Kuşatılmış okul': Kahramanmaraş trajedisi ve sistemin kırılma hattı -Ahmet Yıldız*-
Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir.
Kahramanmaraş’taki trajedi, eğitim alanına sirayet eden yapısal bir şiddet krizinin en sarsıcı tezahürüdür. Bu olay, çoğu zaman "asayiş vakası" parantezine sıkıştırılarak geçiştirilen sistemik dönüşümün artık inkâr edilemez bir boyuta ulaştığını kanıtlamaktadır. Özellikle öğretmenlere yönelik saldırılarda gözlenen artış, okulun güvenli bir kamusal alan olma niteliğinin ve tarihsel dokunulmazlığının sonuna işaret etmektedir.
Eğitim kurumlarında sıradanlaşan bu şiddet, bireysel sapmalarla açıklanamayacak bir süreklilik kazanmış; okul, dış dünyadaki gerilimi sönümleyen bir tampon kurum olmaktan çıkıp toplumsal krizlerin yoğunlaştığı bir kesişim kümesine dönüşmüştür. Öğretmen ise pedagojik otorite ve toplumsal meşruiyet zemininden koparılarak, sistemik öfkenin yöneldiği kırılgan ve çıplak bir hedefe indirgenmiştir.
Bu tablo karşısında temel soru açıktır: Okul neden artık toplumsal şiddeti sönümleyememektedir ve öğretmen hangi kırılmalar sonucunda tarihsel konumundan sökülerek doğrudan hedef haline gelmiştir?
ABD örneği: Bir 'performans' olarak şiddet
Okullarda yaşanan kitlesel şiddet eylemleri, Kahramanmaraş ve Siverek özelinde yerel olaylar olarak kalsa da aslında modern dünyanın uzun süredir mücadele ettiği, küresel bir fenomendir. Bu saldırılar, yaşandığı coğrafyanın sosyo-kültürel kodlarına göre farklılık gösterse de temelinde benzer yapısal krizleri barındırmaktadır.

Okul saldırılarının sistematik bir örüntü izlediği ABD'de yapılan çalışmalar, bu eylemleri anlık bir cinnet haliyle değil, neoliberalizmin ürettiği sosyal yalıtılmışlık ve dijital dünyanın sunduğu "görünürlük" imkanlarıyla açıklar.
Bu analiz hattında öne çıkan en çarpıcı kavram, şiddetin bir "performans" olarak kurgulanmasıdır. Fail, eylemini yalnızca fiziksel bir yıkım üretmek amacıyla değil, aynı zamanda radikal bir kamusal görünürlük elde etmek için bir tür "sahneleme" olarak tasarlar. Akademik ve sosyal hiyerarşilerin dışında kalan fail, hazırladığı manifestolar ve saldırı anındaki kurgusal detaylar aracılığıyla şiddeti bir var olma iddiasına dönüştürür. Buradaki temel motivasyon, küresel ölçekte yankı uyandıracak bir trajedi üzerinden, maruz kalınan dışlanmayı tersine çevrilmiş bir "tanınma" arayışıyla görünür kılmaktır.
Avrupa örneği: Refah toplumunda 'duygusal yoksulluk'
Almanya ve Finlandiya vakaları, gelişmiş eğitim sistemlerine sahip müreffeh toplumlarda dahi sosyal dokunun kırılganlaşabildiğini kanıtlar. Bu örnekler, yüksek maddi refahın toplumsal bütünleşmeyi garanti etmediğini; aksine, rekabetçi bireyselleşmenin belirli eşiklerde sosyal kopuşu derinleştirdiğini göstermektedir.
Buradaki temel gerilim, maddi refah ile duygusal yoksunluk arasındaki çelişkidir. Başarının dar performans ölçütlerine indirgendiği ve bireyin yalnızca üretkenliği üzerinden değerlendirildiği bir iklimde, sistemle uyum kuramayan gençler "sosyal görünmezlik" deneyimi yaşamaktadır. Bu durum, fiziksel yoksunluktan ziyade bir anlam ve aidiyet eksikliği olarak tezahür eder, bireyi hem okuldan hem de toplumsal bağlardan uzaklaştırır. Koruyucu işlevini yitirerek hiyerarşik bir yapıya dönüşen okul ortamı, bu kırılgan bireyler için şiddeti meşru bir ifade biçimi haline getirmektedir.
