T-24 "Köşebaşı + Gündem" -27 Nisan 2026-

Kara (harekâtı) göründü!-Akdoğan Özkan- 

'2003 Irak İşgali’nden bu yana bölgeye en büyük yığınağı yapan ABD ordusunun bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içerebilecek yeni bir evresinin eşiğinde olduğumuza ve dünya enerji denkleminin yeniden yazılabileceğine işaret ediyor.

İki hafta kadar önce bu köşede kaleme aldığım “İran Savaşı asıl şimdi mi başlıyor” başlıklı yazımda, İran Savaşı’nda Trump tarafından ilan edilmiş ateşkesin, kontrolden çıkma noktasına ramak kalmış küresel piyasaların elektriğini bir süreliğine alıp rahatlatmak ve Hürmüz’ün ve/veya İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun kontrolünü hedefleyen kapsamlı kara operasyonları için de ihtiyaç duyulan yığınağı artırıp zaman kazanmak amacıyla zorunlu ve geçici bir durak olarak kurgulamış olma ihtimalinin yüksekliğinden söz etmiş ve şu tip senaryolardan en az birinin yakın zamanda yürürlüğe konulabileceğini dile getirmiştim:

ABD & İsrail’in olası hedefleri

  • İran'ın petrol ihracatının tahmini yüzde 90'ını karşılayan Harg Adası'nın ele geçirilmesi veya abluka altına alınması;
  • Küresel petrol arzının yüzde 20’sinin aktığı Hürmüz Boğazı'nın İran kontrolünden çıkarılmasına dönük olarak İran kıyı şeridinin temizlenmesi;
  • İran'ın Natanz, Fordov ve İsfahan nükleer teknoloji merkezleri gibi kilit tesislerini hedef alan operasyonların düzenlenmesi ya da, daha spesifik olarak söylersek, İran'a ait yüzde 60 oranında zenginleştirildiği ileri sürülen ve 440 kg ağırlığında olduğu tahmin edilen uranyumun ABD güçlerince “güvence altına alınması”, yani açıkça sahibinden çalınması.

ABD’nin yukarıda sıraladığımız senaryolardan en az birini yürürlüğe koyabilmesi ve kapsamlı kara harekâtları gerçekleştirebilmesi için ihtiyaç duyduğu askeri yığınağını tamamlama noktasına geldiğine tanık oluyoruz. CENTCOM’dan aktarılan bilgiler ve paylaşılan görüntüler ABD Donanması’na ait üç uçak gemisi saldırı grubunun da CENTCOM bölgesinde olduğunu ve abluka faaliyetini desteklediklerini teyit ediyor. USS Gerald R. Ford 304 gündür bölgede. USS Abraham Lincoln 91 gündür bölgede. USS George H.W. Bush ise 4 gündür.

Bir diğer deyişle, bu üç uçak gemisi 2003 Irak işgali öncesindeki hazırlık sürecinden bu yana ilk kez Orta Doğu'da eş zamanlı olarak faaliyet gösteriyor. Sayıları 200’ü aşan sayıda uçak, 12 savaş gemisi ve 3 uçak gemisi (USS Abraham Lincoln, USS Gerald R. Ford, USS George H.W. Bush) 15 bin denizci ve deniz piyadesi ile birlikte ABD’nin Orta Doğu sularındaki Irak Savaşı'ndan bu yana en büyük yığınağını gerçekleştirmiş durumda.

Aynı şekilde, İsrail’in Ben Gurion Havalimanı, bugünlerde Amerikan ordusuna ait KC-135 ve KC-46A tipi tanker uçaklardan geçilmiyor. Sayıları son günlerde giderek artan bu onlarca havadan yakıt ikmal uçağı kendilerine görev verilmesini bekliyorlar. Bu arada, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Amerikalılara topraklarında önemli miktarda hava kuvvetleri birlikleri konuşlandırma izni verdiği bildirilirken, bölgeye ilave ekipman taşıyan ABD Hava Kuvvetleri’ne ait çok sayıda nakliye uçağının Orta Doğu'ya doğru yola çıktığı görülüyor.

ABD ordusunun bölgedeki bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içeren yeni bir fazının eşiğinde olduğumuzun en temel göstergesi. Tüm göstergeler, Pentagon’un İsrail ile birlikte İran’a karşı yeni bir saldırı hazırlığını tamamlamış olduğunu gösteriyor.

İran’ın hedefleri

Öte yandan, İran Devlet Televizyonu, çatışmaların yeniden başlaması halinde hedef alınacak yeni enerji tesislerinin bir listesini yayınladı. Liste’de Körfez monarşilerindeki şu kritik noktaların yer aldığı dikkati çekiyor:

- Savaştan önce dünyanın en büyük LNG ihracatçısı konumunda olan Katar'ın, küresel enerji güvenliği açısından kritik rol oynayan ve geçen ay vurulduğunda doğal gaz fiyatlarında yüzde 40'a varan artışlara neden olan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) üretim tesisi Ras Laffan.

- Birleşik Arap Emirlikleri'nin kuzeybatısındaki Das ve Zirku Adaları ile açık deniz petrol ve doğal gazı için önemli merkezler.

- Suudi Arabistan'ın enerji altyapısının “incileri” olarak kabul edilen Abkaik, Sefaniya ve Kureyş gibi kritik petrol tesisleri. Yaklaşık 7 milyon varil/gün işleme kapasitesine sahip, dünyanın en büyük petrol işleme ve stabilizasyon tesisleri olan Abkaik ve Kureyş'e Eylül 2019'da da koordineli insansız hava aracı/füze saldırıları düzenlenmiş; bu saldırılar sonucunda küresel petrol üretiminin yüzde 5'inden fazlasını temsil eden günlük 5,7 milyon varillik bir arz düşüşü yaşanmıştı. Ülkenin ikinci büyük petrol sahasını içeren ve 2019 saldırılarında Abkaik ile birlikte hedef alınan büyük petrol kompleksi Sefaniya de, Suudi Arabistan’ın kritik altyapısının önemli bir bileşeni olarak kabul ediliyor.

- Dünyanın en büyük bitümlü şeyl yatağı olarak bilinen Kuveyt'teki Burgan petrol sahası.

Silahlar daha sert konuşabilir

Özetle, şimdi silahların yeniden ve daha sert bir biçimde konuşacağı; hem Körfez petrolünün akışının değişimiyle hem de dünya enerji denkleminin yeniden yazılmasıyla sonuçlanma potansiyeline sahip bir çatışmanın eşiğinde gibiyiz. Şu ana kadarki aksiyonun küresel yansımalarına baktığımızda, Avrupa, Körfez ve Rusya'dan uzaklaşırken ABD’ye olan bağımlılığı artıyor. Asya ise, özellikle Çin ve Japonya ile, yeni akışın gerçek çekim merkezi haline gelmiş durumda.

