BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Mart 2026-


Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi -Hayri Kozanoğlu- 

Ortadoğu’daki savaşın uzama ihtimali enerji fiyatlarını yukarı çekerken ülke ekonomisi için de yeni bir yük anlamına geliyor. Ülkenin enerji ithalatına bağımlı yapısı da cari açık ve enflasyon riskini büyütüyor.

Tabii ki savaşların insani boyutları, bir tek kişinin eksik ölmesi, sivil halkın yaşadığı korku ve dehşetin bir an önce bitmesinin hepsinden önemli olduğunu biliyoruz. Ancak ülkemizdeki sade yurttaşın yaşamına da hemen dokunan savaşın ekonomik yansımalarını da teğet geçemiyoruz.

Ortadoğu bölgesinde savaş denilince hemen akla petrol fiyatları geliyor. İlk aşamada petrol fiyatları korkulduğu kadar fırlamadı, 80 dolar civarında gezindi. Bunun bir nedeni, çatışma sürecinin kısa sürmesi olasılığıydı. Ama diğer bir nedeni de böyle küresel bir çalkantı döneminde, belirsizliğin artması, yatırımların durması sonucu dünya ekonomisinin yavaşlaması, hatta durgunluğa sürüklenmesi tehlikesiydi. Bu da haliyle daha düşük enerji gereksinimli, petrol ve doğalgaza olan talebin gerilemesiydi. Ayrıca Çin gibi büyük enerji tüketicilerinin stoklarının yeterli olması da keskin fiyat hareketlerini önlüyordu.

Ancak savaşın uzayacağının anlaşılması, deniz yoluyla küresel petrol sevkiyatının üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, Brent petrolün varili 90 doları aştı, 100 dolara dayandı. Teknik olarak, petrol ve doğalgaz üretiminin durdurulmasının büyük bir maliyeti var. O nedenle şimdilik çıktı stoklara ekleniyor. Ama depolama kapasitesinin dolmasıyla, rafinerilerin beklemeye geçmesi kaçınılmaz görünüyor. Üzerine  bir de İran’ın petrol tesislerinin hedef alınması eklenince bir anda Brent petrolün varili 120 dolara yaklaştı. Bu yazı kaleme alınırken 105  dolar civarında seyrediyordu.

SAVAŞ KARŞISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisinin 2025 yılında net enerji ithalatı 47,2 milyar dolar olmuştu. Son enflasyon raporunda 2026 için petrolün varili 60,9 dolar tahmin edilmişti. Yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarının yıla yayılması halinde 20 milyar doları aşan ek bir fatura çıkacak. Bu da  enflasyon yanında de cari açık ve büyümenin de olumsuz etkilenmesi anlamına gelecek. Taşımacılık maliyetlerinin artması özellikle sebze-meyve fiyatlarının daha da yükselmesi demek. Bilindiği gibi eşelmobil sistemiyle akaryakıt zamlarının yüzde 75’i ÖTV’den karşılanacak, sadece yüzde 25’i pompa fiyatlarına yansıyacak. Ancak petrol fiyatlarının 100 doları geçmesi halinde maktu ÖTV kesintileri aşılacak fiyatlar doğrudan yükselecek. Ayrıca ÖTV kaybı bütçede gelir kaybına yol açacak.

Adeta ateş topuna dönen Körfez monarşilerine 2019-2024 arasındaki 5 yılda 126,7 milyar dolarlık ihracat yapılmıştı. 2025 yılında ise yaklaşık 30 milyar dolar ihracat, 20 milyar dolar ithalat olmak üzere 50 milyar dolarlık dış ticaret gerçekleşmişti. Bu kanalın son süreçten olumsuz etkilenme olasılığı çok yüksek. Aynı şekilde 2025 yılında 65,2 milyar doları bulan turizm geliri de savaşın seyrine göre darbe yiyebilir. Alınan ilk bilgilere göre savaşın ilk haftasında, yabancı çıkışları kaynaklı olarak rezervlerden 13-15 milyar dolar arasında satış yapıldı.

Ayrıca küresel piyasalarda risk algısının yükselmesi gerek özel sektörün gerekse kamu sektörünün hem dış borçlanma maliyetlerini yukarı çeker, hem de sıcak paranın TL varlıklar için talep ettiği faizleri sıçratır. Bu da hassas dengelere oturan Türkiye ekonomisi için ciddi tehlike oluşturur. İktidar bu ortamda sade insanın yaşamına yansıyacak her olumsuz gelişme için savaş bahanesine sığınacaktır. Evinde oturan, her an tepesine bomba, füze düşmesi tehlikesi yaşamayan yurttaşı “tevekküle” davet edecek, durumuna şükretmesi telkininde bulunacaktır. Bu noktada, AKP iktidarının ABD-İsrail ekseninde izlediği dış politikanın, Ortadoğu’nun tüm dengelerinin bozulmasına katkıda bulunan Suriye rejiminin yıkılmasındaki vebalinin yaşanan sürece çanak tuttuğu hatırlatılmalıdır.

Zaten savaş öncesi döneme ait makro ekonomik verilerin de pek parlak olmadığını biliyoruz. Aşağıda büyüme ve enflasyon verilerini kısaca ele alacağız.

BÜYÜME AĞIR AKSAK SEYREDİYOR

Türkiye ekonomisi 2025’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,4 büyüdü. Yılın tümünde ise yüzde 3,6 ile Orta Vadeli Program’da öngörülen yüzde 3,3’ün üzerinde bir performans sergilendi. Bu oranlar ülkenin büyüme potansiyelinin altında, böyle bir yüksek faiz ortamında beklenecek düzeyin de üzerinde sayılabilir.

Gelgelelim 2025’te tarım sektörünün yüzde 8,8 daraldığı görüldü. Buradan rahatlıkla, yüksek gıda fiyatlarının asıl nedeninin arz eksikliği olduğu çıkarımı yapılabilir. Sanayi de yüzde 2,9’luk rahvan bir büyüme dönemini geride bıraktı. Yine yüzde 10,8’lik yüksek bir tempo yakalayan inşaat sektörü çekişli bir GSYH artışı gerçekleşti. Bunda deprem harcamalarının etkisi de olsa, AKP iktidarının 20 yılı aşan ve sıkışınca inşaattan medet umma zihniyetinin de yadsınamayacak payı var.

Yine tüketim harcamalarının büyümeye damga vurduğu gözlendi. Yüzde 3,6’lık büyümenin 2,9 puanı özel tüketimden geldi. Hele son çeyrekte özel tüketimin yüzde 3,7’lik katkısı ortalama büyümeyi aştı. Çünkü yavaşlayan ihracat büyümeyi aşağı çekti. Özel tüketimin motorunu özellikle altın fiyatlarının yükselişiyle servetini katlayan rantiye kesimlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu dinamiği, 2025’te ihracat genelde yüzde 6,2 artarken, ağırlıklı olarak üst gelir gruplarına hitap eden tüketim malları ithalatının yüzde 16,2’lik patlamasından da gözlemleyebiliriz. Türkiye’de zenginlerin öncülük ettiği, alt gelir gruplarının da ancak borçlanarak ayak uydurmaya çalıştığı K-tipi bir büyümedin söz edebiliriz. Yani toplumun bir kesimi yüksek bir büyüme deneyimlerken, yoksulların bu büyümeden pay alamadığı bir yapı. Nitekim yıl boyunca ihtiyaç kredileri yüzde 51,7, kredi kartı harcamaları yüzde 51,3 büyürken takibe giren alacak oranları da yüzde 3,8 ve yüzde 4,3’e yükseldi.

Büyüme verilerinde en çok konuşulan konu, 2025’te kişi başına gelirin 18 bin 40 dolara yükselmesi ve Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesi oldu. Ortalama yurttaş yaşamında hissedemediği bu haberi şaşkınlıkla karşıladı. Açıklamasına gelince; birincisi, toplumun kaymak tabakasının yüzünü güldüren büyüme, diğer toplum kesimlerine aynı ölçüde yansımıyor. İkincisi, Mehmet Şimşek’in ekonomi politikası vurgusu, enflasyonun üzerinde bir faize, TL’nin yabancı paralar karşısında değer kaybının ise enflasyonun altında seyretmesine dayanıyor. Böylelikle TL faizler “sıcak para” için yüksek dolar bazında getiri sağlayarak cazip düzeyde kalıyor. TL’nin reel değerlenmesi bir yandan enflasyonun daha fazla yükselişini önlerken, döviz cinsinden gelir artışını suni biçimde yukarı çekiyor. Üçüncüsü, ülkede çok sayıda göçmen ve mülteci işgücü üretim sürecine katılıyor, büyümeye katkıda bulunuyor. Ama kişi başına milli gelir hesaplanırken toplam üretim sadece vatandaş sayısına bölünüyor.

Nitekim 2025’te işgücü ödemelerinin katma değer içindeki payı yüzde 36,9’a, yılın son çeyreğinde de yüzde 33,7’ye geriledi. Bir kez daha, emeğiyle geçinenlerin aleyhine işleyen bir kurgunun söz konusu olduğu ortaya çıktı.

ENFLASYON YÜKSELİŞTE

Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 2,96 oranında yükseldi. Yıllık enflasyon da Ocak’taki yüzde 30,65’ten yüzde 31,53’e tırmanarak dezenflasyon sürecindeki başarısızlığın en belirgin göstergesi oldu. Yılın ilk iki ayındaki toplam enflasyon yüzde 7,95 ile asgari ücret ve emekli zamları yapılırken temel alınan yüzde 16 oranını şimdiden yarıladı. Dar gelirlileri en fazla ilgilendiren iki kalem taze sebze ve meyve fiyatları aylık yüzde 17,55 artarken yıllık kira enflasyonunun hâlâ yüzde 53,91 düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Malların yıllık enflasyonu yüzde 27,17, hizmetlerin ise yüzde 39,67 oldu. Böylelikle hala aralarında 12,50 puanlık bir makas bulunuyor. Hizmet fiyatlarının yüksek seyri enflasyonun asıl kaynağını oluşturuyor.  TÜFE sepetinde hizmetlerin ağırlığının artırılması da manşet enflasyonu yukarı yönlü etkiliyor.

Yİ-ÜFE de aylık yüzde 2,46 artışla yıllık yüzde 27,56’yı buldu. Bu bir yıl önceki yüzde 25,21’in de hayli üzerinde bir oran. Yani yıl sonu yüzde 16 hedefi için üretici fiyatlarından bir destek de artık gelmiyor. Dünya enerji fiyatlarının yüksek düzeyi de önümüzdeki süreçte Yİ-ÜFE için iyimser olmayı engelliyor. Ramazan ve bayram derken Mart ayı içinde enflasyonun sakinleşmesini beklemiyoruz.

Ekonomistlerin hassas analizlerine konu olan bu rakamsal ayrıntılar, ne yazık ki dar gelirli yurttaşlar için satın alma gücünün zayıflamasıyla, yaşam standartlarının gerilemesiyle gerçek bir kabusa dönüşüyor.

/././

Savaş, gübre ve bağımlılığın faturası -Özge Güneş- 

Gıda egemenliği hareketleri, son yıllarda artan şekilde savaş karşıtı söylemin de ana taşıyıcısı haline gelmiş durumdalar. Bu durum, savaşın yalnızca insanların yaşamına mal olan askeri bir çatışma olmasının yanı sıra, aynı zamanda üretim araçlarına ve girdi tedarik zincirlerine yönelik yapısal bir müdahale olduğunun çiftçiler nezdinde giderek daha net görülmesinden kaynaklanıyor.

28 Şubat itibarıyla ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın da teyit ettiği üzere, savaşın uzun vadeli küresel etkilerinin şiddetlenmesinde, gıda sistemine bağlı yapısal sorunlar da merkezi halkayı oluşturuyor. Girdide dışa bağımlı olan, gelişmekte olan ülkeler için bu durum yalnızca bir fiyat artışı getirmekle kalmıyor. Üretim sürekliliğinin aksaması ve buna bağlı olarak geniş toplum kesimlerinin geçim sorununun derinleşmesi anlamına gelecek görünüyor.

Türkiye de ne yazık ki bu tablonun kırılgan örneklerinden biri. Her ne kadar petrol kadar dikkat çekmese de savaşın gübre üzerindeki etkisi de ilk birkaç günde şiddetlendi. Ülkemizin ihtiyaç duyduğu gübrenin yaklaşık yüzde 90’ını ithalatla karşıladığımız gerçeği bir kez daha kendini hatırlattı. Buna karşın 6 Mart'ta Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla üre bazlı sıvı gübre, amonyum sülfat ve amonyum nitrat gübrelerinin ithalatındaki gümrük vergisi sıfırlandı. Buradaki niyet anlaşılır. İthal maliyeti düşerse fiyatlar geriler ve çiftçinin üzerindeki baskı hafifler diye düşünülüyor. Zira Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği'nin (GÜİD) açıklamasına göre küresel gübre fiyatları krizin başından bu yana yüzde 20 ile 25 arasında artmıştı. Ancak vergi indiriminin bu artışı telafi edebilmesi şimdilik mümkün görünmüyor.

Bunun en başlıca sebebini gıda sisteminin yapısal sorunları oluşturuyor. Örneğin, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gübre stoklarının yeterli olduğunu ve arz güvenliğini tehdit eden bir durum bulunmadığını yinelese de bu piyasaya güven verememiş görünmekte. Keza Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK), gübre satışlarını durdurup fiyatlara seri zamlar yaparken bölge birliklerinden izin alınmadan ortaklara gübre verilmemesi kararı aldı ve satışları da karneye bağladı. Bu tablo da bizlere savaşa bağlı ortaya çıkan gübre krizinin, yapısal sorunlar ve idari bir kilitlenmeyle derinleşmekte olduğunu göstermeye yetiyor. Aynı şekilde gümrük vergisinin sıfırlanmasının, gübre tedarikindeki aksamalara bağlı üretim düşüşü gibi olası risklere yanıt üretmeye yetmeyeceğini de gösteriyor.

Kamu, fiyat oluşumuna çiftçi lehine müdahil olmadığı sürece bu indirimin etkisi sadece ithalatçı şirketler için bir avantaja dönüşmekle sınırlı kalacaktır. Sonuçta alım gücü zaten hayli düşük olan çiftçi üretimi azaltmaktan başka yol bulamayacaktır.

ÖZELLEŞTİRMENİN MİRASI

Bu yapısal kırılganlık birdenbire oluşmadı. Bugünkü tablo, birbiri ardına alınan politika kararlarının birikimli sonucudur. Necdet Oral, Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabında bu sürecin adımlarını belgeler. Buna göre gübrede serbestleşme 1984’te fiyatların dolara endekslenmesiyle başladı; 1986’da ithalat ve ihracat da serbest bırakıldı. Tarımsal girdilerdeki bu hızlı serbestleşme, TİGEM ve TZDK gibi kamu kuruluşlarının varlık nedenini fiilen ortadan kaldırdı. Süreç, 2004-2005 yıllarında TÜGSAŞ’a ait gübre fabrikalarının tümünün özelleştirilmesiyle tamamlandı. Böylece sektörün yaklaşık yüzde 45’ini kontrol eden kamunun gübredeki işlevi tarihe karıştı. Özelleştirme öncesinde Türkiye'nin gübre üretiminin yüzde 90’ından fazlası ikisi kamu (TÜGSAŞ ve İGSAŞ), dördü özel sektör olmak üzere altı kuruluş tarafından gerçekleştiriliyordu. Ancak özel sektörün pazar payının tümü üretimden gelmiyordu, ithalat ve pazarlama da bu payın içindeydi. Bu ayrım önemli çünkü özelleştirme, üretim kapasitesi özel sektöre devredilirken özel sektörün üretimden değil ithalattan kazanma güdüsü de beraberinde pekiştirilmiş oldu.

Necdet Oral’ın yıllar önce kaleme aldığı tablo her yeni krizde kendini yeniden doğruluyor: Sanayiciler maliyet artışını gerekçe göstererek gübreye zam yaparken, tarımsal ürün fiyatları baskı altında tutuluyor, gübre tüketimi ile çiftçinin alım gücü arasındaki makas açıldıkça üretim de geri çekiliyor. Kırk yıllık serbestleşme ve özelleştirme dalgasının bıraktığı bu miras, pek tabii gümrük vergisi indirimiyle çözülemez. Stokçuluğa ve fiyat artışlarına karşı etkili denetim mekanizması, çiftçiye doğrudan gübre desteği ve dış bağımlılıktan kurtulmayı sağlayacak kamucu politikalara yönelik adımlar atılmaksızın her yeni kriz bir sonrakinin habercisi olmaktan öteye geçmeyecek.

Şunu da hatırlatmadan geçmeyelim, bugün gübre fiyatlarını uçuran gıda sisteminin mimarıyla savaşın faili aynıdır. On yıllardır dayatılan serbest piyasa reçeteleriyle gelişmekte olan ülkelerin üretim kapasitesi, emperyal bir hakimiyet stratejisi lehine sistemli olarak tasfiye edildi. Türkiye’nin gübredeki bağımlılığı bu reçetenin faturasıdır.

/././

Mesele ne CHP ne de İmamoğlu -Berkant Gültekin- 

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve kendisi gibi seçilmiş belediye başkanları Resul Emrah Şahan, Mehmet Murat Çalık ile birlikte çok sayıda İBB bürokratının tutuklu yargılandığı 402 sanıklı tarihi İBB davası dün başladı. Erdoğan “birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar” demişti ama İmamoğlu ve arkadaşları salona alkış tufanıyla girdi. Bakışlarda utanç yerine gurur vardı. Normal bir dava olmadığı için duruşma gerilimli geçti. Salondan dışarı yansıyanlar, 1 yıldır cezaevinde davanın başlayacağı günü bekleyen İmamoğlu için “masumiyet karinesi” ilkesinin geçerli olmadığını gösterdi. Savunmanın hakları kısıtlanırken duruşmayı izlemek için salona gelenler de dışarı çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu şartlarda İmamoğlu’nun avukatları haklı olarak reddi hâkim talebinde bulundu.

Davanın siyasi açıdan ne anlama geldiğini değerlendirmeden önce İmamoğlu’nun kim olduğunu bir kez daha hatırlamak gerek. Çünkü her şeyin cevabı bu kısa siyasi biyografide saklı. İmamoğlu, Türkiye’de Erdoğan karşısındaki en iddialı muhalif siyasetçi. 2014’te AKP’nin adayının önünde Beylikdüzü Belediye Başkanı seçildi. 2019’da iki kez olmak üzere AKP’nin adaylarını İBB seçimlerinde üç kez mağlup etme başarısı gösterdi. CHP’nin 2023 seçimlerinin ardından gerçekleştirdiği değişim kurultayının Özgür Özel’le birlikte belirleyici aktörlerinden biri oldu. 2024 yerel seçimlerinde AKP kurulduğu günden bu yana ilk kez ikinci parti konumuna düşerken, 47 yıl sonra seçim zaferi yaşayan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak belirlendi. Hem de 15 milyonu aşkın yurttaşın iradesiyle… Yapılan birçok anket, İmamoğlu’nun oy potansiyelinin Erdoğan’ınkinden fazla olduğunu ortaya koydu. İşte önce üniversite diploması iptal edilen, sabahına evi yüzlerce polisle basılan, 1 yıldır cezaevinde tutulan, hakkında sayısız dava yürütülen, sosyal medya hesapları birbiri ardına engellenen ve dün İBB davası kapsamında “suç örgütü lideri” olarak hâkim karşısında çıkarılan “sanık kişi” böyle biri.

İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart operasyonunun başından bu yana iktidar, davanın siyasi olduğu eleştirilerine karşı şu savunmayı yaptı: “Bu soruşturmanın tüm tarafları CHP’li. Şikâyet edenler de edilenler de CHP mensubu. Yargı üzerine düşeni yapıyor. AK Parti bu işin hiçbir tarafında yok.” Uzun süre başta Erdoğan olmak üzere bunu propaganda ettiler. Dosyanın hukuki saiklerle yürütüldüğü, yargılamanın da hukuk çerçevesinde yapılacağı yönünde algı yaratmaya çalıştılar. Fakat hazırladığı İBB iddianamesini 11 Kasım 2025’te kamuoyuyla paylaşan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, sadece 92 gün sonra Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atandı. Yani soruşturmayı yönetip iddianameyi hazırlayan yargı mensubu, bu iddianameyle görülecek dava başlamadan 26 gün önce Adalet Bakanlığı’nın başına getirildi. Bakan olduktan sonra da sık sık AKP teşkilatlarının etkinliklerine katıldı ve buralarda siyasi mesajlar verdi. Son katıldığı etkinlikte iktidar blokunun muhalif çoğunluğu dışarıda bırakan “iç cephe” siyasetini övdü. Sadece bu olay örgüsü bile “AKP bu işin neresinde?” sorusunun yanıtını da netleştirdi: Tam göbeğinde!

İktidarın 19 Mart sürecini de içeren muhalefeti dizginleme planı, çok katmanlı hamle ve hedeflerden oluşuyor. Planın en bariz hedefi Erdoğan’ın karşısına rakip olarak İmamoğlu’nun çıkmasını engellemek. Ancak İmamoğlu’nu siyasi rekabetin dışına itmek, iktidarın devamlılık sorununu tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü ülke sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak bir çöküşün içinde. Yığınla sorun ve tahribat var. 23 yıllık AKP iktidarı, geniş halk kesimleri açısından Türkiye’yi geçim savaşının doruğa çıktığı bir ülkeye dönüştürdü. Milyonlar borç ve faiz batağında kafasını suyun üzerinde tutmaya çalışıyor. Yoksulluk, geleceksizlik almış başını gitmiş, yakın gelecekten de umut kesilmiş. Gençler işsizleşirken, çalışanların çoğu düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilmiş. İşte bu ortamda sadece muhalefet adayını demir parmaklıkların ardına atmak yetmiyor; iktidar genel olarak muhalefeti parçalaması gerektiğini biliyor. Muhalefet hattındaki bütünlüğü bozarak Erdoğan karşıtlığı ve değişim talebini sandıkta sonuç üretmeyecek bir hale getirmek istiyor. Bunun için de CHP’yi karıştırmaya, hem parti tabanında kayda değer bir karşılığı olmayan muhalifler hem de çıkmasını ümit ettiği “adaylık rekabeti” üzerinden Özel’in liderliğini sarsmaya çalışıyor. Bir yandan da tepede “mutlak butlan” tehdidi sallanıyor. Muhalefeti parçalama stratejisinin bir ayağı olarak diğer taraftan da malum “süreç” işletilerek ittifaklar denklemi yukarıdan değiştiriliyor.

İBB davası dahil, CHP’ye yönelik hiçbir “yargısal” süreç iktidarın siyasi hedeflerinden bağımsız ele alınamaz. Son seçimi kazandıktan ve ülkenin en fazla oy alan siyasi partisi pozisyonuna geldikten sonra CHP üzerindeki baskının yoğunlaşmasını “tesadüf” olarak görmek akla ve mantığa sığmaz. Tam da bu nedenle mesele ne CHP ne de İmamoğlu meselesidir. Türkiye’de demokratik düzen, iktidar gücünün seçim yoluyla devredilip devredilmeyeceği sorusunun sorulduğu bir noktaya geldi. Ülke, demokrasi yolculuğunda keskin bir viraja doğru ilerlerken yaşananları isimler ve aktörler üzerinden tartışarak ya da ince ayrıntılarla kişiselleştirerek değil, tarihsel açıdan anlamak ve konuşmak gerekiyor. Açık ve net: Demokrasinin kurtarılabilmesi, yoksulluğun sona erdirilmesi ve adaletin herkese güven veren bir şekilde tesis edilebilmesi için önce bu iktidar yenilmelidir. Bunun dışındaki her şey teferruattır.

/././

İran’ı Anlamak (IV): Humeyni geliyor, ABD’yle yakın temas sürüyor-Eray Özer/T24-

Yazı dizisinin sonuncu yazısında Humeyni dönemine bakıyoruz. CIA raporlarına göre Humeyni hem 1963’te hem de İslam Devrimi’nden hemen önce ABD’ye haber göndermiş: “Ben Amerikan düşmanı değilim.” Bunun dışında ABD 1986’ya kadar İran’a silah, çok yakın tarihlere kadar ise savaş uçağı parçası satmaya devam etmiş. Yani o ilişkiler karışık!

Geldik sonuncu yazıya. Bu dördüncü yazıyla birlikte İran tarihinde kısa bir gezinti yapmış olacağız. Hiç şüphesiz anlatacak daha çok şey var ama en azından kafamızda bir İran resmi oluşturmamıza yardımcı olduğuna inanıyorum bu yazı dizisinin.

Bu son bölümde Humeyni dönemine geçmeden önce iki şeye vurgu yapmak istiyorum. Birincisi Şii ulemanın toplum hayatındaki yerine dair.

Bu yazılar serisinde de gördüğünüz üzere Şii din adamları İran’ın sosyopolitik hayatında her daim etkili olmuş, destekleri yahut karşı çıkışlarıyla her politik sürece müdahale etmeye çalışmış bir grup.

İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Pehlevi, Tahran'daki Mehrabad Havalimanı'ndan sürgüne gönderilirken

Kaçarlar ülke kaynaklarını emperyal güçlerin hizmetine sunarken, Şiiler mesela Tütün Grevi’yle yönetimin karşısına çıkıyorlar. Başbakan Musaddık önce Şii ulemanın da desteğini alarak Ulusal Cephe’yi kurduğunda petrolün millileştirilmesi sürecinde onlarla beraber hareket ediyor. Ama sonra darbe geldiğinde ulemanın Musaddık’tan desteğini çektiğini hatta darbeye destek verdiğini görüyoruz.

Yani İran, tarihi boyunca Şii din adamlarının siyasal gücünden sıyrılarak adım atmayı başaramamış. Şiiliğin bir mehdi beklemesi, inançları gereği bir din âliminin rehberliğine ihtiyaç duyması ulemanın bu gücü hep elinde tutmasına neden olmuş.

Mesela Şah’ın 1963’teki Beyaz Devrimi’ne karşı çıkarken mollaların, en çok kadın haklarına itiraz ettikleri yazılır. Oysa Şah o reform hamlesinde Şii ulemayı kızdıran çok önemli bir başka işe girişmiştir: Toprak reformu. Dünyanın en adil insanı olduğu için değil elbet. Amacı ulemanın elindeki geniş arazileri alarak onları mali açıdan güçsüz hale getirmekti. (Bu arada yüzbinlerce dönüm araziyi kendi üzerine geçirmeye devam ediyordu tabii.) İktidarının ilk yıllarında İran’ın en görkemli camilerini yaparak din adamlarını yanında tutmayı başarmıştı. Lakin gerçekten kendini güçlü hissettiğinde para kaynaklarını keserek, Şii ulemayı siyasal denklemden çıkarmayı hedefliyordu.

Vurgulamak istediğim ikinci nokta ise İran’ın etnik yapısının çeşitliliği. Ülkenin yüzde 60’ı Perslerden oluşuyor. Bu grubun Arap olmadığının altını çizmek isterim. Zira bizde sıkça karıştırılır. Dilleri (Farsça) ve kültürleriyle başka bir kültürden söz ediyoruz. Bunun dışında Türkler (Acemler, yüzde 16), Kürtler (yüzde 10), Araplar, Beluciler… Saymakla bitmez. Ülkenin fiziki haritasına baktığınızda şunu görürsünüz: Bu grupların önemli bir kısmı yüksek dağlarla merkezden ayrışmıştır. Farsî grupları merkezde, Azeri Türkleri’ni Hazar’ın batısında, Kürtleri daha batıda, Belucileri güneydoğuda görürüz. Dolayısıyla merkezi tutabilenin ülkeyi yönetebildiği bir coğrafya belki de İran’ın kaderi olmuştur demek pek de yanlış olmaz.

Coğrafya sahiden kader, anlayacağınız.

Bunları söyledikten sonra gelelim İslam Devrimi’ne. Humeyni ve diğer tüm Şii ulema için çıkış noktası her zaman Kum şehri oldu. “Mollaların Kenti” olarak da bilinen Kum, Tahran’a çok da uzak olmayan konumuyla merkez üstündeki baskısını hiçbir zaman eksik etmedi. Din adamlarının sık yetiştiği bir aileden gelen Ruhullah Humeyni de Şah’la kavgasına Kum’da başladı.

