"TERÖRSÜZ TÜRKİYE" İLE MAKAS DEĞİŞECEK Mİ?
Devlet Bahçeli’nin 2025 boyunca yürüttüğü ve görüntü itibarıyla Erdoğan’ı arkasından sürüklediği "terörsüz Türkiye" söylemi, kuşkusuz ki Suriye’de yaşanan gelişmelerden bağımsız değil. Suriye’de oluşturulan kurguya paralel bir iş birliği Türkiye için de öngörüldü. Çok açık ki; Erdoğan ve Bahçeli’nin, yanlarına Öcalan’ı da alarak DEM’i iktidar cenahının yakınında tutacak yeni bir siyasal diziliş planladığı görülüyor. İmralı heyeti, Meclis komisyonu ve partiler arası ziyaretler şeklinde yürüyen süreç, neredeyse hiçbir somut çıktı üretmeden devam ediyor; anlaşıldığı kadarıyla böyle de ilerleyecek.
ABD ile kurulan ilişki ve bölgesel plana bakıldığında, Erdoğan ve Bahçeli için çok fazla seçenek de yok. Ancak sürecin varlığı ve Öcalan ile kurulan temaslar, bugüne kadar PKK karşıtlığı üzerinden konsolide olan AKP ve MHP tabanında fay hatları yarattı. Bu çatlakların büyüme ihtimali çok yüksek. Öte yandan sürecin somut çıktılarının olmaması, Kürt halkındaki soru işaretlerini güçlendiriyor ve Kürt seçmenin rejim karşısındaki konumunu değiştirmiyor.
Sonuç olarak; hem AKP hem MHP için yaklaşık 40 yıldır sürdürdükleri siyasetten vazgeçmek durumunda kalabilecekleri bir süreç tanımlandı. Onlar için zorunlu bir "otoban" olarak görünen bu yol çıkmaza girerse, Erdoğan’ın masayı bir kez daha devirme ihtimali bugünlerde daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Bununla birlikte Erdoğan’ın elinin, 2013 çözüm sürecinde olduğu kadar rahat olmadığı açık; artık atacağı her adımda ABD onayına ihtiyaç duyuyor. Bölgesel zorunluluklar ile kendi seçmeninin beklentileri arasındaki dikenli yolda yürümeye çalışacak.
VELİAHT SEÇİMİ KAVGAYI BÜYÜTTÜ
Erdoğan’ın en çok zorlanacağı konulardan biri de hem parti içindeki hem de MHP ile olan gerilimi idare etmek olacak. Geçen yıldan kalan en önemli gelişme; Erdoğan ailesi ve Saray cenahının veliaht olarak Bilal Erdoğan’ı seçtiğini zımnen deklere etmesiydi. Bilal Erdoğan sahnede daha çok göründükçe bu durum farklı hassasiyetleri tetiklemeye devam ediyor. Mesele tek başına Erdoğan’dan sonra kimin başkan olacağı olsaydı aşmak daha kolay olabilirdi; ancak konu, Erdoğan için tasarlanmış olan "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"nin o olmadan nasıl yürüyeceği sorusuna gelince MHP dâhil ittifakın tüm klikleri hareketleniyor. Bu durum, rejim tartışmalarını da içine alacak şekilde genişliyor.
Tarafların Erdoğan sonrasına dair mücadelede yer kapmaya çalışması işin doğasında var. Medyada, iş dünyasında ve parti kadrolarında yaşanan kavgalar bunun işareti. 2026, çok daha fazla operasyon ve dosya savaşına sahne olacak. MHP’nin geçen hafta dillendirdiği "yeni anayasa" tartışması da bu kavgadan bağımsız değil. MHP; seçimle gelecek iki başkan yardımcısı ve kabineye Meclis onayı önererek, aslında "yarı başkanlık" rejiminin kapısını aralamış oldu. MHP, "Bilal Erdoğan ile devam" diyenlere; "O iş o kadar kolay değil, bazı noktalarda uzlaşmamız lazım" mesajını şimdiden verdi. Erdoğan’a duyulan ihtiyaç şimdilik kavgayı sınırda tutsa da kum saati tersine işledikçe süreç daha da sertleşecektir.
