soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Mart 2026-

İki konu: Modinaların direnç şarkıları ve Neden İran?-Erhan Nalçacı- 

Bu akılsız ve zıvanadan çıkmış, kötülük ve kalleşlikle dolu dünyayı düzeltecek çok önemli bir şey var: Dünya emekçi kadınlarının ayağa kalkışı. Onların yeni bir dünyanın perdesini açışına tanıklık edeceğiz.

Bu haftaki yazıda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü öncelediği için nispeten az bilinen emekçi kadınların mücadelesine ilişkin bir olgunun paylaşılması planlanmıştı. Ancak İran’a dönük emperyalist saldırıyı da değinmeden geçmek mümkün olmadığı için bu hafta kısa tutulmuş iki yazıya birlikte yer veriyoruz. İki konu birbirinden tamamen alakasız gözükse de sonunda bir bağ kurmaya çalışacağız. 

Modinaların direnç şarkıları

Büyük ölçüde unutulmuş olan ve 1949’da çekilen İtalyan filmi Acı Pirinç’i seyretmek çok şaşırtıcıydı. İnsanlar çeltik tarlalarının Vietnam’da, Çin’de olduğunu düşünür. Oysa İtalya’nın kuzeyinde Po Ovası’nın pirinç üretiminde önemli bir tarım alanı olduğu çoğunlukla bilinmiyor. Hala Avrupa’da İtalya pirinç üretiminin merkeziymiş ve 1970’lardan sonra bahsedeceğimiz olgu sonlanmış ve pirinç üretimi artık modern yöntemlerle sürdürülüyormuş.

Film kriminal bir hikâyeyi anlatmakla birlikte arka fonda 1800’lü yıllardan başlayıp 1965’lere kadar süren inanılmaz bir kadın emeği ve mücadelesini belgeliyor. 

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının öncülerinden yönetmen Giuseppe De Santis (1917-1997) İtalyan Komünist Partisi’nin üyesi ve faşizme karşı mücadeleye pratik olarak katılmış biri olarak işçi kadınların mücadelesine yabancı değil. Gerçi film star sineması özellikleri taşıdığı için eleştirilmiş olsa da bize işçi sınıfı mücadelesinin bu unutulmaz anlarını hatırlamamızı sağladığı için kendisine şükran borcumuz bulunuyor.

Pirinç narin bir bitki, ekildikten sonra korunması için suların içinde yabani otların temizlenmesi ve sıcaklık şartlarına göre pirinç fidelerinin yerinin değiştirilmesi gerekiyor. Bu işlem için nisan sonundan temmuz başına kadar 250 bin civarında kadın işçi çalıştırılıyor ve genellikle mevsimlik kadın işçiler trenlerle bölgeye taşınıyormuş. Bu üç ay civarındaki yoğun emek döneminde 12 saat boyunca kadınlar çıplak ayakla dizlerine kadar suyun içinde ve eğilerek çalışmak zorundalarmış. Sivrisinek saldırısı altında, dayanılmaz bel ağrılarıyla akşamları ince saman yatakların üzerinde güneşin ilk ışıklarına kadar uyumak için barakalarına dönerlermiş.

On kişilik ekipler halinde çalışırken konuşmak yasak olduğu için karşılıklı atışma şeklinde giden şarkıları zaman içinde direniş şarkılarına dönüşmüş. 

Sekiz saatlik iş günü ve daha iyi çalışma koşulları için sayısız grev örgütlenmiş, pirinç işçisi anlamındaki Mondinaların direnişi bir efsane halini almış. Yeri gelince grev kırıcıları engellemek için tren rayları üzerine yatmışlar, barikatlar kurmuşlar, bedeller ödemişler, hastalanmış omurgalarıyla 1 Mayısların bel kemiği olmuşlar, Mussolini faşizmine ve Nazi işgaline karşı direncin sembolü haline gelmişler. İtalyan Komünist Partisi’nin içlerinde örgütlendiğini söylemeye gerek yok sanırım.

Çeltik tarlasında çalışan işçi kadınlar, muhtemelen 1950 civarında çekilmiş.

Şarkıları da efsane olmuş. Hatta Bella Çav şarkısının ilk halinin Mondinalı kadınlar tarafından üretildiği söyleniyor.

Bir ülkede emekçi kadınlar bir kez ayağa kalkarsa zaferin kaçınılmaz olduğunu bilerek Dünya Emekçi Kadınlar Gününde Mondinaların şarkılarını dinleyelim:

https://youtu.be/coD7ParC-5k

https://youtu.be/hThejyCogzs?list=RDhThejyCogzs

https://youtu.be/AcUt1solwOY?list=RDAcUt1solwOY

Mondinayım, sömürülenim (Son la mondina son la sfruttata)

Ben Mondina'yım, ben sömürülenim,
Ben hiç titremeyen bir proleterim:
Beni öldürdüler, zincirlediler,
hapis ve şiddet, hiçbir şey beni durduramadı,

Bedenlerimiz rayların üzerindeyken,
Sömürücülerimizi durdurduk;
pirinç tarlalarında çok fazla çamur var,
Ancak emeğin sembolü hiçbir leke taşımaz,

Ve iş için mücadele edeceğiz,
barış için, ekmek için ve özgürlük için,
ve yeni bir dünya yaratacağız
Adaletin ve medeniyetin olduğu.

Neden İran?

Bir haftadır ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı haince, alçakça, insanlık dışı saldırıyı izliyoruz.

Sol Haber süreci çok iyi gördü ve haberciliği Türkiye’de aklı sağlam tutmak için önemli bir müdahale haline geldi.

Bu yazıda çok kısaca neden İran bu saldırının konusu oldu diye kısaca bakalım.

Emperyalizmin habis mekanizması İsrail

Emperyalizm 20. Yüzyılda çok adice bir oyun oynadı dünya emekçi halklarına. Arap coğrafyasının ortasına dinci gericiliğe ve ırkçılığa dayanan, yaşamak için sürekli yayılmak zorunda olan bir devletin zembereğini kurup bıraktı. 

Öyle bir mekanizma ki Siyonizm, insanlık onu yok edene kadar kötülük üretmeye devam edecek. 

Oysa geçen yüzyılın başında, evet, Yahudiler sermaye sınıfının bir parçasıydılar, öte yandan sürekli ezilmiş ve sürülmüş bu halkın üyeleri arasından çok önemli aydınlar, sanatçılar, bilim insanları çıkıyor ve Avrupa’daki komünist partilerin önemli bir kadro kaynağı buradan geliyordu.

Şimdi İsrail işledikleri cinayetler ve yarattıkları terörle bütün dünyada emekçi halkların nefret objesine dönüştü. Nasıl olacağını bilemeyiz ama bu durum İsrail’in sonunun yaklaştığına ilişkin bir sezgi bırakıyor. En azından Batı emperyalizminin desteği olmadan yaşayamayacağını biliyoruz.

Üstelik emperyalizmin bir kötülük aparatı olarak kurulmuş olsa da bu mekanizma bazı durumlarda ABD’yi de yönlendirebilir duruma geldiği anlaşılıyor. Bir yerden sonra toz dumanın içinde kim yönlendirici kim aparat birbirine karışıyor. 

Kennedy suikastından İsrail devletinin sorumlu olduğuna dair güçlü kanıtların ortaya çıkması, Epstein lağımının ABD yöneticilerine dönük bir kapan olduğuna dair veriler bu karşılıklı çürüme üreten mekanizmayı daha çok ele veriyor.

Ve İsrail bölgede kendisinden başka hiçbir egemen devlet istemiyor, İran’a dönük saldırının arkasında Mollalar veya başka bir iktidar kaynağından bağımsız olarak İsrail’in kendisinden başka bir egemen devletin varlığına dayanamaması yatıyor.

Batı emperyalizmi de geçen yüzyılda oluşan egemen ulus devletleri dağıtmayı amaçlıyor

20. yüzyıl emperyalizm için yenilgiler tattığı ve ölümüne yaklaştığı bir kısa yüzyılı kapsadı (1917-1990). Emekçi sınıfların zaferleri ve son kez ileri çekilen anti-emperyalist, anti-feodal burjuva devrimleri emperyalizmin bütün tasarımlarını bozdu. Bu dönemde ortaya çıkan her ulus devlete Batı emperyalizminin tarihsel bir kin beslediğini söylemeliyiz.

Ne istiyorlar peki?

Ulus devletlerde işçi sınıfının iktidara gelme olasılığı azaltılacak.

Yasama, yargı ve yürütme uluslararası şirketlerin emrine girecek.

Bu ülkelerde ulusal direnç ve iradenin dayanağı olan ulusal ordular lağvedilecek, tarla gibi dümdüz kullanıma açılacaklar.

Irak ve Suriye’nin düştüğü hali biliyoruz. ABD daha iki gün önce Irak’a asker indirdi, ne izin alma ne meşruiyet arayışı vardı.

