Hesap halkımıza kesilecek: ABD'nin AKP'ye verdiği Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?-Ali Ufuk Arikan-
AKP'ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak? Asıl soru bu. Ülkemiz uzun süredir ABD’nin çıkarı neyse o çıkarın peşinden sürükleniyor. Masadaki seçeneklerden birinin, halkımızın hayatını riske atacak İran operasyonu dosyası olup olmadığı da yakında görülecek.
AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milyarlarca dolarlık satın alım anlaşmaları yapıp Amerikancılığın gazına bastığı son Beyaz Saray ziyaretinin ardından gündeme gelen en ilginç haberlerden biriydi Halkbank.
Milyarlarca dolarlık Boeing alımı, F-16 anlaşması, Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementlerine erişim, ABD menşeli bazı ürünlere uygulanan ek mali yükümlülüklerin kaldırılması, büyük ölçekli LNG alımı görünen ve bildiğimiz ilk faturalardı ama Halkbank parantezi neydi?
Ekim 2025’te, yabancı haber ajansları tarafından gündeme getirilen iddiaya göre, Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde Halkbank davasının kapatılması için 100 milyon dolar ceza ödeme teklifi yaptı.
İddia buydu.
Washington merkezli “düşünce kuruluşu” olan Ortadoğu Enstitüsü’nün Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol, “Erdoğan-Trump görüşmesinin detaylarını Trump yönetimi içindeki güvendiğim kaynaklarıma sordum. Görüşmeden çıkan en somut sonuç Halkbank meselesi. Türkiye 100 milyon dolara yakın ceza ödeyecek ama kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyecek" diyordu.
En iyi ihtimalle Halkbank’ın ABD’ye 2 milyar dolarlık bir ceza ödemesinin beklendiği dava nasıl olmuştu da 100 milyon dolara kapatılacaktı?
Tüm bu iddiaların ardından Erdoğan cephesinden gelen tek açıklama, anlaşma iddialarını doğrulayan şekilde “Sayın Trump gerek Amerika'daki temaslarımızda gerek son telefon görüşmemizde 'Halk Bankası'nın problemi bizim için bitmiştir' dedi. Tabii bu önemli bir siyasi irade beyanıdır, bizim için de kıymetlidir. Diğer yandan, tamamlanması gereken bazı süreçlerin olduğunu da biliyoruz. Temennimiz, bu süreçlerin bir an önce olumlu şekilde neticelenmesidir" olmuştu.
Peki, neydi bu Halkbank davası?
Hep birlikte hatırlayalım…
Rıza Sarraf, çikolata ve ayakkabı kutuları ve İran
Rıza Sarraf ismini Türkiye’de bilmeyen yok.

Birçok bakanı, AKP’deki birçok üst düzey ismi ve bürokrasiyi rüşvete boğan bu Tebrizli “genç” isim, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını Türkiye üzerinden delmekle suçlanıyordu.
Cemaat’in AKP’ye yönelik ABD menşeli 17-25 Aralık operasyonunun da merkezinde hatırlanacağı üzere bu konu vardı.
Bakanların, bakan çocuklarının ve Halkbank yöneticilerinin evlerinden çıkan deste destek paralar, çikolata ve ayakkabı kutusundaki rüşvetler, para sayma makineleri ve dahası… AKP’de birçok bakanın kellesini alan bu hamlenin ardından yaşananlar ayrı bir haberin konusu, biz ise bu haberin merkezine aldığı gündemle devam edelim.
Rıza Sarraf, 17 Aralık 2013’te üç bakan oğluyla birlikte rüşvet ve kaçakçılık iddiasıyla gözaltına alınmış, 21 Aralık'ta Muammer Güler'in oğlu Barış Güler ve Zafer Çağlayan'ın oğlu Kaan Çağlayan ile birlikte tutuklanmıştı.
AKP, eski ortağı Cemaat’i alt edince de 28 Şubat 2014'te alınan bir kararla Sarraf ve aynı operasyonda tutuklanan bakan çocukları tahliye edildi.
Her şey çözülmüş gibiydi.
