3 Eylül 2026 Perşembe

İki ölüm, iki ülke: Mehdi Zana’dan Oral Çelik’e Türkiye - Gökçer Tahincioğlu / T24-


Hayatında hiçbir şiddet eylemine katılmamış, bu nedenle suçlanmamış olan Mehdi Zana yaşamının 16 yılını, Abdi İpekçi cinayeti başta olmak üzere pek çok cinayet ve yaralama eyleminde ana faillerden biri olarak gösterilen Oral Çelik, Türkiye’de, yaşamının sadece 4 ayını cezaevinde geçirdi. 12 Eylül darbesine giden zeminin taşları itinayla dizilirken Mehdi Zana belediye başkanı, Oral Çelik bir tetikçiydi. Ağca, Çelik tarafından askeri cezaevinden kaçırılırken, Diyarbakır’a halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen Mehdi Zana, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görüyordu. Kürtçe konuştuğu, Kürtçe savunma yaptığı için hep işkence görmeye devam etti.

Başımıza gelen ne varsa normalleştirdiğimiz ülkede artık günlerce konuşulması gereken yaşam ve ölümlerin de üzerinden öylece geçilip gidiliyor.

Oysa o yaşam hikâyelerinde hem dünün hem bugünün Türkiye’sinde olup bitenleri net biçimde anlayabileceğimiz izler saklı. 

29 Ağustos’ta Mehdi Zana yaşamını yitirdi, 30 Ağustos’ta Oral Çelik.

Bu iki ismin yan yana konulması, birlikte anılması doğru değil elbette… İdeolojik bir bakışla, herkesin kendi kahramanlarını savunması değil sözünü ettiğimiz. Objektif olarak değil… Hayatını hak mücadelesine adamış bir insanla, bütün yaşamını sözde kahramanlıklarla geçirmiş, cinayet, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı dışında mesleği olmamış bir insanı nasıl birlikte anabiliriz ki?

Ama Türkiye’nin bu iki isme nasıl baktığını, nasıl davrandığını konuşabiliriz.

Özetle başlayalım.

Hayatında hiçbir şiddet eylemine katılmamış, bu nedenle suçlanmamış olan Mehdi Zana yaşamının 16 yılını, Abdi İpekçi cinayeti başta olmak üzere pek çok cinayet ve yaralama eyleminde ana faillerden biri olarak gösterilen Oral Çelik, Türkiye’de, yaşamının sadece 4 ayını cezaevinde geçirdi.

* * *

Zana, yoksul bir ailenin çocuğuydu.

Genç yaşta terzi çırağı oldu. Siyasetle yakından ilgiliydi.

Yanında çalıştığı Niyazi Tatlıcı’nın dükkânı, o dönem Kürt aydınlarının da uğrak yerlerindendi. Hemen her siyasetten farklı isimler dükkâna gelir, fikirlerini tartışırdı.

Zana, bu büyülü atmosferde büyüdü ve Türkiye İşçi Partisi saflarında siyasete atıldı.

Kürt kimliğinin yok sayılmasına, Kürtçe’nin yasaklı olmasına tepkiliydi. Bu konudaki her konuşması ceza nedeni yapıldı. Genç yaşından itibaren cezaeviyle tanıştı. Ama siyaseti sürdürdü, Diyarbakır’da, eylemlerde Zana’yı hep en önde görmek mümkündü.

Mehdi Zana, 12 Mart 1971’de askeri muhtıra verildiğinde cezaevindeydi. Hilvan’da düzenlenen mitingdeki konuşmaları nedeniyle tutuklanmıştı.

Aynı yıllarda Alparslan Türkeş’in Diyarbakır’a gelmesine tepki gösteren gruba önderlik ettiğinde iyice hedef haline gelmişti. Sürekli tutuklanıyor ve tahliye ediliyordu. Birlikte yol yürüdüğü arkadaşlarıyla da zaman zaman görüş ayrılıklarına düşüyordu.

Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na aday olduğunda herkes dudak büktü. Eskiden birlikte siyaset yaptığı çevreler bile inanmıyordu kendisine.

Konuşmaları nedeniyle, seçime bir gün kala gözaltına alındı. Bu gözaltı, kentteki bütün dengeleri değiştirdi. Zana, en yakın rakibine iki kat fark atarak belediye başkanlığını kazandı.

Mehdi Zana

* * *

Belediye başkanlığı dönemi de böyle geçti. Devlet, Zana’yı yok sayıyordu.

Hayatını değiştiren karşılaşmalardan biri 1979’da yaşandı. Gazeteci Faruk Bildirici’nin bugünü anlamak için mutlaka okunması gereken, “Yemin Gecesi” kitabındaki anlatımına göre, 12 Eylül askeri darbesinden sadece bir yıl önce, darbeci generaller, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’le birlikte Diyarbakır’a geldi.

Darbeden sonra Kürtçe konuşma yasağı koyacak olan Evren, belediyeyi ziyaret etmedi. Ancak Mehdi Zana, Orduevi’nde düzenlenen yemeğe eşi Leyla Zana ile katıldı.

Evren ve komutanlar yemek boyunca Zana’ya ağır sözlerle yüklendi. Zana ise altta kalmadı. Komutanlar öfkeliydi.

Unutulmaz anlardan biri, Bilici olan soyadını aynı anlama gelen Kürtçe, Zana ile değiştirmesine takılan generallerden biri ile yaşandı.

Zana, “Yahu bu Zana ne demektir?” diye imayla soran generale, yüzündeki şark çıbanına ve Malatyalı olmasına atıfla, “Anlamını biliyorsunuz, siz de Kürtsünüz” yanıtını verdi. “Malatyalıyım ama Kürt değilim” diye öfkeyle çıkıştı general.

Zana, sonradan Milli Güvenlik Konseyi’nde yer alacak Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın kendisine takılmalarını da yanıtsız bırakmadı. Az önce eşinin hastalığından yakınan Şahinkaya’ya, “Leyla, okusun üflesin, inancınız varsa” diye takıldı. Şahinkaya, muskasını çıkartarak, “Sizler komünistsiniz inanmazsınız ama bizler inanırız” dedi. Zana ise “Allahım şükürler olsun, böyle üst düzeylere gelmiş komutanlarımızın dinlerine muti olduklarını gördüm” diye alaycı yanıt verdi.

Kendisini yok sayan, küçük gören komutanlarla aynı dilden konuşuyordu.

Bedelini ödedi bu cesaretinin!

12 Eylül’den hemen sonra tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi’ne konuldu ve ağır işkenceden geçirildi. 1991’e kadar cezaevinde tutuldu. Henüz çocuk denilecek yaşta evlendirilen Leyla Zana, o dönemde okudu, siyasete atıldı, Mehdi Zana’dan ayrı bir kimlik olarak kendini kabullendirdi, siyasi tarihe damga vurdu.

* * *

Mehdi Zana, cezaevi döneminden sonra aktif siyasete girmedi ama görüşlerini her yerde dillendirmeye devam etti. Toplamda 16 yıl hapis yattı.

Öyle ki Leyla Zana’nın DEP milletvekiliyken dokunulmazlığı kaldırılıp cezaevine konulduğu, bu nedenle henüz küçük yaştaki çocuklarına baktığı dönemde bile Mehdi Zana, sadece önceki konuşmaları gerekçe gösterilerek cezaevine konuldu.

Yaşamı boyunca yargılandı, tehditlere maruz kaldı, takip edildi.

Mahkemede Kürtçe savunmak yapmak istemesi “bölücülük” sayıldı.

Kürt kimliğine yönelik konuşmalarının tamamı dava konusu yapıldı.

Suçu buydu!

* * *

Bir de Türkiye’nin Oral Çelik’e olan tavrına bakalım.

70’li yıllardan itibaren yaşamını şiddetle, kanla, yasadışı yol ve yöntemlerle geçiren ve “kahraman” olarak anılmak isteyen Çelik’e…

Çelik’in ismi Bahçelievler Katliamı’nda, Malatya’da öldürülen öğretmen Nevzat Yıldırım cinayetinde, Abdi İpekçi cinayetinde, Papa suikastinde geçiyordu.