Bu arada, benzin fiyatları açısından bakıldığında, İran Savaşı’nın başladığı 28 Şubat’tan bu yana fiyat artışlarının en yoğun olduğu ülkelerin, yüksek rezerv tutmayan Güneydoğu Asya ülkeleri olduğu görülüyor. Benzin fiyatları Kanada’da yüzde 28, ABD’de yüzde 35 artarken, Laos’ta yüzde 45, Malezya’da yüzde 68, Filipinler’de yüzde 72, Myanmar’da ise yüzde 101’in üzerinde artmış durumda.

Rafineriler alev alev

Öte yandan, dünya genelinde petrol rafinerileri ile enerji santrallarında küresel enerji denkleminin yeniden yazılmasına katkı (!) anlamında değerlendirebileceğimiz esrarengiz birtakım patlamalar meydana geliyor, yangınlar çıkıyor. Rafineriler alev alev yanarken, “Bütün bunlar belirli bir plan dahilinde yürütülen sabotaj eylemleri olabilir mi?” sorusu da akla geliyor. Bakın son haftalarda çok az bir kısmı bölgesel çatışmalar kapsamında görülebilecek neler oldu:

2-3 Nisan’da Kuveyt’in Mina el Ahmedi rafinerisi bir dron saldırısı sonucu vurulunca yangın çıktı ve tesis hasar gördü.

5 Nisan’da Çin’in doğusunda önemli bir endüstriyel merkez olan Jinan’daki bir kimya endüstrisi tesisinde büyük bir patlama meydana geldi.

9 Nisan’da Meksika’nın 20 milyar dolarlık yatırımla inşa edilen amiral gemisi enerji tesisi konumundaki Dos Bocas Rafinerisi’nde yangın çıktı. Günlük 340 bin varil işleme kapasitesiyle ülkenin en büyük rafinerilerinden biri olan Dos Bocas’ta daha önce de 17 Mart’ta benzer bir kâbus yaşanmıştı.

13-14 Nisan’da Hindistan’ın Chhattisgarh eyaletinde bulunan Vedanta şirketine ait Singhitarai enerji santralinde patlama meydana geldi ve 20’nin üzerinde insan hayatını kaybetti.

15-16 Nisan’da Avustralya’nın günde 120.000 varile kadar petrol işleme kapasitesine sahip Geolong rafinerisinin kritik ünitelerinde büyük yangınlar çıktı.

16 Nisan’da Pakistan’ın kuzeybatısındaki Pahtunhva eyaletine bağlı Haripur bölgesindeki Hattar Sanayi Bölgesi'nde gaz botu hattında meydana gelen patlama 8 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.

16 ve 19 Nisan’da Rusya’nın Krasnodar bölgesinde bulunan ve ülkenin Karadeniz kıyısındaki tek rafinerisi olarak bilinen Tuapse rafinerisinin rezervuar alanına dron saldırıları akabinde yangın çıktı.

18 Nisan’da ABD’nin Seattle kentinin kuzeyindeki BP Cherry Point rafinerisinde dört kişinin yaralandığı bir patlama meydana geldi.

20 Nisan’da Hindistan'ın Racastan eyaletinin Balotra bölgesinde yer alan, Hindustan Petroleum Corporation Limited’e (HPCL) ait Pachapadra rafinerisinde büyük bir yangın çıktı.

20 Nisan’da Romanya'nın Bükreş Batı Enerji Santrali'nde meydana gelen patlamanın ardından CET Vest tesisindeki 3 trafo alev aldı.

22 Nisan’da Irak’ın Erbil kentindeki Lanaz Petrol Rafinerisi'nin depolarında bir İHA saldırısı sonrası yangın çıktı.

25 Nisan’da Vietnam Hanoy’daki bir petrol depolama tesisinde meydana gelen bir patlamanın akabinde yangın çıktı.

Bütün bunlar, belirli bir plan dahilinde ve İran Savaşı’na paralel sayılabilecek bir hatta, hibrit savaş yöntemleri çerçevesinde yürütülen sabotaj eylemleri olmasa bile, küresel enerji haritasını bozmak ya da yeniden şekillendirmek isteyen kimi güçlerin kaotik planlarına destek verebilecek bir içerik taşımıyor da değil. Ama tabii şu aralar neyin ne olduğunu tam olarak anlamak için biraz zamana sıklıkla gereksinim duyuluyor.

Umalım ki, tüm bu kaotik manzara içinde yürünen barış karası olur!

/././

Gelişmişler liginde "pahalı" bir ortaklık: Türkiye’nin vergi takozu çıkmazı -Murat Batı- 

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir.

OECD’nin yeni yayımlanan 2026 "Ücretlerin Vergilendirilmesi" raporu, Türkiye’yi vergi yükü söz konusu olduğunda yine o meşhur "gelişmiş ülkeler ligine" dahil etti; ancak bu zirve ortaklığı, çalışanların cüzdanı için pek de şampiyonluk tadı vermiyor. Kağıt üzerinde dev ekonomilerle benzer vergi oranlarına sahip olsak da bu tablonun ardında yatan gerçekler, "gelişmiş" bir sistemden ziyade, hem çalışanı hem de işvereni aynı anda sıkıştıran bir yapıyı işaret ediyor.

2025 yılı verilerine göre, Türkiye’de ortalama bir ücretlinin vergi takozu yüzde 40,3 olarak kaydedilirken, OECD ortalaması yüzde 35,1 seviyesinde kaldı. İşverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki bu makasın OECD ortalamasından 5,2 puan daha geniş olması, emeğin maliyetini yukarı çekerken çalışanın reel gelirini baltalıyor. Yani Türkiye, vergi yükü sıralamasında en üst gruba yakın konumuyla "zenginler kulübüyle" yarışsa da bu yükün yarattığı tahribat yerel ölçekte çok daha sert hissediliyor.

İşte asıl kontrast tam bu noktada, yani "yükün karşılığında ne alındığı" sorusunda gizli. Belçika ve Almanya gibi listenin en tepesindeki ülkeler çok daha yüksek vergi takozu oranlarına sahip olsalar da bu yükün karşılığında vatandaşa sunulan güçlü sosyal devlet hizmetleri ve yüksek satın alma gücü bir denge oluşturuyor. Türkiye’de ise satın alma gücünün düşüklüğü ve kamusal hizmet kapsamındaki farklılıklar, benzer vergi oranlarını bile çalışanlar için OECD ortalamasının çok üzerinde, taşınması güç bir ağırlığa dönüştürüyor.

Vergi takozu; işverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki farkın toplam maliyete oranıdır. Bu yapının üç temel bileşeni vardır: gelir ve damga vergisi, çalışanın ödediği sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası primleri ile işverenin ödediği primler. Türkiye’deki vergi takozu oranının yüksekliğini anlamak için bu bileşenlerin dağılımına bakmak gerekir.

