Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş -Fatih Yaşlı-
Bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.
Pazartesi günü, yüzlerce işçinin Ankara Kurtuluş Parkı’nda en temel hakları için direnmeye devam ettiği saatlerde, genç bir kadın etrafında jandarmalar, ellerinde kelepçe ve yüzünde bir tebessümle Milas Adliyesi’nin kapısından içeri giriyordu.
Yaklaşık bir aydır cezaevinde bulunan ve mahkemenin tutukluluğuna devam kararı verdiği kadının adı Esra Işık’tı, suçu ise “görevi yaptırmamak için direnme” olarak belirlenmişti.
Peki Esra Işık’ın direndiği “görev” neydi tam olarak, Esra neye direniyordu?
Bu görevin adı son derece ironik bir şekilde “acele kamulaştırma”ydı. İronikti; çünkü Muğla Akbelen’deki kamulaştırılacak alan köylülere aitti; yani zaten kamunun, halkın malıydı.
Kamulaştırmanın nedeni ise köylülerin ellerinden alınacak toprakların maden sahası olarak kullanılacak olmasıydı.
Peki maden kime ait olacaktı? Kamuya mı? Hayır elbette. Akbelen’in maden sahası ilan edilmesinin gerisinde Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin kömür ihtiyacının buradan karşılanacak olması vardı. Bu termik santral ise son yirmi yılın gözde şirketlerinden IC İçtaş ve Limak Enerji ortaklığında kurulmuştu.
Dolayısıyla “kamulaştırma” adı altında yapılan şey, kamusal çıkarların bir kenara bırakılarak özel çıkarlara öncelik verilmesi, kamuya ait olanın gasp edilmesi ve bunun şirketlere, holdinglere, patronlara devlet aracılığıyla devredilmesiydi.
Zaten Türkiye’de uzunca bir süredir kamulaştırma uygulaması, kamulaştırmanın ruhuna uygun bir şekilde, yani kamunun çıkarlarını gözeterek ve kamusal olanın lehine, özel olanın ise aleyhine sonuçlanacak bir mantıkla yürütülmüyordu. Bilakis, sermayenin çıkarları doğrultusunda ve ona yeni değerlenme alanları açacak bir mantık iş başındaydı.
İşte Akbelen’de de aynısı olmuştu ve kamu, yani halk buna itiraz ettiği için o halkın temsilcilerinden, direnişin öncülerinden biri olan Esra Işık tutuklanmıştı.
Kamulaştırma adı altında kamuya ait olanın gaspı bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri ve bu mekanizma en çok yeni maden sahaları oluşturulması, yeni madenler açılması için kullanılıyor. Ülkenin dört bir yanında ormanları, ağaçları, suları, insanları, canlıları düşünmeksizin her gün kilometrelerce karelik alan maden talanına açılıyor, yerli ve yabancı sermayeye ruhsatlar, imtiyazlar dağıtılıyor.
İşte Ankara’daki işçilerin emek hırsızlığına soyunan Doruk Madencilik ve bağlı olduğu holding, yani Yıldızlar SSS Holding de bunlardan biri.
Bahadır Özgür’ün “Memleketi Yıldızlar SSS Holding’e mi Ruhsatladınız?” adlı yazısından öğreniyoruz ki şimdiye kadar Yıldızlar Holding’e 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme olmak üzere tam 2364 ruhsat verilmiş. Bu ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler ve 205’i de enerji madenleri alanlarını kapsıyor.
(Geçerken not edelim: Dün Özgür Özel’in grup konuşmasında verdiği bilgiye göre bu iktidar öncesi dağıtılan toplam maden ruhsatı sadece 1186 imiş, 80 yılda dağıtılan 1186 ruhsata mukabil, AKP döneminde ise 386 bin maden ruhsatı dağıtılmış.)
Sadece bu bile olan biteni anlamak açısından yeterli ama Yıldızlar Holding’de “zamanın ruhu”nu, bu iktidarın ekonomi-politiğini anlatan çok sayıda ipucu var.