İran için de aynı şeyi amaçlıyorlar, rejim değil mesele. Ne diyor Trump denilen insanlığın gördüğü en aşağılık varlık, “İran Devlet Başkanının kim olacağını ben belirleyeceğim… İran’ın hiçbir askeri gücü kalmayacak.”

Öte yandan ABD’nin 150 yıldır belki en güçsüz olduğu dönemden geçtiğini, büyük bir mali açmaz içinde olduğunu ve uzun sürecek bir savaşın maliyetini karşılayamayacağını yazmıştık.

Öyle içten içe kemiren bir güçsüzleşme ki 14 milyar dolara mal olan ve dünyanın en güçlü savaş gemisi olarak kabul edilen USS Gerald Ford uçak gemisinde tuvaletler çalışmıyor. Gemi yıllarca hiç durmadan nükleer enerji ile çalışıyor ama 5 bine yaklaşan mürettebat altına etmemek için 45 dakika tuvalet kuyruğunda beklemek zorunda.

Çin’in başlıca hegemonya aracı olan Tek Yol- Tek Kuşak’ı sabote etmek

Bu köşede çok yazdık, çok kısaca Çin’in dünyanın fabrikasına dönüşmesi, pazar ve hammadde kaynaklarına ulaşmanın çok yaşamsal hale gelmesi ile Çin bütün dünyayı neredeyse birbirine bağlayan bir hegemonya projesi olarak Tek Kuşak Tek Yol’u inşa etmeye başladı. Bu birçok kanaldan dünyayı birbirine bağlayan proje sadece limanları, tren ve iletişim yollarını kapsamıyor, yol boyunca serbest bölgeleri, ticaret kolonilerini ve büyük ölçüde emek gücü kullanımı da içeriyordu, doğal olarak Çin ordusu da usul usul bu hattı takip etmeyi planlıyordu.

ABD ve genel anlamda Batı emperyalizmi kendi hegemonyasını tahrip eden projeyi durdurmak için çok çabaladı. Alternatif projelerden burada bahsedecek yer yok. Ancak yol boyunca özellikle cihatçı aparatçıkları sabotaj için kullandılar. 

Şimdi zaten yolun üstünde tetiklenmiş Pakistan-Afganistan savaşı yaşanıyor, her an savaşa dönüşebilecek Hindistan-Pakistan savaşı olasılığı kenarda bekliyor. İran’ın düşmesi büyük ölçüde Tek Kuşak Tek Yol’u bitirecek bir hamle gibi duruyor.

Çin ABD ile ilk kapışmayı kendi topraklarından uzakta almayı akılsızca buluyor ve Pasifikte bu nihai kapışma için bekliyor gözüküyor. Ancak medyaya yansıyan “gemi katili” diye adlandırılan balistik füzeleri İran’a sağlaması savaşın seyrini değiştirebilir. Bugünkü teknoloji ile uçak gemileri yenilmez değiller. Ayrıca İran tarafından fırlatılan füzelerinin isabet yeteneği bir Rusya veya Çin istihbarat desteğini düşündürüyor.

***

Son söz olarak şunu söyleyelim, bu akılsız ve zıvanadan çıkmış, kötülük ve kalleşlikle dolu dünyayı düzeltecek çok önemli bir şey var:

Dünya emekçi kadınlarının ayağa kalkışı.

Onların yeni bir dünyanın perdesini açışına tanıklık edeceğiz.

/././

İran’a yaşatılanları tartışırken... Emperyalizm demenin zamanı -Cangül Örnek-

Bugün Gazze’de ve İran’da yaşananlar, 1989’dan sonra açılan parantezin kapanmaya başlaması olarak da yorumlanabilir. Liberal kapitalizm dünyanın tek geleceği olduğunu iddia ederken en büyük kabusu olduğunu gösterdi.

Michael Hardt ve Antonio Negri, 2000 yılında İmparatorluk adıyla Türkçeye çevrilen ünlü kitaplarını yayımladıklarında entelektüel ve akademik dünyada büyük fırtına kopmuştu. İkili, ulus devletlerin sonunun geldiği yönündeki tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde bu kitabı yayınlayarak uluslararası düzeni yeniden tanımlamayı denediler. Onlara göre, ulus devletlerin dünya sahnesindeki rolü sona ermekteydi ve emperyal ülkeler eskisi gibi sistemin belirleyici aktörleri olamayacaklardı. Yeni sistem, aslında sistem de olmayabilecek şekilde desantralize olmuş bir “İmparatorluk”tu. Bu sistem içinde egemenlik artık ulusal değildi. Egemenlik uluslararası kurumlardan, uluslararası şirketlerden, ulusüstü antlaşmalardan ve benzer güç yoğunlaşmasının gözlemlendiği çok sayıda askeri ve sivil yapıdan oluşan bir ağ içinde üretiliyordu. Muhalefet de buna göre şekillenmek, küresel düzlemde ağlar olarak örgütlenmek zorundaydı.

Durup dururken basımının üzerinden 25 yıl geçmiş bir kitabı neden konu ettiğimi merak edebilirsiniz. Açayım...

ABD-İsrail koordinasyonunun İran’a yönelik hukuksuz saldırısının sürdüğü bugünlerde emperyalizm kavramını lügatlerden çıkarmayı salık veren liberal dalganın da geri çekildiğine tanıklık ediyoruz. Gazze’den başlayarak emperyalist saldırganlık ve onun aygıtları, alternatif bir açıklamayı imkansızlaştıran bir berraklıkla karşımıza çıktı. Söylem de gelişmelere paralel olarak doğrudan bir hal aldı. Bundan kısa süre önce Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa’yı klasik sömürgeciliğin ruhunu yeniden diriltmeye çağırdı.

Özellikle 1980’lerden itibaren kabarmaya başlayan ve emperyalizmi Lenin’den kalan bir kenar süsüne indirgeyen bu liberal dalga genellikle iki eğilimi içeriyordu. Bazen doğrudan emperyalizm kuramının açıklayıcılığı reddediliyordu. Ancak özellikle liberal sol çevrelerde emperyalizm, çoğunlukla anti-emperyalist mücadeleyi soldan kovacak analizler yapıldığında hatırlanıyordu. Bu yaklaşıma göre, emperyalist hiyerarşilerin var olması emperyalist ülkeleri geriletmeyi öngören anti-emperyalist mücadeleyi sola ait kılmıyordu.

İster Hardt ve Negri gibi yeni bir kuramsal ve kavramsal çerçeve önersin isterse emperyalizmi geriletmeyi sola ait olmayan bir siyasal proje olarak kodlasın; kapitalist sistemin uluslararası çapta hiyerarşik örgütlenmesini ve bunun yarattığı bağımlılık ilişkilerini açık ya da örtük biçimde önemsiz saymak dönemin ruhuna çok uygundu.

Dönemin ruhu neydi?

Soğuk Savaş bitmiş, ABD’nin liderliğini yaptığı liberal-kapitalist dünya mutlak zaferini ilan edince, Batılı güçler, yeni düzene engel oluşturduğunu düşündükleri her direnç noktasını tek tek ortadan kaldırmaya girişmişlerdi. İşe Avrupa’dan başladılar. Bir yandan AB ve NATO genişleme süreçleriyle eski sosyalist ülkelerin kapitalist dönüşümleri sağlanırken diğer yandan da bu şekilde yutulamayan ülkeleri ezme girişimleri hız kazandı. 1991 yılından başlayarak Yugoslavya’nın kanlı bir iç savaş ve NATO saldırısı ile yok edilmesi süreci göz önünde icra edildi.

Avrupa’daki dönüşüm sürerken askeri müdahaleler Ortadoğu’ya kaydı ve uzun yıllar devam etti: Körfez Savaşı, Afganistan işgali, Irak işgali, Libya’ya saldırı, Arap Baharı ile başarılan yönetim değişiklikleri, Suriye’nin cihatçı bir iktidara teslim edilmesi...

Bu listedeki ülkelerin iktidarlarına baktığımızda siyasi olarak sahiplenilebilecek bir şey görmüyoruz. Gördüğümüz şu: Soğuk Savaş sırasında kazandıkları farklı düzeydeki özerkliklerinden geri adım atmaya, kullanabildikleri hareket alanını terk etmeye ayak direyen iktidarlar sırasıyla hedef alınmaktaydı. Bu, saldırılan ve saldırılmayan ülkeleri birbirinden ayıran tek kriterdi. Yoksa saldırılmayan ülkeler demokrasi liginin gözde üyeleri falan değildi.

İşte bu süreçte, solun bir kesimini de içerecek şekilde ulus devletlerin gereksizleşmekte olduğu, dünyanın emperyalist hiyerarşiler üzerinden okunmasının arkaiklik sayıldığı bir yaklaşımın hegemonik hale gelmesi tesadüf olarak görülemez. Kuşkusuz Soğuk Savaş’ın sona ermesi, kişiler ve toplumlar arasında temas olanaklarının artmış olması, teknolojik gelişmeyle sınırları aşmanın sanal ortamda kolaylaşması; hepsi bu tartışmayı besledi.