Türkiye’de toplam yük içinde özellikle işveren primlerinin önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Gelir vergisi ise artan oranlı yapısı nedeniyle gelir seviyesine göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle tek bir oran üzerinden değerlendirme yapmak her zaman sağlıklı sonuç vermemektedir

Bununla birlikte Türkiye’de sistemin yalnızca gelir vergisi üzerinden değil, ağırlıklı olarak sosyal güvenlik primleri üzerinden yük oluşturduğu söylenebilir. Bu durum Türkiye’yi birçok OECD ülkesinden ayrıştıran temel özelliklerden biridir.

Mevcut durumu daha iyi anlamak için diğer ülke uygulamalarına bakmak yararlı olacaktır.

Ülke karşılaştırmaları

Karşılaştırma yapmak tabloyu daha net gösterecektir.

Şöyle ki Danimarka’da vergi takozu Türkiye’ye yakın seviyede, ancak neredeyse tamamen gelir vergisinden oluşuyor. Sosyal güvenlik primleri yok denecek kadar düşük. Yani Danimarka’da yük, vergi üzerine kurgulanmışken; Türkiye’de prim + vergi üzerine yüklenilmiş durumdadır.

ABD’de vergi takozu yaklaşık yüzde 30 seviyesinde. Hem gelir vergisi hem de sosyal güvenlik primleri OECD ortalamasına kıyasla daha düşük tutuluyor.

İsviçre’de ise bu oran yüzde 23’e kadar geriliyor. Bu ülkelerde ortak uygulama: ücret üzerindeki toplam yükü düşük tutmak ve sosyal güvenlik sistemini yalnızca ücretler üzerinden finanse etmemek.

Japonya’da tablo daha dengeli. Vergi takozu yüzde 33,1. Gelir vergisi görece düşük, buna karşılık sosyal güvenlik primleri orta düzeyde. Ancak toplam yük, yine de Türkiye’nin altında kalıyor. Bunun nedeni yalnızca oranlar değil, vergi sisteminin daha düşük artan oranlı yapısı ve vergi kredisi denilen indirim yani destek mekanizmalarının varlığının etkinliği.

Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerde ise yalnızca oranlara bakmak yanıltıcı olur. Bu ülkelerde vergi kredileri, gelir düzeyine göre değişen indirimler ve özellikle ailelere yönelik nakit transferler, efektif vergi yükünü aşağı çekiyor. OECD raporunun da ortaya koyduğu gibi, vergi takozunu belirleyen yalnızca alınan vergiler değil, aynı zamanda verilen desteklerin fazlalığıdır. Türkiye’de ise bu tür mekanizmalar oldukça sınırlı. Örneğin başta Avusturya olmak üzere birçok OECD ülkesinde traffic (commuting) tax credit yani işe gidip gelen ücretlilere yol vergi indirimi uygulanmakta. Bu da vergi takozunu aşağıya çekebilmektedir.

İsrail de benzer bir örnek sunuyor. Vergi takozu yüzde 26,1 seviyesinde. Bunun arkasında düşük gelir gruplarına yönelik yaygın vergi kredileri ve destekler bulunuyor. Yani sistem yalnızca vergi toplamakla kalmıyor, aynı zamanda etkin bir geri dağıtım mekanizması kuruyor.

Öte yandan OECD’nin en üst seviyesinde yer alan Belçika ve Almanya’da vergi takozu çok daha yüksek. Bu ülkelerde hem gelir vergisi oranları hem de sosyal güvenlik primleri oldukça yüksek seviyede. Ancak bu yükün karşılığında güçlü bir sosyal devlet yapısı var. Emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi sistemler büyük ölçüde ücretler üzerinden finanse ediliyor. Türkiye ile aradaki temel fark da burada ortaya çıkıyor. Benzer oranlar söz konusu olsa bile, bu yükün karşılığında sağlanan kamusal hizmetlerin kapsamı farklı.

Türkiye’de önemli bir sorun: Vergi dilimlerinin enflasyon oranında güncellenmemesi

Ücretler enflasyon nedeniyle nominal olarak artsa da vergi dilimleri aynı hızda güncellenmediğinde çalışanlar farkında olmadan daha üst vergi dilimlerine geçmektedir. Bu durum, reel gelirlerinde anlamlı bir artış olmaksızın daha yüksek oranda vergi ödemeleri sonucunu doğurur. OECD raporlarında birçok ülke için vurgulanan bu etki, Türkiye’de yüksek enflasyon nedeniyle çok daha belirgin ve sert hissedilmektedir.

2022 yılından bu yana uygulanan asgari ücrete kadar gelir ve damga vergisi istisnası, başlangıçta vergi yükünü azaltıcı bir işlev görmüştür. Ancak ücretler arttıkça bu etkinin zayıfladığı görülmektedir. Belirli bir gelir seviyesinin aşılmasıyla birlikte çalışanlar hızla üst vergi dilimlerine girmekte ve toplam vergi yükü artmaktadır. Üstelik söz konusu istisna yalnızca gelir ve damga vergileri açısından geçerli olup sosyal güvenlik primlerini kapsamamaktadır. Bu nedenle ücretin bir kısmı vergiden istisna olsa bile prim yükü tam olarak devam etmektedir.

Türkiye’de vergi takozunu yükselten temel unsurlardan biri de gelir vergisi dilimlerinin enflasyona karşı yeterince güncellenmemesidir. Vergi oranları nominal olarak değişmese dahi, artan ücretler nedeniyle fiili vergi yükü artmaktadır. Literatürde fiscal drag veya OECD’nin raporunda kullanılan ifadeyle bracket creep olarak tanımlanan bu durum, vergi sisteminin enflasyon karşısında bireyleri otomatik olarak daha yüksek dilimlere taşıması anlamına gelir.

OECD verilerine göre Türkiye vergi takozu açısından en üst sıralarda yer almamakla birlikte ortalamanın üzerinde ve üst gruba yakın bir konumdadır. Ancak bu oran tek başına yeterli bir değerlendirme ölçütü değildir. Çünkü vergi yükünün hangi gelir düzeyi üzerinde oluştuğu da en az oran kadar belirleyicidir.

Türkiye’de ücretlerin satın alma gücü OECD ortalamasının oldukça altındadır. Bu nedenle benzer oranlara sahip bir vergi takozu bile çalışanlar açısından çok daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Sorun yalnızca vergi oranlarının düzeyi değil, aynı zamanda bu yükün düşük gelir seviyeleri üzerinde yoğunlaşmasıdır.

Görüldüğü üzere vergi takozunu belirleyen üç temel unsur öne çıkmaktadır: sosyal güvenlik primlerinin ağırlığı, enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri ve ücret artışlarının çalışanları otomatik olarak daha yüksek vergi dilimlerine taşıması. Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, işverenin katlandığı maliyet ile çalışanın eline geçen net gelir arasındaki fark giderek açılmaktadır.

Sonuç olarak

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir. Bu artış çoğu zaman açık bir politika tercihinden ziyade sistemin kendi işleyişi içinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Daha teknik bir ifadeyle bu durum, Hazine açısından gelirleri otomatik olarak artıran bir mekanizma, yani bir tür otomatik stabilizatör etkisi yaratmaktadır.

En nihayetinde Türkiye’nin OECD sıralamasındaki konumunu belirleyen temel faktörler yüksek sosyal güvenlik primleri ve enflasyon karşısında eriyen vergi dilimleridir. Buna karşılık daha düşük vergi takozuna sahip ülkelerde vergi kredileriyle yük hafifletilmekte, sosyal güvenlik daha dengeli yapılandırılmakta ve en önemlisi enflasyon kontrol altında tutulmaktadır.

/././

Faili meçhuller ve Beyaz Toroslar-Fikret İldiz- 

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar… Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır? Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak?

Acaba siyaset; kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına geçiş midir?  

Faili meçhuller ve dosyaları….

Faili meçhul siyasal cinayetler….

Hangilerinden söz ediliyor acaba?

Her ikisi de şiddette dayanır, failleri vardır ama yoktur, bulunamazlar.  

Hangisi?

Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hiçe sayılmaya başlandığı zaman şiddetin düzeni başlar. Demokrasi ve hukuk yok olur. Tarih, kaçınılmazlık ve sonsuzlukları yazar. 

Amerikalı tarihçi Timoty Snyder’e  göre; kaçınılmazlık politikaları başlar ve geçmişe bakmanın en eski yolu “sonsuzluk politikası” olur.  

Ne demektir? Bu politikalar nedir ve neye yarar?

Her iki politikayla tarihi gerçekleri gizleyebilirsiniz.

Her iki politikada tarihi gerçekleri gizleme eğilimi vardır. Bu eğilim toplumda “mağduriyetlerle yaşama alışkanlığı” ve unutma  yaratır.  

Siyaset, insanları gerçeklerin tartışılmasından uzaklaştırılır. Hafıza silinir.

Hep kriz vardır ve kalıcıdır. Siyasete göre; düşman, kapı önünde beklemektedir. Dış güçler, dış mihraklar, içimizdeki düşmanlar her gün çoğalır.

Snyder’e göre; “Şu anda karşı karşıya olduğumuz tehlike, kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına doğru bir geçişten; yani saf, ama kusurlu bir demokratik cumhuriyet kategorisinden, şaşkın ve alaycı bir faşist oligarşi biçimine geçişten oluşuyor.

Ancak kaçınılmazlık politikası yaşadığı şoka karşı çok savunmasız bir halde. Alışkın olduğumuz efsane parçalanıp, zaman ortak bir biçimde akmadığında deneyimlerimizi organize etmenin başka bir yolunu bulmaya çabalıyoruz. En az direnç isteyen yol da bizi kaçınılmazlıktan ayırıp, doğruca sonsuzluğa götürür.

Şayet bir kez, önünde sonunda her şeyin iyi olacağına inandıysanız, şimdi de asla hiçbir şeyin iyi olmayacağına ikna edilebilirsiniz, ya da gelişimin kaçınılmaz olduğuna inandığınız için şimdiye dek hiçbir şey yapmadıysanız, tarihin kendini tekrarlayacağını düşünüp bundan sonra da hiçbir şey yapmamaya devam edebilirsiniz”[i] 

Adalet Bakanlığı’nın 2020 verilerine göre 4 milyon 226 bin 101 faili meçhul dosyasından yalnızca 7 bin 238’inin faili bulundu (13.10.2021). Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nce yayımlanan adli istatistikler, Cumhuriyet başsavcılıklarında bulunan toplam 8 milyon 995 bin 141 dosyanın yüzde 47’sinin faillerinin meçhul olduğunu gösteriyor.

Geçmişte “faili meçhuller”/“siyasi cinayetler” üzerine Rapor yazıldı.

Adıyla analım; “TBMM DYP Grup Başkanvekili ve Zonguldak Milletvekili Güneş Müftüoğlu, ANAP Grup Başkanvekili ve Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli, SHP Grup Başkanvekili ve İçel Milletvekili Aydın Güven Gürkan, RP Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve CHP Grup Başkan Vekili ve Ankara Milletvekili H. Uluç Gürkan’ın,  Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergesi ve (10/90) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu”[ii] 

Komisyon, 12.10.1995 tarihli “Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) Raporu”, Meclis Başkanlığına sundu.[iii]   

Rapor 186 sayfa. 1000 adet basıldı. Meclis Genel Kurulunda görüşülemedi. TBMM’nin tozlu raflarında duruyor. Üzerinde “Rapor Görüşülmedi (Hükümsüz)” yazılıdır. 

Faili meçhul siyasal cinayetler Raporu sonsuzluk politikasına teslim edildi. Tozlu raflara konuldu ve sonsuza gönderildi. Kaçınılmazlık politikası gereği Rapor yok…

Faili meçhul siyasal cinayet; “siyasal düşüncesinden ötürü cinayet eylemine kurban gidenleri veya siyasal nedenden dolayı gerçekleştirilen cinayet eylemlerinin faillerinin bilinmemesi hali” olarak tanımlanmıştır. 

Sonuç olarak Komisyon  en çok zararın “hukuka” olduğunu belirtiyor. Rapor devlet hakimiyetinin kurulmasını şart görmektedir:

“…Devletin vatandaşın Anayasal hakkını tüm kuruluşları ile teminat altına aldığını göstermesi gerekmektedir. Seçilmişler kendilerinden beklenilen sorumluluk duygusuyla hareket ederek, Devletin kurumlarına hâkim olmalı Devletin içerisinde bulunduğu izlenimi komisyonumuzca tespit edilen birtakım odakların devlet içerisinden temizlenmesi ve hukuk kurallarının hâkim kılınması için otoriteyi eline almak zorundadır. Bu yapılmadığı takdirde komisyonumuzun çalışmaları sırasında karşımıza çıkan odaklar Devlete hakimiyetlerini devam ettirecekler ve hukuka aykırı davranışlarını devam ettireceklerdir.

Şu bilinmelidir ki; hukuk devletlerinde hukuk dışı hiçbir oluşumdan medet umulmaz ve ortaya çıkan her türlü hukuk dışı oluşumda fark edildiği anda ortadan kaldırılması gerekmektedir. Eğer hukuk devletinin yetkili kuruluşları hukuk dışı oluşumların faaliyetlerinin devam ettirilmesine göz yumarlarsa bundan en fazla zararlı çıkacak hukuk devletidir.”

