BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Aralık 2025-

 

Yeni yılda akıl, fikir, sağlık -Osman Öztürk- 


Dahiliye, hariciye, nisaiye, çocuk bir zamanlar fakülteye adım atan tıp öğrencilerinin hayallerindendi. Diğer branşların, minörler derdik, stajları birkaç haftada biterken büyük stajlar, majörler aylarca sürerdi. Fakülte bittikten sonra, uzmanlık sınavlarının da gözdeleriydi.

Sonra AKP iktidara geldi, sağlıkta “reform” başladı. Artan hasta yükü, astronomik tazminat davaları, istiap haddini aşan şiddet; “Majörler tükendi, minörlere yolculuk” başladı. Aynı eğilim bu yıl da devam etti. Tıpta uzmanlık sınavı yerleştirmelerinde en altlarda yer aldılar, birçok klinikte asistan kadroları boş kaldı.

Allah sonumuzu hayreylesin.

***

Yıl bitti, Sağlık Bakanlığı hala Sağlık İstatistik Yıllığı 2024’ü yayınlamadı. Onun yerine Eylül ayının sonunda kısa bir Haber Bülteni paylaştı.

Bültende yer alan göre bilgilere göre Türkiye’deki toplam hastanelerin üçte birinden fazlası, toplam hastane yataklarının da beşte biri özellerin elinde. Yoğun bakım yataklarında bu oran iki katına çıkıyor; yenidoğanlarda ise özellerdeki sayı Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin toplamını geçiyor. Keza BT, MR, PET cihazlarının yarısı, diyaliz cihazlarının yarıdan fazlası da özellerde. Yaklaşık her beş hekimden, her dört sağlık emekçisinden ve her üç uzman hekimden biri de özel hastane patronlarının emrinde çalışıyor.

***

Buna karşılık özeller yıllık bir milyarı geçen hasta yükünün sadece on beşte birini karşılıyor. Sözün özü, pastanın kremasını sıyırıyor, gerisini devlet hastanelerine yıkıyorlar.

Aynı günlerde Sosyal Güvenlik Kurumu 2024 Yılı Sayıştay Denetim Raporu da yayınlandı. Raporun sonunda özel hastanelerde yapılan soygun ayrıntılı olarak anlatılmış.

Özel hastaneler ameliyat için kendilerine başvuran SGK’lı hastaları “O ameliyatı SGK karşılamıyor.”, “Bizim o branşta SGK anlaşmamız yok.” gibi bahanelerle ücretli hasta kategorisine alıyor, böylece ameliyatı paralı yapıyormuş. SGK yakalayıp ceza kesse bile normalde kazanacağının beş katı özel hastanenin cebine kâr kalıyormuş.

***

Toplam altmış dört sayfalık “Sağlık Bakanlığı 2024 Yılı Düzenlilik Denetim Raporu” da neredeyse tamamen şehir hastanelerindeki usulsüzlüklere ayrılmış.

Nihai tamamlama süreçlerinin yürütülmemesi, doğal gaz tüketiminde eksik ölçüm, görevli şirket tarafından tedarik edilmesi gereken ekipmanlarda eksiklikler, görevli şirket tarafından getirilen tıbbi ekipmanlarda meydana gelen onarım giderlerinin karşılanması konusunda sorunlar, ısıtma ve soğutma giderlerinin şirketlerden tahsil edilmemesi, sözleşmede yer alan hemodiyaliz hizmetinin verilememesi, daha neler, neler.

Sağlık Bakanlığı’nın memleketin dört bir yanındaki binlerce hastane, aile sağlığı merkezi, toplum sağlığı merkezi, sağlık evi, acil yardım istasyonundaki usulsüzlükler üç başlık ve on iki sayfa tutarken hepi topu on sekiz şehir hastanesindekiler on dokuz başlık ve otuz dokuz sayfaya ancak sığmış.

“Devletin cebinden tek kuruş çıkmayacak.” denilen Kamu Özel Ortaklığı Modeli şehir hastaneleri sadece devlete, millete, bütçeye yük olmakla kalmıyor usulsüzlük batağı olmaya da devam ediyor.

***

AKP’nin medar-ı iftiharı Genel Sağlık Sigortası, GSS 1 Ekim 2008’de yürürlüğe girmiş, 1 Ocak 2012’den itibaren de herkesin GSS’li olması mecburi olmuştu. Artık parasızlıktan hastanede rehin kalma problemi de, “Hastalandığımda bana kim bakacak?” derdi de sona erecekti. GSS’li olmak yetecekti.

Sistem gayet basitti. Bir işverene bağlı çalışanların GSS primi maaşlarından kesilecek, kendi hesabına çalışanlar kendileri ödeyecek, bunların dışında kalanlardan yoksulların primlerini ise devlet ödeyecekti. Prim ödeyebilecek olanlardan da cüzi bir prim toplanacaktı.

Yılın sonuna doğru o cüzi prime yüzde yüz zam geldi; 780 TL’den 1.560 TL’ye çıktı.

***

AKP’nin bir diğer övünç kaynağı Aile Hekimliği Türkiye Modeli idi. Herkesin bir aile hekimi olacak, doğumundan ölümüne kadar bütün sağlık sorunlarını takip edecekti.

Yıllardır “Siz ne doktorusunuz?” sorusundan bunalmış pratisyen hekimler de hem yeni bir kimliğe kavuşacak, hem de sağ iktidarlar tarafından yıllarca ihmal edilmiş sağlık ocaklarından kurtulacaklardı.

Sonra, sağlıkta kışkırtılmış talep şaha kalkıp kişi başı hekime başvuru oranı tavan yapınca durum değişti. Öyle ya, Türkiye’deki her bir vatandaş ortalama her ay bir kez hastalanıyorsa bu yükü hastanelerin taşıması mümkün değildi. Çare yükü aile hekimlerinin sırtına yıkmak; çözüm de, artık heybede havuç kalmadığı için ceza yönetmeliğiydi.

Onun için her zaman meslek örgütünün en dinamik gücü olan pratisyen hekimler, hala Bakanlığın paradigmasının dışına çıkamasalar da sonunda isyan ettiler. Bu seneyi de eylemlerle geçirdiler.

***

Geçtiğimiz yılı Yenidoğan Çetesi skandalıyla kapatmış; hep birlikte utanmış, üzülmüştük.

Yıl içinde Sağlık Bakanlığı’nın meydanlarda “Tartıyor, tartıyor!” diyerek dolaştığı Obezite Farkındalık projesiyle neşemiz biraz yerine gelir gibi oldu.

Sonrasında Saray’ın “Seksen altı milyon vatandaşa birinci sınıf sağlık hizmeti sunuyoruz.” demeciyle rahatladık, Saray’ın memuru Sağlık Bakanı’nın “Dünyanın en iyi sağlık hizmeti bizde.” sözleriyle hepten koyverdik.

Ama, sağ olsun Sağlık Bakanlığı’nın gönlü bu seneyi de bizlere yeni bir skandal izletmeden kapatmamıza razı gelmedi.

Sene biterken “Doktordan temiz taksi plakası!” ihalesi açtı. Özel hastane, hastane yatağı; dahiliyeci, hariciyeci, akliyeci, bevliyeci, bilumum doktor lisanslarını açık arttırmaya çıkardı.

Paranız varsa kaçırmayın, derim. Şu an kullanmasanız bile alın, atın bir kenara. Sonra, ihtiyacınız olduğunda fiyatlar fırlar, alamayabilirsiniz.

***

Bu yılı da böyle bitirdik, çok şükür.

Yeni yılda Allah akıl, fikir, sağlık versin!

/././

Erdoğan’ın “dostları” Erdoğan’a güvenmiyor -Güldem Atabay-

Cumhurbaşkanı Erdoğan, son yıllarda Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerin hiç olmadığı kadar iyi olduğunu söylüyor. Yoğun diplomatik trafiğe, samimi görüntülü fotoğraflara ve ziyaretlerin sıklığına bakınca Erdoğan’ın haklı olduğunu düşünmek mümkün. Ancak Erdoğan’ın ekonomi cephesinde rahatsız edici bir gerçek var: Eğer bu ilişkiler gerçekten iyi ve iddia edildiği gibi “stratejik” ise, dünyanın neredeyse hemen her yerine uzanan Körfez varlık fonu sermayesi neden Türkiye’ye gelmiyor?

