Cerrah gitti, müteahhit geldi + Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi -Evrensel Manşet-14 Mart 2026-

 Cerrah gitti, müteahhit geldi 

Cerrahpaşa yıkıldı, doktorlar gönderildi, temeli ancak 3 yıl sonra atıldı.

Türkiye’nin en önemli üniversite hastanelerinden Cerrahpaşa’nın yeni binasının temel atma töreni dün Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşti. Türkiye’deki kamusal sağlık hizmetinin geldiği noktanın resmi olan şantiye alanı, Erdoğan için temizlendi, boyandı. Cerrahpaşa’nın doktorları ise ‘Saray’ın müteahhidi’ olarak bilinen Rönesans tarafından üç yıldır çivi çakılmadığı için yıllardır başka bir hastanede yetersizlikler içinde çalışıyor.

Cerrahpaşa'da temel atma töreni: Abluka büyük, randevular iptal -Eylem Nazlıer- 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Rönesans Holding tarafından 600 günde tamamlanacak denilen Cerrahpaşa’da 1104 gün sonra Erdoğan’ın katılımıyla temel atma töreni gerçekleşti.

Sabah erken saatlerde Cerrahpaşa’ya geldiğimizde gördüğümüz manzara bizi şaşırtmadı. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa bünyesindeki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi 1. etap temel atma törenine katılacak olması nedeniyle çevrede güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarılmıştı. Samatya’dan Cerrahpaşa’ya kadar uzanan güzergahta adım başı polis vardı.

Yollar araç trafiğine kapatılmış, bazı otobüs seferleri iptal edilmişti. İnsanlar gidecekleri yerlere yürüyerek ulaşmaya çalışıyordu. Evlerine girmek isteyenler bile çanta ve üst aramasından geçiyordu. Yerleşkenin çevresi bariyerlerle kapatılmış, tören alanına girişler ise isim listeleri üzerinden yapılıyordu. Açılışa sivil vatandaşların girmesine izin verilmiyordu.

Hastanenin içinde dolaşırken dikkatimizi çeken başka ayrıntılar da vardı. Erdoğan’ın geçeceği güzergahtaki bordür taşları boyanmış, bazı yerlerde boyama işlemi hâlâ sürüyordu. Bir noktada iki temizlik işçisinin önden yolu süpürdüğünü gördük. Arkalarında sivil giyimli bir kişi vardı. İşçilerin gözünden kaçan küçük bir çöp olduğunda onları geri çağırıp elleriyle aldırıyordu.

"Bu tantana bitmesi gereken inşaatın temel atma töreni için"

Konuştuğumuz bir sağlık emekçisi, yapılacak törene tepki göstererek şunları söyledi: “13 Nisan 2023’te imzalanan protokolle Yeşilköy’deki Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin kullanımına verildikten sonra bölüm bölüm taşınmaya başlandı. Taşınmayla birlikte TOKİ’nin açtığı ihaleyi ‘Saray’ın müteahhidi’ olarak isimlendirilen Rönesans Holdinge bağlı Rec Uluslararası İnşaat Şirketi aldı. 2 milyar 60 milyon liraya imzalanan sözleşmeye göre kaba inşaatı 600 günde teslim edecekti. Ancak aradan geçen 3 yıllık süreye rağmen kampüsün büyük bölümü hâlâ dev bir çukur görünümünde. Bugün Cumhurbaşkanı, ihalesi 3 yıl önce yapılan ve 600 günde kaba inşaatı bitirme taahhüdünde bulunulan hastane inşaatının temel atma törenini yapmaya geliyor. Düşünün, bu inşaatın şimdiye kadar bitmiş olması gerekiyordu. Bu kadar tantana bitmeyen bir inşaat için.”

