Kapitalizmin yasalarına kapılıp gidenler -Ali Rıza Aydın-
ABD haydutluğu üzerine yapılan tartışmalar hukuku ve hukuksuzluğu da gündeme getirdi. Birçok gerekçe, analiz ve değerlendirme yanında dünyanın bugün geldiği yerin hukukla ve hukuksuzlukla anlatılması kaçınılmaz başlıklardan biri elbette. Ama bu kaçınılmazlık hukukun analizi üzerine söyleyip yazmayı da kaçınılmaz kılıyor. Liberallerin çok sevdiği “hukukun üstünlüğü”nü kayıtsız koşulsuz kabul etme hukuk üzerine hayal kırıklıkları yaratırken ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel düzenin sömürü gerçeğini, toplumsal ve tarihsel meşruluğu unutturmaya yarıyor. Diğer deyişle hukuken devam edenin sürmesine bağlanmak fiilen devam edene boyun eğdirmenin perdelenmesini sağlıyor.
Her üretim tarzının ve ona karşılık gelen toplumsal ilişkilerin, kısacası toplumun ekonomik yapısının hukuksal ve siyasal üstyapının gerçek temeli olduğunu, buna belirli toplumsal biçimlerin karşılık geldiğini Marks gözlerin içine soka soka anlatır. Özetle sömürü düzeninde din, siyaset, devlet ve hukuk düzenin özel güçleri olarak kullanılır. Bu, kapitalist/emperyalist düzenin ulusal ya da uluslararası hukukunun, aynı düzenin temel işleyiş düzeneklerinin, yasalarının araçları olduğu anlamına gelir. Ve düzenin öz çıkarları neyse araçlar da ona göre biçimlendirilir. Düzenin öz çıkarları yayılmacı, yağmacı politikalara gereksinim duyuyorsa araçlar da kenara itilir ya da istek ve gereksinmelere göre kalıplara sokulup kullanılır. ABD’nin Venezuela haydutluğu ve yargılama oyunları bu sömürü ilişkilerine oturuyor. Yargılama oyunları hukuku, haydutluk sömürünün hak olduğunu, parçaların buluşturulması da liberalizmi anımsatıyor.
At izi it izine karıştığı ortamda gündemden önce çok değerli ve gerçekçi analizler yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. soL Haber Portalı'nda bunların geniş bir bölümünü okumak olanaklı. soL demişken, yazarımız Korkut Boratav’ın olaydan önce soL’da yayımlanan Venezuela yazılarına (https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/trump-venezuelayi-isgal-edecek-mi-401379 ve https://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/abd-venezuelayi-isgal-mi-edecek-ii-401800 ) o kadar çok gönderme yapıldı ve yazılardan o kadar çok alıntı yapıldı ki… Korkut Hoca ve soL adına gerçeği görüp yazabilmenin hüzünlü mutluluğu var elbette. Ancak bu gönderme ve alıntıların çoğunda yazının yayımlandığı soL Haber Portalı'ndan söz edilmemesi de gözden kaçmadı.
Emperyalist saldırganlığın gerçeğini anlatan en net tablolardan biri soL’da yayımlanan, “OPEC, Venezuela Devlet Petrol Şirketi ve Venezuela Merkez Bankası” kaynaklı aşağıdaki infografik. ABD’nin gözünü diktiği hazinenin Venezuela’nın yeraltı zenginlikleri olduğu, “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılan saldırının gerçek amacının ülkenin enerji kaynaklarını denetim altına almak ve siyasi yönetimi değiştirmek olduğu açık seçik ortada.

Latin Amerika coğrafyasındaki her ülkenin tarihinin doğrudan ABD eliyle veya etkisiyle gerçekleştirilmiş darbelere sahne olduğu, ABD’nin “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkelerine daima ekonomik, siyasal, ideolojik ve dahası askeri müdahalelerde bulunmanın yollarını aradığı, bu müdahalelere ulusal ve uluslararası hukuk cephesinden de destek sağlandığı, duruma göre hukuku boş verdiği gerçek.
Konunun enine boyuna incelendiği çalışmasında Araştırma Görevlisi Ceren Tuğlu Olpak bu gerçekleri anlatıyor; “yerel hukukun askıya alınması suretiyle birer olağanüstü hâl rejiminin tesis edildiği bu darbe süreçlerinde sermayenin rolünün sembolleştiği en karakteristik örnek” olarak “United Fruit Company’nin faaliyet gösterdiği ülkelerin siyasal rejimleri üzerindeki müdahaleci rolü”nü inceliyor. “Şirket, başta Guatemala, Honduras ve Kolombiya olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinde gerçekleşen askeri darbelerde planlama aşamasından, finansmanına, yerli unsurlarla iş birliğinden askeri sürecin bizzat yönetimine kadar çeşitli roller” oynuyor. Olpak’ın da vurguladığı gibi “United Fruit ve Güney Amerika’da cereyan eden askeri darbeler arasındaki ilişki, emperyalist politikalar ve uluslararası sermaye arasındaki iş birliğine yönelik çok açık bir örnek olması açısından incelenmeye değer”.
Ceren Tuğlu Olpak’ın çalışmasında “uluslararası sermayenin niteliği ve kapitalizmin özel bir evresi olan emperyalizm sürecindeki gelişimi, uluslararası sermaye kuruluşlarının iktisadi nitelikleri dışında sahip oldukları siyasal, siyasala içkin olduğu ölçüde hukuksal etkiler” ele alınıyor. “ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik tahakküm eksenli dış politikası ekseninde United Fruit şirketinin temel özellikleri, neo-kolonyalizmle bağlantılı kimliği ve çok geniş bir coğrafyada tekelleşmiş bir sermaye devi olarak, ABD’nin emperyalist politikalarından etkilenen ülkelerdeki olağanüstü hâl/darbe dönemleri üzerindeki rolü” inceleniyor. “Bu anlamda United Fruit’in rol oynadığı ve ulusal hukukun yürürlüğünün askıya alınmasına doğrudan etkisi olan kimi darbe örneklerinin başlangıç ve gelişme süreçleri üzerinde durularak, tekelleşme sonucunda doğmuş olan yeni bir sistemin ve bu sistemin bir sonucu olan uluslararası şirketlerin sadece iktisadi değil, aynı zamanda ideolojik, toplumsal ve hukuksal etkileri olan birer politik özne oldukları” özenle ortaya konuluyor.
