Denizlerin köprüsü: Boğaz’a değil Zap’a uzanan gençlik -Birol Korkmaz-
“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”
1969 yılında İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nün yapılmasının gündeme gelmesiyle birlikte, dönemin devrimci üniversite gençliği köprü karşıtı kampanyalar yürütmeye başlar. Gençler, köprünün İstanbul’un iki yakasını birleştirmede gerçek bir çözüm olmayacağını; bunun yerine raylı sistemin, metronun geliştirilmesi gerektiğini savunurlar. Bunun yanı sıra, İstanbul’a köprü yapılmadan önce yurdun başka bölgelerinde çok daha acil ihtiyaçların bulunduğuna dikkat çekmeye çalışırlar.
Bu tartışmalar sürerken, Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Pulur, gazetede “Anayaso” isimli bir şiir yayımlar. Şiir, Hakkâri’de Zap Suyu üzerinde insanların karşıya geçebilmek için bir köprüye sahip olmamasını konu edinir. Kısa sürede çeşitli etkinlik ve toplantılarda okunmaya başlanır. Selda Bağcan şiiri besteler. Hatta başlangıçta şiirin yazarının kim olduğu bile bilinmez; bu gelişmelerin ardından şiirin Şemsi Belli’ye ait olduğu ortaya çıkar.
Devrimci gençlik bu şiirden etkilenir. Köprü yapmak için, şiirde adı geçen Şavata köyü yakınları seçilir. Köprü fikrinin mimarı ise dönemin önemli devrimci öğrenci liderlerinden, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz’dir. Harun Karadeniz, sağlık sorunları nedeniyle köprünün yapımına fiilen katılamaz; ancak yazdığı yazılarla bu düşüncenin yayılmasını sağlar, köprünün siyasal ve düşünsel mimarlarından biri olur.
Devrimci üniversite gençliğinin kampanya başlığı da artık bellidir: Boğaz’a değil, Zap’a köprü.
Köprünün yapımı için Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi gazetede bir kampanya başlatır. Dönemin aydınları, sanatçıları ve akademisyenleri de kampanyaya katkı sunar. Demir-çelik ve çimento fabrikaları da destek verir. Toplanan yardımların ardından İTÜ, İstanbul Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Tıp Fakültesi, Robert Koleji ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden toplam 70 öğrenci yola çıkar.
Uzun süren tren yolculuğunun ardından devrimci gençlik Hakkâri’ye varır. Gençleri, Yüksekova Kaymakamı Fikret Toksöz karşılar. Toksöz eski bir FKF üyesidir, devrimcidir; gençlere her anlamda destek olur.
Devrimci gençlik zaman kaybetmeden işe koyulur. Bu sırada bölge halkı da olup bitenden haberdar olur. Böylece karşılıklı bir tanışma ve gözlem süreci başlar. Bölge halkına göre okumuş insan eline kazma kürek almaz, böyle işlerle uğraşmaz. Ama bu gençler farklıdır; onlar devrimcilerdir. Öte yandan devrimci gençlik de bölgenin sosyolojik yapısını merak etmektedir. Karşılıklı tanışma sürecinin ardından, yaptıkları işin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlarlar.
Devlet baskısı nedeniyle gençlerin bölgede geniş çaplı sosyolojik araştırma ya da anket yapma imkânı olmaz. Zaten günün büyük bölümünü çalışarak geçirirler. Bölge halkının anlattığına göre, yakın köylerde hasta olanlar devrimci gençlerin yanına gider; aralarında doktor olanlar hastalara bakar, ilaç verir. Köylüler de gençlere sebze ve meyve götürür. Ancak gençler, parasını vermeden hiçbir şeyi kabul etmez.
Çoğu belki de hayatında ilk kez böylesine ağır bir iş yapmaktadır. Ama hepsi inançlıdır.
Gençlerin ve bölge halkının emeğiyle köprü tamamlanır. Başta bölge halkının köprüye dair düşüncesi, “Kuş uçsa yıkılır” şeklindedir. Çünkü Zap Suyu onlar için kolay kolay alt edilebilecek bir akarsu değildir. Yöreden bir dengbêj, Zap Suyu’ndan şöyle söz eder: Zap gürdür; çünkü arkası Erzikini’dir. Erzikin, Zap Suyu’na karışan güçlü bir akarsudur. Yıllar boyunca Zap canlar almış, insanlar onu aşılması güç bir güç olarak görmüştür.
Köprünün ilk denemesi, devrimci gençlerin üzerinde bulunduğu bir kamyonla yapılır. Köprü ayakta kalır. Ona Devrimci Gençlik Köprüsü adı verilir.