HALKIN ÖFKESİNİ BASTIRMAK ZOR
Tüm bu başlıklar içinde biri var ki, her geçen dakika tek adam rejiminin sonunu hazırlıyor: Rejim artık halk nezdinde rıza üretemiyor. Giderek yoksullaşan, özgürlükleri elinden alınan ve geleceği çalınan milyonlar, iktidarla köprüleri attı. Yaklaşık altı yıldır kesintisiz süren yoksullaşma ve gelir adaletsizliğindeki devasa uçurum, sokakta büyük bir öfke biriktirdi. Milyonların "geçinemiyoruz" çığlığı, en üst perdeden konuşulan siyasi teorileri yerle bir ediyor.
TÜİK verilerinin bile gizleyemediği o gerçek; toplumun en zengin %20’sinin gelirin yarısına el koyduğu Türkiye fotoğrafı, öfkeyi daha da büyüttü. 2026, ekonomik şiddetin artık sadece bir geçim derdi değil, rejimin meşruiyetini kemiren en büyük siyasi kriz olduğu yıl olacak. Cebi boşalmış kitlelere "sabır" dışında bir şey söyleyemeyen Erdoğan için bu yıl hepsinden zor geçecek.
ÇÖZÜLME DÖNEMİ…
Erdoğan ve ekibi her gün güç gösterisi yapsa da iktidara geldikleri günden bu yana geçen 23 yılın en zayıf ve kırılgan anındalar. Tek adam rejimi, 2026’nın tamamını buz üstünde geçirecek. Her biri iktidar yıkacak devasa sorunlarla baş başalar. Tek bir hata bile mutlak yenilgiyi beraberinde getirebilir. Küçük bir tökezlemede ayağa kalkamayacaklarının kendileri de farkında.
Görkemli güç gösterilerinin arkasında çözülen bir iktidar ve halkın gözünde meşruiyetini yitirmiş bir rejim var. İktidar, 2026’yı muhalefet için katlanılması zor bir yıl haline getirmeye çalışsa da toplumsal muhalefet güçleri bu baskılara karşı deneyimli. 2026’da gerçek sınavı Erdoğan ve tek adam rejimi verecek.
/././
İklim krizinden Venezuela’ya uzanan yol -Özgür Gürbüz-
Filmi biraz başa, son ABD seçimlerinin öncesine saralım. Petrol ve gaz şirketleri Donald Trump’ın seçim kampanyasına Ocak 2023 ile Kasım 2024 arasında 96 milyon dolar bağışladı. Rakibi Kamala Harris ise aynı sektörden sadece 10 milyon dolar alabildi. Doğrudan Trump’a verilen bağışın yanı sıra 243 milyon doları Kongre’ye lobi yapmak, 80 milyon doları da reklam kampanyalarını desteklemek için harcadılar. Temsilciler Meclisi’nden valilere kadar birçok farklı bağışı da eklenince miktar yarım milyar dolara (445 milyon dolar) yaklaşmıştı. Bu konuda detaylı bir rapor hazırlayan Climate Power adlı grup, gerçek rakamın açıklanmayan ve farklı yollarla aktarılanlar da hesaba katılırsa çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.
Özetle söylersek Trump ve arkadaşları, seçimi kazanmalarında büyük paya sahip petrol ve gaz şirketlerine borcunu ödemeye devam ediyor. Venezuela’ya yapılan saldırı ve ardından yaptığı açıklamalar, fosil yakıt (petrol, kömür ve gaz) şirketlerine yeni sahaların ve yeni ticaret kanallarının silah zoruyla, zorbalıkla hediye edileceğinin itirafı gibiydi.