Küresel ortak payda: Sızma (leakage) ve Kahramanmaraş bağlamı
Dünya genelindeki okul saldırılarında en dikkat çekici ortak örüntü, literatürde "sızıntı" (leakage) olarak kavramsallaştırılan öncül sinyallerdir. Failin eylemden haftalar, hatta aylar önce niyetini dijital paylaşımlar, kişisel yazılar veya yakın çevreye yönelik dolaylı ifadelerle dışavurduğu görülmektedir. Kahramanmaraş vakası da bu küresel örüntüden muaf değildir; saldırganın dijital mecralarda bıraktığı izler ve eylem öncesindeki sembolik paylaşımları, literatürdeki bu "sızma" tanımına acı bir netlikle karşılık gelmektedir.

Ancak bu işaretlerin genellikle parçalı, muğlak ve gündelik dijital gürültünün içine gömülü olması, sistematik bir erken uyarı takibini güçleştirmektedir. Kahramanmaraş örneğinde de gördüğümüz üzere, dijital izlerin varlığı tek başına yeterli olmamakta; asıl kriz bu verilerin "tehdit" olarak okunmasını sağlayacak kurumsal ve pedagojik duyarlılığın eksikliğinde düğümlenmektedir. Bu durum, modern toplumlardaki teknolojik gözetim kapasitesi ile insani "anlamlandırma" kapasitesi arasındaki makasın ne kadar açık olduğunu, dolayısıyla erken müdahale imkanlarının yapısal sınırlılıklarını ortaya koymaktadır.
Şiddetin bulaşıcılığı ve taklit etkisi (copycat effect)
Okul saldırılarının bir diğer küresel boyutu, şiddetin "taklit etkisi" üzerinden yayılma eğilimidir. Saldırının medya aracılığıyla geniş bir anlatı çerçevesinde, failin motivasyonları ve eylem biçimiyle birlikte ayrıntılı sunulması, benzer travmalara veya dışlanma deneyimlerine sahip bireyler için güçlü bir özdeşleşme zemini yaratır. Bu noktada medya temsilleri, istemeden de olsa şiddeti "radikal bir görünürlük aracı" olarak kodlayarak, potansiyel failler için bir anlam çerçevesi üretmektedir.
Bu iki dinamiğin kesişmesiyle okul saldırıları yerel bağlamı aşan, dijital ağlar üzerinden birbirini tetikleyen küresel bir örüntüye dönüşür. Öncül sızıntıların saptanamaması ve şiddetin medyatik dolaşım biçimi, bu trajik döngünün sürekliliğini besleyen temel yapısal etkenlerdir.
Türkiye’ye özgü kırılma: Geleneksel korunakların çözülüşü ve eğitimin dönüşümü
Türkiye’deki eğitim kurumlarında gözlenen şiddet tırmanışı, okulun kamusal niteliğinin ve koruyucu zırhının hızla aşındığını göstermektedir. Küresel örneklerle kıyaslandığında Türkiye’deki özgül kırılma; neoliberal atomizasyon süreçlerinin, toplumsal dayanışma ağlarını ve kamusal güvenceleri eşzamanlı olarak tasfiye etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu süreçte birey, hem geleneksel bağlarından hem de kamusal koruma mekanizmalarından koparak piyasa ilişkilerinin soğuk yalnızlığına terk edilmektedir. Geleneksel yapıların çözülmesi, özgürleştirici bir bireyselleşme vaat etmek yerine, bireyi rekabetin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü güvencesiz bir boşluğa itmektedir. Okul, aile ve mahalle arasındaki o tarihsel dayanışma halkası zayıflarken, yerini hiyerarşik konumlanmanın ve "herkesin herkesle rekabetinin" belirlediği bir toplumsal ilişki biçimi almaktadır.
Tam bu noktada, okulun kendi iç işleyişi ve eğitimin doğası da radikal bir başkalaşıma uğramaktadır. Neoliberal eğitim politikaları, okulu bir "aydınlanma ve kamusal gelişim alanı" olmaktan çıkarıp, bireylerin birbirine rakip olarak konumlandırıldığı bir insan sermayesi üretim merkezine dönüştürmüştür. Eğitimin ticarileşmesi, pedagojik ilişkiyi mekanik bir hizmet alışverişine indirgemekte, öğrenciyi bir özneden ziyade sistemin "çıktısı" haline getirmektedir. Bu dönüşüm içinde öğretmen, entelektüel ve etik bir rehber olmaktan uzaklaştırılarak, müfredatı uygulayan ve performansı ölçen bir teknisyene indirgenmiştir. Eğitimin bu denli mekanikleşmesi, okul içindeki insani bağları zayıflatarak şiddeti besleyen yapısal bir zemin hazırlamaktadır.