Akılda kalsın. Unutulmasın…

05 Mart 2023 tarihinde Bursaspor-Amed Beyaz Grup futbol maçında  tribünlerde "Beyaz Toros" ve "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım pankartları açılmıştı.

Maçta çıkan olaylar ve kamuoyunda tepki çeken görsellerin stada sokulmasında ihmali görülen kamu görevlileri hakkında Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmıştı… Acaba soruşturma ne oldu?  Failleri kimler? Yoksa failleri meçhul müdür?

Bursa’da oynanan maçta pankartları açılan “Beyaz Toros” ve “Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım” Susurluk kazasının kalıntılarıdır.

Beyaz Toros aydınlatılmamış faili meçhul siyasal cinayetlerin polis aracı süsü verilmiş suç aracıdır.

Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) ve Susurluk Raporlarındaki bilgiye göre; Raporda adı geçen (Yeşil Kod“siyasal cinayetlerin” faillerindendir ve devlet tarafından kullanılmıştır.

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar…

Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır?

Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak? 

Önce soralım; faili meçhuller neden bu kadar çok ve ne zaman, neden bu kadar çoğaldılar?

Bir yanda faili meçhuller var.

Hemen yanı başında faili meçhul siyasal cinayetler…

Ve ikisinin tam ortasında “Beyaz Toroslar...”

-----

[i] Tiranlık Üzerine. Timoty Snyder. Olvido Yayın. 4 Bası 2018.

[ii] Dönem: 19- Yasama Yılı: 5, TBMM S. Sayısı 897.

[iii] Esas No: 10/90. Sayı No: A.01.1.GEÇ/300-554

/././

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 


- Ergin Yıldızoğlu -

Çin şoku 3.0

“Çin şoku 2.0 ya da kriz dinamikleri” başlıklı yazımda, Çin kapitalizminin ileri teknoloji alanındaki üretim kapasitesinin Batı merkezli dünya ekonomisinin dengelerini sarsmaya başladığını vurgulamıştım. Son haftalarda ise bu sürecin jeopolitik bir boyut kazandığını görüyoruz. Henüz tam olarak adlandırılmamış ama giderek belirginleşen yeni bir momentten söz etmek mümkün: “Çin Şoku 3.0.” Bunun ne zaman kolektif bilince çıkacağı belirsiz ancak dinamikleri şimdiden gözlemlenebiliyor.

‘İZLEYEREK KAZANMAK’ 

“Şok 3.0”, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaşın içinde şekillenmeye başladı. Savaşın ilk sekiz haftasında Çin, birkaç diplomatik açıklama dışında neredeyse tamamen geri planda kaldı. Oysa dünyanın ikinci büyük ekonomisi, ikinci büyük askeri bütçesi ve en hızlı gelişen sanayi altyapısına sahip bir aktörden söz ediyoruz. Üstelik Çin, İran petrolünün neredeyse tamamını ithal ediyor; enerji ihtiyacının önemli bir bölümü Hürmüz Boğazı’na bağlı. Bu durumda aktif müdahale beklenmez miydi?

Çin stratejik kültüründe sıkça anılan bir söz vardır: “Dağın tepesine çık ve kaplanların dövüşünü oradan izle.” Bu yaklaşım, dövüşe doğrudan müdahale etmek yerine konjonktürü sabırla izlemeyi, rakiplerin yıpranmasını, zayıflamasını beklemeyi önerir. Çin’in enerji çeşitliliği, tedarik ağları (Rusya ve İran) ve stratejik petrol rezervleri dikkate alındığında, bu “uzaktan izleme” kapasitesinin maddi temelleri de oldukça güçlü görünüyor.

Mayıs ayında yapılması planlanan Trump-Şi görüşmesinde, Çin’den İran’ın nükleer programı konusunda garantörlük talep edileceği söylentisi doğruysa, bu durum, Pekin’in “stratejik sabır” tercihinin ABD’yi, bir “ricacı/ müstedi” konumuna itebildiğini, Çin’in de artık “vazgeçilmez ülke” konumuna yükselmeye, oyunun kurallarını yeniden yazdırmaya başladığını gösterecek.

‘HATA YAPIYORSA RAHATSIZ ETME’

Bu tabloya, Napolyon’a atfedilen “Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme” sözü de şaşırtıcı ölçüde uyuyor. Trump yönetimi, büyük ölçüde İsrail’in baskısıyla bu savaşa girdi ancak İran’ın askeri, bölgesel kapasitesine ilişkin hesapların çoğu kısa sürede boşa çıktı. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla savaş küresel bir krize dönüştü.

Bu süreçte: Avrupa ülkeleri, NATO savaşa katılmadı, Avrupa’daki aşırı sağ hareketler Trump’tan uzaklaşmaya başladı, Körfez ülkeleri güvenlik garantilerinin kırılganlığını fark etti, Küresel Güney’de ABD’nin “güvenilmez” bir güç olduğu algısı pekişti.

ABD’nin “yumuşak gücü” hızla aşınırken Çin’in müdahale etmeyerek kazandığı itibar dikkat çekiciydi. Pekin’in İran’a sınırlı lojistik destek, sinyal istihbaratı sunduğu iddiaları bir yana, rakibinin hatalarının sonuçlarını beklemeyi seçmesi de...

SESSİZ KAZANIMLAR

Bu savaşın Çin açısından en önemli getirilerinden biri de askeri, teknolojik istihbarat alanında gerçekleşiyor. ABD’nin yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, uçak gemisi gruplarının operasyon ritmi, düşük maliyetli İran İHA’larının yüksek maliyetli savunma sistemleri üzerindeki etkisi, Çin tarafından gerçek zamanlı olarak gözlemleniyor.

Ayrıca savaş sonrası dönemde, Çin, İran’ın başlıca enerji alıcısı olarak, enerji erişimi ayrıcalıkları, Hürmüz üzerinde siyasi etki, İran’ın dış politika yönelimleri üzerinde kalıcı kaldıraç elde etme potansiyeli de var. Yuan cinsinden enerji anlaşmalarının genişlemesi ise petrodolar sisteminin çözülmesini hızlandırabilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.

JEOPOLİTİK MOMENT

Batılı düşünce kuruluşlarının analizleri de bu tabloyu doğruluyor. Atlantic Council’ın Nisan 2026 analizinin tespit ettiği gibi Çinli analistler bu savaşı, “tek kutuplu düzenin istikrarsızlığının bir göstergesi” olarak yorumluyor. Ancak Foreign Affairs’ın nisan analizinde ileri sürülen “Şi ABD’nin zayıflamaya devam etmesini istiyor ama görece istikrarlı bir dünya düzenini ayakta tutmaya devam etmesini de... Çin, kontrolsüz bir çöküşü, öngörülemeyen, saldırgan bir ABD’yi karşılamaya henüz hazır olmadığımı düşünüyor” yorumu da yanlış değil.

