BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-


Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik- 

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizini ortaya koydu. Emek hareketinin güçlü ve birleşik bir dayanışma ve mücadele odağına ihtiyacı var.  Böyle bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor.

Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye’de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye’de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Bu yazıda Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizine dair bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Bu değerlendirmeleri hem yaklaşık 40 yıllık sendikal deneyimime hem de akademik çalışma alanım olan sendikacılık ve emek tarihi birikimine dayanarak yapmaya çalışacağım. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar’da tartışmaya çalıştım. Bu yazıda ana akım sendikacılığın krizi üzerinde duracağım.

ANA AKIM SENDİKACILIK

Ana akım sendikacılık derken neyi kastediyorum? Ana akım (mainstream) merkezdeki değerleri, gelenekleri ve ilkeleri temsil eden yaygın ve egemen olan eğilim veya akım için kullanılan bir sıfat. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Kuşkusuz medyası, iktisadi, akademisi olan ana akımın sendikacılığı ve sendikal yapısı da var.  Ana akım yerleşik olanı, radikal olmayanı, uyumlu olanı, ılımlı (mutedil) olanı da ifade ediyor. Her ana akım yaklaşımın bir de müesses nizamı; yapıları, kurumları, işleyişleri, mekanizmaları vb. var.  Dolayısıyla ana akım sendikacılık bir zihniyet ise bunun bir de kurulu düzeni ve müesses nizamı söz konusudur.

Ana akım sendikacılık biraz şemsiye bir kavramdır.  Bir yandan geleneksel, eski, kurumsallaşmış sendikacılığı ifade eder. Bir yandan düzene entegre olmuş güdümlü sendikacılığı. Elbette her kurumsal sendika düzene entegre değildir ancak davranış kodları ve işleyiş itibarıyla ana akım özellikler taşır. Daha hantaldır, kurumsal işleyiş daha yavaştır. Atak değildir. Refleksleri yavaştır vb. Dahası ölçek büyüdükçe bu hantallık artabilir.

Kategorik olarak kurumsal ve geleneksel olan bütün yapıları negatif değerlendirmek hatalıdır. Ancak yapısal ve tarihsel nedenlerle geleneksel sendikaların büyük çoğunluğu ana akım sendikacılığa ve müesses sendikal nizama kayma riski taşımaktadır. Ana akım sendikacılık literatürde “makbul sendikacılık” olarak da tanımlanmaktadır. Burada büyük müesses nizam içinde uyumlu davranan, çizilen sınırların dışına çıkmayan işveren ve hükümetle uyumlu sendikacılık kastedilmektedir.

Neden “sarı sendikacılık” yerine “ana akım” ve “müesses sendikal nizam” kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Sarı sendikacılık işveren veya hükümetler tarafından yaratılan, beslenen ve onların güdümünde hareket eden yapılardır. Böyle yapılar emek hareketinde geçmişte de ve günümüzde de vardır. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. Bunların bir bölümü tarihsel ve kurumsal nedenlerle hantal, uyuşuk ve sessizdir. Daha kriminal yapılanmalar olan sarı sendikaları dönüştürmek neredeyse imkânsız iken ana akım yapıları dönüştürmek daha mümkündür.

KAMUDA ESİR ALINAN SENDİKALAR

Ana akım sendikacılık dendiğinde Türkiye’de büyük ölçüde kamu işyerlerinde örgütlü (merkezi hükümet ve yerel yönetimler), imalat sanayindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Klasik işçi sınıfını; kısmen düzenli, kısmen güvenceli, istikrarlı işlerde çalışanları örgütleyen ve baraj-yetki-TİS-yasal grev döngüsüne sıkışan sendikaları tarif ediyorum. Bunlar büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısına, sendikaların güçlü olduğu ve devlet ile çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı döneme (Fordizm ve korporatizm) özgü yapılardır.

Türkiye’de sendikal örgütlenmeye baktığımızda kamuya (işçi ve memur dahil) sıkışmış durumdadır. Kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 76’sı sendika üyesidir. Özel sektörde çalışan işçilerin ise yüzde 6,7’si sendika üyesidir. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki özel sektör sendika üye sayısı ise daha da ilginçtir. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS)  kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde ise 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Dolayısıyla özel sektörde gerçek sendikal korumadan yararlanan ve aidat ödeyen sendika üyesi oranı yüzde 4’tür.

Özel sektördeki sendikalaşma büyük ölçüde geleneksel imalat sanayi sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Hizmet ve inşaat gibi sektörlerde ise sendikalaşma çok daha düşüktür. Antidemokratik baraj-üye-yetki-TİS cenderesine sıkıştırılan ana akım sendikalar burada debelenmektedir. Daha mücadeleci sendikaların önüne engeller çıkarılırken, uslu duranlar ise ödüllendirilmektedir.

Kamuda bu havuç-sopa mekanizması çok daha belirgin işlemektedir. Kamu idaresi (hükümet) kamuda ancak kendi cevaz verdiği sendikaların örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bazı sendikalar makbul veya “en çok müsaadeye mazhar” hale gelmektedir.  Bunu gören diğer sendikalar da bu sınırlarda kalmakta ve ana akımlaşarak sopadan veya cezadan kurtulmaya çalışmaktadır.  Üzüm üzüme baka baka kararmakta daha doğrusu çürümektedir.

Ana akım sendikaların çoğu kamuda esir alınmış durumdadır. Kamudaki örgütlülüklerini korumak için uyum ve uysallıkta yarışmaktadırlar. O kadar ki aralarında hükümetin ekonomi politikasına veya ekonomi yönetimine tek laf edemeyen koca koca örgütler vardır. Benzer bir durum özel sektördeki büyük ölçekli şirketler ve işyerlerinde de yaşanmaktadır.  Necip Türk işvereninin, mevzuatın da desteğiyle, işçilere özgü bir hak olan sendika seçme özgürlüğünü kendine özgü bir hakmış gibi (!) mülk edinmesi sonucunda sendikalar arasında hassas dengeler oluşmakta ve üye kaybetmek istemeyen sendikalar ana akıma katılmaktadır. Düşünsenize işverenin bir hareketiyle on binlerce üye ve yüz milyonlarca lira aidat gelirinden olmak mümkündür.

SENDİKAL OLİGARŞİLER

Ana akım sendikacılığın en önemli sonucu, sendikacılığı adeta bir meslek haline getirmesi ve sendikal oligarşiler yaratmasıdır. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de “oligarşinin tunç yasası”  (Roberto Michels’e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. Oligarşiler yerlerini ve statükoyu korumak için daha fazla ana akımlaşmaktadır. Bunun sonucunda sendikal demokrasi, şeffaflık ve akçalı işler sorunları derinleşmektedir.

Özel sektörde örgütlenmenin, taşeron ve güvencesiz çalışan işçileri örgütlemenin zahmetine katlanmak istemeyen ana akım sendikacılık kamu veya özel sektör olsun örgütlü oldukları nispeten istikrarlı sınırlara çekilmeye çalışmakta ve işverenle iyi geçinme kaygısıyla uysal görünme çabasına bürünmektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık “tehlikeli sulardan” uzak durmaktadır. Mevcudu ve statükoyu korumak ve güvenli limanlarda demirli durmayı tercih etmektedirler.

Sendika içi denetim, şeffaflık konusunda yaşanan sorunlar ciddi akçalı sorunlar yaratmaktadır. Mali şeffaflık ve denetim konusundaki yetersizlikler sendikal oligarşilerin gücünü pekiştirmektedir. Türkiye’de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir “başkanlık sorunu” vardır.  Bu sorun siyasal olandan çok daha uzun bir geçmişe ve köklere dayalıdır.

DİNOZORLAŞMAYI AŞMAK

Bütün bu faktörler sendikal harekette bir ana akım sıkışması yaratıyor. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi sınıfı ve emek hareketi ana akım sendikaların üzerinde durdukları sütundan ibaret değildir. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında çalışan işçiler ana akım sendikaların radarına girmemekte veya ana akım sendikalar bilinçli olarak bunlardan uzak durmaktadır. Klasik ve görece korunaklı işçi sınıfı dışında kalanlar, daha güvencesiz, taşeron, eğreti olarak çalışanlar ana akımın ilgi alanına girmemektedir.