"Biri geleceğinde inşaat hızlanıyor, sonra duruyor"

Yerleşkede karşılaştığımız bir öğrenci, inşaat çalışmalarının son günlerde hızlandığını aktardı. Öğrencinin anlatımına göre 6 Mart’ta monoblok binanın çevresine iş makineleri getirildi. Öğrenci “Daha Erdoğan’ın geleceğinden haberimiz yoktu ama kendi aramızda ‘Herhalde biri gelecek, o yüzden yıkmaya başlıyorlar’ diye konuşuyorduk. Çünkü genelde biri geleceğinde inşaat bir iki hafta hızlanıyor, sonra yine duruyor” dedi. Öğrenci, Erdoğan’ın gelişini pazartesi günü öğrendiklerini söyledi: “Törene katılmak isteyen öğrencilerin isimlerini sınıf gruplarından istediler. Pazartesiden itibaren inşaat aralıksız devam etti. Gece yarılarına kadar çalıştılar. Çevrede oturan arkadaşlarımız bir haftadır sesten uyuyamadıklarını söylüyor.”

Sabah okula geldiğinde yerleşkenin tamamen bariyerlerle çevrildiğini belirten öğrenci, kampüs içinde de yoğun polis varlığı olduğunu söyledi: “TOMA’lar sabah çevredeki otoparklardan çıkarılıyordu. Kapılarda polisler vardı. Kütüphanede, tuvaletlerde, kafeteryalarda bile polislerle karşılaşıyoruz. Her köşede bir polis bekliyor.”

Erdoğan gelecek diye randevular iptal edildi

Hastanede çalışan bir sağlık emekçisi önceki akşamdan itibaren hazırlıkların hızlandığını anlattı. “Fatih Belediyesi yolları suladı, temizledi. Sabah çok erken saatlerde hastanenin etrafı bariyerlerle kapatıldı. İlk saatlerde giriş çıkışta sorun yoktu ama sonra kimlik ve çanta kontrolleri başladı” dedi.

Aynı sağlık emekçisi, öğleden sonra için planlanan sağlık hizmetlerinin büyük bölümünün iptal edildiğini söyledi: “Poliklinikler boşaltıldı. Randevulu hastalar önceden aranarak iptal edildiği söylendi. Geçmişte grev yaptığımızda ‘Hastaların sağlık hakkını engelliyorsunuz’ diye propaganda yapılıyordu. Ama şimdi Cumhurbaşkanı geliyor diye hastaların sağlık hizmeti alması engelleniyor.”

Hastanede programa kimlerin katılacağına ilişkin de konuşan sağlık emekçisi, günler öncesinden katılımcıların belirlendiğini söyledi. “Ana bilim dalı başkanları, senato üyeleri, üniversite yönetim kurulu üyeleri, rektör yardımcıları ve dekanlar katılacak. Onun dışında diğer öğretim üyeleri, akademik personel dahi katılamıyor” diyen sağlık emekçisi, katılmak isteyenlerin de programa dahil edilmediğini belirtti.

Onkolojide tedaviler iptal: Gelenleri geri gönderdik

Onkoloji servisinde çalışan bir başka sağlık emekçisi de tedavilerin büyük ölçüde ertelendiğini anlattı: “Güvenlik gerekçesiyle poliklinikler kapatıldı. Onkolojide tedavilerin büyük kısmını iptal ettik. Uzun süren kemoterapiler ertelendi, bazı hastalara ulaşamadık. Gelenleri de geri göndermek zorunda kaldık.”

Cerrahpaşa çevresinde dolaşırken en çok hissedilen şey ise hayatın adeta durmasıydı. Çok geniş bir alana yayılan güvenlik önlemleri ile yüzlerce polis, onlarca araçla bölgeye getirilmiş. Bir sağlık emekçisi durumu şöyle özetledi: “Etrafta hayat durmuş gibi. Bu kadar geniş güvenlik önleminin anlaşılır bir yanı yok.”

Bütün itirazlarıma rağmen arama yaptılar

Konuştuğumuz bir hasta ise sabah saat 11.00 sularında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Cerrahpaşa hematolojideki tedavimi tamamlayıp merkez acil laboratuvar kapısından dışarı çıkarken kalabalık bir polis grubuyla karşılaştım. İtirazlarıma rağmen önce elle vücudumda arama yaptılar, ardından çantamı açtırdılar. Neden böyle yaptıklarını sorduğumda ‘Reis burada, yapmak zorundayız’ dediler.”

