ATEŞTEN GÖMLEK

EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL

ÇEVRE, DOĞA -10 Şubat 2026-

 

Jet ÇED ile Karadeniz Cengiz'in çöplüğü olacak -Gökay Başcan / Birgün- 

Mardin’den Samsun’a kurulan yıkım hattında Cengiz Holding’in 653 sayfalık ÇED dosyası bir günde kabul edildi. Yılda 2 milyon ton atığın Karadeniz’e dökülmesiyle, derin deniz deşarjı yöntemi ekosistemi geri dönülmez bir kırıma sürükleyecek.

Ülkenin dört bir tarafındaki yıkım projelerine ara vermeden devam eden Mehmet Cengiz’e yine özel bir süreç işletiliyor. Samsun’da fosforik asit üretimi yapan Mehmet Cengiz’in şirketi Eti Bakır A.Ş., atıklarını Karadeniz’e dökmek için çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreci başlattı. Çeşitli kimyasalların Karadeniz’e nasıl döküleceğine ilişkin bilgilerin yer aldığı 653 sayfalık ÇED raporunu bir günde inceleyerek adeta mucize yaratan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı çalışanları, dosyayı kabul ederek halkın katılım toplantısı yapılmasına karar verdi. Proje onaylanırsa, balık çiftliklerinin kuşattığı, kirliliğin arttığı, deniz ekosisteminin yaşadığı alanın her geçen gün azaldığı Karadeniz, yeni bir yıkımla karşı karşıya kalacak.

1974’de kamuya ait Etibank bünyesinde kurulan Mardin Mazıdağı Fosfat Tesisleri, 1994 yılında Tansu Çiller döneminde ‘zarar ediyor’ gerekçesiyle kapatıldı. Eski genel müdürü Mehmet Ateş’in "Burası özelleştirilmeseydi devlet kazanacaktı. Gelecek kâr bütün millete gidecekti ancak şimdi ise bir şahsa gidiyor" dediği tesisi 2011 yılına kadar atıl şekilde bırakıldı. Daha sonra 2011 yılında, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle özelleştirme ihalesine çıkartılan tesis satıldı. İhalede en düşük teklif 380 milyon 615 bin lira olmasına rağmen ihale 489 milyon 637 bin liraya Cengiz İnşaat’a verildi. Fabrikayı, 2018’de Eti Bakır A.Ş. Mazıdağı Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’ne dönüştüren Cengiz, alanı genişletmek isteyince bölge halkıyla karşı karşıya geldi. Köylülerin açtığı davalara ve verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen yurttaşlar kamulaştırma kararlarıyla topraklarından edildi, bölgedeki faaliyetler nedeniyle üzüm bağları kurudu. Bölge halkı ve uzmanlar bölgede uranyum madenciliğinin de yapıldığına ilişkin önemli iddialar ortaya attı.

TÜM ENGELLER KALDIRILDI

Mazıdağı’nda uzun yıllar ekolojik yıkım yaratan Cengiz, aynı zamanda Samsun’da 2011 yılında aldığı ÇED olumlu kararıyla Fosforik Asit Üretim tesisini 2025 yılında faaliyete geçirdi. Denizin 117 bin 647 metrekarelik bölümünü doldurarak tesis kurmayı planlayan şirket, ÇED sürecini tamamlamasının ardından imar başvurusunda da bulundu. Bakanlık tarafından projeye özel hazırlanan imar planıyla toplam 184 bin 240 metrekarelik alan ‘liman’ fonksiyonuyla planlandı. Bunun 177 bin 641 metrekaresi deniz dolgusu, 6 bin 627 metrekarelik kısmı ise ‘imar alanı’na dönüştürüldü. Böylece fosforik asit üretimin hammaddesi olan fosfat kayasını Mardin Mazıdağı işletmesinden kara ve deniz yoluyla temin etmeye başladı.

Projenin önündeki tüm engelleri kaldıran iktidarın Cengiz’e kıyağı bu kadarla da sınırlı kalmadı. Bölgedeki 241 hektarlık alan iktidar tarafından ‘özel endüstri bölgesi’ ilan edildi. Bu statüyle birlikte şirket ruhsat, emlak ve damga vergilerinden muaf tutuldu, kamu arazilerinin 49 yıllığına tahsis edebilmesinin ve bölgenin altyapısının Bakanlık tarafından karşılanmasının önü açıldı.

2021 yılında hazırladığı ÇED raporunda tahminleri tutmayan Cengiz, fosforik asit üretiminden kaynakları ortaya çıkan 250 bin ton kalsiyum sülfatı Samsun’daki tesiste depoladı. Cengiz şimdi ise binlerce ton biriken ve tesis çalıştığı sürece yenileri meydana gelen kalsiyum sülfat atığını Karadeniz’e dökmek için harekete geçti. 4 milyar 300 milyon TL bedel belirlenen proje kapsamında atıklar 260 metre derinliğe deşarj edilecek. Şirketin yılda 2 milyon ton denize deşarj etmeyi planladığı proje kapsamında 14,9-20,9 kilometre aralarında değişen 3 farklı alternatif belirlendi. İzinler çıktığı taktirde Karadeniz’e kilometrelerce mesafede devasa borular döşenecek.

Denize döşenecek borular.

EKOSİSTEM ZARAR GÖRÜR

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat Kapıkıran Karadeniz'e kalsiyum sülfatın deşarj edilmesinin, Marmara deniz ekosisteminin ekokırımına neden olan derin deniz deşarjı yöntemi ve anlayışıyla farklı olmadığını ifade etti. Kapıkıran, “Kalsiyum sülfat, uygun formda esas olarak bitkilere kalsiyum ve kükürt sağlayan doğal ve çevre dostu bir gübre olarak bilinir. Yaygın adıyla jips veya alçı taşı denmektedir. Toprak düzenleyici görevi görmektedir toprağın su tutma kapasitesini, dona mukavemetini artırır, denize deşarj etmek yerine faydalı bir ürüne dönüştürmek daha değerli bir kamu yararı oluşturacakken denize deşarj etmek hem kamu zararı hem de deniz ekosistemi tahribatına neden olacaktır” diye konuştu.

***

İhaleye açılanlar İstanbul’u geçti -İlayda Sorku / Birgün- 

MAPEG’in ihaleye açtığı 485 maden sahasında toplam alan 548 bin hektarı geçti, İstanbul’un yüzölçümünü geride bıraktı. İhaleye çıkan alanlardan biri de 9 işçiye mezar olan İliç’teki madene 5 kilometre mesafede.

Ülkenin neredeyse yarısını madenlere ruhsatlayan AKP iktidarı, yurdun dört bir yanında toprağı ve yaşamı sermayeye altın tepside sunmakta ısrarcı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı MAPEG, Türkiye genelinde 485 maden sahasını ihaleye çıkardı. İhaleye açılan alanın toplam büyüklüğü 548 bin 696 hektara ulaşarak İstanbul’un yüzölçümünü geride bıraktı. Sahaların 166 bin 319 hektarı ise orman, tarım, mera ve su havzası olması nedeniyle Tarım ve Orman Bakanlığı ve bağlı kurumların iznine tabi tutuldu.

İhale listesi, madenciliğin artık “dağ başında” yapılmadığını gösterdi. Sahalar ülke geneline dağılmadı, belirli bölgelerde öbekleşti. İhalelerle birlikte Muğla Milas ve Yatağan, Balıkesir–Çanakkale hattı, Ordu, Artvin, Rize kıyıları, İzmir Bergama, Antalya Demre ve Hatay Antakya çevresi madencilik kuşaklarına dönüşecek.

İhale edilecek sahaların büyük bölümü 4. grup madenlerden oluştu. Altın, bakır, kurşun, çinko ve gümüş gibi metalik madenleri kapsayan bu grup, açık ocak işletmeleri, siyanür ve ağır kimyasal kullanımı, yüksek su tüketimi ve geniş ormansızlaşma riskiyle biliniyor. Antalya Demre, Muğla Milas ve Yatağan’da da çok sayıda 2. ve 4. grup saha ihale edilecek.

İLİÇ’TEN DERS ALINMADI

Dikkat çeken sahalardan biri Erzincan İliç'te yer aldı. 9 işçiyi hayattan koparan Anagold Madencilik'e ait Çöpler Altın Madeni’ne yaklaşık 5 kilometre mesafede yeni bir maden sahasının daha ihale edileceği öğrenildi. Facianın ardından Anagold’un madeninin, kısa süre içinde yeniden faaliyete geçeceği kamuoyunda tepki toplamıştı.

KARADENİZ’DE KÖYLER FEDA

Karadeniz’de köyler doğrudan ruhsat sahasının içinde kaldı. Rize’de Çayeli’nde 13 ve Ardeşen’de 9 olmak üzere 22 köy maden sahaları içinde yer aldı. Yüzde 74’ü madene ruhsatlanan Ordu’da sahalar Camaş ve Ulubey ilçe merkezlerine kadar dayandı. Ayrıca Fatsa'nın devrimci belediye başkanı Fikri Sönmez’in köyü olan Kabakdağı da ruhsat sahası içinde yer aldı. Artvin Borçka’da Karagöl çevresi ruhsat sahası olurken kent genelinde Borçka, Merkez, Yusufeli, Şavşat ve Ardanuç’ta toplam 13 adet 4. grup maden sahası ihaleye çıkacak.

İVRİNDİ MADENE TESLİM

Ege’de ise alan büyüklükleri dikkat çekti. İzmir Bergama’da 7 bin 183 hektar ihale listesine girdi. Balıkesir İvrindi’de ilçenin 81 bin 800 dönümlük yüzölçümüne karşılık 10 bin 936 dönüm maden sahası açıldı. Bu oran, ilçenin yaklaşık yüzde 13’ünün tek kalemde madenciliğe ayrıldığını ortaya koydu. Balya, Burhaniye, Gönen ve Çanakkale Yenice’de sahaların neredeyse tamamı 4. grup madenlerden oluştu ve her biri 2 bin hektara yaklaşan büyüklüklere ulaştı.

Deprem sonrası yeniden yapılanma sürecindeki Hatay Antakya’da ise, kent merkezinin hemen yanında 4. grup maden sahaları yer aldı. Halk sağlığı ve ekosistem açısından ciddi riskler doğuran metal madenciliği, su havzaları ve yerleşim alanlarına yakın mesafede konumlandı.