Oysa emeğin yaşadığı büyük sorunlar alternatif, başka türlü bir sendikal odağı zorunlu kılıyor. Bütün zaaflarına karşın mevcut örgütlü emek hareketini de kapsayacak ve bir toplumsal vicdan olacak, ezilenler ve emekçiler tarafından güven duyulacak bir dayanışma gücüne ve odağına ihtiyaç var. Topluma güven verecek, her koşulda direnenlerin ve hak arayanların yanında duracak bir odağa ihtiyaç var. Sadece kendi üyelerinin çıkarlarını ve örgütsel tahkimatını düşünmeyecek bir dayanışma merkezi olacak, sosyal adaletsizlik konusunda insanların işaretine bakacağı bir odağa, bir çoban ateşine ihtiyaç var.

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Alternatif bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs’ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Beklenen DİSK’in gerek madenci direnişi ve gerekse 1 Mayıs’ın örgütlenmesi konusunda ana akımı aşan devrimci bir odak olarak davranmasıydı ama maalesef DİSK anlaşılmaz bir tutumla bundan uzak durdu.

Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990’larda ana akım sendikacılığın krizini “dinozorların krizi” olarak nitelemişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 35 yılda ana akım sendikacılık gücünü korudu ve hatta dinozorlaşma eğilimi daha da yaygınlaştı.  Rejim ve emek rejimi daha da despotik hale gelirken ana akım ve kayıtsız bir sendikacılığa ihtiyaç duydu. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi.

Gerek despotik emek rejimine ve gerekse ana akım sendikacılığa karşı giderek artan itirazlar gündeme geliyor. Ancak bu itirazlar kalıcı olamıyor ve büyüyemiyor. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.

/././

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil -Osman Öztürk- 

“İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var. 2025 yılında 207 milyon muayene yapmışız, kişi başı 12’ye denk geliyor. İnsanlar sağlık hizmetine erişmekte zorluk yaşamıyorlar ama bir problem de şu; acaba doğru sağlık hizmetine mi ulaşıyoruz?

Kocamustafapaşa’da bir teyzemiz vardı, bir yılda 300 kere doktora gitmişti. Ben de aradım, sordum, neden? O, ‘Alışkanlığım böyle’ dedi. Sosyalleşme aracı olarak da kullanıyorlar. Teyzemiz bir yıl içinde gitmiş, zaten 365 gün var, aynı gün içinde 3-4 yere gitmiş olması gerekiyor. Bu bir alışkanlık olmuş.

Yoldan geçerken ‘Bir acile uğrayayım’ diyenler oluyor veya ‘Pazara inmiştim, gelmişken bir de acile uğrayayım’, bunlarla karşılaşıyoruz.

MHRS’yi kontrol ettiğimizde üç tane branşımız dışında her branşa aynı güne randevu verebiliyoruz. Üç branş; göz, cildiye ve kardiyoloji.

Sorun şu; iki ihtimal var, vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor, ya da sağlığını korumuyor.”

İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner böyle konuşmuş.

∗∗∗

Öncelikle konuşmaya başlarken söylediği “İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var” sözüne değinelim.

Müdür Bey bu sayıları sadece bilgi olarak verip geçmiş de, bu sayılarda bir gariplik yok mu? İstanbul’da neden 130’dan fazla özel hastane varken sadece 53 tane devlet hastanesi var? Ya da tersinden soralım; İstanbul’da neden sadece 53 tane devlet hastanesi varken 130’dan fazla özel hastane var?

Sadece bu sayılar bile İstanbul’un sağlığının özele teslim edildiğinin bir göstergesi değil mi?

Gelelim şu randevu meselesine.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da geçtiğimiz günlerde “2024’ün ikinci yarısında 4 milyon olan randevu bekleme sayısı, yapılan planlamaların ardından 400 bine düşmüş durumda” dememiş miydi?

Bu sözler üzerine yandaş medya da “Hastanelerde randevu sorunu tarihe karıştı!” diye başlık atmamış mıydı?

Madem ki vatandaşlar İstanbul gibi bir megakentte bile üç branş dışında aynı gün randevu alıp muayene olabiliyor, o zaman sağlıkta her şey güllük gülistanlık, demek değil midir?

Hem Sağlık Bakanlarımız sürekli olarak ne kadar çok hasta muayene ettikleriyle övünmüyorlar mı? Bu mantıkla o teyzeye “Yılın hastası” madalyası takmanız gerekmiyor mu?

Öyleyse bir yılda 300 defa doktora giden Kocamustafapaşalı teyzeden neden şikâyet ediyorsunuz?

Ya şu “İki ihtimal var; vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor ya da sağlığını korumuyor” lafına ne demeli?

Belki de “Bir ihtimal daha var”dır; vatandaşın sağlığını korumak devletin görevidir de, devlet görevini yapmıyordur. O hiç aklınıza gelmiyor mu?

∗∗∗

Şimdi gelelim işin esasına.

AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de ciddi bir sağlık hizmetine erişim sorunu vardı. Sağlık hizmeti arzı sağlık hizmeti talebini karşılayamıyordu. Örneğin OECD ülkelerinde bir vatandaş ortalama olarak yılda altı defa doktora giderken Türkiye’de bu sayı üçü ancak geçiyordu.

AKP bu sorunu gördü ve kendince çözüm üretti. Hastanelerdeki muayene odalarının sayılarını hızla arttırdı ve doktorları daha fazla hasta bakmaya zorladı.

Başlarda işler yolunda gitti. Hastalar sağlık hizmetine daha kolay erişiyor, AKP de “Sağlıkta reform yaptık, kuyrukları kaldırdık.” diyerek oyları topluyordu.

Böylece sağlık hizmeti talebinde müthiş bir patlama yaşandı, ortalama her vatandaş yılda on iki defa doktora gitmeye başladı. Fakat bu sözde çözüm bir süre sonra bumerang gibi geri döndü, arz tekrar talebi karşılayamaz hale geldi.

∗∗∗

Yeni durumda AKP ne yaptı?

Doktorları daha da fazla hasta bakmaya zorladı. Öyle olunca da muayene süreleri beş dakikaya kadar indi.

Bu durumda da vatandaşlar “Hastaneye gittim ama doktor benim yüzüme bile bakmadı” diye şikâyet etmeye ve derdine çare aramak için hastane hastane dolaşmaya başladı.

Türkiye’de bugün bir milyarı aşan doktor muayenelerinin büyük bir bölümü ilk müracaatlardan değil, aynı şikayet için yapılan mükerrer başvurulardan kaynaklanıyor.

Problemin birçok nedeni var ama birincisi bu.

∗∗∗

İl Sağlık Müdürü konuşmasında “Aile hekimi sadece ilaç yazdırılan, çocuğunuzu aşıya götürdüğünüz, gebe olduğunuzda izlemleri yaptırdığınız yer değil” demiş. Böylece hem problemin ikinci kaynağına işaret etmiş, hem de hastaları aile hekimine müracaat etmeye çağırmış.

Aynı şeyi uzun süredir Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da yapıyor.

Peki vatandaşlar bir sağlık sorunları olduğunda neden daha kolay hizmet alabildikleri aile sağlığı merkezlerini, ASM’leri değil de kalabalık hastaneleri tercih ediyorlar?

Birincisi, çoğu merdiven altı tekstil atölyesi misali daracık mekanlarda hizmet veren ASM’ler vatandaşa güven vermiyor.

İkincisi, siz bir hastaya “Hastalandığında ister bir ASM’ye, istersen de bir hastaneye mi gidebilirsin.” derseniz dünyanın neresinde olursa olsun hastalar hastaneyi seçer.

Bunu önlemenin tek yolu sevk zinciridir. Daha 3 Kasım seçimlerinden iki hafta sonra, 17 Kasım 2002’de açıkladığınız AKP’nin Acil Eylem Planında “Aile hekimliği uygulamasına geçilecek ve sağlam bir sevk zinciri oluşturulacak” diye söz veren siz değil miydiniz?

Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Ne oldu? Niye kurmadınız? Kurmaya kalktınız da elinizi tutan mı oldu?

∗∗∗

Son olarak da gelelim şu “Sosyalleşme aracı olarak hastaneye gitmek” meselesine.

Hastane kullanımlarının ne kadarının gerekli, ne kadarının gereksiz olduğu bütün dünyada tartışma konusudur. Bu oran toplumun genel eğitim düzeyinden sağlık okuryazarlığına, sağlık sisteminden toplumsal alışkanlıklara kadar birçok faktöre göre değişir.

İl Sağlık Müdürü’nün verdiği örnek de sadece bizim ülkemize özgü değildir. Ama bu tür, devede kulak bile sayılmayacak uç bir örnekle sağlık sisteminin sağlıksızlığı izah edilemez.

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil.

Problem AKP zihniyeti.