Erdoğan’ın gelişi sırasında uzun bir araç konvoyu hastane çevresinde hareket etti. Çoğu Audi marka ve son model araçlardan oluşan konvoy yaklaşık 15 dakika boyunca hastanenin bahçesine girmeye çalıştı. Konvoyun geçişi sırasında düşük sesle de olsa bir yurttaş tepki gösterdi: “Paralarımızın nereye gittiği belli; onlar lüks içinde, bizler yoksulluk içinde yaşıyoruz.”

***

Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi 

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin yapımını üstlenen Rönesans Holding, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oldukça yakın. Dünyanın en büyük 58’inci inşaat şirketi olan şirket 2023 yılında hiç vergi ödemedi.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin yapımını üstlenen Rönesans Holding, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oldukça yakın. Rönesans Holdingin Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı sarayının yanı sıra Marmaris Okluk Koyu’ndaki yazlık sarayı da inşa eden şirket olduğu biliniyor. Dünyanın en büyük 58’inci inşaat şirketi olan şirket 2023 yılında hiç vergi ödemedi ve 2023 yılında 18 milyar TL net kâr elde etti.

Dilmener de Rönesans’ın

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin taşınması 10 yıllardır gündemdeydi. Binaların çürük olduğu 2009’da raporlansa da 2014’te ilk yıkımlar gerçekleşti. Bu noktada yeni binalar yapılması talep edilse de yıkılan alanlar otoparka dönüştürüldü. Ana taşınma kararı ise 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin hemen ardından alındı. Kliniklerin çoğu bu tarihten sonra boşaltılarak Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi gibi geçici yerleşkelere taşındı. Murat Dilmener hastanesinin yapımını da pandemi döneminde Rönesans Holding gerçekleştirmişti. Pandemi hastanesi olarak 2020’de 45 gün içinde tamamlanmasıyla övünülen hastanenin yeri İstanbul’daki Yeşilköy Atatürk Havalimanı yerleşkesinin pistinde olması nedeniyle büyük tartışmalara sebep olmuştu.

2 milyar 60 milyonluk ihale

Fatih’te bulunan Cerrahpaşa ana yerleşkesinin taşınması sonrası binaları resmi olarak TOKİ yapıyor olsa da, ana yüklenici firma Rönesans Holdinge bağlı REC Uluslararası İnşaat.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı TOKİ, 6 Mart 2023 tarihinde “Cerrahpaşa hastane yapıları kompleksi kaba inşaatı” adı altında bir ihale düzenledi. Bu ihale ile Cerrahpaşa’daki hastane binalarının yenileneceği ifade edildi. İhale kapsamında Rönesans Holdinge bağlı Rec Uluslararası İnşaat Şirketi ile TOKİ arasında 2 milyar 60 milyon TL’lik sözleşme imzalandığı öğrenildi. Üstelik 220 bin metrekarelik alan üzerinde yapılacak binaların 600 gün içinde yani 26 Ekim 2024’e kadar teslim edilmesi planlanıyordu. Ancak 14 Mart 2026’da aradan geçen 504 günde daha temel atma töreni gerçekleşiyor.

Cerrahpaşa Yerleşkesinde yeniden yapılanma süreci kapsamında yapımı planlanan tarihi göğüs hastalıkları binasının temel atma töreni, 29 Aralık 2022 tarihinde gerçekleştirilmişti. Temel atma törenine; Rektör Prof. Dr. Nuri Aydın, rektör yardımcıları, dekanlar, öğretim üyeleri ve daire başkanları katılmıştı.

Saray destekli Rönesans

Faaliyetlerine 1993 yılında başlayan Rönesans, bugün Türkiye ve Avrupa başta olmak üzere, dünyanın pek çok yerinde inşaat, enerji, sağlık, gayrimenkul ve endüstriyel yatırımların ana müteahhidi konumunda. Şirketin, otoyollardan, demir yollarına, yenilenebilir enerjiden, hidroelektrik santrallerine kadar pek çok alanda yatırımı bulunuyor.

* Türkiye’deki Adana, Yozgat, Elâzığ, Bursa ve Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanelerinin inşaatlarını gerçekleştiren şirket, bu şehir hastanelerinin işletmelerini de yürütüyor. 2025 yılında şehir hastanelerinin kamuya toplam maliyetinin 111.1 milyar TL’yi aştığı biliniyor. Sağlık Bakanlığının ödemeleri Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 10’una tekabül ediyor. 2026 yılı için ise şehir hastanelerine ödenmesi planlanan tutar 136 milyar TL’nin üzerinde.

