Bugün 23 Nisan, insan olan utanır çocuklardan -Mine Söğüt /T24- Kötü çocuklar ya da kötü aile yoktur. Sadece kötülük vardır. O kötülük de iyilik maskesiyle kalbimizi ve aklımızı alandır.
Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Oysa ortada artık ne ulus var ne egemenlik ne de çocuk… İçi boşaltılmış bir bayram gününde biz ölü çocukları saymaya devam ediyoruz. Ve hangisini hangi mezara gömeceğimizi bir türlü bilemiyoruz.
O çok sevdiğimiz, gözümüzden bile sakındığımız, kılına zarar gelse dünyaları yakacağımızı düşündüğümüz çocuklarımıza gerçekten o kadar çok değer veriyor olsaydık, dünyayı gerçekten bir bayram yeri yapardık. Onları içine doğurduğunuz şu sistemi, ülkeyi ve aileyi böylesine kötü, böylesine vahşi inşa edemezdik.
Yeryüzünü rahatlıkla cehenneme çevirip öldükten sonra cennete gitmeyi hayal edebilecek kadar şuursuzuz. Onaylaya onaylaya sıradanlaştırdığımız kötülük çoktan deşifre edildiği halde çocuklarımız için alenen tehlike oluşturan o köklü kurumlara sıkı sıkıya sahip çıkmayı sürdürüyoruz.
Sözlerimizle eylemlerimizin tutarsızlığı arasında herhangi bir bağ kurma kaygısı taşımadığımız ve bu bağı kurmamanın sonuçlarıyla da zerre kadar ilgilenmediğimiz için gelecek nesillere kendi hatalarımızdan müteşekkil bir vahşi düzeni istikrarla aktardığımızı görmezden geliyoruz.
Çocuk, neredeyse 17’nci yüzyıla kadar toplum için sadece henüz yetişkin olmamış bir insandı. Çocukların erkenden evlenmesi, yeni doğanların sadece bir iş gücü olarak görülmesi, psikolojileri ya da eğitimlerine dair bir kaygı taşınmaması sıradan insanın kendi gerçekliğini kendisinden gizlemediği barbar zamanların kaçınılmaz yaklaşımlarıydı.
Bugün her ne kadar kitaplar bu durumun değiştiğini yazsa, tıp çocuklara bambaşka yaklaşsa ve yasalar onların haklarını gözeten bir tutum alsa da aslında onların psikolojisini hala önemsemiyor, herbirini sisteme şu veya bu şekilde işçi olarak yetiştirmekten ötesini gözetmiyor ve daha da korkuncu bu niyete tıbbı ve eğitimi hatta hukuku kurnazca alet ediyoruz.
Bugünün eğitilmesi gereken küçük insanının, yarının eğitilmiş kölesi olarak kendi çocuklarını doğurmaya programladığı bir döngünün kısırlığında; çocuğu kimin ne için eğittiğimizi ve o eğitimin neye hizmet ettiği üzerine düşünmek canımızı sıkıyor, konforumuzu kaçırıyor.
Hayattan bir anlam çıkarmaya kalkıştığında, onun sadece türlerin kendi nesillerini devam ettirmesi üzerine şekillenmiş olmasından öte somut bir bilgiye varamayan insanın kendi varlığının nedenselliğini deşifre edemediği için hırçınlığını hiç üzerinden atamadığı şu rezil dünyasına, yaşasın diye değil sadece tüketsin diye çocuk doğurduğumuzun farkında değiliz.
Otorite kırbacına bağımlı bir düzen kurmanın sadece yetişkinler için değil çocuklar için de ne anlama geldiğini sorgulamadan çocukların ölmeyeceği savaşlar, çocukların delirmeyeceği dünyalar hayal edip, çocukların öldüğü savaşlar çıkarıyor, çocukların delirdiği düzenler kuruyoruz. Ve bunun nedenini kaynağında değil sonucunda arayarak nafile yoruluyoruz.
Çocuk işçi sayısının artmasıyla çocukların korunması fikrinin aynı zamanda filizlendiği bir tarihin, onları aile içinde daha duygusal bir yere taşıması ve toplum tarafından korunması gereken bir varlık haline getirmesi aslında yetişkinlerde bambaşka bir sorumluluk bilincini de tetiklemeliyken kendimize şunu sormaktan kaçınıyoruz:
Neden çocukları kötülüklerden korumak üzerine bir ahlak ve refleks geliştirmek yerine kötülüklerin elendiği bir dünya kurmayı hayal etmiyoruz?