Bu istikrarsız zemin, gençleri toplumsal gözetim ağlarından koparmanın ötesinde, onları yaşamın kıyısında bütünüyle savunmasız bırakmaktadır. Aidiyet bağlarının zayıfladığı ve kamusal destek mekanizmalarının geri çekildiği bu "boşlukta", bireyler kendilerini ifade edebilecekleri kolektif kanallardan mahrum kalmaktadır. Bu korumasızlık hali, dijital mecralarda dolaşıma giren küresel şiddet kültürünün çok daha kolay karşılık bulmasına zemin hazırlamakta, okulu, toplumsal gerilimlerin infilak ettiği bir kesişim noktasına dönüştürmektedir.
Güvenlikçi paradigmadan ilişkisel güvenliğe
Okul saldırıları ve artan şiddet vakaları karşısında geliştirilen kurumsal tepkiler, genellikle "güvenlikçi" bir paradigma etrafında şekillenmektedir. Fiziksel önlemlerin ve gözetim mekanizmalarının yoğunlaştırılması, şiddeti kontrol altına alma amacı taşısa da küresel literatür bu yaklaşımın kısıtlı etkisine dikkat çeker. Aksine, metal dedektörleri ve kameralarla çevrili bir ortam, öğrencilerde "kapatılma" ve "sürekli denetlenme" hissini pekiştirerek zaten yaralı olan aidiyet duygusunu daha da zayıflatabilir.

Şiddetin önlenmesinde asıl belirleyici olan, fiziksel bariyerlerden ziyade "ilişkisel güvenlik"tir. Okul iklimi (school climate); öğrencinin kendisinin görüldüğü, tanındığı ve söz sahibi bir özne olduğu bir sosyal ekosistemi ifade eder. Bu iklimde öğrenci ile okul arasındaki bağ güçlendikçe, şiddeti besleyen sosyal kopuş ve yabancılaşma zemini daralır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi, mekanik bir bilgi aktarım süreci olmaktan çıkıp karşılıklı güvene dayalı pedagojik bir bağa dönüştüğünde, şiddetin en büyük yakıtı olan "görünmezlik" ortadan kalkar.
Bu ilişkisel zemini kurumsallaştıracak temel çerçeve, demokratik eğitim anlayışıdır. Rekabetin merkezde olduğu modellerin aksine demokratik okul, farklılıkların tanındığı, katılımın teşvik edildiği ve kolektif yaşamın tecrübe edildiği bir kamusal alandır. Burada okul, yalnızca akademik başarı üreten bir eleme mekanizması değil, birlikte yaşama pratiklerinin inşa edildiği bir "yuva" işlevi görür.
Bu dönüşümün kilit taşı ise öğretmenin toplumsal konumudur. Öğretmenin pedagojik otoritesinin ve toplumsal meşruiyetinin aşınması, şiddetin normalleştiği boşluğu genişletmektedir. Öğretmeni yalnızca teknik bir bilgi sunucusu (teknisyen) olarak değil, kamusal bir referans noktası ve pedagojik bir özne olarak yeniden konumlandırmak, okulun savunma hattını fiziksel önlemlerden çok daha etkili bir şekilde güçlendirecektir.
Sonuç: Neoliberal şiddetin ontolojisi ve kamusalın sonu
Kısacası okullarda gözlenen şiddet dalgası, pedagojik bir arıza değil, neoliberal rasyonalitenin toplumsal dokuda yarattığı sistemik bir kırılmadır. Kahramanmaraş’taki katliamdan öğretmene yönelen gündelik hınca uzanan süreç, eğitimin bir hak olmaktan çıkarılıp "piyasa enstrümanına" dönüştürülmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Sosyal devletin koruyucu kalkanının tasfiyesi, toplumsal bağları çözerek bireyi neoliberalizmin "güvencesizlik çölüne" terk etmiştir.
![]()
Bu yeni düzende okul, özgürleşme mekanı olma vasfını yitirerek, "insan sermayesi" üreten, katı bir eleme ve tasnif merkezine dönüşmüştür. Şiddet, bu acımasız rekabet hiyerarşisinin dışında bırakılan, değersizleştirilen ve geleceği elinden alınan atomize bireyin, sistemik dışlanmışlığa karşı verdiği yıkıcı ve nihilist bir yanıttır. Fail, eylemini bir "performans" olarak kurgularken aslında görünmez kılındığı toplumda kendi varoluşunu kanlı bir imza ile tescil etmektedir.
Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir. Okulun duvarları, dış dünyadan yalıtılmış steril bir sığınak işlevi görmek yerine, toplumsal barışın yeniden üretildiği ve kamusal dayanışmanın örgütlendiği bir direnç merkezi olduğunda, dışarıdaki çürümeyi dönüştürecek gerçek bir güce kavuşur.
* Ahmet Yıldız, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi
/././
Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden?-Cangül Örnek-
Bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz? “Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.
Ülkemiz son birkaç gün içinde iki okul saldırısıyla sarsıldı. Yoğun bir şaşkınlık, üzüntü ve öfke nöbetine tutulmuş gibiyiz. Çocuklarını ve yakınlarını kaybeden ailelerin acısını derinden hissediyoruz.
Bu duyguların sağlıklı bir tartışmaya dönüşmesine çok ihtiyacımız var. Hem sorunun kaynağını sorgulamalı hem de öfkemizi nereye yönelterek çare üreteceğimizi düşünmek zorundayız.
Her ülkenin tarihi gibi Türkiye’nin tarihini de şiddetin tarihi olarak yazabilirsiniz. Ancak son 10 yıldır yepyeni bir atmosfer içinde olduğumuzu ve düzenin her hücresinden şiddet fışkırdığını hepimiz hissediyoruz. Bu yoğunlaşmanın nedeni nedir?
Soğukkanlı bir tarihsel ya da kuramsal analiz önermiyorum. Ama bu tartışmayı sağlıklı bir şekilde yapmak için ilk kez barış kuramcısı Johan Galtung’un kullandığı “yapısal şiddet” kavramına ihtiyacımız var. Nedir yapısal şiddet? Sistemin üzerine kurulu olduğu toplumsal yapıların ve ilişkilerin şiddet üretmesi. Ne tür bir şiddetten bahsediyoruz? Fiziksel ve ilk bakışta fiziksel olmayan her türlü şiddetten.
Açayım...
Kapitalizm kendisinden önceki sistemlerden farklı olarak şiddeti büyük ölçüde fiziksel olmaktan çıkarır; sınıf ilişkilerinin alanı olan sivil toplumdan alarak “tarafsız otorite” olarak görülen devletin tekeline verir. Modern kapitalizm çağında karmaşık toplumsal dinamiklerin yönetilebilmesi buna bağlıdır. Toplumsal bütünlük böylece sağlanır.
Öte yandan bütün kapitalizm tarihi ağır bir şiddet tarihidir. Herkese ait olanın bir avuç insan tarafından gasbedilmesi, sömürgecilik, kölecilik, ağır çalışma koşulları, vb. Aslında sistem bütünüyle şiddet üzerine kuruludur. Ancak bir yandan da bunu kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü toplumsal varlığın sürdürülebilmesi için şiddetin kontrollü olması önemlidir. Kontrol dışına çıkan eğer üst sınıfların uyguladığı fiziksel şiddet ise, o tür bir şiddet pratiği genel olarak yaptırımsız bırakılır ama toplumun gözünden kaçırılır. Özetle şunu demiş oluyorum: Kapitalizmin ilerleyen aşamalarında fiziksel şiddet kontrol altındadır, işlevsel olarak uygulanır ve kamusal bir gösteri değildir.
Özellikle 20. yüzyıldaki sınıf mücadelesi ve toplumsal hareketlerin hak mücadeleleri, devletin şiddet tekelini de bazı ilkeler ekseninde sınırlandırmayı kısmen başarmıştır.
1970’lerin ikinci yarısından itibaren başlayan kapitalizmin neoliberal döneminde insanlık şiddetin, kuralsızlığın, rayından çıkmışlığın yeniden canlanışına tanık oldu. Neoliberalizmin siyasi miladı olarak gösterilen 1973 Şili darbesinin, korkunç bir işkence ve gözaltında kayıplar rejimi kurması, bu rejim sayesinde inşa edilmekte olan yeni iktisadi düzenin mahiyetini de anlatıyordu. Önce yoğunlaştırılmış fiziksel şiddetle dağıtılan toplumsal örgütlülük; sonra eşitsizlik, yoksulluk ve kamuya ait olanın gasbedilmesiyle gelen sosyo-ekonomik şiddet.
