Gençlerde ‘TEMU isyanı’ 1500 liraya bile göz diktiler!-Bahadır Özgür-
Şu berbat ekonomik koşullarda halkın 1500 liralık harcaması bile, birilerinin gözüne battı. “Madem paraları var, o da niye bizim cebimize gitmesin” dediler. Yurt dışı alışverişteki 30 Eurol’luk gümrük muafiyetini kaldırdılar. Bunu da Çin’de üretilen aynı ürünü burada 10 katı fiyata satan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç’e, ‘müjde’ diye açıklattılar.
Haliyle başta gençler olmak üzere herkes isyanlarda şimdi. Öyle haklılar ki.
Peki kimler kazançlı çıkacak bu işten?
***
Halkın yurt dışı alışverişlerinde 150 Euro’nun altı gümrük vergisine tabi değildi. 2024 yılında limit 30 Euro’ya indirildi. Sonra bir düzenleme daha yapıldı ve kargo bedeli de dahil edilerek sınır 27 Euro’ya çekildi. Ve geçen hafta 4458 Sayılı Gümrük Kanunu’nun 126. maddesindeki “30 Euro’yu aşan” ibaresi çıkarıldı.
Böylece bir gıdım gümrüksüz alışveriş imkanı hepten kapatıldı.
Oysa insanlar kaç yıldır, özellikle Çinli TEMU, Aliexpress vb. şirketlerden elektronikten tavaya, yastıktan telefon kılıfına, bilgisayar parçalarından ampule, çöp tenekesine … akla gelecek türlü ihtiyacını uygun fiyatlara, 30 Euro’luk (yaklaşık 1500 TL) siparişler halinde satın alıyordu.
Ben de 15 bin TL’lik çantayı 1200 TL’ye, 1500 liralık şarj aletini 300 TL’ye aldım. Tanesini Türkiye’de 200-300 TL’ye sattıkları kalemin 15’lik paketini 500 TL’ye buldum.
Eminim çoğumuz böyle yapıyorduk. Özellikle gençler elektronik ve spor ürünlerine uygun fiyata erişebiliyordu. Zaten pandeminin ardından gelen ağır yoksullaşmayla beraber e-ticarette de bir patlama yaşanıyor.
Birilerine batan da bu oldu zaten!
Kararın gerekçesini, “yerli üretimin desteklenmesi ve geliştirilmesi” olarak açıklıyorlar.
Gerçekten öyle mi?
Önce e-ticaretteki duruma bir bakalım:

* Ticaret Bakanlığı’nın son raporuna göre, e-ticaret sektörü 2024’te, bir yıl önceye göre yüzde 61,7 büyüyerek 3 trilyon liraya dayandı. Dolar bazında 90 milyar doları buldu.
* Perakende e-ticaret hacmi ise 1.6 trilyon lira oldu. İşlem sayısı 1.85 milyar adede çıktı. Ortalama sepet tutarı ise 875 TL.
* e-ticarette harcamalarının yüzde 58’ini kadınlar yapıyor. Kişisel bakım, giyim, kozmetik ve ev dekorasyonu öne çıkıyor. Erkeklerin alışverişi ise büyük oranda elektronik.

* Yaşa baktığımızda ise alışveriş yapanların çoğunluğu 25-34 yaş arası. Genç nüfus perakende e-ticarete hakim görünüyor.
İşte dönüp bu kesimin tepesine bindiler.
Oysa Türkiye’nin ‘yerli ve milli’ tüccarları Çin’den 2025 yılında 45 milyar dolarlık ithalat yaptı. Çin, Türkiye’nin ithalatında ilk sırada. Üstelik ithalatta doğrudan tüketim mallarının payı hızla artıyor. Bu şu demek: Oradan ucuza aldıkları ürünleri burada fahiş fiyatlara yine çoğunlukla e-ticaret siteleri üzerinden satıyorlar. Yani üreticilik değil, tefeci gibi komisyonculuk yapıyorlar.

Nitekim e-ticaret sektöründe tam 600 bin 800 şirket var. Yılda ortalama 100 bin artıyor. Bunun yüzde 78,6’sı şahıs işletmesi. Yüzde 17,8’i ise limited şirketler. Şirketlerin yüzde 72,1’i düşük hacimli. Sadece yüzde 13,5’i yüksek ve çok yüksek hacimli.

Yemek hizmetlerini ayırdığımızda şirketlerin yüzde 15,6’si giyim, ayakkabı ve aksesuar; yüzde 12,2’si elektronik; yüzde 11,2’si ev, mobilya ve dekorasyon ürünleri satıyor.