/././

Bu nasıl kamulaştırma?-Özgür Gürbüz- 

İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.

Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.

TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.

Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?

İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.

2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.

Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.

/././

Korku-yorum?-Selçuk Candansayar- 

Süleyman Demirel’e atfedilen meşhur bir söz vardır: "Halkta iktidarın değişeceği hissi baskınlaşırsa, trafik polisinin bile davranışı değişir." Bu anekdot, siyasal meşruiyetin sadece hukukla değil, toplumun ortak beklentisinden ve o görünmez psikolojik üstünlük algısından da beslendiğini anlatır. Ancak bugün, bu değişimi müjdelemesi beklenen muhalif “fikir önderi, yazar, yorumcu”, iktidarın "değişmeyeceğine" dair bir ikna yarışına girmiş durumda.

KORKUYU ANALİZ DİYE SATMAK

Köşe yazılarında, televizyon programlarında, YouTube kanallarında gördüğümüz "Bu iktidar gitmez", "Muhalefet asla kazanamaz" şeklindeki kesin yargılar nesnel, soğukkanlı birer analizden çok ruhsal savunma çabasına benziyor. Otoriter yapının yargıyı bir silah gibi kullanarak her muhalif sesi baskılaması, bu “karakterlerde” derin bir yok edilme korkusu yaratmış gibi. Özellikle, daha önce yargı silahından nasibini almış, gözaltı ya da tutukluluk tezgâhından geçmiş olanlarında bu değişim çok daha karakteristik bir hal alıyor. Bir zamanlar "en radikal" olanın, o soğuk duvarlarla tanıştıktan sonra bir tür "teslimiyetçi gerçekçiliğe" savrulması, sadece fiziksel bir geri çekilme değil, derin bir ruhsal kırılma.

Bu karakterler, yaşadığı ağır yok edilme korkusunu dindirmek için bilinçdışında celladıyla bir pazarlığa oturmuş durumda. Yazılarında, söylediklerinde, yorumlarında açıktan ya da örtük biçimde şu mesajı veriyorlar: "Ben artık tehlikeli değilim; çünkü iktidarın yenilmezliğine toplumu ikna eden bir analistim." Kendi içlerindeki "kahraman" imgesi o tezgâhta parçalandığı için, bu acıyı kitleye yansıtıyorlar. "Benim gibi bir dev bile nasibini aldıysa, sizin o 'kırkyama' muhalefetinizle hiçbir şey değişmez" demeye getiriyorlar. Bu hal, bu karakterlerin kendi özgüvenlerindeki yaralanmanın faturasını toplumsal umuda kesmek olarak anlaşılmalı.

Demirel’in bahsettiği o trafik polisinin tavrını değiştirecek olan "değişimin kokusunu" almayı en çok da bu isimler reddediyor. Çünkü o kokuyu almak, yeniden risk almak ve yeniden "nasibini almak" demek. Kendi güvenliklerini korumak uğruna toplumsal iradeyi "analiz maskesi" altında boğmaya çalışıyorlar. Hapis yatma ya da sistem dışına itilme riskini göze alamayan zihin, bu yakıcı korkuyu örtbas etmek için "mantığa büründürme" yolunu seçiyor. "Zaten kazanamayacaklar" diyerek risk almanın anlamsız olduğunu ilan etmek, kişiyi hem tehlikeden hem de eylemsizliğin yarattığı suçluluk duygusundan koruyan bir kalkan.

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN MAĞLUBİYET

“Fikir önderlerinin” bu "yenilgi inancı", Demirel’in trafik polisinin tavrını sabitleştiren temel etken. Bu isimler, her hamleye “böyle olmaz”, “onunla olmaz”, "beceremezsiniz" söylemleri ile saldırarak aslında, kendi radikal çaresizliklerini muhalefete yansıtıyorlar. Oysa, toplumsal değişim hissi, kolektif bir iradeyle inşa edilir.

Muhalefetin, eksiğiyle-kusuruyla bir "kırkyama" gibi tüm parçaların birlikte ve bir arada durmasıyla oluşacak bütünden doğacak gücünü kabul etmek yerine, sürekli kusursuz bir lider arayışı propagandası yaparak toplumda filizlenen umudu eziyorlar. Kendi içlerindeki o "kusursuz kahraman" olma arzusunu tatmin etmek için, muhalefete dair “buldukları” en küçük “eksikliği” bile felaket senaryolarına dönüştürüyorlar. Bu tutumları onları, korkuları gayet anlaşılabilir edilgenler olmaktan çıkarıp, değişimi getirecek o toplumsal "kırkyama örtünün” hiç dokunamıyor olmasına neden olan birer sabotajcıya dönüştürüyor.

RÜYADAN UYANMAK

Demem o ki, iktidarın gitmeyeceğine inanma konforu, aslında sistemin içinde kendine güvenli bir alanda tutma çabası. Trafik polisinin tavrını değiştirecek olan şey ise, bu sahte “gerçekçilik” rüyasından uyanmak. Gerçek devrim, korkusunu "analiz" diye pazarlayanların çizdiği o karanlık sınırları reddedip; "ben" demekten vazgeçenlerin, o kusurlu ama dirençli kırk yamalı kolektif dokuya karıştığı zaman başlar ancak.

Kendi küçük krallıklarımızdaki "kurtarıcı kahraman" rüyalarımızdan uyanıp umutla yanımızdakinin elini tuttuğumuzda, o kırkyama örtü bizi sadece korumayacak, beklediğimiz o değişimin de ta kendisi olacak.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-

Derdi Anayasa’nın yetersizliği değil -Mehmet Y.Yılmaz-

Bugün yakındığımız meseleler Anayasa’nın bireysel haklarla ilgili hükümlerinin yetersiz olmasından daha çok mevcut olanın bile idare tarafından görmezden gelinmesi, uygulanmaması. AİHM, AYM kararları tanınmıyor, bu kararları tanımayan kararlar veren yargıçlar ödüllendiriliyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek de mevcut Anayasa’nın yetersiz kaldığını düşünenler kervanına katıldı.

“Bugün geldiğimiz noktada ulusal güvenlik tehditleri, toplumsal barış, değişen dünya şartları, gelişen toplum yapısı, artan hak ve özgürlük talepleri karşısında mevcut Anayasamız maalesef yetersiz kalmaktadır. Yeni Anayasa bir zorunluluktur” dedi.

Gördüğünüz gibi gayet düzgün bir cümle kurmuş, virgüller yerli yerinde falan.

İnsan haliyle heyecanlanıyor ancak daha sonra bu “Başımıza şimdi kim bilir ne çoraplar örmeye hazırlanılıyor” endişesinden kaynaklanan bir heyecana dönüşüyor.

Kendisi de biliyorsunuz henüz bir ağır ceza mahkemesi reisiyken Anayasa Mahkemesi kararını uygulamamayı ilk akıl eden şahsiyettir.

Şimdi mahkemeler, açtığı yolda ilerliyorlar!

Onun için Gürlek, “Artan hak ve özgürlük talepleri karşısında Anayasamız yetersiz kalıyor” deyince, ben bundan özgürlük taleplerinin daha şiddetle cezalandırılmasına zemin olacak bir Anayasa istediği sonucunu çıkarıyorum.

“Ulusal güvenlik tehdidinin yeni bir Anayasa’yı gerektirmesi” meselesi de öyle okunmalı.

Bugünkü Anayasa’nın tanımladığı hakların bile kullanılmasını engelleyen bir zihniyet başka ne istiyor olabilir ki zaten?

Bugünkü Anayasa, 12 Eylül Anayasası olarak biliniyor ama aslına bakarsanız geçirdiği değişikliklerden sonra bugün bu Anayasa’ya “Erdoğan Anayasası” ya da “AKP Anayasası” diyebiliriz.

Parlamenter sistemden, tek adam rejimine geçiş gibi radikal bir dönüşüm de geçirdi bu Anayasa.

Dünya yüzünde üzerinde 21 kez değişiklik yapılıp “hâlâ aynı Anayasa” sayılan başka Anayasa var mıdır, bilmiyorum.

Mesela Anayasa’nın başlangıç bölümünden “Kutsal Devlet” ibaresi çıkarıldı.

Derneklerin, vakıfların, kooperatiflerin ve sendikaların siyasi faaliyetlerini kısıtlayan hükümler kaldırıldı, işçilere kanunla düzenlenen toplu iş sözleşmesi hakkı tanındı.

Siyasi partilere yurtdışında örgütlenme ve yurt içinde kadın ve gençlik kolları kurabilmelerinin önü açıldı.

