EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var (Evrensel-Manşet)


Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yapmak yerine yevmiyeleri düşürdü. Bir yanda ücretler düşürülürken öte yandan da meslek hastalıklarının işçilerin ‘kaderi’ sayıldığı Aliağa gemi söküm bölgesi, artan hız baskısı, yenilmeyen malzemeler ve göstermelik denetimler sonucu ölüm sahasına döndü!

Halil İbrahim Uz Mavi Denizcilik Geri Dönüşüm Tesislerinde 5 metre yükseklikten düştü.
Hasan Aktepe Gemi geri dönüşüm tesislerinde kesilen gemi parçasının altında kaldı.
Salih Ataman Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu hayatını kaybetti.

Aliağa gemi sökümünde son 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü: Her gün kelle koltukta çalışıyoruz -Emre Gökmen- 

İzmir – Aliağa gemi söküm bölgesi, son dört ayda üçüncü iş cinayetiyle bir kez daha ölüm alanına dönüştü. Blade Denizcilik tesisinde çalışan Salih Ataman, 10 Ocak’ta vinç kancasının koparak üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. İşçiler, yaşananların “kaza” değil, denetimsizliğin, eski ve güvensiz malzemelerin, hız baskısının ve götürü çalışma sisteminin sonucu olduğunu söylüyorlar. Son dört ayda üç işçinin yaşamını yitirdiği bölgede ne gerçek bir denetim ne caydırıcı bir yaptırım ne de patronlara yönelik bir hesap sorma var.

Salih Ataman’ın ölümünün ardından aynı iş kolunda çalışan, olayı bilen işçilerle görüştük. İş kazalarının artık günlük rutine, iş cinayetlerinin ise “şaşırmayacağımız olaylara” dönüştüğünü söyleyen işçiler, çalışma koşullarına ve arkadaşlarını kaybetmeye duydukları öfkeyi dile getiriyorlar.

"Malzemeler yeni olsa Salih’i kaybetmezdik"
Başka bir firmada çalışan bir gemi söküm işçisi, Salih Ataman’ın yaşamını yitirdiği iş cinayetini şöyle anlattı: “Vinç loçasındaki mandal çalışmıyordu. Loça zaten paslıydı. Rüzgâr kuvvetliydi, doğal olarak mandal tutmayınca çıkıyor. Normalde loçanın havada asılı kalmadan, güvenli şekilde çalışması gerekir. Ama burada öyle değildi. Mandal sistemi çalışmıyordu. Rüzgar ve aletin kötü olması sonucu üçlü sapan arkadaşımızın üzerine düştü. Ambulans gelene kadar zaten çoktan hayatını kaybetmişti. Yani malzeme düzgün olsa, yenisi alınmış olsa Salih’i kaybetmezdik.”

"Denetimden önce haber geliyor, denetim bitince eski düzene devam"
Patronların malzemeleri yenilemediğini söyleyen işçi, şöyle devam etti: “Malzemelerin kötü durumda olduğunu biliyorlar. Söylediğimizde de ‘gidin gemiden ne lazımsa alın’ diyorlar. Yani yine eski, çürük malzemeye yönlendiriyorlar. Masraftan kaçmak için gemiden çıkanları kullandırıyorlar. Platformun vinçleriyle de yıllardır aynı işler yapılıyor. Bu kadar eski ve ömrü tükenmiş malzemeyle çalışınca bedelini işçilerin ömründen kesiyorlar.”

Denetimlerin ise göstermelik olduğunu vurguluyor: “Denetim haberi zaten önceden geliyor. Ona göre ortalığı toparlıyorlar. Denetim bitince eski düzene devam. O yüzden ne ceza alıyorlar ne uyarı. Denetim var ama sonuç yok.”

"Götürü sistem ölüm riskini büyütüyor"
İşçiler, iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden birinin hız baskısı ve götürü sistem olduğunu söylüyor: “Şöyle bir sistem var: Ne kadar hızlı bitirirsen o kadar çok para alırsın. İnsanlar zaten zor durumda, daha fazla kazanmak için bu götürü sistemini kabul ediyor. Ama bu sistem olduğu sürece iş kazası da iş cinayeti de bitmez.”

Götürü sistemin yorgunluğu ve dikkatsizliği artırdığını anlatıyor: “Normalde 7-8 ayda bitecek işi 4-5 ayda bitirmek için anlaşılıyor. Her gün iki kat fazla çalışıyorsun. Daha yorgun, daha dikkatsiz oluyorsun. Sonra bir şey olunca ‘kader’ deniyor. Ama mesele kader değil. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılmasak, ‘hadi hadi iş bitecek’ diye baskı kurulmasa bunlar olur mu?”

Bu noktada işçi, sorunun bireysel dikkatsizlik değil sistem olduğunu vurguluyor: “Evet işçinin dikkati önemli ama bu koşullarda kim ne kadar dikkat edebilir? Başta götürü sisteminin kalkması, her yerde çalışma koşullarının insan gibi olacak şekilde düzenlenmesi lazım.”

"Kurşun yüksek çıktıysa ya kapı dışarı ya da sürgün"
Gemi sökümde sadece ani ölümler değil, ağır hastalıklar da işçilerin kaderi haline gelmiş durumda: “Kurşun oranı yüksek çıkması, bel fıtığı, akciğer hastalıkları çok yaygın. Ama özellikle kurşun yüksek çıkarsa ya seni başka yere gönderiyorlar ya da direkt çıkışını veriyorlar. Hem bu iş yüzünden hastalanıyorsun hem de işsiz kalıyorsun.”

Meslek hastalığı olarak tanınmamasına da tepki gösteriyor: “Bu hastalıkları meslek hastalığı saymıyorlar. Tedavisi de öyle hemen olmuyor. 4-5 ay temiz hava alman gerekiyor. Yıllarca ölüm riskiyle çalışıyorsun, sonra da hastalığınla ortada kalıyorsun.”

"Her gün ölüm riskiyle bu ücretlere çalışılmaz"
İşçiler, ağır risklere rağmen ücretlerin düşük olduğunu söylüyor: “Her gün kelle koltukta çalışıyoruz. 60-70 bin lira maaş alıyoruz. Bu işin ağırlığına, riskine, bize bıraktığı hastalıklara bakınca bunun karşılığı bu para olamaz.”

Ücret tartışmasını “tehlike primi” değil “yaşam hakkı” üzerinden kuruyorlar: “90-100 bin lira denince fazla gibi geliyor olabilir ama yaptığımız işi kim kolay kolay yapabilir? Her gün üstümüze ne düşecek diye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın karşılığı da farklı olmalı.”

İşçilerin birlikte hareket etmesinin önüne baskı ve korku konulduğunu da anlatıyor: “Zam isteyince hemen işten atma tehdidi başlıyor. İşçiler korkuyor: kira var, kredi var, çocuk var. Ama işverenler hemen bir araya gelip ortak zam açıklayabiliyor. Biz bir araya gelince dağıtılıyoruz. Yine de başka yol yok, birlik olmak zorundayız.”

Aliağa’daki son iş cinayetleri
Aliağa gemi söküm bölgesinde yaşanan iş cinayetleri münferit değil, sistematik bir ölüm düzeninin sonucu. Son dört ayda yaşamını yitiren üç işçi, denetimsizliğin ve kâr hırsının nasıl can aldığını bir kez daha gösteriyor.
Halil İbrahim Uz
45 yaşında, iki çocuk babası, taşeron işçiydi. Bergama’da yaşıyordu. 2 Ekim’de Mavi Denizcilik (Sugurya) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde geminin kaptan köşkünde bulunan keresteleri sökerken yaklaşık 5 metre yükseklikten düştü. Mesai arkadaşları ambulansın 45 dakika sonra geldiğini söylüyor.
Hasan Aktepe
40 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 12 Kasım’da eski adı Kalkavan Gemi Söküm olan Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kesilen gemi parçasının altında kaldı. Parçaların 600-700 ton ağırlığında olduğu, 3-4 kepçeyle kaldırılabildiği belirtiliyor. Hastaneye bile götürülemeden yaşamını yitirdi.
Salih Ataman
49 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 10 Ocak’ta Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu üzerine düşmesiyle yaşamını yitirdi. Ambulans geldiğinde hayatını kaybetmişti.
***

Şeytan tezgâhı -Timur Soykan/BİRGÜN-

Dolandırıcılar ‘Soyunuzdan gelen günahlar ve gerçekleştirilmemiş adaklar nedeniyle içinizde şeytan var’ diyerek insanları ağlarına düşürüyor. Şeytan çıkarma seansları yapıp kefaret topluyorlar. Tezgâh yıllardır sürüyor.

Dini duyguları kullanarak insanları dolandıranlar sınır tanımıyor. Son dönemde yaygınlaşanlardan biri; ‘Kefaret’ yöntemi.

Aslında bu tezgâhın mimarı; Erol Tangut. Geçmişte sahne şovları yapıyordu. Kung-fu ustası olduğunu iddia eden Tangut, 2006 yılında TGRT’deki ‘Show Time’ isimli programda ninjalarla kavga, giyotinden kurtulma, jiletli tahtada yürüyüş, kılıç hareketleri gibi gösteriler sergilemişti.

PARANORMAL OFİS

Bir süre sonra dini duyguların istismarıyla yapılacak şovların çok daha karlı olacağını fark etti. Ankara Ulus’ta ‘paranormal ofis’ açtı. Din alimi rolüne bürünmüştü. ‘İlmi Sayik’ diyerek süslediği yönteminde yıllarca şunu anlattı:

“İnsanın kendisi ya da soyundan insanlar günah işlediğinde bedenine şeytan girer. Ayrıca soyundan kişiler bir adak verip bunu yerine getirmediyse ya da kendi adağından et yerse yine şeytan bedene girmek için ruhsat alır. Ayrıca beddua ve günahlar farklı hastalıklara neden olur.”

Geçmişte yerine getirilmemiş adakları, işlenmiş günahları ve bedduaları ortaya çıkaran ilme sahip olduğu iddiasındaydı. İnsanları ‘tövbe ve kefaret’ yöntemiyle iyileştirdiğini anlatıyordu.

Buraya gelen kişilere önce dua okutuyor ve kefaret için ödeyecekleri bedelleri anlatıyordu. Ardından kefaret için alınacak fidan, kitap, kurban, mama sipariş hattının numarasını da veriyordu.