***

BU İLK KIYAK DEĞİL

Son duyurulan ihaleler AKP iktidarının, iştahları kabaran ulusal ve uluslararası maden şirketlerine yaptığı ilk kıyak değil. 2025 yazında, kamuoyunda ‘işgal yasası’ olarak bilinen kanun değişikliğinin gündeme gelmesiyle başlayan ruhsat furyasıyla sermayenin yüzü gülmüş, yalnızca iki ayda şirketlere verilen maden arama ruhsatı sayısı 104’ü bulmuştu. 40 farklı kentte doğa sermayeye açılırken ruhsatların 15’ini altın madeni arama ruhsatı oluşturmuştu.

15 KENTİN YÜZDE 62’Sİ RUHSATLI

TEMA Vakfı’nın 2021 tarihli raporuna göre Türkiye’de 15 kentin yüzde 62’si maden için ruhsatlandırılmış durumda. Ruhsatların en yoğun olduğu bölgelerin başında yüzde 79 ile Kaz Dağları gelirken Artvin, Eskişehir, Zonguldak-Bartın, Ordu ruhsatlılık oranının yüzde 70’in üstünde olduğu kentler olarak dikkat çekiyor. Ormanların ortalama yüzde 58’i, tarım alanlarının yüzde 60’ı madenlere ruhsatlanmış durumda.

***

Şirket 'mimledi', SGK maaş kesti! -Özer Akdemir / Evrensel- 

Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanlarını sermayenin talanına karşı savunanlar, yalnızca biber gazı veya gözaltılarla değil, yaşamları ve en temel haklarının gasp edilmesiyle de sınanıyor. Doğayı koruma mücadelesi verirken katledilen Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu, Metin Lokumcu, Avukat Cihan Eren gibi isimlerin yanında, evlerine 50 metre uzaklıktaki madene karşı çıktıkları için, maden çalışanlarının silahlı saldırısından yara almadan kurtulan Çine Topçam köylüleri Ali-Cennet Coşkun bir bakıma şanslı sayılırlar.

Yaşam alanlarını koruma mücadelesi verenlere yönelik baskı, sindirme ve ‘burun sürtme’ çabalarının en son örneği, Muğla Çevre Platformu (MUÇEP), Ekoloji birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Kent Politikaları Derneği gibi ekoloji örgütlerinde aktif olarak çalışan Halime Şaman’ın başına gelenler oldu. Özellikle Marmaris Kızılbük Koyu’nda Sinpaş’ın yürüttüğü usulsüz projelere karşı nöbet alanlarından mahkeme salonlarına kadar uzanan direnişin simge isimlerinden biri olan Şaman, bugün bürokratik bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya.

Şirket tehdidinden SGK kararına giden yol

Halime Şaman’a yönelik süreç, ekoloji mücadelesi veren kadınların nasıl özel olarak hedeflendiğini de açıkça gösteriyor. Yaşananlar ve gelişmelere bakıldığında Şaman’ın yaşadığı mağduriyet zincirinin, tesadüfi bir bürokratik hata değil, adeta bir "mimleme" sürecinin sonucu olduğu açıkça görülüyor.

Geçtiğimiz yıl bir çekim sırasında Sinpaş yetkilisinin kameralar önünde Şaman’a, "Sizi tanıyorum, siz malulen emekli bir hanımefendisiniz" demesi, aslında yaklaşan tehlikenin habercisiydi. Bu sözlü tacizin hemen ardından, isimsiz bir CİMER ihbarı devreye girdi ve Şaman’ın 2004 yılından beri sahip olduğu malulen emeklilik hakkı ve maaşı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından kesildi.

Bürokrasinin labirentinde hak gaspı

Şaman, tıbbi olarak, hücrelerin enerji üretme merkezi olan mitokondrilerdeki fonksiyon bozuklukları veya genetik mutasyonlar sonucu ortaya çıkan bir kas hastalığı, "mitokondriyal miyopati" hastası. İlerleyici, geri dönüşü olmayan ve hastanın yürüme fonksiyonlarından günlük yaşam aktivitelerine kadar ciddi kısıtlılıklar yaşamasına neden olan bu hastalık nedeniyle 2/3 işgöremez raporu bulunan Şaman, bu raporla malulen emekli oldu. Sinpaş yöneticisinin “senin malulen emekli olduğunu biliyoruz” şeklindeki üstü örtülü tehdidinin ardından, isimsiz bir CİMER ihbarı sonrası maaşı kesilen Şaman, sağlık sorununu kanıtlamak için yeniden hastaneye sevk edildi.

Bu noktadan sonra yaşananlar ise Şaman’ın bilinçli bir “cezalandırma”, “burun sürtme” süreci ile karşı karşıya olduğunu gösterirken, hasta bir insanın engelli maaşını kestirme noktasına kadar “düşen” sermaye sisteminin de içler acısı durumuna ışık tuttu. Şaman, hasta olduğunu kanıtlamak için hastaneler arasında mekik dokurken, onun yaşamı savunma kararlılığı karşısında aciz kalan sistem ise 60 yaşındaki, hasta bir kadının işini zorlaştırmak için elinden geleni ardına koymaktan çekinmiyor.

SGK tarafından sevk edildiği Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Hastanesi, 27 Mart 2025 tarihli raporunda Şaman’ın hastalığını ve buna bağlı olarak "üçte iki işgücü kaybı" olduğunu teyit etti. Bu verilen rapor, maluliyet mevzuatına da tamamen uygundu.

Ancak SGK, kendi sevk ettiği hastanenin bu raporunu kabul etmeyerek Şaman’ı bu kez Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderdi.

Ege Üniversitesi’nin 25 Eylül 2025 tarihli raporunda, hastalık açıkça tanılanmış olsa da, bu hastalığın çalışma gücüne etkisine dair bir oran belirtilmedi. Ege Üniversitesi Hastanesinin aynı hastalığı kabul edip, maluliyet oranı vermemesi nedeniyle, raporlar arasında izah edilemeyen bir çelişki ortaya çıktı.

Sonuç olarak Yüksek Sağlık Kurulu, lehe olan ve işgücü kaybını belgeleyen ilk raporu görmezden gelerek, oran belirtilmeyen ikinci raporu baz aldı ve Şaman’ın emekli maaşını bağlamadı. Bu karar, kazanılmış bir hakkın ihlali olduğu kadar, hukuksal denetimden uzak, keyfi bir cezalandırma yöntemi aynı zamanda.

Ekoloji mücadelesini yıldırmak

Halime Şaman’ın yaşadığı bu süreç, yaşam savunucuları için açık bir mesaj barındırmakta: Şirketlerin çıkarlarına çomak sokan, kaçak yapılarla ve doğa talanıyla mücadele eden herkes; "ekmekleri" ve sağlık hakları üzerinden ciddi bir riskle karşı karşıya! İsimsiz ihbarlarla yıllar önce kazanılmış hakları yok ettirerek maaş kestirmek, sermayenin ve onunla işbirliği içindeki mekanizmaların ne kadar "küçüldüğünün" de bir göstergesi aynı zamanda.

Malullük aylığı gibi kişinin yaşamını sürdürmesi için elzem olan, sosyal güvenlik hakkının özünü oluşturan bir hakkın gaspı, sadece hukuki bir uyuşmazlık değil, politik bir baskı aracıdır. Halime Şaman’ın emek verdiği, içinde mücadele ettiği, kimisinde eş sözcü, kimisinde yürütme kurulu üyeliği yaptığı ekoloji örgütleri bu haksızlığa karşı bir kampanya başlattılar. Muğla Çevre Platformu, Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu’nun ilk imzacısı olduğu bir metinle çevre-ekoloji örgütleri Şaman’ın şahsında yapılan bu yıldırma politikasına karşı dayanışma çağrısında bulunuyorlar.

Haksızlıklara ve baskılara karşı ortak duruş

Sermaye iktidarı, yaşam alanlarını koruma mücadelesi içinde çıkarlarına dokunan ‘engellere’ kimi zaman tuttukları kiralık katillerle, kimi zaman orantısızca güç kullandırdığı kolluk güçleriyle, kimi zaman şirketin paralı tetikçileri ile yaşamlarına kastedecek kadar düşmanca ve pervasızca saldırılara yönelebiliyorlar. Bu saldırılar sonrası gelişen cezasızlık iklimi bir sonraki saldırının da azmettiricisi olurken, doğa koruma mücadelesi verenlere yönelik de tehdidin, baskı çemberinin biraz daha artması anlamını taşıyor.

Halime Şaman’ın malulen emekli aylığının kestirilmesi ise onu rantlarının önünde bir engel olarak gören sermaye güçlerinin devletin denetim mekanizmalarını manipüle ederek kişiyi ekonomik ve psikolojik olarak tüketme çabalarının bir sonucudur. Buradaki amaç "haklı çıkmak" değil, doğayı savunan kişi/kişileri baskı altına alarak mücadele edemez hale getirmektir.

Bu baskı çemberini kırmanın yolu ise Şaman’ın uğradığı haksızlığa karşı başta tüm çevre-ekoloji örgütleri olmak üzere, doğadan, emekten, yaşamdan yana olan tüm kesimlerin bir araya gelerek ortak ses çıkarmasından geçiyor.

/././

zaman: Şubat 10, 2026 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

YOLSUZLUK, RÜŞVET, MAFİA -10 Şubat 2026-

 

Milyarlık otoyollar çöküyor -Sibel Bahçetepe / Birgün- 

İktidar yol yapmakla övünürken, milyonlarca liralık projeler birer birer göçüyor. Uzmanlar denetimsizlik ile bilimin dışlanması nedeniyle bu durumların yaşandığını belirterek “Bilimi değil rantı esas alarak yapılan yollar çökmeye mahkûm" dedi.

AKP iktidarı yol ve otoyol projeleriyle övünürken, kamu kaynaklarıyla inşa edilen ve milyarlarca liraya mal olan yollar peş peşe çöküyor. Son olarak Antalya’da Karayolları Genel Müdürlüğü'nce inşa ettirilen ve 500 milyon liraya mal olduğu belirtilen Kemer–Kumluca karayolu, göçük ve heyelan nedeniyle kısmen ulaşıma kapandı. Aksaray–Nevşehir karayolunda ise Otogar Kavşağı yakınlarında oluşan çukurlar nedeniyle araçlar zarar gördü. Yaşananlar, otoyol projelerinde denetimsizlik ve yanlış planlama tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.

Son dönemde birçok kentte yoğun yağış, zemin bozulmaları ve altyapı yetersizlikleri nedeniyle yollar çöküyor. Göçüklerin yaşandığı birçok olayda facianın eşiğinden dönülürken, Hatay, Artvin, Rize, Aydın, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok kentte meydana gelen yol çökmeleri, kamu yatırımlarında mühendislik ilkelerinin ne kadar dikkate alındığı sorusunu da beraberinde getirdi. Meslek örgütlerinin tüm uyarılarına rağmen hayata geçirilen Karadeniz Sahil Yolu gibi projeler ile eksik ve hatalı inşa edilen, denetimleri yeterince yapılmayan yollar; hem kamu kaynaklarının boşa akmasına hem de onarım süreçlerinde maliyetlerin katlanmasına yol açıyor.

BİLİM DİKKATE ALINMALI

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Nusret Suna, BirGün’e yaptığı değerlendirmede, otoyolların birer mühendislik eseri olduğuna dikkat çekerek güzergâh seçiminin hayati önemde olduğunu vurguladı. Suna, “Öncelikle yolların geçtiği güzergâhların doğru seçilmesi gerekir. Altyapı sorununun en az olacağı alanlar tercih edilmeli. Zorunlu geçilmesi gereken bölgelerde ise altyapı çalışmaları eksiksiz ve bilimsel yöntemlerle yapılmalıdır” dedi. Karayolları tarafından projelendirilen otoyollarda yalnızca proje çizmenin yeterli olmadığına dikkat çeken Suna, uygulama ve denetimin de en az proje kadar önemli olduğunu ifade etti. Suna “Arazinin jeolojik yapısı, zeminin oturma ve heyelan riski ayrıntılı biçimde incelenmelidir. Ancak proje hazırlanmasıyla iş bitmez. İmalatın doğru yapılması ve yapılan işin doğru biçimde denetlenmesi gerekir” diye konuştu. Zemin sıkılaştırması ve altyapı denetimindeki eksikliklerin yol çökmelerinin temel nedenlerinden biri olduğunu kaydeden Suna, “Zeminin yeterince güçlendirilmemesi halinde bugün yaşadığımız sorunlar kaçınılmaz oluyor. En ufak yağmurda yol çökmeleri meydana geliyor. Çorlu tren faciasında olduğu gibi, altyapı ve menfez yetersizlikleri ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Karayollarında da durum farklı değil" dedi. Bazı zeminlerin yol yapımı öncesinde mutlaka ıslah edilmesi gerektiğini vurgulayan Suna, “Heyelan riski olan alanlarda yeni yapılan yolların kayması şaşırtıcı değil. Yol yapmak basit bir iş değil. Çok ince bir projelendirme, doğru yer seçimi ve etkin denetim gerektirir” ifadelerini kullandı.

YOLLAR HAYATİ ÖNEMDE

Yolların afet anlarındaki kritik rolüne de değinen Suna, 6 Şubat depremlerini anımsatarak şunları söyledi: “Ulaşım, afetlerde en hayati mühendislik hizmetlerinden biridir. Deprem, yangın ya da başka bir afette yollarınız açık değilse yardıma ulaşamazsınız. Köprüler ve viyadükler çöktüğünde kentler tamamen izole olur. Depremlerde ilk 72 saat altın saatlerdir. Bu sürede yollar açık olmalı ki can kurtarılabilsin. Şehir içi ve şehir dışı yollar bu bilinçle yapılmalıdır."

FATURA VATANDAŞA

CHP İstanbul Milletvekili ve Ulaştırma ve Altyapı Politika Kurulu Başkanı Ayşe Sibel Yanıkömeroğlu ise çöken karayollarının hem projelendirme hem de yapımı esnasında ortaya çıkan mühendislik ve imalat hataları ile ihmalleri bulunduğunu söyledi. Yanıkömeroğlu, şu değerlendirmeleri yaptı:

"Projelendirme aşamasında gerekli zemin etütlerinin eksik ve yetersiz yapılmasından kaynaklı olarak yapım aşamasında standart dışı dolgu malzemesi kullanımı, yol dolgusunun yetersiz sıkıştırılması, drenaj eksiklikleri ve yolu yapan şirketlerin karayollarınca bazı nedenlerle yeterli ve etkili şekilde denetlenmemesi sonucu yolların çökmesi kaçınılmaz oluyor. İktidarın davet usulüyle adrese teslim yaptığı ihalelerde işleri alan yandaş şirketlerin gerekli mühendislik ve yapım standartlarına uymadan sadece kar etme hedefi ile çalışma yaptıkları ortada. Aslında yolu yapan firma tarafından yıllarca yapım garantisi altında olması gereken yollarda, bu tür çökmeler oluştuğunda yolu yapan firmaya herhangi bir yaptırım uygulanmadan sadece hasar gören bölüm için yeniden ihale yapılarak başka bir firmaya tekrar kamu bütçesinden ödeme yapılıyor ve yol onarılıyor. Milletten toplanan vergileri duble yol yapmakla övünen bu iktidarın denetimsizliğinin bedelini maalesef yine vatandaş ödedi, ödemeye de devam ediyor."

***

KARADENİZ SAHİL YOLU UYARISI 

Özellikle milyonlarca lira harcanarak inşa edilen ve tartışmalara yol açan Karadeniz Sahil Yolu’na da dikkat çeken Nusret Suna, bu güzergâha ilişkin itirazların proje aşamasında dile getirildiğini anımsattı. Suna “Meslektaşlarımız ve bilim insanları yıllar önce bu yolun problemli bir güzergâh olduğunu söyledi. ‘Buraya yapılmamalı’ denildi. Bilime inanılmalı, başka türlü olmuyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen aynı sorunlar karşımıza çıkıyor" diye konuştu.

***

YOL YAPTIK MASALI ASFALTA GÖMÜLDÜ

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz şu değerlendirmeyi yaptı: "Antalya Kemer-Kumluca otoyolunda meydana gelen bu çökme, iktidarın 'yol yaptık' masalının asfalta gömüldüğünün kanıtıdır. 2021'de Düzce-Zonguldak otoyolunda meteor düşmüşçesine oluşan o devasa yarığın bir benzerini bugün Antalya’da görüyoruz; çünkü zihniyet aynı, ihmal aynı. Yandaş şirketlerin elinden çıkan devlet yolları ilk heyelanda çöküyor. Antalya Valisi devletin valisi olmak yerine AKP’nin valisi olarak söz alıyor ve bu çökmeyi bölgenin çok yağış almasına bağlıyor. Aynı zihniyet Çorlu’daki tren faciasını da yağışlara bağlamıştı. AKP rant uğruna vatandaşlarımızın canına kastediyor, ama hiç sorumluluk almıyor! Kamu yararı yerine şirket kârını merkeze koyan, mühendisliği hiçe sayan bu 'çürük düzen' yüzünden yollar dökülüyor. Düzce-Zonguldak yolundaki ihmalin hesabı sorulmadı. Antalya’daki bu felaket fragmanı, daha büyük felaketler için bir ikazdır. AKP buna kulaklarını tıkamaya devam ettikçe bedelini vatandaşlarımız hem canıyla hem cebiyle ödemek zorunda bırakılıyor. AKP zihniyeti canımıza kast etmeye devam ediyor. Türkiye’nin, acilen bu zihniyetten kurtulması gerekiyor. "

***

ÇÖKEN YOLLARDAN BAZILARI

  • İzmir (2026): Şiddetli sağanak sonrası Selçuk–Aydın karayolunda çökme meydana geldi, yol trafiğe kapatıldı.
  • Antalya (2026): Kemer–Kumluca karayolunda göçük ve heyelan oluştu. Yaklaşık 10 metrelik çukur nedeniyle ulaşım tek şeritten sağlandı.
  • Aydın (2025): Aydın–Kuşadası karayolu Yaylaköy mevkiinde zemin çökmesi nedeniyle kapatıldı, trafik alternatif güzergâha verildi.
  • Karadeniz Sahil Yolu (2025): Artvin Arhavi–Hopa arasında yol heyelan nedeniyle ulaşıma kapandı. Yoğun yağışlar birçok noktada çökmelere yol açtı.
  • Ankara / Polatlı (2025): Yağmur sonrası kazı yapılan bölgede yol çöktü, bir araç göçüğe düştü.
  • Zonguldak (2021): Düzce–Zonguldak karayolunda heyelan sonrası yol tamamen çöktü.
***
7 milyar TL’lik kırtasiye harcaması yapıldı!-Mustafa Bildircin / Birgün- 
2024’te yürürlüğe giren Tasarruf Genelgesi delik deşik. Genelgenin kısıtladığı beş ana kalemden biri olan kırtasiye harcaması, 2025’te 7 milyar 47 milyon TL’ye ulaştı.

AKP hükümetleri döneminde kamuyu hâkimiyeti altına alan, “Bol keseden harcama” alışkanlığı kamu kurumlarının bütçesini altüst etti. Bol keseden harcama geleneğinin yarattığı tahribat, iktidarın ekonomi politikasındaki tartışmalı kararlar ile daha da derinleşti. Hazine ve Maliye Bakanlığı, kamudaki ölçüsüz harcama geleneğini durdurmak iddiasıyla Tasarruf Tedbirleri Genelgesi yayımladı. 17 Mayıs 2024 tarihinde yürürlüğe giren genelgede beş ana kalemdeki harcamalara kısıtlama getirildi. Kamuda tasarruf edilmesi istenen harcamalardan biri de kırtasiye alımları harcaması oldu.