Ancak bu tahliyeden iki yıl sonra çok ilginç bir gelişme yaşandı.
Sarraf adeta bile bile lades deyip gittiği ABD’de, Miami’de gözaltına alındı.
Sonra da 75 yıl hapis cezası talebiyle tutuklanarak yargılanmaya başlandı.
Sarraf’ın ABD ile anlaşarak Türkiye’den gittiği iddia ediliyordu.
ABD’deki duruşmalarda AKP’li birçok isme rüşvet verdiğini anlatan Sarraf, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'a Halkbank ile bağlantının kurulması için 45-50 milyon avro, 7 milyon dolar ve yaklaşık 2,5 milyon Türk Lirası rüşvet verdiğini söylüyordu: Zafer Çağlayan şirketimin hesaplarını arada bizzat kontrol ederdi. Ondan habersiz hiçbir şey yapmazdım. Nihayetinde Zafer Çağlayan'dan hiçbir şey saklamadık, onun bilgisi olmadan hiçbir şey yapmayız. Çağlayan, Aslan ile yapılan işlemleri görmezden geleceğini söyledi.
Sarraf, Ziraat Bankası ve Vakıfbank'ın da ambargoyu delmek için İran'la çalışmasına dönemin Başbakanı Erdoğan'ın onay verdiğini iddia ediyor, Erdoğan'ın onayını Çağlayan'dan öğrendiğini belirtiyordu.
Halkbank'ın en büyük hissedarı, yüzde 91,5'lik pay ile Türkiye Varlık Fonu. Kamu sermayeli bir mevduat bankası olan Halkbank'ın geri kalan yüzde 8,51'lik kısmı ise halka açık olarak borsada işlem görüyor.Şimdi burada daha önce de soL'da altını çizdiğimiz bir parantez açalım.
Dönemin Hürriyet gazetesi Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel’in apar topar yayından kaldırılan Rahip Brunson krizi yazısına dönelim: Amerikan tarafının talebi son derece netti; ‘siyasi bir rehine’ olarak gördükleri Pastör Brunson aleyhindeki ‘uydurma’ iddialar düşürülerek 18 Temmuz’daki duruşmanın ardından ülkesine gönderilmeliydi. Türk tarafının ABD’den genel beklentiler listesi aslında çok uzun olsa da bu tür bir pazarlıkta somut bir karşı talebin masaya konulması gerekiyordu. Ankara tercihini – yine kimseye sürpriz olmayan bir hamleyle – kısa vadede Türkiye’ye ekonomik anlamda büyük zarar verme potansiyeli taşıyan Halkbank dosyasından yana kullandı. Halkbank dosyasını bu tür bir pazarlığa elverişli hale getiren en önemli unsur kuşkusuz eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın aylarca bir Amerikan mahkemesinde yargılanarak hüküm giymiş olmasıydı. Ankara kendisinden yargıya müdahale bekleyen ABD yönetimine ‘benden talep ettiğini sen de yap’ diyordu. Hakan Atilla’nın kalan cezasını çekmek için Türkiye’ye gönderilmesi paketin Ankara’yı kamuoyundaki görüntü açısından kurtaracak bir unsuru olacaktı.
Brunson gündeminin AKP iktidarına darbesi büyük olmuştu hatırlanacağı üzere.
Bu darbenin ağırlığı ve pazarlığın şekli, ister istemez Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sonrası yaptığı açıklamaları ve AKP’nin pazarlık şeklini akıllara getiriyor.
Biz devam edelim…
Önce Brunson tahliye edildi, sonra tıpkı Sarraf gibi ABD’de tutuklanan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla.
Türkiye’ye döndüğünde rüşvet ve kara para aklama iddialarının merkezindeki bu isim kahraman gibi, bizzat Berat Albayrak tarafından karşılandı.

Döndüğünde bir kitap yazdı Atilla, “Amerika Atilla’ya karşı” adıyla.
Bir gazeteciyle söyleşisinde ise asıl hedefteki ismin Erdoğan olduğunu, savcılığın Erdoğan’ı hedef aldığını iddia edecekti.
Neden önemli?