Aynı zamanda İpekçi cinayetinden sonra Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılması, cinayetten önce silah ve barınmayı sağladığı iddiaları vardı.

Avrupa’da buna uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamaları eklendi. Yurt dışına Ağca ile birlikte çıktıkları tarihe kadar hiç cezaevine girmedi.

Arşiv bilgilerine göre, Oral Çelik, 14 Kasım 1986'da Fransa'da "Bedri Ateş" adına düzenlenmiş sahte bir pasaportla ve uyuşturucu suçlamasıyla yakalandı. Tam da Türkiye’nin Abdullah Çatlı ve Oral Çelik dahil arkadaşlarını ASALA’ya karşı görevlendirdiği iddia edilen dönemde…

Nedense ASALA’yı bitirdiği söylenen bu ekibin neredeyse tamamı aynı dönemde uyuşturucu ticaretinden yakalandı.

Yakalandıktan sonra Oral Çelik olduğunu ısrarla reddetti ancak sonra kabullenmek zorunda kaldı. Yaklaşık 4 yıl cezaevinde tutuldu.

Fransa'da gerçek kimliği tespit edildikten sonra Papa suikastı davası kapsamında İtalya'ya iade edildi. İtalya'da yaklaşık 2 yıl tutuklu yargılandıktan sonra beraat etti. Papa suikastinde gözcülük yaptığı öne sürülen Çelik’i, Abdullah Çatlı’nın ifadesi kurtardı.

Ardından İsviçre'ye iade edilen Çelik, buradaki suçlamalar ve geçmişteki uyuşturucu dosyaları nedeniyle cezaevinde kaldı. Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaklaşık 10 yıl cezaevinde tutulduktan sonra Türkiye’ye iade edildi.

Oral Çelik

* * *

Türkiye böyle bir ismi yargılamak için ister değil mi? Bunun için iade talep eder. İstemedi. Oral Çelik, kendi talebiyle Türkiye’ye gönderildi.

Çelik’in dosyalarının büyük bölümü için zamanaşımı işlemi yapıldı.

Abdi İpekçi suikastı ve "silahlı çete üyesi olmak" suçlamaları sürüyordu. 23 Ocak 1997 tarihinde tahliye edilerek serbest bırakıldı.

Türkiye'de yaklaşık 4 ay cezaevinde kaldı.

1999’da İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, İpekçi suikasti davasında "kesin ve inandırıcı delil bulunamadığı" gerekçesiyle Çelik hakkında beraat kararı verdi.

2006'da bir gazeteye verdiği röportajda "İşin ortasındaydım, detaylar bende saklı" ve "Ağca'yı cezaevinden ben kaçırdım" demesi üzerine yeniden yargılanması talep edildi ama bu talep reddedildi. Ağca’yı cezaevinden kaçırdığını da övünerek anlattı ama zaten bu dosya da zamanaşımına girmişti.

Tahliye edildikten bir yıl sonra, 1998’de, hakkındaki davalar sürerken Malatyaspor’a başkan oldu. Susurluk davasından da yargılanmaktan kurtulmuştu.

Bir daha da birkaç gözaltı dışında hiç sıkıntı yaşamadan yaşamını sürdürdü. “İş insanı” unvanı bile aldı.

* * *

12 Eylül darbesine giden zeminin taşları itinayla dizilirken Mehdi Zana belediye başkanı, Oral Çelik bir tetikçiydi.

Askeri cezaevinden bir katili kaçıran, Çatlı çetesinin baş aktörlerinden Oral Çelik, hep ödüllendirildi.

Darbeye giden yolda İpekçi’nin öldürülmesi de en önemli kavşaklardan biriydi.

Türkiye, Abdi İpekçi gibi bir ismi öldürenlere bile doğru düzgün bir ceza vermedi. Bir sır kutusunun içine kapattı olanı biteni.

Ağca, Çelik tarafından askeri cezaevinden kaçırılırken, Diyarbakır’a halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen Mehdi Zana, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görüyordu.

Kürtçe konuştuğu, Kürtçe savunma yaptığı için hep işkence görmeye devam etti.

Bu ülke, bugüne böyle geldi.

İki ölüm, bize bir resim sunuyor.

Ama bugün bile bu kadar açık seçik bir resmi bile isteyen istediği gibi, sloganlara hapsedilmiş gözlerle görüyor.

soL "Köşebaşı + Gündem" -3 Eylül 2026-

Malta dosyaları, gemi filoları, vergi kaçırma: Yıldırım Ailesi'nin tartışmalı şirketleri tek elde toplandı 

Binali Yıldırım'ın üç çocuğu ile akrabalarına ait olan ve yıllardır pek çok tartışmanın odağında yer alan denizcilik şirketleri, Yıldırım'ın eşi Semiha Yıldırım'a devredildi. O şirketler ve şirketler hakkında ülke sınırlarını aşan skandallar yeniden gündeme geldi.

Eski Başbakan AKP'li Binali Yıldırım ve ailesinin serveti yeniden gündemde. 

Yıldırım Ailesi ve akrabalarının denizcilik şirketlerinde son dört yılda dikkat çekici bir yeniden yapılanmaya gidildi. Ticaret sicili kayıtlarına göre Yıldırım’ın çocukları ve akrabalarına ait olan, skandalların ve tartışmaların odağındaki şirketler, tek bir şirket altında toplandı, bu şirketin de tüm hisseleri tek bir kişiye devredildi: Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım'a.

600 bin avro bağış, 5 milyonluk cami

Gazete Pencere'den Büşra Cebeci'nin haberine göre, ticaret sicil kayıtlarında dikkat çeken ilk devir, Elia Gayrimenkul Spa Anonim Şirketi oldu. 18 Kasım 2022 tarihinde şirket, Derin Denizcilik Gemi Taşıma Anonim Şirketi’ne devredildi. Şirketin bu tarihteki hissedarları Binali Yıldırım’ın çocukları Bülent Yıldırım, Erkam Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay’dı.

2014 yılında kurulan şirketin o tarihteki tek hissedarı Hollanda merkezli Neshatech B.V adlı şirketti ve bu şirket Erkam Yıldırım’a aitti. Cumhuriyet Gazetesi’nden Aykut Küçükkaya’nın 2014 tarihli haberine göre aynı yıl bu şirketten Pendik Belediyesi’ne yüklü miktarda bir şartlı bağış yapıldı. Elia Spa, o dönem avukat olan şu an ise AKP İstanbul Milletvekili olan Serkan Bayram aracılığıyla, Amine Hatun Camii’nin yapımında kullanılması için 600 bin avro bağış yapmak istedi, Belediye Meclisi bağışı oy çokluğuyla kabul etti. Bağışın ardından cami projesinin maliyeti de arttı. Başlangıçtaki 1,75 milyon TL'lik bağışa karşılık projenin toplam maliyeti 5,72 milyon TL'ye çıktı; kalan tutarın belediye bütçesinden karşılanması öngörüldü. Daha sonra şirketin unvanı “Elia Gayrimenkul ve Spa” olurken, Erkam Yıldırım ve kuzeni Rıfat Emrah Erence şirket iki hissedarı olarak yer aldı.

Skandalın odağındaki şirketler devredildi 

Ticaret sicil kayıtlarında bir başka ilgi çekici devir işleminin ise 24 Mayıs 2024 tarihinde gerçekleştiği ortaya çıktı.

Binali Yıldırım’ın akrabası olan, hatta dayısı olduğu iddia edilen Yılmaz Erence ve Rıfat Emrah Erence’nin kurduğu Ceren Danışmanlık Denizcilik şirketi, Derin Denizcilik Gemi Taşıma Anonim Şirketi’ne devredildi. Şirketin bu tarihte de hissedarları Binali Yıldırım’ın çocukları Bülent Yıldırım, Erkam Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay’dı.