* Rönesans Holdingin inşa ettiği Ankara Adalet Sarayı’nın maliyeti ise 5 yılda 2.8 milyar TL’den 36 milyar TL’ye çıktı. Böylece proje maliyeti 5 yılda yaklaşık 13 kat artmış oldu.

* Rönesans Holdinge bağlı Rönesans Eğitim Vakfı, vergi muafiyeti kapsamında. Vakfın mütevelli heyetinde, şirketin sahibi Erman Ilıcak da yer alırken, vakıf, tapu ve kadastro harçları, emlak vergisi ve veraset ve intikal vergisi gibi birçok vergiden muaf tutuluyor.

* “Hiçbir yere çıkmayan yol” olarak adlandırılan Kuzey Marmara Otoyolu’nun Nakkaş-Başakşehir kesimini işletecek şirket yine Rönesans Holding. Bu yolun TOKİ’nin bölgede başlattığı 24 bin konutluk proje için hazırlandığı ortaya çıktı. Yaklaşık 45 kilometre uzunluğundaki otoyol, yap-işlet-devret (YİD) modeliyle ve 4 yıl öncesinin fiyatlarıyla yaklaşık 8 milyar TL’ye ihale edildi.

* Rönesans Gayrimenkul Yatırım Anonim Şirketi ve bağlı ortaklıklarının 1 Ocak-31 Aralık 2025 dönemine yönelik finansal tablolarına göre, 2024 yılında 6 milyar 133 milyon 725 bin TL olan şirketin net dönem kârı, 2025 yılında 16 milyar 306 milyon 362 bin TL’ye yükseldi. Şirketin 2024-2025 döneminde net dönem kârında yüzde 166’lık artış kaydedildi.

***

Rönesans Holdingin en kârlı faaliyet olan inşaat segmenti, son yıllarda istikrarlı bir faiz, amortisman ve vergi öncesi kâr (FAVÖK) büyümesi sergiledi. Şirket verilerine göre inşaat faaliyetlerinden elde edilen gelir, 2022’de 2.33 milyar avro, 2023’te 2.42 milyar avro ve 2024’te 3.13 milyar avro seviyesinde gerçekleşirken; 2025’in ilk yarısında bu rakam 1.43 milyar avro oldu.

İnşaat faaliyetlerinden 2022 yılında 70 milyon avro boyutunda faiz, vergi ve amortisman öncesi kâr (FAVÖK) elde edildi, 2023’te ise 177 milyon avro ve 2024’te 227 milyon avro seviyesinde gerçekleşti. 2024’ün ilk yarısında 83 milyon avro olan inşaat FAVÖK’ü, 2025’in aynı döneminde 126 milyon avroya yükseldi.

Geleceğe yönelik beklentilerde ise şirket, mevcut iş hacmini ve faaliyet kâr marjlarını korumayı hedefliyor. Ayrıca, yaklaşık 6 milyar avro bandındaki bakiye siparişlerin (order book) yeni yatırımlarla sürdürülmesi planlanıyor.

Şehir hastanelerini de kapsayan “imtiyaz (concession)” yatırımlarının FAVÖK miktarı, 2022 yılında 45 milyon avro, 2023’te 35 milyon avro ve 2024’te 58 milyon avro olarak açıklandı. 2024’ün ilk 6 ayında 34 milyon avro olan imtiyaz kârı, 2025’in ilk yarısında 40 milyon avroya ulaştı.

Hastanelerin gelecekteki kârlılığına ilişkin olarak raporda, uzun vadeli imtiyaz modelinin öngörülebilir nakit akışları ile gelecekteki kazançlar için sağlam bir görünürlük sağlamaya devam ettiği vurgulandı. Özellikle 2023’ün son çeyreğinde açılan Gaziantep Şehir Hastanesinin de etkisiyle bu alandaki nakit yaratma kapasitesinin genişlediği belirtildi.