Seçme yaşı 18’e düşürüldü. Tutuklulara seçme, seçilme hakkı getirildi. Özelleştirmenin önü açıldı.

2004 değişiklikleri ile AB müktesebatına uyum hedeflenmişti.

Bu çerçevede insan hak ve özgürlüklerini sınırlayan hükümler değişti. Uluslararası anlaşmaların kanunlardan üstün olduğu kabul edildi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bir üst hukuk normu haline geldi. İdam cezası kaldırıldı. DGM’ler kaldırıldı, YÖK’teki asker varlığı sona erdi. Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı değişti.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halk oylamasıyla kabul edilen değişikliklerin, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşma olduğunu söyleyen de bizzat Erdoğan idi.

Yani ortada 9 Kasım 1982 günü yürürlüğe giren bir Anayasa var ama o Anayasa ile bugün yürürlükteki birbirinden çok farklı.

Bugün yakındığımız meseleler Anayasa’nın bireysel haklarla ilgili hükümlerinin yetersiz olmasından daha çok mevcut olanın bile idare tarafından görmezden gelinmesi, uygulanmaması.

Bir bölümü kendi iktidar döneminde yapılmış bireysel haklar ile ilgili düzenlemeleri bile uygulamıyor.

AİHM, AYM kararlarını tanımıyor, bu kararları tanımayan kararlar veren yargıçları ödüllendiriyor.

Bakın, o kararı ilk eden hâkim bugün Adalet Bakanı bile yapıldı.

TBMM tarafından onaylanan bir uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden tek imza ile çıktığını ilan ediyor ve emrindeki yargıçlara da bunu onaylatabiliyor.

Hem askerlerin yaptığını söylediği Anayasa’yı değiştirmek istiyor hem de bu amaçla yapılmış değişiklikleri tanımıyor!

Tuhaf bir durum gibi görünüyor ama değil.

Çünkü Erdoğan’ın kafasındaki rejim bunu gerektiriyor.

Erdoğan, “halkı başı boş bırakılmayacak bir güruh” olarak görüyor.

Öyle görmüyor olsaydı sokaklardaki protestolardan korkmazdı.

Osman Kavala ve arkadaşları, Can Atalay, Selahattin Demirtaş gibi politikacılar hapiste olmazdı.

Yüzlerce öğretim üyesi bir bildiriye imza atıp fikir açıkladılar diye sokağa atılmazdı.

Erdoğan ve AKP, 12 Eylülcü askerler iktidarda olsalardı bugün ne yapacaktılarsa onu yapıyor; bunu yaparken de gayet huzur içindeler.

Ama dillerinden de “yeni Anayasa” düşmüyor.

Bunun bir tek nedeni var: Erdoğan yaşadığı sürece Cumhurbaşkanı kalmak istiyor.

Onun için bugünkü Anayasa’nın üzerine sadece “Yeni Anayasa” yazan bir değişiklik bile Erdoğan için yeterli.

Derdi demokratik haklar, gerçek sivilleşme, şeffaf yönetim, özgür üniversite falan değil.

Hesap sorulamayan, hesap verilmeyen tek adam rejimini sürdürebilmek!

/././

Yıllık enflasyon ENAG'a göre yüzde 55,38, TÜİK'e göre 32,37 oldu.

TÜİK'in açıkladığı verilere göre, enflasyon nisan ayında yüzde 4,18 oranında artış gösterirken, yıllık enflasyon yüzde 32,37 olarak hesaplandı. ENAG'a göre enflasyon nisanda 5,07 artarken, yıllık bazda yüzde 55,38 oldu. 

Piyasaların merakla beklediği nisan ayı enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK verilerine göre enflasyon nisan ayında yüzde 4,18 artarken, yıllık bazda ise yüzde 32,37 oldu.

Beklentilerin üstünde geldi

Ekonomistlerin nisan ayı için ortalama enflasyon beklentisi yüzde 2,50 ile yüzde 3,60 aralığında değişirken TÜİK'in beklenti anketine göre, ekonomistler nisanda aylık bazda yüzde 3,19 artış bekliyor. Yıllık bazda ise yüzde 31,11 seviyesi öngörülüyor.

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi'nde ise nisan ayına ilişkin enflasyon beklentileri yukarı yönlü revize edilmişti. Daha önce yüzde 2,11 olan TÜFE artışı beklentisi yüzde 2,93'e yükselirken, yıl sonu enflasyon tahmini de yüzde 27,53 seviyesinde öngörülmüştü.

ENAG enflasyonu

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından açıklanan verilere göre, Nisan 2026 döneminde Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) aylık bazda yüzde 5,07 arttı.

Açıklamada, E-TÜFE’nin son 12 aylık artış oranının ise yüzde 55,38 olarak gerçekleştiği bildirildi.

***

Müjdat Gezen, Gırgıriye Müzikali'ni eleştiren Ahmet Hakan'a 'vantilatör' benzetmesi yaptı.

Sanatçı Müjdat Gezen, oyununu eleştiren Hürriyet Genel Yönetmeni  Ahmet Hakan'a sahnede boş bir koltuğa yönelerek “Ahmet sana söylüyoruz oğlum. Dünyada oradan oraya dönenlere kendi etrafında dönme cezası veriyorlarmış. Ahmet’i sormuşlar. O burada vantilatör oldu demişler" yanıtını verdi.

Geçtiğimiz günlerde gazeteci Ahmet Hakan, Müjdat Gezen'in yazıp yönettiği ve rol aldığı Gırgıriye Müzikali'ni köşe yazısında "70’lerde kalmış çok bayat, çok yorgun, çok apolitik bir Sulukule teması için; halkımızın en çağdaş kesimi, nasıl olur da sürüm sürüm sürünmeye katlanır? 4 bin lirayı rahatlıkla bayılır, sahneyi görmeyen plastik sandalyeye fit olur?" sözleriyle eleştirmişti.

Gezen, eleştiriye sahneden seslenerek cevap verdi:

“Ahmet sana söylüyoruz oğlum. Oralardasın işte. Neler yapıyor neler. Dünyada oradan oraya dönenlere kendi etrafında dönme cezası veriyorlarmış. Ahmet’i sormuşlar. O burada vantilatör oldu demişler. Burda yok şimdi olsaydı ben daha güzel konuşurdum.”

***

Sayıştay denetçileri otelde uyurken ihaleler uçuşa geçmiş! - Yusuf Yavuz / soL-

 


Antalya’da Sayıştay denetçilerinin otel faturalarını ödediği ortaya çıkan belediye şirketi doğrudan temin yoluyla bir yıl içinde 27 kez araç kiralama işlemi yapmış. Açık ihale usulüyle yapılması gereken işlemler için 23 milyon ödenmiş. Belediye şirketi ALDAŞ’ın Antalya ve Manavgat’ta 5 ayrı işlemde eşyalı daireler kiraladığı da ortaya çıkarken kiralanan bu evleri kimlerin kullandığı ise bilinmiyor…

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraklerinden biri olan ALDAŞ AŞ’nin yaklaşık bir yıl içinde doğrudan temin yoluyla yapılan 27 işlemde, 23 milyonluk araç kiralaması yaptığı ortaya çıktı. ALDAŞ’ın doğrudan temin yoluyla Antalya ve Manavgat’tan toplam tutarı yaklaşık 3 milyon TL’yi bulan eşyalı daireler kiralaması dikkati çekti. Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturmada, Sayıştay denetçilerinin de içinde olduğu bazı kişilerle, ALDAŞ ile ilgisi olmayan isimlerin konaklama bedellerinin ALDAŞ tarafından ödendiği iddiası gündeme gelmişti. Müfettiş raporlarına yansıyan iddialar arasında, ALDAŞ tarafından ödenen konaklamalarda bazı kamu görevlileri ile yabancı uyruklu kadınların aynı odayı paylaştıkları detayı da yer almıştı. Açık kaynaklardan edinilen bilgilere göre, belediye şirketi ALDAŞ’ın kamu ihale mevzuatında yer alan doğrudan temin rakamı sınırlarını aşarak yaptığı araç kiralamaları, istisnai durumlar için başvurulan bu alım yönteminin süreklilik izleyen bir tedarik modeline dönüştüğüne işaret ediyor.

Belediye Sayıştay denetçilerini 5 yıldızlı otelde ağırlamış

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde denetim amacıyla gelen Sayıştay denetçilerinin belediye tarafından ayarlanan kentteki 5 yıldızlı otellerde kaldığı, bu konaklamaların masraflarının da belediye tarafından karşılandığı belirlenmişti. Buna göre Sayıştay’da görevli 16 denetçinin konaklama masraflarının belediye tarafından karşılandığı ortaya çıkmıştı.

