AKP’den sermayeye dev kıyak: Aranan ucuz emek gençlikte bulundu -BİRGÜN-

AKP’nin “Genç İstihdam Hamlesi” adıyla duyurduğu paket, genç işsizliğini çözmek yerine patronlara devasa teşvikler açtı. 445 milyar lirayı aşan kamu kaynağı ucuz emek için sermayeye aktarılacak. Programlarda güvenceli istihdam, insanca ücret ve sendika yerine esnek çalışma dayatması var. Geleceği değil patronların maliyetini önceleyen program, yoksulluk ve güvencesizliği kalıcılaştıracak.

İktidarın 'bitirme' iddiasıyla gündeme getirdiği, sosyal medyadaki güdümlü hesaplarla tartıştırılan genç işsizliği için AKP nihayet niyetini açıkladı. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara'da katıldığı "Genç İstihdam Hamlesi" tanıtım programında peş peşe açıkladığı patron teşvikleriyle sermayeye bir kez daha genç emeği sömürüsünün kapısını açtı.

Erdoğan patronlara adeta "Aradığınız ucuz emek burada" dedi. 'Staj Desteği, Geleceğim Meslekte, NEET İşgücü Uyum Programı, İşe İlk Adım Programı ve İŞKUR Gençlik Programı' isimli 5 programdan kimi zaten varken kimi de ilk kez duyuruldu. Bu 5 program kapsamında toplam 3 milyon genç için, 445,1 milyar liralık devasa bir teşvik tutarı sermayeye aktarılacak.

Program gençler için değil, teşvik tutarları ve yarattığı koşullarla patronlar için açıklanmış oldu. Ankara'da gerçekleşen törene MÜSİAD ve TİSK üyesi patronlar katıldı. Programın destekleyicileri olarak da TİSK, TOBB, TİM, MÜSİAD, TESK, Halkbank, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Turkcell açıklandı.

Bugünün BirGün'ü

Genç emeği için kimi programlar da Sabah gibi gazeteler aracılığıyla servis edildi. İktidara dayandırdıkları iddialarına göre, "ev kadını genç", "saatlik prim", "esnek emeklilik", "gelire göre çalışmama" gibi planlarla gençler, kadınlar çalışma yaşamının dışına itilecek. Kağıt üzerinde işgücüne dahil edilen milyonları güvencesizlik, geleceksizlik, hak kayıpları ve emek sömürüsü bekliyor. Emeği neredeyse ücretsiz hale getirilen, eğitimine dahi devam edemeyen, işsizlikle boğuşan milyonlarca genci gelecek 3 yılda kötü bir tablo bekliyor. Sefalet seviyelerindeki asgari ücreti dahi fazla bulan, teşviklerden yararlandırılan patronların istediği "Ucuz emek" bu yaş grubuyla sağlanacak. Patronlara adeta "Aranan kan bulundu" diyen Erdoğan'ın açıkladığı teşvikler, kamu kaynaklarıyla emek sömürüsünün kapsamını genişletecek.

***

KÖLELİĞE İLK ADIM PROJESİ

İşe ilk kez girenler için AKP adeta "kölelikle tanışma" programı tasarladı. İşe İlk Adım projesi ile patronlar gençleri 6 ay kölelik koşul ve ücretleri ile çalıştırdıktan sonra kovabilecek. Gençlerin hiçbir güvencesi olmamasını Erdoğan patronlara 'müjde' olarak anlattı. 18-25 yaş arası gençlerin ilk 6 aylık maaşları kamu tarafından ödenecek, patronların bu teşvikten faydalanması için hiçbir istihdam garantisi şartı olmayacak. İşe İlk Adım Programı ile 3 yılda toplam 750 bin genç için 215,8 milyar liralık teşvik patronlara aktarılacak. Gençlerin güvencesi, kıdem ve ihbar tazminatı da bulunmuyor.

***

PATRONA BEDAVA ÇALIŞAN

Mesleki eğitim adı altında neredeyse ortaokul çağındaki çocukları dahi ucuz işgücü haline getiren iktidar, meslek liselerinde okuyan gençlerin daha mezun olmadan çalışmaya zorlanacağını duyurdu. Staj programına 800 bin genç daha dahil edilerek burada da 3 yıl için 27 milyar lira teşvik paketi sağlanacak. Bu kapsamda 10 ve üzeri kişinin çalıştığı işyerlerinde yüzde 10 oranında stajyer bulunacak. Başta sanayi bölgeleri olmak üzere küçük atölyelerde daha fazla çocuk stajyer olarak çalıştırılacak. Büyük sermayedar ise teşvikler sayesinde ucuz emek üzerinden servetini artıracak. Gençler başta MESEM'lerde devlet eliyle iş cinayetlerinde ölüme, emek sömürüsüne, Meclis stajında dahi korunamacayak bir güvencesizliğe itilirken artık daha fazla işyeri daha fazla genç emeğinden bedava faydalanacak.

***

İKTİDAR İTİRAZ DEĞİL İTAAT İSTİYOR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Genç İstihdam Hamlesi - Güç Tanıtım Programı’nda konuştu. Ama ne konuştu... Meğer gençlerimiz sürekli desteklenmiş, harçlık adı altında ciddi paralar verilmiş; üstelik “ev genci” gibi küçültücü sıfatlar takılmadan istihdama kazandırılmaya çalışılmış. Ama gel gör ki gençler iş beğenmiyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan “İŞKUR Gençlik Programı"nı öve öve bitiremedi. Bu programla gelir elde eden öğrenci sayısını 150 bin olarak açıkladı. Cep harçlığını günlük 1.375 liraya yükselttiklerini müjdeledi. En ağır işlerde çalışacak, sömürülecek ama onlara verilen para ücret değil, harçlık olacak. Bunu da müjde diye yutturacaksın. El insaf!

KONUŞMAYIN SADECE ÇALIŞIN

Erdoğan konuşmasında gençlere çok çalışmayı “zahmetsiz rahmet olmaz” sözleriyle telkin ederken itaat eden bir nesil istediğinin de altını çizdi. Erdoğan, “Yani başarıya da Allah'ın izniyle ulaşılır. Unutmayın zahmetsiz rahmet olmaz. Bu atasözümüz de işte bu gerçeğin çağlardan süzülüp gelen bir başka ifadesidir” dedi.

Erdoğan, “Görüyorum ki muhalefetin başını çektiği marjinal çevreler ülkenin gençlerine sokağı adres gösterirken; boğazlarına kadar battıkları rüşvet, yolsuzluk çamurundan, duygularını manipüle ettikleri gençlerin omuzlarına basarak çıkmaya çalışanlara rağmen biz gençlerimizi tutuyor, destek oluyoruz” diyerek hem muhalefete hem gençlere mesaj vermeyi de unutmadı.

Erdoğan'ın gençlerin duygularının neden öfke ve umutsuzluk olduğuna dair tek kelime etmeden sadece manipüle edildiğini iddia etmesi, meselenin çok uzağında olduğunu gösteriyor. Yıllarca “kindar ve dindar” nesil istediğini saklamayan Erdoğan'ın, gençlerin şimdi bulunduğu durumdan rahatsız olduğunu görebiliyoruz. Ama rahatsızlığı işsiz ve gelecekten umutsuz olmalarından değil, iktidara karşı öfke duymalarından kaynaklı. Dizlerini kırıp evinde otursalar, durumlarına şükretseler olmaz mı?

TANIMDAN DEĞİL DURUMDAN RAHATSIZ

Erdoğan'ın tanıtımını yaptığı ve anlaşıldığı kadarıyla önümüzdeki birkaç hafta ekranlarda işleyecekleri müjdeye “Gençliğin Üretim Çağı Güç Programı” adını vermişler. Raporun tamamına bakınca gençlerden çok sermaye için hazırlandığı anlaşılıyor. Teşvik adı altında toplanan başlıklar daha çok gençlerin sömürüldüğü, patronun vergiden ve ücretten kazandığı formüller. Burada da değişen bir şey yok.

Öte yandan Erdoğan'ın konuşmasındaki en ilginç başlıklardan biri de “ev gençleri” diye tanımlanan, aslında ne eğitimde ne de istihdamda kendine yer bulabilen büyük gençlik kitlesi ile ilgili. Erdoğan konuya “Zaman zaman gençler iş beğenmiyor” diyerek girse de “ev genci” tabirini haksızlık olarak ifade etti. Milyonlarca gencin kendini eve kapatmasını iş beğenmemezlik olarak yorumlayan Erdoğan, küçük teşviklerle bu duyguyu değiştireceğini düşünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Çalışma Bakanı Işıkhan'ın ballandıra ballandıra anlattığı program yine boş çıktı. Sermayeye verilen teşvik bir kez daha toplumsal kesimlerden birinin hizmetine sunulmuş gibi aktarılıyor. Gençlerin tepkisinden korkan iktidar onları oyalayacak tedbirler peşinde. Bu program hayata geçerse bırakın gençlerin sorununu çözmeyi, sorunu daha da derinleştirip çözülmesi imkansız hale getirecek.

***

CEP HARÇLIĞIYLA SÖMÜRÜ DÜZENİ

Erdoğan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yürütücülüğündeki İşgücü Uyum Programı (İUP) için düzenlemeleri 'müjde' diye duyurdu. Gençliğin Üretim Çağı (GÜÇ) denilen bu projeyle bu program kapsamında kölelik koşullarında çalıştırılan gençlere, "harçlık" adı altında verilen ücretler güncellendi. Gençleri kamu kurumları, üniversiteler ve çeşitli iş alanlarında günlük geçici işlerde çalıştıran program kapsamında ödenen 1083 TL için Erdoğan, "Programa katılan her gencimize günlük 1375 lira cep harçlığı vereceğiz" dedi. Gençlerin diğer tüm masrafları da patronlara teşvik olarak akacak. Programa katılan hiçbir genç, iş güvencesi, kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklar ve sendikalı olma imkânından faydalanamıyor.