Bugün sözünü ettiğimiz para sıradan bir sermaye değil. Suudi Arabistan’ın PIF’i, Katar’ın QIA’sı, Abu Dabi’nin ADQ ve Mubadala’sı… Her biri yüzlerce milyar doları yöneten, toplamda trilyon dolarlık devlet fonları. Dünya fosil yakıttan uzaklaşırken bu ülkeler de petrol gelirine olan bağımlılıklarını düşürmek peşindeler. Körfez varlık fonu sermayesi çok güçlü, uzun vadeli bakışla doğrudan yatırım iştahları yüksek. Ama Erdoğan’ın “zengin dostları” için adres Türkiye olmuyor.

Bugün Körfez varlık fonlarının öncelik verdiği alanlarda ortak bir çerçeve var. Yapay zekâ ve veri merkezleri ilk sırada. Katar ve Abu Dabi fonları, küresel ölçekte milyarlarca dolarlık kaynakla veri merkezlerini besleyecek enerji altyapılarına, yüksek kapasiteli elektrik üretimine ve dijital altyapıya giriyor. Bu yatırımlar yalnızca bugünün değil, önümüzdeki 20–30 yılın teknolojik omurgasını oluşturuyor. Aynı fonlar, ABD ve Avrupa’da yapay zekâ ekosisteminin kalbine yerleşiyor. ABD, İngiltere, İtalya, Çin ve Latin Amerika Körfez varlık fonu sermayesiyle teknoloji, altyapı ve üretim kapasitesi inşa ederken çarpıcı bir şekilde Türkiye bu tablonun dışında.

Petrol dışı enerji ikinci büyük başlık. Doğalgazdan yenilenebilir enerjiye, hidrojen projelerinden enerji depolamaya kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Körfez fonları, enerji arz güvenliği ile teknoloji yatırımlarını birlikte ele alıyor. Veri merkezi yatırımı yapıyorsanız, yanında enerji altyapısını da satın alıyorsunuz. Türkiye bu denklemde yine yok.

Ulaştırma ve altyapı üçüncü alan. Havalimanları, limanlar, lojistik merkezleri… Suudi Arabistan’ın İngiltere’de Heathrow Havalimanı’na ortak olması, Abu Dabi fonlarının Avrupa’da havaalanı ve liman işletmelerine ilgi göstermesi tesadüf değil. Küresel ticaretin düğüm noktaları satın alınıyor. Bu yatırımlar, yıllık yüz milyonlarca dolar nakit akışı yaratan, uzun vadeli ve düşük riskli varlıklar. Türkiye coğrafi olarak tam bu iş için biçilmiş kaftan; ama yatırımcı gözünde siyasi ve hukuki riskler bu avantajı boşa çıkarıyor.

Finans ve varlık yönetimi bir diğer kritik sektör. Katar fonu Çin’de büyük bir varlık yönetim şirketine giriyor, Suudi fonu ABD’de dev fonlarla milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapıyor. Amaç sadece getiri değil; küresel finans mimarisinin içinde kalıcı yer edinmek. Türkiye ise Erdoğan’la çeyrek yüzyıla yakın dönemin sonunda hâlâ yüksek enflasyon, sık değişen regülasyonlar ve zayıf kurumsal çerçeve nedeniyle bu oyunun dışında tutuluyor.

Eğitim ve insan sermayesi yatırımları da dikkat çekici. Körfez fonları İngiltere’de özel okul zincirlerine, üniversite bağlantılı eğitim platformlarına yatırım yapıyor. Bizde “liyakati” Türkiye dışına gözünü kırpmadan yollayan yöneticilerimizin aksine Körfez ülkeleri teknoloji yatırımının nitelikli insan olmadan çalışmadığını çok iyi biliyor. Erdoğan Türkiye’sindeyse eğitim sistemi sık sık ideolojik ve idari müdahalelerle sarsılıyor, içeriği boşaltılıyor; uzun vadeli bir insan sermayesi stratejisi yok.

Oysa beklenti büyüktü. 2023 seçimlerinin hemen ardından, “rasyonel politikalara dönüş” söylemiyle Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek ve dönemin Merkez Bankası Başkanı Gaye Erkan ilk yurt dışı ziyaretlerini Katar’a yapmıştı. 50 milyar dolara kadar doğrudan yatırım ve finansman beklentisi kamuoyuna yansıtılmış ve bu rakam Türkiye ekonomisi için bir güven oyu olarak sunulmuştu. Bugün takvimler 2026’da, ne 50 milyar dolar geldi, ne de Körfez varlık fonu sermayesinden Türkiye’ye anlamlı bir doğrudan yatırım dalgası başladı.

Gelen sadece kısa vadeli portföy girişleri oldu. Faiz yüksekken girip, risk arttığında çıkan sıcak para oldu. Oysa Körfez varlık fonu sermayesi swap yapmaz; veri merkezi kurar. Tahvil alıp çıkmaz; enerji santrali yapar. Kısa vadeli faiz hesabı yapmaz; 20–30 yıllık nakit akışı hesaplar. Türkiye bu yatırım ligine bir türlü giremedi.

Sebep dış politika değil, diplomasinin yetersizliği hiç değil. Sebep Erdoğan rejiminin başarısız ekonomi yönetimi.

2018’deki başkanlık sistemine geçişten bu yana ekonomi kurala göre değil, talimata göre yönetiliyor. Toplumsal fayda ve adil bölüşüm peşinde Türkiye ekonomisinin yapısını yenileme hedefi yerine, bir tek Erdoğan’ın iktidarını kollayan bir ekonomik düzen oluşturuldu.

Bu yüzden Erdoğan’la fotoğraf vermekten kaçınmayan Körfez varlık fonu sermayesi Erdoğan’ın yönettiği ekonomiye milyar dolar bağlamıyor. Çünkü bu rejimde kurallar kalıcı değil, kurumlar güçlü değil, kararlar öngörülebilir değil. Bugün “rasyonel politikalara dönüldü” deniyor, yarın bir gece yarısı kararnamesiyle bütün çerçeve değişebiliyor.

Adını koyalım: Bu bir finansman sorunu değil.

Erdoğan rejiminin kara düzenini yaratan yönetim sorununun sadece bir başka boyutu.

/././

‘Aile Yılı’nda şüpheli kadın ölümleri, cinayet sayısını geçti -Gözde Bedeloğlu-

Malumunuz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2025’i ‘Aile Yılı’ olarak ilan etmişti. Temel amaç; “Kadın ve erkeğin evlilik bağıyla kurulan, milli ve manevi değerlerin taşıyıcısı olan ailenin her türlü zararlı eğilimden korunması, sağlıklı nesillerin yetişmesi, dinamik nüfus yapısının ve kalkınmanın istikrarlı bir biçimde sürdürülmesini teminen aile kurumunun güçlendirilmesi” olarak belirlenmişti. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025’in, bir aile içinde güvenle yaşamanın mutluluğunu hissedeceğimiz bir yıl olması için çalışacaklarını ilan etmişti. ‘Şiddetten ölen kadınlar için hazırlanan dijital anıtta bugün itibariyle 446 kadının adı yazıyor!

***

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verilerine göre, Ocak ayından Kasım ayı sonuna kadar en az 260 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 267 kadının  yüksekten düşme, ateşli silahla intihar iddiası veya nedeni belirlenemeyen nedenlerle ölümü ‘şüpheli’ olarak kayıtlara geçti. Hükümet, milli ve manevi değerlerin taşıyıcısı olarak büyük önem atfettiği ailenin her türlü zararlı eğilimden korunacağını söylerken, maalesef LGBTİ+ bireylerin haklarına savaş açmaktan bahsediyordu. Zira bu yıl da pek çok kadın, “bir aile içinde güvenle yaşamanın mutluluğunu hissedecekleri bir yıl” geçiremedi. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü, öldürülen kadınların yüzde 60’ından fazlasının evli oldukları erkekler, partnerleri veya birinci derece akrabaları tarafından hedef alındığını açıkladı.

