T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Şubat 2026-

Enflasyon fotoğrafı: Bakan bir simiti üçe pay etti!..-Yalçın Doğan- 

Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan, katıldığı bir etkinlikte tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!.. Birer simit bile vermiyor!.. Siyaseten skandal bir ikram. Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı

vedat ışıkhan simitÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Ordu’da katıldığı TOKİ’nin “Yüzyılın Konut Projesi” kura çekiminin ardından bir araya geldiği emeklilere bir simiti üçe bölerek ikram etti


Güney Sudan’da yıllık gıda enflasyonu yüzde 106, İran’da 57.9, Arjantin’de 32.2 ve...

Türkiye gıda enflasyonunda yıllık yüzde 31.7 ile dünyada 183 ülke arasında en yüksek dördüncü ülke.

TÜİK’e göre, ocak ayında gıda fiyatlarındaki artış yüzde 6.59.

Türkiye’yi Bolivya, Malavi, Burundi ve Lübnan izliyor.

Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşu Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2025 Ekim raporuna göre:

“Eylül 2021’den itibaren Türkiye’de gıda fiyatları yüzde 583 artıyor. Buna karşılık, dünyada gıda fiyatları düşüyor.

Türkiye’de gıda fiyatları dünya gıda fiyatlarından yedi kat daha yüksek.”

İnsanlar pazarlarda sebze ve meyve artıkları toplarken...

Ekmeğe bile ulaşamayanlar için “askıda ekmek” gibi, görülmemiş uygulamalar varken...

Ucuza yemek veren kent lokantaları önünde uzun kuyruklar oluşurken...

Tek bir simit 20 liraya satılırken...

Milyonlarca insan “geçinemiyoruz” diye haykırıyor.

Kötü sinyaller

Hayatımızı önemli ölçüde etkileyen diğer alanlara gelince...

Yıllık fiyat artışı:

-Eğitimde yüzde 64.70,

-Konut, su, elektrik, gazda yüzde 45.36.

-Ulaştırmada yüzde 29.39.

Her biri ayrı can yakan anormal artışlar.

Ulaştırma fiyatlarındaki artış gıda fiyatları açısından kötü sinyaller veriyor. Motorin ve benzin fiyatlarına zam üstüne zam yapılırken, tarladaki üretim maliyeti ile nakliye maliyetindeki artışın gıdaya yansıyacağı belli.

Garip aralık, garip ocak

Bir önceki yılın aralık, bir sonraki yılın ocak aylarına bakınca, fiyat istatistikleri hayli garip.

Son dört yıldır aralık aylarında aniden düşen enflasyon, onu izleyen ocak ayında gerçeğe ulaşıyor.

İstatistikler ortada.

-2022 Aralık yüzde 1.18... 2023 Ocak yüzde 6.65.

-2023 Aralık yüzde 2.93... 2024 Ocak yüzde 6.70.

-2024 Aralık yüzde 1.02... 2025 Ocak yüzde 5.03.

-2025 Aralık yüzde 0.89... 2026 Ocak yüzde 4.84.

Aralık verileri onu izleyen yılın emekli ve çalışanların ücret artışında bir ölçü.

Aralık düşük olsun ki, ücret artışları da, ona paralel düşük tutulsun!..

Skandal ikram

AKP, 2026 yılı için yüzde 16’lık enflasyon öngörüyor. O öngörü yirmi yıldır hiç bir zaman tutmadığı gibi, ocak rakamıyla birlikte o hayal yine başka bahara kalıyor.

Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan hayali netleştiriyor, katıldığı bir etkinlikte...

Tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!..

Birer simit bile vermiyor!..

Bir yanıyla siyaseten skandal bir ikram.

Ama öte yanıyla da, milyonlarca emekli ve çalışan insanın gerçeği.

Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı.

Üç emekliye pay edilen tek bir simit!..

***

“Kararımız net” ne demek, dediği olmazsa Bahçeli ne yapacak?

devlet bahçeli

Açıklanan enflasyon doğrultusunda, herkes kara kara hesap yaparken...

MHP Lideri Devlet Bahçeli çarpıcı sürprizlerinden birine daha imza atıyor:

“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönene kadar kararımız net.”

Öcalan’a “umut hakkı” tanınmasına, yerlerine kayyım atanan Ahmet Özer ile Ahmet Türk’ün Belediye Başkanlıklarına dönmesine, Selahattin Demirtaş’ın AİHM’in tahliye kararı çerçevesinde serbest bırakılmasına yönelik çağrısı...

Hiçbir tereddüt bırakmayacak ölçüde, doğrudan Tayyip Erdoğan’a yönelik.

O çağrıdan önce iki cümlesi daha var, ikisinde de yine Erdoğan’a sesleniyor. İlki:

“MHP ve Cumhur İttifakı nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, küçük siyasi hesapların kendi ayaklarına  pranga vurulmasına izin vermeyecektir.”

AKP ile ortaklığın devamına ilişkin güvence veriyor.

İkincisi:

“Erken seçim diye bir şey asla gündeme alınmayacaktır.”

Bu da bir güvence.

İlk bakışta, Erdoğan’ı yalnız bırakmayacağını, erken seçimi düşünmediğini belirten ifadeler.

Gerçekten öyle mi?.. 

Bu soruyu gerekli kılan, açıklamaya muhtaç kritik vurguyu çağrının sonuna bırakıyor:

“Kararımız net”.

Nedir net olan karar?..

Söyledikleri yerine getirilmez ise...

Bir yaptırımı var mı?..

Ne kadar bekleyecek?..

Önce “birlikte yola devam” güvencesiyle, erken seçimi koz olmaktan çıkartıyor ama, sonra “net karar” doğrultusunda, elbette tam tersini söyleyerek, yine de erken seçime açık kapı mı bırakıyor?..

Daha önce bir kaç konuda yaşadığı gibi, söylediği tekrar havada kalırsa, bir planı var mı?..

Öte yandan da, şimdi Erdoğan’ı bir düşünce almış olmalı!..

Umut Hakkı’nda nasıl yol alacak?.

“Ahmetler” Başkanlıklara dönerse, diğer kayyım uygulamaları sona mı erecek?..  

Demirtaş çıkarsa, AİHM’in tahliye isteği çerçevesinde diğer tutuklu insanlar tahliye mi edilecek?..

Çağrı çok yerinde, ancak “kararımız net” cümlesi ile Bahçeli siyaseten risk alıyor.

/././

Enflasyon ağırlaştı, sepet hafifledi -Binhan Elif Yılmaz- 

2025 yılının çok önemli bir kısmında yüksek faiz politikası uygulandı. Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu. Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır.

Ocak ayı enflasyonu bugün açıklandı. TÜFE aylık yüzde 4,84 ve yıllık yüzde 30,65 oldu. Beklentilerin de üstünde açıklanan Ocak enflasyonuna gıda, eğitim, ulaşım, sağlık damgasını vurdu.

Enflasyon ağırlaştı.

Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık yüzde 31,7’ye ulaşan bir artış yaşanırken ulaştırmada yüzde 29,4, konutta yüzde 45,4’lük yükselişler oldu.

Aylık bazda gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 6,6, ulaştırmada yüzde 5,3, eğitimde yüzde 6,61, konutta yüzde 4,43 ve sağlıkta ise yüzde 14,9’luk artış ortaya çıktı.

Ocak ayı fiyat ayarlamalarını özellikle yüksek gıda fiyatlarında gördük. Gıda ve alkolsüz içeceklerde aylık fiyat artışları yüzde 6,6 olmakla beraber, işlenmemiş gıdada yüzde 11,8 ve taze meyve-sebzede yüzde 22’lik artış söz konusu. Sn. Şimşek bugün gıdadaki fiyat artışları için dönemsellikten bahsetti. Gıda enflasyonu önceki aylarda da düşük değildi ki. Örnek verelim:

2025 Ocak ayında yılbaşı fiyat ayarlamalarıyla gıda enflasyonu yüzde 5,1 olurken, Şubat ayında 4’e, Mart ayında ramazan etkisiyle 5’e yaklaştı. Eylül ve Ekim aylarında da yüzde 3’lerdeydi. Yılın neredeyse yarısında gıda enflasyonu manşet enflasyonun üzerindeydi. 2024 yılı da benzerdi.

Gıda hep pahalıydı ve pahalılık tarım, hayvancılık vb. politikalarının yönsüzlüğüyle ilgili. O nedenle bu durumu dönemsel veya geçici olarak nitelendirmek ne kadar mümkün? Belli ki gıda enflasyonu bir süre daha bizle beraber olacak.

Çünkü şubat ayında ramazan, mart ayında da yine ramazan ve ayrıca bayram nedeniyle gıda fiyatlarında artış bekleniyor. Bu fiyat artışlarının (talep dışında) mübarek günlerle ne kadar uyumlu olduğu ise geçen yıllarda olduğu gibi tartışma konusu olmaya devam edecek.

Ocak ayında hizmet enflasyonu yüzde 7,4’e yükselirken mal enflasyonu da yüzde 3,25 seviyesinde gerçekleşti.

Döviz kuru kontrolü mal enflasyonunu sıçratmasa da hizmet enflasyonunda yapışkanlık devam ediyor.

Kira, sağlık, eğitim ve ulaştırmada fiyat yapışkanlığı uzun zamandır sürüyor. Hatta 2025 yılında en yüksek fiyat artışı gösteren ilk 30 kalemin 19’u hizmet eğitim, kira başta olmak üzere hizmet grubundaydı.

Eğitim TÜFE Ocak ayında yüzde 64,7 oldu dedik ama böyle yüksek bir orana bir anda ulaşılmadı. Yılların birikimi var. Örneğin 2019 sonunda TÜFE yaklaşık 8 kat artarken eğitim hizmetlerinde artış 10 kat oldu. Özellikle üniversite ücretleri bu dönemde 15,1 kat artarak (Bkz. Merkez’in Güncesi Blog sayfası) hizmet enflasyonunda yerini sağlamlaştırdı.

Hizmet enflasyonunda dikkat çeken bir başka kalem, kira. Yeni inşaatlar, deprem, iki yıl uygulanan kira artış sınırı, kira artışında geçmişe endeksleme derken kira enflasyonunda yapışkanlığı giderek arttırdı. Buradaki sorun yumağı da görüldüğü gibi bir anda ortaya çıkmadı.

Eğitim, kira gibi hizmet enflasyonu ayrıca hane halklarının bütçeleri üzerinden enflasyon üzerinde ikincil etkiler ortaya çıkarabiliyor. Tüm bu faktörler enflasyon ataletini arttırıyor.

Sepet hafifledi.

TÜİK, geçen ay TÜFE hesaplamalarında Avrupa standartlarına uygun şekilde baz yılı olarak 2003 yerine 2025’i esas alınacağını açıklamıştı. Bu da mal ve hizmetler sepetinde ağırlıkların değişeceği anlamına geliyor.

Bu güncellemeyi, toplumun güncel harcama yapısını yansıtmak ve uluslararası standartlara uymak amacıyla yaptığını ifade ediyor. Önceden bu ağırlıkların daha çok anketlere dayandığını ama artık ulusal hesapların yani gerçek harcama verilerinin esas alınmaya başlayacağını belirtiyor.

Ayrıca yeni güncellemelere göre madde sepetine giren ve çıkan ürünler var. Robot süpürge, simit, bebek elbisesi, kuru hurma, kurye servisi, umre ücreti gibi 38 kalem sepete eklendi. Gazete, dergi, dizel otomobil, yufka, çocuk elbisesi, kravat, otopark ücreti, fotoğraf çekme ücreti gibi kalemler de sepetten çıktı.

TÜFE madde sepeti ağırlıklarında değişimler şöyle:

Tablodan da görüldüğü gibi TÜİK’in madde sepetinde konut grubuna “su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar” eklendi. Çeşitli mal ve hizmetler ise “kişisel bakım, sosyal koruma, çeşitli mal ve hizmetler” ile “sigorta ve finansal hizmetler” olarak ikiye ayrıldı.

Yeni sepete göre konut ve sağlık grubunun ağırlığı belirgin biçimde azalırken, lokanta-konaklama ve ulaştırma grubunun ağırlığı arttı.

Konut grubunda kiranın ağırlığı fazla değişmedi ama buraya yeni eklenen su, elektrik, gaz gibi enerji harcamalarının paylarındaki düşüş, konut grubunun payını yüzde 15,22'den yüzde 11,4'e indirdi.

Su, elektrik ya da doğalgazda harcamaların payı bir anda düşürülünce kış ortasında tasarruf başladığı sanılmış olabilir. Diğer yandan hem kira hem de bu enerji faturaları dar ve sabit gelirlilerin toplam harcamaları içinde zaten çok büyük yer tutuyor. Madde sepetinde bu harcama kalemlerinin ağırlığının düşürülmesinin yaşamın gerçekleriyle uyuşmadığı ortada.

Dezenflasyonda duraksama zamanı.

Zaten 2025 yılının çok önemli bir kısmında enflasyonla mücadele amacıyla yüksek faiz politikası uygulandı. Hane halkları ve işletmeler için borçlanma maliyeleri arttı.

Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu.

Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır. Ancak faiz aracı, yapısal sorunlarla büyüyen gıda enflasyonu ile katılaşmış hizmet enflasyonunu düşürmede etkisiz kalacaktır.

/././

5 soruda kredi kartı limit düzenlemesi: Kimler etkilenecek, ne hedefleniyor, eleştiriler neler?-Cengiz Anıl Bölükbaş- 

Ekonomi yönetimi, 30 Ocak cuma günü gece yarısı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası koordinasyonunda kredi kartları, krediler ve konut finansmanını kapsayan yeni makroihtiyati adımlar açıkladı.

Düzenlemeyle, kredi kartında toplam limiti 400 bin liranın üzerinde olan ve limitini doldurmayan kullanıcıların limitleri kademeli olarak düşürüleceği duyuruldu. Limit azaltım kararı ise bir kesim tarafından tepkiyle karşılandı.

5 soruda yapılan düzenlemeler, detaylar ve eleştiriler şöyle:

1- Yapılan düzenlemelerde neler var?

BDDK, makroihtiyati önlemlere ilişkin ilk açıklamasını geçen cuma günü saat 23.57’de yayımladı. Açıklamada, finansal istikrarın güçlendirilmesine yönelik koordineli kararlar doğrultusunda bireysel kredi kartları ve ihtiyaç kredilerinin yeniden yapılandırılması, kredi kartları ile kredili mevduat hesaplarının limitlerinin belirlenmesi ve konut kredilerinde kredi değer oranına ilişkin değişiklikler yapıldığı belirtildi.

BDDK açıklamasında, kart sahibinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitinin, ilk yıl için aylık ortalama gelirin en fazla iki katı, ikinci yıldan sonra ise dört katı olabileceğini duyurdu. Yeni kart çıkarılması veya mevcut kartların limit artırımlarında yalnızca aylık ya da yıllık ortalama gelir dikkate alınacaği ve gelir düzeyi bankalarca ispata elverişli belgeler üzerinden teyit edileceği bildirildi.

2- Limitler ne kadar ve nasıl düşürülecek?

Düzenlemeler arasında en fazla eleştiri alan başlık kredi kartı limitlerine ilişkin değişiklik oldu. Buna göre, kart hamillerinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitlerinin 400 bin TL’nin üzerinde olması halinde, son bir yıl içindeki en yüksek harcamanın yapıldığı hesap kesim tarihindeki kullanılmayan limitlerin bankalarca kısmen azaltılması kararlaştırıldı.

Toplam kredi kartı limiti 400 bin TL üzerinde 750 bin TL'nin altında olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 50'sine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.

Toplam kredi kartı limiti 750 bin TL'nin üzerinde olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 80'ine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.

Limit düşüşü sonrası tüm bankalardaki toplam kredi kartı limiti 400 bin TL ve altına gerileyen kart sahipleri için limit artış taleplerinde 400 bin TL’ye kadar gelir ispatı aranacak, bunun üzerindeki artışlarda ise finansal skorlama esas alınacak. Kullanıcıların beyan ettiği gelirleri ispatlaması gerekecek.

BDDK, bu uygulamayla düşük limitli dar ve orta gelirli kart kullanıcılarının mevcut limitlerinin korunacağını, yüksek fakat aktif kullanılmayan limitlerin ise gelir düzeyiyle uyumlu hale getirileceğini savundu.

3- Limitler ne zaman düşecek?

Limit azaltım işlemleri 15 Şubat’a kadar tamamlanacak. Bankalar, tüm kart limitlerini 1 Ocak 2027’ye kadar müşterilerin aylık ya da yıllık ortalama gelirleriyle uyumlu hale getirecek.

4- Düzenleme ne amaçla yapıldı, kimler etkilenecek?

Düzenlemelerin gerekçeleri düzenlemelerin yapılmasının ardından yapılan açıklamayla duyuruldu. BDDK tarafından yapılan açıklamada, düzenlemelerin bir paket halinde Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ile koordinasyon içerisinde temelde tüketicinin korunması, alt gelir gruplarının desteklenmesi, yasa dışı bahisle mücadele ve uluslararası düzenlemelere uyum adına alındığı ifade edildi.

BDDK açıklamasında kullanıcıların sadece yüzde 25'inin yeni düzenlemeden etkileneceği belirtildi. Aralık 2025 itibarıyla 40,7 milyon tekil kredi kartı kullanıcısı olduğu, bunun 30,6 milyonunun (yüzde 75'inin) 400 bin TL altında kredi kartı limitine sahip olduğu kaydedildi.

Açıklamaya göre, 750 bin TL altında kredi kartı kullanıcısının oranı ise yaklaşık yüzde 90 düzeyinde. Açıklamada 400 bin TL kredi kartı limiti olan bir kart kullanıcısının kredi kartı limitlerinde herhangi bir kesintiye gidilmeyeceği belirtildi.

Kredi kartı kullanıcılarının gelirlerini teyit etmek suretiyle gelirlerinin 4 katına kadar kredi kartı limiti kullanmalarının önünde bir engel bulunmadığı kaydedildi.

5- Yapılan düzenlemeye yönelik eleştiriler neler?

BDDK'nın kararına yönelik eleştirilerde acil ve yüksek tutarlı ihtiyaçların nasıl karşılanacağı sorusu öne çıktı. Eleştirilerde kredi kartının ilave bir satın alma gücü yaratmadığı, yalnızca beklenen gelirin öne çekilmesini sağlayan bir ödeme aracı olduğu vurgulandı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerinde kredi kartıyla yapılan toplam harcamalar içerisinde en yüksek payı genellikle market harcamaları oluşturuyor. Özellikle okul taksitleri ve beklenmeyen sağlık harcamalarında kredi kartları yaygın olarak kullanılıyor.

Yapılan eleştirilerde, ödeme kapasitesi olan bir kullanıcının bugüne kadar limitini kullanmamış olmasının, gelecekte kullanmayacağı anlamına gelmeyeceği ifade edildi. Uzmanlar limitlerin azaltılmasının, bu tür harcamaların sistem dışına çıkmasınaayrıca nakit zorluğu yaşayan ve acil ihtiyaçlarını kredi kartından karşılayan kişilerin yasa dışı kanallara yönelme riskine dikkat çekiyor.

***

Rakamların ötesinde bir hayat: Avrupa asgari ücretleri ve Türkiye gerçeği -Murat Batı- 

Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.

Asgari ücret, yalnızca çalışanlara ödenen bir taban ücret değil; bir ülkenin refah anlayışını, emeğe verdiği değeri ve sosyal devlet iddiasını gösteren en somut göstergelerden biridir. Bu nedenle asgari ücret tartışmaları, yalnızca rakamların değil, aynı zamanda yaşamın kendisinin tartışıldığı alanlardır.

2026 Ocak ayına ilişkin Avrupa asgari ücret verileri açıklandı. Kâğıt üzerinde bakıldığında ülkeler arasında ciddi farklar olduğu görülüyor. Ancak bu farkları yalnızca euro cinsinden rakamlarla okumak, gerçeğin ancak küçük bir bölümünü görmemize yol açıyor. Asıl soru şudur: Asgari ücretle çalışan bir kişi, bulunduğu ülkede yalnızca hayatta kalabiliyor mu, yoksa gerçekten yaşayabiliyor mu?

Türkiye’de asgari ücretin hukuki tanımı son derece nettir. Mevzuata göre asgari ücret, çalışanın yalnızca gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını değil; sağlık, ulaşım ve kültürel ihtiyaçlarını da karşılayabilecek bir düzeyi ifade eder. Ne var ki bugün asıl tartışılması gereken, bu tanımın kâğıt üzerinde mi kaldığı, yoksa gerçek hayatta bir karşılığının olup olmadığıdır.

İşte bu yazıda, 2026 yılı Avrupa asgari ücret verileri ışığında Türkiye’nin konumunu yalnızca sıralamalar üzerinden değil; asgari ücretin çalışanlara nasıl bir hayat sunduğu sorusu üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.

Şu an uygulanan brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28 bin 75,50 TL’dir ve bu sayılanlardan hangisine yeter bu tutar, doğrusu kestirmek güç.

Aşağıdaki tablo, Avrupa Birliği İstatistik Bürosu’nun (Eurostat) 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Karşılaştırmayı genişletmek amacıyla Avrupa Birliği üyesi olmayan bazı ülkelerin asgari ücret verilerine de tabloda ayrıca yer verilmiştir.

Tabloda görüldüğü üzere, aylık brüt asgari ücret düzeyi açısından Türkiye üst sıralarda yer almamaktadır. Lüksemburg 2.704 Euro ile ilk sırada bulunurken, bu ülkeyi İrlanda ve Almanya takip etmektedir. Listenin alt sıralarında ise 173 Euro ile Ukrayna, 319 Euro ile Moldova, 517 Euro ile Arnavutluk ve 620 Euro ile Bulgaristan yer almaktadır. Türkiye, 654 Euro’luk brüt asgari ücretle bu ülkelerin hemen üzerinde konumlanmakta; ancak Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun gerisinde kalmaktadır.

Bu tablo, Türkiye’nin asgari ücret düzeyinin Avrupa ölçeğinde ne kadar sınırlı bir yerde durduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Satın alma gücü paritesine göre asgari ücret sıralaması

Ulusal para birimlerinin değerindeki dalgalanmalar, asgari ücretlerin euro cinsinden karşılığını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle her ülkenin asgari ücret tutarının yalnızca döviz kuruna çevrilerek karşılaştırılması, o ülkedeki gerçek satın alma gücünü tam olarak yansıtmayabilir. Ülkeler arasındaki yaşam maliyetleri ve fiyat düzeylerindeki farklılıklar dikkate alındığında, karşılaştırmaların Satın Alma Gücü Standartları (Purchasing Power Standards – PPS) üzerinden yapılması daha sağlıklı sonuçlar vermektedir.

Eurostat’ın 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerine göre, ulusal asgari ücrete sahip Avrupa Birliği ülkeleri PPS açısından, euro cinsinden sıralamaya benzer olmakla birlikte farklı bir dağılım göstererek üç gruba ayrılmaktadır.

1.500 PPS ve üzeri

Bu grupta Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, İrlanda, Fransa, Polonya ve İspanya yer almaktadır. Söz konusu ülkelerde ulusal asgari ücretler, İspanya’da 1.519 PPS’den başlayarak Almanya’da 2.157 PPS’ye kadar yükselmektedir.

1.000 PPS ile 1.500 PPS arasında

Slovenya, Litvanya, Hırvatistan, Romanya, Portekiz, Yunanistan, Kıbrıs, Macaristan, Malta, Slovakya, Bulgaristan ve Çekya bu grupta bulunmaktadır. Bu ülkelerde asgari ücretler Çekya’da 1.009 PPS ile Slovenya’da 1.417 PPS arasında değişmektedir.

1.000 PPS’nin altında

Letonya ve Estonya bu grupta yer almakta olup, asgari ücretler Estonya’da 886 PPS ile Letonya’da 954 PPS arasında seyretmektedir.

Türkiye’ye ilişkin PPS verilerinin henüz açıklanmadığı belirtilmektedir. Ancak geçmiş yıllara ait PPS verileri dikkate alındığında, Türkiye’nin yalnızca euro cinsinden yapılan sıralamaya kıyasla PPS esaslı değerlendirmede bir miktar daha üst sıralarda yer alması beklenebilir.

Rakamların ötesinde

Asgari ücret, yalnızca rakamlarla ifade edilen bir ücret değildir; bir ülkenin emeğe, insana ve sosyal hayata bakışının aynasıdır. Bir ülkede asgari ücret, çalışanın yalnızca karnını doyurabildiği ama sosyal hayattan dışlandığı bir düzeye sıkışmışsa, orada ekonomik büyümeden, refah artışından ya da adil gelir dağılımından söz etmek mümkün değildir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret, mevzuatta tanımlandığı gibi çalışanın gıda, barınma, sağlık ve kültürel ihtiyaçlarını “asgari düzeyde” dahi karşılamaktan uzaktır. Avrupa ülkeleriyle yapılan nominal karşılaştırmalar ya da satın alma gücü paritesine dayalı sıralamalar tek başına bir teselli yaratmamalıdır. Çünkü mesele sıralamada kaçıncı olduğumuz değil, bir asgari ücretlinin hayatı gerçekten yaşayıp yaşayamadığıdır.

Daha da düşündürücü olan, ücretli çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret, kural değil istisna olmalıdır. Oysa Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.

Övünmemiz gereken şey başka ülkelerle yapılan sıralamalarda birkaç basamak yukarı çıkmak değil; çalışanların insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği bir ücret düzeni kurabilmektir. Asgari ücretlinin sinemaya gidebildiği, çocuğuna harçlık verebildiği, ay sonunu hesaplamak zorunda kalmadan yaşayabildiği bir düzen kurulmadıkça, rakamlar değişse de gerçek değişmeyecektir.

Gerçek başarı, asgari ücreti konuşmadığımız; çünkü çalışanların çok büyük bir bölümünün zaten onun üzerinde ücret aldığı bir ülke olabilmektir. İşte o zaman sıralamalar da, tablolar da kendiliğinden anlam kazanacaktır.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Şubat 2026-


İki toplantı, bir çıkış…-Ali Ufuk Arikan- 

"Ülkemizin aydınlık, güzel, mutlu bir geleceği olsun istiyorsak başka bir şansımız yok. 1 Şubat'ta ortaya çıkan umudu ve enerjiyi ülkenin dört bir yanında büyütmek zorundayız, bunu hep birlikte başaracağız!"

Geçtiğimiz hafta sonu yapılan iki toplantıdan bazı notlarla başlayalım…

Önce CHP’den.

"Demokrasi ve Toplumsal Barış Konferansı" adı altında iddialı bir çıkış yapmak isteyen CHP’nin konukları arasında kimler yoktu ki?

Örneğin “Yurtta Barış, Dünyada Barış” adlı panelin konuşmacıları Chatham House’dan Galip Dalay ve Suriye’deki cihatçı çetelere en başından bu yana verdiği destekle bilinen İHH’dan Hüseyin Oruç'tu. Buna ek olarak da DEM’den Mithat Sancar.

“Yurtta ve Dünyada Barış”ı Chatham House ve İHH’dan dinlemek gerçekten ilgi çekici olsa gerek.

Biz devam edelim.

Konferans kapsamındaki en iddialı başlıklardan biri olan “Demokratik Bir Geleceğin İnşası” panelinde iki “küçük” tatsızlık yaşandı. MHP’nin ikinci adamı Feti Yıldız ile TİP vekili Ahmet Şık toplantıya katılamadılar. İlki son anda ekti, diğeri de peşi sıra…

Panel, CHP’nin moderatörlüğünde Yeniden Refah, DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi temsilcileriyle yapıldı.

CHP, iktidara gelmesi durumunda kanatları altına almaya çalıştığı muhalefeti bir panelde, yine bir masa etrafında toplayıveriyordu işte, şimdilik iki eksikle.

Ve gelelim “Toplumsal Barışın Sosyoekonomik Zemini” başlığına.

Diyarbakır Ticaret Odası’ndan Mehmet Kaya, TÜSİAD’dan Ozan Diren, TÜRKONFED’den Reyhan Aktar seslenecekti konuklara, şaka değil…

TÜSİAD Başkanı son anda ekti ama olsun…

CHP’nin “sosyoekonomik barışı” sadece patronlardan dinlemesinin bizim için şaşırtıcı bir yanı yok.

Hem neye şaşıracağız ki, Suriye’de yaşananların ardından alan kapatmak isteyip İHH ile yurtta ve dünyada barış aranması dahi düşünce sistematiği açısından zaten çok şey anlatmıyor mu?

Anlatmıyor diyenlere:

“CHP yönetimini ulusalcı tabanına karşı daha fazla zor durumda bırakmak istemem ama İstanbul’da düzenledikleri Barış ve Demokrasi Sempozyumu’na ben de davetliydim.

Bundan 12 yıl önce AK Parti iktidarının Akil İnsan Heyeti’nde bir araya getirdiği insanları bugün bir toplantıda bir araya getirmeye yakın parti artık kesinlikle AK Parti değil.

Belki CHP de tam değil ama en azından bu toplantı buna daha yakın olduğunu göstermiş oldu.

Suriye yüzünden Kürt toplumunun ve aktörlerinin iktidarla arasının açıldığı anda Özgür Özel, doğru bir siyasi hamleyle Kürtlerde karşılık bulan çıkışlar yaptı, ardından bu toplantı geldi.”

Bu sözler Yıldıray Oğur’a ait.

Bundan sonrasını midesi kaldıran, 24 yıllık AKP iktidarının neyinden şikayet ettiğini ayrıca not edip tekrar gözden geçirmeli.

İlk toplantıya dair bu notların ardından hızlıca bir Z Raporu alalım:

Feti Yıldız, DEM, TÜSİAD, TÜRKONFED, İHH, Yıldıray Oğur, Refah, Saadet, Gelecek, Deva ve Chatham House…

Buradan çıksa çıksa yenilenmiş bir AKP iktidarı çıkar, ötesi değil.

Buna soyunan CHP içi aktörlerin, birbirini ezip diğerinin üzerine çıkmaya çalışan parti içi hiziplerin rekabetinin de bir noktadan sonra önemi yok.

Hepsi ama hepsi aynı yolun yolcusu ve bu yol ülkemiz için en ufak bir aydınlık içermiyor, karanlığı ve patron düzenini tahkim ediyor, hepsi bu.

***
Hafta sonu yapılan iki toplantıdan söz etmiştik başlangıçta, şimdi diğerine geçelim.

Ankara Congresium’da yapıldı bu toplantı, “Dalgaları karşılayan gemiler gibi… TKP meydan okuyor” sloganıyla.

Yukarıda işaret edilen ve “çözüm” diye tarif edilen tüm başlıkların tane tane, yeri geldiğinde çok keskin bir siyasi formülle, yeri geldiğinde de sanatın gücüyle son derece incelikli şekilde aktarıldığına şahitlik ettik.

Söylenen sözün sahipleri de o sözü dinleyenler de aynı heyecan, coşku ve kararlılıkla çıktı buluşmadan.

Kürt sorununa çözüm başlığında bir yanda İHH, bir yanda Chatham House, bir yanda MHP, bir yanda DEM, bir yanda patronlu çözüm arayanlara, gerçek çözüm yolunu tarif etti TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan: "Sen patronla işçi arasında bu ayrım varken, Türk’le Kürt’ü de kaynaştıramazsın.

Sosyalizmde bütün kaynaklara emekçi halk el koyacak, bu kaynaklar bütün toplum için kullanılacak.

Dil birliği sağlar. Türkçenin birleştiriciliği sorgulanamaz. Ama insanların ana dilde konuşma, eğitim alma hakkı da sorgulanamaz.

Nasıl olacak? Yaparız. Bir sürü yolu var. Denenmiş örnekler var. Kol kola gireriz, bu sorunu çözeriz. Zaten bu topraklarda ırkçılıktan daha büyük bir kardeşlik hukuku var, bunu da unutmayalım."

Ülkenin içine düştüğü derin yoksulluk ve Cumhuriyet düşmanlığının ana kaynağı olan patronlara tapınılmadı bu toplantıda, yine en keskin ve tek çıkış yolu gösterildi: "Mesele şudur: Holdingler ve tarikatlar düzenini kaldırıp, emekçi halkın Cumhuriyeti’ni kuracak mıyız? Evet diyenler bu tarafa, hayır diyenler karşı tarafa. Bu kadar basit."

Karnından konuşan yoktu, birilerinin gücüne sırtını dayayanlar yoktu, koltuk hesapları yoktu, pazarlık hiç yoktu.

Bunların tamamına meydan okuma vardı!

Bir gazeteci dostumuz, Bahadır Selim Dilek tane tane anlatmış, “TKP'nin gördüğü, CHP'nin göremediği…” diyerek.

Görmeme nedenleri o kadar açık ki, halkımıza, emekçilere hiç ama hiç güvenmiyorlar, tıpkı diğerleri gibi.

Tam da bu yüzden soluğu patronların kurduğu masalarda alıyorlar ve biliyoruz ki o masalarda emekçilere, halkımıza yer yok.

Ülkemizin, halkımızın 1 Şubat’ta Ankara Congresium’dan yükselen devrimci enerjiye, iradeye hava kadar su kadar ihtiyacı var.

Ülkemizin aydınlık, güzel, mutlu bir geleceği olsun istiyorsak başka bir şansımız yok.

1 Şubat'ta ortaya çıkan umudu ve enerjiyi ülkenin dört bir yanında büyütmek zorundayız, bunu hep birlikte başaracağız!

/././

Epstein'ın adası -Fatih Yaşlı- 

O ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir. 

2025’in en iddialı filmlerinden biri olan ve bizde de gösterilen “Savaş Üstüne Savaş”ta Sean Penn’in oynadığı Albay Steven J. Lockjaw karakteri, illegal bir devrimci örgütü yok etmeyi hayatının hedefi haline getirmiş, ırkçı, faşist, moda tabirle “beyaz üstünlükçü” bir askerdir. 

Lockjaw’in bir diğer hedefi ise zengin, beyaz, erkek ve ırkçı elitlerden müteşekkil Noel Maceracıları Kulübü adlı gizli bir yapıya üye olmaktır; böylece sıradan bir asker olmanın ötesine geçip gerçek güce ve gerçek iktidara kavuşabilecektir.

İllüminati’den Tapınak Şövalyeleri’ne, Masonlardan Society of Skull and Bones’a, ezoterik ve gizli örgütler  ve onların düzenlediği gizli ritüeller, ayinler, geçmişten bugüne hem komplo teorilerinin hem de ciddi çalışmaların konusu olmuş, “Savaş Üstüne Savaş”ta olduğu gibi sinemada ve edebiyatta da kendisine bolca yer bulmuştur.

Epstein belgelerinin lağım misali ortalığa saçılmasının ardından örneğin Kubrick’in 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” (Gözleri Tamamen Kapalı) adlı filminin akla gelmesi ve hararetli tartışmalara yol açması bu nedenle şaşırtıcı değildir. 

Daha az bilinmekle birlikte, yakın zamanda Türkiye’de de yayınlanan Javier Cercas’ın “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı politik polisiyesi de benzer bir konuyu, zenginlerin sefahat âlemleri için genç kadınları kaçıran bir çeteyi ve bu çeteyle mücadele etmeye mecbur kalan eski bir polisi anlatır örneğin.

Zenginler, elitler, büyük patronlar sahiden de gizli, ezoterik, masonik örgütlere üye olurlar ya da böyle örgütler kurarlar; gücün, zenginliğin, muktedir olmanın başka türlü bir ifade ediliş ve yaşanış biçimidir bu. Böylece sıradan bir iş insanı, ortalama bir patron olmanın ötesine geçtiklerini, kendileriyle aynı servete ve zenginliğe sahip olan diğerlerinin ulaşamadığı bir şeye, sadece parayla satın alınamayan bir imtiyaza kavuştuklarını düşünürler, bunun hazzını, “artı keyif”ini yaşarlar.     

Zenginlik sonsuza doğru giderken, haz ve keyif her zaman aynı hızla hareket etmez; bu tür örgütler ise yasağı ulaşılabilir, tabuyu yıkılabilir kılarak hazzın ve keyfin hızını sahip olunan zenginlikle orantılı bir şekilde artırırlar. Bu artı keyfin artışı, dünyayı yönetmeyi, askeri darbeleri desteklemeyi, siyasi cinayetler işletmeyi, kitle katliamları yaptırmayı, iç savaşlar çıkarmayı içerdiği kadar en sapkın fantezileri gerçek kılmayı, pedofili ya da yamyamlık gibi en tabu sayılan şeylere ulaşmayı ve dolayısıyla akla hayale gelmeyecek kötülükleri de içerebilir. 

“Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum”, tüm bu olan bitenlerin mottosudur; paranın maddi olmayan şeyleri de, hazzı, sapkınlığı, kötülüğü de satın alınabilir, sahip olunabilir hale getirmesi, insani olan her şeyi çiğnenip yıkılabilir duruma düşürmesidir söz konusu olan. Aşılan her yasak, gerçek kılınan her fantezi, sapkınlık ve kötülükte geride bırakılan her limit ise beraberinde yeni arayışları, aşılmak istenen yeni limitleri getirir; paradoksal bir şekilde, keyif arttıkça tatminsizlik de artar ve arayış daha da büyür. 

“Epstein’ın adası” budur, sermaye ilişkilerinin fantezi evrenini de belirlemesi, parayı maddi olmayan şeylere de ulaşılabilir hale getirmesi, sermayenin dolaşım hızına aynı hızda eşlik eden haz ve keyfin her türlü normu ortadan kaldırması ve böylece artı keyfin aşkın bir niteliğe kavuşarak her muktedirin ulaşamadığı bir iktidar alanı yaratmasıdır. 

Ancak unutulmaması gereken şey, Epstein’in adasının içinde yer aldığı deniz, yani kapitalizmdir. O ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir. 

Bizzat Epstein’ın kendisi finansal spekülasyonlara zengin olmuş ultra zengin bir yatırımcıydı, “yapıyorum, çünkü yapabiliyorum” diyen etrafındakiler de ona benzer bir şekilde dolar milyoneri iş adamlarıydı ve yanlarına da kapitalizmin meşruiyetini yeniden üretmeye hizmet eden profesyonelleri almışlardı.

Epstein’ın adasında dönen şey sadece seks, uyuşturucu, pedofili, tecavüz, yamyamlık değildir; tüm bunlar aynı zamanda Suriye’de yönetimin değiştirilmesi planlarıyla, Kaddafi sonrası Libya’nın zenginliklerine çökme arayışlarıyla, Küba’ya komplo girişimleriyle, iç içe geçmiştir; yani bir sapkınlıktan ve kötülükten bahsedilecekse bu açık bir şekilde politik bir karakter taşımakta ve mutlak anlamda bir bütünlük arz etmektedir.  

Tam da bu nedenle Epstein’ın adasına baktığımızda gördüğümüz her şeyi, bizi insan olmaktan utandıran, midemizi bulandıran her şeyi, bir bağlama yerleştirmeli, “kötülüğün sınıfsallığı” bağlamında incelemeliyiz. Tek tek kişiler ya da yaptıkları, elbette ki önemsiz değildir ama esas mesele tüm bunların sistemik, yapısal nedenleri ortaya koymak, doğru bir şekilde anlatabilmektir.

Din nasıl ki Marx’a göre “kitlelerin afyonu”, yani insanlığın yaşadığı cehenneme karşı çaresizlikle tutunduğu bir ipse, komplo teorileri de öyle bir karakter taşır. Kitleler içinde bulundukları sefaletin nedenlerini sezerler ama bir bağlama, bir bütünlüğe yerleştiremezler, arkadaki yapısal mekanizmaları göremezler. Bu nedenle de gizli örgütlerden, dünyayı yöneten ailelerden, Yahudilerden bahsederler.

O ünlü “antisemitizm ahmakların sosyalizmidir” sözünü biraz değiştirerek söyleyecek olursak “komplo teorileri bilinçsiz kitlelerin sosyalizmidir.” Ancak bunun kitleler açısından iyi bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir; aksine Epstein belgelerinin ortaya koyduğu üzere elitler kendileriyle ilgili olarak üretilen komplo teorilerinden de o teoriler üzerinde yükselen radikal sağdan da rahatsız değildir. Çünkü komplo teorileri içinde bulunduğumuz sefalete yönelik sezgisel isyanın manipüle edilmesi ideolojisi olan faşizmin esas anlatısını oluştururlar. “Her şeyi yöneten Yahudi”, yani komploculuk, kapitalizmin en manipülatif anlatısıdır, çünkü esas meselenin, emek-sermaye çelişkisinin ve sömürü mekanizmalarının üzerine örtülmüş mistik bir örtüdür.

Radikal sağın ve sağ popülizmin en büyük başarısı gerçek çelişki olan emek-sermaye çelişkisinin yerine halk-elitler çelişkisini koyup kendisini de “vox populi”, yani “halkın/milletin sesi” olarak sunabilmesidir. Bu hikâyenin günümüzdeki kahramanı Trump da bunu yapmış, kendisini elitlere, yani finans kapitale, Demokrat’lara, liberallere karşı Amerikan halkının sesi olarak sunmuş, sözde Amerikan müesses nizamına itiraz etmiştir. 

Oysa Epstein adası Demokratlardan Obama ve Clinton’a da Cumhuriyetçilerden Bush ve Trump’a da açıktır. Orada Amerikan sağının ideolog ve teorisyenleri de ABD’de solcu olmak anlamına gelen Amerikan liberalleri de kendilerine yer bulmuştur. Onları mensubu oldukları ideolojinin, sermaye fraksiyonunun, partinin ötesinde birleştiren şey para, yani kapitalizmdir, müesses nizam denilen şey de zaten kapitalizmin ta kendisidir.

Epstein hadisesi, “elitlere itiraz” söylemiyle kitlelerin manipüle edilmesine şimdiye kadar vurulan en büyük darbe olmuştur. “Elit karşıtlığı” bizzat bir elit manipülasyonu, komplo teorilerine yönelik inanç bizzat bir elit komplosudur. Sosyalist solun yıllardır anlattığı “sınıfların görünmez kılınması, kitlelerin zihninin iğdiş edilmesi, liberalizm ile radikal sağın kardeşliği”, hepsi ifşa olmuş durumdadır. 

Ancak bu tek başına yeterli değildir; kapitalizmin çürüyen aşaması, sosyalizmin yokluğuna denk gelmiştir; kapitalist sınıfın bu derece arsızlaşabilmesinin gerisinde korkacakları bir düşmanlarının, yani işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin olmaması vardır. Bu yokluk aynı zamanda radikal sağın istediği gibi at oynatmasına, sözde elit düşmanlığıyla ve komplo teorileriyle kitleleri kolaylıkla yönlendirebilmesine yol açmaktadır. 

İçinde bulunduğumuz insanlık durumunun somutlaştığı yer Epstein adası ise o adanın içinde bulunduğu deniz de kapitalizmdir; insanlık ya o denizin dalgalarına karşı durmayı öğrenecek ya da boğulacaktır. O dalgalara karşı durmanın adı ise sosyalizmdir.

/././

Burak Oğraş'ın ölümü üzerindeki gölgelerden biri Epstein mi?-Aslı İnanmışık- 

Epstein yazışmalarından çıkan Rixos otelleri bağlantısı akıllara 16 yaşındaki Burak Oğraş'ın şüpheli ölümünü getirdi. Baba Murat Oğraş, oğlunun kız arkadaşının "Orada tuhaf şeyler oluyordu" ifadesini hatırlattı, ailenin avukatı savcılığa dilekçe verdi. Dosya 15 yıldır soruşturma aşamasında.


Burak Oğraş, Tekirdağ’da Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi’nde okuyordu.

2011 yılında 16 yaşındayken, okulunun yaz dönemi zorunlu stajı için Fettah Tamince'ye ait Rixos Lares Hotel'e gitti.

Öğrenciler, staj süresince barınmaları için otele 2,5 kilometre uzaklıktaki "Family Pansiyon"a yerleştiriliyordu. Burak Oğraş da orada kalıyordu. Ancak stajının bitmesine 15 gün kala 9 Eylül 2011 sabahı diğer öğrenciler ve otel personelinin kaldığı pansiyonun boş havuzunda ölü bulundu.

Cep telefonu bulunamayan Burak Oğraş’ın ölümü kayıtlara "şüpheli ölüm" olarak geçti. Adli Tıp raporlarında Burak'ın vücudunda darp ve kırıklar olduğu anlaşıldı. Olay yerine giden savcı Rafet Zeybek "Ben keşif savcısıydım. Zaten hiç intihar yazmak aklımın ucundan geçmedi" demişti.

Epstein belgelerinde Rixos ve Tamince'yle ilgili neler var?

Dosya, 15 yıldır Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı'nda soruşturma aşamasında bekletiliyordu. Öte yandan 30 Ocak Cuma günü ABD Adalet Bakanlığı'nın, cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlarından hüküm giymiş Jeffrey Epstein’le ilgili yayımladığı belgelerle Oğraş'ın şüpheli ölümü yeniden gündeme geldi.

Yandaş patron Fettah Tamince'nin kim olduğunu detaylı anlatmaya gerek yok. soL'da defalarca nasıl zenginleştiğine ve Antalya'nın kıyılarını nasıl yağmaladığına zaten yer vermiştik.

ABD'de bakanlığın sızdırdığı belgelerde yer alan Rixos Hotels yöneticileriyle bazı yazışmalar kamuoyunda yankı buldu. Buna göre Epstein'in asistanı Lesley Groff Rixos, Antalya Land of Legends'ta "masaj terapisi eğitimi" adı altında bir "kamp" organize ediyordu. Yazışmalarda "kızların eğitiminin başarılı geçtiğini" söyleyen yöneticiye Epstein de teşekkür ediyordu.

Söz konusu otel çocuklu ailelerin tercih ettiği özel tasarım bir yer. Yer yer Disneyland'a özenerek yapılan alanlar bulunuyor ve günlük olarak giriş yapılabiliyor.

Yazışmalardan bir diğeri de Du­bai merkezli DP World CEO’su Sultan Ahmed bin Sulayem ile Epstein arasında “masaj uz­manı gönderilmesi” üzerine. FT'nin haberine göre, Epstein'in çocuk istismarcısı olduğunun belgelenmesinin ardından da süren dostlukları, Rixos'a uzanıyor. 2017 yılında gönderilen mesajda Sulayem, "kişisel masözünün Antalya’daki Rixos Hotels'in spa bölümünde çalışmasını, daha iyi deneyim kazanması" istiyor. Bu talep Fettah Tamince’ye iletiliyor, Tamince de bunun “gerçekleşmesini sağlayacağını” söylüyor.

Belgelerin sızmasının ardından Rixos Hotels de yazılı bir açıklama yayımladı. Çok muğlak açıklamada, "konunun mesleki eğitim kapsamındaki sınırlı bir bilgi paylaşımından ibaret olduğu" iddia edildi. Başka bir detaya yer verilmedi.

Kız arkadaşının savcılık ifadesi: 'Burak bir şeylere şahit oldu'

Baba Murat Oğraş'ın da yıllar önce attığı "(Burak) Hangi sapıklığa şahit oldu?" paylaşımları da yeniden gündem oldu. Hepimizin aklına Burak'ın Rixos'ta çalışırken gördüklerinin Epstein'in istismar ettiği çocuklarla ilgili olup olamayacağı geldi. Bunun üzerine Murat Bey'le konuştuk. Murat Oğraş da benzer iki olay arasında bağlantı olabileceğini belirtti.

Murat Oğraş, Burak'ın ölümünden sonra kız arkadaşıyla konuştuğunu anlattı. Buna göre Burak'ın "görmemesi gereken şeyler gördüğü" iddia ediliyordu. Baba Oğraş, ifade tutanaklarıyla dosyaya da giren iddiaları şöyle anlattı: Aynı otelde staj yapan kız arkadaşıyla tanıştım. Bana 'Burak bir şeylere şahit oldu, otelde sapıklar var diyordu' dedi. Ben de ona, 'Savcılığa ifade verir misin' diye sordum, gidip ifade verdi. Dosyada da var.

Telefonu öldüğü gece kayboldu, yıllardır ortada yok: Burak bir şey mi gördü?

Burak Oğraş’ın ölümünün ardından aynı gece cep telefonunun sinyali kesilmişti. Murat Oğraş, Burak'ın cep telefonunun bir daha ortaya çıkmamasının şüpheli olduğuna dikkat çekerek, telefonda Burak'ın ölüme götüren olaylara dair izler olabileceğini düşündüğünü de ekledi.

Oğlunun ölümünün peşini bırakmayan ve ısrarla ortada bir cinayet olduğunu söyleyen baba Murat Oğraş yıllardır mücadele ediyor.

Dosya 15 yıldır soruşturma aşamasında: 7 savcı değişti

Öte yandan soruşturma aşamasındaki dosya ile ilgilenen savcıların pek bir adım atmaması da Burak'ın ölümü üzerindeki şüpheleri artırıyor. Baba Murat Oğraş şöyle diyor: Bizim dosyamız 15 yıldır hiç kapanmadı. 7 savcı değişti, savcılar Fettah Tamince korkusundan dosyada işlem yapamadılar. Formaliteden polise yazı yazmanın, ifade almanın ötesinde işlem yapılamadı.

Dönemin Antalya İl Emniyet Müdürü Ali Yılmaz (Sağda), Burak Oğraş'ın ölümünden yaklaşık 1 yıl sonra emekli oldu ve Rixos Hotels'te yönetim kurulu üyesi yapıldı. Fotoğraf: Sabah
Aile harekete geçti: 'Epstein dökümlerini de ekleyerek savcılığa dilekçe verdik'

Ailenin avukatı Burcu Yıldız Alver de benzer bir şüphe üzerine harekete geçtiklerini söylüyor.

Alver, Epstein belgelerindeki Rixos ile ilgili yazışmalar üzerine, soruşturma aşamasındaki dosya üzerinden savcılığa dilekçe verdiklerini anlatıyor: ABD Adalet Bakanlığı'nın sayfasına girildiğinde bir takım dökümanlar var. Financial Times'ın mahkemeye sunulan raporlardan alarak yaptığı haberler var. Bunlardan otelle ilgili olan yazışmaların Türkçe ve İngilizce dökümü, görgü tanığı iddiaları, kız arkadaşının anlattıkları, şüphelilerin çelişkili beyanları, cep telefonunun kaybolması ve babanın beyanları üzerinden savcıya yeniden dilekçe verdik. Bunlar arasında artık uygun bir illiyet bağı kurulabileceğine dikkat çektik.

Alver "asli ve tali tüm şüpheliler hakkında derhal kamu davası açılmasını ve suçluların cezalandırılmasını" talep ettiklerini belirtirken, dosyanın 15 yıldır soruşturma aşamasında olduğunu o da vurguluyor.

'O otelde çok tuhaf şeyler oluyordu'

Avukat Burcu Yıldız Alver, Burak'ın ölümünden sonra kız arkadaşının Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği "Burak bir şeyler gördü" ifadesi içinse şunları söylüyor: Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı Burak'ın kız arkadaşının ifadesini alıyor ve bu ifadeler Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dosyasına gönderiliyor. Murat Bey (Oğraş) her seferinde bunlarla ilgili suç duyurusunda bulunmuş ancak hep takipsizlik kararı verilmiş. Halbuki kız arkadaşı ifadesinde 'Burak görmemesi gereken bir şey gördü, o otelde çok tuhaf şeyler oluyordu' diyor. Kız arkadaşı görmüyor ancak Burak ona bu kadarını söylüyor.

Burak'ın "görmemesi gereken bir şey görmüş olabileceği" iddiasının kuvvetli bir iddia olduğunun altını çiziyor. Telefonunun kaybı da bu iddiayla örtüşüyor.

Epstein yazışmaları sonrası: 'Oğraş'ın ölümü bu anlamıyla araştırmaya değer'

Murat Oğraş'ın avukatı da Epstein belgelerinden yayılan Rixos'a gönderilen "çocuklar" hakkındaki yazışmanın Oğraş'ın ölümüyle ilişkilendirilebileceğine dikkat çekiyor. 

Söz konusu yazışmalar 2017 yılına ait. Burak'ın şüpheli ölümüyse 2011 yılında gerçekleşiyor. Ancak hem baba Oğraş hem de avukat Alver otelin daha önce de kullanılmış olabileceği ihtimalinin araştırmaya değer olduğunu ifade ediyor.

"Ailenin acısının yargı eliyle bir nebze olsun hafifletilmesi gerekiyor" diyen avukat, dosyaya erişimin yaklaşık birkaç haftadır savcılık iznine tabi haline getirilerek kısıtlandığını da ekliyor.

/././

Epstein, Mearsheimer, İsrail Lobisi ve akademinin namusu üzerine -Emre Nalıncı- 

Sabotaj kampanyası, ironik bir biçimde Walt ve Mearsheimer’ın temel tezlerini doğrular nitelikteydi. Başka bir deyişle; zengin ve nüfuzlu birtakım adamlar, zengin ve nüfuzlu adamların servetlerini ve bağlantılarını ABD’nin çıkarları aleyhine ve İsrail devletinin menfaati lehine kullandığını iddia eden bir makaleyi piyasadan silmek için, bizzat kendi finansal kaynaklarını ve bağlantılarını seferber ediyorlardı.

Jeffrey Epstein ve Alan Dershowitz

2006 yılının Mart ayında, Harvard Kennedy School, nüfuzlu siyaset bilimciler John Mearsheimer ve Stephen Walt tarafından kaleme alınan İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası başlıklı bir çalışma tebliği yayımladı. London Review of Books’ta yer bulan ve ertesi yıl yayımlanacak bir kitaba da nüve teşkil eden bu metin; İsrail yanlısı lobi örgütlerinin Amerikan siyasi sistemi üzerindeki tesirine ve Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) gibi örgütlerin ABD’nin Orta Doğu politikasını şekillendirmedeki rolüne dair sakınmasız bir tahlildi.

Mearsheimer ve Walt; hayırseverler, düşünce kuruluşları, baskı grupları ve Hristiyan Siyonist (Evanjelik) örgütlerden müteşekkil gevşek bir koalisyonu tasvir ediyor; ABD’nin Irak’ta bataklığa saplandığı dönemde, bu koalisyonun ABD’nin Orta Doğu politikasını ulusal çıkarların aksi istikametine sürüklediğini öne sürüyorlardı. Walt ve Mearsheimer, vaziyeti şu satırlarla özetlemişlerdi:

“Başka çıkar grupları da ABD dış politikasını kendi arzuladıkları yönlere saptırmayı başarmıştır; ancak hiçbir lobi, Amerikan halkını ABD ve İsrail çıkarlarının özünde bir ve aynı olduğuna inandırırken, dış politikayı ulusal menfaatlerin gerektirdiği rotadan bu denli uzağa savurmayı başaramamıştır.”

Henüz Kennedy School metni çevrimiçi erişime açmadan evvel, proje The Atlantic dergisi editörlerini çoktan ürkütmüştü. Oysa makaleyi 2000’lerin başında sipariş eden bizzat onlardı. Tucker Carlson ile bu yılın başlarında yaptığı bir mülakatta Mearsheimer, The Atlantic yayın yönetmeninin makaleyi basmamak kaydıyla kendilerine 10 bin dolarlık bir cayma bedeli teklif ettiğini ifşa etti. Mearsheimer bu durumu, “Hayatımızda kazandığımız en zahmetsiz on bin dolardı, sözleriyle yad edecekti.

Tebliğ, uluslararası ilişkiler disiplininin iki muteber ismi tarafından kaleme alınmıştı; Walt, 2002’den bu yana Harvard Kennedy School’da Akademik Dekan olarak görev yapıyordu ki bu, alandaki en prestijli makamlardan biriydi; Mearsheimer ise Chicago Üniversitesi’nde ders veriyordu. Ancak akademi dünyasında metne gösterilen tepki ani, şiddetli ve alışılmadık derecede aleni oldu. Bir dizi gazete makalesi yazarları antisemitizmle itham ederken, İftira ve İnkarla Mücadele Birliği (Anti-Defamation League) devreye girerek metni “Yahudi karşıtı bir hezeyan” olarak yaftaladı. Baskı o raddeye ulaştı ki Kennedy School, logosunu tebliğden kaldırdı ve kurumun bu argümanlarla bir bağı olmadığını beyan eden bir feragatname ekledi.

O vakitler bilinmese de Jeffrey Epstein, Mearsheimer ve Walt’u itibarsızlaştıracak argümanlar üzerinde geri bildirimlerde bulunuyor ve o geniş sosyal ağını, iki akademisyene yönelik antisemitizm iddialarını yaymak için kullanıyordu.

Epstein’in Yahoo hesabından sızan e-postaların bir kısmı Bloomberg tarafından haberleştirilmiş olsa da Walt ve Mearsheimer’ın çalışmasına dair yazışmaları daha evvel basın yansımamıştı. Bloomberg, e-posta önbelleği üzerinde yaptığı kriptografik doğrulamada, verilerin “önemli bir kısmının güçlü bir şekilde doğrulandığını; mühim eklerin kaynaklarının teyit edildiğini ve sahteciliğe dair dişe dokunur bir kanıt bulunmadığını” belirtti; her ne kadar bazı e-postaların silindiğine dair emareler olsa da.

Ele geçirilen belgeler, 2006 Nisan’ının ilk haftasında Epstein’in, Harvard hukuk profesörü Alan Dershowitz tarafından kaleme alınan “En Yeni -ve En Eski- Yahudi Komplosunu Çürütmek” başlıklı bir saldırı yazısının çok sayıda taslağını teslim aldığını gösteriyor. Aynı zamanda Epstein’in ceza davalarında savunma avukatlığını da üstlenen Dershowitz, bu metinde Mearsheimer ve Walt’u, neo-Nazi ve İslamcı web sitelerinden devşirilmiş “itibarı beş paralık olmuş zırvaları” geri dönüştürmekle ve Siyon Liderlerinin Protokolleri’nin1 modern bir muadilini yazmakla suçluyordu. Epstein, Dershowitz’in e-postasına şu yanıtı verdi: “Müthiş… tebrikler.”

Birkaç saat sonra Epstein, Dershowitz’in e-posta adresinden, bir asistan tarafından imzalanmış başka bir mesaj aldı. Asistan, Epstein’den saldırı yazısının kopyalarını dolaşıma sokmak için yardım istiyor ve şöyle diyordu: “Jeffrey, bunu Alan için dağıtacak mıydın? Eğer ofisinden birine iletmem gerekiyorsa lütfen haber ver.” Epstein müsbet yanıt verdi: “Evet, başladım bile.”

Resmi bir görevi bulunmamasına rağmen Epstein, Harvard nezdinde kudretli bir figürdü. Üniversitede ilişkiler geliştirmek için yıllarını harcamış, 1998 ile 2008 yılları arasında 9 milyon dolardan fazla bağış yapmış; kendisini, aralarında Dershowitz ve o dönem Harvard Rektörü olan ekonomist Larry Summers’ın da bulunduğu yüksek profilli akademisyenler için bir “iş bitirici” ve hami olarak konumlandırmıştı.

O dönemde Epstein, milyarder moda devi Leslie Wexner’ın aile finans ofisinin mütevellisi ve başkanı olarak görev yapıyordu. Bu ofis, 2000-2006 yılları arasında Kennedy School’a yaklaşık 20 milyon dolar bağışlamıştıHarvard Gazette, Wexner Vakfı’nın katkılarını okulun “temel işletme giderlerini üstlenmek” olarak tanımlıyordu. Vakıf ayrıca, her yıl on İsrailli hükümet yetkilisinin Kennedy School’da bir yıllık yüksek lisans eğitimi almasına olanak tanıyan Wexner İsrail Burs Programı’nı da fonluyordu.

Perde arkasında yürütülen bu sabotaj kampanyası, ironik bir biçimde Walt ve Mearsheimer’ın tebliğindeki temel tezleri doğrular nitelikteydi. Başka bir deyişle; zengin ve nüfuzlu birtakım adamlar, zengin ve nüfuzlu adamların servetlerini ve bağlantılarını ABD’nin çıkarları aleyhine ve İsrail devletinin menfaati lehine kullandığını iddia eden bir makaleyi piyasadan silmek için, bizzat kendi finansal kaynaklarını ve bağlantılarını seferber ediyorlardı.

Medya ve akademinin seçkin mensuplarınca koordine edilen bu karalama kampanyasının sonuçları, Mearsheimer ve Walt için vahim oldu. Chicago Küresel İlişkiler Konseyi, İsrail yanlısı destekçilerden gelen baskı üzerine ikilinin 2007’de yapılması planlanan konuşmasını iptal etti. Onları daha önce konuşmacı olarak ağırlayan diğer kurumlar ise, artık herhangi bir katılımın İsrail’e sempati duyan bir karşıt konuşmacı ile “dengelenmesi” şartını koşmaya başladı. Bu tepki dalgası, yıllar boyunca ana akım medyada, akademide ve düşünce kuruluşlarında onlara ayrılan alanı daraltırken, kamuoyu önüne çıkmalarını da müşkül hale getirdi.

Son yıllarda Mearsheimer, bağımsız medyanın ve yorumcu olarak yer aldığı YouTube kanallarının bolluğu sayesinde yeni bir kitle kazandı.

Epstein ve Dershowitz’in Walt ve Mearsheimer’ın akademik kariyerlerini mahvetmek için işbirliği yaptığı o hafta; pedofil fuhuş şebekesi yöneticisi Epstein, aynı zamanda avukatıyla, kendisini cinsel istismarla suçlayan genç bir kadını tabiri caizse yok etme stratejilerini tartışıyordu. O dava o günden bu yana uluslararası çapta büyük dikkat çekti. Bu, Walt ve Mearsheimer’a verilen tepkiden bağımsız olsa da; geriye dönüp bakıldığında, makalenin altını oymak için perde arkasında çalışan adamların, aynı anda, ileriki yıllarda küresel çapta bir meşum şöhrete kavuşacak olan bir adamı suçlayan çocuğu itibarsızlaştırma kampanyası yürütüyor olması enteresandır.

2005 yılında Epstein, 16 yaşındaki bir kızın ve ailesinin, iki yıl önce El Brillo Way’deki malikanesinde gerçekleşen bir cinsel saldırıyı ihbar etmesiyle Palm Beach Polis Departmanı’nın dikkatini çekmişti. Soruşturma, takip eden yıl içinde onlarca kurbanı tespit etti ve Epstein’in dosyası eyalet savcısı Barry Krischer’a intikal ettirildi.

Dershowitz’in İsrail Lobisi çalışma tebliğine yanıtını yayımlamasından beş gün sonra, 10 Nisan 2006’da Epstein, aynı zamanda avukatı olan Dershowitz’e, aleyhindeki tanıklığı zayıflatmak amacıyla eyalet savcısıyla paylaşılmak üzere özel bir dedektif tarafından elde edilen bazı bilgiler gönderdi. Epstein’in mektubu, reşit olmayan suçlayıcısını uyuşturucu kullanmak, hırsızlık yapmak ve başka cinsel faaliyetlerde bulunmakla itham ediyor; elde ettiği kirli bilgilerin kızın karakterini ve güvenilirliğini sarstığını savunuyordu. Ayrıca kadının aile fertlerinin geçmişine de saldırıyordu.

Finansör ve güç simsarı Epstein, eylemleri nedeniyle hâlâ yasal inceleme altında olmaktan duyduğu hayal kırıklığını da dile getirdi. Epstein, savcıya sitem ederek şunları yazdı: “Umarım, yaklaşık iki ay önce bana sadece 'rölantiye almamı' tavsiye etmenizden -ki bu tavsiyeye uydum- ve ardından davanın 'sönümlenip gideceğine' kanaat getirdiğinizin bildirilmesinden sonra, olayların aldığı bu son hal karşısında epey şaşırdığımı takdir edersiniz.” Epstein, herhangi bir Büyük Jüri sürecinden önce “aklayıcı kanıtları” sunabileceği “yüz yüze ve kapsamlı bir toplantı” için Krischer’dan fırsat talep etti.

Epstein nihayetinde 2008 yılında, ismi açıklanmayan suç ortaklarına dokunulmazlık sağlayan ve federal kovuşturmadan kaçmasını mümkün kılan, son derece ihtilaflı bir uzlaşma ile hafifletilmiş suçlamaları kabul etti. Palm Beach İlçe Hapishanesi’nde sadece 13 ay yattı ve haftanın altı günü, günde 12 saat hapishane dışında izin kullandı.

Larry Summers ile olan şahsi ilişkisi, çocuk cinsel istismarından hüküm giymesi ve hapis yatmasıyla sekteye uğramış görünmüyordu. Temsilciler Meclisi Gözetim Komisyonu'ndan gelen son ifşaatlar, Epstein ve Summers’ın, Epstein’in 2019’daki ölümüne dek iletişimde kaldığını gösteriyor; buna, bir önceki yıl Summers’ın kendisini akıl hocası olarak gördüğünü söylediği bir şahıs hakkında Epstein’den romantik tavsiyeler istediği mesajlar da dahil.

Bu esnada Walt ve Mearsheimer’a yönelik saldırılar, çalışma tebliğlerini 2007’de kitaba dönüştürdüklerinde de devam etti. Jeffrey Goldberg, The New Republic’te kaleme aldığı yazıda onları antisemitizmle suçladı, bakış açılarını Usame bin Ladin’inkine benzetti ve mantıklarının “Yahudi düşmanı ideologlarca yayılan kadim bir fikri; Yahudilerin gölgeler içinde hareket ederek centil (Yahudi olmayan) liderleri manipüle ettiği fikrini” canlandırdığı uyarısında bulundu. Akademisyenleri tanımlamak için 1930’ların meşum antisemit radyo sunucusu Peder Coughlin’e2 atıfta bulunan Goldberg, kitaplarının “Peder Coughlin döneminden bu yana Amerikan Yahudilerinin siyasi hak sahipliğine karşı yapılmış en sürekli saldırı” olduğunu ilan etti.

Bu saldırıların akademi üzerinde yıllarca sürecek ve amacına uygun olarak caydırıcı bir etkisi oldu; öyle ki ABD dış politikası için meselenin ehemmiyetine rağmen, İsrail yanlısı baskı gruplarının nüfuzu üzerine tartışmalar tabu olarak kaldı. 2016 yılında, The Atlantic’in kamuoyu baskısı karşısında Walt ve Mearsheimer’ın makalesini yayımlamaktan vazgeçmesinden kabaca on yıl sonra, Goldberg derginin genel yayın yönetmenliğine getirildi.

120. yüzyılın başlarında Çarlık Rusyası gizli polisi tarafından uydurulan, Yahudilerin dünyayı ele geçirme planı yaptığını iddia eden antisemitik, sahte bir metindir. Dershowitz'in bu referansı kullanması, Mearsheimer ve Walt'u doğrudan en uçtaki nefret söylemiyle bir tutma stratejisidir.

2Charles Coughlin (1891–1979), 1930'larda ABD'de radyo vaazlarıyla milyonlara ulaşan, aşırı sağcı, antisemitik ve faşizm sempatizanı Katolik rahiptir. Yahudilere karşı nefret söylemiyle tanınır. Bu ismin özellikle zikredilmesi, Lobi'nin yazarlarının "Nazi sempatizanı" seviyesinde bir tehlike olarak çerçeveleme çabasıyla alakalıdır.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Şubat 2026-

Enflasyon fotoğrafı: Bakan bir simiti üçe pay etti!..-Yalçın Doğan-  Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan, katıldığı bir etkinlikte tek bir simiti ü...