Güncel İŞKUR verilerine göre 2025’in ilk 11 ayında 474 bin 229 üniversiteli genç, asgari ücretin altında “harçlık” adıyla ve işçi statüsü dışında çalıştırıldı. En düşük ücretlere bile erişemeyen gençler için kölelik koşullarının artarak devam edeceği sinyali verildi. Erdoğan, gelecek 3 yıl boyunca 450 bin gencin daha bu projeye dahil edileceğini, bu kapsamda 108 milyar liralık teşvik ödemesi yapılacağını duyurdu.

Erdoğan'ın hesabına göre haftada 3 gün, günlük 1375 liraya çalıştırılan bir gence 19 bin lira ödeme yapılacağı iddia edildi. Ancak aynı gün sayısında çalışan bir gencin alacağı ödeme yalnızca 16 bin 500 lirada kalıyor. Gençler asgari ücretin dahi altında ücretlerle sömürülüyor.

Programa katılan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, SGK verilerine göre ilk kez sigortalı olanların neredeyse yarısının 30 yaş üzerinde olduğunu ifade etti. Ne eğitimde ne istihdamda (NEET) olma durumu için 'tuzak' tanımı yapılan programda, gençlerin geleceğini değil sadece "aile kurumunu" önemsendiği adeta itiraf edildi. Bakan Işıkhan "Çalışma hayatına geç katılan gençlerin de hayatlarını düzene sokması, aile kurması ve çocuk sahibi olması da geç ve zor oluyor. Lise ve üniversite mezunlarımızın da bu NEET tuzağına düşmeden önce iş hayatına kazandırılması oldukça önemli" diye konuştu.

BİRGÜN

Büyük madenci grevi ve yürüyüşünün 35. yılında (IV) -Ümit Kartoğlu / BİRGÜN)

Kömür müzelik olsun 

Grev ve yürüyüşün ruhunu hafızalara fotoğraflarıyla çivileyen Birol Üzmez’in, geri dönüş anına ilişkin tek karesinin olmaması dikkatimi çekiyor. Bunun bilinçli bir tercih olup olmadığını kendisine soruyorum. Birol, dönüşten bir gün önce Deller  Köprüsü’nde gerginliğin dorukta olduğunu söylüyor. “Kadınlar barikatı aşamayınca öfkeliydi. Ertesi gün dönüş kararı alınacağını bilmiyordum. Bulduğum ilk araçla Zonguldak’a döndüm, filmleri zarflayıp otobüse verdim. Çok yorgundum, ama aklım konvoydaydı. Sabah uyanıp Deller’e gitmek için araç ararken, yüzlerden bir şeylerin döndüğünü anladım. Mengen’de Denizer dönüşü açıklamış. Şoke olduk. Bu, yenilgiyi kabul etmekti. Ama savaşlarda bazen geri çekilmek gerekir, kazanmak için. Yine de bu, tüm mevzileri terk etmek, boynu bükük dönmek demekti. Unutmam: Savaştan dönenleri karşılama gibiydi, ama alkış yoktu. Madenci Anıtı’nda bekledim. Kamera hazır, mevzi aldım. Ama neyi belgeleyecektim? Otobüsler şehre girdi: Önünde kadınlar, herkes ağlıyor. Zafer işareti yapmaya çalışıyorlar, ama gözyaşları içinde isteksiz eller... Bazı kadınlar yürüyerek gelmişti. Hüzünlü, öfkeli, yenik yüzleri çektim. Sonra bitti her şey. Anlatacak bir şey kalmamıştı. Filmi gazeteme yollamadım.” Bunu öğrendiğimde Birol’a olan saygım katlanarak arttı.

Karikatür: Ümit Kartoğlu, Zonguldak Maden Müzesi.

KORKUYU AŞMANIN DENEYİMİ

Geri dönüş sonrasında Ankara süreci, hükümetin işçileri ve sendikayı bekleterek, görüşmeyerek, muhatap almayarak, bir anlamda yürüyüşün öcünü aldığı bir süreçtir. Ama 4 Ocak 1991, bir kazanım yürüyüşünden çok, bir onur yürüyüşüydü. Kısa vadede taleplerin tamamı karşılanmadı; uzun vadede ise emek cephesi geriledi. Ama o gün kayda geçen şey şuydu: Bir kent, yok sayılmaya razı olmadığını ayaklarıyla ilan etti. Belki en büyük kaybımız, bugün böyle bir yürüyüşü hayal etmekte bile zorlanıyor olmamızdır. En büyük kazancımız ise, hala başka türlü bir toplum mümkündür diyecek bir hafızaya sahip olmamız.

Birol, “Görece iyileşmeler oldu. Zonguldak kilitlenmedi. Çok şey öğrendik: Örgütlü gücün zaferi, siyasi görüşler ötesi kenetlenme... Bu da hayatta bir kazanımdır. Fotoğraf felsefem gibi: Yenilgi anı bile bir hikaye anlatır, direnci derinleştirir.” diyor. Ahmet Öztürk de “Bizlerin yüz binlerce insanı harekete geçirip yüzlerce kilometre yürütmemiz, ülkenin gündemini bunca meşgul edip dünya çapındaki bir olaya imza atmamız, başlı başına bir zaferdi zaten.” diyor. “Haklılığımızı kanıtlamış, sesimizi tüm dünyaya duyurmuştuk. Esas yenilgimiz sonraydı. Biz arkamızdaki bu büyük kamuoyu desteğini, bize yönelen büyük sempatiyi madenlerin yeniden düzenlenmesi, kömür havzasının daraltılmasıyla ortaya çıkacak sosyal ve ekonomik etkilerin hafifletilmesi ve kapsayıcı sosyal politikaların ortaya çıkarılması için kullanamayınca, kent hızla bir çöküntü merkezi haline geldi.” Maden işçisi, tiyatrocu, Kömür Karası müzik grubunun kurucusu Fahri Bozbaş da büyük Zonguldak grevi sırasında, Dilovası’ndaki iş yerinden kalkıp dayanışma için iki kez Zonguldak’a gider. Dışarıdan birinin grev birimlerinin içine girmesi ya da yürüyüş kortejine katılmasının doğru olmadığı kararına saygı göstererek, kent içindeki yürüyüşlerde binaların pencere ve balkonlarından, kaldırımlardan görünerek destekte bulunur. Büyük yürüyüşün her yıldönümünde, o günü unutturmamak için sanatla yeniden var eden, bazen tek, bazen ekibiyle birlikte şarkılar söyleyen, konserler veren, oyunlar sahneleyen Fahri’ye, şarkılarını söylerken genç kuşağın gözlerinde ne gördüğünü soruyorum. FahriGrup Yorum’dan Efkan Şeşen’in grev süresince Zonguldak’ta olduğunu ve “İndim maden ocağına / çocuklarım gülsün diye” dizeleri ile başlayan şarkının o dönemde hit olduğunu hatırlatıyor. “Benim döneme ilişkin şarkı ve tiyatro oyunlarım, yeniden işbaşı yaptıktan sonra gün yüzüne çıktı. Kemal Özer’in ‘Madenci’, Hamit Kalyoncu’nun ‘Mengen’den Yalın Yürek’ ve Rüştü Yıldırım’ın ‘Saldım Yollara’ dizeleri, grev sürecini en iyi anlatan şarkılar oldu. ‘68 Grevi’ ise bu şarkıların önceliydi. Grev sonrası herkesin tanır olduğu Göçük Mehmet, ekonomik politik olayları mizahi dille anlatan önemli bir prototip olarak sahneden ışıdı.” Fahri, “20 yıl öncesine kadar grevle harmanlayarak ortaya koymaya çalıştığım performans karşılığını buluyor, insanların heyecanını sahnede ben de kat ve kat yaşıyordum.” diyor ama, günümüzde bu heyecanın tek taraflı sönümlenmeye başladığından yakınıyor: “Halkın, işçi ve emekçilerin, gençlerin... Ekonomik ve sosyal yaşamlarındaki olumsuzluk, en önemli garabet. Siyasal ve sivil toplum örgütlerinin de dar alanda var olmaları, önemli bir eksiklik.

Fotoğraf: Birol Üzmez

FITRAT VE SORUMLULUĞUN DİLİ

Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetleri olarak kabul edilen, 263 madencinin hayatını kaybettiği 1992 Kozlu ve 301 madencinin hayatını kaybettiği 2014 Soma maden faciaları, taşeronlaşma, üretim baskısı ve yetersiz iş güvenliği önlemlerini yeniden gündeme taşıdı. Dönemin başbakanı Erdoğan, 1800’lerde yaşanan maden facialarını örnek göstererek, “Bunlar sürekli olan şeyler, bu işin fıtratında bu var.” demişti.

Fıtrat söylemi, Türkiye’de iş cinayetlerini yalnızca bir dil meselesi olarak değil, sorumluluğun nasıl tanımlandığını belirleyen ideolojik bir araç olarak işler. Bu söylem, iş cinayetlerini teknik ve siyasal nedenlerinden koparıp, kaçınılmaz kader olayları gibi sunar; sorumluluğu devletten ve kurumlardan bireye kaydırarak, hesap verebilirliği zayıflatır. Aynı zamanda toplumsal yasın siyasal bir sorguya dönüşmesini engeller; öfke ve talep yerine, sabır ve kabullenmeyi öne çıkarır. 

DOĞASINDA ÖLÜM VARSA O İŞİ YAPTIRMAZSIN

2014’te 301 canın kaybedildiği Soma olayından sonra Ümit Kıvanç, “İnsanlar infiale kapılıyor Soma’da çok kişi öldü diye. Ölmezlerse sorun yok mu? İnfiale kapılmamız gereken; yüzlerce insanın orada çalışmaya mecbur olması” demişti. “Nasıl olsa orada çalışmak zorunda bırakacağımız insanlar var. Kaza da olabiliyor, bunların bir kısmı ölecekler tabii. Doğasında var demek bu işte. Doğasında ölüm varsa, o işi yaptırmazsın.” Can Kartoğlu, “Kömür dediğin can yakar. Kömür de maden ocakları da müzelik olsun. Kimse, ‘Ama geçim kaynağı’ demesin. Kimse ‘Peki Zonguldaklı nerede çalışsın’ demesin. Ezberi bozabilsek. Bir bozsak. Bir düşünsek. Bir görsek. Bir dinlesek. Bir anlasak. Bir merak etsek. Bir sorgulasak. Başka enerji, başka dünya mümkün. Ben, bir avuç kömür için işçilerin ömür verdiği bir dünyayı istemiyorum.” diyor.

