soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-


3 Ocak saldırısında ABD 'gizli silah' mı kullandı?-Yiğit Günay- 

Bir kurmaca öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin on yıllardır elinde olan bir teknolojiyi artık kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.

Amerikan ordusunun 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yla eşi Cilia Flores’in kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırı, hâlâ dünyanın gündeminde.

Esas konuşulan, saldırının siyasi sonuçları: Emperyalist sistemin tepesinde yer alan ülkenin, şimdiye kadar işlerine geldiği gibi eğip bükmek üzere “korudukları” uluslararası hukuk zeminini tamamen ortadan kaldırmasının bundan sonra dünya için ne anlama geleceği, en büyük tartışma konusu.

Öte yandan, 3 Ocak günü sahada askeri olarak ne yaşandığı da hâlâ konuşulan başlıklardan biri.

ABD, onlarca Venezuelalı ve Kübalı’nın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, kendi iddiasına göre herhangi bir ölümcül yara almadan nasıl kotardı?

Bu hafta tartışmaya, bir “gizli silah” boyutu eklendi.

Bir tuhaf propaganda mülakatı

Geçtiğimiz günlerde X platformunda, herhangi bir kaynak gösterilmeyen bir mülakat paylaşıldı. Mülakatın, 3 Ocak günü sahada bulunan Venezuelalı bir askerle yapıldığı iddia ediliyordu.

Hiçbir ciddi yayın organında haberleştirilmedi, zira okunduğu anda kurmaca olduğu anlaşılıyordu. ABD karşısında çaresizlik ve teslimiyet duyguları, yurtsever olmak bir yana, Latin Amerikalı bir askerin dile getirmeyeceği bir üslupta ifade ediliyordu.

Mülakatın çok paylaşılan kısmı şuydu:

Bir çeşit silahları vardı. Benim yerimden sıçrattı, burnum kanamaya başladı, ne olduğunu bile bilmiyordum. Bütün Karakas’ta duyulan bir ıslık sesi gibiydi, insanların burunlarından, kulaklarından kan geliyordu. Hareket edemedik. O ıslık bizi tamamen hareketsiz bıraktı. Bunun bir ses darbesi silahı veya pasif sonik dalga olduğunu söylüyorlar.

Anlaşılan, bu kurmaca mülakat, moral bozmaya yönelik sistematik propaganda kampanyasının parçası olmanın yanında, bir de bu “gizli silah” söylentilerini yaymak için üretilmiş ve paylaşılmıştı.

Üstelik, mülakatı yayma işi pek “iz bırakmayacak” şekilde de yapılmadı. Bizzat Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, 1,7 milyon takipçisi olan X hesabından mülakatı “Derhal ne yapıyorsanız bırakın ve bunu okuyun” notuyla paylaştı.

Peki bir “gizli silaha” dair, ciddiye alınır yayınlarda herhangi bir ipucu çıktı mı?

'ABD o silahı 2024’te ele geçirdi’

Uzun yıllar NPR gibi kurumlarda çalışmış olan savunma ve istihbarat muhabiri Sasha Ingber, 12 Ocak’ta Substack’te “Kaynaklara göre ABD, ‘Havana Sendromu’yla bağlantılı bir silahı test ediyor” başlıklı bir yazı yayımladı.

“Havana Sendromu”, 2016 yılında ABD’nin Küba Büyükelçiliği’nde çalışan personelin bir kısmının baş ağrısı, baş dönmesi, migren, odaklanamama ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşadıkları iddiasına verilen isim.

Ingber, söz konusu tuhaf mülakatın üzerine, ABD askeri ve istihbarat dünyasından kaynaklara, böyle bir silah olup olmadığını sordu. Dört kaynak, ABD hükümetinin elinde Havana Sendromu’nu tetiklediğini söyledikleri bir cihazın bulunduğunu öne sürdü. Kaynaklar, silahın 2024’te ABD’nin eline geçtiği iddiasını dile getirdi.

Ingber’in kaynaklarından biri, Karakas’ta böylesi bir silahın kullanılıp kullanılmadığından bağımsız olarak, ABD’nin elinde “bedensel iç sıkıntılar” yaratan bir silahın uzun yıllardır olduğunu açıkladı. Cihaz ölümcül değildi fakat hedefindeki kişinin yere kapanmasını beraberinde getiren iç organ sorunları yaratıyordu.

Kaynağa göre silahın varlığı pek sır da değildi, zira 2018 yılında İsrail, ABD’den bu cihaza erişim istemiş ve cihazı “Filistinlilere karşı ‘kitle eylemlerini kontrol’ amacıyla” kullanma niyetini dile getirmişti.

‘Havana sendromu’ muamması

Ingber’in yazısından üç gün sonra, 15 Ocak’ta bu kez CBS, “gizli silah”la ilgili bir haber yayımladı. CBS de 2024 sonunda “Havana Sendromu”yla bağlantılı bir silahı ABD’nin ele geçirdiğini ve Pentagon’un darbeli radyo frekansı enerjisi yayan, sırt çantası boyutunda bir cihazı test etmekte olduğunu duyurdu.

Peki sürekli atıfta bulunulan “Havana Sendromu” neydi, daha önemlisi, gerçek miydi?

2015’te Küba’yla ABD arasında diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilince, Havana’da “ABD Misyonu” adıyla çalışan ve personel sayısı sınırlı tutulan misyon büyükelçiliğe çevrildi. 2016’da misyonda çalışan bazı Amerikan personeller, bitkinlik, migren, baş dönmesi, kulak çınlaması, görme bozukluğu ve hafıza sorunları gibi semptomlardan şikayet etmeye başladılar.

ABD, o dönem bunun Havana’daki personeline karşı Kübalıların düzenlediği bir saldırı olduğunu öne sürdü. Küba iddiayı saçma buldu ve şiddetle reddetti.

İlerleyen yıllarda, ABD’nin başka ülkelerdeki diplomatik misyon çalışanları da benzer şikayetler dile getirmeye başladı. Bunun bir boyutunun, aradan geçen 9 yılda sayıları 1500’ü bulan “Havana sendromu mağduru” olduğunu iddia eden personelin Amerikan devletinden yardım ve tazminat talebi olduğu tahmin edilebilir.

ABD istihbarat kurumları, özellikle başvuruların artması (ve olası bir yüklü tazminat ödeme zorunluluğu ihtimali) karşısında konuyu araştırdı ve 2023 yılında “söz konusu ‘hastalığın’ bir dış gücün saldırısı sonucunda oluşmuş olması olasılığının çok düşük olduğu” sonucuna varan bir rapor yayımladı. En çok işaret edilen olasılık, bu gizemli hastalığın kulaktan kulağa yayılmasının yarattığı bir histerinin psikolojik etkileriydi.

Fakat 2024’te, siyasi pozisyon değişti. ABD Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komitesi, yani seçilmiş siyasilerden oluşan organ, 2024’te yeni bir rapor hazırladı ve bir yıl önce istihbarat kurumlarındaki profesyonellerin hazırladığı raporun “analitik bütünlükten yoksun ve hazırlanış biçiminin uygunsuz olduğunu” söyledi.

Siyasilerin raporuna göre “resmi makamların ‘anormal sağlık olayları’ olarak tanımladığı vakaların arkasında bir yabancı gücün olduğu izlenimi giderek kuvvetlenmekteydi”.