Venezuela haydutluğu üzerine tartışmalar bir kez daha gösteriyor: Sömürülen sınıfın savaşımını yok sayarak toplumsal yaşamları ve ilişkileri burjuvaziye, liberalizme, egemen sermaye sınıfına ve onların araçlarına bağlamak sömürücü düzenin boyun eğdirme politikası.
Marks’ın deyişiyle “vampirin, emeğin canlı kanına olan susuzluğunun azıcık giderilmesi” gibi geçici etkiler sermaye sınıfına yetmiyor. Sömürücülerden iyi kapitalizmi, kapitalizmin ahlaklısını beklemek sömürüden kurtarmıyor. Örgütlü sınıfsal savaşım olmadığında, düzen kendi işleyiş düzeneklerini, kendi yasalarını istediği zaman istediği gibi uygulamaya devam ediyor.
/././
Metin Göktepe’nin öldürülüşünün 30. yıldönümü: 'Gerçekleri duyurmak isteyen inatçı bir gazeteciydi'
8 Ocak 1996 günü gözaltına alınıp işkenceyle öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin ölümünün 30. yılı. 2022 yılında soL'da yayımladığımız söyleşiyi yeniden okurlarımıza sunuyoruz.
Metin Göktepe’nin katledilişinin 30. yıl dönümü sebebiyle 8 Ocak 2022’de hazırladığımız söyleşiyi yeniden okurlarımıza sunuyoruz:
Evrensel gazetesi muhabiri Metin Göktepe, 8 Ocak 1996'da gözaltındayken polislerce katledildi.
Göktepe katledildiğinde 28 yaşında, halka gerçekleri ulaştırmayı düstur edinmiş bir gazeteciydi. "Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar" diyerek, Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini takip etmek için Alibeyköy'e gitmişti. Ancak, basın kartı olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmadı. Yüzlerce insanla birlikte gözaltına alındı ve Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürüldü. Burada polislerin şiddetine maruz kaldı, katledildi.
Hükümet yetkilileri yaptıkları açıklamalarda cinayeti gizlemeye çalıştı.
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını; Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan gözaltına alındığını ancak sonra çay bahçesinde otururken fenalaşarak sandalyeden düştüğünü; İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise spor salonunun duvarından düşerek öldüğünü iddia etti.
İşkenceyle öldürülen gazeteci Metin Göktepe’yi ölümünün 26. yılında o dönem Gerçek dergisinde beraber çalıştığı gazeteci-yazar Orhan Gökdemir ile konuştuk.
'Hepsini göze almadan gazetecilik yapmanın imkanı yoktu'
Metin Göktepe, Sivas'ta yoksul bir emekçi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Yoksul bir emekçi ailenin çocuğunun İstanbul'da öğrenci ve işçi hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde gazeteci olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yoksul emekçi çocuklarının her şey olabildiği Cumhuriyet döneminin son kuşağındandır Metin. 1986’da o liseyi bitirdiğinde bizim kuşak üniversiteden belgemizi yeni almıştık. Demek ki onun lise eğitimi ve bizim üniversite eğitimimiz 12 Eylül karanlığına denk düşmüş. Cunta, korku ve dehşet yayarak, tuttuğunu işkencehanelerine, cezaevlerine doldurarak solculuğumuzu silmeye çalışıyordu. Hepimiz bir yol arıyorduk. Galiba gazetecilik yapmak o yollardan biriydi.
Gerçeği takip edebileceğimizi, bulduğumuzda yazıp herkese duyurabileceğimize inanıyorduk. İşe koyulduğumuzda başka bir savaş alanının içine düştüğümüzü anladık. 1987’de işe başladığımda koyu bir sansür vardı. Sansüre rağmen ısrar edenleri davalar ve uzun cezalar bekliyordu. Toplumsal Kurtuluş’ta birkaç sayının ardından hepimizi toplayıp cezaevine tıktılar örneğin. İşin cilvesiydi bu. Hapsi göze almadan gazetecilik yapmanın imkânı yoktu.
Ama 1990’lı yıllarda iç savaş daha da alevlendi. İktidarı ellerinde tutanlar ceza tehdidiyle ön alamayacağını anladı. Bunun üzerine gazeteci cinayetleri başladı. Metin Göktepe’nin hikayesinin arka planı bu.
'Ne yapıp edip bir fotoğraf makinesi edinmişti, ama pabucunun altı delikti'
Yoksul bir köylü çocuğuydu Metin. Bir bakıma çoğumuz öyleydik. Metin’le benzer bir hikayemiz var. Çocukluğumuzun ilk yılları kırsala aitti. Sonra ailelerimiz göçüp geldi. Benimki 1960’lı yılların, Metin’inki 1980’li yılların sonunda. Gerçek dergisinde haber müdürüydüm, Metin birkaç arkadaşıyla birlikte staja geldi. Hatırlıyorum, ne yapıp edip bir de fotoğraf makinesi edinmişti. Ama pabucunun altı delikti. Yazda, kışta o pabuçlar giyilirdi üstüne.
'Haber kovalamaya çıkmak dövülmeyi ve gözaltına alınmayı kabul etmekti'
Nuray Sancar ve Tevfik Taş’la yazı işlerini tutuyorduk, Metinler hep dışarıdaydı. İçerisi korunaklı değildi ama dışarısı şiddetle burun buruna yaşamak anlamına geliyordu. O şartlarda işe başladı bu çocuklar. Haber kovalamaya çıkmak dövülmeyi, gözaltına alınmayı başından kabul etmek anlamına geliyordu.