Özetle, “şok 3.0” kavramı üretim kapasitesi ya da ticaret dengeleri üzerinden sarsıcı bir etkiyi değil, uluslararası dengeler üzerinde, savaş sonrası dönemde, giderek daha belirgin biçimde hissedilecek sarsıcı bir etkiyi betimliyor.

/././

‘Önce yavaş yavaş...

Çağımızdaki savaşlar, egemen ekonomik model, yapay zekâ, özellikle geçen hafta açıklanan Palantir “Manifesto”su üzerine tartışmalar bana Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar romanını anımsattı. Romanda, bir karakter iflasını şöyle anlatır:  “Önce yavaş yavaş, sonra aniden.” Sistemlerinki de öyle oluyor: Uzun bir gevşeme, aşınma süreci, ardından ani bir kopuş.

2026’nın dünyasının kuşbakışı resmi, Batı merkezli kapitalizmin tükenmekte olan sistemini sergiliyor. İttifaklar gevşiyor, kurumlar meşruiyetini yitiriyor; ilerleme, küreselleşme, liberal demokrasi gibi büyük anlatılar içi boşalmış kabuklara dönüşüyor. Bu yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kırılma.  W.H. Auden’in, 1947’de “Anksiyete Çağı” şiirinde kapitalizmin, bir anlamda sosyalizmin yıkıntıları arasında yankılanan o “Nereye gidiyoruz” sorusu bugün yine gündemde ve hâlâ cevapsız.

ENTROPİ ÇAĞI

Kapalı bir sistemde entropi giderek artar: Şeyler dağılır, ısı yayılır, düzen çözülür.  W.B. Yates’in şiirindeki gibi, merkez çöker, sonra anarşi! Artık düzen değil olasılıklar egemendir! Bugün küresel ekonomi, bu yasanın bir örneğini sunuyor. Borçlar sürdürülemez eşiklerde, orta sınıflar yapısal olarak eriyor, bölgesel enerji şokları eşzamanlı dalgalar halinde yayılıyor. Tedarik zincirleri, ticaret artık yalnızca ekonomik faaliyetler değil, stratejik araçlar. Batı merkezli sistem 2008 krizinden bu yana yama üstüne yama ile ayakta tutuldu. Şimdi o yamaların dikişleri atıyor: Entropi hızlandı!

Düzensizlik bir arıza olmanın ötesinde, neredeyse bir yönetim tekniğine dönüşmeye başladı. Hegemonik merkez, kurala dayalı düzeni sürdürme kapasitesini ya kaybetti ya da bilinçli olarak bundan vazgeçti. Yerine gelen şey ise “seçici istikrarsızlık”,  hesaplanmış kaos. Gerilim artık çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilmesi gereken bir araç. Örneğin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; Çin’in enerji maliyetlerini, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını, küresel piyasaları aynı anda etkileyen bir kaldıraç. Bu çerçevede savaş bile kazanılacak bir sonuç olmaktan çok, sürdürülebilir bir baskı mekanizması olarak tanımlanabilir.

KURTZ’TAN PALANTİR’E

Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde “anksiyeteyi” koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.

Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake’ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.

Joseph Conrad, Karanlığın Kalbi romanında, Kurtz’u “medeniyetin” sınırlarının ötesine gönderdiğinde, aslında vahşetin dışarıda değil, “medeniyetin” içinde olduğunu gösteriyordu. Kurtz’un son sözleri, “Dehşet! Dehşet!” bir çığlık değil, bir farkındalıktı.

Devlet güvenliği ve sermaye için optimize edilmiş veri entegrasyonu, gözetim altyapısı, savaş algoritmaları; kısacası hayatın her alanına uzanan bir enformasyon ağıyla Palantir ve kurucusunun tekno-faşist “manifestosu”, bu karanlığın en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Kurtz sömürgeleştirmek için Kongo’nun derinliklerine gitmişti; Palantir ise eğitimden sağlığa, sosyal sigorta kayıtlarından seçim kütüklerine, haritalardan kişisel verilere kadar uzanan geniş veri alanları üzerinde egemenlik kurarak onları sömürgeleştiriyor. Ekranlara bakar, seçenekleri tıklarken bir gözün biteviye bizi izlediği aklımıza bile gelmiyor. Bunlar silahla kurulanlardan çok daha katmanlı egemenlikler.

Şimdi, “yavaş yavaş...” dönemindeyiz. Ya sonra?

                                                          /././

-Mehmet Ali Güller- 

Egemenlik, haklar ve Tele1 

Ulusal egemenlik soyut bir kavram değildir. Ulus egemenliğini somut şekillerde kullanır.

Ulusun egemenliğini kullanmasının en somut hali oy kullanması ve temsilcilerini yönetici olarak seçmesidir. Ama bir süredir ulusal egemenlik, sadece bu haline, ulusun beş yılda bir oy kullanmasına indirgenmiş durumda.

Oysa ulusun egemenliğini kullanması bununla sınırlı değildir. Ulus sadece seçerek değil, örgütlenerek, düşüncesini açıklayarak, alanlara çıkarak, eylem yaparak, hatta “direnme hakkını” kullanarak egemenliğini uygular. Bunlar anayasalarda siyasi parti, dernek ve sendika kurma, toplantı ve gösteri hakları olarak yer alır.

Başka?

ULUSUN HABER ALMA HAKKI

Ulusun egemenliği, haklarını “kayıtsız şartsız” kullanabilmesi ile ilgilidir. Ulusun/milletin en önemli anayasal haklarının başında haber alma hakkı gelir. Bu da düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilgi edinme hakkı vb. haklar üzerinden sağlanır.

Oysa bir süredir ne acı ki Türkiye, halkın haber alma hakkının en sert şekilde engellendiği bir ülkeye dönüşmüş durumda. Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle gazeteciler sıra sıra hapis yatıyor. Son örnekler Alican Uludağ ve İsmail Arı oldu.

Sırf gazetecileri hapse atabilmek için çıkarılmış kanun var: “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu” diyerek gazetecilerin üzerinde kılıç gibi kullanılıyor.

Tabii bazı tür gazeteciler üzerinde uygulanıyor. Örneğin “Şimşek’in enflasyonla mücadele programı çöktü” manşetini Yeni Şafak yerine muhalif bir gazete atmış olsaydı, ertesi sabah şafak operasyonu başlardı.

Neyse, asıl tartışmak istediğim başka.

MERDAN YANARDAĞ’IN İSYANI 

Görmüşsünüzdür mutlaka. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, el koyduğu televizyonumuzu, Tele1’imizi satışa çıkardı. Hem de 28 Milyon TL’ye.

