T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-


NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis- 

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi. Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı. “ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Bu yıl Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinin adına NATO 3.0 konuldu. Yani NATO’nun yeni bir evreye geçtiğini belirten bir dönemin başlatıldığının “kod” numarası olmuş.

Ama gerçekten böyle mi?

Yaklaşık 30 yıldan bu yana düzenlenen hemen hemen bütün NATO zirvelerine katılan bir gazeteci olarak, bu yıl Ankara’daki zirveyi “olay yerinde” izlemediğim halde, yapılan açıklamalardan zirvenin tek galibi olarak ABD Başkanı Donald Trump olduğu kanaatine vardım.

Trump sanki misafirliğe geldiği Ankara’da değil de Washinton’daki Beyaz Saray’ındaki rahatlığı ile adeta NATO’nun patronu gibi konuştu, NATO’nun bazı üyelerini azarladı. 

Hiç yeri yokken, adeta bir ilkokul öğretmeninin okula yeni başlamış öğrencilerine ders verir gibi “komünizmin ne kadar kötü bir şey olduğunu” tekrarladı durdu.

Aynı söylemlerinde tüm üyelere silah satın almalarını, silah üretmelerini; “hatta üretmeseniz de biz size satarız” demekle temsil ettiği kapitalizmin ne denli vahşi boyutlara ulaştığını göstermekten geri kalmadı.

Zaten kendisi de ifşa etti, ikide bir ABD’nin 19 trilyon 200 milyar dolar kazandığını söylerken geri kalan NATO üyelerini adeta “kıskandırmak” istedi.

NATO’nun Ankara bildirgesinde, “NATO’nun Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık askeri ekipmanın satılacağı; hatta gelecek yıl da aynı meblağın Ukrayna’ya verileceğine” atıfta bulunuldu.

Başta ABD olmak üzere ve “8 savaşı sona erdirdiği” (?) iddiasıyla sürekli hayıflanan Donald Trump ve NATO ülkeleri, Ukrayna’daki savaş alevini söndürmeye uğraşmak yerine, Ukrayna’ya daha fazla silah, mühimmat, füze vs. vermek için “görüş birliği” sağlamakla -Trump’ın da acıklı bir sesle dile getirdiği gibi- on binlerce genç insanın hayatını kaybettiği Rusya- Ukrayna savaşına körükle gidercesine ortak bir tavır aldılar.

Trump geçmişteki açıklamalarında da Avrupa ülkelerine Ukrayna’ya silah satmalarına yeşil ışık yakmış, “yeter ki silahları benden satın alın” demişti. Yani işin ucunda yine para kazanması vardı.

Mark Rutte

NATO genel sekreteri Mark Rutte de bunu kanıtlayan açıklamalarda bulundu.

Ankara’da “NATO ülkelerinin NATO’ya daha fazla bütçe (ilk aşamada yüzde 3.5 ve gelecek yıl yüzde 5) ayırmalarını” öngören Trump’ın dayatmalarının sonuç verdiğini söyledi.  

Rutte, bütçe harcamalarının silahlanma yerine kendi halklarını ferahlatmasına ayrılmasını isteyen ancak Trump tarafından adeta “isyankarlıkla” suçlanan bazı Avrupa ülkelerinin “Trump sayesinde hizaya getirildiğini” büyük bir entuziazm ile müjdeler gibi konuştu.!  Müjdeler gibi konuştu çünkü Avrupa ülkelerinin de kabul ettiği bu anlaşmaya göre Avrupa ülkeleri kendi bütçelerinden silahlanmalar için toplam 1 trilyon, 800 milyar Dolar para ayırmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

Trump, savaşları kendi ifadesiyle “sonlandırma” yerine, süregelen çatışmalar sayesinde petrol fiyatlarının iniş çıkışlarıyla dünya ülkelerini alt üst etmesini “merak etmeyin düzelir” demekte; ABD’nin zaten savaş bölgelerinden “aramızda koca bir okyanus var” ifadesiyle uzakta bulunduğunu hatırlatmakta, kaldı ki ABD’nin petrole ihtiyacı olmadığını, Venezuela’dan da kapılan petrolle birlikte “ABD’nin hiçbir sorun yaşamadığını” da söylemekle NATO ülkelerinin kendisine “gıpta” ile bakmasını bekledi.

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi.

Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi.

Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı.

“ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Biraz da Yunanistan

Trump’ın NATO ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırması yolundaki “talimatlarından” en çok Yunanistan sevindi denilebilir.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in büyük bir gururla “biz zaten bütçemizin yüzde 3,5 ayırıyorduk, yüzde 5’i mutlaka tutturacağız” şeklindeki açıklaması bunu gösterdi.

Yunanistan ekonomik krizden dolayı 10 yıldan bu yana silahlanmalar için para harcayamıyordu.

