soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Türkiye’nin en zenginini tanıyalım: Kimdir bu Cemil Kazancı ve daha önemlisi zirveye nasıl yükseldi?-Özgür Tuna- 


Türkiye'nin en zengini listesinin zirvesi değişti. 5.3 milyar dolarlık kişisel servetiyle listenin ilk sırasına çıkan Cemil Kazancı'nın gerçek öyküsünün satır başları soL'da...

Türkiye'de milyonlarca insan açlık sınırının altında bir gelirle yaşam mücadelesi veriyor.

Türk-İş’in hazırladığı rapora göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 35 bin 759 liraya ulaştı. Gıda harcamasına kira, giyim, eğitim, sağlık, ulaşım ve faturalar gibi temel ihtiyaçların eklenmesiyle hesaplanan yoksulluk sınırı ise 116 bin 478 lira olarak belirlendi.

Buna karşın net asgari ücret 28 bin lira, en düşük emekli aylığı ise yaklaşık 23 bin lira düzeyinde bulunuyor.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre 6,8 milyon kişi, DİSK-AR'ın araştırmasına göre ise 11,2 milyon kişi asgari ücretle çalışıyor.

SGK verilerine göre ise 9,3 milyon yurttaş emekli aylığıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

Bunların yanı sıra geniş tanımlı işsizlik verilerine göre 10,9 milyon kişi işsiz kalmış durumda.

Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde milyonlarca yurttaş yoksulluk sınırının hayalini bile kuramıyor, açlık sınırının altında bir gelirle hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Hal böyleyken bir de üstüne iktidardan halka “kemer sıkma” talimatları geliyor.

Ancak ülkemizdeki tek gerçek fotoğraf bundan, yani yoksulluktan ibaret değil.

Bir de halk büyük bir yoksulluk yaşarken servetine servet katanlar var. Gelin şimdi oraya, zenginler listesine, o listesin zirvesinde yer alan ismin hikayesine bakalım.

En zenginler listesinin yeni zirvesi

Forbes'un Temmuz 2026 listesine göre, yurt dışında yaşayan ve servetleri “küresel ölçekte” hesaplanan isimler (Hamdi Ulukaya, Eren Özmen ve Uğur Şahin) hariç tutulduğunda, Türkiye’nin en zengin 10 patronu şu şekilde sıralanıyor:


Murat Ülker uzun süredir bu listenin zirvesindeydi.

Şimdi zirve el değiştirdi ve Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı ilk sıraya çıktı.

Peki, kimdir bu Cemil Kazancı ve bu kadar zenginleşmesinin arkasında ne var?

Bir özelleştirme ve ballı büyüme hikayesi

Kazancı Holding'in temelleri 1968 yılında Watt Elektrik Motor Fabrikası'nın kurulmasıyla atıldı.

1980'li yıllarda jeneratör üretimine, 1990'lı yıllarda ise elektrik üretimine yönelen holding, esas büyümesini AKP döneminde, enerji sektöründe gerçekleştirilen özelleştirmelerle yaşadı.

Öyle ki, Bloomberg dergisi 2010 yılında "Erdoğan iş dünyasında kendi elitini oluşturdu" diye bir haber yaptığında, listede Aksa'nın da adına yer veriyordu.

2000'li yılların başından itibaren doğalgaz dağıtım sektörüne giren Kazancı Holding, elektrik ve doğalgaz dağıtımının özel sektöre devredildiği süreçte peş peşe ihaleler alarak zenginleşme alanını genişletti.

Bugün Aksa Doğalgaz aracılığıyla 21 doğalgaz dağıtım lisansı kapsamında 27 il merkezi ile yüzlerce ilçe ve beldede yaklaşık 4,5 milyon aboneye sahip.

Şirket yaklaşık yüzde 21'lik pazar payıyla Türkiye'nin en büyük özel doğalgaz dağıtım şirketi konumunda bulunuyor. Cemil Kazancı’nın açıklamalarına göre bu pay önümüzdeki yıllarda daha da artacak.

Şirket, elektrik dağıtımında ise Çoruh (Artvin, Giresun, Gümüşhane, Rize ve Trabzon) ile Fırat (Elazığ, Bingöl, Malatya ve Dersim) dağıtım bölgelerini işletiyor.

Holding, 2013 yılında Van Gölü Elektrik Dağıtım AŞ'nin işletme hakkını üstlenirken, sonraki yıllarda Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından düzenlenen Ağrı il merkezi ve Doğubayazıt doğalgaz dağıtım ihalesini de kazandı.

Kazancı Holding bu süreçte elde ettiği dağıtım lisansları sayesinde milyonlarca abonenin elektrik ve doğalgaz tüketiminden düzenli ve uzun vadeli kar elde eden şirketlerden biri hâline geldi.

Yani Kazancı’nın devasa servetinin önemli bir bölümü, milyonlarca yurttaşın her yıl büyük zamlarla ödediği elektrik ve doğalgaz faturalarından kaynaklanıyor. İktidarın Kazancı’ya hediyesi olan bu özelleştirmeler, büyümenin arkasındaki en önemli kaynaklardan.

Yeni Osmanlıcı büyüme: AKP nereye hamle yapıyorsa Kazancı da orada

AKP’de beliren “Yeni Osmanlıcı”, yayılmacı çıkışların peşinden iştahlı şekilde giden aktörlerden biri olan Kazancı, yurt dışında da önemli hamlelere imza atıyor.

Capital Dergisi’ne verdiği demeçlerde bu noktaya işaret eden Kazancı, “Dünyada enerjide çok büyük şirketler var. Elbette biz de onların seviyesine gelmenin yanı sıra, globalde etkin bir oyuncu olmak isteriz” diyor.

Kazancı burada da durmayıp devam ediyor, “Stratejimize göre ülkeleri seçiyoruz. Bir ülkeye girip orada 10 bin MW kapasiteye sahip olabilirdik. Ama o riski almıyoruz. Parçalayarak, hatta kıtaları bile parçalayarak yatırım kararları alıyoruz” diyor.

Bu kapsamda şirket kendi sitesinde ulaştığı gücü şöyle tanımlıyor: “Bugün Kazancı Holding, 17.000’i aşkın çalışanı, 4 kıtadaki üretim gücü, 25 ülkedeki faaliyet ağı ve 180’den fazla ülkeye ulaşan satış hacmiyle küresel bir enerji lideri konumundadır.”

Peki, bu yatırım alanları nereler?

AKP son dönemde nerelere el atıyorsa, Kazancı da oralarda.

Örneğin Afrika. Kazancı’nın şirketi Gabon ve Gana’da gaz santrallerini işletiyor.

Yine geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir habere göre, Aksa Enerji, Senegal’de yapımı devam eden 255 MW kurulu güce sahip doğalgaz kombine çevrim santralinin yatırımı için 57 milyon avro tutarında yeni bir finansman anlaşmasına imza attı.

Bunlara ek olarak Mali ve Kongo’da da yine enerji alanında yatırımlar yapıyorlar.

Cemi Kazancı, Afrika'daki yatırımları dolayısıyla Erdoğan'dan ödül alırken...

Şirket sadece Afrika’ya değil, her yere giriyor, yine AKP stratejisini izleyerek.

Özbekistan’da, Kazakistan’da, Kuzey Makedonya’da da şirketin enerji sektöründe önemli yatırımları bulunuyor.

Geçtiğimiz yıl soL’da da işaret ettiğimiz üzere, AKP stratejisinin bir sonucu olarak kucağına birçok pasta düşen şirketin son adımlarından birinin de Ermenistan olacağı, Ermenistan Elektrik Şebekeleri’nin varlıklarının Aksa Enerji'ye verileceği ifade ediliyordu.

Neden önemli?

Tüm bu öykü aslında bize çok şey anlatıyor.

Bir yanda ülkemizde büyük bir yoksulluk yaşanırken diğer yandan kişisel serveti 5,3 milyar dolara ulaşan bir isimden söz ediyoruz.

Bu zenginleşmenin arkasında ise yine hiç şaşırtıcı olmayan şekilde derin bir sömürü ve işçi cinayeti tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz.

* Elazığ'ın Ağın ilçesinde  Aksa Elektrik'te çalışan işçilerden 38 yaşındaki Faik Polat, akıma kapılarak yaşamını yitirdi.

* Giresun'un Keşap ilçesinde Çoruh Aksa Elektrik şirketinde bakım işçisi olarak çalışan Emre Karatürk akıma kapılarak hayatını kaybetti.

* Bolu’nun Göynük ilçesinde Aksa Enerji’ye ait termik santralde çalışırken başı makine bandına sıkışan 33 yaşındaki işçi Fatih Boztepe hayatını kaybetti.

Bu kanlı tablonun zeminini oluşturduğu öyküye bir de kamu kaynaklarının özelleştirme adı altında teslimi ve Yeni Osmanlıcı iştah eşlik edince zirveye yerleşmek de kolay oluyor.

***

Bir anayasaya gereksinim var ama…-Ali Rıza Aydın- 

Dinsel ve etnik gericilerin, savaş ve katliam yanlılarının, halkı kandıranların, cumhuriyet düşmanlarının, doğa ve insan kıyımcılarının, sermaye sınıfının, sömürücülerin anayasasına değil, halkın egemen ve iktidarda olduğu, ilkelerinden ödün verilmeyen bir cumhuriyetin, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun anayasasına…

AKP’nin yeni ve sivil anayasa isteği hem Meclis içinde (360-400’e bağlanacak) yeterli sayı sorunu hem de siyasal ve ideolojik olarak toplum tarafından yeterli desteği bulamaması başta olmak üzere birçok nedenle boşa düşse de nakaratlar ve arayışlarla devam ediyor. Çözüm süreciyle, CHP operasyonlarıyla ve seçme-seçilme haklarını yok sayan, transferlere dayanan pazarlıklarla yeni dallara tutunma emareleri görülmeye başladı. 

Araya, “zor olan yerine kolayını yapalım” örneğiyle “çerçeve yasa” devreye sokulmaya çalışılıyor. 

Başta notunu düşelim. Çerçeve yasa diye, Anayasa ile yasalar arasında kalan, yasaların çizilen çerçeveye uyması gibi bir ara model yok. Çerçeve yasa denilen de diğer yasalar gibi yasalaşma, değiştirilme ve yürürlükten kaldırılmada aynı sürece ve kurala bağlı. Yani yasa neyse çerçeve yasa da o, hiyerarşik bir üst-alt ilişkisi yok. Örnek olsun, geçmişte yasama organı bir yasayı, o yasanın amaç ve kapsamını korumak ve disiplinini sağlamak için “başka yasalara konulan hükümlerle bu yasa değiştirilemez” ya da “yasanın değiştirilmesiyle ilgili hükümler ancak bu yasayla yapılabilir” gibi önlem kuralları koysa bile sonraki yasama organları bu uyarılara uymadı. Artık eskise de Katma Değer Vergisi yasasının başına geldi yasama iradesinin bu tür disiplin maddesine uymama konusu.

Çözüm sürecinde çerçeve yasayla yapılacak olanın, olası anayasa değişikliklerine veya yeni anayasaya yerleştirilmesi isteniyorsa, Lozan Antlaşması, Montrö Antlaşması, Cumhuriyet devrimleri yok sayılacaksa -ki yaşanan süreç başıboş bırakılırsa hiç de sürpriz olmaz ama başıboş da bırakılmaz -bunu ayrıca analiz etmek sayılacaksa- üzerinden devam edelim.

