Köy Enstitüleri ve Çocuk -Ayşe Şule Yüzük-
Düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”, “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.
Günlerimiz geçecek böyle saya saya. İnsan ölümlü. Bu dünyadaki konukluğumuz kelebek misali evrenin toz ve gaz bulutu olmasından başlarsak adı bile edilmez bir ândan daha daha kısa. Ve biz geldik Milattan Sonra iki bin yirmi altı yılına ve bu yılın dördüncü ayının ortalarına. Türkiye’de, Anadolu’dayız. Şehirlerden bir şehirde, insanlar arasında gündelik yaşam ağrısı ile yaşayıp gidiyoruz. Bizim durduğumuz yer dünyanın merkezi. Öteler, öte hayatlar, öte yaşantılar uzak ama bir o kadar da yakın. Hele son bilimsel özellikle teknolojik gelişmeler ile hayatlarımıza başka boyutlar, başka türlü iletişim olanakları, başka türlü görünür olma, “ben buradayım” deme biçimleri eklendi. Bilgiye ulaşmak artık mesele değil. Asıl hangi bilgiye, güvenilir bilgiye, bilginin bütünlüğüne, anlamlandırmasına, bilginin okunması ve işlenmesine gereksinim var.
Atomlara ayrılmış, bireycileşmiş, yalnızlaşmış, anlam dünyası çürümüş, değerler sistemi yara almış, coşkusunu ve iyicil neşesini kaybetmiş, güvencesizleşmiş, dayanışma iklimi yerine rekabet atmosferinde kötücülleşmiş, en temel gereksinimleri için ilkeller gibi güdüsel, yoz, varlık savaşlarına girmek zorunda kalmış insandan bir “üstinsan” beklemek beyhude mi? Bu soru aklımızın bir köşesinde dursun.
Kapitalizm yaptı. Suçlu o. Suçlu değerlerin, insanın insanlaşması sürecinde her şeyi, alınır satılır bir “mal” hâline getiren eskimiş, çürümüş bu sistem ve onun sürdürücüleri. Tarihin tekerleğini geriye, hep geriye döndürdüler neoliberalizm çağında. Tüm zamanlar içinde “şimdi”yi yaşıyorsak ve bugünün tasasını insan olarak ömrümüze katacaksak, seyirci kalmayı reddetmekle başlayacağız. Öncelikle bizlere; 2026’nın dördüncü ayının ortasında evet bizlere giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulmalı, kapitalizmin başımıza sardığı her türden belanın asıl kaynağını görebilmeli.
Acıyor her yanımız. Öfkemiz sonsuz. Duygularımız yoğun ancak tüm bunların bizi zehirlememesi için çözüm odaklı hareket etmeli. Öyle ya zehrimizi içimizde taşıdıkça, sorun yumaklarında boğuldukça psikosomatik her türden hastalığı da buyur etmiyor mu insan? Yani büyük politika ile küçük gündelik sıkıntılar; toz ve gaz bulutuyla pazar alışverişi, eğitim politikalarıyla ergen çocuğunuzun saygısızlığı; emperyalizm ile mahallenizdeki uyuşturucu çeteleri, Trumpgillerin pervasızlığı ile selamsız, kıl komşular; sömürü düzeni ile mikro faşizm hep bir arada. Birbirini doğurması zorunlu. Bataklık kımıl kımıl çöp, irin, kan ve elbette sivrisinekler semirecek; başka ne bekliyoruz?
Bu kirli, bu yoz, bu her şeyin alınır satılır olduğu, her şeyin çürüdüğü ortamda bir bebek doğacak fakat bu insan, yavrusunu nasıl yetiştirecek? Nasıl ve hangi referanslarla? Öyle ya bir çocuk yetiştirmek için ne tek başına ebeveynler ne okul ne arkadaşlar ne güvenlik tedbirleri ne bakım verenler ne eğitim sistemi ne öğretmenler ne yapay zekâ yeterli. O zaman, bu zincirin birbirini gerektiren, birbirinden beslenen ve birbirini onaran halkalarının uyum ve bütünlük içinde olması gerekli. İngiliz atasözü şöyle diyor: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.” Tam da bu söylediğim.
Bu köy nasıl olsun?
O çocuk nasıl yetişsin?
Nasıl olacak bu işler?
Köy halkı azgın rekabet içindeyse, hırsızı, arsızı, tecavüzcüsü varsa, huzurlu güven giderek ortadan kalktıysa, herkes robotlaştı ve herkes yalnızlaştıysa, nitelikli ilişkiler yerini ilişkisizlik ve yabancılaşmaya bıraktıysa nasıl olacak bu işler? Köy muhtarı dayakla, sopayla, X-ray cihazlarıyla neyi ne kadar önleyecek? Üzerine çok yazılıp çizilmesi, konuşulması dahası zaman geçmeden mutlu köyleri inşa etmenin yollarının bulunması gerek artık. Şarkı dinlemek yerine şarkı söylemek, konuşmak yerine yapmak ve eylemek. Bugünün görevi bu.
Orada bir köy vardı bir zamanlar. Bizim idi.
Derdim, eski güzel günlerin nostaljisini yapmak değil. Aksine bir aydınlanma ve eğitim modeli olarak Köy Enstitüleri’nin güncelliğini hâlen koruduğunu anımsatmak. Kamusal eğitimin lime lime döküldüğü, özelin güzel olduğu balyozunun gece gündüz kafamıza indiği şu acı günlerde, bir kez daha kuruluşunun 86. yılında düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”, “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.
"Köy Enstitüleri 'Üretmeden tüketmek ahlaksızlıktır' düşüncesindeki İsmail Hakkı Tonguç’un projelendirip, Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığına atanmasıyla yasalaşarak uygulanmaya konan bir eğitim mucizesidir.
Tonguç diyordu ki:
'Biz iş içinde eğitimi savunuyoruz fakat iş için eğitimi asla!..
Biz eğitimciler olarak ne zenginin fabrikaları için işçi yetiştiricisiyiz ne de toprak ağaları için ırgat eğiticisiyiz. Biz Türk devriminin istediği bilinçli yurttaş, Türk aydınlanmasının gerek duyduğu akıl kullanabilme becerisini kazanmış, birey olmanın, insan olmanın bilincinde yurttaşlar yetiştirmekle görevli ve sorumluyuz.'" (*)
*Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Genel Merkez 17 Nisan 2026 Basın Bildirisi’nden.
/././
Masum olmayan büyük gözler -Fide Lale Durak-
Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek.
Peş peşe yaşanan iki olayın ardından suç işleyen çocuk gerçeği sarsıcı bir şekilde toplumun karşısına çıktı. soL’da konuyla ilgili çok sayıda haber yapıldı, köşe yazılarında ele alındı. Kaçıranların en azından Alpaslan Savaş’ın (Küçük Amerika) yazısını okumasını tavsiye ederim. Savaş, yazısında: günümüzde çocukların yetiştiği konjonktürden, onları saran karanlıktan ve nasıl bir geleceksizlikle baş başa olduklarından bahsediyor. Yaşananlara kişisel manyaklık açıklamasıyla değil toplumsal çürümenin boyutlarıyla birlikte bakılabildiğinde zaten böyle bir dünyada, bir çocuğun travmatize olmadan büyüyemeyeceği ortaya çıkıyor. Peki hep böyle miydi?
İnsanlık adına iyi olan birçok başlıkta öyle bir kötüye gidiş var ki; 80’lerde doğmuş bizim yaş kuşağımız bile kendi çocukluğu ile bugünün çocuklarının yaşamı arasındaki farkı görüp dehşete kapılıyor. Sokakta oynayamayan; oyun denince aklına yalnızca ekran gelen şimdiki çocukluk hâli, bunun en görünür örneği. Tarihsel karşılaştırmayı daha da geriye götürürsek, belki de en dramatik tabloyu 18. yüzyılda, kapitalizmin sermayedarlarının sömürüyü en kuralsız biçimde uyguladığı dönemde, görüyoruz. Örneğin İngiltere’de çocuk işçiler, minik bedenlerine “uygun” görülen ağır işlerde daha küçücük yaşlarda eziliyor; çok çocuk doğurmanın daha çok iş gücü anlamına gelmesiyle de yaşamın değeri iyice düşüyordu. Sistemin uyguladığı sömürü şiddeti, şüphesiz sokağa da eve de yansıyordu.
Ancak konumuz sanat. Sanatta çocukluğun yansımaları denince akla gelen çarpıcı isimlerden biri de ABD’li ressam Margaret Keane’dir. Büyük gözlü figürleriyle tanınan Keane, çoğunlukla çocukları, kadınları ve hayvanları resmeder. Eserlerindeki en belirgin duygunun çocukların masumiyeti ve kırılganlığı olduğunu görürüz. Resim sanatı açısından “kiç” sayılabilecek bu işler, özellikle ilk çıktığı yıllar olan 1960’larda ABD’de büyük bir ticari başarı kazanır. Keane’in resimlerinin ticari başarıya ulaşması ve halk arasında bu denli yaygınlaşması, sanat tarihinde “yüksek sanat” olarak adlandırılan sanat ile popüler olan arasındaki ikiliği görünür kılar. Ancak biz bugün Keane’in eserlerine başka bir açıdan bakacağız.
Öncesinde ise eğlenceli bir bilgiyi paylaşıp geçmek istiyorum: Margaret Keane, resimlerine sadece soyismini kullanarak imza atmış. Ressam olan eşi Walter Keane de bu imzayı kolaylıkla kendi lehine çevirmiş ve bu yanılgıyı fütursuzca övgü toplayarak beslemiş. Resimlerin giderek ticari başarı yakalaması ve bu başarının ardında “ancak bir erkeğin olabileceği” yönündeki ön kabulle, Margaret Keane de (bir şekilde) sadece soyismiyle imzalamaya devam etmiş. Gerçek ise boşanma davası sırasında görülen duruşmalardan birinde, Margaret Keane’in asıl ressamın kendisi olduğunu iddia etmesi ve bunu kanıtlamak için mahkeme önünde resim yapma yarışına girmeleriyle ortaya çıkmış. Walter Keane mahkemede resim yapmayı reddederken Margaret Keane resmini tamamlamış. Bu sıra dışı olay ve ressamın hayatına dair daha fazla ayrıntı için, Keane’i anlatan “Büyük Gözler” filmi izlenebilir. Konuya tekrar dönecek olursak.
Eshnunna’daki (günümüzde Tell Asmar, Irak) Meydan Tapınağında bulunan adak figürü heykelleri, Sümerler, MÖ yaklaşık 2700, Alçıtaşı (gypsum), deniz kabuğu ve siyah kireçtaşı kakmalı.Sanatta abartı, anlatılmak istenen konuyu ya da uyandırılmak istenen duyguyu daha güçlü ifade etmek için başvurulan bir yoldur. Üstelik bu yaklaşım yalnızca modern dönemde aşina olduğumuz dışavurumcu anlatıma da ait değildir; sanat öncesi sayılabilecek arkaik dönemlerde de karşımıza çıkan oldukça eski bir yöntemdir. Sümerlere ait olduğu düşünülen görseldeki adak figürleri, insanları temsil etmek üzere tapınaklara yerleştirilirdi. Bu figürlerin, temsil ettikleri kişiler adına gün boyu dua ettiğine inanılırdı; böylece insanlar gündelik hayatlarına devam edebilir, tarlasında çalışır, hayvanını güderken aynı zamanda ibadetini de sürdürüyor sayılırdı. İşte bu amaçla yapılan figürlerin gökteki cennete bakan kocaman gözleri, tanrısına yalvaran küçücük ve aciz elleri olurdu.