Doğrudan Erdoğan’ın ve birçok kritik AKP kadrosunun hedefte olduğu bir süreçten söz ediliyor, haliyle oldukça önemli bir dosya Halkbank dosyası.
Ötesinde, Halkbank’a çok ağır bir mali yaptırım ve ceza gelmesi bekleniyordu. Belli ki bu ceza da ödenmeden, sadece 100 milyon dolarla kapatılıp geçilecek.
Tam da bu tabloda asıl soru, ABD’nin bu adımdan çıkarı ne?
Türkiye’ye verilen Halkbank hediyesinin karşılığı ne olacak?
AKP iktidarının uzun süredir tam boy Amerikancılığı sonuçlardan biri olmalı. Hemen her gündemde ABD çıkarı neyse, ülkemiz de o çıkarın peşinden sürükleniyor.
Masada duran seçeneklerden birinin halkımızın hayatını büyük riske atacak şekilde İran operasyonu dosyası olup olmadığı da kısa süre içinde görülecek.
/././
Yenilmezlik masalı tutmuyor: İşte ABD'nin İran'da örtbas etmeye çalıştığı gerçekler -Ogün Eratalay-
İkinci haftasına giren ilan edilmemiş İran Savaşında emperyalizm özellikle teknik başarısızlıkları konusunda büyük bir örtbas çabası içinde. Bu yazıda bunları okurlarla paylaşacağız.
ABD ve İsrail’in İran’a yasadışı ve kanun tanımaz bir şekilde saldırısında neredeyse ikinci hafta tamamlanıyor. Saldırılar gözü dönmüş şekilde devam ederken, trajik bir boyutta sivil kayıpları yaşanıyor, okullar hedefleniyor ilkokul çağındaki çocuklar öldürülüyor.
Bunun yanı sıra çok çeşitli medya organında bağlamından kopuk şekilde ordu birlikleri mevcudiyeti, silah envanterleri, füze menzilleri birbirleriyle karşılaştırılıyor. Başkomutan edasıyla, masa başından savaşın gidişatına dair ahkam kesiliyor.
Bu yazıda ise teknik anlamda savaş boyunca Amerikan tarafında örtbas edilmeye çalışan gelişmeleri, ortaya atılan yanlış bilgileri kamuya açık kaynaklardan ulaşabildiğimiz oranda sizlerle paylaşacağız.
Dost ateşi vakası
4 Mart günü Kuveyt semalarındaki 3 adet F-15E Strike Eagle bombardıman uçağının peş peşe vurulduğu haberi geldi. Olay sırasında 3 adet Amerikan savaş uçağı düşerken, bu uçaklarda görev yapan toplam 6 pilot paraşütle atlayarak kurtuldu. Yapılan incelemeler sonrasında bu üç uçağın da bölgede görev yapan 1 adet F/A-18 Hornet savaş uçağı tarafından vurulduğu ortaya çıktı. Yaşananlar buraya kadar talihsiz bir dost ateşi vakası gibi gözüküyor. Ancak gerçekler çok daha ilginç ve konuyu aydınlatan herhangi bir resmî açıklama da yapılmamış durumda.
İlk olarak hava savunma sistemleri tarafından vurulduğu iddia edilen F-15E savaş uçaklarından birisinin bir hava muharebesi sonrasında kuyruğundan hasar aldıktan sonra kontrolden çıkıp dönerek yere çakıldığı görülüyor.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/1.mp4
Düşen uçağın çok büyük ihtimalle kısa mesafeli ısı güdümlü AIM-9 Sidewinder füzeyle vurulduğu anlaşılıyor.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-03/2.mp4
Yukarıdaki videoda da vurulan uçağın hemen üzerinden vuran uçağın geçtiği görülüyor. Bu kadar yakın mesafeden bu kadar ölümcül bir hatanın yapılması hiç sık rastlanan bir durum değil. Öte yandan yerdeki komuta merkezinin de sürece dahil olup vuran uçaktaki pilotu bilgilendirmesi gereği açık. Savaşın karmaşıklığı içinde bir hatanın yapıldığı anlaşılıyor, Katar semalarında iki adet İran Hava Kuvvetlerine ait Sukhoi Su-24 savaş uçağının Katar Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğü anımsanırsa tehlikenin gerçek olduğu anlaşılıyor.