Trump’ın fosil yakıt şirketleri adına çalışması aslında seçimden hemen sonra başladı. İklim krizini inkar eden Trump, aslında bunu bilimsel verileri ciddiye almayan biri olduğu için değil, iklim krizinden çıkışın fosil yakıtlarla vedalaşmayı gerektirmesi nedeniyle yapıyordu. İkisi bir arada olamazdı. Kömür, petrol ve gaza öncelik verip, rüzgar ve güneş enerjisine çocuksu argümanlarla her fırsatta saldırması onu destekleyen çıkar çevrelerine hizmet etmek içindi.
NASA’dan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne kadar birçok bilimsel çalışma yapan kurumun verilerine müdahale edildi. İklim kriziyle ilgili resmi internet sitelerinden bazı bilgiler çıkarıldı. “İklim krizi”, “çevresel adalet” veya “iklim değişikliği” kavramları, “iklim değişkenliği” veya “iklim değişimi” gibi iklimin değişmesinde insan etkisinin olmadığını ima eden başka kelimelerle değiştirildi.
Trump kabinesini de iklim krizinin finansörlerinden seçti. Çevre Koruma Dairesi’nin başına getirdiği Lee Zeldin, gaz ve petrol şirketlerinden 400 bin dolarlık bağış kabul etti. Enerji Bakanı koltuğuna oturtulan Chris Wright, ABD’de hidrolik kırılma yöntemiyle petrol ve gaz çıkaran (kaya gazı veya petrolü de deniyor) en büyük şirketlerinden Liberty Enerji’nin Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Elbette o da iklim inkarcısı. Trump’ın, “iklim değişikliği histerisi, Amerika’daki işleri Meksika ve Çin gibi yerlere ihraç etmek için siyasi bir bahane” sözlerini sahiplenen Brooke Rollins Tarım Bakanı oldu. Paris Anlaşması’ndan çıkılmasını savunan biriydi.
Trump’ın Çin ile ilgili sözleri aslında iklim inkarcılığından fosil yakıt destekçiliğine uzanan politikalarının arka planını özetliyor. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervleri sıralamasında ilk 10 ülke arasında Venezuela birinci, İran üçüncü, Rusya sekizinci ve ABD 10. sırada. ABD’yle “işbirliği” içinde olmayan ülkeler dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 35’ine sahip. İran ve Venezuela’da durum değişirse ABD dolaylı da olsa dünya petrol rezervlerinin yüzde 95’ine yakınını kontrol edecek.
Küresel gaz rezervlerine bakıldığındaysa Rusya yüzde 24 ile zirvede yer alıyor onu yüzde 17 ile İran izliyor. İran’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği bir durumda dünya gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i Trump’ın kontrolüne geçebilir. İsrail’le birlikte Somaliland ve Yemen üzerinden ticaret yollarının kontrol edilmesi de işin bir başka ayağı. Trump’ın planının ilk bölümü bu.
İkinci bölüm ise Çin’le ilgili. Çin’in ciddi bir petrol rezervi yok, gaz rezervi de kendi talebini bile karşılayacak düzeyde değil, halihazırda talebin yarıya yakını ithalatla karşılanıyor. Çin bu yüzden enerji politikasında çok farklı bir yol izliyor. Hem rüzgar hem de güneş enerjisinde dünyadaki kurulu gücün yarıya yakını Çin’de. Haliyle Çin üretimde de her iki alanda lider. İklim kriziyle mücadelede güneş ve rüzgar enerjisinin öne çıkması Çin’in başka ülkelere güneş paneli ve rüzgar türbini satmasının da yolunu açıyor. ABD bu yarışta çok geride kaldı ve üretimde Çin’le maliyet ve kapasite yarışına girme şansı yok denecek kadar az. O yüzden de enerjide asıl oyuncunun petrol ve gaz olması işine geliyor. Böylece Çin’i hem elinde tuttuğu kaynaklarla sıkıştırabilecek hem de yenilenebilir enerjideki liderliğini boşa çıkaracak.