'Hizbulkontra Namık Tarancı’yı pusuya düşüp öldürdü'
Metin Göktepe gazeteciliğe Gerçek dergisinde başladı. Siz de orada haber müdürüydünüz. O yıllarda neler yaşandı? Dergide neler yaptınız?
Unutuluyor, hatırlatayım, Gerçek’teki tek kaybımız değil Metin. Ondan önce, 1992’de Diyarbakır muhabirimiz Namık Tarancı’yı aldılar aramızdan. Şairdi Namık. Sanırım Cahit Sıtkı Tarancı’nın akrabasıydı. Diyarbakır’da, bütün Kürt bölgesinde Hizbullah adındaki dinci örgüt devlet desteğinde terör estiriyordu. Kürt halkımız, yerinde bir adlandırmayla bu örgüte “Hizbulkontra” adını takmıştı. Kontrgerilla’nın uzantısı olduğunu erken teşhis etmişti. Namık bir uç yakaladı, Hizbulkontrayı onun kalemiyle birkaç kez derginin manşetine çıkmayı başardık. Sonra bir gün Namık’ı pusuya düşürüp öldürdüler.
Gerçek, Sultanahmet’in arka sokaklarında hazırlanıyordu. Namık’ın öldüğü gün derginin etrafını kuşattılar. Ne girmek mümkün ne çıkmak. O gün sırf dışarıya çıkmaya teşebbüs ettiğim için iki muhabirle birlikte geceyi gözaltında geçirdik.
'Bir avuç inatçı gazeteci duyurmak için inat ediyordu. Bazılarımızın payına ölüm düştü'
Metin sokakta insanların öldürüldüğü, faili meçhul cinayetlerin yaşandığı bir dönemde gazetecilik yapmaya çalışıyordu. Cezaevinde öldürülen tutukluların haberini yapmaya çalışılırken öldürüldü. 1990'lı yıllarda hangi koşullar altında gazetecilik yapılıyordu?
O yıllar gazeteci cinayetlerinin doruğa çıktığı yıllardı. Gazeteler bombalanıyor, gazeteciler hapse tıkılıyor, olur olmaz zamanlarda gözaltına alınarak taciz ediliyordu. Bazen haftanın birkaç gününü karakolda geçiriyorduk sebepsiz yere. Şimdiki gibiydi her şey, gazetecilik değil bir tür örtülü savaştı yaptığımız. İyi saatlerde olsunlar gerçekler duyulmasın istiyordu, bir avuç inatçı gazeteci duyurmak için inat ediyordu. Bazılarımızın payına ölüm düştü.
'Metin’i tanıyorlardı, her gösteride hazır bulunurdu'
Metin Göktepe'nin öldürülmesinden sorumlu polisler 'Rahşan affı' diye bilinen afla şartlı tahliyeden yararlanarak toplam 1 yıl 8 ay yatmışlardı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Neden öldürdüler Metin’i? Cezaevinde öldürdükleri iki tutuklunun cenazesine katıldığı, izlediği için. Bin kişiye yakın insanla birlikte gözaltına aldılar Metin’i. Tutsakları öldürdükleri yetmemiş, cenazelerini de sessizliğe gömmek istemişlerdi. Çok kışkırtılmıştı o gün polis. Metin’i tanıyorlardı, her gösteride hazır bulunurdu çünkü. O gün “özel muamele” yapmaya karar verdiler. Demek ki öldüresiye dövdüler. Döverken kimsenin hesap sormayacağından emindiler. Ama tepki ummadıkları kadar büyük oldu. Bu sefer merkez medya da olayı görmezden gelmemişti çünkü.
'Hepimiz duvardan düşüp duruyorduk. Duvar devletin ta kendisiydi'
Tepki büyüyünce “duvardan düştü” dediler. Doğruluk payı vardı bunda, hepimiz duvardan düşüp duruyorduk. Duvar devletin ta kendisiydi nihayetinde. Rahşan affı, şu bu, işkence veya cinayet sebebiyle kolluk kuvvetlerine dava açmak çok güçtü.
'Suçluların cezasız kalması işkence ve cinayetin bir devlet politikası olduğunun kanıtıdır'
Metin Göktepe davası ender davalardan biri oldu. Polisler yargılandı da. Ama yargı mekanizması yargılama süresince gayet lakayttı. Polislerin cezasız kalacağı belliydi ta başından. Şu veya bu şekilde cezasız kaldılar. Suçlu kolluğun cezasız kalması doğrudan işkence ve cinayetin bir devlet politikası olduğunun kanıtıdır. Devlet yapar, memurlarını kışkırtır, motive eder. Sonra bir terör ortamı yaratırlar, en kolay hedef gazetecilerdir genellikle.
'Göktepe’yi öldüren polisin 1970’li yıllardaki ülkücü çeteden tek farkı resmi tabanca taşımasıdır'
Devlet yetkilileri o zaman cinayeti gizlemeye çalışmıştı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını söylemiş, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 'Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyorum' demişti. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Demirel, her zamanki gibi durumu veciz bir şekilde özetlemiş; Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyormuş! 1970’li yıllarda Milli Cephe hükümeti kurmuşlardı. İçinde MSP ve MHP de vardı. Ülkücü çeteleri sokağa salmışlardı halkın direnişini kırmak için. Bu çeteler, polis korumasında, demek ki devlet desteğinde her gün cinayetler işliyorlardı. O zaman da sordular Demirel’e, “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” dedi utanmadan. Bunlar böyledir. Halka karşı örgütlenmiş ve kışkırtılmışlardır.
