“Türkiye’deki yetkililer” değil, “tek yetkili”!-Mehmet Y.Yılmaz- AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak. Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor. Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Amor, T.C. vatandaşlarına vize serbestisi için Türkiye’nin üzerine düşenleri yapmadığını söyledi.
AB ülkelerine kısa süreli seyahat için Schengen vizesinin tamamen kaldırılması konusunun aslında tamamen Türk yetkililerin elinde olduğunu söyleyen Sanchez Amor, “görünüşe göre üst düzey yetkililer bu konuya pek ilgi göstermiyorlar. Türkiye’de yetkililer sorunu yeşil pasaportla ve hizmet pasaportuyla çözmeyi tercih ediyor” dedi.
Yeşil pasaport alabilecek olanların sayısını arttırarak bu işi çözmeye çalışmak ne kadar işe yarayacak, bilmiyorum.
Bu işin sonunda yeşil pasaport sahiplerine de vize zorunluluğu getirilmesine kadar varması kimseyi şaşırtmamalı.
Amor kibarlık yapıp “Türk yetkililer” demiş ama aslına bakarsanız bir tek kişiden, bir “tek yetkili”den söz ediyor.
“Türk yetkililerin” Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan işaret almadan tuvalete bile gidemediklerini bizim gibi o da biliyordur kuşkusuz.
Erdoğan’ın bu konuda iki görüşü var: Biri resmî görüşü, diğeri gayrı resmî görüşü!
“Resmî görüşü” belli: Anlaşmaya uymak için gerekli kriterleri yerine getireceğiz.
Gayrı resmî görüşü de belli: Boş verin, işimize bakalım, kriterler de nereden çıktı?
Nitekim 2022 yılının ocak ayının 14. günü AB Büyükelçileri ile düzenlenen toplantıdaki konuşmasında şunu söylemişti: “18 Mart Mutabakatı göç alanında iş birliği yanında, Türkiye – AB ilişkilerinde 5 alanda daha somut ilerleme sağlamayı hedefliyor. Özellikle vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konularında ilerleme kaydetmeliyiz. Biz bu çerçevede 72 kriterden kalan 6’sının karşılanması hususunda önemli mesafe kat ettik.”
Sözünü ettiği 18 Mart mutabakatı, 2016 yılında imzalanmıştı. Ahmet Davutoğlu, başbakandı.
Sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu, AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda “en geç ekim ayında Avrupa’ya vizesiz seyahat mümkün olacak” dediğinde salon alkıştan yıkılmış, ertesi gün yandaş medyada manşetler bu sevindirici haberi haykırmıştı.
Tarih 26 Ocak 2016 idi.
Aynı yılın 8 Mart günü, Davutoğlu tarihi daha da öne çekmiş, “Avrupa ile vize muafiyeti haziran ayında başlayacak” demişti.
İki ay sonra, 3 Mayıs günü Financial Times gazetesinde çıkan bir haber, Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa ile vize muafiyeti anlaşmasının, kendisini koltuğundan edebilecek sonuçlar doğurabileceğini yazıyordu.
Ve Davutoğlu’nun başbakanlığı da o ay içinde bitmişti.
“Yerine getirilemeyen” altı kriterden biri Türkiye’nin “terör suçları” ile ilgili tanımının netleştirilmesi.
AB bunu istiyor çünkü Türkiye’de tipini beğenmediğiniz birisini kolayca terörist, iltisaklı, aynı ağızla konuşuyor diye hapse atabiliyorsunuz.
Böyle suçlanan birisinin de vizesiz olarak gideceği AB, kapıya dayanıp, iltica hakkı istemesinden çekiniyor.
Ancak, AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak.
Mesela Osman Kavala’ya, Çiğdem Mater’e, Tayfun Kahraman’a, Can Atalay’a eziyet edemeyecekler.
Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı hapishanede tutmak mümkün olmayacak.
Bu durumda olan herkesin ismini yazmaya kalksam, bu köşe İstanbul telefon rehberine döner.
Onun için bu konu çözülürse, Erdoğan’ın sevmediği tipleri hapiste tutmak için başka gerekçeler uydurmak gerekecek ki bu da o kadar kolay değil.