Holdingin şu an internet sayfasının açılışında bizi karşılayan ve baştan aşağı hamaset kokan açıklamanın altında imzası bulunan CEO Ali Vahit Atıcı, bir zamanlar TÜGVA’nın Bayburt İl Başkanlığı görevini üstlenmiş. Maliye Bakanlığı’nda danışmanlık da yapan Atıcı, 2023 seçimlerinde yine Bayburt’ta AKP’den milletvekili aday adayı olmuş.
İşçilerin maaşlarını dahi ödemeye tenezzül etmeyen Doruk Madencilik, Yıldızlar Holding’in bünyesindeki şirketlerden biri. Şirketin hikâyesi ise dediğim gibi zamanın ruhuna denk düşüyor: Fethullahçı çeteye finansman sağladığı gerekçesiyle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası TMSF tarafından el konulan NAKSAN Holding’e bağlı Yunus Emre Termik Santrali 2022’de açılan ihaleyle Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’e satılıyor.
Yıldızlar’ın palazlanmasında ve semirmesinde tıpkı Yunus Emre’de olduğu gibi özelleştirme başrolü oynuyor. Holding, 2004’de sahip olduğu varlıklar özelleştirme bedelinin katbekat üstünde olan Eti Gümüş A.Ş’yi satın alıyor ve ardından da madencilik alanında çok etkin bir konuma yerleşiyor.
Yıldızlar, sahip olduğu sayısız ruhsatla bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden arama faaliyetlerine devam ederken, bir yandan da seramik, granit, yer ve duvar karosu, doğalgaz santralleri ve termik santraller gibi alanlarda yeni yatırımlar yapıyor, büyüyor ve genişliyor.
Tüm bu palazlanıp semirme sürecine ise Doruk Madencilik örneğinde gördüğümüz üzere büyük bir hırsızlık, büyük bir soygun mekanizması eşlik ediyor. Yıldızlar bünyesindeki birçok şirkette yıllardır maaşlar düzensiz ödeniyor, işçiler ücretsiz izne çıkarılıyor, tazminatsız işten atılıyor vs.
Yıldızlar’da yaşananlara bakarak, “anlatılan senin hikâyendir” demek gerekiyor. Kurtuluş Parkı’nda belki bir avuç işçi direndi ama onların başına gelenler, bu ülkenin özellikle 12 Eylül’den beri yaşadıklarının bir özetinden ibaret.
Önce 24 Ocak Kararları ve ardından da 12 Eylül darbesiyle birlikte Türkiye’nin neoliberal talana açıldığını biliyoruz. 12 Eylül’den bugünlere uzanan süreçte Türkiye’de adım adım bir emek cehennemi inşa edildi. Sendikasızlaştırma, güvencesiz ve taşeron çalıştırma, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, kıdem tazminatına çökme, iş cinayetleri vs.nin damgasını vurduğu bir cehennem bu.
Bu emek cehenneminin kaçınılmaz sonucu olarak gelir dağılımı alt üst olmuş, asgari ücret ortalama ücrete dönmüş, halkı genelleşmiş ve derinleşmiş bir yoksulluğa mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda.
Ve bu Türkiye’nin tam tersi olarak, halka savaş açmış bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.
Yalçın Küçük bir televizyon programında çökülen ve halka kapatılan sahilleri kastederek, “hepsini elimizden aldılar, bugün halk hiçbirine giremiyor, iktidarımızda hepsini geri alacağız, hepsi yeniden halkın olacak” diyordu.
Bu düzende sadece halkın emeğiyle ürettiği zenginlik, emekçinin alın teri çalınmaz, ormanı da deresi de sahili de, denizi de, manzarası da çalınır, kamu mülkiyeti tasfiye edilirken özel mülkiyet küçük bir azınlığın lehine olmak üzere çoğaltılır.