Göktepe’yi öldüren polis de sağcıdır nihayetinde. 1970’li yıllardaki ülkücü çeteden tek farkı resmi tabanca taşımasıdır. Metin’i o resmi tabancalılar öldürdü. Basın tarihimizin de mücadele tarihimizin de azizlerinden birine dönüştü. O polisleri kimse hatırlamıyor ama Metin hep aramızda.
***
Bilal'e anlatır gibi emperyalizm -Alpaslan Savaş
Haydutu, uğursuzu sevmeyiz biz. Irak tezkeresi, 68 yurtseverliği, cumhuriyetin kuruluşuyla taçlanan milli mücadele bizim tarihimiz. Bu nedenle NATO’dan çıkılmalı diyor, ülkemizdeki Amerikan üsleri kapatılsın istiyoruz. Kendi topraklarında nasıl yabancı asker görmek istemiyorsan, bir başka ülkede de bizim askerimiz olmasın diyoruz. Sorumluluk bizdedir. Sıra başkalarına değil, emperyalizme gelmelidir.
Nedir emperyalizm? Solcuların sıklıkla kullandığı klişe kavramlardan biri diye düşünenler, her türlü uluslararası gelişmeye yerli yersiz yapıştırdığımız kulp diyenler çıkabilir. Bir bölümü cehalettendir ve bu anlatarak değil antiemperyalist mücadelenin güncel görevlerini toplumsal kaynaklara bağlayarak aşılabilir. 3 Ocak’tan sonra şimdi bu görev daha yakıcıdır ve bizim sorumluluğumuzdadır.
Dünya, ABD’nin Venezuela’daki haydutluğuna tanık oluyor. Bu yeni olmadığı gibi sürpriz de değil. Fakat bu sefer hiçbir sınır tanımadı Trump ve avanesi. Aylardır tehdit ediyordu ülkeyi. Bir meşruiyet zemini aramaya bile gerek duymadan daldılar bu kez. Meşru değildir zaten de onlar için yalanın bile kurgusu gerekirdi. Irak’ta Saddam kimyasal silah kullanıyordu ve bu yüzden tepesine bombalar yağdırmayı hak ediyordu örneğin. Aylarca yıllarca bu yalanı pompaladılar. Sonra işgal başladı, canlı yayında havai fişek gösterisi gibi izlettiler tüm dünyaya Bağdat’ın bombalanmasını. Yugoslavya’da zalim Sırplar vardı, Afganistan’da ortaçağdan kalma cihatçılar. Libya’yı bir bedevi yönetiyordu. Suriye’de “rejim askerlerinin” çocukları katlettiğini gösteren videolar vardı, masa başında üretilmiş olsa da.
Şimdi vasat bir kurguya bile ihtiyaç duymadan hareket ediyor ABD. Özgürlük, demokrasi, halkın refahı, diktatör dedikleri liderlerin işlediği suçlar falan, hesap kitap yapılacak videolar çekilecek, kamuoyu yaratılacak, uzun işler bunlar. Mesele kaynaklara el koymaktı zaten. Saklamaya gerek duymuyorlar artık. Rızanla vermiyorsan gelip önce seni, sonra petrolünü alacağız! Bu kadar.
Uyuşturucunun cirit attığı seks partilerinin gediklisi bir pedofilin herhangi bir şey için meşruiyet aramasını beklemiyoruz. Zaten mesele de Trump’ın ölçüsüzlüğü değil. Emperyalizm gücünü giderek daha fazla ve sadece paradan alıyor. İleri teknoloji, petro-dolar ve silahlara yaslanan bir hegemonya bu. Hem kendi içinde hem dünya kamuoyunda meşruiyet kaynakları bu denli daralan bir sistemin sonsuza dek rıza alabileceğini neden düşünelim? Düşünmekle kalmayacağız elbette, yenilmesini hızlandıracağız da.
Cehaletten kaynaklı rıza zorlanacak artık. Fakat bile isteye emperyalizme uşaklık edenler için yapılabilecek bir şey yok. Venezuela’da gördük onları. Maduro’nun yakınına kadar sızmış olsa gerekler. Bir de 32 Kübalı komünist başta olmak üzere haydutluk sırasında paralı Amerikan askerlerine direnirken yaşamını yitiren kahramanlar var. Onlar sadece Venezuela’nın değil, hem kendi ülkelerinin hem bizlerin kahramanıdır. Onlar işte büyük insanlıktır.
Tarih büyük insanlığı yazar. Uşaklık edenler sadece mücadelenin konusu olurlar. Var oldukları sürece alçaklıkta sınır tanımayacaklar. Ülkesine yapılan tecavüze alkış tutan Machado örneğin. Operasyonun işaret fişeği olarak kendisine verilen Nobel barış ödülünü başkanlığı kapabilmek için Trump’a armağan etmek istediğini söylemesi bile yeterince mide bulandırıcı değil mi?
Bizim ülkemizde de vardı onun gibiler. Mesela Anadolu’da yoksul halkımız kurtuluş savaşı verirken, Osmanlı’nın sarayı ve onun etrafında birikenler, İstanbul’un anahtarını Harington’a selam durarak teslim ettiler. Biz yurtseverler hâlâ kısa süre olsa da İngilizlerin İstanbul’u işgalinin utancını yaşarız. Vahdettin, Damat Ferit, saray eşrafı, toprak ağaları, tüccarlar ise utanmadan satmaya kalktı memleketi. Beceremediler ve tarih onları değil Mustafa Kemal’i, milli mücadeleye katılmak için hiç hesapsız Anadolu’ya gelen Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, bir vatana sahip olmak için savaşan Anadolu halkının kahramanlığını yazdı.