Masumiyet kavramıyla tanımladığımız çocuğu, iktidarın biçimlendiği bir çekirdek düzende büyütürken itaat, ödül ve ceza kavramlarını onun iyiliği için kullanmayı rasyonelleştirmek en büyük hatamız. Çünkü “Senin iyiliğin için” cümlesi aslında şiddetin en rafine biçimi. Haliyle ebeveynin bir çocuğa söylediği en büyük yalan. Tıpkı devletin vatandaşa söylediği yalan gibi.
Biz aslında çocukların iyiliğini falan istemiyoruz sadece onların düzene aykırı olmamasını ve bu aykırılık yüzünden başlarına iş açmamalarını istiyoruz. Bunu da düzenin onlar için tehlike ve tehditlerle dolu olduğunu bile bile… hatta düzen tehlikelerle ve tehditlerle dolu diye yapıyoruz.
Eğer çocukların gerçekten “iyiliğini” isteseydik işe onları eğitmenin ne anlama, bilinçlendirmenin ne anlama geldiğini düşünmekle başlardık. Çocuklardan gerçekleri saklayarak değil onları gerçeklerle yüzleştirerek korumaya alırdık.
Bilinçli değil sadece eğitimli olan insan önceden yazılmış bir rolün aktörüdür. Rol ister “vatana hayırlı bir çocuk” ister “gözü dönmüş bir cani” olsun…
Baba otoritesi ile siyasi otorite, terbiye ile disiplin, kontrol etme ile zor kullanma arasındaki bağları kurmadığımız sürece ne çocukları kötülüklerden koruyabiliriz ne de kötülüğü çocukların bünyesinden uzaklaştırabiliriz.
Zaten; Kötü çocuklar ya da kötü aile yoktur. Sadece kötülük vardır. O kötülük de iyilik maskesiyle kalbimizi ve aklımızı alandır.
/././
Çocukluğumuzu bile çaldılar -Barış Terkoğlu /Cumhuriyet
Çocukluk, insanın büyümek zorunda bırakılmadığı çağda yaşanır. Bugün 23 Nisan. Çocuk Bayramı. Cumhuriyeti kuran vizyon, ulusal egemenliğin sembolü olan günü çocuklara armağan ederek, milletin geleceğine bir yol çizdiğini göstermişti.
Peki bugün?
Bu köşeyi takip edenler biliyor. Baba tarafından Urfalıyım. TÜİK’in 23 Nisan’a doğru yayımladığı çocuk istatistiğine bakarken memleketim gözüme çarptı. Belki görmüşsünüzdür. TÜİK istatistiklerini gazeteler uyarı olarak verdi. Zira Türkiye’de çocuk nüfus oranı günden güne azalıyordu. 2025 verilerine göre Türkiye’de çocuk nüfus yüzde 24.8’e düşmüştü. Bu gidişle 2040’ta yüzde 17.9’u görecektik. İstisna ise Urfa’ydı. Zira Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre, en yüksek çocuk nüfus oranına sahip il, yüzde 43.3 ile Urfa olmuştu.
ÇOCUK ANNE PATLAMASI
İşte TÜİK rakamlarındaki Urfa mucizesini okurken ben Urfa’nın çocuklarıyla ilgili bir rapora bakıyordum. AB’nin finanse ettiği “Devletin Aile Planlaması Politikalarını İzleme Projesi” kapsamında hazırlanmıştı. Çok taze, Nisan 2026 tarihliydi. “Şanlıurfa ve Gaziantep Saha Çalışması Raporu” adını taşıyordu. Kadın ve çocuk hakları üzerine çalışan gazeteci ve araştırmacı Meltem Suat, TÜİK gibi istatistiklere bakarak değil, üç senedir sahada dolaşarak bölgenin çocuklarının halini aksettirmişti. En önemlisi aile sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık personeli ile mülakatlar yapmıştı.
Sonuç mu?
Devlet, çocukları koruma konusunda hem idari hem yargısal olarak geri çekilmiş. Hamile kalan çocuklara değil, başka tarafa bakmış. Sonuçta çocuk yaşta doğumlar sıradanlaşmış.
Sayıları vereyim.