***

‘Aile Yılı’, ne yazık ki başarısız bir hükümet projesi olarak vaktini doldurmuş görünüyor. Güçlendirilmesi amaçlanan aile kurumu, 2026’da açlık sınırının altında kalan bir asgari ücret politikasıyla nasıl olacak da sağlıklı nesillerin yetişmesinde rol üstlenecek? Okula aç giden çocuklara bir kap ücretsiz yemek verilmezken, insanlardan ülkenin nüfusuna katkı sunmak için üçer beşer çocuk yapması hangi yüzle beklenecek? Şüpheli kadın ölümlerinin ilk kez tespit edilen cinayet sayısını geçtiği bir yılı tamamlamak üzereyiz. Bu feci, utanç verici tablo yetmezmiş gibi, kadın örgütleri ve baroların tüm uyarılarına rağmen, 11. Yargı Paketi’ndeki infaz düzenlemesiyle, kadına yönelik şiddet suçu işleyenler salıverilmeye başlandı.

***

Eşitlik İçin Kadın Platformu, dumanı üzerindeki itirazlarında, bu düzenlemenin şiddet faillerini cesaretlendirebileceği gibi, kadınları ve çocukları yeni risklerle karşı karşıya bırakabileceği konusunda hükümeti uyardı. Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu, kadına yönelik şiddette en yüksek ölüm riskinin daha önce şiddet uygulamış ve cezasızlık ya da erken tahliye deneyimi yaşamış faillerde görüldüğünü hatırlattı. Ayrıca erken tahliye ve infaz indirimi düzenlemelerinin, 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen koruyucu ve önleyici tedbirlerin caydırıcılığını zayıflattığı, kadınların devlete duyduğu koruma güvenini sarstığı vurgulandı. Kadına karşı ağır şiddettin, yalnızca öldürme ile sınırlı olmadığı, kalıcı zarar doğuran tüm şiddet fiillerinin, infaz kolaylığı düzenlemelerinin açıkça dışında tutulması gerektiği söylendi.

***

Haklılıkları, ne yazık ki çok kısa sürede ve bir kadının daha hayatına mal olacak şekilde kanıtlandı. Yeni infaz düzenlemesiyle tahliye edilen Okan Gür, cezaevinden çıkar çıkmaz arayıp tehdit ettiği dini nikahlı Rojda Yakışıklı’yı öldürdü. İktidar, yeni yargı paketiyle ilgili uyarıları duymazdan geldi ve sonuç olarak ‘Aile Yılı’ kadına yönelik şiddetin engellenemediği, kadın cinayetlerinin durdurulamadığı, şüpheli ölümlerin arttığı ve bütün bunlara karşın suçluların ‘affedildiği’ bir sene olarak kayda geçti. Bugün binlerce kadın 2026’yı korku içinde karşılamak zorunda bırakılırken, binlercesi de sesini duyurmak için meydanlara çıkmaya hazırlanıyor. Kadın Mitingi Bileşenleri adıyla bir araya gelen 37 kurum, uğradıkları sistematik erkek şiddetini ve erken infaz düzenlemesini protesto etmek için 10 Ocak günü Ankara Tandoğan’da bir araya geleceğini duyurdu.

Cezaevlerindeki doluluk sorunu kadınların potansiyel katillerini serbest bırakmakla değil; “insanca bir yaşam istiyoruz” diyerek asgari ücreti protesto eden 19 yaşındaki Bilge Kaan Şarbat’ı tutuklamamakla; siyasi ve hasta tutsakların esaretine son vermekle çözülür.

/././

Yeğen için devleti oyuncak ettiler + Rektörden kardeşine özel kadro ilanı -Timur Soykan /BİRGÜN -


Yeğen için devleti oyuncak ettiler

Aile Bakanlığı bir torpil ve cinsel istismar skandalı ile çalkalanıyor. İddiaya göre, Bakan Yardımcısı Zafer Tarıkdaroğlu’nun yeğeni KPSS’siz devlet memuru yapıldı. Torpilli yeğen cinsel saldırı suçundan tutuklandı.

    Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş (sağda) ve yardımcısı Zafer TarıkDaroğlu (solda) (Fotoğraf: AA)

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, uzun yıllardır ek ders karşılığı personel istihdam ediyordu. Bu personel, eğitim-öğretim, yardım ve sağlık hizmetlerinde çalışıyordu. Kadrolu meslek elemanları ile aynı işi yapan bu personelin ücretleri asgari ücretin bile altında kaldı. Aynı odada aynı işi yapan ama ücretleri arasında büyük fark olan çalışanlar kamuda sorunlar doğurdu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2018 yılından itibaren ek dersli personel alımını durdurdu. İstifa edenlerin yerine bile yeni alım yapılmadı.

TORPİLLE MEMURİYET

Ancak Şubat 2025’te Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 7 yıl sonra aniden yaklaşık 100 ek ders karşılığı çalışan personel aldı. Bakanlığın bu işe alımı büyük şaşkınlık yaratmıştı. Ama işin sırrı kısa sürede çözüldü.

27 Şubat 2025’te Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ek ders karşılığı çalışan personelin ‘sosyal hizmet personeli’ adı altında 657 sayılı kanun kapsamında memur yapılmasının önü açıldı. Üstelik KPSS şartı aranmadı. 3 bine yakın personel memur olmaya hak kazanırken bir hafta önce ek dersli olarak iş başı yaptırılan 100 kişi de paraşütle memurluğa konmuş oldu. Binlerce kişinin KPSS için gece gündüz çalışıp yüksek puanlar almasına karşın memur yapılmadığı ülkede, Ankara’da dayısı, amcası olanlar bir haftada sınavsız memur yapıldı.

DAİRE BAŞKANININ KIZI DA...

İddiaya göre; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Uğur Çamalan’ın kızı, Cumhurbaşkanlığı Kararı’ndan hemen önce ek dersli olarak bakanlıkta işe alındı ve karar çıktıktan sonra KPSS’ye bile girmeden memur yapıldı. Üstelik Uğur Çamalan bu kararla ilgili yazışmaları yapan bürokrattı.

YEĞENE TORPİL

Personelden sorumlu Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Zafer Tarıkdaroğlu’nun yeğeni Fethullah Efe Polat da Cumhurbaşkanlığı Kararı’ndan bir hafta önce Bursa Nilüfer Sosyal Hizmet Merkezi’nde ek ders karşılığı görevlendirilmişti. Üstelik Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği bölümünden sadece birkaç gün önce, 13 Şubat 2025’te mezun olmuştu. Böylece 27 Şubat 2025’te karar Resmi Gazete’de yayınlanınca devlet memurluğu altın tepside önüne konuldu. Bakan yardımcısı dayısı sayesinde 15 Mayıs 2025’te Bursa Nilüfer Sosyal Hizmet Merkezi’nde memur olarak göreve başladı.

TECAVÜZLE SUÇLANDI

Skandallar zinciri bitmedi.

B.G. isimli kadın, 11 Aralık 2025 günü Fethullah Efe Polat’tan kendisine tecavüz ettiği iddiasıyla şikayetçi oldu. İfadesinde Fethullah Efe Polat’ın eski iş arkadaşı olduğunu anlatan B.G. işten ayrıldığını ve bu nedenle buluşup Bursa’da bir lokantada yemek yediklerini söyledi. Lokantadan çıktıktan sonra Fethullah Efe Polat’ın arabayı stadyum yakınında durdurduğunu ve döverek kendisine tecavüz ettiğini anlattı. Cinsel saldırıdan sonra yıkandığını ancak kıyafetlerini yıkamadığını söyleyen B.G. bu kıyafetleri polise teslim etti. Fethullah Efe Polat, nitelikli cinsel istismar suçundan 13 Aralık 2025 günü tutuklandı. 15 Aralık 2025 tarihinden itibaren işe gelmeyen Fethullah Efe Polat hakkında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da idari inceleme başlattı.