Ancak burada da bir ilginçlik var. F/A-18 Hornet silah ateşleme sistemi oldukça karmaşık. Bu uçaktaki HOTAS (Hands on throttle and stick control, pilotun elle kumandasını gerektiren manevra) üzerinden silah sisteminin ve radarın uyumlu olarak etkinleştirilmesi ve silahın seçilmesiyle beraber silahın radarla eşgüdüme getirilmesi gerekiyor. Ateş etme seçeneği ancak silahın kinematik kabiliyetiyle radar hedef üzerinde örtüşünce mümkün oluyor. Uçakta ısı güdümlü füze bu şekilde fırlatılmazsa radar bilgisi olmadan hareket edildiği için büyük olasılıkla füze hedefi vurmayacaktır. Bu olayda büyük olasılıkla ilk atışın kazayla yapıldığı ancak ısı güdümlü füzenin hedefi bulduğu düşünülebilir. Ancak uçaktan füzeler arka arkaya üç kez ateşlenmiyor. Bir “kaza” gerçekleşiyor, sonra tekrarlanıyor, sonra yine tekrarlanıyor. Dolayısıyla olay gizemini koruyor.
4 Mart'taki basın toplantısında ABD saldırılarının İran’ın batı sınırında yoğunlaştığı görülüyorİran semalarında hava hakimiyeti kurulduğu yalanı
ABD-İsrail saldırganlığında sürekli olarak tekrarlanan terimlerden birisi bu saldırgan devletlerin İran semalarında tamamen hakimiyet kurduğu söylemi. Bu söylemin anlamı ABD-İsrail Hava Kuvvetlerinin İran semalarının denetimini tamamen eline aldığı, karadan-havaya savunma sistemlerini tamamen temizlediği iddiasına dayanıyor.
İran Savaşında sabit hava savunma sistemleri büyük oranda kullanılmaz hale gelmiş olsa da bu mobil, hareket halinde füze rampalarının varlığını dışlamıyor. Bunun ötesinde yerin altındaki sığınaklardan atılabilen sistemler ve dağınık şekilde işletilen insansız hava araçları (İHA) filoları sayesinde İran hem semalarını savunuyor, hem de bölgedeki düşman hedeflerini vuruyor.
Ukrayna-Rusya Savaşında da gördüğümüz şekilde bombardımanda kullanılan her mühimmat son teknoloji ürünü değil, serbest düşüşle kullanılan bombalar yine ağırlıklı. Bununla birlikte 5. nesil olmayan savaş uçakları da kullanılıyor. ABD Hava Kuvvetlerindeki 4. Nesil savaş uçakları görsel olarak görmedikleri füzelerden korunma olanağına sahip değil. F-22 ve F-35 savaş uçakları bu olanağa sahip. Ancak daha önce örneklerde görüldüğü gibi bu uçaklar da dokunulmaz değil. Ayrıca CENTCOM verilerinden de görüldüğü gibi ABD hava saldırıları ülkenin batı sınırlarına yoğunlaşmış durumda, orta ve doğu bölgelerinde bir yoğunluk gözükmemekte.
Demir Kubbe gibi sistemlerin etkisizliği
İsrail topraklarında kurulduktan sonra Körfez Savaşı döneminden bu yana şehir efsanesine dönen sistemin ne kadar etkisiz olduğu 7 Ekim saldırılarında görülmüştü. Bunun ötesinde İsrail tarafından sert bir şekilde uygulanan haber sansürüne rağmen İran’dan ateşlenen füzelerin savunma sistemlerini deldiği biliniyor. Ayrıca sürü İHA saldırıları sırasında bu sistemin neredeyse tamamen işlevsiz hale geldiği artık reddedilemeyecek bir bilgi.
ABD ordusu ve üslerin durumu
Anlatılan yenilmezlik hikayelerinin aksine Amerikan Silahlı Kuvvetleri de cephe gerisi olanakları ölçüsünde güçlü. Dolayısıyla mühimmat, yedek cephane miktarı, kullanılanın yerine yenisinin konması gibi kısıtların yanı sıra büyük lojistik problemlerinden muzdarip.