Bir önceki yazıdaki gibi bir sahneyle devam edelim: Yıl 1963. Aylardan Ocak. Şah 19 maddelik reform paketini referanduma götürmeye karar veriyor. 19 maddeden özellikle dört tanesi mollaların tepkisini çekiyor. Birincisi yukarıda bahsi geçen toprak reformu. Buna göre devlet toprak ağalarından kendi belirlediği bir fiyatla topraklarını alacak, piyasa fiyatının yüzde 30’una köylülere satacak, köylüler de bu borcu çok düşük faizlerle geri ödeyecek. Diğerleri ise kadınlara seçme hakkı verilmesi (mollaların büyük tepkisini çekecek), orman alanlarının ve çayırların kamulaştırılması (hayvancılık yapanlar tepkili) ve devlete ait bazı işletmelerin özelleştirilmesi (komünist Tudeh Partisi tepkili.)

Referandum ismini oy verenlerin kullanacağı pusulaların renginden alıyor. Halkın büyük kısmı okuma-yazma bilmediği için “Evet” diyenler beyaz, “Hayır” diyenler mavi pusulaları zarfa koyacak. Tabii her sandığın başında Şah’ın özel istihbaratı SAVAK’ın adamları var. Sonuç belli: 5 milyon 600 bin evet oyuna karşı sadece 4 bin hayır çıkıyor sandıktan.

İşte bu noktada Humeyni seçime dört gün kala sert bir çıkış yapıyor ve açıktan Şah’ın otoritesine meydan okuyor. Şah deliriyor. Birkaç ay süren gerilimin ardından Şah’ın ordusu Kum şehrine giriyor, çatışmalar çıkıyor ve önce tutuklanan Humeyni daha sonra ev hapsine alınıyor. Şah, danışmanlarının da tavsiyesiyle Humeyni’yi hapsetmeyi yahut idam etmeyi göze alamıyor.

Asıl fırtına ise bir yıl sonra, 1964’te kopuyor. Şah’ın Amerikalılara tanıdığı haklar (her Amerikan askeri personeline verilen diplomatik dokunulmazlık da dahil kapitülasyonlar) sonrası Humeyni yine sert bir çıkış yaparak bu defa Şah’la birlikte Amerika’yı da suçluyor.

Burada çok çarpıcı bir not: Yıllar sonra ortaya çıkan bir CIA belgesine göre Humeyni, 1963’ün kasım ayında ABD’ye bir mesaj gönderiyor. Belgeye göre Amerikalılara İran’daki Amerikan çıkarlarıyla çatışmadığını iletiyor. Hatta onların varlığının Sovyetler’den gelen komünizm tehlikesi ve İngilizlere karşı bir "denge" oluşturduğunu söylüyor. Yine aynı belgeye göre Humeyni kendi inancına göre İslam ile diğer dinler, özellikle de Hristiyanlık arasında bir yakın ortaklık olması gerektiğini dile getiriyor.

Humeyni'yi anlatan bir CIA belgesi

Ama belli ki aradan geçen birkaç ay sonunda Humeyni, Amerika’yı da karşısına almaya karar vermiş.

Gerçi BBC İran servisinin 2016’da yaptığı bir haber daha var. Ve bu haber de çok çarpıcı. Habere göre BBC İran masasındaki gazeteciler ABD’ye ait istihbarat bilgilendirmeleri arasında Humeyni’nin 1979 İran Devrimi esnasında ABD’ye yine mesaj gönderdiğine dair yazışmalar buluyor. Bu yazışmalara göre Humeyni ABD’den İran ordusunun kendi hareketine karşı ayaklanmaması için arabuluculuk talep ediyor. Şöyle diyor BBC haberi:

Humeyni İran’a dönüşünden sadece günler önce ABD’ye mesajında “Orduya [Şah'ın başbakanı Şapur] Bakhtiar'ı takip etmemelerini tavsiye etmenizi öneririm” dedi. “Amerikalılarla herhangi bir düşmanlığımız olmadığını göreceksiniz.” Aynı ay içinde bir ABD elçisi aracılığıyla gönderilen başka bir mesajda ise, İran'daki iktidar değişikliğinin ABD'nin ekonomik çıkarlarını etkileyeceği yönündeki endişeleri yatıştırmaya çalıştı: “Petrol konusunda endişelenmenize gerek yok. ABD'ye petrol satmayacağımız doğru değil.” (İranlı yetkililer bu haberi hızla yalanladı ve belgelerin “üretilmiş” olduğunu öne sürdü.)

Humeyni'nin Bursa'daki sürgün günlerinden bir kare

İran Devrimi’ne döneceğiz, biz 1964’ten devam edelim. Humeyni’nin çıkışları karşısında Şah, çareyi en büyük rakibini sürgüne göndermekte buluyor. Adres ise şaşırtıcı: Bursa!

Humeyni’nin Türkiye’deki günlerine dair en çarpıcı bilgileri meslektaşım Gökçe Aytulu’nun kaleminden okuyalım: (Maalesef kısaltarak…)

"…(Humeyni) Farsça bilen istihbarat albayı Ali Çetiner’e teslim edilmiş. Tüm sorumluluğu Çetiner’e verilirken, ‘kimliğinin gizli tutulması’ şart koşulmuş. … Ev hayatından sıkılan Humeyni bir süre sonra dışarı çıkmak istemiş. Albay Çetiner, sokakta dikkat çekmemesi için cübbe ve sarığını çıkarmasını istemiş. Humeyni kabul etmeyince çıkamamışlar. Ama bir süre sonra iyice bunaldığı için Çetiner’in verdiği ceket ve pantolonu giyerek Bursa sokaklarında tur atıp Ulu Cami’yi ziyaret etmişler. Humeyni, sokağa çıkmaya başladıkça konu komşunun da dikkatini çekmiş. Albay Çetiner’in eşi Melahat Hanım şu hikâyeyi uydurmuş: 'O benim kayınpederim. Urfa’da oturuyordu. Fakat kayınvalidem ölünce yalnız kaldı. Yanımıza aldık.' … İstanbul ziyaretleri sırasında Taksim’de müziksiz ve içkisiz bir lokanta bulmak da sorun olmuş. Çetiner, bir lokanta sahibini 'Sinir hastası bir misafirimiz var. Yemeğe getirsem müziği kapatır mısınız' diyerek ikna etmiş. İstanbul ziyaretlerinde hep o lokantada yemek yemişler. Ancak daha sonra yaptıkları İzmir gezisinde, Humeyni Kemeraltı’ndaki içkili ve müzikli Şükran Lokantası’nda yemek yemeyi sorun etmemiş."

Nasıl ilginç değil mi? Humeyni’nin Bursa’da kaldığı evin birkaç yıl önce o zamanki kurla 2,5 milyon dolara satışa çıktığı bilgisini de ekleyeyim.

Humeyni, Türkiye’de çok uzun süre kalmıyor. 11 ay sonra Irak’ta Necef’e geçiyor. Burada neredeyse 13 yıl kalacak ve eviyle medrese arasında gidip gelmek dışında başka hiçbir yere adım atmayacak. 1978’de ise birkaç yılın ardından savaşa tutuşacağı Saddam Hüseyin tarafından sınırdışı edilecek ve Fransa’ya, Paris’e geçecek.

Paris günleri ilginç. Yeni arkadaşlar ediniyor Humeyni. Mesela Michel Foucault. Evet, Foucault 52 yaşında, İran’daki muhalif hareketten ve onun temsilcisi olarak gördüğü Ayetullah Humeyni’den çok etkileniyor. İtalyan Corriere della Serra gazetesi için kaleme aldığı makalelerle İran Devrimi’ne büyük destek veriyor. Bu esnada iki kez de İran’a gidip geliyor.

Yine bir parantez açalım: Foucault’nun özellikle Ekim 1978’de kaleme aldığı “İranlılar ne düşlüyor?” makalesi önemli. Humeyni Paris’teki evinde ağırladığı gazetecilerde asla “radikalizme” uzanacak bir siyaset izleyeceği izlenimi vermiyor. Foucault, Batı modernitesi ve rasyonalizmine karşı “mistik” bir lider olarak tanımladığı Humeyni’nin rejimin sadece “bekçisi” olacağını, bizzat yönetime girmeyeceğini düşünüyor.

Fena halde yanılıyor tabii. 1979 Şubat’ında İran’a büyük bir destekle dönüyor Humeyni. Sadece birkaç ay içinde, mart başında İslam Devrimi’nin hiç de öyle “mistik” bir danışmanlıkla yetinmeyeceği anlaşılıyor. Foucault’ya Sartre ve Simone de Beauvoir’dan sert eleştiriler geliyor. Foucault hiçbir zaman açıkça “yanıldım” demese de birinde hatasını “hafiften” kabullendiği üç yazıdan sonra İran’la ilgili yazmayı bırakıyor.

1977’de İran’da başlayan -ve aslında hiç kesilmeyen- toplumsal hareketler 1978’de -64 sivilin öldüğü “Kara Cuma” gibi- giderek kalabalıklaşan ve sertleşen gösterilerle şahikasına ulaşıyor ve Şah 1979’un ilk ayında Batılı devletlerin desteğini açıkça çekmesi üzerine çareyi ülkeden kaçmakta buluyor.

Yine bir not: İran’da devrim olurken solun da çok güçlü olduğunu not etmek gerekiyor. Humeyni’nin gelişiyle birlikte bir İslam Devrimi gerçekleşeceği henüz net değil. Hatta Humeyni’ye Kum’da Vatikan benzeri bir küçük din devleti kurması teklif ediliyor. Yani dalganın yön değiştirip sol bir devrim gerçekleşme ihtimali hiç de zayıf değil. Fakat ilerleyen yıllarda yaşananlar burada da ABD’nin sol bir yönetimle Şii devleti arasında tercihini ikinciden yaptığını gösteriyor.

İslam Devleti yönetimi ülkedeki tüm sol liderleri, aydınları ortadan kaldırırken, yani infaz ederken, komünistlerin ve diğer solcuların listelerinin CIA tarafından İran’a aktarıldığı ortaya çıktı.