CBS, 2024 yılında konuyla ilgili bir diğer araştırma yayımlamış, Rusya’nın akustik silahlar üzerine çalıştığını ve Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki bir saldırının bu cihazlarla bağlantılı olduğunu iddia etmişti.

soL’un arşivi ‘yabancı güçler’ iddialarını kuşkulu hale getiriyor

Dolayısıyla, uzun yıllar unutulan ve yalnızca tazminat isteyen personelin gündemde tuttuğu “Havana Sendromu” iddiasının 2024 yılından itibaren “yabancı güçlerin teknolojik saldırısı” olduğuna dair adım adım zemin oluşturan bir izlek ortaya çıktı. CBS’in ilk haberinde olayların arkasında Rusya’nın olduğuna, saldırıların gerçekleştiği yerler olarak da Küba, Vietnam ve Çin’e işaret edilmesi de siyasi açıdan manidardı.

Yıllar sonra bu zeminin yaratılması, ABD’nin ses frekanslarıyla çalışan silahı kullanıma sokma kararıyla bağlantılı olabilir.

Zira Sasha Ingber’e konuşan bir istihbarat yetkilisinin “ABD’nin elinde böylesi bir cihazın uzun zamandır bulunduğunun sır olmadığı” ifadesi doğruydu.

soL, 2010 yılında, bugünlerde tarif edilen etkileri yaratan bir silahı ABD’nin denediğine dair haber yapmıştı: 

Pentagon’a bağlı Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi, şiddetli acıya sebep olan mikrodalga silahları, geçici körlüğe sebep olan lazerler ve dayanılmaz sesler çıkartan cihazlar gibi insanlara daha önce duyulmamış yollarla acı verme çalışmalarına bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor.

'Nano saniyelik elektrik sinyalleri' diye adlandırılan yeni teknoloji, uzaktan elektrik sinyalleri göndererek, hedeflenen şahısta geçici felç yaratmak ve bu sayede kişiyi etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor. Bu silahın piyasada bulunan ve ABD'de toplumsal olaylarda sıklıkla kullanılan, fiziksel temasla kişiye elektrik şoku veren 'taser gun'dan farkı, herhangi bir kabloya ya da fiziksel temasa gerek duymaması.

Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi şefi Dave Law, bu silahın üstünde yapılacak çalışmalar sonucunda silahın boyutunun küçültülmesinin ve bu sayede kullanılabilirliğinin arttırılmasının hedeflendiğini belirtti.

Dahası, 2012 yılında Amerikan silah şirketi Raytheon Türkiye’ye gelmiş ve hem Türk devletine hem de basına “aktif kitle durdurma sistemi” denilen ve “Sessiz Bekçi” adı verilen aracını tanıtmıştı

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1,5 yıldır takip ettiği sistem, hedefe kilitlendiğinde yaydığı milidalga ile yüksek oranda acı ve yanma hissi uyandırıyor. Hissedilen acı yüksek ısıdaki saç kurutma makinesinin deriye sıfır temasının iki katına eşit. Cihazın insan bedeni üzerinde yan etkide bulunmadığı savunuluyor. 'Sessiz Bekçi' adlı silah 95 GHz’de milidalga yayarak kitlelerin durdurulması, yönlendirilmesi ve süpürülmesini sağlıyor.

soL, söz konusu sistemin en geç 2001’de Amerikan basınında yer almaya başladığını, 2010 yılında sistemin Afganistan’da deneneceğinin duyurulduğunu aktarmıştı.

Cihazın Afganistan'da denenip denenmediği bilinmiyor. Raytheon'un pazarlama toplantılarına rağmen, Türkiye de bilindiği kadarıyla bu cihazı envanterine eklemedi. Zaten batı ülkelerinde de kitle kontrolü için bu cihazın kullanılma fikrine karşı büyük tepki ortaya çıkmıştı. Anlaşılan, teknolojinin geliştirilmeye devam ettiği ancak cihazın kullanımının rafa kaldırıldığı.

Dolayısıyla, Karakas saldırılarıyla gündeme getirilen teknoloji, on yıllardır ABD’nin elindeydi. 2024’ten itibaren teknolojinin “dış güçlerin ABD’ye karşı kullandığı bir silah” olarak sistematik biçimde gündeme getirilmesinin ardından 3 Ocak saldırılarında kullanıldığına dair kurmaca bir öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin artık bu teknolojiyi kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.

3 Ocak’ta ne yaşandı?

Peki gerçekten 3 Ocak günü Tiuna Kışlası’na yapılan saldırıda ne yaşandı? Bir “gizli silah” kullanıldı mı?

Kamuoyu, sorunun yanıtını hâlâ bilmiyor. Burada en güçlü kanıt, yaşamını yitiren 32 askerin Küba’da yapılan otopsi incelemeleriyle ortaya çıkacak. Ancak otopsi sonuçlarında elde edilecek bulguların Küba tarafından ne ölçüde paylaşılacağı da soru işareti.

Öte yandan, Venezuela’da yaşananlardan, ABD’nin mutlak bir teknolojik üstünlükle, karşısında direnilmesini imkansız kılacak bir kapasiteye sahip olduğu sonucunu çıkarmak biraz güç.

Hem Venezuela basınına yansıyanlar hem de soL’un kendi kaynaklarından edindiği bilgiler, o gece Amerikan saldırısı öncesinde Venezuela ordusunun hava savunma sistemlerinin içeriden işbirliğiyle devre dışı bırakıldığına işaret ediyor.

Nitekim muhafız alayının başındaki General Javier Marcano Tábata, saldırıdan günler sonra tutuklandı. Eğer yaşandıysa, ABD lehine ihanetin Marcano’yla sınırlı olup olmadığı da henüz net değil.

Ancak “sızıntı” da tek taraflı olmadı. ABD’nin saldırısı henüz gerçekleşmeden, saldırıya dair ayrıntılı plan ve belgelerin bir Washington Post muhabirine sızdırıldığı ortaya çıktı. ABD Adalet Bakanı Pamela Bondi, 14 Ocak’ta X’te yaptığı paylaşımla sızıntıyı yapan kişinin tutuklandığını ve FBI’ın WP muhabiri Hannah Natanson’ın evine baskın düzenleyerek elektronik cihazlarına el koyduğunu açıkladı.

Ayrıca saldırının üzerinden geçen iki hafta, Maduro ve eşinin kaçırılmasını Trump hükümeti bir büyük kahramanlık destanı ve gözdağı olarak parlatmaya çalışsa da, sonuçta Venezuela’da nasıl gelişmelerin yaşanacağının yine siyasi mücadele sonucunda belli olacağını ortaya çıkardı. Halk sokaklarda, hükümet yetkilileri de büyük oranda ABD karşısında dik durma çabasında.

Topyekün savaşa giden yolda yeni bir dönemeç mi?

Tüm bu gelişmelerden ne sonuç çıkarılmalı?

Trump’ın dünyaya gözdağı verme çabalarının, aslında ortada karşı koyulamaz bir güç üstünlüğü değil, güç dengesinin aleyhine değişmekte olduğunu gören ABD’nin bir tekrar toparlanma ve istihkam arayışıyla bağlantılı olduğu söylenebilir. ABD’nin geçen yıl kabul ettiği Strateji Belgesi de bu arayışı ortaya koyuyordu.

3 Ocak’ın üzerinden bir hafta geçmeden ABD’nin arka arkaya attığı adımlar, bir süredir tüm dünyanın gözlemlemekte olduğu, olası bir topyekün savaşa hazırlık olarak okunabilecek adımlardı. Zaten astronomik olan askeri harcamalar bir buçuk katına çıkarıldı, ABD 60’tan fazla uluslararası kurumdan ayrıldı, ülke içinde artan gerilimi bastırmak üzere kullanılan şiddetin boyutu giderek artıyor, Grönland meselesinde baskı yükseliyor…

Ve tüm bunlar olurken, insanlığın yıkımı anlamına gelecek nükleer silahların kullanımı da Türkiye dahil birçok ülkenin gündemine giriyor.