ABD’nin iklim müzakerelerini sabote eden, iklim inkarcılığını destekleyen tüm politikalarının Venezuela ve İran saldırılarıyla ilişkisi var. Fosil yakıt imparatorluğunda ABD önemli bir güce sahip ve daha da güçlenebilir. İklim krizini durdurma mücadelesinin ve fosil yakıtlardan vazgeçme hareketinin güçlenmesi ise dünyadaki dengeleri değiştirecek güce sahip.
/././
‘Asrın inşa ve ihyası’na makyajlı dokunuş -Gözde Bedeloğlu-
6 Şubat depremlerinde ağır yıkım yaşayan kentlerin başında Hatay geliyor. Yirmi dört binden fazla can kaybının yaşandığı kentte yüz binlerce insan konteynerlerde kalmayı sürdürürken, barınmanın yanında eğitim ve sağlık hizmetlerinde yaşanan sıkıntılar da gündemden düşmeyen diğer önemli başlıklar…
***
6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde ve 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden yaklaşık iki ay önce Hatay’da, partisinin ilçe belediye başkan tanıtım toplantısında bir konuşma yaptı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı” dedi. 2019 seçimleri için de benzer bir konuşma yapmış; merkezi yönetim ile uyumlu olmayanların iflas edeceğini, seçimi alsalar bile yürütemeyeceklerini söylemişti. İstanbul seçimlerini üç kez kazanmış ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu bugün, ekibiyle birlikte Silivri’de.
***
31 Mart 2024 yerel seçimlerini Cumhur İttifakı adayı Mehmet Öntürk kazandı. 6 Şubat depremlerinin ikinci yıl dönümü olan 2025’e geldiğimizde Hatay’da barınmanın yanında eğitimde ve sağlıkta da sorunlar devam ediyordu. Bazı okul binaları kamu kurumları tarafından kullanılıyor ve Eğitim-Sen’in hazırladığı rapora göre, Hatay’da okullaşma oranı hızla düşüyordu. Binlerce öğretmen ise konteynerlerde yaşıyordu. Bölgede sıklıkla elektrik ve su kesiliyordu. Hükümet, okul öncesi verilen ücretsiz yemeği deprem bölgesi dahil tüm yurtta kaldırmıştı, dolayısıyla teknik sıkıntılara bir de yetersiz beslenme ekleniyordu.
***
Deprem bölgesindeki inşaat çalışmaları sebebiyle solunum yolu hastalıklarında ciddi bir artış yaşanmıştı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) tarafından hazırlanan ikinci yıl raporunda, konteyner kentler ve belirsizlik ortamının, toplumun ruh sağlığını ciddi şekilde olumsuz etkilediği; kronik psikiyatrik hastalıkların takibinde kritik öneme sahip toplum ruh sağlığı merkezlerinin, Hatay’ın merkez ilçeleri Defne ve Antakya’da hâlâ bulunmadığı belirtildi. Bunun yanında ülkede yaşanan ekonomik krizin deprem bölgesindeki etkisi elbette daha da yıkıcı algılanıyordu.
***
Erdoğan’ın, “31 Mart akşamı yeni bir dönem, ben inanıyorum ki Mehmet Öntürk kardeşim ve ekibiyle ayağa kaldıracaktır” dediği Hatay’da depremin üçüncü yılına doğru pek çok sorun hâlâ devam ediyor. Demek ki yerel yönetim merkezi yönetimle uyum içinde bile olsa, ana problemi üreten merkezi yönetimde bir şeyler değişmeyince gereken ilerlemeler de pek tabii sağlanamıyor. Kar ve fırtına etkisi altındaki Hatay’da, son günlerde 72 saate varan elektik kesintileri yaşanıyor. Hatay Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) yaptığı açıklamada, özellikle konteynerlerde elektriksiz, ısınmasız ve iletişimsiz kalmış, bebekler ve yaşlıların hipotermi riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek şehirdeki durumun acil şekilde düzeltilmesi çağrısında bulundu. Altyapı, planlama ve kalifiye personel yetersizliğinin etkisi vurgulandı. Elektrik bakım, onarım ve dağıtımının özelleştirilmesiyle bölgede hizmet vermeye başlayan Toroslar EDAŞ’ın uyarılara rağmen gerekli tedbirleri almakta yetersiz kaldığı görüldü.
***
Erdoğan, 2024 yerel seçimleri öncesi “El ele, gönül gönüle vererek hizmet ve eser siyaseti hasretini bitireceğiz” diye seslendiği Hatay’a bu kez deprem konutlarının kura çekiliş töreni için gitti. Erdoğan’ın “Anka kuşu misali yeniden ayağa kaldırdık” dediği kentte varışından önce geçeceği yollar asfaltlandı. İnşaatlar ve konteynerlerin önü kapatıldı. Bisiklet yolları boyandı. ‘Eser siyaseti’, kentteki şantiyeleri brandalarla gizlemek suretiyle yerine getirildi. Hükümet erkânının boyalı, makyajlı fotoğraflarla bezeli kente bakıp da “bugün bambaşka güzel” dediği Hatay, üç yılın sonunda çamur ve toz içinde koca bir inşaat sahası. Keşke şehri makyajlamak için gösterilen çabanın en azından üçte biri çekiliş töreninin doğru yapılması için harcanmış olsaydı. Bir dairenin sekiz farklı aileye çıkması engellenebilir, mağdur insanlar bu karda kışta, mart ayında yapılacak ikinci kuraya kadar beklemek zorunda kalmazdı. ‘Asrın ihyası ve inşaası’ böyle müjdelenmez.
/././
Venezuela ilk değil: Kronolojik olarak ABD'nin emperyalist müdahaleleri ve işgalleri -Zafer TAŞKIN-
ABD'nin Venezuela'ya saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırmasına tepkiler sürüyor. Washington'un son Venezuela saldırısı; askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgallerle dolu kanlı geçmişini yeniden hatırlattı.
Amerikan emperyalizminin son hedefi Venezuela oldu.
Venezuela başkenti Karakas'ı vuran ABD, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı.
ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısı, bölgeye yönelik ilk müdahelesi değil.
Washington, Latin Amerika'dan Ortadoğu ve Asya'ya kadar kanlı bir geçmişe sahip.
ABD'NİN İŞGAL VE MÜDAHALELERİNİN KRONOLOJİSİ
1950–1953 Kore Savaşı: Kore yarımadası, II. Dünya Savaşı sonrası 38. paralel boyunca ABD ve Sovyetler etkisiyle ikiye bölündü. ABD, “komünizmi durdurma” bahanesiyle Güney Kore’yi savundu ve Kore halkını birbirine düşman ederek bölgeyi kendi stratejik kontrolüne aldı. Savaş, halkların değil, büyük güçlerin çıkarlarının çatışmasıdır.
1953 İran – Musaddık Darbesi (Operation Ajax): Halkın seçtiği Başbakan Musaddık, petrolü millileştirdiği için CIA destekli bir darbeyle devrildi. ABD, bağımsız ve halkçı bir hükümete tahammül edemediğini açıkça göstermiştir; demokrasi söylemi, emperyal çıkarların önüne geçememiştir.
1954 Guatemala Müdahalesi (Operation PBSUCCESS): Toprak reformu ve kamucu politikalar izleyen hükümet, ABD şirketlerinin çıkarlarını tehdit ettiği gerekçesiyle devrildi. Guatemala, uzun yıllar sürecek iç savaş ve diktatörlük dönemine sürüklendi; ABD, halkın kendi kaderini tayin hakkını hiçe saymıştır.
1955–1975 Vietnam Savaşı: ABD, “komünizmle mücadele” gerekçesiyle Vietnam’a müdahale etti; milyonlarca sivil öldü ve ülke harabeye döndü. Halkın özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, emperyal çıkarlar uğruna yok sayıldı.

