İki konu: Modinaların direnç şarkıları ve Neden İran?-Erhan Nalçacı-
Bu haftaki yazıda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü öncelediği için nispeten az bilinen emekçi kadınların mücadelesine ilişkin bir olgunun paylaşılması planlanmıştı. Ancak İran’a dönük emperyalist saldırıyı da değinmeden geçmek mümkün olmadığı için bu hafta kısa tutulmuş iki yazıya birlikte yer veriyoruz. İki konu birbirinden tamamen alakasız gözükse de sonunda bir bağ kurmaya çalışacağız.
Modinaların direnç şarkıları
Büyük ölçüde unutulmuş olan ve 1949’da çekilen İtalyan filmi Acı Pirinç’i seyretmek çok şaşırtıcıydı. İnsanlar çeltik tarlalarının Vietnam’da, Çin’de olduğunu düşünür. Oysa İtalya’nın kuzeyinde Po Ovası’nın pirinç üretiminde önemli bir tarım alanı olduğu çoğunlukla bilinmiyor. Hala Avrupa’da İtalya pirinç üretiminin merkeziymiş ve 1970’lardan sonra bahsedeceğimiz olgu sonlanmış ve pirinç üretimi artık modern yöntemlerle sürdürülüyormuş.
Film kriminal bir hikâyeyi anlatmakla birlikte arka fonda 1800’lü yıllardan başlayıp 1965’lere kadar süren inanılmaz bir kadın emeği ve mücadelesini belgeliyor.
İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının öncülerinden yönetmen Giuseppe De Santis (1917-1997) İtalyan Komünist Partisi’nin üyesi ve faşizme karşı mücadeleye pratik olarak katılmış biri olarak işçi kadınların mücadelesine yabancı değil. Gerçi film star sineması özellikleri taşıdığı için eleştirilmiş olsa da bize işçi sınıfı mücadelesinin bu unutulmaz anlarını hatırlamamızı sağladığı için kendisine şükran borcumuz bulunuyor.
Pirinç narin bir bitki, ekildikten sonra korunması için suların içinde yabani otların temizlenmesi ve sıcaklık şartlarına göre pirinç fidelerinin yerinin değiştirilmesi gerekiyor. Bu işlem için nisan sonundan temmuz başına kadar 250 bin civarında kadın işçi çalıştırılıyor ve genellikle mevsimlik kadın işçiler trenlerle bölgeye taşınıyormuş. Bu üç ay civarındaki yoğun emek döneminde 12 saat boyunca kadınlar çıplak ayakla dizlerine kadar suyun içinde ve eğilerek çalışmak zorundalarmış. Sivrisinek saldırısı altında, dayanılmaz bel ağrılarıyla akşamları ince saman yatakların üzerinde güneşin ilk ışıklarına kadar uyumak için barakalarına dönerlermiş.
On kişilik ekipler halinde çalışırken konuşmak yasak olduğu için karşılıklı atışma şeklinde giden şarkıları zaman içinde direniş şarkılarına dönüşmüş.
Sekiz saatlik iş günü ve daha iyi çalışma koşulları için sayısız grev örgütlenmiş, pirinç işçisi anlamındaki Mondinaların direnişi bir efsane halini almış. Yeri gelince grev kırıcıları engellemek için tren rayları üzerine yatmışlar, barikatlar kurmuşlar, bedeller ödemişler, hastalanmış omurgalarıyla 1 Mayısların bel kemiği olmuşlar, Mussolini faşizmine ve Nazi işgaline karşı direncin sembolü haline gelmişler. İtalyan Komünist Partisi’nin içlerinde örgütlendiğini söylemeye gerek yok sanırım.
Çeltik tarlasında çalışan işçi kadınlar, muhtemelen 1950 civarında çekilmiş.Şarkıları da efsane olmuş. Hatta Bella Çav şarkısının ilk halinin Mondinalı kadınlar tarafından üretildiği söyleniyor.