Eyyübiye’de yüzde 18- 21, Haliliye’de yüzde 14-16, Akçakale’de yüzde 12-15, Siverek’te yüzde 10-12 arasında çocuk yaşta doğum var. Meltem Suat, çocuk hamileliği gizleme yolunu da sıralamış. Buna göre kimlik takası (yetişkin bir akraba üzerine kayıt), kemik yaşı istismarı, kuma üzerine kayıt en bilinen yöntemler. Araştırmanın detaylarına göre çocuk doğumunun bir kısmı göç kaynaklı iken bir kısmı ise göçün de katkısıyla kırsala doğru çocuk doğumunun normalleşmesinden kaynaklanıyor.
DEVLET GÖRMEZDEN GELİYOR
15-18 aralığında olan da var, 10-15 yaş aralığında hukuken cinsel istismar suçu kabul edilenler de. Meltem Suat, sağlık personelleriyle yaptığı görüşmelere dayanarak “Gezici sağlık ekiplerinin sahadan çekilerek ‘masabaşı’ sisteme geçmesi kırsaldaki istismar vakalarını tamamen korumasız bırakmıştır” tespitine yer vermiş. Şu satırlar çok çarpıcı: “Saha çalışmasında, 70 yıl boyunca hiçbir resmi kaydı yapılmamış, ‘hukuken var olmamış’ bireylerle karşılaşılmıştır. Bu durum, devletin kayıt sistemindeki devasa boşluğun kanıtıdır.”
Araştırma, çocuk istismarı davalarına yer vermiş. Buna göre kentte son iki yılda 1008 dosya açılmış. Dosyaların büyük çoğunluğu ise tavsıyor. Araştırmaya göre yüzde 54.8’i soruşturma aşamasında bekliyor. Yüzde 21.8’i yani beşte biri mahkemeye taşınmış. Yüzde 22.2’si hakkında ise rıza veya şikâyet yok denerek takipsizlik kararı verilmiş. Yani yargı yarattığı “cezasızlık ekosistemi” ile çocuk doğumunu olağanlaştırmış.
Sonuç olarak...
“Nüfus artışını sayısal başarı olarak gören” model, çocuk gebelikleri görmezden gelmeyi beraberinde getirmiş. Rapor, ortaya çıkan tabloyu rastlantısal bir hizmet aksaması değil, sistematik olarak idari ve yargısal geri çekilmenin sonucu olduğunu söylüyor: “Sağlık Bakanlığı’nın son 6 yıldır aile planlaması materyallerini kesmesi ve mobil sağlık ekiplerinin kırsal denetimlerini ‘masa başı’ faaliyetlere indirgemesi, bölgedeki çocuk gebeliklerini kamusal denetimin dışına itmiştir. Bu durum ensest ve çocuk istismarı vakalarının aile içinde gizlenmesine (kimlik kaydırma, evde doğum vb.) olanak sağlayan bir ‘koruma kalkanı’ işlevi görmektedir.”
ÇOCUK GÖZÜNDEKİ YAŞLILIK
Raporu okuyup bitirdikten sonra sahadaki araştırmacı Meltem Suat’ı aradım. Her şeyi şöyle özetledi: “Şanlıurfa ve Gaziantep’in tozlu köy yollarında, ‘gezici sağlık ekipleri’nin uğramayı bıraktığı o ‘gri bölgelerde’ dolaşırken şunu anladım: Burada devlet, 1983’te kendi çıkardığı Nüfus Planlaması Kanunu’nu bir hayalete dönüştürmüş. Aile sağlığı merkezlerindeki o boş dolaplar sadece ‘doğum kontrol aracı’ eksikliğini değil, devletin kadın ve çocuk sağlığından elini nasıl çektiğini anlatıyor.”
Rakamların ardına gizlenen vakalar onu duygusal olarak sarsmış: “Sahada karşılaştığım en sarsıcı şey, 14 yaşındaki bir kız çocuğunun kucağındaki bebeğe bakarken gözlerinde gördüğüm o ‘yaşlılık’tı. Resmi kayıtlara göre o çocuk ya hiç yok ya da kâğıt üzerinde 30 yaşında bir kadının ‘ikinci kimliği’. Kırsalda kimlik hırsızlığı bir suçtan ziyade, bir ‘hayatta kalma ve suçu gizleme’ mekanizmasına dönüşmüş. Annesiyle aynı kimliği paylaşan, kendi kardeşini doğuran ama ‘babasının ilk eşi’ üzerine kaydedilen çocuklarla konuşurken Ankara’daki istatistiklerin ne kadar büyük bir yalan olduğunu iliklerime kadar hissettim. ‘Urfa olmasa nüfusumuz artmaz’ diyenlerin, o artan nüfusun kaçının 13-14 yaşındaki çocukların omuzlarına yıkılan bir enkaz olduğunu görmesi gerek.”