On yıllardır geliştirilmesine rağmen henüz açıktan kullanımı bilinmeyen ve savaş suçu niteliğinde bir silahın ABD tarafından kullanıma sokulmuş olma olasılığı, bir büyük savaşa hazırlık kapsamında baş emperyalist gücün uluslararası hukuku yalnızca siyaset değil, savaş kuralları açısından da ayaklar altına almaya karar verdiği şeklinde okunabilir.

Her durumda, başkan kaçırma haydutluğunun “Bundan sonra Venezuela’yı biz yöneteceğiz” iddiasını gerçek kılmadığı görülmüş oldu. Sergilenen zorbalık ve teknolojik kapasite, bir halkın kaderini eline almayı sağlayamıyor.

Dünyanın gidişatını gizli silahlar değil, siyasi mücadele belirleyecek.

/././

Küba Venezuela'da hayatını kaybeden 32 kahraman için 'Savaşan Halk Yürüyüşü' yaptı 

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısında ölen 32 Kübalı için düzenlenen “Savaşan Halk Yürüyüşü”, Havana’nın emperyalist müdahaleye karşı net tutumunu ve bölgesel dayanışma çağrısını meydanlara taşıdı.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırısında hayatını kaybeden 32 Kübalı için Küba’nın çeşitli kentlerinde kitlesel anma etkinlikleri düzenlendi. Anmalar, mitinglerin yanı sıra "Savaşan Halk Yürüyüşü" başlıklı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Törenlerde, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in kaçırılmasına karşı yürütülen direniş sırasında yaşamını yitiren Kübalı güvenlik görevlileri anıldı.

Doğudaki Santiago de Cuba ve Holguín başta olmak üzere birçok kentte düzenlenen mitinglere binlerce kişi katıldı. Etkinlikler, kent merkezlerinden geçen yürüyüşlerle sürdü; ABD müdahaleciliği ve emperyalist saldırganlık protesto edildi.

Díaz-Canel: 'Bu bir rejim değiştirme girişimidir'

Anmalar kapsamında konuşan Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, açık bir rejim değiştirme girişimi olduğunu vurguladı. Bombardımanlar ve kaçırma eylemlerinin, Washington’un uzun süredir Latin Amerika’da uyguladığı müdahaleci politikanın yeni bir halkası olduğunu söyledi.

Díaz-Canel, saldırının Venezuela Devlet Başkanı’nın diyalog ve müzakereye açık olduğu yönündeki açıklamalarının hemen ardından gerçekleştiğine dikkat çekerek, bunun ABD’nin diplomasi değil zor yolunu tercih ettiğini gösterdiğini ifade etti. Saldırıların, uluslararası hukukun en temel ilkeleri olan egemenlik ve içişlerine karışmama prensiplerini açıkça ihlal ettiğini vurguladı.

'Kübalılar orada paralı asker değildi'

Küba lideri, yaşamını yitiren 32 Kübalının rolüne de özellikle değindi. Hayatını kaybedenlerin bir çıkar ilişkisi ya da ticari bağ nedeniyle Venezuela’da bulunmadığını belirten Díaz-Canel, “Onlar bir kardeş halkın egemenliğini savunurken görev başındaydı” dedi.

Küba ile Venezuela arasındaki ilişkinin, emperyalist söylemlerde sunulduğu gibi basit bir “hizmet alışverişi” olmadığını vurgulayan Díaz-Canel, bu bağın tarihsel, siyasal ve ideolojik bir dayanışmaya dayandığını ifade etti. Küba’nın Latin Amerika ve Karayipler’de yürüttüğü dayanışma politikalarının, piyasa mantığıyla değil, ortak anti-emperyalist mücadele anlayışıyla şekillendiğini söyledi.

'Abluka, tehdit ve baskı bizi yolumuzdan çevirmedi'

Konuşmasında ABD yönetiminin Küba’ya yönelik tehditlerine de değinen Díaz-Canel, ülkenin altmış yılı aşkın süredir abluka, ekonomik baskı ve siyasal kuşatma altında olduğunu hatırlattı. Buna rağmen Küba’nın egemenliğinden, sosyalist yöneliminden ve anti-emperyalist duruşundan vazgeçmediğini belirtti.

ABD’li yetkililerin açık tehdit içeren açıklamalarının Küba halkı üzerinde yıldırıcı bir etki yaratmadığını söyleyen Díaz-Canel, “Bizi anti-emperyalist yapan bir tercih değil, emperyalizmin kendisidir” dedi. Küba’nın hiçbir ülkeyi tehdit etmediğini, ancak tehdit edilmesi halinde direnmekten geri durmayacağını vurguladı.

'Barış istiyoruz, teslimiyet değil'

Díaz-Canel, Küba’nın barıştan yana bir ülke olduğunu, ancak bunun teslimiyet anlamına gelmediğini ifade etti. Küba’nın tarihsel deneyimlerinin, egemenliği savunmanın ancak halkın birliğiyle mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi. Konuşmasında, bağımsızlık savaşlarından Sierra Maestra’ya, Afrika’daki uluslararası görevlerden bugüne uzanan direniş geleneğine atıf yaptı.

Küba halkının en büyük gücünün birlik olduğunu vurgulayan Díaz-Canel, emperyalist baskıların bu birliği hedef aldığını, ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağını dile getirdi.

Mitingden yürüyüşe

Konuşmaların ardından Santiago de Cuba ve Holguín’de düzenlenen mitingler, "Savaşan Halk Yürüyüşü" adlı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Yürüyüşlerde ABD müdahaleciliğine karşı sloganlar atıldı, yaşamını yitiren 32 Kübalının adları tek tek anıldı. Katılımcılar, Küba’nın ve Venezuela’nın egemenliğine yönelik saldırılara karşı dayanışma mesajları verdi.

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var (Evrensel-Manşet)


Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yapmak yerine yevmiyeleri düşürdü. Bir yanda ücretler düşürülürken öte yandan da meslek hastalıklarının işçilerin ‘kaderi’ sayıldığı Aliağa gemi söküm bölgesi, artan hız baskısı, yenilmeyen malzemeler ve göstermelik denetimler sonucu ölüm sahasına döndü!

Halil İbrahim Uz Mavi Denizcilik Geri Dönüşüm Tesislerinde 5 metre yükseklikten düştü.
Hasan Aktepe Gemi geri dönüşüm tesislerinde kesilen gemi parçasının altında kaldı.
Salih Ataman Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu hayatını kaybetti.

Aliağa gemi sökümünde son 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü: Her gün kelle koltukta çalışıyoruz -Emre Gökmen- 

İzmir – Aliağa gemi söküm bölgesi, son dört ayda üçüncü iş cinayetiyle bir kez daha ölüm alanına dönüştü. Blade Denizcilik tesisinde çalışan Salih Ataman, 10 Ocak’ta vinç kancasının koparak üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. İşçiler, yaşananların “kaza” değil, denetimsizliğin, eski ve güvensiz malzemelerin, hız baskısının ve götürü çalışma sisteminin sonucu olduğunu söylüyorlar. Son dört ayda üç işçinin yaşamını yitirdiği bölgede ne gerçek bir denetim ne caydırıcı bir yaptırım ne de patronlara yönelik bir hesap sorma var.

Salih Ataman’ın ölümünün ardından aynı iş kolunda çalışan, olayı bilen işçilerle görüştük. İş kazalarının artık günlük rutine, iş cinayetlerinin ise “şaşırmayacağımız olaylara” dönüştüğünü söyleyen işçiler, çalışma koşullarına ve arkadaşlarını kaybetmeye duydukları öfkeyi dile getiriyorlar.