Konaklama bedellerini belediye şirketi ALDAŞ ödemiş

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma kapsamında elde edilen bulguları içeren dosyayı geçtiğimiz Ocak ayında Sayıştay Başkanlığı’na göndermişti. Konuyla ilgili soruşturma kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, Sayıştay denetçileri ve bazı kamu görevlileri ile kurumla ilgisi bulunmayan kişilerin konaklama giderlerinin Antalya Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan ALDAŞ AŞ’ye fatura edildiği tespitine yer verilmişti. Raporda, ALDAŞ üzerinden yapılan usulsüz harcamaların toplamda 399 milyon 507 bin TL’yi bulduğu belirlenmişti.

ALDAŞ AŞ Antalya Organize Sanayi Bölgesinde yer alıyor.

Kamu görevlileri, yabancı uyruklu kadınlar aynı odada

ALDAŞ’ın ödediği faturalar arasında, seyahat, konaklama, temsil ve ağırlama gibi gider kalemleri yer alıyor. Bilirkişi raporunda, ALDAŞ çalışanları ile bazı kamu görevlileriyle aynı odada konaklayan yabancı uyruklu bazı kadınların konaklama bedellerinin de ALDAŞ’a fatura edildiği tespitine yer veriliyor. Bu kapsamda konaklama ve lüks restoranlardaki yemek faturaları dâhil ALDAŞ’ın ödediği paraların toplamının 63 milyonun üzerinde olduğu tespit edilmişti. Antalya Büyükşehir Belediyesi şirketi olan ALDAŞ’taki usulsüz işlemler nedeniyle oluştuğu öne sürülen kamu zararları nedeniyle, 5 Temmuz 2025 tarihindeki operasyonun ardından tutuklanarak cezaevine konulan ve görevden uzaklaştırılan Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek için yeni bir tutuklama kararı daha çıkmıştı.

İkinci duruşma öncesi belediyeye yeni operasyon

Antalya Büyükşehir Belediyesi iddianamesiyle ilgili davada ikinci duruşma 4 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşmaya 4 gün kala 30 Nisan’da yapılan yeni operasyonda, bir başka belediye şirketi olan ANSET’in önceki sorumlusu olan Genel Sekreter Cansel Tuncer ile belediye bürokratları ve iş insanlarından oluşan 34 kişi hakkında, rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma gibi suçlamalarla gözaltı kararı verilmişti.

Sayıştay denetçileri uyurken ALDAŞ'ta ihaleler uçmuş

Belediye şirketi ALDAŞ’la ilgili iddialar hakkında yargı süreci devam ederken açık kaynaklardan elde edilen veriler, ihale mevzuatının nasıl suistimal edildiğini de ortaya koyuyor. ALDAŞ AŞ’nin Mayıs 2025-Şubat 2026 döneminde yaptığı araç kiralama işlemlerinde yüksek rakamlı tutarlar olmasına rağmen açık ihale yolunu değil, "doğrudan temin" modelini kullandığı görülüyor. Yaklaşık 1 yıllık süre içinde iki kez şoförlü lüks araç olmak üzere toplam 27 adet araç kiralama işlemi yapılırken, bu kiralamalar için 23 milyondan fazla ödeme yapılmış. Söz konusu araç kiralama ihalelerinin doğrudan temin limiti olan tutarın üzerine çıktığı, bazı ihalelerde iki katını aştığı 9 işlem yer alıyor.



Doğrudan temin limiti defalarca aşılmış

4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 22/d maddesine göre 1 Şubat 2026 tarihinden itibaren geçerli doğrudan temin limitleri, KDV hariç olmak üzere büyükşehir belediyesi sınırları içindeki idarelerde 1.021.827 TL, diğer idareler için 340.391 TL olarak belirlendi. Bu doğrudan temin limitleri, 31 Ocak 2027 tarihine kadar geçerli olacak. Aynı düzenleme kapsamında 2025 yılında geçerli olan doğrudan temin limitleri ise büyükşehir belediyesi sınırlarındaki idarelerde 800.366 TL, diğer idareleri için de 266.618 TL’ydi.

Yıllık hizmet alımı için parçalı ihale dönemi

Belediye şirketi ALDAŞ’ın doğrudan temin yöntemiyle yaptığı toplam 9 araç kiralama işleminde 2 milyon 664 bin TL ile 840 bin TL arasında değişen tutarlar olduğu görülüyor. Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz uzmanlar, kimi kalemlerde yıllık hizmet ihtiyacı için yapılan araç kiralamalarının açık ihale yoluyla yapılması gerekirken hizmetin süre açısından parçalanması yoluyla doğrudan temin sınırları içinde tutulmaya çalışıldığı izleniminin oluştuğunu belirtiyor.

‘Bu sadece bir ihale değil, kurumsal davranış modeli'

Benzer nitelikteki araç kiralama ihtiyacının, tek bir ihale ile giderilmesi yerine çok sayıda doğrudan temin işlemine bölündüğüne dikkati çeken uzmanlar, “Söz konusu araç kiralama işlemlerinin teknik olarak benzer niteliklere sahip ve süreklilik arz eden bir ihtiyacı karşıladığı görülüyor. Ancak buna rağmen söz konusu hizmetin tek bir ihale kapsamında karşılanması yerine, çok sayıda doğrudan temin işlemine bölündüğü de ortada. Bu durum, ihale hukukunun rekabet, şeffaflık ve kamu kaynaklarının etkin kullanımı ilkeleriyle örtüşmüyor. Üstelik doğrudan teminle kiralama yapılan firmaların büyük ölçüde aynı olduğu da görülüyor. Bu, kurumsal bir davranış modelini ortaya koyması bakımından da önemlidir” görüşünü dile getiriyor.

‘İstisnai durum, ticari faaliyetler için geçerli’

Uygulamanın planlı bir tedarik modeline dönüştüğüne işaret eden uzmanlar, konu hakkında şu görüşleri dile getiriyor: 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunun 3/g maddesi ile düzenlenen ‘kapsam dışı’ uygulamasının ticari ve sınai faaliyet kapsamındaki mal ve hizmet alımları için kullanılan bir yöntem olduğunu belirtiyor. Buna göre 3/g maddesi parasal bir limit maddesi olmaktan çok, istisnai durumlar için başvurulan bir yöntem. Bu yöntemde 2 milyon da, 200 milyon da doğrudan temin konusu olabilir ancak buradaki istisnai durumu belirleyen alımların ‘ticari faaliyet’ için yapılacak olması koşuludur. Yani araç alıp satıyorsa, ya da kiralama hizmeti veriyorsa bu koşul anlamlı olur. Söz konusu belediye şirketinin araç kiralama alımı, araç alıp satmak için değil, hizmet için kullanma amacıyla yapılıyorsa, bunu ‘istisna’ değerlendirmek doğru değildir ve mevzuata aykırılık teşkil eder. Sonuçta rekabeti engelleyici olan bu yöntem yerine, 12 ay boyunca ihtiyaç duyulan bir hizmet ve mal alımı için Kamu İhale Kanunu’nun 22/d maddesi ve açık ihale usulüne göre alım yapılması yerinde olacaktır. Aksi durumda bu mevzuattan kaçınma sonucunu doğurur ve hukuki yaptırımlara neden olabilir.”

ALDAŞ Antalya Manavgat'ta eşyalı daireler kiralamış

Belediye şirketi ALDAŞ’ın Sayıştay denetçileri ve bazı kamu görevlileri için ödediği konaklama giderleri dışında Antalya ve Manavgat’ta çok sayıda eşyalı ev kiraladığı da ortaya çıktı. Açık kaynaklardan edinilen doğrudan temin ihale bilgilerine göre Antalya’da Akdeniz Üniversitesi yerleşkesindeki TEKNOKENT’in karşısında lüks bir siteden iki ayrı dairenin yıllık iki yıl üst üste kiralandığı görülüyor. Manavgat’ta iki ayrı eşyalı daire ile nerede olduğu belirtilmeyen 4 ayrı daire ile birlikte ALDAŞ’ın toplam 10 adet eşyalı daire kiralama yapması dikkati çekiyor. Bu dairelerin ne amaçla ve kimler tarafından kullanıldığına ilişkin herhangi bir açıklamaya yer verilmiyor.