Kapitalizm süreklileşmiş bir mülksüzleştirme düzenidir; sosyalizm ise halka ait olup da sermaye sınıfı tarafından, şirketler, holdingler tarafından çalınanı yeniden halkın, yeniden emekçilerin mülkü yapma mücadelesi demektir. Bu mücadele ya kazanılacaktır ya da insanın özel mülkiyet karşısındaki köleliği ve acziyeti derinleşerek devam edecektir.
/././
İran neden yenilmedi?-Engin Solakoğlu-
Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.Bu soruyu yöneltmek için erken olduğunu düşünebilirsiniz. Savaşın daha bitmediği açık. İran cephesinde silahlar susmuş görünürken Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Hint okyanusunda savaşın bir başka aracı olan abluka devam ediyor. Boğazın her iki tarafında ticari gemilere yönelik müdahaleler sürüyor.
Lübnan cephesinde de sözde ateşkes her zamanki gibi İsrail’in saldırı ve cinayetlerini durdurmuş değil.
Yine de gelinen noktada net olan tek bir şey var o da İran’ın yenilmemiş olduğu. İsrail ve ABD’nin birlikte yürüttüğü saldırı nasıl oldu da bu kez başarısızlığa uğradı sorusuna yanıt aramak emperyalizmle devam edecek mücadele bağlamında önemli. Amacım meseleye silahlar, füzeler, dronlar ekseninde bakmak değil. Zaten pek de anlamıyorum o işlerden. Kaldı ki, savaşı silahların değil, bilginin ve iradenin kazandığı gibi bir inancım var.
Savaşta ateş gücü kadar önemli olduğu söylenen keşif ve istihbarat bahsinde İsrail Birleşik Devletleri’nin sınıfta kaldığını söylemek çok mu iddialı olur, emin değilim. Görünen o ki, emperyalist cephe bu kez tam tanıyamadığı bir düşmanla çarpıştı ve kazanamadı.
Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.
Bunları şöylece derleyip toparlamak ve o sayede İran’ın neden yenilmediğini sorgulamak için yazmak istedim bu hafta.
Ana başlıklarla gidelim.
İran devleti bir an önce ahirete kavuşmak için uğraşan yobaz manyakların yönettiği bir molla rejiminden ibaret değilmiş. Savaş öncesinde ve sırasında öldürülenler ile yerlerine geçenlerin eğitimlerine, uzmanlıklarına, ilgi alanlarına baktığımızda beklenmedik bir manzarayla karşılaştık. Burada şuna dikkat çekelim. Türkiye’deki siyasal İslamcıların da bir özelliği akademik unvan merakı. Mastırlar, doktoralar, profesörlükler gırla gidiyor. Kâğıt üzerinde hepsi allame-i cihan. Ancak iş pratiğe gelince bu unvanları hangi dolambaçlı yollardan elde ettikleri derhal ortaya çıkıyor. Zarf mükemmel, mazruf tel tel dökülüyor.
İran’da durum farklı. Sözel ve sayısal anlamdaki eğitimlerini siyaset yapma biçimlerine yansıtmakta hiç zorluk çekmiyorlar. İranlı bir yetkilinin Kant üzerine doktorası varsa, kendisini ifade etme biçiminden bunu hemen anlıyorsunuz. “Batı”ya karşıtlıkları, bizimkiler gibi ağır cehalete ve uzanamadıkları ciğere mundar deme dürtüsüne değil, derinlemesine bilgiye dayanıyor. Bu bağlamda Batı’ya hâkim siyasi sınıfa da üstünlük sağlıyorlar. ABD’nin ortalama siyasetçisinin cehaleti zaten bilinmeyen bir şey değil ama Aydınlanmanın çıkış noktası olduğu kabul edilen Avrupa’da bu konuda müthiş bir gerileme var. Geçmişteki az çok okuyup yazan devlet insanlarının yerini, üç otuz paralık finans simsarları aldığı için düşünsel derinlikleri ve analiz yetenekleri de ona göre. Yönetenlerin bu vasatlığı, o sınıfın tercihleriyle şekillenen diğer alanlara da yansıyor. Medya da bunların arasında. Geçmişte, ideolojik konumlarından bağımsız olarak, çok önemli isimler çıkartan Batı medyasına şimdi tam bir paçozluk hali egemen. O paçozluk bir zamanlar Batı’nın en önemli silahlarından olan propaganda yeteneğini de geriletiyor. Batı medyasının sermaye etkisi ve korkusuyla gizlemeye çalıştığı gerçekler bir şekilde ortaya çıkıyor ve halka ulaşıyor. Şu haftalardır konuştuğumuz ve çoğu zaman hayranlıkla izlediğimiz Lego/Playmobil karakterlerinin kullanıldığı kısa videolar BBC, DW ve France 24’ün devlet destekli İsrail yanlısı propaganda faaliyetinden bin kez daha etkili.
Geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük medya tekellerinden biri olan Sky News’ta ilginç bir sekans yaşandı. Biri kadın biri erkek iki sunucu, İran’ın İslamabad Büyükelçisi’nin bir açıklamasını aktarırken, bir an durakladılar. Büyükelçinin Trump’ın İran’a yönelik savaşı yeniden başlatma tehdidine verdiği yanıt dünyaca ünlü İngiliz romancı Jane Austen’in “Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)” romanının açılış cümlelerinden alıntılanmıştı. İngiliz kadın sunucu bunu fark etti, erkek sunucu ise “hiç duymamıştım” dedi.
Çok dağıtmayalım. Türkiye’deki kasaba cahili siyasetçiler bir ya da iki yabancı dili iyi bileni casus olarak niteleme sefaletinden bir türlü kurtulamamışken İran’ın yönetici eliti Batı’yı derinliğine tanıyor. Bilgi güçtür diye boşuna söylenmiyor.
İran halkının büyük çoğunluğu yurtsever. Ulusal kimlik çok derin köklerden besleniyor. Ülkenin etnik anlamda çok parçalı olduğu doğru ancak bunlar asgari bin yıldır yan yana yaşıyorlar. Emperyalizmin el kitabındaki hazır formüller bu etnik grupların yurtseverliğini sarsmaya yetmiyor. Türkler, Kürtler, Beluciler, Araplar üzerine yapılan hesaplar tutmuyor. Bu yurtseverliğin sınandığı birinci boyut. İkinci boyut ise rejimin niteliğiyle ilgili. Politik ve ekonomik anlamda ideal olmaktan çok uzak bir yönetim var İran’da. Devlet kontrollü bir piyasa ekonomisinin yarattığı eşitsizliklerin yanında siyasal anlamda eli alabildiğine ağır bir yönetim şeklinin de haklı isyanlara yol açtığını biliyoruz. İran halkının hatırı sayılır bir bölümü ekonomik anlamda da, siyasal anlamda da daha iyi bir yönetimin mümkün olduğu görüşünde. İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırırken bir hesabı da buradaki yarığı derinleştirmekti. “Diaspora”daki kimi unsurları kullanmak da bu planın bir parçasıydı ama bu kısım tam bir bozguna dönüştü. Rıza denen soytarıyı hâlâ kanal kanal, kent kent dolaştırıyorlar. Hatta son gördüğümde bir cam fanusa koymuşlardı ama o İsrail kuklasının İran toplumundaki karşılığı sıfıra yakın. İsrail ve ABD’nin tuttuğu yol ve Rıza şaklabanına verdikleri destek salt İran’dakilerin değil, Diaspora’daki rejim karşıtlarının bile midesini kaldırdı. Demek ki, her haltı bildiği düşünülen, İran’ı casusluk ağlarıyla donattığı ve bu sayede bir dizi suikast gerçekleştirebildiği için övülen “alabildiğine kurnaz” İsrail ve ABD İran halkını doğru tahlil edememişler.