Neoliberalizm, bir kuralsızlık ve kanunsuzluk rejimi olarak, servetin toplumun yüzde 99’undan yüzde 1’ine en sert yöntemlerle aktarılmasının da adıdır. Türkiye’de de olduğu gibi bunun yapılabilmesi için insanlar örgütsüzleştirilir ve güvencesizleştirilir. Bu sayede çalışma saatleri uzar, ücretler düşer, sosyal haklar tasfiye edilir. Güvencesizlik aslında insanların yaşadığı en ağır şiddet türlerinden biridir. Barınma için gerekli parayı bulamayacağınız, aileniz için ekmek parası kazanamayacağınız endişesi, gündelik olarak maruz kaldığınız bir tür işkencedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi bizde de bu süreci kamusal eğitim ve sağlık hakkı gibi geleceğinizin güvence altında olduğu duygusunu güçlendiren kamusal hizmetlerin çöküşü izledi. “İyi bir eğitim bana iyi bir gelecek sağlar mı”, “özel sigortam olmazsa önemli bir hastalık durumunda devlet hastanelerinde sürünür müyüm” sorularının sorulması bizim toplumumuz için nispeten yenidir. Buna son yıllarda AKP iktidarının uyguladığı ücret politikaları nedeniyle “emekli olduğumda üç kuruşla nasıl yaşayacağım” sorusu da eklendi. Türkiye toplumu böylece ABD tipi bir endişe toplumuna dönüştü.
Bitmedi.
AKP iktidarı döneminde kaynağı belirsiz servetlerin ve mali hareketlerin finanse ettiği bir ekonomik yapı kuruldu. Kara para bir açık kapatma aracı olarak Türkiye ekonomisinin kritik finansal bileşenlerinden biri haline geldi. Bu ortamda uyuşturucu kaçakçılığı, mafyalaşma, bahis, mala çökme ekonomik faaliyetlerin bir yöntemi haline geldi.
Kırda özellikle 2000’lerin başındaki “Derviş kanunları” ile başlayan AKP’nin sürdürdüğü tarımın tasfiyesiyle birlikte üretim, yaşamı düzenleyen ana etkinlik olmaktan çıktı. Bayilik, galericilik, kafe işletmeciliği, al-satçılık gibi lümpenleşmeyi besleyen ilişkiler ekonomik faaliyetlerde öne çıktı.
Kırdan göç eden nüfus, sosyal ağların zayıflamasıyla birlikte insanların dayanışmadan yoksun koşullarda yaşam mücadelesi verdiği devasa büyüklükte kentsel taşralar oluşmasına neden oldu. Kentlerdeki eski işçi mahalleleri olan gecekondu bölgelerinin siyasetten, siyasal örgütlerden temizlenmesi için bu bölgelerde örgütlenmelerine izin verilen uyuşturucu mafyaları gençliği teslim almaya başladı. “Müteahhit ne isterse onu yapar” mantığıyla özetleyebileceğimiz kentleşme politikaları ortak sosyal alan bırakmadı. Mahalle arası futbol oynanan tarlalar mazide kalırken devlet sağa sola birkaç spor salonu serpiştirmekten öteye gitmeye hiç niyet etmedi, dolayısıyla sporu mahallelere sokacak politikalar geliştirmedi. Çocukları ve gençleri içine alacak kültürel faaliyet merkezlerini yaygınlaştırmadı. Örneğin “bedava kek yiyip yuvarlanırsınız” diye lanse edilen “millet bahçeleri” dışında yaygın bir kültürel ve sosyal alan yaratma programı olmadı.
Nitekim Türkiye’nin sosyal değişiminin her ayağı siyasi müdahalelerle veya siyasi ihmalle şekillendi.
Dahası Türkiye tarihinin en uzun süren en ağır ekonomik krizlerinden birinden geçerken toplumun küçük bir azınlığı meşru olmadığı gibi çoğunlukla yasal da olmayan yollarla uç bir zenginleşme yaşadı. Gençler bu gayrimeşru ve hukuksuz zenginleşmeye tanık olarak büyürken beyaz yakalı köleler olmakta bir cazibe bulmaz oldular.