Emperyalizm bu, durmadı, uşaklık edenleri hep buldu içerde. İkinci savaş sırasında Nazilerle krom ticareti yapanlar, Sovyetlerin Alman tanklarıyla yıkılmasını bekleyen milletvekilleri, bürokratlar, göz ucuyla değil açıktan baktılar Almanlar kazansın savaşı diye. Beceremediler, faşizm kızıl yıldızın altında ezildi, sosyalizm şanlı bir zafer kazandı. İçimizdeki Almancılar bu kez rotayı Atlantik ötesine kırıp ABD emperyalizmine yattılar, ikinci savaşa girmeyen Türkiye’yi sonraki yarım yüzyıla damga vuran soğuk savaşın aktörü yaptılar. Bu onursuzluğun simgesidir 1945’te ABD’den özel olarak Türkiye’ye yollanan Missouri Zırhlısı. İçimizdeki Amerikancılar İkinci Savaşın sembol uçak gemisini İstanbul Boğazı’nda törenle karşıladılar. Amerikan bayraklarıyla süslediler her yeri. Amerikan askerlerine gazino kapattılar, genelev açtılar. Beyoğlu büfelerinde satılan Rus salatasının adını bile Amerikan salatası diye değiştirdiler. İstanbul 919’daki İngiliz işgalinden sonra böyle bir utanç hiç yaşamadı.
Amerikancılar bu ülkede hep oldu. Fakat 1968’de bir kez daha boğaza demir atan 6. Filo’yu kıble yapıp namaza duranların isimleri değil de Vedat Demircioğlu’nu, Harun Karadeniz’i, Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i hatırlar memleket. Yumruklarımızı havaya kaldırıp attığımız “İşgalciler her zaman kaybeder” sloganıdır bu topraklara damga vuran.
Emperyalizmi yenene kadar hep olacak Amerikancılar bu ülkede. Dolmabahçe’deki secdeden memleketin başına kadar gelmeyi başardılar sonra. 12 Eylül’ü yapanlar için boşuna “bizim çocuklar” notu düşmedi CIA raporları. Özal uluslararası tekellerin ortağı patronları temsil eden örgütün başkanlığından Başbakanlığa sonra da Cumhurbaşkanlığına geldi. Peşinden aynı koltuklara oturan Demirel’in lakabı sizce neden “Morrison Süleyman”dı? 15 Temmuz’a kadar AKP ile iktidarı paylaşan Gülen Tarikatı’nın karargahı tesadüfen mi Pensilvanya idi? Erdoğan’ın iktidarı boyunca ABD ile “uyumlu” ilişki araması, bunu hep başarabilmesi, havuz gazetecilerinin sıktığı gibi dünya lideri olmasından mı yoksa Türkiye’de siyasal İslamcı geleneğin tüm renklerinin Amerikancılığından mıydı?
Nedir peki Emperyalizm?
Hepsine yanıtı Trump verdi 3 Ocak günü. Halkımızın Erdoğanlı yıllarda Türkçemize kazandırdığı tabirle “Bilal’e anlatır gibi” anlatmış oldu tüm dünyaya.
Ne dedi?
“Venezuela’yı biz yöneteceğiz”.
Sonra?
“Orada çok petrol var, onları bizim şirketlerimiz çıkaracak ve alacak”.
Başka?
“Sıra diğerlerine gelecek”
Emperyalizm budur işte. Gece yarısı yatak odanıza girip sizi ve ailenizi kaçıran, sonra salona yerleşip bütün apartmanı “sıra size de gelecek” diye haraca bağlayan hayduttur.
Öyledir ama bir de “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diye sözü vardır halkımızın. Karadeniz’den çıkmış, Anadolu’ya yayılmıştır. Haydutu, uğursuzu sevmeyiz biz. Irak tezkeresi, 68 yurtseverliği, cumhuriyetin kuruluşuyla taçlanan milli mücadele bizim tarihimiz. Bu nedenle NATO’dan çıkılmalı diyor, ülkemizdeki Amerikan üsleri kapatılsın istiyoruz. Kendi topraklarında nasıl yabancı asker görmek istemiyorsan, bir başka ülkede de bizim askerimiz olmasın diyoruz. Kaynaklarımız uluslararası tekeller yerine planlı ve devletçi bir ekonomiyle sadece halkımızın kullanımında olsun istiyoruz. Bunu başaran bir ülkenin öyle son dönemde sıklıkla söylenegeldiği gibi hiç de yalnız kalmayacağını biliyoruz.
Sorumluluk bizdedir. Sıra başkalarına değil, emperyalizme gelmelidir.
/././
NATO’culara kötü haber: Bu kış çok daha fazla üşüyecekler…-Ali Ufuk Arikan-
Türkiye’de yaygın bir kabul var; üstelik bu, tüm Amerikancıların temel önermesi haline gelmiş durumda. Ülkemizin NATO’nun parçası olduğu için güvende olduğunu öne sürüyorlar. Darbeler ve katliamlardaki NATO parmağını ya ısrarla görmüyorlar ya da NATO aparatı oldukları için bu yalana sığınıyorlar. Ancak yıllardır sığındıkları bu yalan, bugün ülkemizden hayli uzaktaki bir buzul parçasının altına, bütün çıplaklığıyla gömülmek üzere.
Ortalama sıcaklığı tarihin en yüksek değerlerine ulaştığı dönemlerde dahi en fazla -17,39 dereceyi görmüştü Grönland.
Kuzey kutbundaki buz örtüsüyle kaplı bu soğuk ada, tarihinin en sıcak günlerini yaşıyor.
soL’da daha önce aktarmıştık, bu ada eski bir Danimarka kolonisi.
Danimarka’nın toprağı sayılan dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip bu adası, 1979'da kurulan kendi parlamentosu eliyle özerklik kazansa ve bu özerklik yıllar içinde güç kazansa da temel birçok başlıkta Danimarka’ya bağlı.
Peki, bu kendi halinde ve buz örtüsüyle kaplı, nüfus olarak çok küçük ada nasıl oldu da bir anda dünyanın gündemine oturdu?
Önce öykünün geçmişine uzanalım.