Sipariş hattı kurmuştu.

Ayrıca ‘şeytan çıkartma’ üstadı olduğunu söylüyordu. Erol Tangut burada büyü bozma, cin çıkartma, şeytanları bedenden defetme seansları da yapıyordu.

Bununla da yetinmedi. Bir Youtube kanalı açarak ‘Sihir, büyü, cin, musallat belgesel’ ismini verdi. Sloganı şuydu: “Gerçek kişiler, yaşanmış olaylar, canlı seanslar… Hurafeler yıkıldı, cin musallat gizemi açıldı, iblis çıldırdı.”

ŞEYTAN ÇIKARMA VİDEOLARI

Bir milyonu aşkın kişi tarafından izlenmiş bu Youtube videolarında Erol Tangut ve karşısındaki kişilerin oyunculuk performansları var. Güya; Erol Tangut, insanların içine giren şeytan ile konuşuyor. Mesela; bir videoda içine şeytan girdiği söylenen kadın yılan gibi tıslayarak konuşuyor.

Erol Tangut, sadaka kutusuna para attığında ‘şeytan’ rolünü yapan kişiler çığlık atıyor, ‘Yapma… yapma’ diye bağırıp acı çekiyormuş gibi yapıyor. Böylece tezgâhta para vurgusu başlıyor. ‘Oyuncular’ın içlerinden şeytanın çıktığını söylemesiyle video bitiyor.

Daha vahimi; ciddi ruh sağlığı sorunu yaşayan insanlar da Erol Tangut’un paranormal ofisine getirilmişti. Bu seansların videolarında hastalar kriz geçirirken Erol Tangut içlerinde şeytan olduğunu söylüyor ve dualar okutarak onları iyileştireceğini iddia ediyor. Cinlerden de yardım aldığını anlatıyor. Bu seanslara çocuklar da getirilmişti ve onların da videoları yayınlandı.

Erol Tangut şeytan çıkarttığını iddia ettiği videoları Youtube’ta yayınladı.

CİNSEL İSTİSMARDAN MAHKÛM OLDU

Erol Tangut, Akit TV ve Beyaz TV’de programlara da çıkmış.

Umre’den fotoğraflar paylaşan Erol Tangut tezgâhına ‘Şeytan Haritası’ isimli bir kitap da eklemişti. Alt başlığı ise şöyleydi: ‘Paranormal ofis, acil yardım, eğitim ve araştırma kitabı.’

Saçmalıklarla dolu kitabı satarak da para kazanıyordu.

Hem şeytan çıkartan hem de cinci olduğunu söyleyen Erol Tangut’un foyası 2018 yılında ortaya çıktı. 16 yaşındaki iki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmaktan ve dini duyguların istismar edilmesiyle dolandırıcılık suçlarından 33 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Erol Tangut 2018 yılında çocuğa cinsel istismardan tutuklandı.

ÖĞRENCİSİ YERİNİ ALDI

Ancak Erol Tangut’un hapse girmesi dolandırıcılık tezgâhını bitirmedi. Onun yerini öğrencisi Ersin Aytaç aldı. ‘İlmi Sayik’ ismini değiştirerek ‘Tıbbul Furkan’ yaptı.

Erol Tangut hapse girince yerini alan Ersin Aytaç, tezgâhı devam ettiriyor.

Ersin Aytaç İstanbul, Ankara, Antalya’da ofisler açtı. O da insanların içine giren, kendi deyimiyle ‘ruhsat alan’ şeytanla konuştuğunu iddia ediyordu. Erol Tangut gibi kitap yazdı. Kitapta şeytan ile şu diyaloğu kurduğunu anlattı:

Ersin Hoca: Şeytan gerçek bir Müslüman nasıl olur?

Şeytan: Allah ile yaşar, Allah ile ölür… Hanginiz ölebilirsiniz?

Ersin Hoca: İnsanlar para için yaptığımı söylüyorlar ya kitabın geliri Arakan’a, Afrika’ya gitse oyunun bozulur değil mi?

Şeytan: Hayır gitmesin, kulun olayım gitmesin. Çok büyük bir kitap o. Açlıktan ölsün onlar.

Tabii ki bu diyalogda ‘kitap geliri’ vurgusu dikkat çekiyor.

Ersin Aytaç, günahların neden olduğu hastalık ve belaları şöyle sıralıyor:

Zekât eksikliği: Şeker hastalığı, kanser, şizofreni.

Faiz günahı: Kabızlık, yuva yıkılması.

Narsist günahı: Evlenememe, aşağılanma, aldatılma.

Yetime zulüm: Boyun fıtığı, saç dökülmesi.

Hasta çocuğa zulüm: SMA hastalığı.

Soydan gelen işkenceyle öldürme zulmü: Kansızlık, epilepsi.

Alim, evliya öldürme: Şizofreni, sanrı.

KEFARET ‘REÇETE’LERİ

Bunun gibi onlarca madde sıralayan Ersin Aytaç, bu hastalıklara insanın içine giren şeytanın neden olduğunu anlattı. Kendisinin geliştirdiği ‘Tıbbul Furkan’ yöntemiyle insanın soyundaki ve kendisindeki günahları tespit edip niyet, dua ve kefaretle şeytanı kovacağını söyledi. Bu ağa düşürdüklerine ‘reçete’ gibi okuyacakları duaları, ödeyecekleri kefaretleri yazdı.

Bunların bazılarının başlıkları şöyle:

‘Büyük zulüm kefareti çabalaması (Evliya Zulmü). Haramzade Kefareti Çabalaması, Narsist ve Ensest Kefareti Çabalaması, Soy Zekat Kefareti Çabalaması, Kınama Kefareti Çabalaması.’

Bütün bu metinlerde kişiye Adem’den bu yana bütün soyunun günahlarından arınmak için niyet ettiriliyor. “Şeytanın bedeninden aldığı ruhsatın iptaline vesile olması niyetiyle…” demesi söyleniyor. Onlarca eziyet, suç, hata sıralandıktan sonra kefaret kısmına geçiliyor. Bazı duaların binlerce kez okunması, namaz kılınması gibi maddelerden sonra fakir doyurmak, su kuyusu açmak, pekmez, süt dağıtmak, yaşlı giydirmek, kitap dağıtmak gibi kefaretler sıralanıyor. Tabii ki bu yardımları dağıtmak için Ersin Aytaç ve arkadaşları hazır. Bir dernekleri var ve kefaretlerin bu dernek aracılığıyla yapılacağı söyleniyor.

Bu dümendeki adak bölümleri de çok ilginç. Ersin Aytaç’a göre; tutulmayan adaklar ve etkileri şöyle:

‘ÖRDEK ADAĞI GICIK EDER’

Ağaç dikme adağı: Ciltte kuruluk, susuzluk.

Koç adağı: Kadında bazen erkek sesi çıkartır. Kadının alnında sivilce. Erkekte şehvet. Kadında cinsel soğukluk.

Ördek adağı: İnsanı gıcık eder, dalga geçer.

Deve adağı: Çok sinirli olabilir.

Kelle paça adağı: Kendi adağından hayvanın neresi yendiyse o bölge kaşınır. Kelebek hastalığına sebep olur. Kişinin yüzü, boynu kıpkırmızı olur. Egzama ve reflüye neden olur.

KOMEDYEN YAPAN BEDDUA

Ersin Aytaç, kitabında insanın soyuna yönelik beddualarında şeytana ruhsat olduğunu saçma bağlantılarla anlatıyor. Bir tanesi aktarmak yeterli:

Çoluk çocuğunuza el alem gülsün, komik duruma düşesiniz bedduası; Komedyenlerde bulunan ruhsattır. Her hareketleri insanlara komik gelir, gülerler. Bunu yorumlamayı Cem Yılmaz’a bırakmak gerekiyor sanırım.

Cezaevine düşen Erol Tangut, fikirlerini çalıp kaynak göstermediğini savunarak Ersin Aytaç’ı suçluyor. İkilinin arası artık bozuk.

Ersin Aytaç, bir din alimi rolünde Youtube’ta videolar yayınlamaya devam ediyor. Kitabı satışta ve derneği de açık. Özellikle sosyal medyadan yüzlerce insan bu tuzağa düşüyor. Sağlık ve diğer sorunlarının geçmiş soylarının günahlarından kaynaklandığı söylenen bu insanlar şifa bulacaklarını umut ediyor. Ayrıca içlerinde şeytanın olduğu korkusunu yaşıyorlar.  Bu dolandırıcıların kurduğu Whatsapp gruplarında yüzlerce insan bulunuyor ve mürit haline getiriliyorlar. Her zaman olduğu gibi bu tür yapılar, son hamlelerini para talebiyle yapılıyor. Toplanan paranın nereye gittiğini tahmin etmek zor değil.

Timur Soykan/BİRGÜN

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-


Yağcılığın Erdoğan’a verdiği zarar -Mehmet Y.Yılmaz- 

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi. Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor. Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

Dışişleri Bakanı Hakan FidanCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin 100 yıldır beklediği lider olduğunu söylemiş.

Söyleyeli bir hafta kadar oluyor, benim dikkatimden kaçmış; Ertuğrul Özkök’ün yazısında fark ettim.

Fidan şöyle diyor: “Erdoğan diye bir lider çıkmış, bu topraklardan, 100 yıldır beklediğimiz ve masaya yumruğunu vurmuş ve demiş ki, ‘kardeşim, artık haddinizi bilin, yeter. Gerçekten adalete, hikmete, insan haklarına, insan onuruna dayalı bir sistem olacaksa olsun, onun dışında artık bu topraklarda, bu coğrafyalarda bu kadar eşkiyavari, insanların gözünü boyayarak politika ilerletme, gündem ilerletme dönemi bitmiştir kardeşim, benimle beraber bu dönem bitmiştir.”

Yağcılığın bu kadarı biraz fazla ama yine de insanın tebessüm etmesine katkıda bulunduğu için Hakan Fidan’ı kutluyorum.

Öbür yağcılardan daha başarılı bulduğumu da belirteyim ama bu gelecekte Erdoğan tarafından “halef” ilan edilmesine yeter mi, zannetmiyorum.

İşe yaraması zor çünkü maddi verilerle desteklenebilecek bir yağlama yıkama konuşması değil.