***

Evrensel




Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -13 Mart 2026-

Memleketi limon gibi sıkıyorlar -Evrensel Manşet-

Türkiye’nin örtülü IMF programı ‘acil durum sinyalleri’ veriyor. Ocak ayı verilerine göre ihracat çakılırken, cari açık fırladı. Ülke, tersi yöndeki vaatlere rağmen tam bir ‘sıcak para’ cennetine dönüşüyor. 2025 ocakta 2.6 milyar dolar olan sıcak para girişi bu yıl 9.8 milyar dolara yükseldi. Yabancı sermaye sadece 10 hisseden bir ayda 14 milyar TL kazandı. Bir yıllık faiz ödemesi 200 milyar dolara yaklaştı. Bu esnada limon ithalatında vergi Erdoğan’ın imzasıyla yüzde 54’ten yüzde 10’a düşürüldü. https://www.evrensel.net/haber/5974750

***

THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat'ın huzur hakkı 404 bin TL 

CHP’li Gökhan Günaydın, TBMM’de THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın ayda 404 bin TL huzur hakkı aldığını, Bolat’ın Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın kardeşi olduğunu belirterek “Emekliye kaynak yok, yandaşa var” dedi.

TBMM Genel Kurulu’nda konuşan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın aldığı astronomik maaşı gündeme getirdi. Günaydın, "Hani para yoktu? Para yandaşlarınıza var" diyerek iktidarın ekonomi politikalarını eleştirdi. Meclis Genel Kurulu’nda devam eden görüşmelerde söz alan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, kamudaki liyakat kaybı ve çift maaş düzenine ilişkin sert açıklamalarda bulundu. Günaydın, Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın sadece "huzur hakkı" adı altında aldığı meblağı açıklayarak, bu ismin Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile olan akrabalık ilişkisine dikkat çekti.

Ayda 404 bin TL huzur hakkı

Günaydın, yüksek enflasyon altında ezilen yurttaşlara "tasarruf" telkin eden iktidarın, kendi çevrelerine devasa kaynaklar aktardığını vurguladı. Kürsüden rakam paylaşan Günaydın, şu ifadeleri kullandı:"Ahmet Bolat, THY Yönetim Kurulu Başkanı olarak ayda 404 bin TL huzur hakkı alıyor. Kimdir bu? Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın kardeşi. Buradan soruyorum; hani para yoktu? Emekliye, işçiye gelince 'kaynak yok' diyorsunuz ama para yandaşlarınıza gelince var."

***

Cengiz, İliç Madeni’ni 1,2 milyar dolar ucuza alıyor 

SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.


CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, 9 işçiye mezar olan İliç’teki madenin işletmecisi Anagold’un hisselerinin, "hukuk üstü güvencelerle" Cengiz Holding’e devredilmeye hazırlandığını açıkladı. Yavuzyılmaz, "Bu bir ticari başarı değil, kamunun varlıklarına yandaş eliyle çökme operasyonudur" dedi.

13 Şubat 2024’te meydana gelen ve 9 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden faciasıyla hafızalara kazınan Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde sular durulmuyor. CHP Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, madenin %80 ortağı olan Kanadalı SSR Mining şirketinin, hisselerini değerinin çok altında bir bedelle yandaş Cengiz Holding’e devretmek üzere olduğunu belgeleriyle ortaya koydu.

Değerinin yarısına "adrese teslim" satış

Yavuzyılmaz’ın SSR Mining’in resmi raporlarına ve borsa verilerine dayanarak yaptığı açıklamaya göre; 31 Aralık 2024 itibarıyla SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.

Altın fiyatlarının ve şirket hisselerinin küresel piyasalardaki artışına dikkat çeken Yavuzyılmaz, Cengiz Holding’in tek bir imzayla elde edeceği haksız kârı şöyle özetledi:

"Aradaki fark, yani Cengiz’in kârı 1 milyar 188 milyon dolar! Güncel kurla tam 52 milyar 307 milyon lira. Bu devasa fark, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakkından çalınarak yandaşın cebine konulmaktadır."

"Cengiz varsa hukuk yok"

Haberin odağındaki asıl çarpıcı iddia ise bu devrin arkasındaki "siyasi garantiler". Madenin işletme ruhsatının 8 ay sonra bitecek olması, yabancı şirket SSR Mining için büyük bir risk oluştururken, iktidara yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding için tüm kapıların açık olduğu vurgulanıyor.