1958 Lübnan Müdahalesi (Blue Bat Operasyonu): ABD’nin Orta Doğu’da "Eisenhower Doktrini" çerçevesinde yaptığı ilk doğrudan askeri müdahaledir. Bölgedeki milliyetçi yükselişi (Nasır etkisi) durdurmak amacıyla 14 bin deniz piyadesi Beyrut’a çıkarılmıştır.
1961 Domuzlar Körfezi Çıkarması (Bay of Pigs): ABD, Küba’daki sosyalist devrimi boğmak için askeri müdahalede bulundu. Sosyalist bir halkın kendi kaderini tayin hakkına karşı yapılan bu operasyon, emperyalizmin açık şiddet uygulaması olarak kayda geçti.
1961 Dominik Cumhuriyeti – Trujillo’nun Öldürülmesi: ABD destekli diktatör Rafael Trujillo’nun öldürülmesi, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda lider tasfiyesi uygulamasının bir örneğidir. ABD, kendi denetiminde bir rejim kurulmasını garantilemiştir.
1961 Kongo – Başbakan Lumumba’nın Öldürülmesi: Halkçı başbakan Patrice Lumumba, doğal kaynakların halkın denetiminde olmasını savunduğu için ABD ve Batılı güçler tarafından hedef alındı; devrildi ve öldürüldü. Bu, Afrika’daki bağımsız yönetimlere yönelik emperyal müdahalelerin sembolüdür.
1961–1962 Castro’ya Sekiz Suikast Girişimi (Operation Mongoose) ve 1962–1964 Küba Sabotajları (Operation Northwoods): ABD, sosyalist bir devrimi ortadan kaldırmak için sistematik suikast ve sabotaj planları uyguladı. Küba örneği, emperyalizmin sosyalist yönetimlere tahammülsüzlüğünü göstermektedir.
1964 Brezilya Darbesi: Halkçı Devlet Başkanı João Goulart, toprak reformu ve bağımsız dış politika izlediği için ABD destekli bir askeri darbeyle devrildi. ABD, "Brother Sam" operasyonuyla darbecilere lojistik ve askeri destek sağladı; bu darbe Latin Amerika’da onlarca yıl sürecek diktatörlükler zincirinin ilk halkalarından biriydi.
1964-1973 Laos ve Kamboçya’nın "Gizli" Bombalanması: Vietnam Savaşı sırasında ABD, resmen savaşta olmadığı Laos ve Kamboçya topraklarını tarihin en yoğun bombardımanlarından birine tuttu. Bu müdahale, bölge halkları üzerinde kalıcı bir yıkım bırakırken, Kızıl Kmerler gibi radikal grupların yükselişine zemin hazırladı.
1965 Dominik Cumhuriyeti Müdahalesi: Halkçı ve bağımsız bir yönetim zorla devrildi; ABD, Latin Amerika’da kendi çıkarları doğrultusunda yönetimleri şekillendirme politikasını sürdürdü.
1965-1966 Endonezya Katliamı ve Sukarno’nun Devrilmesi: ABD ve CIA desteğiyle, bağımsızlık yanlısı ve bağlantısızlar hareketi lideri Sukarno tasfiye edildi. Bu süreçte yaklaşık 500 bin ile 1 milyon arası komünist veya "sempatizan" olduğu iddia edilen kişi katledildi. Bu, 20. yüzyılın en büyük kitlesel kıyımlarından biridir.
1967 Yunanistan "Albaylar Cuntası": ABD'nin NATO kanalı üzerinden askeri darbeyi desteklemesi, Avrupa’da demokrasi söyleminin stratejik çıkarlar (komünizmle mücadele) uğruna nasıl feda edildiğinin önemli bir örneğidir.
1973 Şili Darbesi: Sosyalist Salvador Allende’nin seçilmiş hükümeti, ABD destekli askeri darbeyle devrildi. Şili, neoliberal politikaların dayatıldığı, halkın demokratik iradesinin yok sayıldığı bir ülkeye dönüştürüldü.