Tam olarak Fethullah Efe Polat’ın tutukluyken 19 Aralık 2025 günü Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü ‘Disiplin ve Ceza İşlemlerinde Dikkat Edilecek Hususlar’ konu başlıklı bir yazı yayınladı. 81 il müdürlüğüne gönderilen bu yazının 3. maddesinde disiplin incelemesi için görevlendirilecek kişilerin görevlendirme onaylarının İl Müdürlüğü makamından alınması gerektiği yazıldı.

Sadece 5 gün sonra Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü bu kez ‘Disiplin ve Ceza İşlemlerinde Dikkat Edilecek Hususlar Konulu Yazı Hakkında’ başlıklı bir yazı gönderdi. 3. maddedeki disiplin incelemesi için görevlendirilecek kişilerin onaylarının sadece il müdüründen değil, valilik makamından da alınabileceği belirtiliyordu. Belki de bu sürede Fethullah Efe Polat hakkında inceleme yapacak muhakkik il müdürlüğü tarafından belirlenmişti. Eğer öyleyse zamanlaması çok manidar bu yazışmalar bakan yardımcısının yeğeni için devletin nasıl oyuncak edildiğini ortaya koyuyor.

İŞE GELMEK İSTEDİ

B.G.’nin şikayetinden vazgeçmesi üzerine Fethullah Efe Polat kısa süre içinde tahliye edildi. Tecavüzle suçlanan memur, Bursa Nilüfer Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ndeki işine gelmek istedi. Şimdilik müdürlüğe gelmemesi söylendi.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Zafer Tarıkdaroğlu, 2018 Genel Seçimleri’nde AKP’den Erzurum milletvekili aday adayı olmuştu. 17-25 Aralık operasyonlarından önce Fethullah Gülen’e övgüler düzen çok sayıda tweeti vardı. Bu durum onun devlet bürokrasisindeki yükselişini engellememişti.

HABERİ YOKMUŞ

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Zafer Tarıkdaroğlu sorularımız üzerine şu yanıtı verdi: “Yeğenim bana sormadan ek dersli çalışan personel olmak için başvurmuş ve kabul edilmiş. Benim çok sonra haberim oldu. Bu başvurudan sonra sözleşmeli memurlukla ilgili kararın çıkması tamamen tesadüf. Bu konuda benim hiçbir etkim olmadı. Hatta sözleşmesinin uzatılmamasını isteyeceğim.”

Rektörden kardeşine özel kadro ilanı 

Kırklareli Üniversitesi’nin profesör kadrosu için yayımlandığı ilanda Rektör Prof. Dr. Rengin Ak’ın kardeşi çok net tarif edildi. Kadro ilanına rektör Prof. Ak’ın kardeşinin tez ve makaleleri birebir yazıldı.

    Rengin Ak

Bilimsel faaliyetlerde dünyanın çok gerisinde kalan üniversiteler, eş-dost-akraba kadrolaşmasında rekora doymuyor. Rektörlerin ‘arpalığına’ çevrilen devlet üniversitelerindeki akademik kadro ilanlarına torpillinin DNA’sının eklenmediği kaldı. Son örnek Kırklareli Üniversitesi’nde yaşandı. 10 Nisan 2025’te Cumhurbaşkanlığı Atama Kararnamesi ile Kırklareli Üniversitesi Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Rengin Ak atandı. İktisat profesörü olan Rengin Ak’ın kardeşi Berna Ak Bingül Kırklareli Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi Finans ve Bankacılık Bölümü’nde doçent öğretim üyesiydi. Sadece doktorada İslami Finans dersine giriyordu. Ablası rektör olur olmaz Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü’nde başkan yapılmıştı.

Kırklareli Üniversitesi öğretim üyesi kadrosu için 23 Aralık 2025 günü ilan yayımladı. Bu ilanın üçüncü maddesinde Uygulamalı Bilimleri Fakültesi Finans ve Bankacılık Bölümü’ndeki profesör kadrosu için nitelik şöyle tarif edildi: “Doçent ünvanını Makro İktisat bilim dalında almış olmak. Finansal dayanıklılık ve kar transferi konularında çalışmalar yapmış olmak.”

Aslında bu da ilan değil tarifti ve Kırklareli Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Rengin Ak’ın kardeşi Prof. Dr. Berna Ak Bingül’ün nitelikleri sıralanmıştı.

Nitekim Rektörün kardeşi Berna Ak Bingül, doçent ünvanını Makro İktisat bilim alanında almıştı. Journal of Emerging Economies and Policy (JOEEP) isimli dergide kısa süre önce 7 Aralık 2025 günü yayınlanan makalesinin konu başlığı ‘Çin ve Afrika Arasındaki Vergi Tabanının Aşınması ve Kâr Transferi’ydi. Yani ilandaki ‘kâr transferi’ vurgusu, ilanın yayımlanmasından sadece iki hafta önce yayımlanan makalesinin başlığında duruyordu. Berna Ak Bingül’ün geçmişteki makalelerinde ise finansal dayanıklılık konusu işlenmişti.

2025 yılındaki Uluslararası Ekonomi Finans ve Sosyal Bilimler Kongresi’nin (ICOFESP) kitabında ise Berna Ak Bingül’ün finansal dayanıklılık başlığına ve içeriğine yer verilen iki çalışması bulunuyordu. Hatta bu kongrenin kitabının komite sayfalarında rektör ve kardeşi birlikte yer alıyordu.

Kadro ilanında son başvuru tarihinin 6 Mart 2026 olduğu belirtildi. İlandaki tarife uyan başka biri ortaya çıksa bile şansının olmadığını herkes biliyor.

Ne de olsa arpalığa çevrilmiş üniversitelerde rektör kardeşlerinin ‘kadro ilanım yayınlandı, tebrikleri kabul ediyorum’ paylaşımlarını bile gördük. Hatta üniversite sınavına girmeyen oğlunu kendi üniversitesinin hukuk fakültesinde mezun eden rektörü haberlerimizde anlattık. Eşini kaydettirdiği bölümü evlerine yakın bir binaya taşıtan rektör de halen hafızalarımızda. Üniversiteler onların babalarının çiftliği… Bilim ise çok uzakta.

/././

Timur Soykan /BİRGÜN 


‘Polisi kafir, askerliği küfür görüyorum’ demiş + Trump ve Netanyahu Florida’da buluştu + Öcalan'ın Önerisi "Demokratik İslam" -halkTV-


‘Polisi kafir, askerliği küfür görüyorum’ demiş -İsmail Saymaz- 

Yalova İsmetpaşa Mahallesi’nde IŞİD-Horasan sempatizanlarının yaşadığı eve dün saat 02.15’te Terörle Mücadele Şubesi tarafından baskın düzenlendi.

Evin içerisinden polise ateş edildi.

IŞİD’çiler çocuklarını ve kadınlarını kendilerine siper etti.

Bursa’dan Polis Özel Harekat ve jandarma komandolar gelerek müdahaleye katıldı.

Çatışma 09.40’ta bitti.

Polis Yasin Koçyiğit, Turgut Külüş ve İlker Pehlivan şehit düştü.

Sekiz polis ve bir bekçi yaralandı.

İçerideki beş kadın ve altı çocuk sağ çıkarılırken…

Tamamı Türk vatandaşı olan altı IŞİD’çi ölü ele geçirildi.

Adları açıklanan iki IŞİD’çi Yalova Emniyet Müdürlüğü’nce bilinen simalardı.

Adları; Zafer Umutlu ve Haşim Sordabak.

İki terörist IŞİD yanlısı ‘Ahlak Sünnet Dergisi’nin Yalova temsilciliğinde radikalleşmişti.

Suikast hazırlığı

IŞİD - Horasan’ın ‘Molla Ensarullah’ kod adlı Amer Onay adlı sözde Türkiye lideri 2023’ten beri Gürcistan’da yaşıyor.