Bir diğer konu, kişisel verilerin korunması meselesi. AB bu konuyu takip edecek kurulun “bağımsız” olmasını istiyor.
Erdoğan’ın talimatıyla yayınlanan yönetmeliğe göre kurulun dört üyesini bizzat Cumhurbaşkanı, 5 üyeyi de Cumhurbaşkanı’nın partisinin çoğunlukta olduğu TBMM seçecek.
Bu kurulun bağımsızlığından söz edilebilir mi?
Milletvekilleri için hazırlanması gereken “etik yasası” ile, “yolsuzluklar ile mücadele konusundaki düzenlemeler” konusu ise konuşulmuyor bile.
Davutoğlu bu konuyu gündeme getirdiğinde fırçayı yemiş, bir daha da bu konuyu ağzına almamıştı.
Davutoğlu’na “böyle yaparsanız çalışacak belediye başkanı bulamazsınız” diyen de Erdoğan’dan başkası değildi.
Erdoğan kamuoyunun önüne her çıktığında bu konuda çok kararlı görünüyordu.
Mesela 2019 yılının mayıs ayında adına “Reform Eylem Grubu” dediği bir gruba talimatı şöyle vermişti:
“Tüm başlıkları hazır hale getirin!”
Bu tarihten 5 yıl sonra 2024 yılının ağustos ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle konuşmuştu: “İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor!”
Bugün 12 Mart 2026. Hâlâ aynı noktadayız.
Sebebi de “ilgili kurumların tembelliği” değil.
Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor.
Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.
/././
12 Mart 1971’den bugüne… Güvenli devlet ve tekinsiz ülke -Mine Söğüt-
Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.
Bir devlet hem güvenli hem de tekinsiz olabilir mi?
Eğer güvenli olmanın bedeli özgürlüklerden vazgeçmekse, olabilir.
Hele güvenin ve tekinsizliğin ne olduğunu bağımsız zihinler değil de devlet otoriteleri tanımlıyorsa ve bu tanım geniş halk kitleleri tarafından hiç üzerine düşünülmeden kabul görüyorsa daha da kolay olabilir.
Bu ülke güvenli devlet fikriyle 12 Mart sayesinde tanıştı ve çoğulcu demokrasiye, özgürlüklere olanak tanıyan bir anayasadan fikren uzaklaşmaya, farklı görüşlerden olan siyasetçilerin ülke sorunlarına ortak çözümler bulma olasılığından kuşku duymaya ilk o zaman başladı.
Sokaklardaki anarşi öylesine bir boyuta gelmişti ki devletin yürütmede güçlü bir otoritesi olması gerektiğine ikna olma yoluna ilk o zaman girdi.
Meclisteki anlaşmazlıklar o kadar ayyuka çıkmıştı ki eşitlikçi bir koalisyon yerine merkezi bir liderliğin daha güvenli olacağı hissine ilk o zaman kapılmaya başladı.
Dünyadaki iki süper güç arasında çekiştirilen ülkede sokaklarda sağ sol çatışmaları yüzünden her gün gençlerin öldüğü bir kaos ortamında yaşanan politik çözümsüzlükler, parlamenter sisteme güveni azaltmaya ve “güçlü lider” isteğini beslemeye ilk o zaman başladı.
O güne kadar dünyanın en özgürlükçü anayasasına sahip olmakla övünen ülke, artık “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” diye sormaya ilk o zaman başladı.
Ve bu soruya en yanlış cevabı verdi.
Güvenlik uğruna, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden usul usul vazgeçti.
Bugün o soruya verilen o yanlış cevabın sonuçlarını en ağır şekilde yaşıyor.
12 Mart itibariyle “güçlü devlet” fikrine ikna olan, 12 Eylül’den sonra artık o özgürlükçü 61 Anayasası’na dönüp bakmayan, asker tarafından dayatılmış 81’ Anayasası’nı değiştirme vadiyle iktidara gelip ülkeyi külliyen anayasasız bırakacağı baştan belli bir otoritenin tehditlerini öngöremeyecek hale gelen bir çoğunluğun tercihiyle “güvenli devlet”le birlikte “tekinsiz” sisteme tam anlamıyla kavuştu.
Güvenli devlet tekinsizdir çünkü;
Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.