Ancak burada daha önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. O da Soğuk Savaş’tan Batı blokunun zaferle çıkması sonrası dünyanın bir daha eski dünyaya benzemeyeceği, eski mücadelelerin ve bu mücadelelere yol gösteren kuramsal çerçevenin 20. yüzyılda, yani geride kaldığı inancıydı. Bu inancı pekiştiren şeylerden biri ise, teknolojideki gelişmelere, bu gelişmeleri tam olarak anlamamaktan kaynaklanan bir belirleyicilik atfetmekteydi. Dolayısıyla bu yeni dünyanın düzeni eski kuramlarla ve kavramlarla açıklanamazdı.

Oysa bu inancın entelektüel-akademik dünyada yaygın olarak benimsendiği yıllarda savaş ve işgal politikaları olabilecek en klasik haliyle sahnedeydi. Zaten İmparatorluk yayınlandıktan sadece üç yıl sonra ABD, Irak’ı uluslararası hukuku yok sayarak işgal etti. 

Türkiye’de sol ve genel olarak entelektüel-akademik çevreler, bu tartışmaları sadece Hardt ve Negri’den öğrenmediler.  

İmparatorluk Türkiye’de kendisine hayran kitlesi yaratmadan önce de emperyalizm kavramının uluslararası sistemin “karmaşık”, “katmanlı”, “çok merkezli” yapısını açıklamadığı söyleniyordu. Örneğin, bu eğilimin öncülüğünü yapan Birikim çevresinin tezlerinden biri, Lenin’in emperyalizm analizinin Marksizme hoş bir katkı olduğu ancak anti-emperyalizmin milliyetçilikten öte bir anlam taşımadığı şeklinde özetlenebilir.

Henüz 1975 yılı gibi erken bir tarihte Ömer Laçiner Birikim’deki yazısında solun NATO ve ABD üslerini kovmayı amaç edinmesini eleştiriyordu. Laçiner’e göre NATO ve ABD üslerinin kovulması ülkede kapitalist sistemin ayakta kalmasına engel değildi ve sol bunu göremiyordu.1

Murat Belge ise 2003 yılının Ocak ayında yani ABD’nin Irak işgalinden sadece iki ay önce solda hala anti-emperyalizmden bahsedilmesini küçümseyici bir dille eleştiriyordu: “Ancak, milliyetçilikle bu kadar rahat bir ilişki içinde yaşamayan ‘Marksist sol’ da bugünkü dünyanın çeşitli eğilimleri karşısında nerede duracağına karar veremiyor. Sosyalizm olarak bellediği ‘anti-emperyalizm’ retoriği hâlâ çok etkili. ‘Uluslararası kapitalizme karşı ulusal tepki’ mantığından uzaklaşmakta zorlanıyorlar. ‘Küreselleşme’ gibi süreçler karşısında ‘anti- emperyalist’ pozisyonlarda Ortodoks itirazları seslendirmenin muhafazakâr rahatlığını tercih ediyorlar.”2

Belge’ye göre muhafazakarlık ve milliyetçilik, solun mücadele tarihinde sık sık su üstüne çıkıyordu. Aynı yazıda örneğin 1968 gençliğinin 6. Filo protestoları hakkında, “(...) halktan adam kazanmak için, bu deniz askerlerinin ‘Türk orospuları’nı beceriyor olmasına dayalı ajitasyon yapmak, büyük bir deha eseri olarak görülebiliyordu” diye yazmıştı.

Halbuki bugün İran’a yönelik saldırıda 5. Filo’nun görev üstlendiğini izlerken gençliğin dünyanın farklı bölgelerinde savaş suçları işleyecek olan 6. Filo’yu protesto etmesini “banal milliyetçilik ve cinsiyetçilik” yakıştırmasıyla gözden düşürmeye çalışmanın ne kadar vahim bir etiketleme çabası olduğu daha da göze batıyor.

Son olarak Kerem Ünüvar’ın solun arkaik emperyalizm yorumuyla Türkiye sağının suçlarının ortağı haline geldiğini savunduğu 2007 tarihli yazısından bir bölüm okuyalım: “Türkiye sol/sosyalist hareketinin 1960’lardan beri kendi meşruiyetini sağlama almak, kökü dışarda olmadığını ispat etmek adına milliyetçilikle hesaplaşmak gibi bir kaygıyı gütmek bir tarafa, onu kendine eklemleyecek bir ‘strateji’ peşinde koşmuş olmasıyla koşut bir süreçtir bu. 1990’ların kriz ortamında kendi ‘ulusal’ kaygılarını sınıf analizinin, mücadelesinin önüne koymuş; dünyayı güya kendisine ait emperyalizm gibi bir analiz aracının 19. yüzyılın arkaik yorumuyla beraber işe koşup, kaybeden orta-alt sınıfların kendilerini anlamlandırdıkları yegane dünyaya, milliyetçiliğe teslim olmuş bir solun bugün gelinen toplumsal hezeyanlarda her şey bir yana düşünsel dahli vardır. Solun önemli bir bölümü milliyetçiliğin teknesinden kendilerine ekmek çıkarma derdiyle bunu devam ettirmekte de ısrarlıdırlar. Anti-emperyalizmin ilk baştan beri kullanıldığı bağlam, kurulduğu dil ekonomi- politik bir veçheye, kapitalizmin eleştirisine değil, ülkenin 150 yıldır yaşadığı değişimin en agresif, en reaksiyoner bağlamına oturtulmuştur.”3

Örnekler çoğaltılabilir.

Bugün Gazze’de ve İran’da yaşananlar, 1989’dan sonra açılan parantezin kapanmaya başlaması olarak da yorumlanabilir. Liberal kapitalizm dünyanın tek geleceği olduğunu iddia ederken en büyük kabusu olduğunu gösterdi.

Bu parantezin, kapitalizmin dünya çapındaki hiyerarşik örgütlenmesini retorik olarak reddetmeyip siyasi tavır geliştirirken dikkate almayan bu yaklaşım için de açılmamak üzere kapanmasını dileyelim.

----- 

1Ömer Laçiner, “Türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri üzerine”, Birikim 7, 1975, s.57-61.

2Murat Belge, “Milliyetçilik ve sol”, Birikim 165, 2003. https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-165-ocak-2003/2353/milliyetcilik-ve-sol/294 

3Kerem Ünüvar, “Türk solunun Türk sağına armağanı: Anti-emperyalizm”, Birikim 214, 2007, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-214-subat-2007-sayi-214-subat-2007/2397/turk-solunun-turk-sagina-armagani-anti-emperyalizm/3640

/././ 

‘AKP’nin İran konusunda kafası karışık’ diyenler hangi gerçekleri gözden kaçırıyor? 

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, İran konusunda AKP medyasının direktifle aldığı farklı konumların arkasında yatan gerçeklere işaret etti.

Hatay’a düşen NATO mühimmatı üzerinden kurgulanan "İran saldırısı" senaryosu, Tahran’dan gelen net yalanlamayla çökmüştü. İran, "Türkiye topraklarına füze atmadık, dost ve komşu Türkiye'nin egemenliğine saygılıyız" diyerek NATO'yu yalanlamıştı.

Yandaş medya ise konuya ilişkin farklı eğimlere sahip. 

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri (TKP) Kemal Okuyan, "İran’dan ateşlendiği iddia edilen bir balistik füzenin NATO tarafından Türk hava sahasına yöneldiği sırada vurulduğu" haberleri ile ilgili farklı eğilimlerin ardındaki gerçeği değerlendirdi.

Okuyan, direktifle alınan konumların arkasında yatan gerçeğe işaret eden bir yazı yazdı. Sosyal medya hesabı X'ten paylaştığı yazıda, "Bizim gibilerin aldığı ABD ve İsrail saldırganlığına karşı ilkesel tutumdan farklı olarak, 'Türkiye’yi savaşa çekmek istiyorlar' diyenlerin önemli bölümü ABD ve NATO müttefikleriyle pazarlıkçı tutum için gerekli 'direnci' oluşturuyor. Diğerleri ise kamuoyunun 'İran da kırmızı çizgileri aştı' noktasına gelmesi için kaba propaganda makinesini canlı tutmakta" dedi. 

Bölgenin ABD müttefiklerinden ibaret olmadığının altını çizen Okuyan, "ABD birbiriyle gerilim ve rekabet halindeki bütün müttefiklerini İran savaşına katmak için klavyenin tüm tuşlarına basmış durumda" değerlendirmesi yaptı.

TKP Genel Sekreteri'nin paylaşımının tamamı şöyle:

"Dün Hande Fırat 'İran’ın Damgan Semnan Eyaleti’nde bulunan Tahran ile Meşhet arasındaki Damgan kentinden Türkiye’ye doğru balistik füze ateşlendi. Balistik füze Irak ve Suriye’yi geçti, NATO ülkelerinin güvenliği için görevlendirilen ve Antalya açıklarında bulunan ABD gemisi tarafından vuruldu, parçası ise Hatay Dörtyol’da bulunan bir yazlığın yapay gölüne düştü.' diye başladı yazısına.