Çocuklara gelecek çizerek kurulan Cumhuriyet’in sonbaharının geldiği nokta böyle...
Bir yandan nüfus planlaması düşman ilan edildi. Yerine “en az 3 çocuk” sloganı, doğum teşvikleri vaatleri kondu. Sağlık sistemindeki aile planlaması birimleri, kürtaj imkânları yok edildi. İşin ilginci çocuk nüfus artacak sanılıyordu. Aksine... Yoksullaşmış, güvencesizleşmiş, geleceksizleşmiş toplum çocuk doğumundan kaçtı. Bu eğreti tablonun bedelini ise Urfa’nın kırsalı ödedi. Devletin elini eteğini çektiği kırsalda çocuk gebeler olağanlaşırken, dosyaların takipsizlikle kapatıldığı, sağlık sisteminin sırtını döndüğü çocuk gebeler; aile içinde “onur” diyerek sessizlik duvarlarına hapsedilen ensest vakaları patladı. Cumhuriyetin geleceği emanet ettiği çocukluğun hali bu.
Cumhuriyetin eşitlik düzeninin yerini imtiyazların aldığı rejimlerde çocuk gibi olabilmek bile bir ayrıcalıktır.
/././
Çocuklar işçileşiyor, çocuk işçilik dönüşüyor -Kansu Yıldırım / Evrensel
Kapitalizm, bir sömürü sistemidir ve Kuzey Amerika’daki pamuk tarlalarından Latin Amerika’daki devasa kahve çiftliklerine, Afrika’daki kobalt madenlerinden Doğu Asya’daki tekstil fabrikalarına dek tarihin her döneminde çocuk emeğini sömürerek büyür. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı 1800’lerin İngiltere’si de böyleydi; 2020’lerin Türkiye’si de aynı sömürü düzeni üzerinde yükseliyor.
Uluslararası Çalışma Örgütüne göre dünyada her 10 çocuktan 1’i emek piyasasında yer alıyor, bu da yaklaşık 160 milyondan fazla çocuk işçi olduğu anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde 5 ila 17 yaş arası her 5 çocuktan 1’i sağlıklarına ve gelişimlerine zararlı olduğu kabul edilen bir işte çalışıyor. Alt-orta gelirli ülkelerdeki tüm çocukların yüzde 9’u, üst-orta gelirli ülkelerdeki tüm çocukların yüzde 7’si çalışarak hayatını kazanıyor.
Fabrikalarda veya atölyelerde üretim tekniği gelişse bile, milyarlarca dolarlık teknolojik yatırımlara rağmen kapitalistler, beden gücü gerektiren emek yoğun işlerde çocukları “ucuz emek” olarak kullanmaktan çekinmiyor. Patronlar daha fazla kâr için daha çok çocuğun çalışma hayatına girmesini istiyor. İki hedefleri var:
Üretim aşamasında “beşeri sömürü” malzemesini yani güvencesiz ve düşük ücretle çalıştıracakları işçi sayısını artırmak.
Çocuk işçileri uzun saatler çalıştırarak kanunda sınırlandırılarak belirlenmiş haftalık çalışma süresini uygulama yoluyla uzatmak.
Patronlar daha uzun çalıştırdığı ancak daha az ücret verdiği çocuklar sayesinde yüksek kâr oranlarına ulaşır. Bunun için çocuk işçiliğin olgunlaşacağı toplumsal ortam ister. Yoksullaşma ne kadar yoğun olursa daha çok çocuğun erken yaşlarda işçileşmesi de o kadar hızlı olur.