Eğitim bu koşullarda devlet eliyle değersizleştirildi; iyi eğitim kurumlarının bozulması için liselere ve üniversitelere sistematik saldırılar başlatıldı; hemen her sınavda sorular çalınır oldu.
Üstelik Türkiye daha önce bu kadar yaygın ve aleni biçimde tanık olmadığı, iktidar emriyle sürdürülen, “hukuk yoluyla şiddet” olarak niteleyebileceğimiz bir şiddet dalgası ile sarsılmaya başladı. Her gün iktidara muhalif olduğu için veya sermayeye kafa tuttuğu için tutuklanan bir belediye başkanı, bir şehir plancısı, bir gazeteci, bir sendikacı, bir köylünün haberiyle karşılaşır oldu. Yurttaşlık haklarının hiçe sayıldığı bir rejim değişikliğine direnmeye çalıştı.
Bugün maden şirketleri için mahkeme kararları hiçe sayılarak köylü kadınlar yerlerde sürükleniyor, sokak hayvanları için toplu ve sistematik yok etme kampanyaları yürütülüyor, insanlar evleri sabaha karşı basılarak kişinin kendisine verdiği zararın ötesinde kamuyu ilgilendirmeyen uyuşturucu testlerine götürülüyor, pek çok yurttaş varoluşunun bir parçası olan cinsel yönelimleri dolayısıyla kriminalize ediliyor, militarist ataerkil bir kültür medya yapımlarıyla kutsanıyor. Kısacası her alanda insan haysiyetini hiçe sayan ve vicdanını ezen uygulamalarla ve bu uygulamaların aleni olarak topluma bir güç gösterisi şeklinde sergilenmesiyle karşı karşıya bırakılıyoruz.
Kamu otoritesi, bu ülkede yakın zamana kadar önemli bir sorun olarak görülemeyecek olan bireysel silahlanmaya göz yumuyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra sivillerin silahlanması normalleştiriliyor, insanların komşuları hakkında ölüm listeleri hazırlamaları suç olarak sayılmıyor, polisin “bacak kırması” bir İçişleri Bakanlığı uygulaması olarak dile getiriliyor.
Özetle; Türkiye’de, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sürdürülebilmesi için önemli bir araç olan şiddet, neo-liberal kuralsızlığı kutsayan bir sosyal Darwinizmle pekiştirilmişken, Türkiye toplumu nüfusun üretimden koparıldığı, temel kamu hizmetlerinin piyasaya terk edilerek dağıtıldığı, siyasal şiddetin olağanlaştığı, adalete güvenin yerlerde süründüğü, gelecek endişesinin had safhaya çıktığı bir topluma dönüştürülüyor.
Daha can acıtıcısı, bu “orman kanunları” düzeninde; yani gücü yetenin gücünü yettirdiğine eziyet ettiği bu ortamda, güçlünün “cezasızlıkla” teşvik edildiği bu düzende en hassas noktamız olan çocuklarımız bu insanlık dışı gidişatın kurbanı oluyor.
Her gün ağırlaşan bu tabloda, eğitim çocuklara bir gelecek sunmadığı gibi eleştirel düşünme, sorgulama, sanatın ve sporun çocuğun hayatının bir parçası kılınması gibi nitelikler üzerine inşa edilmesi gereken milli eğitim politikası bambaşka bir yöne gidiyor. Öğrenci geleceğe sermayenin kullanacağı bir dişli olarak hazırlanıyor; eş zamanlı olarak “manevi değerler eğitimi” iddiasıyla gençlerin uysallaştırılması amaçlanıyor. Ülkü Ocakları ve tarikatlar okullarda cirit atıyor.
İktidar, ülkenin çocuklarını ve gençlerini bu kaba göre şekillendirmek istedikçe her yerden büyük bir sorun patlak veriyor. Halbuki çocuklarımızın ve gençlerimizin özgüvene, gelecek kaygısı yaşamayacakları bir büyüme dönemine, sosyal destek mekanizmaları ile desteklenen bir psikolojik iyi hale, dünyayı görüp farklı kültürlerle tanışmaya, spora, edebiyata, sanata ve birbirleriyle sosyalleşebilecekleri kamusal mekanlara ihtiyaçları var.
Bugün bu ülke kendi çocuklarına ve gençlerine bunlardan hangisini sağlayabiliyor?
Yanıt “hiçbiri” ise bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz?
“Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.
soL