Bu para, İstanbul’da iyi bir semtte ev parası artık. Demek ki bir yandaşa ucuza peşkeş çekilmek isteniyor.

Tele1’in kumpasla içeri atılan genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, haliyle isyan etti. Bunun bir “yağma ve çökme operasyonu” olduğunu söyledi ve kendisine yapılan operasyonun asıl amacına işaret etti: “Yalan ve iftiraya dayalı ‘casusluk’ kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç Tele1’e çökmek, susturmaya çalışmaktı.”

OPERASYONUN AMACI

Her tarafından hukuksuzluk dökülen bir operasyondur bu: 

Merdan Yanardağ Tele1’in sahibi değil yöneticisi ama buna rağmen Yanardağ’a “kumpas casusluk” davası açılır açılmaz kanala el koydular, kayyım atadılar.

Ve bırakın hükmü, Merdan Yanardağ daha mahkemeye bile çıkmadı, daha savunmasını bile yapmadı, ama hızla kanalı satma peşindeler.

Asıl mesele budur: Yapılan operasyon Tele1’den çok, halkın haber alma hakkına yapılmaktadır. Tele1’e bizler çıkıp doğruları anlatamayalım ve yerimize Nagehan Alçı boy gösterebilsin diye bu operasyon özetle.

YANARDAĞ’IN HEPİMİZE ÇAĞRISI 

Başta belirttiğimiz gibi ulusal egemenlik soyut değil, somuttur. Ulus, somut haklarını kullanarak kayıtsız, şartsız egemenliğini kullanmış olur. Ulusun haklarını kullanmasına engel olmak, egemenlik ilkesine aykırıdır.

Ulusun, milletin, halkın en önemli haklarından biri de haber alma hakkıdır. İşte Tele1’e yapılan operasyon, bu hakkın engellenmesi operasyonudur.

O nedenle Merdan Yanardağ’ın şu çağrısına hepimiz omuz vermeliyiz: “Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, Cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele1’in yağmalanmasına engel olalım, bize sahip çıkın!”

/././

Sharett’in günlüğü 

Lübnan’ın güneyini işgal eden İsrail askerleri Mossad’ın uzun süredir tehdit ettiği El Ahbar muhabiri Emel Halil’i takip edip sığındığı evde öldürdü.

Bu haberi görünce sosyal medyada şöyle yazdım: “İsrail bir devlet değildir, terör örgütüdür. Bu başından beri böyledir. Filistinlilere terör uygulayan Siyonist örgütler, İsrail kurulurken ordu, emniyet ve istihbarat kurumlarına dönüştüler.”

TERÖRİSTLER SIRA SIRA BAŞBAKAN OLDU 

Ufuk Ötesi köşesinin takipçileri anımsayacaktır. 17 Mayıs 2021’de bu köşede “İsrail ve Terör” başlıklı bir yazı yazmıştık. İsrail devletinin terör örgütleri üzerine inşa olduğunu örnekleriyle incelemiştik:

İlk Siyonist terör örgütü Haganah’tır, “savunma” demektir, 1920’de “sendika” olarak kuruldu. Ancak 1936’dan itibaren “askeri örgüt” oluşturdu. Diğer örgütlerle birlikte 1948’de İsrail’in resmi ordusuna dönüştü. David Ben Gurion, İzak Rabin, Ariel Şaron gibi İsrail başbakanları Haganahçıydı.

Haganah’ın Kudüs komutanı Avraham Tehomi, 1931’de ayrılıp kendi örgütünü kurdu: Irgun. 1943’te Irgun’un liderliğine, daha sonra İsrail başbakanı olacak Menahem Begin getirildi. Irgun da Haganah gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Stern, 1940’ta Abraham Stern tarafından kuruldu. İsrail başbakanlığı yapacak olan İzak Şamir, bu örgütün önemli liderlerindendi. Bu örgüt de diğerleri gibi İsrail’in resmi ordusuna dönüştü.

Bu üç örgüt dışında Şatiron, Lohmei gibi daha küçük ölçekli başka Siyonist terör örgütleri de vardı ve hepsi İsrail’in “güvenlik aygıtına” dönüştüler.

BAŞBAKANLARIN TERÖR FAALİYETLERİ 

Bu örgütler, 1 Ekim 1945’te işbirliği kararı aldılar ve “kaçak Yahudi göçlerini önlemekle görevli” İngiliz askerlerine karşı bazen birlikte bazen tek tek terör saldırıları düzenlediler:

Örneğin 31 Ekim-1 Kasım 1945 gecesi Filistin’deki demiryolu ağının 153 noktasını bombaladılar; 27 Aralık 1945’te 10 polisi öldürdüler; 20 Şubat 1946’da Hayfa radar istasyonunu havaya uçurdular, 25 Nisan 1946’da 7 İngiliz askerini öldürdüler; 18 Haziran 1946’da 6 İngiliz subayını kaçırdılar.

Örneğin, Menahem Begin komutasındaki Irgun, 22 Temmuz 1946’da İngiliz subayların kaldığı Kral Davud Oteli’ni bombaladı, 92 kişiyi öldürdü.

Bu örgütler, aynı süreçte Filistinlilere terör saldırıları da düzenlemeye başlamışlardı. Çapları gittikçe büyüyen bu terör saldırılarından biri, örneğin Irgun ve Stern’in birlikte 9 Nisan 1948’de Deir Yasin’e saldırıp 254 Filistinliyi katletmesiydi.

PAPPE’NİN MASKESİNİ İNDİRDİĞİ YALAN 

Ilan Pappe adını duymuşsunuzdur. İsrailli tarihçi ve akademisyendir. İsrail ve Filistin konusunda çok önemli kitapları vardır. Onlardan biri “İsrail Hakkında On Mit” ismini taşıyor (Nika Yayınevi, 2018).

Pappe’nin kitabında maskesini düşürdüğü yedinci mit şu: “İsrail Ortadoğu’daki tek demokrasidir.” Pappe bunun bir yalan olduğunu belirtiyor. Dahası, bazı akademisyenlerin, “İsrail demokrasiydi, 1967’den sonra aşındı” tezine de karşı çıkıyor, İsrail’in 1967’den önce de demokrasi olmadığını örneklerle gösteriyor.

Pappe, İsrail devletini bir “askeri terör devleti” olarak niteliyor. İsrail’in Filistinlileri topraklarından çıkarabilmek için yaptığı terör eylemlerini listeliyor; örneğin 1956’da 49 Filistinli köylünün nasıl katlediğini anlatıyor.