Köprü, 1999 yılında bombalı bir saldırı sonucu yıkılır. 2007 yılında, Bahriye Kabadayı’nın yönettiği Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselinin gösterime girmesiyle yeniden gündeme gelir. 2010 yılında köprü tekrar inşa edilir. Sonrasında ise birçok kez saldırıya uğrar, tabelası sökülür.
Bölge halkının hafızasında kalan söz ise şudur: Devletin yapamadığını komünist gençler yaptı.
“Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur” diyen devrimci üniversite gençliğinin eseridir Devrimci Gençlik Köprüsü. Dönemin hiçbir öne çıkan gençlik lideri köprünün yapımında fiilen yer almamıştır. Ancak bölge halkıyla yapılan konuşmalarda Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da köprü yapılırken oradadır. Çünkü Can Yücel’in dediği gibi, “En hızlısıydı hepimizin.”
Köprü yapılırken Bursa Cezaevi’nde olmasaydı Deniz, gençlerin en önünde olurdu. Kanser hastalığıyla boğuşmasaydı Harun, Gençlik Köprüsü’ne omuz verirdi.
Bu yüzdendir ki köprünün halk arasındaki adı “Denizlerin Köprüsü”dür.
Bu yüzdendir ki Zap Suyu’ndan söz edilirken dengbêjlerin dilinde Denizlerin adı geçer.
Anayaso
Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?
Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !
Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !
Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?
Şavata'tan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?
Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara'da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?
Şemsi BELLİ
/././
TKP'den 'madenler devletleştirilsin' çağrısı: 'Ülkemiz de halkımız da satılık değil!'
Madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yapan TKP, "Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" açıklamasını yaptı.
Yağmanın, talanın önünün yıllardır açan AKP iktidarı bir süredir maden patronlarını ihya etti. Ülkenin her yerinin delik deşik edilmesine izin verilirken, maden şirketleri türlü teşviklerle desteklendi. Her türlü usulsüzlüğe göz yumuldu. Ancak yurttaşlar maden patronlarının karşısına dikildi. Hem yaşadıkları yeri koruyarak, hem de çalıştıkları yerde direnerek... Türkiye Komünist Partisi (TKP) de bu talana karşı bir kampanya başlatarak, madenlerin devletleştirilmesi çağrısı yaptı.
"Ülkemiz de halkımız da satılık değil!" denilen açıklamada, ülkenin doğal zenginliklerine ve mineral çeşitliliğine ve bunların sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanıldığına dikkat çekildi.
"Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi" denildi.
Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmesi gerektiği vurgulandı.
Hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler… 'İşletmeler piyasacılığa kurban edildi'
Açıklamanın tamamı şöyle:
"Türkiye doğal zenginlikleri ve mineral çeşitliliği bakımından dünyanın önde gelen
ülkeleri arasında yer alıyor. Bu minerallerin üretimi ile sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanılan hammaddelerin arzı sağlanıyor. Doğal kaynaklarımız ve madencilik faaliyeti ülkemizin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı açısından hayati önem taşıyor.
Bugün ülkemizde adına serbest piyasa ekonomisi denilen, sermayenin ihtiyaçlarını ve kârlılığını esas alan bir düzen hüküm sürmekte. Madenler ve madencilik de arama faaliyetlerinden çıkarma ve zenginleştirme aşamalarına kadar neredeyse tüm süreçleriyle piyasa düzeninin akılsızlık ve plansızlığı tarafından belirlenir durumda. Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi.
Geldiğimiz yer ortada: Doğası yıkıma uğratılmış, kaynakları yağmalanmış, çarçur edilmiş bir ülke; her tür bilimsel tanım ve teknik olanak mevcutken maliyet ve kâr hesaplarına kurban edilen, hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler…
Ülke topraklarının yarıdan fazlasını kapsayan maden arama ruhsatları ile binlerce işletme ruhsat ve izninin sermayeye devredildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, doğal zenginliklerimizin fiilen ipotek altına alınması anlamına geliyor. Türkiye’de madencilik faaliyetinin milli gelir içersindeki payı ise hâlâ yüzde 1’ler civarında. Belli ki maden arama ve işletme ruhsatları sermayedarlar için bir rant kapısı olarak kullanılıyor. Halka ait olan madenleri daha toprağın altındayken alıyorlar, satıyorlar, servetlerine servet katıyorlar. Yasaları, yönetmelikleri değiştiriyor, arkalarından dolanıyor, pek çok durumda ne yasa ne de kural tanıyorlar. Köy, tarım alanı, orman, zeytinlik, yerleşim çevreleri, tarihi veya doğal sit alanı demiyor talan ediyorlar.
'Madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmeli'
Türkiye Komünist Partisi halkımızı bu arsızlığa dur demeye, doğal kaynaklarımıza, madenlerimize, emeğimize sahip çıkmaya çağırıyor!
Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı için madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmelidir!
1. Çokuluslu tekeller ve holdingler başta olmak üzere her tür özel sermayedar ve şirkete verilmiş olan tüm maden arama, işletme ve zenginleştirme ruhsat ve izinler bedelsiz olarak iptal edilmeli, tüm maden ve işletmelere el konmalıdır.
2. Bütün madencilik faaliyetleri devlet eliyle ve merkezi bir planlama doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Bu yapılırken tüm ilişkili sektörlerin ihtiyaçları dikkate alınmalı, kapsamlı bir planlama ile hammadde arz güvenliğinin sağlanması, dışa bağımlılığın azalması, yerli sanayiye düşük maliyetli ve kaliteli girdi sağlanabilmesi esasıyla hareket edilmelidir.
3. Doğal kaynakların halk sağlığı ve çevreyle uyumlu, verimli kullanımını esas alan; bilimsel verilere dayalı bir madencilik politikası oluşturulmalı ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Bu kapsamda maden havzaları, faaliyet gösterdikleri bölgelerde tarımsal ve sınai üretim, su kaynakları, orman varlığı ve halk sağlığı gözetilerek bütüncül bir planlama anlayışıyla ele alınmalı ve işletilmelidir.
'Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı'
4. Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı, eksiksiz mesleki eğitim alabilmeleri sağlanmalı, insanlık onuruna yakışan, sağlıklı ve güvenli çalışma şartları yaratılmalı ve korunmalıdır.
5. Değerli madenlerin sadece hammadde olarak çıkarılıp ihraç edilmesine son verilerek uç ürünlere dönüştürülmesi, yarı mamul ve mamul maddelerin üretimi için planlı bir sanayi hamlesi yapılmalıdır.
6. İnşaat sektörüne hammadde sağlamaya odaklı, plansız ve denetimsiz bir madencilik endüstrisi yerine mühendislik kalitesi yüksek, katma değerli üretim yapabilen bir madencilik endüstrisi kurulmalıdır.
7. İşletmesi tamamlanan maden sahalarında kapatma, rehabilitasyon ve rekültivasyon (toprak ıslahı ve yeniden bitkilendirme yoluyla alanın ekolojik dengeye uygun biçimde doğaya kazandırılması) faaliyetlerinin, gerekli çevresel önlemler çerçevesinde eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi zorunlu kılınmalı ve etkin biçimde denetlenmelidir.
8. Madencilik faaliyetlerinde kullanılan makine ve ekipmanların yerlileştirilmesi sağlanmalı; verimli, halk sağlığına ve çevreye uyumlu ileri teknolojilerin geliştirilmesine yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütülmelidir.
9. Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmelidir."
***
Kızıl saçlı kız: Hannie Schaft ve unutturulmak istenen direniş -Ekrem Öztürk-
Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.
Bugün dünya, artan emperyalist müdahaleler ve “üçüncü dünya savaşı” tartışmalarıyla karşı karşıya kalırken, Hollanda’da da sürekli bir “Rus tehdidi” algısı öne çıkarılmaktadır. Böylesi bir atmosferde, İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve o dönemde özellikle Sovyetler Birliği başta olmak üzere çeşitli ülkelerde komünistlerin nasıl bir direniş sergilediklerini hatırlamak önem taşımaktadır.
Bu yazıda, Hollanda Komünist Partisi üyesi Hannie Schaft’ın yaşamına ve mücadelesine odaklanacağız. “Kızıl saçlı kız” olarak tanınan Schaft, aradan geçen yıllara rağmen direnişin sembollerinden biri olarak hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır.
İşgal yıllarında Hollanda Komünist Partisi yalnızca direnişe katılan bir yapı değil; direnişi örgütleyen, büyüten ve bu uğurda en ağır bedelleri ödeyen başlıca siyasi güçlerden biri olmuştur. Şubat Grevi’nin örgütlenmesinden yeraltı gazetelerinin basımına, sabotaj eylemlerinden işbirlikçilerin cezalandırılmasına kadar pek çok alanda komünistlerin belirleyici rol oynadığı bilinmektedir.
Ancak günümüzde hâkim tarih anlatısı, bu gerçekleri büyük ölçüde görmezden gelmekte ya da sistematik biçimde silmektedir. Bu çabanın karşısındaki en çarpıcı simgelerden biri ise** hiç kuşkusuz** Hannie Schaft’tır.