"Malzemeler yeni olsa Salih’i kaybetmezdik"
Başka bir firmada çalışan bir gemi söküm işçisi, Salih Ataman’ın yaşamını yitirdiği iş cinayetini şöyle anlattı: “Vinç loçasındaki mandal çalışmıyordu. Loça zaten paslıydı. Rüzgâr kuvvetliydi, doğal olarak mandal tutmayınca çıkıyor. Normalde loçanın havada asılı kalmadan, güvenli şekilde çalışması gerekir. Ama burada öyle değildi. Mandal sistemi çalışmıyordu. Rüzgar ve aletin kötü olması sonucu üçlü sapan arkadaşımızın üzerine düştü. Ambulans gelene kadar zaten çoktan hayatını kaybetmişti. Yani malzeme düzgün olsa, yenisi alınmış olsa Salih’i kaybetmezdik.”

"Denetimden önce haber geliyor, denetim bitince eski düzene devam"
Patronların malzemeleri yenilemediğini söyleyen işçi, şöyle devam etti: “Malzemelerin kötü durumda olduğunu biliyorlar. Söylediğimizde de ‘gidin gemiden ne lazımsa alın’ diyorlar. Yani yine eski, çürük malzemeye yönlendiriyorlar. Masraftan kaçmak için gemiden çıkanları kullandırıyorlar. Platformun vinçleriyle de yıllardır aynı işler yapılıyor. Bu kadar eski ve ömrü tükenmiş malzemeyle çalışınca bedelini işçilerin ömründen kesiyorlar.”

Denetimlerin ise göstermelik olduğunu vurguluyor: “Denetim haberi zaten önceden geliyor. Ona göre ortalığı toparlıyorlar. Denetim bitince eski düzene devam. O yüzden ne ceza alıyorlar ne uyarı. Denetim var ama sonuç yok.”

"Götürü sistem ölüm riskini büyütüyor"
İşçiler, iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden birinin hız baskısı ve götürü sistem olduğunu söylüyor: “Şöyle bir sistem var: Ne kadar hızlı bitirirsen o kadar çok para alırsın. İnsanlar zaten zor durumda, daha fazla kazanmak için bu götürü sistemini kabul ediyor. Ama bu sistem olduğu sürece iş kazası da iş cinayeti de bitmez.”

Götürü sistemin yorgunluğu ve dikkatsizliği artırdığını anlatıyor: “Normalde 7-8 ayda bitecek işi 4-5 ayda bitirmek için anlaşılıyor. Her gün iki kat fazla çalışıyorsun. Daha yorgun, daha dikkatsiz oluyorsun. Sonra bir şey olunca ‘kader’ deniyor. Ama mesele kader değil. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılmasak, ‘hadi hadi iş bitecek’ diye baskı kurulmasa bunlar olur mu?”

Bu noktada işçi, sorunun bireysel dikkatsizlik değil sistem olduğunu vurguluyor: “Evet işçinin dikkati önemli ama bu koşullarda kim ne kadar dikkat edebilir? Başta götürü sisteminin kalkması, her yerde çalışma koşullarının insan gibi olacak şekilde düzenlenmesi lazım.”

"Kurşun yüksek çıktıysa ya kapı dışarı ya da sürgün"
Gemi sökümde sadece ani ölümler değil, ağır hastalıklar da işçilerin kaderi haline gelmiş durumda: “Kurşun oranı yüksek çıkması, bel fıtığı, akciğer hastalıkları çok yaygın. Ama özellikle kurşun yüksek çıkarsa ya seni başka yere gönderiyorlar ya da direkt çıkışını veriyorlar. Hem bu iş yüzünden hastalanıyorsun hem de işsiz kalıyorsun.”

Meslek hastalığı olarak tanınmamasına da tepki gösteriyor: “Bu hastalıkları meslek hastalığı saymıyorlar. Tedavisi de öyle hemen olmuyor. 4-5 ay temiz hava alman gerekiyor. Yıllarca ölüm riskiyle çalışıyorsun, sonra da hastalığınla ortada kalıyorsun.”

"Her gün ölüm riskiyle bu ücretlere çalışılmaz"
İşçiler, ağır risklere rağmen ücretlerin düşük olduğunu söylüyor: “Her gün kelle koltukta çalışıyoruz. 60-70 bin lira maaş alıyoruz. Bu işin ağırlığına, riskine, bize bıraktığı hastalıklara bakınca bunun karşılığı bu para olamaz.”

Ücret tartışmasını “tehlike primi” değil “yaşam hakkı” üzerinden kuruyorlar: “90-100 bin lira denince fazla gibi geliyor olabilir ama yaptığımız işi kim kolay kolay yapabilir? Her gün üstümüze ne düşecek diye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın karşılığı da farklı olmalı.”

İşçilerin birlikte hareket etmesinin önüne baskı ve korku konulduğunu da anlatıyor: “Zam isteyince hemen işten atma tehdidi başlıyor. İşçiler korkuyor: kira var, kredi var, çocuk var. Ama işverenler hemen bir araya gelip ortak zam açıklayabiliyor. Biz bir araya gelince dağıtılıyoruz. Yine de başka yol yok, birlik olmak zorundayız.”

Aliağa’daki son iş cinayetleri
Aliağa gemi söküm bölgesinde yaşanan iş cinayetleri münferit değil, sistematik bir ölüm düzeninin sonucu. Son dört ayda yaşamını yitiren üç işçi, denetimsizliğin ve kâr hırsının nasıl can aldığını bir kez daha gösteriyor.
Halil İbrahim Uz
45 yaşında, iki çocuk babası, taşeron işçiydi. Bergama’da yaşıyordu. 2 Ekim’de Mavi Denizcilik (Sugurya) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde geminin kaptan köşkünde bulunan keresteleri sökerken yaklaşık 5 metre yükseklikten düştü. Mesai arkadaşları ambulansın 45 dakika sonra geldiğini söylüyor.
Hasan Aktepe
40 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 12 Kasım’da eski adı Kalkavan Gemi Söküm olan Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kesilen gemi parçasının altında kaldı. Parçaların 600-700 ton ağırlığında olduğu, 3-4 kepçeyle kaldırılabildiği belirtiliyor. Hastaneye bile götürülemeden yaşamını yitirdi.
Salih Ataman
49 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 10 Ocak’ta Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu üzerine düşmesiyle yaşamını yitirdi. Ambulans geldiğinde hayatını kaybetmişti.
***

Şeytan tezgâhı -Timur Soykan/BİRGÜN-

Dolandırıcılar ‘Soyunuzdan gelen günahlar ve gerçekleştirilmemiş adaklar nedeniyle içinizde şeytan var’ diyerek insanları ağlarına düşürüyor. Şeytan çıkarma seansları yapıp kefaret topluyorlar. Tezgâh yıllardır sürüyor.

Dini duyguları kullanarak insanları dolandıranlar sınır tanımıyor. Son dönemde yaygınlaşanlardan biri; ‘Kefaret’ yöntemi.

Aslında bu tezgâhın mimarı; Erol Tangut. Geçmişte sahne şovları yapıyordu. Kung-fu ustası olduğunu iddia eden Tangut, 2006 yılında TGRT’deki ‘Show Time’ isimli programda ninjalarla kavga, giyotinden kurtulma, jiletli tahtada yürüyüş, kılıç hareketleri gibi gösteriler sergilemişti.

PARANORMAL OFİS

Bir süre sonra dini duyguların istismarıyla yapılacak şovların çok daha karlı olacağını fark etti. Ankara Ulus’ta ‘paranormal ofis’ açtı. Din alimi rolüne bürünmüştü. ‘İlmi Sayik’ diyerek süslediği yönteminde yıllarca şunu anlattı:

“İnsanın kendisi ya da soyundan insanlar günah işlediğinde bedenine şeytan girer. Ayrıca soyundan kişiler bir adak verip bunu yerine getirmediyse ya da kendi adağından et yerse yine şeytan bedene girmek için ruhsat alır. Ayrıca beddua ve günahlar farklı hastalıklara neden olur.”