Ancak Ekonomi düzlüğe çıkar çıkmaz ve Yunan silahlı kuvvetlerinin “savunmadaki açıklarını kapatmak” gerekçesiyle 28 milyar dolar harcanacağını açıklayan Miçotakisbiliyorum bu büyük bir meblağ, ama güvenliğimiz için caydırıcı olmamız lazım” diyerek, hayat pahalılığından şikayetçi olan Yunan halkını teskin etmeye çalışıyor.

Recep Tayyip Erdoğan ve Trump

Yunan basını ise Ankara zirvesinde Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın Türk-Yunan ilişkileri için yaptığı açıklamasını “ılımlı ve uzlaşıcı” karşıladı.

Miçotakis ise F35’lerin Türkiye’ye verilmesiyle ilgili yaptığı açıklamasının Erdoğan tarafından “belki de yanlış anlaşıldığını” ima eden yorumlara da yer verildi.

Miçotakis’in “hangi müttefikin hangi silahı kimden alacağını; ya da ABD’nin kime ne silah satacağını sorgulamak benim işim değil” demesine rağmen F-35 konusunu “casus belli” ile bağdaştırırken “bu konuyu da iki komşu ülke olarak iyi niyetle görüşüp çözebiliriz” demişti.

Miçotakis’in “sahte kabadayı” yürüyüşü ile sosyal medyada çıkan komik görüntülere Yunan basınında da yer verildi. Ancak Miçotakis yalnız Ankara’da değil, Yunanistan’da da aynı stilde yürüyüşü ile dikkati çeken bir lider.

Türkiye’nin F-35’leri alıp almayacağı konusu Yunan basınında da geniş ayrıldı. 

Kimi yorumcular “Türkiye F35’leri alırsa Ege’deki Yunanistan’ın havadaki üstünlüğü eşitlenir” derken; kimisi de Trump’ın Ankara’ya önemli bir hediye ile gelmesi beklenirken Ankara’da yaptığı ve biri biriyle çelişen açıklamalarına anlam verilemediğine dikkat çekti.

Trump’ın Erdoğan karşısında “F-35’leri vereceğiz” dedikten sonra zirvenin kapanışında “F35’ler için bir karar vermemiz lazım” diyerek uçağına binip gitmesinde “belki de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ‘parmağı’ olabileceği” şeklindeki yorumlara yol açtı.

Ama yine de Türkiye ile ABD arasında gerek S-400 lerin ne olacağı; gerekse F-35’lerin verilmesi ile ilgili müzakerelerin Türkiye için ümit verici olduğuna dikkat çekiliyor.

/././

Varlık barışı nedeniyle özel fon hesabına kaydedilen tutarlar ortaklara dağıtıldığında vergilendirilecek mi?-Erdoğan Sağlam- 

Son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz. ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

Değerli okurlar, varlık barışı ile ilgili yazılarıma devam ediyorum.

Bugün bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin Varlık Barışı kapsamında bildirimde bulundukları varlıklar için yasal defterlerine kaydettikleri özel fon hesabını ortaklarına dağıtmaları konusunu ele alacağım.

Yasal düzenlemeye göre, bildirilen varlıklar Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler tarafından bildirim tarihi itibarıyla kanuni defterlere kaydedilir.

Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, bu kapsamda yasal defterlerine kaydettikleri varlıklar için pasifte özel fon hesabı açarlar. Bu fon hesabı bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz, işletmenin tasfiye edilmesi halinde ise vergilendirilmez (7852 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 19 uncu maddenin 4 üncü fıkrası).

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler, söz konusu varlıkları defterlerinde ayrıca gösterirler.

Bu varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaz ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebilir.

Bu yasal düzenleme (7582 sayılı Kanun), bir önceki varlık barışına ilişkin düzenleme (7417 sayılı Kanun) ile aynı olduğu gibi, her iki düzenlemeye ilişkin tebliğlerdeki açıklamalar da aynıdır.

Son iki düzenlemeye ilişkin tebliğde özel fonların dağıtılması halinde vergilendirme durumuna yer verilmemiştir.

Oysa son iki düzenlemeden önceki yasal düzenlemeye (7256 sayılı Kanun) ilişkin tebliğde, bu konuda açıklama yapılarak; varlık barışına konu varlıklara ilişkin tutarların (özel fonların), kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopajın yapılmayacağı, gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen tutarların da vergilendirilmeyeceği belirtilmişti.7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 ve 7417 sayılı Kanunların metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hükmü hariç aynıdır.

Bu nedenle yeni varlık barışında da iki düzenleme öncesi tebliğde yapılan açıklamaların geçerli olduğunu düşünüyorum.

1- Fonun iki yıl geçtikten sonra işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Yasal düzenlemede yer alan, varlıkların dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayacağına ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebileceğine ilişkin hüküm, fonların gelir veya kurumlar vergisi bakımından dönem kazancının tespitinde dikkate alınmamasını (yani işletme bünyesinde gelir veya kurumlar vergisine tabi tutulmamasını) hem de bunların kurumlarca ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımı vergilemesi yapılmamasını (yani dağıtım nedeniyle kar dağıtım stopajı yapılmayacağı gibi kar payının gerektirdiği gelir veya kurumlar vergisi ödenmemesini) ifade eder.

Nitekim 7256 sayılı Kanuna ilişkin tebliğde, bildirilen varlıklara ilişkin fonların kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopaj yapılmayacağı ve gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen bu tutarların vergilendirilmeyeceği açıklanmıştı.

7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 sayılı Kanun metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hariç aynı olduğundan, yeni varlık barışında da özel fonların 2 yıl geçtikten sonra çekilmesi halinde vergileme (stopaj ve ortak nezdinde gelir veya kurumlar vergisi açısından vergileme) yapılamayacağını düşünüyorum.

2- Fonun iki yıl içinde işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin, varlık barışı kapsamında kanuni defterlerine kaydettikleri varlıkları için pasifte özel bir fon hesabına kaydettikleri tutarlar, bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz.

Bu yasak pasifteki fonlara ilişkin olup, aktife alınan varlıkların işletme faaliyetleri için serbestçe tasarrufuna engel değildir. 

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde fonun iki yıl içinde ortaklarca çekilmesi, yani fonun nakden ortaklara dağıtılması veya kayda alınan varlıkların fona mahsup edilmek suretiyle ortaklara verilmesi; serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükelleflerde ise varlıkların bu mükelleflerce işletmeden çekilmesi halinde fon dönem kazancına dahil edilecektir.

Kurumlarda ayrıca bu tutarlar kar dağıtım stopajına tabi tutulacak (tam mükellef kurum ortaklara dağıtılan tutarlar hariç) ve gerçek kişilerde gelir vergisine, kurum ortaklarda ise iştirak kazancı istisnasının uygulanmadığı durumlarda kurumlar vergisine tabi tutulacaktır.

3- Fonun işletmeden çekişi halinde vergi korumasından yararlanılamaz mı?

Vergi korumasından yararlanabilmek için aşağıdaki şartlara uyulması gerekir:

1- a) Yurt dışında bulunan bildirime konu varlıkların;

Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren 2 ay içinde Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına uyulması,

* Bildirime konu edilen varlıkların Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması.

1-b) Türkiye’de bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların;

Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların 2 yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması,

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayanlar tarafından banka veya aracı kurumlardaki hesaplara yatırıldığını gösterir belgelerle tevsik edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına riayet edilmesi.

Buna göre, son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz.

Önceki bölümde ifade ettiğim üzere, varlıklar işletmeden çekilmeyip işletme faaliyetleri gereği kullanılabilir, hatta elden çıkarılabilir. Bu durum vergi korumasından yararlanmayı engellemez.

ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

4- Karşılaştırma tablosu

Son üç düzenlemeye ilişkin yasal düzenleme ve tebliğlerin ilgili bölümlerinin karşılaştırılmasına aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:

/././

Varlık barışından vergi mükellefi olmayanlar da yararlanabilir -Murat Batı- 

Varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlandı.

Varlık barışına ilişkin hükümler, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu maddede düzenlenmiştir. Maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiştir.

Tebliğ; yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilmesine, bunların gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları ayrıntılı şekilde düzenlemektedir.

Bununla birlikte düzenleme yalnızca yurt dışındaki varlıklarla sınırlı değildir. Türkiye'de bulunmasına rağmen gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilerek kayıt altına alınmasına ilişkin kurallar da Tebliğ'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan gerçek kişilerin yurt içinde bulunan bu nitelikteki varlıklarını hangi usulle bildirecekleri ve Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer ayrıntılar da Tebliğ'de düzenlenmiştir.

Bunun yanında, herhangi bir vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını Kanun kapsamında bildirebilmektedir. Aynı imkân, yurt dışında bulunan bu nitelikteki varlıklar bakımından da geçerlidir.

Tam da bu noktada bana en çok yöneltilen sorulardan biri şu oluyor:

"Herhangi bir ticari, zirai veya serbest meslek faaliyetim yok. Vergi mükellefi de değilim. Yastık altında tuttuğum altın veya döviz var. Hatta geçmişte kazandığım bir parayla altın veya döviz satın aldım. Bu varlıkları varlık barışından yararlanarak sisteme dahil edebilir miyim?"

Kanun ve Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde bu sorunun cevabı açıktır: Evet.

Çünkü düzenleme yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerini kapsamamaktadır. Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri, yurt içinde veya yurt dışında bulunan ve kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilmektedir. 

Varlık barışı düzenlemesinin en önemli sonucu, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklara ilişkin önemli bir vergi güvencesi sağlamasıdır. Başka bir ifadeyle, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklar ile bu varlıklardan elde edildiği kabul edilen gelirler nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.

Bunun için bildirime konu edilen varlıkların, Tebliğde öngörülen süre içinde banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırılması ve bu durumun tevsik edici belgelerle ispatlanması zorunludur.

Varlık barışından yararlanmak isteyenlerin ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunmalarına gerek yoktur. Bildirim, banka veya aracı kurum aracılığıyla yapılmaktadır. Banka ve aracı kurumlar ise bildirilen varlıkların değeri üzerinden Kanunda öngörülen oranda hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil ederek bağlı bulundukları vergi dairesine beyan edip ödemekle yükümlüdür.

Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir.

Bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle Kanunda sayılan yatırım araçlarında (örneğin devlet iç borçlanma senetleri, katılım fonları vb.) değerlendirilmesi taahhüt edilirse vergi oranı düşüyor:

Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir. 

Buna göre;

En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,

* En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,

En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,

* En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,

* En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4 oranında vergi uygulanacak.

Vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin bu kapsamda bildirdikleri varlıklar bakımından herhangi bir defter tutma veya muhasebe kaydı yapma yükümlülüğü de bulunmamaktadır.

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri bakımından ise farklı bir kural söz konusudur. Varlık barışı kapsamında kanuni defterlere kaydedilen tutarlar, özel bir fon hesabında izlenmek zorundadır. Bu fon hesabındaki tutarlar iki yıl geçmeden işletmeden çekilemez ve ortaklara aktarılamaz.

Buna karşılık, vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler bakımından böyle bir fon hesabı oluşturma veya iki yıl boyunca işletmede tutma zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu kişiler, bildirimde bulundukları varlıklar üzerinde serbestçe tasarruf edebilirler. 

Sonuç olarak

7582 sayılı Kanun ve bu Kanuna ilişkin Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde, varlık barışından yararlanma imkânının yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükellefleriyle sınırlı olmadığı açıkça görülmektedir. Vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Kanunda öngörülen şartları yerine getirmeleri hâlinde yurt içinde veya yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilecek, bu varlıklar bakımından Kanunun sağladığı vergi güvencelerinden yararlanabilecektir.

Bu yönüyle düzenleme, yalnızca işletmelerin kayıt dışı varlıklarını ekonomiye kazandırmayı değil, vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin kayıt dışında kalan varlıklarını da finansal sisteme dâhil etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu imkândan yararlanabilmek için Kanun ve Tebliğde öngörülen bildirim usulüne, sürelere ve diğer şartlara eksiksiz uyulması gerekmektedir.

Dolayısıyla varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

/././

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma + Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış -Cumhuriyet-

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma 

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankartın engellendiği iddiasına ilişkin görüntülerin ardından soruşturma başlattığını duyurdu.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşanan "ayet pankartı" tartışmasına ilişkin soruşturma başlatıldığını açıkladı.

YÖK'ten yapılan açıklamada, "Yeditepe Üniversitesinde gerçekleştirilen Hukuk Fakültesi Mezuniyet Töreni sırasında yaşanan ve kamuoyuna yansıyan olaylarla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu tarafından soruşturma başlatılmıştır." denildi.

Olay, 7 Temmuz'da düzenlenen mezuniyet töreninde bir öğrencinin üzerinde Kur'an-ı Kerim'den "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayetinin yer aldığı pankart açmasının ardından yaşanmıştı. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde pankartın önünün bir grup öğrenci tarafından kapatıldığı ve bu duruma alkışlarla destek verildiği iddia edilmişti.

ÜNİVERSİTE İNCELEME BAŞLATILDIĞINI DUYURMUŞTU

Tepkilerin ardından Yeditepe Üniversitesi de yazılı bir açıklama yaparak gerekli idari incelemenin başlatıldığını duyurmuştu. Üniversite, Kur'an-ı Kerim'den ayet içeren pankarta kurumsal olarak herhangi bir engelleme yapılmadığını, ilk değerlendirmelere göre yaşanan gerginliğin pankartın içeriğinden değil, pankartı taşıyan kişiden kaynaklandığını savunmuştu.

Üniversite ayrıca, hiçbir kutsal değere veya inanca saygısızlığın kabul edilemeyeceğini belirterek, kurumun İslam karşıtı bir tutum içinde olduğu yönündeki iddiaları reddetmişti.

***

Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış 

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankart nedeniyle yaşanan tartışmalara ilişkin yeni görüntüler yayımlandı. Görüntülerde öğrencinin pankartı tören boyunca taşıdığı, fiziksel müdahale yaşanmadığı görüldü.