Buradan da görüyoruz ki e-ticarete ağırlıklı Çin’den ürün getirip burada satan şirketler hakim. İnlerce küçük işletmenin dükkan açtığı e-ticaret platformlarına kimlerin hakim olduğuna…
Çünkü halkın ucuza yurt dışından yaptığı alışveriş kesilirse en fazla kazançlı çıkacak olanların başında onlar geliyor.
Pazarın lideri Trendyol’un yüzde 80’den fazla hissesini 1.7 milyar dolara 2018’de Çinli Alibaba aldı. İkinci sırada olan Hepsiburada geçen yıl 1.2 milyar dolara Kazakistan şirketi Kaspi.kz’ye satıldı. Üçüncü sıradaki Amazon’un sahibi malum, ABD’li. N11 ise yine geçen yıl BAE’li DMSF Holding’in oldu. Aynı şekilde Alman menşeili MediaMarkt da geçen yıl Çinli JD.Com’a satıldı.

Pazarın büyük kısmını elinde tutan e-ticaret platformlarının tamamı yabancıların yani. Çiçeksepeti, PTTAVM, BİM Online, A101 Online vb. yerliler var lakin, hem payları düşük hem de onların sattıkları ürünlerin çoğu da Çin’den geliyor zaten.
Özetle ‘Çin etkisini kırmak’ diyerek Çinli şirketlere daha fazla kazandıracaklar. Bir de araya tefeci yerli tüccara para ödeyecek halk.
***
Aslında bu kadar uzun yazmaya bile gerek yok. Ağır ekonomik koşullarda hayatta kalmaya çalışan milyonlarca insan 1500 TL’lik ucuza alışverişin kendileri için nasıl kıymetli bir imkan olduğunu gayet iyi biliyor.
Ama soyguncu tüccarlar onca desteğe, teşvike, arzu ettikleri her yasayı, yönetmeliği çıkarabilmelerine rağmen, servetlerine bir parça daha eklemek için halkın bu küçük imkanına bile çökmeye kalkışıyorlar.
Olan bitenin özeti bu işte.
/././
Sefalet parası -Mehmet Tezkan-
MHP Lideri Bahçeli dün raconu kesti; 20 bin liranın sefalet parası olduğunu ilan etti… Vicdanının sesine kulak vermiş olmalı ki ‘gerekirse elimizi değil gövdemizi taşın altına koymalıyız’ diyerek 20 bin liraya evet demeyeceklerinin mesajını verdi…
Haydi hayırlısı diyelim ama Bahçeli en düşük emekli aylığının ne kadar olması gerektiğini söylemedi.
İnsanca yaşayabilecekleri seviyeye yükseltilmesi gerektiğini belirti…
İnsanca yaşama seviyesi kaç para?
AKP iktidarı son sekiz hatta son on yılda insanca yaşama seviyesinin o kadar aşağıya çekti ki seviye meviye kalmadı… Milyonlar yoksullukta buluştu.
Deniliyor ki en düşük emekli maaşı en azından asgari ücret seviyesinde olsun. Yani 28 bin lira..
Peki asgari ücret sefalet ücreti değil mi? Asgari ücretin altında çalışanlar ile bir tık üzerinde, 30 bin dolayında ücret alanları da katarsak çalışanların yüzde 53’ü sefalet ücreti alıyor…
Sonra diyorlar ki neden iki çocuk, üç çocuk yapmıyorsun?
Nasıl yapsın ki, karı/koca çalışarak evi zor geçindiriyorsa, kirayla, doğalgazla, elektrik ücretiyle başa çıkmaya çalışıyorsa nasıl çocuk yapacak ki… Yaparsa çocuklara kim bakacak?
AKP 23 yıldır iktidarda; kreş yaptı mı?
Hayır… Çünkü onların anlayışına göre kadın evde oturmalı çocuk bakmalı. Hangi parayla? Çocuklara taş çorbası içirerek mi?
Neyse biz emeklilere geri dönelim.
En düşük emekli maaşı 16 bin 800 liraydı. Enflasyon farkı nedeniyle yüzde 12,1 oranında zam gelince aylık 19 bin sınırına geldi. AKP heyeti uzun toplantılardan sonra bin lira daha artıracaklarını açıkladı…
AKP medyası bunu müjde diye sundu…
Sefalet parası müjde oldu, harca harca bitmez!...
CHP karşı çıktı. Yoksulsun yoksul kal parasını kabul etmeyeceklerini söylediler. Milletvekilleri bir haftadır TBMM Genel Kurulu’nda nöbet tutuyor. Yasal düzenleme Meclis’e gelince artırmak için ellerinden geleni yapacaklarını açıkladılar…
CHP’nin isyanına dün Bahçeli’de katıldı. Büyük ihtimalle bu mesele yarın Meclis’te görüşülecek. Bakalım AKP ne tavır alacak. Emekliye para verirsek domates/biber/patlıcan almak suretiyle enflasyonu artırırlar diye direnecekler mi?