Ambargolu yaşam zorunluluğu İran’ı zayıflatmak bir yana güçlendirmiş. İran yönetimi sanki 46 yıldır bu savaşa hazırlanmış. ABD ve Batı’nın yaptırımlarını hayatın gerçeği gibi kabul ederek savaş için gerekli olabilecek birçok unsuru ya kendi üretir hale gelmiş, ya da geniş stoklar yaratmış. Bunları yaparken kayda değer bir sınai altyapı kurmuş. Bu altyapının en güçlü unsurlarından biri de yetişmiş ve yurtsever bir insan malzemesi hiç kuşkusuz. O yüzden de ülke bunlar yıkılsa da yeniden yapacağı bilincine sahip. ABD’nin o meşum B52’lerinin yarattığı yıkımın, İran’ın ve halkının savaşma iradesi üzerinde beklenen yıkıcı etkiyi yaratmaması da bundan.
Ambargo altında hayatın kazandırdığı bir diğer pratik de, savaşın hele de çok güçlü bir düşmanla savaşmanın her ülkede yaratacağı sıkıntılarla başa çıkma konusunda kendisini gösteriyor. Savaş ve izleyen deniz ablukası hiç kuşkusuz zaten bir süredir yüksek enflasyon altında ezilen İran halkını zorluyor. Bu arada, ABD Hazine Bakanı’nın, İran’daki krizin mali boyutunun Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yürütülen bir operasyonun sonucu olduğunu da anımsayalım. Başta sandığımız gibi, salt yapısal hatalardan veya yanlış yönetimden, yolsuzluktan kaynaklanan bir durum değilmiş anlaşılan. İran halkı savaş yüzünden zorlanıyor ama birincisi bu ilk kez olmuyor, ikincisi bunu ülkesini korumanın bir bedeli olarak görecek birikime sahip.
Yanılmıyorsam dün, siyonizmin en sinsi yayın organlarından New York Times’da bir haber vardı. Ülkesine söverek maişetini temin eden bir insancığa yazdırmışlar. “Kadıncağız” deyince kızıyorlar, o yüzden “insancık” dedim Kıbrıslı Türkler gibi. Bu insancığa demişler ki, “sen git Türkiye-İran sınırına, savaş yüzünden İran halkının ne kadar perişan olduğunu yaz”. Gazeteci giren çıkanlarla konuşmuş. Bir bölümü isim vermek istememişler “rejim korkusundan”! İyi de kardeşim, sen bulunduğun ülkenin halkıyla da röportaj yapmaya kalkışsan ve yönetim aleyhine soru soracak olsan, bir kişi bile ismini vermeyeceği gibi, ya bir dayı gelip “git buradan” diyecek ya da teyzenin biri karakola koşup ihbar edecek ve soluğu geri gönderme merkezinde alacaksın. Kime demokrasi satıyorsun acaba Van’da?
Neyse efendim gazeteci insancığımız bir de müthiş gözlem yapmış. Gelen İranlılar Türkiye’den çiçek yağı alıyorlarmış. Türkiye’den 5 litresi ortalama 10 ABD doları tutan çiçek yağını 12 dolardan satıyorlarmış İran’da. Savaş bu hale getirmiş insanları falan... Yahu biz buna benzer hikayeleri 4-5 yıl önce Edirne ve Kırklareli’nde dinlemiyor muyduk? Bulgaristan’da savaş mı vardı? Kaldı ki, bahsettiği kâr oranı bizim üç harfli marketlerin açgözlü patronlarınınki ile karşılaştırıldığında hayırseverlik faaliyeti gibi kalıyor!
Sonuçta özgür basın diye yutturulan Batı basını, Washington’daki bunağın önüne konulan Mossad notlarını doğruymuş gibi göstermek için yürütülen bir propaganda faaliyetinden ibaret. Bunları ciddiye almamamız gerektiğini bizler zaten biliyorduk ama İran’ın ortaya koyduğu direniş sayesinde daha geniş kitleler de öğrenmiş oldular.
İran savaşı daha bitmedi. Sanırım öğreneceklerimiz de öyle.