Geçmişte yerine getirilmemiş adakları, işlenmiş günahları ve bedduaları ortaya çıkaran ilme sahip olduğu iddiasındaydı. İnsanları ‘tövbe ve kefaret’ yöntemiyle iyileştirdiğini anlatıyordu.

Buraya gelen kişilere önce dua okutuyor ve kefaret için ödeyecekleri bedelleri anlatıyordu. Ardından kefaret için alınacak fidan, kitap, kurban, mama sipariş hattının numarasını da veriyordu.

Sipariş hattı kurmuştu.

Ayrıca ‘şeytan çıkartma’ üstadı olduğunu söylüyordu. Erol Tangut burada büyü bozma, cin çıkartma, şeytanları bedenden defetme seansları da yapıyordu.

Bununla da yetinmedi. Bir Youtube kanalı açarak ‘Sihir, büyü, cin, musallat belgesel’ ismini verdi. Sloganı şuydu: “Gerçek kişiler, yaşanmış olaylar, canlı seanslar… Hurafeler yıkıldı, cin musallat gizemi açıldı, iblis çıldırdı.”

ŞEYTAN ÇIKARMA VİDEOLARI

Bir milyonu aşkın kişi tarafından izlenmiş bu Youtube videolarında Erol Tangut ve karşısındaki kişilerin oyunculuk performansları var. Güya; Erol Tangut, insanların içine giren şeytan ile konuşuyor. Mesela; bir videoda içine şeytan girdiği söylenen kadın yılan gibi tıslayarak konuşuyor.

Erol Tangut, sadaka kutusuna para attığında ‘şeytan’ rolünü yapan kişiler çığlık atıyor, ‘Yapma… yapma’ diye bağırıp acı çekiyormuş gibi yapıyor. Böylece tezgâhta para vurgusu başlıyor. ‘Oyuncular’ın içlerinden şeytanın çıktığını söylemesiyle video bitiyor.

Daha vahimi; ciddi ruh sağlığı sorunu yaşayan insanlar da Erol Tangut’un paranormal ofisine getirilmişti. Bu seansların videolarında hastalar kriz geçirirken Erol Tangut içlerinde şeytan olduğunu söylüyor ve dualar okutarak onları iyileştireceğini iddia ediyor. Cinlerden de yardım aldığını anlatıyor. Bu seanslara çocuklar da getirilmişti ve onların da videoları yayınlandı.

Erol Tangut şeytan çıkarttığını iddia ettiği videoları Youtube’ta yayınladı.

CİNSEL İSTİSMARDAN MAHKÛM OLDU

Erol Tangut, Akit TV ve Beyaz TV’de programlara da çıkmış.

Umre’den fotoğraflar paylaşan Erol Tangut tezgâhına ‘Şeytan Haritası’ isimli bir kitap da eklemişti. Alt başlığı ise şöyleydi: ‘Paranormal ofis, acil yardım, eğitim ve araştırma kitabı.’

Saçmalıklarla dolu kitabı satarak da para kazanıyordu.

Hem şeytan çıkartan hem de cinci olduğunu söyleyen Erol Tangut’un foyası 2018 yılında ortaya çıktı. 16 yaşındaki iki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmaktan ve dini duyguların istismar edilmesiyle dolandırıcılık suçlarından 33 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Erol Tangut 2018 yılında çocuğa cinsel istismardan tutuklandı.

ÖĞRENCİSİ YERİNİ ALDI

Ancak Erol Tangut’un hapse girmesi dolandırıcılık tezgâhını bitirmedi. Onun yerini öğrencisi Ersin Aytaç aldı. ‘İlmi Sayik’ ismini değiştirerek ‘Tıbbul Furkan’ yaptı.

Erol Tangut hapse girince yerini alan Ersin Aytaç, tezgâhı devam ettiriyor.

Ersin Aytaç İstanbul, Ankara, Antalya’da ofisler açtı. O da insanların içine giren, kendi deyimiyle ‘ruhsat alan’ şeytanla konuştuğunu iddia ediyordu. Erol Tangut gibi kitap yazdı. Kitapta şeytan ile şu diyaloğu kurduğunu anlattı:

Ersin Hoca: Şeytan gerçek bir Müslüman nasıl olur?

Şeytan: Allah ile yaşar, Allah ile ölür… Hanginiz ölebilirsiniz?

Ersin Hoca: İnsanlar para için yaptığımı söylüyorlar ya kitabın geliri Arakan’a, Afrika’ya gitse oyunun bozulur değil mi?

Şeytan: Hayır gitmesin, kulun olayım gitmesin. Çok büyük bir kitap o. Açlıktan ölsün onlar.

Tabii ki bu diyalogda ‘kitap geliri’ vurgusu dikkat çekiyor.

Ersin Aytaç, günahların neden olduğu hastalık ve belaları şöyle sıralıyor:

Zekât eksikliği: Şeker hastalığı, kanser, şizofreni.

Faiz günahı: Kabızlık, yuva yıkılması.

Narsist günahı: Evlenememe, aşağılanma, aldatılma.

Yetime zulüm: Boyun fıtığı, saç dökülmesi.

Hasta çocuğa zulüm: SMA hastalığı.

Soydan gelen işkenceyle öldürme zulmü: Kansızlık, epilepsi.

Alim, evliya öldürme: Şizofreni, sanrı.

KEFARET ‘REÇETE’LERİ

Bunun gibi onlarca madde sıralayan Ersin Aytaç, bu hastalıklara insanın içine giren şeytanın neden olduğunu anlattı. Kendisinin geliştirdiği ‘Tıbbul Furkan’ yöntemiyle insanın soyundaki ve kendisindeki günahları tespit edip niyet, dua ve kefaretle şeytanı kovacağını söyledi. Bu ağa düşürdüklerine ‘reçete’ gibi okuyacakları duaları, ödeyecekleri kefaretleri yazdı.

Bunların bazılarının başlıkları şöyle:

‘Büyük zulüm kefareti çabalaması (Evliya Zulmü). Haramzade Kefareti Çabalaması, Narsist ve Ensest Kefareti Çabalaması, Soy Zekat Kefareti Çabalaması, Kınama Kefareti Çabalaması.’

Bütün bu metinlerde kişiye Adem’den bu yana bütün soyunun günahlarından arınmak için niyet ettiriliyor. “Şeytanın bedeninden aldığı ruhsatın iptaline vesile olması niyetiyle…” demesi söyleniyor. Onlarca eziyet, suç, hata sıralandıktan sonra kefaret kısmına geçiliyor. Bazı duaların binlerce kez okunması, namaz kılınması gibi maddelerden sonra fakir doyurmak, su kuyusu açmak, pekmez, süt dağıtmak, yaşlı giydirmek, kitap dağıtmak gibi kefaretler sıralanıyor. Tabii ki bu yardımları dağıtmak için Ersin Aytaç ve arkadaşları hazır. Bir dernekleri var ve kefaretlerin bu dernek aracılığıyla yapılacağı söyleniyor.

Bu dümendeki adak bölümleri de çok ilginç. Ersin Aytaç’a göre; tutulmayan adaklar ve etkileri şöyle:

‘ÖRDEK ADAĞI GICIK EDER’

Ağaç dikme adağı: Ciltte kuruluk, susuzluk.

Koç adağı: Kadında bazen erkek sesi çıkartır. Kadının alnında sivilce. Erkekte şehvet. Kadında cinsel soğukluk.

Ördek adağı: İnsanı gıcık eder, dalga geçer.

Deve adağı: Çok sinirli olabilir.

Kelle paça adağı: Kendi adağından hayvanın neresi yendiyse o bölge kaşınır. Kelebek hastalığına sebep olur. Kişinin yüzü, boynu kıpkırmızı olur. Egzama ve reflüye neden olur.