TEM Daire Başkanlığı’nın 2 Mart 2023’teki yazısına göre Onay, Türkiye’de iki tür yapılanmaya gitti.

Bunlardan ilki, IŞİD yanlısı grupları ‘Ahlak ve Sünnet Dergisi’ çatısı altında toplayarak, mescitler açmak…

İkincisi, cihat grubu oluşturmak.

Onay, Türkiye üzerindeki planlarını saklamıyor ve şöyle diyor:“Türkiye’de eylem ve suikast yapmayı düşünüyoruz. Düşüncelerimizi gerçekleştirmek için altyapı oluşturmaya çalışıyoruz. Zamanı geldiğinde eyleme başlayacağız.”

Pakistan yolcuları

Derginin Yalova Şubesi 2023’te açılsa da tekfircilerin şehirdeki varlığı eskiye dayanıyor.

2016 sonrasında halk arasında ‘Darül Harpçiler’ olarak tanınan Ruh-ül Kuran’a Hizmet Vakfı (Vuslat Grubu) kuruldu.

Ebu Hanzala kod adlı Halis Bayuncuk’un söylemlerinden etkilenerek, Vuslat’tan ayrılan Kürt gençler Tevhid-i Yaşam Dergisi’nin temsilciliğini açtı. Büroya 2018’de operasyon yapıldı. Tevhid-i Yaşam’ı kapatıp Ahlak Sünnet’in temsilciliğinde toplandılar.

Bu dernek 2023’te mühürlendi.

Musa Sordabak, aynı yıl ‘Sünneti Yaşam Dergisi’ adıyla mescit açmak istedi.

Asla izin verilmedi.

İstikamet Kitabevi’ni kurdular en son.

Üyeleri inşaat ve tersane işçilerinden oluşuyor.

‘Conversations’ adlı mesajlaşma uygulamasını kullanıyorlar.

‘Dervaze’ adlı Telegram kanalı üzerinden örgütle temas kuruyorlar. Bu kanalda 2024’te yapılan “Horasan Ordusu! Horasan’dan çıkan Kara Bayraklılar’ı gördüğünüzde kar üzerinde sürünerek dahi olsa orduya katılın. Çünkü onların içinde Allah’ın Halifesi Mehdi vardır” şeklindeki paylaşımla Pakistan’a cihat göçü başladı.

Üç kişi göçtü.

Biri havalimanında yakalandı.

Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın 1 Ekim 2024 tarihli yazısına göre Afganistan ve Pakistan’daki çatışma bölgelerinde faaliyet gösteren IŞİD-Horasan saflarına katılmak üzere Türkiye’den legal/illegal yollardan gitme arayışında olabilecekleri değerlendirilen ve yurt dışına çıkış yasağı konan isimler şöyle:

Zafer Umutlu, Haşem Sordabak, Lütfi Sordabak, Mehmet Cami Sordabak ve Bayram Kalkan.

TEM’in yazısı, üç polisi şehit eden hücrenin geçen yıl ekimden beri bilindiğini ve izlendiğini gösteriyor.

Dün tebliğ edildi

Zafer Umutlu, Yalova 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılaması yapılan IŞİD-Horasan Davası’nın 18 sanığından biri.

1999 doğumlu.

Bitlis Güroymaklı.

Evinde ‘Cihat&Şehadet’ adlı yasaklı kitap bulundu.

Emniyette verdiği ifadesinde, itikadına uymadığı için Diyanet’in imamlarının arkasında namaz kılmadığını ifade etti. Cuma namazı kılmak için Ahlak Sünnet Dergisi bürosuna gittiğini, sohbetlere ve din derslerine katıldığını anlattı.

Umutlu, bir telefon görüşmesini açıklarken, ‘siyasi görüşlerini’ şu sözlerle savunuyor:

“Erdoğan’ın devleti İslami kurallara göre yönetmediğini, eylem ve söylemleri nedeniyle cumhurbaşkanını kafir gördüğünü, O’nun Atatürk ve laik sisteme devam etmesinin, 10 Kasım’da Anıtkabir’e gitmesinin kendisi açısından küfrün delili olduğunu, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini eden polislerin kafir olduğunu, askerlik ve oy kullanmanın küfür olduğunu, devleti ve yöneticilerini tağut olarak gördüğünü…”

Umutlu, tutuklanmadı.

Dava 21 Ekim 2025’te bitti.

Umutlu ve 14 sanık silahlı terör örgütü üyeliğinden beraat etti.

Şu tesadüfe bakın…

Gerekçeli karar Umutlu’ya dün tebliğ edildi.

Adresinden ayrıldığı ve yeni adresi bulunamadığından evrakı kapıya asıldı.

Yalova’ya dikkat

IŞİD, El Kaide ve HTŞ davalarını yakından takip eden Avukat Onur Güler, Yalova’da 12 yıldır tekfirci grupların, yabancı terörist savaşçıların, bir dergi ya da mescit çevresinde toplanan Türk ve Kürt selefilerin sıkça görüldüğünü belirtiyor.

Güler, dünkü operasyonla terörle mücadelede yeni bir döneme girilebileceğine işaret ederek, şu bilgileri veriyor:

“Ahlak Sünnet Dergisi'yle bağlantıları olan ve istihbari açıdan uzunca süredir takip edilen bir IŞİD hücresinin patlaması olarak okunması mümkün. Orhangazi ve Yalova'da operasyondan sonra gözaltına alınan birçok kişi IŞİD’in hiyerarşisine biatlı olmasa da alt klanı olarak değerlendirilebilir.”

Babalarını ‘Sen kafirsin’ diyerek annelerinden ayırmışlar

Yalova’daki çatışmada ölü ele geçirilen bir diğer IŞİD-Horasan üyesi, Haşem Sordabak.

1997 doğumlu.

Bitlis Güroymaklı.

Ağabeyi Musa, Yalova’da IŞİD’in imamı.

Kardeşi Lütfi, ağabeyi Mehmet Cami ve eşi Filiz de örgütte.

Sordabaklar bir aile içi kavganın polise yansıması üzerine IŞİD dosyasına girdi.

Şöyle ki:

Emniyet 9 Ekim 2024’te kavga ihbarı üzerine Siteler Mahallesi Şahin Sokak’a gitti.

Kendilerini Maşallah Sordabak karşıladı.

Sordabak’a göre eşi Saadet’i oğulları Mehmet Cami ve Haşem alıkoydu. Baba Sordabak, eşini geri getirmek için oğulları Abdulcabbar ve Caner’le gittiği evde saldırıya uğradı.

Aile içerisinde kavga çıktı.

Oğulları Mehmet Cami ve Haşem, “Siz kafirsiniz, annem sizin yanınızda bulunmayacak. Annemi de alıp cihat için götüreceğiz” dediler.

Babaları ve kardeşlerini dövdüler.

Tabancalarına sarılıp üzerlerine ateş ettiler.

Haşem ve Mehmet Cami, bir gün sonra gözaltına alındı.

Kullandıkları silahları sakladıkları çalılıklardan çıkarıp teslim ettiler.

İki kardeş 14 Ekim 2024’te tutuklandı.

‘Bizi öldüreceklerini söylediler’

Anne Saadet Sordabak, ifadesinde şöyle diyor:

“Oğullarım IŞID’in gerçek Müslüman olduğunu, İslam devleti kuracaklarını, kafir olduğumuzu, gücü ele geçirdiklerinde onlarla olmadığımız takdirde bizi öldüreceklerini söylemeye başladılar. Oğullarımın radikalleşmesinin, babaları ve kardeşlerine silah sıkacak raddeye gelmelerinin Ahlak Sünnet Dergisi’nde aldıkları sohbetler neticesinde olduğunu düşünüyorum.”

Baba Maşallah Sordabak ise şunları söylüyor:

“Oğlum Musa’nın ‘İŞİD’li olmayan herkes kafirdir, başlarının kesilmesi vaciptir’ diye konuşup bizi tehdit etti. Abdulcabbar isimli oğlum askere gidip geldi. Geldikten sonra oğullarım ‘Nasıl tağut devletin askeri olursun kafirsin’ diye tehdit ettiler.”