/././
Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır -Gamze Yücesan Özdemir-
Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.Nisan çocuklara gelir bizim ülkede, çocuklar içindir. Egemen cumhuriyet olmak böyle bir şeydir: Hem emperyalistlere karşı durursunuz hem de egemen sınıflara “ellerinizi çocuklarımızın hayatından ve geleceğinden çekin” dersiniz. Ama biz bu Nisan’a bayram neşesiyle değil sert bir gerçekle girdik: Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gerçeğiyle. Çocukların oyun alanlarından, hayallerinden, eğitimden koparıldığı, “eğitim” adı altında sermayedarların çarklarının içine atıldığı bir düzenekle karşı karşıyayız… Şimdi takvim Mayıs’a dönüyor. 1 Mayıs’ta alanlarda yükselteceğimiz talepler, çocuklarımızın geleceği için olacak. Bu taleplerin başında ise başka bir eğitim talebi var. Başka bir eğitim, başka bir ülkenin kapısını aralayacak.
“Mesleki eğitim”, “beceri kazandırma” ve “istihdama hazırlık” gibi başlıklar bugün çocuk işçiliğinin üzerini örten kavramlara dönüşmüş durumda. Oysa bu başlıkların ardında değişmeyen bir ihtiyaç var: Ucuz, güvencesiz ve itiraz edemeyen emek gücü. Kapitalizm tarihsel seyri boyunca çocukları ya doğrudan ya da dolaylı biçimlerde üretim süreçlerine dahil etti. Dün fabrikalarda açıkça gördüğümüz çocuk işçiliği bugün inceltilmiş kavramların arkasına saklanıyor.
MESEM’ler bu işlevi görüyor. Çocuklar okul ile işyeri arasında sıkıştırılıyor ama gerçekte eğitimden koparılarak işgücüne dahil ediliyor. Ve süreç ideolojik bir çerçeve içinde meşrulaştırılıyor. “Altın bilezik”, “meslek sahibi olmak”, “erken hayata atılmak” gibi söylemler, çocuk işçiliğini görünmez kılmanın araçlarına dönüşüyor. Böylece çocukların sömürüsü, bütçelerini bir türlü toparlayamayan yoksul ailelere bulunmaz bir fırsat gibi sunuluyor. Gerçek ise tüm açıklığıyla ve şiddetiyle ortada: Çocuklar işçileşiyor çünkü aileler yoksul. Çocuklar işçileşiyor çünkü yetişkin emeği güvencesiz. Çocuklar işçileşiyor çünkü sermaye ucuz emek istiyor.
Tam da burada asıl soruyla yüzleşiyoruz: Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlendiği bir ülke kurulabilir mi? Bu soruya “hayır” diyenler ya da “çok zor” diyenler mevcut düzenin değişmezliğini savunuyor. Bu çevreler sadece öğrenilmiş çaresizlik düzeyinde kalsalar yine iyi, bu çevreler sınırsız sömürüye yol açan düzenlemelerde de keramet aramaya başlıyor. Başka bir yolun mümkün olduğunu göstermek, mücadelenin en önemli parçasıdır. Tarih bunun somut örneklerini sunuyor. Önümüzde bir deneyim, bir yön var: Politeknik eğitim.
“Her öğrenenin ufkunu, zihnini, hafızasını temel gerçekler bilgisiyle donatmalı, geliştirmeli ve mükemmelleştirmeliyiz” diyen Nadejda Krupskaya, politeknik eğitimin özünü bu cümlede somutlar. Politeknik, yani çok yönlü teknik ve beceri, Sovyetler Birliği’nde eğitimin temel ilkelerinden biriydi. Politeknik eğitim, insanın zihinsel ve bedensel etkinliğini bir bütün olarak ele aldı, teori ile pratiği aynı süreç içinde birleştirmeyi amaçladı. Ücretsiz ve bilimsel eğitimin bir hak olarak tanındığı Sovyetler Birliği’nde, politeknik eğitimle köylü çocuklarından, düşünen, üreten ve dünyayı kavrayan insanlar yarattı. Altın bilezik arıyor isek buraya bakmalıyız. Vasıflı, özgüvenli üretici bir insan sermaye için değil emek için düşünen bir sistemde ortaya çıkar. Bir çelik fabrikasında dökümcü olan Yuri Gagarin’i uzaya çıkan ilk insan yapan şey budur. Tekstil işçisi Valentina Tereşkova’nın fabrikadan uzaya uzanan yolculuğu da aynı sistemin sonucudur.