Kötü ekonomik koşullarda yetişen ve büyüyen, temel ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar, erken yaşlarda çalışma hayatına katılır. 15-17 yaş arasındaki yaklaşık 4 çocuktan 1’i kayıtlı ve kayıt dışı istihdamdadır. Çocukları emek yoğun sektörler cehennemine iten koşulları yine en iyi çocuk işçiler anlatır. Evrensel’de çıkan bir röportajda Ankara Sincan Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan Çocuk İşçi Melih, “Cebimde para olmadan okula gitmektense çalışıp para kazanmayı tercih ederim. Okula devam etseydim ailemin verdiği 50-60 TL ile günü geçirmeye çalışacaktım. Parasız okula gitmektense çalışıp para kazanmayı tercih ettim” diyerek bu bağı gözler önüne seriyor.
Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla nüfus artış hızı binde 5 iken, işçileşme hızı yüzde 2 civarında arttı. İşçileşme hızındaki bu artış aslında gerçeği da tam olarak göstermiyor. TÜİK’e göre 15-17 yaş arasında çalışan çocukların oranı sadece yüzde 25.5. Bu da 981 bin çocuğun bir iş yerinde ücretli olarak çalıştığı ya da iş aradığı anlamına geliyor. Ne var ki, yaz aylarında okullar kapandığında tarım, hayvancılık, metal, inşaat, tekstil, mobilya gibi birçok sektörde çalışan çocuk sayısı 3 milyonu buluyor.
İşçileşen çocukların sayısı değiştiği gibi, çalışma biçimleri de dönüşüyor. TÜİK’in son yayımladığı çocuk iş gücü istatistiklerine baktığımızda 2006 yılından 2020 yılına doğru ailesinin yanında çalışan çocukların oranı düşerken, başkasının yanında yevmiyeli çalışan çocuk sayısının arttığını görüyoruz.
* 5-14 yaş grubunda ücretsiz aile işçisi çocuklar yüzde 49’dan yüzde 74’e yükselirken, 15-17 yaş grubunda yüzde 51’den yüzde 26’ya geriliyor.
* 5-14 yaş grubunda ücretli çalışan çocuklar yüzde 20’den yüzde 24’e yükselirken, 15-17 yaş grubunda yüzde 80’lere ulaşıyor.
Bu iki yaş grubu arasındaki farklılık dikkat çekici çünkü 15-17 yaş grubunda işçileşmenin hızı ve yoğunlaştığı alanlar sömürünün nerede ve nasıl gerçekleştiğini de gösteriyor.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin raporları bize yol gösterebilir. 5-14 yaş arasındaki çocuk işçilerin çoğunluğu; tarlada, sokakta, şantiyelerde ve atölyelerde güvencesiz şekilde çalışıyor. 15-17 yaş grubunda çocuk işçiler ise kent merkezlerinde sanayi, inşaat ve hizmet sektörlerinde istihdam ediliyor.
Anadolu coğrafyasının her yerinin organize sanayi bölgeleri ve KOBİ’lerle üretim merkezine dönüşmesi sonucunda 15-17 yaş grubunda çocuk işçilik, İstanbul-Kocaeli, Şanlıurfa-Gaziantep, Konya-Karaman-Aksaray, Adana-Hatay-Antalya-Mersin yani Marmara, İç Anadolu, Güney Akdeniz ve Güney Anadolu havzalarında yoğunlaşıyor.
Bu havzalarda inşaat sektöründe; sıvacı, duvarcı, ortacı gibi çırak ve kalfa adıyla ama iş yükü bakımından yetişkinlerle aynı şekilde çalışan genellikle ailenin diğer üyeleriyle ya da akrabalarıyla gelen çocuklar var. Ordulu, Samsunlu, Çorumlu, Vanlı, Ağrılı ve göçmen çocuklardan oluşan on binlerce çocuk işçi anlamına geliyor.
Hizmet sektöründe; son dönemde özellikle motokurye olan, AVM’lerdeki her dükkanda, yemek satılan her yerde satışta veya mutfakta çalışan, ayrıca sokakta; ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık, araba camı silme, atık toplama gibi işlerde çalışan; her şehirde her ana caddede çalışan on binlerce çocuk işçi var.
Sanayi sektöründe; merdiven altı iş yerlerinde, atölyelerde, eskiden büyük kentlerde iken şimdi Anadolu kentlerinin tamamına yayılan organize sanayi bölgelerinde (OSB), metalde, deride, kimyada, ağaçta çalışan kayıtlı ya da kayıt dışı on binlerce çocuk işçi çalışıyor.
Çocuk emeği, Anadolu’da hüküm süren fabrika rejimi nedeniyle kent çeperlerinde ve kent merkezlerinde çok ağır ve tehlikeli işlere doğru kayıyor.