Bir ülkede emekçi kadınlar bir kez ayağa kalkarsa zaferin kaçınılmaz olduğunu bilerek Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Mondinaların şarkılarını dinleyelim:
https://youtu.be/hThejyCogzs?list=RDhThejyCogzs
https://youtu.be/AcUt1solwOY?list=RDAcUt1solwOY
Mondinayım, sömürülenim (Son la mondina son la sfruttata)
Ben Mondina'yım, ben sömürülenim,
Ben hiç titremeyen bir proleterim:
Beni öldürdüler, zincirlediler,
hapis ve şiddet, hiçbir şey beni durduramadı,
Bedenlerimiz rayların üzerindeyken,
Sömürücülerimizi durdurduk;
pirinç tarlalarında çok fazla çamur var,
Ancak emeğin sembolü hiçbir leke taşımaz,
Ve iş için mücadele edeceğiz,
barış için, ekmek için ve özgürlük için,
ve yeni bir dünya yaratacağız
Adaletin ve medeniyetin olduğu.
Neden İran?
Bir haftadır ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı haince, alçakça, insanlık dışı saldırıyı izliyoruz.
Sol Haber süreci çok iyi gördü ve haberciliği Türkiye’de aklı sağlam tutmak için önemli bir müdahale haline geldi.
Bu yazıda çok kısaca neden İran bu saldırının konusu oldu diye kısaca bakalım.
Emperyalizmin habis mekanizması İsrail
Emperyalizm 20. Yüzyılda çok adice bir oyun oynadı dünya emekçi halklarına. Arap coğrafyasının ortasına dinci gericiliğe ve ırkçılığa dayanan, yaşamak için sürekli yayılmak zorunda olan bir devletin zembereğini kurup bıraktı.
Öyle bir mekanizma ki Siyonizm, insanlık onu yok edene kadar kötülük üretmeye devam edecek.
Oysa geçen yüzyılın başında, evet, Yahudiler sermaye sınıfının bir parçasıydılar, öte yandan sürekli ezilmiş ve sürülmüş bu halkın üyeleri arasından çok önemli aydınlar, sanatçılar, bilim insanları çıkıyor ve Avrupa’daki komünist partilerin önemli bir kadro kaynağı buradan geliyordu.
Şimdi İsrail işledikleri cinayetler ve yarattıkları terörle bütün dünyada emekçi halkların nefret objesine dönüştü. Nasıl olacağını bilemeyiz ama bu durum İsrail’in sonunun yaklaştığına ilişkin bir sezgi bırakıyor. En azından Batı emperyalizminin desteği olmadan yaşayamayacağını biliyoruz.
Üstelik emperyalizmin bir kötülük aparatı olarak kurulmuş olsa da bu mekanizma bazı durumlarda ABD’yi de yönlendirebilir duruma geldiği anlaşılıyor. Bir yerden sonra toz dumanın içinde kim yönlendirici kim aparat birbirine karışıyor.
Kennedy suikastından İsrail devletinin sorumlu olduğuna dair güçlü kanıtların ortaya çıkması, Epstein lağımının ABD yöneticilerine dönük bir kapan olduğuna dair veriler bu karşılıklı çürüme üreten mekanizmayı daha çok ele veriyor.
Ve İsrail bölgede kendisinden başka hiçbir egemen devlet istemiyor, İran’a dönük saldırının arkasında Mollalar veya başka bir iktidar kaynağından bağımsız olarak İsrail’in kendisinden başka bir egemen devletin varlığına dayanamaması yatıyor.
Batı emperyalizmi de geçen yüzyılda oluşan egemen ulus devletleri dağıtmayı amaçlıyor
20. yüzyıl emperyalizm için yenilgiler tattığı ve ölümüne yaklaştığı bir kısa yüzyılı kapsadı (1917-1990). Emekçi sınıfların zaferleri ve son kez ileri çekilen anti-emperyalist, anti-feodal burjuva devrimleri emperyalizmin bütün tasarımlarını bozdu. Bu dönemde ortaya çıkan her ulus devlete Batı emperyalizminin tarihsel bir kin beslediğini söylemeliyiz.
Ne istiyorlar peki?
Ulus devletlerde işçi sınıfının iktidara gelme olasılığı azaltılacak.
Yasama, yargı ve yürütme uluslararası şirketlerin emrine girecek.
Bu ülkelerde ulusal direnç ve iradenin dayanağı olan ulusal ordular lağvedilecek, tarla gibi dümdüz kullanıma açılacaklar.