Ahmet, üretimin sonlanmasının yaratacağı stres, belirsizlik ve göç baskısı gibi nedenlere karşı korumasız bırakılan madencilerin, doğal olarak, madenlerin üretime devam etmesinden başka çözüme de razı olmadıklarını söylüyor. “Tüm bunlar konuşulup samimi programlar açıklanmadan söylenecek her şey, ne kadar doğru ve insani olsa da hayatta hiçbir karşılığı yok, ne yazık ki.” Birol da “Beni Birol Üzmez, seni Ümit Kartoğlu yapan kömürdür.” diyor, “Madenle var olmuş katman katman galeriler... Bir tarih, bir kültür birikimi. Hepimiz bundan beslendik, şekillendik, büyüdük. Hep alternatif arandı: Üniversiteler şehri, turizm... Tutmadı. Bartın ve Karabük ayrılınca kaynaklar azaldı.1993’te İzmir’e geldim. Neden? Grev, Kozlu faciası, belediye grevleri... Zonguldak’ta gelecek yoktu. İyi ki gelmişim. Grevde doğan oğlum Ogün, şimdi İtalya’da. Kalsaydık çürürdük. Fotoğraf felsefem gibi: Karanlık, ışığın doğduğu yerdir. Maden bitse de o kültür devam etmeli – insanı ezmeden, aydınlatacak şekilde.” Bana göre, insan onurunu savunmak için acil durum planı gerekmez. Başka seçeneği olmayan madencilerin zorla çalıştırılmasını kabul etmemek, ilke olarak açıkça belirtilmelidir ve bu, madencilerin yeraltında olmasalardı ne yapacakları sorusuna cevap vermeyi gerektirmez. “ Yürü derler yürü derler açlığa yürü derlerKaraelmas tabut olmuş gerekirse ölün derler”(Kemal Özer) Kömür artık can yakmasın!

Ümit Kartoğlu / BİRGÜN

Enis Batur: Kelepir, kitap dünyasına katkı sundu; mevcut şartlar yayıncıları nitelikli yapıtlardan uzaklaştırıyor ve kaybeden Türkiye oluyor(III) -Aslı Atasoy/T24-

1990’ların entelektüel harcını karan Kelepir Kitabevleri’nin en yakın tanıklarından olan Enis Batur anlatıyor. Paris’teki "Mona Lisait" geleneğinden Küçükparmakkapı’daki kitap yağmasına; Türkiye’nin 35 yıllık yayıncılık serüveni ve içine düşülen ağır ekonomik krizin anatomisi…

aslı atasoyEnis Batur

1990’ların ortasında, bir avuç bağımsız yayıncı, Kelepir Kitabevleri ile fark etmeden mülkiyetin ve elitizmin yüksek duvarlarını sarsan radikal bir operasyona imza attı. Bugün kitapların birer dekoratif unsura dönüştüğü kültürel bir iklimden bakınca ucuz ama çok kaliteli felsefe, edebiyat kitapları ve rafları yağmalayan öğrencileri hayal etmek güç görünebilir. Ancak o günlerde, yayıncılık dünyasının içinde bulunduğu ekonomik refah arayışı bu şekilde beklenmedik bir demokratikleşme alanını tetiklemişti. 

Enis Batur’un deyimiyle bu, yayıncılığın kendi "bozgunculuğu" üzerine kurulu, plansız ama mucizevi bir devriâlemdi. Dosyamızın bu bölümünde hem yazar hem de yayıncı kimliğiyle bu sürecin en yakın tanığı olan Enis Batur’u dinliyoruz. Batur, bizi Paris’in "Mona Lisait" geleneğinden bugünün dijital kayıtsızlığına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Kütüphanesini sahaf ve Kelepir dükkanlarından "devşiren" bir entelektüelin gözünden, orijinal kitabın korsan fiyatına indiği o dönemi ele alıyoruz.

“Nitelikli okur nüfusu yüksekti”

-Öncelikle Kelepir Kitabevleri’ni nasıl öğrendiniz, nasıl duydunuz? Oradan başlamak istiyorum.

-Kelepir kavramını, eğer yanlış bilmiyorsam, ortaya atan ve bu yöntemi ilk defa geliştiren 6.45 Yayınevi oldu. 6.45, Kaan Çaydamlı yönetiminde işe girişen bir yayıneviydi. 1990’da bastıkları ilk kitap zaten benim kitabımdı. Dolayısıyla "kelepir" operasyonunun başlangıcına tanık oldum. Bu benim için çok yadırgatıcı bir yöntem değildi. İlk gençlik yıllarımı, öğrencilik dönemimi Paris’te geçirdim. Kelepir uygulamasının bir benzeri zaten Fransa’da oldukça yaygındı. Hatta bu uygulamanın ismi için, Mona Lisa’ya göndermeyle "Mona Lisait" yani "Mona Okuyordu" anlamına gelen bir üst başlık seçilmişti. Bu uygulama ile yayın hayatına devam edemeyen butik yayınevlerinin batışından sonra kalan o değerli kitaplar, fiyatlarının belki de onda birinden daha düşük bedellerle satılıyordu. Eski dergi sayıları, benzeri yayınlar ve büyük sergi katalogları inanılmaz ölçüde düşük fiyatlarla satıldığı için ben kütüphanemin önemli bir kısmını oralardan devşirmiştim. Dolayısıyla kelepir kavramını zaten iyi kötü biliyordum. Bugün yine sürüyor kelepir. Örneğin şu anda Kırmızı Kedi bir kelepir operasyonu yapmakta. Dolayısıyla bakıldığı zaman, Türk yayın hayatında 35 yıllık bir geçmişi olduğunu söyleyebiliriz.

-Siz aslında yazar kimliğinizle de olsa işin mutfağına da tanık oldunuz. O dönemde bunu endüstriyel anlamda nasıl bir yayıncılık perspektifiyle değerlendirmiştiniz?

Bakıldığı zaman tabii ki Kelepir, yayıncılık bozgunlukları üzerine kurulu bir operasyon. Yani bir biçimde mali açıdan dengeyi tutturamamış yayınevlerinin; basıldığı nüsha oranına göre düşük satış yapmış ama değerli birtakım kitapları söz konusu. Öyle olunca yayıncılık ölçüleriyle olumsuz düşünülebilecek bir şey; ama okur açısından, özellikle genç ve bütçesi sınırlı okur nüfusu için pozitif bir operasyon türü olarak gördüm. Korsan yayıncılığa pozitif bakan biri hiçbir zaman olmadım. Böyle bakan arkadaşlarımız vardı ama ben kendi kitaplarımla ilgili zaten böyle bir sıkıntıyı çok fazla yaşamadım. Bir kere bir kitabım korsan yapıldı, o kadar. Kelepir ise bu andığım nedenlerle bence kitap dünyasına ve okurlara olumlu katkılar getirmiş bir işlemdir.

Diyorsunuz ki kitapla okur arasındaki mesafeyi kısalttı. Bu ucuza kitap satma hareketini, kitabın değerinin demokratikleştirilmesi olarak okuyabilir miyiz?

İyimser bir yorum olur ama olabilir, böyle bakılabilir. Bir de tabii bugünden bakıldığında yani geçmişi bir yana bırakıp bugünkü duruma odaklanıldığında şöyle bir manzara var: Türkiye’de çok sayıda kitap çıkıyor ama artık bu oranda bir okur yok. Kelepir 30 yıl önce devreye girdiğinde, nitelikli okur nüfusu daha iyiydi, daha yüksekti. Bugün bu nitelikli okur nüfusunun düşük olduğunu düşünüyorum. Düşük olduğu için de birtakım değerli kitaplar dolaşıma çıkmakta zorlanıyor. Dolaşıma biraz çıksalar bile kısa sürede kitabevleri tarafından iade ediliyorlar. O zaman da tirajlar düşüyor ya da stoklarda birikim oluşuyor; bu nedenle zorunlu kelepir operasyonları başlıyor.

Anladım. O dönem okur davranışlarında gözlenen bu derinlikten söz ederken, bunu bugün için nostaljik bir mit gibi mi anlamalıyız?

Evet, biraz öyle. Biraz da şöyle bir durum var. Son 1-2 yıldır kâğıt fiyatlarındaki dövize endeksli aşırı artış, ikinci el kitapçıların avantajına oldu. Sahafların satış rakamları yükseldi. Neden yükseldi? Çünkü diyelim Enis Batur’un yeni çıkan kitabının fiyatı 800 TL ise okur sahafta bundan 15 yıl önce çıkmış bir kitabın nüshasını bulduğu zaman 20-30 liraya alabiliyor. Dolayısıyla zaten sınırlı olan bütçesini bu şekilde kullanma yoluna gidiyor. Ortada belki görünür bir "kelepir operasyonu" yok denilebilir ama süreç sahaflar ve ikinci el kitapçılar üzerinden yaşanıyor.

"Yeni teknolojiler kitap dünyasına olumsuz biçimde yansıdı"

O dönemin bu kültürel derinliğinin kaynağı neydi sizce?

35 yıl önce Türkiye’nin eğitim düzeyi bugünküne göre daha yüksekti, buna bağlayabiliriz. Zaman içinde ortaöğrenimde düzey düşüklüğü ağırlık kazandı. Bugünden bakıldığında, 1990’da 20 yaşında olan kişiler iyi bir ortaokul ve lise eğitiminden geçmişlerdi. Bugünse durum böyle değil. İkincisi, tabii ki sosyal medya kitap karşısında çok fazla yer kapladı. İnternet şüphesiz son derece yararlı bir araç ama "önüne maymun mu geçiyor insan mı geçiyor" o çok önemli. Dolayısıyla yeni teknolojiler kitap dünyasına olumsuz biçimde yansıdı.

