T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı mı?-Bekir Ağırdır- 

Türkiye’de ekonomik ve siyasal gerilimlerin ötesine geçen derin bir duygusal yorgunluk yaşanıyor. Beklentiler küçülürken, toplum nefes alacak alanlar arıyor; gülmek ve mizah da bu arayışın önemli bir parçası haline geliyor. Araştırmalar, gülmeye duyulan ihtiyacın arttığını ancak mizahın kamusal alanının daraldığını gösteriyor. Yanlış anlaşılma korkusu ve toplumsal baskılar mizahı kırılganlaştırıyor...

Televizyonun siyah beyaz olduğu yıllarda izlediğim bir film vardı; Houdini’yi, yani meşhur kaçış ustasını anlatıyordu. Tony Curtis’in oynadığı bu filmde Houdini, deli gömleğiyle bir çuvala giriyor, ardından bir sandığa kilitleniyor ve hepsinden kendi başına kurtuluyordu. En büyük numara ise bu sandıkla birlikte buz tutmuş bir nehrin üzerinde açılan bir delikten suya bırakılmasıydı.

Gerçekte nasıldı bilmiyorum ama filmde Houdini sandıktan çıkmayı başarıyor, ancak buzda açılmış o deliği bulamıyordu. Kurtarılmayı beklerken, suyla buzun arasındaki birkaç santimetrelik boşluklara burnunu dayayarak nefes almaya çalışıyordu.

Çocukluğumdan beri bu sahne aklımdan hiç çıkmadı. Çünkü en sıkışık anlarda bile insanın nefes alacak küçük aralıklara ihtiyacı olduğunu, bazen o aralıkları kendimizin yaratması, bazen de arayıp bulması gerektiğini düşündürüyordu bana…

Türkiye uzun süredir ekonomik krizlerin, siyasi kutuplaşmaların, iktidar içi gerilimlerin ve toplumsal dokudaki çözülmenin içinden geçiyor. Yaşadığımız artık yalnızca politik ya da ekonomik bir sorun değil; toplumsal bir çaresizlik ve derin bir duygusal yorgunluk hâli. Beklentiler küçülüyor, umutlar daralıyor, nefes almak zorlaşıyor.

Toplumun hayatta kalabilmek için aradığı nefes aralıklarından biri de gülmek ve mizah. Veri Enstitüsü’nün ocak ayı Veri Pusulası araştırması bu nedenle gülme ve mizaha odaklandı. Gülmeyi unuttuğumuza dair pek çok gözlemimiz olsa da bu çalışma, meseleyi sosyolojik boyutuyla ele alan ilk örneklerden biri. Bulgular, mizahın bireysel bir özellikten çok sosyal bir deneyim olduğunu, gülmenin paylaşıldıkça çoğaldığını gösteriyor.

Gülmek çoğu zaman hafife alınsa da toplumsal ruh halini anlamak için önemli ipuçları taşıyor. İnsanların neye, ne zaman ve kiminle güldükleri; hem bireysel tercihleri hem de yaşadıkları dönemin gerilimlerini ve nefes alma ihtiyacını yansıtıyor. Araştırmada gülmenin bir ihtiyaç olarak nasıl görüldüğünü, mizahın neden geçmişe kıyasla daha temkinli bir alana sıkıştığını ve hangi koşullarda güçlendiğini anlamaya çalıştık. Bulgular, mizahın eğlencenin ötesinde; duygusal dayanıklılık, hayatla baş etme ve sosyal bağ üreten bir mekanizma olduğunu doğruluyor.

Mutluluk arayışının mottosu: Daha azını isteyerek ayakta kalma

Bulgular birlikte değerlendirildiğinde toplumsal tablo daha net görünüyor. Gülmeye olan ihtiyaç artıyor ama gülmenin alanı daralıyor. Bilgiye erişim genişliyor ama güven azalıyor. Birlikte yaşamaya mecburuz ama birbirimize temkinliyiz. Bu tabloyu artık sadece “kutuplaşma”, “ekonomi” ya da “siyaset” kavramlarıyla açıklamak mümkün değil. Sorunlar, bireysel duygu dünyalarından başlayıp kamusal alana uzanan bir zincirin her halkasında birikmiş durumda.

Araştırmanın ilk bulgusu, toplumun neredeyse yarısının (yüzde 46) iki yıl öncesine göre daha mutsuz olduğunu gösteriyor. Üstelik bu artış yüksek gelir gruplarında bile görülüyor. Bu durum, ekonomik koşulların ötesinde daha yapısal bir duygu krizi yaşandığını düşündürüyor. Buna karşılık mutluluğun kaynakları değişmiyor: Sağlık, aile ve maddi güvence.

Bu üçlü, toplumun hâlâ temel güvenlik ihtiyacına tutunduğunu gösteriyor. İnsanlar daha iyi bir hayat hayal etmekten vazgeçmiş değil; ancak gündelik hayatın ağırlığı altında beklentilerini küçültüyor. Büyük idealler yerini küçük ferahlıklara bırakıyor: “Bari bir akşam rahat uyuyayım”, “Bari çocuğum sağlıklı olsun.” Türkiye bugün daha iyiyi aramaktan çok, eldekini kaybetmeme çabasıyla yaşıyor.

Toplumun yüzde 82’si gülmeyi bir ihtiyaç olarak görürken, yüzde 70’i mizahın geçmişe göre daha dar ve temkinli bir alana sıkıştığını düşünüyor. Bu paradoks önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Gülmeye duyulan ihtiyaç artarken, yanlış anlaşılma ve kırılma korkusu gülmenin alanını daraltıyor.

Gülme ihtiyacı artıyor gülme cesareti azalıyor

Araştırma, mizahın artık hafif bir eğlenceden çok bir baş etme stratejisi ve toplumsal nefes alma alanı hâline geldiğini gösteriyor. Ancak bu ihtiyaç büyürken mizahın güvenli sınırları daralıyor. Toplum gergin, kutuplaşma yüksek ve yanlış anlaşılma kaygısı yaygın.

Bu daralmanın arkasında pek çok unsur var: İktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğü, yargı ve güvenlik bürokrasisinin sert tutumu, dijital dünyadaki örgütlü linç kültürü ve toplumsal kabullerin ürettiği baskılar.

“Bir kadın toplum içinde gülerken kontrollü olmalıdır” görüşüne toplumun yüzde 50’sinin katılması, kadın neşesinin hâlâ denetlenmesi gereken bir davranış olarak görüldüğünü gösteriyor. Yaş ve muhafazakârlık arttıkça bu norm güçleniyor, eğitim düzeyi yükseldikçe zayıflıyor. Kadınlar için gülmek, böylece duygusal bir ifadeden çok ahlaki ve sınıfsal kodlarla sınırlandırılan bir davranışa dönüşüyor.