Keane, Sümerlerin bu figürlerinden etkilenmiş midir bilinmez. Ancak arkaik dönem ile “neyin sanat olup olmadığı”nı tartıştığımız modern dönemler arasındaki temel fark şudur: Arkaik çağda hiçbir şey, sanat yapmak için yapılmaz. Bu yüzden modern dönemde yeniden dolaşıma sokulan her “ilkel” yaklaşım, artık baştan bir sanatsal amaçla seçilir ve bu seçimle birlikte sanata dönüşür. Keane’in koca gözlü çocukları da kuşkusuz çocuk masumiyetini vurgulamanın bir yolu gibi görünür. Bazı resimlerde üzgün, bazılarında düşünceli duran çocukların masumiyeti özellikle öne çıkar. Ancak bazı resimlerinde ise koca gözlerin altındaki tuhaf yüz ifadesi, insana garip bir ürperti verir. Sanki çocuk birazdan katil bebek Chucky’ye dönüşecek, eline bir bıçak alıp etrafına saldıracakmış hissi doğar. Elbette, hayatınız boyunca Chucky filmlerini izlemediyseniz bu bağlantıyı kurmak muhtemelen aklınıza gelmez. Zaten varmak istediğim nokta da tam burası.


Diğer taraftan resimlerdeki çocuk yüzlerini oyuncak bebeğe benzetmek de tesadüf değil. Sonuçta iri gözlü çocuk, oldukça yaygın bir oyuncak bebek tasviri. Nitekim 1960’ta, Barbie bebeğin icadından yalnızca bir yıl sonra, Keane’in resimlerinden esinle Barbie’nin tam tersi olarak konumlanan “İsimsiz Küçük Hanım (Little Miss No Name)” adlı bir oyuncak tasarlanmış. Yoksul bir sokak çocuğunu andıran bu bebeğin üstü başı dökük, ayakları çıplak ve reklam fotoğraflarında eli açılarak yardım dileniyormuş gibi gösterilmiş. Gözüne de, tıpkı Keane’in portrelerinin çoğunda olduğu gibi, tek bir damla yaş eklenmiş. Üstelik satışları artırmak için ambalaja, bebeğin ağzından yazılmış kısa bir not da iliştirilmiş. Düşünün: Çocuğunuzla mağazadasınız; bir oyuncak bakıyorsunuz ve merak edip notu yüksek sesle okuyorsunuz (ya da çocuğunuz okuyor): “Beni sevecek birine ihtiyacım var. Oynamayı öğrenmek istiyorum. Lütfen beni evine götür ve gözyaşımı sil.” Paketin üzerinde yazan oyuncağın tam adı da: “İsimsiz Küçük Hanım: Gözyaşlı Bebek (Little Miss No Name: the Doll with the Tear)”.

Bu oyuncak bebeklerin, çocuklara muhtaç olanlara yardım etmeyi öğretmesi amacıyla tasarlandığı iddia edilmiş. Çocuk eğitimi konusunda ahkâm kesemem; ama yetişkin biri olarak bile bu fikrin bende iyi bir duygu uyandırmadığını söyleyebilirim. Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek. Belli ki 1960’larda bu ihtiyaçların içinde, yoksulluğun kaynaklarını sorgulamamak ve kişisel yardımın yapısal sorunları çözebileceği fikrini aşılamak da varmış. Ne var ki bu bebeğin ömrü uzun olmamış ve ilk çıktığı yıllarda biraz yaygınlaştıktan sonra ortalıktan kaybolmuş. Barbie ise piyasaya çıktığı yıldan beri satılmaya devam ediyor, demek ki oradaki ihtiyaç henüz hasıl olmamış.
Bir çocuğun nasıl yetiştiği, onun sadece annesi ve babasının ne gibi insanlar oldukları ile açıklamak yüzeysel bir değerlendirme olarak kalmaya mahkum. Çocuğu yetiştiren şeyin tam olarak ne olduğu bu düzenin çarklarının nasıl işlediğini anlatan çokça yazı da yazıldı. İzninizle ben, Margaret Keane’in çocuk figürlerinin etrafımızı saran bu yanlış sisteme nasıl katkı sağladığına değinmek istiyorum.
Bir imge ne zaman gerçeğin temsilidir ya da bir temsil olarak imge ne zaman gerçeği belirlemeye başlar?Kapitalizmin becerikli olduğu konulardan biri de gerçekliğimizin çeşitli araçlarla belirlenmesi, değiştirilmesidir. Çocuk masumiyetinin neredeyse tek göstergesiymiş gibi resimlere sığdırılan üzgün ya da gözü yaşlı olmak, zihnimizde öyle birleşik bir imgeye dönüşür ki duygularımız otomatik olarak buna göre belirlenir. Bir dönem pek çok kişinin evinde asılı duran “ağlayan çocuk” resminin kopyalarını, insanların bunu “masum çocuk” resmi olduğuna inanmalarından başka bir şeyle açıklamak gerçekten zor. Ya da, koca gözlü insan illüstrasyonları güzelliğin tanımı olarak o kadar baskın biçimde tanımlanıyor ki, dünyanın yarısı güzelleşmek için gözlerini makyajla daha iri göstermeye çalışıyor.
Üstelik imge her zaman sadece resimle üretilmez. Günümüzde görsel üretmeye imkan veren her araç, alımlayabileceğimizin çok ötesinde bir imge akışı yaratıyor. Adoloscene dizisi de ilk çıktığında tam da bu bağlamda tartışılmıştı. Okulda yaşıtlarını öldürdüğü iddiasıyla sorgulanan bir gencin ailesiyle yaptığı konuşmalar, suçun arkasında görünmeyen başka sorunlara işaret ediyordu. Çocuğunun işlediği iddia edilen suçla sarsılan aile, aslında çocuğun anlam dünyasında kendilerinden çok, etrafını kuşatan sistemin ne denli etkili olduğunu fark ediyordu.
Ancak bu düzene sadece çocuklar maruz kalmıyor, çocukluğumuzdan itibaren sürekli hep beraber maruz kalıyoruz. Çocuğunu atış poligonuna götürüp nasıl ateş edeceğini öğretenler de; kendi çocukluğundaki hayal kırıklıklarını ve gerçekleşmeyen arzuları çocuğuna yaşatmamak isterken farkında olmadan onu bir “kendini gerçekleştirme” aracına dönüştürenler de; rekabeti hayatın doğal hâli sayıp sürekli kazanmayı isteyen ve çocuğunu bir projeye çevirenler de, kuşkusuz iyi ebeveynlik yaptıklarını düşünüyor.
Sorun şu ki, iyi ebeveynlik tek başına yapılamaz, tıpkı çocuğun sadece anne ve babası tarafından yetiştirilememesi gibi. Tartışma bazen “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkıyor” noktasına dönse de, meseleye diyalektik ilişkiyi dışarıda bırakarak bakmak gerçekçi olmaz. Nasıl hissedeceğimizi yönlendiren, kimden nefret edeceğimizi ya da neyi masum bulacağımızı belirleyen bu düzenle kavga ederken, en azından popüler olanı sorgulamak iyi bir başlangıç olabilir.
/././
Hata lekesi mürekkeple çıkar mı?-Berkay Kemal Önoğlu-
Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.
Siyaset yalnızca nerede durduğunuzla değil, nerede durmayı reddettiğinizle de anlam kazanır.
İktidarın kurguladığı ve değişen ihtiyaçlarına göre kendi krizini aşma vizyonunun bir parçası haline getirdiği malum komisyon tiyatrosunda sahne almayı reddetmeyenlerin, bugün yazdıkları ve söyledikleriyle bir tür muhasebe içine girdikleri görülüyor.
Yeni Osmanlıcı sürecin bir parçası olarak kurulan bu masada yer alıp, sürecin sonuna gelindiğinde "Komisyona girdik, her şeyi gördük ama sonuca imza atmadık" diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmak, siyaseten izahı zor bir tutum. Daha baştan iktidarın çizdiği çerçevenin kolaylaştırıcısı olarak kurgulanmış meclis komisyonunda gönüllü figüranlık yapıp, perdenin kapanmasına beş kala suçu bütünüyle başrol oyuncusuna atmak beklendiği kadar kolay olmayabilir.
Komisyon siyasetinden söz ediyoruz.