GENELGE TERS TEPTİ

2025 yılına yönelik bütçe giderlerinin yer aldığı merkezi yönetim bütçe istatistikleri ise Mayıs 2024’te yürürlüğe giren ve Mayıs 2027’ye kadar geçerli olacağı belirtilen genelgenin kağıt üzerinde kaldığını ortaya koydu. Kamunun kırtasiye harcaması, Tasarruf Genelgesi’nin yürürlüğe girdiği yıla göre azalmak yerine arttı. Kamu kurumları 2024 yılında toplam 6 milyar 233 milyon 77 bin TL’lik kırtasiye alımı yaptı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın, “İsraf kalemleri” arasında gördüğü kırtasiye alımlarının 2025 yılında azaltılması için kurumlar uyarıldı. Ancak yürürlükteki Tasarruf Genelgesi ve uyarılara karşın kamunun kırtasiye alımlarının 2024 yılına göre 2025 yılında 1 milyar TL’ye yakın arttığı belirlendi. Kamu kurumları 2025 yılında toplam 7 milyar 47 milyon 938 bin TL’lik kırtasiye alımı harcamasına imza attı. 2025 yılının yalnızca Aralık ayında 2 milyar 250 milyon 963 bin TL’lik kırtasiye alımı yapılması dikkati çekti. Kamu adına gerçekleştirilen kırtasiye harcamaları, bazı aylara göre şöyle sıralandı:

  • Ocak-Şubat: 254,5 milyon TL
  • Mart-Nisan: 594,9 milyon TL
  • Mayıs-Haziran: 701,1 milyon TL
  • Temmuz-Ağustos: 973,4 milyon TL
  • Eylül-Ekim: 1,5 milyar TL
  • Kasım-Aralık: 2,9 milyar TL
***
Bebek Otel'e el konuldu! Muzaffer Yıldırım'a 'kara para' soruşturması -halkTV- 

Ünlülere yönelik yürütülen "uyuşturucu" soruşturması kapsamında tutuklanan Muzaffer Yıldırım'ın sahibi olduğu Bebek Otel'e el konuldu. İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından alınan karar, savcılığın talebi üzerine oldu. Başsavcılık, Yıldırım hakkında ayrıca "kara para aklama" iddiasından da soruşturma başlattı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ünlülere yönelik yürütülen  "uyuşturucu" ve "fuhuş" soruşturması kapsamında tutuklanan Bebek Otel'in sahibi Muzaffer Yıldırım'ın mal varlığına el konuldu.

"MAL VARLIĞINI SUÇTAN ELDE ETTİ" İDDİASI

Başsavcılık, Muzaffer Yıldırım'ın, malvarlığını suçtan elde ettiğine ve söz konusu geliri aklandığına dair "ciddi emarelerin bulunması" gerekçesiyle mal varlığına el konulmasını talep etti.

Başsavcılığın açıklamasında kullanılan ifadeler ışığında, Muzaffer Yıldırım hakkında "kara para aklama" suçundan da soruşturma başlatıldığı anlaşıldı.

İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği, başsavcılığın talebini değerlendirerek, Yıldırım'ın mal varlığına el konulması kararı verdi.

Konuya ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açıklama yapıldı.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi: "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi ve Aklama Suçu Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen 2026/13211 sayılı soruşturma kapsamında, Şüpheli Muzaffer Yıldırım’ın malvarlığı değerlerinin suçtan elde edildiğine ve söz konusu gelirin aklandığına dair ciddi emarelerin bulunması nedeniyle, Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında kanun kapsamında Cumhuriyet Başsavcılığımızca 09.02.2026 tarihinde verilen Resen el koyma kararının, İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğinin 09.02.2026 tarih ve 2026/885 değişik iş sayılı kararıyla onanmasına karar verilmiştir.  Soruşturma çok yönlü ve titizlikle devam etmektedir. Kamuoyunun bilgisine saygıyla duyurulur."

OLAYIN GEÇMİŞİ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla 18 Aralık 2025’te çok sayıda ünlü ismin adresine eş zamanlı baskınlar yapıldı.

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı ekipler tarafından düzenlenen operasyonda şarkıcı Aleyna Tilki, oyuncu İrem Sak, sosyal medya fenomeni Danla Bilic ve Mümine Senna Yıldız gözaltına alındı. Uyuşturucu testi için kan ve saç örnekleri alınan dört isim daha sonra serbest bırakıldı.

Soruşturma kapsamında ayrıca oyuncu Melisa Döngel, şarkıcı Yusuf Güney ve sosyal medya fenomeni Cihan Şensözlü için de gözaltı kararı çıkarıldı; ancak bu kişiler operasyon sırasında adreslerinde bulunamadı. Yine soruşturma kapsamında yurt dışında olduğu tespit edilen Şeyma Subaşı, Şevval Şahin ve Mert Vidinli hakkında yakalama kararı verildi.

30 Aralık 2025’te İstanbul’a dönen Şeyma Subaşı gözaltına alındı, savcılıktaki ifade işlemleri tamamlanan Subaşı hakkında yurtdışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol kararı verildi.

28 Aralık’ta sabah saatlerinde yine İstanbul’daki çeşitli adreslere baskınlar düzenlendi ve rapçi Ege Karataşlı, model Buse İskenderoğlu, eski Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Veyis Ateş ile sosyal medya fenomeni Taner Çağlı’nın da aralarında olduğu 23 kişi gözaltına alındı.

Bunlardan Veyis Ateş, Ege Karataşlı ve Taner çağlı tutuklanırken, diğer isimler serbest bırakıldı.

Soruşturmanın dördüncü dalgası kapsamında 5 Ocak’ta gözaltına alınan 26 kişi, 6 Ocak sabah saatlerinde Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne sevk edildi.

BEBEK OTEL'İN SAHİBİ MUZAFFER YILDIRIM TUTUKLANDI

Savcılıkta alınan ifadelerin ardından 19 kişi tutuklama, 3 kişi ev hapsi şeklinde adli kontrol talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarıldı. 4 kişi ise doğrudan serbest bırakıldı. Hakimlik, 19 şüphelinin tutuklanamsına karar verdi.

Tutuklananlar arasında Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yıldırım, otelin Genel Müdürü Arif Altınbulak, sosyal medya fenomeni Burak Altındağ ile kamuoyunda “Ciciş kardeşler” olarak bilinen isimlerden Ceyda Ersoy’un da yer alması dikkat çekmişti.

Öte yandan Habertürk’te çalışan gazeteci ve spikerler hakkında da uyuşturucu soruşturması sürüyor. Bu soruşturma kapsamında eski Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy ve spiker Ela Rümeysa Cebeci tutuklandı.

***






zaman: Şubat 10, 2026 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

SİYASET, POLİTİKA -10 Şubat 2026-



Ankara için kirli savaş -Hakkı Özdal / Evrensel- 

Türkiye siyaseti açısından, 31 Mart 2024 seçimleri bir dönüm noktasıydı. 2002 seçimlerindeki aritmetik mucizesiyle parlamentoya hakim olduktan sonra, çoğu durumda bizzat üretilmiş siyasal krizler ve olağanüstü haller aracılığıyla ülkeyi yöneten AKP/Erdoğan, bu seçimde iki büyük kırılma yaşamıştı:

Birincisi; vaktiyle AKP ya da öncüllerinin ‘kale’si olarak görülen sembol niteliğindeki yerleşim birimleri el değiştirmiş ve CHP’ye geçmişti –gerek büyükşehirler gerek iller gerekse ilçeler açısından… Üstelik CHP kentlerde, çoğunlukla yüzde 50 oranını aşan hegemonik oylar toplamıştı. Üstelik, özellikle orta ve batı Anadolu’daki bu il ve ilçeler, tarımın, tarıma dayalı sanayinin, küçük sanayinin ve bunlara dayalı ticaretin önemli merkezlerini oluşturuyordu. Uzun yıllardır ‘seçim siyaseti’ne sıkıştırılmış toplumun geniş kesimleri, iktidar ve ortaklarından yüz çevirme eğilimini, belki yine bir seçim aracılığıyla ama 20 yılı aşkındır süren AKP iktidarında daha önce görülmemiş bir netlikte ortaya koyuyor; dahası, ‘başka bir odak’ etrafında birleşmeye yöneliyordu. AKP iktidarının sosyal ve sınıfsal tabanını temsil etmek açısından anlamlı bir coğrafi ölçekte ve güçlü bir çoğunlukla…

İkinci kırılma, birincinin doğrudan bir sonucu olarak AKP’nin kuruluşundan beri ilk kez ikinci parti durumuna gerilemesiydi. Yargıyı, kolluk güçlerini hatta sokağı bir siyasi-fiziki şiddet tehdidi ve bizzat sopası olarak kullanagelmiş olan AKP iktidarı, bunu yaparken meşruiyetini sandıktan devşirdiğini iddia ediyordu. Denklem şuydu: Halkın oylarıyla birinci parti olan AKP halkın ne istediğine karar verme ruhsatına da sahip oluyor, her yeni seçim bu ruhsatın yenilendiği bir muayeneye dönüşüyordu.

İşte bu tablo sarsıcı şekilde bozulmuştu. Özellikle ücretli emeğin karşı karşıya olduğu ağır saldırılar ve bununla birlikte artan geçim sorunları ile yüksek enflasyonun kalıcı hale gelerek toplumun çok geniş kesimlerinin hayatında kalıcı hasarlara yol açması belirleyici oldu. Evrensel yazı işleri olarak o seçimin manşet başlığını da bu mekanizmaya uygun olarak atmıştık: “AKP’yi ekmek çarptı…”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, ikinci turda da olsa Erdoğan’ın kazanmasından yaklaşık 10 ay sonra ortaya çıkan bu ters yüz oluş, iktidar tarafında en hafif tabirle endişeye yol açtı. Bu noktada Erdoğan’ın ilk gece yaptığı ve “Türk milleti, yine sandığı vesile kılarak mesajlarını siyasetçilere ulaştırmıştır” sözleriyle başlayan değerlendirme ilk gecenin şokunu atlatmaya yönelik bir müsekkin gibi görünüyordu:  “Maalesef, yerel seçim imtihanından istediğimiz, umduğumuz neticeyi alamadık… sandık sonuçları bize ülkemiz genelinde irtifa kaybı yaşadığımızı gösteriyor. Elbette yerel bazda yaşanan bu gerilemenin sebeplerini ayrıca masaya yatıracağız. Kaybettiğimiz, geriye düştüğümüz her yerde, sebepleri çok iyi tespit edecek ve gerekli müdahalelerde bulunacağız.”

Sonra aylar süren bir sessizlik, sonra ekim ayında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında yaşanan değişim, sonra ekim ayından itibaren Esenyurt Belediyesine kayyım atamasıyla girişilen ve bir daha hiç vites düşürmeden 19 Mart’a kadar gelen belediye operasyonları…

“Gerekli müdahalelerde bulunacağız” dedikten sonra üç temel yol izlediler.

