soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Şubat 2026-


Tarihi Yarımada'daki meslek liseleri tasfiye ediliyor: 'Mesele mekanın değeri mi?’-Burcu Günüşen- 

Sultanahmet, Suphi Paşa ve Cağaloğlu mesleki teknik Anadolu liselerinin tadilat adı altında boşaltılmasının ardından şimdi de bölümler kapatılıyor. Eğitim-İş yöneticisi Gül İnce “Mesele mekânın değeri midir?” diye sorarak MEB’in şeffaf bir açıklama yapmasını talep etti.

İstanbul’un tarihi yarımadasında yer alan meslek liselerinde tasfiye adımları atılıyor. Tarihi okul binaları önce tadilat gerekçesiyle boşaltıldı, şimdi de okullara geri dönülmeyeceği belirtiliyor.

Bu adımlardan etkilenen okulların başında Sultanahmet Mesleki Teknik Anadolu Lisesi, Suphi Paşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ve Cağaloğlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi geliyor.

Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı Gül İnce bu okullarla ilgili kendilerine gelen bilgileri soL ile paylaştı.

Sultanahmet MTAL binası İslami Bilimler Fakültesi mi olacak?

Sultanahmet MTAL binası

Buna göre Sultanahmet MTAL, şu an Kadırga MTAL bünyesinde eğitim veriyor. Sultanahmet MTAL içindeki alanların, Kadırga MTAL’deki alanlarla birleştirilmesi ve iki okulun tek okul olarak devam etmesi yönünde girişimlerde bulunulduğu ifade ediliyor.

Sultanahmet MTAL binasının, Marmara Üniversitesi rektörlüğü ile neredeyse aynı yerde bulunması nedeniyle, binanın İslami Bilimler Fakültesi olarak kullanılmak istendiği yönünde iddialar var.

Suphi Paşa MTAL binası öğretmen akademisi mi olacak?

Tadilat gerekçesiyle boşaltılan okullardan biri de Suphi Paşa MTAL.

Yine tadilat bahanesiyle boşaltılan Suphi Paşa MTAL, şu anda Alparslan MTAL içinde eğitim veriyor.

Gül İnce bu okulun da binasına geri dönemeyeceği, tarihi binanın öğretmen akademisi olarak kullanılacağı yönünde bilgilerin sendikaya iletildiğini belirtti.

Cağaloğlu MTAL’da tadilat bitti ama dönüşe izin yok

Cağaloğlu MTAL ise tadilatlar bitmiş olmasına rağmen eski binasına dönmesine izin verilmeyen bir diğer tarihi okul.

Cağaloğlu MTAL'in tarihi binası. 

Okulda Bilişim Teknolojileri alanına öğrenci kaydı yapılmadığı, bu nedenle öğrenci sayısının azaldığı, mevcut öğrenci ve velilerin ilçe milli eğitime çağrılarak ikna edilmeye çalışıldığı, başka okullara nakil için zorlandıkları, 12. sınıf ve üniversiteye hazırlanan öğrencilerin sınavlara sadece dört ay kala başka okullara gönderilmek zorunda bırakıldığı iddiaları da gündemde.

Gül İnce öğrenci velilerinin okuldan nakil istemediklerini belirtmelerine rağmen dilekçe imzalamaya zorlandıklarını ifade ettiklerini, CİMER başvuruları ve verilen cevaplar incelendiğinde, yazılı cevaplarla pratikte yapılan uygulamaların örtüşmediğinin görüldüğünü söyledi.

'Planlı bir tasfiye süreci'

Okulda toplam üç bölüm bulunduğu, Bilişim alanından sonra Büro Yönetimi alanının da kapatılacağı, bu alana öğrenci kaydı yapılmayacağının söylendiği, halihazırda Büro Yönetimi alanında 30 öğrenci bulunduğu Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube’ye iletilen bilgiler arasında. Okul öğretmenlerine de norm kadro fazlası olacakları ve kendilerine yer aramaları gerektiğinin söylendiği belirtiliyor.

“Bu tablo, planlı bir tasfiye süreci izlenimi vermektedir" diyen Gül İnce "Tarihi okullar boşaltılmakta, bölümler kapatılmakta, okullar birleştirilmekte, öğrenciler dağıtılmakta, öğretmenler güvencesizliğe itilmektedir” ifadesini kullandı.

'Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamu eğitim mirasıdır'

Tarihi okulların sadece bina olmadığını vurgulayan İnce “Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamusal eğitim mirasıdır” dedi ve taleplerini şöyle açıkladı:

"Eğitim-İş İstanbul 1 No’lu Şube olarak; okulların kendi binalarına geri dönmesini, öğrenci ve öğretmenlerin zorla başka okullara nakledilmesine son verilmesini, eğitim planlamasının şeffaf ve katılımcı biçimde yapılmasını talep ediyoruz.”

Başka amaçlar için mi kullanılmak isteniyor? MEB açıklama yapmalı

Okullar kapatılarak, bölümler boşaltılarak, öğrenciler sürgün edilerek “eğitim yönetimi” yapılamayacağını dar vurgulayan İnce “merkezi, tarihi ve değerli bölgelerdeki okul binaları” başka amaçlar için mi kullanılmak istendiğini sorarak şu ifadeleri kullandı:

“Bu sebeplerle mi öğrenci yüksek yararı hiçe sayılmaktadır? Anlaşılan o ki bu binalar yalnızca tadilat için boşaltılmamıştır. Mesele mekânın değeri midir?”

Bu süreci kabul etmediklerini belirten İnce “Kamusal eğitime, okul hakkına ve öğrencilerin geleceğine sahip çıkıyoruz. İl Millî Eğitim Müdürlüğü ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir an önce kamuoyunu bilgilendiren açık ve şeffaf bir açıklama yapmasını bekliyoruz” dedi.

/././

TSK, NATO tatbikatında ama hedef kim?-Ogün Eratalay- 

NATO Steadfast 2026 Tatbikatı Almanya’da devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, çok çeşitli senaryoları içeren tatbikatta muharip güçlerden birisi olarak yer alıyor. Tatbikata güzellemeler düzen boyalı basın ise birliklerimizin Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda kullanıldığını pek güzel unutmuşa benziyor.

NATO’nun 2026 yılındaki en büyük ve kapsamlı tatbikatı Almanya’da devam ediyor. 15 Ocak günü başlayan tatbikatı öncekilerden ayıran şey tatbikatı gerçekleştiren birim. 2022 Ukrayna-Rusya Savaşından sonra iç yapılanmasını değiştiren NATO, olası tehditlere hızlı cevap vermek üzere tümen gücünde Allied Reaction Force (ARF, Müttefik Hazır Kıta Gücü)  adı verilen yeni bir birim oluşturdu. Tatbikat NATO Garnizonlarından Joint Force Command Brunssum’da gerçekleştiriliyor. Görev gücünün deklare edilen amacı NATO Kuruluş Anlaşmasının 5. maddesi gereğince Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’nın ortak güvenliğini sağlamak.

Tatbikatın seyri

11 ülkeden yaklaşık 10 bin askerin katıldığı tatbikata Bulgaristan, Çekya, Almanya, Yunanistan, İtalya, Litvanya, İspanya ve Türkiye’den muharip personel katılıyor. Bunun yanında Belçika, Fransa ve İngiltere’den gözlemciler mevcut. Tatbikat iki aşamadan oluşuyor. Ocak ortasında başlayan kısımda hazır kıta birliklerinin çeşitli senaryolar gereği eşit güç ve kabiliyette düşman birliklerine karşı hızla göreve hazır hale gelerek cepheye intikalini kapsıyor. İkinci aşama ise çeşitli özel tatbikatları içeriyor.

TSK katılımı

Tatbikata Türkiye’den yaklaşık 1500 personel katılıyor. Görev gücünün bileşenleri TCG Anadolu, Derya, İstanbul ve Oruçreis fırkateynleri, zırhlı araçlar, amfibi zırhlılar, su altı taarruz birlikleri ve Bayraktar TB-3 silahlı insansız hava araçları şeklinde. Tatbikat kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerine ait unsurlar, su engeli aşmak üzere istihkam faaliyeti, ileri cephe hattında muharebe, amfibi harekat gibi görevleri yerine getiriyor. Bunun dışında özellikle TB-3 silahlı insansız hava aracı TCG Anadolu’dan iniş kalkış yapma kabiliyetini de tatbikat kapsamında göstermiş oldu.