Sürecin karakterini kavrayabilmek için illaki o masaya oturup bazı “hazin” sahneleri bizzat yaşamak mı gerekiyordu?
AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin bile göz yaşları içinde dinlediği iddia edilen Cumartesi Anneleri’ne karşı, iktidarın tutumunu böylece değiştirebileceği mi düşünülmüştü?
Gerçekten ihtiyacımız olan birbirimizi dinleyebilmek, gözlerimizin içine bakabilmek, acıları paylaşabilmek miydi?
Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını ve sistemin işleyiş biçimini idrak etmek için illa bu çıkmazı ceylan derisi loca koltuklardan izlemek şart mıydı?
Sonuçta iktidara çok ihtiyaç duyduğu bir zaman hediye edilmiş oldu. Karşı devrimci iktidarın eylemlerini meşru göstermek için ortaya attığı "demokrat" projeye destek olundu. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 21 toplantısının ardından gelen, zoraki, zavallı bir uyanış... Niyet ne olursa olsun, ortaya çıkan tablo budur ve siyaset sonuçlar üzerinden değerlendirilir.
Ne yazık ki kronikleşmiş bir hastalıktır bu. Düzen siyasetinin, özellikle sosyal demokrasinin stepnesi olma sendromu önemli bir sonuç daha vermiştir. Sosyal demokrasinin şemsiyesi altına sığınıp onların listelerinde yer bulma çabasının, dönemsel rüzgarlara göre her kritik eşiğe eklemlenme alışkanlığının ve figüranlık sevdasının bir siyaset yapma biçimi olmadığı bütün berraklığıyla yeniden ortaya çıkmıştır. Güçler dengesinin baştan asimetrik kurulduğu, eşitler arası bir ilişki olmaktan uzak ve solun bağımsız bir kulvar açamadığı bu geniş şemsiyelerin altında hayat yoktur. Her büyük politik kırılmada süreci kendi iradenizle yönlendirme şansını baştan kaybettikten sonra, kapalı kapılar ardında ayrım noktalarından bahsetmenin de hiçbir kıymetiharbiyesi bulunmamaktadır.
Cumhuriyetle ve aydınlanma birikimiyle hesaplaşan yeni Osmanlıcı yönelimin doğrudan çıktısı olan bu süreci, günlük siyasi pazarlıkların ötesinde okuyarak, soldan güçlü bir direnç örülmemiş olsaydı neyle karşılaşacaktık?
Bir tarafta Bahçeli’yle kol kola girip her tarafa “Siz barıştan yana değil misiniz?” diyerek ayar vermeye çalışanlar,
Diğer tarafta sorunun varlığını bile inkâr edip herkesi “terörist” ya da “terör destekçi” diyerek yaftalamaya kalkanlar…
Ha unutmayalım, bir de 21 toplantının sonunda meseleye uyanıp nihayet toplumu aydınlatmaya girişecekler de olacaktı(!)
Öyle olmadı.
Solda bu Osmanlıcı sözde çözüme karşı tam zamanında, güçlü ve belirleyici bir itiraz yükseldi. Bunun üzerine direnç örüldü. Toplumun karanlıkta bırakılmasının önüne geçildi. Sürecin başını çeken odaklar da kimi noktalarda geri adım atmak, kendilerine çeki düzen vermek, hatta cumhuriyet karşıtı söylemlerini törpülemek zorunda kaldı. Hatta strateji değiştirip cumhuriyetle bir sorunları olmadığı yönünde takiyeye yönelmeleri ve aynı dönemde ortaya atılan "demokratik cumhuriyet" söylemleri bile “İzin Vermeyeceğiz” çıkışı ile ilintilidir. Cumhuriyete övgü, marksizme sövgü nöbetleri keza aynı sıkışmışlığın dışavurumudur.
Karşı devrimci iktidarın Cumhuriyetçi birikimle hesaplaşma hedefi hâlâ güncelliğini koruyor. Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.
Tam da bu yüzden, büyük hatalar mürekkeple temizlenmiyor.
/././