Eski genel müdür yurtdışında

Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ASAT ve ALDAŞ AŞ’ye 13 Ocak 2026 tarihinde yapılan operasyonda, hakkında gözaltı kararı bulunan isimlerden biri olan ALDAŞ AŞ’nin önceki Genel Müdürü Kıvanç Bülent Kuzay’ın yurtdışına çıktığı belirlenmişti. Eski Genel Müdür Kuzay’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından 21 Ocak 2026 tarihinde ALDAŞ AŞ’de olağanüstü genel kurula gidilmişti.

ALDAŞ'ın yeni yönetim kurulu başkanı, başkan vekili Özdemir

Yapılan olağanüstü genel kurulda, 21 Ocak 2029 tarihine kadar belediye şirketi ALDAŞ’ın yeni yönetim kurulu başkanı Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Büşra Özdemir oldu. ALDAŞ’ın yeni yönetim kurulu üyeleri ise, Başkan Danışmanı Lokman Atasoy, Hüseyin Turan Ataoğlu, Ahmet Çelebi, Halil Tolga Ayvazoğlu, İsmail Selami Minta, Hakan Kaplan (Genel Müdür), Aras Gezer Görgeç, Fethi Yalçın (Yön. Kur. Bşk. Vekili) gibi isimlerden oluştu.

Böcek'le ilgili iddiaların sahibi yönetim kurulu üyesi yapıldı

Şirketin yönetimine seçilen isimlerden biri olan Halil Tolga Ayvazoğlu, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik iddianamede adı geçen ve Muhittin Böcek’in aday olmak için CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Mahir Başarır’a 10 milyon TL ve bir daire hediye etmek istediği yönündeki iddiaları dile getiren kişi olarak biliniyor. Ayvazoğlu’nun bu iddiaların tartışıldığı bir dönemde yapılan genel kurulda ALDAŞ’a yönetim kurulu üyesi yapılması dikkat çekmişti.

AKP’nin Kemer eski ilçe başkanı Minta da ALDAŞ yönetiminde

ALDAŞ yönetiminde yer alan bir başka dikkat çekici isim de Muhittin Böcek’in boşandığı eşi Havva Minta’nın akrabası olan İsmail Selami Minta. Minta, daha önce AKP Kemer İlçe Başkanı olarak görev yapmıştı. 31 Mart 2024 yerel seçimleri öncesinde AKP’den belediye başkan aday adaylığını açıklayan Minta, aday gösterilmeyince partisinden istifa etmiş, daha sonra ise CHP’ye katılmıştı. Bu gelişmenin ardından Minta, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Kemer Hizmet Sorumlusu yapıldı.

Yusuf Yavuz / soL

Gerici tonlar (I+II+III) - Rıfat Okçabol /soL-

Gerici tonlar (I): Şeriat özlemi! 

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor.

Gericiliğin tonlarından söz edebilmek için, önce gericiliğin tanımlanması gerekiyor. Google’a girince gericilikle ilgili çeşitli tanımlar çıkıyor. Bir tanım gericiliği, “Türk siyaset literatüründe önceleri geriye dönüşü, daha sonra bilhassa mevcut düzeni dini esaslara dayandırmayı amaçlayan düşünce ve eylemler için kullanılan bir terim” olarak yalnız dinle ilişkilendirerek tanımlıyor.

Google'daki gericilikle ilgili “Toplumda çağdaş değerlere, yeniliklere önem vermeyen, her yönüyle eskiyi özleyen veya eski düzeni yaşamaya/getirmeye çalışan kimse veya görüş (mürteci, ilerici karşıtı) tanımı gericiliğin yalnız dinle ilişkili olmadığını gösteriyor.

Ancak bu ikinci tanım insanı, geçmişte kalan, örneğin köy enstitülerinin ya da 27 Mayıs Anayasası’nın özlenmesinin ya da bunlara yeniden işlerlik kazandırmak istenmesinin gericilik olduğu yanılgısına düşürebiliyor.

Oysa Google'daki gericiliği açıklayan “insanlığın tarihsel, toplumsal ve üretim ilişkileri açısından elde ettiği kazanımları geri götürme, durdurma veya bu yönde çaba gösterme” tanımı, daha kapsayıcı bir tanım oluyor.

Köy enstitülerinin açılması ve 27 Mayıs Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle toplumun elde ettiği kazanımlar, daha sonraki uygulamalarla ortadan kalktığından, bunları özlemek değil, ortadan kaldırmak gericilik oluyor.

Bu arada öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Dinini/inancını kendi içinde yaşadığı sürece, dindar olan insana gerici denmiyor. Ancak kendisini dindar sanan bir kişi, diğer insanlara kendi inancını dayatmaya ya da inancını kişisel yararı için kullanmaya kalkıştığında gericiliğe soyunmuş oluyor.

Gericiliğin tonları söz konusu olduğunda, herhalde “şeriat isteriz” söylemi en koyusu oluyor. Çünkü bu söylem, dünyanın yaklaşık son 7 bin yılda milyarlarca insanın yaşadıklarından çıkarılan derslerin sonucunda insanın elde ettiği,

  • Yurtta barış, dünyada barış;
  • Halk egemenliğine dayanan demokratik yönetim ve ülkeyi yöneteceklerin seçimle belirlenmesi;
  • Bireyin krala, sultana, halifeye, … bağımlı-tabi (tebaa) olmak yerine, özgür iradeye sahip yurttaş olunması;
  • İnanç özgürlüğü;
  • Toplumsal yaşamı belirleyen kuralların (yasaların) yurttaşların seçtiği kişiler tarafından tartışıp oydaşarak belirlenmesi;
  • Kişilerin, yasal sınırlar içinde, arkadaş seçme, içki içip içmeme, dini kuralları yerine getirip getirmeme gibi kişisel yaşamlarında özgür olmaları;
  • Başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere tüm insan hakları;
  • Tek kişiyle evlilik;
  • Mirasın kadınla erkek arasında eşit şekilde bölünmesi;

gibi kazanımların yok edileceği anlamına geliyor.

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor. 

 “Şeriat isteriz” söylemini duyunca insan ister istemez şaşırıyor.

Çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şeriat uygulamalarına bakıldığında, mezhepler arasında olduğu gibi, aynı mezhep içinde olanlar arasında da şeriat uygulamalarında farklılıkların olduğu biliniyor. Örneğin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı mücadele eden ve aynı mezhebe bağlı dinci gruplar, genelde birbirleriyle de mücadele etmişlerdir. Son yıllarda örneğin Suriye’de İslam devleti kurmak isteyen IŞİD ile Hey’et Tahrir’iş-Şam birbiriyle kanlı bıçaklı olan Sünni örgütlerdir. Şeriatı uygulamak isteyen grupların birbiriyle çarpışması, kendi şeriatını uygulamak içindir. Uygulanan şeriatın niteliğinin, din kitabındansa, şeriatı uygulama gücünü eline geçirenin anlayışına göre belirlendiği anlaşılıyor.

Tarihsel geçmiş göz önüne alındığında, şeriat düzeninin hiçbir zaman toplumsal barışı sağlamadığı da görülüyor. Örneğin, Peygamberin en yakınları olup şeriatı öz kaynağından öğrenmiş olan ilk dört halifeden üçü öldürüldüğüne göre, doğruya en yakın olduğu sanılan şeriat uygulaması bile bir işe yaramamış oluyor. Dört farklı mezhebin ortaya çıkıp din kitabının yorumlanmasında ayrışmanın yaşanması ve Müslüman halkın başlattığı iç isyanlar Emevi şeriatının da ondan sonra gelen Abbasi döneminde halife olmak için babasını ya da kardeşlerini öldürenlerin olması ve iç isyanlar, Abbasi şeriatının da işe yaramadığını gösteriyor. Şeriatla yönetilen örneğin Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Endülüs Emevileri'nin ve Osmanlı'nın tarihten silinmeleri de şeriatın ülkelerin ayakta kalmasını sağlamadığını gösteriyor.

Anadili Arapça olan Suudi Arabistan dahil şeriatla yönetilen İslam ülkelerinin, petrol zengini değillerse geri kalmışlıkları, şeriatın bir işe yaramadığının bir başka göstergesi oluyor.

Kendilerini Afganistan’daki Taliban ya da İran’daki mollalar yerine koyanların, şeriatı kendilerinin uygulayacağını sanıp şeriat çağrısı yapmaları, hayalperest hırsları nedeniyle biraz anlaşılabilir bir durumdur. Ancak başkalarının şeriat çağrısı yapmalarını anlamak mümkün olmuyor. Şeriat gelse, şeriatı uygulayacak ulema grubu, Taliban/İran mollası gibi davranmanın keyfini yaşayacak! Oysa şeriat isteyen diğer insanların yararı ne olacak, karınları mı doyacak, ev bark sahibi mi olacaklar, insanlar barış içinde mi yaşayacak, başları göğe mi erecek, cennetin kapıları mı açılacak? Farklı inançtaki insanların çekeceği eziyetlerden memnunluk mu duyacaklar?