TCG Anadolu, esasen ABD yapımı dikey iniş kalkış yapabilen F-35 savaş uçakları için inşa edilmişti. Ancak Türkiye, Rusya’dan S-400 savunma sistemleri almasıyla F-35 projesinin dışına çıkarılınca işler değişti. Özellikle Libya İç Savaşı, II. Karabağ Savaşı ve Ukrayna-Rusya Savaşı'nda başarılı olan Bayraktar TB-2, kanatları katlanabilir şekilde revize edildi ve TCG Anadolu’dan kalkabilecek/inebilecek şekilde güncellendi.

TCG Anadolu’dan kalkış yapan TB-3

Tüm bu hazırlık kime karşı?

Özellikle Almanya’nın kuzeyindeki Holstein bölgesindeki Putos Üssünün açıklarında yapılan deniz ve amfibi tatbikatı dikkat çekiyor. Burada çıkartma gemilerinden sahile askeri birliklerin konuşlandırılmasına yönelik tatbikat öne çıktı. Bu operasyonda FNSS firmasının ürettiği ZAHA zırhlı amfibi araçlar sahne aldı.

Putlos Üssünün konumu
Amfibi harekât tatbikatı sırasında ZAHA zırhlıları

NATO Görev kuvvetinin zaten deklare edilmiş faaliyet alanı tatbikatın asıl muhatabının Rusya olduğunu çok açık şekilde ifade ediyor. Özellikle silahlı insansız hava araçlarının amfibi harekâtlarla eşgüdüm halinde kullanılması Baltık bölgesindeki coğrafi koşullara uyum amacının güdüldüğünü de gösteriyor. Bu kapsamda NATO’nun en önemli askeri bileşenlerinden olan Türk Silahlı Kuvvetleri katıldığı tatbikat üzerinden bu plana dahil ediliyor.

Amerikan emperyalizmi ikinci Trump döneminde kanun tanımaz haydutluk siyasetini tırmandırma peşinde. Emperyalizm, egemen ülkelere savaş ilan etmeden saldırıyor, abluka uyguluyor, kafasına göre istediği hedefleri bombalıyor, devlet başkanlarını kaçırıyor, tankerlere el koyuyor. Böylesi bir uluslararası durumda kendi vatanını savunmak üzere eğitilmiş olan emekçi çocuklarının emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi övünülecek bir şey olmasa gerek. Emperyalizme karşı yurtta barış, dünyada barış sloganıyla kurulan Cumhuriyet'in emperyalizmin saldırganlıklarının peşinden nasıl sürüklendiğini bu tatbikatla birlikte bir kez daha görüyoruz.

/././

Öcalan ve Komisyon ortaklaşmıştı: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kimin çıkarını koruyor?-Ali Ufuk Arikan- 

Çözüm süreci kapsamında Öcalan’ın “demokratik entegrasyon koşulu” haline getirdiği ve Komisyon’un da desteklediği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ne anlama geliyor? Bu “şart” halkın mı, yoksa patronların ve emperyalistlerin mi işine geliyor? Gelin yakından bakalım.

Uzun süren toplantıların ardından Meclis’teki çözüm komisyonu, üç vekil dışında oy birliğiyle hazırladıkları taslak raporu onayladı.

Bu haberde raporun ayrıntılarını değil, Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” koşulu olarak öne sürdüğü ve komisyon raporunun da işaret ettiği doğrultuyu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kısaca masaya yatıracağız.

Yeni bir tartışma değil: Aynı yemek bir kez daha ısıtılıyor

Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı... Hepsinin bu konuda aynı safta olduğunu söyleyerek söze başlayalım.

Emperyalist düzenin en sağlam dayanakları olarak görebileceğimiz bu kuruluşların tamamı “yerel yönetimlerde özerklik” denilen sürecin doğrudan destekçisi ve hatta fikir babası.

Büyük şevkle verilen bu desteğin dayandığı iki temel zemin var.

Bunlardan birincisi, emperyalist güçlerin tüm ülkelerin içine daha derinden nüfuz etmelerini de sağlayacak şekilde merkezi egemenliği zayıflatma istekleri.

İkinci dayanaksa ilkiyle doğrudan bağlantılı olacak şekilde kamusal hizmetlerin bir bütün olarak tasfiyesi, sermayenin “özgür” dolaşımının önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve sınıfın birliğinin dağıtılması isteği.

Emperyalistler için bu adımların uygulanmaya konulduğu pilot bölge, sosyalizmin geçici olarak geriye çekildiği ülkeler olmuştu.

Bu ülkelerde “yerel yönetimleri” demokrasiyi güçledirme kılıfı adı altında sürekli parlak etiketlerle masaya süren emperyalistler, öncelikle halka devlet eliyle sunulan kamusal hizmetleri tasfiye etmiş, tam da bu noktada “yerellik” masalını öne çıkarmışlardı.

Yerel yönetimlerin merkezi destek olmayınca birçok hizmeti yerine getirememesi özelleştirmeleri otomatik olarak gündeme getirmiş, bu da “çağın gereği” ve “hizmetlerin daha kaliteli sunulması” kılıfına sarılmıştı.

Bölgesel denklemleri kullanarak işçi sınıfı içindeki eşitsizlikleri daha da derinleştiren bu hamle, düzen için çok boyutlu bir kazanç aracına dönüştü. Bu süreç bir yandan sınıf bütünlüğünü parçalarken, diğer yandan 'bütçe yetersizliği' içindeki yerel yönetimlerin fonlar aracılığıyla giderek emperyalistlerin nüfuz alanına girmesine yol açtı.

Bu hamle Türkiye'de ne işe yarar?

Komisyon raporu ve Öcalan’ın son mesajıyla bu tartışmalar belli ki yeniden alevlenecek.

Bu yüzden baştan not etmek gerekiyor… 

Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın istediği, AKP ve MHP’nin de altına imzasını attığı bir sürecin yoksulların yararına olduğunu söylemek, bu düzene ve aşağıda yer alan başlıklara en baştan teslim olmak anlamına geliyor.

  • Bölgesel asgari ücret adı altında ülkede sınıfın birliği hedef alınacak, emekçiler arasındaki eşitsizlikler daha da derinleşecek.
  • Emperyalistlerin fonlar aracılığıyla ülke içindeki nüfuzu çok daha üst düzeye çıkacak, egemenlik fikri tamamen askıya alınacak.
  • Türkiye sermaye sınıfının önündeki son engeller de düzen eliyle ortadan kaldırılacak. Bu sayede geriye kalan son kamusal hizmetler de yerel yönetimler eliyle sermayeye açılacak.
  • Merkezi bir planlamayla bölgesel eşitsizliklerin giderilmesine yönelik atılması gereken adımlar fikir düzeyinde dahi olsa masanın dışına itilecek.
  • Yerelleşme, katılım, demokratikleşme masalı adı altında sermaye sınıfının ve emperyalist merkezlerin çıkarı her şeyin merkezine yerleşecek, halkın bir bütün olarak düzenin karşısına ortak sorunlarını başa yazarak dikilmesinin önüne geçilmek istenecek.
  • Emekçilerin yıllar süren mücadeleler sonucu elde ettiği son kamusal haklar da “yerelleşelim” etiketi altında özel sektörün insafına terk edilecek.
  • Ne Türk ne de Kürt yoksullar AKP iktidarı ve emperyalist merkezlerin bu adımlarıyla daha fazla demokratileşecek ve özgürleşecek.

Ve tüm bu maddelerin ardından “yerelleşiyoruz, demokratikleşiyoruz” masalı düzen eliyle üzerimize boca edilmeye devam edecek.

/././

GÜNDEM BAŞLIKLARI -20 Şubat 2026-

 Diyanet'tin cuma hutbesinde 'Ramazan' mesajı: Akıllara Saray bürokratının sofrası geldi -Cumhuriyet- 

Diyanet, Ramazan ayının ilk cumasında yayımladığı hutbede ''Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır'' ifadelerine yer verdi. Bu mesajlar Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımını akıllara getirdi.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün cuma hutbesi, "Ramazan, Cami ve Hayat" başlığıyla yayımlandı. Hutbede, ramazan ayının rahmet, mağfiret ve bereket ayı olduğuna vurgu yapılarak, camilerle bağın güçlendirilmesi çağrısında bulunuldu.

''Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır'' ifadelerinin kullanıldığı hutbe akıllara Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımını getirdi. 

Ramazan ayının, günlük koşuşturma içinde yıpranan iç dünyayı onaran ve hayata anlam katan bir mektep olduğu belirtilen hutbede, "Ramazan-ı şerif; gönüllerimize inşirah vermek, kulluğumuzu sırat-ı müstakim üzere tahkim etmek için bizlere sunulmuş büyük bir nimettir. Rabb'imize, ailemize ve çevremize karşı sorumluluklarımızı hatırlatmak için bizlere bahşedilen kıymetli bir hazinedir" denildi. 

"RAMAZAN, CAMİLERLE ARAMIZDAKİ BAĞI KUVVETLENDİRMEK İÇİN FIRSATTIR"

Hutbede, ramazan ayının camilerle bağı güçlendirmek için sunduğu imkanlara da değinilerek, "Ramazan-ı şerif, bizlere, birçok kazanım sunduğu gibi camilerle aramızdaki bağı yeniden tesis etmek, kuvvetlendirmek ve geliştirmek için de nice fırsat sunmaktadır" denildi.

Ramazan’ın ezanlar, mukabeleler, ilim halkaları, teravihler ve avlusunda kurulan iftar sofralarıyla cami merkezli bir hayatı inşa ve ihya etmeye vesile olduğu ifade edilen hutbede, "Camiler medeniyetimizin beşiği, şehirlerimizin kalbidir. Camiler imanı ahlakla, ibadeti bilinçle,

bilgiyi hikmetle, kulluğu sorumlulukla yoğuran mukaddes yerlerdir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, 'Camiler, beldelerin Allah’a en sevimli olan mekânlarıdır'" değerlendirmesi yapıldı.

"YAŞADIĞIMIZ SIKINTILARIN ÇARESİ, CAMİ İLE HAYAT ARASINDAKİ BAĞI GÜÇLENDİRMEKTİR"

Aile bağlarının zayıfladığı, akraba ve komşuluk ilişkilerinin tükenme noktasına geldiği bir çağda yaşandığı kaydedilen hutbede, şu ifadelere yer verildi: "İnsan, günden güne yalnızlaşmakta, kalabalıklar içinde kimsesiz kalmaktadır. Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Yaşadığımız bütün bu sıkıntıların çaresi ise cami ile hayat arasındaki bağı güçlendirmekten, İslam’ın evrensel hakikatlerini, bizi biz yapan değerleri yeniden gündemimize taşımaktan geçmektedir."

"DÜNYA VE AHİRET SAADETİNİ ELDE EDEBİLİRİZ"

Hutbede, ramazan ayının manevi havasından istifade edilmesi gerektiği vurgulanarak, "Ramazan-ı şerifin huzur veren manevi havasından daha fazla istifade edebilirsek özümüze dönebilir, kulluk şuurumuzu canlı tutabiliriz. Çocuklarımızın zihin ve gönül dünyalarında ramazan ayına dair güzel hatıralar biriktirebilirsek geleceğe güvenle bakmalarına yardımcı olabiliriz. Vaktin merkezine namazı, hayatın merkezine camiyi yerleştirebilirsek dünya ve ahiret saadetini elde edebiliriz" ifadelerine yer verildi.

BİNGÖL'ÜN PAYLAŞIMINA TEPKİ 

Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl, sosyal medya hesabından sahibi olduğu et lokantasının iftar sofrasını ''İftar soframız bir sanat eseri, tablo gibi olmalı..'' sözleriyle paylaşmış ve sofradaki aşırı gösteriş sosyal medya kullanıcılarının tepkisine neden olmuştu. 

CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımına tepki gösterdi. Emir, "Bu mübarek Ramazan Ayı sofrası değil, Saray bürokratı Ramazan’ın sofrası!" dedi. (https://www.instagram.com/p/DU-GytxjIgY)

***  

Batak gizlendi: Demirören'in Ziraat Bankası'ndan aldığı krediye "sır perdesi"-Mustafa Bildircin/Birgün- 

Ziraat Bankası’nın Demirören’e kullandırdığı öne sürülen 800 milyon dolarlık krediye yönelik soru önergesi, “Banka ve müşteri sırrı” denilerek bir kez daha geçiştirildi. BirGün’e konuşan CHP Parti Sözcüsü Zeynel Emre, “Yurttaşın parasının akıbetini sormaya devam edeceğiz” dedi.(https://www.birgun.net/haber/batak-gizlendi-demiroren-in-ziraat-bankasi-ndan-aldigi-krediye-sir-perdesi-694319)

***

Bankalardan reklam yağmuru -Mustafa Bildircin/Birgün- 


Büyük bölümü iktidara yakın medya gruplarına verildiği gerekçesiyle tartışılan iki kamu bankasının reklam harcamalarının 2025 yılı faturası açığa çıktı. Ziraat Bankası ve Vakıfbank 4,7 milyar TL’lik harcama yaptı.(https://www.birgun.net/haber/bankalardan-reklam-yagmuru-694311)

***

AKP ışığı açık unuttu -Mustafa Bildircin/Birgün- 

Sokak aydınlatmaları için bütçeden 2021’de 2,9 milyar TL alan elektrik dağıtım şirketlerine, yalnızca Ocak 2026’da 3 milyar 99 milyon TL aktarıldığı belirlendi. Ocak 2021-Ocak 2026 döneminde şirketlere bütçeden aktarılan toplam kaynak 99,9 milyar TL’ye ulaştı.(https://www.birgun.net/haber/akp-isigi-acik-unuttu-693998)

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -20 Şubat 2026-


Ramazan etkinlikleri talim terbiye (bilim yetiştirme) midir?-Adnan Gümüş- 

Tanık mısınız?

Yaşadıklarınıza tanıklık ediyor musunuz?

Tanıklık ettiklerinizi tanımlayabiliyor musunuz?

Özgür değilseniz tanıklığınızın sınırı ne olur, dahası tanık olduklarınızı tanımlayabilir misiniz, tanımlamaya kalkarsanız ne olur?

İnsan yaşamının akıl ve bilgi içermeyen diğer yaşam tarzlarından farkı tanık olmasıdır. İnsanın merakı her şeyden önce tanı koyma amacına yöneliktir. İnsan dünyaya ve evrene tanıktır ve tanık olduğunu tanımlamak istemektedir.

Tanıklık tanımlama ile ilerleyemezse sentez yapılamamakta, kavram düzeyine çıkılamamakta, kavram düzeyine çıkılamazsa düşünme evresine geçilememekte, düşünülememektedir.

Bu hafta MEB’in ramazan genelgesi, AKP’nin Boğaziçi dayatması, Trump’ın, ABD’nin İran’a gönderdiği askeri filoları gibi yaptıklarının bir kısmına daha tanık olduk. Bugün eğitim öğretim bakımından MEB’in ramazan etkinlikleri genelgesine, bu tanıklığı tanımlamaya yorumlamaya çalışacağım.

Eğitim: a) Tanıklık/bilme/talim ve b) Yetişme/yetiştirme/terbiye şartlarını ve gücünü ilerletme

Eğitim ve yeni kuşakları yetiştirme; insanlığın en yüksek başarılarından biri ve bundan sonraki başarılarının da şartını oluşturmaktadır. Dahası kişi olmanın, toplum olmanın, doğanın döngüselliği ve artmasının da şartı ve olanağı durumundadır.

Eğitim insanın insana sağladığı olumlu yönde değişim dönüşüm şartları ve etkinlikleridir. Kısaca “talim” ve “terbiye” özellikleri ile belirlenmektedir. “Talim” bilmeyi ve akıl yürütmeyi ilerletme, “terbiye” yetiştirme geliştirmedir. Eğitim talim terbiyedir - bilme ve yetişme durum ve imkanını geliştirici dönüştürme etkinlikleri bütünüdür.

Tanıklığın bilginin de, eğitimin ahlakın da şartı: Özgürlük

Kişinin bilmesi ve yetişmesi tanıklıklarına, bunları tanımlama olanaklarına, yetişmesi deneyimlerine ve bunlardan çıkarımlar yapabilmesine, kararlara varabilmesine, bunun için merak etmesi, merak ettiğini araştırması, sentezlemesi/kavraması, bunun için sorması, araştırması, yorumlaması, kavramlaştırması, düşünmesi, teorileştirmesi süreçlerine karşılık gelmektedir. Eğer kişi özgür ve toplum bağımsız değilse zaten tüm bunları yapma şartı ortadan kalkmaktadır, dahası özgür değilse zaten kişi ve toplum olamamaktadır.

İnsan hangi şart ve durumda özgürdür, hangi halde özgür değildir?