İki ay önce evine gelen oğlu Lütfü ve eşi Nihal ile kızları Nebahat Sordabak ve Sebahat Eşiçok’un “Eşlerimizle cihada gitmemiz lazım, IŞİD’e katılmalıyız” dediğini anlatan Sordabak, şöyle devam ediyor:

“Ben de kızdım ve ‘Nereye gidiyorsanız gidin’ dedim. Lütfi de ‘Eşin sana haramdır’ dedi. Bastonu savurdum. Koluna geldi. Annesi canı yanmıştır diye peşinden çıktı ve geri göndermediler.”

Olaydan bir gece önce eşinin hasta olduğunu öğrenip Mehmet Cami’nin evine gittiğini belirten baba Sordabak, şunları söylüyor:

“Eşim eve gideceğini söyleyip araca binince Mehmet Cami’nin eşi Filiz indirmeye çalıştı. Caner aracı ilerletip annesini kurtarmaya çalıştı. Abdulcabbar ile kaldık. Mehmet Cami ile Haşem bize saldırıp vurdu. Önce Haşem’in, sonra Mehmet Cami’nin ateş ettiğini gördüm.”

Sordabak dört oğlunu ve iki kızını evlatlıktan reddettiğini ifade ederek, şöyle diyor:

“Anne ve babasına ateş eden insan, çocuğum olamaz. Evlatlıktan reddediyorum. Benim ve ailemin can güvenliği yok. Zaten bizi kafir olarak görmektedirler. Askeri gemi işinde çalıştığım için oğullarım bana ‘Siz kafirsiniz, nasıl tağutlara çalışırsınız diyordu.”

Caner Sordabak, ağabeyi Haşem’in kendisine doğru iki el ateş ettiğini ve kurşunların ayağını sıyırdığını belirterek, şöyle devam ediyor:

“Bu dergiye gidip gelen abilerim ve cemaatten şahısların ‘Kimi öldürsek onun eşi de canı da malı da bize helaldir. Eşlerini cariye olarak alabiliriz. Bu devletin askeri de polisi de savcısı da hâkimi de mahkemesi de kâfirdir’ diye konuşuyor.”

Sordabak Ailesi’nin damadı Cihan Eşiçok, IŞİD’i desteklemediği için “Dinsizsin” denilerek, eşi Sebahat’in elinden alındığını iddia ediyor.

Sempati suç değil!

Haşem Sordabak ise verdiği ifadede birkaç sefer Ahlak Sünnet Dergisi’ndeki dini derslere katıldığını savunarak, “Tabelalarında Kuran yazısını görünce merak ederek girdim” diyor.

Annesi Saadet’in babası Maşallah’ın zulmüne dayanamayarak, yanlarına geldiğini iddia ediyor.

IŞİD’çi suçlamasını reddediyor.

İddianamede Haşem Sordabak’ın “Yeryüzünde bir tane hak yol var ise bu da IŞİD'tir. Hepimiz ona katılıp cihat etmeliyiz” dediği belirtiliyor.

Yalova 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan yargılamada örgüt üyeliği yönünden beraate hükmedildi.

Sanıkların eylemlerinin sempati boyutunda kaldığı, dış dünyaya yansımayan eylemlerinin suç olmadığı ifade ediliyor.

Haşem ve Mehmet Cami Sordabak’a babalarına ve kardeşlerine yönelik kasten yaralamadan ötürü ayrı ayrı 1 yıl 11 ay 18 gün hapis cezası verildi. Beş yıl denetim altında tutulmasına karar verildi. Hükmün açıklanması geri bırakıldı.

Haşem ve Mehmet Cami Sordabak’a ruhsatsız silah taşımaktan da 10 ay hapis ve 2500 TL adli para cezası kesildi.

Sordabak, 14 Ekim 2024’te tutuklanmıştı.

İkinci duruşmasının görüldüğü 18 Nisan 2025’te tahliye edildi.

AK Parti Yalova İl Başkanı’na suikast hazırlığı

IŞİD-Horasan’a katılacağı istihbaratı alınan Bayram Kalkan’ın Pakistan’a gitmeden önce Ahmet Bingöl ve Mehmet Uğur Budak ile Türkiye’de eylem planladığı ileri sürüldü.

Üç kişi 12-13 Kasım 2024’te gözaltına alındı.

Cep telefonlarında ‘Converstations’ adlı mesajlaşma programı bulundu.

Bir sohbet kaydında AK Parti Yalova İl Başkanı Umut Güçlü’nün babasına ait, zaman zaman Güçlü’nün de kaldığı eve saldırı hazırlığında oldukları, evin krokisi ile resimlerinin çekilerek silah teminine çalışıldığı saptandı.

Umut Güçlü’nün sahibi olduğu Liman Pastanesi’nin Instagram hesabının Google'dan aranıp incelendiği ve takip edildiği belirlendi.

Üç kişi 16 Kasım 2024’te tutuklandı.

Şüpheliler bütün bu suçlamaları reddetti.

Bingöl ve Kalkan’a silahlı terör örgütüne üye olmaktan altı yıl üç ay hapis cezası verildi. Budak’a da yasak kılıç bulundurmaktan 5 ay hapis ve 2000 TL para cezası uygulandı.

Volkan Reçber’den mesaj var

Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının Volkan Reçber’in de aralarında olduğu 97 sanık hakkında hazırladığı iddianameyi yazmıştım.

İddianamede Gazi Mahallesi’nde doğup büyüyen Volkan Reçber ve ‘Arap Emrah’ lakaplı Emrah Sever gruplarının dört ölümle sonuçlanan sokak hesaplaşmasına yer veriliyor.

Yurt dışında olduğunu bildiğimiz Reçber bir yakını aracılığıyla açıklama gönderdi. Yanıt hakkı gereğince Reçber’in açıklamasını yayınlayacağım.

Ancak bir eleştiriye yanıt vermem gerek.

Ben Reçber için “Boynunda Zülfikar’ı eksik olmuyor” derken, Alevilik inancını öne çıkarmasından söz ettim. Nasıl kimi Karadenizli kabadayılar milli ve dini motiflerin altını çiziyorsa Reçber’in de kimliğini gösterdiğini ifade ettim.

Yoksa Aleviliği suçla ilişkilendirmeye hiç kimse cüret edemez.

Kaldı ki ben Alevilerin eşitlik mücadelesini koşulsuz destekleyen bir gazeteciyim.

Reçber’in yanıt hakkını özetleyerek aktarıyorum.

“Sayın İsmail Saymaz,

Yargı süreci devam eden dosyalar hakkında kaleme aldığınız yazılarda, iddia ile hüküm arasındaki çizgi bilinçli biçimde silinmektedir. Mahkemesi sonuçlanmamış olaylarda kişi isimlerini açıkça yazarak ‘çete’, ‘suçlu’ gibi kesinlik içeren ifadeler kullanmak; masumiyet karinesini, adil yargılanma ilkesini ve temel basın etik kurallarını açıkça ihlal etmektedir. Bu, haber verme değil; yargı yerine geçme iddiasıdır.

Boynumdaki Zülfikârın nesi seni rahatsız etti?

Ben bugün Alevi olmadım.

İnsanların kimliklerini gizlemek zorunda kaldığı, inancını fısıltıyla yaşadığı dönemlerde bile inancımdan vazgeçmedim. Kimliğimi saklamadım, baş eğmedim, inkâr etmedim.

Kimliğim üzerinden zan üretilmesine, ima yoluyla suç isnadı yapılmasına sessiz kalmam.

Yazıda adı geçen Kübra isimli genç kızın başka gruplar arasındaki bir çatışmada vurulduğuna dair bilginin mahkeme ve polis kayıtlarında yer aldığı bilinirken, bu gerçeğin dışlanması ve olayın tek taraflı bir çerçeveyle sunulması, karalama ve yönlendirme şüphesini güçlendirmektedir.

Bir gazetecinin kalemi; savcının iddianamesi, hâkimin kararı yerine geçemez. Gazetecilik; savcı gibi iddianame yazmak, hâkim gibi hüküm vermek değildir.”