MHP milletvekilleri genel başkanlarının sözüne uyacak mı? Gövdelerini koyacaklar mı? Yoksa AKP’lilerin dümen suyunda mı kalacaklar?
Merak edilen bu…
Bunu şundan söyledim. Bahçeli İmamoğlu davası TRT’den verilsin kamuoyu ne olduğunu anlasın demişti. CHP’nin duruşmaları TRT versin teklifi AKP/MHP oylarıyla reddedildi…
Emekli meselesinde de aynısı olabilir. AKP’nin sefalet ücreti önerisi AKP/MHP oylarıyla kabul edilebilir.
Bu arada dilerim Bahçeli’nin hatırına bin lira daha artırıp 21 bin liraya işi bağlamazlar...
Yeri gelmişken şu uyarıyı da yapmam gerekiyor. En düşük emekli maaşını belli seviyeye çıkartırken diğer emeklilere haksızlık yapılmasın. En düşük emekli maaşı ortalama emekli maaşı haline gelmesin…
Ne demek mi istiyorum?
İzah edeyim… 12 bin, 14 bin, 15 bin lira kök maaşı olanların alacağı ücret temmuz ayında 16 bin 800 liraya çıkartıldı. Aradaki farklar hazine tarafından ödendi…
Ocak ayında 16.800 lira üzerinden yüzde 12’1lik enflasyon artışı hesaplandı. 18 bin 832 gibi bir rakam bulundu. AKP 20 bin liraya tamamlanacağını ilan etti…
Kök maaşı 14 bin lira olanın kök aylığı ocak ayında 16 bin 700 liraya yükseldi. Meclis ne karar verirse aradaki farkı alacaklar…
Peki en düşük emekli maaşının üzerinde maaş alanlar ne olacak?
Örneğin; 19 bin lira alanın maaşı 21 bin 300 lira, 20 bin lira alanın maaşı 22 bin 500 lira dolayında oldu.
Onlar da en düşük emekli ücretine mi düşecekler? Kök ücreti 13 bin lira olanla aralarında 7 bin lira fark vardı o fark ortadan kalkacak!...
Onlar da en düşük emekli aylığı kapsamına girecek…
Haksızlık değil mi? Daha fazla gün ve daha yüksek prim ödeyenlere ceza değil mi?
3 milyon 500 bin kişi en düşük emekli aylığı alırken bu yıl bu sayı 5 milyona yaklaştı. Meclis toptancı yaklaşım yaparsa bu sayı yedi milyona belki de daha üzerine çıkacak…
Yani 13 milyon emeklinin yüzde 50’den fazlası en düşük emekli maaşı almış olacak…
Çalışanların yüzde 52’sinin asgari ücret seviyesinde para kazandıkları gibi…
Kısaca Türkiye yoksullukta, sefalette buluşacak…
Peki ne yapılmalı diyeceksiniz?
En düşük emekli aylığı hangi oranda artırılacaksa bütün emekli ücretleri de aynı oranda artırılmalı.
Adalet böyle sağlanır…
/././
ABD “yeşil ışık yakmadı” ama… Prens Rıza İran’a dönebilir mi?-Mustafa K.Erdemol-
İran’da on dört gündür süren gösterilerdeki en ilginç görüntü sürgündeki Veliaht Prens Rıza’nın portrelerinin taşınıp lehine sloganlar atılmasıdır herhalde. İlginçtir; çünkü adıgeçenin, ülkesinde ciddi bir destekçisi olduğuna ilişkin bir işaret yok gibi düşünülmüştür hep. Ancak sosyal medyada adına yazılan marşlardan, hayatından kesitlerin yer aldığı videolardan geçilmiyor. İran’dan paylaşıldığı izlenimi verilen bu malzemelere bakılırsa İran’da dağlar, taşlar “Prens Rıza” diye inliyor.
Böyle midir gerçekten? Prensin kendi kendine gaza gelip, İran’da yönetimi hemen devralabileceğini, özellikle Donald Trump’a duyurduğunu biliyoruz. Beklediği karşılığı almadığını da. Yani en azından şimdilik, İran’a müdahil olduğunu bildiğimiz, daha da olacaklarını tahmin ettiğimiz merkezlerin “ajandalarında” Prens yok.
Ne var ki, yine de yabana atılmamalı böyle bir olasılık. Çünkü özellikle dinci rejimin uygulamalarından gına getirmiş halkın büyük bir bölümü için, örneğin Halkın Mücahidleri de bir alternatif olmaktan çıkmış durumda. Hem artık iyice pasifleşmiş oluşundan hem de planı, programı, ılımlı da olsa dini kapsadığından artık bir cazibe merkezi değil bu bir zamanların en güçlü muhalif örgütü. Türbandan, çarşaftan nefret noktasına gelmiş halkın türbanlı Meryem Recavi liderliğindeki bir oluşuma sıcak bakması artık zor. Dolayısıyla şimdilik düşünülmese bile, İran’a müdahil güçler için Prens Rıza bir alternatif olarak görülebilir yine de.