“Karı gibi gülme” ifadesine karşı çıkanların oranı yüksek olsa da (yüzde 55) bu söylemin özellikle eğitimsiz ve geleneksel gruplarda hâlâ karşılık bulması, erkeklik normlarının sertlik, kontrollü gülme ve duygusuzluk üzerinden kurulduğunu gösteriyor. Bir anlamda erkeğin gülüşü bile maskülenliğe uygunluk filtresinden geçiyor.

“Yüksek sesle gülmek beni küçük düşürebilir” hissi de dindarlık ve hayat tarzına göre değişiyor. Hatta toplumun yaklaşık üçte biri siyasetçilerin ciddiyetini güçle ilişkilendiriyor. Tüm bu kabuller, kamusal alanda gülmenin özellikle bazı hayat tarzlarında ahlaki bir performans olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.

Mizahın sınırlarını din, kimlik ve adalet duygusu çiziyor

Toplumun yüzde 79’u “Her şeyin şakası yapılmaz” diyor. Şaka yapılmaması gereken konuların başında dini değerler (yüzde 58) geliyor. Onu engellilik (yüzde 55), çocuk istismarı (yüzde 53) ve kimlik temelli başlıklar (yüzde 52) izliyor. Sosyal dinleme analizleri de özellikle din konusunda mizahın “sınır” değil, “sınır ihlali” olarak algılandığını ve çoğunlukla negatif duygu ürettiğini gösteriyor.

Bu sınırlamalar iki durumu aynı anda anlatıyor: Toplum bir yandan dezavantajlı gruplara ve çocuklara dair empati alanını korumak istiyor, öte yandan din ve kimlik konularında son derece yüksek bir hassasiyet sergiliyor. Din odaklı mizahın eğlence değil “saygısızlık” ve “provokasyon” olarak kodlanması da bu yüzden.

Nitekim dini mizah, ifade özgürlüğü tartışmalarının en çok düğümlendiği alanlardan biri haline gelmiş durumda. Bulgular, dinle ilgili şakaların ortak bir gülme yaratmaktan çok kimlik ve adalet tartışmalarını tetiklediğini gösteriyor.

Tüm bu ataerkil kabuller ve toplumsal sınırlamalar birleştiğinde, gülmenin bazı durumlarda kamusal bir risk haline geldiği görülüyor. Özellikle kadınlar için kamusal alanda gülmek hâlâ görünmez kurallarla sınırlandırılıyor. Dijital ortamda sınırlar kısmen gevşese de yanlış anlaşılma ve linç kültürü nedeniyle dijital alan da güvenli değil; kırılgan ve gergin bir kamusal zemin sunuyor.

Mizahın psikolojik fonksiyonu: Hayatla başa çıkma

Mizah ve gülme çoğu zaman hafif konular gibi görülür. Oysa araştırma, mizahın toplum için bir denge arayışı ve baş etme biçimi olduğunu gösteriyor. İnsanlar neye güldüklerini ya da nerede susmayı tercih ettiklerini anlatırken, aslında yaşadıkları dönemin sınırlarını tarif ediyorlar.

Veriler mizahın iki işleve büründüğünü söylüyor. İlki, günlük stres içinde kısa bir rahatlama, bir nefes aralığı olarak mizah. Bir dizi sahnesi, bir stand-up gösterisi ya da kısa bir skeç küçük ama iyileştirici anlar yaratıyor.

İkincisi ise “ağlanacak halimize gülüyoruz” hali. Bu gülme artık neşeden çok çaresizliğe verilen bir tepki. Öfke, korku ya da isyan yerine gülerek karşılık verme… Duygusal yorgunluk, tepkilerimizin repertuvarını değiştirmiş durumda.

Bu iki mizah türü, toplumun ruh halinin iki yüzü gibi: Aynı anda nefes almaya çalışmak ve aynı anda nefessiz kalmak.

Mizahın tüketildiği mecralar da bu tabloyu doğruluyor: Instagram (yüzde 64), YouTube (yüzde 53)ve televizyon (yüzde 63). Bu durum, mizahın giderek daha kısa, hızlı ve algoritmaların yön verdiği bir forma büründüğünü gösteriyor. En çok sevilen türler skeç, durum komedisi ve stand-up. Tercihleri belirleyen en güçlü kriter ise zekice mizah yapabilmek (yüzde 86).

Mizah bir ihtiyaç ama kırılgan bir alan

Bulguların temel mesajı net: Toplumun gülmeye ihtiyacı artıyor ama mizahın kamusal güvenlik alanı daralıyor. Bu daralma; toplumsal gerilim ve belirsizlikten, özellikle kadınlar ve “kutsal” alanlar etrafında şekillenen sosyal normlardan ve kurumlara duyulan düşük güvenden besleniyor.

Mizah hâlâ güçlü bir sosyal yapıştırıcı. Ancak herkesin aynı şeylere gülebildiği ortak alan giderek küçülüyor. Türkiye’de mizah kaybolmuş değil; fakat siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar, güvensizlik ve ruh hâlindeki kırılganlık nedeniyle daralmış bir kamusal zeminde varlığını sürdürüyor. Bu yüzden mizah, kimi için dayanıklılık aracı, kimi için ise mayınlı bir alan hâline geliyor.

Geleceğe, kurumlara ve gidişata duyulan güvensizlik derinleştikçe, bu güvensizlik birbirimize duyduğumuz güveni de aşındırıyor. Toplumsal dayanıklılık zayıflıyor. Ve bu durumdan çıkışın sorumluluğu yalnızca siyasilere ait değil; toplumsal esenlik tüm kamusal aktörlerin ortak sorumluluğu.

Bugünün Türkiye’sinde siyasetçiler, sivil toplum, sanatçılar ve ekonomik aktörler aynı toplumsal gerilimi soluyor. Çözüm tek bir aktörde değil. Herkes kendi payına düşeni yapabilir. O pay da gürültüyü artırmak ya da kutuplaşmanın savaşçıları olmak değil; toplumun nefes alma alanlarını genişletmek olmalı.

Toplumsal esenlik için

Bugün toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey, tansiyonu düşüren bir iletişim. Bağırmadan konuşmak. Büyük vaatler yerine küçük güvenceler vermek. Hiddetle değil, sakinlikle yaklaşmak.

İnsanların en temel ihtiyacı duyulmak; dinlenildiğinden ve dikkate alındığından emin olmak. Muhatabından “Seni dinliyorum” cümlesini duymak. Bu cümle, politikadan iletişime, sanattan markalara kadar her alan için ortak bir iyileştirici araç.

Toplum mizahı seviyor, özlüyor ve ona muhtaç. Katıla katıla gülmeyi, birlikte gülebilmeyi istiyor. Toplumun duygu haritası, insanların yorgun olduğunu ama umudunu tümden yitirmediğini gösteriyor. Gülme ihtiyacı yüksek, alanı ise dar.