AKP merkezli anayasa değişiklikleri veya yeni anayasa girişimleri, “yaptıkları yapacaklarından belli”, “zaten anayasaya uymuyorlar, uygulamıyorlar”, “uygulanan maddelerse kendi siyasal iktidarları ve yandaşları için, kapitalist/emperyalist amaçlar için” denilerek geçiştirilemez; yanına MHP, DEM ve başka hangi siyaseti alırsa alsın hafife alınamaz.

Çeyrek asra dayanan iktidar günlerinde yaşananlar ve siyasal, ideolojik, ekonomik, toplumsal emeller dikkate alındığında ve de bu süre içerisinde 19 Anayasa değişikliğiyle devreye sokulan anlam ve içerik değerlendirildiğinde artık yeni bir anayasa isteminin öncekilerin finali olacağı, emperyalizme tam teslimiyetin kurallaştırılacağı belli. 

21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken bu finalin emareleri: alabildiğince liberalizm ve gericilik, ümmetçilik, iyice vahşileştirilmiş kapitalizm ve emperyalizm, doğayı ve insanları katleden sürekli savaş hali, emekçilere ve halklara kapitalist/emperyalist dünyanın gereksinmelerini karşılayacak kadar sınırlı nefes, sermayenin sınırsız baskısı ve denetimiyle sınırsız sömürü…

Hukukun en az başvurulan ama en önemli ve etkin denetimidir “amaç denetimi”. En belirgin özelliği de hukukun tümce, sözcük, virgül ve noktaları arasına sıkıştırılmış halinin sözel ve düşünsel yorumunu bütünsel olarak değerlendirme, analiz edebilmedir; sınıfsal okumaya, analize en uygun yöntemdir. Yukarıda kimilerine değindiğimiz emareler bile amaç denetiminin özelliklerini göstermeye yetecek durumda.

Amaç denetimiyle bağlantılı konulardan biri “gereksinim”. Kimin neye gereksinimi var ve bu durum neden anayasal güvence altında? İsteyen istediği kadar yanıt, konu ve gerekçe bulsun, istenildiği kadar rapor ve taslak hazırlansın, emekçilerin bakacağı yer sınıfsal, net söyleyelim sınıfsal bakış burada da olmazsa olmaz. Gerisi kandırmaca.

Klasik deyişle -Atilla İlhan’a el sallayarak- ne kadar anayasa raporu ve taslağı görüldü ama emekçiler yönünden yoktular. Sosyallikleri, demokratlıkları, ilkesellikleri, hak ve özgürlük nitelendirmeleri ne kadar hukuksal ve dengeli gibi gözükse de burjuvazinin en iyi anayasa örneklerinin seçildiği ne kadar ileri sürülse de “toplumcu anayasa” içerik ve kimliğine sahip olamadılar. O taslakların ekonomi politiklerinin özü “sömürü” olmaktan hiç kurtulamadı. Çünkü o taslaklar, ekonomi politiklerinin özü sömürü olmadığı bir toplumda üretilmedi. Düzen içinden gelen taslaklar da farklı olmayacak.

AKP’nin merkezinde olduğu anayasa değişiklikleri veya yeni anayasa çalışmalarına, İmralı ve DEM eklemeli çalışmalara, hatta mevcut Meclis kaynaklı ya da mevcut siyasal, kurumsal kaynaklı çalışmalara düzen içi ve düzen içinin ekonomi politiğiyle, sınıfsallığıyla bakılmak zorunda. Burjuvazinin devleti de anayasası da hukuku da çöktüğü için hep yenisini istiyorlar. Onların anayasalarının en otoriter olanıyla en yumuşağının, direnişlerle ortaya çıkan kimi özgün dönemler dışında, sömürücü düzenin sınırsız gereksinmeleri yönünden farkı yok. Yollar hep çürüme meydanına çıkıyor.

Bu kadar üzerinde oynandığı, bu kadar değişiklik yapıldığı halde hâlâ değişiklik ya da yeni anayasa diye diretiliyorsa, emperyalist NATO Zirvesi'nin koyduğu batağın içine itilmiş, dinsel, etnik, liberal ayaklı bir dünyanın, Yeni Osmanlıcıların, cumhuriyet yanılsamasıyla başkanlık rejimi güçlendireceklerin ve vahşi sömürü düzeninin esnetilmeye hazır anayasasıdır istenilen. 

Evet, bir anayasaya gereksinim var ama dinsel ve etnik gericilerin, savaş ve katliam yanlılarının, halkı kandıranların, cumhuriyet düşmanlarının, doğa ve insan kıyımcılarının, sermaye sınıfının, sömürücülerin anayasasına değil, halkın egemen ve iktidarda olduğu, ilkelerinden ödün verilmeyen bir cumhuriyetin, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumun anayasasına…

/././

Pastacılar kralı -Alpaslan Savaş- 

Şirket egemenliği böyle işte. Patronların ayrıcalıklı yurttaş olması anlamına geliyor. Bozuk düzen de diyebiliriz. Bozuk düzene çomak sokmanın yolu ayrıcalıklının karşısına dikilmekten geçer.

Hazine ve Maliye Bakanlığı açıkladı, merkezi yönetim bütçesi Haziran ayında yaklaşık 114 milyar lira fazla vermiş. İktidar kalemşorlarında bir keyif, görmeyin. Bu para, ilk altı ayın 943 milyar liralık bütçe açığına zerre merhem olmamış ya ne gam. Kemer sıkma politikaları sonuç veriyormuş. Yalakalık diz boyu.

Aslında haklılar, evet sonuç alıyorlar. Milyonlarca emekçinin, işsizin, emeklinin kemerini sıktıkça kasada kalan ne varsa değişik biçimlerde kaynak olarak şirketlere akıyor. Yoksa memura enflasyon altı, emekliye sadaka niyetine, işçiye sıfır zam para yok diye değil, patronların iştahı hiç eksilmesin diye yapıldı. Patronlar ferah ferah kazansın diye kemerler sıkılıyor...

Soygun var, hem de büyük. Haziran ayı bütçe fazlası bu soygunun sonucu, önceki ayların bütçe açığı da. Nasıl olmasın? Patronların beyan ettiği vergilerin toplam gelir vergisi içindeki payı yüzde 1,71 iken işçilerin ücretlerinden daha bordrolar hazırlanırken kesilen vergilerin payı yüzde 24,7. Yani bütçe gelirleri patronların kasasından değil, emekçi halkın cebinden çıkıyor.

Organize halk soygunu bu. Çünkü şirket egemenliği çağındayız. Her şey şirketler için. Güvenlik onlar için, güvence onların geleceğine ait, devlet onlar için var. Her zaman kazanıyorlar. Kârları azaldığında kıyameti koparıyorlar ama o zaman bile deli gibi kazanıyorlar. Şirketi çalıştırıp kazanıyorlar. Şirketi batırdıklarında da... "Kazan kazan" adında bir dünya yarattılar.

Şüphe eden, son günlerde işçilerin kapısına dayandığı pastacılar kralına bakabilir. Panista patronu Gürsel Erbap’tan söz ediyorum. Pastacı derken öyle mahalle pastanesi gibi, kendi yağında kavrulan esnaflardan değil kendisi, bir dönem neredeyse tüm Türkiye’ye yayılan Komşu Fırın isimli zincir fırın-marketlerin sahibidir. Hikayesi ilginçtir, özel sektörün ülkede nasıl bir soygun düzeni kurduğunu anlatır.

2006 yılında açtığı Komşu Fırın’dan milyonlarca lira kazanan pastacılar kralı, 2020 yılında onu batırdı. Onlarca şubeyi kapattı, çalışanları kapının önüne koydu. İçeride kalan maaşlarla tazminatları ödemedi.

Batırdığı şirketin yerine yeni bir şirket açtı. Komşu Fırın tabelaları indi, yerine Panista tabelaları takıldı. Borçlar, işçi alacakları hepsi eskisinde kaldı. Pastacılar kralı yeni şirketi ve yeni markasıyla, biraz küçülmüş olsa da iyi kazanmaya devam etti. Parasını isteyen işçilere “o şirket battı” yenisini soranlara “eski şirketle alakası yok” dedi.

Pastacılar kralı Gürsel’in marifeti pastasında değil hileli iflaslarında. İkinci şirketi de bu marifetini kullanarak batırdı. Panista’nın bağlı olduğu şirket konkordato ilan etti. SGK, alacakları için haciz işlemi başlattı. Başlattı başlatmasına da ne hikmetse haciz işleminden iki gün önce Panista şubeleri bir başka şirkete devredilip, üçüncü şahıslara isim hakkıyla (Franchise diyorlar) satıldı. Bu Franchise Panistalar ile nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmiyoruz ama İstanbul’un en lüks semtlerinde yüksek cirolu iki şubeyi onlara değil karısının sahibi olduğu şirkete devrettiğini biliyoruz.

İflas, bir "kazan kazan" stratejisidir. Hilesiz olanına pak rastlanmıyor. Benzeri gibi pastacılar kralının da başvurduğu yollardan biridir ve anladığımız kadarıyla hâlâ bir patron olarak gemisini yüzdürebilmesini buna borçludur.

Bunca şirketi batır, işçilerin alacaklarına çök, sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayat devam etsin! Pastacılar kralı Gürsel Erbap için durum böyle. Geçtiğimiz aylara kadar sektörün önemli şirketlerinin üyesi olduğu Hububat Tedarikçileri Derneği’nin (HUBUDER) başkanıydı. Halen Doruk Un adlı şirketin sahibi. Tekirdağ’da un üretimi yapan bir un fabrikası, kendine ait bir un markası, tarımsal üretim ve ar-ge işlerini yapan bir tohumculuk şirketi var. Markalarının Türkiye’de ilk üçe girdiğiyle övünüp, başkanlığını yaptığı derneğin ABD Büyükelçiliği Tarım Müsteşarı onuruna verdiği yemeklerde boy gösteriyor. Uluslararası tarım ve ticaret çevreleriyle Türkiye tarımının geleceğini pazarlıyor.

Şirket egemenliği böyle işte. Patronların ayrıcalıklı yurttaş olması anlamına geliyor. Bozuk düzen de diyebiliriz.

Bozuk düzene çomak sokmanın yolu ayrıcalıklının karşısına dikilmekten geçer. Şu sıralar Panista işçileri bunu yapıyor. Bir araya gelip Patronların Ensesindeyiz Panista İşçileri Dayanışma Ağı’nda örgütlendiler. Sonra Panista şubelerinde, patronun villasının önünde, şirket merkezinde, sektörün patronları ne zaman toplansa onların buluştuğu beş yıldızlı otellerin önünde, yani hayatına hiçbir şey yokmuş gibi devam eden patronun karşısına her yerde dikildiler. Böyle olunca işler değişti, pastacılar kralı işçilere tüm alacaklarını ödeme sözü verdi. 15 Ağustos kendisinin verdiği son tarih.

Panista işçileri patron sözüne güvenerek hareket etmemeleri gerektiğini bilecek kadar deneyime sahip artık. Örgütlendiler, daha ne olsun. Bozuk düzene çomağı soktular bir kere.

NOT: Pastacılar kralı Gürsel’in marifetlerini ve haklarına çöktüğü Panista işçilerinin yürüttüğü mücadelenin tüm detaylarını Patronların Ensesindeyiz Haberleşme Mücadele ve Dayanışma Ağı tarafından dün yayınlanan rapordan görebilirsiniz.