Ceren Danışmanlık Denizcilik şirketinin adını da ilk kez 2017’de bir skandalla duymuştuk. 

Şirket, “Malta Files” araştırmasında yurtdışındaki şirket bağlantılarıyla gündeme gelmişti. Malta, kendi ülkelerindeki vergi kaçırmak isteyenlere kapılarını açmasıyla biliniyordu ve faaliyetleri tartışmalı olan offshore şirketlerin kayıtları arasından Yıldırım’ın ailesinin şirketleri de çıktı. Paradise Papers’ın ifşa ettiği belgelere göre dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın ailesi ve akrabalarına ait Malta’da sekiz şirket bulunuyordu. Ceren Danışmanlık Denizcilik de bu şirketlerin bir kısmının hissedarıydı ve bu şirketin sahipleri de Binali Yıldırım’ın akrabası olan Yılmaz Erence ve Rıfat Emrah Erence’ydi.

Ceren Danışmanlık Malta'daki Dertel Shipping Limited ile Nova Ponza Limited’in hissedarıydı. Dertel Shipping ile Nova Warrior adlı şirketin hissedarı ise South Seas Shipping N.V. şirketiydi ve şirketin imza yetkisi Erkam Yıldırım’a aitti. Söz konusu şirketlerden Rory Malta Limited'in o dönemde MV Shark, Nova Ponza Limited'in MV Ponza, Nova Warrior'ın da MV Frezya S adlı gemileri bulunuyordu. 9 Haziran 2016’da Malta'daki bu dört şirketin yönetimi Binali Yıldırım'ın yeğeni Süleyman Vural'a geçti.

Malta bağlantısı eskiye dayanıyor

Ceren Danışmanlık Denizcilik'in kurucusu Yılmaz Erence'nin Malta bağlantısı ise bu şirketlerin kuruluşundan daha eskiye uzanıyor. Malta Files araştırmasında Erence'nin 1998'de Malta'da Tulip Maritime Limited adlı şirketin kuruluşunda yer aldığı ve şirketin Silver Fish adlı gemiye sahip olduğu belirtildi. Böylece Erence ailesinin Malta'daki denizcilik şirketleriyle bağlantısının 1990'ların sonuna kadar uzandığı kayıtlara yansıdı.

Hisseleri Semiha Yıldırım’a geçti

4 Temmuz 2025’e gelindiğinde Yıldırım'ın yine üç çocuğuna ait Gaye Uluslararası Denizcilik de Derin Denizcilik bünyesine geçti. Bundan bir yıl sonra ise asıl büyük değişiklik yaşandı. Yıllar içinde peyderpey Derin Denizcilik bünyesine katılarak tek çatı altında toplanan şirketlerin ortaklık yapısı değişti.

Hissedarlar Erkam Yıldırım, Bülent Yıldırım ve Bahar Büşra Köylübay'ın hisselerini anneleri Semiha Yıldırım’a geçtiğimiz Mayıs ayında devrettiği ortaya çıktı.

Tek hissedar

Böylelikle ülke sınırlarını aşan tartışmaların odağındaki şirketlerin tek hissedarı geçtiğimiz Mayıs ayında Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım oldu. Filosundaki tüm gemilerin satıldığı, sermayesi 65 milyon lira olan bu şirketin şu an hangi faaliyetleri yürüttüğü bilinmezken son üç yıldır da şirket matrah göstermiyor.

***

AKP’de ‘kusursuz fırtına’ senaryosu: Melih Gökçek'in ardından Binali Yıldırım ve Bülent Arınç dosyası da mı açılıyor? 

Yarın Melih Gökçek savcı karşısına çıkıp ifade verecek. Binali Yıldırım ve Bülent Arınç'a ilişkin de iddialar eş anlı olarak gündeme gelmiş durumda. Belli ki bu isimlere yenileri de eklenecek. Peki, neler oluyor?

Ufukta ‘Kusursuz Fırtına’ havası var sanki. Bugün Gökçek’e gülenler yarın ağıt yakmak zorunda kalabilir.

Bu sözler AKP’li Şamil Tayyar’a ait.

Malum Melih Gökçek yarın ifade verecek.

Bu durum haliyle fazlasıyla gündem olmuş durumda.

Kendini “muhalefet” cephesinde konumlandıranlardan ibaret değil Gökçek’in ifade verecek olmasına sevinenler, AKP içinde de çok sayıda isim bu hamleden mutlu görünüyor.

Bunların en başında Bülent Arınç’ın geldiğini tahmin etmek güç değil.

Tayyar’ın “Bugün gülenler yarın ağıt yakacak” temalı “ince” mesajının bir adresinin Arınç olduğu iddia ediliyor.

Peki, hangi suçlamayla?

Aslında yine Tayyar yazmış durumda, “gülenler” notuyla.

Son dönemde tekrar “piyasaya” çıkan eski AKP’li Erkan Mumcu’nun 2007 yılında Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın Erdoğan’a karşı Cemaat ile işbirliği yaptığı iddiası çokça konuşulmuştu.

Bu vesileyle Arınç’ın Cemaat dava ve operasyonlarına yönelik itirazları da tekrar servis edilmeye başlanmış, Arınç-Cemaat bağına dair iddialar gündeme getirilmişti.

Bu iddiaları gündeme getirenlerin muhalefette yer alan isimler değil de AKP’liler olması tam da sözü edilen “kusursuz fırtınayla” ilişkili.

Peki, neden?

AKP’de liderlik savaşı

AKP’de uzun süredir zaman zaman kapalı zaman zaman da açık şekilde ilerleyen bir iç kriz var.

Bu krizin ana nedenini Erdoğan sonrasında partinin başına kimin geçeceği oluşturuyor.

Bilal Erdoğan, Selçuk Bayraktar, Berat Albayrak, Hakan Fidan, İbrahim Kalın, Süleyman Soylu ve Binali Yıldırım gibi isimler bu süreçte isimleriyle zaman zaman öne çıkarken, zaman zaman da kadrajın dışına düştü.

Can Holding operasyonu, Paramount davası, MKE operasyonu, Ciner operasyonu, Papara operasyonu ve daha nicesi hep bu tabloyla ilişkilendirildi.

Sonuç olarak Erdoğan’ın kendisinden sonra Bilal Erdoğan isminde karar kıldığı iddiaları gündeme gelse de, devam eden operasyonlar ve iç krizlerin bir bölümü bu tabloyla ilişkilendirilse de bu tartışmalar hep kapalı düzeyde, iddia noktasında kaldı.

Binali Yıldırım tartışmaları

Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük ve Tahir Sarıkaya gibi isimlerin demir parmaklıklar ardına yollanması kriz iddialarını başka bir noktaya taşısa da, hiçbiri Melih Gökçek’in ifadeye çağrılması kadar gündem olmadı.

Ancak belli ki, Gökçek ismini de gölgede bırakacak isimler yakın zamanda gündeme gelecek.

AKP'de yeni dönem öncesi alan temizliği iddiaları bambaşka bir noktaya evrilmek üzere.

Önce Melih Gökçek üzerinden yürüyen Almanya odaklı bir operasyon gündeme geldi.

Bundan çok kısa süre sonra bu kez de Binali Yıldırım’ın adı yine yurtdışında biriktirilen servet haberleriyle konuşulmaya başlandı.

İddia o ki, Yıldırım’ın yurtdışındaki 480 milyon avroluk varlığına el konuldu, paralar Türkiye’ye getirildi, Yıldırım’a "Şirketleri bize devret" şeklinde baskı yapıldı.

Onlar TV tarafından gündeme getirilen bu iki iddia da son derece çarpıcı.

Gündeme gelen bir diğer habere göre ise Yıldırım şirketlerinin ve malvarlığının bir bölümünü eşinin üzerine devretti.

Bu hamlenin yukarıda dile getirilen iddiaya karşı bir önlem olarak mı, yoksa elden gidenler sonrası kalanları korumak için mi olduğu bilinmiyor.