/././

Trump ve Netanyahu Florida’da buluştu -Serra Karaçam- 

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu, Gazze planının bir sonraki aşamasını görüşmek üzere Florida’da bir araya geldi.

Görüşmede, Gazze’deki ateşkes sürecinde yaşanan tıkanıklığın aşılması ve İsrail’in İran ile Lübnan merkezli Hizbullah’a ilişkin endişeleri ele alındı.

Netanyahu, Trump ile görüşmesi öncesi ABD Dışişleri Bakanı Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hegseth ile de görüştü.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bölgesel güvenlik, ekonomik iş birliği ve antisemitizmle mücadele başlıklarını ele almak üzere bir araya geldi.

Görüşmede, Başkan Donald Trump’ın 20 Maddelik Barış Planı doğrultusunda Orta Doğu’da barış ve istikrarın sağlanması için ABD–İsrail iş birliğinin sürdürülmesi gerektiği vurgulandı.

Trump’a basın toplantısında İsrail-Türkiye ilişkileri ve Türkiye'ye F-35 satışı soruldu

“HAMAS’IN SİLAHSIZLANMASI ŞART”

Netanyahu ve Trump görüşme öncesi kameraların karşısına geçti.

Gazze konusunda Trump, barış planının 2. aşamasına hızla geçmek istediğini söyledi ve Hamas’ın silahsızlanmasının şart olduğunu vurguladı.

Trump ve Netanyahu, cesedi Gazze’de tutulan ve oradaki son kalan rehinelerden biri olan Ran Gvili’nin ailesiyle de görüştü.

Trump görüşme sonrası basın toplantısında "HAMAS'a silahları bırakmak için kısa süre verildiğini vurguladı. İsaril'in çekilmesini ise garantilemedi. HAMS silah bırakmazsa korkunç sonuçları olacağını, HAMAS'ı destekleyen ülkelerin bile "silah bırakmazlarsa biz halledelim" dediklerini ifade etti.

Netanyahu ise gerçek bir reform beklediklerini, kitaplarda öğretilenlerin değişmesi gerektiğini ifade etti ve "bu onlara bağlı" şeklinde konuştu.

Erdoğan'ın Netanyahu'yu Naziye Hitler'e benzetmesine dair de soru yöneltildi.

"ERDOĞAN'I ÇOK İYİ TANIYORUM, SORUN OLMAYACAK"

İsrail ile Türkiye arasındaki çatışma korkusunun artmasına değinen bir gazeteci, Trump'a "Bu gerilimi nasıl hafifleteceksiniz? Erdoğan, Netanyahu’yu Hitler’e benzetiyor ve İsrail’i Nazilerle karşılaştırıyor." şeklinde bir soru yöneltti.

Trump "Ben Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çok iyi tanıyorum ve bildiğiniz gibi kendisi benim çok iyi bir arkadaşım. Ona saygı duyuyorum ve Bibi de ona saygı duyuyor; aralarında bir sorun olmayacak. Çok iyi tanıyorum ve siz de gördünüz, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye ile öyle işler yaptım ki, başka hiç kimse yapamazdı. Sorun yaşamayacağız. Erdoğan harika bir iş çıkardı. Ben onun yanındayım, Bibi’nin de yanındayım. Hiçbir şey olmayacak." şeklinde cevap verdi.

Toplantı sonunda gazeteciler Türkiye'ye F-35 satışını gündeme getirdi. Trump "düşünüyoruz" şeklinde cevap vermekle yetindi.

Netanyahu Trump'a İsaril Barış Ödülü verileceğini duyurdu.

“TÜRK ASKERİ GAZZE’YE KONUŞLANACAK MI?”

Trump aynı açıklamalarda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında olumlu ifadeler kullandı.

Trump, Netanyahu ile kameralar karşısındayken, Türk güçlerinin Gazze’de yer almasına izin verip vermeyeceği sorusuna, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile harika ilişkileri olduğunu belirterek cevap verdi. “Bu konuya da değineceğiz, iyiyse iyi olur, Türkiye harika, bana göre Erdoğan iyi” ifadelerini kullandı.

Trump ayrıca, Netanyahu başbakan olmasaydı İsrail’in var olmayacağını savundu.

Basın mensupları Trump’a İran ve balistik füze programına dair planları sordu.

Trump, İsrail Cumhurbaşkanı ile Netanyahu için bir af konusunu görüştüğünü, Cumhurbaşkanı’nın da bu yönde olumlu sinyaller verdiğini belirtti.

“UMARIM SURİYE BAŞKANI İLE İYİ ANLAŞIR”

Trump Suriye sorusuna, "Umarım Suriye ile iyi geçinir, çünkü Suriye’nin yeni cumhurbaşkanı çok çalışıyor ve iyi bir iş çıkarıyor. Gerçekten öyle. Zor bir karakter olduğunu biliyorum ve, biliyorsunuz, Suriye’den bir ‘melek çocuk’ bekleyemezsiniz. Bunu söyleyebilirim. Umarım iyi geçinirler, çünkü biliyorsunuz, Suriye’ye yaptırımları kaldırdım, yoksa hiç şansları olmazdı. Suriye’nin ayakta kalmasını istiyoruz, bu yüzden Suriye hakkında da konuşacağız." ifadeleriyle yanıt verdi.

Trump bir süre önce, İsrail’i Suriye’deki askeri adımlar konusunda uyarmış ve “Suriye’nin müreffeh bir devlete dönüşümünü engellememesi” gerektiğini söylemişti.

Suriye'de mükemmel bir kişinin göreve gelemeyeceğini, güçlü bir savaşçı olmasının önemli olduğunu ifade etti.

Netanyahu ise güvenli bir sınır istediklerini ifade etti.

Trump Erdoğan'ın önceki lideri devirmekte önemli rolü olduğunu hatırlattı. Suriye ile İsrail arasında sorun çıkmayacağına inandığını belirtti.

“İRAN ANLAŞMAK İSTİYOR”

Trump, Tahran’ın balistik füze programını genişletmeye devam etmesi hâlinde bir saldırıyı destekleyeceğini söyledi.

İran’ın nükleer kapasitesini artırması durumunda ise bu tür bir saldırının hızla gündeme gelebileceğini ifade etti.

Trump İsrailli I24 kanalından Nadav Elimelech’in ,“Rejimi devirmeyi destekler misiniz” sorusuna, net bir tutum ortaya koymayarak, İran yönetiminin hâlihazırda ciddi ekonomik sorunlar ve iç baskılarla karşı karşıya olduğunu belirtmekle yetindi.

Netanyahu, geçen hafta yaptığı açıklamada, Trump ile görüşmelerin merkezinde İran ve bölgedeki vekil güçlerin olacağını söyledi.

Trump İran'ın balistik füze ve nükleer silaha erişmesi halinde sonuçlarının geçen seferden daha ağır olacağını söyledi.

Trump vurulan sahalar dışındaki yerlere de bakıldığını ekledi.

“AF KONUSUNU HERZOG İLE GÖRÜŞTÜM”

Trump ayrıca, İsrail Cumhurbaşkanı ile Netanyahu için bir af konusunu görüştüğünü, Cumhurbaşkanı’nın da bu yönde olumlu sinyaller verdiğini iddia etti.

Ancak bu açıklamaya kısa süre içinde İsrail Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nden yalanlama geldi. Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un sözcüsü, af talebinin sunulmasından bu yana Herzog ile Trump arasında herhangi bir doğrudan görüşme gerçekleşmediğini açıkladı.

Sözcü, birkaç hafta önce Herzog ile Trump adına hareket eden bir temsilci arasında bir görüşme yapıldığını, bu görüşmede yalnızca af talebinin hangi aşamada olduğuna dair prosedürel bilgi verildiğini belirtti.

Açıklamada, konuyla ilgili herhangi bir kararın yerleşik hukuki süreçler çerçevesinde alınacağı ve bu bilginin Trump’ın temsilcisine net şekilde aktarıldığı vurgulandı.