KOMEDYEN YAPAN BEDDUA

Ersin Aytaç, kitabında insanın soyuna yönelik beddualarında şeytana ruhsat olduğunu saçma bağlantılarla anlatıyor. Bir tanesi aktarmak yeterli:

Çoluk çocuğunuza el alem gülsün, komik duruma düşesiniz bedduası; Komedyenlerde bulunan ruhsattır. Her hareketleri insanlara komik gelir, gülerler. Bunu yorumlamayı Cem Yılmaz’a bırakmak gerekiyor sanırım.

Cezaevine düşen Erol Tangut, fikirlerini çalıp kaynak göstermediğini savunarak Ersin Aytaç’ı suçluyor. İkilinin arası artık bozuk.

Ersin Aytaç, bir din alimi rolünde Youtube’ta videolar yayınlamaya devam ediyor. Kitabı satışta ve derneği de açık. Özellikle sosyal medyadan yüzlerce insan bu tuzağa düşüyor. Sağlık ve diğer sorunlarının geçmiş soylarının günahlarından kaynaklandığı söylenen bu insanlar şifa bulacaklarını umut ediyor. Ayrıca içlerinde şeytanın olduğu korkusunu yaşıyorlar.  Bu dolandırıcıların kurduğu Whatsapp gruplarında yüzlerce insan bulunuyor ve mürit haline getiriliyorlar. Her zaman olduğu gibi bu tür yapılar, son hamlelerini para talebiyle yapılıyor. Toplanan paranın nereye gittiğini tahmin etmek zor değil.

Timur Soykan/BİRGÜN

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-


Yağcılığın Erdoğan’a verdiği zarar -Mehmet Y.Yılmaz- 

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi. Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor. Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

Dışişleri Bakanı Hakan FidanCumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin 100 yıldır beklediği lider olduğunu söylemiş.

Söyleyeli bir hafta kadar oluyor, benim dikkatimden kaçmış; Ertuğrul Özkök’ün yazısında fark ettim.

Fidan şöyle diyor: “Erdoğan diye bir lider çıkmış, bu topraklardan, 100 yıldır beklediğimiz ve masaya yumruğunu vurmuş ve demiş ki, ‘kardeşim, artık haddinizi bilin, yeter. Gerçekten adalete, hikmete, insan haklarına, insan onuruna dayalı bir sistem olacaksa olsun, onun dışında artık bu topraklarda, bu coğrafyalarda bu kadar eşkiyavari, insanların gözünü boyayarak politika ilerletme, gündem ilerletme dönemi bitmiştir kardeşim, benimle beraber bu dönem bitmiştir.”

Yağcılığın bu kadarı biraz fazla ama yine de insanın tebessüm etmesine katkıda bulunduğu için Hakan Fidan’ı kutluyorum.

Öbür yağcılardan daha başarılı bulduğumu da belirteyim ama bu gelecekte Erdoğan tarafından “halef” ilan edilmesine yeter mi, zannetmiyorum.

İşe yaraması zor çünkü maddi verilerle desteklenebilecek bir yağlama yıkama konuşması değil.

Erdoğan elini masaya niye vurmuş, karşısında kim varmış da onlara “haddinizi bilin yeter artık” demiş meçhul.

Ayrıca böyle konuştuğunu iddia ettiği insanın tek başına yönettiği bir ülkede insan hakları, adalet filan yerlerde sürünüyor.

Yani diyeceğim o ki biraz ham bir yağcılık olmuş. Beslenme bilimi jargonuyla söyleyecek olursam “doymamış yağ oranı çok yüksek!”

Ayrıca bu ülkenin tarihi liderlerine ayıp kaçmıyor mu?

Erdoğan “ülkenin tarihi liderlerini bir kalemde silen adam bana yarın neler yapmaz” diye aklından geçirmez mi sanıyor, anlamadım.

Erdoğan’ın temel sorunu bu aslında: Etrafının bir yağcılar ve evet efendimciler ordusuyla çevrilmiş olması.

Onun için ayakları bir türlü yere basmıyor, hata üzerine hata yapıyor ve hata yaptığının bile farkına varmıyor.

Ekrem İmamoğlu seçimde karşısına çıkmasın diye bütün hukuk düzenimizi altüst etti mesela.

Çevresinden birisi de çıkıp “efendim yanlış yapıyoruz, seçimi kazanmanın yolu bu değil” diyemedi.

Bu kadar savcı, şu kadar hâkim seferber olmuş, onu tutukla, bunu hapse tık, şunu itirafçı yap diye çabalıyor ama kimseyi ikna edemiyorlar.

Vatandaşın ezici çoğunluğu bu işin neden yapıldığını biliyor.

Bunun seçimde bir sonucu olmayacağını mı düşünüyorlar, çok merak ediyorum.

Erdoğan kendisini iktisatçı, damadını da maliyeci zannedip, ekonomik dengeleri altüst ederken hiçbiri çıkıp “aman efendim, böyle giderse batacağız” diyemedi.

Tam tersine yepyeni bir iktisat teorisi keşfedilmiş gibi yıkayıp, yağladılar ve sonuç ortada.

Bugün Ankara semalarında “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkısı çalınıyorsa onların sorumluluğudur.

MetroPOLL’ün 2025 yılı verileriyle hazırladığı rapora göre bu ülkede yaşayan her iki kişiden biri psikolojik desteğe muhtaç hale gelmiş.

Toplumun yüzde 61’i “yüksek düzeyde tükenmişlik hissi” yaşıyor.

Nüfusun üçte biri “çekelim gidelim bu diyardan” havasında.

18 – 34 yaş arası eğitimli genç nüfusta “fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim” diyenlerin oranı, ülkede kalmak isteyenlerle neredeyse eşit.

Rapor, bu grupta gitme isteğinin artık marjinal bir düşünce değil, “ana akım bir seçenek” olduğunu vurguluyor.

“100 yıldır beklenen liderin” vatandaşlarının sadece yüzde 39’u devlet kurumlarına güveniyor.

Her iki kişiden biri (yüzde 55), ülke gündemini takip etmenin kendisini “fazla” ya da “çok fazla” bunalttığını söylüyor.

Demek ki yüz yıldır “haberleri izlerken şöyle doya doya bunalmak için” beklemişiz!

Türkiye, “yüksek tükenmişlik” duygusunun esiri olmuş, nüfusun yüzde 61’i, günlük yaşamını belirgin bir duygusal yorgunluk, gündem baskısı ve gelecek kaygısı ile sürdürdüğünü söylüyor.

Erdoğan’ın ihtiyacı olan şey birilerinin bu gerçekleri kendisine söylemeye cesaret etmesi.

Belli ki etrafını saran yağcılar ordusu, gerçekleri saklıyor, Erdoğan’ı hayali bir dünyada yaşatıyor.

Böyle bir ortamda liderlik yapmaya çalışan bir insanın hata yapmaması mümkün mü?

O da yapıyor zaten, hem de bol bol.

/././

2026’da Emniyet’i bekleyen tablo!-Tolga Şardan- 

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Yeni yıla girmeden hemen önce ve yılın ilk günlerinde yaşanan birbirinden bağımsız iki gelişme, Emniyet teşkilatının 2026’da yaşayacaklarının sinyalini verdi kanımca.

Yalova’daki IŞİD’in hücre evine yönelik operasyona neden olan çatışma ile valiler kararnamesinin Emniyet’i ilgilendiren boyutundan söz ediyorum.

İki farklı sürecin yansımasından hareketle teşkilat kulisleri adam akıllı kaynayacak gibi duruyor yıl boyunca.

Kulislerin ağırlıklı noktasının, suçla mücadelede dünyadaki yeni gelişmeler, yakın geleceğin vizyonu, bölgesel gelişmeler ışığında teşkilatta oluşturulması beklenen yaklaşımlar, çağdaş eğitim teknikleri ve modellerinin hayata geçirilmesi ve modernizasyon gibi konular olması beklenecek.