50 milyar varil yakıt, tatlı su kaynaklarının yüzde 10'u ve nadir toprak elementleri
Tarih 16 Ağustos 2019.
ABD’deki Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland'ı satın almaya karar verdiğini iddia ediyordu.
Evet, bir ülke, başka bir ülkenin toprağını satın almak istiyordu.
Gazete bu iddiasını kulis konuşmalarına dayandırırken ne Beyaz Saray ne de Grönland’ın parçası olduğu Danimarka konuya dair bir açıklama yapmadı.
Sadece 50 küsür bin nüfusu olan bu adayı Trump neden almak istiyordu ki?
WSJ bunun nedenlerini aslında açık açık sıralamıştı.
Öncelik adanın konumuydu, ardından da yer altı zenginlikleri.
Trump bu kaynaklara sahip olup olamayacaklarını, adayı satın alıp alamayacaklarını danışmanlarına sormuştu, haber de buradan sızmıştı işte.
Peki, neydi Trump’ın iştahını kabartan yer altı zenginlikleri?
Trump’ın haydutça saldırıdan hemen sonra, Venezuela ile ilgili yaptığı “50 milyon varil petrolü biz alacağız, parasını da ben kontrol edeceğim” açıklamasını bugün tüm dünya medyası büyük haber olarak geçti.
WSJ’nin 2019 tarihli haberine göre, Grönland’da tam 50 milyar varil petrol ve eşdeğeri doğal gaz bulunuyor.
ABD’nin haydut başkanını iştahlandıran maddelerden biri bu, ancak dahası da var.
Habere göre dünyanın tatlı su kaynaklarının yüzde 10'unu oluşturan buz kütleleri Grönland’da bulunuyor.
Başka?
Teknoloji endüstrisi için çok önemli olan “nadir toprak elementleri”nden lantanitlerle birlikte itriyum ve skandiyum elementlerinin de büyük bir rezervi buz örtüsü dolu bu adada bulunuyordu.
Kısacası Trump’ın bitmek bilmez Grönland aşkının arkasında bunlar yatıyor.

Ya satacaksınız ya da teslim olacaksınız
Dünya ABD haydutluğunun en uç örneklerinden birine çok kısa süre önce, 3 Ocak 2026 tarihinde şahitlik etti.
Trump’ın aç gözlülüğünün yeni yıldaki ilk adresi Venezuela oldu.
Bu barbar ve haydutça saldırının ardından şimdi her yere meydan okuyan, savaş ve işgalle tehdit eden açıklamalar geliyor.
Kolombiya, Meksika, İran ve Küba başta gelen hedefler arasında yer alıyor.
Ancak bu alışılan saldırı hedeflerinin yanına 50 bin kişilik bu ada parçasının eklenmesi tüm dünyada şaşkınlıkla karşılanıyor.
Dünyaya demokrasi ve medeniyet dersi veren Batı’nın, en yakın müttefiki Trump’ın bu haydutluğu karşısında şu ana kadar nutku tutulduğu için henüz sesi çıkmıyor.
Buraya geleceğiz ama önce Trump’ın açıklamalarına ve küstahlığına uzanalım.
WSJ’nin gündeme getirdiği haberden sonra Trump, “Böyle bir konsept gelişti. Stratejik olarak çok ilginç. Gündemin birinci maddesi değil, size onu söyleyebilirim. Bir tür gayrimenkul anlaşması” diyordu.
Bundan 5 yıl sonra, Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin ardından bu konuda ilk ciddi çıkış 2024’ün Aralık ayında geldi.
Eski ABD Başkanı Harry Truman’ın 1946'da Danimarka'ya 100 milyon dolarlık altın teklif edip satın almak istediği ada, bir kez daha gerçekten masadaydı.
Trump, adaya güvenlik ihtiyaçları dolayısıyla sahip olmaları gerektiğini tekrar dile getiriyor, bunu öncelikli gündem maddelerinden biri haline getiriyordu.
Göreve başladıktan hemen sonra, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile 45 dakikalık bir telefon görüşmesi yapan Trump, kendisine yapılan "askeri üsler ve maden çıkarma konusunda daha fazla işbirliği" teklifini reddederek, adanın tam kontrolünü istiyordu.
ABD’nin müttefiki olan Danimarka hükümetinin “şaka” diye düşündüğü senaryo bütün ciddiyetiyle karşılarındaydı artık.
O yüzden Danimarka yetkilileri görüşme sonrasında "Korkunçtu. Soğuk bir duştu. Önceden ciddiye almak zordu. Ancak bunun ciddi ve potansiyel olarak çok tehlikeli olduğunu düşünüyoruz” diyecekti.
Sonrasında tehdit ciddiye binince batı ittifakının sarsılmaz parçası Danimarka’nın Başbakanı “Danimarka Başbakanı, "Bu sadece Grönland veya Danimarka ile ilgili değil, nesiller boyunca Atlantik boyunca birlikte inşa ettiğimiz dünya düzeniyle ilgili. Güvenlikle ilgili bir tartışma olsa bile başka bir ülkeyi ilhak edemezsiniz" çıkışında bulundu.
Bu çıkışın yanı sıra tüm tavizleri vermeye hazır olduklarını da söylüyordu: “Grönland'da daha fazla bulunmak istiyorsanız, Grönland ve Danimarka hazır ve tıpkı bizim gibi Arktika'daki güvenliği güçlendirmek istiyorsanız, bunu birlikte yapalım.”
Ancak emperyalist düzenin temsilcisi olan ABD, bununla yetinmeye razı değildi, her şeye sahip olmak istediğini açıkça ilan ediyordu Trump.

Beşinci madde ve NATO şemsiyesi efsanesinin sonu
Dünyanın büyük bölümünde olduğu gibi ülkemizde de NATO’cular ve Amerikancıların düzeni hüküm sürüyor. Hem ülkemizdeki NATO’cular için hem de dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun kurucu üyelerinden olan Danimarka için ilginç bir süreç yaşanıyor. Öyle ya, meşhur bir 5. Maddesi vardı NATO’nun.