Dolayısıyla özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki her bir askeri üssün büyük kıymeti var. Bu üslerde konuşlu bulunan silah sistemleri, ikmal kabiliyeti ve cephaneliklerin olmadığı senaryoda Amerikan ordusunun uzun süreli uzak coğrafya harekâtı gerçekleştirme kabiliyeti çok büyük oranda sınırlandırılacaktır.
ABD Savunma Bakanı Hegseth, İran füzesinden kopyalanan Amerikan İHA’sıyla.İran füzesi kopyalamak
Emperyalizm özellikle İHA konusunda İran’ın ürettiği çözümün en iyi yöntem olduğunu kabul etmiş durumda. Dolayısıyla karşı önlem geliştirmekle uğraşmak istemeyen Amerikan Ordusu Arizonalı SpektreWorks firmasına yaptırdığı LUCAS (Low Cost Uncrewed Combat Attack System, Ucuz İnsansız Muharebe Taarruz Sistemi) adını verdiği delta kanat İHA’yı kullanmaya başladı. Milyarlarca dolar harcayıp verim alamadığı taarruz ve savunma sistemlerinin çok ucuz silahlarla delinebildiğini kabul etmiş olan emperyalizm, çözümü “kopyalamakta” bulmuş durumda.
USS Lincoln nerede?
Savaşın ilk dönemlerinde ön saflarda yer alan nükleer tahrikli uçak gemisi USS Lincoln Mart ayının ilk günlerde geriye çekildi. Görev kapsamında bu değişikliğe gidildiği açıklandı, İran ise uçak gemisinin füze ve İHA sistemleriyle vurulduğunu öne sürdü.
Ancak Amerikan tarafı doyurucu bilgi vermekten ziyade iddiaları yalanlama yolunu seçmiş durumda. Geminin daha önce de Şahid İHA’larınca hedef alındığı biliniyor. Ancak son dönemde İran’ın gelişmiş füze sistemlerini kullanmaya başlamasıyla beraber geminin Hint Okyanusuna kaçtığı yönünde haberler yaygın.
Emperyalizm kural tanımaz bir azgınlıkla saldırıyor ancak karşısındaki direnci kıramadığı ölçüde hırçınlaşıyor ve yalpalıyor. Başarısızlıklar arttıkça yalanlar ve örtbas çabaları da artıyor.
/././
İsrail Bekaa’ya inmeye çalışıyor, HTŞ izin veriyor: Lübnan'daki helikopter baskını neyi gösteriyor?-Can Kuyumcuoğlu-
Lübnan ordusu üniformasıyla yapılan helikopterli baskın ve iki gün sonra gelen ikinci indirme girişimi, Tel Aviv’in Güney Lübnan’daki direniş hattını aşamayınca savaşın yönünü Bekaa Vadisi’ne doğru genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Suriye'deki cihatçı rejimin de buna ön ayak olduğu görülüyor.
Lübnan'da bir cumartesi gecesi... Bekaa Vadisi’nin üzerinde gökyüzü açık.
O sıralarda Kuzey İsrail’deki bir askeri üsten birbiri ardına dört askeri helikopter havalanıyor. Rotayı kuzeye kırıyorlar. Hermon Dağı’nın üzerinden geçip Lübnan’a doğru süzülmeye başlıyorlar. İçlerinde İsrail özel kuvvetleri var. Üzerlerinde İsrail üniforması yok. Lübnan ordusuna benzeyen askeri kıyafetler giyiyorlar.
Helikopterler Bekaa’ya doğru alçalıyor. Hedef, vadinin ortasında küçük bir yerleşim olan Nebi Şit kasabası.
Dağların arasından süzülüp inen helikopterden komandolar iniyor ve kasabaya ilerliyorlar. Yanlarında ambulanslar var. Hizbullah’ın sağlık kurumuna ait araçları andırıyor. Bir mezarlığa gidiyorlar. Kazı başlıyor.