Çocuk emeğinin hem yasallaşması hem de bu denli riskli hale gelmesi, gerek öğrenci gerek işçi adı altında sermaye birikiminde kullanılması, devlet politikalarından kaynaklanıyor. Çocuk emeğinin organize sanayi bölgelerinde, fabrikalarda, imalathanelerde, hizmet sektöründe “Meslek öğretme” veya “Meslek edindirme” adı altında kitleselleştirildiği bir dönemdeyiz.
Çocuklar MESEM programları ve mesleki eğitim politikaları ile işçileşirken derin bir sömürüye maruz kalıyor.
Milli Eğitim Bakanlığının 2024-2025 verilerine göre MESEM’lere kayıtlı çocuk sayısı 500 bin civarında olup haftanın dört veya beş günü işbaşı yapan 9’uncu, 10’uncu ve 11’inci sınıf öğrencilerin ücretleri (28 bin 75.50 x 0.30=) 8 bin 422.65 TL, 12. sınıf öğrencilerin ücretleri (28 bin 75.65 x 0.50=) 14 bin 37.75 TL’dir. “Çırak” ve “kalfa” statüsünde işçileştirilmiş çocukların günlük ortalama fiili çalışma süresi 8 saat ve üzeri.
MESEM’lerdeki en büyük sorun çocukların mesleki eğitim adı altında ağır ve tehlikeli işlerde, izinsiz ve soluksuz bir şekilde, tamamen patronun denetiminde 10 saate yakın çalıştırılması.
Saatlik asgari net ücret tutarının 124.78 TL olduğu düşünülürse 10 saat çalıştırılan bir “ögrenci-işçi”nin günde 1247 TL, ayda minimum 20 gün işbaşı yapması durumunda 24 bin 950 TL kazanması gerekir. Ancak 9’uncu sınıfta çalışan bir “öğrenci-işçinin” aylık kaybı en az 16 bin 528 TL! Bu para doğrudan patronların her ay cebine giriyor.
Yüz binlerce çocuk “eğitim” adı altında bir gün okula dört gün iş yerine gidiyor ve iş yerlerinde çalışma 5-6 gün ve 10-12 saate kadar çıkıyor. Bakanın da izin verdiği üzere gece 23.00’e kadar “İşi öğrenme bizzat işçi olarak çalışarak’” gerçekleşiyor.
Çocuklara verilen asgari ücretin üçte biri ila yarısı olan ücret ise İşsizlik Fonundan karşılanıyor. Patronun cebinden en fazla (o da isterse) verdiği yemek ya da harçlığı çıkıyor. MESEM kapsamında fondan son 3 yılda 80 milyar lira civarında kaynak patronlara verildi. Yani MESEM patronlar için ücretsiz bir iş gücü kaynağıdır.
Bu uygulamanın son iki yıldır ortaokul düzeyine indirilmesi için adımlar atılmaya başlandı. 17 Ocak 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle 5. ve 6. sınıflarda eğitim yılı süresince, 7. sınıfta ise eylül ayının son iş gününe kadar ortaokullardaki çocukların meslek ortaokullarına nakli yapılabilecek. Yani mesleki eğitim adıyla işçileştirme yaşı 10-11’e düşürülüyor. Sonuç olarak maddi durumu kötü olan ailelerden çocuklar MESEM’e gidiyor.
MESEM’lerden mezun olan herkes iş bulamıyor. Sermayeye milyar dolarlık kaynak yaratan mesleki eğitim sisteminin iş gücü piyasasıyla olan uyumsuzluğu gösteren veri setlerinden bir tanesi ne eğitimdeki ne istihdamdaki (NEET) genç nüfus oranı. 15-24 yaş NEET genç nüfus içinde mesleki veya teknik lise mezunlarının oranı 2024 son çeyreğinden itibaren artarak; 2024 son çeyrek ile 2025 üçüncü çeyrek arasında yüzde 24.8’den yüzde 28’e yükselmiştir. Mesleki eğitim sistemi mesleki beceri kazandırmaktan öte çocukları işçileştirirken, bir taraftan işsizlik üretiyor.
Türkiye’deki sömürü düzeni çocukların emeğini de geleceğini de gasbediyor. Sadece çocukların değil, ülkenin de geleceğini çalıyorlar.
/././