Hannie Schaft
Hannie Schaft, tam adıyla Jannetje Johanna Schaft, Eylül 1920’de Hollanda’nın Haarlem kentinde dünyaya geldi. Genç yaşlarından itibaren barış ve adalet temelli bir dünya fikrine ilgi duyan Schaft, okul yıllarında İspanya İç Savaşı’nda faşizme karşı savaşan Uluslararası Tugaylar’dan ve Komünist Enternasyonal’in önde gelen isimlerinden Georgi Dimitrov’dan etkilenmiştir. Daha sonra Amsterdam’da uluslararası hukuk eğitimi almaya başlamıştır.
Üniversite yıllarında Yahudi öğrencilerle kurduğu yakın ilişkiler, onun siyasal bilincinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nazi işgali altında Yahudilere yönelik baskı ve ayrımcılığın artması, Schaft’ın faşizme karşı tutumunu daha da keskinleştirdi. 1943 yılında Nazi yönetiminin üniversite öğrencilerinden talep ettiği sadakat beyanını imzalamayı reddetti, bu nedenle eğitimine devam etmesi engellendi. Aynı dönemde Yahudi arkadaşlarının saklanmasına yardımcı olarak direniş faaliyetlerine aktif biçimde katılmaya başladı.
Schaft için bu süreç bir dönüm noktasıydı. Nazi işgali koşullarında “tarafsız kalmanın” mümkün olmadığına inanıyor; ya boyun eğmek ya da direnişe katılmak arasında bir tercih yapılması gerektiğini savunuyordu. O, tercihini direnişten yana kullandı.
İşgal altında direniş
Hannie Schaft için direniş, yalnızca bir beyanı imzalamayı reddetmekle sınırlı kalmadı. Faşizme karşı aktif mücadele yürütmek amacıyla Haarlem’de faaliyet gösteren direniş konseyine katıldı. Schaft ve aynı örgütte yer alan Frans van der Wiel, Truus ve Freddie Oversteegen, Cor Rusman ve Jan Heusdens özellikle Nazi işgaliyle işbirliği yapan kişilere yönelik eylemleriyle tanındı. Bu işbirlikçiler, Nazilere bilgi sağlayarak hem direniş hareketlerini zayıflatıyor hem de işgal politikalarıyla Yahudi soykırımına dolaylı destek sunuyordu.
Direniş konseyi yalnızca silahlı eylemlerle değil, aynı zamanda yeraltı faaliyetleriyle de etkinlik gösterdi. Gizli gazete ve bildirilerin dağıtımı, saklanan kişiler için gıda karnelerinin temin edilmesi ve sahte kimlik belgelerinin hazırlanması gibi çalışmalar örgütün faaliyetleri arasında yer aldı.
Bu süreçte komünistler, direniş konseyinde önemli ve aktif bir rol üstlendi. Hannie Schaft da mücadele deneyimi içinde faşizme karşı direnişin daha geniş bir adalet ve eşitlik arayışıyla bağlantılı olduğunu düşünmeye başladı. Truus ve Freddie Oversteegen ile birlikte Hollanda Komünist Partisi’ne katıldı. Nazi işgaliyle birlikte yeraltına çekilen parti örgütüyle bağ kurarak siyasal faaliyetlerini sürdürdü.
Schaft, bu dönemde yasadışı olarak yayımlanan De Waarheid gazetesinin dağıtımına katıldı; sabotaj eylemleri ve suikast girişimlerinde yer aldı. Bu faaliyetler nedeniyle Nazi işgal güçlerinin aradığı isimlerden biri hâline geldi. Aynı dönemde direniş içinde aktif rol oynayan Annie Averink ile tanıştı. Averink, işgalin ilk yıllarından itibaren direniş hareketine destek vermiş, 1941’deki Şubat Grevi’nde de yer almıştı. 1943 yılında Haarlem’deki Hollanda Komünist Partisi yöneticilerinin tutuklanmasının ardından Averink, bölgedeki direnişin koordinasyonunu üstlendi ve Schaft’ın da içinde bulunduğu grubu yönlendirdi.
Savaşın ilerleyen dönemlerinde Doğu Cephesi’nden getirilen Sovyet savaş esirlerinin bir kısmı Hollanda’ya, özellikle Texel Adası’na zorunlu çalıştırılmak üzere gönderildi. Hannie Schaft ve Annie Averink, bu esirleri direniş hareketine katılmaları için teşvik etti. Nitekim 1944 yılında kendilerini “faşizme karşı mücadelede Hollanda halkına yardım etmekle yükümlü” olarak tanımlayan Gürcü askerler, Nisan 1945’te ayaklanarak işgale karşı silahlı direnişe katıldı.