Telkin etme, öğüt verme, bilme farkı: Sofistik, retorik, episteme ve özgürlük

Telkin etme (psychagogia/insinuatio), övme (epainos /laudatio), öğüt verme (parainesis, admonitio), bilme (episteme) aynı şeyler değildir. Bilgi-telkin farkına bakarsak, biri hakikate (aletheia), diğeri iknaya (peitho) yöneliktir. Biri bilgi, akıl yürütme, diyalektik, düşünmeye dayalı keşfetmeye, kavramlaştırmaya, temellendirmeye dayanırken diğerinin doksaya/kanaate, hükmetmeye, duygu sömürüsüne dayanmasıdır.

Psychagogia/ruhu yönlendirme, hele de bunu retoriğin edebiyatın şiirin ötesinde etnosantrik telkin yoluyla yapma çocuğun ve toplumun üzerinde hegemonya kurma arayışına karşılık gelmektedir, ruhu belirleme kişiyi toplumu araçsallaştırma halidir. Platon, Gorgias’ta şöyle diyalog geçer (455b): “Sokrates- Demek ki, bilmek ile inanmak aynı şey değil. Gorgias- Doğru. (…) Sokrates- Öyleyse diyebiliriz ki hatip, mahkemelerde ve öteki toplantı yerlerinde, doğru ile yanlışı öğretmez, yalnızca oradakileri inandırmaya çalışır. Hem zaten bu kadar büyük kalabalığı çok az süre içinde, üstelik de böylesi konular üstüne bilgilendiremez.”

İnandırma arayışı bilgi arayışından farklı bir arayıştır.

Öğüt de telkin veya inandırma değildir. Öğüt/öğün; bilgilen, aklını kullan anlamına gelmektedir. Bu anlamı bir yana bıraksak bile öğüt ancak gerçekliğe hakikate uygunsa öğüt olur, dolayısıyla bilgi öğütün zaten şartıdır.

Telkin: Tanıklığın, tanımlamanın, öğütün özgürlük şartını bozma uğraşısıdır

Olumlu olan gösterilir, mevcut tanıklıklarla, tanımlarla, bilgi ve deneyimlerle öğütler verilir. İnsan merak ve bilgi arayışında özgürdür, telkin durumunda ise ruhu ele geçirilmektedir, manipülasyona tabi hale gelmekte, zihni başkalarınca kuşatılmaktadır.

‘Milli eğitim’: ‘Eğitim’ değilse ‘milli’ olan boşa düşer, telkine dönüşür, talim terbiye olmaz

“Kirli” veya “temiz” gibi sıfatlar eklediğimizde, bu sıfatları belirlenim haline getirdiğimizde ortada “su” yoksa bu sıfatlar boş hale gelir. Ortada eğitim yoksa “milli” olması da boş karşılıksız hale gelir.

Eğitim ve yetiştirme (talim terbiye), at yetiştiriciliği veya öndeşlik etmeden, öğrenme gücünü geliştirmekten, bir şeyi öğrenmesini sağlamaktan, yaşadıklarını ve evreni tanımlamasından ve bu tanımladıklarından/ kavramlardan yola çıkarak hayatı doğru iyi yorumlamak ve daha iyi yaşamaya çalışmaktan geçiyorsa, eğitim tanımı temel belirlenimi/fikri olarak “olumluya/ilerlemeye” yönelikse, böyle olmayan zaten eğitim ve yetiştirme değilse, “milli” bir eğitim veya yetiştirme zaten yapılamıyor demektir.

Eğitim ‘milli’/dini olana indirgenirse her ikisi de mahvolur

Eğitim; belli boyutları ile yerel ve ulusal yanları içerebilir, milliden kasıt doğrudan bir din değil de olumlu tarihsel birikimler ise bunları da sürecine dahil edebilir. Eğitimin ana amacı, olumlu yönde değişim dönüşümlerdir, kişiliğin, toplum olmanın, insanlığın uygarlığın ileri taşınmasının, doğayla uyumlu yaşamanın ve doğayı canlılığı da artırmanın uğraşısındadır; tüm bunlar zaten yurttaşı ve ülkeyi de ileriye taşıyacak süreçlerdir.

Ancak tüm bunlar etnosantrizme, belli bir kültürün telkinine, dahası din telkinine indirgenirse hem milli (ister ulusal ister dini anlamda milli) hem de yurttaş ve ülke zarar görür, eğitim olmayanın zaten milli eğitimi de olmaz, her ikisi de bozulur/mahvolur.

MEB: Başkasını avlayacağım derken Müslüman’ı mı avlıyor?

Ava çıkan kendi yaşam ortamını bozuyorsa kendine zarar verir, avlanmaya döner.

MEB’e bir öğüt olsun. Yaptığı iş, eğer İslam’a inanan kişi veya topluluklara bir katkı sunmak ise, bu yaptığı tam tersini oluşturmaktadır. Amacı Müslümanlara bir katkı sunmak ise bu yaptığından başkasını yapmalıdır.

MEB, doğru düzgün tarih ve coğrafya okur ve doğru düzgün ders verirse, Müslümanların yayılım ve egemenlik alanının bilim ve yöntem çağı olarak başlayan son beş yüz yıldır ne kadar daraldığını görür.

Osmanlı neden dağıldı gitti acaba? Arap-İsrail çatışmasında kim neden üstünlük kuruyor acaba? İran ne yaparsa nasıl bir yöne gider? Afganistan ne yapmalı?

Eğitimin amacı ve bilim eğitiminin amacı yayılmacılık veya egemenlik kurma değil ama özellikle bilimler bunlar için de kullanışlı olabiliyor, dileğim eğitim zaten öyle, bilimler de dahil hem amacı hem işlevi bilme, öğrenme, birbirini geliştirme, kişilikli olma, toplum olma, doğa ve insanlıkla birlikte yaşama olsun.

Tüm yıl ve ramazanda yapılacak telkin değil eğitimdir, bilim ve yetiştirmedir

MEB aklını başına devşirir, gözünü gönlünü açık tutarsa, ne yapması gerektiğini görebilir. MEB’in işi eğitimdir, yetiştirmedir, bilgi olmadan eğitim, bilim olmadan bilgi olmaz. Özgürlükler olmadan kişi veya toplum olmaz. MEB’in yapması gereken MESEM, ÇEDES, mesleki ve dini telkin değil ramazan veya başka bir süreçte eğitim, bilim, yetiştirmedir.

Eğitimin ve ahlakın amaçları: Üç üstün yarar

MEB veya her kim doğru düzgün bütüncül bir eğitim yapmak istiyorsa, her şeyden önce amaçlardan başlamak durumundadır. Eğitimin amaçları, ayrıntıda çok çeşitlenirse de ana çerçeve olarak kişinin üstün yararı, toplumun üstün yararı, doğanın üstün yararı, bunların bütünlüklü yararıdır.

Eğitimin ve ahlakın şartı ve özelliği olarak özgürlük ve bilgi

Eğitim; kısaca çocukta ve insanda olumlu yönde (Üç üstün yararı da dikkate alan) dönüşüm sağlayıcı etkinlikler bütünü, potansiyelleri olumlu yönde geliştirme etkinlikleri sürecidir. Özgürlük ve bilgi eğitimin ve ahlakın ana şartları ve ayrılmaz özellikleridir.

/././

Dervişoğlu ve milliyetçilik meselesi -Nuray Sancar- 

Babala TVnin ‘Mevzular Açık Mikrofon’ programına konuk olan İYİP Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, kendisine soru soran Gazeteci Ercan Küçük’e davranışıyla Bahçeli ile yarıştı ve küçük ortak olma potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Onu sinirlendiren soru şuydu: “Partinizin ve kendinizin emperyalizme karşı olduğunuzu zaman zaman dile getiriyorsunuz. Amerika'dan Eisenhower bursu alan bir yöneticiniz var?​” Küçük daha lafını bitirmeden Dervişoğlu ona hangi gazeteden olduğunu sordu ve Sol Haber cevabını alır almaz “Evet Sol Haber’de yapıyorsunuz. Parmağınızı sokuyorsunuz. İyi Partinin içini karıştırmak için yapıyorsunuz” dedi ve muhatabının gazetecilik yapmadığını iddia etti. Sosyal medyada yayımlanan bölümdeki diyalog, Müsavat Dervişoğlu’nun “Sen beni Amerikancılıkla itham edeceksin, iki kelime laf söyledim diye gönlün kırıldı. İncindin mi Ercan’cığım?.. Laflara bak ya” sözüyle sona eriyor.