Irak ve Suriye’nin düştüğü hali biliyoruz. ABD daha iki gün önce Irak’a asker indirdi, ne izin alma ne meşruiyet arayışı vardı.
İran için de aynı şeyi amaçlıyorlar, rejim değil mesele. Ne diyor Trump denilen insanlığın gördüğü en aşağılık varlık, “İran Devlet Başkanının kim olacağını ben belirleyeceğim… İran’ın hiçbir askeri gücü kalmayacak.”
Öte yandan ABD’nin 150 yıldır belki en güçsüz olduğu dönemden geçtiğini, büyük bir mali açmaz içinde olduğunu ve uzun sürecek bir savaşın maliyetini karşılayamayacağını yazmıştık.
Öyle içten içe kemiren bir güçsüzleşme ki 14 milyar dolara mal olan ve dünyanın en güçlü savaş gemisi olarak kabul edilen USS Gerald Ford uçak gemisinde tuvaletler çalışmıyor. Gemi yıllarca hiç durmadan nükleer enerji ile çalışıyor ama 5 bine yaklaşan mürettebat altına etmemek için 45 dakika tuvalet kuyruğunda beklemek zorunda.
Çin’in başlıca hegemonya aracı olan Tek Yol- Tek Kuşak’ı sabote etmek
Bu köşede çok yazdık, çok kısaca Çin’in dünyanın fabrikasına dönüşmesi, pazar ve hammadde kaynaklarına ulaşmanın çok yaşamsal hale gelmesi ile Çin bütün dünyayı neredeyse birbirine bağlayan bir hegemonya projesi olarak Tek Kuşak Tek Yol’u inşa etmeye başladı. Bu birçok kanaldan dünyayı birbirine bağlayan proje sadece limanları, tren ve iletişim yollarını kapsamıyor, yol boyunca serbest bölgeleri, ticaret kolonilerini ve büyük ölçüde emek gücü kullanımı da içeriyordu, doğal olarak Çin ordusu da usul usul bu hattı takip etmeyi planlıyordu.
ABD ve genel anlamda Batı emperyalizmi kendi hegemonyasını tahrip eden projeyi durdurmak için çok çabaladı. Alternatif projelerden burada bahsedecek yer yok. Ancak yol boyunca özellikle cihatçı aparatçıkları sabotaj için kullandılar.
Şimdi zaten yolun üstünde tetiklenmiş Pakistan-Afganistan savaşı yaşanıyor, her an savaşa dönüşebilecek Hindistan-Pakistan savaşı olasılığı kenarda bekliyor. İran’ın düşmesi büyük ölçüde Tek Kuşak Tek Yol’u bitirecek bir hamle gibi duruyor.
Çin ABD ile ilk kapışmayı kendi topraklarından uzakta almayı akılsızca buluyor ve Pasifikte bu nihai kapışma için bekliyor gözüküyor. Ancak medyaya yansıyan “gemi katili” diye adlandırılan balistik füzeleri İran’a sağlaması savaşın seyrini değiştirebilir. Bugünkü teknoloji ile uçak gemileri yenilmez değiller. Ayrıca İran tarafından fırlatılan füzelerinin isabet yeteneği bir Rusya veya Çin istihbarat desteğini düşündürüyor.
***
Son söz olarak şunu söyleyelim, bu akılsız ve zıvanadan çıkmış, kötülük ve kalleşlikle dolu dünyayı düzeltecek çok önemli bir şey var:
Dünya emekçi kadınlarının ayağa kalkışı.
Onların yeni bir dünyanın perdesini açışına tanıklık edeceğiz.
/././
İran’a yaşatılanları tartışırken... Emperyalizm demenin zamanı -Cangül Örnek-
Bugün Gazze’de ve İran’da yaşananlar, 1989’dan sonra açılan parantezin kapanmaya başlaması olarak da yorumlanabilir. Liberal kapitalizm dünyanın tek geleceği olduğunu iddia ederken en büyük kabusu olduğunu gösterdi.
Michael Hardt ve Antonio Negri, 2000 yılında İmparatorluk adıyla Türkçeye çevrilen ünlü kitaplarını yayımladıklarında entelektüel ve akademik dünyada büyük fırtına kopmuştu. İkili, ulus devletlerin sonunun geldiği yönündeki tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde bu kitabı yayınlayarak uluslararası düzeni yeniden tanımlamayı denediler. Onlara göre, ulus devletlerin dünya sahnesindeki rolü sona ermekteydi ve emperyal ülkeler eskisi gibi sistemin belirleyici aktörleri olamayacaklardı. Yeni sistem, aslında sistem de olmayabilecek şekilde desantralize olmuş bir “İmparatorluk”tu. Bu sistem içinde egemenlik artık ulusal değildi. Egemenlik uluslararası kurumlardan, uluslararası şirketlerden, ulusüstü antlaşmalardan ve benzer güç yoğunlaşmasının gözlemlendiği çok sayıda askeri ve sivil yapıdan oluşan bir ağ içinde üretiliyordu. Muhalefet de buna göre şekillenmek, küresel düzlemde ağlar olarak örgütlenmek zorundaydı.
Durup dururken basımının üzerinden 25 yıl geçmiş bir kitabı neden konu ettiğimi merak edebilirsiniz. Açayım...
ABD-İsrail koordinasyonunun İran’a yönelik hukuksuz saldırısının sürdüğü bugünlerde emperyalizm kavramını lügatlerden çıkarmayı salık veren liberal dalganın da geri çekildiğine tanıklık ediyoruz. Gazze’den başlayarak emperyalist saldırganlık ve onun aygıtları, alternatif bir açıklamayı imkansızlaştıran bir berraklıkla karşımıza çıktı. Söylem de gelişmelere paralel olarak doğrudan bir hal aldı. Bundan kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa’yı klasik sömürgeciliğin ruhunu yeniden diriltmeye çağırdı.
Özellikle 1980’lerden itibaren kabarmaya başlayan ve emperyalizmi Lenin’den kalan bir kenar süsüne indirgeyen bu liberal dalga genellikle iki eğilimi içeriyordu. Bazen doğrudan emperyalizm kuramının açıklayıcılığı reddediliyordu. Ancak özellikle liberal sol çevrelerde emperyalizm, çoğunlukla anti-emperyalist mücadeleyi soldan kovacak analizler yapıldığında hatırlanıyordu. Bu yaklaşıma göre, emperyalist hiyerarşilerin var olması emperyalist ülkeleri geriletmeyi öngören anti-emperyalist mücadeleyi sola ait kılmıyordu.
İster Hardt ve Negri gibi yeni bir kuramsal ve kavramsal çerçeve önersin isterse emperyalizmi geriletmeyi sola ait olmayan bir siyasal proje olarak kodlasın; kapitalist sistemin uluslararası çapta hiyerarşik örgütlenmesini ve bunun yarattığı bağımlılık ilişkilerini açık ya da örtük biçimde önemsiz saymak dönemin ruhuna çok uygundu.
Dönemin ruhu neydi?
Soğuk Savaş bitmiş, ABD’nin liderliğini yaptığı liberal-kapitalist dünya mutlak zaferini ilan edince, Batılı güçler, yeni düzene engel oluşturduğunu düşündükleri her direnç noktasını tek tek ortadan kaldırmaya girişmişlerdi. İşe Avrupa’dan başladılar. Bir yandan AB ve NATO genişleme süreçleriyle eski sosyalist ülkelerin kapitalist dönüşümleri sağlanırken diğer yandan da bu şekilde yutulamayan ülkeleri ezme girişimleri hız kazandı. 1991 yılından başlayarak Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaş ve NATO saldırısı ile yok edilmesi süreci göz önünde icra edildi.
Avrupa’daki dönüşüm sürerken askeri müdahaleler Ortadoğu’ya kaydı ve uzun yıllar devam etti: Körfez Savaşı, Afganistan işgali, Irak işgali, Libya’ya saldırı, Arap Baharı ile başarılan yönetim değişiklikleri, Suriye’nin cihatçı bir iktidara teslim edilmesi...
Bu listedeki ülkelerin iktidarlarına baktığımızda siyasi olarak sahiplenilebilecek bir şey görmüyoruz. Gördüğümüz şu: Soğuk Savaş sırasında kazandıkları farklı düzeydeki özerkliklerinden geri adım atmaya, kullanabildikleri hareket alanını terk etmeye ayak direyen iktidarlar sırasıyla hedef alınmaktaydı. Bu, saldırılan ve saldırılmayan ülkeleri birbirinden ayıran tek kriterdi. Yoksa saldırılmayan ülkeler demokrasi liginin gözde üyeleri falan değildi.
İşte bu süreçte, solun bir kesimini de içerecek şekilde ulus devletlerin gereksizleşmekte olduğu, dünyanın emperyalist hiyerarşiler üzerinden okunmasının arkaiklik sayıldığı bir yaklaşımın hegemonik hale gelmesi tesadüf olarak görülemez. Kuşkusuz Soğuk Savaş’ın sona ermesi, kişiler ve toplumlar arasında temas olanaklarının artmış olması, teknolojik gelişmeyle sınırları aşmanın sanal ortamda kolaylaşması; hepsi bu tartışmayı besledi.
Ancak burada daha önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. O da Soğuk Savaş’tan Batı blokunun zaferle çıkması sonrası dünyanın bir daha eski dünyaya benzemeyeceği, eski mücadelelerin ve bu mücadelelere yol gösteren kuramsal çerçevenin 20. yüzyılda, yani geride kaldığı inancıydı. Bu inancı pekiştiren şeylerden biri ise, teknolojideki gelişmelere, bu gelişmeleri tam olarak anlamamaktan kaynaklanan bir belirleyicilik atfetmekteydi. Dolayısıyla bu yeni dünyanın düzeni eski kuramlarla ve kavramlarla açıklanamazdı.
Oysa bu inancın entelektüel-akademik dünyada yaygın olarak benimsendiği yıllarda savaş ve işgal politikaları olabilecek en klasik haliyle sahnedeydi. Zaten İmparatorluk yayınlandıktan sadece üç yıl sonra ABD, Irak’ı uluslararası hukuku yok sayarak işgal etti.
Türkiye’de sol ve genel olarak entelektüel-akademik çevreler, bu tartışmaları sadece Hardt ve Negri’den öğrenmediler.
İmparatorluk Türkiye’de kendisine hayran kitlesi yaratmadan önce de emperyalizm kavramının uluslararası sistemin “karmaşık”, “katmanlı”, “çok merkezli” yapısını açıklamadığı söyleniyordu. Örneğin, bu eğilimin öncülüğünü yapan Birikim çevresinin tezlerinden biri, Lenin’in emperyalizm analizinin Marksizme hoş bir katkı olduğu ancak anti-emperyalizmin milliyetçilikten öte bir anlam taşımadığı şeklinde özetlenebilir.
Henüz 1975 yılı gibi erken bir tarihte Ömer Laçiner Birikim’deki yazısında solun NATO ve ABD üslerini kovmayı amaç edinmesini eleştiriyordu. Laçiner’e göre NATO ve ABD üslerinin kovulması ülkede kapitalist sistemin ayakta kalmasına engel değildi ve sol bunu göremiyordu.1
Murat Belge ise 2003 yılının Ocak ayında yani ABD’nin Irak işgalinden sadece iki ay önce solda hala anti-emperyalizmden bahsedilmesini küçümseyici bir dille eleştiriyordu: “Ancak, milliyetçilikle bu kadar rahat bir ilişki içinde yaşamayan ‘Marksist sol’ da bugünkü dünyanın çeşitli eğilimleri karşısında nerede duracağına karar veremiyor. Sosyalizm olarak bellediği ‘anti-emperyalizm’ retoriği hâlâ çok etkili. ‘Uluslararası kapitalizme karşı ulusal tepki’ mantığından uzaklaşmakta zorlanıyorlar. ‘Küreselleşme’ gibi süreçler karşısında ‘anti- emperyalist’ pozisyonlarda Ortodoks itirazları seslendirmenin muhafazakâr rahatlığını tercih ediyorlar.”2
Belge’ye göre muhafazakarlık ve milliyetçilik, solun mücadele tarihinde sık sık su üstüne çıkıyordu. Aynı yazıda örneğin 1968 gençliğinin 6. Filo protestoları hakkında, “(...) halktan adam kazanmak için, bu deniz askerlerinin ‘Türk orospuları’nı beceriyor olmasına dayalı ajitasyon yapmak, büyük bir deha eseri olarak görülebiliyordu” diye yazmıştı.
