soL "KÖŞEBAŞI" -3 Haziran 2026-

TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek-

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV YDK'sinde Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. 

Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.

1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.  

Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.

Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.

Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.

Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.

AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?

AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.

19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.

Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.

Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.

AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.  

CHP’yi iktidar mücadelesinden düşürmek için bu partinin başına kayyım atanmasına tepki gösterenler arasında, yukarıda yeni sol olarak andığım sivil toplumcu liberal sol isimlerin ve çevrelerin de bulunmasına, herhalde, tarihin bir ironisi demek lazım. 

Bir sivil toplumcu olarak Kemal Kılıçdaroğlu

Aslında onların 1990’lar boyunca yükselttikleri sivil toplumculuk esasen bir egemen sınıf projesiydi. Bu yönüyle, solun iktidar hedefinin muğlaklaştırılması, partili siyasetin dağıtılması halkın örgütsüzleştirilmesi projesinin önemli bir ayağıydı. Ancak bundan ibaret değildi.

Zaman içinde sivil toplum adı altında başka mücadeleler de verilir oldu. AKP-Fethullah ortaklığının sermaye ile eşgüdüm halinde rejim değişikliği için etüdler yapabilmek ve bu konuda gündem oluşturmak için ortak platformlara ihtiyaç vardı. Bu platformlardan biri de Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı (TESEV) oldu.

İşte bu süreci iyi okuyarak kendisine konum yaratan isimlerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişini kazıdıkça elde ettiğimiz bazı verileri bir araya getirelim.

Bu zat, Ahmet Kekeç’in tanıklığına göre 1994’te Cem Boyner tarafından kurulan Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte hareket ediyordu. 1999 yılında SSK’dan Genel Müdür olarak emekli oldu ve aynı yıl Bülent Ecevit’in DSP’sinden milletvekili olmak istedi. İddialara göre Ecevit kendisini “meçhul” olarak değerlendirmiş ve Kılıçdaroğlu istediği vizeyi alamamıştı. Bunun üzerine bir sonraki genel seçimde soluğu CHP’de aldı ve 2002 yılında milletvekilliği hayalini gerçekleştirdi.

Ancak küçük bir inceleme, onu CHP genel başkanlığına taşıyacak ilişkileri daha önce kurduğunu gösteriyor. YDH’de Can Paker gibi isimlerle birlikte olan Kılıçdaroğlu, daha sonra da bu çevreyle yol yürüdü.

Büyük sermayenin önemli düşünce kuruluşlarından TESEV’e Nejat Eczacıbaşı’nın istediği üzerine üye olduğunu kendisinden öğreniyoruz. Bu üyeliğin tam olarak ne zaman gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi yok. Eczacıbaşı tarafından 1961’de kurulan TESEV’in bir vakıf olarak yeniden yapılanması 1994 yılında. TESEV’in Vakıf Senedi’nde 2001 öncesi mütevelli heyeti üyeleri arasında 183. sırada onun ismini görüyoruz. Çok yüksek ihtimalle sivil toplumculuğun zirve yılları olan 1990’ların ikinci yarısında yani henüz SSK’nın başındayken büyük sermaye ile aynı örgütün üyesi olmak istedi.

Ancak TESEV sıradan bir sivil toplum örgütü değildi.

Vakıf senedindeki bilgilere göre yönetiminde Can Paker, İshak Alaton, Osman Kavala, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Ethem Sancak, Faruk Süren, Cüneyd Zapsu, Feyyaz Berker, Bülent Eczacıbaşı gibi büyük sermaye gruplarının önemli isimleri yer alırken az sayıdaki üst düzey bürokrat da TESEV’in mütevelli heyetine üye olmuştu. Vakıf senedinde ismi mütevelli üyesi olarak verilen 300 kişi arasındaki bürokratların kimler olduğunu yapay zekaya sorduğumda bana 13 kişilik bir liste verdi. Listeye emekli diplomatları dahil etmemesini istemiştim. Bu liste incelendiğinde listedeki isimlerin pek çoğunun eski bürokrat olduğu ve bürokrasideki kariyerlerini tamamladıktan sonra uzun yıllar aktif siyasal hayatın içinde oldukları, hatta hükümetlerde üst düzey görevler üstlendikleri görülüyor. Kılıçdaroğlu, hâlâ üst düzey bir bürokrat iken TESEV’e üye olmuş ya da üyeliğinden kısa süre önce üst düzey bürokrasiden emekli olmuş tek isimdi. Açık bilgi olmadığı için tahminde bulunuyoruz.

TESEV’in bir diğer önemli özelliği 2000’lerin ortasından itibaren faaliyetlerinin neredeyse tamamının George Soros Vakfı tarafından finanse edilmesiydi. Bu mali ilişkiyi mümkün kılan ise, AKP iktidarının 2004 yılında yaptığı bir değişiklikle vakıfların uluslararası fonlar almasını kolaylaştırmasıydı.

Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Çünkü 2000’lerin ortasından itibaren TESEV, rejim kavgasında orduyu sıkıştırmak isteyen Fethullahçılara demokratikleştirme, güvenlik reformları, asker-sivil ilişkileri gibi konularda tartışma yaratan raporlar yazdırmaktaydı. Fethullahçılar TESEV’de rapor yazarken Ergenekon süreci sürmekteydi. Kılıçdaroğlu ise bu dönem boyunca TESEV üyeliğini sonlandırmamıştı.

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun TESEV üyeliğinin nasıl ortaya çıktığını hatırlatmak istiyorum ki Türkiye siyasetinin nasıl bir bataklığa dönüştüğü anlaşılsın.

Kılıçdaroğlu’nun bahsini geçirmediği TESEV üyeliğini o zamanlar başında bulunduğu Gerçek Gündem’de belgeli olarak haberleştiren kişi, şimdi Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanmasını kutlamak için CHP’nin kapısında davul çalan Barış Yarkadaş’tı. Belgeyi Yarkadaş’a Gürsel Tekin’in verdiği ileri sürülüyordu ancak bu iddianın doğruluğu bilinmiyor. Kesin olan, Yarkadaş’ın 13 Kasım 2011 tarihli Gerçek Gündem köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nu ideolojik olarak TESEV etkisinde olmakla eleştirdiği bir yazı yazmış olduğudur. Yazı, muhtemelen Yarkadaş’ın CHP milletvekili olması üzerine silindiği halde farklı yollardan yazıya ulaşmak mümkün. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz o günkü CHP tarafından hızla yalanlanmış ve ardından Kılıçdaroğlu bizzat itiraf edene kadar çeşitli tartışma ve spekülasyonlara konu olmuştu. O sırada Fethullahçıların önde gelen savunucularından Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu ile Açık Toplum Enstitüsü Türkiye temsilcisi Hakan Altınay’ın çok yakın dost olduklarını, TESEV üyeliğinde de bir gariplik olmadığını savunuyordu. 

TESEV’cilerin iki siyasetçisi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV Yüksek Danışma Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. Koçlar her zamanki gibi ortada kendi soyadlarıyla görünmüyorlar. Soyadlarını perde arkasında tutmak için işlerini Eczacıbaşılara, Feyyaz Berkerlere ya da İnan Kıraç’a yaptırıyorlar.

Hayatın her alanında olduğu gibi, hatta belki tüm alanlardan daha fazla siyasette ilişkilerin, doğru ilişki ağlarıyla donanmış olmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok. Bilindiği gibi, geçmişte bu tür sivil toplum örgütlerinin iktidar mücadelelerindeki rolüne işaret etmek “komploculuk” olarak yaftalanırdı. Yeni sol, ağ analizi yapmayı sevdiği için “buyurun, size ağ analizi” diyelim.

Sonuç olarak, Fethullahçılar Deniz Baykal’ı kaset komplosuyla CHP’nin başından alırken onun yerine iyi tanıdıkları birini geçirmek istediklerinde, büyük sermayenin de onay vereceği bir isim olarak Kılıçdaroğlu’nu gözlerine kestirmeleri hiç de zor olmamış olmalı.