Bu arada Küçük’ün kastettiği kişi İYİP Yöneticisi Burak Dalgın’dı. Ve bu kişi Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde danışmanlık hizmeti anlaşması yapılan McKinsey Danışmanlık Şirketinin New York ve Boston ofislerinde yöneticilik yapmıştı. 2019’da ise Eisenhower bursiyeri seçilmişti

Tabii ki Dervişoğlu’nun gazeteci “atama” tavrı ve sözleri birçok kişi ve kesimin tepkisini çekti. İyi Parti Medya ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Raşit Yılmaz ise bu diyaloğu “mizah dozu yüksek” diye tanımladı ve “Açık iftiralara karşı tepkimizi mizahla harmanlamak, Türk siyasetinde görmeyi özlediğimiz tavırlardandır” dedi.

Aynı partiden türemiş ve milliyetçilik konusunda baba ocağında kalanlarla yarışanların mizah anlayışı da bir başka oluyor. Bu tür cilalamaların hiç de özlenir olmadığını, her an her dakika işe gelmeyen sorulara karşı aynı tavırların gösterildiğini, lider zora sokulmasın diye gazetecilere sorulacak soruların hazır kalıp halinde önceden verildiğini biliyoruz. Çünkü söz ve soru özgürlüğü söz konusuysa milliyetçilik konusunda atıp tutmak ile birtakım partilerin eylemleri arasındaki çelişki varlık koşullarını ortadan kaldıracak kadar keskin olacak.

Müsavat Dervişoğlu’nun partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma sırasında o homojen topluluktan hiçbir soru gelmedi. Geçen hafta sonu yapılan Münih Güvenlik Konferansında iyice su yüzüne çıkan AB-ABD gerilimine ve ilişkilerin yeniden tanımlanma noktasına geldiğine değinerek Türkiye’nin Avrupa güvenliği için kilit bir aktör halinde olduğuna dikkat çeken Dervişoğlu özetle, Türkiye’nin Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının içinde yer almasını istiyor ve Avrupa güveliğine katkıda bulunmaları için Türkiye savunma (savaş) sanayisi firmalarına ticari imtiyazlar sağlanmasını talep ediyordu.

Belli ki nükleer meselesi ile ilgili, üst katlarda bir şeyler pişiyor. Ahmet Hakan’ın, konuğu Hakan Fidan’a sorduğu ve cevap alamadığı nükleer silahlanma konusu Dervişoğlu’nun da gündemindeydi. Peki ne için? Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için. Türk şirketlerine imtiyazlar elde etmek için! Grup toplantısında eleştirdiği tarım politikaları, enflasyon, emekli maaşları ve bayram ikramiyelerinin azlığının zaten ‘milli’ bütçenin büyük kısmının silahlanma harcamalarına ayrılmasından, savaş sanayisi tekellerine kasanın kapısının ardına kadar açılmasından kaynaklandığını bilmez mi? Enflasyonun iktisadi nedenlere ek olarak politikanın öncelikleri nedeniyle düşürülemeyeceği de açık değil midir?

NATO’nun acil çağrısıyla, basının ‘Türk F16’ları’ diye andığı ve gerçekte ABD’ye milyonlarca dolar sayılarak alınmış savaş uçaklarının, Rus tehdidine karşı, planlanandan birkaç ay önce Baltık bölgesine gönderilmesinin emperyalizm ile girilen ve hiç de milli bir mesele olarak kodlanamayacak ilişkilerle ilişkisi yok mudur? Vardır.

Dünya, kurulu düzenin her gün daha şiddetle sarsıldığı büyük bir gerilim içinde. Yeryüzünü daha önce paylaşmış devletler arasındaki birlikler çatırdıyor, pervasız pazarlıklar yapılıyor, daha az güçlünün üzerinde nüfuz kurabilmenin tek yolu aşırı silahlanmadan geçiyor. Türkiye yönetenleri de bu orta büyüklükteki ülkeyi mevcut dalaşma ortamına dahil etmekten imtina etmiyor. Onları zorlayan da temsil ettikleri ve giderek irileşmiş, artık iç pazara sığmayan ve ulaşabilecekleri her yerde yatırım ve pazar imkanları kollayan tekeller. Büyüklerin ligindeki çelişkilerden yararlanmak için yerleşeceği boşluk kollayan, hırslı bir iktidarın yönetiminde milliyetçilik paylaşım savaşında Türkiye tekellerinin çıkarlarını kollamak anlamına geliyor. Ne var ki bu zorlu bir oyun ve ancak büyük gücün sınırlarından çıkamadan oynanabilir.

Türk ön eki ile anılınca F-16’lar nasıl Made in USA olmaktan çıkmıyorsa Türkiye’nin çıkarlarını, Baltık’ta aramak ya da NATO’nun daha doğrusu ABD’nin saldırgan siyasetine ülkenin nükleer silah deposu haline gelmesini isteyerek eklemlenmek çok da milli ve yerli bir iş olmuyor. Ama milliyetçiliği kalkan edinmiş partilerin çoğu için milli siyaset Türkiye’deki büyük şirketlerin risk alma potansiyelini artırmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Şimdilerde kendi çapında emperyal lige yerleşmeye çalışan Türkiye burjuvazisi Etiyopya’ya yatırım yapıyor. Ancak halka yatırım yapmak bu yatırım siyasetinin hiçbir yerinde yok. İktidarın ekonomi politikasından şikayet eden MÜSİAD bile alım gücünün baskılanmasından yakınırken en yapılamayacak şeyin ücretlerin yükseltilmesi olduğunu söylüyor. Gazeteci Ercan Küçük’ün sorusu anlamlı ama az bile.

‘En milliyetçi benim’ iddiasındaki partilerin aslında emperyalizme sadakatta yarıştığı, üsluplarına da gerilim siyasetinin yansıdığı her gün biraz daha iyi görülüyor. Trump’ın Washington Post muhabirlerine yaptığı muamelenin benzerinin burada da yaşanması şaşırtıcı değil. Kimin kimden bu davranışı kopyaladığı ise ayrı bir konu.

/././

ABD’nin yeni hesabı: Avrupa’da askeri küçülme -Yücel Özdemir- 

Her ne kadar geçen hafta sonu Münih Güvenlik Konferansı'nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, transatlantik ilişkilere değer verdiklerini, Avrupalı müttefikleri önemsediklerini söyleyerek Almanya ve Fransa’nın tepkilerini yatıştırmaya çalışsa da genel çerçevede ciddi bir değişim olmayacak. ABD ve Trump bildiğini yapmaya, söylemeye ve Avrupa’nın etkisini sınırlamaya devam edecek.

Bunun işaretlerini içeren pek çok veri bulunuyor.

Bunların başında elbette Rubio’nun Avrupa yolculuğunu Münih’te bitirmeyip Slovakya ve Macaristan’a ziyaretlerde bulunması geliyor. Her iki ülkenin lideri Robert Fico ve Viktor Orban ile görüşen Rubio, samimi pozlar verip ikisine de övgüler dizdi. Ziyaret, özellikle Orban’a 12 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerinde tam bir destek mahiyetinde.

AB’nin 2027’den itibaren Rusya’dan doğal gaz ve petrol alımını sıfırlama yönündeki kararı nedeniyle ABD’nin öncelikli hedefi bu ülkelere sıvılaştırılmış doğal gaz satmak. Slovakya ve Macaristan hâlen doğal gazın önemli bir bölümünü Rusya’dan alıyor. Ticari boyutu bu olan ziyaretin bir de siyasi hedefi var. Fico ve Orban, her fırsatta AB’nin politikalarına itiraz ederek Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesini savunuyor. İkisi de savaş sürdüğü hâlde Moskova’ya gidip Putin ile el sıkışan lider olma özelliği taşıyor. Bu nedenle ABD’nin AB’yi içeriden zayıflatma, bölme planına en yakın isimler. Rubio’nun Bratislava ve Budapeşte’de bir taşla iki kuşu vurmaya gittiğini söyleyebiliriz.

İkinci bir gelişme ise Almanya’daki ABD kışlalarındaki hareketlilik. Der Spiegel bu hareketliliği “gizli geri çekilme” olarak tanımladı. Trump, her fırsatta Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması ve askerî harcamaları artırması çağrısında bulunuyor. Der Spiegel, bu nedenle Avrupalılarda Trump’ın NATO’nun ünlü 5. maddesine uyup uymayacağı konusunda bir kuşku oluştuğunu aktarıyor. Bilindiği gibi 5. madde, bir NATO üyesine yapılan saldırıyı bütün ülkelere yapılmış sayıyor ve birlikte yanıt vermeyi zorunlu hâle getiriyor.

Trump’ın geçen yıl göreve başlamasından sonra NATO merkezinde yapılan toplantıda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de Ukrayna savaşına değinirken Avrupa’nın askerî olarak kendisini savunacak duruma gelmesini istemiş; ülkesinin bundan sonra daha fazla sorumluluk almayacağını açıkça ilan etmiş ve önceliklerinin Asya (Çin) olacağını söylemişti.