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankart nedeniyle yaşanan tartışmalara ilişkin yeni görüntüler ortaya çıktı.  https://twitter.com/i/status/2075317075233407018

halkTV "Köşebaşı" -10 Temmuz 2026-


Yüzde 1’e ‘cennet’ memlekete felaket: Yine Cengiz… Halk TV görüntüledi -Bahadır Özgür-

Şu son çeyrek asırda memleket toprağına en fazla zarar veren kimdir diye sorsanız, herhalde ilk akla gelen isim Cengiz Holding’in sahibi Mehmet Cengiz olur. Her yaptığı iş bir doğa parçasını yok ediyor çünkü.İşte yeni işi de böyle. Kaz Dağları ve Artvin’de olduğu gibi bir büyük ‘talan anıtını’ da Bodrum’a dikiyor şu sıralar.Bodrum’daki Cennet Koyu’na inşa edilen ultra lüks devasa malikanelerin...https://halktv.com.tr/makale/yuzde-1e-cennet-memlekete-felaket-yine-cengiz-halk-tv-goruntuledi-1041337

/././

Mehter, F-35 ve NATO Masası -Serra Karaçam- 


NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca bir ittifak toplantısı değildi.Washington ile savunma dosyalarının yeniden masaya geldiği bir diplomasi sahnesiydi.En dikkat çekici başlıklardan biri, yıllardır Türkiye-ABD ilişkilerinin en zor dosyası olan S-400 ve F-35 meselesi oldu.Erdoğan S-400'e ne olacağı sorusuna manevralarla cevap vermedi.Soracak cesarette gazeteci çıksada cevabı alacak babayiğit...https://halktv.com.tr/makale/mehter-f-35-ve-nato-masasi-1041326

/././

halkTV


soL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

Aile hekimine yük üstüne yük!-Atilla Özsever- 

Son çıkan yönetmelikle aile hekimlerine evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Keza aile hekimleri, kayıtlı hastalarının poliklinik hizmetini gerçekleştirmek, hastaneden randevu almak ve 12 ay içinde gelmeyen hastalar için de ücretinden kesintiye uğramak gibi sorunlarla uğraşıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın 23 Haziran 2026 tarihli yönetmeliğiyle aile hekimlerinin evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Sağlık emekçileri, söz konusu yönetmelikle birlikte aile hekimlerinin iş yükünün daha da artacağına dikkati çekti.

Birlik ve Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Dr. Ahmet Mehlepçi, aile hekimlerine ek personel ve finansman desteği sağlanmadan önemli bir iş yükünün getirildiğini ifade etti. Yönetmeliğe göre, kişinin aile hekimine başvurusundan itibaren 24 saat içinde hekimin yanıt vermesi veya hastayı ziyaret ederek gerekli işlemleri gerçekleştirmesi gerekiyor.

Sendika Başkanı Dr. Mehlepçi, aile hekimlerinin yoğun bir poliklinik hizmeti verdiğini hatırlatarak şu görüşleri savundu:

“Böyle bir durumda hastaya ev ziyareti nasıl gerçekleştirilecektir? Aile hekimi aynı anda hem Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) hizmet vermek, hem de evde bakım hizmeti alan kişinin evinde bulunmak durumunda mı kalacak? Evde sağlık hizmeti alan bir hastanın ziyareti sırasında aile hekiminin kendi kayıtlı hastalarına kim hizmet verecek?”

Dr. Ahmet Mehlepçi, evde sağlık hizmeti verilmesini önemsediklerini ancak gerekli personel planlaması yapılmadan, aile hekimlerinin çalışma koşullarının iyileştirilmeden böyle bir yükümlülüğün yeni sorunlara yol açacağını belirtti (Taylan Gülkanat, Cumhuriyet, 25 Haziran 2026).

Bürokratik yükler

İstanbul Aile Hekimleri Derneği (İSTAHED) de, son çıkan yönetmelikle ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:

    •    Evde sağlık hizmetlerine ilişkin yapılan son düzenleme, vatandaşın hizmete erişiminde yeni bir kolaylık sağlamamaktadır. Başvuru süreçleri değişmezken, aile hekimlerine yeni değerlendirme, kayıt ve bürokratik işlem yükleri eklenmektedir.
    •    Aile hekimleri bugün koruyucu sağlık hizmetlerinden kronik hastalık takibine, aşılamadan tarama programlarına kadar sağlık sisteminin en yoğun alanlarından birini yürütmektedir. Buna rağmen sağlık sistemindeki her yeni ihtiyacın çözüm adresi olarak yine aile hekimlerinin gösterilmesi kabul edilebilir değildir.
    •    Evde sağlık hizmetlerinde ihtiyaç duyulan şey yeni formlar, yeni onay mekanizmaları ve yeni bürokratik basamaklar değildir. İhtiyaç; daha fazla personel, daha güçlü evde sağlık ekipleri ve yeterli saha kapasitesidir.
    •    Sahadaki yapısal sorunları çözmeden sorumluluğu aile hekimlerine devretmek çözüm üretmek değil, sorunu ötelemek ve görünmez kılmaya çalışmaktır.
    •    İSTAHED olarak sağlık hizmetlerini geliştirecek her adımı destekliyoruz. Ancak aile hekimliğinin sağlık sistemindeki her eksikliği kapatacak bir “yedek parça” ya da her soruna uygulanacak bir “yama” olarak görülmesine karşı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.

Randevu sorunu

Aile hekimleri, daha önce çıkarılan yönetmeliklerle hastalara kamu hastanelerindeki uzman doktorlardan randevu alınması, 12 ay içinde muayeneye gelmeyen hastalar için de ücretlerinden kesinti yapılması gibi sorunlarla karşı karşıya bulunuyorlar. Aile hekimlerinin randevu sorunuyla birlikte iş yükünü artıran şikayetleri özetle şöyle:

    •    Bizler randevu almaya başlayınca aynı hasta daha sık gelmeye başladı. İki haftada 10 kez gelen hasta var. Randevu nedeniyle kapıda muayene için bekleyen diğer hastalar da kuyruk oluşturuyor.
    •    Bir doktor olarak hastaya en az 20 dakika ayırmamız gerekir. Ancak bu pek mümkün olmuyor. Günde 80 hastayı muayene etmek durumunda kalıyoruz. Nüfus olarak 3 bin kişilik bir kesime bakmak zorundayız. Bu sayının mutlaka düşürülmesi lazım.
    •    Nüfus düşürülmeden ek işler veriliyor. Gerek randevu alma ve gerekse yeni yönetmelikle evde hasta bakımı nedeniyle iş yükümlülüğümüz daha da artıyor. Hastalarımıza gereken koruyucu hekimliği yapamıyoruz.
    •    Keza kapanan Aile Sağlığı Merkezleri var. Yenisi açılmadığı için oradaki hastalara da bakmak zorunda kalıyoruz. Yükümüz iyice artıyor. Angaryalar çok.
    •    Hasta Yönetim Platformu (HYP) adı altında hastaların diyabet, hipertansiyon, obezite ve kardiyovasküler gibi kronik rahatsızlıklarıyla ilgili bir anket çalışması yapmamız gerekiyor. Bu anket formunu doldurmak en az 15 dakikayı gerektiriyor. HYP yapmadığımız zaman hem soruşturma açılıyor, hem de ücretimizden kesinti yapılıyor. Bu tarz bürokratik işler arttı.
    •    AKP, oy kazanmak uğruna sözüm ona hastayı memnun etmek için randevu ve evde bakım sistemini getirdi. Ancak bu durumlar, aile hekiminin iş yükünü arttırdığı için hastayla da yeterince ilgilenemiyoruz. Alt yapı çalışmaları hazırlanmadan bu tür ek işler verilmesinin gerçek anlamda ne hastaya, ne de bizlere bir yararı oluyor.

/././

Kamu düzeni mi, NATO düzeni mi?-Ali Rıza Aydın- 

Emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir. ‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.

NATO Zirvesi'ne damga vuran çok başlık var; analiz edilecek, tartışılacak. İkisi var ki NATO’nun emperyalist, hukuk tanımaz ve saldırgan yüzünü, patronunun ABD olduğunu, Türkiye’ye büyük tuzak kurulduğunu göstermeye yetiyor: Birincisi Trump’ın İran’a tehdidi ve saldırı emrini Ankara’da vermesi, ikincisi kendi seçim kampanyasını komünizm karşıtı söyleme bağlaması. 

Komünizm karşıtlığı konusu, Zirve öncesi ve sırasındaki NATO karşıtı eylemlere, özellikle de Türkiye Komünist Partisi’nin 5 Temmuz Kızılay eylemine yanıt anlamına da geliyor. Yurtseverleri, sosyalistleri, komünistleri silip atma yanıtı. 

Emperyalizme, saltanata ve hilafete karşı Kurtuluş Savaşı'yla kurulan, yurtta ve dünyada barışı amaç edinen Cumhuriyet ve geleceği için emek verenler kendilerine, uluslarına ve dünya emekçilerine karşı yapılan ve yapılacak olan tüm kara planları yırtıp atmak amacıyla toplumcu anayasayı ve düzeni savunurken, onların NATO karşıtı eylemlerini kamu düzeni ve yararı adına yasaklayan, engelleyen, saldırarak yaralayan ve gözaltı uygulayan, terörle bağlantı kurmaya çabalayan düzen neyi savunuyor?

“Kamu düzeni”, sıklıkla kullanılan ve anayasal anlatımla “herkes”in arkasında bir hinlik aramadan ortaklaşacağı, kendi adına, çocukları adına, içinde yaşadığı toplum adına olumlu şeyler duyumsayıp anlatacağı, toplum halinde yaşamanın gereği olduğunu bildiği, “kamu yararı”yla birbirini tamamlayan anayasal bir kavram. Hukuksal meşruluğuyla olgusal meşruluğunun iç içe geçtiği, birbirini etkilediği kavramlardan biri. İçeriği bakımından herkesin kendince kurduğu bir dünyayı değil herkesin bir arada yaşadığı eşitleştirilmiş, özgürleştirilmiş, adaletli bir dünyayı, elbette maddi ve manevi yaşam hakkının kullanıldığı yaşanabilir bir canlılar topluluğunu ve doğayı anlatır. Tam da bu nedenlerle sınıfsaldır. 

Sermaye sınıfının, siyasal iktidarın ve ortaklarının, etnik ve dinsel gericilerin, kamu görevlisi ya da özel kişi olarak yandaşların, burjuvazinin, emperyalistlerin kamu düzeni anlayışı halkın içinde olmadığı, zaman zaman kıyısından geçmesine izin verildiği egemen sınıf anlayışıdır. 

Kamu düzeni ve yararını hukuksal biçimsellikten kurtarırsak ayrımcılığa, imtiyaza hayır diyerek eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin sağlanmasına ulaşırız. Böyle bir siyaset, ideoloji, program ve eylem toplumsal düzenin özü olup kapitalizm, emperyalizm gibi düzenlere sıkıştırılamaz.

Hukuksal okuma yaparsak eşitlikçi kamu düzenini savunan bir siyasi partinin toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin, eleştirinin ve propagandalarının kamu düzeni gerekçesiyle yasaklanmasında haklı neden olmadığı gibi savaş ve silah yanlısı, emperyalist ve kapitalist düzenin siyasal ve ekonomik besleyicisi, kendisi de emperyalist olan NATO’nun toplantısı gerekçe gösterilerek yapılan yasaklamaların da haklı nedeni yoktur. Özetle Zirve'nin yapıldığı ülkenin kamu düzeni NATO için bozulmuş, siyasal iktidar da buna ortak olmuştur. Yasakların, baskının ve şiddet kullanarak gözaltına almaların toplumda yaratacağı etki de kamu düzenini bozucudur. NATO liderleri yönünden bakıldığında, özel çıkarlar için belli kişilerin yararına kural konulmama ilkesi de ihlal edilmiştir.

Ankara halkı potansiyel suçlu sayılarak kamu düzeni ve yararı ile NATO toplantısı arasında denge kurulamaması, önlem adı altında yapılanların meşruluğunu ortadan kaldırıcı niteliktedir.

Anayasasında hukuk devleti ve demokratik toplum düzeni yazan bir ulusta NATO’cu siyasi partilerin bulunması nasıl olağan karşılanıyorsa NATO karşıtı siyasi partilerin bulunması da olağan karşılanmalıdır. Öte yandan NATO akla gelen gelmeyen hemen her alanda çalışma ve eylem yaptığı için ve bu çalışma ve eylemler Türkiye’de ve diğer ülkelerde ulusal/uluslararası tüm alanları, siyaset ve ekonomiyi, bireysel olarak insanları ve toplumu yakından ilgilendirdiği için siyasal partiler dışındaki diğer kitle örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve de basın yayın kuruluşlarının da ilgi alanındadır, bu da olağandır. 

Bu nedenlere, emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir.

‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.

Kapitalizmin/emperyalizmin, sömürücü düzenin sınırsız çıkarları ve tahakkümü için tüm yolların temizlenmesine ve emekçi halkın, işçi sınıfının toplumsal düzeni ve yararının yok sayılmasına izin verilemez. 

İşçi sınıfına korku salacaklarını sanıyorlar, yanılıyorlar.

Zirvede savaş hazırlığı -Alpaslan Savaş- 

Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.

Macron’un sabah koşusu, Trump’ın Erdoğan’la kanka pozları, yeniçeri ritüelleri, NATO’culukta kendini kaybetmiş iktidar gazetecilerinin gerçeküstü yorumları derken Türkiye tarihine utanç vesikası olarak geçecek NATO Zirvesi sona erdi.

Zirve’nin en net sonucu, dünyanın bir savaşa doğru koşar adımlarla ilerlediğidir.

Trump’ın ikinci gün katıldığı basın toplantısında sarf ettiği sözler durumun vahametini yeterince gösteriyor. İran’la işinin bittiğini, İspanya’dan nefret ettiğini, Danimarka’dan Grönland’ı alacağını, NATO için daha az para veren ülkelere duyduğu öfkeyi, hangi liderleri sevip hangilerini sevmediğini anlatan bir küstahı dinledik. Aynı toplantıda konuşan NATO Genel Sekreteri Rutte ise Rusya’nın kendileri için bir tehdit olduğunu bir kez daha ilan etti ve savunma yatırımlarının ekonomilerini büyüteceğini söyledi.

Savaşmak istiyorlar, bu açık. Çünkü doymak nedir bilmeyen uluslararası tekeller, sanayi ve finans burjuvazisi kazançlarının ancak savaşarak katlanacağını düşünüyor.

Sadece Trump değil, AB liderleri de iki gün boyunca savaş naraları atıp durdu. Trump kadar sakil değiller belki ama açıktan savaş sanayini övüp silahlanmaya ayrılacak bütçeleri konuşuyorlar. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Layen Avrupa’yı savunmak için yeniden silahlandıklarını ve silah sanayinin Avrupa’da iyi işler yarattığını söylüyor.

Geçmişte iki dünya savaşına gözünü kırpmadan imza atmış devasa şirketlere sahip uluslararası tekellerin, savaşarak kazanma isteği daha açık nasıl ilan edilebilir ki.