Politeknik eğitim, her ne kadar ilk kez Sovyetler Birliği deneyiminde somutlanmış olsa da, köklerini Marx ve Engels’de buluruz. Marx ve Engels eğitimin sınıfsal yapısı nedeniyle, kapitalist toplumda bilgiye erişimin parçalı, eşitsiz ve işbölümüne bağımlı biçimde örgütlendiğini vurgular. Politeknik eğitim ise diyalektik materyalizmin ışığında teori ile pratiğin birliğinde kurulur. Eğitim üretimle, yaşamla ve toplumsal süreçlerle canlı bir ilişki içinde şekillenir. Eğitim dersliklerle sınırlı kalmaz, atölyeler, fabrikalar ve farklı üretim alanları da onun ayrılmaz parçası olur. Bu yönüyle politeknik eğitim insanın çok yönlü gelişimini esas alan, üretimle bilgi arasındaki bağı yeniden kuran tarihsel bir müdahale olarak anlam kazanır.
Politeknik eğitimde kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkar. Burada insan makinanın basit bir uzantısı değil, belirli bir işi yaparken yaptığı işi kavrayan, ürettiğiyle bağ kuran bir öznedir. Yabancılaşmayı derinleştiren değil onu aşındıran bir hat açar. Öğrenmek ile yapmak, düşünmek ile üretmek aynı sürecin parçalarıdır. Öğrenciler erken yaşlardan itibaren el becerileriyle tanışır, ilerleyen aşamalarda teknik bilgi edinir ve üretim süreçlerinde yer alarak deneyim kazanır. Bu bütünlük, insanın hem düşünsel hem teknik hem de yaratıcı kapasitesini birlikte geliştirir.
Amaç insanı tek bir beceriye sıkıştırmak değil bütünlüklü bir gelişim hattı açmaktır. Politeknik eğitimde öğrenciler üretim süreçlerinin bütününü kavrar, kullanılan araçları, teknikleri ve bu süreçlerin gelişimini öğrenirler. “Nasıl yapılır” sorusunun yanı sıra “neden böyle yapılır” ve “nasıl geliştirilebilir” sorularına da yanıt ararlar. Böylece bilgi, ezberlenen bir içerik olmaktan çıkar, düşünmenin ve üretmenin aracı haline gelir. Bilginin ilgili makinanın kullanım kılavuzundan edinilmediği ama üretim ve yeniden üretim süreçlerinin gerekliliklerine göre birlikte üretildiği bir zemin kuruludur. Öğrenciye hazır bilgiler sunmak yerine, araştırma, inceleme ve çözümleme yolları açılır. Üretimin teknik yönleriyle birlikte tarihsel gelişimi ve toplumsal anlamı da öğrenme sürecine dahil edilir.
Sonuç olarak, aslolan eğitimin kimin için ve ne için örgütlendiğidir. Politeknik eğitimde amaç dar bir meslek öğretmek değil, insanı çok yönlü geliştirmektir. Üretim süreçlerine katılan çocuklar üretimde kendilerini, becerilerini geliştirirler. Bugün MESEM’lerde kurulan ilişki ise bunun tam tersidir. Eğitim pedagojik bir süreç olmaktan çıkar, ucuz emek teminine indirgenir. Politeknik ile MESEM arasındaki fark tam da burada belirginleşir: Biri insanı merkeze alır diğeri sermayeyi. Bu yüzden politeknik eğitimin beslendiği kaynaklara yönelmek, o birikimi yeniden hatırlamak ve kurucu damarlarıyla buluşmak bugün her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaç.
Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.
Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır.
/././