1976 Cubana Uçağı Patlatılması: ABD destekli şiddet, sivil hedefleri bile kapsadı; emperyalizmin, halkçı ve bağımsız düzenlere karşı her türlü yöntemi meşru gördüğünü ortaya koydu.
1980’ler Orta Amerika Müdahaleleri: Nicaragua, El Salvador ve diğer ülkelerde ABD, kontrgerilla ve paramiliter güçler aracılığıyla halkçı hareketleri bastırdı. Emperyal güçler, bölgedeki yönetimleri kontrol etti ve halk iradesi devre dışı bırakıldı.
1982–1992 Afganistan’a Müdahale (Yeşil Kuşak / Carter Doktrini): ABD, Sovyetler’e karşı stratejik bir blok oluşturmak için Afganistan’daki dincî grupları CIA aracılığıyla silahlandırdı ve finanse etti. Bu destek, ülkeyi 20 yıl süren kesintisiz bir savaşa sürükledi. Sovyetler çekildikten sonra, ABD kendi çıkarlarını güvence altına aldı ve Taliban’a fiilen iktidarı bıraktı. CIA destekli grupların kontrol ettiği bölgelerde uyuşturucu üretimi patladı; Afganistan dünya eroin üretiminde ilk sıralara yükseldi. Bu, bir ülkeyi kaosa sürükleyip uzun süreli savaş ve uyuşturucu ekonomisiyle kontrol etmenin en açık örneğidir.
1983 Grenada İstilası: ABD, halkçı yönetime rağmen askeri güç kullanarak Grenada’ya müdahale etti ve kendi çıkarlarına uygun bir rejim kurdu.
1986 İran-Kontra Skandalı: ABD, Latin Amerika’da gizli ve yasa dışı yollarla müdahaleler yürüttü; emperyal politikanın hukuksuz ve çıkar odaklı yüzü ortaya çıktı.
1986 Libya Bombardımanı: Muammer Kaddafi yönetimine yönelik hava saldırıları, bağımsız Arap milliyetçiliğine karşı bir güç gösterisidir.
1989–1990 Panama İşgali: ABD, General Noriega’yı devirdi ve ülkeyi doğrudan kontrol altına aldı. Uluslararası hukuk çiğnendi ve bölgesel çıkarlar zorla dayatıldı.
1991 Körfez Savaşı: ABD, petrol ve stratejik çıkarlar uğruna Irak’a müdahale etti; “demokrasi” ve “terörle mücadele” söylemleri emperyal işgallerin meşruiyetini sağlamak için kullanıldı.
1992–1995 Somali Müdahalesi: ABD, iç savaş ve insani kriz bahanesiyle müdahale etti. Resmî söylem “barışı sağlamak” olsa da pratikte ABD askeri güç, ülkede uzun süren istikrarsızlık ve kaosa katkıda bulundu.
1994 Haiti Müdahalesi (Demokrasiyi Koruma Operasyonu): Jean-Bertrand Aristide’in geri getirilmesi bahanesiyle yapılmış olsa da, aslında Haiti’nin ekonomik yapısını neoliberal politikalara açma ve ABD kontrolünde tutma amacı taşıyordu.
1995–1999 Bosna ve Kosova Müdahaleleri: ABD, NATO aracılığıyla müdahil oldu; resmî söylem “insani müdahale” olsa da bölgenin jeopolitik dengeleri ve Batı hegemonyası gözetildi.
2001 Afganistan İşgali: ABD, “terörle mücadele” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti; halkın iradesi hiçe sayıldı ve yönetim ABD çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirildi. İşgal süresince ülke savaş, yoksulluk ve istikrarsızlığa mahkûm edildi. ABD, kendi çıkarlarını güvence altına aldıktan sonra ülkeyi Taliban’a teslim ederek geri çekildi, halkı barbar ve gerici bir rejimin insafına terk etti. Bu, emperyal çıkarlar uğruna bir ülkeyi yüzüstü bırakmanın somut örneğidir.