Belki de bu yüzden, toplumun bugün büyük sözlerden önce küçük temaslara, küçük etkileşimlere, küçük gülümsemelere ihtiyacı var. Çünkü araştırmanın en önemli bulgularından biri, gülmenin başkalarıyla birlikteyken arttığını gösteriyor. “Başkalarıyla birlikteyken, tek başıma olduğum zamana kıyasla daha çok gülerim” ifadesine itiraz edenlerin oranı yalnızca yüzde 10. Bu da gülmenin esasen sosyal bir deneyim olduğunu hatırlatıyor.

Oksijen'den alınmıştır.

/././

Çocukları rahat bırakın -Mehmet Y.Yılmaz- 

Ezbercilikle dindar olunamayacağını Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki deneyimiyle öğrendik sayılır. Birçok ülke de geçmişte böyle bir  endoktrinasyon deneyimi yaşadı. Bugün o ülkelerde, o öğretilerin esamesi bile okunmuyor...

yusuf tekin

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 81 ildeki bütün okullara yazı göndermiş, 4 – 6 yaş grubundaki çocuklar Ramazan boyunca camilere götürülecekmiş. 

Çocuklara sahur, iftar, oruç gibi kavramlar öğretilecek, konuyla ilgili söyleşiler düzenlenecekmiş. 

Bilmiyorum hatırlayan kaldı mı ama siyasal İslamcıların Türkiye’de henüz iktidar olmadıkları günlerde “insanların çocuklarını istedikleri gibi eğitme hakkından” sıkça söz edilirdi.

Kuran kurslarının bazılarının “kaçak olduğu” yıllardı, devletin çocuğuna Kuran öğretmek isteyen ebeveynlerin işine karışmaması gerektiğinden söz edilirdi. 

O günler geride kaldı, böyle bir haktan söz eden de kalmadı. 

Millî Eğitim Bakanlığı, belli ki “dindar nesiller yetiştirme projesi” çerçevesinde şimdi de doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek yaştaki çocukları endoktrine etmeyi hedefliyor. 

Ebeveynlerine sorma gereği duymadan çocukları camilere götürüp, pedagojik formasyona sahip olmayan imamlar marifetiyle endoktrine edecekler. 

Ebeveynlere sorulmuyor çünkü biliyorlar ki soracak olurlarsa ailelerin çok büyük bölümü bunu kabul etmeyecek. 

Türkiye’nin en az yarısının Müslümanlık anlayışı ile bugünkü rejimin Müslümanlık anlayışı örtüşmüyor çünkü. 

Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın da altını çizdiği gibi rejimin çizdiği dindar insan portresi nedeniyle “dindarlık şu anda herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Millet Müslümanlığı bıraktı. Başörtüsünü terk ediyor.” 

Araştırmacı Selim Koru’nun paylaştığı bir araştırma sonucuna göre “Din insanlarına güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 22,4. 

Yani soracak olsalar beş kişiden dördü, çocuklarının camilerdeki “güvenmedikleri” din insanları tarafından eğitilmesini istemeyecek. 

Geçen gün de sözünü etmiştim, IPSOS’un 30 ülkede gerçekleştirdiği ‘Eğitim Monitörü 2025’ araştırması gösteriyor ki Türkiye de dahil ülkelerin tümünde en az tercih edilen dersler din dersleri. 

Türkiye’de “din derslerini tercih eden” kitle dünya ortalamasının (yüzde 7) üzerinde ama sadece yüzde 12! 

Bu araştırmanın tümüne bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  

İstanbul Valisi de geçen gün 4 – 6 yaş grubu çocuklar için Kuran Kursları açılacağını söylemişti. 

Türkçe okuma yazma öğrenmeden, Kuran-ı Kerim ezberletme projesi sanırım bu. 

O yaştaki çocuklar Türkçe okuma yazmayı bile öğrenmemiş oluyorlar. 

Vali Bey’in projesiyle de ne anlama geldiğini bilemeyecekleri Arapça Kuran-I Kerim’i ezberleterek bu çocukları “dindar” yapacaklarını zannediyorlar sanırım. 

Ezbercilikle dindar olunamayacağını Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki deneyimiyle öğrendik sayılır. 

Birçok ülke geçmişte böyle bir endoktrinasyon deneyimi yaşadı. 

Bugün o ülkelerde, o öğretilerin esamesi bile okunmuyor. 

Türkiye’de de böyle olacak ama kaybedilen yıllar geri gelmeyecek. 

Türkiye’nin sanayi devrimini kaçırmasında bağnazlığın da rolü küçümsenemez. 

Öyle görünüyor ki benzeri bir bağnazlık yüzünden yapay zekâ devrimini de kaçıracağız. 

/././ 

Don ve kuralık çıkmazı: Bakanlar birbirine düştü!..-Yalçın Doğan- 

Gıda fiyatlarındaki anormal artışı Cevdet Yılmaz, Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan “don ve kuraklığa” bağlıyor.  “Don ve kuraklık” varsa, Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı’nın deyimiyle, “son altı çeyrekte”, yani son bir buçuk yılda nasıl oluyor da tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız?..

Koro üç solistten oluşuyor:

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan. Üçü de, aynı noktaya atış yapıyor:

“Gıda fiyatlarındaki artışın nedeni soğuk hava, don ve kuraklıktır."

Cevdet Yılmaz biraz daha açıyor:

“Ocak ayında enflasyon beklentilerin üstünde geldi, burada özellikle gıdanın rolünü görüyoruz. Geçen yıl hem don, hem kuraklık yaşadık. Tarım sektörümüz küçüldü, enflasyonu olumsuz etkiledi."

Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne göre, Ekim 2024 - Eylül 2025 arasında yağışlar son otuz yılın ortalamasından yüzde 26 daha düşük.

Sıcaklık verilerine gelince, 1950 - 2025 arasında yıllık ortalama sıcaklık 15.6 derece. 2025 ortalaması ise, 12.2 derece. Yani, tarımsal üretimde “don” etkisi epey sınırlı.

AKP’nin gıda fiyat karnesi

Ocak ayında gıda fiyatlarında yıllık artış yüzde 31.69, çok yüksek. Dolayısıyla, tartışma bitmiyor.

Zaten...

AKP’nin gıda fiyatları karnesi kırık.

2004 - 2026 arasında gıda enflasyonu ortalama yüzde 20.52.

Kasım 2022’de yüzde 102.55 artışla, tüm zamanların rekorun kırıyor.

Nisan 2016 ise, yüzde 1.38 ile en düşük seviyeye iniyor.

Merkez Bankası raporu

Geçen hafta Fatih Karahan 2026 yılı ilk enflasyon raporunu açıklıyor.

Daha önce açıklandığı gibi, enflasyon hedefi yine yüzde 5.

Ama, tahmin yüzde 16 iken, daha şimdiden yüzde 15 - 21 aralığına yükseltiyor.

Hedef hala yüzde 5!..

Dalga geçer gibi!..

Normali hedefin ve tahminin birbirini tutması iken, ne hedef tutuyor, ne tahmin. Bu sıradan bir hata değil, çalışanlara ve emeklilere yansıması ağır:

Ücret artışları böyle sınırlanıyor.

Neden tutmuyor?

Merkez Bankası raporuna göre, geçen yıl hedefte ve tahminde sapmanın nedenleri, sırasıyla:

1-İthal fiyatlarındaki artış,

2-Enflasyonun ana eğilimi,

3-Yönetilen fiyatlar,

4-Gıda fiyatlarındaki artış.

İlki hariç, diğer üçü neden hükümetin beceriksizliğinin göstergesi.

“Ana eğilimi” dediği, enflasyonun düşmeyeceğine ilişkin halktaki beklenti. Bu yıl piyasada, reel sektörde ve halkta beklenti, enflasyonun yine tahminlerin üstünde gerçekleşeceği yönünde.

“Yöneltilen fiyatlar”, doğalgaz, benzin, mazot ve elektriğe yapılan zamlar.

“Gıda fiyatları artışını” ise, don ve kuraklık üzerinden tarım üretimindeki düşüşe bağlıyor.

Tarım Bakanı: Rekor kırdık

İşte, şimdi tam şenlik!..

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı ise, Gaziantep’te bir törende tam tersine, “bitkisel ve hayvansal üretimde Cumhuriyet Tarihinin rekorlarını kırdık” diyor ve ekliyor:

“Sebze ve meyve üretiminde dünyada dördüncü sıraya çıktık. Bugün tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız. Türkiye tarımda 32.6 milyar dolarla net ihracatçı bir ülkedir. Tarım sektörümüz son altı çeyrektir aralıksız büyüyor."

Daha üç gün önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz:

“Tarım sektörümüz küçüldü, enflasyonu olumsuz etkiledi."

Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası da Cevdet Yılmaz gibi düşünüyor!..

Kim doğru söylüyor?..

Pazarların dili

Kaldı ki, Tarım Bakanının dediği gibi:

-Sebze ve meyvede madem akıllara durgunluk veren üretim rekoru kırıyoruz, o fiyatlar günden güne neden artıyor?..

-Madem “ihracatçı ülkeyiz”, ihracat neden kısılmıyor, içerde arzı artırarak, fiyatlar neden dizginlenmiyor?..

-Madem “ihracatçı ülkeyiz” mercimekten kuru fasulyeye, patatesten pirince, buğdaya, pamuğa, pirince kadar pek çok ürünü neden ithal ediyoruz, “Arjantin Elması, Belçika Zeytini, Rus Portakalı, Kazak Soğanı’nın” pazarlarda işi ne?..

Birbirlerini yalanlıyorlar

Gıda fiyatlarındaki anormal artışı Yılmaz, Şimşek ve Karahan “don ve kuraklığa” bağlıyor ya...

“Don ve kuraklık” varsa, Yumaklı’nın deyimiyle, “son altı çeyrekte” yani, son bir buçuk yılda, nasıl oluyor da, “tarımsal hasılada Avrupa’da birinci, dünyada yedinci sıradayız?..”

Ya Tarım Bakanı palavra atıyor, birinci, yedinci falan değiliz...

“Don ve kuraklık” yoksa, gıda fiyatları neden durmuyor?..

Ya da diğerleri palavra atıyor!..

Onlar birbirine düşüyor da, Kayahan’ın dediği gibi, bu yıl:

“Eyvah, yine bana hüsran, (...) yine bana esmer günler düştü."

/././

T-24


soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gericiler emperyalizme kalkan olmuştu: Kanlı Pazar’ın 57. yıldönümü 

Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’ya karşı 57 yıl önce bugün “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlendi. Gericilerin yürüyüşe saldırısında iki devrimci işçi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. TÜSTAV 2022’de Kanlı Pazar’ın görüntülerini paylaşmıştı.

Türkiye tarihinde, 31 Mart Olayından sonra yaşanan en büyük gerici ayaklanma olarak nitelenen ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen saldırı, 6. Filo’nun Türkiye’ye gelişini protesto eden antiemperyalistlere karşı yapılmıştı. 1967 yılından itibaren Türkiye’ye gelmeye başlayan Amerikan 6. Filo’sunun her ziyaretinde, öğrenciler antiemperyalist protestolar düzenlemişlerdi. ‘Kanlı Pazar’ da, böyle bir gündü…

1969 yılının 10 Şubat’ında Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’nun temsil ettiği ABD emperyalizmine karşı, yurtsever öğrenci eylemleri başlatılır. 16 Şubat Pazar günü, “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlenir.

Yürüyüşe sadece öğrenciler değil, işçi sendikaları, meslek kuruluşları ve sosyalistler de katılacaktır. Aynı zamanda, gerici örgütlenmelerin sosyalistlere açıktan saldırı çalışmaları da sürmektedir.

Provokasyon hazırlıkları

14 Şubat’ta yapılan “Bayrağa saygı” mitingi, gericilerin gövde gösterisine dönüşür ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin Başkanı İlhan Darendelioğlu, Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) Cağaloğlu’ndaki merkezinde “… Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin…” der. Öğrencilerin 1968’de öldürülen Vedat Demircioğlu anısına düzenlediği eylemler de yine gericiler tarafından hedef gösterilir.

Dönemin siyasal İslamcıları ise 6. Filo’ya karşı şükür namazı kıldılar.

Öğrenciler, 10 Şubat’ta Dolmabahçe Rıhtımı gönderine, 11 Şubat günü ise İstanbul Beyazıt Yangın Kulesi’ne Demircioğlu anısına bayrak çekerler. Gerici basında bu olay, “Kuleye kızıl bayrak çekildi” olarak verilir. Abdullah Gül, o dönem MTTB İcra Kurulu Başkanı’dır.

Bugün gazetesinde sosyalistleri, yurtseverleri açıktan hedef gösteren yazılar yazan Mehmet Şevki Eygi, “ihtilal”e karşı İslamcı kitleleri “sopa, balta ve taşını alarak vazifesini yapmaya” çağırır. 15 Şubat’ta Adapazarı’ndan, Bolu’dan otobüslerle getirilen kitleye, sopa ve bıçaklar dağıtılarak, işçi yürüyüşüne yapılacak saldırının son hazırlıkları da tamamlanır.

Beyazıt’tan Taksim’e antiemperyalist yürüyüş

16 Şubat’ta saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanan 30 bin kişi, Sultanahmet, Sirkeci, Karaköy, Tophane üzerinden Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Yürüyüş esnasında sayı 40 bini bulurken, “Emperyalizme Hayır, Sosyalizme Evet”, “Köylüye Toprak Yok, Amerikan Üslerine Toprak Çok”, “Vietnam’da Barınamayan Türkiye’de Tutunamaz” sloganlarıyla ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri hedef alınmaktadır.