Mücadelenin sonu ve kurtuluş
İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Nazi Almanyası, Doğu Cephesi’nde art arda yenilgiler alırken işgal altındaki Hollanda üzerindeki ekonomik ve toplumsal baskıyı artırdı. Gıda karneleri giderek azaltıldı, fiyatlar hızla yükseldi ve iş gücü ihtiyacı gerekçesiyle binlerce Hollandalı işçi Almanya’da çalışmaya zorlandı. Bu koşullara tepki olarak düzenlenen demiryolu grevine karşılık Nazi yönetimi**,** ülkeyi ağır bir gıda ablukasına maruz bıraktı. Tarihe “Kıtlık Kışı” olarak geçen bu dönemde çok sayıda insan açlık, soğuk ve yoksulluk nedeniyle hayatını kaybetti.
Bu zorlu koşullar altında Hannie Schaft, yoldaşlarıyla birlikte direniş faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. Ancak direnişin bedeli ağır oldu. Pek çok direnişçi tutuklanarak idam edilirken Schaft da en yakın kayıplarından birini yaşadı.
Sevgilisi Jan Bonenkamp, Hollanda Komünist Partisi ile birlikte afişleme çalışmaları yapıyor, yeraltı gazeteleri dağıtıyor ve direniş için kaynak topluyordu. 1944 yılında bir çatışmada ağır yaralanarak Nazilerin eline geçen Bonenkamp, kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Bu kayıp, Schaft üzerinde derin bir etki bıraktı. Aynı yıl bir arkadaşına yazdığı mektupta Bonenkamp için şu ifadeleri kullandı: Arkadaşım hakkında kötü düşünme, o harika davrandı. Keşke böyle insanlar daha çok olsaydı. O, hayatımda tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Bunu unutma; bu çok önemli.
Savaşın sonuna yaklaşılırken Schaft, tüm baskılara rağmen faaliyetlerini sürdürdü. 21 Mart 1945’te yeraltı gazetesi De Waarheid’ı dağıtırken tutuklandı. Kimliği tespit edilen Schaft, günler süren ağır sorgulamalara rağmen direnişçilere dair hiçbir bilgi vermedi. Nazi yetkililerinin kadınların infaz edilmeyeceğine dair güvencelerine karşın Hannie Schaft, 17 Nisan 1945’te, işgalin sona ermesine haftalar kala, Bloemendaal yakınlarındaki kum tepelerinde kurşuna dizilerek idam edildi.
Hannie Schaft’ın mücadelesi yalnızca bireysel bir direniş hikâyesi değildir. O, faşist işgale karşı örgütlü direnişin ve baskı ile adaletsizliğe karşı mücadele ederken hayatını kaybeden binlerce insanın simgelerinden biri olarak tarihteki yerini korumaktadır.
Direnişin anması
Savaşın ardından cesareti ve direnişteki kararlılığıyla öne çıkan, “kızıl saçlı kız” olarak anılan Hannie Schaft kısa sürede Hollanda direnişinin en önemli sembollerinden biri hâline geldi. Ancak savaş sonrası dönemde komünistlerin direnişteki rolünün nasıl hatırlanacağı siyasi tartışmaların konusu oldu.
Bazı çevreler, Hollanda Komünist Partisi’nin (CPN) direnişteki etkisinin geri planda bırakıldığını ve bu mirasın yeterince görünür kılınmadığını savundu. Bu tartışmalar yalnızca direnişin aktörlerine dair değil, aynı zamanda faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin nasıl yorumlandığına ilişkin daha geniş bir tarihsel değerlendirmeyi de beraberinde getirdi.
1951 yılında dönemin Başbakanı Willem Drees liderliğinde kurulan koalisyon hükümeti döneminde Hannie Schaft için düzenlenmek istenen bir anma töreninin yasaklanması dikkat çekici bir gelişme olarak kayda geçti. Anmaya katılmak isteyen, aralarında çok sayıda eski direnişçinin de bulunduğu binlerce kişi geniş güvenlik önlemleriyle karşı karşıya kaldı.
Bugün Hannie Schaft’ın adı yalnızca geçmişteki direnişin değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın nasıl şekillendiğine dair süregelen tartışmaların da bir parçası olmayı sürdürüyor. Onu anmak, bir yönüyle geçmişi hatırlamak kadar, bu geçmişin bugüne nasıl taşındığını ve nasıl yorumlandığını da sorgulamayı beraberinde getiriyor.
/././






.webp)