/././

Öğretmenin taban maaş mücadelesi -Atilla Özsever- 

Özel okul öğretmenlerinin taban maaş mücadelesinde yeni bir aşamaya gelindi. Kamu ve özel sektördeki en düşük öğretmen maaşının brüt düzeyde eşitlenmesine patronlar “sıcak” bakıyor, fakat Bakanlık taban maaşın yasal çözümüne mesafeli. Mülakat mağduru öğretmenlerle ilgili çalışmanın da bittiği belirtiliyor.

Özel sektör öğretmenleri, 2014 yılında kaldırılan taban maaş hakkının geri getirilmesi ve güvenceli çalışma koşulları için mücadele ederken mülakat mağduru 1.611 öğretmen de atama haklarının yeniden verilmesi amacıyla çabalarını sürdürüyor.

Özel okul öğretmenlerinin en önemli talebi, taban maaş hakkıyla ilgili bulunuyor. 2014 yılına kadar uygulanan yasa hükmü gereğince özel sektörde çalışan öğretmenlerle kamu kurumlarında çalışan öğretmenlerin taban maaşı, yani en düşük ücreti eşit düzeydeydi.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, müsteşarken 2014 yılından itibaren bu uygulamayı kaldırdı. Eğitim emekçileri de beş yıldır bu mücadeleyi sürdürüyorlar.

Öte yandan KPSS’ye (Kamu Personel Seçme Sınavı) girip yüksek puan aldıktan sonra Bakan Yusuf Tekin’in icraatları sonucu kontenjan dışı kalan öğretmenlerin mücadelesi de iki yıldır devam ediyor.

Eylemlilik süreci

Öğretmenler, bu taleplerini MEB ve TBMM’deki siyasi partilere ve Milli Eğitim Komisyonuna ilettiler, sözler verildi ancak bir türlü gerçekleşmedi. Sonuçta 14 Haziran 2026’da Ankara’da eyleme başladılar, polisin çok şiddetli bir müdahalesi oldu.

15 Haziran’da eylemler, açlık grevine dönüştü. Öğretmenlerin anne-babaları da eylemlerine destek verdi. 13 Haziran’da Ankara Valiliği, NATO toplantısı nedeniyle eylemleri yasaklama kararı aldı. 

NATO toplantısının ardından 16 Temmuz’da tekrar Ankara’ya dönen öğretmenler mücadeleye devam etti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Dikmen Yerleşkesi önünden Milli Eğitim Bakanlığı’na yürümek isteyen öğretmenlere polis sert müdahale etti. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali başta olmak üzere 51 öğretmen ters kelepçeyle gözaltına alındı.

Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni bir çalışma yapacağı ve özel okul patronlarıyla ilgili görüşmelerin de süreceğinin bildirilmesi üzerine öğretmenlerin sendikası, bir bekleme durumuna girdi. 

Öğretmenlerin talepleri

Özel okul öğretmenleri ile mülakat mağduru öğretmenlerin temel talepleri şöyle sıralanabilir:

1-Taban Maaş Hakkı: 2014 yılında bir gecede ellerinden alınan, kamudaki meslektaşlarıyla eşit ücret hakkı tanıyan 5580 sayılı Kanun'un ilgili maddesinin iade edilmesi,

2- Güvenceli Çalışma: Belirli süreli iş sözleşmesi sömürüsüne son verilerek insanca yaşayacak ücret ve iş güvencesi,

3- Mobbinge Son Verilmesi: Çalışma sürelerinin artırılmasına, gereksiz etkinliklerle öğretmenlere yönelik angarya işlere son verilmesi,

4- Mülakat Sonuçlarının İptali: 2023 KPSS mülakatlarında haksız ve keyfi puanlarla elenen 1. 611 liyakatli öğretmenin atanma haklarının iadesi.

Son durum

Sendika Başkanı Eren Edebali, Bakanlığın mülakat mağduru öğretmenlerle ilgili çalışmasının bittiğini ancak nasıl bir çözüm bulunduğunu henüz öğrenmediklerini söyledi. Edebali, taban maaş konusunda da şunları ifade etti: “Halen kamuda 65 bin lira olan en düşük net maaşın patronların sigorta ve vergi yönündeki itirazları nedeniyle özel okul öğretmenleri için brüt şeklinde ödenmesi yönünde bir uzlaşma gözüküyor. Patronlar, brüt maaş üzerinden eşitlenmeye ‘sıcak’ bakıyorlar. Ancak Bakanlık, taban maaş uygulamasının diğer meslek gruplarının da talebi olacağı için olumlu bir tutum sergilemiyor”.

Sendika Başkanı Edebali, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan da sendika, işveren ve bakanlık temsilcilerinin katılacağı üçlü bir toplantı için haber beklediklerini belirtti.

Maaş uçurumu

Kamuda yeni başlayan bir öğretmenin maaşı, ek dersler hariç 62 ile 66 bin lira bandında bulunuyor. Özel öğretim kurumları ve kurslardaki pek çok öğretmen ise, asgari ücret (28 bin 75 lira) veya asgari ücretin çok az üzerinde bir ücretle çalıştırılıyor. Bu durum, asgari ücretin özel sektör eğitim kurumlarında adeta bir "tavan ücret" haline geldiğini gösteriyor.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, taban maaş hakkının yeni Öğretmenlik Meslek Kanunu'na eklenmesi taleplerine karşı bu konunun kanunla çözülecek bir durum olmadığını savunuyor. Bakanlık, konunun yasal bir zorunlulukla değil, özel okul sahipleri (patronlar) ile yapılacak müzakereler ve formüller üzerinden çözülmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Özel okul öğretmenleri taban maaş sorununun çözümü için çok kararlı gözüküyorlar, mülakat mağduru öğretmenler de hakları konusunda ısrarlı bir tavır gösteriyorlar.

Öte yandan özel vakıf üniversitelerinden de birçok akademisyen işten çıkarılıyor. Onlar da şimdi bu öğretmenler gibi aynı konumdalar. Önümüzdeki süreçte, işsiz kalan akademisyenlerin de öğretmenlerle birlikte mücadele etmesi söz konusu olabilir...

/././

soL

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Yargıtay’ın BSMV kararı: Bankanın vergisini tüketici ödeyebilir mi?-Murat Batı- 

Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükününaynı kavramlar olmadığıdır. Vergi kanunları, verginin kim tarafından beyan edilip ödeneceğini belirler. Buna karşılık verginin ekonomik yükünün kimin üzerinde kalacağı, her zaman vergi kanunlarıyla değil; piyasa koşulları, fiyat mekanizması ve taraflar arasındaki hukuki ilişkiler çerçevesinde şekillenebilmektedir.

Resmî Gazete’nin 22 Temmuz 2026 tarihli sayısında yayımlanan Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 01.06.2026 tarihli, E.2026/3962, K.2026/3361 sayılı kararı, tüketici kredilerinde BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasına ilişkin önemli bir değerlendirme içeriyor. Karar, Antalya 3. Tüketici Mahkemesi’nin 09.09.2025 tarihli ve E.2025/333, K.2025/423 sayılı kesin kararının Adalet Bakanlığının istemi üzerine kanun yararına temyiz edilmesi sonucunda verildi.

Uyuşmazlık, tüketiciden farklı tarihlerde kullandığı altı kredi nedeniyle toplam 5.021,24 TL BSMV tahsil edilmesinden kaynaklandı. Tüketici bu tutarın iadesi amacıyla icra takibi başlattı; bankanın itirazı üzerine itirazın iptali davası açtı. Banka ise takibin haksız ve dayanaksız olduğunu savunarak davanın reddini istedi.

Antalya 3. Tüketici Mahkemesi, BSMV’nin mükellefinin faiz geliri elde eden banka olduğunu, bu verginin tüketiciye ödetilmesini öngören hükmün tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye konulduğunu ve 6502 sayılı Kanun’un 5’inci maddesi kapsamında haksız şart oluşturduğunu kabul etti. Bu gerekçeyle bankanın icra takibine yaptığı itirazın iptaline, takibin devamına ve itiraz edilen alacağın yüzde 20’si oranında icra inkâr tazminatına hükmetti.

Yargıtay ise dosyada bulunan sözleşme öncesi bilgi formu ile tüketici kredisi sözleşmelerinde gider vergileri ve sair vergilerin tüketici tarafından ödeneceğinin, ayrıca BSMV dâhil toplam geri ödeme tutarlarının açıkça yazıldığını tespit etti. Önceki Yargıtay kararlarına da atıf yapan Daire, tarafların BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasını sözleşmeyle kararlaştırabileceklerini ve bu hükmün haksız şart niteliğinde olmadığını belirterek ilk derece mahkemesi kararını kanun yararına bozdu. 

BSMV nasıl bir vergidir?

Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle BSMV’nin hukuki niteliğine kısaca değinmek gerekir.

Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV), ayrı bir vergi kanununda düzenlenmiş bir vergi olmayıp, 23 Temmuz 1956 tarihli ve 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28 ilâ 33’üncü maddeleri arasında düzenlenen bir vergi türüdür.

1985 yılında Katma Değer Vergisi’nin yürürlüğe girmesiyle Gider Vergileri Kanunu kapsamındaki birçok vergi kaldırılarak KDV sistemine dahil edilmiş, ancak banka, banker ve sigorta şirketlerinin gerçekleştirdiği işlemler KDV kapsamına alınmamıştır. Bu nedenle BSMV, Gider Vergileri Kanunu bünyesinde uygulanmaya devam etmiştir.

Kanuna göre BSMV’nin konusu, banka ve sigorta şirketleri ile bankerlerin yaptıkları işlemler dolayısıyla kendi lehlerine nakden veya hesaben aldıkları paralardır. Bu verginin en önemli özelliği ise kanuni mükellefinin Gider Vergileri Kanunu’nun 30’uncu maddesi uyarınca banka, banker ve sigorta şirketleri olmasıdır. Dolayısıyla vergi idaresine karşı beyanname vermek ve vergiyi ödemekle yükümlü olan kişi kredi kullanan tüketici değil, bankanın kendisidir.

İşte Yargıtay kararının tartışma noktası da burada başlamaktadır. Kanuni mükellefi banka olan bir verginin ekonomik yükü, taraflar arasındaki sözleşmeyle tüketiciye aktarılabilir mi? Yargıtay bu soruya EVET cevabını vermiştir. Ancak bu sonucun vergi hukuku bakımından sağlıklı değerlendirilebilmesi için Vergi Usul Kanunu’nun özel sözleşmelere ilişkin yaklaşımına da bakmak gerekir.

Şöyle ki…

Önemli bir husus

Kararın vergi hukuku bakımından en önemli yönü, taraflar arasında yapılan özel sözleşmelerin vergi idaresini bağlayıp bağlamayacağı ve kanuni vergi mükellefiyetinin sözleşmeyle değiştirilip değiştirilemeyeceği noktasında ortaya çıkmaktadır.

Bu sorunun cevabı Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer almaktadır: Vergi kanunlarıyla kabul edilen haller müstesna olmak üzere, mükellefiyete veya vergi sorumluluğuna müteallik özel mukaveleler vergi dairelerini bağlamaz.”

Yargıtay kararında Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesine açıkça yer verilmemiştir. Bununla birlikte Daire, sözleşme öncesi bilgi formu ile kredi sözleşmelerinde gider vergileri ve BSMV dâhil toplam geri ödeme tutarlarının açıkça gösterildiğini tespit etmiş; önceki içtihatlarına da dayanarak BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasına ilişkin sözleşme hükmünün haksız şart oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır.

İlk derece mahkemesi ise BSMV’nin kanuni mükellefinin banka olmasından hareketle, bu verginin ekonomik yükünün tüketiciye aktarılmasını hukuka aykırı bulmuştur.

Kanaatimce vergi hukuku bakımından kanuni mükellefiyet ile ekonomik vergi yükünün farklı kişiler üzerinde bulunabilmesi mümkün olmakla birlikte, bu durum BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasının her zaman hakkaniyete uygun olduğu anlamına gelmez.

Özellikle bankaların standart kredi sözleşmeleri karşısında tüketicinin sözleşme şartlarını müzakere etme imkânının son derece sınırlı olduğu dikkate alındığında, bankanın kendi kanuni vergi yükümlülüğünü ayrı bir maliyet kalemi olarak tüketiciye yüklemesi tüketicinin korunması ilkesiyle bağdaşmamaktadır. 

Kararın düşündürdükleri: Verginin mükellefi ile yükünü taşıyan kişi aynı olmak zorunda mı?

Yargıtay’ın bu kararı ilk bakışta birçok kişiye şaşırtıcı gelebilir. Çünkü 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 30’uncu maddesi uyarınca BSMV’nin kanuni mükellefi banka, banker ve sigorta şirketleridir. Bu durumda akla doğal olarak şu soru gelmektedir: Kanunen vergiyi ödemekle yükümlü olan banka ise bu verginin ekonomik yükü neden tüketiciye yansıtılabilmektedir?

Bu sorunun cevabı, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükü arasındaki ayrımda yatmaktadır.

Vergi kanunları, vergi borcunun kime ait olduğunu belirler. Kanuni mükellef, vergi idaresine karşı sorumlu olan kişidir; beyannamesini verir ve vergiyi öder. Buna karşılık verginin ekonomik yükü, çoğu zaman piyasa koşulları ve fiyat mekanizması sonucunda başka bir kişi üzerinde kalabilir. vergi teorisinde verginin yansıması olarak ifade edilen olgu da budur.

En bilinen örnek Katma Değer Vergisi’dir. KDV’de kanuni mükellef vergiye tabi teslim veya hizmeti gerçekleştiren kişidir; ancak verginin ekonomik yükü fiyatın içinde nihai tüketici tarafından taşınır. Benzer şekilde bankalar da kullandırdıkları kredilerin maliyet unsurlarını faiz, komisyon veya sözleşmede yer alan diğer gider kalemleri aracılığıyla fiyatlandırabilmektedir.

İnceleme konusu kararda Yargıtay, BSMV’nin kanuni mükellefinin banka olduğu gerçeğini tartışmaya açmamış; buna karşılık sözleşme öncesi bilgi formu ve kredi sözleşmesindeki düzenlemeleri esas alarak, BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasını öngören hükmün haksız şart oluşturmadığı sonucuna ulaşmıştır. Kanaatimce bu yaklaşım, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükünün birbirinden farklı kavramlar olduğu gerçeğiyle de uyumludur.

Bununla birlikte kararın tartışmaya açık yönü de bulunmaktadır. Tüketici hukukunun temel amacı, taraflar arasındaki ekonomik güç dengesizliğini gidermektir. Bankaların kredi sözleşmeleri büyük ölçüde standart metinlerden oluşmaktadır. Her ne kadar tüketici sözleşmeyi imzalamadan önce maliyet kalemleri hakkında bilgilendirilse de uygulamada bu hükümleri müzakere ederek değiştirme imkânı son derece sınırlıdır. Dolayısıyla bir hükmün açıkça yazılmış olması ile tüketicinin o hükmü serbest iradesiyle kabul etmiş olması her zaman aynı anlama gelmeyebilir.

İlk derece mahkemesi de tam bu noktadan hareket ederek BSMV’nin tüketiciye yüklenmesini haksız şart olarak değerlendirmiştir. Yargıtay ise sözleşme öncesi bilgilendirmeyi ve sözleşmedeki açık düzenlemeyi yeterli görerek farklı bir sonuca ulaşmıştır.

Bu yönüyle karar yalnızca BSMV’ye ilişkin bir uyuşmazlığı çözmemektedir. Aynı zamanda vergi hukukunun temel sorularından birini yeniden gündeme getirmektedir: Kanuni mükellef ile verginin ekonomik yükünü taşıyan kişi her zaman aynı kişi olmak zorunda mıdır? Karar, tüketici hukuku bakımından tartışmaları sürdürmekle birlikte, bu soruya somut olay özelinde olumsuz cevap vermektedir.

Sonuç ve genel değerlendirme

Yargıtay’ın bu kararı, ilk bakışta yalnızca BSMV’ye ilişkin teknik bir uyuşmazlığı çözüyor gibi görünse de gerçekte vergi hukuku ile tüketici hukukunun kesiştiği önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşımaktadır.

Vergi hukukunda çoğu zaman gözden kaçan husus, kanuni vergi mükellefiyeti ile verginin ekonomik yükününaynı kavramlar olmadığıdır. Vergi kanunları, verginin kim tarafından beyan edilip ödeneceğini belirler. Buna karşılık verginin ekonomik yükünün kimin üzerinde kalacağı, her zaman vergi kanunlarıyla değil; piyasa koşulları, fiyat mekanizması ve taraflar arasındaki hukuki ilişkiler çerçevesinde şekillenebilmektedir.

Nitekim meslektaşım Prof. Dr. Memduh Aslan da sosyal medya hesabında, bankaların BSMV’yi ayrı bir kalem olarak tüketiciye yüklemesi klasik anlamda bir vergi yansıması değil, gerçek finansman maliyetini perdeleyen bir fiyatlandırma tekniğidir. Aslan, bu yöntemin tüketicinin kredi maliyetini olduğundan düşük algılamasına neden olduğunu ve bu nedenle tüketici hukukunun koruyucu yaklaşımıyla bağdaşmadığını ifade etmektedir.

Vergi Usul Kanunu’nun 8’inci maddesi ise özel sözleşmelerin vergi idaresi karşısındaki etkisini düzenlemektedir. Bu hüküm, tarafların sözleşmeyle kanuni vergi mükellefini değiştiremeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık somut olayda olduğu gibi kanunda açık bir yasak bulunmaması hâlinde, verginin ekonomik yükünün özel hukuk ilişkisi içinde diğer tarafa yansıtılabilmesi ayrı bir değerlendirme konusudur.

Bu yaklaşım yalnızca BSMV’ye özgü değildir. Katma Değer Vergisi’nde kanuni mükellef teslim veya hizmeti gerçekleştiren kişi olmasına rağmen ekonomik yük çoğu zaman nihai tüketici tarafından taşınmaktadır. Benzer şekilde birçok vergi ve harçta da kanuni yükümlülük ile ekonomik yük aynı kişide birleşmeyebilmektedir.

Kanaatimce ilk derece mahkemesinin ulaştığı sonuç, tüketici hukukunun koruyucu amacı bakımından daha isabetlidir. Her ne kadar vergi hukuku açısından kanuni mükellefiyet ile verginin ekonomik yükü birbirinden farklı kavramlar olsa ve verginin ekonomik yükünün sözleşmeyle başka bir tarafa yansıtılması teorik olarak mümkün bulunsa da bankaların standart kredi sözleşmeleriyle BSMV’yi ayrı bir maliyet kalemi olarak tüketiciye yüklemeleri tüketici aleyhine önemli bir dengesizlik yaratmaktadır. Bu nedenle BSMV’nin tüketiciye yansıtılmasının, tüketicinin korunması ilkesiyle bağdaşmadığı kanaatindeyim.

Son tahlilde bu karar, yalnızca bankaların BSMV’yi tüketiciye yansıtıp yansıtamayacağına ilişkin değildir. Aynı zamanda vergi hukuku ile tüketici hukukunun aynı olaya farklı perspektiflerden yaklaşabileceğini de göstermektedir.

Vergi hukuku bakımından kanuni mükellefiyet ile ekonomik vergi yükü farklı kişiler üzerinde toplanabilse de tüketici hukukunun amacı ekonomik bakımdan zayıf durumda bulunan tarafı korumaktır.

Kanaatimce somut olayda tüketicinin korunmasına öncelik verilmesi daha isabetli olurdu. Bu nedenle kararın, vergi hukuku kadar tüketici hukuku bakımından da tartışılmaya devam edeceği kanaatindeyim.

/././

“En hakiki CHP” meselesi -Mine Söğüt-

Şu son çeyrek asırlık süreçte eğer bu ülke artık Atatürk’ün kurduğu ülke olmaktan çıkmışsa, CHP kurucu parti sorumluluklarından uzaklaşmışsa, cumhuriyet rejimi riske girmişse ve altı okun neredeyse tamamı kırılmak üzereyse ülkeyi Atatürk’ün yolundan giderek kurtarmak isteyenlerin gücünü samimiyetle ve gözü pek bir şekilde en eskiden alan bir yeni olması gerekiyor.

Yeni hem basit bir sözcüktür hem de karmaşık.

Daha önce var olmayan, kullanılmamış ya da yakın zamanda var olmuş, yeni ortaya çıkmış demek olmasına rağmen anlamını nihayetinde eskiyle kurduğu ilişki üzerinden kazanır.

Tıpkı Yeni Parti gibi…

Yeni Parti’yi tanımlamak, ona güvenmek ve izinden gitmek isteyenleri bekleyen çok zorlu bir süreç var. Çünkü bir yeninin hevesine kapılmak, umudu yeniye bağlamak için, o yeninin karşısına aldığı ya da dikildiği eskinin ne olduğunu doğru tarif etmek gerek.

Hele hele meselenin geçmişinde tek bir eski değil birçok eski model varken…

Ve “en eski” çok ama çok kıymetliyken.

Mesele aslında yeni bir parti meselesi değil “En hakiki CHP” meselesi.

Peki CHP’nin hakikati ne?

Sadece en eski geçmişinde Atatürk’ün partisi olması mı? Cumhuriyet’in kurucusu ve koruyucusu olması mı? Bağımsızlık ilkesi mi?

Yoksa;

Yakın geçmişinde devamlı yanlış ittifaklar yapması mı?

Tehlikeli tavizlere imzalar atması mı?

İktidarı alaşağı etmeye çalışırken iktidarın güvendiği kavramlara dayanma yanılgısı mı?

Örgütlenme hataları mı?

Liyakat zaafları mı?

Sorunlu aday tercihleri mi?

Ardı ardına düştüğü lider tuzakları mı?

Yeni Parti, siyasi çizgisini sadece en eski geçmişin değerlerine sahip çıkmakla belirleyemez, yakın geçmişin olayı bu duruma getiren alışkanlıklarını/eğilimlerini/niyetlerini de hızla değersizleştirmek ve seçmeni buna ikna etmek zorunda.

Şu anda büyük umutlarla bu yeni oluşuma bel bağlayan kalabalıklar karşılarındaki yeni liderin beyanlarından değişim iradesinin işaretlerini okuyabilirler ancak “yeni” bir siyaset üretme ve bu yeni siyasetin “hakiki” CHP değerleriyle amasız lakinsiz örtüşme potansiyelinden emin olamazlar. Kadroların ve üslubun değişmesi ne yazık ki örgüt yapısının ve siyasetinin de değişeceğinin garantisi değildir.

Sadece Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete sahip çıkma vaadi de tatmin edici bir vaat değildir.

Çünkü Atatürk cumhuriyetine sahip çıkmak için eski CHP’nin görmezden geldiği tehlikeleri cesurca görmek gerekir.

Hassasiyetleri gözetmek adına bugüne kadar es geçilen en önemli meselleri ne pahasına olursa olsun masaya yatırmak gerekir.

Ciddi bir tehdit altında olan devrimin değerlerini korumak için karşı devrimi açık açık ifşa etmek gerekir.

Cumhuriyet gibi bir rejim ılımlı olamaz, demokrat olur.

Dogmatik değerlere taviz veremez, yolunu anayasal değerlerle bulur.

Şu son çeyrek asırlık süreçte eğer bu ülke artık Atatürk’ün kurduğu ülke olmaktan çıkmışsa, CHP kurucu parti sorumluluklarından uzaklaşmışsa, cumhuriyet rejimi riske girmişse ve altı okun neredeyse tamamı kırılmak üzereyse ülkeyi Atatürk’ün yolundan giderek kurtarmak isteyenlerin gücünü samimiyetle ve gözü pek bir şekilde en eskiden alan bir yeni olması gerekiyor.

Bugünkü muktedir sahneye ılımlı İslam lideri olarak çıktı ve zaman içinde kendi ılımlılığından ustalıkla sıyrılıp karşısındaki muhalefeti ılıttı.

Yeni parti şu noktadan itibaren buz gibi bir iradeyle ilerlemezse, geçmişte düşülen tuzaklara yeniden ve yeniden düşerse iktidarın başarısını muhalefeti şekillendirerek sağladığına inanmak gerekecek.

Sıfır aldığınız bir araba yenidir ama tasarımı eski olabilir.

Binlerce yıl önce yazılmış bir metin eskidir ama yeni bulunmuş olabilir.

Ve maalesef bir aşk ilişkisi yenidir…

Ama içinde eski aşkların tüm sorunlu datalarını barındırabilir.

O yüzden yeniyi vaat etmek de yeniye destek vermek de ciddi bir farkındalık ve cesaret gerektirir.

/././

Özel, Saray’ın hesabını bozdu -Mehmet Y. Yılmaz- 

Özgür Özel, Saray’ın ümit ettiği gibi Ankara’da kavga edeceğine sokaklarda gezmeyi, bulduğu her kalabalığa konuşma yapmayı tercih etti. Yorulmadı, sıkılmadı bulduğu her fırsatta halkla buluştu. Halkın da buna karşılık verdiği farklı araştırmaların ortak sonucu. Özgür Özel’in artık halkta bir karşılığı var ve bu Erdoğan’ı rüyalarında huzursuz ediyor olmalı. Bundan sonra Saray’ın işi daha zor.

AKP yargısı eliyle yürütülen siyasi mühendislik projesini uygulamaya koyan “akıl” kimin aklıysa işlerin böyle gelişebileceğini hesap edememiş olmalı.

Yetkisiz bir mahkeme kararıyla yola çıktıklarında öngördükleri şey gerçekleşmedi.

“Atanmış CHP” ile “seçilmiş CHP” yönetimlerinin parti içinde kavgaya devam ederek, enerjilerini tüketeceklerini ve seçime kadar da CHP’nin iki yakasının bir araya gelemeyeceğini hesaplamışlardı.

“Kifayetsiz muhteris” Kemal Kılıçdaroğlu’nun varlığı, bu hesabın tutması için bir garanti gibi görülüyordu sanırım.

Bu operasyonda “Saray’ın aparatçığı” olmayı kabul eden Kılıçdaroğlu’nun, bir kurultay toplamayacağını tahmin etmek aslında zor değildi.

Nitekim öyle de oldu.

CHP’nin seçilmiş yöneticileri 24 Mayıs günü genel merkezden polis zoruyla çıkarıldıktan sonra 27 Mayıs günü şöyle yazmıştım:

“CHP’deki partiye sahip çıkma kavgasının seçime kadar sürmesi ise kuşkusuz ki Recep Tayyip Erdoğan’ın rüyalarını süslüyor olmalı.

Saray’ın, yargıyı da kullanarak bu oyunu kurmasının nedeni buydu zaten: İç kavgalarıyla felç olmuş, miting yapamayan, aday belirleme konusunda sıkıntılar yaşayacak bir CHP!

Erdoğan karşıtı muhalefeti birleştirebilecek bir CHP’nin olmaması, Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesi için önemli bir engelin ortadan kalkmış olması demek.

Onun için partiyi darbecilerden geri almak için atılacak her adımda bir yargı engelinin çıkacağını da şimdiden söyleyebilirim.

Bu tablo seçenekleri azaltıyor.

Birinci seçenek parti içinde kalıp Kılıçdaroğlu’nu zorlayarak kurultaya götürmek ki kolayca sonuç alınabilecek bir seçenek değil.

Erdoğan’ın seçime yeniden girebilmesini sağlamak için seçimin öne alınacağını da varsayarsak “parti içinde mücadele” için zaman hayli dar.

Bir diğer seçenek ise ayrılıp bir parti kurmak.”

Artık bu ikinci seçenek, “tek yol” hâline gelmiş bulunuyor.

O günden bugüne geçen zaman içinde Saray’ın hiç hesaplamadığı bir şey oldu.

Özgür Özel, Saray’ın ümit ettiği gibi Ankara’da kavga edeceğine sokaklarda gezmeyi, bulduğu her kalabalığa konuşma yapmayı tercih etti.

Yorulmadı, sıkılmadı bulduğu her fırsatta halkla buluştu.

Halkın da buna karşılık verdiği farklı araştırmaların ortak sonucu.

AKP’nin ve Kılıçdaroğlu çetesinin cesaret edemediği bir şeyi yaptı, bu yürüyüşünün sonunda da halktaki desteğini arttırdı.

Özgür Özel’in artık halkta bir karşılığı var ve bu Erdoğan’ı rüyalarında huzursuz ediyor olmalı.

Bundan sonra Saray’ın işi daha zor.

Kuşkusuz ki ellerindeki yargı silahını kullanmaya devam etmek isteyeceklerdir.

Onun için artık sadece adı kalmış olan CHP’deki işbirlikçileri ile bir olup Özgür Özel’in ve yakın çevresinin dokunulmazlıklarının kaldırılması mümkün.

Özel’in başına da yargı marifetiyle bir çorap örülmekte olduğunu tahmin etmemiz için çok neden var.

Bunların hepsini yapabilirler, bu yeni hareketin seçime girmesini önlemeleri bile mümkün olabilir.

Sonunun nereye varacağını hiç düşünmeden, elindeki gücü kullanmakta tereddüt etmeyenler o güce dayanarak belki iktidarda kalabilirler ama artık yönetme yeteneklerini ve meşruiyetlerini de kaybetmiş olurlar.

Seçimin meşruiyetini tartışmalı hâle getirmenin, muhalefeti kontrolsüz bir güçle ezmeye çalışmanın geçmiş muktedirlere bir şey kazandırdığı görülmedi.

Kimse böyle meşruiyeti tartışmalı seçim galibiyetlerinden uzun süreli bir iktidar çıkaramadı.

Böyle ekilen tohumların nihai hasadı da hiçbir zaman iyi olmuyor.

Bunların bu siyasi mühendislik faaliyetini sürdürenlerin bir kulağından girip ötekinden çıkacağını biliyorum elbette.

İnsanlık bende kalsın diye uyarmak istedim.

/././

Ölümün gölgesinde insan psikolojisi -Tuğrul Aşkar /T24-

 'İnsan ve Ölüm' kitabı genel olarak insancıl ve terapötik bir dille kaleme alınmış. Bu yönüyle yalnızca akademik bir metin olmanın ötesine geçerek, okuyucuya pratik bir değer de sunuyor. Sosyal psikoloji ve politik psikoloji öğrencileri için iyi bir başlangıç kaynağı niteliğinde; ancak daha ileri düzey analizler için yapısalcı ve eleştirel teorilerle tamamlanması gerekiyor. Nitekim Fuat Tanhan’ın da bu sınırlılığın farkında olduğu anlaşılıyor.

Bazı cümleler vardır ki; sizi yakalar, sarsar ve bir daha asla eskisi gibi düşünmenize izin vermez. Amerikalı yazar ve karikatürist Allen Saunders, 1957 yılının Ocak ayında Reader’s Digest’te yayımlanan bir yazısında tam da böyle bir cümle kurar:

“Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.”

https://quoteinvestigator.com/2012/05/06/other-plans/

Bu söz, yıllar içinde sınırları aşar; ama onu asıl ölümsüzleştiren, John Lennon’ın sesi olur. Lennon’la birlikte bu ifade artık sadece bir alıntı değildir; insanın kendi hayatına bakarken kaçamadığı bir aynaya dönüşür.

Çünkü gerçek; biz plan yaparken, hayat çoktan kararını vermiştir. Biz geleceği kontrol ettiğimizi sanırken, aslında bilinmezliğin içinde savruluruz. Ve o bilinmezliğin ortasında, inkâr etmeye çalışsak da hep orada duran tek bir kesinlik vardır; o da ölümdür.

İnsan, bir gün onunla karşılaşacağını bilir. Ancak bilmek, yüzleşmek değildir. Ölüm düşüncesi çoğu zaman zihnin kıyısında sessizce dolaşır; biz ise onu görmezden gelerek yaşamaya devam ederiz. Gündelik telaşların, planların ve umutların ardına saklanırız. Ta ki hayat, bizi o kaçınılmaz gerçekliğin soğuk ve sarsıcı yüzüyle ansızın karşı karşıya bırakana kadar…

O an geldiğinde ne var ki, biz çoktan bu dünyadan göçmüş oluruz. Yani, ölüm üzerine düşünmek ile onun gerçeğiyle yüzleşmek arasında derin bir uçurum vardır. Antik filozof Epikür’ün söylediği gibi: “Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz olmayız.” Bu söz, ilk bakışta ölüm korkusunu hafifletir gibi görünse de aslında daha derinde, çok daha keskin bir farkındalık yaratır: Ölüm, bizden bir şey eksiltmez; fakat yaşamın değerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Belki de bu yüzden ölüm düşüncesi, bir sonun habercisi olmaktan çok, yaşamın anlamını sorgulatan en güçlü çağrıdır. Çünkü insan, sonluluğunu kavradığı ölçüde yaşamın değerini hisseder; her anın geri dönülmezliğini fark ettikçe, varoluşuna daha sıkı tutunur…

İşte Fuat Tanhan’ın çarpıcı eseri İnsan ve Ölüm, tam da bu sarsıcı karşılaşmanın izini sürüyor. Bu yazımda, bu güçlü esere dair değerlendirmelerimi paylaşacağım. Ancak önce, psikoloji okumalarımın beni bu kaçınılmaz gerçeğin peşine düşüren bu kitapla nasıl buluşturduğunu anlatmam gerekiyor.

Psikoloji, sosyoloji ve felsefi metinleri politik bağlamıyla birlikte okumak, benim için her zaman ayrıcalıklı bir düşünsel uğraş olmuştur. Bu yolculuk, 1970’lerin sonlarına doğru Sigmund Freud’un klasik eseri Düşlerin Yorumu ile başladı; ardından Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ile devam etti.

Sonrasında Erich Fromm’un Sevme Sanatı ile düşünsel derinliğim arttı. Fromm’un bu eserinde ortaya koyduğu yaklaşım, günümüzde kapitalist sistemin insanı ve ilişkileri nasıl metalaştırdığını görmemi sağladı. Bu kitabı okurken, tüketim kültürünün sevgiyi nasıl aşındırdığını, bireyi yalnızlaştırırken aynı zamanda onun toplumsal bir varlık olduğunu da daha iyi kavramaya başladım.

Zamanla bu okuma hattı genişledi; Alfred Adler, Ernest Becker, Zygmunt Bauman, Leon Festinger, Henri Tajfel, Carl Gustav Jung ve Erving Goffman gibi sosyal psikolojinin önemli isimleriyle daha da zenginleşti.

Türkiye’de Özcan Köknel, Üstün Dökmen, Yankı Yazgan ve Doğan Cüceloğlu gibi önemli isimleri okuyarak bu alandaki kavrayışımı felsefeyle harmanladım ve zamanla derinleştirdim. Ancak sosyal psikolojiye yönelmemde asıl belirleyici olan, Gündüz Vassaf ve onun Cehenneme Övgü (Gündelik Hayatta Totalitarizm) adlı eseriydi.

Bu kitap, demokratik görünümlü kapitalist düzenlerin bireyin gündelik yaşamını nasıl görünmez bir totalitarizmle kuşattığını çarpıcı biçimde ortaya koyarken, benim için yalnızca etkileyici bir okuma olmanın ötesine geçip düşünsel olgunlaşmama da önemli katkı sağladı.

Cehenneme Övgü, beni yalnızca sosyal psikolojiye yönlendirmekle kalmadı; sosyal ve politik psikolojiye bakışımı derinleştirerek, bu alanı tarihsel ve diyalektik bir çerçevede değerlendirme ilgimi de güçlendirdi.

Psikoloji okumaları ilerledikçe şunu çok daha net gördüm: İnsan doğasını anlamadan, toplumun doğasını çözmek mümkün değil. Bu farkındalık, beni yalnızca bireysel gelişim çizgisinde değil, aynı zamanda sosyal psikoloji ekseninde de daha sistematik düşünmeye ve okumaya yöneltti.

Bu yolculukta, Viktor E. Frankl’ın insanın temel motivasyonunu “anlam arayışı” olarak tanımladığı varoluşçu psikoterapi yaklaşımı—logoterapi—ile tanışmam gerçek bir kırılma noktası oldu. İnsanın Anlam Arayışı ile birlikte yaşama bakışım köklü biçimde değişti. Frankl’ın şu düşüncesi zihnime kazındı: “Yaşamak için bir ‘neden’i olan insan, her türlü ‘nasıl’a katlanabilir.” Bu fikir, bana; hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, ben izin vermedikçe yaşam özgürlüğümü kimsenin elimden alamayacağını öğretti.

Aslında bu düşünceyle ilk temasım çok daha eskilere, 1970’lerde okuduğum Direnme Savaşı adlı anı romana uzanır. Vietnamlı devrimci yazar Nguyen Duc Thuan’ın kaleme aldığı bu eser, zindanlarda, işkence koşullarında dahi insanın nasıl direnebildiğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Tüm baskı, acı ve yıkıma rağmen, insanın ruhunda ve bedeninde var olan o derin yaşama tutunma dürtüsü… İşte bizi ayakta tutan, vazgeçmememizi sağlayan asıl güç tam da budur.

İş ve özel yaşamımda bir başka dönüm noktasını başlatan kitap ise Dr. Eric Berne’ün İnsanların Oynadığı Oyunlarkitabı oldu. Bu kitapta ortaya konulan Transaksiyonel Analiz yaklaşımı, “iletişim ve kişiliği” anlamamda önemli bir başlangıç noktasıydı benim için. 1950’lerin sonlarında Berne tarafından geliştirilen bu kuram, insan davranışlarını “Ebeveyn”, “Yetişkin” ve “Çocuk” olmak üzere üç temel ego durumu üzerinden açıklar. Bu çerçeve hem iş hayatımda hem de özel yaşamımda yöneticilik pratiğime somut katkılar sağladı; insan ilişkilerini daha isabetli okumamı ve daha sağlıklı yönetmemi kolaylaştırdı.

Tüm bu birikim, beni yalnızca psikolojik bir özne olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir varlık olarak düşünmeye yöneltti. Tam da bu düşünsel çerçeve içinde, son dönemde dostum Fuat Tanhan’ın İnsan ve Ölüm kitabını okudum ve üzerine kapsamlı notlar aldım. 185 sayfalık bu kitabı sadece okumakla kalmadım; kendi düşünce süzgecimden geçirerek yeniden anlamlandırdım. Bu süreç, düşünsel olarak beni daha da besledi ve geliştirdi.

İnsanın en çok korktuğu ve tüm bunlara rağmen metanetle karşıladığı tek şey vardır, o da ölümdür. Hepimiz öleceğimizi bilerek yaşarız; ama ne zaman öleceğimize dair zihnimizi derin bir sorgulamaya nadiren açarız. Belki de bu, yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli bir yanılsamadır. Çünkü Sigmund Freud’un da işaret ettiği gibi, insan bilinçdışında kendi ölümüne gerçekten inanmaz; ölüm, her zaman “başkalarının başına gelen” bir olgu olarak kalır.

İnsanoğlu, ölümlü olduğunu idrak ettiği anda aslında hem bireysel hem de toplumsal sorumluluklarıyla yüzleşmeye başlar. Bu yüzleşme, varoluşun ağırlığını hissettirir. Fuat Tanhan bu konuyu çok güzel kaleme almış.

Fuat Tanhan kitabının ana teması aslında hepimizin bildiği ama bir türlü dillendirmeye cesaret edemediği şeyleri ifade eden çarpıcı nitelikte. Tanhan, ölümü “belirsizliklerin en kesin olanı” olarak tanımlarken, ne zaman ve nasıl geleceğinin bilinmemesinin, insanın varoluşunun merkezindeki kaygıyı ve teselli arayışını beslediğini vurguluyor. Ona göre hayat, travmatik bir varoluş yüküyle deneyimlenir; yaşamak ise, aynı zamanda kaybetmeyi göze almaktır.

Tanhan kitabında da alıntıladığı üzere Martin Heidegger bu durumu “ölüme-doğru-varlık” kavramıyla açıklıyor. Tanhan’ın kitabında ileri sürdüğü tezleriyle insan, ölümünü düşünerek otantik bir yaşam kurma imkânına sahip olur. Ancak, ölümü bastıran değil, onunla birlikte yaşayan insan, bu şekilde daha sahici bir varoluşa yaklaşır.

Fuat Tanhan’ın kitabında felsefi açıdan da ölüm kapsamlı ele alınmış. Kitapta  geçen “Ölümü hatırla” düşüncesi —Latince ifadesiyle memento mori— ölümü unutmamayı bir erdem olarak kurumsallaştırıyor. Bu anlayış, yaşamı küçültmek yerine ona derinlik ve yoğunluk kazandırır. Çünkü ölümün bilincinde olmak, zamanı hoyratça harcamamayı öğretirken; bireysel sorumluluklarımızdan toplumsal yükümlülüklerimize kadar uzanan gerçekleri de yüzümüze çarpar. Aslında ölüm, insanı “iyi insan” olmaya yönelten paradoksal bir varoluş biçimidir. Ölümle sonlanmıyoruz… Ölüm, yalnızca bireysel bir son değil; aynı zamanda insanın hem kendisine hem de topluma karşı sorumluluklarını hatırlatan en güçlü gerçektir. İnsan, ölümlü olduğunu idrak ettiği ölçüde yaşamını anlamlandırma ihtiyacı hisseder. Bu anlam arayışı, bireyi yalnızca “iyi bir insan” olmaya değil, aynı zamanda “yararlı bir insan” olmaya da yönlendirir.

Bu noktada ölüm bilincini bireysel bir korkudan daha çok kolektif bir sorumluluk çağrısı olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. Karl Marx’a göre insan, “türsel bir varlık”tır; yani yalnızca kendisi için değil, içinde yaşadığı toplum için de var olur. Bu bakış açısında ölüm, bireyin sınırlı zamanını hatırlatarak onu daha adil, daha eşitlikçi ve daha kolektif bir yaşam kurmaya zorlar. Çünkü yaşam sınırlıdır; ama toplumsal etki süreklidir.

Friedrich Engels, insanın doğa ve toplumla kurduğu ilişkide sorumluluğun belirleyici olduğunu vurgular. Ölümün kaçınılmazlığı, bu sorumluluğu ertelememek gerektiğini hatırlatır. İyi insan olmak, bu perspektifte yalnızca ahlaki bir tercih değil; tarihsel bir görevdir. Çünkü birey ölür, fakat onun emeği, mücadelesi ve bıraktığı değerler yaşamaya devam eder.

Antonio Gramsci ise insanın “organik aydın” olma sorumluluğuna dikkat çeker. Ona göre her birey, kendi yaşam pratiği içinde toplumu dönüştürme potansiyeline sahiptir. Ölüm bilinci, bu potansiyelin ertelenmemesi gerektiğini fısıldar. Zaman sınırlıdır; bu yüzden susmak değil, üretmek; geri çekilmek değil, müdahil olmak gerekir.

Ernst Bloch’un “umut ilkesi” de bu çerçevede anlam kazanır. İnsan, ölümlü olduğunu bilerek yaşar; ama aynı zamanda henüz gerçekleşmemiş olanın umuduyla hareket eder. Bu umut, bireyi daha iyi bir dünya kurma sorumluluğuna bağlar. Ölüm, bu sürecin sonu değil; aksine onu daha anlamlı kılan sınırdır.

Bu nedenle toplumcu düşüncede “iyi insan”, yalnızca kendi vicdanını rahatlatan değil; başkalarının hayatını da iyileştirmeye çalışan insandır. Ölümün kaçınılmazlığı, bireyi bencillikten uzaklaştırır ve kolektif faydaya yöneltir. Çünkü herkesin ölümlü olduğu bir dünyada, kalıcı olan tek şey dayanışmadır.

Sonuçta ölüm, insanı küçülten değil; onu büyüten bir bilinçtir. İnsana şunu hatırlatır: Zamanın sınırlıysa, sorumluluğun sınırsızdır. Ve belki de bu yüzden, gerçek anlamda “iyi insan” olmak, ölümün farkında olarak yaşamaktan geçer.

Ölüm, varlıkla yokluk arasındaki o ince ve kırılgan çizgidir. İşte tam da bu yüzden, hayatın anlamını aramak bir tercih değil, adeta tarihsel bir zorunluluk olarak çıkar karşımıza. Bana göre her ölüm, içinde mutlaka bir yarım kalmışlık taşır. Gerçekten de öyle değil midir? Ölüm gelip çattığında, geride hâlâ yapılacak sayısız şey, okunacak nice kitap, kurulacak sayısız hayal kalır. Türk şiirinin usta kalemlerinden Cemal Süreyya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?” şiirindeki o çarpıcı ifade, bu duyguyu en yalın hâliyle dile getirir: “Her ölüm, erken ölümdür.”

Bazen ölümün psikolojisi ile sosyolojisi iç içe geçer; birey, bu kesişimde yönünü kaybeder ya da yeniden bulur. İşte tam da bu noktada insan, yalnızca yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; anlam arayan bir varlığa dönüşür. Yaşamın anlamının peşine düşen insan ise aslında hiçbir zaman tam anlamıyla ölmez. Bedeni toprağa karışsa da düşünceleri, eserleri ve etkileri kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder.

Çünkü insan, ölümüyle değil; geride bıraktıklarıyla ölçülür. Ölüm bir son değil, bir devirdir: bedenden fikre, zamandan hatıraya, bireyden insanlığa doğru bir geçiştir. Ve belki de bu yüzden en büyük ölümsüzlük, yaşarken bıraktığımız izlerin derinliğinde saklıdır.

Tanhan’ın kitabı, yalnızca bir psikoloji kitabı değil; aynı zamanda politik ve felsefi psikolojiyi de içinde barındıran çok katmanlı bir düşünsel çalışma olarak önümüzde duruyor. Temelinde, Ölüm Kaygısıyla Baş Etme Eğitiminin Ölüm Kaygısı ve Psikolojik İyi Olma Düzeyine Etkisi başlıklı doktora tezinin bulunduğu bu kitap, Prof. Tanhan’ın yıllar içinde edindiği akademik birikimi, saha deneyimlerini, gözlemlerini ve yeniden düşünme süreçlerini içselleştirerek yeniden kaleme aldığı olgun bir eserdir “İnsan ve Ölüm”. Böylesi bir çalışmayı psikoloji literatürüne kazandırdığı için kendisine içtenlikle teşekkür ediyorum.

Giriş: Ölümle başlayan bir düşünce yolculuğu

Bu kitap, insanın en temel varoluşsal gerçeği olan ölümle yüzleşmesini merkeze alan, psikoloji ile felsefe arasında güçlü bir köprü kurmaya çalışan yoğun ve sarsıcı bir niteliğe sahip... Yazar, insanın yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda öleceğini bilen bir varlık olduğu gerçeğinden hareketle, yaşamın tüm anlam mimarisini bu farkındalık üzerine inşa ediyor. Bu yönüyle eser, klasik bir psikoloji kitabından çok, insanın kendi varlığıyla yüzleşmesine davet eden bir varoluş metni niteliğinde.

Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren hissedilen temel yaklaşım şu cümlede kristalleşiyor: “İnsan, kayıpla kurulan bir varlıktır.”

Kayıplar ve insan doğası, temel ontolojik krizin alt yapısını oluşturuyor

Kitabın en güçlü ve yoğun bölümlerinden biri olan “Kayıplar ve İnsan Doğası”, yazarın düşünsel omurgasını en açık biçimde ortaya koyan bir bölüm. Bu bölümde kayıp, yalnızca duygusal bir deneyim değil; insan varoluşunun kurucu unsuru olarak ele alınıyor. Jane Austen’dan yapılan edebi bir alıntıyla açılan pasaj, hemen ardından psikanalitik ve felsefi referanslarla derinleşiyor.

Yazar, Freud’un yas ve melankoli ayrımını, Hobbes’un doğa durumundaki korku ve güvensizlik halini ve Levinas’ın “öteki”ne karşı etik sorumluluk fikrini bir araya getirerek kaybın çok katmanlı yapısını ortaya koyar. Bu bağlamda şu tespit oldukça çarpıcıdır: “Kayıp, insanın temel varoluşsal ontolojik krizidir.”

Bu yaklaşım, kaybı yalnızca bireysel bir acı değil, insan olmanın kaçınılmaz bir koşulu olarak konumlandırırken, kitabın en dikkat çekici yanlarından biri de kaybın paradoksal doğasına yaptığı vurgu oluyor: “Kayıp, bireyi hem özgürleştirir hem de köleleştirir.”

Bu ifade, insanın kayıp karşısındaki ikili durumunu güçlü biçimde özetliyor. Kayıp, bir yandan bağımlılıkları kırarken, diğer yandan yeni bağlanmalar ve anlam arayışları üretir.

Bununla birlikte bölümün en önemli sorunu, yoğun soyutluk düzeyidir. Austen’dan Freud’a, oradan Hobbes ve Levinas’a hızlı geçişler, düşünsel zenginlik yaratırken okuyucunun takibini biraz zorlaştırıyor. Burada belki, özellikle “kayıp sonrası insan doğasının yeniden inşası” gibi iddialı tezler, somut örneklerle desteklenebilir ve konu daha anlaşılabilir hale gelebilirdi.

Bu bölümde Fuat Tanhan kaybın kültürel ve sınıfsal boyutunu sınırlı ele alması, metnin evrensellik iddiasını biraz sekteye uğratıyor. Kişisel görüşüm o ki; göç, yurt kaybı, kolektif travmalar gibi çağdaş kayıp biçimlerinin daha fazla işlenmesi, metni önemli ölçüde güçlendirebilirdi.

Ontolojik kayıp, insan doğasının sürekliliğini aşındırıyor

Bu bölümle birlikte kitabın genel yaklaşımı daha net hale geliyor. İnsan yaşamı bir “ilk kayıp” ile başlar ve tüm yaşam bu kaybın yankılarıyla şekillenir.“Her kayıp, ilk kaybın yankısıdır.”

Bu yaklaşım güçlü olmakla birlikte, insanı yalnızca kayıplar üzerinden tanımlama riskini de bünyesinde taşıyor.

Ölüm kaygısı, varoluşsal gerilimi besliyor

Kitapta ölüm, yalnızca bir son değil, anlamın kurucu unsuru olarak ele alınıyor.  “İnsan, öleceğini bildiği için yaşamak zorundadır; ama bu bilgi yaşamın üzerine düşen bir gölge gibi onunla birlikte yürür.” Bu nedenle de ölümün bir yandan varoluşsal bir gerilim yarattığını da Tanhan çoğu yerde tekrarlıyor.

İnsan diğer canlılardan farklı olarak kendi sonluluğunun bilincine sahiptir ve bu bilinç canlılık arzusu ile yaşamın geçiciliği arasında derin bir gerilim yaratır. Bir yandan varlığını sürdürmek isteyen insan, diğer yandan tüm canlıların bir gün öleceği gerçeğiyle yüzleşir. Bu varoluşsal kaygı, insanı ölümü anlamlandırmaya ve ölüm karşısında düzen kurmaya zorlar. Bu bağlamda, bireyin ölümle ilişkisini kuşatan kültürel ve toplumsal düzeneklerin varlığı anlaşılır hale gelir.  Robert Kastenbaum buna ölüm sistemi adını veriyor.

Bu çerçevede ölüm kaygısı, insanın tüm kültürel ve psikolojik üretimlerinin temelinde yer alır. Bu bölümü çok bilgilendiğimi de belirtmek isterim.

Ölümsüzlük arayışı kültür ve ideoloji içinde gizli

Tanhan, kültürü ölüm kaygısına karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olarak yorumluyor. “İnsan, ölümlü olduğunu unutabilmek için ölümsüzlük hikâyeleri üretir.”

Bu çok ilginç ve bir o kadar da güçlü bir yaklaşımı ifade ediyor. Bu yaklaşım, toplumsal yapıları anlamada önemli bir anahtar sunar; ancak maalesef indirgemeci bir riski de içinde taşır.

Viktor frankl eksikliği, anlam aramayı yarım bırakıyor

Bu noktada kitabın bana göre en önemli eksiklerinden biri, Viktor Frankl’ın yaklaşımına (belki de yer darlığından) yeterince yer verilmemesidir. Çünkü kitap kayıp ve ölüm ontolojisini güçlü biçimde kurarken, bu deneyimlerin nasıl dönüştürülebileceği sorusunu sınırlı bırakıyor.

Frankl’ın şu sözü, bu eksikliği doğrudan tamamlayacak niteliktedir:“İnsanın elinden her şey alınabilir; ancak tek bir şey asla alınamaz: Her koşulda kendi tutumunu seçme özgürlüğü.” Bana göre bu perspektif, insanı pasif bir kayıp taşıyıcısı olmaktan çıkararak aktif bir anlam kurucuya dönüştürür.

Benzer şekilde, V.Frankl’ın “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir” ifadesi, kayıp ve yas süreçlerini dönüştüren temel dinamiği açıklar. Tanhan, “yas” bölümünü anlatırken, bu temel yaklaşım, ona bir temel oluşturma ve olayı daha iyi ortaya koymada yardımcı olabilirdi.

Yine, kişisel düşünceme göre, Frankl’ın yaklaşımı kitapta biraz daha yer bulabilseydi, kitap yalnızca kaybın ontolojisini değil, aynı zamanda anlamın ontolojisini de kurabilirdi.

Felsefi ve psikolojik denge sorunu

Metin, varoluşçu derinliğiyle güçlü duran bir yapıda bulunuyor; ancak yer yer karamsar bir ontolojiye sıkışıp kalabiliyor; “Var olmak, eksik olmaktır.” Bu yaklaşım, insanın yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini sanki biraz gölgede bırakmış gibi geldi bana.

Genel değerlendirme: Derinlik ve zorluk arasında bir metin

Kitap, düşünsel açıdan son derece zengin, fakat yer yer ağır bir metindir. Özellikle “Kayıplar ve İnsan Doğası” bölümü, eserin kalbi niteliğindedir. Eğer kitabın tamamı bu bölümdeki yoğunluk ve derinlikte olsaydı, Türkçede son yılların en önemli felsefi-psikolojik eserlerinden biri olabilirdi.

İnsan kayıp, ölüm ve anlam arasında arayış içinde

Kitap, okuyucuyu şu temel soruyla baş başa bırakıyor: “Eğer ölüm kaçınılmazsa, yaşamı anlamlı kılan nedir?”

Şüphesi bu soruya hiçbir kimse kesin bir yanıt vermez. Ancak Frankl’ın perspektifiyle birlikte düşünüldüğünde şu sonuca ulaşmak ta mümkün görünüyor.  İnsanı belirleyen, kayıpları değil; o kayıplara verdiği anlamdır.

Sosyal psikoloji, politik psikoloji ve felsefe açısından “İnsan ve Ölüm”

Kitap, varoluşsal psikoloji ağırlıklı bir yaklaşımla ölüm kaygısı (mortality salience), anlam arayışı, kayıp/yas süreçleri ve inanç sistemlerinin işlevini temel olarak ele alırken; ana referanslar Ernst Becker (ölüm inkârı ve kültür), Viktor Frankl, Schopenhauer, Heidegger gibi isimlerden oluşuyor.

Bu bağlamda kitaba yönelik genel değerlendirmelerimi olumlu ve Odaklanılması gereken yönleriyle üç perspektiften yapacağım.

  1. Sosyal psikoloji açısından

Olumlu gördüğüm yönler:

  • İnsanların ölüm kaygılarının Terör Yönetimi Kuramı ile güçlü uyumunu Tanhan çok iyi bir biçimde yansıtmış. Ernest Becker’in “Ölümün İnkarı” düşüncesi, sosyal psikolojideki ana akım yaklaşımlardan biri olan Terör Yönetimi Kuramı ile doğrudan örtüşüyor. Bu yaklaşıma göre, insanların ölüm kaygısı; kültürel değerlerine daha sıkı sarılmalarına, kendilerine verdikleri değeri (özsaygı) artırmalarına ve ait oldukları gruplarla bağlarını güçlendirmelerine yol açar. Bu açıklama hem tutarlı hem de bilimsel çalışmalarla desteklenmektedir…
  • Kayıp ve yasın çok boyutlu analizi (duygusal, bilişsel, davranışsal, fizyolojik) çok iyi yapılmış. Konuya ilişkin referanslar ve sosyal destek vurgusu, modern sosyal psikolojiyle uyumlu bir şekilde ilişkilendirilmiş.
  • İnanç sistemlerini “varoluşsal tampon” olarak görmesi, sosyal psikolojideki anlam-koruma ve belirsizlik toleransı çalışmalarına katkı sağlıyor.

Odaklanılması gereken yönler:

  • Bireysel-varoluşsal vurgu ağır seyrediyor; sosyal bağlam olarak güç ilişkileri, sınıf, cinsiyet, ırk konusunda biraz daha derinleşme olanaklı olabilirdi. Örneğin kayıpların toplumsal olarak üretilmiş eşitsizliklerden kaynaklandığı (yoksulluk, savaş, ayrımcılık) yeterince kitapta yer bulamamış.
  • Grup süreçleri ve kolektif travma konusu biraz daha derinleştirilebilirdi. Sosyal psikolojide önemli bir yer tutan “paylaşılan gerçeklik” ve “kolektif bellek” kavramlarına biraz daha yer verilebilirdi. Kitap, bu yönüyle daha çok bireyin anlam arayışına odaklanıyor; oysa toplumsal düzeyde ortak deneyimlerin ve birlikte inşa edilen anlamların rolü geri planda kalıyor.
  • Bazı bölümlerde, kültürler arasında ortak (evrensel) bir yas deneyimi olduğu varsayılıyor. Ancak farklı toplumların yas tutma biçimlerinin çeşitliliği ve incelikleri yeterince ayrıntılı ve derinlikli ele alınmıyor.
  1. Politik psikoloji açısından

Olumlu bulduğum yönler:

  • Tanhan’ın siyasi ideolojilerin ve dinin ölüm kaygısına karşı “sembolik ölümsüzlük” sağladığını söylemesi politik psikoloji için verimli bir konu. Becker etkisiyle, otoriterlik, milliyetçilik ve köktenciliğin varoluşsal kaygıdan beslendiği tezi klasik ve güçlü.
  • “İnanç”ın, hem birey hem de toplum için düzen, öngörülebilirlik ve aidiyet sağladığını vurgulaması oldukça isabetli bir yaklaşım. Bu yaklaşım, politik psikolojideki güdülenmiş toplumsal biliş kuramıyla da uyumlu bulunuyor. Kayıp sonrası “yeniden anlamlandırma” ve toplumsal entegrasyon vurgusu, politik travmalar (savaş, göç, diktatörlük sonrası) için faydalı bir çerçeve sunuyor.

Odaklanılması gereken yönler:

  • Aşırı indirgeme riski var: Politik tutumları büyük ölçüde “ölüm kaygısını yönetme”ye bağlamak, insanların maddi çıkarlarını, tarihsel koşulları ve ekonomik çatışmaları geri planda bırakabilir. Bu yüzden Marksist ve yapısalcı eleştiriler karşısında zayıf kalabilir.
  • Güç ve hegemonya kavramlarına ise çok az yer verilmiş. Hangi inanç sistemlerinin baskın hale geldiği (kimin lehine, kim tarafından dayatıldığı) sorusu daha zengin bir biçimde sorulabilirdi.
  • Kitap statükoyu koruma yorumuna açık bir yapıda bulunuyor. Mevcut kültürel değerlerin “insanın varoluşsal ihtiyacı” olarak açıklanması, bu değerleri sorgulamadan kabul etmeye yol açabilir. Bu da köklü değişim taleplerinin “sadece kaygıdan kaçış” gibi görülmesi riskini doğurabilir.
  1. Felsefe açısından

Olumlu gördüğüm yönler:

  • Tanhan’ın Martin Heidegger, Arthur Schopenhauer ve Viktor Frankl gibi düşünürleri psikolojik bir çerçeveye yerleştirmesi oldukça yerinde. “Ölüm karşısında anlam kurma” fikri, özellikle Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” kavramının daha sadeleştirilmiş ve geniş kitlelere uyarlanmış bir anlatımıdır. Frankl’in logoterapi vurgusu ve Schopenhauer’den alıntı, felsefe-psikoloji köprüsünü güçlendiriyor. Ancak ben Tanhan’ın daha çok Heidegger etkisi altında kaldığını düşünüyorum. Bunda da bir sakınca yok.
  • Ontolojik kırılganlık (varoluşsal yaralanabilirlik) ve kayıp sonrası “yeniden doğuş” teması derin ve poetik. Jane Austen alıntısı gibi edebi dokunuşlar kitabı zenginleştiriyor (her bölümün başındaki alıntılar gerçekten çok iyi!).

Odaklanılması gereken yönler:

  • Eklektizm ve yüzeysellik: Birçok filozofu (Freud, Adler, Fromm, Klein, Hobbes, Rousseau vb.) hızla yan yana koyuyor ama aralarındaki derin çelişkileri yeterince tartışmıyor. Örneğin Heidegger’in Nazizm geçmişi ve ontolojik analiziyle Becker’in evrimsel-kültürel yaklaşımı arasında gerilim var, bu gerilim işlenebilirdi…
  • Belki iddialı bir ifadede bulunacağım (Tanhan hoca ne der bilemiyorum) Schopenhauer’in karamsar irade metafiziği ile Frankl’in iyimser anlam arayışı arasında sentez bana biraz zorlama gibi geldi. Bu sentez felsefi olarak biraz temel teorik baz ile güçlendirilebilirdi. Ancak, hocanın böylesi bir senteze gitmesini de taktirle karşılıyor; entelektüel bir zenginlik olarak görüyorum.
  • Normatif boyut zayıf: “İnsan doğası”ndan çok bahsediliyor ama bu doğanın tarihsel mi, biyolojik mi, toplumsal mı olduğu konusundakiş vurgu daha net olabilirdi. Sanki, bu kısım bana göre klasik felsefi antropoloji eleştirilerine (Foucault, Butler gibi) karşı savunmasız kalabilir.
  • Bazı bölümlerde popüler psikoloji dili öne çıkıyor. Bu durum, “ontolojik travma” ve “varoluşsal bütünlük” gibi felsefi kavramların daha basitleştirilip psikolojik terimlere indirgenmesine yol açıyor.

Genel değerlendirme

Kitabın güçlü yönü: Varoluşsal psikolojiyi klinik, kültürel ve felsefi boyutlarıyla birleştirme çabası samimi ve okunaklı. Özellikle ölüm kaygısı, kültür ve inanç arasındaki ilişki iyi kurulmuş. Günümüz “anlam krizleri” (sekülerleşme, pandemi sonrası kayıplar, iklim kaygısı) bağlamında güncel kalıyor.

Odaklanılması gereken yönü: Sosyal ve politik yapısal faktörler biraz daha hakkettiği yeri alabilirdi. Bu da bazı açıklamaları psikolojik indirgemeci yapabiliyor; felsefi derinliği bazen popüler sentez düzeyinde bırakabiliyor.

Haddim olmayarak bir öneri:

Elbette bir psikoloji profesörüne eleştiri getirmek, benzer düzeyde bir akademik birikim gerektirir. Böyle bir altyapım olmadığı için, Fuat Tanhan’a yönelik bu değerlendirmelerim biraz “tribünden seslenmek” gibi görülebilir. Yine de okur olarak beklentim şu olurdu: Tanhan hocanın yaklaşımında daha eleştirel bir hat kurulması; örneğin Becker’ın düşüncelerinin Marx ya da Bourdieu ile, Heidegger’in ise Adorno veya Butler ile bir gerilim içinde birlikte ele alınması. Böyle bir okuma hem varoluşsal derinliği koruyabilir hem de toplumsal eleştiri boyutunu daha güçlü hale getirebilirdi.

Berfu Ana’nın bitmeyen bekleyişinin acısı nasıl açıklanabilir?

Kitabın son bölümünün etkisinde çok kaldım…

Berfo Ana, yani Berfo Kırbayır, 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında gözaltında kaybedilen oğlu Cemil Kırbayır’ın akıbetini öğrenmek için 33 yıl boyunca susmadan direnen bir toplumsal bellek figürüne dönüştü. Her cumartesi “Cumartesi Anneleri” ile birlikte Galatasaray Lisesi önünde tuttuğu nöbet, sadece bir annenin evlat arayışı değil; aynı zamanda bu topraklarda kaybın, yasın ve adalet talebinin kamusal bir dile dönüşmesiydi. 105 yaşında hayata veda ettiğinde ardında sadece bir hikâye değil, kolektif vicdana kazınmış bir mücadele bıraktı.

Kitabın “Kayıplar ve İnsan Doğası” bölümü tam da bu noktaya temas ediyor… Kaybın yalnızca bireysel bir acı değil, insanın varoluşuna ilişkin çok boyutlu bir deneyim olduğunu gösteriyor. Freud’dan Adler’e uzanan kuramsal çerçeve içinde kayıp, “benlik” duygusunu sarsan bir eşik olarak ele alınıyor.

Ancak bu bölümün en güçlü yanı, bu bireysel deneyimi toplumsal ve politik bir zemine oturtması. Çünkü bazı kayıplar sadece kişisel değildir; iktidar ilişkileri, devlet pratikleri ve tarihsel travmalar tarafından üretilir. Berfo Ana’nın hikâyesi de tam olarak burada durur: yas tutma hakkının bile politikleştiği bir yerde. Bu nedenle kitap, kaybı yalnızca psikolojik bir mesele olarak değil, adalet, hafıza ve dayanışma meselesi olarak ele alır. Bu yaklaşım, bireyciliğin “kendi acınla baş et” telkinine karşı, ortak acıyı görünür kılan ve onu toplumsal sorumluluğa dönüştüren daha kolektif, daha vicdani bir duruşa da açıkça selam verir.

Dil akıcı, akademik olmasına rağmen erişilebilir; kavramlar somut örneklerle (Berfu Ana, Bertolt Brecht atıfları vb.) zenginleştirilmiş. Yazar, kaybı romantize etmeden, hem karanlık hem dönüştürücü yanını dengeli veriyor. Özellikle muğlak kayıp ve belirsizlikle başa çıkma bölümleri günümüz insanının en büyük yaralarından birine dokunuyor.

Kitap, okuyucuyu “kayıp seni nasıl değiştirdi?” sorusuyla yüzleştiriyor. Bu tür eserler, sadece bilgi vermiyor; empatiyi, dayanıklılığı ve anlam arayışını besliyor. Sosyal ve psikolojik bilimlerle ilgilenen herkesin okuması gereken, düşündürücü bir bölüm. Kayıplarımızla barışmak, insan doğasının en zorlu ama en insani yolculuklarından biri. Bu sayfalar o yolculuğa rehberlik ediyor.

Sonuç itibariyle okunmayı hak eden bir kitap ile karşı karşıyayız

Kitap genel olarak insancıl ve terapötik bir dille kaleme alınmış. Bu yönüyle yalnızca akademik bir metin olmanın ötesine geçerek, okuyucuya pratik bir değer de sunuyor. Sosyal psikoloji ve politik psikoloji öğrencileri için iyi bir başlangıç kaynağı niteliğinde; ancak daha ileri düzey analizler için yapısalcı ve eleştirel teorilerle tamamlanması gerekiyor. Nitekim Fuat Tanhan’ın da bu sınırlılığın farkında olduğu anlaşılıyor.

Tanhan, konulara ideolojik bir dayatma ile değil; bilim etiği çerçevesinde, dengeli ve nesnel bir yaklaşım sergileyerek yaklaşıyor. Ölüm olgusunu çok boyutlu bir şekilde ele alırken, insanlığın binlerce yıldır süren ölümle yüzleşme kaygısının aslında korkulacak bir şey olmadığını sade, ikna edici ve yalın bir dille ortaya koyuyor.

Bunu yaparken de oldukça hassas ve tartışmalı bir alanda olmasına rağmen; din, tanrı, ölüm, cennet ve cehennem gibi teolojik konuların çekim alanına kapılmadan ilerliyor. Akıcı dili, zekice kurgulanmış yaklaşımı ve düşündürücü ifadeleriyle, kitabını okuyucuya güçlü ve berrak bir anlatımla sunmayı başarıyor.

Tuğrul Aşkar /T24

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Temmuz 2026-

Türkiye’nin en zenginini tanıyalım: Kimdir bu Cemil Kazancı ve daha önemlisi zirveye nasıl yükseldi?-Özgür Tuna-  Türkiye'nin en zengini...