2003–2011 Irak İşgali ve Sonrası: ABD liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Nisan 2003’te Irak’ın başkenti Bağdat’ı işgal ederek Saddam Hüseyin’in rejimini devirdi. Saddam, 13 Aralık 2003’te Amerikan askerleri tarafından yakalandı ve 30 Aralık 2006’da idam edildi. ABD işgali, halkın iradesini hiçe sayarak ülkeyi kısa sürede parçalamış, devlet mekanizmalarını çökertmiş ve doğal kaynaklarını doğrudan emperyal kontrol altına almıştır. Rejim değişikliği ve işgal, Irak’ı uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık ve dış müdahale dönemine sürüklemiş, ülke halkı ağır bir insani felaketle yüz yüze kalmıştır. Bu süreç, ABD’nin stratejik ve ekonomik çıkarları uğruna bağımsız bir ülkeyi sistematik olarak çökertmesinin açık örneğidir.
2011 Libya Müdahalesi: İç savaş içindeki Libya’ya ABD liderliğindeki NATO güçleri müdahale etti. ABD, hava saldırıları, özel operasyonlar ve lojistik desteğin büyük kısmını sağlayarak müdahalenin fiili yöneticisi oldu. Kaddafi rejimi devrildi, ülke parçalandı ve uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi. Müdahale, ABD’nin emperyal çıkarları doğrultusunda, bağımsız bir Arap ülkesini kontrol altına alma ve kaynaklarını denetim altında tutma stratejisinin açık bir örneğidir. Halkın kendi kaderini tayin hakkı tamamen yok sayıldı ve ülke, emperyal müdahale sonucu barış ve istikrar yerine kaos ve yabancı kontrol altında kaldı.

2014–2021 Irak ve Suriye’de IŞİD’e Karşı Operasyonlar: ABD, “IŞİD’e karşı savaş” adı altında uzun süre hava bombardımanları, özel kuvvet operasyonları ve bölgesel manipülasyonlar yaptı. Bölge istikrarsızlaştırıldı ve ABD emperyal nüfuzu güçlendirildi.
2016–2020 Afrika ve Orta Doğu Hedefli Drone ve Özel Operasyonlar: ABD, Somali, Yemen, Pakistan ve Nijerya’da drone saldırıları ve özel kuvvet operasyonları yürüttü; çoğu operasyon sivillere zarar verdi.
2026 Venezuela Operasyonu: ABD özel kuvvetleri, Nicolás Maduro yönetimine doğrudan müdahale ederek ülkeyi kontrol etmeye dönük geniş çaplı bir operasyon yürüttü. Bu müdahale, egemen bir ülkenin halk iradesini hiçe sayarak, ABD emperyal çıkarları doğrultusunda yönetimi yeniden şekillendirme girişimidir. Operasyon, halkın kendi kaderini tayin hakkını yok saymakta ve ülkeyi stratejik kaynaklar ile jeopolitik konum açısından ABD kontrolüne açık hâle getirmektedir. Venezuela örneği, modern emperyalizmin hâlâ bağımsız ve halkçı yönetimlere tahammülsüz olduğunu ve doğrudan güç kullanarak kendi çıkarlarını dayattığını göstermektedir.

Bu kronoloji, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası dünyaya yayılan askeri ve gizli müdahalelerini ortaya koymaktadır. Resmî söylemler (“demokrasi”, “terörle mücadele”, “insani müdahale”) her zaman emperyal çıkarları maskeleyen araçlar olmuştur. ABD, askeri güç, darbeler, sabotajlar, rejim değişiklikleri ve uzun süreli işgaller yoluyla bağımsız yönetimleri zayıflatmış, çokuluslu şirketler ve stratejik çıkarlar için dünya halklarını denetim altında tutmuştur. Halkların kendi kaderini tayin hakkı sistematik olarak emperyal çıkarlar uğruna feda edilmiştir.
/././
BİRGÜN