Polis gözetiminde saldırı


Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi önünden Taksim’e doğru yürünürken, grubun küçük bir kısmının Taksim Meydanı’na girmesinin ardından, polis, bombalar atarak kalan kitleyi dağıtır. O esnada, Dolmabahçe Camii’nden Taksim Parkı’na gelerek hazır bekleyen gerici grup, alana giren antiemperyalist yürüyüşçülere saldırır. 1500 polisin gözleri önünde yaşanan saldırı esnasında, yaralananlar bir de polis tarafından dövülür ve gözaltına alınır.

Saldırı esnasında, TİP üyesi Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçiler öldürülürken, yüzlerce kişi de yaralanır. Saldırının ardından, gerici kitle alanda miting yaptıktan sonra Saraçhane’ye kadar bir yürüyüş gerçekleştirir.

Vali: Taksim’de ani bir karşılaşma oluyor


O dönem İstanbul Valisi olan Vefa Poyraz, 20 yıl sonra “Kanlı Pazar”la ilgili olarak, “Kanlı Pazar olayı İrticai bir hareket değil, sol bir hareketti. 171 sayılı kanuna göre sol yürüyor, bu yürüyüşe mani olmak isteniyor, İdare de bunları önlemek istiyor. Ama Taksim’de ani bir halk hareketi, ani bir karşılaşma oluyor, iki kişi maalesef hayatını kaybediyor. Olay öncesi de Bugün Gazetesi’nde çıkan Mehmet Şevket Eygi Bey’in yazıları, toplu namazlar, filan... Namaz kılıyorlar, ama bunlar kendi içlerinde maksatlı olabilir, camiye gidip insanları yargılayamazsınız” değerlendirmesi yapar.

“Solcuların soluk alışlarını bile izliyorum” diyen İçişleri Bakanı Faruk Sükan ise, olayı “tamamen komünistlerin tertibi olarak” niteler ve “tam bir ihtilal provasıydı o. Eğer tedbir almamış olsaydık, büyük hadiseler olacaktı” der.

Ceza alan yok!

İki kişinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı saldırıyla ilgili olarak cezalandırılan kimse yoktur. Öldürülen Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklanma anını gösteren fotoğraftaki bıçaklı kişi ve izleyen polis sorgulanır. “Bıçağı yerde buldum” diyen Seyit Atmaca serbest kalırken, polis Haşim Bozkurt önce tutuklanır daha sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

Öğrenci Gazetesi: Düpedüz oyundu bu

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği’nin 21 Şubat’ta yayınladığı “Kanlı Pazar” gazetesinde olayla ilgili şu değerlendirme yer alır: "Düpedüz oyundu bu. Amerika'nın işbirliğini övdüğü iktidarın, polisleri ve çember sakallıları yurtseverlere karşı saldırttığı bir oyundu. Yakasında bayrak olmayan herkese vuruyorlardı... Ve ‘Anti-Toplum’ polisleri, suçlu diye yaralı, dövülmüş yurtsever yürüyüşçüleri nezarete götürüyorlardı. Bu saldırı olurken 6. Filo'dan kalkan bir helikopter, alay eder gibi olayları havadan izliyor, Amerikalılar otellerde içki ve kadın âlemleri yapıyor, iktidar da AP'nin kuruluşunu baloyla kutluyordu.”

TÜSTAV, Kanlı Pazar’ın 53. yıldönümü olan 16 Şubat 2022’de, Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü olarak Beyazıt'ta başlayan ve Taksim'de kolluk kuvvetleri ve gericilerin saldırısıyla Kanlı Pazar'a dönüşen eylemden görüntüleri paylaşmıştı:

https://youtu.be/L5OHlb_1iMk

***

Tükenişten örgütlenmeye: Bize yeni hikayeler gerek -Gamze Yücesan Özdemir- 

Bugün önümüzdeki soru şudur: Sosyal medya, sınıf mücadelesinin ilerlediği bir zemin mi olacak yoksa sınıf bilincinin soğurulduğu bir ara alan mı? Yanıt, teknolojide değil sınıfın kendi hikayesini örgütlü olarak yazma iradesindedir.

Son yıllarda sosyal medya platformları, emekçilerin görünmez kılınmış hayatlarının görünür olduğu bir alana dönüştü. Emekçiler artık yalnızca çalışmıyor, aynı zamanda kendi yaşamlarına dair hikayeleri paylaşıyor: zorlu çalışma koşulları, işyerinde yaşanan haksızlıklar, uzun mesailer… Emekçilerin deneyimleri yalnızca kantin masalarında ya da servis yolculuklarında konuşulmuyor, ekranlara taşınıyor. Bireysel içerik üreticileri aracılığıyla sınıfsal deneyimler dijital alanda bir hikaye akışına dönüşüyor. Akan bu hikayeler de benzer hikayeleri olanların anlam dünyasına akıyor. 

Söz konusu sosyal medya paylaşımları çarpıcı gerçekten. Geçen yılın Ağustos ayında TikTok’ta öne çıkan bir şarkı güncel bir akım yarattı. Emekçilerin video paylaşımlarının arkasında fon müziği ve görüntülerin sözü oldu. İlk olarak bir garson çalışırken yere yığılıyor. Ardından bir kasiyer müşterilerin gözleri önünde bayılıyor. Sonra bir reyon görevlisinin üstüne transpalet devriliyor. Görüntüler farklı ama anlatılan hikaye aynı: ağır çalışma koşulları, tükenen bedenler. Hepsinin arkaplanında aynı şarkı ve aynı dize var: “Belki de şarjın bitti ya da biz bittik.”

Emekçilerin paylaşımları, sermayenin hız ve verimlilik buyruğuna karşı sessiz ama sarsıcı bir tanıklık üretiyor. Bu görüntüler, tekil anlatılar değil, güvencesizliğin, aşırı çalışmanın ve örgütsüz bırakılmışlığın kolektif fotoğrafıdır. Elbette kimse bir videonun tek başına çalışma rejimini sarsacağını sanmıyor. Beklenti düşük, umut temkinli. Ama yine de paylaşıyorlar. Çünkü o birkaç saniyelik görüntü, içine sıkıştırıldıkları hayatı görünür kılmanın en çıplak, en dolaysız yolu. Bu hikayeler, tıkanmış hayatlara, güvencesizlikle kuşatılmış bir geleceğe, yön duygusu elinden alınmış bir kuşağa ait. Aynı anda hem görünür olma çabası hem çağrı: “Gör beni”, “bu düzene bak.” Çünkü görünür olmak, yok sayılmaya karşı atılmış ilk siyasal adımdır.

Peki bu görünürlük, gerçekten yeni bir sınıfsal mevzi midir?

Öncelikle şunun altını çizmek önemli: Sosyal medya, emekçilerin gündelik yaşam deneyimlerini ve itirazlarını görünür kılan yeni bir zemin sunuyor. Deneyimler, artık eşzamanlı olarak farklı kentlerdeki, farklı sektörlerdeki işçiler tarafından paylaşılabiliyor. Parçalı deneyimler, birbirini tanıyabiliyor. Sömürü biçimlerinin tekrar tekrar görüntülenmesi, ortak bir dil üretme imkanı taşıyor. İşçiyle-işveren arasında tekilmiş gibi görünen ilişkinin, işçilerle işverenler arasındaki kolektif ilişkinin bir parçası olduğunu vurguluyor: Orada bayılan işçi genç, sizin çocuğunuz da olabilirdi!

Diğer yandan sosyal medya, işçi sınıfı kültürünü kolektif değerlerden bireysel temsillere doğru iten güçlü eğilimler barındırıyor. Kişisel hikayeler, bireysel dayanma stratejileri, “başarı” anlatıları… Sınıfsal tepki ve öfke çoğu zaman bireysel varoluş mücadelelerine indirgeniyor. Bu indirgeme, öfkenin yönünü değiştiriyor. Düzeni hedef alması gereken itirazı, bireyin kendi “yetersizliğine” kilitleyen bir ideolojik kuşatma yaratıyor.

Şüphesiz ki bireyselleştirilen ve yönü değiştirilen öfkenin dolaşıma girdiği dijital alan, sermayeden bağımsız bir özgürlük mekanı değil. Platformlar, algoritmalar hangi sesin yükseleceğine, hangisinin görünmez kalacağına karar veriyor. Beğeni, izlenme ve paylaşım sayıları yalnızca niceliksel veriler değildir, aynı zamanda yeni sömürü ve denetim mekanizmalarıdır. Sermaye yalnızca üretim alanında değil, dolaşım ve temsil alanında da belirleyicidir.

Dolayısıyla dijital alan, sınıf mücadeleyle yeniden kurulması gereken bir alandır. Nerede işçi sınıfı varsa, işçi hareketi de orada olmak zorundadır. Bugün işçi sınıfı dijital alandaysa, mücadele de dijital alanda örgütlenmek zorundadır. Ama bu, dijitalleşmeye teslim olma değil onu dönüştürme iddiasıdır. Bireysel hikayeleri kolektif bir mücadele zeminine bağlamak ve dağınık öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek tam da bu iddianın parçasıdır.

Öncelikle, dijital alanın yalnızlaştırıcı kodlarına karşı sınıf kültürünü yaratacak imkanlar üzerine düşünmeliyiz. Sınıf kültürü, sosyal medyada “bireysel hikaye”lerin ötesinde, işçilerin ortak deneyimlerini görünür ve birbirine bağlanır kıldığında filizlenebilir. Bu alan, emekçilerin yalnız olmadıklarını fark ettikleri, kendi hayatlarının neden böyle olduğunu sorgulamaya başladıkları bir karşı hat olarak işlev gördüğünde anlam kazanır. Sosyal medyada sınıf kültürü yaratmak, parçalanmış deneyimleri ortaklaştırmaktır.

Ardından, dijital alanı sermayenin hız, rekabet ve itaat rejiminin uzantısı olmaktan çıkarıp, işçi sınıfının kendi sözünü kurabildiği işçi kamusallığına nasıl dönüştürebiliriz? İşçi kamusallıkları, emekçilerin yalnız bireyler olarak değil, sınıfın üyeleri olarak yan yana gelebildikleri, deneyimlerini, öfkelerini ve taleplerini ortaklaştırabildikleri zaman ve mekanlardır. Bu kamusallıklar, sermayenin dayattığı zamana ve mekana karşı işçilerin kendi zamanını ve mekanını örgütleme iradesinin ifadesidir. Dijital mecralar bugün emekçilerin yalnızlıklarını derinleştiren, deneyimlerini parçalayarak görünürlük yarışına hapseden bir işleyişe sahip. Oysa bu alanlar, işçilerin gündelik sömürü biçimlerini, güvencesizlik deneyimlerini ve öfke birikimlerini paylaştıkları dijital mekan ve dijital zaman olarak inşa edilebilir. 

Ve biliyoruz ki, bu düzen örgütlü olmayan her sesi, her görüntüyü yok eder. Bireysel kalan paylaşımlar, gösteriyor ki işçiler hayatlarında örgütlü yapılarla ya buluşamıyor ya karşılaşamıyor ya da uzak duruyor. Yine gösteriyor ki, örgütlü yapılar da işçi sınıfının bu kesimine ulaşmada güçlük çekiyor. Mahallelerde, işyerlerinde örgütlü yapıların zayıflığının sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Var edilmesi gereken ise işyerlerinden dijital alanlara uzanan bağlarla, sınıfın dağılmış parçalarını sermaye karşısında bir araya getiren örgütlülüktür. Dijital alan da ancak siyasal hatlarla ve örgütlü mücadeleyle birleştiği ölçüde gerçek bir mevziye dönüşebilir. Siyasallaşamayan, kolektif eylemliliğe yönelmeyen dijital görünürlük, görünür olma olarak kalır. Görünür olma, örgütlenmeyle birleşmediğinde soğurulur, sınıf bilinci algoritmalar tarafından yok edilir.

Bugün önümüzdeki soru şudur: Sosyal medya, sınıf mücadelesinin ilerlediği bir zemin mi olacak yoksa sınıf bilincinin soğurulduğu bir ara alan mı? Yanıt, teknolojide değil sınıfın kendi hikayesini örgütlü olarak yazma iradesindedir.

/././

Sanatta yeni kurucu irade -Fide Lale Durak- 

Bu ülkenin yurtsever, antiemperyalist aydın sanatçılara ihtiyacı var.
 Aydın sanatçı yeniden saygın olmalıdır.
 Sanatını bir araç olarak kullanmaktan çekinmemelidir.

Cumhuriyet’in yüz yılı aşkın tarihine baktığımızda, özellikle ilk on beş yılının güçlü devrimci adımlar içerdiğini görürüz. 1923’te kurulan yeni devletin en önemli misyonlarından biri, bu toprakların insanından bir ulus yaratmaktı. Sanat ise bu ulusa kimlik kazandıracak, kültürünü yükseltecek temel araçlardan biri olarak görülüyordu.

Okuma yazma oranının düşük olduğu bir ülkede yurttaşların ileriye taşınabilmesi için görsel ve işitsel sanatlara ihtiyaç vardı. Bu nedenle devlet öncülüğünde kültür alanında planlı ve devrimci adımlar atıldı.

1926 yılında Sanayi-i Nefise Müdürlüğü ve Encümenliği’nin kurulması bu atılımların en önemlilerindendi. Encümen, devlet ile Güzel Sanatlar Mektebi arasında danışmanlık görevi üstleniyor, hazırladığı raporlarla Cumhuriyet’in sanat politikasını şekillendirmeyi amaçlıyordu.