1. Doğrudan kayyım yoluyla,

2. Belediye başkanlarını tutuklayıp geriye kalan mecliste çoğunluğu bir şekilde sağlayarak vekil seçimi yoluyla,

3. Başkan ve yöneticileri bizzat transfer ederek, yani ucunu gösterseler bile hukuku devreye sokmadan ikna yoluyla belediye yönetimlerini ve tabii imkanlarını yeniden ele geçirmek…

***

Bu harekât stratejisi, yoğunlaştırılmış bir güç kullanımı ile uygulanıyor ve Ekim 2024, ama özellikle de Mart 2025’ten itibaren Türkiye iç siyasetini belirleyen bir etki yaratıyor. Geçtiğimiz günlerde CHP’den AKP’ye geçen ve gerek parti grubunda Erdoğan’a verdiği topuk selamı gerekse emekliler hakkında söylediği yakışıksız sözlerle AKP içinden bile eleştiri almayı başaran Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ın dumanı tepesinde tütmekteyken, bu kez de Ankara’nın başlıca ilçelerinin belediye başkanlarının CHP’den AKP’ye geçeceği söylentisi çıkmış ve diğer ilçeler değilse de Keçiören Belediye Başkanının partiden istifasıyla bu söylentiler kısmen teyit olmuştu.

Ancak bu kez de Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın sevimliliği gündem oldu. Hakkında çeşitli dönemlere ait 5 ayrı yargı dosyası olduğu ve gözü bunlarla korkutularak transferinin önünün açıldığı öne sürülen Özarslan, CHP lideri Özgür Özel’in kendisine gönderdiği mesajları gerekçe göstererek karşı saldırıya geçmek istiyor. Ama belli ki o da aradığı destek için AKP saflarında bile bir iştah göremiyor.

Oysa tüm bu operasyonların bir amacı, doğrudan belediye yönetimlerini ve dolayısıyla imkanlarını ele geçirmek ise bir başka amaç da iktidarın hâlâ güçlü bir çekim merkezi ve kalıcı olduğu yönünde bir genel kanaat yaratmak. Bu yolla muhalefet çevrelerinde tereddüt ve direnç kırılması, iktidar tarafında ise bir kenetlenme sağlamak. Nitekim 2024 seçiminin yenilgi tablosunu ortaya çıkaran nesnel koşullarda bir değişiklik yok: Yoksulluk aynı yoksulluk, pahalılık aynı pahalılık; işsizlik, gelecekten ümitsizlik ve diğerleri de öyle…

O halde denebilir ki tüm bu kayyım, tutuklama, transfer operasyonlarının hedefi özellikle en büyük ilçeleri ve buradan giderek bütçesi ve sosyal ağları en büyük şehirleri imkanlarıyla birlikte yeniden ele geçirmek, müstakbel bir seçime bu imkanları kullanarak gitmek. 

Keçiören de TÜİK’in dün açıkladığı nüfus istatistiklerine göre Türkiye’nin en büyük 4. ilçesi… Birinci sırada CHP yönetimindeyken kayyım atanan Esenyurt var. Onu AKP’de olan Antep-Şahinbey ve CHP yönetimindeki Ankara-Çankaya izliyor. Beşinci sırada ise yine CHP’den transfer yoluyla devşirilen Antep-Şehitkamil var. Yani en büyük 5 ilçenin 4’ü iktidarın eline geçmiş oluyor, ama 3’ünde seçimi kaybettiği halde!

Bu harekât, diğer büyük şehir ve büyük ilçeler gibi Ankara’yı ve Ankara Büyükşehir Belediyesinin imkanlarını da ele geçirmeye yönelik uzun soluklu bir savaşın etabı gibi görünüyor. Bu, yolsuzluk ve buna ilişkin hukuki süreçlerin bir iç siyaset enstrümanı haline gelmesinde sakınca görülmeyen türde kirli bir savaş.

/././

Siyasetin dejenere yüzü!..-Mehmet Tezkan / halkTV- 

Keçiören Belediye Başkanı’nın CHP’den istifa ederek iktidar saflarına katılacağı sinyali vermesi siyasetin dejenere yüzü, siyasetin yozlaşmış yüzünü bir kez daha hatırlattı.

Bütün siyasetçiler aynı mı?

Bütün belediye başkanları "çıkar ağırlıklı" pozisyon mu alır?

Tabii ki hayır…

Ama…Belediye Başkanı Özarslan’ın partisiyle ipleri koparış nedeni işin ne boyuta geldiğini gösterdi…

Özaslan AKP’liler tarafından yolsuzluk ve ihaleye fesat karıştırmakla suçlanıyordu. AKP Milletvekili Osman Göçek İçişleri bakanlığına şikayette bulundu.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu…

Düne kadar partisiyle sorun yaşamayan Özaslan ani bir kararla partisinden koptu.

Cumhur İttifakı’na doğru yelken açtı. AKP ve MHP liderlerine övgüler düzerek 'beni kurtarın' çağrısı yaptı…

İktidar kanadından bize gel hakkındaki iddialardan kurtul telkini mi yapıldı, yoksa kendi mi bu yolu seçti; Cumhur İttifakı’na kapağı atarsam kurtulurum diye mi hesap yaptı bilinmiyor; şimdilik muamma…

Ama siyaset adına çirkin bir görüntü verildiği ortada…

Bugüne olanlar kadar bugünden sonra olacaklar da siyasetin çapı açısından önemli…

Soru bir: CHP’den ayrılan Özaslan kendini yolsuzluk yapmakla suçlayan AKP’lilerin kollarına atlayacak mı?

Soru iki: iktidar partisi yolsuzlukla suçladığı belediye başkanına rozet takacak mı?

Soru üç: Özaslan iktidar saflarına katılırsa (bir süre bağımsız kalarak da olur) hakkındaki müfettiş incelemesi takipsizlikle mi sonuçlanacak?

Soru dört: Müfettişler Sayıştay raporlarına da dayanarak soruşturmaya gerek görürlerse İçişleri Bakanı soruşturma izni verecek mi?

Hülasa; bütün bu olan bitenden sonra Özaslan yargılanacak mı, dosyası kapatılacak mı?

Yanıt bekleyen sorular bunlar…

İktidar medyasının köpürtmeye çalıştığı CHP lideri Özgür Özel’in Özaslan’a gönderdiği mesajlar ise bu ağır meselenin kenar süsü. İktidar kanadının mesaj bölümünü şişirmesinin nedeni de belli: Yukarıdaki soruları gündemden kaçırmak…

Gelelim parti değiştirme meselesine…

Milletvekillerinin parti değiştirmeleri seçmene saygısızlık ama bir yere kadar kabul edilebilir. Parlamenter rejimi savunan partiler arasında geçişkenlik olabilir. Son seçimde dört parti CHP listesinden girdi. Partisiyle herhangi bir meselede çok ters düşen bir vekil kendi gibi düşünen komşu partiye geçebilir.

Bir de savrulanlar var!.. Düne kadar söylediklerinin tam tersini savunmak zorunda kalanlar!.. Muhalefette parlamenter sistemi savunup iktidar partisine geçince ‘tek adam’ yönetimini savunur hale gelenler mevcut!..

Onlar sadece kendini inkar etmekle kalmadılar, seçmenini de aldatmış oldular…

Var mı örneği derseniz; var?

Mesele Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun. Tipik örnek. Gelecek partisindeydi. Yıllarca Türk usulü başkanlık modelinin sakıncalarını anlattı. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığını iddia etti. Onlarca makale yazdı, konferans verdi, TV’lerde konuşma yaptı. CHP listesinden milletvekili oldu. Sonra gitti AKP’ye girdi. Girmekle kalmadı TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı oldu. Yıllarca karşı çıktığı rejimi savunma görevi üstlendi…

Belediye Başkanlarının durumu daha da farklı. Çünkü onlar icraatın başındalar. Seçmenle neredeyse her gün yüz yüzeler. Bulundukları ilçeyi, ili istedikleri gibi yönetme ehliyetine sahipler. Bir bakıyorsun A partisinden seçilmiş üç gün sonra B partisinde…

Derdin ne? Çalışmanı engelleyen mi var, elini kolunu bağlayan?

Yooo…

Seçmen sana o partidesin diye oy vermedi mi?

Evet o halde parti değiştirmek… Seçmeni adam yerine koymamaktır… Seçmene hakaret etmektir…

Bir de hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, irtikap iddialarından kurtulmak için saf değiştirdiği söylenenler var…

Siyaseti kasıp kavuran da transferlerin bu boyutu!...

/././

CHP'li Günaydın: Mesut Özarslan gibi insanları CHP'de mevki sahibi yapmak memleketin kurtuluşuna hizmet etmiyor -Birgün- 

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın "Bir gün kapısını çalmadım, bir gün Mesut Özarslan denilen kişiyle muhatap olmadım. Çünkü biliyorum karşımdaki kişiliği. Bu benim için sürpriz değildir. Bütün bu aday belirleme yöntemleri dahil olmak üzere bir özeleştiri yapma zamanımızdır. Bu tip insanları Cumhuriyet Halk Partisi'nde makam mevki sahibi yapmak memleketin kurtuluşuna hizmet etmiyor" dedi.

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın  CHP'nin adayı olarak seçilip partisinden istifa eden Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'a dair açıklamalarda bulundu.  Günaydın "Bütün bu aday belirleme yöntemleri dahil olmak üzere bir özeleştiri yapma zamanımızdır. Bu tip insanları Cumhuriyet Halk Partisi'nde makam mevki sahibi yapmak memleketin kurtuluşuna hizmet etmiyor" dedi.

Günaydın'ın TELE2'de katıldığı programda yaptığı açıklamalar şöyle: "Ben bu partinin grup başkan vekiliyim. Geçmişte Ankara milletvekilliği de yaptım. Keöçiören de kendi 2. bölgede seçim bölgemdi. Sizce ben bugüne kadar Keçiören Belediyesi'ne niye girmedim? Bir gün kapısını çalmadım, bir gün Mesut Özarslan denilen kişiyle muhatap olmadım. Çünkü biliyorum karşımdaki kişiliği. Bu benim için sürpriz değildir.

Bütün bu aday belirleme yöntemleri dahil olmak üzere bir özeleştiri yapma zamanımızdır. Bu tip insanları Cumhuriyet Halk Partisi'nde makam mevki sahibi yapmak memleketin kurtuluşuna hizmet etmiyor."

***

zaman: Şubat 10, 2026 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

EKONOMİ -10 Şubat 2026-

 

K tipi enflasyon -Hayri Kozanoğlu / Birgün- 

Ocak enflasyonu, yıl sonu için öngörülen yüzde 16’lık hedefi daha ilk aydan boşa düşürdü. Veriler enflasyonun sınıfsal karakter kazandığını; zengin harcamaları hız kesmezken dar gelirlilerin alım gücünün eridiğini gösteriyor.

Fotoğraf: DepoPhotos, AA
Bilindiği gibi Ocak ayı tüketici fiyatları enflasyonu (
TÜFE) yüzde 4,84 açıklandı. Mevsim etkilerinden arındırılmış enflasyon dahi yüzde 2,88 geldi. Bu veriler net bir biçimde yıl sonu için öngörülen yüzde 16 hedefinin gerçekçi olmadığını gösterdi. Önemli nokta, bu teknik bir sapma, masum bir yanılma değil bilinçli bir manipülasyon izlenimi uyandırıyor. Çünkü yılın son iki ayı zamları erteliyor, sırasıyla yüzde 0,87 ve yüzde 0,89 enflasyon oranları ilan ediyor; asgari ücreti, kamu çalışanı ve emekli maaşlarını yıl sonu yüzde 16 hedefine göre artırıyorsunuz. Sonra da yüzde 4,84 verisiyle daha yılın ilk ayında verilen zamların neredeyse yarısı buharlaşmış oluyor.

ENFLASYON SEPETİNİN AĞIRLIKLARI DEĞİŞTİ

Enflasyona ilişkin bir tartışma da TÜFE ana harcama gruplarının ağırlıklarının güncellenmesinde yaşandı. Bu ayarlamanın toplam harcamalar içerisinde tüketim alışkanlıklarının değişmesinden kaynaklandığı bildirildi. Örneğin lokanta ve konaklama hizmetlerinin ağırlığında artış gözlemlenirken, konut grubundaki düşüş öne çıktı. Bu yazıda güncellemenin ülkedeki gelir ve servet dağılımı bozulmasının beklenen bir sonucu olduğunu savunacağız. Diğer bir deyişle, üst gelir grubunun harcama kapasitesi, tükettiği mal ve hizmetlere talebi artarken, alt gelir grubu giderek tüketim kalıplarını temel ihtiyaç maddelerine sıkıştırıyor. Hem toplam harcamalarda zenginlerin ağırlığı belirginleşiyor, hem de bu kalemlerdeki enflasyon ortalamanın üzerine çıkıyor. ”Lokanta ve otellere ağırlıkla kimler gider” sorusunun cevabı aslında konuya açıklık getiriyor.

ENFLASYONUN 3 TEMEL KAYNAĞI

Zaten enflasyonun 3 temel kaynağı olduğunu düşünüyoruz. Birincisi, tarım ürünlerinin arzının yetersizliğine, turizm faaliyetleri nedeniyle gıda maddeleri talebinin sıçraması eklenince özellikle taze meyve-sebze ve et ürünlerinde sert fiyat artışları ortaya çıkıyor. İkincisi, eğitim, sağlık, ulaşım, konaklama vb. hizmetler, bir denetim ve düzenleme olmadığı için kontrolsüz biçimde artıyor. TL’nin dövizler karşısındaki değer kaybını enflasyonun altında tutan Şimşek’in “ dezenflasyon” tasarımı ticarete tabi olmayan mallarda işlemiyor. Nitekim en son yıllık enflasyon mallarda yüzde 25,70, hizmetlerde yüzde 40,23 oranlarında gerçekleşti. Üçüncüsü de giderek zenginleşen kaymak tabakanın tüketimi hız kesmiyor, mal ve hizmet talepleri canlılığını koruyor.

K TİPİ EKONOMİ NEDİR?

İsterseniz önce yazının başlığına konu olan K tipi ekonomiyi bir açalım. Özellikle ABD’de çok konuşulan bu kavram, ekonomide ortalama bir büyüme söz konusuyken bazı grupların refahlarının artışını, bazılarının ise yoksullaşmasını K harfiyle ifade ediyor. Yüksek gelirliler özellikle emlak fiyatlarının ve borsa endekslerinin yükselmesiyle daha da zenginleşirken; düşük gelirli emekçiler işten çıkarmalarla, ağırlaşan borç yükleriyle daha da yoksullaşıyorlar.

Türkiye’de de benzer bir görünümün ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Özellikle Covid pandemisi sonrasında; başta emekliler, asgari ücretliler, kamu çalışanları, mavi yakalı işçiler sürekli alım güçlerinin düşmesinden, yaşam standartlarının gerilemesinden dem vururken, uzun dönem ortalamaların altında kalsa da pozitif ekonomik büyüme oranları açıklanıyor. “Ben bu büyümeyi yaşamımda hissetmiyorum” diye yakınanların oranı artıyor. TÜİK’in gelir dağılımı istatistikleri de en yüksek yüzde 20’nin payının Covid sonrası hep yüzde 48 ve üzerinde seyrettiğini, ikinci ve üçüncü yüzde 20’nin paylarının kademeli gerilediğini gösteriyor. İşgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı ise yüzde 35’ler dolayında gezinirken, karlar ve rantlar içeren net işletme artığı yüzde 46-48 bandına yerleşmiş durumda.

TÜRKİYE'DE SERVET ADALETSİZLİĞİ BELİRLEYİCİ

Ancak Türkiye’de daha belirleyici unsurun, gelirden öte servetlerdeki artış olduğu tahmin edilebilir. Merkez Bankası Başkanı (TCMB) Hakan Karahan, 2025 Ekim başında yastık altında 400-500 milyar dolar civarında altın bulunduğunu, son bir yıldaki fiyat artışı etkisiyle 100 milyar dolar zenginleşme olduğunu, bunun tüketim talebini desteklediğini söylemişti. O sıralar altının onsu 4 bin dolar civarlarındaydı. En son 5 bin dolara varan fiyatlarla bu zenginleşmenin 200 milyar dolar civarına ulaştığını söyleyebiliriz. TCMB Konut Fiyat Endeksi de son dönemlerde artış temposu düşse de 2020 yılı 100 kabul edilirse 204.5’a yükselmiş durumda. BIST-100 borsa endeksinin sadece Ocak ayında yüzde 22,9 sıçramasının da borsa yatırımcılarının tüketim iştahını kabarttığı, son enflasyon verisine katkı yaptığı öngörülebilir.

ENFLASYON KAYNAĞI ZENGİN HARCAMALARI MI?

Şimdi isterseniz ana tezimize, enflasyon artışının sınıfsal bir boyut taşıdığı, özellikle zenginlerin tüketim çılgınlığıyla ivme kazandığı iddiamıza geçelim. Ama önce bu konunun kapsamlı ve ayrıntılı araştırmalar gerektirdiğini, buradaki çabamızın genel resmi kabaca görebilmek arzusuyla sınırlı olduğun belirtelim.

Yeni sepette ağırlığı en fazla artan grup lokanta ve konaklama. TÜİK Hanehalkı Tüketim Harcaması Araştırması’na göre en düşük yüzde 20 bu kaleme gelirinin yüzde 3,3’ünü harcarken bu oran en yüksek yüzde 20’de yüzde 8’e kadar çıkıyor. Bu gruptaki her 100 TL’lik harcamanın 3,8 TL’si en alt yüzde 20’den gelirken 47 TL’sinin en üst yüzde 20’ye ait olduğu görülüyor. Bu gruptaki enflasyon artışı yüzde 33,11 ile yüzde 30,65’lik manşetin üzerinde.

Arkasından yüzde 1,28 artışla ağırlığı yüzde 16,62’ye yükselen ulaştırma geliyor. En alt gelir grubu bütçesinin yüzde 10,1’ini ulaştırmaya ayırırken bu oran üst yüzde 20’de yüzde 26,6’ya çıkıyor. 2024’teki her 100 TL ulaştırma harcamasının 3,6 TL’si alt yüzde 20’ye, 47,4 TL’si üst yüzde 20’ye ait. Ulaştırma hizmetlerindeki yıllık enflasyon ise yüzde 43,99.

Gıda ve alkolsüz içeceklerin ağırlığı ise yüzde 24,97’den yüzde 24,44’e geriliyor. En düşük gelirli yüzde 20 bütçesinin yüzde 30,4’ünü beslenmeye ayırırken en yüksek yüzde 20’lik gruptakilerde bu oran yüzde 12,8’e geriliyor. Buna rağmen her 100 TL’lik gıda harcamasında üst yüzde 20’nin payı yüzde 27,2 ile daha yüksek. Yoksul yüzde 20’nin payı ise yüzde 12,9’da kalıyor. Gıda ve alkolsüz içeceklerde enflasyon artışı yüzde 31,69 ile manşet enflasyon yüzde 30,65’in biraz üzerinde. Bu anlamda veriler tezimizi doğrulamıyor. Ancak ayrıntıya inince kırmızı et, taze meyve-sebzenin bulunduğu işlenmemiş gıda kategorisinde yıllık enflasyon yüzde 32,35. Bu gruba ait ürünlerin ağırlıkla varlıklılar tarafından tüketildiğini, yoksulların sofralarından ırak olduğunu varsayarsak, yine zengin talebinin enflasyonu ivmelendirdiğini söyleyebiliriz.

Özetle, ağırlıkla üst gelir grubunun tükettiği ürünlerin enflasyonu onların harcama gücünün sağlamlığı, taleplerinin güçlülüğü nedeniyle daha yüksek. Bu olgu,  asgari ücret ve emekli maaşları artırılırsa enflasyon azar, yine dar gelirlileri vurur yaklaşımını yalanlıyor. Enflasyonu dindirmek için, sermaye kesimini yani karları ve rantları daha yüksek vergilendirmek gerekir görüşünü ise destekliyor.

/././

İhtiyaçtan, acil satılık köprü!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Köprü ve otoyolların satış hazırlığı “ballı ticarete” işaret ediyor. Ballı ticaret varsa yalanan parmaklar da olacaktır elbette ama asıl mesele şu ki “küresel güç” Türkiye Cumhuriyeti, 3,5 milyar dolara muhtaç hâle gelmiş!

15 Temmuz ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ile dokuz otoyolun özelleştirilmesinden beklenen gelirin 3,5 milyar ABD Doları olduğu belirtiliyor.

Satılması planlanan otoyol ve köprülerden 2025 yılında elde edilen gelirin 600 milyon dolar civarında olduğu da haberlere yansıdı ancak bu geliri elde etmek için harcanan bakım ve yenileme giderlerinin ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Onu baştan söyleyeyim.

Her ne kadar adına “özelleştirme” denilse de bu tam bir özelleştirme de sayılmaz.

Aslına bakarsanız bu uzun vadeli bir senedi, vadesinden çok önce kırdırmaya benziyor.

Bu da iki köprü ve dokuz otoyolun 30 yıllık gelirinden vazgeçip, çok daha azını peşin olarak almak demek.

“Çok daha azını” diyorum çünkü bu işi alacak olan şirket, bu amaçla bir ya da birkaç bankadan kredi alacak. Ciddi bir faiz yükünü üstlenecek. Kira süresince köprü ve otoyolların bakım ve yenileme işlerine harcama yapacak. Bu işi yönetmek için çalıştıracağı kişilere ücret ödeyecek. Ve hepsinin üzerine de bir kâr elde edecek.

Eğer faiz, bakım gideri ve hedeflediği kârı geçiş ücretlerine yansıtılacak olursa köprü ve otoyolların bugünkü geçiş fiyatlarından kullanılamayacağını, ciddi artışlar yapılacağını varsaymak gerekir.

Erdoğan yönetimi bunu da istemeyecektir; vatandaşın bu “kırdırma” işinin maliyetini “cebinde hissetmesini” istemezler çünkü. Bu da kaçınılmaz olarak satış bedelini düşürecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın köprü gelirlerinin satışı için 2012 yılında teklif edilen 5 milyar 700 milyon doları çok düşük bulduğunu, bunu kabul etmenin “vatana ihanet” olacağını söylediğini de aklımızda tutalım.

İktisatçıların hesaplamalarına göre o tarihte önerilen bu bedel, 11 yıllık gelire eşitti.

Yani 30 yılın 11 yılını devlete peşin ödeyeceksiniz, kalan 19 yılda köprüler, satın alan şirketlerin cebine çalışacak.

Şimdi tahmin edilen bedele bakarak 6 yıllık gelirinin devlete peşin ödeneceğini kalan 24 yılın şirketin kasasına akacağını da söylemek mümkün.

Ballı bir ticaret var gibi görünüyor, bakalım kime kısmet olacak?

Favorim, Körfez’de mukim Arap fonları ki içlerinde “kravatlı Arap” da olabilir, plase ise malum müteahhitler grubu!

Ballı ticaret varsa yalanan parmaklar da olacaktır elbette; bunu da göz ardı etmeyelim derim ama asıl dert öyle görünüyor ki başka: “Küresel güç” Türkiye Cumhuriyeti, 3,5 milyar dolara muhtaç hale gelmiş, bunun başka bir açıklaması yok.

Şu anda kutuları açılmadan, kuzu gibi bir köşede yatan S 400’lere “tiko para” 2,5 milyar doları yatıran bir devletin şimdi 3,5 milyar dolara muhtaç hâle gelmesi ilginç.

Üstelik bu devlet, sırf Trump’ı mutlu edebilmek için 1 milyar doları da “Barış Kurulu” için yatırmayı kabul etti.

Köprü satılacak, emekli maaşıma zam gelecek diye heyecanlananlara, sevinmek için o kadar da acele etmeyin derim!

O para size gelene kadar buhar olur, şimdiden söylemiş olayım!

/././

Köprülerin özelleştirilmesi halka sorulsun -Özgür Gürbüz / Birgün- 

Türkiye’yi 25 yıldır yöneten ancak soktuğu ekonomik darboğazdan çıkaramayan AKP hükümeti, çareyi yine devletin birikimlerini satmakta buldu. İstanbul’da devletin elinde bulunan birinci ve ikinci köprüyü özelleştirmeyi planlayan hükümet, yedi ücretli otoyolu da satışa çıkarmaya hazırlanıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün verilerini baz alarak, söz konusu köprü ve otoyolların, özelleştirilecek süre boyunca, yani 25 yıllık gelirinin en az 15 milyar dolar olacağını söylüyor. Dikkat ettiyseniz zarar eden bir kamu iktisadi teşebbüsünden bahsetmiyoruz. Aslında her gün devletin kasasına para getiren işletmelerden bahsediyoruz. Hükümet ise bu para devletin kasasına girmesin, özel şirketler kazansın diyor.

***

İnşaatı bitmiş, gelir sorunu olmayan bu köprü ve otoyolların satılmasının mantıklı bir açıklaması yok. Türkiye iflas etti de bize mi söylemiyorlar acaba? Hükümet bu satıştan elde ettiği toplu parayı muhtemelen faizli borçları ödemede kullanacak ya da seçim öncesi milletin aklını çelmek için harcanacak kasaya aktaracak. Üçüncü seçenek de birkaç yandaş şirketi daha zengin etmek elbette. Mesele yeni bir “yatırım” için nakit ihtiyacı olsaydı zaten yıllardır başvurdukları yap işlet devret formülüyle o yatırımın finansmanını sağlarlardı.

Köprü ve otoyollar özelleştirilirse ücretlerin ne olacağı da ayrı bir tartışma konusu. Devletin elindeki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden bugün 47 TL’ye geçiyoruz. Kuzey Ormanları’nı delip geçen ve İstanbul’u büyütmek amacıyla yapılmış üçüncü köprüden ise 95 TL’ye. Üstelik, araç geçiş garantisi nedeniyle devlet bu köprüden geçen her araç başına şirketlere 165 TL daha ödüyor. İlk iki köprü özelleştirilir, şirketlerin elindeki diğer köprülere benzer bir fiyat politikası bu köprülerde de uygulanırsa geçiş ücretlerinin en az iki kat artacağını bugünkü örneklere bakarak tahmin etmek zor değil. Devletin kasasına giren para buharlaşacak.

İstanbulluları özelleştirme ve yap işlet devlet projeleriyle halkın zarara sokulmasının yanında bir başka tehlike daha bekliyor. Köprü geçiş ücretleri tahmin edildiği gibi artırılırsa, iki yakayı birbirine bağlayan Marmaray üzerindeki baskı da artabilir. Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan ve iş saatlerinde tıklım tıklım dolu olan bu tek raylı ulaşım seçeneği felç geçirebilir.

İstanbul’un kuzeydeki köprüye, havalimanına ihtiyacı yoktu, aksine küçülmeye, Marmaray benzeri bir başka raylı ulaşımla iki yakayı birleştirmeye ihtiyacı vardı. Hükümet ise İstanbulluyu değil rantı önceliklendirdi. Kanal İstanbul, İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projeleriyle son yeşil alanları imara açtı. İstanbul’un su havzalarını betona boğmaya başladı. Ve bunları yaparken İstanbullu ne düşünüyor, ne istiyor diye sormadı. O yüzden de son iki seçimi kaybetti ama hatalarından ders çıkarmak yerine seçimlerde kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibini hapse atmayı tercih etti. Durmak yok ranta devam dedi.

***

Halk hükümetin İstanbul’u mahvetme planlarından memnun olmadığını aslında seçimlerde gösterdi ama belli ki mesaj alınmamış. O zaman bu işi netleştirecek bir halk oylamasına ihtiyaç var. Gelin köprülerin özelleştirilmesi kararını İstanbul halkına soralım. Halk oylaması (referandum) yapalım, kararı İstanbullu versin. Var mısınız?

/././

Servet tekelleşirken soru büyüyor Oligarşi mi demokrasi mi?-Özge Güneş/Birgün- 

2020’ler artık resmen zenginlerin on yılı olarak damgalanmış durumda. Öte yandan bugün gelinen noktada meselenin sadece tepedeki servetin büyümesi ile sınırlı olmadığı, o servetin siyasetin kurallarını belirleyen bir iktidara çevrildiği daha açık görülüyor.

Ocak 2026’da yayımlanan Oxfam raporu Zenginlerin Hakimiyetine Direnmek (Resisting the Rule of the Rich), eşitsizliği bir rejim sorunu olarak ele alırken bu tartışmayı oligarşinin kurumsallaşmasına dair bir teşhis olarak okuyor ve şu ikilemi öne sürüyor: “Ya azınlığın elinde aşırı zenginlik olacak ya da demokrasi olacak. İkisi birden olamaz.”

Raporun sunduğu kimi verilere bakalım: 2025’te milyarder servet artışı, önceki beş yılın ortalama yıllık artışına göre üç kat hızlanıyor; dünyanın en zengin 12 milyarderi insanlığın en yoksul yarısından (yaklaşık 4 milyar insan) daha fazla servete sahip; milyarderlerin siyasal makam sahibi olma olasılığı sıradan insanlara kıyasla 4.000 kattan fazla; milyarder serveti yükselirken, iki milyarı aşan bir nüfusun gıda güvencesizliğiyle yaşıyor ve bu rakam, dünyanın en zengin bölgelerinden olan Avrupa ve Kuzey Amerika’da gıda güvenliği olmayan 92 milyon insanı da içeriyor.

Dikkat çekilen temel kırılma ise şu: ekonomik eşitsizlik büyüdükçe bunun siyasal eşitsizlik olarak üretilme kapasitesi de artıyor. Servet tepede toplanırken birçok ülkede sivil-siyasal haklarda gerileme ve protestoların bastırılması aynı biçimde şiddetleniyor. Dahası, özellikle en eşitsiz ülkelerin demokratik gerileme yaşama olasılığının daha eşit ülkelere göre yedi kat yüksek. Bu bulgu, ekonomik eşitsizlik ile demokratik gerilemenin birlikte ilerlediğini ve aradaki ilişkinin tesadüf olmadığını gösteriyor. Nitekim otoriterleşme de hızla artıyor: 2024’te ifade özgürlüğünün dünyanın dörtte birinde kısıtlandığı; 60’tan fazla ülkede hak ve özgürlüklerde gerileme yaşandığı; nüfusun çok büyük kısmının otokratik yönetimler altında yaşadığı verileri, hak ve özgürlüklerde somut bir gerilemeye işaret ediyor.