90’lı yıllar Türkiye için olumsuz tarafları olsa da aslında bir altın çağ gibiydi diyebiliriz. Siz okur niteliğinin şu anda düşük olduğunu ifade ettiniz. Peki o dönemi yaşarken okur niteliğinin yüksek olduğunun farkında mıydınız?

Yayıncılık hayatımda avantajlı konumları olan bir kişi oldum. Uzun süre ciddi sermaye desteği gördüğüm bir yayınevinin (YKY) yöneticisiydim. O zaman cüretkâr adımlar atabiliyorduk. Örneğin Ferdinand Céline’in "Gecenin Sonuna Yolculuk" kitabını bastığımız zaman hedef neydi? Herhalde bir baskı satılır diye düşünürdük. Şimdi dönüp baktığınızda kitap 17. baskısında. Bunu o zaman öngöremezdik. Dolayısıyla sadece benim çalıştığım yayınevinin değil, Metis’in, İletişim’in ve diğer yayıncıların o gün attığı adımların zaman içinde doğru sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Ama bugün atılan adımlar için aynı iyimserliği yaratabilecek bir tablo yok önümüzde. Bu da tabii Türkiye’nin içine düştüğü çok ağır ekonomik krizle doğrudan bağlantılı.

Enis Bey, o dönem Kelepir’e gider miydiniz?

Kitaplarımı alırken her türlü alışverişi yaptım. Önemli olan aradığımı bulmaktı. Bulamadığımda hiçbir sakınca gözetmeksizin kitap nerede ise oradan alırdım. Bugün de Nadir Kitap’tan da yapıyorum, Pandora’dan da. Döviz çok yüksek olduğu için bir tek yurt dışından kitap almakta zorlanıyoruz. Yaş durumumdan dolayı eskisi gibi sahaf ve kitapçı gezemez oldum. Onun için ister istemez internet üzerinden alışveriş hayatımda geniş yer kaplamaya başladı.

“Büyük sermayeli yayıncılar küçüklerle rekabete girmemeli”

Mesela şimdi yine o yayınevinin yöneticisi olsaydınız basmak isteyeceğiniz şeyler olur muydu? Ya da tam tersi, basmayı tercih etmeyeceğiniz şeyler?

Aynı destek ve koşullar söz konusu olduğunda; o tarz büyük sermayeye dayanan yayıncıların öteki yayıncılar ile rekabete girmemesi gerektiğini düşünüyorum. Daha pahalı projeleri okura daha ucuz bir biçimde yansıtmanın yollarını bulmalılar. Ama öte yandan bugünkü tabloda karamsarlığa düşmemin nedenini bir örnekle somutlaştırayım: Kırmızı Kedi’de Sylvain Tesson’un "Kar Panteri" kitabını yayımladık. Bence çok değerli bir kitap. Hayata ilişkin, edebi olmanın ötesinde birtakım besleyici unsurlar taşıyan bir eser ama satışı 500 nüshayı zor buldu. Bu tabii insanın boynunu eğiyor. Buna benzer değerli birtakım kitaplara uzanamaz oluyorsunuz. Çünkü ödeyeceğiniz telif hakkı, çevirmene yapacağınız ödeme vesaire bu satış rakamlarıyla doğrulanamaz. O zaman da Türkiye bir sürü değerli kitabın, en azından çeviri düzeyinde, uzağında kalıyor. Kaldı ki telif konusunda da aynı sorunun yaşandığını görüyorum. Bir sürü dosya şu anda sahipsiz dolaşıyor. Çünkü yayınevlerinin bunları basacak cesareti kalmadı. Neden kalmadı? Çünkü ne kadar dağıtıma çıkabilecek? Genç bir yazarın kitabı 100 adet mi, 200 adet mi basılacak? Çark bununla nasıl dönecek? Sonuç olarak yayıncılık, neresinden bakılırsa bakılsın ticari bir sektör; yani sadece pir aşkına yapılabilecek bir iş değil. Mevcut şartlar yayıncıları nitelikli yapıtlardan uzaklaştırıyor. Kaybeden de Türkiye oluyor.

Sizin önerileriniz ne olabilir? Yayıncılık sektörü için bir çıkış yolu görüyor musunuz?

Olmaz, yok olamaz. Bu ekonomik kriz hiçbir öneriye kapı açmıyor.

Aslı Atasoy/T24

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ocak 2026-

Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez -Özge Güneş- 

2026’ya Karakas’ta patlama haberi ve Maduro ile eşinin kaçırılması haberiyle başladık. Kısa süre içinde kentin sokaklarında “Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!” sözleri duyulmaya başlandı. Latin Amerika’nın yarım yüzyılı aşan siyasal hafızasının taşıyıcısı ve özeti olan bu slogan ilk kez Şili’de, Allende hükümetini savunan kitlelerin dilinde tarih sahnesine çıkıyor.

Esasen Kolombiyalı Jorge Eliécer Gaitán’ın bir konuşmadan türediği ifade edilir. Fakat sözlerin bunca yaygınlaşmasında onu bir şarkı olarak besteleyen Sergio Ortega Alvarado’nun payı büyük. Bugün bu şarkı, bu slogan, darbelerle, abluka ve işgallerle yoğrulan Latin Amerika coğrafyasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir pusula haline gelmiş durumda. Karakas sokaklarında ilk duyulan söz olmasının nedeni de bu.

Trump yönetimi saldırıyı “narkoterörle mücadele” olarak sunsa da bu yalanın karşılık bulmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Venezuela halkı yaşananların nicedir hazırlanılan kuşatmanın yeni bir aşaması olduğunu biliyor. Sadece Venezuela halkı da değil, tüm dünyanın sokakları bu yalanı haykırıyor. Hatta en samimiyetsiz Avrupa liderleri dahi, mış gibi yapmak için bile işin narkoterör kısmına girmiyorlar. Maduro’nun şahsından memnun olmadıklarını söyleyip, ‘Demokrasi kuracağız’ diyorlar.

Zira tüm bu süreçte en ibretlik anlardan biri de Trump’ın kameraların karşısına çıkıp Venezuela’da elde edilecek “muazzam ölçekteki zenginliğin” bir kısmının Venezuelalılara, bir kısmının ülke dışında yaşayan Venezuelalılara ve bir kısmının da ABD’ye “geri ödeme” (reimbursement) olarak gideceğini söylemesiydi… Demokrasi perdesi de böylece bir seferde indirilmiş oldu.

SIRADA KÜBA MI VAR?

ABD’nin Venezuela’ya dönük ablukası sadece Karakas’ı da hedeflemiyor. Trump yönetimi Maduro’yu neden kaçırdıklarını anlattıkları basın toplantısı boyunca Meksika’ya “bir şey yapılması gerekecek” minvalinde konuştu, Kolombiya’ya gözdağı verdi, Küba’yı ise “zaten çöken” bir ülke olarak resmetti ve “oradaki insanlara yardım etmek istiyoruz” dedi.

Burada Küba’nın felaket durumda olduğu yönündeki söylemler tesadüfi değil, politik kurgunun temel çerçevesini oluşturuyor. Keza Wall Street Journal’ın 21 Aralık tarihli haberinde de böyle deniyordu. Haber, ABD’nin Venezuela petrol akışını sıkıştırmasının Küba’yı çöküşe doğru ittiğini söylüyordu. Yani Küba, doğrudan hedef alınmadan önce çökmüş ülke anlatısına hazırlanıyor.

SALDIRININ KÖKENİ 2001

Bu çatışmanın kökeni Hugo Chávez ile başlıyor. Chávez, 1998’de iktidara geldiğinde, Venezuela 1990’lar boyunca IMF programlarıyla kemer sıkmaya zorlanmış, petrol gelirleri dar bir elit tarafından paylaşılmış, toplumsal eşitsizlik derinleşmişti ve Chávez’in temsil ettiği Bolivarcı dönüşüm bu Amerikancı düzene meydan okuyordu.

2001’de çıkarılan Organik Hidrokarbonlar Yasası bu meydan okumanın somut ifadesiydi. Yasa, petrol ve doğalgaz rezervleri üzerindeki devlet mülkiyetini yeniden tesis ediyor, petrol gelirlerini kamusal kullanımın merkezine yerleştiriyordu. Bu gelirlerle sağlık, eğitim, gıda ve barınma alanlarında geniş ölçekli sosyal programlar hayata geçiriliyordu. ABD’nin Venezuela ile sorunu tam da burada başladı. Sorun petrolün kamucu denetimiydi.

ABD 2002’de Chávez’e karşı bir darbe girişimi örgütledi. Chávez kaçırıldı ve ardından yeni bir yönetim ilan edildi. Ancak yüz binlerce insan sokaklara çıktı ve darbe başarısız oldu. Chávez birkaç gün içinde görevine döndü. ABD’nin 2019’da Maduro’ya karşı desteklediği rejim değişikliği de başarısız oldu.

DEMOKRASİ SOKAKTA KURULUR

3 Ocak saldırısı, klasik emperyalist mantığın yeni bir eşiğini temsil ediyor. Trump “ülkeyi biz yöneteceğiz” sözleriyle Venezuela’yı bir ganimet olarak gördüğünü açıkça ilan etti. Demokrasi, hukuk ya da uyuşturucuyla ilgili bütün söylemler bu cümlenin yanında hükmünü yitirdi.

Ancak Latin Amerika’da demokrasi, çoğu zaman Batı’nın ihraç etmeye çalıştığı biçimiyle değil, ona karşı kurularak savunuldu. Bu nedenle belirleyici olan sokakta yükselen ses olacak. Bu ses, Venezuela’da siyasetin, Batı demokrasilerinin aksine örgütlü halk müdahalesiyle, sokakta kurulan bir süreç olduğunu bir kez daha kanıtlayacaktır.

/././

Çetelerin kız çocuğu üyeleri -Ayça Söylemez- 

Daltonlar’ın ardından hasımları Casperlar çetesiyle ilgili iddianame de hazırlandı. Takribi bin sayfalık iddianamede suç olduğu iddia edilen eylem sayısı 116.

ROKETATAR

Soruşturma kapsamında ele geçirilenler arasında SIG Sauer, Glock, XD Elite marka tabancalar, AK-47 (kalaşnikof) ve MP5 marka tüfekler var.

Silah konusunda en dikkat çekici olan, bir örgüt üyesinin haraç almak için tehdit ettiği kişiye gönderdiği fotoğrafta bir roketatarın da görünmesi…

İddianamede, “örgütün eylemlerde kullanmak üzere silah bulmakta zorluk çekmediği” değerlendirmesi yer alıyor.

ULUSAL ÇAPTA

Örgütün başta Bahçelievler’in Şirinevler Mahallesi çevresinde ve Küçükçekmece ile Bağcılar ilçelerinde eylemler gerçekleştirdiği tespit edilmişse de iddianamede eylemlerin “ulusal çapta” olduğundan bahsediliyor. Beykoz, Beşiktaş gibi ilçelerden esnaflar da kendilerinden haraç istendiği iddiasıyla iddianamede müşteki olarak yer alıyor.

Maraş’ta işlenen bir cinayetin de yer aldığı iddianamede, ifade veren bazı zanlıların Çanakkale, Kütahya, Diyarbakır, Muğla gibi farklı illerden iş vaadiyle İstanbul’a getirildikleri yönündeki beyanları yer alıyor: “…‘Bu yaşanılanlardan dolayı çok pişmanım ben kaynak ve elektrik işi için İstanbul’a geldim bu işlerin olduğunu bilseydim asla gelmezdim...’ şeklinde beyanda bulunduğunun anlaşıldığı, bu kapsamda yapılan değerlendirmede örgütün eylemlerde kullanmak üzere üye temininde işsiz, paraya ihtiyacı olan ve genç yaştaki bireyleri kullandığı anlaşılmıştır.”

İddianamede, cezaevinden çıkan ve paraya ihtiyacı olan kişilerin de para ve barınma karşılığında örgüt içerisine alındığı ve eylemlerde kullanıldığı tespiti de yer alıyor.

ÇİRKİNLER, AYAZLAR

Casperlar’ın Çirkinler çetesiyle sık sık ortak hareket ettiği belirtiliyor: “Örgütün lider ve yönetici kadrolarının yurt dışı menşeli numaralardan yağma amacı ile müştekileri arayarak ‘Çirkinler ve Casperlar adına arıyorum’ şeklinde kendilerini tanıttıkları, adı geçen örgütlerin eylem ve fikir birlikteliği içerisinde hareket ettiği anlaşılmıştır.”

Yine Ayaz Kardeşler çetesiyle de zaman zaman ortak eylem yaptıkları ifade ediliyor.

KIZ ÇOCUKLARI

Eylemlerde kullanıldığı söylenen en beklenmedik kişi ise tetikçi olduğu ileri sürülen bir kız çocuğu.

Suça sürüklenen çocuk olarak iddianamede yer alan Ö.K.’nin savunmasından: “Casperlar grubundan olan ve mahalleden tanıdığı Ahmet Cangi'nin kendisine Daltonlar suç örgütüne gözdağı vermek amacı ile pankart açacaklarını söylediğini, pankartta ‘Bu mahalleye Daltonlar ve yandaşları giremez, giren bedelini en ağır şekilde öder - Casperlar’ şeklinde yazının bulunduğunu, pankartın etrafında kalabalık gözükmek amacı ile kendisinin de fotoğrafa girdiğini, fotoğraf sırasında maske taktıklarını, fotoğrafı örgütün sosyal medyada paylaştığını, Ahmet Cangi'nin yaklaşık 1 ay önce Deren Su isimli kız tarafından Daltonlar isimli örgütün yönlendirmesi sonucunda öldürüldüğünü, Deren Su isimli kişinin söz konusu iş için 1,5 milyon para aldığını duyduğunu, Ahmet Cangi'nin öldürülmesi nedeni ile taziye mesajı yayınladığını…”

Yapılan araştırmada, Casperlar üyelerinden Ahmet Cangi’nin 22 Ocak 2025’te Soğanlı Mahallesi, Setüstü Sokak üzerinde öldürüldüğü tespit ediliyor.

GPRS’Lİ BASKIN

İddianamede kadın/kız çocuğu üyelerin, rakip çete ile bağlantı kurup üzerlerinde taşıdıkları GPRS cihazları ile yer tespiti yapılmasını sağladıkları belirtiliyor:

“Sezer Kaya’nın öldürülmesi olayında Casperlar silahlı suç örgütü lider ve yönetici kadrosunun Daltonlar silahlı suç örgütü üyelerinin kalmış oldukları hücre evlerini tespit edebilmek amacı ile Daltonlar silahlı suç örgütü üyeleri ile temas kurmaları yönünde örgüt üyesi kadın şahıslara talimat verdikleri, hasım grup örgüt üyeleri ile temas kuran örgüt üyesi kadın şahısların üzerlerine GPRS yerleştirerek Daltonlar silahlı suç örgütünün kullanımında bulunan hücre evlerini tespit ettikleri anlaşılmıştır.”

Bu cinayette Daltonlar üyesi O.S. ile duygusal yakınlık kurduğu belirtilen kız çocuğu A.A.’nın hücre evine gönderildiği, hücre evinden ayrılırken evin dış kapısını açık bıraktığı, Casperlar üyelerinin de ardından eve girerek silahlı saldırıyı gerçekleştirdiği ifade ediliyor. İddianamede, A.A.’nın yakalanması amacı ile yapılan aramalarda “GPRS ve yer tespit cihazı ele geçirildiği” bilgisi yer alıyor.

Yine bir kız çocuğunun faili olduğu ileri sürülen Ahmet Cangi cinayetinin de buna misilleme olarak işlendiği çete mensuplarının hesaplarından paylaşılıyor.
İddianamede çetelerin çocukları nasıl “örgüt üyesi” yaptığına dair birçok bilgi ve değerlendirme de yer alıyor, başka bir yazının konusu olsun…

/././

Erdoğan keskin viraja girdi: Buz üzerinde zorlu yürüyüş -Yaşar Aydın- 

Suriye ve Orta Doğu merkezli dış politika, çözüm süreci, iç iktidar kavgaları ve yoksullaşan halkın giderek artan öfkesi... Erdoğan 2026’da sıfır hatayla ilerlemek zorunda. Birinde tökezlerse yerden kalkması zor görünüyor.

Türkiye, 2025 yılını rejimin hayatta kalma stratejisiyle düğümlenmiş bir şekilde geçirdi. Birçok sorun ve bu düğümlenmiş hâl 2026’ya da taşındı. İktidar için "idare etme" döneminde yol bitti, "varoluş krizi" dönemi başladı. Geçtiğimiz yıl boyunca tanık olduğumuz her hamle, aslında yaklaşan fırtınaya karşı kurulan derme çatma kalelerdi. Eğer 2026’da bu kaleler tahkim edilmezse ayakta kalmaları zor. Her koşulda 2026’nın, Erdoğan’ın siyasi kariyerindeki en dar boğazlardan geçeceği yıl olmaya aday olduğunu şimdiden söylemek mümkün.

TRUMP, İSRAİL VE SURİYE DENKLEMİ

Erdoğan’ın en güçlü göründüğü dış politika alanı, aslında en zayıf ve kırılgan olduğu başlıklardan biri. İktidar, bu alanda büyük oranda ABD’ye yaslanmış durumda. Özellikle Suriye’de Esad’ın devrilmesinden sonra Trump ve Tom Barrack tarafından deklere edilen bölgesel plan, Erdoğan’ın elini kolunu bağladı. Başkan Trump her fırsatta Erdoğan’ı öven konuşmalar yapsa da "ev ödevlerini" hatırlatmayı da ihmal etmiyor. Suriye’de Kürtlerle iş birliği, İsrail ile iyi ilişkiler, İran’ı etkisiz kılma ve Doğu Akdeniz’de ABD çıkarlarını temsil etme gibi pek çok ağır başlık Erdoğan’ın masasına konulmuş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla bunun karşılığında da Barrack’ın "meşruiyet" diye özetlediği; iktidarda kalmak için destek sözü verildi.

Erdoğan bu başlıklarla ilgili çok fazla konuşmuyor; hatta kamuoyu önünde eski çizgiyi savunuyor gibi görünüyor. Ancak sahada yürüyen pratik, ABD’nin taleplerinin karşılandığını gösteriyor. ABD’nin Venezuela saldırısına karşı siyasal İslamcı çevrelerden ve iktidar cenahından gelen göstermelik tepkiler bile alınan bu yeni pozisyonu doğrular nitelikte. İplerin Trump ve Netanyahu’da olduğu bir dış politika, Erdoğan için ipte yürümekten farksız.

"TERÖRSÜZ TÜRKİYE" İLE MAKAS DEĞİŞECEK Mİ?

Devlet Bahçeli’nin 2025 boyunca yürüttüğü ve görüntü itibarıyla Erdoğan’ı arkasından sürüklediği "terörsüz Türkiye" söylemi, kuşkusuz ki Suriye’de yaşanan gelişmelerden bağımsız değil. Suriye’de oluşturulan kurguya paralel bir iş birliği Türkiye için de öngörüldü. Çok açık ki; Erdoğan ve Bahçeli’nin, yanlarına Öcalan’ı da alarak DEM’i iktidar cenahının yakınında tutacak yeni bir siyasal diziliş planladığı görülüyor. İmralı heyeti, Meclis komisyonu ve partiler arası ziyaretler şeklinde yürüyen süreç, neredeyse hiçbir somut çıktı üretmeden devam ediyor; anlaşıldığı kadarıyla böyle de ilerleyecek.

ABD ile kurulan ilişki ve bölgesel plana bakıldığında, Erdoğan ve Bahçeli için çok fazla seçenek de yok. Ancak sürecin varlığı ve Öcalan ile kurulan temaslar, bugüne kadar PKK karşıtlığı üzerinden konsolide olan AKP ve MHP tabanında fay hatları yarattı. Bu çatlakların büyüme ihtimali çok yüksek. Öte yandan sürecin somut çıktılarının olmaması, Kürt halkındaki soru işaretlerini güçlendiriyor ve Kürt seçmenin rejim karşısındaki konumunu değiştirmiyor.

Sonuç olarak; hem AKP hem MHP için yaklaşık 40 yıldır sürdürdükleri siyasetten vazgeçmek durumunda kalabilecekleri bir süreç tanımlandı. Onlar için zorunlu bir "otoban" olarak görünen bu yol çıkmaza girerse, Erdoğan’ın masayı bir kez daha devirme ihtimali bugünlerde daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Bununla birlikte Erdoğan’ın elinin, 2013 çözüm sürecinde olduğu kadar rahat olmadığı açık; artık atacağı her adımda ABD onayına ihtiyaç duyuyor. Bölgesel zorunluluklar ile kendi seçmeninin beklentileri arasındaki dikenli yolda yürümeye çalışacak.

VELİAHT SEÇİMİ KAVGAYI BÜYÜTTÜ

Erdoğan’ın en çok zorlanacağı konulardan biri de hem parti içindeki hem de MHP ile olan gerilimi idare etmek olacak. Geçen yıldan kalan en önemli gelişme; Erdoğan ailesi ve Saray cenahının veliaht olarak Bilal Erdoğan’ı seçtiğini zımnen deklere etmesiydi. Bilal Erdoğan sahnede daha çok göründükçe bu durum farklı hassasiyetleri tetiklemeye devam ediyor. Mesele tek başına Erdoğan’dan sonra kimin başkan olacağı olsaydı aşmak daha kolay olabilirdi; ancak konu, Erdoğan için tasarlanmış olan "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"nin o olmadan nasıl yürüyeceği sorusuna gelince MHP dâhil ittifakın tüm klikleri hareketleniyor. Bu durum, rejim tartışmalarını da içine alacak şekilde genişliyor.

Tarafların Erdoğan sonrasına dair mücadelede yer kapmaya çalışması işin doğasında var. Medyada, iş dünyasında ve parti kadrolarında yaşanan kavgalar bunun işareti. 2026, çok daha fazla operasyon ve dosya savaşına sahne olacak. MHP’nin geçen hafta dillendirdiği "yeni anayasa" tartışması da bu kavgadan bağımsız değil. MHP; seçimle gelecek iki başkan yardımcısı ve kabineye Meclis onayı önererek, aslında "yarı başkanlık" rejiminin kapısını aralamış oldu. MHP, "Bilal Erdoğan ile devam" diyenlere; "O iş o kadar kolay değil, bazı noktalarda uzlaşmamız lazım" mesajını şimdiden verdi. Erdoğan’a duyulan ihtiyaç şimdilik kavgayı sınırda tutsa da kum saati tersine işledikçe süreç daha da sertleşecektir.

HALKIN ÖFKESİNİ BASTIRMAK ZOR

Tüm bu başlıklar içinde biri var ki, her geçen dakika tek adam rejiminin sonunu hazırlıyor: Rejim artık halk nezdinde rıza üretemiyor. Giderek yoksullaşan, özgürlükleri elinden alınan ve geleceği çalınan milyonlar, iktidarla köprüleri attı. Yaklaşık altı yıldır kesintisiz süren yoksullaşma ve gelir adaletsizliğindeki devasa uçurum, sokakta büyük bir öfke biriktirdi. Milyonların "geçinemiyoruz" çığlığı, en üst perdeden konuşulan siyasi teorileri yerle bir ediyor.

TÜİK verilerinin bile gizleyemediği o gerçek; toplumun en zengin %20’sinin gelirin yarısına el koyduğu Türkiye fotoğrafı, öfkeyi daha da büyüttü. 2026, ekonomik şiddetin artık sadece bir geçim derdi değil, rejimin meşruiyetini kemiren en büyük siyasi kriz olduğu yıl olacak. Cebi boşalmış kitlelere "sabır" dışında bir şey söyleyemeyen Erdoğan için bu yıl hepsinden zor geçecek.

ÇÖZÜLME DÖNEMİ…

Erdoğan ve ekibi her gün güç gösterisi yapsa da iktidara geldikleri günden bu yana geçen 23 yılın en zayıf ve kırılgan anındalar. Tek adam rejimi, 2026’nın tamamını buz üstünde geçirecek. Her biri iktidar yıkacak devasa sorunlarla baş başalar. Tek bir hata bile mutlak yenilgiyi beraberinde getirebilir. Küçük bir tökezlemede ayağa kalkamayacaklarının kendileri de farkında.

Görkemli güç gösterilerinin arkasında çözülen bir iktidar ve halkın gözünde meşruiyetini yitirmiş bir rejim var. İktidar, 2026’yı muhalefet için katlanılması zor bir yıl haline getirmeye çalışsa da toplumsal muhalefet güçleri bu baskılara karşı deneyimli. 2026’da gerçek sınavı Erdoğan ve tek adam rejimi verecek.

/././

İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol -Özgür Gürbüz- 

Filmi biraz başa, son ABD seçimlerinin öncesine saralım. Petrol ve gaz şirketleri Donald Trump’ın seçim kampanyasına Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında 96 milyon dolar bağışladı. Rakibi Kamala Harris ise aynı sektörden sadece 10 milyon dolar alabildi. Doğrudan Trump’a verilen bağışın yanı sıra 243 milyon doları Kongre’ye lobi yapmak, 80 milyon doları da reklam kampanyalarını desteklemek için harcadılar. Temsilciler Meclisi’nden valilere kadar birçok farklı bağışı da eklenince miktar yarım milyar dolara (445 milyon dolar) yaklaşmıştı. Bu konuda detaylı bir rapor hazırlayan Climate Power adlı grup, gerçek rakamın açıklanmayan ve farklı yollarla aktarılanlar da hesaba katılırsa çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Özetle söylersek Trump ve arkadaşları, seçimi kazanmalarında büyük paya sahip petrol ve gaz şirketlerine borcunu ödemeye devam ediyor. Venezuela’ya yapılan saldırı ve ardından yaptığı açıklamalar, fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) şirketlerine yeni sahaların ve yeni ticaret kanallarının silah zoruyla, zorbalıkla hediye edileceğinin itirafı gibiydi.

Trump’ın fosil yakıt şirketleri adına çalışması aslında seçimden hemen sonra başladı. İklim krizini inkar eden Trump, aslında bunu bilimsel verileri ciddiye almayan biri olduğu için değil, iklim krizinden çıkışın fosil yakıtlarla vedalaşmayı gerektirmesi nedeniyle yapıyordu. İkisi bir arada olamazdı. Kömür, petrol ve gaza öncelik verip, rüzgar ve güneş enerjisine çocuksu argümanlarla her fırsatta saldırması onu destekleyen çıkar çevrelerine hizmet etmek içindi.

NASA’dan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne kadar birçok bilimsel çalışma yapan kurumun verilerine müdahale edildi. İklim kriziyle ilgili resmi internet sitelerinden bazı bilgiler çıkarıldı. “İklim krizi”, “çevresel adalet” veya “iklim değişikliği” kavramları, “iklim değişkenliği” veya “iklim değişimi” gibi iklimin değişmesinde insan etkisinin olmadığını ima eden başka kelimelerle değiştirildi.

Trump kabinesini de iklim krizinin finansörlerinden seçti. Çevre Koruma Dairesi’nin başına getirdiği Lee Zeldin, gaz ve petrol şirketlerinden 400 bin dolarlık bağış kabul etti. Enerji Bakanı koltuğuna oturtulan Chris Wright, ABD’de hidrolik kırılma yöntemiyle petrol ve gaz çıkaran (kaya gazı veya petrolü de deniyor) en büyük şirketlerinden Liberty Enerji’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Elbette o da iklim inkarcısı. Trump’ın, “iklim değişikliği histerisi, Amerika’daki işleri Meksika ve Çin gibi yerlere ihraç etmek için siyasi bir bahane” sözlerini sahiplenen Brooke Rollins Tarım Bakanı oldu. Paris Anlaşması’ndan çıkılmasını savunan biriydi.

Trump’ın Çin ile ilgili sözleri aslında iklim inkarcılığından fosil yakıt destekçiliğine uzanan politikalarının arka planını özetliyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında ilk 10 ülke arasında Venezuela birinci, İran üçüncü, Rusya sekizinci ve ABD 10. sırada. ABD’yle “işbirliği” içinde olmayan ülkeler dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 35’ine sahip. İran ve Venezuela’da durum değişirse ABD dolaylı da olsa dünya petrol rezervlerinin yüzde 95’ine yakınını kontrol edecek.

Küresel gaz rezervlerine bakıldığındaysa Rusya yüzde 24 ile zirvede yer alıyor onu yüzde 17 ile İran izliyor. İran’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği bir durumda dünya gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i Trump’ın kontrolüne geçebilir. İsrail’le birlikte Somaliland ve Yemen üzerinden ticaret yollarının kontrol edilmesi de işin bir başka ayağı. Trump’ın planının ilk bölümü bu.

İkinci bölüm ise Çin’le ilgili. Çin’in ciddi bir petrol rezervi yok, gaz rezervi de kendi talebini bile karşılayacak düzeyde değil, halihazırda talebin yarıya yakını ithalatla karşılanıyor. Çin bu yüzden enerji politikasında çok farklı bir yol izliyor. Hem rüzgar hem de güneş enerjisinde dünyadaki kurulu gücün yarıya yakını Çin’de. Haliyle Çin üretimde de her iki alanda lider. İklim kriziyle mücadelede güneş ve rüzgar enerjisinin öne çıkması Çin’in başka ülkelere güneş paneli ve rüzgar türbini satmasının da yolunu açıyor. ABD bu yarışta çok geride kaldı ve üretimde Çin’le maliyet ve kapasite yarışına girme şansı yok denecek kadar az. O yüzden de enerjide asıl oyuncunun petrol ve gaz olması işine geliyor. Böylece Çin’i hem elinde tuttuğu kaynaklarla sıkıştırabilecek hem de yenilenebilir enerjideki liderliğini boşa çıkaracak.

ABD’nin iklim müzakerelerini sabote eden, iklim inkarcılığını destekleyen tüm politikalarının Venezuela ve İran saldırılarıyla ilişkisi var. Fosil yakıt imparatorluğunda ABD önemli bir güce sahip ve daha da güçlenebilir. İklim krizini durdurma mücadelesinin ve fosil yakıtlardan vazgeçme hareketinin güçlenmesi ise dünyadaki dengeleri değiştirecek güce sahip.

/././

‘Asrın inşa ve ihyası’na makyajlı dokunuş -Gözde Bedeloğlu- 

6 Şubat depremlerinde ağır yıkım yaşayan kentlerin başında Hatay geliyor. Yirmi dört binden fazla can kaybının yaşandığı kentte yüz binlerce insan konteynerlerde kalmayı sürdürürken, barınmanın yanında eğitim ve sağlık hizmetlerinde yaşanan sıkıntılar da gündemden düşmeyen diğer önemli başlıklar…

***

6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde ve 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden yaklaşık iki ay önce Hatay’da, partisinin ilçe belediye başkan tanıtım toplantısında bir konuşma yaptı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı” dedi. 2019 seçimleri için de benzer bir konuşma yapmış; merkezi yönetim ile uyumlu olmayanların iflas edeceğini, seçimi alsalar bile yürütemeyeceklerini söylemişti. İstanbul seçimlerini üç kez kazanmış ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu bugün, ekibiyle birlikte Silivri’de.

***

31 Mart 2024 yerel seçimlerini Cumhur İttifakı adayı Mehmet Öntürk kazandı. 6 Şubat depremlerinin ikinci yıl dönümü olan 2025’e geldiğimizde Hatay’da barınmanın yanında eğitimde ve sağlıkta da sorunlar devam ediyordu. Bazı okul binaları kamu kurumları tarafından kullanılıyor ve Eğitim-Sen’in hazırladığı rapora göre, Hatay’da okullaşma oranı hızla düşüyordu. Binlerce öğretmen ise konteynerlerde yaşıyordu. Bölgede sıklıkla elektrik ve su kesiliyordu. Hükümet, okul öncesi verilen ücretsiz yemeği deprem bölgesi dahil tüm yurtta kaldırmıştı, dolayısıyla teknik sıkıntılara bir de yetersiz beslenme ekleniyordu.

***

Deprem bölgesindeki inşaat çalışmaları sebebiyle solunum yolu hastalıklarında ciddi bir artış yaşanmıştı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) tarafından hazırlanan ikinci yıl raporunda, konteyner kentler ve belirsizlik ortamının, toplumun ruh sağlığını ciddi şekilde olumsuz etkilediği; kronik psikiyatrik hastalıkların takibinde kritik öneme sahip toplum ruh sağlığı merkezlerinin, Hatay’ın merkez ilçeleri Defne ve Antakya’da hâlâ bulunmadığı belirtildi. Bunun yanında ülkede yaşanan ekonomik krizin deprem bölgesindeki etkisi elbette daha da yıkıcı algılanıyordu.

***

Erdoğan’ın, “31 Mart akşamı yeni bir dönem, ben inanıyorum ki Mehmet Öntürk kardeşim ve ekibiyle ayağa kaldıracaktır” dediği Hatay’da depremin üçüncü yılına doğru pek çok sorun hâlâ devam ediyor. Demek ki yerel yönetim merkezi yönetimle uyum içinde bile olsa, ana problemi üreten merkezi yönetimde bir şeyler değişmeyince gereken ilerlemeler de pek tabii sağlanamıyor. Kar ve fırtına etkisi altındaki Hatay’da, son günlerde 72 saate varan elektik kesintileri yaşanıyor. Hatay Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) yaptığı açıklamada, özellikle konteynerlerde elektriksiz, ısınmasız ve iletişimsiz kalmış, bebekler ve yaşlıların hipotermi riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek şehirdeki durumun acil şekilde düzeltilmesi çağrısında bulundu. Altyapı, planlama ve kalifiye personel yetersizliğinin etkisi vurgulandı. Elektrik bakım, onarım ve dağıtımının özelleştirilmesiyle bölgede hizmet vermeye başlayan Toroslar EDAŞ’ın uyarılara rağmen gerekli tedbirleri almakta yetersiz kaldığı görüldü.

***

Erdoğan, 2024 yerel seçimleri öncesi “El ele, gönül gönüle vererek hizmet ve eser siyaseti hasretini bitireceğiz” diye seslendiği Hatay’a bu kez deprem konutlarının kura çekiliş töreni için gitti. Erdoğan’ın “Anka kuşu misali yeniden ayağa kaldırdık” dediği kentte varışından önce geçeceği yollar asfaltlandı. İnşaatlar ve konteynerlerin önü kapatıldı. Bisiklet yolları boyandı. ‘Eser siyaseti’, kentteki şantiyeleri brandalarla gizlemek suretiyle yerine getirildi. Hükümet erkânının boyalı, makyajlı fotoğraflarla bezeli kente bakıp da “bugün bambaşka güzel” dediği Hatay, üç yılın sonunda çamur ve toz içinde koca bir inşaat sahası. Keşke şehri makyajlamak için gösterilen çabanın en azından üçte biri çekiliş töreninin doğru yapılması için harcanmış olsaydı. Bir dairenin sekiz farklı aileye çıkması engellenebilir, mağdur insanlar bu karda kışta, mart ayında yapılacak ikinci kuraya kadar beklemek zorunda kalmazdı. ‘Asrın ihyası ve inşaası’ böyle müjdelenmez.

/././

Venezuela ilk değil: Kronolojik olarak ABD'nin emperyalist müdahaleleri ve işgalleri -Zafer TAŞKIN- 

ABD'nin Venezuela'ya saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırmasına tepkiler sürüyor. Washington'un son Venezuela saldırısı; askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgallerle dolu kanlı geçmişini yeniden hatırlattı.

Amerikan emperyalizminin son hedefi Venezuela oldu.

Venezuela başkenti Karakas'ı vuran ABD, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı.

ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısı, bölgeye yönelik ilk müdahelesi değil.

Washington, Latin Amerika'dan Ortadoğu ve Asya'ya kadar kanlı bir geçmişe sahip.

ABD'NİN İŞGAL VE MÜDAHALELERİNİN KRONOLOJİSİ

1950–1953 Kore Savaşı: Kore yarımadası, II. Dünya Savaşı sonrası 38. paralel boyunca ABD ve Sovyetler etkisiyle ikiye bölündü. ABD, “komünizmi durdurma” bahanesiyle Güney Kore’yi savundu ve Kore halkını birbirine düşman ederek bölgeyi kendi stratejik kontrolüne aldı. Savaş, halkların değil, büyük güçlerin çıkarlarının çatışmasıdır.

1953 İran – Musaddık Darbesi (Operation Ajax): Halkın seçtiği Başbakan Musaddık, petrolü millileştirdiği için CIA destekli bir darbeyle devrildi. ABD, bağımsız ve halkçı bir hükümete tahammül edemediğini açıkça göstermiştir; demokrasi söylemi, emperyal çıkarların önüne geçememiştir.

1954 Guatemala Müdahalesi (Operation PBSUCCESS): Toprak reformu ve kamucu politikalar izleyen hükümet, ABD şirketlerinin çıkarlarını tehdit ettiği gerekçesiyle devrildi. Guatemala, uzun yıllar sürecek iç savaş ve diktatörlük dönemine sürüklendi; ABD, halkın kendi kaderini tayin hakkını hiçe saymıştır.

1955–1975 Vietnam Savaşı: ABD, “komünizmle mücadele” gerekçesiyle Vietnam’a müdahale etti; milyonlarca sivil öldü ve ülke harabeye döndü. Halkın özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, emperyal çıkarlar uğruna yok sayıldı.

1958 Lübnan Müdahalesi (Blue Bat Operasyonu): ABD’nin Orta Doğu’da "Eisenhower Doktrini" çerçevesinde yaptığı ilk doğrudan askeri müdahaledir. Bölgedeki milliyetçi yükselişi (Nasır etkisi) durdurmak amacıyla 14 bin deniz piyadesi Beyrut’a çıkarılmıştır.

1961 Domuzlar Körfezi Çıkarması (Bay of Pigs): ABD, Küba’daki sosyalist devrimi boğmak için askeri müdahalede bulundu. Sosyalist bir halkın kendi kaderini tayin hakkına karşı yapılan bu operasyon, emperyalizmin açık şiddet uygulaması olarak kayda geçti.

1961 Dominik Cumhuriyeti – Trujillo’nun Öldürülmesi: ABD destekli diktatör Rafael Trujillo’nun öldürülmesi, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda lider tasfiyesi uygulamasının bir örneğidir. ABD, kendi denetiminde bir rejim kurulmasını garantilemiştir.

1961 Kongo – Başbakan Lumumba’nın Öldürülmesi: Halkçı başbakan Patrice Lumumba, doğal kaynakların halkın denetiminde olmasını savunduğu için ABD ve Batılı güçler tarafından hedef alındı; devrildi ve öldürüldü. Bu, Afrika’daki bağımsız yönetimlere yönelik emperyal müdahalelerin sembolüdür.

1961–1962 Castro’ya Sekiz Suikast Girişimi (Operation Mongoose) ve 1962–1964 Küba Sabotajları (Operation Northwoods): ABD, sosyalist bir devrimi ortadan kaldırmak için sistematik suikast ve sabotaj planları uyguladı. Küba örneği, emperyalizmin sosyalist yönetimlere tahammülsüzlüğünü göstermektedir.

1964 Brezilya Darbesi: Halkçı Devlet Başkanı João Goulart, toprak reformu ve bağımsız dış politika izlediği için ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi. ABD, "Brother Sam" operasyonuyla darbecilere lojistik ve askeri destek sağladı; bu darbe Latin Amerika’da onlarca yıl sürecek diktatörlükler zincirinin ilk halkalarından biriydi.

1964-1973 Laos ve Kamboçya’nın "Gizli" Bombalanması: Vietnam Savaşı sırasında ABD, resmen savaşta olmadığı Laos ve Kamboçya topraklarını tarihin en yoğun bombardımanlarından birine tuttu. Bu müdahale, bölge halkları üzerinde kalıcı bir yıkım bırakırken, Kızıl Kmerler gibi radikal grupların yükselişine zemin hazırladı.

1965 Dominik Cumhuriyeti Müdahalesi: Halkçı ve bağımsız bir yönetim zorla devrildi; ABD, Latin Amerika’da kendi çıkarları doğrultusunda yönetimleri şekillendirme politikasını sürdürdü.

1965-1966 Endonezya Katliamı ve Sukarno’nun Devrilmesi: ABD ve CIA desteğiyle, bağımsızlık yanlısı ve bağlantısızlar hareketi lideri Sukarno tasfiye edildi. Bu süreçte yaklaşık 500 bin ile 1 milyon arası komünist veya "sempatizan" olduğu iddia edilen kişi katledildi. Bu, 20. yüzyılın en büyük kitlesel kıyımlarından biridir.

1967 Yunanistan "Albaylar Cuntası": ABD'nin NATO kanalı üzerinden askeri darbeyi desteklemesi, Avrupa’da demokrasi söyleminin stratejik çıkarlar (komünizmle mücadele) uğruna nasıl feda edildiğinin önemli bir örneğidir.

1973 Şili Darbesi
: Sosyalist Salvador Allende’nin seçilmiş hükümeti, ABD destekli askeri darbeyle devrildi. Şili, neoliberal politikaların dayatıldığı, halkın demokratik iradesinin yok sayıldığı bir ülkeye dönüştürüldü.

1976 Cubana Uçağı Patlatılması: ABD destekli şiddet, sivil hedefleri bile kapsadı; emperyalizmin, halkçı ve bağımsız düzenlere karşı her türlü yöntemi meşru gördüğünü ortaya koydu.

1980’ler Orta Amerika Müdahaleleri: Nicaragua, El Salvador ve diğer ülkelerde ABD, kontrgerilla ve paramiliter güçler aracılığıyla halkçı hareketleri bastırdı. Emperyal güçler, bölgedeki yönetimleri kontrol etti ve halk iradesi devre dışı bırakıldı.

1982–1992 Afganistan’a Müdahale (Yeşil Kuşak / Carter Doktrini): ABD, Sovyetler’e karşı stratejik bir blok oluşturmak için Afganistan’daki dincî grupları CIA aracılığıyla silahlandırdı ve finanse etti. Bu destek, ülkeyi 20 yıl süren kesintisiz bir savaşa sürükledi. Sovyetler çekildikten sonra, ABD kendi çıkarlarını güvence altına aldı ve Taliban’a fiilen iktidarı bıraktı. CIA destekli grupların kontrol ettiği bölgelerde uyuşturucu üretimi patladı; Afganistan dünya eroin üretiminde ilk sıralara yükseldi. Bu, bir ülkeyi kaosa sürükleyip uzun süreli savaş ve uyuşturucu ekonomisiyle kontrol etmenin en açık örneğidir.

1983 Grenada İstilası: ABD, halkçı yönetime rağmen askeri güç kullanarak Grenada’ya müdahale etti ve kendi çıkarlarına uygun bir rejim kurdu.

1986 İran-Kontra Skandalı: ABD, Latin Amerika’da gizli ve yasa dışı yollarla müdahaleler yürüttü; emperyal politikanın hukuksuz ve çıkar odaklı yüzü ortaya çıktı.

1986 Libya Bombardımanı: Muammer Kaddafi yönetimine yönelik hava saldırıları, bağımsız Arap milliyetçiliğine karşı bir güç gösterisidir.

1989–1990 Panama İşgali: ABD, General Noriega’yı devirdi ve ülkeyi doğrudan kontrol altına aldı. Uluslararası hukuk çiğnendi ve bölgesel çıkarlar zorla dayatıldı.

1991 Körfez Savaşı: ABD, petrol ve stratejik çıkarlar uğruna Irak’a müdahale etti; “demokrasi” ve “terörle mücadele” söylemleri emperyal işgallerin meşruiyetini sağlamak için kullanıldı.

1992–1995 Somali Müdahalesi: ABD, iç savaş ve insani kriz bahanesiyle müdahale etti. Resmî söylem “barışı sağlamak” olsa da pratikte ABD askeri güç, ülkede uzun süren istikrarsızlık ve kaosa katkıda bulundu.

1994 Haiti Müdahalesi (Demokrasiyi Koruma Operasyonu): Jean-Bertrand Aristide’in geri getirilmesi bahanesiyle yapılmış olsa da, aslında Haiti’nin ekonomik yapısını neoliberal politikalara açma ve ABD kontrolünde tutma amacı taşıyordu.

1995–1999 Bosna ve Kosova Müdahaleleri: ABD, NATO aracılığıyla müdahil oldu; resmî söylem “insani müdahale” olsa da bölgenin jeopolitik dengeleri ve Batı hegemonyası gözetildi.

2001 Afganistan İşgali: ABD, “terörle mücadele” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti; halkın iradesi hiçe sayıldı ve yönetim ABD çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirildi. İşgal süresince ülke savaş, yoksulluk ve istikrarsızlığa mahkûm edildi. ABD, kendi çıkarlarını güvence altına aldıktan sonra ülkeyi Taliban’a teslim ederek geri çekildi, halkı barbar ve gerici bir rejimin insafına terk etti. Bu, emperyal çıkarlar uğruna bir ülkeyi yüzüstü bırakmanın somut örneğidir.

2003–2011 Irak İşgali ve Sonrası: ABD liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Nisan 2003’te Irak’ın başkenti Bağdat’ı işgal ederek Saddam Hüseyin’in rejimini devirdi. Saddam, 13 Aralık 2003’te Amerikan askerleri tarafından yakalandı ve 30 Aralık 2006’da idam edildi. ABD işgali, halkın iradesini hiçe sayarak ülkeyi kısa sürede parçalamış, devlet mekanizmalarını çökertmiş ve doğal kaynaklarını doğrudan emperyal kontrol altına almıştır. Rejim değişikliği ve işgal, Irak’ı uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık ve dış müdahale dönemine sürüklemiş, ülke halkı ağır bir insani felaketle yüz yüze kalmıştır. Bu süreç, ABD’nin stratejik ve ekonomik çıkarları uğruna bağımsız bir ülkeyi sistematik olarak çökertmesinin açık örneğidir.

2011 Libya Müdahalesi: İç savaş içindeki Libya’ya ABD liderliğindeki NATO güçleri müdahale etti. ABD, hava saldırıları, özel operasyonlar ve lojistik desteğin büyük kısmını sağlayarak müdahalenin fiili yöneticisi oldu. Kaddafi rejimi devrildi, ülke parçalandı ve uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi. Müdahale, ABD’nin emperyal çıkarları doğrultusunda, bağımsız bir Arap ülkesini kontrol altına alma ve kaynaklarını denetim altında tutma stratejisinin açık bir örneğidir. Halkın kendi kaderini tayin hakkı tamamen yok sayıldı ve ülke, emperyal müdahale sonucu barış ve istikrar yerine kaos ve yabancı kontrol altında kaldı.

2014–2021 Irak ve Suriye’de IŞİD’e Karşı Operasyonlar: ABD, “IŞİD’e karşı savaş” adı altında uzun süre hava bombardımanları, özel kuvvet operasyonları ve bölgesel manipülasyonlar yaptı. Bölge istikrarsızlaştırıldı ve ABD emperyal nüfuzu güçlendirildi.

2016–2020 Afrika ve Orta Doğu Hedefli Drone ve Özel Operasyonlar: ABD, Somali, Yemen, Pakistan ve Nijerya’da drone saldırıları ve özel kuvvet operasyonları yürüttü; çoğu operasyon sivillere zarar verdi.

2026 Venezuela Operasyonu: ABD özel kuvvetleri, Nicolás Maduro yönetimine doğrudan müdahale ederek ülkeyi kontrol etmeye dönük geniş çaplı bir operasyon yürüttü. Bu müdahale, egemen bir ülkenin halk iradesini hiçe sayarak, ABD emperyal çıkarları doğrultusunda yönetimi yeniden şekillendirme girişimidir. Operasyon, halkın kendi kaderini tayin hakkını yok saymakta ve ülkeyi stratejik kaynaklar ile jeopolitik konum açısından ABD kontrolüne açık hâle getirmektedir. Venezuela örneği, modern emperyalizmin hâlâ bağımsız ve halkçı yönetimlere tahammülsüz olduğunu ve doğrudan güç kullanarak kendi çıkarlarını dayattığını göstermektedir.

Bu kronoloji, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya yayılan askeri ve gizli müdahalelerini ortaya koymaktadır. Resmî söylemler (“demokrasi”, “terörle mücadele”, “insani müdahale”) her zaman emperyal çıkarları maskeleyen araçlar olmuştur. ABD, askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgaller yoluyla bağımsız yönetimleri zayıflatmış, çokuluslu şirketler ve stratejik çıkarlar için dünya halklarını denetim altında tutmuştur. Halkların kendi kaderini tayin hakkı sistematik olarak emperyal çıkarlar uğruna feda edilmiştir.

/././

BİRGÜN


 

Öne Çıkan Yayın

AKP’den sermayeye dev kıyak: Aranan ucuz emek gençlikte bulundu -BİRGÜN-

AKP’nin “Genç İstihdam Hamlesi” adıyla duyurduğu paket, genç işsizliğini çözmek yerine patronlara devasa teşvikler açtı. 445 milyar lirayı a...