isteyenler kalın bir duvara çarptığında bilinçlere çıkar.”

Bugün, 250. yıldönümünde, “güzel zamanlara” geri dönmek isteyenler de silahlı isyancıların Capitol’ü bastığı, LGBT+ bireylere karşı ayrımcılığın meşrulaştığı, pedofil elitlerin cezalandırılamadığı, göçmen ülkesinde göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların, devlet zulmünün arttığı, milyarlarca dolarlık savunma bütçesinin Çin’in teknoloji liderliğini engellemeye yetmediği bir ortamda duvara çarpıyorlar.

Amerikan deneyi, başlangıcındaki çelişkilerle yüzleşiyor: Bir imparatorluk olarak kurulmamıştı ama imparatorluğa dönüştü. Antiemperyalist bir savaşla doğdu ama emperyalizmin aracı, Siyonist soykırımı destekleyen, yeni faşizmi besleyen, yayan ülke oldu. ABD’nin yaşadığı kriz yalnızca siyasi değil, varoluşsal. 250 yıl önce başlayan “Yeni Kudüs” öyküsü, şimdi bir çöküş öyküsüne dönüşüyor.

/././

NATO zirvesinin ekonomi-politiği -Mehmet Ali Güller- 

Anadolu Ajansı’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara zirvesinde üç temel başlığın ele alınacağını açıkladı. Sırasıyla, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü...

Savunma harcamalarının ilk sırada olması çok şey ifade ediyor. Zira ABD’nin uzun süre bastırdığı ve NATO üyelerine kabul ettirdiği konuydu: NATO üyeleri, savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde beşine çıkaracaklar.

Bu durum, konunun ekonomi-politiğini incelememizi gerektiriyor.

TRİLYON DOLARLIK PASTA

NATO ortalaması yakın zamana kadar yüzde ikinin altındaydı, hızla yüzde iki buçuğu geçti. Polonya yüzde dördü geçen ilk ülke oldu.

NATO üyelerinin kısa zamanda yüzde dörde ve ardından yüzde beşe ulaşması demek, hacimli bir pastanın ortaya çıkması demek. Buna Japonya gibi hızla askerileşme programı uygulayan NATO ortaklarını da eklediğinizde, bu hacim birkaç yıl içinde trilyon dolar mertebesinde olacak.

İşte ABD bu büyük parasal varlığı kullanarak ve kendi istediği doğrultuda üyelerin nemalanmasını sağlayarak amaçlarına ulaşmak istiyor.

ASELSAN ÖVGÜSÜNÜN NEDENİ 

Örneğin ABD bu pastadan alacağı pay üzerinden Ankara’ya yeni NATO görevlerini verdi. Kuşkusuz Ankara da alacağı pay üzerinden o yeni NATO görevlerine talip oldu. Pasta da büyük, pay da...

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ASELSAN’ı ziyareti ve övgüsü boşuna değil. ABD, ASELSAN başta Türk askeri şirketlerini, kendi hedefi doğrultusunda Avrupa’nın silahlandırılmasında değerlendirmek istiyor. Kuşkusuz bu, Türkiye’nin NATO’da merkez cephe ülkesi haline getirilmesinin de havucudur.

Ancak meselenin kamu şirketleri dışında bir de özel şirketler ayağı var:

ASKERİ SANAYİ MERKEZLİ YENİ EKONOMİ

İktidar, NATO zirvesini aynı zamanda Baykar merkezli savunma sanayinin büyük atılımı olarak görüyor. Ankara’daki liderler zirvesi öncesinde İstanbul’da yapılan NATO parlamenterler zirvesinin katılımcıları da Baykar tesislerine götürüldü.

Aynı işi yapan kamu şirketimiz TUSAŞ yerine iktidarın sürekli Baykar’ı öne çıkarması, askeri sanayi merkezli yeni AKP ekonomisi nedeniyle elbette.

Örnek olması amacıyla onlardan birine bakalım.

NATO SÖZLEŞMELERİ 

Birkaç gün önce Türkiye’nin ihracat şampiyonları açıklandı. Listenin beşinci sırasında 2.9 milyar dolarlık ihracatla ARCA Savunma Sanayi var. Kurulalı 6 yıl olan bu şirket Türkiye’nin en büyük beşinci ihracatçısı durumunda!

Nasıl mı? Size iki yıl öncesinin bir haberini anımsatayım: “NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna’ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1.2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”

Altı yıllık bir şirketin bu sözleşmeleri imzalayabilmesi elbette aynı zamanda politik bir konu. Çorum’daki ana tesisinin temel atma töreni bizzat cumhurbaşkanı tarafından yapılabilen bir şirket bu çünkü.

JAPON SERMAYESİ 

Anımsayacaksınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Japonya merkezli Nikei Asia’ya bir makale yazmıştı ve Japonya ile birlikte ABD’nin Asya-Pasifik’teki ortakları Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı NATO’nun Ankara zirvesine davet etmişti.

O makale aynı zamanda iktidarın Japonya’ya “ortak insansız hava aracı geliştirme ve üretme” teklifini içeriyordu. Teklif elbette gazete köşeleriyle sınırlı değil. Örneğin Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani, geçen sene Türkiye’ye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i ziyarete geldiğinde, Baykar’a götürülmüş ve gezdirilmişti.

NATO-SERMAYE-NATO’CULUK 

Türk savunma şirketlerinin büyümesine itiraz ediyor değiliz elbette. İtirazımız, kamu şirketleri varken siyasetin özel şirketleri pazarlıyor oluşu. Kamu şirketleri bizim, hepimizin ama o özel şirketler bizim değil, sahiplerinin.

Ekonomi ile politika arasındaki ilişki temel ilişkidir. Bu özel şirketlerin NATO savunma harcamalarının ortaya çıkardığı büyük pastadan alacağı pay, sadece parasal bir mesele değil, aynı zamanda siyasal bir meseledir, bağımsızlıkçılığın ve bağlantısızlıkçılığın değil NATO’culuğun zeminini oluşturmaları meselesidir.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı +Gündem" -2 Temmuz 2026-

Dönemin icadı okul türü: Fen imam hatip liseleri - Feray Aytekin Aydoğan -  2010 referandumu ve 2012 4+4+4 eğitim yasası sonrası ülkemizde ç...