Oysa Hatay Dörtyol’a düşenin İran füzesi değil, onu vuran NATO savunma füzesinin parçası olduğu hemen ortaya çıkmıştı. Peki bu herkesin bildiği gerçeği neden Hande Fırat görmezden gelip, İran füzesinin Türkiye’ye düştüğünü yazdı? Ve bununla kalmayıp neden İran’dan fırlatılan füzenin hedefinin Türkiye olduğunu bir kesin hüküm olarak ilan etti?

Yazıya göre Ankara bu saldırıyı İran’ın emir komuta zincirindeki dağılmayla açıklama eğiliminde. Şimdilik…

Ne kadar ilginç değil mi?

Büyük ölçüde doğrudan yönlendirmeyle hareket eden, hele hele böylesi 'güvenlik' konularında inisiyatif alamayacak olan iktidar medyasında iki taban tabana zıt görüş işleniyor ve hatta bu görüşler aynı mecrada yan yana, arka arkaya kamuoyuyla buluşuyor.

Bir kesime göre ABD ve İsrail Türkiye’yi savaşın içine çekmek için komplo kurmakta. Diğerleri ise İran’ın Türkiye’yi tehdit ettiğini ve bir noktada Türkiye’nin buna yanıt vereceğini söylüyor.

Aynı partinin, aynı iktidar bloğunun sonuçları on yıllara yayılacak bir konuda bu kadar farklı yönlere işaret etmesinin nedeni ne? 

Ya da bu blok hâlâ nasıl dağılmıyor?

E çünkü, bu başlıkta asla ve asla İsrail ile bir işbirliğini içine sindiremeyecek birkaç unsur dışında, iktidar yıllardır yaptığını yapıyor ve bütün olasılıkları elinde hazır tutuyor. Dolayısıyla bizim gibilerin aldığı ABD ve İsrail saldırganlığına karşı ilkesel tutumdan farklı olarak, 'Türkiye’yi savaşa çekmek istiyorlar' diyenlerin önemli bölümü ABD ve NATO müttefikleriyle pazarlıkçı tutum için gerekli 'direnci' oluşturuyor. Diğerleri ise kamuoyunun 'İran da kırmızı çizgileri aştı' noktasına gelmesi için kaba propaganda makinesini canlı tutmakta.

ABD birbiriyle gerilim ve rekabet halindeki bütün müttefiklerini İran savaşına katmak için klavyenin tüm tuşlarına basmış durumda. Ama bu bölge, ABD’nin müttefiklerinden ibaret değil. Şu anda karşı konulamaz bir kuvvet gibi hareket eden 'makine'nin yakıtı kibir, küstahlık, adaletsizlik ve öngörsüzlüktür. Dünyanın en kalitesiz yakıtıdır bu ve ne zaman nerede arıza vereceği bilinmez."

***

DEM Parti’den AKP’ye İran çağrısı: İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak gerekir + Reuters: İsrail saldırı için İranlı Kürt gruplarla bir yıldır görüşmeler yürütüyor -soL-

DEM Parti’den AKP’ye İran çağrısı: İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak gerekir 

DEM Parti TBMM Grup Başkanvekili Sezai Temelli, İran’a yönelik İsrail ve ABD saldırıları sonrası AKP iktidarına seslendiği bir konuşma yaptı, “İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak, Rojhilat'ı savunmak gerekir. Türkiye'den beklentimiz bu yöndedir” dedi.

İran’a yönelik soykırımcı İsrail ve ABD’nin saldırısı sürerken, DEM Parti TBMM Grup Başkanvekili Sezai Temelli’den açıklamalar geldi.

Temelli, “savaşın nedenlerinden birinin İran rejiminin halklara yönelik zulüm politikası olduğunu” öne sürerken ederken, aynı zamanda emperyalist güçlerin bölgedeki paylaşım savaşlarında sürekli yer aldığını söyledi.

Temelli’nin bu şekilde özetlenebilecek İran pozisyonun ardından bir de AKP iktidarına çağrısı oldu.

Eğer kalıcı bir barış yaratabilmek adına samimiyseniz, sınırlarınızın dışındaki Kürtlere de artık bu gözle bakamazsınız. Dolayısıyla artık ‘terör’ kavramıyla, geçmişteki o kötücül yaklaşımlarla değil, bu ülkede var etmeye çalıştığınız hukukun, aslında sizin dış politikanız açısından da iç politikanız açısından da bir zemin olması gerektiğinin farkına varmanız gerekiyor” diyen Temelli, “Maalesef bunu göremiyoruz ve göremediğimiz için de şimdi bu yaklaşım hem bölgede hem Türkiye'de riskleri arttıracaktır. Çünkü Kürtler bugün İran rejiminin hedefindedir ifadesini kullandı.

Temelli AKP’den beklentisini ise şu sözlerle ifade etti: “İran rejiminin hedefinde olan Kürtlerin yanında olmak, Rojhilat'ı savunmak gerekir. Bunu yapmadığınız sürece, İran'da başta Kürt halkı olmak üzere o bölgedeki bütün halkların hayatını riske atmış olacaksınız. Türkiye'den beklentimiz bu yöndedir. Türkiye artık geçmişten gereken dersleri çıkarmalı ve bir kez daha aynı hataları yapmamalıdır.”

***

Reuters: İsrail saldırı için İranlı Kürt gruplarla bir yıldır görüşmeler yürütüyor. 

Reuters’a konuşan kaynaklara göre İsrail, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı Kürt silahlı gruplarla yaklaşık bir yıldır temas halinde. Sınır hattında saldırı hazırlığı yapıldığı iddia edilirken, planın İran yönetimini zayıflatmayı ve Devrim Muhafızları’nı oyalamayı hedeflediği belirtiliyor.

İsrail’in İran’a yönelik savaş planlarında İranlı Kürt silahlı gruplarla bir süredir temas yürüttüğü iddia edildi. Reuters’a konuşan üç farklı kaynağa göre İsrail, Irak Kürdistanı’nda konuşlu İranlı Kürt örgütleriyle yaklaşık bir yıldır görüşmeler gerçekleştiriyor.

Konu hakkında doğrudan bilgi sahibi olduğu belirtilen iki İranlı Kürt kaynak ile İsrail tarafına yakın bir kaynak, görüşmelerin uzun süredir devam ettiğini söyledi.

Kaynaklara göre Kürt silahlı grupların ilk hedeflerinden biri İran sınırı boyunca bazı yerleşimleri ele geçirmek. Bu kapsamda özellikle Oşnaviye ve Piranşehr gibi kentlerin hedef alındığı belirtiliyor.

İddialara göre Irak tarafında binlerce militan sınır hattında toplanarak bir hafta içinde saldırı başlatma hazırlığı yapıyor. 

Sınır hattında yeni cephe planı

Tahminlere göre İranlı Kürt milislerin toplam gücü 5 bin ila 8 bin savaşçı arasında değişiyor. Kaynaklar, bu güçlerin çoğunlukla hafif silahlara sahip olduğunu aktarıyor.

Bu nedenle söz konusu grupların İran içinde geniş çaplı bir özerklik mücadelesi yürütebilecek askeri kapasiteye sahip olmadığı değerlendiriliyor. Ancak ABD ve İsrail’in desteğiyle İran’ın sınır bölgelerinde "ciddi bir etki" yaratabilecekleri ifade ediliyor.

İsrailli bir kaynak, bu grupların İran yönetimini devirmesinin beklenmediğini, ancak İran’ın periferisindeki kontrolünü zayıflatabileceklerini ve Devrim Muhafızları’nı farklı cephelere çekebileceklerini söyledi.

Beş Kürt örgüt ittifak kurdu

Geçen ay İran karşıtı beş Kürt örgüt ortak bir ittifak kurduklarını duyurmuştu. İttifak içinde İran Kürdistanı Demokrat Partisi (PDKI), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) ve Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) gibi örgütler yer alıyor. Bu grupların Irak’ta silahlı unsurlar bulundurduğu biliniyor.

Ancak Irak Kürdistanı yönetimi İran’a karşı herhangi bir askeri girişimi destekleme planı olduğunu reddetti. Bölgedeki siyasi liderlik, İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istemediğini açıkladı.

İsrail kaynakları da Irak Kürt yönetiminden ciddi bir çekince geldiğini belirtiyor. Bu nedenle yerel yönetimin lojistik desteği olmadan İranlı Kürt grupların geniş çaplı bir harekât başlatmasının zor olacağı değerlendiriliyor.

İran’dan Irak Kürdistanı’na uyarı

İran ise Irak topraklarındaki Kürt silahlı gruplara karşı zaman zaman askeri operasyonlar düzenliyor. Tahran yönetimi ayrıca bölgedeki ABD üslerini de hedef alan saldırılar gerçekleştirdi.

İran yönetimi cuma günü Irak Kürdistanı’nı uyararak sınır hattına “düşman güçlerin” konuşlandırılması halinde misilleme yapılacağını açıkladı.