Kadınlar, Fotoğraf 1’deki gibi değil de Fotoğraf 2’deki gibi giyinince mi ülke güllük gülistanlık olacak? Afganistan ve İran gibi şeriatla yönetilen ülkelerdeki yaşam biçimi ya da IŞİD’in şeriat adına yaptıkları özlenecek bir durum mu ki şeriat isteniyor! Ülkenin Afganistan’a/İran’a dönüşmesinin kime ne yararı olacak?

Fotoğraf 1. Şeriat Öncesi Afgan kadınları.
Fotoğraf 2. Şeriat döneminde Afgan Kadınları.

Fetö, Menzilciler, İskenderağa cemaati, Nakşiler, Nurcular… arasından gücü ele geçiren tarikatın anlayışındaki şeriat uygulanacaksa, istenen şeriat nedir?

Kendini Taliban/molla yerine koyan hayalperestlerin hırs düzeyi onların bu tür soruları sormalarını engelliyor. Ancak şeriat isteyen diğer kesimlerin, uygulandığında bin pişman olacakları düzeni isteyip istemediklerini birkaç kez düşünmeleri gerekiyor.

Gerici tonlar (II): Köy enstitüleri karşıtlığı! 

Enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Köy enstitüleri hakkındaki gerici söylemler ve bu tür söylemlerin 17 Nisan haftasında tavan yapması da, insanı şaşırtıyor.

Oysa bu enstitülerin kuruluş amaçlarına ve uygulamalarına bakıldığında, bu tutumun tam da tersi bekleniyor. Çünkü köy enstitüleri, cumhuriyet öğretmeni yetiştirme sürecine yeni nitelikler kazandıran bir uygulamadır. 1925’te açılmaya başlanan öğretmen okullarından Konya Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp, 1930’lu yıllarda edebiyat ve eğitim (pedagoji) gibi yeni bölümler eklenerek Gazi Eğitim Enstitüsü’ne dönüştürülmesi, nitelikli öğretmen yetiştirilmesinin ilk adımı olmuştur. Bu enstitüye, en az üç yıllık ilkokul öğretmenliği yapmış olanların alınmasına başlanması da, öğretmen niteliği açısından olumlu bir gelişmedir. Köylerde çalışacak öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 ve 1927’de iki köy ilköğretmen okulu açılmıştır. 1930’larda, köylerde çalışacak öğretmen yetiştirme arayışları da artmıştır. 1936’da askerlik yaparken okuma yazma öğrenmiş köy çocuklarının, 6 aylık yatılı Köy Eğitmeni kurslarında, köylerde üç yıllık okullarda çalışacak eğitmen olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. 1930’larda Türkçeye sahip çıkma çalışmaları başlarken, toplumun kültürel gelişmesine yönelik olarak halkevleri ile 1935’te Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştır.

Öğretmen okulları ve köy eğitmeni uygulamalarından alınan dersler ile eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un okudukları okullardan, Avrupa’daki ve Türkiye’deki incelemelerinden elde ettikleri birikimlerin bireşimiyle köy enstitüleri modeli geliştirilmiştir. Köylerde çalışacak ve köyü canlandıracak ilkokul öğretmenini yetiştirmek üzere tasarlanmış olan bu model, 17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile yürürlüğe girmiştir. Bu modelin özgün özellikleri özetle şöyledir:

  • Enstitüler ilkokul sonrası 5 yıllık yatılı ve karma okullardır.  
  • Bu okullar, 17 farklı yörede, kentler dışında ve genellikle tarıma elverişli araziler üzerinde kurulmuştur.
  • Bu okullara yalnız köylü çocuklar alınmıştır.  
  • Bu okulların yatakhane ve sınıf gibi fiziksel olanaklarının önemli bir bölümü ile okulların günlük hizmetleri öğrencilerle birlikte yapılmıştır. Bu okullar benzeri yatılı okullara göre devlete çok ucuza mal olmuştur. 
  • Bu okullarda öğrenciler, iş içinde yaparak ve yaşayarak öğrenmişlerdir.
  • Köy enstitülerinde dönemin tanınmış sanatçıları, edebiyatçıları ve düşünürleri konferanslar vermiştir. 
  • Enstitülerde öğrenciler kitap okuma, spor yapma, halk oyunu oynama, bir müzik aleti çalma, dergi çıkarma, topluca eğlenme ve hafta sonları geçmiş olayları irdeleyip gelecek günler için karar alma alışkanlığı kazanmışlardır.
  • Bu okullarda öğrenciler öğretmenlikle ilgili bilgileri yanında, görevlendirildikleri köylerin kalkınmasına yardımcı olacak, tarım, hayvancılık, meyvecilik, inşaat ve marangozluk gibi alanlardan bir ikisinde de beceri kazanmışlardır. 
  • Köy enstitüleri, günlük tarımsal ve hayvansal beslenme gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayacak birer üretim merkezine dönüşmüştür.
  • Bu okullarda öğrenciler kendi iradesine sahip, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkelerini benimsemiş, kendi hakları yanında köylülerin haklarını da koruyacak nitelikte yetiştirilmiştir. Bir başka deyişle, bu okul mezunları, “fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür” öğrenci yetiştirecek öğretmen niteliği kazanmışlardır.
  • Bu okulu bitirip köylerine öğretmen olarak gidenlere, köylüye örnek olacak üretim yapabileceği araç-gereçler verilmiştir.
  • Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulu getirilmiştir.

1943’te köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştur. 

Köy enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da şöyle özetlenebilir:

  • Çalıştıkları köyün üretim kapasitesini çeşitlendirip artırmışlardır.
  • İmece yöntemiyle binlerce köye okul, yol ve su şebekesi gibi önemli altyapı kazandırmışlardır.
  • Cumhuriyetin aydınlanmacı değerlerine sahip çıkmışlardır. 
  • Haksızlıklara karşı çıkıp öğretmen örgütlenmesine öncülük etmişlerdir. 
  • Çalıştıkları köyü ağanın tahakkümünden kurtarmışlardır.

Yukarıda değinilen özelliklerin bazılarını eleştirenler çıksa da, genellikle köy çocuğunu köyünü canlandıracak özgür bir yurtsevere dönüştüren ve toplum yararına olan özelliklerdir. Bu uygulamayla binlerce köy çocuğu öğretmen olma ve yüzlercesi de yükseköğretim görme olanağı bulmuştur. Görüldüğü gibi, enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da, art niyetli olmayanları memnun edecek uygulamalardır.

Köy enstitüleri, bir bakıma, “Köylü milletin efendisidir” söylemine işlerlik kazandıracak bir uygulamadır. Bu enstitüler, genelde ağanın ya da muhtarın eğilimi doğrultusunda hareket eden köylünün özgürleşip kendi egemenlikleri ile halk egemenliğine sahip çıkması girişimidir.

Toprak ağaları, başından beri bu okullara karşı çıkmıştır; korktukları başlarına gelmiş, enstitülü öğretmenler nedeniyle ağalık ayrıcalığını yitirmekten tedirgin olmuşlardır. 1945’te mecliste toprak reformu yasasının kabul edilmesi üzerine CHP’den istifa edip DP’yi kuranlar, karma eğitime ve özellikle köylünün özgürleşmesine karşı olanlar, ağalıklarını kaybetmek istemeyenler, gerçek dışı suçlamalarla bu enstitüleri karalamaya başlamışladır.

1946 seçimlerinden sonra CHP gerici bir hükümet kurmuş, Hasan Ali Yücel yerine gerici Reşat Şemsettin Sirer’i eğitim bakanı yapmıştır. Bu bakan, İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almış, derslerde değişiklik yaparak, köylü olmayanları da okula alarak ve köye gidecek öğretmene araç-gereç verilmesinden vazgeçerek enstitülerin köyle ilişkilerini engellemiştir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapatmıştır.