Der Spiegel ayrıca, Hegseth’in bu konuşmasıyla NATO Büyükelçisi Matthew Whitaker’ın önüne Avrupa’dan “aşamalı çekilme” planının konulduğunu yazıyor ve Trump’ın NATO’ya bir “güvenlik şirketi” rolü biçtiğini, her fırsatta Avrupalı ortaklara şirketin masraflarını üstlenmek istemediği mesajını gönderdiğini de belirtiyor.

Üçüncü önemli gelişme ise ABD’nin şu sıralar Baltık Denizi'nde devam eden ve NATO’nun kuzey kanadını savunma adına yapılan “Steadfast Dart 26” tatbikatına asker göndermemesi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülkeden 10 bin askerin katılımıyla; 1500’den fazla araç ve 17 savaş gemisiyle Almanya’nın komutasında devam eden tatbikata ABD asker göndermedi. Bunu, Avrupa’nın kendi savunması için kendisinin tatbikat yapmasını istemek olarak değerlendirmek mümkün.

Dördüncü gelişme; ABD’nin Hollanda’daki Brunssum, İtalya’daki Napoli ve ABD’nin Virginia eyaletindeki Norfolk'ta bulunan NATO üslerinin komutanlığını Avrupalılara bırakacağını açıklaması. Buna karşılık ABD, Marcom üssünün komutasını üstlenecek. Almanya’nın Ramstein kasabasındaki Aircom ve İzmir’deki Landcom zaten ABD komutasında. Marcom ise İngiltere’nin Northwood kentinde bulunuyor. Almanya’nın komutasındaki Brunssum üssünü ise gelecekte Polonya komuta edecek.

Alınan ve devredilen askerî üslerin özellikleri ise dikkat çekici. Komutası İngiltere’ye devredilecek JFC Norfolk üssünün özelliği, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki deniz yollarının güvenliğini sağlamak ve Avrupa’daki üslerin ihtiyacını karşılamaktır. Marcom üssünün önemi ise kriz ve çatışmalarda NATO'nun deniz operasyonlarının yönetimi ve kontrol merkezi olmasıdır.

Beşincisi ise ABD’nin Avrupa’daki askerî gücünü azaltma planlarıdır. Yazılanlara bakılırsa, ABD 2030’a kadar Avrupa’nın güvenliğini tamamen Avrupalılara bırakmayı hedefliyor. Bu kapsamda ABD ordusunun tamamen çekilmesi yerine küçültülmesi planlanıyor. Geçtiğimiz kasım ayında ABD Kongresi, Trump’a Avrupa’daki asker sayısını 45 gün içinde, askerlerin bulunduğu ülkelerle görüşerek 76 bin sınırının altına düşürme yetkisi vermişti. ABD’nin hâlen Almanya’da yaklaşık 40 bin, Polonya’da 14 bin, İtalya’da 12 bin 600 olmak üzere toplamda 90 bine yakın askeri bulunuyor. Türkiye’de ise 1500’ü İncirlik Üssü'nde olmak üzere 1700’den fazla askeri bulunuyor.

Avrupa’dan askerlerin çekilmesi planlanırken nükleer silahların götürülmesi gündemde değil. Hızla silahlanan ve asker sayısını kısa sürede 260 bine çıkarmayı hedefleyen Almanya, nükleer silah konusunda ABD’ye bağımlılıktan kurtulmak için Fransa ile görüşmeler yapıyor. Almanya’nın kendi nükleer silahlarının olmasına soğuk bakan ve bu konuda uluslararası anlaşmalara riayet edilmesini isteyen Başbakan Merz, Fransa ile bu konuda bir anlaşma sağlanacağından umutlu. Bu aynı zamanda, “nükleer koruyuculuğun” Fransa’ya verilmek istendiği şeklinde de okunabilir.

Trump’ın maliyet hesabını öne sürerek Avrupa’daki asker sayısını azaltma yönünde atacağı adımlar; başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri tarafından, Rusya tehdidi gerekçe gösterilerek kısa sürede askerî harcamaların artırılması, ordu ve silah kapasitesinin büyütülmesi için kullanılıyor. Bu nedenle askerî harcamaların artırılmasına, zorunlu askerliğe ve silah tekellerinin desteklenmesine karşı çıkmak çok daha büyük önem taşıyor.

/././

Ankara’nın gözü Kamışlı-Şengal hattında -Hediye Levent- 

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansına damgasını vuran iki konu vardı. Birincisi Avrupa Birliği ile ABD arasındaki gerilimin bizim coğrafyamızı da içine alacak şekilde genişleyeceğini gösteren açık sinyaller, ikincisi ise Kürtler. AB-ABD çekişmesi bir başka yazının konusu olsun biz, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren, Suriye’deki Kürtleri de kapsayan süreçlere bakalım. 

Hem Suriye sahasındaki gelişmeler hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Suriye’den sonra Irak ayağı var” açıklaması, önümüzdeki günlerde Suriye meselesinin Irak ile birleşeceği önemli gelişmelerin yaşanacağını gösteriyor.

Suriye’de Şam ile Kürtler arasında 30 Ocak’ta yapılan anlaşmanın ardından, önceden SDG’nin elinde olan askeri noktaların, üslerin, havaalanlarının, petrol bölgelerinin, idari yapıların devirleri devam ediyor. Son olarak, Haseke kırsalında bulunan ancak Irak’a açılan güzergah üçgeninde yer alması nedeniyle zamanında IŞİD ile şiddetli çatışmalara sebep olan Şeddadi’deki karargahın devri gerçekleşti.

Sahada yumuşak ve çatışmasız bir geçiş süreci olması için şimdilik bu bölgeler Şam’dan gönderilen silahlı gruplara değil, daha önce bölgede polis gücü olarak görev yapan Asayiş’e devrediliyor. Sahadan SDG’ye ait ağır silahların çekilmesi süreci de devam ederken, askeri kapasitesi sınırlı olan polis gücünün oldukça kritik noktaları ne kadar koruyabileceğine dair endişeler de var. Hele de SDG’nin dağıldığı birkaç gün içinde çok sayıda IŞİD militanının ve yakınının, tutuldukları yerlerden kaçtıkları biliniyorken bu endişeler pek de haksız sayılmaz. Zaten Haseke, Deir Ez Zor ve Rakka üçgeni, IŞİD çökertildikten sonra örgütün hücre tipi yapılanmalara geçtiği ve yeraltına çekildiği bölgelerin başında geliyor. Sadece IŞİD’in varlığı değil, aşiretler arası hesaplaşmalar ve güç savaşları gibi olasılıklar da bu bölgeyi güvenlik açısından daha kırılgan ve provokasyona açık hale getiriyor.

Daha önce SDG bünyesindeki savaşçıların Şam’a bağlı tugaylar halinde yeniden organize edilmesi çalışmaları bitene kadar bu durum, yani sahanın polis gücüne emanet edilmesi devam edecek gibi görünüyor.

Yeni tugayların kurulması aşamasında ast-üst ilişkisi nasıl olacak, yetki dağılımı uzun yıllardır bu bölgede savaşmış olan kişileri ya da tarafları memnun edecek mi, Şam’dan gönderilen komutanlara itaat edecekler mi gibi birçok konu tartışılıyor sahada. Sonuçta Suriye sahasının tamamına dağılmış olan nizami bir ordunun yeniden toparlanmasından bahsedilmiyor burada; iç savaş döneminde silahlanmış, bulundukları silahlı gruplar içinde yükselmiş ve kendi ticari, istihbarat ağları olan savaşçılardan bahsediliyor. Farklı silahlı gruplardan düzenli ordu kurmak, hele de geçen yıla kadar savaşanların, uyum içinde bir ordu haline gelmesini beklemek pek gerçekçi değil.

Sonuç olarak 30 Ocak anlaşmasının gereği devam eden entegrasyonun askeri ayağına ilişkin tartışılıp çözülmesi gereken birçok belirsizlik olduğu gibi, pratikteki uygulaması da sorunlarla birlikte gelecek gibi görünüyor.