Yazıyı sonlandırırken ABD-İran ilişkilerinin İslam Devleti’nin kurulmasından sonra nasıl sürdüğüyle ilgili birkaç çarpıcı detayı da aktarayım istiyorum.

ABD-İran rehine krizi
  • İslam Devrimi esnasında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde 66 elçilik çalışanı rehin alındı. Amerika’da Başkan Carter yaklaşan seçimler nedeniyle bu krizde çok zor durumda kalmıştı. Rehinelerin bırakılması tam 444 gün sürdü. Carter seçime kadar krizi çözmeyi başaramadı. Yıllar sonra Reagan’ın kampanyasında çalışan bir isim, Ben Barnes, Reagan’ın en önemli danışmanı John Connally’le birlikte Orta Doğu’da bir ülkeye giderek İran’a bir mesaj ilettiklerini öne sürdü: Seçime kadar rehineleri bırakmayın, Reagan sizinle daha iyi bir anlaşma yapacak!
  • İran-Kontra Skandalı olarak tarihe geçen bir diğer olay da yine Reagan döneminde yaşandı. Açığa çıkan bilgilere göre Amerika 1981-1986 arasında İran’a gizlice silah satmayı sürdürdü. ABD’nin amacı buradan gelecek parayla Nikaragua’da yine bir başka yönetimi iktidardan indirmek için fon sağlamaktı. Reagan önce inkâr etse de daha sonra silah satışını kabul etmek zorunda kaldı. Türk kamuoyunda da o dönemler adı sıkça anılan Adnan Kaşıkçı bu arka kapı satışlarından kazandığı parayla dünyanın sayılı zenginleri arasına girdi.
  • Bir başka skandala göre ABD’nin Şah döneminde İran’a sattığı F-14 jetlerinin yedek parçalarını da yine “arka kapıdan” satmaya devam etti. AP’nin 2007’deki haberine göre İran paravan şirketler aracılığıyla jetlerin satışa çıkan eski parçalarını alarak filosunun kullanım dışı hale gelmesinin önüne geçti. Bush yönetimi eski jetlerin parçalarının satışını yasaklamak zorunda kaldı.

İşte böyle sevgili okur. İlk yazıda da dediğim gibi, İran halkı yerin altından çıkan o “neftin” bedelini yüz yılı aşkın zamandır ödüyor. Bir yanda mollalar, şahlar, darbeci generaller, Nazi çakmaları… Diğer yanda derdi hiçbir zaman demokrasi olmayan, işine gelince “ama demokrasi getireceğiz” yalanının arkasına sığınan sömürgeciler…

Ve ikisinin arasına sıkışan İran halkı.

Tepesine yağan bombadan hiçbir hayır gelmeyeceğini biliyor. Bombalayanların bugüne dek tek bir toprak parçasına bile demokrasi götürmediğinin farkında. Öte yandan babadan oğula geçen şahlıktan sonra şimdi de babadan oğula geçen dini liderlikle karşı karşıya.

Kendi kaderini tayin etmesine izin yok! Petrolünü satıp refah içinde yaşaması zinhar, ne mümkün. Tiranların saltanatında İran acı çekiyor. Ona reva görülen sadece bu: Acı çekmek.

Eray Özer/T24


T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Mart 2026-

Özgür Özel, İBB davasındaki gerginliği anlattı: Hâkim salonu germeye, Ekrem Başkan'ı itibarsızlaştırmaya çalıştı 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Silivri’de başlayan İBB davasında yaşanan gerginliğe ilişkin olarak, "Burası öyle kusura bakmasın ama Sahra Altı bir ülke değil. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten emanet bir cumhuriyet var. Canını okumalarına rağmen Anayasa’ya göre bir hukuk devleti burası. Savunma diye bir hak var. Masumiyet diye bir karine var. Her fırsatta ‘Ekrem İmamoğlu suç örgütü’ diyen ve 15 buçuk milyon vatandaşın oy verdiği, 25 buçuk milyon vatandaşın imza verdiği kişiyle senli benli, birinci tekil şahısla konuşmaya çalışan adam hakikaten kendini kaybetmiş. Bu kadar saygısız, bu kadar üstten, daha doğrusu bu kadar ne dediğini bilmeyen... Salondan uğultu yükselince ‘siz’ deyip salon sakinleşince ‘sen’ diyen... Demişler ki ona sen Ekrem Başkan’a, cumhurbaşkanı adayına, bu ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanına ‘sen’ de ki itibarsızlaşsın. Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi” dedi.

İBB davası | Gerginlik üzerine mahkeme heyeti izleyicilerin çıkmasını istedi, duruşma başlamadan ara verildi; İmamoğlu'ndan "Kaçarak yargılayamazsınız" çıkışı

İBB'ye yönelik yolsuzluk iddiasıyla açılan ve arasında CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 402 sanıklı davanın ilk duruşması, İstanbul 40’ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri’deki Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesindeki 1 No’lu salonda görülmeye başlandı. Davayı duruşma salonunda takip eden CHP Genel Başkanı Özgür Özel, mahkeme heyetinin salondan ayrılmasının ardından duruşma salonunda gazetecilere açıklama yaptı. Özel, şunları söyledi:

“Bugün sabahleyin aslında aileler, milletvekilleri ve avukatlar olarak salonda yerimizi aldık. Dünden itibaren de bir provokasyon kokusu olduğunu seziyorduk. Geçmişte bazı grupların, örgütlerin, yapıların devlete karşı provokatif girişimleri olurdu, şimdi devleti yönetenlerin millete karşı provokatif girişimleri var. Bugün duruşma başladı. Bu kadar önemli bir duruşma. Normalde tamamen tutuksuz yargılamanın olması gereken bir noktada, bir yıldır içeride tuttukları insanlar ve avukat söz istiyor, avukata söz vermiyor. 700 yılla yargıladığı Sayın Ekrem İmamoğlu söz istiyor, ona söz vermiyor. 2 bin 430 yıl ceza istiyor, Ekrem İmamoğlu söz istiyor ve Ekrem İmamoğlu’na ‘sanık Ekrem’ diye sesleniyor. Buna salon tepki verince bu sefer dönüp ‘Ekrem Bey siz’ demeye başlıyor. İlk başta onlarca kez senli benli ve güya itibarsızlaştırmaya yönelik birtakım davranışlar. Sonra bir avukat güç bela sesini duyurdu ve dedi ki ‘Şu an verdiğiniz liste var Aykut Erdoğdu ile başlayan, Ekrem İmamoğlu ve Fatih Keleş diye biten. Haftalardır kaleminize bu sıralamayı soruyoruz. ‘Savunmaya hazırlanacağız, ne diyorsunuz?’ Buna cevap verin.’ ‘Hazır değildi’ diyorlar. ‘Dün bunu Yeni Şafak gazetesi yayınladı. Avukatlara verilmeyeni yandaş bir gazeteye nasıl sızdırıyorsunuz’ dedi. Buradan sonra kimyası bozuldu hâkimin, ‘Salonu boşaltın’ dedi. Yani öyle bir şey ki emirle, talimatla iktidarın gazetesine, iktidarın hâkimlerinin haber sızdırdığı bir şeyde suçüstü yakalandı. Salonun psikolojik olarak kontrolünü kaybetti ve demek ki aslında baştan beri olan bir şey, ‘Salonu boşaltın’ dedi. Biz de milletvekilleri ve aileler olarak salonu boşaltmıyoruz tabii ki.

“Salonu germeye çalışan bir hâkim var, sükunetini korumaya çalışan aileler var”

Çıkmayacağız tabii çünkü ağzından çıkan son söz ‘Salonu boşaltın’ olduğu için biz buradan çıkarsak bir daha içeriye almazlar aileleri de bu doğru bir şey olmaz. Ama bunun dışında yani usulüne göre gelse, bir ara verse zaten herkes çıkacak. Yani dışarıda basın mensupları bekliyor, aileler bekliyorlar burada. Olacak işler değil bunlar. Ama böyle bir suçluluğun telaşı, aldığı talimatları uygulama, aklınca Ekrem Başkan'a senli benli konuşarak bir itibarsızlaştırma... Tabii buna ne avukatlar izin verir ne aileler izin verir. Salonu germeye çalışan bir hâkim var. Sükunetini korumaya çalışan aileler var burada. Zaten düşünsenize avukatlar ve aileler girdikten sonra, herkese yer olduktan sonra milletvekilleri girdi, dışarıda milletvekili arkadaşlarımız var, 81 ilden gelen herkesi bir başka yerde tutuyoruz, misafir ediyoruz ve istiyoruz ki burası işlesin ama hâkim istiyor ki burada kaos çıksın, kriz çıksın, kavga çıksın. Üzüldüğüm nokta ne? Dünya kadar yurt dışından basın mensubu var ve Türkiye'de 15 buçuk milyon kişinin cumhurbaşkanı adayı göstermiş bir ismi tutup içeri koymaları, 35 yıllık diplomayı iptal edip Türkiye'de serbest bir seçimden korktuklarını dünyaya ilan etmeleri yetmezmiş gibi; bir yargılamayı bile yapamadıklarını, yargılamayı bizzat hâkimin provoke ettiğini bütün salon görüyor.

“Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi”

Herkes şaşkın. Bu salon niye boşalsın? Bir senedir insanlar birbirini bekliyorlar, bugünü bekliyorlar. Bu salon niye boşalsın? Bugün milletvekilleri, aileler olmadan yargılayan, yarın ‘Avukatsız yargılayacağım’ der, öbür gün ‘Ben yargılamyı yaptım, kararım budur’ der. Burası öyle kusura bakmasın ama Sahra Altı bir ülke falan değil. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten emanet bir cumhuriyet var. Canını okumalarına rağmen Anayasa’ya göre bir hukuk devleti burası. Savunma diye bir hak var. Masumiyet diye bir karine var. Orada her fırsatta ‘Ekrem İmamoğlu suç örgütü’ diyen ve 15 buçuk milyon vatandaşın oy verdiği, 25 buçuk milyon vatandaşın imza verdiği kişiyle senli benli, birinci tekil şahısla konuşmaya çalışan adam hakikaten kendini kaybetmiş, yani olacak bir iş değil. Bu kadar saygısız, bu kadar üstten, daha doğrusu bu kadar ne dediğini bilmeyen... Salondan uğultu yükselince ‘siz’ deyip salon sakinleşince ‘sen’ diyen... Demişler ki ona sen Ekrem Başkan’a, cumhurbaşkanı adayına, bu ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanına ‘sen’ de ki itibarsızlaşsın. Ekrem Başkan’ı itibarsızlaştıracak bir söz daha Türkçe lügata girmedi.

“Sanıklara ilk günden beri suçlu muamelesi yapan anlayış, kendi siparişiyle oluşturduğu heyetle yargılama yapacak”

Doğal hâkim ilkesi diye bir şey var, değil mi? Burada 50’ye yakın ağır ceza mahkemesi var. Bir yıldır şunu duymuyor musunuz, ‘Ya 1’e ya 40’a düşecek.’ Sonra Beşiktaş davası, Aziz İhsan Aktaş davası 1’e düştü. Herkes dedi ki ‘Bu 40’a düşecek.’ Bu dendiği gibi 40’a düştü. 40’ta bir ihtimal bir yıldır bilindiği şekilde oldu. 40’ın hâkimi, şu anki hâkim geçmişten beri Adalet Bakanıyla çok yakın ilişkiler içinde olan bir hâkim. Ama iki tane üyeden emin olamadılar. Buraya yeni iki üye, bir hâkim koydular. Akın Bey'in razı olduğu, buraları ona emanet etmek istediği, davayı düşündüğü 40’ın hâkimine dışarıdan yeni yolladıkları iki tane yardımcı getirdiler. Nerede doğal hâkim ilkesi? Adrese teslim bir heyet olmuşlar kendilerine göre. Minareden at beni, in aşağı tut beni. Burada akıllarınca yargılama yapacaklar. Bu yüzden zaten sanık lehine delil toplamayıp sanıklara ilk günden beri suçlu muamelesi yapan, ceza almdan belediye başkanının resmini yasaklayan anlayış şimdi kendi siparişiyle oluşturduğu heyetle yargılama yapacak. Her şeye rağmen geldik, bütün sakinliğimizle buraya oturduk. Beyefendinin yapmaya çalıştığı işe bak. İlk laftan hakaretle başlıyor, itibarsızlaştıracak bir ses tonuyla konuşuyor. Ekrem İmamoğlu’nun ve arkadaşlarımızın beyefendiliği ve milletten gördükleri hürmetin zekatı, bu hâkime yeter. Bu hâkimin hukuk adına yediği kadarını bizim bu salondaki arkadaşlarımız yakasına dökmüşler. Daha ne konuşuyor, kimmiş o?”

https://www.dailymotion.com/video/xa1k9n2

***

Kodlama ve veri setlerindeki gizli ön yargılar: Yapay zekâ, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretebiliyor -Füsun Sarp Nebil- 

"Yapay zekâ toplumsal verilerle eğitilen bir sistem. Dolayısıyla toplumdaki cinsiyet kalıpları veri setlerine yansıyorsa, bu kalıplar algoritmalar aracılığıyla yeniden üretilebiliyor. Araştırmamızda incelediğimiz üç farklı yapay zekâ uygulamasında da benzer kalıpların ortaya çıktığını gördük. Kadın figürleri genellikle duygusal, bakım veren veya ev içi rollerle ilişkilendirilirken; erkek figürleri daha çok güç, liderlik ve kariyer gibi kavramlarla birlikte temsil edildi. Örneğin Siri gibi sistemler çoğu zaman kadın sesiyle tasarlanıyor ve daha uyumlu, sakin veya itaatkâr bir karakterle sunuluyor"

8 Mart Kadınlar Günü yine yaşandı bitti. Eşitsizlik her alanda maalesef sürüyor ama şimdilerde buna "yapay zekâ" da eklendi. ABD ve İsrail'in, İran'a saldırılarını yaşadığımız bugünlerde, ABD'de yapay zekâ alanında duyduklarımız bizi savaş açısından endişelendiriyor.

Bugünlerde Pentagon'un Anthropic'i "Tedarik Zinciri Riski" diye tanımlayarak, askeri yükleniciler tarafından kullanımını yasaklaması olayını gördük. Anlaşmazlığın nedeni olarak, Anthropic’in yapay zekâ sistemlerine yerleştirilmiş etik güvenceler olduğu ve bunların otonom silahlar veya kitlesel iç gözetim için kullanılmasına izin vermeyi reddettiği belirtildi. Arkasından OpenAI donanım şefi Caitlin Kalinowski'nin, gözetim ve otonom silahlar konusundaki endişeleri nedeniyle istifa ettiği ortaya çıktı. Bunlar işin içindeki insanların yarattığı olaylar.

Zaten bu endişeler yeni bile değil, Önce Sam Altman'ın 2023'de İşten atılması (ve sonra geri dönmesi) ve sonra 2024'de Yapay zekâ şirketleri çalışanları ABD Kongresinden "ihbarcı koruması" diye bir hak istemeleri. Hep dikkatimizden kaçmaması gereken hususlar. Yani işin içindeki üst ya da alt düzey insanlar da bir şeylerden rahatsız.

Kodlama ve veri setlerindeki gizli ön yargılar

Ama bırakın savaşı, günlük toplumsal hayatımız içinde de sorun var. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle bir panel düzenledi. Değerli panelistler davet etmişlerdi. Bu panelistlerin neler söylediklerine ayrı ayrı yer vermeyi planlıyorum. İlk olarak İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Burcu Şahin ile konuştuk.

Zeynep Burcu Şahin'in sunumu ve bizim bugünkü söyleşimizin temeli, 2025'deki "Yapay zekâ Uygulamalarında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Yeniden Üretimi: Kodlama ve Veri Setlerindeki Gizli Önyargılar"başlıklı araştırma. Trump'ın ayrımcılığı önlemeye yönelik eyalet yapay zekâ kanunlarını geçersiz kılan kararnamesi de aklımızda tutarak, şimdi sorularımıza geçelim.

-İlk sorumuz, yapay zekâ mevcut stereotipleri, kalıp yargıları ve önyargıları benimseyerek algoritmalarına yansıtıyor mu? Yapay zekâ algoritmaları ve veri setleri toplumdaki önyargıları yeniden nasıl üretebiliyor?

Yapay zekâ bir bilinç değildir. Bir tarihsel hafızadır. Ve o hafıza, yüzyıllardır erkek merkezli üretilmiş bir bilgi rejiminin içinden beslenir. Algoritma dediğimiz şey, toplumsal bilinçdışının matematiksel versiyonudur. Eğer algoritmalar, tarihsel olarak oluşmuş toplumsal verilerle eğitiliyorsa, bu verilerdeki cinsiyetçi kalıplar da sistemin çıktılarında tekrar ortaya çıkabilir. Araştırmamızda da gördüğümüz gibi, yapay zekâ uygulamaları kadınları çoğunlukla “nazik, duygusal, sevecen” gibi sıfatlarla; erkekleri ise “güçlü, lider, başarılı” gibi özelliklerle ilişkilendirebiliyor. Bu durum aslında yapay zekânın yeni bir önyargı üretmesinden ziyade, toplumda zaten var olan kalıpları veri setleri aracılığıyla yeniden üretmesi anlamına geliyor.

-Birleşmiş Milletler toplumsal cinsiyet eşitliğini temel bir insan hakkı olarak tanımlıyor. Türkiye’de ya da dünyada bu hedefe ulaşma konusunda sizce en büyük engeller nelerdir? Kadınların kadınlara bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başarılı kadınlar neden sevilmiyor?

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin önündeki en büyük engellerden biri, çok uzun yıllardır devam eden ataerkil toplumsal yapı ve buna bağlı olarak oluşmuş kültürel kalıplardır. Bu kalıplar sadece erkekler tarafından değil, toplumun tamamı tarafından üretilip içselleştiriliyor. Bu nedenle kadınların da kadınlara yönelik önyargılar geliştirdiğini görebiliyoruz. Nitekim bazı araştırmalar, kadınların başarılı olduklarında erkeklere kıyasla daha az sevildiğini ve daha fazla eleştirildiğini gösteriyor. Diğer yandan birçok kadın çalışanın da kadın yönetici yerine erkek yöneticiyle çalışmayı tercih ettiğine yönelik bulgular da mevcut. Bu durum aslında bireysel bir tutumdan çok, toplumun başarı ve güç kavramlarını uzun süre erkeklik ile ilişkilendirmesinin bir sonucu olarak görülebilir. İş alanı halen erkek egemen bir alan. Ve kadınlardan bu alana uyum sağlaması için erkeksi kabul edilen özellikleri benimsemesi beklenebiliyor. Ne yazık ki bir noktada kadınların bu sınırlı kotada birbirlerini dışlayabildiklerini de öne sürmek de mümkün.

-Toplumsal cinsiyetçilik nedir? Yapay zekâ ve toplumsal cinsiyet ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapay zekâ sistemlerinin toplumsal cinsiyet algısını şekillendirme veya yeniden üretme gücü var mı? Eğer varsa bu nasıl gerçekleşiyor? Araştırmanızda feminist teknoloji kuramını kullanıyorsunuz. Bu yaklaşım yapay zekâyı analiz etmek için neden önemli?