Enstitüleri açan CHP’nin bu gerici tutumunda, ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmasının, DP’nin ve Cumhuriyet karşıtlarının gerici propagandalarının etkisi vardır. CHP 1946’da çok partili demokratik düzene geçtiğinde kurulan tüm sol partileri kapatmıştır. Gericiler/faşistler, Tan Matbaasını ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesini basmış, Sabahattin Ali’yi öldürmüş, Hasan Ali Yücel’i suçlamışlardır. Bakan R. N. Sirer ve başbakan Hasan Saka, Behice Boran, Niyazi Berkes ve P. N. Boratav gibi ilerici akademisyenlerin üniversiteden atılmaları için çok çaba göstermiştir. Ancak, Hasan Ali Yücel’in 1946 seçimlerinden birkaç gün önce çıkarılmasını sağladığı Üniversiteler Kanunu ile oluşturulan Üniversitelerarası Kurul, bu akademisyenlerin çıkarılmasıyla ilgili Ankara Üniversitesi Senatosu kararını iptal etmiştir. Bunun üzerine CHP, çıkardıkları bir yasayla bu akademisyenlerin kadrolarını iptal edip onları üniversiteden uzaklaştırmıştır. 

Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulunun kaldırılması, köy çocuğunun yararına olan bir değişiklik olduğu için gericilik değildir. Ancak enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Gerici tonlar (III): Erkek egemen anlayış! 

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

Erkek egemen anlayış, ana-babanın erkek çocuk istemesi ya da kadınların genelde erkek çocuklarını daha çok sevmesinden mi kaynaklanıyor? Kız kardeşinden daha çok sevildiğini gören oğlan, insanların eşitliğinden nasibini alamayıp ister istemez erkek egemen tavırlar mı sergiliyor? Bilinmiyor!

Erkek egemen anlayışın bin yıllardır var olduğu bilinse de, nasıl ortaya çıktığı varsayımlara dayanıyor. Tarihsel süreç düşünüldüğünde, bulduklarıyla karnını doyurabilen toplayıcı toplumlarda, erkek kadın ayrımının bilincinin oluşmadığı yıllarda, herhalde erkek egemenliği söz konusu olmamıştır. Hatta doğurması ve çocuğunu emzirip besleyerek büyütmesi kadına herhalde bir ayrıcalık kazandırmıştır. Toplayıcı toplumun son binyıllarında ve ardından gelen avcı toplumuna geçildiğinde ise erkeğin fiziksel gücü öne çıkmış olsa da, yaşamı sürdürmek için işbirliğinin gerekli olduğu bu dönemde, erkek egemenliğinin öne çıkma olasılığı da düşüktür. Ailenin ortaya çıkması ve tarım toplumuna geçilmesiyle kadın ve erkeklerden beklenen işlevler belirginleşirken erkek egemenliği anlayışı oluşmaya başlamıştır. Kent devletlerini, krallıkları ve imparatorlukları kuranlar da, bunları yıkanlar da genellikle erkekler olunca, erkek egemenliği belirgin bir hâl almıştır. Devletler kurulup yıkılırken savaşta kaybedenlerin öldürülmesi ya da esir alınıp köle yapılması da, erkek egemenliğini pekiştiren bir etken olmuştur.

Sümerlerde, Mısır'da ve Eski (antik) Yunan'da, … yalnız erkeklere eğitim verilmesi, yöneticilerin seçimle belirlendiği dönemlerde bile kölelerle kadınlara oy kullandırılmaması, erkek egemenliğinin milattan bin yıllar önce su yüzüne çıktığını göstermektedir. Bir bakıma erkek egemen anlayışın yaygınlığı nedeniyle, Orta Çağ'da toplumsal yaşamda belirleyici olan göksel dinler de köleliğe/cariyeliğe izin vermiştir. Dinen köleliğe/cariyeliğe izin verilmesi, erkek egemenliğini daha da pekiştirmiştir. Bu arada İslam dünyasında, kadınların imam olamaması, erkeğin kızdan iki katı daha fazla miras alması ve dört kadınla evlenebilmesi ile iki kadın tanığın ancak bir erkeğin tanıklığına eşit olduğu uygulamasının başlaması erkek egemen anlayışını daha da öne çıkaran bir uygulama olmuştur.

Dolayısıyla tarihsel süreçte, kadına yönelik küçümseyici anlayış uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Şeriatla yönetilen ülkelerde bu anlayış daha da uç noktalara kaymış, kadının yanında (çocuk da olsa) erkek olmadan sokağa çıkması yasaklanmıştır. Bu tutum ve kadına karşı diğer uygulamalar, kadını korumak için değil, kadınların bazı haklara layık görülmemesinden kaynaklanmaktadır.

Yalnız Müslümanlarda değil tüm dünyada erkeklere tanınan haklar uzun yıllar kadınlardan esirgenmiştir. Örneğin Museviler 65 yılında erkek çocuklar için ilköğretimi zorunlu kılarken, Batı'da zorunlu ilköğretim Orta Çağ sonunda, Osmanlı'da ise ancak 1824’te ilk kez gündeme gelmiştir. Kadınlara yüksekokula gitme hakkı ABD’de 1830’da ve Osmanlı'da ise 1914’te verilmiştir. İngiliz kadınları, zina yapan kocadan boşanma hakkını ancak 1923’te almıştır.

Geçmiş yüzyıllarda doğal karşılanan erkek egemen anlayış, Batı'da yaşanan Rönesans, aydınlanma ve sanayileşme süreçlerinde değişmeye başlamıştır. İnsanların eşitliğini kabul eden ve pek çok ülkenin 1948’de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi ile erkek egemen anlayış resmen gerici bir anlayışa dönüşmüştür.  

Ne yazık ki günümüzde bile erkek egemen anlayış, hem de yaygın bir şekilde kadın yaşamını etkiliyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 23 Şubat 2016’da "Kadın insan mıdır?" seminerinin düzenlenmesi (Yeniakit, 29 Şubat 2016), bazı toplumlarda kadına ne gözle bakıldığını gösteriyor. Bu denli olmasa da, ülkemizdeki durumun da pek iç açıcı olmadığı görülüyor. Örneğin

  • Aynı işi yapan kadına daha az ücret verilmesi;
  • Kızların, çocuk yaşta evlendirilip bile bile fiziksel ve ruhsal bunalım yaşatılması;
  • Kızların, başlık parası karşılığında evlendirilmesi;
  • Kızların, bile bile kuma olarak evlendirilmesi;
  • Bir tarikat liderinin 6 yaşındaki kızını müridi ile evlendirebilmesi;
  • Bazılarının kızını istismar etmesi;
  • Tecavüz edene "iyi halden" (!) ya da “istismar edilen çocuğun rızası var” denerek ceza indirimi yapılması;
  • Tecavüze uğrayan kadının bırakın fiilen tecavüzcüsüyle evlendirilmesini, böyle bir konunun gündeme gelmesi;
  • Kocasının hoşuna gitmeyen bir istekte ya da davranışta bulunan kadının, egosu tavan yapan eşi tarafından dövülmesi ve de hatta öldürülmesi;
  • Ders kitaplarında bile ana-baba konularının hâlâ erkek egemen anlayışla hazırlanması;
  • Toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışının benimsenememesi ve İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması,
  • Kadının örtünmesinin, çalışmamasının ve çok çocuk yapıp eve kapanmasının istenmesi;
  • Karma eğitime karşı çıkılması;

ağırlıklı olarak dini anlayıştan değil, erkeğin kendini üstün görmesinden kaynaklanıyor. Bu tür uygulamalar, insanlık açısından kabul edilemez gerici uygulamalar oluyor

Erkek egemen anlayış, genelde gözle görülen ve herkesin fiilen yaşadığı bir uygulama olmadığından ve de arkasında yoğun tarihsel miras bulunduğundan, toplumsal yaşamda yarattığı olumsuzlukların ayrımına varılması da kolay olmuyor. Emel Değirmenci’nin, “daha geçen hafta genç bir çiftin mülk edindiği arazi için 'hayırlı olsun'a gittiğimizde dikkat ettim, 10 kişiden sadece biri kadına da 'hayırlı olsun' dedi. Diğer hepsi erkeği esas aldı. Sanki kadın orada yoktu, hiç emek koymamıştı” şeklindeki gözlemi (www.sivil sayfalar.org, 8 Mart 2021), erkek egemen anlayışın arka planını yansıtıyor.

Olumsuz uygulamalardan haberdar olanların bir bölümünün, olaylara inanmaması ya da “Kader, yapacak bir şey yok; böyle gelmiş böyle gider” demesi ve eşinden dayak yiyen bazı kadınların “Kocamdır, döver de, sever de” demesi ya da demek zorunda kalması, olumsuzlukların ayrımına varılmasını iyice güçleştiriyor.

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

/././

Rıfat Okçabol /soL

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-

Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik-  Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha...