AKP'nin gücü üç memura yetti: Akın Gürlek sızıntılarının gerçek kaynağı içeride...
Kabak belli ki üç "meraklı" memurun başına patladı. Ancak gerçek orta yerde duruyor. Akın Gürlek'e ilişkin belgelerin neredeyse tamamı AKP içindeki büyük kavgadan...
Akın Gürlek’in tapu kayıtlarını kontrol etti diye üç farklı ilden üç tapu memuru görevden alındı, ikisi hakkında ise gözaltı kararı çıkarıldı.
Gözaltına alınan isimlerden biri, “Tapu kaydı kontrolünü Tinder’dan tanıştığım bir kadın istedi, pişmanım” dedi.
Sonuç olarak aylardır konuşulan, gündeme gelen bir konuda “meraklı” bir aramanın sonucu olarak gözaltı ve görevden almalar yaşanırken, gerçek bir kez daha gölgeleniyor.
Peki, nedir o gerçek?
Gerçeğin bir bölümü Akın Gürlek’in kaç tapusu olduğuna dair ortaya atılan iddialara ilişkin, ama bu haberde üzerinde duracağımız şey bu değil.
Biz gücü üç memura yeten düzenin tapu kayıtları ve Gürlek iddialarının asıl kaynağı olan AKP’lilere neden dokunamadığına odaklanacağız.
Açıkça ilan edilen kaynak ve AKP'nin sessizliği
Önce 8 Aralık 2025’e gidelim.
AKP'den bazı arkadaşlara söylüyorum. Yok başsavcıya ait MASAK raporu, yok mal varlığı, yok villa tapusu, yok yüz milyonluk villa almaya niyet, yok Lüksemburg’daki çift maaş, yok efendim senfoniler ıvırlar zıvırlar. Arkadaşlar ben mi atadım savcıyı? Bu bilgileri bana yollayıp benim söylememi söylüyorsunuz. Akın Gürlek’i atayana gidin konuşun. Yok Akın Gürlek Adalet Bakanı olacakmış, yok bunlar konuşulsun. Benim umrumda değil Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olması, sizin iç meseleleriniz benim umrumda değil. Akın Bey de ne zaman isterse bize ulaştırılan belgelerin hepsini ona verelim.”
Akın Gürlek henüz Adalet Bakanı olmadan önce dile getirilmişti bu sözler.
Meclis’teki bütçe görüşmeleri sırasında konuşan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yukarıdaki açıklamasında değindiği tapu iddialarını aylarca elde tutmuş, yaptığı suç duyurusu dışında kamuoyunun gündemine taşımamıştı.
Aradan aylar geçtikten sonra Özel, Gürlek’e ait olduğunu belirttiği 12 adet tapuyu kamuoyuna açıkladı.
Sonrasında da malum gelişme yaşandı, üç memur görevden alındı.
Ancak yukarıda açıkça belgelerin hangi kaynaktan geldiği yazılı, doğrudan AKP içinden.
Dün Özel bir kez daha konuştu, aylar önce dile getirdiği sözlerin bir benzerini tekrarladı: Elinizdeki belgeleri bir genel başkana götürecekseniz, bu genel başkana değil, AK Parti'nin genel başkanına götürün kardeşim. AK Parti'nin genel başkanına. Bir partiden birisi birine şikayet edilecekse niye ana muhalefete ediliyor ya? Kendi genel başkanınıza niye gitmiyorsunuz? Çünkü biliyorsunuz ki her şey sizden daha iyi biliniyor. A'dan Z'ye biliniyor. O yüzden gidip de bu kişinin busu var diyemiyorsunuz. Ama bu duyulsun diye bunu bize söylüyorsunuz. Biz kontrolünü yapmadan ve emin olmadan hiçbir şeyi açıklamıyoruz. Ama bu yağmur gibi gelen isimleri de bir kenarda biriktiriyoruz. Günü gelince doğruladığımızda hepsini kamuoyuyla paylaşacağız.”
Özel bu kapsamda doğruluğuna emin olduğu, Adalet Bakanı Akın Gürlek'e ait olduğu iddia edilen TEMA İstanbul 2'deki konut sözleşmesini de paylaştı.
Sızıntının kaynağı AKP
Ortada çok açık bir gerçek var.
Sızıntının kaynağı Kaş, Çorum ve Afyon’daki üç memur değil, doğrudan AKP.
AKP içinde uzun süredir devam eden iç kavgayı soL’da aylardır ayrıntılarıyla haberleştiriyoruz.
Erdoğan sonrasına hazırlıkla doğrudan ilintili olan bu kavgada öne çıkan tüm ekipler, “sivrilen” diğer aktörleri köşeye sıkıştırmaya gayret ediyor.
Gürlek henüz Adalet Bakanlığı koltuğuna oturmadan bu bilgiyi Özel’e ileten kaynaklar, Özel’in elindeki Gürlek belgelerini bakanlık adımı öncesi paylaşmasını tam da bu yüzden talep ediyordu.
Bir ekip, diğer ekibi sıkıştıracak, koltuk kapma kavgasında bir adım öne geçecek.
Her şey bununla ilgili.
Yukarıda Özel tam da bunu söyleyip AKP içine sesleniyordu, tıpkı dün yaptığı gibi.
Ancak görünen o ki, AKP bu gerçeği görmesine, çok iyi bilmesine rağmen ısrarla gözünü kapayıp, memurları görevden almaya devam edecek.
Belli ki henüz AKP içinde kapsamlı bir operasyon yapılacak kadar saflar berraklaşmamış durumda, henüz…
***
ABD ve İsrail’in Suriye-Lübnan politikası farklılaşıyor, Bahçeli İsrail’in tarafını tutuyor -Yiğit Günay-
İsrail, Şam’daki HTŞ yönetiminin Lübnan’a girmesinde istekli. ABD’de tersi eğilim güçleniyor. İşin ilginci, bu taktik farklılaşmada, MHP lideri İsrail’le aynı pozisyonu alıyor.
Geçen hafta, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “büyük devlet aklı” diye pazarladığı “Lübnan Suriye’ye katılsın” önerisinin nasıl ABD ve İsrail politikalarıyla örtüştüğünü, arkaplanıyla birlikte analiz etmiştik.
Aradan geçen sürede, ABD basını, Washington’un Suriye hükümetine “Lübnan’a girip Hizbullah’ın silahsızlandırılması için savaşa katılma” çağrısı yaptığını yazdı, haber ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından derhal yalanlandı ve sonrasında Şam’dan gelen sinyaller, teklif değerlendirilmekle birlikte Lübnan sınırından askeri birlikleri sokmaktan çekinildiğine işaret edecek bir nitelik kazandı.
Bu arada, Tel Aviv ve Washington’daki etkili düşünce kuruluşlarının değerlendirmeleri, İsrail ve ABD’nin mevcut duruma dair yaklaşımlarındaki farklılaşmayı ortaya koydu.
Bahçeli'nin önerisi, kısa vadede ABD'nin değil İsrail'in istediği yaklaşımla örtüşüyor.
Bekaa ısrarı, Suriye'yi savaşa sokma çabası
Özellikle askeri analize yoğunlaşan ve İsrail’in dış politikasında belirleyici kurumlardan olan, sertlik yanlısı Alma Center, ısrarla Bekaa Vadisi’ne işaret ediyor.
İsrail ordusu, Lübnan’ı karadan işgalini güneyden başlattı. Direniş var, fakat Hizbullah işgalin başında açıkladığı üzere 2006’dakine benzer şekilde sınır boyunca siyonist ordusunu ilerletmemeyi hedefleyen bir taktikten ziyade, siyonistlerin daha içeriye girdiği bir konumlanmada, zamana yayılmış bir gerilla savaşı verme eğiliminde gözüküyor—bunun son iki yılda Güney Lübnan’da mevzi ve kabiliyet yitimiyle olduğu kadar, giderek bir dirayet karşılaşması halini alan İran Savaşı’nın doğasıyla da ilgili olduğu düşünülebilir.
Sonuçta İsrail, Güney Lübnan’da adım adım çeşitli köyleri kontrol altına alarak ilerliyor ve bu arada bölgeyi izole edip işgale zemin hazırlamak üzere Litani Nehri üzerindeki köprüleri bir bir patlatıyor.
Zaten işgalin ilk günlerinde yayımladığı ayrıntılı raporda bu askeri yaklaşımı ve Litani’ye kadar işgali önermiş olan Alma Center’dan yapılan yayınlardaysa, ısrarla esas hedef alınması gereken bölgenin Bekaa Vadisi olduğuna dikkat çekiliyor: Bekaa bölgesi: Hizbullah'ın stratejik derinliği. Operasyonel ve lojistik ağırlık merkezi. Haydar birliğinin coğrafi sorumluluk alanı. Bekaa bölgesi, Hizbullah'ın çok çeşitli kritik altyapılarına ev sahipliği yapmakta ve güçlerin ve varlıkların (askeri unsurların/teçhizatların) Hizbullah'ın Lübnan'daki diğer operasyon alanlarına aktarılması için bir üs görevi görmektedir.
Alma Center, İsrail ordusunun Lübnan’daki saldırılarının yalnızca yüzde 10’unun Bekaa’ya yapıldığına dikkat çekip hayıflanıyor.
Bekaa Vadisi, Suriye sınırında. İsrail, kara işgali öncesinde Bekaa’ya sızma girişimlerinde bulunmuş, Suriye’nin hava sahasını kat ederek helikopterlerle uçmuş, Şam yönetimi suspus olmuştu.
İsrail’in bu bölgede kalıcı bir denetim sağlaması, şu anki tabloda neredeyse imkansız. Bölgenin dış güçlerce kontrolünün anahtarı, Suriye ordusunun Bekaa’ya çıkarma yapmasında yatıyor.
Siyonistler, Şam’daki sünni cihatçıların Lübnan’a girip Hizbullah’la savaşa tutuşmasını bu yüzden çok istiyor. Bekaa’nın işgali, Lübnan’daki direnişe büyük bir askeri darbe olmanın ötesinde, İsrail’in arzuladığı şekilde Lübnan’da etnik gerilimlerin alevlenmesine, bu alevlerin Suriye’deki etnik fay hatlarını da tetiklemesine ve böylece iki komşu ülkede kaotik bir kapışmanın süregitmesine de yarayacak bir hamle anlamına gelebilir.
Nitekim İsrail’in, Suriye’nin Süveyda ilinde Suriye devletine ait güvenlik yapılarını vurması, bu planla ilişkilendirilebilir.
ABD, kırılganlığını iyi bildiği Suriye'deki cihatçı iktidarını bozmama eğiliminde
Ancak Atlantik’in öte tarafında, farklı hesaplar ağırlık kazanıyor.
ABD’nin Ortadoğu politikalarının şekillenmesinde en etkili düşünce kuruluşlarından olan The Washington Institute tarafından dün yayımlanan, Andrew J. Tabler imzalı analizde, Suriye’nin Lübnan’daki çatışmanın içine çekilmemesinin ABD açısından daha hayırlı olacağı değerlendirmesi yapılıyor.
Analize göre bu yaklaşımın temel gerekçesi, Suriye’nin Lübnan’a asker sokup çatışmaya dahil olması halinde, HTŞ iktidarının kendisinin sıkıntıya gireceği öngörüsü. Tel Aviv’le Washington arasındaki açı, burada ortaya çıkıyor.
Tabler, savaşın başından beri hemen İran’ı kınamasıyla, Körfez Arap ülkeleriyle yakın işbirliği kurmasıyla, Türkiye’nin de parçası olduğu malum rezil bildiriye imza atmasıyla Suriye’deki Şara yönetiminin tam ABD’nin isteyeceği çizgide durduğunu belirterek, cihatçıları övüyor.
Fakat analiz, Suriye’deki iktidarın hâlâ iç konsolidasyonu sağlayamadığına, ordunun yabancı cihatçılar dahil birçok unsuru disipline sokup kapsayamadığına, Suriye’nin Lübnan’a girmesinin direniş cephesinde Irak-Suriye-Lübnan hattında yeni hamlelerin önünü açacağına, Lübnan’daki etnik gerilimleri tırmandıracağına ve bunların tüm Doğu Akdeniz (Levant) bölgesine yayılacağına, dolayısıyla Suriye’nin içinin de karışacağına, Suriye işgalinin Lübnan devletini iyice güçten düşürürken Hizbullah’ın destek ve meşruiyetini daha da artıracağına işaret ediyor.
ABD, İsrail’in aksine, şu an için, kaosa sürüklenmiş bir Suriye’den ziyade, bölgedeki esas savaşta ABD’nin yanında saf tutabilecek ve kendi cephesini kollayabilecek yetenekte bir cihatçı iktidarının daha faydalı olduğu görüşünü benimsemiş görünüyor.
Bu tabloda, Bahçeli’nin önerisinin, tam olarak İsrail çizgisiyle denk düştüğünün altını çizmek gerekiyor.
/././
Kırık minare: AKP’nin müteahhit kafası, ortak hafızamızı örtmeye yeter mi?-Yiğit Günay-
Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun. Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları kaydeder.
Sanıyorum iki yıl önceydi.
15 yaşımda ayrıldığım ve bir yetişkin olarak yaşamadığımdan pek derin bir bağ kuramadığım memleketim Antalya’da gezinirken gözüm takıldı. “Kesik Minare”, kesik değildi.
Kaleiçi’nde, 1900 yıllık yapıydı. Önce Romalıların pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı kentinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi. Osmanlı’nın son döneminde bir yangında minarenin külahı kül olmuş, böylece yapı Antalya’da Kesik Minare diye anılır olmuştu.
Hükümet, 2023’te minareye külah kondurmuş. Cami ibadete açılmış.
Doğru karar mıdır, bilmem. AKP’nin kent merkezlerini dinselleştirme arayışının parçası olduğu muhakkak. Benim için, yıllar boyu inanılmaz bir nüfus artışıyla iyiden iyiye tanınmaz hale gelmiş şehirle gevşek bağımın biraz daha inceldiğini hissettiğim bir andan ibaretti, fark edişim.
Zaten unuttum gitti.
Ta ki, önceki gün o fotoğrafı görene kadar…
Kapağa koyduğumuz kırık minare ve eşlik eden yıkıntı, Gazze’nin en eski camisinden, Büyük Ömer Camii’nden veya diğer adıyla Gazze Ulu Camii’nden geriye kalanlar.
‘Kırık Minare’ de Kesik Minare gibiydi: Antik Filistinlilerden kalma bir pagan tapınağı, sonra kilise, cami, tekrar kilise, tekrar cami… Bu kıyı şeridinin tarihinin taşlarla kaydedildiği yerdi.
İsrail, 2023’te başlayan son Gazze işgalinde yerle bir etti camiyi. Önce “Hamas’ın anti-tank ünitesi vardı” dediler, sonra “altından tünel geçiyordu”ya çevirdiler. Sonuçta hesap vermediler.
Ama esas mesele, göz koydukları bu antik bölgedeki en eski camiyi tahrip etmeleri değil.
Gazzeliler, Büyük Ömer Camii'nden kalan molozları zaman içinde temizledi. Minare hâlâ kırık, yapı çok hasarlı.Siyonistler, el koymaya karar verdikleri Filistin topraklarına geldikleri andan beri, sistematik şekilde, yalnızca bu topraklar üzerinde yaşayan halkı değil, onların hafızasını, izlerini de yok etmeye giriştiler.
Kendisi de Gazze’de bir mülteci kampında doğmuş olan, eski Filistin Kültür Bakanı Atef ebu Seyf, Mecelle’de yayımlanan makalesinde, 29 ay içinde Gazze’de İsrail’in hafıza-kırım politikalarını özetledi.
Gazze’deki 12 müzenin tamamı, İsrail tarafından yıkıldı.
Üstelik, bunun bilinçli bir politika olduğunu kanıtlarcasına, Ekim 2023’te başlayan işgalin ilk haftalarında hedef alındı müzeler. El Karara Kültür Müzesi mesela… Heykeltraş Muhammed ebu Lahya ve eşi tarafından açılmış, Gazze’nin çağlar boyu tarihini yansıtan 3 bin arkeolojik, etnografik esere ev sahipliği yapmıştı. Kırsalda, çatışmalardan uzakta, hiçliğin ortasındaydı. İsrail uçakları bombaladı. Mısırlılardan, Kenanlılardan kalma binlerce yıllık parçalar, molozların altında ortadan kaldırıldı.
Toplam 80 kütüphane ve kitabevini yok etti siyonistler. Bunlardan biri, Gazze Belediye Kütüphanesi, Nakba öncesinden, hatta Osmanlı döneminde kitap ve belgeleri halka sunuyordu. Bilerek hedef seçildi.
Gazze’nin 150 yıllık belediye arşivinin bulunduğu El Şuruk Kütüphanesi de aynı kaderle yüzleşti.
32 kültür merkezi, 9 yayınevi, 28 anıt ve sanat eseri… Galeriler, sinemalar, tiyatrolar, arkeolojik alanlar, tarihi binalar, eski mezarlıklar, arşivler, camiler, kiliseler…
Daha 1948’de, Filistinlilerin katledilip, hayatta kalanların silah zoruyla evlerinden edildiği Nakba’dan itibaren siyonistler, bu topraklarda yaşayanların izlerini silmeyi hedefledi.
Saldırı, yalnızca, yarın bir gün geri dönme hakkını kullanacak Filistinlilerin temel dayanağı olan resmi arşiv ve tapu kayıtlarını hedef almıyordu. Tüm izler silinmek, mekan tanınmaz hale getirilmek isteniyordu.
Öyle ki, asırlık zeytin ağaçları kesildi. Yerlerine, hızlı büyüyen çamlar dikildi. Böylece Nakba öncesi yaşamlarını o mahallelerde geçirenler de, ailelerinden kalan fotoğraflardan eski evlerinin izini sürmek isteyenler de geldiklerinde mahalleyi de, sokağı da tanıyamasın istendi.
1982’de İsrail Lübnan’ı işgal edip Beyrut’a girdiğinde, ilk hedeflerinden biri Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin Araştırmaları Merkezi’ydi. Siyonistler binayı işgal etti, günlerce süren bir operasyonla, içindeki 25 bin ciltlik kütüphane, paha biçilemez el yazmaları, haritalar, mikrofilmler ve 1948 öncesi Filistin'e ait tapu kayıtlarının tamamı kamyonlara yüklendi, İsrail’e kaçırıldı.
2001’de İkinci İntifada zamanı İsrail polisi, Doğu Kudüs’teki “Doğu Evi”ni bastı, Filistinlilerin Kudüs'teki toprak haklarını kanıtlayan Osmanlı ve İngiliz Mandası dönemine ait tapu kayıtları, haritalar ve diplomatik arşivler buradaydı, hepsi çalındı.
2006’da İsrail Lübnan’ı yine işgal etti, siyonist kara ordusu doğru düzgün ilerleyemedi, Hiyam’ı bir türlü ele geçiremedi, ama bu sınır kentinde yıllarca işkencehane olarak kullandıkları binayı Lübnanlılar direniş müzesine çevirmişti, İsrail jetleri o binayı yerle bir etti.
Emlakçı ve müteahhit dostları
Tüm bunlar, bugün niye önemli?
Çünkü AKP hükümeti, bu hafıza-kırıma kendi imzasını atmaya karar verdi. Herkes savaşı, ölümleri ve tehdidi konuşurken ülkemiz sessiz sedasız Gazze’nin, Filistinlilerin izlerinin silinmesi suçuna ortak edilmek isteniyor.
Atef ebu Seyf’ten aktaralım: Barış, ateşkes ve "gelecek günler" hakkında atılacak adımlara dair kulağa hoş gelen söylemler yeniden piyasaya sürülüyor, fakat kaybedilenleri geri kazanmak ya da henüz kurtarılabilecek olanları kurtarmak üzerine neredeyse hiç ciddi şekilde kafa yorulmuyor. Ortadaki ironi çok ağır. ABD Başkanı Donald Trump'ın liderliğindeki Barış Kurulu tarafından oluşturulan ve bir dizi Filistinli elit ismin de yer aldığı komite, kültür veya tarihi miras alanlarına hiçbir şekilde değinmedi. Komitenin yetki belgesi ve görev listesi; örneğin aşiret meselelerine, dini ve doktrinsel kaygılara yer ayırmasına rağmen, bu iki alanın kurtarılmasına, restore edilmesine veya rehabilite edilmesine dair hiçbir madde içermiyordu.
Trump, Gazze’yi bir riviera, bir yeni Las Vegas yapmak istiyor.
Körfez monarşilerini, burnundan kıl aldırmayan zengin İskandinav hükümetlerini, Ortadoğu’da hizaya getirmek istediği işbirlikçilerini, Avrupa’nın, Asya’nın, Amerika’nın kapitalist ülkelerini para yatırmaya, inşaat yapmaya, işletme kurmaya ve “çok para kazanmaya” davet ediyor.
Gazzelilere de “isteyen kalsın, çok istihdam yaratacağız, her yerden gelecek göçmen işçiler gibi siz de çalışır, kazanır, yaşar gidersiniz” vaadinde bulunuyor.
Ve iki lafından birinde “Büyük devlet olmak”tan, “Osmanlı mirasını taşımak”tan dem vuran ama aslında kafası bunlara değil ihaleye, inşaata, işletmeye ve para kazanmaya basan Türkiye’deki iktidar, işte bu tarihi suça ortak oluyor.
Hakan Fidan’ın imzaladığı bildiri, siyasi bir skandaldır. İsrail’in Güney Lübnan’ı Gazze gibi yıkıp hafıza-kırıma uğrattığı günlerde Devlet Bahçeli’nin siyonistlere can simidi olacak “Lübnan Suriye’ye bağlansın” cin fikirliliği, diplomatik bir rezalettir.
Ama Gazze’de direnişi bitirip, tarihin izlerini silip bir sermaye cenneti yaratma isteğindeki ABD planına angaje olmak…
İnsanlığa karşı suça imza atmaktır.
Hafıza, yaşamla var olur, kavgayla vücut bulur.
Antalya’daki bir kesik minarenin tepesine külah dikerek kültürel mücadele verdiğini sanan müteahhit kafası, kendini dünyanın hükümdarı sanan emlakçının peşine takılıp dilediği kadar avcunu ovuştursun.
Minaresi yıkılan, kayıtları çalınan, hafızası hedef alınan Filistinliler o minareyi yeniden ihya eder, hafızasını hedef alan suçluları ve suç ortaklarını kaydeder.
İnsanlığın ortak kavgası, Trump’ı, siyonistleri, o pek hevesli müteahhitleri tarihe gömer.
/././