Yıldırım’dan şu ana kadar ortaya atılan iddialara yanıt verilmiş değil.

Bu noktada soru ortada, Yıldırım neden hedefte?

Bilal Erdoğan iddiası ve Binali Yıldırım’a uzanan sopa

Binali Yıldırım meselesi, Binali Yıldırım meselesi değildir. Binali Yıldırım meselesi bir yeriyle Numan Kurtulmuş'tur. Binali Yıldırım meselesi, AK Parti'nin geleceğinde Bilal Erdoğan mı, yoksa partiden başka birileri mi olacak meselesidir. Yani aslında Erdoğan’ın Erdoğan sonrasına dair de bir ön hesaplaşması olduğunu söyleyebiliriz yaşadığımız süreçlerin. Mevzilerin sıkılaştırıldığı, herkesin pozisyonuna ayar verilen bir dönemden geçildiğini düşünüyorum. Hiç öyle bizleri tatmin etmek adına yapılan bir şey yok. Melih Gökçek olayında olduğu gibi bir taşla iki kuş vuruluyor. Esas mesele şu, Ankara'da herkes dirsek dirseğe duruyor. Şimdi dirsek dirseğe durulan Ankara'da Bilal Erdoğan'a yer açmak, gelecek açmak gerekiyor.

Bu değerlendirme gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu’na ait.

Yazıcıoğlu, Hilmi Hacaloğlu’nun programında yaptığı açıklamada son günlerde gündeme gelen Binali Yıldırım iddiaları sonrası bu sözleri dile getiriyor.

Yukarıda işaret etmiştik, AKP içinde ciddi bir "Erdoğan sonrası lider kim olacak?" kavgası var.

İddia o ki, bu kavgadaki sopa Yıldırım’a dahi uzandı.

Bu iddialara rağmen Binali Yıldırım’ın Erdoğan ailesine fazlasıyla sadık olduğu biliniyor, kendi bağımsız tercihleriyle hareket edeceğini düşünmek zor.

Ancak “yurtdışındaki şirketler” ve “paralara zorla el konulduğu” iddiaları yine de fazlasıyla kafa karıştırıcı.

Yıldırım’ın mal varlığıyla AKP içi savaş arasındaki ilişkiye dair şu ana kadar çok fazla veri ortaya çıkmış değil.

Şimdilik...

Bir Binali Yıldırım parantezi

AKP’nin Yeni Osmanlıcı hayallerinin mimarlarından biriydi Ahmet Davutoğlu.

Bugün kendisi de artık iktidarın soruşturmalarının hedefi olan Davutoğlu, AKP’nin Erdoğan sonrası ilk lideriydi.

Erdoğan Saray’a çıktığında başbakanlık koltuğuna sadık Binali Yıldırım yerine Davutoğlu getirilmişti.

Ancak Erdoğan’dan bağımsız “hırslara” sahip birinin AKP’de liderlik yapamayacağı çok ağır bir darbeyle gösterildi ona.

Bu darbenin başındaki isim ise Binali Yıldırım'dı.

O dönem “düşük profil” tartışmaları gündeme geldi, ancak Yıldırım hiç de sanıldığı gibi “düşük profilli” biri değildi.

Erdoğan’la yolu 1994 yılında kesişen Yıldırım, o tarihten bu yana aynı yolu yürüyor.

Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Yıldırım da İDO’nun başına geçti.

Erdoğan İBB’nin başında yolsuzlukla suçlandığında listede o da vardı.

2001’de AKP kurulduğunda, kurucular arasında onun da adı vardı.

Sonrasında tam 12 yıl boyunca Erdoğan’ın en gözde bakanlıklarından biri olan Ulaştırma Bakanlığı’nın başında yer aldı.

Daha sonraki tüm kritik dönemeçlerde onun adı vardı.

15 Temmuz’da başbakanlık koltuğundaydı, Erdoğan’ın bu kuruma ihtiyacı kalmadığında çekilip gitmesini bildi.

Sonra İBB için İmamoğlu’nun karşısına geç dediğinde, yapılmayacak bu işi de yaptı, aday oldu.

İşin bir yönü bu, "sadakat" dolu siyasi sicili.

Diğer yönü ise gemileri…

AKP’lilerin gemi aşkı

Erdoğan ile Binali Yıldırım’ın ortak özelliklerinden biri de çocukları. İkisinin de oğulları gemicilik işinde.

AKP iktidara geldikten sadece bir yıl sonra 445 bin avroya ilk gemisini alan Erkan Yıldırım, bunun büyük bir para olmadığını söyleyerek kendini aklamaya çabalamıştı. Kardeşi Büşra Yıldırım’la birlikte çalışan Erkan Yıldırım’ın şimdiki filosunun kaç gemiden oluştuğu ise tam olarak bilinmiyor. Basına yansıyan iddialara göre, Yıldırım Ailesi’nin 1994’te başlayan serüveni, 2016’ya gelindiğinde tam 17 şirket, en az 28 gemi ve 2 süperyatla taçlandı.

Bu alıntı 2016 yılından, yani tam 10 yıl öncesinden…

Kumar masasındaki pozlarıyla gündem olan Erkam Yıldırım’ın ve Yıldırım ailesinin şimdiki serveti ne, nasıl bir miktarın üzerinde oturuyorlar, bu paralar neden onların elinden alınmak isteniyor, tartışma bu.

Bu parayla AKP içi liderlik kavgası arasında nasıl bir bağ var, kısa süre içinde daha fazla bilgi ortaya çıkacaktır.

Neden önemli?

Sonuç olarak hem muhalefete hem de içerideki liderlik kavgası dolayımıyla parti içi "ağır toplara" kadar uzanan bir operasyon dizisinden söz ediyoruz.

Belli ki önümüzdeki günlerde, yarın Melih Gökçek'in vereceği ifadeyle de birlikte çok daha sansasyonel bir dönemin kapıları açılacak.

Gökçek'in kendini savunurken vuracağı ilk ismin, zaten topun ağzında olan Bülent Arınç olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

Üstelik bu tabloya şimdi bir de Binali Yıldırım eki konuşuluyor.

Bir yanda "Yeni Osmanlıcılık" hayalleri ve bu eksende kurulan İmralı-AKP-MHP ittifakı, bir yanda yine burayla bağlantılı olarak yeni anayasa tartışmaları, bir yanda bölgeyi sarmalayan savaş tehdidi, bir yanda da halkımızın giderek derinleşen yoksulluğu...

Tablo tüm bu parçalarla birleştirildiğinde sözünü ettiğimiz siyasi kriz ve yargı operasyonları daha da önemli hale geliyor.

***

Türkiye’den İsrail’e 16 milyon varil petrol sevk edildi, Petrol Ofisi ele geçirildi: Soykırım ağları Türkiye’de -Uğur Zengin / EVRENSEL-


Kapitalizmin emperyalist çağında dev şirketler, kendi iç pazarlarını ele geçirirken rakiplerini boğdu ve dünya pazarına açıldı. İnsan ve doğa boyunduruk altına alındı. Hükümetler, ücretler, emeğin niteliği ve denetimi, eğitimi, sendikalar, siyasal rejimler dev şirketlerin ilgi alanına girdi. Tıpkı İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırım gibi.

Türkiye emperyalist ağların bir parçası. Ve günümüzde bu ağların yaşadığımız ülkede ‘soykırım istasyonları’ kurduğunu göreceksiniz.

Esasında dev şirketler dünyayı adımlıyor. Değer biriktiriyor ve ‘ufku’ soykırımı da içerecek şekilde açık. Kapitalizm geliştikçe ham madde ihtiyacı artıyor ve rekabet daha can alıcı hale geliyor.

İsrail ve ABD’nin Gazze başta olmak üzere Filistin’in tamamında uyguladığı ‘soykırım’ bir siyasal rejimdir ve hedefi elbette ‘ham madde’ ya da savaş gelirini aşıyor. Ancak soykırım yıllarında Türkiye’de siyasal iktidarın iç siyasete odaklı hamaseti de, emperyalist güçlerle koruduğu ilişkileri de daha görünür kılıyor.