Diğer taraftan Suriye’de bir ademimerkeziyetçi sistemin oluşmaya başladığını söylemek mümkün. En azından bu sisteme Şam’ın yeşil ışık yaktığını gösteren adımlar var, ancak ademimerkeziyetçi sistem şeklinde adının konmadığı, içeriğinin ve sınırlarının hâlâ çok belirsiz olduğu bir durum bu. Münih Konferansı devam ederken Ahmed Eş Şara imzasıyla valilerin ve belediye başkanlarının yetkilerini genişleten bir kararname yayımlandı. Kararname yerel idarecilere; personel alımı, ihale yapma, kurallara uymayan iş yerinin kapatılması gibi konularda Şam’a sormadan karar alma yetkileri veriyor. Aslında görünüşte idari ve mali birtakım kararlarda yerel idarecilerin alanları genişletiliyor ancak bu kararnamenin pratikte nasıl uygulanacağı, Suriye’de uygulanacak yönetim sisteminin temeli olacak.

Suriye’deki bütün bu gelişmeler Kürtler özelinde konuşuluyor ve değerlendiriliyor olsa da, ülkenin tamamına uygulanacak. Haseke’de Kürtler, istedikleri valinin atanmasını sağladı, ancak aynı durum nüfusun karışık olduğu Lazkiye’de nasıl uygulanacak, belirsiz!

Bu arada geçtiğimiz aylarda şiddetli çatışmalara sahne olan Dürzi kenti Süveyda bugünlerde sakin ve gidişatı izliyor. Alevi nüfusun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus gibi yerlerde ise yavaş yavaş yerel karakolların Alevilerden oluşan silahlı güçlere devredilmesi gibi adımlar atılıyor. Yine şimdilik oldukça az sayıda olsa da, Alevi eski askerlerin görevlerine dönüşü süreçleri de başlamış gibi görünüyor. Ancak bu adımlar, karşılıklı derin güven krizini, hele de hâlâ kontrol altına alınması zorunlu olan radikalinden yağmacısına on binlerce silahlı adamın yarattığı tehdidi ortadan kaldırmıyor.

Bütün bu gelişmeler olurken Amerikalıların Suriye’deki üslerini teker teker boşalttıklarına dair haberleri de görmüşsünüzdür. Mevcut durumda herkesin gözünü çevirdiği yer Suriye-Irak sınırı. Ankara, Türkiye’de bir açılım süreci devam ediyor olmasına rağmen Irak’taki PKK yapılanmasının bu sınır üzerinden Suriye-Irak hattına yerleşme ihtimalinden dolayı endişeli.

İsrail ise, bir taraftan ABD ile birlikte Irak’taki İran destekli silahlı gruplara baskılarını artırırken, diğer taraftan İran destekli küçüklü büyüklü yapıların bu sınırdaki güvenlik boşluğundan faydalanabileceğini savunuyor.

Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Suriye’den sonra sıranın Irak’ta olduğunu ve Irak’tan Suriye’ye açılan en önemli kavşak sayılan Şengal’e yönelik Haşd-i Şabi ile birlikte operasyon yapılabileceğini söyledi. Buna Bağdat oldukça sert tepki gösterdi ve Türkiye’nin Bağdat elçisini bakanlığa çağırdı. Elbette Bağdat’ın tepkisi Şengal’deki PKK varlığını korumak için değil. Bağdat’taki İran nüfuzu göz önüne alındığında, Şengal-Suriye hattı İran destekli silahlı gruplar açısından da çok önemli.

Velhasıl Türkiye, Şengal üzerinden Suriye-Irak sınırı boyunca olan hattı Ankara ile birlikte hareket edebilecek gruplara teslim ederek PKK’yı tamamen Kandil çevresinde kalmaya zorlamak istiyor gibi görünüyor. Bağdat ve dolayısıyla İran ise Irak-Suriye sınırını kaybetmeme çabasında.

Önümüzdeki günlerde Suriye’deki gidişat hem PKK meselesi hem de IŞİD’lilerin Irak’a taşınması ve İsrail’in Irak’taki İran nüfuzuna yönelik hamlelerinin artması ile birlikte Irak dosyası ile birleşecek gibi görünüyor.

/././

Erdoğan'dan Adalet ve İçişleri bakanlıklarına yeni görevlendirme: İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilleri, Bakan Yardımcısı oldu + HSK'da yeni görevlendirmeler: İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez oldu + CHP'den Adalet Bakan yardımcılığı atamalarına tepki: Akın Gürlek'le birlikte İBB operasyonunu yürüten isimler! -T24-

Erdoğan'dan Adalet ve İçişleri bakanlıklarına yeni görevlendirme: İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilleri, Bakan Yardımcısı oldu. 

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Adalet Bakanlığı'na Akın Gürlek ile İçişleri Bakanlığı'na Mustafa Çiftçi'yi atamasının ardından bakan yardımcılıklarında da değişikliğe gitti. Kararnameyle, Gürlek'in başsavcılığı dönemindeki İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilleri Can Tuncay ve  Burak Ceyhan'ın yanı sıra Sedat Ayyıldız ve Abdullah Aydoğdu Adalet Bakan Yardımcısı olarak atandı. Gürlek'in atanmasının ardından Erdoğan'ı etiketlediği "Her daim yanında" paylaşımıyla dikkati çeken Adalet Bakan Yardımcısı Ramazan Can'ın yanı sıra üç bakan yardımcısı görevden alındı. Yeni atanan Can Tuncay, son olarak yürüttüğü belediyelere yönelik 'yolsuzluk' soruşturmalarıyla tanınırken, Ceyhan da ünlülere ve medyaya yönelik “uyuşturucu“ ve “fuhuş“ operasyonlarını yürüten başsavcıvekili olarak biliniyordu. Erdoğan, İçişleri Bakan Yardımcılığı'na da Ali Çelik, Güran Yiğitbaşı ve Mehmet Cangir'i atadı. Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile sorun yaşadığı kulislere yansıyan Bülent Turan'ın ise bakan yardımcılığı görevinde kalması dikkati çekti.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla Resmî Gazete'de yayımlanan karar göre Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yardımcılıklarına yeni atamalar yapıldı. 

Atama kararına göre; Abdullah Aydoğdu, Burak Ceylan, Can Tuncay ve Sedat Ayyıldız; Adalet Bakanlığı yardımcılıklarına atandı. Ramazan Can, Hurşit Yıldırım, Mehmet Yılmaz ve Niyazi Acar bakan yardımcılığı görevinden alındı.

Gürlek'in uyuşturucu ve yolsuzluk soruşturmalarını yürüten vekilleri bakan yardımcısı oldu

Adalet Bakanlığına atanan İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Can Tuncay, son olarak yürüttüğü belediyelere yönelik 'yolsuzluk' soruşturmalarıyla tanınırken, Gürlek bakan olduktan sonra vekaleten Başsavcılık görevi yürütüyordu.

Yeni atanan diğer isim İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Burak Ceyhan da ünlülere ve medyaya yönelik “uyuşturucu“ ve “fuhuş“ operasyonlarını yürüten başsavcıvekili olarak biliniyordu.

Görevden alınan bakan yardımcısı Can, Erdoğan'ı etiketleyerek paylaşım yapmıştı

Adalet Bakan Yardımcısı Ramazan Can, X hesabından 14 Şubat'ta dikkat çeken bir paylaşımda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıyken Adalet Bakanlığı'na atanan Akın Gürlek'le ilgili herhangi bir tebrik mesajı yayımlamayan Can, yaptığı paylaşımda Meclis'teki vatandaşları gösteren bir görsel kullanarak Cumhurbaşkanı  Recep Tayyip Erdoğan'ı etiketledi ve "Her daim yanında" mesajını yazmıştı.

TIKLAYIN - Cezaevleri sorumluluğu alınmıştı: Adalet Bakan Yardımcısı Can'dan dikkat çeken 'Meclis' paylaşımı

Bülent Turan görevine devam ediyor

İçişleri Bakan Yardımcılıklarına da yeni atamalar olurken Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile sorun yaşadığı kulislere yansıyan Bülent Turan'ın bakan yardımcılığı görevinde kalması dikkati çekti.

TOLGA ŞARDAN YAZDI: 
Ali Yerlikaya ile Bülent Turan arasındaki krizde “üçüncü” perde!
Yerlikaya ile Turan arasındaki ipler iyice koptu!


Hakkari Valisi Ali Çelik, Afyonkarahisar Valisi Güran Yiğitbaşı ve Mehmet Cangir İçişleri Bakanlığı yardımcılığına getirildi.

Çelik, Hakkari Belediyesi'ne kayyım olarak atanmıştı

İçişleri Bakan Yardımcılığına atanan Hakkari Valisi Ali Çelik, Haziran 2024'te İçişleri Bakanlığı tarafından Hakkari Belediyesi'ne kayyım olarak atanmıştı. Çelik, vali ve belediye başkanı olarak görev yapıyordu.