'Hedef bilgisi sağlıyorlar' iddiası

Kaynaklar, İran içindeki bazı Kürt unsurların ABD ve İsrail’e hava saldırıları için hedef bilgisi sağladığını da öne sürdü.

Kaynaklara göre İranlı Kürt gruplar olası bir sınır ötesi harekât için ABD ve İsrail’den hava desteği bekliyor. Şu ana kadar bu gruplara ağır silah verilmediği belirtilirken, liderlerin hava savunma sistemleri, insansız hava araçları, hafif silahlar ve topçu desteği talep etmeyi planladığı aktarıldı.

İranlı Kürt kaynaklardan biri, liderlerin ABD tarafından “yarı yolda bırakılma” ihtimalinden endişe duyduğunu söyledi. Kaynak, bu nedenle Washington’dan güvence talep edildiğini belirtti.

İranlı Kürt grupların nihai hedefinin ise Irak Kürdistanı’ndaki modele benzer şekilde federal bir İran içinde yarı özerk bir bölge kurmak olduğu ifade ediliyor.

***

soL


HSK'den ÇED davaları için ‘ihtisas mahkemesi’ kararı: ‘Yatırımcılara dikensiz gül bahçesi sunmak için kurulan mahkemeler’ -Gözde Tüzer Korkmaz/Özlem Songül Abayoğlu-EVRENSEL-

 HSK, acele kamulaştırma, özelleştirme, turizm ve ÇED kararları gibi çevre davaları için ‘özel mahkemeler’ belirledi. Avukat Arif Ali Cangı, "Artık çevre davalarında yatırımcılara dikensiz gül bahçesi sunmak için özel mahkemeler kurmak üzereler" dedi.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Birinci Dairesi, acele kamulaştırma, özelleştirme kararları, turizm yatırımları ve çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kararlarından doğan davalara bakacak ihtisas idare mahkemelerini belirledi. Karar, 5 Mart 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Avukat Arif Ali Cangı, şu anda var olan sistemin oldukça sorunlu olduğunu ancak yeni yürürlüğe giren kararla ÇED için yatırımcılara dikensiz gül bahçesi sunulabileceğini söyledi.

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Birinci Dairesi, acele kamulaştırma, özelleştirme kararları, turizm yatırımları ve çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kararlarından doğan davalara bakacak ihtisas idare mahkemelerini belirledi. Karar, 5 Mart 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Hakimler ve Savcılar Kurulunun bağlı olduğu Adalet Bakanlığına getirilen İstanbul Eski Başsavcısı Akın Gürlek’in ilk icraatleri mahkemelerde değişikliğe gitmek oldu. 18 Şubat’ta Bakırköy, İstanbul Anadolu ve Küçükçekmece asliye ticaret mahkemelerini kaldırarak İstanbul Asliye Ticaret Mahkemeleri çatısı altında birleştirilmesine karar veren Gürlek, şimdi de ÇED kararlarının “tek elde” toplanmasını uygun gördü.

HSK’nin 3 Mart 2026 tarihli ve 346 sayılı kararına göre, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20/A maddesinde düzenlenen “ivedi yargılama usulü” kapsamındaki davalar belirli idare mahkemelerinde toplanacak. Bu kapsamda, acele kamulaştırma işlemleri, Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları, Turizmi Teşvik Kanunu kapsamında yapılan satış, tahsis ve kiralama işlemleri ile Çevre Kanunu uyarınca verilen ÇED kararlarına ilişkin davalar belirlenen mahkemelerde görülecek.

"Artık çevre davalarında hiçbir pürüz kalmasın istiyorlar"

Avukat Arif Ali Cangı; çevre davalarında ivedi yargılama usulüne tabi olan uyuşmazlıkların çözümünün hızlı yürütülmesi gereken işler olduğunu ancak yapılan bu yeni görevlendirmelerde özel olarak seçilmiş hakimlerden oluşan mahkeme heyetlerinin kurulacağı kaygısı yaşadıklarını söyledi. Cangı “Bu endişe verici. Sonuçta zaten çevre ile ilgili yürüyen davalarda ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Çevre hakkının yargısal yoldan korunması çok zor hale gelmiş durumda. Üstelik iktidarın yargıya olan müdahalesi ve baskıları da ortada. Ancak anlaşılan bu da yetmemiş, artık çevre davalarında hiçbir pürüz kalmadan, yatırımcılara dikensiz gül bahçesi sunmak için özel mahkemeler kurmak üzereler. Bu düzenleme ile sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ve yaşamın korunması mümkün değil” dedi.

Yargının yavaş işleyişinin genel ve sistematik bir sorun olduğunu ve bu sistemsel sorunun çözülmesi gerektiğini belirten Cangı “Ancak şimdi ‘Yargının hızlı işlemesi’ gerekçesi gösterilerek özel mahkeme oluşturma çabası var. Özel mahkemeler ancak ve ancak yasa ile kurulabilir. HSK’nin özel mahkeme kurma yetkisi yok” ifadelerini kullandı.

Cangı ayrıca bu karara hakimlerin de itiraz etmesi gerektiğini söyleyerek şöyle devam etti: “Şimdi çevre davaları aynı mahkemelere düşmeye başladığı zaman, ister istemez Anayasa’ya aykırılık tartışması yapılacak. ‘İzmir 5. İdare Mahkemesi ÇED davalarında iktidarın lehine olumlu karar veriyor’ gibi bir algı oluşacak. Bu aynı zamanda o mahkemelerde gerçekten hukuka uygun davranacak hakimler için de bir ön yargı oluşturacak. Bu nedenle o mahkemelerin hakimlerinin de karşı çıkmasını tavsiye ederim.”

"Yargılama hızlı sürecek" denildi

HSK kararında, söz konusu davaların teknik ve uzmanlık gerektiren alanları kapsadığı, özellikle çevre, kamulaştırma ve turizm yatırımlarına ilişkin uyuşmazlıklarda farklı mahkemelerde açılan davaların uygulamada içtihat farklılıklarına yol açabildiği belirtildi. Bu nedenle davaların belirli mahkemelerde toplanmasının yargılamaların daha hızlı ve etkin yürütülmesini sağlayacağı ifade edildi.

Karara göre, bölge idare mahkemesi merkezlerinin bulunduğu illerde belirlenen idare mahkemeleri bu davalara bakacak. Buna göre Adana’da 1, Ankara’da 9, Antalya’da 1, Bursa’da 4, Diyarbakır’da 1, Erzurum’da 2, Gaziantep’te 5, İstanbul’da 4, İzmir’de 5, Kayseri’de 1, Konya’da 3 ve Samsun’da 1 numaralı idare mahkemeleri ihtisas mahkemesi olarak görevlendirildi. Halihazırda görülmekte olan ve bu kapsama giren davaların da iş bölümü gerekçesiyle söz konusu mahkemelere gönderileceği belirtildi. Kararda, düzenlemenin yargılamalarda gecikmelerin önlenmesi, uygulama birliğinin sağlanması ve yargı kaynaklarının daha verimli kullanılması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Ticaret mahkemeleri tek çatıda birleştirilmişti

Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Genel Kurulu 18 Şubat’ta Bakırköy, İstanbul Anadolu ve Küçükçekmece asliye ticaret mahkemelerinin yargı çevreleri, kendi ağır ceza mahkemelerinin yargı çevresinden çıkarmıştı. Birleştirme işleminin ardından İstanbul Asliye Ticaret Mahkemelerinin yargı çevresi, “İstanbul ilinin mülki sınırları” olarak yeniden belirlendi.

Söz konusu birleştirme kararı, kapatılan mahkemelerin faaliyetlerinin fiilen durdurulacağı tarih itibarıyla uygulamaya konuldu. Faaliyeti durdurulan Bakırköy, İstanbul Anadolu ve Küçükçekmece Asliye Ticaret Mahkemelerindeki mevcut dosyalar ise İstanbul Asliye Ticaret Mahkemelerine devredildi.