Bu şemsiye hepsini, tüm NATO üyelerini korurdu her şeyden, öyle diyorlardı.
Neydi o beşinci madde hatırlayalım.
"NATO üyesi ülkelerden birine yapılan saldırı, hepsine yapılmış bir saldırıdır."
Yani bir NATO üyesi ülke saldırıya uğrarsa, tüm üyeler ona askeri destek sağlar. Bu sayede de saldırıya uğrayan ülke asla yalnız kalmaz.
Şimdi bu şehir efsanesi yerle bir oluyor.
NATO’nun kurucu üyesi Danimarka, kendi ülke toprağını NATO’nun lider ülkesi ABD’ye satmadığı için şimdi işgal tehdidiyle karşı karşıya.
Aylardır "bizim satılık toprağımız yok" diyen, bununla birlikte her tür tavizi vermeye hazır olduğunu belirten Danimarka, NATO üyelerine ve parçası olduğu Batı ittifakına yüzünü dönerek, çaresizce kendini kurtarmaya çalışıyor.
ABD Başkanı Trump ve ekibinin Grönland’a “sahip olmak” için tüm seçenekleri değerlendirdiğini açıklayan Beyaz Saray, “ABD ordusunu kullanmanın” da bir seçenek olduğunu bildireli daha bir gün oldu...
Böylelikle NATO üyesi ülkelerin o çok güvendiği güvenlik şemsiyesi, şimdiden başlarına çalınmış oldu.
Bu tablo halkımıza ne anlatıyor?
Ülkemizde NATO’dan çıkılması, ABD ve NATO üslerinin kovulması istendiğinde mandacılar ve işbirlikçiler hep bir ağızdan aynı nakaratı tekrarlıyorlar: “NATO’dan çıkarsak güvenliğimiz tehlikeye girer, saldırılara karşı korunaksız kalırız. NATO bize koruma şemsiyesi sağlıyor.”
Şimdi ABD’nin başındaki Trump, NATO üyesi bir ülkenin topraklarını tüm dünyanın gözü önünde zorla satın almaya kalkıyor, buna direnilirse işgal etmekle tehdit ediyor.
Bu tablo, halkımıza da tüm dünyaya da söylenen yalanları boşa düşürmesi, emperyalizmin gerçek yüzünü ortaya koyması açısından oldukça faydalı.
Karşımıza almamız gereken şey tam olarak bu yalanlardır; talep etmemiz gereken şey ise emperyalizme karşı ülkemizin bağımsızlığı ve egemenliği ile bu terör örgütünün ülkemizde sahip olduğu en az 28 askeri üssün kapatılmasıdır.
NATO’nun 5. Maddesine tapan işbirlikçiler ve mandacılar ise Trump’ın Grönland için dökülen salyalarında “ulusal güvenlik şemsiyesi” aramaya devam edebilirler.
***
Modern Avrupa’nın buz kesen altyapısı: Hollanda’da ulaşım, Berlin’de elektrik yok -Gamze Özdemir-
Hollanda'da duran ulaşım ve Berlin'de elektrik kesintisi, altyapının kâr hırsına kurban edilmesinin sonucu. Savunma bütçelerinin millî gelirin yüzde 6’sına zorlandığı bir dönemde; ulaşım, enerji ve eğitim gibi alanların faturası emekçilere kesildi.
Avrupa, yılın ilk günlerinde peş peşe yaşanan iki altyapı kriziyle bir kez daha gerçeğin sert yüzüyle karşılaştı. Biri Hollanda’da ulaşımı, diğeri Almanya’da enerji altyapısını felç eden bu iki olay, ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de, aynı siyasal ve ekonomik tercihler zincirinin ürünü.
Hollanda genelinde etkili olan kar ve buzlanma, kamusal altyapının yıllardır bilinçli biçimde zayıflatıldığını ortaya koyarak yaşamı durma noktasına getirdi. Ülke genelinde turuncu alarm ilan edilirken, bazı bölgelerde kırmızı alarm uygulamaya konuldu.
Toplu ulaşım neredeyse tamamen durdu; tren ve otobüs seferleri iptal edildi ya da ciddi biçimde aksadı. Okullar kapandı, öğrenciler ulaşım engeli nedeniyle eğitime katılamadı, çalışanlar işyerlerine ulaşamadı. Belediye hizmetleri, özellikle de çöp toplama faaliyetleri aksadı.
Fotoğraf: AAAynı kırılganlık Amsterdam Schiphol Havalimanı’nda da ortaya çıktı; yüzlerce uçuş iptal edildi, bazı kaynaklara göre iptaller 1.800’ü aştı.
Avrupa’nın en yoğun havalimanlarından biri, birkaç günlük kar yağışı karşısında işlevsiz kaldı. Kriz hava trafiğiyle sınırlı kalmadı. Kar yağışı, yalnızca yolları değil, gündelik yaşamın bütününü felç etti.
Fotoğraf: AABu tablo, “olağanüstü hava koşulları” ile açıklanamayacak kadar politik. Yıllardır sürdürülen özelleştirme, maliyet kısıntısı ve kamusal kapasitenin tasfiyesi, krizin gerçek nedeni olarak karşımızda duruyor.
Krizin bir diğer halkası ise Almanya’ydı. Berlin’de, yüksek gerilim hatlarını besleyen bir elektrik kablosunda meydana gelen hasar sonucu yaklaşık 28 bin hane, dört güne yakın süreyle elektriksiz ve ısıtmasız bırakıldı.
Dondurucu soğukta binlerce insan, evlerinde battaniyeler ve mumlarla yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Yetkililer hızla “sabotaj” ihtimalini gündeme taşıdı; savcılık soruşturma başlattı.