Babasının devrilmesinden bir yıl önce, 1978’de savaş uçağı pilotluğu eğitimi almak için gittiği ABD’den ülkesinde “devrim” patlayınca dönemeyen veliaht prensin ciddi bir desteği olduğunu ileri sürenler de var tabii. İran asıllı Kanadalı politikacı Goldie Ghamari bunlardan biri, “yüzde 85’in üzerinde destekçisi olduğunu” iddia ediyor. Prens Rıza’nın diyasporada güçlü bir desteği olduğunu biliyoruz, ama İran’da hatırı sayılır bir gücü olduğuna inanamam, Ghamari kusura bakmasın.
Rejime muhalefet edenlerin bir karşı hükümet programları var mı haberdar değiliz. Baskıya, hayat pahalılığına, dünyadan dışlanmaya karşı çıkılırken bir planın/projenin olmadığını muhalefetin dağınıklığından, liderlik yoksunluğundan anlayabiliyoruz. Bu da kitlelerin eylemlerini dışarıdan müdahaleye açık hale getiriyor.
Anlaşılan o ki, halkın en acil talebi rejimden bir an önce kurtulmak. Sonrasının ne olacağı konusunda kafa yoran yok gibi. Gösterilerde ABD ile İsrail bayrakları bile dalgalanıyor, düşünün. Adıgeçen ülkelerin, müttefiklerinin de katılımıyla İran’a çullanabileceklerini, İsrail merkezli bir “Yeni Bölge Düzeni” kurulmasında İran engelini de kaldırmak istediklerini elbette biliyorum, ama binlerce protestocunun ABD/İsrail tarafından satın alındığını ya da kandırıldığını düşünenlerden de değilim. En temel özgürlüklerden yoksun durumda İran emekçisi de, tümüyle halkı da. Bunun doğurduğu öfkeyle hatta nefretle, ABD/İsrail’in devrimlerini çalacaklarını hesaba katmıyorlar.
Oysa kimseye ihtiyaç duymadan rejimden kurtulma şansları var. Çünkü bu seferki gösterilerin son derece ciddi olduğunu Tahran’ın Büyük Çarşısı’ndaki esnafın da protestolara katılmasından anlayabilmek mümkün. Her fırsatta söylerim, bölgenin en büyük Ticaret burjuvazisi İran’dadır. Bazaar olarak adlandırılan bu kesim de “kendisine dokunmadığı için” yıllarca şikayetçi olmadığı rejimi yeni pazarlar bulamamanın sorumlusu olarak görmeye başladı uzun bir süredir. Şah’ın düşüşü de Bazaar’ın son anda gösterilere katılmasıyla mümkün olmuştu.
Halkta rejime yönelik büyük nefretin her türlü manipülasyonu kolaylaştıracağı malum. ABD/İsrail karşıtı bir gücün – ılımlı bile olsa- İran’ı yönetmesine izin vermeyecek malum merkezler, Rusya ile Çin ağırlıklarını koymazsa tabii. Dolayısıyla, en zayıf seçenek gibi görünen Prens Rıza'nın öne çıkarılması ihtimali güçleniyor. Sözünü ettiğim “acil kurtulma” hedefine odaklanmış halkta karşılığının olup olmamasının da bir önemi kalmıyor Prens’in haliyle. Çünkü zat, ABD’ye de İsrail’e de çok ama çok bağlı. Malum merkezler için önemli olan bu.
Ölçü olmaz tabii ama kişisel tanıklıklarım var; şu sıralar bulunduğum Londra’da İranlı sosyalist dostlarımla, İranlı meslektaşlarımla konuşuyorum. Ortak görüşleri Prens Rıza’ya doğru bir eğilimin olduğu yönünde. Çünkü nedense halkın bir kesiminde “monarşi döneminde otoriterliğin olmadığına” inanmak gibi bir tuhaflık var. Bir de “Şah İslamcılara zulüm yaptıysa, onların ne olduklarını bildiğindendir” inancı yaygın. Bazı marşların sözleri arasında Şah’a yönelik “affet bizi aryamerh”in (Aryan ulusunun ışığı) bulunmasının nedeni bu duygu olabilir.
Protestolar şiddetli, öyle ki ABD’li kimi uzmanlar “rejimin yıkılması an meselesi” deyip durmaktalar. Bunun, yıkılmaz demiyorum ama, çok kan dökülse de, kolay olacağını sanmam. Devrim Muhafızları ile paramiliter gönüllü milisler olan Sazman-e Basij-e Mostaz'afin etkisiz kılınmadıkça biraz zor görünüyor.
Ama halktır bu.
Ne yapacağı gerçekten belli olmaz.
Prens Rıza’yı herhalde konuşacağız daha.
/././
Ankara’nın seks kölesi pazarı -İsmail Saymaz-
Birkaç adam 20 Ekim 2025 gecesi saat 23.27’de Ankara’daki ‘Mia-1001 Gece’ adlı tele-bara girdiler.
Gelenleri şef garson Y.G. karşıladı.
İçeride, orta yerde konsomatrislerin oturduğu bölüm vardı.
Bu bölümün yanında sahne kurulmuştu.
Derken, erkek müşteriler sökün etti.
Şef garsonlar müşterilere masalarına kadar eşlik etti. Bir süre sonra elleriyle kadınları gösterdiler. Beğenilen kadınları erkeklerin masalarına oturttular.
Şef garson Y.G., az önce içeri giren ve girişteki masaya oturan birkaç adamın yanına gelerek sohbete başladı. “Abi gördüğünüz bayanları yanınıza çağırabilirsiniz. Anlaştığınızda dışarı çıkıyorlar. Bakın, beğenin, bana söyleyin yeter. Abi şu esmer taş gibi” dedi.
Birkaç adam ses etmedi.
Gözleriyle tele-barı süzdüler.
Şef garson Y.G., kadınları pazarlamaya çalıştığı birkaç adamın polis olduğunu ve üzerlerinde yaka kamerası bulunduğunu nereden bilebilirdi?
Bu sırada B.K. adlı kadın, C.K. adlı müşterisiyle Mia’dan çıktı ve Demonti Otel’e gitti.
Kapıdaki polisler takibi devraldı.
B.K., bir saatlik birliktelikten sonra Mia’ya döndü.
Teknik takip 30 Kasım 2025’te operasyonla sonuçlandı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı fuhuş soruşturmasında dokuz tele-bara baskın yaptı.
Fuhuşa aracılık ettiği ileri sürülen tele-bar sahipleri, müdürleri ve şef garsonlardan oluşan 61 kişi tutuklandı, üç kişi aranıyor.
Fuhuşa itilen 72 kadın ve 140 müşterinin ifadesi alındı.
Beş tele-bar için iddianame düzenlendi.
Dördü yolda…
İhbarcı: Ankara’nın yeni genelevleri
Ankara’daki modern zamanların seks kölesi pazarı 31 Temmuz 2025’te gelen ihbarla öğrenildi.
İhbarcının adı, S.K.
İhbarında şöyle yazmış:
“Tele-bar adı altında kadın ticareti yapılıyor. Lütfen, denetimleriniz bu yönde olsun. Otellerle anlaşma yapan tele-kızlar var.”
S.K., Emniyet’e davet edildi.
Bildiklerini anlattı.
S.K.’ye göre…
12 tele-barda fuhuş yapılıyor.
Kadınlar mekanlar arasında gezerek çalışıyor.
Tüm mekanların ortak çalışanı gibiler.
Öyle ki mekanlar arasında kadın alışverişi oluyor.
S.K., şu bilgileri veriyor:
“Bu mekanlar Ulus’taki genelev kapandıktan sonra Ankara’nın yeni genelevi olmuştur. Alenen fuhuşa devam ediyorlar.”
SGK’da garson gösteriliyor
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ihbar doğrultusunda ‘fuhuşa teşvik, aracılık ve zorlama’ iddiasıyla soruşturma açtı.
Yapılan araştırmaya göre Çankaya’da gece kulubü veya pavyon ruhsatıyla açılan tele-barlar var.
Kadınlar SGK kayıtlarında garson, dansçı veya barmen olarak gösteriliyor. Bu mekanlarda kadınlar müşterilerle pazarlık yapıyor, ardından yakındaki bir otele giderek, ücret karşılığında ilişkiye giriyorlar.
Belirli otellerde aynı gün içerisinde farklı erkeklerle kısa süreli kaldıkları saptandı. Bazı kadınların bir gecede 7-8 kez otele giriş çıkışı var.
İki ödeme
Soruşturma kapsamında, seks kölesi pazarına içeriden bir tanık çıktı: E.Y.A.
Genç kadın ifadesine şöyle başlıyor:
“Ankara’da para karşılığı cinsel birliktelik yaşayarak hayatımı idame ettiriyorum. Farklı gece kulüplerinde ve tele-barlarda çalıştım. Şef garsonlar ve mekan sahiplerinin bedenim üzerinden haksız kazanç elde etmelerinden bıktığım için ifade vermek istedim.”
E.Y.A.’ya göre…
Eskortlar erkek müşterilerin masasına şef garsonlar tarafından yönlendiriliyor. Kadınlar müşteriyle alkol aldıktan fuhuş pazarlığı yapıyor. Parada anlaşılınca seks için otele gidiyorlar. Bu durumda şef garsonlar komisyon ücreti istiyor.
Ödeme masadaki hesap şişirilerek yapılıyor.
Komisyon verilmezse şefler kadını bir daha masaya göndermez.
Müşteri ve kadın otele çıkarken tele-barın vestiyerine uğrarlar. Müşteri, kadının çantasını ve kabanını almak için vestiyere para verir. Buna ‘çanta parası’ da deniyor.
Yaka kamerasıyla izleme
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, elde ettiği bu deliller ışığında 15 Ekim 2025’ten itibaren birden çok tele-barda teknik takip yaptı. Yaka kamerası bulunan polisler müşteri kılığında Mia-1001 Gece’ye giderek, kayıt yaptı.
O gün polis kamerası, C.K. adlı müşteri ile B.K. adlı tele-kızın
masada anlaşıp otele gitmelerini an be an kaydetti.
İki hafta sonra gerçekleştirilen operasyonda gözaltına alındılar.
C.K., masasına oturan şef garsonun “Bir bayan seninle tanışmak istiyor” dediğini ve B.K.’yi masaya oturttuğunu söyledi. 8.000 TL hesap gönderildiğini, itiraz edince “Bayanla tanıştırdık, onunla oturdun” denildiğini vurguladı.
B.K. de ilişkiyi doğruladı.
“Para karşılığında birlikte olduk, yeni müşteri için mekana geri döndüm. Mia’da bayanların fuhuş amaçlı çıktığı doğrudur” dedi.
Şef garsonlar ve vestiyerdekilerin komisyon aldığını belirterek, şöyle devam etti:
“Fuhuş amaçlı psikolojik zorlama ve teşvik olmaktaydı. Müşteri ile çıkmazsan bir daha işyerine almayız diye şefler ve patronlar tehdit ediyorlardı. Ayrıca komisyon adı altında müşterilerden para da alıyorlardı.”
İşletmenin mantığı!
Savcılığın ifadesine başvurduğu C.D. adlı müşteri de alışverişi doğruladı.
‘Masasına gelen şef garsonun ‘Abi beğendiğin bir kadın olursa masana getireyim, anlaşırsanız birlikte çıkarak cinsel birliktelik yaşayabilirsin” dediğini anlattı. Beğendiği bir kadını işaret ettiğini, garsonun B.G.B.’yi elinden tutup getirdiğini belirtti. Ve bu kadınla otele gittiklerini anlattı.
C.D., şu bilgileri verdi:
“Erkekler kadınlarla cinsel birliktelik yaşamak için gelmektedir. Ben de bu yüzden gelmiştim. İşletme mantığı bu şekilde kurgulanmıştır. Ankara’da yaşayan herkes bu mekanların böyle çalıştığını bilmektedir.”
Bir başka teknik takip Nirvana adlı tele-barda da yapıldı. Gizli kameraları taşıyan polis memurları 24 Ekim 2025’te saat 00.06’da mekana geldi. Bir müşterinin işaret ettiği kadının şef garson tarafından elinden tutularak masaya getirildiği kameralara takıldı.
Beş dava açıldı, dördü yolda
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddet Suçları ile Cinsel Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından beş tele-bar hakkında dava açıldı.
Mia Davası’nda sekiz mağdur kadın var.
İşletmenin sahibi, müdürü, altı şef garsonu ve bir güvenlik görevlisi olmak üzere altısı tutuklu dokuz sanığa fuhuşa teşvik, aracılık ve yer temininden iki yıldan dört yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Her bir cinsel birliktelik için ayrı cezalar istendi. Suçun zincirleme şekilde işlendiği gerekçesiyle cezanın dörtte üçe kadar arttırılması talep edildi.
Nirvana Davası’nda beş mağdur kadın var.
Üçü tutuklu dokuz sanık yargılanıyor.
Diğer dört mekan hakkındaki iddianameler halen hazırlanıyor.
Savcılık şüphelilerin kolaylıkla beraat etmemesi için sıkı çalıştı.
Gizli kamera kayıtları, SGK ve otel konaklama bilgileri, hesap dökümleri çıkarıldı.
Sanıkların ceza almasına kesin gözüyle bakılıyor.
Halen dokuz tele-barın tamamı kapalı.
Tele-kızlar içinde mühendis, hemşire ve öğretmen var
Ankara’daki tele-barlarda çalışan kadınlar çoğunlukla 20 - 25 yaşları arasında.
İçlerinde üniversite mezunları ve yabancılar da bulunuyor.
İşte, bazı portreler:
R.Ö.
1997 doğumlu.
Ailesinden şiddet gördüğü için evinden ayrılmış.
B.G.B.
2003 doğumlu.
İmam Hatip Lisesi mezunu.
Bartın Üniversitesi’nde dördüncü sınıf öğrencisi.
Ailesiyle yaşıyor.
S.B.
1992 doğumlu.
Üniversite mezunu.
Bir süre İstanbul’da mühendis olarak çalışmış.
Konsomatris.
Aylık geliri 100.000-150.000 TL arasında.
Ö.B.D.
2000 doğumlu.
İki kız çocuğu ve annesiyle yaşıyor.
16 yaşında evlenmiş.
Eşi cezaevinde.
Profesyonel dansçılık yaptığını belirtiyor.
M.B.
2002 doğumlu.
Çocuk gelişimi bölümü mezunu.
Özel bir anaokulunda ücretli öğretmenlik yapmış.
Annesi ve ablasıyla yaşıyor.
Z.B.
2000 doğumlu.
16 yaşında ailesinden ayrılmış.
Kafkas Üniversitesi’nde hemşirelik bölümünden mezun olmuş.
Çocuklar koruma altındayken mi kulüpte çalıştı?
Dün 15 ve 14 yaşlarındaki E. ve N. adlı iki kız çocuğunun gece kulüplerinde çalıştırıldığını anlatmıştım. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın hazırladığı görüşme raporu doğrultusunda soruşturma açıldığını belirtmiştim.
Bu soruşturma halen devam ediyor.
Kız çocuklarının koruma altındayken suça sürüklendiği iddiası ve ‘Tokatçılık- Çat Çat’ adlı seks dolandırıcılığı yönünden soruşturmanın derinleştirildiği bilgisine ulaştım.
/././
Cezaevinden notlar: "Neşenizi kaybetmeyin"-Ayşenur Arslan-
Kara gün dostu, iyi insan Aykut Erdoğdu’nun eşi sesi üzüntüden çatlaya çatlaya soruyor:
“Aykut suçsuz.. Ama, velev ki suçlu.. İsnat edilen suçun yatarı kadar süredir hapiste.. Peki neden serbest bırakılmıyor?”
Türkiye’nin, eli yüreğinde iyi haberini almayı beklediği Murat Çalık riskli bir ameliyat için hastanede. Annesi yine hastane kapısında, gözyaşı döküyor.”
“Artık dayanamıyorum. Sözcüklerin bittiği yerdeyim. Oğluma bunlar neden yapılıyor?”
Tayfun Kahraman, hekimler nihayet insafa geldi de hastaneye kaldırıldı. Eşi içerden haber veriyor:
“Tayfun iyi değil. Desteksiz yataktan kalkamıyor. ‘Evimizi özledin mi’ diye sordum. ‘Meriç ben evimizin nasıl bir yer olduğunu unuttum’ dedi. Sarıldım kaldım.”
Onlar ve daha yüzlercesi. Hatırlamak, hatırlatmak için uğraşıyoruz. Öte yandan yıllardır hapis yatan öyle isimler var ki, son operasyon dalgaları yüzünden neredeyse unuttuk.
Mesela, Çiğdem Mater Utku ve Mine Özerden..
Çiğdem’in çocukluğunu bilirim. Nokta Dergisi’nde annesi Nadire Mater ile tanışmıştım.
Şimdi Nadire ile ara sıra konuştuğumuzda, şaka yollu telefonu “buyurun, ben Çiğdem’in annesi” diye açar.
O ve Mine Özer’den Gezi’de “bir şeyler” yaptıkları için 18 yıla mahkum oldu. O şeylerin arasında, Çiğdem’in proje aşamasında kalmış, yani hiç çekilmemiş Gezi belgeseli de var diyorlar. İnanmam!
Hangi hakim bunu ciddiye alır, değil mi!!
Ancak nasıl olduğu kanıtlamayan “hükümeti devirme” iddiasıyla 4 yıldır hapisteler ve bu durum gayet ciddi!!!
***
AKP’nin eski, günümüzün bağımsız milletvekili Mustafa Yeneroğlu, bu iki güçlü, güzel kadını cezaevinde ziyaret etmiş. Uzun zaman sonra bize, onlardan haber getirmiş.
Siz de okuyun, özellikle Çiğdem’in öğüdünü kulağınıza küpe yapın istedim. Buyurun:
“Cuma günü Çiğdem Mater ve Mine Özerden’i Bakırköy cezaevinde ziyaret ettim.
Hakikatin bu denli hırpalandığı bir çağda, ceplerinde tek bir çakı dahi bulunmamasına ve hiçbir şiddet eylemine katılmamalarına rağmen, "hükümeti devirmeye teşebbüse yardım" gibi çok ağır bir suçlamayla 18 yıl hapse mahkum edilmiş iki insan.
Kitapları kendilerine yoldaş edinmiş iki bilge kadın, aynı dosyanın, aynı adaletsizliğin içinde, insanı daha kapıdan girerken kendine getiren bir vakar ile karşılıyor. Dört duvarın arasından değil de sanki uzun bir hayat tecrübesinin içinden bakıyorlar olaylara.
Dışarıda zaman akıp gidiyor; içeride ise ağırlaşıyor, yoğunlaşıyor. Ama tuhaf olan, zamanın yükünün onlara değil de sanki onları mahkum edenlerin karanlığına daha çok çöküyor olması. Asıl ağırlığın, bu hukuksuzluğa alışan, normalleştiren, sessizleşen vicdanlarda birikmesi.
Çiğdem ve Mine Hanım konuşurken kendilerini merkeze koymuyorlar. Ne bir mağduriyet yarışı var ne de öfke. Aksine, sürekli başkalarının adını anıyorlar: başka dosyalar, başka insanlar, başka hayatlar… “Biz iyiyiz,” diyorlar, “ama lütfen onlara bakın.” İnsanı en çok da bu cümle sarsıyor. Çünkü başkalarının acısına bu kadar açık bir vicdan, içerideyken bile kapanmıyorsa; dışarıdaki özgür bedenlerin bu körlüğü gerçekten utandırıyor.
Çiğdem Mater’in neşesi ise çok farklı. Cezaevinde, onunki gibi neşesini bu kadar diri tutabilmiş bir insanla daha önce karşılaşmadım. Bu neşe bir inkar değil; tam tersine, gerçeği tüm ağırlığıyla bilerek karanlığa teslim olmamanın güçlü bir yolu.
Kitaplardan söz ediyoruz. Cezaevinde haftada en fazla yedi kitap bulundurabildiklerini anlatıyor. Bu yüzden dostlarından özellikle rica ediyormuş: öyle 100 sayfalık kitaplar getirmeyin diye. Bin sayfayı aşarsa daha mutlu oluyorum diyor.
Okumak, onun için oyalanmak değil; hayatta kalmanın, zihni diri tutmanın, olanın bitenin çok anlamsız olduğu bir ortamda anlamı çoğaltmanın bir yolu olsa gerek. Kitap yetiştirememekten şikayet ederken bile gülüyor. Kitaplarımızı kaptırmaktan söz açılınca, o altını çizdiğim kitapları vermiyorum, eve gönderiyorum diyor. Ben zaman zaman kapatırsam da yenisini alıyorum mutlaka diyorum.
Bir noktada insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Yaşadıkları şey bir trajedi mi, yoksa giderek bir farsa mı dönüşüyor, emin olamıyor insan. Aklıma Nietzsche’nin “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” cümlesi geliyor. Çünkü tam olarak direnci, umudu, dirayeti, inadı ve hayata daha sıkı tutunmayı görüyorum onlarda. Yani ellerinde ne varsa onunla, bazen sadece sözle, bazen bir kitapla ya da küçük bir mizahla hikayeyi yeniden yazmak zorunda olduğumuzu hatırlatıyorlar.
Mine Hanım’la sohbetimiz bir yerde Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum’una geldi. Acıdan kaçan, çatışmadan ürken, yüzleşmeyi sürekli erteleyen çağımıza dair o kısa ama sert metne. Mine Hanım, acının bastırılmasının bir erdem gibi sunulduğu bu günlerde, hakikatin de sessizce törpülendiğini hatırlatıyor. Acıyı dindirmek adına hakikatten vazgeçen bir toplum eninde sonunda hem düşünme yetisini hem de adalet duygusunu kaybediyor.
Çiğdem Hanım'la ise baskıcı rejimlerde ironinin nasıl hayatta kalma biçimine dönüştüğünü konuşuyoruz. Baskıcı rejimlerle başa çıkma konusunda elde olmayanı mizah ile açıklama örneklerine gülmemek mümkün değil, o ortamda bile.
Mizahın ağırlığı taşıyabilme cesaretinden doğduğunu ve ironinin, gerçeğe teslim olmamanın bir yolu olduğunu... İroni ve fıkralar, gücün ağırlığına kapılmamak, onu kutsallaştırmamak, insanın kendini içeriden koruyabildiği bir sığınak belki de.
Çiğdem ve Mine Hanım’ın duruşu tam olarak şunu söylüyor insana: Adalet, onur ve insan olma iddiası, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, vazgeçilecek lüksler değildir. Hikaye, her seferinde yeniden yazılmak zorundadır. Zira insan, her şey elinden alınsa bile, anlamı ve vicdanı elinde tutabildiği sürece yenilmiş sayılmaz.
Ayrılırken zihnimde Çiğdem Hanım’ın şu sözü kalıyor: “NEŞENİZİ KAYBETMEYİN!”
/././