Fakat şimdiden kayda geçireyim, maalesef öyle olmayacak!

Emniyet kulislerinde öncelik yine atamalar, terfiler, emekli edilmeler, özlük hakları, çalışma koşullarının ağırlığı, polis intiharları, teşkilat içindeki dini grup ve yapılanmalar, bu yapıların birbirleriyle makam ve mevki kavgası, kripto FETÖ’cü iddiaları gibi süreçler olacak mecburen.

Mecburen dedim, çünkü bu konu başlıklarındaki sorunlar, 2025’te mevcut Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’nca çözüme kavuşturulamadığı için yeni yılda da epeyce gündem olacak.

Teşkilat mensupları, özellikle polis memurları, bizzat yöneticilerinin sorunları çözme becerisi gösteremedikleri konularda maalesef yine siyasetin eline düşecek!

Sosyal medyadan isyanlar ve eleştiriler yükselecek. Atışmalar yoğunlaşacak. Beraberinde idari soruşturmalar hız kesmeden sürecek. Seslerini sosyal medyadan duyurmak isteyen polisler, sosyal medya paylaşımlarının içerik ve niteliğine göre cezalandırılacaklar.

Mağdur emniyet mensupları sosyal medyadan yöneticileri eleştirecekler, ceza alacaklar. Ceza verilmesi tehdit ve riskine karşın sosyal medyadan sesler yükselecek. Kısır döngü böyle sürüp gidecek.

Bu tabloya rağmen teşkilatın tepe yönetimi de “ne şiş yansın ne kebap” misali mevcut konumlarını korumaya devam edecekler.

Emeklilikle boşalacak makamlar

Konum koruma demişken… Tepe yönetimi için 2026 ilginç bir yıl olacak.

Şöyle ki yıl içinde farklı zamanlarda üçü genel müdür yardımcısı, biri büyükşehir emniyet müdürü ve biri de merkeze özel başkan olmak üzere beş üst düzey emniyet yöneticisi yaş haddinden emekli oldu/olacak.

Sözünü ettiğim isimlerden son emniyet müdürleri kararnamesiyle Diyarbakır Emniyet Müdürü iken Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılan Fatih Kaya, yılın ilk günü yaş sınırından emekli oldu bile.

Şubat başında mevcut Özel Güvenlik ve Denetleme Başkanı Suat Çelik emeklilik hayatına başlayacak.

Yine Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Caner Tayfur nisanda, diğer Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Öner Urhal -yanlış hatırlamıyorsam- temmuzda makamlarına veda edecek.

Unutulmazlar arasına giren isim: Engin Dinç

Asıl dikkat çekici gelişme, Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç’in haziranda emekli olması.

Bu noktada, Dinç’le ilgili paragraf açmak gerekecek. Dinç, 19 Ocak 2007’den bu yana hem emniyet teşkilatının hem de ülke siyasetinin içinde fazlasıyla yer almış bir isim oldu.

Bilindiği üzere, 19 Ocak 2007’de gazeteci Hrant Dink öldürüldü. İşte o günden itibaren neredeyse 20 yıldır Engin Dinç adı konuşuluyor. Gündemden hiç düşmedi, hep ön saflardaydı!

Görev yaptığı Emniyet İstihbarat Başkanlığı sürecinde 15 Temmuz 2016 gecesi ile öncesi ve sonrasındaki rolü, ülke tarihinin en büyük terör eylemi olarak kayıtlara giren 10 Ekim katliamında dönemin Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar’la birlikte bulunduğu konum, Eskişehir Emniyet Müdürü iken 2018’de Osmangazi Üniversitesi’nde yaşanan ve dört akademisyeni katleden ve babası istihbaratçı emekli polis olan katil zanlısına silah ruhsatı verilmesi ile emniyet istihbaratının irtibatları, 2021’de Konya Emniyet Müdürlüğü döneminde Meram’da yaşanan ve aynı aileden yedi kişinin öldürüldüğü ırkçı saldırının gerçekleşmesi akıllarda kalacak hep.

Dinç’in 2023’te başladığı Ankara Emniyet Müdürlüğü sırasında yaşananlar ise henüz belleklerde tazeliğini koruyor. Ayhan Bora Kaplan’ın liderliğindeki suç örgütüyle mücadele sırasındaki gelişmeler MHP ile AKP arasında hükümet krizine neden oldu. Dinç ve ekibi, MHP tarafından hükümete darbe yapmakla suçlandı. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, MHP lideri Devlet Bahçeli ile görüşerek tansiyonu düşürmeye çalışsa da kriz, halen artan şiddetiyle devam ediyor.

Dolayısıyla Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç, arkasında epeyce olayı bırakıp emekli emniyet müdürleri kervanına katılacak büyük olasılıkla.

İki kararname tabloyu belirleyecek

Söz konusu emeklilik süreçlerini değiştirecek gelişmeler, teşkilat yasasından yapılması planlanan yaş sınırının 62’ye yükseltilmesi veya bu isimlerin devlette vali, genel müdür gibi görevlere atanmasıyla gerçekleşecek.

Koşulların mevcut halde kalması halinde emekli olacak beş ismin yanında mevcut Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Ali Baştürk ile Mustafa Çalışkan’ın vali ya da farklı göreve atanmaları halinde mevcut kadro tamamen değişecek.

Mevcut altı genel müdür yardımcısı arasındaki son isim Mahmut Çorumlu’ya yönelik de farklı göreve atama gerçekleşeceği bilgisi son günlerde emniyet kulislerinde yoğunlaştı.

Ankara ve İstanbul için mücadele

Bu arada geçen hafta yayımlanan valiler kararnamesinin devamı gelecek. Emniyetten vali olacakların arasında İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’ın adı yoğun biçimde geçiyor.

Ayrıca, yine valiler kararnamesi kapsamında görevdeki Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş’ın da değişeceği bilgisi var. Küçük kararnamede yer almadı, ancak yakın zamandaki ilk kararnamede Demirtaş’ın yer alacağı ifade ediliyor.

Kaldı ki Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde yaşanacak olası değişiklik, kulis rüzgarlarını daha yukarıya taşıyacak.

Kulislere yansıdığı şekliyle gelişmeler yaşanması halinde 2026’da emniyet teşkilatı bambaşka bir yönetim kademesiyle karşılaşacak doğal olarak.

Ve ülkeyi önümüzdeki genel seçime bu kadrolar taşıyacak.

Tabii nihayetinde bu atamalar ve görevlendirmeler AKP – MHP iktidarının elinde.

Gruplar nasıl mücadele edecek?

Madalyonun diğer yönü ise, olası değişiklikler sırasında teşkilat içindeki özellikle farklı dini cemaat yapılanmaların “güçlü makam ve mevkileri” kapabilmek adına birbirleriyle yapacakları mücadele olacak!

Halihazırda, emniyet içinde Nurcu yapılanmalardan Okuyucular, Yazıcılar ile Nakşi gruplardan Menzilciler ve Erzincan grupları epeyce aktif. Bir de ara sıra İlim Yaymacılar’ın sesi yükseliyor. Yandan da “Ülkücüler ve MHP desteği alanlar” var.

Emeklilik tarihleri ve beklentilerin çeşitliliği nedeniyle önümüzdeki emniyet müdürleri kararnamesi epeyce heyecanlı gelişmelere ve takvime sahne olacak kuşkusuz.

Interpol’de yaşananlar

Türkiye’nin de üye olduğu Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı’nda (Interpol) önemli gelişmeler yaşanıyor son dönemde.

Öncelikle, teşkilatın başkanı değişti. Fas’ın Marakeş kentinde düzenlenen 93. Interpol Genel Kurulu’nda Fransa’dan 53 yaşındaki polis müdürü Lucas Philippe, dört yıllık başkanlık için seçildi.