Basında kesinti, “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en uzun elektrik kesintilerinden biri” olarak yer aldı.
Kar ve kablo: Tesadüf değil, sistem sorunu
Yetkililer Hollanda’da “hava koşullarını”, Berlin’de ise “teknik arıza ve olası sabotajı” öne çıkardı. Ancak her iki olayın ortak noktası, kritik altyapıların olağan sayılabilecek koşullarda dahi uzun süreli kesintilere yol açabilecek ölçüde kırılgan hale getirilmiş olmasıdır.
Almanya ve Hollanda, ekonomik göstergeler açısından Avrupa’nın en güçlü ülkeleri arasında yer alıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarının “AAA seviyesi” olarak tanımladığı, teknolojik kapasitesi yüksek ve kaynak sorunu bulunmayan ülkelerden söz ediyoruz. Buna rağmen birkaç gün süren soğuk hava koşulları ya da tek bir teknik hasar, on binlerce insanın günlük yaşamını durma noktasına getirebiliyor. Oysa bu tablo, yalnızca meteorolojiyle ya da tekil teknik arızalarla açıklanamaz; bu, siyasal bir tercihin sonucu.
Elektrik kesintisinden etkilenen bölgede bu sabah itibarıyla hala 19 bin 900 hane ve 850 işletmeye elektrik sağlanamadı. Böylelikle bölgede yaşayan binlerce kişi, dördüncü geceyi de elektriksiz şekilde, soğukta geçirdi. Fotoğraf: AASosyal devletin geri çekilişi ve altyapının dönüşümü
Bu kırılganlığın arka planında, 1990’lardan itibaren Avrupa genelinde hız kazanan sosyal devletin tasfiyesi ve kapsamlı özelleştirme politikaları bulunuyor. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından, özellikle Batı Avrupa’da kamu hizmetleri “verimsizlik” gerekçesiyle yeniden yapılandırıldı.
Enerji, ulaşım ve belediye hizmetleri kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarıldı; kurumsal olarak parçalandı ve şirketleştirildi; kârlılık ve maliyet düşürme kriterlerine göre yönetilmeye başlandı. Bu süreçte “fazla kapasite” gereksiz sayıldı, yedek sistemler pahalı bulundu, personel sayıları azaltıldı, bakım ve onarım faaliyetleri taşeron şirketlere devredildi.
Sonuçta ortaya çıkan yapı, normal koşullarda işleyebilen ancak beklenen kış şartlarında bile ciddi aksaklıklar yaşayan bir altyapı oldu. Bugün Hollanda’da toplu taşıma hem pahalı hem de kriz anlarında güvenilmez. Berlin’de ise tek bir teknik hasar, kentin geniş bir kesimini günlerce elektriksiz bırakabiliyor.
Demiryolları ve havalimanları: Kamusal haktan ticari hizmete
Hollanda demiryolları uzun yıllar boyunca güçlü bir kamusal hizmet olarak örgütlendi. Ancak 1990’ların ortasında yapılan düzenlemelerle bu yapı parçalandı; işletme ve altyapı birbirinden ayrıldı. Bu ayrışma, iddia edildiği gibi verimlilik yaratmadı; tersine sorumluluğu dağıttı, kriz anlarında merkezi ve hızlı müdahaleyi zayıflattı.
Fotoğraf: AABenzer bir dönüşüm havacılıkta da yaşandı. Havalimanları, kamusal ulaşım altyapıları olmaktan çıkarılarak küresel rekabet içinde işleyen ticari merkezlere dönüştürüldü.
Yolcu güvenliği ve hizmet sürekliliği yerine “akış” ve kapasite önceliklendirildi. Bu model, kârlılık açısından sürdürülebilir görünse de, toplumsal yaşam açısından son derece kırılgan bir yapı yarattı.
Savaş bütçeleri, sivil altyapı ve emekçi sınıflar
Bu tablo, Avrupa’da son yıllarda hız kazanan savaş ve güvenlik politikalarıyla birlikte ele alındığında daha da çarpıcı hale geliyor. Başta Hollanda ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, savunma harcamalarını millî gelirlerinin yüzde 6’sına yaklaştırma yönünde adımlar atıyor. Aynı süreçte genç nüfus, özellikle işçi sınıfı çocukları, zorunlu askerlik ya da fiilî askeri hazırlık mekanizmalarına yönlendiriliyor.
Buna karşılık sivil altyapıya yapılan yatırımlar sınırlı kalıyor; enerji ve ulaşım sistemleri krizlere karşı güçlendirilmiyor; sosyal haklar genişletilmek yerine daraltılıyor. Devletlerin öncelikleri netleşiyor: savaş ve güvenlik kapasitesi büyütülürken, toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan altyapı tali bir meseleye dönüştürülüyor.
Bedel kimin sırtında?
Hollanda’daki ulaşım krizi ile Berlin’deki elektrik kesintisi, birbirinden kopuk iki talihsizlik değil. Bu olaylar, Avrupa’da uzun süredir devam eden bir yönelimin —sosyal devletin geri çekilmesi, kamusal altyapının piyasalaştırılması ve sivil yaşamın giderek güvencesizleşmesi— somut sonuçları.
Kar yağdığında ya da bir teknik arıza yaşandığında ortaya çıkan şey, yalnızca geçici bir kriz değil; hangi alanların öncelikli, hangi toplumsal kesimlerin ise gözden çıkarılabilir görüldüğünün açık bir göstergesi.
Bu iki olay da sosyal devletin tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan özelleştirilmiş, sermaye yanlısı ve insana karşı işleyen düzenin doğal sonuçları olarak karşımızda.
Kar yağdığında, kablo koptuğunda çöken şey altyapıdan önce sosyal devletin yerini alan bu piyasa düzeni. Ve bedeli, her zaman olduğu gibi, emekçiler ve yoksullar ödüyor.
***