İSRAİL’İN KUTSAL TERÖRÜ

Size bir başka kitaptan daha bahsetmeliyim: Livia Rokach’ın “İsrail’in Kutsal Terörü” adlı kitabı. Şimdilerde baskısı var mı bilmiyorum, elimdeki baskı, Belge Yayınları tarafından 1984’te yapılmış. Kitap, Moshe Sharrett’in özel günlüğünü inceleyerek İsrail’in terörünü belgeliyor.

Moshe Sharett İsrail’in ilk dışişleri bakanı, 1948-56 arasında dışişleri bakanlığı yaparken aynı zamanda 1953- 55 arasında ek olarak başbakanlık görevini üstlendi. Sharret görevi sırasında hangi kararların nasıl alındığını belgeleyen bir “siyasi günlük” tutmuş. Bu günlüğün yayımlanmasının nasıl engellenmeye çalışıldığı başlı başına bir konu ama sonuçta 1979’da yayımlandı.

Sharett’in günlüğü özetle İsrail “güvenlik aygıtının”, David BenGurion, Arik Sharon ve Moshe Dayan’ın örtülü askeri opeasyonlarını, terör eylemleriyle Arap ülkelerinde nasıl istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını, Güney Lübnan, Batı Şeria ve Gazze’yi yutmak için nasıl komplolar düzenlediğini sergiliyor.

Kısacası, İsrail’in bir “terör örgütü” olduğunun belgesi aslında bu günlük.

/././

Hürmüz savaşının 7 etkisi 

ABD Başkanı Donald Trump sıkışmış durumda: Ne savaşı yeniden başlatabiliyor ne de İran’ı müzakereye oturtabiliyor.

Tahran yönetimi net bir şekilde “baskı altında müzakere etmeyeceğini” ilan etti. Buna karşın ABD yeniden saldırmaya da başlayamıyor. Zira ABD’li siyaset bilimci Prof. Dr. John Mearsheimer’in de belirttiği gibi: “Hava gücü başarısız oldu, kara gücü ise imkânsız.”

Beyaz Saray bu nedenle bir çıkış stratejisi üretemiyor ve ateşkesi sürekli uzatma taktiği izliyor. ABD’nin bu şekilde çıkması, hem Trump’a kasımda seçim yenilgisi demek hem de ABD’ye “yenilgi” yazılması demek. Ve ABD tabloyu değiştiremezse bu sonucun çok önemli 7 etkisi olur:

DOLARDAN ÇIKIŞ VE YUAN’IN ROLÜ

1) ABD’nin Venezuela ve İran’a saldırısının önemli nedenlerinden biri petropolitikti. ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan bile Çin’e petrolü Yuan ile satmaya başlamıştı. Petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla satışının başlaması demek, doların saltanatının sonu ve ABD ekonomisi için felaket demek.

İşte ABD İran’ı aşamayınca dolardan çıkış eğilimini de frenleyememiş olacak. Hürmüz’ü ABD ve müttefiklerine kapatan İran’ın izinli geçişte Yuan kabul etmesinin sembolik değeri büyük. Yeni dönemde yuanın küresel ticaretteki rolü artacak.

ABD’NİN GÜVENLİK ŞEMSİYESİ SORUNU

2) ABD’nin İran’ı aşamamasının en önemli sonuçlarından biri ABD korumasına olan ilginin azalacak olmasıdır. Zira İran’ın karşı yanıtlarında görüldü ki Körfez ülkelerindeki ABD “güvenlik şemsiyesi” işe yaramıyor; Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’teki hedefler vuruldu.

3) ABD’nin İran’ı aşamaması, ABD’nin Çin’e karşı üs olarak kullandığı ülkelerde, özellikle ABD askerleri bulunan Güney Kore ve Japonya’da yeni bir eğilimi tetikleyebilir. Daha İran’a karşı Körfez’deki müttefiklerini koruyamayan ABD’nin, olası bir çatışmada Çin’e karşı Güney Kore ve Japonya’yı nasıl koruyacağı sorgulanacaktır. Bu ülkelerde ABD’nin stratejisinden ayrılarak, Çin’le bağımsız ve dengeli ilişki yürütme politikası güçlenecektir.

ATLANTİKTE AYRIŞMA

4) ABD’nin İran’ı aşamaması, Atlantik içindeki çelişmeyi derinleştirdi. Müttefikleri, ABD’nin İran’a karşı yardım taleplerini reddettiler. Ticaret savaşı ve ABD’nin Kanada ve Avrupa (Grönland) topraklarını tehdit ediyor olması nedeniyle zaten gergin olan ilişkilere eklenen yeni yükler, Atlantik içindeki ayrışmayı büyütecek. Avrupa, ABD’den ayrı savunma gücü oluşturma konusunda harekete geçti bile.

5) ABD ile müttefikleri arasındaki var olan ilişki, ABD’nin ağır bastığı türden ilişkilerdir. Öyle ki Washington, müttefiklerinin parlamentolarında ABD şirketleri lehine yasalar bile çıkartır.

İşte ABD’nin İran’ı aşamamasının bir diğer sonucu da bu türden ilişkileri değiştirmeye başlayacak olması olasılığıdır. ABD’nin müttefikleri ile ilişkisindeki tek yanlılık zayıflayacak ve ilişkiler dengeye doğru zorlanacaktır. Birçok müttefiki, artık kimi politikalarını ABD stratejisine eklemlenmeden, bağımsız şekilde yürütebilecek.

İSRAİL SALDIRGANLIĞI GEMLENECEK

6) ABD’nin İran’a saldırısının bir amacı da İsrail hegemonyasında kurmak istediği yeni Ortadoğu düzeniydi. İran’ı aşamayan ABD, haliyle o düzeni kuramayacak. Bunun İsrail’e ve bölgedeki ABD projelerine çok ciddi etkisi olacak.

ABD’nin son dönemde geliştirdiği Güney Kafkasya’daki Trump Koridoru gibi projelerin vadelerinde kısalma baskısı oluşacak.

Durumdan en çok etkilenen de ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail olacak: İsrail saldırganlığı gemlenecek, İsrail içinde çok ciddi bir güç mücadelesi yaşanacak ve İsrail halkı içinde Filistin’i tanıyarak barış içinde yaşama eğilimi güç kazanacak.

7) İran’ı aşamayan ABD’nin artık küresel ilişkilere tek başına yön ve karar verebilmesi mümkün olmayacak. ABD’nin İran’da yenilgisi, küresel liderliğinin sonu ve uluslararası sistemde değişim demek. Çin uluslararası sistemde ABD ile eş düzeyde etkin konuma yükselecek. Bunun uluslararası düzene ve ilişkilere çeşitli etkileri olacak.

                                                                 /././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -27 Nisan 2026-

Kara (harekâtı) göründü!-Akdoğan Özkan-  '2003 Irak İşgali’nden bu yana bölgeye en büyük yığınağı yapan ABD ordusunun bu güçlendirilmiş ...