Erdoğan, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başlamasından 6 ay 26 gün sonra, “Başta Amerika olmak üzere bunlar hep İsrail’e çalışıyorlar. Ne yazık ki Filistin’in o garip gureba, fakir, yoksul insanları İsrail’in bu bombaları karşısında ölüme mahkum edildiler. Bunun karşısında artık biz daha sabredemezdik. Adımlarımızı attık. Aramızda 9.5 milyar dolarlık bir ticaret hacmi vardı. Bu ticaret hacmini de biz yok farz ederek bu kapıyı kapattık. Bundan sonrası hayırlı olsun” diyordu. Bundan sonrası ne oldu?

İki küresel tüccar: Vitol ve Heritage Petroleum
Oil Change International (OCI) ve SOMO iki gizli petrol tüccarının İsrail’in Filistin’e yönelik devam eden askeri saldırganlığını besleyen ham petrolü sağlamaya nasıl yardımcı olduğunu kazıyarak ortaya koydu. Vitol ve Heritage Petroleum adlı iki şirket soykırımın başladığı 2023 sonlarından bu yana İsrail’e ham petrol sevkiyatında ana oyuncular olarak ortaya çıktı.

İthal ham petrole bağımlı İsrail örneğin 2024 yılında ham petrolünün yüzde 97’sini ithal etti. Bunlar İsrail rafinerilerinde işlendi ve İsrail ordusuna sağlanan yakıt da dahil olmak üzere farklı ürünlere dönüştürüldü.

Vitol ve Heritage Petroleum işte bu ham petrol ticaretinde büyük rol oynadı. Ham petrolü “düşükten alıp yüksekten” satmayı hedeflediler ve bu fiyat farkından yararlanmak için ham petrolü taşıdılar. Tam da Balzac’ın insanların çaresizliğinden beslenen, insanların üzerine acımasızca basan, duygusuz, mekanik Gobseck’i gibi! Çünkü yaşam denilen şey onlar için paranın çalıştırdığı bir makinedir.

İki şirket Shell, Chevron, BP, Total vb. şirketler gibi ifşa olmamıştı. Vitol ve Heritage bundan yararlandı. Vitol 2023’te soykırıma ham petrol taşımaya başlarken, Heritage kasım 2024’te başladı. İki şirket 2023’ten bu yana İsrail’e en az 22 milyon varil ham petrol taşıdı. Bu İsrail’in aynı dönemde ham petrol ithalatının yüzde 11’i demek. Ancak bu oranın daha yüksek olması oldukça olası. Çünkü OCI ve SOMO gemileri kiralayan şirketlerin yaklaşık yarısına ulaşamadı. Bu gizlilik şüphe yaratıyor. Sevkiyatlar yaklaşık 20 ülkeden geldi.

Peki bu iki ‘acımasız’ soykırım şirketinin Türkiye ile ilgisi ne?

Tekrar edelim. Vitol ve Heritage, ekim 2023-haziran 2026 arasında İsrail’e toplam 22 milyon varil sevk etti. İki şirketin sadece Türkiye/Ceyhan üzerinden taşıdığı ham petrol miktarı 15.89 milyon varil! İsrail’in toplam ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 7-8’ine denk geliyor.

Raporda, incelenen sevkiyatların yaklaşık yüzde 40’ında charterer bilgisi yer almadığı belirtiliyor, dolayısıyla Türkiye kaynaklı gerçek toplam muhtemelen daha yüksek olabilir.

Türkiye (Ceyhan) sevkiyatları — Vitol + Heritage

Yıl

Vitol (bin varil)

Heritage (bin varil)

Toplam (bin varil)

2023

674,2

674,2

2024

982,4

589,4

1.571,9

2025

5.894,5

3.536,7

9.431,1

2026 (Haziran’a kadar)

4.216,0

4.216,0

Toplam

7.551,1

8.342,2

15,89 milyon varil


Özelleştirme ile kurulan soykırım istasyonları
“Bundan sonrası hayırlı oldu” mu? Bundan sonrasına gitmeden, ‘bundan öncesi’ne bakalım. İnsanların çaresizliğinden beslenen, acımasız, mekanik Vitol zaten Türkiye’ye girmişti.

Petrol Ofisinin 2000’de özelleştirilmesini ANAP’lı Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan “Burada, devletin zarara uğratılması değil, tam aksine ilave bir gelire kavuşturulması söz konusudur” sözleriyle, Dönemin Devlet Bakanı Işın Çelebi ise “Sermayenin tabana yayılması” sözleriyle savunuyordu. 2000’de Doğan Holding-İş Bankası ortaklığınca alınan Petrol Ofisini sadece 7 yıl sonra Vitol ele geçirdi.

“Bundan sonrası”nda ne oldu? 2022’den 2024’e kadar yıllık ortalama 12 milyar ABD dolarından fazla net kâr elde eden Vitol mart 2025’te BP Petrolleri AŞ’nin (BP) sahibi oldu. BP’nin yıllık ciro hacmi 1.5 milyar dolar ve 770 akaryakıt istasyonu ile lisansı bulunuyor. Petrol Ofisinin istasyon sayısı ise 2 bin 700. Böylece soykırımın ham madde taşıyıcısı Vitol, Türkiye’de yaklaşık 3 bin 500 istasyonuyla petrol satıyor ve ülkenin en büyük perakende akaryakıt ağını ele geçirmiş durumda. Böylece Türkiye tarihinin birikimi Petrol Ofisi bugün acımasız emperyalistlerin eline geçmiş bir tekele dönüştü. Bu bile başlı başına ders konusudur.

Bakanın dediği doğru değildi. “Sermaye tabana” yayılmadı, tavanda birikti. Şimdi sermayenin biriktiği yerde melekler yok, Anadolu’nun lojistik altyapısını kullanarak İsrail savaş makinesini besleyen Vitol ve Heritage gibi dev sermaye birimleri var. Ülkenin kılcal damarlarına sızan yaratıklar da, bu yaratıkların bunu hangi yöntemle yaptığı da ortada. Tüm bunlar halktan gizliden gizliye sürdürülen faaliyeti de hamaset ile gerçek arasındaki farkı da gösteriyor. Emperyalizmle ekonomik bağları koparmadan ve bu kanlı sermaye ağlarını dağıtmadan, ne Filistin için dökülen gözyaşları sahicidir ne de gerçek bir bağımsızlıktan söz edilebilir.

Uğur Zengin / EVRENSEL

2 Eylül 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Eylül 2026-


Melih Gökçek’e dokunmanın anlamı -Berkant Gültekin- 

Gazeteci Murat Ağırel’in takdire şayan çabasıyla ortaya çıkardığı ve Onlar TV’nin YouTube kanalında yayınlanan haberler sonrası, AKP’li yılların sembol isimlerinden Melih Gökçek hakkında soruşturma başlatıldı.

Yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktardığı iddiasıyla ilgili maddi gerçekleri ortaya çıkarmak üzere Gökçek hakkında resen soruşturma açan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Ağırel’i de tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. Önceki gün savcılığa giderek ifade veren Ağırel, adliye çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, “soruşturmanın genişleyeceğini” söyledi.

Soruşturmaya konu olan haberde Ağırel, Melih Gökçek ve ailesinin Türkiye’den Almanya’ya çıkardığı paranın izini sürmüştü. Gökçeklerin Almanya’da edindiği gayrimenkullerle birlikte ailenin ticari girişimlerini ortaya çıkarmıştı.

Ağırel’in haberine göre, Gökçekler, 2022 yılında Düsseldorf'ta HAMAG GmbH isimli bir şirket kurduktan sonra bu şirket üzerinden 4,5 milyon Euro bedelle 18 daireli bir binayı satın almış, 8,5 milyon Euro karşılığında bir AVM satın almak için anlaşma imzalamış ancak bu satın alım gerçekleşmemişti. Hiç çalışanı ve cirosu olmayan şirkete Türkiye’den gönderilen paranın kaynağı belirsiz. 30 bin Euro sermayeyle kurulan HAMAG GmbH’nin 2024’te gayrimenkul varlığı 4 milyon Euro’ya yaklaşıyor.

Melih Gökçek ise beklendiği gibi habere karşı saldırgan bir tutum takındı. Ancak Ağırel’in ortaya koyduğu gerçekleri toptan yalanlayamadı. Yalanlanabilecek gibi de değildi zaten… Bunun yerine gerçeği eğip bükerek yaptığına kılıf uydurmaya çalıştı. Oğlu Ahmet Gökçek ve çocuklarının, Almanya vatandaşı olabilmek amacıyla şirket kurup daire aldıklarını söyledi. Oysa Almanya’nın mülk edinme karşılığı vatandaşlık vermediği biliniyor. Belki de Gökçek, daha büyük bir şeyi gizlemek için, “Hani Almanya bizi kıskanıyordu” yüklenmelerine de göğüs gererek, bu açıklamaya sığındı…

Ardından Ağırel, Gökçek’in mahkeme kayıtlarına girmiş 20’si Ankara’da 3’ü Urfa’da olmak üzere 23 kalem taşınmazını gösterdi. Gökçek buna ise e-devlet’ten aldığı ekran görüntüsüyle yanıt vermek istedi ve “Üzerime kayıtlı tapu yok” dedi. Ancak e-devlet’te güncel kayıt olmaması, geçmişe dair bir şey söylemiyor. Ayrıca mesele yolsuzluksa, sadece kişinin mal varlığı ya da tapu kayıtları değil, yakınlarının mal varlıkları da incelenir. Savcılık herhalde bu işlemleri yapacaktır.

İşin teknik tarafı bir yana, “Gökçek’e dokunulması” başlı başına merak uyandıran bir tartışma. Çünkü Melih Gökçek sıradan bir isim değil. Siyasi kariyerinin genellikle 1994’te Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı seçilmesiyle başladığı kabul edilir ama öncesi de var. Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı olarak seçilmiş, 5 yıl sonraki seçimleri kaybetmiş, ardından 1991’e kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü olarak görev yapmış, 1991 genel seçimlerinde ise Necmettin Erbakan’ın daveti üzerine katıldığı Refah Partisi’nden Ankara Milletvekili sıfatıyla Meclis’e girmişti.

Vekilken 1994 yerel seçimlerinde Refah’ın ABB adayı olan Gökçek, seçimi SHP’nin adayı Korel Göymen’e kaybetse de YSK’ye yaptığı itiraz sonucu seçimin 6 bin oy farkla kazananı ilan edilmişti. O gün Gökçek için bir milat oldu. Refah Partisi’nin kapatılmasıyla Fazilet’e geçen, 1999’da bu partiden bir kez daha ABB Başkanı seçilen Gökçek, 2017’de görevden el çektirilene kadar bu görevini sürdürdü.

Gökçek aslında sanıldığı gibi kökenden AKP’li değil. AKP ilk kurulduğunda, partinin Fazilet’in devamı olduğunu söyleyerek uzun süre yeni oluşuma katılmadı. Demokrat Parti’ye girerek merkez sağcı bir ivme yakalamaya çalıştı. Partinin lideri olmak istiyordu. Ancak AKP’nin tek başına iktidara gelişi ve arkasına aldığı rüzgâr, Gökçek’i boşa düşürdü. Gökçek, ABB Başkanlığı görevini sürdürürken, AKP’nin 2’nci kuruluş yıl dönümünün kutlandığı Ağustos 2003’te partiye katıldı. 2004’te bu kez AKP adayı olarak yerel seçimi kazandı.

1994’ten 2017’ye, 23 yılı aşkın süre boyunca ABB Başkanlığı görevini yürüten Gökçek’in adı hep yolsuzluk iddialarıyla gündeme geldi. Çeyrek asra yaklaşan belediye başkanlığı döneminin yarısından fazlasında göğsünde AKP rozeti taşıdı. AKP’nin de Gökçek’ten başka Ankara’da seçim kazanabilen bir adayı olmadı. Gökçek’le ilgili iddialar bugüne kadar hep duvara çarptı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Ankara’yı bu yapıya (FETÖ) parsel parsel sattı” sözleri üzerine soruşturma başlatıldı ama o da takipsizlikle sonuçlandı. Çünkü Gökçek’i o zamanlar soruşturmak kolay değildi ve işin ucu başka yerlere çıkabilirdi.

Haliyle bugün Gökçek hakkında başlatılan soruşturmanın bir dönemin sonuna işaret ettiği söylenebilir. Elbette soruşturmanın nasıl seyredeceğini bugünden bilebilmek imkânsız. Ancak şunu net olarak vurgulayabiliriz, bu soruşturma, herkese dokunulabileceği ya da yargının muhalif-yandaş ayrımı yapmadan hareket ettiği anlamına kesinlikle gelmiyor.

Çünkü Gökçek derken, neredeyse 10 yıl önce ıskartaya çıkarılmış, siyaseten fonksiyonu kalmamış, güncel saflaşmalar içinde belirleyici bir pozisyonu bulunmayan, tek faaliyeti sosyal medyada gevezelik yapmak olan, varlığı yokluğuna denk bir isimden bahsediyoruz. Yani, muhalefetin cumhurbaşkanı adayını hapse atmak ya da seçilmiş belediye başkanlarını görevlerinden uzaklaştırmakla, Gökçek gibi bir profile dokunmak siyaseten aynı şey değil. Soruşturmanın sınırları da ona göre çizilecektir.

Her şey bir maliyet hesabına dayanır. Evet, Gökçek düne kadar işlevi olduğu ve ona dokunmanın maliyetinin ağır olacağı düşünüldüğü için korundu. Ancak düzen artık, Gökçek gibileri korumanın maliyetinin, korumamanın maliyetinden daha ağır olduğuna karar vermiş olabilir. Bunu ancak soruşturmanın seyrine bakarak anlayabiliriz.

Herkese dokunabilen değil, herkese dokunulduğu izlemini uyandıran bir yargı stratejisinin izlerini önümüzdeki dönemde çokça göreceğiz gibi duruyor. “Gökçek’e bile soruşturma açıldı, yargıya güven geri gelecek” demeden önce sistemin hareket sistematiğini ve hukuku nasıl seçici bir kurguyla araçsallaştırdığını anlamak gerekiyor.

/././

Sir Ken Robinson’un mirası ve Köy Enstitüleri -Ümit Kartoğlu- 


Altı yıl önce 21 Ağustos’ta kaybettiğimiz, en etkileyici TED konuşmalarıyla tanınan İngiliz eğitimci, yazar, yaratıcılık ve hayal gücü ile eğitimde daha insan odaklı bir yaklaşımın uluslararası çapta tanınan savunucusu Sir Ken Robinson’un geride bıraktığı şey, eğitim için bir şablon değildi; belki de bundan daha da değerli bir şeydi: İnsan potansiyeline farklı bir bakış açısına sahipsek ve bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkmasını istiyorsak sormamız gereken sorulardı.

Robinson’un vizyonunun merkezinde birbiriyle bağlantılı üç fikir vardı: Yaratıcılık, çeşitlilik ve insan potansiyeli. Yaratıcılığın eğitime sonradan eklenen, isteğe bağlı bir unsur olmadığı; her çocuğun sahip olduğu ve okulların geliştirmesi gereken temel bir kapasite olarak görülmesi gerektiğini savundu. Zekanın tek bir biçimi olduğu varsayımına karşı çıktı. İnsanların farklı yetenekleri, farklı düşünme biçimleri ve farklı öğrenme yolları olduğunu; eğitimin de herkesi aynı kalıba sokmak yerine bu çeşitliliği kucaklaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Eğitimin, her şeyden önce insan potansiyelini açığa çıkarması gerektiğine inandı: Bireyleri, standartlaştırılmış bir başarı tanımına göre ölçmek yerine, kendi yeteneklerini, tutkularını ve olanaklarını keşfetmelerine yardımcı olmak. Bu fikirler birlikte, eğitimin amacına ilişkin kökten farklı bir anlayış ortaya koyuyordu.

Robinson’un karmaşık fikirleri tek bir anlatımda apaçık kılma konusunda nadir rastlanan bir yeteneği vardı. Mizahı bizi savunmasız bırakıyor, hikayeleri bizi içine çekiyor, ardından neredeyse fark ettirmeden varsayımlarımızı tersine çeviriyor, matematiği ve bilimi sanatların üzerinde konumlandıran bu hiyerarşiye meydan okuyordu.

Eğitimi, insanların kendi elementlerini bulabilecekleri bir ekosistem olarak tanımlıyordu: doğal yetenekleriyle kişisel tutkularının buluştuğu yer. Böyle bir ortamda öğrenme, dışarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkıp derinden insani bir sürece, bir keşif sürecine dönüşüyordu.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Robinson’u dinledikçe, ülkemin gerçeğinde beklenmedik bir tarihsel yankıyla karşılaşıyorum. TED sahnesinde böylesine güçlü bir biçimde dile getirdiği ilkelerin bazıları, Türkiye’ye hiç de yabancı değildi. Hatta Robinson’un eğitimde dönüşümün dünyaca tanınan savunucularından biri olmasından birkaç on yıl önce, Türkiye 20. Yüzyılın en iddialı eğitim deneylerinden birine girişmişti. Bu, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri denemesiydi.

Hasan Âli Yücel, eğitim bilimcisi ve Milli Eğitim Bakanı (1938-1946) ile İsmail Hakkı Tonguç, eğitim bilimcisi, Köy Enstitüleri’nin kurucusu ve o dönemde İlköğretim Genel Müdürü

1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, geleneksel okul anlayışından kökten farklı bir eğitim modeli olarak tasarlanmıştı. Amaç yalnızca ders kitapları aracılığıyla bilgi aktarmak ve bunu sınavlarla ölçmek değildi: Eğitim, hayatın kendisiyle ilişkilendirilecekti. Öğrenciler yaparak, üreterek, yaratarak ve birlikte çalışarak öğreniyordu. Akademik derslerin yanında tarım, teknik beceriler, edebiyat, müzik ve sanat da eğitimin bir parçasıydı. Bu anlayışın temelinde, son derece bütüncül bir eğitim felsefesi vardı. Eğitim, bir sınava hazırlanmaktan çok, hayata hazırlanmaktı.

Tonguç, eğitimin insanların içinde yaşadığı toplumsal ve fiziksel çevreden ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştı. Eğitim sistemi, topluma katkıda bulunabilecek yetkin, yaratıcı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmeliydi. Yücel ise dünya edebiyatından yüzlerce önemli eserin Türkçeye çevrilmesini de kapsayan, eğitim ve kültüre ilişkin geniş kapsamlı hümanist bir anlayışın savunucusuydu.

Buna karşın, bugün Türkiye’deki eğitim sistemiyle arasındaki karşıtlık çarpıcı ölçüde büyük. Bugün, Türkiye’de eğitim, siyasi ve dini yaklaşımlar bir yana, onlarca yıldır son derece rekabetçi bir sınav kültürü tarafından şekillendiriliyor. Bir çocuğun eğitim yolculuğu, her kademede bir kez girilen yüksek riskli sınavdaki performansıyla belirlenebiliyor; bu da öğrenciler, aileler ve öğretmenler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.

Köy Enstitüleri sonunda kapatıldı ve onları ayakta tutan eğitim felsefesinin yerini giderek daha geleneksel okul yaklaşımları aldı. Kaybedilen yalnızca bir kurum değil; aynı zamanda eğitimin entellektüel, pratik, sanatsal ve toplumsal boyutlarıyla aynı anda var olabileceği ve hayatla derinden bağlantılı olması gerektiği fikriydi.

Tarihsel bağlamın bugünün Türkiye’sinden çok farklı olduğunun farkındayım ve Köy Enstitüleri modelinin 21. Yüzyıla olduğu gibi taşınamayacağını biliyorum. Geçmişi de romantikleştiriyor değilim. Ancak bu girişim ilkelerinin bugün de şaşırtıcı ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum.

YALNIZCA KONUŞMANIN GÜCÜ

Robinson’un yalnızca fikirleriyle değil, onları aktarma biçimindeki olağanüstü yeteneğiyle de hatırlanmayı hak etmesinin başka bir nedeni daha var. Konuşmalarından herhangi birini ele alabilirsiniz; ben en sevdiğimden, efsanevi TED konuşması, TED tarihinin en çok izlenen konuşması olan “Okullar yaratıcılığı öldürüyor mu?” ile yetineceğim. Robinson’un hiç slayt kullandığını görmedim. Çocukken geçirdiği çocuk felcinin etkisiyle aksayarak sahnenin ortasına yürür, orada neredeyse sabit kalarak açıklığı, zekası ve sıcaklığıyla konuşurdu. Sunum teknolojisine giderek daha fazla takıntılı hale gelen bir çağda, bu neredeyse radikal bir tutumdu. Robinson bize, güçlü bir fikrin süslemeye ihtiyacı olmadığını gösterdi.

MİRAS

Robinson’un geride bıraktığı sorular, yapay zeka, otomasyon ve hızla değişen teknolojilerin giderek daha fazla şekillendirdiği bir dünyada bugün daha da anlamlı. Makineler bir zamanlar benzersiz biçimde insana özgü olduğu düşünülen hesaplama, tahmin etme, üretme ve gerçekleştirme becerilerini giderek daha fazla üstlenirken, eğitimin insanda neyi geliştirmesi gerektiğini daha büyük bir aciliyetle sormamız gerekiyor: Hayal gücünü, merakı, yaratıcılığı, eleştirel düşünmeyi, empatiyi, işbirliğini ve her şeyden önce farklı görme ve farklı düşünme cesaretini.

Belki de Robinson’u hatırlamanın en anlamlı yolu, onun fikirlerini yalnızca tekrarlamak değil, sorularının bizi, yarattığımız eğitim sistemini ve unutmuş olabileceğimiz olanakları yeniden düşünmeye yöneltmesine izin vermektir.

ÖLÜM VADİSİ

Robinson’ın bir başka TED konuşması olan “Eğitimin Ölüm Vadisi’nden nasıl kurtuluruz?” konuşmasının en çarpıcı finali, eğitimde doğru koşullar sağlandığında, içimizde zaten var olan olasılık tohumlarının yeniden filizlenebileceğini bir kez daha hatırlatıyor:

“Yaşadığım yerden çok uzakta olmayan bir yerde Ölüm Vadisi diye adlandırılan bir yer var. Ölüm Vadisi, Amerika’nın en sıcak ve en kurak yeri ve orada hiçbir şey yetişmiyor. Hiçbir şey yetişmiyor, çünkü yağmur yağmıyor. Adı da buradan geliyor: Ölüm Vadisi. 2004 kışında Ölüm Vadisi’ne yağmur yağdı. Çok kısa bir süre içinde metre kareye yedi inç yağmur düştü. 2005 ilkbaharında ise olağanüstü bir olay gerçekleşti. Ölüm Vadisi’nin bütün tabanı bir süreliğine çiçeklerle kaplandı. Bunun kanıtladığı şey şu: Ölüm Vadisi ölü değil. Uykuda. Yüzeyin hemen altında, doğru koşulların ortaya çıkmasını bekleyen olasılık tohumları var. Organik sistemlerde, koşullar doğru olduğunda yaşam kaçınılmazdır. Bu her zaman olur. Bir bölgeyi, bir okulu, bir eğitim bölgesini ele alırsınız; koşulları değiştirirsiniz, insanlara farklı bir olasılık duygusu, farklı beklentiler, daha geniş bir fırsatlar yelpazesi sunarsınız; öğretmenlerle öğrenciler arasındaki ilişkileri önemser ve değer verirsiniz; insanlara yaptıkları işlerde yaratıcı olma ve yenilik yapma özgürlüğü tanırsınız ve bir zamanlar hiçbir şey üretemeyen okullar yeniden hayat bulur.”  https://www.sirkenrobinson.com/home/

/././

Sanayi olmadan iş-aş olmaz -Güldem Atabay- 

Sanayi olmadan kalıcı ve nitelikli istihdam yaratılmıyor. Birinci sanayi devriminden bu yana teknoloji geliştikçe dalga dalga gelen sanayi devrimlerinden çıkan ortak ders bu. Çalışan kesimin önemli bölümünü dış rekabete kapalı hizmet sektörlerine sıkıştırarak ne ücretleri yükseltebiliriz ne de sağlıklı bir büyüme sağlayabiliriz.

Bir ekonomide üretim zayıflarken kurye, garson, güvenlik görevlisi, çağrı merkezi çalışanı ve düşük ücretli büro personeli sayısı artabilir. İstihdam kâğıt üzerinde yükselir. Ancak verimlilik ve ücretler aynı ölçüde yükselmez.

Türkiye’de özellikle 2018’den bu yana yaşanan tam olarak bu. Sanayi üretimi kesintisiz biçimde küçülmedi ama belirgin bir durgunluğa girdi. İki-üç yıllık tabloya baktığımızda üretimin istikrarlı biçimde güçlenmediğini; işletmelerin yatırım, sipariş, finansman ve rekabet sorunlarının giderek ağırlaştığını görüyoruz.

İstihdam verileri daha açık. Sanayinin toplam istihdamdaki payı 2023’te %21,2 iken 2025’te %20,2’ye indi. Sanayide çalışanların sayısı da 2024’te 6,8 milyon iken 2026 Haziran ayı itibarıyla 6,3 milyona geriledi.  Sanayi istihdamındaki kayıp 422 bin kişiyle çok ciddi seviyede! Aynı dönemde hizmetlerin istihdamdaki payı %53’ten %55’e çıktı.

Mesele, hizmet sektörünün gereksiz olması değil. Elbette ticarete, bakıma, turizme, eğitime, sağlığa ve teknoloji hizmetlerine ihtiyacımız var. Sorun, sanayide nitelikli ve görece yüksek ücretli işler azalırken insanların düşük verimli, güvencesiz ve düşük ücretli hizmet işlerine sıkışması.

Bu tablo tesadüf değil. Arkasında AKP’nin yıllardır birbiriyle çelişen ekonomi kararları, bütünlüklü bir sanayi politikasının bulunmaması var.

Önce faizin sonuç, enflasyonun sebep olduğu iddiasıyla kredi ve para genişlemesi teşvik edildi. Kur ve enflasyon kontrolden çıkınca bu kez sert parasal sıkılaşmaya geçildi. Dün ucuz krediye göre yatırım yapan işletme bugün çok yüksek finansman maliyetiyle karşı karşıya. KOBİ yeni makine almak bir yana, mevcut üretimini çevirecek işletme sermayesini bulamıyor.

Bir taraftan üç yıldır enflasyonu düşürmek için iç talep sert biçimde daraltılırken diğer taraftan üretimi ve istihdamı nasıl koruyacağımıza ilişkin bir program ortaya konulmuyor. Döviz kuru maliyet artışlarının gerisinde tutuluyor. Ücret, enerji, kira, vergi ve finansman giderleri hızla artarken ihracatçı fiyat tutturamıyor. İç pazara çalışan işletme müşteri, dış pazara çalışan işletme rekabet gücü kaybediyor.

Büyük işletmeler nakitlerini korumak için ödeme vadelerini uzatınca küçük tedarikçi birer bire yok oluyor. Tahsilat gecikiyor, vergi/SGK borcu birikiyor, konkordato bir firmadan diğerine yayılıyor. Sanayi yatırımı erteleniyor, bakım harcamaları kısılıyor, vardiyalar azaltılıyor.

İhracat yapmak isteyen firmaya değerli TL, üretimi sürdürmek isteyen KOBİ’ye yüksek faiz, çalışanı korumak isteyen işletmeye ağır vergi ve prim yükü uygulanıyor. Sonra bütün bunların üzerine kazananların daha baştan seçilmiş olduğu birkaç teşvik paketi açıklanarak sanayi politikası yapıldığı söyleniyor.

Oysa yapısal sorunlar dediğimiz şey tam olarak bunlar.

Türkiye’nin ihtiyacı çalışanı daha ucuza çalıştırmak değil, bir çalışanın bir saatte ürettiği değeri artırmak. Orta gelir tuzağından düşük ücretle değil; teknoloji, verimlilik, eğitim, hukuk ve planlamayla çıkabiliriz.

Bunun için üretim, yatırım ve ihracat kredilerini tüketici kredilerinden ayırmak gerekiyor. KOBİ’nin finansmana erişimini yalnız gayrimenkul teminatına değil, siparişini, üretimini ve istihdamını da dikkate alarak kurgulamalıyız.

KOBİ’nin nakit akışı güvence altına almalı, KDV iadelerini hızlandırmalı, ticari alacak sigortasını genişletmeli, büyük işletmelerin küçük tedarikçilere uyguladığı ödeme vadelerini sınırlandırmalıyız.

Çalışanın net ücretini artıracak seçici şekilde kayıtlı istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü azaltmalıyız. Verilecek desteği üretimi ve becerisi geliştirilecek istihdamı koruma şartına bağlamalıyız.

Mesleki eğitimi okul binası ve diploma sayısından ibaret göremeyiz. Güvenli, ücretli, sigortalı, devlet olma görevini ihmal etmeyen bir sistem içinde öğrencinin mezun olduğunda bir meslek edineceği bir mesleki eğitim kurmalıyız.

Sanayi alanını, suyu, enerjiyi, demiryolunu, limanı, konutu ve çevreyi birlikte planlamalıyız. Fabrikanın nereye kurulacağına karar verirken çalışanın nerede yaşayacağını ve işe nasıl gideceğini de düşünmeliyiz.

Yeşil ve dijital dönüşümün maliyetini KOBİ’nin üzerine bırakmamalıyız. Ortak teknoloji, yazılım, karbon ölçüm, enerji verimliliği ve danışmanlık merkezleri kurmalıyız.

Hukuku ekonominin dışında görmek mümkün değil. Türkiye artık hukukun üstün olmadığı, kişiye göre değişen kararların tek kişinin keyfine endeksli olduğu bir ülke. Yabancı doğrudan yatırımı yıllardır çekemediğimiz ölçüde son birkaç yıldır yerli yatırımcıyı da kaçırıyoruz. Üstelik, konkordato, ihale, vergi, denetim ve ticari uyuşmazlıklarda hızlı, adil ve öngörülebilir bir düzen kurmadan uzun vadeli yatırım bekleyemeyiz.

Türkiye’nin üreticisi çalışmaktan kaçmıyor. Çalışanı da daha iyi bir hayat istemekten vazgeçmiş değil. Eksik olan emek veya girişim isteği değil; güven veren kurumlar, planlama ve ortak bir gelecek fikri.

Sanayiyi korumak patronu korumak anlamına gelmiyor. Sanayiyi korumak; nitelikli işi, daha yüksek ücreti, teknolojik gelişmeyi ve ülkenin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını korumak anlamına geliyor.

Üretmeden bölüşemeyiz. Verimliliği artırmadan da adil bölüşemeyiz.

/././

Öne Çıkan Yayın

İki ölüm, iki ülke: Mehdi Zana’dan Oral Çelik’e Türkiye - Gökçer Tahincioğlu / T24-

Hayatında hiçbir şiddet eylemine katılmamış, bu nedenle suçlanmamış olan Mehdi Zana yaşamının 16 yılını, Abdi İpekçi cinayeti başta olmak üz...