Cumhuriyet’in nitelikli sanatçılara ihtiyacı vardı. Sanatçı yetiştirme görevi Milli Eğitim Bakanlığı’na verilmişti. Bu doğrultuda Sanayi-i Nefise Mektebi modern bir anlayışla yeniden yapılandırıldı ve 1928’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. Bu yalnızca bir isim değişikliği değil, bakış açısında köklü bir dönüşümdü.

1933’te Akademi Müdürü olan ve Encümen’de yer alan Namık İsmail’in hazırladığı rapor bu dönemin ruhunu açık biçimde yansıtır. Raporda, Milli Mücadele’yi anlatan resimlerin yapılması, orijinallerinin müzede sergilenmesi, kopyalarının ise okul ve hastane gibi kamusal alanlara asılarak halkın bilinçlendirilmesi önerilir. Sanatçı yalnızca üretici değil, Cumhuriyet devrimlerinin taşıyıcısıdır.

Ancak ortada henüz bir sanat müzesi yoktur.

Bu eksiklik, erken Cumhuriyet’in önemli tartışma başlıklarından biridir. Akademi sanatçıları “Yarım Asırlık Türk Resmi” sergisini düzenler. Mustafa Kemal’in de katıldığı açılış, beklenen etkiyi yaratır ve İstanbul Resim Heykel Müzesi’nin kurulma kararı alınır. Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi kamulaştırılır. Böylece sanat, sarayın veliaht odasından çıkıp yurttaşın erişimine açık kamusal bir mekâna taşınır.

Bu, sembolik olduğu kadar siyasal bir dönüşümdür.

1932’de SSCB ile karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilir. Muhsin Ertuğrul, Abidin Dino gibi isimlerin bulunduğu heyetler kültür alanındaki planlı ilerleyişe katkı sunar. Devlet Tiyatroları ve Halkevleri kurulur.

1938–1943 arasında 48 sanatçı 63 ile gönderilir. Sanatçılar Anadolu’da üretir, sergiler açar ve eserler Ankara’ya ulaştırılır. Kültür, merkezden çevreye planlı biçimde taşınır.

Ancak bu kurucu kültür politikası kalıcılaşamaz.

1940’ların sonu ve 1950’lerle birlikte devlet, sanatı ve sanatçıyı himaye etmekten geri çekilmeye başlar. Sanat giderek piyasa koşullarına bırakılır. Soğuk Savaş atmosferi içinde, CIA destekli soyut dışavurumculuğun rüzgarı hissedilir. Bireysel sanatçı imgesi öne çıkarılır.

Buna rağmen 1960’lar ve 1970’lerde sanat güçlü biçimde politiktir. Toplumcu konular yükselişe geçer, figüratif resim güç kazanır. 1961 Anayasası’nın tanıdığı görece özgürlük alanı, 1971 Muhtırası ile daraltılır. Artık sanatçı, rejimin kültürel temsilcisi değil; çoğu zaman muhalif bir figürdür.

1980 ise kırılma noktasıdır. Depolitizasyon ve bireyselleşme süreci başlar. Kimlik, beden, birey ve varoluş temaları öne çıkar. Devlet kültür alanından çekilirken sermaye belirleyici güç hâline gelir. 1987’de başlayan İstanbul Bienali bu dönüşümün simgesel göstergelerindendir.

2000’lerde sanat alanı büyük ölçüde banka, vakıf ve koleksiyonerlerin belirleyiciliğine bırakılır. Müze ve kurumlar özel sermaye eliyle kurulur. Bienaller uluslararası küratörlerle çalışır. Sanat artık “ulusal” değil, “küresel”dir.

Peki bunun ne zararı vardır?

Zararı şudur: Küresel olan sermayedir ve onun kuralları işler. Sanat eseri, kapitalizmdeki pek çok şey gibi bir yatırım aracına dönüşür. Satılabilirlik temel ölçüt hâline gelir. Değer, sanatın içsel ölçütleriyle değil; satın alma gücüne sahip sınıfın estetik tercihleriyle belirlenir. Sonuç olarak sanat, çoğu zaman dekoratif olana indirgenir. Kiçleşme burada başlar.

İkinci zarar ise ideolojiktir. Düzen, sanatı kendi meşruiyetini üretmek için kullanır. Kentsel dönüşüm, yıkım, hafıza ve mekân gibi temalar görünürde eleştirel bir dil taşırken; sermayenin dönüştürdüğü kentlerin estetik çerçevesini üretir. Ulus devletlerin aşındırılması ve toplumsal bağların çözülmesi, sermayenin ihtiyaçlarıyla bağlantılıdır.

Sanat, özgürlük ve bireysellik söylemi içinde liberal ideolojinin üretim merkezlerinden birine dönüşür.

Yapılması gereken açıktır: Cumhuriyet’in yarım bıraktığı yerden devam etmek.

Ulus ölçeğinde ısrar etmeliyiz.
Sanatı yeniden halka ait hâle getirmeliyiz.
Ulus ölçeğinde ısrar etmek, uluslararası dayanışmaya karşı olmak demek değildir. Sınırları aşan bir emek birliği mümkündür. Ancak kültürel egemenlik teslim edilemez.

Yıllar önce Namık İsmail’in raporunda “ehil sanatçı” tanımı yapılmıştı: Akademi mezunu, vatanını seven, devrimleri halka yayma sorumluluğu taşıyan birey. Bugün bunu farklı adlandırabiliriz: aydın sanatçı.

Bu ülkenin yurtsever, antiemperyalist aydın sanatçılara ihtiyacı var.

Aydın sanatçı yeniden saygın olmalıdır.

Sanatını bir araç olarak kullanmaktan çekinmemelidir.

Sanat her dönemde bir propaganda aracıdır. Kaybettiğimiz bir Cumhuriyet’in propagandasını yapamayız. Ama kazanacağımız eşit ve özgür bir düzenin propagandasını yapabiliriz.

Sanat yeniden kurucu olabilir.

Kurucu irade yeniden doğabilir.

Sanat yeniden halkın olabilir.

Bu amaçlarla, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi Görsel Sanatlar İnisiyatifi Ankara'da yaptığı kuruluş toplantısıyla yola çıktı. Tüm Türkiye’den sanatçıların katılımıyla büyümeye, örgütlü gücüyle yeni bir Cumhuriyet’in kurucu iradesi olmaya doğru ilerliyor.

Yolu açık olsun.

/././

Münih’te Zerstörungslust + Münih sirki -Cumhuriyet-


Münih’te Zerstörungslust -Ergin Yıldızoğlu- 

Münih Güvenlik Konferansı cuma günü başladı.

Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD’yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum: Batı’nın şu andaki güvenlik ortamını “yıkım güllesi politikası”, “yıkıcı adamlar” metaforlarıyla betimleyen rapor, bir Zerstörungslust (yıkma şehveti) egemen diyor.

Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.

Zerstörungslust” tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce “Tamamen yıkalım, sonra bakarız” duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. “Sağ popülist” liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca “önlenebilir ölüm” gerçekleşebiliyor.

Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse “biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi” paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin “herkesi zengin edecek küreselleşme” vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

‘KOŞULLAR MÜKEMMEL’

G7’den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, “Gelecek daha iyi olacak” anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.

Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı “otoriter” ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. “Ulusun çıkarı” adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen “siyaset rejiminde”, solun, kapitalizmden çıkarak “başka bir dünya” yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor.

“Halen yıkım halinde” (Under destruction) başlıklı raporun vurguladığı “Zerstörungslust” bir ahlaki panik nesnesi değil. İnsanların yıkmak arzusu, manipüle edilmelerinin yanı sıra, gerçekten zarar gördükleri bir düzenle bağlarının fiilen kopmasının ifadesi. Yıkım arzusu, doğru hedefe yöneltildiğinde, sömürü ve tahakküm ilişkilerini ayakta tutan yapıların -borç rejimleri, hidrokarbon kapitalizmi, militarist ittifaklar-tasfiyesi için motor güç olabilir. Yeter ki “bu mükemmel koşullarda” sol, yeteri kadar radikal ve somut bir “kurucu” vizyon sunabilsin.

Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen “daha cesur inşacılar” çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.

“Zerstörungslust” patolojisine yol açan koşullardan ne “kurallara dönüş” nostaljisiyle ne de ekonomik büyüme saplantısıyla çıkılabilir. Tek çıkış yolu, kamusal mülkiyeti, iklim adaletini ve “bakım emeğini”, çoğunluğun refahını merkeze alan, eşitlikçi bir demokratikleşme programlarıyla örülen bir inşa vizyonundan geçiyor.

Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao’nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir “kaos” var ve bir büyük dönüşüm için “koşullar mükemmel”... Ancaaak... yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! (Devam edecek.)

/././

Münih sirki -Mehmet Ali Güller- 

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih sirkine dönüşmesini görmek üzücü.”

Başlıktaki benzetme İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ait: “Genellikle ciddi bir etkinlik olan Münih Güvenlik Konferansı’nın, İran söz konusu olduğunda Münih sirkine dönüşmesini görmek üzücü.” Neden mi? Çünkü ABD desteğiyle İran’da yeniden şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye Münih Güvenlik Konferansı’na davet ettiler. Pehlevi Münih’te, ABD ve İsrail’in sponsorluğunda “rejim karşıtlarıyla” bir miting düzenledi. ABD’li Senatör Lindsey Graham kürsüden şah dönemindeki İran bayrağını salladı. ABD ve İsrail bayrakları, miting alanındaki şah bayraklarına eşlik etti. 

Kısacası Almanya, Münih Güvenlik Konferansı’nı İran karşıtı bir platforma dönüştürerek İsrail’e bir destek daha verdi.

LİBERAL TEZİN SAKATLIĞI

Siyasi liberallerin tezi şu: “ABD İran’ı vurmalı, çünkü İran’da demokrasi yok, molla rejimi var.” 

Bu tez baştan aşağı sakat. Birincisi İran’da demokrasinin olup olmaması, bir başka ülkeye saldırma hakkı vermez. Bir ülkenin bir başka ülkeye rejimini “beğenmemesi” nedeniyle savaş açabilmesi, “devletlerin egemenlik” haklarının yok sayılarak ortaçağa dönülmesi anlamına gelir. 

İkincisi demokrasinin ölçütü ne? Demokrasi ABD merkezli “liberal demokrasi”den mi ibaret? Ayrıca mesele gerçekten demokrasi ise ABD neden Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi monarşilere dost ama İran’a düşman? Geçiniz... 

Mesele rejim değil ABD’nin İran’ı hedef alıyor olmasının nedeni ne demokrasi eksikliğidir ne de molla rejimidir. İran ABD’nin çıkarlarına uyum gösterse Washington molla rejimiyle pekala kol kola yürür. ABD İran’ı molla rejimiyle yönetildiği için değil, kendisine karşı olduğu için vurmak istiyor. 

ABD molla rejimine alternatif diye son şahın oğlu Rıza Pehlevi’yi sahaya sürüyor. Peki şah rejimi molla rejiminin alternatifi mi? Ülkenin topraklarıyla ve insanlarıyla bir aileye “tapulanması”, siyasal liberallerin demokrasi ölçüsüne uyuyor mu?

ABD için mesele ne molla rejimidir ne de şah rejimi. ABD çıkarlarıyla uyumlu her türlü rejimi destekler, çıkarlarına uyumsuz en demokratik ülkeye bile cephe alır. 

Örneği İran zaten. 1953’te molla rejimi yoktu ve ABD ile İngltere, İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı darbeyle devirdi. Neden? Çünkü Başbakan Musaddık BP’nin kontrolündeki İran petrolünü millileştirmişti.

Yani mesele ne rejim ne de demokrasi, mesele emperyalizmin çıkarı.

WASHİNGTON BM’Yİ HEDEF ALIYOR

Sirk demişken...

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Münih Güvenlik Konferansı’nda şöyle dedi: “BM dünyada iyilik için hâlâ muazzam bir potansiyele sahip ancak baskı gerektiren konularda rol oynayamıyor. Gazze’deki savaşı çözemediler. Kırılgan da olsa ateşkesi sağlayan ABD oldu.” (Kaynak: AA, 14.2.2026)

İnanılır gibi değil! ABD’nin dışişleri bakanı Gazze’de savaşı durduramadı diye BM’yi eleştiriyor!

ABD Dışişleri Bakanı Rubio, İsrail’in Gazze’deki soykırımını durdurmaya yönelik birçok BM girişimini bizzat ülkesinin veto ettiğini bilmiyor olabilir mi? Elbette biliyor!

Buradaki asıl üçkâğıt şu: Trump yönetimi BM düzenine fiilen cephe almış durumda. Trump başkanlık kararnamesiyle ABD’yi onlarca BM kurumundan çekti. Hatta Gazze için kurulan barış kurulunu “alternatif BM” yapmayı hedeflediler ama neyse ki davet ettikleri ülkelerin çoğu teklifi reddetti.

Bugün iyi kötü BM düzeni devam edebiliyorsa bu BM Güvenlik Konseyi’ndeki Çin ve Rusya’nın tutumu nedeniyledir. Ama BM’nin önümüzdeki dönemde daha sert çarpışmalara sahne olacağı anlaşılıyor.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Şubat 2026-

Gülme ihtiyacı artıyor, gülme cesareti azalıyor: Toplumsal baskılar mizahın kamusal alanı daralttı mı?-Bekir Ağırdır-  Türkiye’de ekonomik v...