Güran, Türkiye'nin ilk başörtülü valisi olarak görev yapmıştı

İçişleri Bakan Yardımcılığına atanan Afyonkarahisar Valisi Kübra Güran Yiğitbaşı, Türkiye’nin ilk başörtülü valisi olarak görev yapmıştı. Güran, Basın İlan Kurumu Genel Kurul temsilcisi olarak görev yaptıktan sonra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcılığı yapmış, ardıdan Afyonkarahisar Valiliği’ne atanmıştı.

Adalet Bakan Yardımcısı Can Tuncay kimdir?

Can Tuncay, 2019 yılında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na atandı, iki yıl sonra da İzmir Cumhuriyet Başsavcı vekili olarak atandı. Tuncay 2023 yılında Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği'ne atandı. Tuncay buradaki görevini sürdürürken İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili görevine getirildi. Güncel olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliği görevini sürdüren Tuncay, savcılık döneminde Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz'ın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüterek dava açtı.

15 Temmuz sonrası İstanbul Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu savcısı olarak, 'FETÖ' operasyonları kapsamında TSK'daki "ankesörlü telefon" soruşturmasını yürüttü. Bu soruşturmalarda 7 bine yakın gözaltı kararı çıkarıldı. Harp Akademilerindeki 120 sanıklı darbe girişimi soruşturması ve SAT Komutanlığı'ndaki 80 sanıklı soruşturmalarını yürüttü.

Yine 15 Temmuz ardından medya mensuplarına yönelik yürütülen soruşturmada, Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği'ne dilekçe yazarak, kapatılan Today's Zaman Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş ile kapatılan Zaman Gazetesi eski muhabiri Şemsettin Efe ve gazetenin eski yazarı Abdulkerim Balcı hakkında 'darbeye teşebbüs' suçundan yakalama kararı çıkarılmasını talep etti.

Tuncay, son olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda Başsavcıvekili olarak görev yapıyordu. Gürlek'in Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından vekaleten Başsavcılık görevi yürütüyordu.

İçişleri Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı kimdir?

1979 Ankara doğumlu Güran, İmam hatip lisesinin ardından Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Ticaret Üniversitesi Uygulamalı Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora yaptı. Ardından aynı fakültede yardımcı doçent ve doçent olarak çalıştı. Bu görevdeyken, 8 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanlığı adayı Recep Tayyip Erdoğan'a, katıldığı bir canlı yayında söz alarak Erdoğan'a "özgürleştirici adımları" için teşekkür etti.

Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un eşi Fatmanur Altun ile birlikte TÜRGEV’in “Vakıf Meclisi”nde görev aldı. 2019 yılında Basın İlan Kurumu Genel Kurul temsilcisi olarak atandı.

5 Ağustos 2021 tarihinde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nda bakan yardımcısı görevine getirildi. 12 Mayıs 2022'de yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Afyonkarahisar valisi olarak atandı.

***

HSK'da yeni görevlendirmeler: İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez oldu. 

Akın Gürlek'in Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan  tarafından Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez getirildi. Bakan Gürlek, Başsavcı olduğu dönemde, İBB operasyonlarını yürüten Başsavcı Vekili Dönmez’i “İnşallah Anadolu Adliyesi'nde de görevine devam edecek” diye uğurlamıştı.

Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından görev değişikliği ve atama listesi yayınlandı. Buna göre Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na atandı. Anadolu Başsavcılığı’na da Dönmez’in yerine Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Mehmet Beşir Güven atandı.

Gürlek, "İnşallah Anadolu Adliyesi'nde de görevine devam edecek” diye uğurlamıştı

HSK tarafından yayımlanan kararnameyle, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığına atanan İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Fatih Dönmez, Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandığı dönemde, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek tarafından kapıya kadar uğurlanmıştı.

Gürlek,  "Adliyemiz adına özellikle zorlu süreçte Fatih Dönmez Başsavcı Vekilimize bize göstermiş olduğu emek için gerçekten teşekkür ediyorum. İnşallah Anadolu Adliyesi'nde de görevine devam edecek" demişti.

Başsavcı Akın Gürlek'ten İBB operasyonlarını yürüten Başsavcı vekili Dönmez'e teşekkür: İnşallah Anadolu Adliyesi'nde de görevine devam edecek

Diğer atamalar

AA'nın aktardığına göre Beykoz Cumhuriyet Başsavcısı Harun Bulut Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcıvekilliğine, Sakarya Cumhuriyet Başsavcıvekili Neceattin Öztürk Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığına, Silivri Cumhuriyet Başsavcısı Orhan Sağlam İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına, Cumhuriyet Savcısı Barış Kurt Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Serhat Tellioğlu Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcıvekilliğine, Ankara Cumhuriyet Savcısı Nuri Gül de Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliğine getirildi.

Fatih Dönmez kimdir?

Fatih Dönmez, Cumhuriyet Savcısı olarak başladığı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili olarak devam ettiği meslek hayatına İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı olarak görevine devam etti. 2014 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili olarak atanmasının ardından Kaçakçılık Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosu ile Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu'ndan sorumlu isim olmuştu.

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmadan önce Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’ndan sorumlu İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili olarak görev yapan Fatih Dönmez, aynı zamanda İBB’ye yönelik soruşturmayı da yürütüyordu.

***

CHP'den Adalet Bakan yardımcılığı atamalarına tepki: Akın Gürlek'le birlikte İBB operasyonunu yürüten isimler! 

akın gürlek

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Resmi Gazete'de yayımlanan gece yarısı kararnamesiyle Adalet ve İçişleri bakanlıklarında yapılan bakan yardımcısı değişikliklerine sert tepki gösterdi. Adalet Bakanlığı'na yapılan 4 atamanın da İstanbul merkezli olduğunu vurgulayan Günaydın, bu isimlerin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) operasyonlarıyla bağlantılı olduğunu savundu.

"Değişimin kodlarını ortaya koyuyor: İBB operasyonu ve AKP geçmişi"

Sosyal medya hesabından atamaların şifrelerini değerlendiren Günaydın, Adalet Bakanlığı'ndaki yeni yardımcıların kimliklerine dikkati çekti. Atanan isimlerden  Burak Ceyhan ve Can Tuncay'ın İstanbul Başsavcıvekilleri olduğunu hatırlatan Günaydın, bu isimlerin Adalet Bakanı Akın Gürlek ile birlikte İBB operasyonunu yürüten kişiler olduğunu belirtti.

Günaydın, atamalar zincirindeki dikkat çeken diğer bir detayı şu sözlerle ifade etti:  "Bilindiği gibi, yine bu başsavcı vekillerinden birisi olan Fatih Dönmez ise, bir önceki HSK kararnamesiyle atandığı Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan, bu koltuğu Akın Gürlek’in boşaltmasından hemen sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmişti. Bakan yardımcılığına atanan üçüncü isim Sedat Ayyıldız; geçmişte İBB’de avukat olarak çalışan, AKP Üsküdar teşkilatı gençlik kollarından gelen, AKP’de belediye meclis üyeliği ve teşkilatlarda başkan yardımcılığı yapmış bir isim. Son isim Abdullah Aydoğdu ise İstanbul İdare Mahkemesi üyesi. Adalet Bakanlığında bakan yardımcılarının kimlikleri, değişimin kodlarını ortaya koyuyor."

"İçişleri'nde Bülent Turan yerini korudu; teamüllere daha uygun"

İçişleri Bakanlığı'nda değişen 3 bakan yardımcılığı koltuğunu da değerlendiren CHP'li Günaydın, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile gerilim yaşadığı iddia edilen eski AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan'ın yerini koruduğuna işaret etti.

İçişleri'ndeki tablonun Adalet Bakanlığı'na kıyasla daha geleneksel devlet yapısına uygun olduğunu savunan Günaydın, şu değerlendirmeyi yaptı: "Görevden alınanların yerine atananların ikisi Afyonkarahisar ve Hakkari valileri. Atanan son Bakan Yardımcısı Mehmet Cangir geçmişte kaymakamlık, mülkiye müfettişliği, AB Genel Sekreter yardımcılığı gibi görevlerde bulunmuş bir isim. İçişleri Bakanlığı’ndaki değişim, Adalet Bakanlığı ile kıyaslandığında, teamüllere görece daha uygun duruyor. Gerisini hep beraber göreceğiz." 

***

T-24


Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Şubat 2026-

Tarihi Yarımada'daki meslek liseleri tasfiye ediliyor: 'Mesele mekanın değeri mi?’-Burcu Günüşen-  Sultanahmet, Suphi Paşa ve Cağalo...