Toplumsal cinsiyetçilik, kadın ve erkeklere toplum tarafından belirli roller, beklentiler ve özellikler yüklenmesi ve bu rollerin eşitsiz güç ilişkileri yaratmasıdır. Yapay zekâ ile ilişki kurduğumuzda ise şunu görüyoruz: Yapay zekâ toplumsal verilerle eğitilen bir sistem. Dolayısıyla toplumdaki cinsiyet kalıpları veri setlerine yansıyorsa, bu kalıplar algoritmalar aracılığıyla yeniden üretilebiliyor. Feminist teknoloji kuramı bu noktada önemli çünkü teknolojiye nötr bir araç olarak bakmıyor. Aksine teknolojinin de toplumsal güç ilişkileri ve kültürel yapılar tarafından şekillendiğini savunuyor. Bu yaklaşım sayesinde yapay zekâ sistemlerinin hangi değerleri ve hangi önyargıları taşıyabileceğini daha eleştirel bir şekilde analiz edebiliyoruz.

-ChatGPT, DALL-E ve Perplexity gibi çeşitli yapay zekâ uygulamalarının toplumsal cinsiyet rolleri için benzer kalıplara başvurduğunu görüyor muyuz?

Araştırmamızda incelediğimiz üç farklı yapay zekâ uygulamasında da benzer kalıpların ortaya çıktığını gördük. Kadın figürleri genellikle duygusal, bakım veren veya ev içi rollerle ilişkilendirilirken; erkek figürleri daha çok güç, liderlik ve kariyer gibi kavramlarla birlikte temsil edildi. Görsel üretim araçlarında da kadınların ev ortamında ya da çocuk bakımında gösterildiği, erkeklerin ise daha çok iş hayatı veya liderlik pozisyonlarında resmedildiği dikkat çekti. Bu durum farklı yapay zekâ sistemlerinin benzer veri setleri ve kültürel kalıplarla eğitildiğini gösteriyor. İlginç olan yapay zekâ uygulamalarının dilde eşitlik ancak temsilde ataerki göstermesi.

- “2019 yılı itibariyle “dijital teknolojiyi temel amaçları için nasıl işlevselleştireceğini bilen kadınların ve kız çocuklarının sayısı, erkeklere oranla yüzde 25 daha az; bilgisayar programlamayı bilen kadınların ve kız çocuklarının sayısı erkeklere oranla 4 kat daha az; bir teknoloji patenti almaları ihtimali ise erkeklere oranla 13 kat daha azdır” (UNESCO, 2022). Bir diğer deyişle, kadınlar dijital teknolojinin hem üretim hem de kullanım aşamasında dışlanmaktadır.” Diyorsunuz. Bunun sizce nedeni nedir?

Bunun arkasında birkaç temel faktör bulunuyor. Birincisi teknoloji nötr değildir; iktidar ilişkileriyle şekillenir. Yani teknoloji kimin tarafından üretiliyorsa, hangi değerler sistemi içinde tasarlanıyorsa hangi veriyle eğitiliyorsa onun ideolojisini taşır. Ve teknoloji ve mühendislik alanları uzun süre erkek egemen alanlar olarak görülmüştür. Bu durum hem eğitim süreçlerinde hem de kariyer tercihlerinde kadınların bu alanlara yönelmesini zorlaştırabiliyor. İkinci olarak teknoloji sektöründe rol model eksikliği de önemli bir faktör. Kadınların teknoloji üretiminde daha az görünür olması, genç kadınların bu alanlara yönelmesini de sınırlayabiliyor. Dolayısıyla burada yalnızca bireysel tercihler değil, tarihsel ve yapısal eşitsizlikler de önemli bir rol oynuyor.

-Araştırmanızda kadınların “nazik, duygusal, sevecen”, erkeklerin ise “güç, başarı ve statü” ile ilişkilendirildiği ortaya çıkıyor. Bu sonuç bize yapay zekânın toplumsal stereotipleri nasıl yansıttığını gösteriyor mu? Siri örneğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bulgular, yapay zekânın toplumsal stereotipleri yansıtma eğilimini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kadınların daha çok bakım ve duygusallıkla, erkeklerin ise güç ve başarıyla ilişkilendirilmesi aslında toplumda çok uzun süredir var olan bir kalıp. Benzer bir örneği dijital asistanlarda da görüyoruz. Örneğin Siri gibi sistemler çoğu zaman kadın sesiyle tasarlanıyor ve daha uyumlu, sakin veya itaatkâr bir karakterle sunuluyor. Bu da teknolojinin belirli toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretebildiğini gösteriyor. Siri örneğinin bir dijital asistanın bir kadının cinsiyetçi bir hakaret karşısındaki olası tepkisini modellemesi açısından önemli ve üzücü bir örnek olduğunu düşünüyorum.

-Yapay zekâ sistemleri bu tür cinsiyetçi kalıpları azaltmak için nasıl geliştirilebilir?

Bunun için birkaç önemli adım gerekiyor. Öncelikle yapay zekâ sistemlerinin eğitildiği veri setlerinin daha dengeli ve kapsayıcı olması gerekli. Eğer veri setleri yalnızca belirli kültürel kalıpları içeriyorsa, algoritmalar da bu kalıpları tekrar üretir. İkinci olarak teknoloji geliştirme süreçlerinde daha fazla kadın araştırmacı ve mühendis yer almalıdır. Farklı bakış açıları teknoloji tasarımına dahil edildiğinde önyargıların azaltılması daha mümkün hale gelir. Ayrıca algoritmaların etik açıdan düzenli olarak test edilmesi ve önyargı analizi yapılması da oldukça önemlidir.

-Sizce, gelecekte yapay zekâ teknolojilerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirme potansiyeli var mı?

Evet, doğru şekilde tasarlandığında yapay zekâ teknolojileri toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen önemli araçlar haline gelebilir. Teknoloji kader değil; politik bir tercihtir. Eğer veri setleri daha kapsayıcı hazırlanır, algoritmalar önyargı açısından düzenli olarak denetlenir ve teknoloji geliştirme süreçlerinde çeşitlilik sağlanırsa, yapay zekâ mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmek yerine onları görünür kılan ve dönüştüren bir araç olabilir. Bu noktada sorun teknolojinin kendisi değil, hangi değerlerle ve hangi toplumsal bakış açısıyla geliştirildiğidir.

/././

Savaşın bir başka boyutu + ABD’nin taktikleri çuvallıyor + İki milliyetçilik -CUMHURİYET-


Savaşın bir başka boyutu -Ergin Yıldızoğlu- 

Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.

MESİHLER VE KEHANETLER 

Beyaz Saray’da, evanjelik-Hıristiyan din adamlarının Trump’ı kutsayan, adeta Mesih olarak yücelten ayini bu boyutun bir semptomu. Savaşın ilk günlerinden itibaren ABD’nin çeşitli birliklerindeki komutanların, brifinglerini açıkça dini kehanet zeminine oturtmaya çalışmaları da bir başkası. Orduda Din Özgürlüğü Vakfı’na, kimi komutanların, İran savaşını “Tanrı’nın planı” ve Armageddon’un habercisi olarak sunduğuna ilişkin 40’tan fazla farklı birlikten 110’u aşkın şikâyet gelmiş. Bir komutan askerlerine, “Trump, Armageddon’u tetiklemek, İsa’nın dönüşünü müjdelemek üzere bizzat İsa tarafından kutsandı” diyormuş. Dahası, bazı komutanlar, kehanete uyması için savaşın “yeterince kanlı olması” gerektiğini vurguluyormuş.

Bu fanatikliğin, bir de Kudüs’te, Harem-i Şerif platformunun tam ortasında, altın kubbesiyle yüzyıllardır yükselen Kubbet-üs-Sahra’nın (Mescid-i Aksa) altında es-Sahra adıyla bilinen kutsal kaya gibi son derecede önemli bir simgesi var. Yahudiler dünyanın bu noktadan yaratıldığına, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek üzere buraya getirdiğine inanıyorlar. Burası, Hıristiyanlar için İsa’nın çarmıha gerildiği yerin hemen yanı başı; Müslümanlar için, Hz. Muhammed’in miracının başladığı kutsal mekân. Tek bir taş; üç dinin hafızasının kesişim noktası. İncil’e göre İsa bu taşın üzerindeki, I.Tapınak’ta vaaz vermiş, “Bu tapınak yıkılacak, taş üstünde taş kalmayacak” kehanetiyle, açıkça “Ben tapınağın kendisiyim” demiş. Bu tapınak Babil Kralı Nebukadnezar tarafından yıkılmış (MÖ 587). Sürgünden dönen Yahudiler tarafından MÖ 516’da aynı yerde II. Tapınak inşa edilmiş. MS 70’te Roma İmparatoru Titus, Yahudi isyanını bastırmak için Kudüs’ü kuşattı, tapınağı taş taş söktü. Böylece İsa’nın kehaneti gerçekleşmiş oluyordu.