Halbuki bugün İran’a yönelik saldırıda 5. Filo’nun görev üstlendiğini izlerken gençliğin dünyanın farklı bölgelerinde savaş suçları işleyecek olan 6. Filo’yu protesto etmesini “banal milliyetçilik ve cinsiyetçilik” yakıştırmasıyla gözden düşürmeye çalışmanın ne kadar vahim bir etiketleme çabası olduğu daha da göze batıyor.
Son olarak Kerem Ünüvar’ın solun arkaik emperyalizm yorumuyla Türkiye sağının suçlarının ortağı haline geldiğini savunduğu 2007 tarihli yazısından bir bölüm okuyalım: “Türkiye sol/sosyalist hareketinin 1960’lardan beri kendi meşruiyetini sağlama almak, kökü dışarda olmadığını ispat etmek adına milliyetçilikle hesaplaşmak gibi bir kaygıyı gütmek bir tarafa, onu kendine eklemleyecek bir ‘strateji’ peşinde koşmuş olmasıyla koşut bir süreçtir bu. 1990’ların kriz ortamında kendi ‘ulusal’ kaygılarını sınıf analizinin, mücadelesinin önüne koymuş; dünyayı güya kendisine ait emperyalizm gibi bir analiz aracının 19. yüzyılın arkaik yorumuyla beraber işe koşup, kaybeden orta-alt sınıfların kendilerini anlamlandırdıkları yegane dünyaya, milliyetçiliğe teslim olmuş bir solun bugün gelinen toplumsal hezeyanlarda her şey bir yana düşünsel dahli vardır. Solun önemli bir bölümü milliyetçiliğin teknesinden kendilerine ekmek çıkarma derdiyle bunu devam ettirmekte de ısrarlıdırlar. Anti-emperyalizmin ilk baştan beri kullanıldığı bağlam, kurulduğu dil ekonomi- politik bir veçheye, kapitalizmin eleştirisine değil, ülkenin 150 yıldır yaşadığı değişimin en agresif, en reaksiyoner bağlamına oturtulmuştur.”3
Örnekler çoğaltılabilir.
Bugün Gazze’de ve İran’da yaşananlar, 1989’dan sonra açılan parantezin kapanmaya başlaması olarak da yorumlanabilir. Liberal kapitalizm dünyanın tek geleceği olduğunu iddia ederken en büyük kabusu olduğunu gösterdi.
Bu parantezin, kapitalizmin dünya çapındaki hiyerarşik örgütlenmesini retorik olarak reddetmeyip siyasi tavır geliştirirken dikkate almayan bu yaklaşım için de açılmamak üzere kapanmasını dileyelim.
-----
1Ömer Laçiner, “Türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri üzerine”, Birikim 7, 1975, s.57-61.
2Murat Belge, “Milliyetçilik ve sol”, Birikim 165, 2003. https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-165-ocak-2003/2353/milliyetcilik-ve-sol/294
3Kerem Ünüvar, “Türk solunun Türk sağına armağanı: Anti-emperyalizm”, Birikim 214, 2007, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-214-subat-2007-sayi-214-subat-2007/2397/turk-solunun-turk-sagina-armagani-anti-emperyalizm/3640
/././
‘AKP’nin İran konusunda kafası karışık’ diyenler hangi gerçekleri gözden kaçırıyor?
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, İran konusunda AKP medyasının direktifle aldığı farklı konumların arkasında yatan gerçeklere işaret etti.
Hatay’a düşen NATO mühimmatı üzerinden kurgulanan "İran saldırısı" senaryosu, Tahran’dan gelen net yalanlamayla çökmüştü. İran, "Türkiye topraklarına füze atmadık, dost ve komşu Türkiye'nin egemenliğine saygılıyız" diyerek NATO'yu yalanlamıştı.
Yandaş medya ise konuya ilişkin farklı eğimlere sahip.
Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri (TKP) Kemal Okuyan, "İran’dan ateşlendiği iddia edilen bir balistik füzenin NATO tarafından Türk hava sahasına yöneldiği sırada vurulduğu" haberleri ile ilgili farklı eğilimlerin ardındaki gerçeği değerlendirdi.