Erdoğan elini masaya niye vurmuş, karşısında kim varmış da onlara “haddinizi bilin yeter artık” demiş meçhul.

Ayrıca böyle konuştuğunu iddia ettiği insanın tek başına yönettiği bir ülkede insan hakları, adalet filan yerlerde sürünüyor.

Yani diyeceğim o ki biraz ham bir yağcılık olmuş. Beslenme bilimi jargonuyla söyleyecek olursam “doymamış yağ oranı çok yüksek!”

Ayrıca bu ülkenin tarihi liderlerine ayıp kaçmıyor mu?

Erdoğan “ülkenin tarihi liderlerini bir kalemde silen adam bana yarın neler yapmaz” diye aklından geçirmez mi sanıyor, anlamadım.

Erdoğan’ın temel sorunu bu aslında: Etrafının bir yağcılar ve evet efendimciler ordusuyla çevrilmiş olması.

Onun için ayakları bir türlü yere basmıyor, hata üzerine hata yapıyor ve hata yaptığının bile farkına varmıyor.

Ekrem İmamoğlu seçimde karşısına çıkmasın diye bütün hukuk düzenimizi altüst etti mesela.

Çevresinden birisi de çıkıp “efendim yanlış yapıyoruz, seçimi kazanmanın yolu bu değil” diyemedi.

Bu kadar savcı, şu kadar hâkim seferber olmuş, onu tutukla, bunu hapse tık, şunu itirafçı yap diye çabalıyor ama kimseyi ikna edemiyorlar.

Vatandaşın ezici çoğunluğu bu işin neden yapıldığını biliyor.

Bunun seçimde bir sonucu olmayacağını mı düşünüyorlar, çok merak ediyorum.

Erdoğan kendisini iktisatçı, damadını da maliyeci zannedip, ekonomik dengeleri altüst ederken hiçbiri çıkıp “aman efendim, böyle giderse batacağız” diyemedi.

Tam tersine yepyeni bir iktisat teorisi keşfedilmiş gibi yıkayıp, yağladılar ve sonuç ortada.

Bugün Ankara semalarında “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısı çalınıyorsa onların sorumluluğudur.

MetroPOLL’ün 2025 yılı verileriyle hazırladığı rapora göre bu ülkede yaşayan her iki kişiden biri psikolojik desteğe muhtaç hale gelmiş.

Toplumun yüzde 61’i “yüksek düzeyde tükenmişlik hissi” yaşıyor.

Nüfusun üçte biri “çekelim gidelim bu diyardan” havasında.

18 – 34 yaş arası eğitimli genç nüfusta “fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim” diyenlerin oranı, ülkede kalmak isteyenlerle neredeyse eşit.

Rapor, bu grupta gitme isteğinin artık marjinal bir düşünce değil, “ana akım bir seçenek” olduğunu vurguluyor.

“100 yıldır beklenen liderin” vatandaşlarının sadece yüzde 39’u devlet kurumlarına güveniyor.

Her iki kişiden biri (yüzde 55), ülke gündemini takip etmenin kendisini “fazla” ya da “çok fazla” bunalttığını söylüyor.

Demek ki yüz yıldır “haberleri izlerken şöyle doya doya bunalmak için” beklemişiz!

Türkiye, “yüksek tükenmişlik” duygusunun esiri olmuş, nüfusun yüzde 61’i, günlük yaşamını belirgin bir duygusal yorgunluk, gündem baskısı ve gelecek kaygısı ile sürdürdüğünü söylüyor.

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin bu gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi.

Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor.

Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

O da yapıyor zaten, hem de bol bol.

/././

2026’da Emniyet’i bekleyen tablo!-Tolga Şardan- 

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Yeni yıla girmeden hemen önce ve yılın ilk günlerinde yaşanan birbirinden bağımsız iki gelişme, Emniyet teşkilatının 2026’da yaşayacaklarının sinyalini verdi kanımca.

Yalova’daki IŞİD’in hücre evine yönelik operasyona neden olan çatışma ile valiler kararnamesinin Emniyet’i ilgilendiren boyutundan söz ediyorum.

İki farklı sürecin yansımasından hareketle teşkilat kulisleri adam akıllı kaynayacak gibi duruyor yıl boyunca.

Kulislerin ağırlıklı noktasının, suçla mücadelede dünyadaki yeni gelişmeler, yakın geleceğin vizyonu, bölgesel gelişmeler ışığında teşkilatta oluşturulması beklenen yaklaşımlar, çağdaş eğitim teknikleri ve modellerinin hayata geçirilmesi ve modernizasyon gibi konular olması beklenecek.

Fakat şimdiden kayda geçireyim, maalesef öyle olmayacak!

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Mecburen dedim, çünkü bu konu başlıklarındaki sorunlar, 2025’te mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’nca çözüme kavuşturulamadığı için yeni yılda da epeyce gündem olacak.

Teşkilat mensupları, özellikle polis memurları, bizzat yöneticilerinin sorunları çözme becerisi gösteremedikleri konularda maalesef yine siyasetin eline düşecek!

Sosyal medyadan isyanlar ve eleştiriler yükselecek. Atışmalar yoğunlaşacak. Beraberinde idari soruşturmalar hız kesmeden sürecek. Seslerini sosyal medyadan duyurmak isteyen polisler, sosyal medya paylaşımlarının içerik ve niteliğine göre cezalandırılacaklar.

Mağdur emniyet mensupları sosyal medyadan yöneticileri eleştirecekler, ceza alacaklar. Ceza verilmesi tehdit ve riskine karşın sosyal medyadan sesler yükselecek. Kısır döngü böyle sürüp gidecek.

Bu tabloya rağmen teşkilatın tepe yönetimi de “ne şiş yansın ne kebap” misali mevcut konumlarını korumaya devam edecekler.

Emeklilikle boşalacak makamlar

Konum koruma demişken… Tepe yönetimi için 2026 ilginç bir yıl olacak.

Şöyle ki yıl içinde farklı zamanlarda üçü genel müdür yardımcısı, biri büyükşehir emniyet müdürü ve biri de merkeze özel başkan olmak üzere beş üst düzey emniyet yöneticisi yaş haddinden emekli oldu/olacak.

Sözünü ettiğim isimlerden son emniyet müdürleri kararnamesiyle Diyarbakır Emniyet Müdürü iken Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılan Fatih Kaya, yılın ilk günü yaş sınırından emekli oldu bile.

Şubat başında mevcut Özel Güvenlik ve Denetleme Başkanı Suat Çelik emeklilik hayatına başlayacak.

Yine Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Caner Tayfur nisanda, diğer Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Öner Urhal -yanlış hatırlamıyorsam- temmuzda makamlarına veda edecek.

Unutulmazlar arasına giren isim: Engin Dinç

Asıl dikkat çekici gelişme, Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç’in haziranda emekli olması.

Bu noktada, Dinç’le ilgili paragraf açmak gerekecek. Dinç, 19 Ocak 2007’den bu yana hem emniyet teşkilatının hem de ülke siyasetinin içinde fazlasıyla yer almış bir isim oldu.

Bilindiği üzere, 19 Ocak 2007’de gazeteci Hrant Dink öldürüldü. İşte o günden itibaren neredeyse 20 yıldır Engin Dinç adı konuşuluyor. Gündemden hiç düşmedi, hep ön saflardaydı!

Görev yaptığı Emniyet İstihbarat Başkanlığı sürecinde 15 Temmuz 2016 gecesi ile öncesi ve sonrasındaki rolü, ülke tarihinin en büyük terör eylemi olarak kayıtlara giren 10 Ekim katliamında dönemin Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’la birlikte bulunduğu konum, Eskişehir Emniyet Müdürü iken 2018’de Osmangazi Üniversitesi’nde yaşanan ve dört akademisyeni katleden ve babası istihbaratçı emekli polis olan katil zanlısına silah ruhsatı verilmesi ile emniyet istihbaratının irtibatları, 2021’de Konya Emniyet Müdürlüğü döneminde Meram’da yaşanan ve aynı aileden yedi kişinin öldürüldüğü ırkçı saldırının gerçekleşmesi akıllarda kalacak hep.

Dinç’in 2023’te başladığı Ankara Emniyet Müdürlüğü sırasında yaşananlar ise henüz belleklerde tazeliğini koruyor. Ayhan Bora Kaplan’ın liderliğindeki suç örgütüyle mücadele sırasındaki gelişmeler MHP ile AKP arasında hükümet krizine neden oldu. Dinç ve ekibi, MHP tarafından hükümete darbe yapmakla suçlandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, MHP lideri Devlet Bahçeli ile görüşerek tansiyonu düşürmeye çalışsa da kriz, halen artan şiddetiyle devam ediyor.

Dolayısıyla Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç, arkasında epeyce olayı bırakıp emekli emniyet müdürleri kervanına katılacak büyük olasılıkla.

İki kararname tabloyu belirleyecek

Söz konusu emeklilik süreçlerini değiştirecek gelişmeler, teşkilat yasasından yapılması planlanan yaş sınırının 62’ye yükseltilmesi veya bu isimlerin devlette vali, genel müdür gibi görevlere atanmasıyla gerçekleşecek.

Koşulların mevcut halde kalması halinde emekli olacak beş ismin yanında mevcut Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Ali Baştürk ile Mustafa Çalışkan’ın vali ya da farklı göreve atanmaları halinde mevcut kadro tamamen değişecek.

Mevcut altı genel müdür yardımcısı arasındaki son isim Mahmut Çorumlu’ya yönelik de farklı göreve atama gerçekleşeceği bilgisi son günlerde emniyet kulislerinde yoğunlaştı.

Ankara ve İstanbul için mücadele

Bu arada geçen hafta yayımlanan valiler kararnamesinin devamı gelecek. Emniyetten vali olacakların arasında İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’ın adı yoğun biçimde geçiyor.

Ayrıca, yine valiler kararnamesi kapsamında görevdeki Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş’ın da değişeceği bilgisi var. Küçük kararnamede yer almadı, ancak yakın zamandaki ilk kararnamede Demirtaş’ın yer alacağı ifade ediliyor.

Kaldı ki Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde yaşanacak olası değişiklik, kulis rüzgarlarını daha yukarıya taşıyacak.