Sonra silah sesleri... Direniş güçleri ve Lübnan ordusu birlikleri karşılık veriyor. Sabaha kadar süren çatışmalarda en az 41 kişi ölüyor.
İsrail, 7 Mart gecesi Bekaa Vadisi'nde yaptığı bu operasyonun gerekçesini, 1986’da Lübnan üzerinde düşen İsrailli pilot Ron Arad’ın naaşını aramak olarak açıkladı. Ancak saldırının boyutu ve kullanılan yöntemler, bunun yalnızca bir arama operasyonu olmadığını gösteriyordu.
Helikopterler gece yarısı indi
Lübnan ordusunun verdiği bilgilere göre operasyon gece saatlerinde gerçekleşti. Dört İsrail helikopteri Bekaa Vadisi’ndeki dağlık bölgeye yaklaşırken iki helikopter Nebi Şit yakınlarında özel kuvvet indirdi.
İsrail komandoları kasabaya ilerledikten sonra bir mezarlıkta kazı yaptı. Yerel bir görgü tanığı boş mezarı göstererek, “Onun burada olduğunu düşündüler ama hiçbir şey yoktu” dedi.
Operasyon sırasında Lübnan ordusu birlikleri ve başını Hizbullah'ın çektiği direniş güçleriyle çatışma çıktı. Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre en az 41 kişi öldü, 40’tan fazla kişi yaralandı. Ölenler arasında üç Lübnan askeri de bulunuyor.
Lübnan ordusu komutanı Rudolf Heykel de operasyonun yöntemine dikkat çekti. Heykel’in açıklamasına göre İsrail timi, Lübnan ordusuna ait askeri araçlara benzeyen araçlar kullandı ve askerler Lübnan ordusunun üniformasına benzer kıyafetler giydi. Operasyon sırasında ayrıca Hizbullah’ın İslami Sağlık Kurumu’na ait ambulansları taklit eden araçların kullanıldığı belirtildi.
Bu ayrıntılar, baskının yalnızca havadan gerçekleştirilen bir indirme olmadığını, öncesinde sahada ciddi bir hazırlık yapıldığını düşündürüyor. Kara araçlarının ve kılıkların Lübnan içinde temin edilmiş olması, operasyon öncesinde yerel bağlantılar ve istihbarat ağı üzerinden hazırlık yapılmış olabileceğine işaret ediyor.
İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada operasyonun Ron Arad’ın akıbetine dair bilgi bulmak amacıyla gerçekleştirildiğini, ancak herhangi bir kalıntı veya kanıt bulunamadığını duyurdu.
İndirme sırasında İsrail askerlerinin Baalbek kentine bağlı Nebi Şit beldesi mezarlığında kazı yaptığı tespit edildi.Üç Lübnanlı askerin hayatını kaybetmesi neyi gösteriyor?
Üç Lübnanlı askerin çatışmada hayatını kaybetmesi ülkenin iç siyasetindeki tartışmalar açısından dikkat çekici.
Son aylarda hükümet ve bazı siyasi çevreler ordunun İsrail’le doğrudan çatışmadan kaçınması yönünde baskı yapıyor; güneydeki bazı birliklerin geri çekilmesi ve direniş unsurlarına yönelik operasyonlar bu politikanın parçası olarak görülüyor.
Buna rağmen Nebi Şit’teki çatışmada hayatını kaybeden askerler, ordunun içinde İsrail’le karşı karşıya gelmeye hazır bir kesim bulunduğuna da işaret ediyor.
İki gün sonra yeni bir girişim
Nebi Şit’teki kanlı operasyonun ardından İsrail ordusu iki gün sonra geniş bir hava indirme girişimi daha yaptı.
Hizbullah tarafından yayımlanan açıklamaya göre 9 Mart'ta Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan gece saat 00.10 civarında yaklaşık 15 İsrail helikopteri Suriye yönünden Lübnan hava sahasına girdi. Helikopterlerin Doğu Sıradağları boyunca Janta, Yahfufa, Nebi Şit ve Arsal hattı üzerinden uçtuğu bildirildi.