III. TAPINAK VE İRTİDAT

Bu savaş o kutsal taşın kaderiyle de ilgili. Bu bağlamda, İsrail’de iki isim öne çıkıyor: Maliye Bakanı Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir. Knesset’teki 120 sandalyenin yalnızca 14’ünü elinde bulunduran bu iki isim, Netanyahu’nun koalisyonunu ayakta tutan kilit güç olarak İsrail hükümetini fiili yönlendiriyorlar. Smotrich, Batı Şeria’nın tamamının Tanrı tarafından Yahudi halkına verildiğine inanan, “zafer yoluyla yerleşim” şiarıyla Filistin devletinin önünü kalıcı olarak kapatmaya çalışan dinci-ırkçı bir fanatik. Ben-Gvir, ırkçı rabbi Meir Kahane’nin mirasını devralan, Mescid-i Aksa’ya defalarca provokatif baskınlar düzenleyen ve Mescid-i Aksa’nın mekânı Tapınak Tepesi’ndeki statükoyu tek taraflı biçimde değiştiren bir dinci-ırkçı, terörist bir faşist. Smotrich, Nisan 2024’te, kabine toplantısında ateşkes durumunda koalisyonu bozacağını söyleyerek Netanyahu’nun Gazze’de ateşkese razı olmasını son anda engellemiş. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’e göre, “III. Tapınak”ın yeniden inşası artık “mucizevi bir olasılık” haline geldi. Arjantin Cumhurbaşkanı Milei, Kudüs’te gözyaşı dökerek aynı arzuyu dile getirdi. Beyaz Saray’da, yapılan ayin, cephedeki askerlere yönelik, “Hıristiyan cihat”ı, şehadet konuşmaları Hıristiyan milliyetçi radikal söylemin etkilerini sergiliyorlar. Bu ortamda İsrail Savunma Kuvvetleri’nde görev yapan bazı askerlerin, üniformalarında “III. Tapınak” sembolü apoletler takıyor olması da artık kimseyi şaşırtmıyor.

Halbuki, İsa “Ben tapınağın kendisiyim” derken aslında bir tapınağa gerek yok diyordu. Şimdi, Müslümanların en kutsal mekânlarından birini yıkarak üzerine bir III. Tapınak inşasını savunan kökten dinci Hıristiyanlar, mürtedi konumuna düşmüyorlar mı? (Tucker Carlson)

Öte yandan, Şiiliğin 86 yaşındaki en üst liderinin Müslümanlar için kutsal bir ayda şehit edilmesi, “Kutsal Hafta”da Vatikan’da papayı katletmeye benziyor. Bu salt İran ve Şiiler için değil, tüm Müslümanlar için de ağır bir hakaret; derin, asla kapanmayacak bir dini yaradır! Bu savaş, doğrudan-açıkça bir din savaşına dönüşürse salt bölgeyi değil, 15.5 milyon Yahudi, 2.5 milyar Hıristiyan, 2 milyar Müslümanın dünyasını gerçek bir cehenneme çevirebilir.

/././

ABD’nin taktikleri çuvallıyor -Mehmet Ali Güller- 

ABD’nin İsrai’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce  rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak...

Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı: 

Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.

İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken birlik eğilimi içinde oluyordu.

KÖRFEZ’İ DOĞRUDAN SAVAŞA SOKAMADI

ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti.  Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.

ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor. 

Sonuç olarak ABD, Körfez ülkelerini şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.

KÜRT KARTINDA U DÖNÜŞÜ

ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit (?) edilen ve düşürülen (?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran, Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla  Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyse ki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor. 

ABD ve İsrail’in izlediği dördüncü taktik ise Kürt kartını kullanmaktı, Irak’tan İran’a bir Kürt cephesi açmaktı. Netanyahu yönetimi bu amaçla Barzaniler üzerinde zaten bir süredir çalışıyordu. Trump’ın da bu süreçte Barzani ve Talabani’yle görüştüğü ortaya çıktı. 

Nitekim Trump açık açık “Kürt güçlerinin İran’a karşı bir saldırı başlatmaları harika olur. Ben tamamen desteklerim” dedi. 

Ancak Trump’a iki kritik yanıt geldi. KYB lideri Bafel Talabani’nin teyzesi olan Irak cumhurbaşkanının eşi Şanaz İbrahim Ahmed, “Kürtler kiralık silah değildir” dedi. Ertesi gün ABD medyasına konuşan Bafel Talabani  de “Kürdistan savaşın mızrak ucu olmamalı” çıkışı yaptı. 

Bu süreçte İran’ın Kürdistan eyaletindeki Kürt halkının ABD ve İsrail’e karşı ülkesini savunma gösterileri yapması, Tahran’ın Kürt örgütlerini uyarması ve Ankara’nın “Kürt kartının” kullanımı halinde ortaya çıkacak bölgesel riskler nedeniyle muhatapları ile yürüttüğü diplomasi de etkili oldu. Trump, üç gün önce söylediğinden U dönüşü yaptı: “Savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtler içeri girmeye istekliler ama ben onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim.”

MUSSOLİNİ ÇOK KONUŞUYOR

ABD’nin bu dört taktiği de en azından şu ana kadar işe yaramadı, çuvalladı. Dahası ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinden istediği desteği alamadı. İspanya gibi bir NATO ve AB üyesi ülke, ABD ve İsrail’e karşı cepheden pozisyon aldı, insanlık ve ahlak dersi verdi.

Savaşı ilk birkaç gün çok konuşmadan izleyen Trump’ın artık sürekli konuşuyor olması, büyük olasılıkla bu çuvallamadan kaynaklanıyor. Nâzım’ın Taranta-Babu’ya Sekizinci Mektup’ta dediği gibi: “Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu/ çok korktuğu için çok konuşuyor!”

/././

İki milliyetçilik -Mehmet Ali Güller- 

Çağımızda milliyetçilik, eğer antiemperyalist karakterde değilse milletine genelde sorun çıkarır. Şöyle de ifade edebiliriz: Milliyetçiliklerin milletlerine yararının ölçütü antiemperyalist olup olmamasıdır.

Türk milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı’nda, emperyalizme karşı mücadele içinde gelişti. Ama Türkiye Atlantik kampına girince Türk milliyetçiliği adım adım dönüştü, emperyalist ABD’nin çıkarlarına uygun olarak antikomünist mücadeleyi esas alan türden bir NATO-Türkçülük oluştu. Bu NATO-Türkçülüğün bir kolu ırkçı-Turancı oldu, bir kolu “Türkçe olimpiyatları” türünden etkinliklerle ABD’nin Orta Asya planlarını uyguladı, bir kolu Türk-İslam sentezine hizmet etti.

KERKÜKÇÜLÜK, HALEPÇİLİK

Antiemperyalist milliyetçilik ile NATO-Türkçü milliyetçilik arasındaki farklar, en çok emperyalist ABD’nin bölgemizdeki saldırıları sırasında gün yüzüne çıkıyor.

Örneğin ABD Irak’a saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Musul ve Kerkük Türktür” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşudan pay kapma hesabı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Irak’ın birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Örneğin ABD Suriye’ye saldırdığında NATO-Türkçü milliyetçilik “Halep 82. il” diyerek ABD’nin arkasına hizalanır, parçalanan komşusundan pay kapma planı yapar. Antiemperyalist Türk milliyetçiliği ise ABD’nin komşusuna saldırısına itiraz eder, “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” diyerek komşusunun parçalanmasına karşı çıkar.

Musulculuk, Kerkükçülük, Halepçilik yapmak daha Türkçülükmüş gibi görünür ama tersidir; bu türden milliyetçilikler tam da ABD emperyalizminin istediği türden milliyetçiliklerdir. Milletlerin karşı karşı gelmesi ABD’ye oyun alanı oluşturur çünkü. Asıl Türk milliyetçiliği, komşusunun birliğini savunarak kendi birliğine yatırım yapandır.

İRAN TÜRKÜ İRAN’I SAVUNUYOR

Antiemperyalist olmayan milliyetçiliğin bir zaafı da hafızasıdır. Döne döne kullanılır. 1991 ve 2003’te Irak’ta, 2011’de Suriye’de kullanılır ama ders çıkarmaz; 2026’da İran’da aynı şekilde yine emperyalist ABD’nin kuyruğuna takılır.

ABD ve İsrail İran’a saldırdığında İran’daki Türklerin varlığı üzerinden yine NATO-Türkçülüğe soyunur. Açık açık İran’ın parçalanmasını ister. Türklerin İran’dan ayrılarak Azerbaycan ve Türkiye ile birleşmesini savunur. Tam ABD ve İsrail’in istediği türden kullanışlı milliyetçiliktir bu.

Halbuki İran’daki Türkler için İran kendi ülkeleridir, kendi devletleridir. Bu gerçeği görmezden gelen NATO-Türkçü milliyetçi, perdelemeye çalışır.

ABD’NİN KULLANIŞLI ‘DÜŞMAN’ MİLLİYETÇİLERİ

CIA ve MOSSAD’ın İran içinden komşularına provokasyon düzenlediğinin ortaya çıkmasının üzerinden topu topu 8 ay geçmiştir ama NATO-Türkçü milliyetçi hiç ders almamıştır, yine aynı tuzağa düşer. İran’ın Türkiye ve Azerbaycan’a dron ve füze fırlattığını savunarak İran’a karşı savaş naraları atar. ABD ve İsrail yukarıdan saldırırken Türkiye’nin batıdan, Azerbaycan’ın kuzeyden İran’a girmesini ister.

Bunun bir de Americano-Kürt milliyetçi kardeşi vardır. Sözde karşı karşıya görünürler ama ikisi de ABD’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye’de düşman ama ABD’nin saldırdığı yerde nesnel ortak durumundadırlar.

NATO-Türkçü milliyetçi Türkiye’deki Kürt’ü inkâr eder, yok sayar, “Dağda gezen Türktür aslında” der ama Irak’taki, Suriye’deki, İran’daki Türk üzerinden Türkçülük yapar, komşusunu bölmek ister. Americano-Kürt milliyetçisi de ABD’nin saldırısını fırsat bilir, ABD’ye “kara ordusu” bile olur ne yazık ki.

Antiemperyalist milliyetçilik ve yurtseverlik, ABD ve İsrail’e karşı çıkarak komşusunu savunmaktır, çünkü bilir ki komşusu düşerse sıra kendisine de gelebilecektir!

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Mart 2026-

Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi -Hayri Kozanoğlu-  Ortadoğu’daki savaşın uzama ihtimali enerji fiyatlarını yukarı çekerken ülke ekonomi...