Güvenli devlet modelinde tüm toplumsal ve siyasal sorunlar bir tartışma ve uzlaşma alanı değil “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanabilir.
Devlet sistemi korumak için olağanüstü yetkilere, geniş bir gözetim hakkına ve güçlü bir yürütmeye sahip olmayı kendinde hak görür.
Güvenli devlette polis ve istihbarat yetkileri geniştir.
Sık sık olağanüstü hukuk araçları kullanılır.
Rahatça sıkıyönetim ve olağanüstü hâl ilan edilir.
Geniş terör yasaları çıkartılır.
Karar alma yetkisi yürütme organında toplanır.
Polis, istihbarat ve asker, siyaset üzerinde daha çok etkili olur.
Toplum devlet tarafından daha yoğun biçimde izlenir. Terörle mücadele adı altında özgürlükleri tartışma alanı daraltılır hatta yok edilir.
12 Mart 1971’de yani bundan tam 55 yıl önce güvenli devlet fikriyle tanışan ve güvenlik uğruna bağımsızlığından, özgürlüklerinden, adalet taleplerinden usul usul vazgeçmeye alışan bu toplum, bugün halkına hiç güven vermeyen bir devletle baş edebilecek gücü hâlâ “güçlü liderde” aramaya devam ediyor. Ve bu arayış güvenli devlet yapısının elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor
Belki de;
Güvenli devletlere değil özgürlükçü sistemlere, güçlü liderlere değil iyi kalpli yöneticilere ve güce ya da güvene değil adalete kıymet veren insanlara ihtiyacı olan şu dünyada korkunun egemenliğinden çıkmanın tek yolu cesur olmak değildir; sadece korkmamak yeterlidir.
/././
MAGA ne istiyor?-Ercan Uygur-
Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.
Trump ikinci kez başkan olduktan bu yana ABD askeri güçleri Somali, Nijerya, Yemen ve Venezuela’da operasyonlar yaptı. ABD, Venezuela ve Kolombiya çevresindeki balıkçı teknelerini hâlâ bombalıyor ve bu ülkeler abluka altında.
ABD İran’ı İsrail ile birlikte Haziran 2025’te 12 gün boyunca bombaladı. 2026 Şubat ayının son günü ABD İran’a yine İsrail ile birlikte bir kez daha hava saldırıları başlattı. ABD İran'a uzun süredir zaten yaptırım ve ambargo uyguluyordu.
Bu operasyonlar ve saldırılar için ABD kongresinin onay vermesi gerekiyordu. Ancak böyle bir onay alınmadı. Üstelik, sıranın Küba, Grönland, Meksika, Kolombiya ve hatta Panama’ya geleceği konuşuluyor.
Halbuki Trump hem 2016, hem 2024 başkanlık seçimi kampanyalarında bırakalım yeni savaşları, var olan savaşları durdurma sözü verdi. Öyle ki, yakın yalaka çevresi ve de kendisi, “Nobel Barış Ödülü Trump’a verilmeli” kampanyası yaptılar.
Peki, Trump/ABD neden bir gerekçe ile bir yerlere saldırıyor? Kimine göre bu saldırılar Trump’ın inişli çıkışlı bozuk kişiliği ile ilgili. Kimine göre saldırıları teşvik edenler bazı danışmanlar, Trump hükümetinin bazı üyeleri ve İsrail.
Örneğin Venezuela harekatı konusunda etki eden kişi aşırı sağcı Dışışleri Bakanı Rubio. Rubio’nun asıl derdi ailesinin terkettiği Küba ile. Castro önderliğinde gerçekleşen Küba devrimi ile çok zengin ailesi ABD’ye göçüyor. Bu nedenle Küba’ya da bir saldırı söz konusudur.
Kimilerine göre, iki İran saldırısında da İsrail’in ve de Trump’ın yakınındaki Yahudilerin önemli etkisi var. Birisi damadı Kushner. Diğeri Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi ve güçlü emlakçı Witkoff. Kushner ve Witkoff İsrail ile de temas halinde İran’la yapılan görüşmelerde ve verilen kararlarda ön sırada yer alıyorlar.
Kararlarda kişilerin, ülkelerin etkileri olabilir, vardır. Ancak asıl önemli etkiyi yapan iki unsur var. Bu ikisi elbette birbiriyle yakından ilişkili.