AKP’nin doğa tahribatı

  • 2024 yılında TBMM’ye getirilen 15 maddelik kanun teklifi ile Maden Kanunu, Kıyı Kanunu, Doğal Gaz Piyasası Kanunu, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun, Enerji Verimliliği Kanunu, Elektrik Piyasası Kanunu ve Nükleer Düzenleme Kanunu hedef alındı. Torba yasada yer alan düzenleme ile tarım arazileri, ormanlar, meralar, zeytinlikler gibi birçok alanın maden rezervi olarak tespit edilerek ruhsatlandırılması kolaylaştırıldı.
  • Yine 2024’te “rezerv yapı alanı” (kentsel dönüşüm alanları), “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun”daki değişiklikler çerçevesinde, İstanbul başta olmak üzere kentsel dönüşümü hızlandırmak amacıyla rezerv alan ilan yetkisi değişti. Yasa ile şehir merkezlerindeki yerleşik alanlar rezerv alan ilan edildi.
  • 19 Temmuz 2025’te ise “madencilik faaliyetlerini düzenleyen” yasada kapsamlı bir değişiklik yapıldı ve zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını da içeren torba kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda kabul edildi. Ve orman, zeytinlik ve mera alanları çevre savunucularının “süper talan” ya da “talan yasası” dediği yasa ile maden patronlarına açıldı.
  • AKP milletvekilleri tarafından hazırlanan Milli Parklar Kanunu ve bazı kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin görüşmeleri TBMM Genel Kurulunda devam ediyor. Milli parkların işletmeye açılması için planlanan yasa kapsamında ortalama 930 bin hektarlık 50 milli park, 100 bin hektarlık 274 tabiat parkı, 8 bin 389 hektarlık, 111 tabiat anıtı, 56 bin 397 hektarlık 32 tabiatı koruma alanı, 1 milyon 491 bin 936 hektar olan 136 sulak alan ve 1.2 milyon hektarlık, 85 yaban hayatı geliştirme sahası patronlara tahsis edilecek.
  • Yalnızca 2026 yılının ocak ve şubat ayları içerisinde MAPEG kararlarıyla 667 yeni maden sahası işletmeye açıldı.
Gözde Tüzer Korkmaz/Özlem Songül Abayoğlu-EVRENSEL

Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi + Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi -BİRGÜN-

Kötülüğe direnen Musa’nın hikâyesi -Tuğçe ÇELİK- 

Yönetmen Seyfettin Tokmak’ın bol ödüllü filmi ‘Tavşan İmparatorluğu’ seyirciyle buluştu. İlk kez 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal  Film  Festivali’nde gösterilen ve 7 ödülle taçlanan filmin başrolünde Kars’ta çobanlık yaparken keşfedilen Alpay Kaya, Sermet Yeşil ve Kubilay Tunçer yer alıyor.

Güven figürlerinin çöktüğü, kurumların istismar mekanizmasına dönüştüğü bir dünyada Musa adlı bir çocuğun iç dünyasını koruma çabasını anlatan film, çocukluğun toplumsalla ilişkisini ele alıyor.

Ayrıca Musa’nın yoksullukla örülü bir evrende kurduğu hayal alanı üzerinden çocukluk meselesini de tartışmaya açıyor.

Filmdeki rehabilitasyon merkezi, baba figürü, erkek egemen güç ilişkileri ve şiddet döngüsü bozuk düzenin parçalarını oluştururken Tokmak’ın kurduğu tavşan-tazı alegorisi bu düzeni açık ediyor: Savunmasız çocuklar ile onları avlayan yetişkinlerin dünyası.

Eser sadece Musa’nın hikâyesini değil, çocukluğu yaralayan toplumsal yapıya dair karanlık bir tabloyu seyirciye aktarıyor.

Hikâyenin merkezindeki en önemli sorunun “Bir çocuk ne zaman evinin yolunu kaybeder?” olduğunu belirten Tokmak ile filmin çıkış noktasını, sembolik evrenini ve çocukluk meselesinin arkasındaki sistemsel boyutu konuştuk.

🟥 Filmin karanlık evreni nereden doğdu?

Çok uzun zamandır çocukluk üzerine çalışıyorum. Çocuklarla çalışıyorum. Hatta üzerine doktora da yaptım İngiltere’de sinemada çocukluk üzerine. Bu filmde hem kendi çocukluğumdan hem de diğer çocukların yaşadıklarından yaptığım gözlemler var. Çünkü kötülüğü gözlemek zorundaydım, zarar görmemek amacıyla iyiyle kötüyü anlamaya çalışıyordum. Filmin oluşumundaki kritik aşama gönüllü olarak Ümraniye Cezaevi’ndeki çocuklarla çalıştığım dönem oldu. Orada iki yıl boyunca kısa filmler çektik. O çocuklardaki derin depresyon, melankoli beni çok çarpmıştı. Sürekli kendime şu soruyu sordum: Hangi noktada insan evinin yolunu kaybediyor? Ne oluyor da evinin yolunu kaybediyorsun ve geldiğin yer cezaevi oluyor? Bende çocukken yalnız başıma dolanırdım, başka mahallelere giderdim ama evimin yolunu biliyordum. Bir şekilde eve dönüyordum. Çünkü bende ev duygusu yerleşikti. Fakat o çocuklarda kaybolan şey buydu. Onlardan dinlediklerim çocukluğun nasıl bir şey olduğuna dair düşünmemi sağladı, filmde de bunu göstermek istedim.

🟥 Anlatıda çocukların savunmasızlığı çok güçlü, güvenecekleri hiç kimse yok.

Kadını özellikle çıkardım senaryodan. Çünkü o kadınsızlık hali o kadar büyük bir deformasyon yaratıyor ki kültürlerde… Kadını çıkardığın zaman geriye hiçbir şekilde yontulmamış bir kaya kalıyor. Anne figürünün, kadınlığın bir çocuğun hayatında o kadar büyük bir ruhsal katkısı var ki. Onu çıkarınca geriye bir yıkım kalıyor. Ben de bu sertliği resmetmeye çalıştım.

Yönetmen Seyfettin Tokmak

🟥 Musa tam olarak neye direniyor?

Musa bir yasın içindeki çocuk. Yasın ortasında bir çocuk var ve bu yası sürekli zedeleyen çevre faktörü var. Ona şefkat gösteren bir varlık yok. Bir süre sonra Musa kendi yasını tutabileceği bir alan yaratıyor. Ama etrafındaki dünya onu dönüştürmeye çalışıyor. Sosyoloji insanı sürekli dönüştürmeye çalışır. Girdiğin bakkal, okuldaki öğretmen, berber… Her yerde seni zımparalamaya çalışan bir yapı vardır. Çoğunluk dönüşmek zorunda kalır. Savaşı kaybetme anı odur. Musa’da bunun tersini, çocukluğa dair ruhsal yapının canlı kaldığını göstermek istedim. Babası tavşanları gelir nesnesi olarak görürken Musa’nın onları koruması bakım verene dönüştüğünü, yani anne formasyonunu gösteriyor.

🟥 Rehabilitasyon merkezi ve cezaevi mekânı çok sert bir dünya kuruyor.

Rehabilitasyon merkezi aslında terk edilmiş, eski bir kadın cezaevi. O mekân başlı başına bir metafordu. Rehabilitasyon merkezi dediğimiz yer sistemin yarattığı bir düzen. Orada sırf devletten para almak için çocuklara engelli raporu aldırmaya çalışan bir yapı var. Bu yüzden filmdeki mesele sadece bireysel bir kötülük değil, daha büyük bir sistem meselesi. Çocukluk başka coğrafyalarda da dünyanın en tatlı şeyi olarak yaşanmıyor. Bunu gördüm ve bizim coğrafyamızı da aşan bir hikâye anlatmaya çalıştım.

🟥 Tavşanlar filmin güçlü sembollerinden biri. Nasıl yorumlarsınız?

Elias Canetti’nin ‘Hayvanlar Üzerine’ kitabında “Kaçan her şey yakalanır, yakalanan her şey parçalanır” diye Moğol çocuklarına dair tarif ettiği bir bölüm var. O tarif yazma sürecimde en önemli cümlelerden biri oldu. Bir de Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde bir tavşan bulup adını İnci koyup ve sevgilisine bakması için hediye etmesi var. Tavşanların ortaya çıkışında bunlar etkili oldu. Tavşanlar benim için çocuklardı. Çünkü tavşanın doğada herhangi bir canlıya zarar verme ihtimali yoktur. Tavşanın yapabileceği tek şey kaçmak ya da çoğalmaktır. Filmde tuzaklara düşürülen tavşanlar da aslında o okula kapatılan çocukları temsil ediyor. Tazılar ise yetişkinlerin bir arketipi gibi.

🟥 Filmde kötülük cezalandırılmıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Bir kurtarıcı yaratmak çok kolay olurdu ama bu zayıf olurdu. Çünkü mesele tek bir kötü karakter değil. Cezaevinde gördüğüm çocuklar inanılmaz zekiydi. O kadar zekiydiler ki sürekli şunu düşünüyordum: Bu çocukların burada ne işi var? Bu tek taraflı bir şey değil. Anne-babadan başlayan, devletin koruyamadığı ve toplumun yarattığı bir kötülük söz konusu.

🟥 Musa’nın kaçışıyla anlatı sona eriyor. Bu gerçek mi yoksa bir hayal mi?

Orayı biraz fantastik kurdum. Çünkü zaten çok sert bir zeminde ilerleyen bir film bu. Ama şunu da gördüm: Bu karanlıktan sızan çocuklar var. O yüzden Musa’nın bir ışığa kaçması gerekiyordu. Bu biraz çocuksu bir hayal gibi.

/././

Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi -Tuğçe Madayanti Şen- 

165 milyon yıl süren bir saltanat birkaç saniyede silindi. Spielberg'ün yeni belgeseli dinozorları tüyleriyle yeniden çiziyor ama asıl gösterdiği, kendini gezegenin efendisi sanan bir türün ne kadar geç, ne kadar kısa geldiği.