Aynı seçim için Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Türkiye Interpolü’nü yöneten Mustafa Serkan Sabanca aday oldu. Ancak seçimi kaybetti. Sabanca, İcra Komitesi’nde bölgesel yönetici olarak göreve devam edecek.

Türkiye’nin seçimi kazanması, mevcut siyasi iktidar için prestij meselesiydi. Uluslararası kaynaklar, İngiltere Parlamentosu İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye’nin yurt dışına çıkmış siyasal muhalifleri ve rejimi eleştirenleri hedef haline getirmek üzere Interpol’ün kırmızı bülten sistemini için kötüye kullanma konusunda Rusya ve Çin’in ardından üçüncü sırada geldiği iddiasıyla hazırladığı raporun seçim sürecinde Türkiye karşıtlığında etkili olduğu görüşünde.

Yeri gelmişken Interpol’ün görev tanımında politik, askeri, dini ve ırki suçlarına karışanlara yönelik yakalama ve iade işlemlerinin yapılmadığını belirtmek gerek.

İlk ziyaret ABD’den!

Yeni Başkan Philippe, göreve başlamasından hemen sonra Fransa’nın Lyon kentindeki teşkilat merkezinde önemli konukları ağırladı.

Philippe’nin konuğu ABD Başsavcısı Pamela Bondi’ydi.

Bondi’nin beraberindeki heyette ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, ABD’nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner ve ABD Başsavcı Vekili Matt Galeotti yer aldı. Konuk heyet, taze Başkan’ın yanı sıra teşkilatın genel sekreteri Valdecy Urquiza ile buluştu.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre; ziyaretle Interpol ile ABD arasındaki polis iş birliğinin gücü sergilenirken aynı zamanda organize suç, sınır güvenliği ve çocuklara karşı işlenen suçlar konularında görüşmeler gerçekleşti.

Yine söz konusu ziyaret ABD’li Başsavcı’nın Interpol genel merkezine yaptığı ilk ziyaret olarak kayda geçti. ABD heyetinin Lyon ziyareti, ABD’nin son dönemdeki uluslararası yaklaşımları dikkate alındığında “üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişme” şeklinde görmek mümkün.

Trump yönetimi, belli ki daha ilk dakikada Interpol’ü deyim yerindeyse “kafa kola alma” hamlesi gerçekleştirdi.

Türkiye, Interpol nezdinde bölgesinin en etkin ülkelerinden. Teşkilatla Türkiye arasındaki uyumlu çalışma, ülkeye iade edilen suçluların sayısından ve niteliğinden anlaşılıyor.

Ancak ABD’nin Fransız polis müdürü Philippe’nin koltuğuna henüz oturduğu dönemde yaptığı “çıkarma” tarzı ziyaretin etkisinin kısa zamanda sahaya yansıyacağını değerlendirmek yanlış olmaz.

Atı alan Üsküdar’ı geçmeden Türkiye’nin de kendisini göstermesi şart.

/././

İnsan hakları savunucusu Ali Aydın’ı öldüren zanlının bağlantıları var mı?-Candan Yıldız- 

Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor.

    Ali Aydın

Avukat güvende değilse yurttaş tehlikede” yazan pankartı dünün, bugünün bilgisiyle tutuyor olmalıydı.

Çünkü Maraş Katliamı davasının üç avukatının; Ahmet AlbayCeyhun Can  ve Halil Sıtkı Güllüoğlu’nun, Ali Günday’ın, Cengiz Göral’ın, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bir ülkeydi burası.

İnsan hakları savunucu, eski İzmir İnsan Hakları Derneği Eş Başkanı Ali Aydın da avukattı… Dün öldürüldü. Taşla…

Cinayetle ilgili paylaşılan bilgiler zanlının uyuşturucu bağımlısı olduğu yönündeydi. Ancak öldürenin ‘sıradan’ profilinin olayı ‘sıradan’ kılmayacağına ilişkin hafıza devreye girince haklı sorular sorulmaya başlandı.

- Katil zanlısı düzenli olarak her sabah yürüyüşüne çıkan bir avukatın rutinini biliyor muydu? - Uyuşturucu bağımlısı bir kişinin sabahın 5’inde, ormanlık bir alanda, kış ayazında işi neydi?

-Avukat Ali Aydın’ın cüzdanı, cep telefonu çalınmadığına göre zanlının öldürme nedeni neydi?

-Olay adli kılıflı siyasi bir cinayet olabilir miydi?

                                   Mahmut Delil Erik

Bütün bu sorular meşru… Çünkü öldürülen kişi insan hakları savunucu. Cinayetin zanlısı 30 yaşındaki Mahmut Delil Erik tutuklandı. Uyuşturucu ile ilgili adli sicil kaydı olan biri. ‘Müptela ve ne yaptığının farkında değil’ profili çizen bir kişinin polis ve savcılıkta ‘susma hakkını’ kullanması ise enterasan. Sorgu hakimliğinde ifade vermeyi tercih ediyor. Sorgu hakimliğindeki ifadesi de ‘acaba’ dedirtecek içerikte… “Maktulü ben öldürdüm, ben öldürmedim zaten vakti gelmişti, ben vesile oldum. Bu şahıs ölmeyi hak ediyordu. Önceden tanıyordum, daha önceden görmemiştim. Husumetim yoktu, beni takip ediyordu, pişman değilim, tutuksuz yargılanmayı talep ediyorum.” Tutarsız ve çelişkili gibi görünen ifadenin ‘profesyonel’ olup olmadığını sağlık raporları ortaya koyacaktır mutlaka. Ama zanlının “Ben müminlik görevimi yerine getirdim, kafiri öldürdüm” gibi bir cümle kurması soruşturmanın genişletilmesini zorunlu kılıyor. Zanlının olaydan bir kaç gün önce neden ortalıkla görünmemesi, bazı dini çevrelerle ilişkisi olduğu iddiası araştırılmalı.

Zaten Ali Aydın’ın avukat arkadaşları soruşturmanın genişletilmesi talepli dilekçeyi vermişler.

Cinayet zanlısının bağlantılarının olup olmadığını ortaya çıkarmak soruşturma makamının görevi. Ancak İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ı öldüren Onur Gencer’in bağlantılarının ortaya çıkarılması yönündeki taleplerin karşılık bulmadığını da hatırlatalım. Diğer durumda da vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Sabah çıktığınız evinize bir uyuşturucu bağımlısının saldırısı nedeniyle dönemiyorsunuz. Çünkü bağımlı kişi, uyuşturucu trafiğinde ‘transit’ ülke konumunun yanı sıra ‘hedef’ ülke konumuna gelen Türkiye’nin bir vatandaşı.

Son bir hatırlatma… Cemaat ve tarikatları eleştiren YouTube yayınları yapan Diyarbakırlı Ramazan Hoca (Pişkin)’yı çay ocağında öldüren 24 yaşındaki Erkan Baykut da “Ramazan Hoca’yı yüz yüze hiç görmedim, olay günü uyuşturucunun etkisindeydim” savunmasını yapmıştı. Dosyanın genişletilmesi ile ilgili müşteki tarafın ısrarları talepleri yine reddedilmişti. Hatta Pişkin ailesinin avukatının sanık Erkan Baykut’la ilgili “Annesinin verdiği ifadeye göre sanık 4 yıldır dini videolar izliyormuş. Hangi cemaatin, hocaların ya da kişilerin videoları izliyordu?” soruna mahkeme başkanı “Olayı siyasileştirmeyelim, iddianame sınırları içerisinde kalalım” uyarısını yapmıştı.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

3 Ocak saldırısında ABD 'gizli silah' mı kullandı?-Yiğit Günay-  Bir kurmaca öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD...