soL "Köşebaşı + Gündem" - 8 Şubat 2026-


Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay- 

Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gün vakasını, halihazırda yürütülen siyasi operasyona yamamaya karar verdi. İddianame, yamanın tutmayacağını gösteriyor. Ama "iddianame bomboş" demek yeterli değil, neyin niye boş olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Yeniden siyasetin yargı eliyle dizayn edildiği “Ergenekon” günlerine döndük. Davaların, sanıkların, olayların, gerçeklerin, yalanların sayısı arttıkça kamuoyunun olgulara ilgisini yitirmesi, anlatıya odaklanması ve “temel mesajı” alması isteniyor.

Daha önce yazmıştık, Ergenekon davalarına kıyasla bugünkülerin temel bir farkı var: Ortada bir ideolojik hesaplaşma yok.

AKP-Fethullah ittifakının yıllar önceki hedefi, Cumhuriyet’le ve onun temsil ettikleriyle bir hesaplaşmaydı. Yargı ayağı sonunda patladı, ama rejim değişikliğinde kat edilen yol göz önünde bulundurulduğunda, işin ideolojik ayağının boşa gittiğini söylemek zor.

AKP-MHP ittifakının hedefi daha dar ve güncel. İdeolojik bir hesaplaşma yok, “bunlar hırsız, casus, namussuz” diye özetlenebilecek bir anlatı var ortada.

Zaten ideolojik bir hesaplaşma olması mümkün değil: Bugünkü yerel yönetim, bürokrasi, siyaset ve özel sektör arasındaki ilişkilerin doğurduğu hırsızlıkla, yolsuzlukla, namussuzlukla hesaplaşılmaya kalkılırsa, AKP’si MHP’si CHP’si, tüm düzen altında kalır.

O yüzden, iş basit tutuluyor: Bu İmamoğlu, bu CHP, bu muhalefet hırsız, yolsuz, namussuz. Bu anlatı halka kabul ettirilmek isteniyor.

İşte bu yazı dizisinde ele alacağımız “Casusluk iddianamesi”nin varlık sebebi tam da bu: Halk, “hırsızlık” anlatısını yeterince benimsemedi, üzerine “yabancı devletler için casusluk” eklenmek, böylece yurtseverlik hislerine oynanmak istendi.

İddianameyi yazı dizimizde enine boyuna inceleyeceğiz. 160 sayfa uzunluğundaki, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın “siyasal casusluk”la suçlandığı iddianame, kendi kendisine yalanlayan unsurlar dahil, üzerinde durulmaya muhtaç çok sayıda ayrıntı içeriyor.

Fakat, derinlere dalmadan önce, uzaktan bakıp, iddianamenin bağlamını zihinlerde oturtmalıyız. Bu ilk yazımızın konusu, bu.

Öyküdeki büyük eksiklerden biri, kronoloji. İddianame, ısrarla, olay örgüsünü ve kronolojiyi anlaşılmaz hale getirmek üzere daldan dala atlayarak, adeta okuyanın olayı kavrayamamasını amaçlıyor.

Biz önce iddianamenin içeriğinin değil, bizzat kendisinin ortaya çıkışının kronolojisine bakalım.

112'ye gelen arama

Tarih, 2 Mart 2025…

Yani, Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyon için savcılığın çalışması başlayalı aylar olmuş, artık sona gelinmiş. MASAK raporu bekleniyor. 19 Mart’ta düğmeye basılmasına iki hafta var.

Ümit Deniz Alaçam isimli bir vatandaş, 112’yi arıyor. “Benim” diyor, “annem öldü”. Annesi Seher Alaçam’ın bir dostu var, Hüseyin Gün. Bu adamın casus olduğunu söylüyor. Tek bir ülke de değil. İngiliz vatandaşı, ama ABD ve İsrail casusu. “Kriptolu telefonlarla görüşüyor” diyor, “yabancı ülkeleri karıştırmak için faaliyetler yürütüyor” diyor.

112 acil çağrı merkezi ihbarı Emniyet’e intikal ettiriyor. Emniyet, vatandaşı davet ediyor. 6 Mart’ta Ümit Deniz Alaçam polise uzun uzun annesinin dostu Hüseyin Gün’e dair şeyler anlatıyor. Ayrıca, Gün’ün öylece Alaçam’ın da erişimi bulunan evde bıraktığı yedi telefonu (ki ikisinin “kriptolu” olduğu öne sürülüyor, Gün reddediyor), iki bilgisayarı, sim kartları ve not defterlerini de polise teslim ediyor.

Sonra?

Sonra tam dört ay boyunca dosya bir kenarda bekletiliyor. Muhtemelen, bu sırada, Alaçam’ın teslim ettiği cihazlar inceleniyor, vaka anlamlandırılmaya çalışılıyor.

Bu arada Hüseyin Gün yurtdışına gidip geliyor. ABD’ye, Afrika ülkelerine, Yunanistan’a uçuyor. 30 Haziran’da, Yunanistan dönüşünde havalimanında gözaltına alınıyor.

19 Mart sonrası tablo

Polis, Gün’e uzun uzun soruyor. Çünkü telefonlardan, not defterlerinden çıkanlar sıradan değil. İngiliz Başbakanı’ndan geçmişte istihbarat işi yapmış çeşitli yabancılara ilişkiler var. Özbekistan’dan Libya’ya, Suriye’den Ruanda’ya ilginç ülkelerde ilginç faaliyetler var. Bir de, Fethullahçılarla sıradışı bir münasebet var, ki, bunu ayrıca uzun uzun irdeleyeceğiz ama, iddianamede savcıların el çabukluğuyla “Fetöcü” yaftası vurmaya çalışmasının aksine, devletle birlikte Fethullahçılarla mücadelede faaliyet yürüttüğüne işaret eden ayrıntılar var.

Gün, soruların büyük kısmını açıklıkla yanıtlıyor, bir kısmındaysa “söz konusu cihazı göremediğim için bilemiyorum” diyor.

Sonuçta tutuklanıyor.

Edindiğimiz bilgiye göre Ankara’ya götürülüyor, burada da—muhtemelen diğer devlet kurumlarınca—sorgulanıyor.

Burası, Temmuz ayı başı. O sıradaki siyasi durumu tekrar hatırlamamız lazım. 19 Mart’ta İBB operasyonu olmuş. İktidarın beklemediği, CHP’nin kendi kitlesini aşan bir halk tepkisi ortaya çıkmış. Hem CHP’nin bir düzen partisi olarak kaçınılmaz basiretsizliği hem de anlaşıldığı kadarıyla hükümet ve devletin CHP liderliğiyle temasları sonucunda akut kriz büyümeden yatıştırılmış, eylemler sönümlenmiş. Fakat siyasi davaya kamuoyu desteği, tüm anketlerin gösterdiği üzere düşük ve giderek düşme eğiliminde. Dışarıda—sonbahar itibariyle tam boy ABD’cilikte karar kılınarak aşılmaya çalışılacak—bir tıkanıklık ve tedirginlik var. İçeride—yine sonbahar itibariyle ayan beyan görünür hale gelecek—bir iktidar içi kavga hali var.

Bu arada, bir başka gelişme daha oluyor: 19 Mart’taki operasyonun ardından Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) yetkilileri, savcılığın talimatı üzerine, İBB’nin veritabanında inceleme yapmaya başladı. Bu incelemede, İBB’nin süper uygulaması İstanbul Senin kapsamında KVKK’ya aykırı biçimde vatandaşların gerçek kimlikleriyle anlık konum bilgilerinin ve sandık bilgilerinin eşleştirildiği, bu süreçte de verilerin depolama veya analiz için ilgili izinler alınmaksızın yurtdışındaki şirketlere gönderildiği anlaşıldı.

Bu meseleyi ve niye bu kadar kesin konuştuğumuzu 15 Kasım’da yayımlanan yazımızda ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk. 

Evet, iddianamede yer verilen bilgi ve kanıtlar, CHP’li belediyenin suç işlediğine işaret ediyordu. Öte yandan, suç, öz itibariyle bizzat devletin diğer kurumlarının da yıllardır işlediği çok ağır bir KVKK ihlaliydi ve kesinlikle iktidarın şu an yürüttüğü operasyonun yüzlerce kişinin yıllarca hapse atılmasına yol açacak bir karşılığı yoktu. Yargı sürekli kamuoyu algısını operasyon lehine değiştirmek için yandaş basına “verileri sızdırmışlar” haberleri yaptırıyordu, ama tek başına bu da yetmiyordu—tıpkı “yolsuzluk” öykülerinin halkta “e hepsi öyle zaten” hissi yaratması gibi, veri sızıntısı da kimsenin bam teline dokunmuyordu.

Kucağa düşen davayı operasyona yamama kararı

İşte bu tuhaf karakter, Hüseyin Gün, böyle bir zamanda “kucaklarına düştü”. Nereye çıkacağını kestirmesi zor ve her durumda incelenmesi gereken vakanın, süregiden ve sarpa sarma tehlikesi bulunan siyasi operasyona yamanmasına karar verildi.

Yine yaklaşık 4 ay sonra, 24 Ekim’de Tele1 basıldı, kanalın genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ gözaltına alındı. “Siyasi casusluk” operasyonu başlamıştı. 26 Ekim’de Yanardağ’ın yanı sıra zaten tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün adliyeye getirildi, savcılık ifadeleri alındı.

İfadeler ortaya çıkınca görüldü ki Hüseyin Gün’e Temmuz başında sorulan soruların bir kısmı tamamen bir kenara bırakılmıştı. Nitekim, bu hafta iddianamenin çıkmasıyla da bu durum teyit edilmiş oldu. Savcılık, olayı aydınlatmanın değil bir anlatı kurmanın peşindeydi.

Sonraki yazılarda irdeleyeceğiz nelerin dışarıda bırakıldığını veya yarım ifade edildiğini, ama bir örnek verelim: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla intibaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.

Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06:16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16:00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.

Şüpheli mi? Evet.

Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

'İddianame boş' demek yeterli mi?

Kronoloji, iddianamede, bilerek somutlaştırılmıyor. “İstanbul seçimlerini manipüle etti” deniyor, ama koca seçimin seyrini değiştirdiği öne sürülen—ve böylece zımnen İstanbul halkına ‘aptallar’ imasında bulunulan—bu “komplonun” ikinci tur seçime yalnızca iki hafta kala, 10 günlük bir süreçte yaşandığını söylemiyor. Seçimden sonra İBB’nin Hüseyin Gün’le çalışmamaya karar verdiğini, zaten Merdan Yanardağ’ın “talimatla CHP’yi etkilemeye çalışmak” suçuyla itham edilmesine yol açan olayın 2023’te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yaşandığını, bu aralıkta Gün’le İBB’nin ve CHP’nin hiçbir ilişkisi olmadığına işaret etmiyor.

Sonuçta Hüseyin Gün “sürprizi”, İBB’ye “siyasal casusluk” suçlaması yöneltmek, o arada da fırsat bu fırsat Tele1’e çökmek için kullanıldı.

Fakat, İBB iddianamesinin de zayıf karnı, tam da Hüseyin Gün’ün, “İmamoğlu suç örgütü”nün altı yöneticisinden biri olarak en tepeye adının yazılması oldu.

Çünkü yolsuzluk suçlamalarında yalanlar gibi gerçekler de var. “Dava siyasi, tüm arkadaşlarımız günahsız” savunması, Savcılık’la aynı oyunu oynayıp “halk kimin anlatısına ikna olacak” yarışına girmekten öteye geçemez.

“İddianame bomboş” demek de yetmiyor. Zira tüm bu operasyonu çökertecek olan, tam da iddianamede nerelerin ve niye boş olduğunu ortaya koymak.

Bu yazı dizisinde bunu yapmaya çalışacağız. 

/././

Küresel sermaye iktidarının sapkın aynası -Endam Köybaşı- 

Jeffrey Epstein dosyası, multimilyoner bir failin suç portresinden çok daha fazlasıdır. Bu dosya, küresel sermaye iktidarının kendini nasıl yeniden ürettiğini, ahlaki sınırların neden askıya alındığını ve egemen sınıfın para, suç, hukuksuzluk ve sessizlikle örülü dokunulmazlık rejiminin nasıl işlediğini gösteren karanlık bir haritadır.

Jeffrey Epstein kamuoyunda ilk kez “sapkın bir suçlu” olarak değil, Wall Street ve siyaset dünyasının küresel elitleriyle kurduğu sıradışı ilişkilerle tanındı. Resmi bir finans geçmişi, şeffaf bir servet hikâyesi ya da açık bir iş modeli olmamasına rağmen onlarca yıl boyunca ABD’nin ve Avrupa’nın en güçlü isimleriyle aynı masalarda oturdu. Aynı özel uçaklara bindi ve bu kişileri adasında ağırladı. Daha en başından itibaren asıl soru şuydu. Bu adam kimdi ve neden bu kadar varlıklı ve güçlüydü?

Bu gücün en simgesel mekanı Karayipler’deki özel adasıydı. Ultra-zenginlerin, siyasetçilerin ve seçilmiş misafirlerin ağırlandığı bu ada, lüksün ve statünün ardına gizlenmiş karanlık bir merkezdi. Epstein adaya “Little Saint James” adını vermişti. Bu adlandırma, sıradan bir mülkten ziyade erişilmez, korunmuş ve sorgulanamaz bir alan duygusu yaratıyordu. 75 dönüm büyüklüğünde, dağınık yerleşmiş kapalı alanları ve sıkı erişim kısıtlarıyla örülü ada, sadece bir zenginlik vitrini değil, dokunulmazlık altında gizlenen bir iktidar ve tahakküm alanıydı. Epstein’in adası, sermayenin kendini hukukun, etiğin ve kamusal denetimin dışına yerleştirdiği bir mikro-evren olarak işledi.

Hukuki zırh ve siyasi koruma koridoru

Epstein’e yönelik ilk ciddi dava 2000’lerin başında Florida’da açıldı. Reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuşa zorlama suçlamaları tanıklar ve maddi bulgularla dosyadaydı, buna rağmen 2008’de yapılan tartışmalı savcılık uzlaşısıyla Epstein fiilen cezasız kaldı. Bu anlaşma, yalnızca Epstein’i değil, onu koruyan yargı ve siyaset ağını da görünür kıldı.

2019’da New York’ta açılan federal dava bu dokunulmazlığı ilk kez ciddi biçimde sarstı. Sistematik cinsel sömürü ve insan ticareti suçlamaları gündeme geldi, ancak Epstein’in cezaevinde ölmesi (resmî kayıtlara göre intihar) dosyayı kapatmadı, geride adı açıklanmayan geniş bir ilişki ağı bıraktı. 

Bu ağın ABD siyasetinin her iki ana kanadına da uzandığı ortaya çıktı. Donald Trump’la eski ilişkileri ve Bill Clinton’ın Epstein’e ait uçakla yaptığı seyahatler belgelendi, mesele partiler üstü bir imtiyaz rejimi olarak görünür hale geldi. Uluslararası boyut Prince Andrew üzerinden ifşa oldu. Kraliyet ailesinin bu ilişkiler ağında yer alması, dosyanın basit bir Amerikan skandalı olmadığını gösterdi. Süreç, Trump’ın ilk başkanlık döneminde ilerledi, o dönemin Çalışma Bakanı Alexander Acosta’nın, Epstein’i koruyan 2008 uzlaşısının mimarı olması ve sonrasında istifa etmesi, dosyanın güncel siyasal iktidara uzanan bir kriz alanı olduğunu teyit etti.

Şeffaflık mı yoksa bilgi gürültüsü mü?

Bugün milyonlarca belgenin kamuoyuna açılması bu nedenle hem önemlidir hem de özellikle sorgulanmayı hak eder. Çünkü mesele yalnızca Epstein’in ne yaptığı değil, kimlerle, hangi koruma mekanizmaları altında yaptığıdır. Belgelerin açılması ilk bakışta bir şeffaflık hamlesi gibi sunulsa da zamanlaması ve kapsamı bunun aynı zamanda kontrollü bir açılma olabileceğini düşündürmektedir. 

Neden şimdi? Kamuoyundaki baskının yönetilmesi, yargı kurumlarına duyulan güvensizliğin yatıştırılması, artık korunmasına gerek kalmamış aktörlerin feda edilmesi, bazı siyasi aktörleri hizaya getirme çabası ya da asıl ilişkiler ağının bilgi fazlalığı içinde görünmez kılınması bu olasılıklar arasındadır. Milyonlarca belgenin bir anda dolaşıma sokulması, hakikati berraklaştırmaktan çok, onu gürültü içinde boğma işlevi de görebilir.

Bu kuşku, Epstein’in uluslararası ilişkiler ağı söz konusu olduğunda daha da derinleşmektedir. Uzun süredir kamuoyunda, Epstein’in İsrail’le ilişkileri ve bir tür istihbarat faaliyeti yürütmüş olabileceği yönünde iddialar dile getirilmektedir. Özellikle Mossad bağlantısına dair tartışmalar kesin biçimde kanıtlanmış olmasa da bu ihtimalin ısrarla gündem yapılması tesadüf değildir. Epstein’in kurduğu yapı, yalnızca cinsel sömürüyle sınırlı kalmayan, siyasal, ekonomik ve diplomatik nüfuz üretmeye elverişli bir şantaj ve bağımlılık ağı görünümü taşımaktadır. 

Bu nedenle Epstein dosyasını yalnızca Amerikan elitlerinin sapkın hayatlarını ifşa eden bir skandal olarak okumak yetersizdir. Ortada, dünyanın kaderini tayin eden karar süreçleriyle temas halinde olan bir iktidar aklı vardır, dosyayı asıl önemli kılan da budur.

Sapkın zihnin psikopolitik bir incelemesi

Bu noktada psikodinamik ayrımlar aydınlatıcıdır. Psikopati, empati yoksunluğu ve duygusal kayıtsızlıkla seyreder. Kişi yaptığı eylemin yanlış olduğunu bilir ama bundan vicdani bir rahatsızlık duymaz. Cinsel sadizmde, başkasına verilen acı bizzat haz kaynağıdır. Fail zarar verdiğinin farkındadır ve tam da bu hasar üzerinden tatmin olur. Pedofilide ise çocuklara yönelik cinsel ilgi, yoğun bilişsel çarpıtmalarla meşrulaştırılır. Onlar için ahlaka uygun olmayan bir davranış yoktur, çocuğun yıprandığı inkâr edilir, iğrenme duygusu belirgin biçimde zayıflamıştır.

Epstein vakasında bu örüntüler birbirine eklemlenir ancak merkezde daima güç, kontrol ve araçsallaştırma vardır. Epstein’in cinsel tercihinin ağırlıklı olarak ergenlik dönemindeki kız çocuklarına yönelmesi, onları para ve vaat yoluyla fuhşa zorlaması, suçluluk ya da pişmanlık değil, soğukkanlı bir hesapçılık sergilemesi bu tabloyu tamamlar. 

Epstein’in muhakeme yetisindeki sorun, bilişsel bir yetersizlik ya da aklın çalışmaması değildir. Burada psikiyatrik bir hastalığın yol açtığı bir düşünce bulanıklığı da yoktur. Psikotik bir kopuş, gerçeklikle temas kaybı ya da ağır bir zihinsel yetersizlikten söz edilemez. Aksine, düşünce süreçleri düzenli, planlaması dondurucudur. Kaldı ki bu kapasite kendisine ölümüne kadar geçen sürede yüz milyonlarca dolar servet oluşturmasını sağlamıştır. Sorun, ahlaki değerlendirme kapasitesinin bozulmuş olmasıdır.

Ahlaki muhakemenin çöküşündeki sınıfsal patoloji

Ahlaki muhakeme, kişinin kendi çıkarı ile bir başkasının haklarını ihlal etmeme yükümlülüğü arasında bir sınır koyabilme yetisidir. Epstein örneğinde bu sınır ortadan kalkmıştır. Ne yaptığını bilir, sonuçlarını öngörür ancak bu neticelerin kurban için ne anlama geldiği muhasebesine, onun zihinsel süreçlerine dahil olmaz. Burada mesele bir kontrol kaybından çok, ötekinin maruz kaldığı yıkımın bilerek ve isteyerek göze alınması, bundan çıkar sağlanmasıdır.

Bu tabloyu daha da ağırlaştıran ise mağdurların profilidir. Epstein’in hedef aldığı genç kızlar rastgele seçilmemiştir. Büyük bölümü yoksul ailelerden gelen, aile yapıları dağılmış, ebeveynlerinde madde bağımlılığı bulunan, daha önce ihmal veya cinsel saldırı yaşamış çocuklardır. Yani bu kişiler, hem yaşları hem de sınıfsal ve psikososyal kırılganlıkları nedeniyle savunmasızdır. Epstein’in kurduğu düzen, tam da bu zayıflık üzerinden işler.

Bu bozulma, bireysel bir patoloji olarak okunamaz. Çünkü Epstein’in değer yargıları, içinde hareket ettiği sınıfsal dünyanın mantığıyla bütünüyle uyumludur. Burjuva sınıfı, egemen bir sınıf olarak vicdani dengeyi baştan çarpıtan bir zeminde durur. Başkalarının emeğini, yoksulluğunu, güvencesizliğini ve hatta ölümünü kendi zenginliğinin doğal bedeli olarak gören bir yapı için, mağdurun uğradığı kayıp ruhsal bir engel olarak görülmez, olsa olsa yönetilmesi gereken bir maliyet başlığıdır.

Sistemin olağan işleyişi ve çıkış

Bu nedenle Epstein’in yaptığı şey, burjuva ahlakı açısından bir kopuş değil, onun ifadelerinden sadece bir tanesidir. Başka alanlarda ücretleri düşürerek, insanları açlığa mahkum ederek, doğayı ve kamusal varlıkları talan ederek, savaşlardan kâr devşirerek, nükleer silahla tehdit ederek işleyen mantık burada daha çıplak, daha korunmasız bedenler üzerinden çalışmış, sınıfın üyelerinin sapkın arzularını doyurmak üzere işlemiştir. Vicdani, ahlaki akıl yürütmenin felç olması tam olarak budur. Karşı tarafın yaşadığı tahribatın, çıkar hesabının ve alınan zevklerin uğruna göz ardı edilmesi ve bunun meşru sayılmasıdır. Sapkın uygulayıcı bir parçası olunmasa da yaşananlara sessiz kalınması, uygulayanların korunması da aynı derecede olup bitenlerden sorumlu ahlaksızlık örneğidir.

Epstein dosyasını asıl rahatsız edici kılan da budur. Karşımızda yalnızca bir fail değil, insani sınırlarını çoktan yitirmiş bir düzenin ve bu düzenin sahibi sınıfın en çıplak hali durmaktadır. Epstein ve onun çevresinde yer alan siyasetçiler, iş insanları ve ayrıcalıklı figürler, birer sapmadan çok egemen sınıfın olağan işleyişinin görünür hâle gelmiş biçimidir. Yoksulluk, güvencesizlik, savaş, istismar ve sapkınlık bu nedenle istisna değil aynı iktidar aklının farklı alanlardaki sonuçlarıdır. Epstein dosyası, dünyayı yöneten kararların, merhamet ve vicdan olmadan alındığını gösterdiği için de sarsıcıdır.

Bu düzen değişmez değildir. Bu egemenlik biçimi, bir taraftan yarattığı çelişkilerle aşınmaktadır. Bu noktada Epstein’in ceza almasında, direnen kadınların, haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmeyen insanların rolü de hesaba katılmalıdır. Gerçek umut, bireylerin teşhirinde değil, bu bireyleri “normal” kılan sınıfsal düzenin sorgulanmasında ve aşılmasındadır.

/././

Gülben Duru sokak ortasında katledilmişti: Görevini yapmayan polisler hakkında soruşturma izni -Aslı İnanmışık- 

İzmir'de çocuğunun okulu önünde bıçaklanarak öldürülen Gülben Duru için Kadın Dayanışma Komiteleri suç duyurusunda bulunmuştu. Kaymakamlık biri başkomiser iki polis hakkında soruşturma izni verdi.

Gülben Duru, daha önce birlikte yaşayıp ayrıldığı Asil Çamur tarafından 16 Ekim 2025'te İzmir'in Konak ilçesi Halkapınar Mahallesi'nde sokak ortasında bıçaklandı.

Çamur tarafından takip edilen 27 yaşındaki Duru, çocuğunun okuldan çıkışını bekliyordu. 

İhbar üzerine olay yerine gelen ambulansla Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı ancak kurtarılamadı.

Cinayetin ardından kaçan Asil Çamur suç aleti olan bıçakla metruk bir binada yakalandı. 2 gün sonra da tutuklandı.

Asil Çamur'un cinayet günü cezaevinden izinli çıktığı öğrenildi.

İki kere karakola gitmiş, 'can güvenliğim yok' demiş

Gülben Duru'nun ölümünden sonra yapılan soruşturmada güvenlik açığı ve ihmaller ortaya çıktı.

Duru'nun Hilal'de bulunan polis noktasına iki kez gidip faili gördüğü, canının tehlikede olduğunu söylediği ancak polislerin kendisiyle ilgilenmediği anlaşıldı.

Gülben Duru'nun polislerin kendisiyle ilgilenmemesi üzerine geri döndüğü öğrenildi.

Fotoğraf: DHA

KDK suç duyurusunda bulundu, ihmaller kayıtlarla belgelendi

Bunun üzerine Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) tarafından Gülben Duru’nun daha önce polise başvurduğu hatırlatılarak bir açıklama yapıldı. Açıklamada "Bu ülkede daha kaç kadın, kolluk kuvvetlerinden yardım istediği hâlde göz göre göre ölecek? Artık yeter" ifadelerine yer verildi. 

KDK, olayda ihmal bulunduğu iddiasıyla ilgili polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. 

KDK'nin suç duyurusu ve şikayeti üzerine savcılık inceleme yapılmasını istedi. İnceleme sonrası Duru'nun polis noktasına gittiği görgü tanıklarının ifadesi ve kamera kayıtları üzerinden de doğrulandı. 

Başkomiser ve polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı'ndan soruşturma izni 

Suç duyurusunun ardından Konak Kaymakamlığı biri başkomiser olmak üzere iki polisin soruşturulması için soruşturma izni verdi.

Kararın dün kendilerine tebliğ edildiğini belirten avukat Dicle Demirel, soruşturma izni verilmesinin çok önemli olduğunu söyledi. "Karar aslında, yeterince korunabilse Gülben'in şu an hayatta olabileceğini ve bu durumun idare tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Failin suçu yalnız başına işlemediğinin, mağdurların korunmamasının doğrudan suça ortak olmak anlamına geldiğinin bir tespiti yapıldı kararla bize göre" diye konuştu.

Demirel şunları söyledi: Faillerle birlikte faillerin bu suçları işlemesi için olanak tanıyanların, çanak tutanların sorumluluğunun soruşturulup, kusurları belirlenip yargılanmaları ve cezalandırılmalarının önünü açacak bir emsal olarak görüyoruz kararı.

Kaymakamlığın kararında "görevi kötüye kullanma" ile ilgili suç duyurusundan bahsedilirken de tanıkların ifadeleriyle durum ortaya konuldu.

'Korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır'

Kadın Dayanışma Komiteleri bir süredir "suçlusunuz" diyerek kadın cinayetlerine ve şiddet olaylarına sebep olanların faillerle sınırlı olmadığına işaret ediyor, iktidarın bu suçların meşrulaştırılmasındaki, kadınların korunmamasındaki payına dikkat çekiyordu.

Söz konusu soruşturma kararı bunun da bir itirafı niteliğinde.

Kadın Dayanışma Komiteleri'nin soruşturma sonrası paylaştığı açıklama şöyle:

"Suç Ortakları Korkun Ensenizdeyiz!

İzmir’de polis koruma noktasına sığınmasına rağmen öldürülen Gülben Duru cinayetinde ihmali olan kolluk güçleri hakkında yaptığımız görevi kötüye kullanma şikayeti sonrası başkomiser ve bir polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı tarafından soruşturma izni verildi.

Bu karar kadın cinayetlerinde tek suçlunun cinayeti işleyen olmadığına, görevini ihmal edenlerin suç ortağı olduğuna dair verdiğimiz ısrarlı mücadelenin sonucudur.

Kadınlar ölmemek için çırpınmalarına rağmen onları korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır. Kadın Dayanışma Komiteleri olarak göz göre göre işlenen bu cinayetlerin karşısında, suçluların ve suç ortaklarının ensesinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz!" 






Gülben Duru göz göre göre katledildi: KDK'dan kamu görevlileri hakkında suç duyurusu

https://haber.sol.org.tr/haber/gulben-duru-goz-gore-gore-katledildi-kdkdan-kamu-gorevlileri-hakkinda-suc-duyurusu-402462

***

Onlarca kişi toplanıp darbettiler, üstüne araç sürdüler, ambulans çağırmadılar: TÜVTÜRK'te saldırıya uğrayan polis hayatını kaybetti. 

Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki bir araç muayene istasyonunda çalışanlar tarafından darbedilen polis memuru Melih Okan Keskin, beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Olayla ilgili iki kişi tutuklanırken, İçişleri Bakanlığı müfettiş görevlendirdi.

Ankara’nın Yenimahalle ilçesi İvedikköy Mahallesi’nde bulunan TÜVTÜRK'e ait bir araç muayene istasyonunda 2 Şubat'ta meydana gelen olayda, Batıkent Şehit Ramazan Çağlar Polis Merkezi Amirliği’nde görevli 44 yaşındaki polis memuru Melih Okan Keskin hayatını kaybetti. 

Aracını rutin muayene kontrolüne götüren Keskin ile istasyon çalışanları arasında "park lambası" nedeniyle başlayan tartışma, kısa sürede saldırıya dönüştü. Darbedilmesinin ardından kendi imkanlarıyla hastaneye giden Keskin, beyin kanaması teşhisiyle ameliyata alındı ancak üç gün süren yaşam mücadelesini kaybetti.

'20-30 kişi toplanıp darbettiler'

Hayatını kaybeden polis memurunun eşi Emel Keskin, olayın gelişimine dair yaptığı açıklamada, tartışmanın basit bir teknik eksiklik iddiasıyla başladığını ifade etti. Keskin, eşinin kendisine anlattıklarını şu sözlerle aktardı:

"Aracın park lambasının yanmadığını söylüyorlar. Eşim tekrar dışarı çıkıp arabayı çalıştırdıktan sonra park lambasının yandığını görüyor ve tekrar içeri geliyor. 'Park lambam yanıyor' diyor. İçerideki görevli şahıslar ‘Artık geçti, burada kamera kaydı vardı; ama şu an yapacak bir şey yok. Dışarıdaki kamera bizi ilgilendirmez’ diyerek, eşimi gönderiyorlar. Ama alay eder bir şekilde ‘Geçmiş olsun, yarın tekrar gelirsiniz’ diyorlar. Eşim de 'Yetkili kimse yok mu' diye sorduğunda, ‘Burada bir bayan mühendisi var, onunla görüşebilirsin’ diye yönlendiriyorlar. Eşim bayanın yanına gidiyor, orada onunla konuşurken bir ağız dalaşı meydana geliyor ve sonucunda 20-30 kişi toplanıp eşimi darbetmeye başlıyorlar."

Hayatını kaybeden polis memuru Melih Okan Keskin'in eşi Emel Keskin. (Fotoğraf: AA)

Güvenlik kamerası görüntüleri saldırıyı belgeledi

Olay anına ilişkin ortaya çıkan güvenlik kamerası görüntülerinde, bir istasyon çalışanının otomobilini Melih Okan Keskin’in üzerine sürdüğü ve ardından araçtan inerek yumruk attığı görüldü. 

Emel Keskin, görüntülerdeki o anları, "Bu esnada biri eşimin üstüne doğru arabayı sürüyor. Hatta kamera kayıtlarında eşimin ayağının ezildiği gözüküyor. Sonra eşim 'Ne yapıyorsun' falan diye el kol hareketi yapıyor. Sonra eşim telefon görüşmesi yaparken araçtan inen şahıs şiddetli bir şekilde eşime bir yumruk atıyor. Eşim bu yumruk darbesiyle sarsılıyor, düşmüyor, kendini toparlıyor. Tekrar eşimin üzerine yürüyorlar" diyerek anlattı.

Eşinin hastaneye kendi aracıyla gittiğini ve ambulans çağrılmadığını belirten Keskin, "Benim eşim bir yumrukla hayatını kaybedecek bir insan değildi. Hayatının baharında gitti. Ardında 2 çocuğunu bıraktı. Hayallerimiz yarım kaldı. 2 çocuğum babasız kaldı. Eşim olay yerinden ambulansla sevk edilmedi. Kimse tarafından ambulans çağırılmadı. Kendi şahsi aracımıza binip hastaneye darp raporu almaya gitti" ifadelerini kullandı.

İki istasyon çalışanı tutuklandı

Olayın ardından başlatılan adli soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, araç muayene istasyonu çalışanlarından M.Y. ve S.A.’nın tutuklandığını duyurdu.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, olaya ilişkin sosyal medya hesaplarından açıklamalarda bulundu. 

Bakan Yerlikaya, "Bu üzücü olayla ilgili olarak Polis Başmüfettişi görevlendirilmiştir" derken, Bakan Tunç soruşturmanın sürdüğünü belirtti. 

Emniyet Genel Müdürlüğü ise yaptığı yazılı açıklamada, "Emniyet Genel Müdürlüğü olarak meslektaşımıza karşı gerçekleştirilen menfur saldırının adli ve idari süreçlerde takipçisi olacağımızı bildiririz" mesajını verdi. 

TÜVTÜRK tarafından yapılan açıklamada ise olayın tespit edilmesini takiben ilgili çalışanın iş akdinin sonlandırıldığı belirtildi.

***

Perakende sektöründe sermayenin ve emeğin durumu: Ücretler perakende, sömürü toptan! + İran, Türkiye, Suudi Arabistan…+ Trump: Nihai ABD başkanı -EVRENSEL-


Perakende sektöründe sermayenin ve emeğin durumu: Ücretler perakende, sömürü toptan!-Kansu Yıldırım- 

Türkiye emek hareketi 2026 yılına market ve depo işçilerinin mücadelesi ile başladı. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) ile günlerdir direnen Migros işçileri ve sendika yöneticileri, net yüzde 50 zam, banka promosyonlarının eksiksiz ödenmesi, iş kolu değişikliği yapılmaksızın taşeron işçilere kadro talep ettikleri için tam üç kez gözaltına alındılar. 10’dan fazla ilde 10’dan fazla depoda devam eden hak mücadelesi tüm baskılara rağmen önce BİM’in Van, İstanbul, Erzurum ve Iğdır’daki depolarında, daha sonra ŞOK’un Trabzon’daki deposunda yüzde 27’lik zam dayatmasına karşı işçi mücadelesinin ateşini yaktı.

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 31 bin TL’yi, bekar bir işçinin aylık yaşam maliyetinin 41 bin TL’yi geçtiği, yıllık gıda enflasyonunun Avrupa ülkeleri ortalamasının 11.7 katına çıktığı dönemde işçilerin ekmek kavgasının kızışmaması da kaçınılmaz. Market ve depo işçileri insanca yaşamak istiyor ve bunun için direniyor. Ne var ki, Türkiye perakende sektöründeki despotik emek rejimi üzerinden beslenenler, işçileri ve taleplerini yok sayarak, onları gözaltına aldırarak, DGD-SEN’i kriminalize ederek bu mücadeleyi sönümlendirmeye çalışıyor.

Sektörün anatomik yapısını sermaye kompozisyonundan çalışma rejimine dek parçalara ayırarak inceleyebiliriz.

Zincirleme şubeleşme

TÜSİAD’ın “Türkiye perakende pazar değerlendirmesi raporu”na göre perakende ve toptan ticaret sektörü imalat sektöründen sonra 7.5 trilyon TL ile GSYH’ye en yüksek katkı sağlayan ikinci sektördür. Ulaştırma ve depolama sektörüyle birlikte perakende ve ilişkili sektörlerin toplam GSYH’ye katkısı 2019’da yüzde 22’den 2024’te yüzde 24 seviyesine çıkmıştır. 

“Perakende raporu 2025”e göre 2024 yılında toplam perakende gıda mağazası sayısı bir önceki yıla göre yüzde 6.65 oranında artışla 55 bin 737’ye ulaştı. 2014-2024 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde şube sayısı beş ve üzerinde olan zincir marketlerin toplam mağaza sayısı yüzde 193 arttı. Son 10 yılda 36 bin 726 yeni marketin açıldığı sektörde önümüzdeki 7 yılda yaklaşık 25 bin yeni marketin açılması öngörülüyor.[1] Tarım Kredi Market ve File gibi yeni şirketlerin sektöre girişi, Migros’un mağaza açılış hızını artırması ve CarrefourSA’nın başlattığı bayilik sistemi sektörün hacmini genişleten başlıca faktörlerdir.

Borsada işlem gören BİM, Migros, ŞOK, CarrefourSA, Gimat Gross, Mopaş ve Kim Market zincirleri üzerinden yapılan araştırmalara göre 2024’ün ilk çeyreğinden 2025’in ilk çeyreğine kadar olan bir yıllık dönemde bu şirketler şubeleşme hızını ortalama yüzde 3.7 artırmıştır.[2] 

2024’ün ve 2025’in ilk çeyrekleri arasında karşılaştırma yapıldığında BİM yüzde 5.22’lik artışla 12 bin 568 şubeye; Migros yüzde 5.53’lük artışla 3 bin 730 şubeye; ŞOK yüzde 1’lik artışla 11 bin 57 şubeye; CarrefourSA yüzde 2.96’lık artışla 1219 şubeye sahiptir.

Aynı karşılaştırma bazında şube başı günlük cirolara baktığımızda BİM yüzde 33.36’lık artışla günlük 118 bin 472 TL; Migros yüzde 39’luk artışla 251 bin 668 TL; ŞOK yüzde 1.9’luk artışla 59 bin 616 TL; CarrefourSA yüzde 26.69’luk artışla 170 bin 356 TL ciro ile günü kapatmıştır.

Zincirleme büyüme

Her şirket için olduğu gibi organize gıda perakende sektöründe de önemli olan kârlılık göstergeleridir. MÜSİAD’ın 2025 yılında hazırladığı “gıda perakendeciliği sektör araştırma raporu”na göre sektörün küresel net marj aralığı yüzde 1 ila yüzde 3 arasındadır. Diğer sektörlere göre marjın düşük görünmesine yol açan etken, sektörün yüksek stok devir hızına yani adetli satışlara bağlı olmasıdır.[3] Basit bir ifadeyle sektör, yüksek fiyatlı bir ürünün tek seferde satışından yüksek kâr etmek yerine, işlem adedi itibarıyla aynı ürünün daha çok satışına odaklı bir yapıdadır. Brüt kâr marjları genelde satışların yüzde 20 ila yüzde 30’u kadar olup ortalama reel net kâr marjı yüzde 2 civarındadır. İşçilerin zam taleplerine karşılık vermek amacıyla şirket kârlılığının düşük oluşunu bahane edenler gerçekleri çarpıtmaktadır çünkü perakende sektöründe yüzde 2 kâr marjı bile şirketlerin büyümesi ve sermaye birikimi için yeterlidir.  

ŞİRKET

CİRO (MİLYAR TL)

REEL BÜYÜME (%)

BİM

512,8

4,69

Migros

298

7,2

ŞOK

199

3,4

TOPLAM

1.009,8

(2025 İlk 9 Ay)

BİM, 2025 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla 512.77 milyar TL net satış gerçekleştirdi. Aynı dönemde şirketin net kârı 11.25 milyar TL oldu. Migros, 2025’in ikinci çeyreğinde satışlarını 92 milyar TL’ye, brüt kârını 21.9 milyar TL’ye, faaliyet kârını ise 5.2 milyar TL’ye yükseltti. BİM’in net kâr marjı yüzde 3.99, Migros’un 1.99 oranındadır.

Perakende sektörünün organik büyüme oranını ölçen LFL (Like-for-Like) göstergesine göre 2025 yılının ilk 9 aylık döneminde Migros yüzde 39, BİM yüzde 32, CarrefourSA yüzde 28, ŞOK yüzde 2.5 büyüme göstermiştir. Enflasyon etkisinden arındırılmış reel büyüme oranları Migros için yüzde 7.2; BİM için yüzde 4.69; ŞOK için yüzde 4.34’tür.[4] 

Zincirleme sömürü

Şirketler şubeleşme hızını artırırken iş yerlerinde sömürüyü de aynı oranda yoğunlaştırır. Ne kadar çok sektöre ucuz emek dahil edilir, ne kadar çok artık değere el konursa sektörün devamlılığı ve şubeleşme performansı da o kadar artar.

2024 yılı itibarıyla perakende ve depolama gibi bağlantılı sektörler, Türkiye’de toplam istihdamın yaklaşık yüzde 19’u olup, sektörde 6.4 milyon işçi çalışıyor. Perakende hizmet sektörü çok işin, az işçiyle yapıldığı emek yoğun cehennemlerin başında gelir.

Türkiye Perakendeciler Federasyonunun 2025 yılı “perakende sektörü istihdam raporu”nda da belirtildiği üzere ulusal zincir marketlerde bir mağazada ortalama “2-3 işçi çalışma modeli” yaygındır çünkü “Bu model mağaza sayısını hızla çoğaltmayı kolaylaştırır.” Şubeleşme hızını artırmak ve mağaza ağını genişletmek isteyen şirketler, işçilik maliyetlerini düşük tutmak amacıyla bir işçinin hem kasiyer hem reyon sorumlusu hem nakliyeci hem depo görevlisi hem temizlik personeli hem güvenlik görevlisi hem tamirci olduğu iş organizasyonunu yaygınlaştırır.

Çalışma rejiminde fonksiyonel esnekliğin, sayısal esnekliğin ve ücret esnekliğinin aynı anda bulunduğu bu modelde şirketler işçilerin üzerinde mutlak denetim kurma imkanı yakalar. Çok işi az işçiyle yaparak şube ağını genişletme stratejisi, güvencesiz çalışma biçimini de olağan ve formel hale getirmeye hizmet eder. İş yerindeki iş bölümü ve uzmanlaşma ortadan kalktıkça güvencesiz çalışma da kalıcılaşır; işten çıkarmalar ve ücretler üzerinde baskı kurmak daha fazla kolaylaşır.

ŞOK’un “ŞOK daha ucuzu yok” sloganı perakende ve depolama sektöründeki ücretlerin özeti niteliğindedir. Yılda en az 30 milyar TL kâr büyüklüğüne sahip sektörde çalışma koşulları ağır, emek ucuzdur. Kariyer sitelerinin verilerine göre 2026 yılında market işçileri aylık en düşük 30 bin TL ücret alırken, ortalama ücretler 35 bin TL bandındadır. Ücretler deneyim ve çalışma süresine göre değişirken, bir yıldan az çalışan işçilerin ücretleri ortalama 28 bin TL, 2-4 yıl arasındakilerin 34 bin TL’dir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. ILO’nun ilgili bir raporunda da belirtildiği üzere sektörde ağırlıklı olarak çalışan yaş grubu 30 yaş altı olup, “turnover” olarak ifade edilen işçi “devir hızı” diğer sektörlere göre daha yüksektir. 2 yılı gören çalışan sayısı az olduğundan ötürü ücretlerin genel seviyesi asgari ücrete çok yakındır. Sektör raporlarında da değinildiği gibi buralar hem ücret hem çalışma tipi bakımından “geçici iş” olarak görülür.

Zincirleme kuralsızlık

Çalışma koşullarının ağırlığı işçi sirkülasyonunu hızlandıran diğer etkenlerdendir. Esnek çalışmanın kalıcılaşmasına paralel günlük çalışma süresi 10 saati geçer. İş yerinin tüm işlerinden sorumlu hale getirilen bir işçi fizyolojik ve psikolojik açıdan tükenmişlik aşamasına gelir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 2017 yılındaki “ulusal ve yerel zı̇ncı̇r market ı̇ş yerlerı̇nde çalışma koşullarının iyileştirilmesi programlı teftiş sonuç raporu” ihlallerin ve hak gasplarının resmi olarak kayıtlara geçmesi açısından önemlidir.

4857 sayılı İş Kanunu ve ilgili mevzuata aykırılıkların ve noksanların ağırlıklı olarak çalışma gün ve sürelerine ilişkin olduğu ifade ediliyor. İşin niteliği gereği haftanın 7 günü olmak üzere günde 12-15 saat faaliyet gösteren iş yerlerinde çalışan işçilerin bu çalışmalarını yürütmelerinde günlük ve haftalık çalışma sürelerine uyulmadığı; fazla çalışma ücretinin ödenmediği/eksik ödendiği ve serbest zaman kullanımına ilişkin mevzuatta öngörülmeyen uygulamalarla ihlallerin oluştuğu; gece çalışması koşullarına riayet edilmediği; hafta tatili izni ve ücreti konusunda ihlallerin yaşandığı; çalışılarak ya da çalışılmaksızın geçirilen ulusal bayram ve genel tatil günlerine ilişkin mutlak emredici düzenlemelerin dışında uygulamaların olduğu ve ara dinlenme sürelerinin ihlal edildiği belirlenmiştir.[5]

Kıralım zincirleri!

İş Yatırım, 2025 yılı “perakende sektör raporu”nun girişinde “Kâr marjları verimlilik sayesinde korunuyor” ifadesine yer vermiştir. Sermaye açısından en önemli verimlilik kalemi emek verimliliği olup, bir işçinin belirli bir süredeki mal veya hizmet üretiminin ekonomik değeri anlamına gelir. Ne var ki, üretkenlik artışı emeğin milli gelirden aldığı payı artırmıyor ve ücretlerinde iyileşmeye yol açmıyorsa bunun tek anlamı sömürünün artışı; artık değere daha fazla el konulmasıdır. Perakende sektörü sayısal ve ekonomik olarak büyürken işçilerin ücretleri eriyor ve yaşam koşulları geriliyorsa bu sermayeyi besleyen bir verimlilik demektir.

Bugün Migros’ta, BİM’de, ŞOK’ta mücadeleye devam eden işçiler, bu eşitsizliği ve haksızlığı durdurmak için işaret fişeğini ateşleyenlerdir. Selam olsun!

Dipnotlar:

1-  Perakende büyümeye devam ediyor: 2024’te 3 bin 478 yeni market açıldı, https://shorturl.at/RfFc9

2- Selim Kılıç, Türkiye Gıda Perakende Sektörü 2024-2025 yılı ilk 9 aylık Büyüme, Verimlilik ve Karlılık Analizi, https://shorturl.at/kt8Ng

3- MÜSİAD, “Gıda Perakendeciliği Sektör Araştırma Raporu”, 2025

4- Türkiye Gıda Perakendesi Rekabet Analizi, 2025 

5- “Ulusal ve Yerel Zı̇ncı̇r Market İşyerlerı̇nde Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi Programlı Teftiş Sonuç Raporu”, 2017


/././

İran, Türkiye, Suudi Arabistan…-Mustafa Yalçıner- 

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Dün dündür, bugün bugün” demişti. Diyalektikçi değildi, tarihselliği ve değişimin sürekliliğini anlatmak istememişti tabii. Üstünde durduğu kıvraklıktı, yalan üstüne yalan söylemeyi adet edinmiş burjuva politikacının kıvraklık zorunluluğu.

Bir açık sözlülük örneğiydi. Burjuva politikacı dün dediğinin tersini bugün söylemekle kalmaz yapabilir, yapmak durumundadır. Burjuvazi ve politikacısında tutarlılık öngörmek ve aramak beyhudedir. Demirel’in sözü bunun veciz ifadesiydi.

Hele dış politika söz konusu olduğunda burjuva politikacının bu genel doğrusuna bir vecize daha eklenir. “Dış politikada doğru ve yanlış olmadığı, çıkarlar olduğu” söylenir.

Şüphesiz yalnızca dış politikada değil iç politikada da çıkarlar belirleyicidir. Başlıca sınıf çıkarları. Her sınıf kendi politikasını yapar. Burjuvazi politikalarını yalan ve çarpıtma üzerine kurar ve -sömürüyü derinleştirmeye uğraşır ama sömürülen yığınlara kendilerini ne kadar çok sevdiğini söylerken kaçınılmaz olarak buna- mecburken devrimci işçi politikalarını gerçekler üzerine inşa eder. Yoksa “çıkar” denen şey, dün öyle bugün tam tersi ve böyle, işine geleni koşullamaz ya da koşullar ama bu yalan politikasıdır.

Erdoğan, dün kadar yakın bir süre önce Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Başkonsolosluğunda hunharca öldürülmesinin ardından, Suudi Veliaht Prensi Salman’ı işaret ederek, açıkça cinayet emrinin “En üst düzeyden geldiğini” söylemiş, “Kimse bu meselenin kapatılacağını aklından bile geçirmesin” demişti. Yıl 2018’di ve o tarihte Türkiye-Suudi ilişkileri epey gergindi. Suudiler Türkiye’nin topraklarında askeri üs kurup asker göndererek desteklediği ortağı Katar’a ambargo uygulamakla kalmıyor, tehditlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Türkiye’den hacca gidilmesini bile yasaklamıştı. Sorun “Müslüman Kardeşler” sorunuydu. Erdoğan, aynı nedenle Mısır’da darbe yapıp Müslüman Kardeş Eski Cumhurbaşkanı Mursi’yi asan Sisi’yle de kopuşmuştu.

Şimdi Suudi Arabistan’dan başlayarak Mısır’da bitirdiği gezisinde Prens Salman ve Sisi’yle birbirlerine sarılarak öpüşüp koklaştılar.

Ne oldu, ne değişti, çıkarlar nerede farklılaştı? Müslüman Kardeşlik on yıllarca politika sahnesini belirleyecek değildi. Olan olmuş, asılan asılmış, köprülerin altından sular akmıştı.

Türkiye birkaç yıl tüm dünyayı Suudi Prensi Salman’a karşı kışkırtmış, BM ve CIA birer rapor bile hazırlamış, Suudiler baskılar karşısında olayın failleri olarak bazı kişileri yargılamak ve hatta 5’ine idam cezası vermek zorunda kalmış, ama Erdoğan’ın zorlukları, çıkarları farklılaştırmıştı. 2021 başında Suudilerle Körfez Emirlikleri Katar’a uyguladıkları ambargoyu sonlandırırken Türkiye de bu ülkelere yönelik politikasını değiştirmeye yöneldi. Aynı yılın sonuna doğru Türkiye’de ekonomik kriz baş gösterdi ve “ekonomist” Erdoğan faizleri indirtmeye başladı. Mecburiyetin gözü kör olsun! Erdoğan’ın kapanan Suudi ve BAE pazarlarına olduğu kadar açacakları kredilere de yaşamsal ihtiyacı vardı. Önce BAE Veliaht Prensi Zayed Türkiye’ye teşrif etti, ardından Erdoğan Riyad’a buyur edildi. Aynı süreçte Sisi’yle de el sıkışıldı. Arada, mahkeme Türkiye’de duruşmaları başlayan Kaşıkçı dosyasının delillerle birlikte Suudilere gönderilmesine karar vermişti!

Yeni ziyaretlerin nedeni bir yanıyla hâlâ parasal. Kredi ve Suudilerin Türkiye’de mülk satın almalarının teşvik edilmesi. Ama öte yandan tüm Ortadoğu’nun yeniden dizayn masasında olduğu ve bölgenin hemen her gün operasyondan geçirildiği biliniyor. Bir gün apandisiti alınırken bir başka gün karaciğer transplantasyonu yapılıyor! Dolayısıyla hele Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölge gücü olma iddialı ülkeler sık sık gözden geçirdikleri politikalarında yenilemeler yapma ihtiyacı hissediyor. Bugün, anılan üç ülke birbirlerine yakın durmaları gerekerek “büyük patron” ABD ile aynı saftalar. İsrail’in de katılımıyla koordineli politikalar izliyorlar. Suriye’de yeni iktidar sahibi HTŞ ile SDG arasındaki anlaşmazlıkta böyle yaptılar örneğin. Oysa önceden hem Suudiler hem de İsrail Kürt sorununu “kaşıyıp” Suriye Kürtlerine belirli bir destek sağlayarak Türkiye’yi çelmeleme çabasındaydı.

Şimdi sorun İran ve yine tümü birlik halinde. Tabii ki başkomutan yine Trump! Sürekli İran’ı tehdit ediyor. Üstelik yalnızca konuşarak tehdit etmiyor, eli hep tetikte. Basra Körfezi girişinde Lincoln uçak gemisi, F-35’ler ve bombardıman uçaklarıyla, destroyerlerin eşliğinde turluyor. Askeri üslerini takviye ettiği bölgeye en az 60 bin asker yığdı.

Zamanında İngiltere Başbakanı Blair’le ABD Başkanı Bush kitle imha silahları yığınağı yaptığı iddiasıyla Irak’a saldırıp işgal etmişlerdi. Burjuva politikası ve politikacılarında yalanın bini bir para. Şimdi Trump ayağa kalkan halkları pek sevip destekliyormuş ve sanki ABD’de göçmen karşıtı polis gücü ICE kendi emriyle protestoculara saldırıp öldürmüyormuş gibi, İran rejiminin ülkesindeki göstericileri öldürmesini gerekçe edinmeye çalışarak, “Öldürürseniz saldırırım!” tehdidini savurarak başladı. Ortadoğu’da hemen tek Amerikan karşıtı güç olarak kalan İran’ı çoktan hedefe koydu, gerekçe yaratma peşinde.

İran da gerekçeleri geçersizleştirme çabasında. Gerçekten pervasız zor kullandığı gösterici katliamını durdurdu. Ancak sadece o değil, nükleer yakıt üretimi bir başka gerekçe ve “durdur” tehdidi durmadan yineleniyor. Başkaları da var.

Türkiye, selefi olan Osmanlı’nın epey çatıştıktan sonra, iki ülkenin birbirine diş geçiremeyeceği anlaşıldığında 1600’lerde imzaladığı Kasrı Şirin Anlaşması’ndan bu yana İran’la çatışmıyor, ama iki bölge gücü rekabetlerini de sürdüregeldi. Punduna getirse üstesinden gelmek için atağa kalkmaktan kaçınmayacak olsa bile, çekiniyor da.

Ancak şimdi tek başına değil ve cepheyi açan bölgedeki dayanaklarını da seferber eden Amerikan emperyalizmi. Erdoğan “ara buluculuk” diyerek İran’ın arkasından dolanmaya çalıştı. İstanbul’daki zirvede buluşma kararlaştırılmıştı da. Fidan Arakçi ile görüşmüş, “Tarafları müzakere masasına çağırıyoruz” açıklaması yaparak gerçekte ABD’nin İran politikasını dile getirmişti. İran uzun süre baskı altında müzakereye yanaşmamışken, Trump “Ya müzakere masası ya da vururum” diyerek, savaşın kendisine vereceği zararlardan kaçınmak amacıyla müzakere yoluyla boyun eğdirme yolunu denemekteydi. Olmazsa silaha başvuracaktı. Güç politikası izlediği tartışmasız; görünüşte barışçıl ya da zorla boyun eğdirme!

İran’ın ilk yanıtı ya da “çalımı” Erdoğan’a oldu. “Türkiye tarafsız değil” diyerek İstanbul’da buluşmayı reddetti ve Umman’ın başkenti Maskat’ı işaret etti.

İran hâlâ hedefte ve her ülke diğerlerinin safını iyi biliyor!

/././

Trump: Nihai ABD başkanı -Aras Coşkuntuncel- 

Bütün Trump dönemlerine girmeyeceğim; sadece son bir haftaya bakalım: Trump geçen hafta sosyal medya hesabından Obamaları maymun şeklinde gösteren ırkçı bir paylaşım yaptı; Küba’ya (ve Küba ile ticaret yapan ülkelere) tehditlerine ve abluka ve ambargoyu ağırlaştırmaya devam etti; İran’la nükleer görüşmelere başlarken de yine tehditlerine ve Körfez’deki askeri yığınağına devam etti; kendisi dahil bütün kapitalist seçkinlerin içinde isminin geçtiği Epstein pedofili ağıyla ilgili belgeler için “Geçelim bunları. Artık başka bir şeye odaklanmak lazım. Bir şey çıkmadı” dedi ve soruyu soran kadın gazeteciye cevap vermektense “Sen niye hiç gülümsemiyorsun diye dakikalarca çıkıştı; göçmen polisi ICE’ın gözaltına aldığı bazı Filistinlileri ocak ayının son günlerinde bileklerinden ve ayaklarından kelepçeli şekilde siyonist bir iş adamının özel jetiyle Arizona’dan İsrail’e yolladığı ortaya çıktı. Irkçılık, beyazların üstünlüğü savunusu, faşizan eylem ve söylemler, kuduz bir antikomünizm, D sınıfı bir şovmenlik, emperyalist savaş ve müdahaleler, etnik temizlik ve soykırım: Yani tam, en, nihai bir Amerikan başkanı. Bunlar istisnai değil, tarihsel olarak Amerikan başkanlığının özellikleri.

Geçtiğimiz perşembe günü Trump “Truth Social” isimli kendisinin sahibi olduğu sosyal medya platformundan 2020 seçimlerinde kendisine karşı hile yapıldığını iddia eden ve sonunda da Barack ve Michelle Obama’yı maymun olarak gösteren bir video paylaştı. Cuma günü ise gelen tepkilerden sonra video silindi, ama özür dilemeyi reddetti. Trump yönetimi ilk döneminden beri özellikle göçmenlere karşı ırkçı ve dışlayıcı eylem, politika ve söylemlerine devam ediyor. Daha ilk döneminde federal kurumlarda ırkçılık üzerine verilen eğitimleri durdurdu ve tüm federal kurumlarda ırk ve cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili eğitimler verilmesini yasakladı.

Venezuela’nın meşru başkanını ve eşini kaçırıp ülkeyi ABD petrol şirketleri lehine özelleştirmelere zorlayan Trump yönetimi, 29 Ocak’ta bir başkanlık kararnamesiyle Küba’yı “alışılmadık ve olağanüstü tehdit” olarak tanımladı. Kararname ABD’nin on yıllardır süregelen “rejim değişikliği” çabalarında ambargoyu daha da katılaştırıp Küba’nın petrol ithalatını imkansızlaştırmayı, Kübalıları elektriksiz ve aç bırakmayı hedefliyor. Geçtiğimiz günlerde Trump’a yakın Temsilciler Meclisi üyelerinden Maria Salazar “Küba’da rejim değişikliği için annelerin ve çocukların çektiği acılar ödenmeye değer bir bedel” diye açıklama yaptı. Dışişleri Bakanı Küba asıllı Marco Rubio zaten bütün kariyerini Küba düşmanlığı üzerine kurmuş azılı bir antikomünist.[1] 

Cuma günü ABD ve İran Umman’da nükleer müzakerelere başladı. Haziran ayındaki “12 gün savaşı”ndan sonra ilk kez başlayan direkt görüşmelere ABD’nin Körfez’de devam eden askeri yığınağı da eşlik ediyor. Bu görüşmelere rağmen, hatta bu görüşmelerle birlikte medyada hükümet kaynaklı haberlerde artık “ABD İran’ı bombalar mı?​” değil “Ne zaman bombalar?​” tartışmaları yapılıyor. Drop Site’nin haberine göre bazı Arap devletlerine danışmanlık yapan eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi “Bu mesele nükleer silahlar veya füze programı ile ilgili değil. Bu rejim değişikligi ile ilgili” deyip, “ABD’de bu savaşı planlayanların İran’daki nükleer, balistik ve diğer askeri tesisleri hedef alan saldırılar planladığını, ancak aynı zamanda İran hükümetini ve özellikle de Devrim Muhafızlarını ortadan kaldırmayı amaçladıklarını” söylemiş.[2] Belki de İran 12 gün savaşında füzelerini yollamayı hiç bırakmamalıydı.

ICE ekipleri şehirleri terörize etmeye devam ederken perşembe günü Guardian’ın özel haberinden öğrendik ki Trump kafasına göre ICE’ın gözaltında tuttuğu 8 Filistinliyi yakın arkadaşı bir iş adamının özel bir jetiyle Arizona’dan Tel Aviv’e yollamış. İsrailliler de Filistinlileri bir süre gözaltında tuttuktan sonra mahkum kıyafetleriyle Bati Şeria’daki bir kontrol noktasında yol kenarına bırakmış.[3]  Trump yönetimi İsrail’e askeri yardımlarına da devam ediyor. Aynı günlerde Dışişleri Bakanlığı İsrail’e Apache saldırı helikopterleri ve zırhlı araçlar da dahil olmak üzere 6.5 milyar dolardan fazla silah yardımı göndereceğini duyurdu.

Trump’ı ABD tarihinde bir istisna gören, ya da Hitler’le kıyaslayan “ABD’ye faşizm geliyor” anlatıları oldukça yaygınlaştı. Trump ve kliğinin temsil ettiği tehdidi küçümseyemeyiz ancak bu analizler ABD’nin yerli soykırımı tarihini, Siyahların köleliği tarihini, ya da beyaz üstünlükçü tarihini atlıyor. Hitler faşizminin ABD’nin ırk yasalarını ve yerlilere uyguladığı sistematik yok etme politika ve araçlarını ithal ettiğini, örnek aldığını da atlıyor.[4]  Haberlere göre Trump’ın en sevdiği başkan Andrew Jackson.[5]  “Kızılderili katili” olarak bilinen Jackson soykırımcı ve aynı zamanda yüzlerce köle sahibi bir köle tüccarıydı; “ABD tarihinde yerleşimci projesinin en acımasız ve şiddet yanlısı uygulayıcılarından biriydi.”[6]  Jackson’dan Trump’a uzun ama kopmaz bir hat var.


Dipnotlar:

  1. ^ Ailesinin Batista donemi ülkeden kaçmış olmasına rağmen Castro sonrası kaçtıkları yalanını uydurmasıyla da biliniyor Rubio.
  2. ^ https://shorturl.at/9yufM
  3. ^ https://shorturl.at/wAy1D
  4. ^ Whitman, James Q., Hitler’s American Model: The United States and the Making of Nazi Race Law
  5. ^ https://shorturl.at/JiKRe
  6. ^ Horn, Gerald and Anthony Ballas. 2025. “What American Fascism was already Looked Like,” Pece, Land, and Bread, 5.
/././

EVRENSEL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" - 8 Şubat 2026-

Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay-  Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gü...