Şimdi, bürokrasiden sivil toplumculuğa oradan genel başkanlığa ve son olarak kayyımlığa uzanan bir siyasi portre önümüzde duruyor. Bu hikaye, hem dermansız bir muhterisin, pragmatik bir Brutüs’ün yükseliş ve düşüş öyküsü hem de sermayenin sivil toplumculuğu bir iktidar ağı örmek için nasıl kullandığını, buralardan geçirerek test ettiği muhterisleri nasıl siyasete kadro olarak ihraç ettiğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını daha çok birleştirmemiz lazım.

Lazım ki “Kılışdarlar” nasıl yaratılıyor; uyanalım.

/././

Yeni Soğuk Savaş vakıfçılığında yeni eşik: İsrailsevicilik -Tevfik Taş- 

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak ödül icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Sermayenin muhtelif adlarla partileri olduğu gibi, sermaye partilerinin de muhtelif ad ve işlevlerle donatılmış vakıf ve dernekleri vardır. Egemen sınıfların çıkarları için örgütlenmiş bu vakıf ve dernekler yalnızca ciddi mali bütçeler değil, aynı zamanda kalifiye sermaye uşaklarını da envanterlerine kaydetmişlerdir. Soğuk Savaş vakıfçılığının ayrıksı yerini bir kenara yazmakta büyük yarar vardır. Avrupa'yı saran faşist barbarlığın Kızıl Ordu sayesinde ezilmesinden sonra ideolojiler savaşına start veren emperyalist dünya, anti-komünist saldırganlığını ideolojiler üstü göstermek için totalitarizm teorisini dolaşıma sokarak, sosyalist dünyanın ideolojik kuşatmasında dernek ve uluslararası vakıflara büyük yatırım yapmıştı. Soğuk Savaş vakıfçılığının reel sosyalizmin çözülmesi sürecinden sonra biçim değiştirerek de olsa hız kesmeden devam ettiğini saptayabiliyoruz.

İşte bu kriterlere haiz vakıflardan biri de liberal siyasetçi Gerhart Baum ve eşi Renate Baum adına peydahlanan Gerhart ve Renate Baum Vakfı faaliyete başlamıştı. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Ödüle layık görülenler

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Daha önce bu ödül, 2019'da Ahmad Mansour'a verilmişti. Ahmad Mansour, Filistinli bir Alman yurttaşı. Arap toplumundaki ''otoriter eğilimler'' üzerine gerekçelendirdiği kıytırık incelemeleri ile değil, Alman ana akım medyasının İsrail borazanları tarafından cilalanması ile ün yaptı. Aynı zamanda İsrail pasaportu da taşıyan Mansour, İsrail muhipliğinde o kadar ileri gitmiştir ki, polis koruması olmadan insan içine çıkamamaktadır. Zaten bu durum da Ahmad Mansour'un ''Arap toplumuna içkin olan şiddet eğilimi'' tezini (!)  doğrulamıyor muydu! İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım siyasetini savunabilecek kadar kişiliksiz bir işbirlikçi portresidir ödül sahibi Ahmad Mansour.

Alman sömürge vakıfçısı Gerhart Baum'un ödüllerinden biri 2021 yılında yine Almanya'da yaşayan Beyaz Rusya vatandaşı ''renkli devrimci'' Maryja Kalesnikawa'ya verilmişti. Ana akım medyada kullanım değeri şimdilik bir kenarda tutuluyor. Bundan dolayı henüz sesi sedası çıkmıyor. Beyaz Rusya'ya dönük olası bir operasyonda ideolojik saldırı malzemesi olarak bekletiliyor.

Sözü edilen ödüle 2022 yılında layık görülen bir başka isim ise Katja Peroskaya adında bir Ukrayna-İsrail yurttaşı. Peroskaya da Almanya'da yaşıyor. Ve Rusya'ya karşı Alman kamuoyunu kışkırtmak için elinden geleni yapıyor. Ödüllü Peroskaya, ''Rusya'ya askeri olarak saldırmak Batı'nın ahlaki ödevidir'' propagandasını yapan tam bir savaş kışkırtıcısı figür. Ukrayna meselesinden dolayı henüz kullanımda tutuluyor.

Ödül sahibi Gerhart Baum kimdir?

Kızıl Ordu esiri bir Nazi askerinin oğlu olarak Almanya'nın doğusunda Dresden'de dünyaya gelen Baum, batıya geçerek anti-komünist örgütlülüklere dahil oldu. Soğuk Savaş'ın etkili ideolojik silahı olan totalitarizm teorisi çerçevesinde ideolojik yönelimini belirleyen Baum, siyasal süreçlerle kurduğu ilişkide de hep bu ideolojik yörüngede hareket etti. Faşizm ile komünizmi aynı kefeye koyan bu yaklaşım Baum'u histerik bir anti-komünist yapmaya yetmişti. Baum'u anti-komünist yönelime götüren unsurlardan biri babanın Nazi olması diğeri de  dünyaya geldiği kentin  Alman Demokratik Cumhuriyeti sınırları içinde kalmasıydı. Totalitarizm propagandasının ideolojik ikliminde yetişen Baum, çok geçmeden Batı Alman düzeninin sıkı bir figüranı haline gelmişti.

Savaş sonrası dönemde oluşturulan   Batı Alman siyasetinde ''anahtar parti'' rolü verilen Hür Demokrat Parti FDP'nin içinde üst düzeyde siyaset yapmış bir figür için anti-komünist olmak ve İsrail devletinin varlığını hiçbir koşul altında sorgulamamak/sorgulatmamak siyaset yapmanın vazgeçilmez iki vize kriteriydi. Baum, bu iki kritere ömrü boyunca sadık kaldı. Bundan dolayıdır ki, 2010 yılında Gerhart Baum'a Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşam Toplumu  (DKR) tarafından Giesbert Levin Ödülü verilmişti. İlhamını ve bütçesini  1949'da ABD'de kurulan National Conference of Christians and Jews (NCCJ) derneğinden alan Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşama Toplumu, aynı zamanda tipik bir Soğuk Savaş anti-komünist örgütlenmesi olan Uluslararası Hristiyan ve Yahudi Konseyi'nin  de (ICCJ) üyesiydi.

Baum, bakanlık görevinde bulunmuş, hatta bir dönem başbakan vekilliği de yapmış bir sağcıydı ancak kariyerine asıl ''değer katan'' görevi Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF'ın üyelerine ve sol kamuoyuna dönük  binbir türlü hukuksuzluğa alan açması ve sözü geçen devrimcilerin cezaevlerinden işkence görüp, intihar görüntüsü altında katledilmelerindeki mühim görevi ile ün saldı. İnsan haklarına en az değer veren bu sermaye bürokratı adına insan hakları adında bir ödül oluşturulması olsa olsa bir sermaye kara mizahı olabilirdi doğrusu!

Vakıflar: 'Diplomatik destek taburları'

Alman Dışişleri Bakanlığı'nın ''diplomatik destek taburları'' olarak nitelediği vakıfların uluslararası düzeyde faaliyet yürütüp, Türkiye'de de şubeleri olan sosyal demokrat SPD tarafından fonlanan Friedrich Ebert Vakfı'nın yanısıra, Hristiyan Birlik partilerinden muhafazakâr sağ Konrad Adenauer Vakfı, liberal sağdan Friedrich Naumann Vakfı ve Yeşiller Partisine yakın Heinrich Böll Vakfı'nı kaydetmek gerekiyor. Sosyalist solu ''dogmatik sol''dan uzaklaştırmaya soyunmuş sahte Luxemburgcu Rosa Luxemburg Vakfı'nın Türkiye network'ünü de unutmamak gerekiyor tabii.

Bu vakıfların tamamı İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulup, uluslararası faaliyete başlamışlardır. Bu siyasi partilere bağlı uluslararası vakıfların dışında onlarca başka içerikli vakıf da hem Almanya içinde hem de ülke dışında faaliyet yürütmektedir. Kapitalizmde kamu kasasını dolandırmanın bir aracına da dönüşmüş bu vakıf ve dernekler kiliseye, şirketlere, çevreci ve cinsel özgürlükçü hak arama temaları üzerinden de şekillenmekedirler.

Parti fikrinin yozlaştırılarak  aşındırıldığı bir siyasal atmosferde kadın, barış, çevre, insan hakları ve cinsel özgürlük temalarının kamuflaj olarak kullanılması genel geçer eğilim oldu. Emekçi sınıflar için siyasi iktidar talebinin hiçleştirildiği bu ideolojik saldırıda, vakıf ve dernekler yalnızca düzenin dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırıcısı olmakla kalmıyor, istihbarat örgütleri ve emperyalist siyaset açısından araçsallaştırılıyorlar da.

Gerhart ve Renate Baum Vakfı tam bir İsrail devlet aparatıdır

Geleneksel Soğuk Savaşçı Gerhart Baum'un vakfının Alman emperyalizminin etki alanını genişletmeye dönük stratejisi açıktır. Kullandığı yöntem ''insan hakları'' ve ''kadın özgürlüğü''  üzerinden kamufle edilmiş olsa bile, hedef açıktır. Gerhart Baum, devlet katında önemli görevler üstlenmeye sosyalizme savaş açarak başlamıştı. Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yenilgiye uğratılmasında uğursuz görevler üstlenen Baum, devrimcilerin kanına girmekte beis görmemiş bir anti-komünisttir.

Baum'un bir görevi de İsrail'in devlet terörüne destek sağlamaktır. İsrail terörüne dönük en küçük bir eleştiriye dahi katlanamayan bu liberal soytarı, zamanında kendi partisi içinde üst düzeyde görev yapmış Jürgen Möllemann'a da kan kusturmuştu. Üçüncü Kohl hükümetinde Federal Eğitim ve Bilim Bakanı olan Jürgen Möllemann, 1992'de Federal Hükümet Başbakan Yardımcılığı da yapmıştı. Möllemann, 80'li yılların başından 90'lı yılların ortasına kadar Alman-Arap Toplumu derneğinin de başkanlığını yürütmüştü. Ve yer yer İsrail'i eleştiriyordu. Öyle ahım şahım laflar da etmiyordu İsrail'e dönük. Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla mülteci kapmlarındaki kasaplığını eleştirdiği için partisi FDP'de istenmeyen adam ilan edildi. Möllemann'ın dokunulmazlığı kaldırıldı. Bu kampanyanın ön plandaki örgütleyicilerden bir de insan hakları şampiyonu Gerhart Baum'du.

Möllemann'ın suçu Almanya'da ''siyonist lobi''nin varlığına dair bir değerlendirmede bulunmasıydı. Bu saptama ve Şaron'un katliamcılığı eleştirisi Möllemann'ı ''anti-semit'' ilan etmeye yetmişti! Alman siyasetinin kutsal ineği İsrail'dir ve  dokunulmazdır. İsrail Devleti'ne dönük bir eleştiri üst düzey bir hükümet yöneticisinden asla gelmemelidir/gelemez. Dönemin Almanya Yahudi Merkez Konseyi Başkanı Michel Friedman tarafından Möllemann anti-semit ilan edilerek bir linç kampanyasının hedefi haline getirildi. "İnsan hakları savunucusu" Gerhart Baum bu linç kampanyasının en etkin aktörlerinden biriydi. Tarih kaydetmiştir.

Velhasıl Möllemann'a yönelik anti-semit kodlu linç kampanyası sonuç verdi ve ''vergi kaçırmak''tan Möllemann hakkında soruşturma açıldı. Her ortalama burjuva siyasetçi gibi akçeli işlerle arası kötü olmayan Möllemann itibar suikastine uğratılarak kenara itildi. Oysa İsrail'i eleştirmeseydi vergi kaçırması söz konusu dahi olmayacaktı. Nasıl olsa tencere kara, seninki benden kara! İlk gençlik yıllarından beri paraşüt sporunu düzenli bir şekilde sürdüren Möllemann, aniden paraşütünün açılamaması sonucu yere çakıldı. Paraşütün yedek güvenlik kolu manipüle edilmişti. Savcılık ''intihar'' deyip, olayın üzerini kapattı.

Gerhart Baum Ödülü'nün Eren Keskin'e verilmesi seremonisinde hazır bulunan toplam

İsrail Devleti'nin Almanya'daki Kürt toplumu içindeki örgütlülüğünü temsil etmekle görevli  Almanya Kürt Toplumu Derneği (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar bu törende hazır bulunuyordu. Geçen yılın Ekim ayında Berlin'de yapılan Kürt-Yahudi Kongresi'ne İsrail Büyükelçisi ve Alman Devlet Sekreteri katıldığı halde bunu ''sivil toplum etkinliği'' olarak sunan dernek başkanı Ali Ertan Toprak'a verilen görev İsrail'in Gazze'deki soykırımını yumuşatma, ona gerekçe bulmaydı. İsrail terörüne yanıt veren direnişi ''saldırgan taraf'' olarak propaganda eden dernek yönetimi, Kürt halkını İsrail/ABD siyasetine ikna etmek için işlevlendirilmişti.

İşte bu derneğin bir başka temsilcisi yine bir başka İsrail dostluğunda buluşmak için hazır bulunuyordu. Köln Belediye Başkanlığı seçimlerinde aday olan Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclis Başkan Vekili Türkiye kökenli Berivan Aymaz da sözü geçen törende sahne alıyordu. Amaç Alman emperyalizminin sadık bürokratı Gerhart Baum ödülü üzerinden Türkiye toplumuna özgürlük getirmekti! Katliamcı İsrailcilere destek veren ödül komitesi, Alman emperyalizminin etki alanının genişletme misyonuyla hareket eden muhipler ve Barzanici işbirlikçiliği ile kodifiye edilmiş feodal toplamın sahne aldığı bir ödül töreni... Verene de alana da hayırlı olsun!

Raul ve ABD’nin yolcu uçakları terörü -Erhan Nalçacı- 

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak. Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

ABD hegemonyasının kaçınılmaz gerileyişinin getirdiği çaresizlik bariz bir haydutluğa yol açmış gözüküyor.
Venezuela ve İran’dan sonra bu sefil haydutluk Küba’nın kapısına dayandı. Ablukanın insanlık dışılığı yetmezmiş gibi askeri bir saldırıya hazırlandıklarından bahsediliyor.

Bu saldırıya meşruiyet kazandırmak için 95 yaşındaki Raul’e ABD bir cinayet suçlaması yöneltti. Miami’de CIA tarafından örgütlenen karşı devrimci çetenin küçük uçaklarla Küba hava sahasını defalarca sabotaj amaçlı ihlalinden sonra Küba ordusu tarafından 1996’da uçaklardan ikisi düşürülüyor, biri kurtuluyor.

Raul bu dönemde Küba Ordusunun sorumlusudur ve uçakların düşürülmesi muhakkak onun bilgisi dahilindedir. Ancak vatan savunması bir suç olmadığına göre eleştirilecek tek nokta o gün Küba hava sahasını ihlal eden üçüncü uçağın isabet almadan içindeki halk düşmanı CIA ajanlarıyla geriye dönebilmiş olmasıdır.

Raul Castro kendi halkı başta olmak üzere bütün dünya halklarına devrimi ve parlak bir sosyalist deneyimi hediye eden kahramanların içindedir. ABD’nin yarı-sömürge rejimini koruyan Batista ordusunun başlıca birliklerinin bulunduğu Santiago de Küba’daki Moncada kışlasını iki kez basmıştır. 1953’te Fidel ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği cesur saldırıya katılmış, 1 Ocak 1959’da ise devrimin zafere ulaştığı günlerde Moncada’ya gidip konuşarak komutanları silah bırakmaya ve teslim olmaya ikna etmiştir. 

Raul devrimin ilk günlerinden Fidel’in rahatsızlanması üzerine devlet başkanlığı görevini alana kadar Küba Devrimci Silahlı Kuvvetler Bakanı olarak sorumluluk aldı. Küba Devlet Başkanı ve Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteriyken Küba’yı teslim almanın yumuşak yollarını uygulamaya çalışan Obama’nın kolunu omuzuna atmaya çalışan yılışıklığına kolu yakalayarak ölü bir martı gibi havada sallaması çok önemli bir devrimci refleksti. Meraklı okuyucu bu ziyarete ilişkin yazıya göz atabilir

Ancak günümüzde altı sene önce bu köşede çıkan bir yazıyı hatırlatmak yararlı olacak. Söz konusu yazı esas suçlanması ve yargılanması gerekenin ABD sermayesinin ilkesiz, halk düşmanı ve kriminal siyasi kadroları olduğunu gösteriyor. Trump’ın haydutluğu bir tesadüf değil.

Temmuz başında bu haydutları Türkiye sermayesi NATO zirvesinde ağırlamaya hazırlanırken ABD’nin yolcu uçakları terörü başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.

ABD’nin yolcu uçakları terörü

Bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

Yayın Tarihi: 31.07.2020 

Geçen hafta basının üzerinde pek durmadığı ve geçiştirilen bir taciz olayı yaşandı. İki ABD savaş uçağı Tahran-Beyrut seferini yapan İran yolcu uçağını Suriye hava sahası içinde taciz etti.

Yolcular tarafından çekilen videolarda savaş uçaklarının nasıl yolcu uçağına doğru manevra yaptığı izleniyor. Savaş uçaklarının uçağı Şam’ın hava savunma sistemine doğru itmeye çalıştığı iddia ediliyor.

Yolcu uçağının pilotu kurtulmak için büyük bir hızla irtifa kaybederek Beyrut’a inişe geçiyor. Bu düşüşe benzeyen irtifa kaybı avcı uçakları için bilinen bir taktiktir, ama içinde yüzlerce yolcu ile yaparsanız başka bir şey olur. Uçakta yaşanan korkunç paniğin yanı sıra yaralananlar oluyor.

Bu olay bize dünya barışının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterirken ABD’nin yolcu uçaklarına dönük terörünü bir kez daha hatırlattı.

Bu terör silsilesi bütün boyutları ile incelense kitap hacmine varan bir araştırma olur. Suç atma, kışkırtma, bir komplonun parçası haline getirme… Bu arada 11 Eylül saldırıları da bu kapsamda incelenmeyi hak ediyor.

Ama bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

6 Ekim 1976’da Karayipler seferini yapan Küba Havayolları uçağı 73 yolcusu ve 5 mürettebatı ile Barbados’tan havalandı. Yolcuların içinde Küba’nın 24 kişiden oluşan genç eskrim ekibi de bulunuyordu. Dünya çapında başarılı olan bu ekip Orta Amerika ve Karayipler Turnuvası’ndan altın madalyalarla ülkesine dönüyordu. 

Fotoğraflarda Küba Havayolları uçağına yapılan saldırıda yaşamını kaybeden Kübalı genç sporcular görülüyor.

Ayrıca uçakta yeni bir yaşama başlamanın heyecanını taşıyan altı Guyanalı genç bulunuyordu, Küba’da tıp eğitimi almak için davet edilmişlerdi. Eğer yaşasalardı bugün belki pandemiye karşı kendi halkının veya dünya halklarının acılarını dindirmek için seferber olan ekibin içinde olacaklardı.

Uçak havalandıktan kısa bir süre sonra havada infilak etti. Kaptanın sahilde tatil yapanları kurtarmak için denize çakıldığı söyleniyor.

Küba asıllı iki ABD vatandaşı tarafından uçağa iki adet C-4 patlayıcı yerleştirilmişti. Katiller deşifre oldular, CIA ile bağlantıları ortaya çıktı. Bu pisliklerin isimlerini burada anmayacağız, ama sonuna kadar ABD tarafından korunduklarını ve Miami’de yaşlılık nedeniyle özgür olarak öldüklerini söylemekle yetinelim.

Fotoğrafta 6 Ekim 1976’da kaybedilen Kübalı sporcular için yapılan bir anma töreni görülüyor. ABD tarafından işlenen bu cinayet aynı zamanda spor tarihinde de her zaman acıyla anılacak bir olaya dönüştü.

İkinci terör olayı ise İran körfezinde 1988 yılında 3 Temmuz’da gerçekleşti. İran’dan Dubai’ye giden ve İran Havayolları’na bağlı uçak 274 yolcu ve 16 mürettebatıyla birlikte Körfez üzerinde ilerliyordu, henüz İran hava sahasından çıkmamıştı.

Aynı esnada ABD donanmasına bağlı üç savaş gemisi İran karasularını 4 km ihlal etmişlerdi. Gemiler uçağı fark ettiler, aralarındaki telsiz konuşmaları sonradan deşifre edildi. İki geminin kaptanı yaklaşmakta olanın yolcu uçağı olduğunu ısrarla belirtiyorlardı. Buna rağmen USS Vincennes gemisinin kaptanı Amiral Rogers füzelerin ateşlenmesi için emir verdi. Uçak iki füzeyle vuruldu, 290 kişiden kurtulan olmadı.

Muhtemelen Kaptan Rogers’in gizli bir misyonu vardı. Hiçbir şekilde ceza almadı, aksine Başkan George Bush tarafından “üstün hizmetlerinden ötürü” Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.

Fotoğrafta 1988’de ABD Savaş gemisinden atılan füzeyle düşürülen uçakta kaybedilenlerin cenaze töreni görülüyor.

ABD dünya tarihinde haklı olarak Roma İmparatorluğu’na benzetilir. Roma antik çağın en kalleş devletiydi. Hiçbir anlaşmaya uymaz, haber vermeden başka devletlere saldırır, işlediği cinayetlerden dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi.

Ancak Roma’yı var eden üretim ilişkileri tıkandı, bir bunalım dönemi başladı. Zayıflamış Roma’ya son noktayı koyan kuzeyden gelen “barbar” kavimler oldu.

Şimdi ABD’de bir tıkanma ve bunalım yaşanıyor. 

Ama Roma’dan farkı ona son verecek “barbarlar” başka bir yerde değil, ABD’nin içindeler. Sadece bu pandemiye bağlı işini kaybeden emekçi kitleleri ve kirasını ödeyemediği için yakında evsizler ordusuna katılacak 24 milyon insan, ırkçı ayrımcılığa uğrayanlar, güvencesiz işlere mahkûm edilenler…

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak.

Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

/././

Devlet aklı, kuş mu deve mi? + Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir + Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-T24-


Devlet aklı, kuş mu deve mi?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Devlet soyut bir kavram. Evet devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor. Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok. Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor. Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Saray’ın CHP’nin başına geçmesini uygun gördüğü Kemal Kılıçdaroğlu’nun “45 yıllık yol arkadaşı” ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’na göre Türkiye’de “devlet aklı” adı verilen ancak kuş mu deve mi olduğu tam olarak açıklanamayan “bir şey” var.

Siyasette filan ne olup bitiyorsa bu “devlet aklı” ona müdahale edebiliyor.

Mesela Kuşoğlu’na göre son Cumhurbaşkanı seçiminde bu “devlet aklı” sonuçlara yüzde 2 civarında etki edebilmiş.

O kadar fark da zaten Erdoğan’ın seçimi kazanmasını sağladı.

Kuşoğlu ile arkadaşımız Cansu Çamlıbel konuştu; bu söyleşi dün T24’te yayımlandı.

Kuşoğlu’nun ilginç bir siyasi serüveni var.

Siyasete DYP’ye üye olarak başlıyor. Orada Ankara İl Başkanı iken DP’ye geçip, milletvekili adayı oluyor. 2009’de Abdüllatif Şener’in başkanlığında Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer alıyor. Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına geçtiğinde de Türkiye Partisi’nden istifa ederek CHP'ye katılıyor. Çünkü Kılıçdaroğlu, SKK Genel Müdürü iken Kuşoğlu da SSK Genel Müdür Yardımcısı imiş!

Siyasi çizgisindeki bu zikzakları eleştirmiyorum tabii. İnsanların fikirleri zaman içinde değişebiliyor çünkü.

Sadece son günlerde moda olan “baba ocağı” muhabbeti yüzünden merak ettim; Kuşoğlu’nun “baba ocağı” acaba hangisi diye!

Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu’nun partideki en yakınlarından biri olarak son gelişmeleri yorumlarken “devlet aklı” meselesini öne sürüyor.

Bu “devlet aklı” konusuna yandaş yazarların yazılarında ya da yandaş televizyonların kadrolu konuşmacılarının sözlerinde de rastlıyoruz.

“Devlet aklı” diye bir şey var ve kolayca izah edilemeyen her şey buna bağlanıyor.

Bölge Adliye Mahkemesi, “Ben hukuk dışıyım” diye bağıran butlan kararını mı verdi? Açıklaması kolay: Devlet aklı öyle istedi!

Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu da “bu akla uyup, kendisine verilen görevi yerine getiriyormuş” gibi bir ima da var sözlerinde.

“Sayın” diyenleri zamanında hapse atan “devlet aklı”, şimdi de Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” sıfatı verebiliyor mesela.

Bu devlet aklı öyle çalışıyor ki Ekrem İmamoğlu’nun gelecekte Cumhurbaşkanı seçileceğinden korkarak “düğmeye basıyor” ve onu hapse atıyor, diplomasını iptal ediyor, yetmiyor bir de casus olduğunu keşfediyor!

Ben de haliyle merak ediyorum tabii: Bu “devlet aklı” denilen şey, kimin ya da kimlerin beyninin içinde bulunuyor?

Devlet soyut bir kavram. Evet, devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor.

Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok.

Türkiye’de ne olup bitiyorsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla” yapılıyor, bu kesin.

Erdoğan’ın da iki büyük korkusu var: Birincisi seçime girememek ikincisi seçimi kazanamamak.

Seçime girememe meselesini TBMM’ye seçim kararı aldırarak aşabilmesi mümkün.

Bunun için elinde geniş imkânlar da var: Parmak kaldıracak vekillere listelerde iyi yerler vermekten tutun da devletin geniş olanaklarından küçük de olsa bir bölümünü ayaklarının altına sermeye kadar varacak imkânlar bunlar.

Arpalık olarak kullanılabilecek devlet kurumları ve zor günler için bir köşede biriktirilmiş üç beş kuruşu dağıtmak gibi seçenekler de mevcut.

Zaten şimdi Kılıçdaroğlu da CHP’ye tayin edildiğine göre, TBMM’nin seçimi öne çekme kararını verecek çoğunluğa ulaşmak çocuk oyuncağı.

Onun için bu korkusu artık geride kaldı.

Asıl büyük korkusu seçimi kaybetmek ve iktidardan düşmek.

İmamoğlu’nun hapse atılmasının nedeni de o, CHP’nin hukuk dışı bir mahkeme kararıyla felç edilmesinin nedeni de o.

Yarın bir gün kendisine tehlike olarak başkalarını görmeye başlarsa onların da başlarına örülecek çoraplar hazırdır.

Erdoğan’ın yeniden seçilememe korkusunu yenmek için attığı adımları “devlet aklına” bağlamalarının nedeni, Erdoğan’ı bir kenarda “tertemiz tutmak!"

Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor.

Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Akşam televizyonunu bir açıyor ki ne görsün; CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu tayin edilmiş!

Tabii sesini çıkartmıyor çünkü “devlet aklı” var ya, herhâlde kararı o vermiş olmalı diye sofraya oturup çorbasını içiyor.

Bu Erdoğan’ın hoşuna gidiyor mu, birinci elden bir bilgiye sahip değilim.

İşine geliyor mu diye soracak olursanız, çok işine geliyor olmalı.

/././

Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir -Cansu Çamlıbel- 


/././

Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-Umur Talu- 

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var. İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var...


Madem “halk, sokak” diyorsunuz, oradan yürüyeceksiniz!

Özgür Özel ve yol arkadaşlarının önünde sayısız örnek var: Macaristan’da “asla gitmez” denen ve zaten gitmemek için bir “baskı, yolsuzluk, hukuksuzluk, korku rejimi” kuran Orban’ın gidişi gibi…

New York’ta partisinde ön seçimi kazandığı halde karşısına iki parti ağalarının da desteklediği “maybetmiş aday”ın çıkarılmasına rağmen Mamdani’nin seçilişi gibi…

İrlanda’da bağımsız Catherine Connolly’nin, sokaklardan bir koalisyon oluşturarak Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi…

Hatta daha yakından, Erdoğan ve partisinin, bir zamanlar Özal’ın yükselişi gibi de! 70’lerin Ecevit’i bile.

Madem kopartarak, dağıtarak eritmek, güçsüzleştirmek, süründürmek istiyorlar… “Yeniden doğuş” gibi.

Bunun en sağlam formülü, sadece mitingler değil; medya yoksa sosyal medyanın ve yüz yüze gelmelerin , örgüt paralize ediliyorsa gönüllüler ordusu kurmanın, mitingler yetmeyecekse hane hane kapı kapı dolaşmanın nice örneği var.

Bu örneklerin hepsinde, yerliler dahil, kapsayıcılık meselesi var. “Sağ yalanlar”la da becerilmiş bu kapsayıcılığın “sol samimiyet”ye yapılmabilmesi de var.

New York Times’da N. Gessen “Bu Orban’ı alt eden formül… Trump’ı da alt edebilir” başlıklı bir makalede “Macar formülü”nü yazdı. “Dünyanın Tozunu Atalım!” başlıklı kısa kitabımda, Mamdani, Connolly ve birçok örneği sıraladım. Yeni ve canlı örnekler ortada.

Madem “Cumhuriyet Halk Partisi” bölünmek, muğlaklaştırılmak, flulaştırılmak, şaşkınlaştırılmak, çaresizleştirilmek için KK’yla bezendi; bir nevi “Cumhuriyet Halk Hareketi” olabilmek var.

Ve bugün ülkede baskı rejimi nereye kadar giderse gitsin, net mesajlarla “kapsayıcı” olabilmenin şartları da epeyce var.

Sadece sivil toplum örgütleriyle dayanışma değil, bizzat halkın yanında, karşısında, nefesinde, sesinde olabilmek için zemin ve iklim var. Buna yıllarca AKP’ye oy vermiş insanlar da dahil.

Macar sosyolog Balint Magyar, Orban’ın baskı rejiminin çizdiği duvar gibi hattın yarılmasında “Otokratik Yarma” benzeri bir terim kullanmış: Yani artık değişimin imkansız sayılacağı bir hat ve onun yeni bir hareketle, sokaklardan, halkın içinden yarılması, aşılması.

“Devrim” de böyle bir şeydir ama onu bekleyemeyeceğimize göre, “ana muhalefet”ten “ana muhaliflik”e geçiş de siyasette bir devrim olabilir.

Kapsayıcılığın kaba formülü şöyle bir şey olmalı: Halkın tüm acılarını, tüm dertlerini ve ne kadar kalmışsa tüm umutlarını kardeş kılabilmek. “Ahlaksız ve vicdansız bir rejim ve hempaları”na karşı, bir ahlak ve vicdan dili” bulabilmek.

Bunun için de, bir zamanlar “yerin dibine” batırıp sonra bir kukla, bir robot, bir kortuluk, bir zombi gibi allayıp pullayıp çıkardıkları KK’ya takılmamak, onu oraya püskürtenleri bir an gözden kaçırmamak gerekiyor herhalde!

İktidar, CHP’nin ilerleyişini önce İmralı-DEM operasyonlarıyla aşmaya çalıştı; sonra belediye operasyonları geldi. İlki bir ileri bir geri gidince, ikinci yetmeyince, genel merkezi ve parti yönetimini yıkarak o “barış meselesi”ni de yerinde saydırmaya geçti.

Öyleyse Altılı Masa gibi dıngılca şeyler değil, ama sahici, samimi ittifaklara da bir bakmak var. Ana meselenin cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu bir rejim kuruldu. Ama bu onu kaba güç haline getirirken, aynı zamanda güçsüzleştiriyor. İki adayın kaldığı bir seçimde mesela, oylar da ikiye ayrılıyor: ya onu ya şunu seçeceksin! Bu “güçlü iktidar”ın esasen en zayıf halkası. Kurduğu rejim demokratik değil, hukuki ve ahlaki değil, ama işte tam da orası en ince yer! O güç el değiştirdiğinde, “tersine otorite” tehlikesi de bir bomba gibi duruyor iktidarın elinde.

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var.

İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var. Öyle soyut, kimliksiz, şikayetçi, mağdur, mazlum sözlerle değil; acılarını kucaklayıp umutlarını çoğaltarak! Samimi, sahici, hakiki ve hakkaniyetli, somut bir dille.

Özgür Özel, parti liderliğini isterken, belki de tahmin etmediği biçimde, “19 Mart” 2025’ten beri biraz da zoraki biçimde “sokak ve halk lideri” haline geldi. Artık “Özel” mi kalacak, yoksa gerçekten “Özgür” mü olacak, takılıp kalacak mı, yoksa dünyadaki birçok örneği gibi çok yoldan, çok kanaldan engelleri yıkacak o formülleri mi bulacak, bilmiyorum ki!

/././

T-24

Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini yenilgiye uğratan Sovyet mirası kamusal alandan siliniyor, kıta genelinde dizginlerinden boşalan bir militarizm ve NATO merkezli bir kültür düzeni inşa ediliyor.

Çekya'da geçen yıl yasaklanan Komünist Parti lideri Kateřina Konečná, Prag'daki protestoda hükümetin kararına karşı çıkmıştı. (Fotoğraflar: Depo Photos, BirGün, JungeWelt)

Avrupa egemenleri için 2022 yılının Şubat ayı, sadece jeopolitik bir kırılma değil aynı zamanda geçmişle hesaplaşmanın ve geleceği silahların gölgesinde tasarlamanın miladı oldu. Yıllardır sinsi bir biçimde sürdürülen "Sovyet mirasını tasfiye etme" operasyonu, bugün Ukrayna’daki savaş bahane edilerek topyekûn bir kültürel ve ideolojik saldırıya dönüştü. Doğu Avrupa’dan İskandinavya’ya kadar uzanan bu süreçte, 1945’te faşizmi dize getirenlerin anıtları balyozlarla yıkılırken, boşalan meydanlar yükselen militarizmin ve savaş çığlıklarının sahası haline getiriliyor.

BALYOZ SOSYALİZMİN MİRASINA İNİYOR

Bu "hafıza temizliği" operasyonunun somut örnekleri kıtanın dört bir yanına yayılmış durumda. Letonya’da, başkent Riga’nın simgelerinden olan "Kurtarıcılar Anıtı" halkın protestolarına rağmen yerle bir edildi. Estonya’da gece yarısı operasyonlarıyla sökülen T-34 tank anıtları ve Polonya’da Ulusal Anma Enstitüsü (IPN) eliyle yürütülen "propaganda nesnelerini temizleme" adı altındaki yıkımlar, liberal revizyonizmin geldiği noktayı özetliyor. Bulgaristan’da Sofya’daki Kızıl Ordu Anıtı parçalanırken, NATO üyeliğiyle "tarafsızlık" maskesini atan Finlandiya, Helsinki’deki "Dünya Barışı" anıtını sökerek yeni safını ilan etti.

Nazilerin elinden kurtardığı 1945’te Berlin’e kızıl bayrağı diken, Auschwitz’i özgürleştiren ve 27 milyon evladını toprağa veren Sovyet halkının mirası; bugün bizzat o faşizmin suç ortağı olan sermaye odaklı yapılar tarafından "işgalci" ilan edilerek tarihten kazınmak isteniyor.

Ukrayna, Estonya, Letonya, Polonya, Litvanya, Çekya dahil birçok Doğu Avrupa ve Baltık ülkesinde onlarca Sovyet anıtı yıkıldı. Antikomünist revizyonun hedeflerinden biri de 2022'de yıkılan Letonya'nın başkenti Riga'daki "Kurtarıcılar Anıtı" oldu.

ALMANYA: ‘SUÇLULUKTAN’ MİLİTARİZME DÖNÜŞ

Bu revizyonist dalganın merkez üssü ise Almanya haline geldi. On yıllar boyunca Nazi geçmişiyle "yüzleşme" kültürü üzerinden bir dış politika yürüten Berlin, bugün bu gömleği üzerinden atıyor. Başbakan Olaf Scholz’un ilan ettiği "Zeitenwende" (Dönüm Noktası), sadece 100 milyar avroluk bir silahlanma bütçesi değil, Alman militarizminin "Avrupa’nın en güçlü ordusu" olma hedefiyle yeniden sahalara dönüşü oldu. Nitekim Almanya’nın yeni strateji belgesinde Rusya artık resmen "baş düşman" olarak tanımlanıyor.

Avrupa’nın “ilerici” güçleri de bu militarist dönüşümün en hırslı savunucuları haline geliyor. Bunlardan biri de Almanya’da kökleri barış hareketine dayanan Yeşiller Partisi. Berlin’deki Rus Evi’nin (Russisches Haus) kapatılmasında başrolü oynayan Yeşiller, şimdi de gözünü kentin sembolü olan Sovyet anıtlarına dikti.

Verdikleri önergelerle, Treptower Park ve Tiergarten gibi noktalardaki anıtların "yeniden yorumlanmasını" talep eden Yeşiller, "kurtarıcı asker" imgesini bugünün siyasi konjonktürüne kurban ederek "işgalci" anlatısıyla değiştirmek istiyor. Bu hafıza kırımı sokaklara da yansıyor: Son iki yıldır 8 ve 9 Mayıs’ta faşizme karşı zafer kutlamalarına getirilen Sovyet bayrağı ve sembol yasakları, bizzat faşizmin ana vatanında tarihin polis gücüyle sansürlenmesi anlamına geliyor.

Almanya'da tüm yasaklamalara karşın komünistler, Nazilere karşı zaferi Sovyet anıtları önünde kutlamıştı.

MİLİTARİZM VE SAVAŞA KÜLTÜREL HAZIRLIK

Tarihin yeniden yazılması, bugünkü silahlanma histerisinden bağımsız değil. Geçmişin anti-faşist direnç hafızası silinirken, Avrupa toplumları devasa silahlanma bütçelerine ikna ediliyor. Sosyal devletin kazanımları birer birer tırpanlanırken, kaynaklar savunma sanayiine akıtılıyor.

Bu süreçte medyanın rolü de "psikolojik harp" aygıtı olarak şekilleniyor. Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan, NATO yetkililerinin Batılı sinema ve televizyon sektörü temsilcileriyle yaptığı kapalı kapalı toplantılar, haber dilinin ardından kültürel alanda da bir savaş inşasına girişildiğini ortaya koydu. Ekranlarda savaşa karşı çıkmak "hainlik", Sovyet mirasını savunmak ise "ajanlık" parantezine alınırken egemenler, tarihi baştan yazarak yeni nesilleri savaşa hazırlanıyor.