İsrail Cumhurbaşkanlığı’nın açıklaması, Trump’ın kamuoyuna yansıyan ifadeleriyle çelişirken, Washington–Tel Aviv hattında diplomatik söylem ile resmî süreçler arasındaki farkı bir kez daha gündeme getirdi.

/././

Öcalan'ın Önerisi "Demokratik İslam"-Ayşenur Arslan- 

Sunucuların yatak odası kadar ilginç değil ama yine de yazmak, konuşmak lazım!!

Hele iktidarın Terörsüz Türkiye sürecinde strateji değiştireceği haberi gelmişse.

Ve tam o sıralarda Diyarbakır’dan gelen başka bir haberdeki cümlede Öcalan ve İslam geçiyorsa.. Konuşmak şart. Değil mi!

Önce iktidar cephesine bir bakalım. Türkiye Gazetesi’nden Yücel Kayaoğlu’nun haberine göre
“AKP, "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı İmralı süreci kapsamında atılacak adımlara ilişkin, toplumda oluşan kafa karışıklığını ve "gizli pazarlık" iddialarını gidermek için yeni bir yol haritası çizdi. İktidar kanadı, süreçte başta atılacak hukuki adımlar olmak üzere, vatandaşın kafasını karıştıracak ve milletin hassasiyetlerinin manipüle edilmesine yol açacak spekülasyonlara karşı savunma stratejisi geliştirdi.”

Bu stratejide yeri var mı ya da faydası olur mu bilemem.. Ancak Öcalan kritik bir adım attı.

Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu’nun Diyarbakır’daki kongresine gönderdiği mesajla Erdoğan’ın elini kolaylaştıracak bir kapı açtı: Demokratik İslam: “ İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir. Kapitalist modernitenin iktidar ve talan aracı haline getirdiği resmi devlet İslam’ı ya da cemaatçi yapılar, bu özü yitirmiştir. Demokratik İslam ise, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir. O sözleşme farklı inançların, halkların ve kültürlerin öz iradesiyle, baskısız bir arada yaşama sözleşmesidir. Bilinmelidir ki gerçek cihad, nefsimize ve zulme karşı sürekli özeleştiriyle sürdürülen mücadeledir. İslamdaki şûra anlayışı ise kolektif akıl ve demokratik karar alma anlamına gelmektedir. İslam’ı ne devletin, ne de herhangi bir grubun siyasi aracı yapmadan, toplumun tabandan örgütlenen özgür yaşamına hizmet ettirelim. Demokratik İslam, kadın özgürlüğünü, ekolojik dengeyi ve halkların kardeşliğini merkeze alan bir uygarlık alternatifidir. Orta Doğu’nun kanayan yaralarına ancak bu demokratik yorum şifa olabilir.”

Bu uzun paragrafın her bir cümlesini ayrı ayrı ele alacağım. Zira her biri hem Türkiye’de hem de mesela Rojava’da “yön tayin eden” parça tesirli ideolojik bomba!

Önce “gerçek cihad” diyerek MÜCAHİD ÖCALAN ünvanını bir kenara koyalım. Ve devam edelim.

* Demokrasi ile İslam, ya da herhangi bir dini birlikte anmak, oksimoron tanımının ta kendisidir. Bir araya gelemezler. Birbirleriyle çelişir, zıtlaşırlar. Zira (Öcalan’ın mesajından yola çıktığımız için İslam’dan söz edeceğim) İslam tam bir BİAT REJİMİDİR. Size üstlerinize itaati, ülkeyi yöneten lidere de tam biatı öğütler. Zaten demokrasi ile İslam’ın, dinlerin yolu burada ayrılır.

* Öcalan’ın ‘kapitalist modernitenin talan aracı resmi devlet İslamı’ tanımı da, doğrusu İslamcı çevrelerde bile bin çeşit yorumlanan bir durum. Dünya üzerinde, ülkelerin yönetimlerinden bağımsız bir İslam nerede, nasıl yaşanıyor? Bilen var mı? Hangisi gerçek İslam’ı temsil ediyor? Suudi Arabistan mı, Afganistan mı yoksa mesela Endonezya mı?

* Ya kadın özgürlüğü konusunda söyledikleri? Yüzlerce yıldır İslam adına konuşup fetva verelerin kadını nereye koyduğunu bilmiyor olabilir mi? Daha dün Cübbeli diye bilinen şahıs, kadını yine cehennemlik ilan etti. Tarikatların baş hedefi de zaten kadınlar: Konuşmasınlar, gülmesinler, evden çıkmasınlar, zaten katiyen çalışmasınlar.. Öcalan İmralı’da dünyaya o kadar kapalı yaşadı ki, gerçekleri artık seçemez olmuş!

Gelelim Medine Sözleşmesi diye de anılan Medine Vesikası meselesine.

Öcalan "O sözleşme farklı inançların, halkların ve kültürlerin öz iradesiyle, baskısız bir arada yaşama sözleşmesidir.” diyor. Ama gerisini söylemiyor.

* Hicret sonrası Medine’de birkaç safhada oluşturulan (ya da oluşturulduğu söylenen) sözleşme, Arap, yani aynı din, dil ve kültüre sahip kabileler arasında bile işe yaramadı. Müslümanlar ile Yahudiler ise açıktan savaşmaya, olmadı çatışmaya koyuldu. Hz. Muhammed’in vefatı sonrasındaysa bırakın farklı din ve etnik kökenli grupları, Müslümanlar arasında iktidar kavgasıyla buharlaşıverdi.

* Öcalan’ın mesajında hatırlatma nedenlerinden biri midir bilemem, 2. Abdülhamit İttihad-ı İslam projesiyle ümmetçiliği canlandırmak.. Muhtemelen, dağılmaya başlayan Osmanlı imparatorluğunu yeniden birleştirebilmek istedi. Olmadı!

Bugün de Öcalan, Tom Barrack gibi doğrudan ulus devlet modelini hedef almadan “ÜMMETÇİLİK PROJESİ” sunuyor.

Farklı inançların, kültürlerin bir arada yaşama sözleşmesine imza atalım” diyor.

Hem Kürt nüfusa hem de “çok hukuklu” sistem imasıyla tarikatlara göz kırpıyor.

Erdoğan “mücahid Öcalan’ın” bu önerisine atlar mı? Atlasa kamuoyu bunu satın alır mı? Zor!

Saray’da akıllar karışık gibi.

Ama belki de işi yokuşa sürüp zaman kazanmaya çalışıyorlardır.

Anıtkabir’deki müthiş bir kalabalıkla sergilenen o güç gösterisi.. Öte yandan AKP’li seçmenin tepkisi.. YOKUŞ artık aşağı doğru.

Nitekim, Öcalan’ın mesaj gönderdiği kongrede konuşan DEM Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da “müminlere” seslendi. Ancak Saray’ın hiç hoşuna gitmeyecek bir açıdan: "Peygamber Efendimizin en bilinen sözlerinden biri şudur: 'Komşusu açken tok yatan bizden değildir'. Sadece kendi kapı komşunu kastetmez, aynı zamanda bir sistemi kasteder. Bu sistem kesinlikle değişmeli ve müminler zulme karşı mutlaka direnmeli. Oysa mevcut iktidar yine siyasal İslam'ı kullanarak, 'Mümin sabreder' diyor. Bizler çektiğimiz acılara elbette sabrederiz. Ancak çektiğimiz açlığı kaderimiz olarak görmek ve buna karşı sabretmek istemeyiz. Mücadele etmek, örgütlenmek ve bu sistemi kesinlikle değiştirmek isteriz."

Ne diyorsunuz? Bu noktaları birleştirince karşınıza nasıl bir resim çıkıyor? Yani süreç nereye gidiyor?

Akıbeti ilk süreç gibi olursa şaşırmayız ama herhalde!! Değil mi!!

/././

halkTV

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Aralık 2025-

  Yeni yılda akıl, fikir, sağlık -Osman Öztürk-  Dahiliye, hariciye, nisaiye, çocuk bir zamanlar fakülteye adım atan tıp öğrencilerinin haya...