Bazı helikopterlerin Lübnan-Suriye sınırındaki Sergaya ovasına piyade indirmeye çalıştığı, ancak Hizbullah güçleri tarafından karşılanarak çatışma çıktığı açıklandı. Çatışmaların saatlerce sürdüğü ve helikopterlerin geri çekilmek zorunda kaldığı bildirildi.
Güneyden giremeyen İsrail Bekaa’yı zorluyor
İsrail’in son operasyonlarının hedef aldığı Nebi Şit kasabası, Lübnan haritasında dikkat çekici bir konumda bulunuyor. Bölge, Bekaa Vadisi’nin kalbinde ve Beyrut’la neredeyse aynı paralelde yer alıyor.
İsrail’in Lübnan’a kara harekâtı için klasik giriş noktası ülkenin güneyi. Ancak Litani Nehri’nin kuzeyine doğru ilerlemek İsrail için tarihsel olarak son derece zor oldu. 2006 savaşında olduğu gibi son yıllardaki işgal girişimlerinde de İsrail ordusu bu hattı aşmakta zorlandı.
Bu nedenle askeri gözlemciler İsrail’in Lübnan Dağları’nın doğu platolarına, yani Bekaa Vadisi’ne helikopterle cep açmaya çalıştığını değerlendiriyor. Böyle bir cep, hem Hizbullah’ın ağır silahlarının bulunduğu iç bölgelere ulaşmayı hem de ülkenin doğusundaki lojistik hatları kesmeyi hedefleyebilir.
Şam’ın burnunun dibinde: HTŞ işbirliğiyle Suriye hava sahası kullanıldı
Operasyonun en dikkat çekici yönlerinden biri uçuş rotasıydı.
İsrail helikopterlerinin Lübnan’a ulaşmak için Suriye hava sahasını kullandığı görülüyor. Üstelik rota, Hermon Dağı ile Şam arasından geçen ve Suriye başkentine yaklaşık 20 kilometre mesafeden geçen bir koridoru kapsıyor.
İsrail savaş uçaklarının İran hedeflerine saldırırken Suriye hava sahasını kullanması daha önce de tartışma yaratmıştı. Bu durumda HTŞ yönetimine toz kondurmamaya çalışan İslamcı çevreler “Şam’ın bunu teknik olarak engelleyecek kapasitesinin olmadığı” ve durumun fiili bir gerçeklik olduğu yönünde savunular ileri sürüyordu.
Ancak durumun böyle olmadığı bu olayla açıkça görüldü.
Burada söz konusu olan yüksek irtifada hızla geçen jetler değil, alçak uçuş yapan askeri helikopterler. Suriye başkentinin hemen kuzeyinden geçen ve Lübnan’a asker indiren bir helikopter grubuna karşı herhangi bir müdahalenin olmaması, İsrail operasyonlarının fiilen tolere edildiğini ortaya koyuyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut cihatçı yönetimin İsrail’le işbirliği içinde olduğunu yeniden kanıtladı.
Suriye’de HTŞ rejiminin son dönemde attığı bazı adımlar da bu tartışmaları besliyor. İsrail’i doğrudan rahatsız edecek bir hamle görülmezken, bazı gelişmeler Tel Aviv’in bölgedeki askeri hesaplarıyla çelişmeyen bir tablo ortaya koyuyor. Nitekim son günlerde Suriye’nin kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın bölgelerde HTŞ güçlerinin askeri yığınak yaptığı da ortaya çıkmıştı. İsrail’in Lübnan’a yönelik operasyonlarının yoğunlaştığı bir döneme denk gelen bu hareketlilik de HTŞ'nin İsrail çıkarları doğrultusunda ilerlediğinin bir göstergesi.
Çatışma hattı genişliyor
İsrail baskınıyla eşzamanlı olarak Güney Lübnan sınır hattında da çatışmalar yoğunlaştı. Hizbullah son iki gün içinde İsrail hedeflerine yönelik 18 ayrı operasyon düzenlediğini açıkladı.
Bu saldırılar arasında İsrail’in kuzeyindeki Kiryat Şimona ve Nahariya yerleşimlerine roket ve insansız hava aracı saldırıları ile Hayfa’daki deniz üssüne yönelik füze atışları da bulunuyor. Hizbullah ayrıca İsrail’e ait bir Hermes-450 keşif İHA’sını düşürdüğünü duyurdu.