Fotoğraf: Netflix

Jurassic Park kafamıza bir şey kazıdı: dinozorlar yeşilimsi, pullu, sürekli kükreyen yaratıklar. Bu imgeler o kadar derine işledi ki paleontoloji onları çürütürken bile zihnimizde yaşamaya devam etti.

Hollywood'un yarattığı dinozor, gerçek hayvanla ilgisi olmayan bir korku sembolüydü  anlaşılmaz, soğuk, insan ölçeğinin dışında. Son yirmi yılda ise fosil bilimi bu tabloyu kökten değiştirdi.

Tüyler bulundu, renkler çözümlendi, sosyal davranışlar fosil kayıtlarından okundu. Gerçek dinozorlar, sinemanın devlerinden çok daha karmaşık, çok daha renkli ve şaşırtıcı biçimde tanıdık çıktı.

Netflix'in dört bölümlük yeni dizisi The Dinosaurs tam da bu kırılma noktasında karşımıza çıkıyor.

Yapımcı koltuğunda Amblin Entertainment var; yani Spielberg'ün vizyonu işin içinde. Silverback Films'in doğa belgeselciliği deneyimiyle Industrial Light & Magic'in görsel efektleri birleşince tarih öncesi yaşam neredeyse dokunulabilir bir gerçeklikte izleniyor.

Anlatıcı koltuğunda Morgan Freeman oturuyor; o kadim, güven veren sesiyle bizi 235 milyon yıl öncesine, tozlu Pangea'ya taşıyor. Ama burada anlatılan hikâye alıştığımız epik masallardan farklı. Mesele yaratıkların gücü değil, doğanın sürekli değişen, bazen zalim olan, kimseye borçlu olmayan dengesi.

SİNEMANIN HAYALETİNDEN KURTULMAK

Jurassic Park'ın Dilophosaurus'unu hatırlayın: boyun zarı açan, zehir tüküren, teatral bir biçimde öldüren o yaratık. Belgeseldeki Dilophosaurus ise kafasındaki ikiz kırmızı tepeleri kabartarak eşine dans ediyor, yağmur altında iletişim kuruyor, türünü işaret ediyor. Fosillerdeki kemikli ibiğin işlevini biyomekanik analizler zaten gösteriyor; belgesel bunu sahneye taşıyor. Bilimle görüntü arasındaki mesafe bu kadar kısa.

T-Rex kükremiyor. Ağzı kapalı, derin, göğsünüzde titreşen bir ses çıkarıyor  tıpkı bugünkü timsahların ya da kuşların çıkardığı gibi. Bu küçük fark her şeyi değiştiriyor: canavar gitmiş, hayvan kalmış. Bir sahnede T-Rex çalılıklardan fırlayıp avını yakaladığında izleyiciyi asıl etkileyen canavarın korkunçluğu değil, doğanın acımasız ve kayıtsız işleyişi oluyor. Kimse kötü değil, kimse iyi değil. Sadece açlık ve zaman var.

Tüylü yırtıcı Yutyrannus soğukta tüylerini kabartarak avlanıyor, Anchiornis süzülüyor, fosil pigment kalıntılarından çıkarılan turuncu-beyaz kuyruk desenleri ekrana taşınıyor. Bunlar tahmin değil; son on yılda geliştirilen kimyasal analiz yöntemleriyle fosillerdeki melanozom kalıntılarından elde edilen gerçek veriler.

Danışman kadrosunda paleoartist Mark Witton'ın imzası var ve bu önemli: her rekonstrüksiyon güncel fosil verisine dayanıyor, güzel görünsün diye uydurulmuş tek sahne yok. Korku estetiği yerini merak estetiğine bırakıyor. Life on Our Planet'in bıraktığı çıtayı bu açıdan daha da ileri taşıyor.

Bununla birlikte belgeselin sınırlarını da görmek gerekiyor. Dört bölüm Triyas'tan Kretase'ye devasa bir zaman dilimini kapsıyor ve bu genişlik zaman zaman yüzeyselliğe dönüşüyor. Bazı türler iki dakikada geçilip gidiyor, izleyici için yeterince yerleştirilemeyen hayvanlar unutuluyor. Anlatının duygusal ritmi de tutarsız: bazı sahneler doğa belgeselinin sakinliğinde akarken bazıları sinema fragmanı hızına giriyor. Bu tutarsızlık belgeselin bütünlüğünü zedelemiyor ama daha uzun soluklu bir anlatıyı hak eden türlerin gölgede kalmasına yol açıyor.

165 MİLYON YILLIK EGEMENLİK VE İNSAN KİBRİ

Dinozorlar gezegende yaklaşık 165 milyon yıl hüküm sürdü. Triyas'ın ilk sürüngenlerinden Kretase'nin son devlerine kadar. Bu rakamı somutlaştırmak güç: modern insan türünün tarihi 300 bin yıl, uygarlık denemeleri 10-12 bin yıl.

Dinozorların egemenlik süresi yanında insanlık tarihi, kozmik takvimde bir göz kırpmasına bile benzemiyor. Belgesel bu devasa akışı kronolojik bir antoloji gibi işliyor; Triyas'tan Jura'ya, Jura'dan Kretase'nin karmaşık ve kalabalık ekosistemlerine. Fosil ve biyomekanik analizler sadece türleri değil, davranışlarını, ebeveynlik içgüdülerini ve sosyal hiyerarşilerini de gözler önüne seriyor. Sürü halinde avlanan Deinonychus'lar, yavrularını koruyan Maiasaura anneler, sezon dışı göç eden devler  bunlar hayal değil, kemik izlerinden ve iz fosillerinden çıkarılan davranış örüntüleri.

Dramatik zirve, 66 milyon yıl önce Dünya'ya çarpan asteroid. Belgesel o anı büyük bir müzik ve retorikle sunmak yerine sade bırakıyor. Ekran kararıyor. Sessizlik. 165 milyon yıllık bir saltanatın sona erişi için gereken süre birkaç saniye. Bu sessizlik her türlü narasyondan daha ağır basıyor. Evrimsel biyolog Stephen Jay Gould'un dediği gibi, yaşam bandı başa sarılıp yeniden oynatılsaydı insanın ortaya çıkması neredeyse imkânsız olurdu. Biz bir zorunluluk değil, muazzam bir rastlantının ürünüyüz. Asteroid kimseyle müzakere etmedi; 165 milyon yıllık evrimin birikimini umursamadı.

The Dinosaurs bu gerçeği ders olarak değil, sahne olarak sunuyor. İnterneti icat ettik, şehirler kurduk, atomu parçaladık  ve bu başarılar gerçek. Ama Dünya üzerindeki yaşam biz gelmeden 4 milyar yıl boyunca gayet iyi idare etti. Dinozorların hikâyesi bu basit gerçeği dramatize ediyor: egemenlik, kalıcılık garantisi değil.

Tüylü bir T-Rex yavrusunun annesinin yanına sokulduğu sahneyi izlerken, 66 milyon yıl sonra o neslin tamamının silineceğini biliyorsunuz. Hayranlıkla birlikte derin bir melankoli yerleşiyor  hem onlar için hem de kendimizin farkındalığıyla. Morgan Freeman'ın sesi bu dengeyi mükemmel taşıyor: ne panik, ne vaaz, ne fazladan duygu. Sadece zaman.

/././

BİRGÜN

Sonsuz savaş peşinde + İran Meclis Başkanı Kalibaf: "İran'ın kaderini Epstein çetesi değil, İran halkı belirler" -BİRGÜN- 07 Mart 2026-

Sonsuz savaş peşinde 

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın ne kadar süreceği ve hedefi belirsizliğini koruyor. Washington ve Tel Aviv’den “Savaş yeni başlıyor” açıklamaları gelirken Trump, “Tek seçenek koşulsuz teslimiyet” dedi.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş ilk haftasını geride bıraktı. ABD Başkanı Donald Trump ve yönetiminden gelen çelişkili açıklamalarla Washington’ın savaştaki nihai hedefleri ve savaşın süresine dair belirsizlik sürüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Washington’un Tahran ile “koşulsuz teslimiyet” dışında herhangi bir anlaşmayı kabul etmeyeceğini söyledi. Trump, İran’da mevcut yönetimin değişmesi ve “harika ve kabul edilebilir liderlerin” ortaya çıkmasının ardından “ABD ve müttefiklerinin İran’ın yeniden ayağa kalkması için çalışacağını” iddia etti.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri operasyonun bir sonraki aşamaya geçtiğini duyurdu. ABD ile koordinasyon içinde İran’ın yeni aşamada İran yönetiminin ve askeri kapasitesinin daha da zayıflatılmasının hedeflendiğini belirten Zamir, Lübnan’daki operasyonların da genişleyeceği sinyalini verdi. Pentagon’da basın toplantısı düzenleyen ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise İran’a yönelik saldırıların “daha yeni başladığını”, İran’ın, ABD’nin savaşı sürdüremeyeceğini düşünmesinin “yanlış bir hesap” olduğunu söyledi. Hegseth, operasyonların devamı için yeterli mühimmat stoklarının bulunduğunu kaydetti.

OLASI İSİMLERİ İZLİYOR

Daha önce İran’ın yeni liderinin belirlenmesi sürecine “bizzat dâhil olması gerektiğini” savunan Trump, İran’da “iyi iş çıkaracağını düşündüğü kişiler olduğunu” belirtti. Söz konusu isimlerin savaştan sağ çıkması için bazı adımlar attıklarını belirten Trump, “Onları izliyoruz” ifadelerini kullanmıştı. ABD ve İsrail’in saldırısına karşı Tahran’ın misillemeleriyle giderek yayılan savaşta Donald Trump yönetimi, saldırılara ilişkin henüz net bir hedef ortaya koymadı.

Bugünün BirGün'ü

SAVAŞ AYLARCA SÜRECEK

Politico’nun aktardığına göre ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran’a karşı operasyonlara “en az 100 gün süreyle destek için” Pentagon’dan daha fazla istihbarat subayı talep etti.

Haberde, askeri istihbarat subaylarının, Florida eyaletinin Tampa şehrindeki CENTCOM karargâhına sevk edilmesinin istendiği ve bunun “saldırıların eylüle kadar sürebileceğine” işaret ettiği aktarıldı. Talebin, Trump yönetiminin bölgede savaşa “tam hazır olmadığına” işaret ettiği kaydedilen haberde, bu durumun savaşa “insan ve kaynak ekleme telaşı” olduğu belirtildi.

Politico’ya göre diğer yandan “Saldırılar tüm hedeflerimize ulaşana kadar devam edecek” diyen Trump yönetiminin talebi, Washington’ın planladığından daha uzun bir savaşa hazırlandığını gösteriyor. Savaşın gerekçeleri ve hedefleri sürekli değişirken çelişkili söylemler, savaşın arkasındaki stratejiye dair soru işaretlerini artırırken farklı senaryolar gündeme geliyor.

FATURA BÜYÜYOR

Foreign Policy ve Al Jazeera’da yer alan analizlere göre, her ne kadar dinilider Ali Hamaney dâhil birçok üst düzey lider şimdiden öldürülmüş olsa da, liderlere yönelik suikastları da içeren hava saldırılarıyla İran’da siyasi sistemin çökertilmesi neredeyse imkânsız olarak görülüyor.

İran’a kara birliklerinin göndermeden Tahran’da rejimi değiştiremeyeceğine işaret edilirken uzayan savaşın ABD’ye faturası da her geçen gün katlanıyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’ne göre (CSIS) savaşın ilk 100 saati Washington’a yaklaşık 3,7 milyar dolara mal oldu. CSIS, Savaş Bakanlığı’nın mevcut bütçesinin savaşı sürdürmek için yeterli olmayacağını ve ek fon talebinde bulunulacağını öngörüyor.

***

KURTULUŞ TEL AVİV VE WASHİNGTON İLE GELMEYECEK

İran Komünist Partisi (Tudeh), İsrail Komünist Partisi (Maki) ve ABD Komünist Partisi (CPUSA), ortak bir açıklama yayımlayarak İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına karşı birleşik mücadele çağrısı yaptı. Açıklamada, halkların kurtuluşunun Washington ve Tel Aviv’den değil, halkın mücadelesi ve yurtsever bir önderlikle geleceği belirtildi. Komünist partiler, ABD-İsrail saldırılarının hedefinde kukla bir tiranlık yaratmak olduğu belirterek “Netanyahu’nun suçlu hükümeti ve ABD emperyalizmi tarafından başlatılan saldırılar tam kapsamlı bir savaşı tetikleyerek bölgeyi ve bölge halklarını daha fazla felakete ve sivil kaybına sürükledi. Tüm bunlar emperyalist çıkarlar için halkları, bağımsızlıklarını ve kendi kaderlerini tayin haklarını hedef alarak, bölgeye ve dünyaya egemen olma ve kontrol etme çabasıyla gerçekleşti” denildi.

***

TRUMP SANAL ZAFERLE SEÇİME GİDECEK

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Ali TUĞTAN

Trump’ın bu çatışmanın içinde uzun süre kalmaya niyetli yok. Birincisi sadece İsrail’i değil, Körfez’deki bütün müttefiklerini korumak durumunda kalıyor ve bu onun için çok büyük bir maliyet. İkincisi, Amerika’da kasım ayında ara seçimler var. Kongre’nin üçte biri yenilenecek. Trump ara seçimlere, yüksek enerji maliyetleri ve savunma harcamaları, İsrail’in kendisini sürüklediği çok belli olan bir savaşta netice alamamış bir lider olarak girmek istemiyor. Dolayısıyla bir şekilde “sanal bir zafer” ilan ederek bu savaştan sıyrılmanın yollarını arıyor.

Savaş ise Trump’ın oylarını düşürüyor. Çünkü her şeyden önce Trump başta Ortadoğu olmak üzere bitmeyen savaşlara son verme vaadiyle iktidara geldi. Seçmenleri de ondan bunu bekliyor. Nitekim seçmenleri de Irak başta olmak üzere Amerika’nın Ortadoğu’daki ve Afganistan’daki pek çok macerasında bilfiil Amerikan ordusunda askerlik yapmış beyaz, alt sınıftan “MAGA” hareketinin üyeleri.

Trump’ın güncel olarak savaş bölgesinde iki derdi var. Birincisi, uçak gemisi görev grubunu savaş alanından çekmek. İkincisi bölgedeki ABD askeri üslerine ve bölgedeki müttefiklerine tehdidin sona ermesini sağlamak. İsrail’i katmanlı hava savunma sistemlerinin ve bölgede bırakacağı bir görev grubunun yardımıyla İran’a karşı savunmaya devam edecektir.

İran bir kara harekâtı mümkün değil. Çünkü İran kısa süre içerisinde kontrol altına alınabilecek ya da rejimi bir kara harekâtıyla devrilebilecek bir ülke değil. İran’ın boyutu, toplumunun karmaşası, devlet yapısının organizasyonu buna engel.

Ama İsrail’in de teşvikiyle çeşitli grupları, örneğin İran’daki Belucileri veya Kürtleri silahlandırıp rejimi zayıflatmak için bunlardan da faydalanabilir. "Black Ops" dediğimiz birtakım kimliği belirsiz özel kuvvet askerlerini ya da "contractor" denilen bu paralı asker gruplarını İran’a indirip karmaşa yaratmayı deneyecektir.

Bir de son günlerde ısıtılan Azerbaycan konusu var. Ancak Azerbaycan yönetiminin çok daha itidalli davranacağını öngörüyorum. Özellikle Rusya, Bakü’ye gerekli telkinlerde bulunmuştur. Çünkü Azerbaycan’ın şu anda ana odağı Ermenistan’la devam eden süreç. Bakü yönetimi bu tarihsel avantajı İran’la çatışma uğruna yitirmek istemeyecektir.

***

İran Meclis Başkanı Kalibaf: "İran'ın kaderini Epstein çetesi değil, İran halkı belirler" 

İran Meclis Başkanı Kalibaf, ABD Başkanı Trump’a seslenerek İran’ın kaderinin dış müdahalelerle belirlenemeyeceğini vurguladı. Hamaney’in öldürülmesinin ağır sonuçları olacağını belirten Kalibaf, "İran'ın kaderini Epstein çetesi değil, gururlu halkı belirleyecek" dedi.


İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, "ABD'nin, İran'ın kaderinin Epstein çetesi tarafından değil, İran halkı tarafından belirleneceğini acı bir şekilde öğreneceğini" söyledi.

Kalibaf, X sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında, ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran lideri Ayetullah Ali Hamaney'e suikastla "kendisinin ve askerlerinin başına nasıl bir felaket getirdiğinin hâlâ farkında olmadığını" ifade etti.

İran Meclis Başkanı, "Amerikalılar şimdi İran'ın kaderinin Epstein çetesi tarafından değil, yalnızca gururlu halkı tarafından belirleneceğini acı bir şekilde öğrenecekler" ifadelerini kullandı.

Kalibaf'ın paylaşımında şunlar kaydedildi: "Trump, imamımızı şehit ederek hem kendisine hem de Amerikan askerlerine ne gibi zararlar verdiğinin hâlâ farkında değil ve bir millete kendi iradesini dayatmak istiyor. Amerikalılar asıl hassas noktayı vuramamışlardı ve şimdi anlayacaklar ki, canından daha değerli olan İran'ın kaderi, Epstein'in çetesi tarafından değil, yalnızca gururlu İran halkı tarafından belirlenecektir."

***
BİRGÜN


Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Mart 2026-

İki konu: Modinaların direnç şarkıları ve Neden İran?-Erhan Nalçacı-  Bu akılsız ve zıvanadan çıkmış, kötülük ve kalleşlikle dolu dünyayı dü...