Adına Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisi diyorlar. Bir savaş hazırlığıdır.

Kiminle mi savaşacaklar? Düşman mı yok! Suriye’de yapılanlara, Filistin’e, İran’a, Venezuela’ya, Ukrayna-Rusya savaşına, Küba ambargosuna bakmak yeterli. Emperyalizm için uluslararası ilişkilerde iş birliğinin değil rekabetin esas olduğu da akıldan çıkarılmamalı.

Türkiye bu savaşta asker olmaya çok istekli görünüyor. Zirve, bunun kanıtı oldu. Erdoğan için belki de tek çıkış yolu bu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, büyük ayak bağı onlar için. Milli Eğitim Bakanı’nın Kurtuluş Savaşı için “neyden kurtulmuşuz canım” demesi ve bunun zirveye denk gelmesi bu nedenle tesadüf değil. Yeni Osmanlıcılık, yayılma arzusunu içeren bir iddiadır ve emekçi halkımızın değil Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını ifade eder.

Zirveye katılan Hollanda Genelkurmay Başkanı Eichelsheim, bu arzunun karşılığı olduğunu en açık ifade eden kişi. Türkiye’nin, AB’nin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir savunma sanayisine sahip olduğunu vurguluyor ve bu nedenle önümüzdeki dönem AB için askeri açıdan Türkiye’nin öneminin artacağını söylüyor.

NATO Genel Sekreteri de benzer görüşlere sahip. O da Türkiye’nin sahip olduğu savunma sanayi kapasitesinden övgüyle söz ediyor. Belli ki o kapasiteyi tepe tepe kullanmak istiyor.

İktidar medyası günlerdir tüm bunları “İşte Büyük Türkiye” diye sundu. Manşetleri Erdoğan ve Trump’ın el ele verdikleri fotoğraflar süslüyor.

Trump rüzgarı…

Tarihi buluşma…

Papazı anlattı…

Çantasındaki F-35…

Minab’ı unuttular demek ki. Gazze’yi de. Ya da hiç umurlarında olmadı zira Amerikancılık en büyük ikiyüzlülük.

Emperyalist kibir büyük, ona yaranma çabası aşağılayıcıdır.

Bu uğursuz örgüte, NATO’ya 1952’de girdik. Girişi hızlandıran en önemli olay 1950’de Kore’ye asker göndermemizdi. Kore’de Türk askerini ABD komutasında savaştırdılar. O zaman da utanmamışlardı. “Düşman çok üstün bir kuvvetle karşımızda belirdiği ve onun önünden çekilmek zorunda kaldığımız zaman Türkleri muharebeye soktum. Eğer elimin altında Türk Birliği mevcud olmasaydı, bugün bütün Amerikan kıtaları imha edilmiş olacaktı.”

24 Aralık 1950 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin kahramanlık hikayesi diye manşetten verdiği bu demeç, Kore savaşının ABD’li Generali Walton Walker’e ait. Kendisi fotoğrafta Türk askerine madalya takarken görülüyor.

İşte Amerikalı generalin itiraf ettiği gibi, Amerikan askeri ölmesin diye 721 Türk askeri öldü, 171’i kayboldu, 243’ü esir oldu, 2143’ü yaralandı.

Dönemin iktidarları NATO’ya böyle kapıladılar ülkeyi. Komünizm en büyük korkularıydı. Anti-komünizm ülkeyi ABD müstemlekesi yaptı.

Şimdi ev sahipliği yaptığımız NATO Zirvesi'nin tarihe bir “savaş hazırlığı zirvesi” olarak geçeceğini düşünebiliriz. Tüm dünyayı Birinci Dünya Savaşı öncesinin siyasi, ekonomik ve askeri iklimine soktular. Savaşmak istiyorlar. Uluslararası tekellere ve burjuvaziye savaşarak kazandırmak arzusundalar.

Türkiye’nin bu zirveden ne aldığını ise sanıyorum en güzel özetleyen şey Uykusuz mizah dergisinin kapağındaki, Erdoğan’ı ellerinin üstünde havaya atıp tutan Trump’ın ve diğer liderlerin “En büyük asker bizim asker” diye bağırdıkları karikatürüdür.

Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.

Ülkeyi bu çılgınlıktan çıkaracak tek kuvvet, bağımsız, cumhuriyetçi ve eşitlikçi siyasi hattın toplumsallaşmasıdır. Zirve sırasında düzen siyasetinin A’dan Z’ye tüm çizgilerinin açık ya da çekingen NATO’culuğu bunun kanıtı sayılsın. Bunun diğer kanıtı da başta 5 Temmuz Pazar günü Kızılay’da olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında Amerikancılığa karşı sokağa çıkan, direnen komünistler, sosyalistler ve yurtseverlerdir.

Çünkü bizim için Amerikancılık yüz kızartıcı bir suçtur.

Ülkemizi bu suçun utancından mutlaka kurtaracağız.

/././

soL

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-

NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis-  NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güze...