Okuyan, direktifle alınan konumların arkasında yatan gerçeğe işaret eden bir yazı yazdı. Sosyal medya hesabı X'ten paylaştığı yazıda, "Bizim gibilerin aldığı ABD ve İsrail saldırganlığına karşı ilkesel tutumdan farklı olarak, 'Türkiye’yi savaşa çekmek istiyorlar' diyenlerin önemli bölümü ABD ve NATO müttefikleriyle pazarlıkçı tutum için gerekli 'direnci' oluşturuyor. Diğerleri ise kamuoyunun 'İran da kırmızı çizgileri aştı' noktasına gelmesi için kaba propaganda makinesini canlı tutmakta" dedi.
Bölgenin ABD müttefiklerinden ibaret olmadığının altını çizen Okuyan, "ABD birbiriyle gerilim ve rekabet halindeki bütün müttefiklerini İran savaşına katmak için klavyenin tüm tuşlarına basmış durumda" değerlendirmesi yaptı.
TKP Genel Sekreteri'nin paylaşımının tamamı şöyle:
"Dün Hande Fırat 'İran’ın Damgan Semnan Eyaleti’nde bulunan Tahran ile Meşhet arasındaki Damgan kentinden Türkiye’ye doğru balistik füze ateşlendi. Balistik füze Irak ve Suriye’yi geçti, NATO ülkelerinin güvenliği için görevlendirilen ve Antalya açıklarında bulunan ABD gemisi tarafından vuruldu, parçası ise Hatay Dörtyol’da bulunan bir yazlığın yapay gölüne düştü.' diye başladı yazısına.
Oysa Hatay Dörtyol’a düşenin İran füzesi değil, onu vuran NATO savunma füzesinin parçası olduğu hemen ortaya çıkmıştı. Peki bu herkesin bildiği gerçeği neden Hande Fırat görmezden gelip, İran füzesinin Türkiye’ye düştüğünü yazdı? Ve bununla kalmayıp neden İran’dan fırlatılan füzenin hedefinin Türkiye olduğunu bir kesin hüküm olarak ilan etti?
Yazıya göre Ankara bu saldırıyı İran’ın emir komuta zincirindeki dağılmayla açıklama eğiliminde. Şimdilik…
Ne kadar ilginç değil mi?
Büyük ölçüde doğrudan yönlendirmeyle hareket eden, hele hele böylesi 'güvenlik' konularında inisiyatif alamayacak olan iktidar medyasında iki taban tabana zıt görüş işleniyor ve hatta bu görüşler aynı mecrada yan yana, arka arkaya kamuoyuyla buluşuyor.
Bir kesime göre ABD ve İsrail Türkiye’yi savaşın içine çekmek için komplo kurmakta. Diğerleri ise İran’ın Türkiye’yi tehdit ettiğini ve bir noktada Türkiye’nin buna yanıt vereceğini söylüyor.
Aynı partinin, aynı iktidar bloğunun sonuçları on yıllara yayılacak bir konuda bu kadar farklı yönlere işaret etmesinin nedeni ne?
Ya da bu blok hâlâ nasıl dağılmıyor?
E çünkü, bu başlıkta asla ve asla İsrail ile bir işbirliğini içine sindiremeyecek birkaç unsur dışında, iktidar yıllardır yaptığını yapıyor ve bütün olasılıkları elinde hazır tutuyor. Dolayısıyla bizim gibilerin aldığı ABD ve İsrail saldırganlığına karşı ilkesel tutumdan farklı olarak, 'Türkiye’yi savaşa çekmek istiyorlar' diyenlerin önemli bölümü ABD ve NATO müttefikleriyle pazarlıkçı tutum için gerekli 'direnci' oluşturuyor. Diğerleri ise kamuoyunun 'İran da kırmızı çizgileri aştı' noktasına gelmesi için kaba propaganda makinesini canlı tutmakta.
ABD birbiriyle gerilim ve rekabet halindeki bütün müttefiklerini İran savaşına katmak için klavyenin tüm tuşlarına basmış durumda. Ama bu bölge, ABD’nin müttefiklerinden ibaret değil. Şu anda karşı konulamaz bir kuvvet gibi hareket eden 'makine'nin yakıtı kibir, küstahlık, adaletsizlik ve öngörsüzlüktür. Dünyanın en kalitesiz yakıtıdır bu ve ne zaman nerede arıza vereceği bilinmez."
***