“BİR DOLAR BİR OY” DÜZENİ

Ekonomik eşitsizliğin siyasal eşitsizlik üretmesi en somut biçimde kampanya finansmanı ve lobicilikte görülüyor; büyük servet seçimleri finanse ederek ve karar süreçlerine lobi kanallarıyla girerek doğrudan siyasal sonuç üretebiliyor. Rapor bu hattı üç başlıkta topluyor: siyaseti para ile satın almak, medya üzerinden meşrulaştırmak, ardından karar masasına yerleşmek.

Bu hattın “siyaseti satın alma” kısmında raporun öne çıkardığı örnek ABD: 2024 federal seçimlerine 100 milyarder ailenin 2,6 milyar dolar aktardığı; adaylar ve parti komitelerinin harcadığı her 6 doların 1’inin bu 100 aileden geldiği ve yönetici özette bunun “bir dolar, bir oy” diye tarif edildiği belirtiliyor. Lobicilikte de benzer bir tablo var. Dünyanın en zengin 10 erkeğinin 2024’te ABD’de 88 milyon dolar lobi harcaması yaptığı ve bunun tüm sendikaların toplamını aştığı örneği veriliyor.

Medya üzerinden meşrulaştırma başlığı ise sadece sahiplik ilişkilerine değil, algoritmik görünürlük ve anlatı kontrolüne uzanıyor. Rapordaki “Sizi göçmenler değil, milyarderler soyuyor” yazılı afiş, tam bu anlatı kontrolüne karşı taban siyasetini karşı anlatının merkezine yerleştiriyor.

BASKIYA RAĞMEN İTİRAZ SÜRÜYOR

Raporun çizdiği genel resimde borç-uyum-kemer sıkma hattı da önemli rol oynuyor. Borcun yüzde 43’ünün özel alacaklılarda olması ve bu kesimin borç hafifletme/iptal girişimlerine yanaşmaması, sıkışmayı kronikleştiriyor. Raporun UNCTAD’a atıfla verdiği veri de çarpıcı: 3,4 milyar insan, sağlık ya da eğitime kıyasla faiz ödemelerine daha fazla harcayan ülkelerde yaşıyor.

Diğer yandan hükümetlerin toplumsal taleplere yanıt kapasitesi daralırken ve itirazlar da son hız sürüyor... Son 12 ayda 142’yi aşan anti-hükümet protestosu ve bu protestoların itici güçleri arasında siyasal temsil eşitsizliği, ekonomik adalet ve borç/kemer sıkma krizinin sayılması, raporun temel argümanıyla aynı yere çıkıyor: eşitsizlik, sermayenin, kamu ve siyaset alanında kurduğu hakimiyetin maddi ifadesi.

Neticede eşitsizliği bir rejim sorunu olarak tarif etmek, karar alma süreçlerinin, bütçe önceliklerinin ve kamusal kaynaklar üzerindeki denetimin giderek daha fazla sermayenin ve milyarderlerin çıkarlarına göre kurulduğunu söylemek demek. Buradan kararın kimde toplandığına, kamunun kimin ihtiyaçlarına göre örgütlendiğine ve medya-siyaset ilişkisinin hangi sınıf çıkarını büyüttüğüne bakan bir halk egemenliği yaklaşımı üzerine düşünmek gerekiyor. Bu tablo bizi, sermayenin kurduğu hâkimiyet karşısında kamusal denetimi, örgütlü emeği ve halkın siyasal kapasitesini büyütecek bir demokratik hat arayışını da birlikte düşünmeye çağırıyor.

/././

zaman: Şubat 10, 2026 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Yorumlar (Atom)

Öne Çıkan Yayın

ÇEVRE, DOĞA -10 Şubat 2026-

  Jet ÇED ile Karadeniz Cengiz'in çöplüğü olacak -Gökay Başcan / Birgün-  Mardin’den Samsun’a kurulan yıkım hattında Cengiz Holding’in 6...

  • halkTV "Köşebaşı" -12 Aralık 2025-
     Laleli Çamaşırhanesi -3- Videoya çektiler: ‘Cırt’ sesi geldikçe bağırıyor! “Maşallah, Maşallah!..”-Bahadır Özgür- İstanbul Cumhuriyet Başsa...
  • 30 milyon dolarlık fakir + Baron’un masal güzergahı + 496 kişilik baron listesi -Timur Soykan / BİRGÜN -
    30 milyon dolarlık fakir  Merter’de 30 milyon dolarlık vurgun yapan döviz bürosunun sahibi icra takiplerine karşı dava açtığı mahkemeye ‘Fak...
  • halkTV -25 Aralık 2025-
    Kaza ya da değil ama soru şu: Haddad’ın ölümü kimin işine yarar?-Mustafa K. Erdemol-  Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed el Haddad’ın  “tekn...

Bu Blogda Ara

  • Ana Sayfa

Hakkımda

Fotoğrafım
ATEŞTEN GÖMLEK
Profilimin tamamını görüntüle

ARŞİV

  • Şubat (28)
  • Ocak (81)
  • Aralık (75)
  • Kasım (83)
  • Ekim (65)
  • Eylül (58)
  • Ağustos (61)
  • Temmuz (89)
  • Haziran (89)
  • Mayıs (60)
  • Nisan (79)
  • Mart (62)
  • Şubat (72)
  • Ocak (77)
  • Aralık (96)
  • Kasım (129)
  • Ekim (106)
  • Eylül (69)
  • Ağustos (118)
  • Temmuz (118)
  • Haziran (113)
  • Mayıs (134)
  • Nisan (134)
  • Mart (151)
  • Şubat (129)
  • Ocak (129)
  • Aralık (110)
  • Kasım (108)
  • Ekim (84)
  • Eylül (110)
  • Ağustos (72)
  • Temmuz (87)
  • Haziran (96)
  • Mayıs (89)
  • Nisan (92)
  • Mart (63)
  • Şubat (63)
  • Ocak (94)
  • Aralık (82)
  • Kasım (96)
  • Ekim (90)
  • Eylül (7)
  • Ağustos (83)
  • Temmuz (92)
  • Haziran (101)
  • Mayıs (104)
  • Nisan (104)
  • Mart (113)
  • Şubat (117)
  • Ocak (114)
  • Aralık (105)
  • Kasım (74)
  • Ekim (41)
  • Eylül (17)
  • Ağustos (70)
  • Temmuz (89)
  • Haziran (65)
  • Mayıs (47)
  • Nisan (99)
  • Mart (71)
  • Şubat (70)
  • Ocak (118)
  • Aralık (92)
  • Kasım (87)
  • Ekim (63)
  • Ağustos (34)
  • Temmuz (82)
  • Haziran (58)
  • Mayıs (65)
  • Nisan (56)
  • Mart (65)
  • Şubat (44)
  • Ocak (52)
  • Aralık (36)
  • Kasım (41)
  • Ekim (36)
  • Ağustos (36)
  • Temmuz (76)
  • Haziran (25)
  • Mayıs (65)
  • Nisan (92)
  • Mart (123)
  • Şubat (135)
  • Ocak (163)
  • Aralık (171)
  • Kasım (161)
  • Ekim (106)
  • Eylül (151)
  • Ağustos (198)
  • Temmuz (126)
  • Haziran (134)
  • Mayıs (177)
  • Nisan (119)
  • Mart (159)
  • Şubat (132)
  • Ocak (149)
  • Aralık (137)
  • Kasım (119)
  • Ekim (137)
  • Eylül (130)
  • Ağustos (103)
  • Temmuz (79)
  • Haziran (116)
  • Mayıs (98)
  • Nisan (113)
  • Mart (161)
  • Şubat (110)
  • Ocak (101)
  • Aralık (87)
  • Kasım (36)
  • Ekim (75)
  • Eylül (44)
  • Ağustos (18)
  • Temmuz (2)
  • Ocak (1)
  • Eylül (2)
  • Ağustos (5)
  • Temmuz (2)
  • Haziran (5)
  • Mayıs (16)
  • Kasım (4)
  • Ekim (14)
  • Eylül (24)
  • Ağustos (19)
  • Temmuz (27)
  • Haziran (32)
  • Mayıs (60)
  • Nisan (23)
  • Mart (28)
  • Şubat (24)
  • Ocak (39)
  • Aralık (31)
  • Kasım (28)
  • Ekim (27)
  • Eylül (14)
  • Ağustos (29)
  • Temmuz (27)
  • Mayıs (11)

Kötüye Kullanım Bildir

Çizgilerin dili

Çizgilerin dili

GÜNCEL NOTLAR

ZAMAN TÜNELİNDE İSTANBUL

ZAMAN TÜNELİNDE İSTANBUL
Sarayburnu

Translate

FAVORİLERİM

  • Karanlık Yol-Orhan Gökdemir
  • Mülkiye Dergisi
  • VİZYONDAKİLER

BLOG LİSTEM

  • Anasayfa - Bir + Bir
    Express 183 (2024-09) - Meram • Şehir Hatları: Türkiye’den Hollanda’ya bir sürgün hikâyesi –Adem Özgür • Mumbai veya Bombay –Nagehan Uskan • Silezya: Geçmişin kâbusları, geleceğin...
    9 ay önce
  • BirGun.net
    -
  • Cumhuriyet Portal - Ana Sayfa
    -
  • Diken
    Haluk Şahin: Washington Post etkisizleştirildi - Haluk Şahin: Washington Post etkisizleştirildi 10.02.2026 Diken Özgürlüğüyle övünen Amerikan gazeteciliği için ağır bir yenilgidir. The post Haluk Şahin: Wa...
    1 saat önce
  • Gazete Duvar
    -
  • SOL-Haber
    Bunun arkasında da rant var: Kandilli Rasathanesi gözlemevi neden İznik’e taşınmak zorunda kaldı? - Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün İstanbul'daki jeomanyetik gözlemevindeki ölçümlerin yapılaşma ve gürültü gibi nedenlerle İznik'e t...
    32 dakika önce

ABONE OL:

Kayıtlar
Atom
Kayıtlar
Tüm Yorumlar
Atom
Tüm Yorumlar

Wikipedia

Arama sonuçları

Basit teması. Tema resimleri luoman tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.