İsrail, Lübnan'ın güneyinde ilerleme sağlayamadığı gibi, Hizbullah tarafından karşı saldırılara uğruyor.İsrail basınında şaşkınlık ve panik
Sahadaki gelişmeler İsrail içinde de ciddi tartışmalar yaratmış durumda. İsrail basınında son günlerde yer alan değerlendirmelerde ordunun aynı anda İran ve Lübnan cephelerinde operasyon yürütmekte zorlandığı yönünde yorumlar yapılmaya başlandı.
Oysa Tel Aviv yönetimi ve İsrail medyasının önemli bir bölümü aylardır Hizbullah’ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde yok edildiğini ve örgütün ciddi biçimde zayıfladığını iddia ediyordu. Ancak son günlerde yaşananlar bu anlatıyla çelişen bir tablo ortaya koydu.
İsrail’in kuzeyindeki yerleşimlerin roket ve insansız hava aracı saldırılarının menziline girmesi, bazı bölgelerde yerleşimlerin boşaltılması ve sınır hattındaki askeri hareketliliğin artması İsrail kamuoyunda yeni bir endişe dalgası yarattı.
İbranice yayın yapan i24 kanalı da Hizbullah’ın saldırı ivmesini artırdığını ve artık savunma pozisyonunda olmadığını belirterek kuzey cephesindeki baskının giderek arttığını bildirdi.
Bazı İsrailli askeri yorumcular ise Hizbullah’la tam kapsamlı bir çatışmanın yürütülebilmesi için ordunun İran cephesine ayırdığı hava gücü ve istihbarat kapasitesinin bir bölümünü Lübnan’a kaydırmak zorunda kalabileceğini dile getiriyor.
Lübnan içinde siyasi gerilim: Ordu komutanı direniyor
Saldırılar, Lübnan iç siyasetinde de yeni gerilimleri tetikledi. Bazı siyasi çevreler Lübnan ordusunun Hizbullah’ı silahsızlandırması gerektiğini savunurken, ordu komutanı Rudolf Heykel’in buna direndiği öne sürülüyor.
El-Ahbar gazetesi yazarı İbrahim el-Emin’e göre ABD ve İsrail’in baskısıyla Hizbullah’ın tasfiye edilmesini isteyen çevreler, Heykel’e karşı görevden alma kampanyası yürütüyor. Ordu ise böyle bir adımın ülkeyi iç savaşa sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor.
Rudolf Heykel'Naaş arama' operasyonundan fazlası
İsrail, Nebi Şit operasyonunu "kayıp bir pilotun akıbetini öğrenme girişimi" olarak sunuyor. Ancak operasyonun kapsamı, kullanılan askeri yöntemler ve kısa süre sonra gelen ikinci helikopter girişimi bunun çok daha geniş bir askeri planın parçası olabileceğini düşündürüyor.
Bekaa Vadisi’ndeki başarısız indirme girişimleri, yalnızca İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açma arayışının denemeleri değil. İsrail, Lübnan'ın direncinin kırılabilmesi için Hizbullah'ın ortadan kaldırılması gerektiğini, bunun yolunun da tıpkı geçmişte olduğu gibi Lübnan'da etnik çatışmaları kışkırtarak bir iç savaşın tetiklenmesi olduğunu hesap ediyor. Bekaa Vadisi'nde tutulacak bir cep, sadece Şii nüfus ağırlıklı güneyle fiziki sınıra sahip olan İsrail açısından, Dürziler, Sünniler ve Hıristiyanlar başta olmak üzere etnik olarak çok daha çeşitlilik gösteren bir alanda fiziki varlığa sahip olmak, böylece yeni bir operasyonel olanak yakalamak anlamına da geliyor. Buna karşılık Hizbullah’ın hem sınır hattında hem de ülkenin iç bölgelerinde hazırlıklı olması, İsrail için bu planların uygulanmasını zorlaştırıyor.
/././