∗∗∗

FAŞİZMLE EŞİTLEME SUÇLARIN AKLANMASI

Avrupa Parlamentosu’nun sistematik hale getirdiği "komünizm ve Nazizm eşitlemesi", Sovyetlerin düşmanlaştırılmasının yanı sıra faşizmin tarihsel suçlarını aklama operasyonu. Sermayenin faşizmle olan organik bağını unutturmak isteyenler, suçu "totalitarizm" kavramı üzerinden paylaştırarak halkın hafızasındaki o büyük zaferi değersizleştiriyor.

Anıtların yıkıldığı her şehirde, aslında faşizme karşı kazanılan o büyük insanlık zaferinin ve "başka bir dünya" umudunun izleri siliniyor. Avrupa, kendi geçmişini yıkarak, aslında NATO’nun ve savunma sanayiinin tahakkümü altındaki karanlık bir geleceğin temellerini atıyor. Bugün yıkılan sadece taşlar değil, insanlığın faşizme karşı kazandığı kolektif onuru.

Rus Evi Ankara Başkanı Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko, Avrupa’da yeni bir tarih inşasına dair sorularımızı yanıtladı.

Avrupa’da Sovyet mirasını silmeye yönelik bu girişimleri kapsamlı bir “tarihsel revizyon” planının parçası olarak görebilir miyiz? Avrupa, bunda ne kadar ileri gidebilir?

Modern liberal dünya düzeninin ideolojik temellerine baktığımızda, tarihi yeniden yazma yönünde bir planın kesinlikle mevcut olduğunu görüyoruz. Tüm insanlığa ifade ve ticaret özgürlüğü vadeden J. Mill ve A. Smith çizgisindeki klasik liberalizm dönemi çoktan kapandı. Her taraftan yaptırımlarla, kotalarla, kapalı kapılar ardındaki anlaşmalarla ve lobi faaliyetleriyle kuşatılmış olan bugünkü uluslararası ticarete bakmanız bile bunu anlamak için yeterli.

Aynı durum, uzun süredir dar bir çerçeveye hapsedilen ifade özgürlüğü için de geçerli. Örneğin Büyük Britanya, internetteki paylaşımlar ve yorumlar nedeniyle gerçekleştirilen 12 bin gözaltıyla 2026 yılında dünyada ilk sıraya yerleşti.

Tüm bu yaşananların, modern liberal toplumun arkasındaki temel felsefi paradigmaya, yani "Açık Toplum" konseptine dayanan son derece mantıklı bir açıklaması var. K. Popper, 1944 yılında kaleme aldığı "Açık Toplum ve Düşmanları" kitabında, liberal demokrasiyi (yani açık toplumu) otoriter ve totaliter ideolojilerin bütünüyle karşı karşıya getirir.

Bu ideolojilerin kökenini Platon'un eserlerine dayandırır; oradan Hegel aracılığıyla Marx ve Hitler'e kadar uzatır. Ona göre bu fikirler, geçmişin en aşağılık, en geri kalmış ve şiddetten beslenen muhafazakar görüşlerinin birer yansımasından ibarettir. Popper'ın bakış açısıyla bakıldığında, Okyanusya adalarındaki yamyam yerlilerin vahşi pratikleri, Osmanlı sultanlarının katı hiyerarşik düzeni, Lenin sosyalizmi ve Hitler'in nasyonal sosyalizmi arasında özünde hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi ilerlemeye, bireyselciliğe ve insan haklarına düşman olan, "açık toplumun" karşısında yer alan totaliterliğin farklı biçimleridir (zaten kitabın başlığı da bunu söyler).

Bu arada, belki bilmeyenler vardır, ünlü Amerikalı finansör J. Soros da K. Popper'ın fikirlerinin açık bir takipçisidir ve servetini bu "açık toplum" ideolojisinin propagandası için harcamaktadır.

İşte bu konsept, Batı toplumunun eline çok güçlü bir ideolojik silah verdi. Bu sayede bazı ülkeleri, halkları veya belli dünya görüşleri ile kültürlerin taşıyıcılarını, sırf açık toplumun düşmanı ilan ederek genel kabul görmüş liberal özgürlüklerin tamamen dışına itebiliyorlar.

Daha önce, yani 19. yüzyılda Batı dünyasında, liberal hukuki normların Avrupa dışındaki halklara uygulanmamasını meşrulaştıran bir ırkçılık egemendi. Örneğin, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesi Amerikalı Kızılderilileri, Hintlileri ya da Avustralya yerlilerini ilgilendirmiyordu. Siyahi insanlar en temel kişisel özgürlük haklarını bile arayamıyorlardı, çünkü doğrudan ticaretin birer nesnesiydiler.

Bugün biyolojik ırkçılık artık rağbette değil ancak yerini tamamen sosyokültürel nitelikte bir yaklaşıma bıraktı. Örneğin, Avrupa kültürü kendisini son derece hoşgörülü gösterir ve diğer kültürlerin mirasını titizlikle koruduğunu iddia eder. Fakat bu koruma, "kapalı toplum" kategorisine sokulan medeniyetlerin anıtları söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir. Aynı çifte standart ifade özgürlüğünde de vardır. Eğer bilgi kaynağı Rusya menşeliyse, Avrupa'nın liberal hukuki normları onun için devre dışı kalır. Nitekim Avrupa Birliği genelinde erişimi engellenen yüzlerce Rus kaynağı gibi kolayca yasaklanabilir (Hatta 2017'de E. Macron, Rus haber ajansı Sputnik'in bir propaganda organı olduğunu ileri sürerek onun için ifade özgürlüğü kavramının geçerli olamayacağını açıkça söylemişti).

Liberaller için normalde dokunulmaz olan özel mülkiyet hakkı da bugün revizyondan geçiyor; mülk sahibinin bir şekilde Rusya ile bağı varsa, hesaplarına ve varlıklarına rahatça el konulabiliyor, dondurulabiliyor ya da "iyi bir amaç" uğruna kullanılabiliyor.

Modern liberalizme göre komünizm ile Nazizm arasında hiçbir fark yoktur. Onların gözünde Büyük Vatanseverlik Savaşı, haklının ya da haksızın olmadığı, iki totaliter ideolojinin birbiriyle çarpışmasından ibarettir. İkinci Dünya Savaşı'nda kurtarıcı rolü sadece Anglo-Amerikan güçlerine verilirken, SSCB ise Nazi Almanyası'ndan hiçbir farkı olmayan totaliter bir işgalci olarak konumlandırılıyor.

Nazi rejimine ait tüm sembol ve anıtlar nasıl ortadan kaldırıldıysa, modern liberallerin mantığına göre askeri mezarlıklar, anıtlar, müzeler ve hatıra levhaları dahil olmak üzere Sovyet totaliter geçmişine dair ne varsa hepsi tasfiye edilmelidir.

Bugün Avrupa için modern Rusya, totaliter "kapalı toplumun" yeni lideri, dolayısıyla da doğrudan düşmandır. Bu yüzden ne Rus devletine, ne onun vatandaşlarına ne de Rus kültürüne karşı hukuk veya evrensel insani ilkeler gözetilir.

Bunun bir sınırı da yok. Avrupa'da önce Rus yazar ve bestecilerin eserlerini yasakladılar, ardından iş insanlarının hesaplarını dondurdular; şimdiyse anıtları yıkıp tarihi baştan yazıyorlar. Sırada ne var?