1) Trump’ı iktidara taşıyan siyasi tabanı, MAGA.
2) ABD ekonomisinin durumu, sanayisinin dünyadaki rekabet gücü.
MAGA nedir, ne ister?
Trump, 2016’da ve 2024’te Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı oldu, bu partinin belli bir oy oranı var. Trump bunu dikkate almak zorunda. Ancak Trump’ın asıl siyasi gücü lideri olduğu MAGA’dan geliyor.
MAGA, İngilizcesi ile “Make America Great Again” ifadesinin kısaltması. Türkçesi ile “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yap.” Bu ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Trump’ın popüler hale getirdiği bir slogan.
Trump bu sloganı 2024 seçimlerinde daha da çok vurguladı. MAGA son 12 yılda bir siyasi herekete de dönüştü. Cumhuriyetçi Parti içinde ama özellikle Trump taraftarları arasında önemli bir güce erişti. Lideri de elbette Trump. Şimdiki hükümetteki bakanların hemen tümü MAGA’cı.
Slogan olarak MAGA aslında daha eskilere gidiyor. Sloganı ilk olarak 1980 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Reagan küçük bir farkla “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yapalım” şeklinde kullanıyor. Trump, 2012’de sloganı kendi adına tescil ettiriyor.
MAGA’nın açılımından da anlaşıldığı gibi, bu sloganı kullananlar, ABD’nin eski muhteşem günlerini yitirdiğini düşünüyorlar. 1920’lerden başlayarak özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin tüm dünyaya hükmettiği günleri geri istiyorlar.
MAGA’cılara göre ABD’nin dünyaya hükmettiği dönem; yabancı etkisi, çoklu bozuk kültür ve kurumlar nedeniyle yitirildi. ABD’ye gelen göçmenler, sığınmacılar, özellikle Müslümanlar ABD’nin güzelim beyaz Hristiyan kültürünü ve düzenini bozdular.
MAGA’cılar küreselleşme ile ABD’nin ekonomik yapısının bozulduğunu düşünüyorlar. Özellikle Çin gibi Asya ülkeleri, düşük ücretlerle üretim yapıp ABD’yi mallarıyla istila ettiler. ABD’li işçileri işsiz bıraktılar.
Demek ki MAGA’cılar, ABD’nin artık rekabetçi ve dışa açık bir düzende dünyaya ekonomik olarak hükmedemediğini vurguluyor. Haklılar mı? Evet. Aşağıda sanayi üretimlerini karşılaştırarak bu konuyu açıklıyorum. Öyleyse çözüm ne?
İktidarlar, hükümetler “Öncelikle America” (America First) demeli. Bu bağlamda ABD küresel işbirliğini (örneğin çevre ve iklim konularında) ve uluslararası kurumları dikkate almamalı.
Göçmenler, sığınmacılar engellenmeli, geri gönderilmeli. Trump, 2017’de başlayan ilk döneminde Müslüman göçmen ve sığınmacılara kapıyı bir ara tümüyle kapatmak istedi. İlk döneminde de, 2025’te başlayan ikinci döneminde de çok sayıda göçmen ve sığınmacıyı sınır dışı etti, hâlâ da ediyor.
MAGA’cılar ABD sanayisi için korumacı önlemler alınmasını isterler. Burada ilk akla gelen gümrük tarifelerinin yükseltilmesidir. Trump her iki döneminde de tarifeleri yükseltti, tarifeleri politika oyuncağı yaptı.
Şimdi gelelim MAGA’cıların bazı özelliklerine ve dış müdahalelere ilişkin tercihlerine.
1) YouGov (15 Mayıs 2025) tarafından yapılan anketlere göre, Cumhuriyetçilerin yüzde 50 - 60 oranında bölümü kendisini MAGA’cı olarak tanımlıyor. Aynı anketlere göre bunlar genellikle beyaz, hristiyan, muhafazakar kişilerdir. Oransal olarak erkekler kadınlara göre daha fazladır.
2) Önemli bir MAGA’cı olan Sadler (2 Mart 2026) makalesinde şöyle diyor: “Trump’ın, İran’a ağır bir ders verdikten sonra, Grönland’ı da alması (işgal etmesi) gerekir. Bunu korkak ve tereddütlü Avrupalılara rağmen yapmalıdır. Biz, omurgası olan tek süper gücüz.”
3) ABD’nin diğer ülkelere müdahalesi konusunda Politico (28 Ocak 2026) bir anket yaptı ve Trump’a oy verenlere şu soruyu sordu: “Sizce ABD hangi ülkelere askeri müdahale yapmalıdır?” Ankete katılanlara 10 ülke adı verildi, isterlerse başka ülkeler de ekleyebilirlerdi.
Trump’a oy verenler içinde kendisini MAGA’cı olarak tanımlayanlar da vardı elbette.
Sonuçlar şöyle: Soruya yanıt verenlerin yüzde 65’i en az bir ülkeye askeri müdahale istiyordu. Birden çok ülkeye müdahale isteyenler çoğunlukta idi. Müdahale istenen ülkelere verilen oyların dağılımında İran önde geliyordu:

Anket sonuçlarına göre, MAGA’cılarda askeri müdahale isteği daha yüksek idi. Örneğin, İran’a müdaheleyi Trump seçmenlerinin yüzde 50’si isterken, MAGA’cıların yüzde 61’i istiyordu. MAGA’cı müdahale isteği diğer ülkelerde de daha yüksekti.
Şöyle bir sonuç çıkıyor: Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.
MAGA’cıların bir bölümünün de bu sürece karşı çıktığını vurgulamak gerekir.
Sanayinin gücü; ABD, AB ve Çin’de sanayi üretimi
Şekil 1’de AB, ABD ve Çin’de sanayi üretimi miktarının son 15 yıllık seyri yer alıyor. Sanayi üretimi, bir ülkenin üretim gücünü ve iç ve dış piyasalarda rekabet ederek hakim olma becerisini gösterir.

Şekil 1’deki veriler, zaten mevsimlik etkilerden arındırılmış olan aylık verilerden 6 aylık ortalamalar ile ifade edilmiştir. Burada amaç trendden arızi sapmaları elemektir.
Şekilde ilk göze çarpan, Çin’in sanayi üretimini son 15 yılda üç kattan fazla arttırmasıdır. ABD’nin sanayi üretimi 2011’e göre yüzde 8,5 artmıştır. Ancak ABD sanayi üretimi, 2015’teki zirvesine daha sonra hiç ulaşamamıştır.
AB ise son 15 yılda sanayi üretimini yüzde 3 arttırabilmiş görünüyor. Haliyle iç ve dış piyasalara hakimiyeti görece oldukça azalmıştır. ABD’nin Avrupa’ya “zayıfladı” gözüyle bakmasının önemli nedeni budur.
Sanayi üretimini yalnızca miktara göre değil, teknolojik ilerlemesine göre de değerlendirmek gerekir. Birçok göstergeye göre Çin, AB ve ABD’ye göre teknolojik ilerleme konusunda da çok öndedir.
Bir kez daha şu sonuca varıyoruz; Çin, hem ABD, hem AB’ye göre sanayi gücünü çok geliştirmiş, haliyle küresel gücünü de çok yükseltmiştir. ABD bu güce bir süredir erişemediğini gördüğü için Çin’i askeri müdahaleleriyle geriletmeye çalışıyor.
Bunu, doğrudan Çin’e müdahale edemediği için, başka yollar ve ülkeler yoluyla yapmaya çalışıyor. Venezuela ve İran’a askeri müdahaleleri Çin’in petrol ve enerji kaynaklarını kısmaya çalışması olarak da görülmelidir.
ABD askeri müdahaleleri Çin de dahil tüm ülkelere bir gözdağı olarak görülmelidir. Ancak uzun vadede ekonomik güç, gözdağı ile sağlanmıyor. Tüm dünyaya yaşattığı enerji ve su sorunları ve demokrasiden uzak tavırları ABD’nin itibarını da götürüyor.
-----
Kaynaklar
Politico (28 Ocak 2026) “Trump voters support military intervention in more countries”https://www.politico.com/news/2026/01/28/trump-is-threatening-strike-iran-his-supporters-wouldnt-mind-00752821
/././