Kulislere yansıdığı şekliyle gelişmeler yaşanması halinde 2026’da emniyet teşkilatı bambaşka bir yönetim kademesiyle karşılaşacak doğal olarak.

Ve ülkeyi önümüzdeki genel seçime bu kadrolar taşıyacak.

Tabii nihayetinde bu atamalar ve görevlendirmeler AKP – MHP iktidarının elinde.

Gruplar nasıl mücadele edecek?

Madalyonun diğer yönü ise, olası değişiklikler sırasında teşkilat içindeki özellikle farklı dini cemaat yapılanmaların “güçlü makam ve mevkileri” kapabilmek adına birbirleriyle yapacakları mücadele olacak!

Halihazırda, emniyet içinde Nurcu yapılanmalardan Okuyucular, Yazıcılar ile Nakşi gruplardan Menzilciler ve Erzincan grupları epeyce aktif. Bir de ara sıra İlim Yaymacılar’ın sesi yükseliyor. Yandan da “Ülkücüler ve MHP desteği alanlar” var.

Emeklilik tarihleri ve beklentilerin çeşitliliği nedeniyle önümüzdeki emniyet müdürleri kararnamesi epeyce heyecanlı gelişmelere ve takvime sahne olacak kuşkusuz.

Interpol’de yaşananlar

Türkiye’nin de üye olduğu Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı’nda (Interpol) önemli gelişmeler yaşanıyor son dönemde.

Öncelikle, teşkilatın başkanı değişti. Fas’ın Marakeş kentinde düzenlenen 93. Interpol Genel Kurulu’nda Fransa’dan 53 yaşındaki polis müdürü Lucas Philippe, dört yıllık başkanlık için seçildi.

Aynı seçim için Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Türkiye Interpolü’nü yöneten Mustafa Serkan Sabanca aday oldu. Ancak seçimi kaybetti. Sabanca, İcra Komitesi’nde bölgesel yönetici olarak göreve devam edecek.

Türkiye’nin seçimi kazanması, mevcut siyasi iktidar için prestij meselesiydi. Uluslararası kaynaklar, İngiltere Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye’nin yurt dışına çıkmış siyasal muhalifleri ve rejimi eleştirenleri hedef haline getirmek üzere Interpol’ün kırmızı bülten sistemini için kötüye kullanma konusunda Rusya ve Çin’in ardından üçüncü sırada geldiği iddiasıyla hazırladığı raporun seçim sürecinde Türkiye karşıtlığında etkili olduğu görüşünde.

Yeri gelmişken Interpol’ün görev tanımında politik, askeri, dini ve ırki suçlarına karışanlara yönelik yakalama ve iade işlemlerinin yapılmadığını belirtmek gerek.

İlk ziyaret ABD’den!

Yeni Başkan Philippe, göreve başlamasından hemen sonra Fransa’nın Lyon kentindeki teşkilat merkezinde önemli konukları ağırladı.

Philippe’nin konuğu ABD Başsavcısı Pamela Bondi’ydi.

Bondi’nin beraberindeki heyette ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, ABD’nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner ve ABD Başsavcı Vekili Matt Galeotti yer aldı. Konuk heyet, taze Başkan’ın yanı sıra teşkilatın genel sekreteri Valdecy Urquiza ile buluştu.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre; ziyaretle Interpol ile ABD arasındaki polis iş birliğinin gücü sergilenirken aynı zamanda organize suç, sınır güvenliği ve çocuklara karşı işlenen suçlar konularında görüşmeler gerçekleşti.

Yine söz konusu ziyaret ABD’li Başsavcı’nın Interpol genel merkezine yaptığı ilk ziyaret olarak kayda geçti. ABD heyetinin Lyon ziyareti, ABD’nin son dönemdeki uluslararası yaklaşımları dikkate alındığında “üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişme” şeklinde görmek mümkün.

Trump yönetimi, belli ki daha ilk dakikada Interpol’ü deyim yerindeyse “kafa kola alma” hamlesi gerçekleştirdi.

Türkiye, Interpol nezdinde bölgesinin en etkin ülkelerinden. Teşkilatla Türkiye arasındaki uyumlu çalışma, ülkeye iade edilen suçluların sayısından ve niteliğinden anlaşılıyor.

Ancak ABD’nin Fransız polis müdürü Philippe’nin koltuğuna henüz oturduğu dönemde yaptığı “çıkarma” tarzı ziyaretin etkisinin kısa zamanda sahaya yansıyacağını değerlendirmek yanlış olmaz.

Atı alan Üsküdar’ı geçmeden Türkiye’nin de kendisini göstermesi şart.

/././

İnsan hakları savunucusu Ali Aydın’ı öldüren zanlının bağlantıları var mı?-Candan Yıldız- 

Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor.

    Ali Aydın

Avukat güvende değilse yurttaş tehlikede” yazan pankartı dünün, bugünün bilgisiyle tutuyor olmalıydı.

Çünkü Maraş Katliamı davasının üç avukatının; Ahmet AlbayCeyhun Can  ve Halil Sıtkı Güllüoğlu’nun, Ali Günday’ın, Cengiz Göral’ın, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bir ülkeydi burası.

İnsan hakları savunucu, eski İzmir İnsan Hakları Derneği Eş Başkanı Ali Aydın da avukattı… Dün öldürüldü. Taşla…

Cinayetle ilgili paylaşılan bilgiler zanlının uyuşturucu bağımlısı olduğu yönündeydi. Ancak öldürenin ‘sıradan’ profilinin olayı ‘sıradan’ kılmayacağına ilişkin hafıza devreye girince haklı sorular sorulmaya başlandı.

- Katil zanlısı düzenli olarak her sabah yürüyüşüne çıkan bir avukatın rutinini biliyor muydu? - Uyuşturucu bağımlısı bir kişinin sabahın 5’inde, ormanlık bir alanda, kış ayazında işi neydi?

-Avukat Ali Aydın’ın cüzdanı, cep telefonu çalınmadığına göre zanlının öldürme nedeni neydi?

-Olay adli kılıflı siyasi bir cinayet olabilir miydi?

                                   Mahmut Delil Erik

Bütün bu sorular meşru… Çünkü öldürülen kişi insan hakları savunucu. Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor. Sorgu hakimliğindeki ifadesi de ‘acaba’ dedirtecek içerikte… “Maktulü ben öldürdüm, ben öldürmedim zaten vakti gelmişti, ben vesile oldum. Bu şahıs ölmeyi hak ediyordu. Önceden tanıyordum, daha önceden görmemiştim. Husumetim yoktu, beni takip ediyordu, pişman değilim, tutuksuz yargılanmayı talep ediyorum.” Tutarsız ve çelişkili gibi görünen ifadenin ‘profesyonel’ olup olmadığını sağlık raporları ortaya koyacaktır mutlaka. Ama zanlının “Ben müminlik görevimi yerine getirdim, kafiri öldürdüm” gibi bir cümle kurması soruşturmanın genişletilmesini zorunlu kılıyor. Zanlının olaydan bir kaç gün önce neden ortalıkla görünmemesi, bazı dini çevrelerle ilişkisi olduğu iddiası araştırılmalı.

Zaten Ali Aydın’ın avukat arkadaşları soruşturmanın genişletilmesi talepli dilekçeyi vermişler.

Cinayet zanlısının bağlantılarının olup olmadığını ortaya çıkarmak soruşturma makamının görevi. Ancak İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ı öldüren Onur Gencer’in bağlantılarının ortaya çıkarılması yönündeki taleplerin karşılık bulmadığını da hatırlatalım. Diğer durumda da vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Sabah çıktığınız evinize bir uyuşturucu bağımlısının saldırısı nedeniyle dönemiyorsunuz. Çünkü bağımlı kişi, uyuşturucu trafiğinde ‘transit’ ülke konumunun yanı sıra ‘hedef’ ülke konumuna gelen Türkiye’nin bir vatandaşı.

Son bir hatırlatma… Cemaat ve tarikatları eleştiren YouTube yayınları yapan Diyarbakırlı Ramazan Hoca (Pişkin)’yı çay ocağında öldüren 24 yaşındaki Erkan Baykut da “Ramazan Hoca’yı yüz yüze hiç görmedim, olay günü uyuşturucunun etkisindeydim” savunmasını yapmıştı. Dosyanın genişletilmesi ile ilgili müşteki tarafın ısrarları talepleri yine reddedilmişti. Hatta Pişkin ailesinin avukatının sanık Erkan Baykut’la ilgili “Annesinin verdiği ifadeye göre sanık 4 yıldır dini videolar izliyormuş. Hangi cemaatin, hocaların ya da kişilerin videoları izliyordu?” soruna mahkeme başkanı “Olayı siyasileştirmeyelim, iddianame sınırları içerisinde kalalım” uyarısını yapmıştı.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -15 Ocak 2026-

Kadıköylü Nâzım!-Nazım Alpman- 

Nâzım Hikmet 15 Ocak 2026 Perşembe günü 124 yaşına basacak. Nâzım Hikmet Vakfı bu yıl, Kadıköy Belediyesi ile birlikte Caddebostan Kültür Merkezi’nde (CKM) Fazıl Say konseriyle kutlayacak büyük şairin yeni yaşını.

Nâzım Hikmet için Türkiye’de ve yurt dışında değişik şehirlerde 124. Yaş etkinlikleri yapılacak. Bu durumun neyi gösterdiğini yazacağım ama önce Nâzım Hikmet’in Türkiye’deki ilk kitlesel doğum günü kutlamasını anlatmalıyım.

Bu ülkede yetişen isyankâr önderler arasında özel bir yere sahip olan Aziz Nesin kurucu başkanı olduğu Türkiye Yazarlar Sendikası ile 1976 yılının 15 Ocak günü İstanbul Spor Sergi Sarayında “Nâzım Hikmet Gecesi” düzenledi. O gece salonda atılan sloganlar bütün İstanbul’u çınlattı:

-Nâzım yaşıyor!

Nâzım ismi Türkiye’de çok uzun yıllar “yasa dışı örgüt” gibi algılandı. Tabii ki devleti yönetenler sayesinde!.. Nâzım Hikmet’in “kod adı” da vardı, devlette ve Babıali gazetelerinde:

-Vatan haini!

Kendisi de benimsemişti bu unvanı ve ünlü şiirini yazmıştı:

“Ben vatan hainiyim/Vatan çiftliklerinizse/kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan/ vatan şose boylarında gebermekse açlıktan/vatan Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa/ ben vatan hainiyim”

Nâzım Hikmet’i 1938’den 1950’ye kadar 13 yıl hapislerde tutup öldüremeyenler, elli yaşında askere çağırıp, tel boyu nöbeti tutarken “kaçıyordu vurduk” diye katledeceklerdi. Bunu planları yapılmış ve de duyurulmuştu bile…

Değerli yazar Haluk Oral’ın “Nâzım Hikmet’in Yolculuğu” adlı kitabında, 6 Haziran 1951 tarihinde yazılan Kadıköy Askerlik Şubesi Başkanı Albay Şevket Atsal imzalı belgeyi yayımladı. Haydarpaşa Askeri Hastanesi Baştabipliği’e Nâzım Hikmet’in askerlik için muayene edilmesi isteniyordu. Bu tarihten dokuz gün sonra Nâzım, Türkiye’den ayrıldı. 17 Haziran 1951 sabahı Tarabya Oteli’nin önünden Refik Erduran’ın kullandığı işadamı Malik Yolaç’a ait sürat teknesine bindi. Erduran önce Bebek’e kadar gidip sonra geri döndü Karadeniz’e çıktı. Erduran, ailece tanıştığı (hatta annesiyle evlenmek de istemiş) Kuzey Deniz Saha Komutanı Refik Paşa’ya önceden gidip, bilgiler almıştı:

-Amerikalı arkadaşlarım film çekmek istiyorlar. Boğaz’dan silah kaçıran bir balıkçı sahnesi için sordular. Türk donanması Karadeniz’e çıkan tekneleri arıyorlar mı? Ona göre senaryo yazacaklar.

Paşa, oğlu gibi gördüğü Refik Erduran’a “ne kontrolü yahu yok öyle şeyler” diyor en babacan haliyle…

Bütün bunları Refik Erduran bana “Hoşça Kal Memleketim” ve “Rüzgara Karşı Yürüyen Adam” adlı Nâzım Hikmet belgesellerimin çekimleri sırasında anlatmıştı.

Sürat teknesinin satılık olduğunu öğrenip “denemek için” diyerek Malik Yolaç’tan da o istemişti. O zamanlar İstanbul küçüktü, herkes birbirini tanıyordu.

Nâzım Hikmet, 1976’daki o görkemli ilk doğum gününe kadar “tehlikeli” olarak lanse ediliyordu. Aziz Nesin her zamanki öncü cesaretiyle Nâzım’ı özgürleştirdi. Bu cesaret toplumun en dinamik kesimi işçi sınıfını da etkiledi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 9. Kuruluş Yıldönümünü yine Spor Sergi Sarayında 13 Şubat 1976’da ilk kez kitlesel olarak kutladı. Aradan iki ay geçti. DİSK 1 Mayıs İşçi Bayramı için Taksim Meydanındaydı. Yüzbinler “Yaşasın 1 Mayıs-Yaşasın DİSK” diye haykırıyordu.

Nâzım, o günleri yıllar öncesinden görmüştü. 1960 baharında Leipzg’de bir baraj gölündeki feribotun burnunda yazdığı şiiri yakın arkadaşı doktor Hayk
Açıkgöz’
e uzatmıştı:

“Türkiye işçi sınıfına selam/Selam yaratana..” (Melih Güneş’in Suyun Şavkı adlı kitabı.)

Nâzım, uzun hapishane yıllarında muazzam bir külliyat oluşturdu. Hapishanelerde yazdığı direniş şiirleri kendisinden sonra oralarda yatanlara dayanma gücü verdi. Onun hapis yattığı dönem için “karanlık yıllar” denilirdi. Bu ülkenin solcu aydınları için cezaevleri mecburi “kariyer” (!) yerleri oldu. Nâzım’ın hapisten çıkmasının üzerinden 75 yıl geçti. O karanlık ülkemiz aydınlansın diye mücadele edenlerin üzerinden hiç eksik olmadı.

2026’da da Dünyanın ve Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Cezaevleri ülkenin aydınlarıyla dolup taşıyor. Nâzım onlara da el uzatıyor:

“İşte böyle Laz İsmail/mesele esir düşmekte değil,/teslim olmamakta bütün mesele!”

Yazının başına dönüyorum. Nâzım Hikmet’in 124. Yaşı Kadıköy’de kutlanıyor. O bir ilçeye, bir şehre, bir ülkeye sığmayacak kadar dünya şairidir. Ancak Türkiye’de yaşadı son yerleşim olması bakımından kutlama için çok doğru bir seçim yapıldığı da açıktır:

-Kadıköylü Nâzım!

/././

İBB soruşturması: Eski voleybolcu Derya Çayırgan'a ev hapsi ve yurtdışına çıkış yasağı verildi 

Eski voleybolcu Derya Çayırgan, İBB soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Savcılık ifadesi sona eren Çayırgan nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Çayırgan hakkında ev hapsi ve yurtdışına çıkış yasağı verildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı.

Eski voleybolcu Derya Çayırgansoruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Gözaltına alınan Çayırgan, İstanbul Adalet Sarayı'na getirildi.

Savcılıkta ifadesi alınan Çayırgan, "suçtan kaynaklanan mal varlığını değerlerini aklama" suçlamasıyla "konutu terk etmemek" ve "yurt dışına çıkamama" şeklindeki adli kontrol istemiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Çayırgan hakkında "konutu terk etmemek" ve "yurt dışına çıkamama" şeklindeki adli kontrol tedbiri uygulandı.

SAVCILIK İFADESİNE ULAŞILDI

DHA'nın aktardığına göre Derya Çayırgan, savcılık ifadesinde şunları söyledi:

"Ekrem İmamoğlu ile 2020 ya da 2021 yılında (pandemi zamanında) Taksim'de yürürken karşılaştım. Kendisine 'Merhaba başkanım, nasılsınız' şeklinde soru sordum. Milli voleybolcu olduğumu, Galatasaray'da oynadığımı söyledim. Kalabalıkta sohbet ettik, kendisini makamında ziyaret etmek istediğimi söyledim. Yanındaki isimlerden birisi telefon numarası verdi. 'Gelmek istediğiniz zaman buradan arayın' dedi. 2022-2023 yıllarında ziyaret etmek için aradım. Bana verilen randevu tarihinde Florya'da bulunan İPA tesisinde kendisini ziyaret ettim. 2023 yılında Bahçelievler'de evim yıkıldı. O dönem Bahçelievler ilçe başkanı olan ve aynı zamanda arkadaşım olan Özgür Çelik'ten mağduriyetimizden kaynaklı yardım istedik. Benim ailemi ve binada yaşayan komşuları otele gönderdi. Bir süre sonra ailemi İBB tesislerine yerleştirdiler. Ben Ankara'da PTT'de oynadığım için bir süre sonra İstanbul'a geri döndüm. Ben de ailemle birlikte 3,5 ay burada kaldım. Burada kaldığım süre içerisinde sürekli ev aradım. Bu süre içerisinde Ekrem İmamoğlu'nun şahsi telefon numarasını bularak kendisini aradım. Kendisi başta telefonu açmadı, sonra bana dönüş yaptı. Kendisine teşekkür ettim.

Bu sürede kendisini ziyaret ettim, sporla ilgili konuştuk. Kendisi bana 'İBB'de oynamak ister misin?' diye sordu. Ben de alt ligde oldukları için oynayamayacağımı, bir üst lige çıkarsa oynayabileceğimi söyledim. Kendisi bana kariyerim sona erdikten sonra ne yapacağımı sordu, ben herhangi bir planlama yapmadığımı söyledim. Kendisi voleybolu bıraktıktan sonra İBB'nin spor yönetiminde çalışmak isteyip istemediğimi sordu, ben de voleybolu bıraktıktan sonra neden olmasın dedim. Buradan çıkarken sağ kolu olarak Mustafa Akın ile tanıştırdılar. Ben de kendisiyle tanıştığıma memnun olduğumu söyledim. Ekrem Bey bana bir şeye ihtiyacım olduğunda arayabileceğimi söyledi. 2023 yılının sonuna doğru ben Antalya'ya transfer oldum. Antalya'da oynadığım süre içerisinde Ekrem İmamoğlu ile yüz yüze hiç görüşmedim. Telefonla aramalarım oldu ancak kendisi telefonları açmadı.

2023 yılında PTT'ye transfer olduktan sonrasında Ekrem İmamoğlu Ankara'ya geldiğinde 3 ya da 4 kere kendisi Mariot Hotel'de kaldığı için ziyaret ettim. Bana sormuş olduğunuz Fatih Keleş, Tuncay Yılmaz, Murat Gülibrahimoğlu isimli şahısları tanımam. Mustafa Akın isimli şahsı ifademin başında belirttiğim üzere Ekrem İmamoğlu'nu ziyaret ettiğim esnada kendisine ulaşamadığımda Mustafa Akın ile iletişim kurmam söylenmesi vesilesiyle tanıştım. İfademde Ekrem İmamoğlu'nu arayıp ulaşamadığımda Mustafa Akın'ı aradığımı belirttim. Mustafa Akın ile bunun dışında başka bir irtibatım olmamıştır. Ekrem İmamoğlu'na ulaşamadığım zaman kendisini aradım.

Bana sormuş olduğunuz MASAK incelemeleri neticesindeki tespitleriniz kendi birikimlerimi dövize çevirip bankaya yatırmamdan kaynaklıdır. 2021 yılından önce kazandığım paraları bankaya yatırmazken, 2021'den sonrasında biriktirdiğim paraların bir kısmını dövize çevirerek banka hesabıma yatırdım. Bankada farklı şekillerde bu paraları değerlendirdim. MASAK raporlarında bu gözükecektir. 16 Haziran 2023 tarihinde hesabıma elden yatırdığım 50 bin euro da bu birikimlerden kaynaklıdır. 15 Haziran 2023 tarihinde Kameroğlu İnşaat'a 20 bin lira, 16 Haziran 2023 tarihinde 32 bin dolar ve 62 bin 570 lira ev almak için para gönderdim. 62 bin 570 liranın açıklamasına 'kazanıyoruz' şeklinde açıklama tamamen voleybol milli takım süreci ile ilgilidir, sevinç ibaresiydi. Başka herhangi bir maksadım yoktu. Evi satın almak amacıyla Adem Kameroğlu ile indirim yapması için 3 kere görüştüm. Anlaştığımız fiyat üzerinden o dönemin parasıyla toplam 4 milyon 100 bin liraya bu evi aldım. 19 Haziran 2023 tarihinde tapuyu devraldım. Hesabıma yatırmış olduğum 50 bin euroyu bu evi almak için yatırdım. Söz konusu para bahsettiğim gibi benim kendi paramdır. Bana başkaları tarafından verilmiş bir para değildir. Belirttiğim üzere bu 50 bin euro benim birikimlerimdir.

Dediğim gibi üzerinden vakit geçtiği için yapmış olduğum işlemdeki detayları hatırlamıyorum. Neden euro göndermediğimi ve dolar ve lira cinsinden başka paralar gönderdiğim hakkında bir açıklamam yoktur. Ben bana sormuş olduğunuz sorulara açıkça yanıt verdim. Söz konusu 50 bin euroyu tam olarak nereden aldığımı hatırlamamakla beraber ailemle beraber birikimimizden o dönem oynadığım kulüpten elden almış olduğum para olabilir. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum."

***

Bir emekli, hayatta kalma mücadelesini anlattı: "Yarısını öğlen yiyeceğim" 

İktidarın açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği emekliler, yaşam mücadelesi veriyor. İzmir'de yaşayan 76 yaşındaki yurttaş, aldığı 22 bin 660 lira emekli aylığıyla geçinemediğini belirterek "Evden getiriyorum, yarısını da öğleyin yiyeceğim, ekmek, peynir. Dördüncü katta 1+1 tuvalet, banyo, mutfak üçü bir arada. 20 bin lira kira veriyorum" dedi.

https://twitter.com/i/status/2011793248822374774

***

BirGün yazmıştı: Özel ilanla Erbaş’a kadro -Mustafa Bildircin- 


BirGün'ün, “Ali Erbaş’a özel kadro ilanı” haberindeki iddialar doğrulandı. Diyanet İşleri Başkanlığı eski başkanı Erbaş, 29 Mayıs Üniversitesi akademik kadrosuna girdi.

https://www.birgun.net/haber/birgun-yazmisti-ozel-ilanla-erbasa-kadro-683902

***

Yazıcık'ta doğa kazandı: Bentonit ocağına mahkeme engeli -Sibel Bahçetepe- 

Niksar Yazıcık beldesinde verilen bentonit maden ocağı işletme ruhsatına karşı açılan davada, mahkemeye madenin çevreye, insan sağlığına ve bölgenin ekosistemine vereceği zararların telafisinin mümkün olmadığı gerekçesiyle, "yürütmeyi durdurma" kararı verdi. Karar sevinçle karşılandı.

https://www.birgun.net/haber/yazicik-ta-doga-kazandi-bentonit-ocagina-mahkeme-engeli-684373

***

Öğretmenlik meslek kanunu uzantısı sürgün ve hak ihlalleri rejimi -Feray Aytekin Aydoğan- 

Eğitim kesintisiz ve hızla yeni rejime uygun bir şekilde dizayn ediliyor. Eşitsizlik, adaletsizlik kalıcılaştırılıyor. Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) esas alınarak hazırlanan 9 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanan atama ve yer değiştirme yönetmeliği ile binlerce öğretmene sürgün ve ciddi mağduriyetler yaşatılıyor.

İhtiyaç ve norm fazlası öğretmenlerin yer değiştirme sonuçları sonrası binlerce öğretmen sorunlarla baş başa bırakılmış durumda. Şu anda başvuruların yapıldığı il içi mazeretler, il dışı mazeretler ve yönetmelik sonrası yapılacak tüm atama ve yer değiştirmelerde de ciddi mağduriyetler yaşanacak.

Öğretmenler seslerini, yaşadıkları mağduriyetleri duyurmaya çalışıyor.

“Yüzde 60 engelli kalp hastasıyım. 100 km uzağa gidebilmem mümkün değil.”

“Yüzde 90 engelli oğlum var. Evimden kilometrelerce uzağa Yüksekova’ya resen atandım.”

“Yüzde 80 engelliyim. Genetik bir kan hastalığım var. Başka bir ilçeye atandım. İstifa etmekten başka çarem yok, gitmem mümkün değil.”

“Yüzde 71 engelli takipli onkoloji hastasıyım. Bir buçuk saatlik mesafede okula resen atandım.”

“Yeni doğum yaptım. Dört vesait değiştirerek gidebileceğim bir okula resen atandım.”

“Evimden, eşimden, çocuklarımdan 171 km uzaklıkta toplu taşıma imkânı dahi olmayan bir okula bir okula resen atandım.”

Mesele, teknik bir mesele değil. Bir meslek öğretmenlik mesleği adım adım yok ediliyor ve kuşatılıyor.

Eski yönetmelik; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu, 1983 tarihli Devlet Memurlarının Yer Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmelik hükümlerine dayanırken; yeni yönetmelik ile ÖMK esas alınmaktadır. Bu yönetmelik ile öğretmenlik mesleği kamu emekçisi niteliğinden çıkarılarak özel rejimli bir meslek hâline getirilmektedir.

Eski yönetmelikte yer alan aday öğretmenlik bölümü de yeni yönetmelikte çıkarılarak öğretmenliğe giriş sürecinde de ÖMK esas alınarak eğitim fakültesi mezunu olmak -hatta pedagojik formasyon dahi kriter olmaktan çıkarılarak- yok sayılarak öğretmenliğe giriş lisans mezunu “kriteri” ile Milli Eğitim Akademisi merkezli kimin öğretmen olacağına siyasi iktidarın karar verdiği bir yapıya bırakılmıştır.

ÖMK ve Akademi ile Eğitim Fakülteleri yok sayılarak -hatta pedagojik formasyon da kriter olmaktan çıkarılarak- lisans mezunu olan kişiler içerisinde kimin “öğretmen” olacağına, kimin atanacağına, kimin öğretmenlikte yeterli olup olmadığına, kimin okul idarecisi olacağına, öğretmenlerin nerede, ne zaman, ne kadar süre çalışacağına iktidarın karar verdiği atama ve yer değiştirme rejimi kuruluyor.

Yönetmelikte yer alan “resen atama, ihtiyaç kriteri, ilçe grupları, tahsis edilen atama izniyle sınırlı olmak, Bakanlık tarafından tercihine sunulan illerden biri” gibi ifadelerle atama ve yer değiştirmede tercihler, mazeretler esas alınmayarak idareye geniş bir yetki alanı açılarak tüm öğretmenlerin atama ve yer değiştirme hakları elinden alınıyor.

Sağlık sorunu, can güvenliği riski, engellilik durumunda dahi atamalarda idari takdir yetkisi genişletiliyor, tercihler, mazeretler esas alınmıyor öğretmenler resen sürgüne tabi tutuluyor, yaşanılan mağduriyetler kalıcı ve sürekli hale getiriliyor.

Bir öğretmen ciddi bir sağlık sorunu yaşadığında dahi tedavi olabileceği yere, ilçeye, ile, okula atanma hakkı elinden alınıyor. Veya şiddete uğrayan, can güvenliği riski taşıyan bir öğretmenin de daha güvende olacağı başka bir okula atanma hakkı da elinden alınıyor.

Yer değiştirme, tercih hakkını esas almayan, sınırlayan, merkezi idareye geniş bir yetki alanı açan, resen atamaları yaygınlaştıran, öğretmenlerin ne zaman, nerede, ne kadar süre çalışacağına yukardan karar verildiği bir hak ihlali, sürgün yönetmeliği hayata geçiriliyor.

Ayrıca yönetmelikte yer alan hizmet puanı düzenlemesi de hem öğrenciler hem de öğretmenler için yeni eşitsizlikler, adaletsizlikler yaratacak. Siyasal kadrolaşmanın, kayırmanın, adaletsizliğin önünü daha da açacak. Zorunlu hizmet bölgesindeki öğretmenlerin artırımlı hizmet puanı kaldırılırken “hizmet puanları günlük katsayılarla hesaplanacaktır” ifadesi puan sistemini merkezi, idari müdahalelere açık hale getiriyor.

Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM) maddesi ile yapılan düzenlemede mülakat atama ve yer değiştirmelerde de merkezi unsur haline getiriliyor. Öğretmen atamalarında, eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde liyakatin reddi olduğu yargı kararları başta olmak üzere defalarca kanıtlanan mülakat atama ve yer değiştirmelerde de kalıcı hale getiriliyor.

ÖMK, Akademi, atama ve yer değiştirme yönetmeliği; her adım öğretmenlik mesleğini hedef alan adımların ayrılmaz bir parçası. 19 Ocak’ta Milli Eğitim Bakanlığı önünde Öğretmen Mücadele Platformu olarak yapılacak eylemle ek atama taleplerini haykıracak ataması yapılmayan öğretmenlerin de hak mücadelesini kapsayan, hedef alan adımlar. Bu yönetmelik değişikliği aynı zamanda yeterli öğretmen ataması yapmamak için de atılan bir adımdır. Resen atamalarla, fiili sürgünlerle ek atama talebinin de önüne geçilmeye çalışılıyor.

Hiçbir öğretmen arkadaşımızı geride bırakmadan, birbirimizin sesine ses olarak tüm haklarımızı kazanmak mümkün ve bizim elimizde.

/././

Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?-Berkant Gültekin- 

Suriye’de Esad sonrası dönemin en gerilimli günleri yaşanıyor. Kürtlerin sisteme entegrasyonu konusundaki belirsizlik sürerken Halep’te silahlar patladı. HTŞ/Şam yönetiminin SDG’yi bölgeden çıkarmak için kentteki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine dönük saldırıları nedeniyle onlarca kişi yaşamını yitirdi. 100 binden fazla insan da göç etmek zorunda kaldı.

Halep’teki çatışma ve Suriye’nin farklı yerlerine yansıyacağı tahmin edilen anlaşmazlık, Türkiye’deki “süreci” de yakından ilgilendiriyor. Çünkü artık Suriye’den izole bir Kürt meselesi düşünülemez. Hatta Suriye’de daha Esad görevdeyken oluşan ve Kürtleri net bir aktör haline getiren “de facto” siyasi durumun, Türkiye’deki sürecin başat nedeni olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kürtlerin, 2011’de başlayan iç savaşın sonunda Suriye’de düşmanlaştırılması riskli ve maliyetli bir güç haline gelmesi, Bahçeli’yi (ve onun temsil ettiği kanadı) 2024’ün sonlarına yaklaşırken malum manevrayı yapmaya iten temel kuvvetti. Kürtler, aradan geçen yıllarda sadece ülkenin kuzeydoğusundaki Rojava bölgesinde hâkimiyet kurmakla kalmadı, askeri kapasitelerini de hayli büyüttü. Bugün Türkiye’nin güneyinde kalan bölgeyi kontrol eden ve 50-60 bin civarında savaşçısı olduğu tahmin edilen SDG’nin envanterinde ABD’nin desteğiyle temin ettiği çok sayıda ağır silah bulunuyor. Bu, bilhassa devlet otoritelerinin ve merkezi yönetimlerin çökertildiği bir bölgede çok büyük bir güç demek.

İMRALI KURGUSU VE AÇMAZLAR

Türkiye’de Ekim 2024’te başlayan yeni süreç, ülkedeki tarihsel Kürt sorununu demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözmeyi değil, Suriye’nin yeni gerçekliğine uygun bir jeopolitik konsept kurgusu yapmayı hedefledi. Tam da bu nedenle sürecin taraflarca farklı şekilde isimlendirilmesi (“Terörsüz Türkiye” vs “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”) basit bir terminolojik ayrımdan çok, perspektif ve amaç uyuşmazlığını yansıtıyordu.

Kürt hareketi süreci “demokrasi” başlığıyla sunmak istese de iktidar/devlet tarafı bu yola güvenlikçi bir akılla; “İsrail ve farklı güçler tarafından Kürtlerin kendisine karşı kullanılmasının önüne geçmek” amacıyla girdi. Burada çalışılacak muhatap ise Öcalan olarak belirlendi. Öcalan’ın çizgisi, iç ve dış politikadaki ihtiyaçlarla uyumlu görüldü. Öcalan, işlevini yitirdiğini söylediği PKK’ye Şubat 2025’te fesih ve silah bırakma çağrısı yaptı. Örgüt Mayıs’ta kendisini feshetti ve Temmuz’da silahların yakıldığı bir tören gerçekleştirdi. Bu sürecin “radikal ve tarihi” ama aynı zamanda kendi iç dinamikleri bakımından “en kolay” aşamasıydı.

Geçen yıldan bu yana Öcalan’ın çağrısının, Suriye’deki SDG-YPG’yi kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Bahçeli’ye göre tüm tarafların referans alması gereken yer İmralı ve onun mesajları olmalı. MHP lideri sürecin başından beri karşı tarafı eleştirecekse bunu “Öcalan’ı dinlememek, kurucu öndere kulak asmamak” söylemi üzerinden yapıyor. Meclis’teki son konuşması da benzer tondaydı. Bahçeli, “Öcalan’a sadakatsizlikle” suçladığı SDG Komutanı Mazlum Abdi için “terörist”, “siyonizmin yandaşı” ve “İsrail’in kuklası” gibi ifadeler kullandı. DEM Parti’ye de aynı yerden seslenen Bahçeli, “DEM Parti yetkililerinin ‘Türkiye’yi uyarıyoruz’ diye başlayan açıklamaları çok üzücü ve sorunlu bir dildir. İsrail’in güdümündeki terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır? Türkiye Cumhuriyeti böyle bir zillete nasıl onay verecektir? Muhatap PKK’nın kurucu önderinden başkası değildir” dedi.

Bahçeli, Öcalan’ın ideolojik ve tarihsel liderliği etrafında Kürtleri sürece homojen bir şekilde angaje etmek istese de Suriye sahasındaki çelişkiler buna izin verecekmiş gibi görünmüyor. Suriye’de üniter yapı ve ademi merkeziyetçilik konusunda bir anlaşmazlık var. Geçen yıl 10 Mart’ta Colani ve Mazlum Abdi arasında imzalanan mutabakat bu anlaşmazlığı gideremedi. Taraflar, burada belirlenen prensiplere farklı yaklaşımlar sergiliyor. HTŞ, kendi kontrolündeki bir merkezi yönetim ve ordu için bastırırken, Kürtler özel konumlarını kaybetmeden, belirli düzeyde özerklik de içeren askeri ve siyasi bir entegrasyon talep ediyor.

Halep’te şimdilik HTŞ’nin istediği oldu. Ancak SDG’nin “ana üssü” Fırat’ın doğusu ve burası, anlaşmazlığın sürdüğü şartlarda gerilimin de merkezi olacak. Suriye’deki Kürtler, PKK gibi silah bırakmaya elverişli bir ortamın içinde olduklarını düşünmüyor. Mazlum Abdi, Öcalan’ın silah bırakma çağrısının duyulduğu gün, bu çağrının kendilerine yönelik olmadığını söylemişti. Zira ülkede siyasi olarak istikrar sağlanmış değil ve her an çatışmaya dönüşebilecek bir gerilim var. Bu atmosferde silahsızlanmak intihar olarak görülüyor. Öte yandan Kürtlerin Suriye’de silah bırakması, muhataplık düzeylerini negatif yönde etkileyecek bir faktör olarak da değerlendiriliyor olabilir.

BUGÜN DÜNDEN DAHA ZOR

Ankara’nın beklediği, Şam yönetiminin mutlak otoritesi altındaki bir Suriye. Kürtlere de buna tabi olmaları ve “maksimalist taleplerden vazgeçmeleri” yönünde baskı yapılıyor.

HTŞ yönetimine bağlı ordunun Halep’in iki mahallesinde kontrolü ele geçirmesi AKP-MHP iktidarı tarafından olumlu karşılandı. Erdoğan, SDG’nin Halep’ten çıkarılmasının Suriye’de “kalıcı barış, huzur ve güvenliği sağlama açısından kazanım olduğunu” söyledi. Bahçeli de çatışmaların SDG-YPG’nin “yanlış üstüne yanlış” yapmasının sonucunda çıktığını savundu. KCK’den yapılan açıklamada ise Şam ve Ankara yönetimleri suçlandı. Kürt hareketi, Halep’teki gelişmelerin Türkiye’deki süreci “sabote ettiğini” belirterek iktidara yüklendi. Açıklamada, son yaşananların, “hazırlandığı söylenen yasal düzenlemelerin bir çözüm adımı olmayacağını gösterdiği” kaydedildi.

Özetle süreç, kaynağında tıkanmış vaziyette. İktidar, Suriye’nin bütünlüğünün Türkiye açısından önemine dikkat çekerek Kürt hareketini sıkıştırıyor. ABD ile İsrail’in bölgede istikrar istemediği, ülkeleri etnik-dini fay hatlarını kullanarak zayıflattıkları söyleniyor. Evet öyle; büyük bir iştahla dahil oldukları iç savaşın maksadı da tam olarak buydu zaten! Tabii ki emperyalizm ve Siyonizm, onca kaynak tüketip çeşitli maliyetlere katlandıktan sonra gerçek anlamda bütün, birleşik ve dış müdahalelere dirençli bir Suriye istemeyecektir. Tıpkı Irak, Libya ve Afganistan’da istemedikleri gibi… Ayrıca HTŞ gibi cihatçı zihniyete sahip bir yapının da ülke genelinde meşruiyet sağlayamayacağı ve ortak değerler etrafında bir düzen inşa edemeyeceği ortada.

Bundan sonra Suriye’de ne olacağını ve Türkiye’de yürütülen süreçte nasıl kırılmalar yaşanacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak kesin olan şu ki, işler bugün, dün olduğundan daha zor.

/././

Nurettin Sözen -Şükrü Aslan- 

Nurettin Sözen’i 1990 yılı başlarında tanımıştım. Henüz belediye başkanlığının ikinci yılıydı ama daha o zamanlarda adı TSE (Tunceli Sivas Erzincan) ile birlikte anılmaya başlanmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, üç şehirden özellikle Alevileri işe aldığı için bir kötü propagandanın konusu olmuştu. Ama kendisinin buna karşı savunması adeta bir ders gibiydi: Bu devlet, ülkede yaşayan herkesindi ama Alevileri genellikle dışlamıştı. Kendisi İBB başkanı olarak adil olanı, olması gerekeni yapmıştı.

Nurettin Sözen’in dünyaya geldiği Sivas’ın Gürün ilçesi 1930’lu yıllarda hazırlanan ülkenin ‘kültür haritası’nda ‘Türk kültürlü’ şehirler içinde sayılmamıştı. Zira ‘Türk kimliği’ dışındaki nüfus gruplarının ağırlığı vardı. Daha geçmişe gidince Gürün, büyük ölçüde Ermeni şehriydi. Bir sözlü tarih çalışmasında Gürün’ün geçmişini anlatan bir emekli öğretmen ‘kamerayı kapatmamı’ rica ettikten sonra, 1915’de Ermenilerin kırımına dair çarpıcı detaylar anlatmıştı. Şehirdeki Ermeni izleri birçok mekânda kendini gösteriyordu ki Nurettin Sözen’in baba evi de Ermeni bir ailenin mülkiyet değiştirmiş konağıydı.

Sözen ailesi, Cumhuriyet döneminde Gürün’de tanınan az sayıdaki ailelerden birisiydi. Babası çok zaman ilçe kaymakamı ile mesai yapmıştı. Muhafazakâr bir aileydi ve bu nedenle baba da ‘içkiye mesafeliydi’. Bir mutat bürokrat-eşraf görüşmesinde ilçe kaymakamı, bir kadeh içkiyi herkesin ortasında Sözen’in babasının boğazına boşaltmıştı. Cumhuriyetin, ‘seküler hayat, modern birey’ yaratma projesi, böyle tuhaf halleri olağanlaştırmıştı. Babanın yapabileceği bir şey yoktu, çünkü karşısında kaymakam yani devlet vardı.

***

Sevgili arkadaşım Hatice Kurtuluş ile birlikte hazırladığımız İnsana ve Demokrasiye Adanmış Bir Ömür adıyla yayınlanan kitap için, Nurettin Sözen ile bir dizi görüşme yapmış; kendisini yakından tanıma imkânı bulmuştuk. Teşvikiye Akkavak Sokakta haftalarca ilgi çekici öyküler dinlemiştik. Bunlar içinde partisi ile ilgili çarpıcı detaylar da vardı. 2014 yerel seçimleri öncesiydi. Kitap yayınlandığında ciddi bir ilgi yaratabilecekti ama ‘partisinin zarar görmesini istemiyordu’ ve bu nedenle anlatılardan bir kısmını çıkarmak durumunda kalmıştık. Bu ülkenin siyasi hayatında parti disiplini ve hukukunu en sıkı gözeten birini sorsalar tereddütsüz, Nurettin Sözen derim.

Belediye Başkanlığı bittiğinde belediye çalışanları ve şehrin ötekileri kendisini büyük saygı ile uğurlamışlardı. Ama sermaye grupları ve onların kontrol ettiği basının bir kısmı, Sözen’in yeniden aday gösterilmemesi için yoğun bir çaba göstermişti. Görünür en önemli gerekçeleri ise İSKİ skandalıydı. İlginçti ama şimdilerde yapılanların yanında ‘devede kulak’ misali kalan o yolsuzluğu, resmi makamlara bildiren de yine Nurettin Sözen’di. Belediyede yolsuzluklar yapıldığına emin olan herkesin, emin olduğu bir başka gerçek daha vardı: Sözen kişisel olarak yolsuzluk girişimlerinin kenarından bile geçmemişti.

***

1994 yılı İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri pek çok bakımdan ilklere tanıklık etmişti. Sözen’in partisi tarafından gözden çıkarıldığı o seçim, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı seçilmesiyle bitmişti. Partisinin aday gösterdiği Zülfü Livaneli, seçilmesi halinde İstanbul’da gecekondulaşmaya izin vermeyeceğini deklare etmişti. Sanki partisinin önceki adayı Sözen’e karşı konuşuyormuş gibi. Çünkü Sözen, gecekondu alanlarına hizmeti özellikle savunmuştu. Muhafazakârların adayı Tayyip Erdoğan da seçilirse, gecekondu mahallelerine daha çok hizmet götüreceğini söylemişti. Çok tuhaf bir seçim kampanyasıydı. Sanki özellikle başka biri kazansın diye, sosyal demokratlar üç adayla yarışmışlardı.

***

Sonuç olarak o seçim sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin siyasi kaderini de etkileyecek bir genel seçime dönüşmüştü. O kadar ki, o seçimi kazanan kadro bugün hala ülkeyi yönetiyor. Ne yazık ki İstanbul o kadronun elinde bir büyük betonşehre dönüştü. Hem de sürekli ve hayal edilemeyecek yolsuzluk vak’alarıyla birlikte. Şimdi 90’lı yaşlarına yaklaşan Nurettin Sözen ise bu tuhaf tarih içinde sade bir yurttaş olarak hayatını sürdürmeye devam etti. Bu ülkenin kamu yöneticileri için dürüst ve başarılı bir örnek, bir model olarak...

/././

Şimşek’in “heybesinden” yurtdışı turunda çıkanlar -Güldem Atabay- 

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek bir kez daha yabancı yatırımcılarla görüşme amacıyla Londra ve Washington ziyaretleri yapıyor. 2023 seçimleri ardından görev değişimiyle Şimşek ve ekibini göreve getiren AKP hükümeti biliyorsunuz bir kez daha ekonomi politikasını finans piyasalarında istikrara, finansal istikrarı da sıcak para akışlarına bağlamıştı.

Dolayısıyla uygulanan ekonomi programının temelinde yüksek faizle sıcak parayı ülkeye çekip siyasi saiklerle harcanan rezervleri yerine koymak bulunuyor. Sıcak parayı ülkede tutabilmek için dolar bazında yüksek reel faiz vermenin ön koşulu da TL’yi baskılamaktan ibaret. Keza dövizini bozdurarak fahiş yükseklikteki TL faizinden fayda sağlayan yabancı sıcak para sahibinin TL’de bir “yol kazası” olmayacağı garantisine ihtiyacı var.

Şimşek programın açıklanan ana hedefi AKP ekonomi politikalarıyla 2018’den bu yana hedeften uzaklaşan, 2021’den beri de AKP tipi ekonomi politikalarıyla kopup giden enflasyonu düşürmek. Bunun için seçilen yolun dayanaklarından ilki TL’yi baskılayıp üretici için maliyet şoku yaratmamak. Diğeri dayanağı da ücretleri reel olarak eriterek şirketlerin maliyetlerini aşağıya çekmek.

***

AKP iktidarının 23 yıldır birikerek cumhurbaşkanlığı sistemiyle zirveye yönelen yapısal sorunlara dokunmaya mecali yok. Çökerttikleri kamu kurumsallığı ilgi alanlarında değil. Üstelik kamu kaynakları sayesinde semirtilen kesimlerin üretim biçimlerini randımanlı hale getirmeyi, binilen dalı kesilmesi anlamına gelmesi nedeniyle gündeme dahi alamayan bir ekonomi yönetimi icraatta.

Dolayısıyla dünyada hızla değişen jeo-ekonomik yapının dayattığı tedarik zinciri değişimleri, sürdürülebilir enerji ve üretim modellerine geçiş, yapay zekanın hayatın her alanına sızması eşliğinde dönüştürülmesi gereken sanayi ve hizmet sektörleri ve iklim krizi eşliğinde artan su ve tarımsal üretim krizleri gibi konular Şimşek dönemi politikalarının gündeminde değil. AKP tipi ekonomi politikalarının yarattığı hayat pahalılığı altında yoksullukta birleşen kesimlerin yaşam krizleri de bu iktidar tarafından zaten enflasyonu düşürmede araç olarak görülüyor.

Hatırlayalım. Erdoğan’ın seçimleri kazanmak uğruna enflasyonu patlatan aşırı düşük faiz politikası Türkiye iktisat tarihine kara bir sayfa olarak Kavcıoğlu–Nebati dönemiyle yazılmıştı. Şimşek ve ekibinin 2023 yazından bu yana izlediği politikalara bakınca, misyonlarının bu dönemde uygulanan politikaların makroekonomik dengeler üzerinde yaratığı tahribatın “normalleştirilmesi” ile sınırlı olduğunu anlıyoruz. Vergideki kayıp kaçakların peşine de eş zamanlı düşen Şimşek, “nedense” trilyonlara varan vergi muafiyetlerine dokun-a-madı.

Sonuçta Eylül 2021’de %19’dan alınan enflasyon 2025 sonunu %31’le kapattı. Memur, emekli ve asgari ücretlileri hesaba katınca toplumun %50’ye yakını yoksulluğa mahkûm bırakıldı.

Bu ekonomik
değil, siyasi bir tercih elbette.

Para politikası
ile finansal normalleşmenin sınırına ulaşan ve ekonomideki gerçek sorunlara dokunamayan Şimşek ve ekibi bir kez daha yurtdışında yatırımcı peşinde. Yanlış anlaşılmasın, küreselleşmiş bir finans ve ticaret sisteminde hazineden sorumlu bir bakanın diplomasi nitelikli yurtdışı turları anormal değil. Anormal olan Türkiye’deki kamuoyuna başka, yabancı yatırımcıya başka konuşarak, sıcak para akışını korumak için bir nevi içeriden bilgi vermenin devlet ciddiyeti ile örtüşmeyişi.

Bloomberg’den öğrendiğimiz TCMB’nin 2026 sonunda %16 olarak açıkladığı enflasyon hedefinin Şimşek tarafından yabancı yatırımcılara %19 olarak telaffuz edildiği. “Ne %16 ne de %19 zaten inandırıcı değil, ne var bunda?” diye düşünülebilir... Zaten TCMB’nin enflasyon beklentisindeki üst sınır da %19’da. Ancak 2023’te görevi alırken 2025 sonunda %15 enflasyon beklentisi koyanların %31 gerçekleşmeyi normal karşılayışı atlanacak bir gerçeklik değil. %16 hedefini içeride tekrar ederken yabancılara %19 demenin satır arasındaki anlamı da 2026 sonuna geldiğimizde enflasyonun %25-30 arasında bir yerde takılmış olacağı gerçeği.

Bakan’ın Türkiye’deki yabancı yatırımcılara verdiği bilgilerden bir diğerini, sanki asgari ücretliyi, emekliyi açlık sınırı altına daha yılın başında mahkûm etmemişler gibi pandemi dönemi açıklanan enerji teşviklerini yavaş yavaş azaltacakları. Gelir adaletsizliğinin pandemi döneminden de kötü olduğu, geniş işsizlik oranının pandemi seviyeleri ile aynı yerlerde çakılı kaldığı bir Türkiye’de.

***

ÖTV artışlarını temmuz ayında pas geçmek gibi bir lütuflarının olacağını da yabancılarla paylaşan Bakan’ın bunu dar gelirli için değil, enflasyon hedefinin tutacağına inanmayan yabancı yatırımcının yüksek faizden tahvil almaya devam etmesini teşvik için yapacağını da ben eklemek isterim.

Bakan’ın sıcak paracılarla toplantılarında vurguladığı bir başka konu da “2027’de beklenen erken seçimde 2023 benzeri bir seçim ekonomisi” yapılmayacağı.

Aynı gün iktidarın sesi Şamil Tayyar’dan “2027’nin ‘bolluk ve bereket yılı’ olarak planlandığını” öğreniyoruz. Nasıl olacağını Tayyar açıklıyor. Reel sektörün krediye erişimi kolaylaştıracak adımlar, özel düşük faizli konut kredileri, gençlik paketleri. Emekliler, dar ve sabit gelirliler için 2027 yılı başında seyyanen zam, maaş ve ücretlerde yüksek oranda artış.

Bu bahar havasının adı “iyileştirici uygulamalar”. Nedeni AKP’nin patlattığı enflasyonu yarıya %25-30 gibi hala çok yüksek seviyeye indirmenin bahsettiği kesimlere yüklenen maliyetini seçim yılında unutturmak.

AKP’nin çizdiği senaryoda 2027 sonrası Erdoğan ve sıcak para için bayram var. Bir sonraki seçime kadar diğer herkes içinse tablo yine tufan.

/././

BİRGÜN


Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var   (Evrensel-Manşet) Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yap...