Avrupa devletlerinin geçmişine ya da Birinci Dünya Savaşı'nın galip güçlerinin 1920 yılında Türkiye için çizdiği kadere bakarak bunu öngörebiliriz: Toprakların parçalanması, yerel halkın belirli rezervasyon alanlarına sıkıştırılması ve kaynakların küresel şirketlerin çıkarına olacak şekilde gasp edilmesi.

Almanya’daki Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) örneğinde olduğu gibi “ilerici” sayılabilecek güçlerin bu girişimlerde başrolde olması bize ne anlatıyor?

Batı'da siyaset kurumu aslında işlevini yitirdi, bitti. Sağdaki ya da soldaki tüm siyasi partiler, özünde 20. yüzyılda zaferini ilan eden liberal ideolojinin birer temsilcisidir ve çağımızın temel meselelerinde tamamen ortak bir uzlaşı içindedirler. Üstelik artık Avrupa'da yasal ve demokratik yollarla bir şeyleri değiştirebilmek neredeyse imkansız hale geldi. İktidarı elinde tutan elit kesim, bir tarafta seçim mühendisliği teknolojilerini, diğer tarafta ise siyasi rakiplerini baskı altına alacak hukuki mekanizmaları o kadar iyi kullanıyor ki, seçimler artık Avrupalı gençlerin ilgisini dahi çekmiyor.

Bahsettiğiniz Yeşiller (Birlik 90) ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) gibi partiler, yalnızca elitlerin sınırlarını net bir şekilde çizdiği Rusya karşıtı şablonun içinde hareket ederek kendilerine yer edinmeye ve takdir toplayabilmeye çalışıyorlar. Rus varlıklarının müsadere edilmesi yönünde getirdikleri önerilerin, o çok kutsal sayılan özel mülkiyet sınırlarını çiğniyor olması artık Avrupa'da kimseni umurunda değil.

Çünkü Rusya; insanı, tarihi, ekonomisi ve kültürüyle bir bütün olarak Avrupa hukuk düzeninin dışına tamamen itilmiş durumdadır.

Avrupa’nın genç kuşaklarının faşizme karşı verilen bu mücadeleyi ve ödenen bedelleri bilmemesi ne gibi tehlikeler barındırıyor? Bu durumun, kıtada yükselen aşırı sağ ideolojilerle nasıl bir ilişkisi olacak?

1945 yılının ardından, Nazi ideolojisinin bir suç şebekesi olduğu ve bu belanın defedilmesinde SSCB'nin asli bir rol oynadığı tüm dünya için tartışmasız bir gerçekti. Ancak SSCB'nin yıkılışıyla birlikte dünyada, "açık toplum" konseptinin argümanlarıyla paralellik gösteren yeni fikirler zemin bulmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasında Nazizm ile komünizmin eşit derecede suçlu olduğu ve komünist mirasla kararlı bir mücadele yürütülmesi gerektiği tezi yayılmaya başladı.

Liberal ideologlar, komünizm ile Nazizmi aynı kefeye koyarak aslında sinsice Nazizmi aklama ve rehabilite etme sürecini başlattılar. Ukrayna bu durumun en somut örneğidir. Eğer "Galiçya" SS tümenindeki Ukraynalı gönüllüler komünizme karşı silah kuşandıysa, kendilerince bir haklılık payları olduğu düşünülüyor. Eğer bugün mutlak kötülük olarak Rusya görülüyorsa, Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşan Neonazi yapılanmalar da bir şekilde meşru kabul edilebiliyor.

Batı'daki modern tarih yazımı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB ile ittifak kurulmuş olmasını, o dönemki Nazi tehdidine karşı koyma zorunluluğuyla açıklayarak rasyonalize ediyor. Bugün de sözde “dünyanın en büyük kötülüğü” olan Rusya'ya karşı mücadele etmek adına her türlü unsurla işbirliği mubah görülüyor; bu ister Ukrayna'daki Neonaziler olsun, ister Kafkasya'daki Vahhabi militanlar olsun fark etmiyor. Ortak düşmanı zayıflatmak için, mevcut Avrupa sistemine doğrudan meydan okumadıkları sürece her yol ve araç mubah sayılıyor.

Türkiye’de yaşayan biri olarak, sizin Türk toplumuna ilişkin gözlemleriniz neler? Bölgesel ve küresel jeopolitiğin etkisiyle Türkiye, ABD ve Avrupa blokuna giderek daha fazla yaklaşırken Rusya ve Sovyet mirasına bakış açısı nasıl değişecek?

Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı tarihine ve SSCB'den kalan mirasa yönelik ilgi oldukça sınırlıdır. Bu sebeple Avrupa'da yürütülen bu anıtlar savaşının, Türk kamuoyunun Rusya'ya bakışı üzerinde derin bir kırılma yaratacağını düşünmüyorum. Ben şahsen Türkiye'nin ABD ve Avrupa Birliği çizgisine doğru keskin bir siyasi yakınlaşma içinde olduğunu da gözlemlemiyorum.

Ankara şu ana kadar, bölgedeki temel krizler ve bu krizlerin aktörleri karşısında oldukça temkinli, dengeli ve çok boyutlu bir diplomasi yürütmeyi sürdürüyor. Türkiye'nin bölgesel meselelerdeki bu bağımsız pozisyonu kesinlikle takdiri hak eden bir duruştur.

Tabii Ukrayna başlığına geldiğimizde Ankara'nın adımlarını tamamen tarafsız olarak nitelendirmemiz mümkün değil. Özellikle Rusya ile yapılmış olan mevcut mutabakatlara aykırı bir şekilde, 2023 yılında Azov taburuna mensup Nazi militanlarının Ukrayna'ya geri gönderilmesi ilişkilerimize ciddi bir darbe vurdu. Bunun yanı sıra Türkiye, Ukrayna tarafına askeri teçhizat ve silah sevk etmeye de devam ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen, Türkiye'de Avrupa'dakine benzer cinsten bir Rus kültürünü sansürleme dalgası ya da Rus vatandaşlarına yönelik bir ayrımcılık politikası görmüyoruz. Temennimiz, Türkiye'nin küresel siyasette bundan sonra da kendi bağımsız perspektifini koruyarak yola devam etmesidir.

Aleksandr Sotniçenko

Avrupa’daki bu “tarihsel revizyon” girişimine karşı Rusya ne gibi adımlar atıyor ve ne gibi adımlar atması lazım?

Rusya'nın bu tarih revizyonizminin önüne geçebilmesinin yegâne yolu, Ukrayna'daki Özel Askeri Operasyon'u zaferle neticelendirerek gidişatı kendi lehine çevirmesidir. Bununla birlikte Rusya; İkinci Dünya Savaşı'na dair gerçeklerin anlatılması, Avrupa'da zemin bulan Neonazizm akımının teşhir edilmesi, Doğu Avrupa'da Batılı liberallerin çizgisine uymayan hükümetlerin nasıl devrildiğinin ortaya konması ve modern liberalizmin totaliter çehresinin gösterilmesi adına elindeki tüm enstrümanları kullanmaktadır.

Bu mücadelede Türkiye de dâhil olmak üzere dünyadaki tüm ilerici odakların desteğine güveniyoruz. Günün sonunda, çok kutuplu bir dünya düzenini, Avrasya coğrafyasının güvenliğini, insan hakları ve kimlik meselelerine yeni bir bakışı, ticaret serbestliğini ve siber güvenliği esas alan ortak bir vizyon inşa etmek zorundayız. Kendisini dünyanın geri kalanından üstün gören modern Batı liberal medeniyetinin, insanlığı kanlı bir çıkmaza doğru sürüklediğini açıkça fark etmemiz gerekiyor.

Eğer bizler buna güçlü bir alternatif üretemezsek, çok yakın bir gelecekte, kendilerini tüm insanlığın yegâne lideri sanan figürlerin kurguladığı büyük bir felaketle karşı karşıya geleceğiz.

Umut Can FIRTINA / BİRGÜN


Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -3 Haziran 2026-

TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek- Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu sö...