Yavuzyılmaz, Anagold ile Cengiz Holding arasındaki "imtiyaz" farkını şu maddelerle sıraladı:

* Ruhsat Garantisi: Anagold’un ruhsatının uzatılmama riski varken, Cengiz için böyle bir risk bulunmuyor.

* Yöntem Serbestisi: 9 işçiyi hayattan koparan "yığın liç" yöntemine Anagold için izin verilip verilmeyeceği belirsizken, Cengiz’e bu konuda açık çek veriliyor.

* Çevresel İzinler: Bölgeyi zehirleyen maden sahası için gerekli çevresel izinler, yandaş şirket söz konusu olduğunda jet hızıyla onaylanıyor.

"Vatandaşın altınına vahşice çökülüyor"

Hazırlanan raporların ve resmi belgelerin, "ticari bir cesareti" değil, AKP’nin yandaşa sunduğu "hukuk tanımaz güvenceleri" kanıtladığını belirten Deniz Yavuzyılmaz, "Bu altın varlığının gerçek sahibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır. Bu yapılan; halkın havasına, suyuna, doğasına ve varlığına vahşice çökmektir" ifadelerini kullandı.

***

Kuşadası Belediyesine operasyon: Başkan Ömer Günel dahil 6 kişi gözaltına alındı 

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla gözaltına alındı.

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Operasyonun Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği bildirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada, Kuşadası Belediyesi ile bağlantılı olarak “rüşvet” ve “irtikap” suçlarına ilişkin soruşturma yürütüldüğü belirtildi.

Açıklamada, tanık ve müşteki beyanları, şüpheli ifadeleri, soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler, HTS kayıtları ile Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun hazırladığı raporlar ve hesap hareketlerinin birlikte değerlendirildiği kaydedildi. Bu incelemeler sonucunda soruşturmaya konu suçların işlendiğine dair makul şüpheye ulaşıldığı ifade edildi.

Başsavcılık, Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, İmar ve Şehircilik Müdürü Ahmet Taşkan ve Yapı Kontrol Müdürü Mustafa Burak Gündeş’in de aralarında bulunduğu 6 kişi hakkında 13 Mart 2025 tarihinde Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı operasyon düzenlendiğini, gözaltı, arama ve el koyma işlemlerinin gerçekleştirildiğini bildirdi.

“Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara asla boyun eğmeyeceğiz”

CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Genel Koordinatörü Bülent Tezcan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Ömer Günel’in sabah saatlerinde gözaltına alındığını duyurdu. Tezcan, “Kumpas operasyonlarına bir yenisi eklendi. Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel sabah gözaltına alınmıştır” dedi.

Gözaltı kararına tepki gösteren Tezcan, “Sandıkta yenemediklerini kumpas dosyalarıyla susturmaya çalışanlar, halkın iradesine müdahale etmektedir. Kuşadası’nın iradesi gözaltına alınamaz. Başkanımız Ömer Günel derhal serbest bırakılmalıdır” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut da gözaltı kararına sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla tepki gösterdi. Bulut, “Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel'in sabah operasyonuyla gözaltına alınması, hukukun değil siyasetin gölgesinde yürütülen bir sürecin göstergesidir” dedi.

Bulut açıklamasında, “Yargıyı bir baskı aracına dönüştürenler, milletin sandıkta verdiği iradeye göz dikenler ve kaybettiklerini adliye koridorlarında kazanmaya çalışanlar şunu bilsin ki; demokrasiyi de hukuku da halkın iradesini de savunmaktan vazgeçmeyeceğiz. Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara ve demokrasiye yönelik bu müdahalelere asla boyun eğmeyeceğiz” ifadelerine yer verdi.

***

55 yıllık cunta sarmalı + Eski Fenerliler’in tüm izleri burada -BİRGÜN-

55 yıllık cunta sarmalı 

12 Mart Muhtırası üzerinden geçen 55 yılda ülke, ABD emperyalizmi ve sağcı-gerici iktidarlar eliyle karanlığa sürüklendi. Toplumsal muhalefet tümüyle boğulmak istenirken Saray rejiminin taşları döşendi.

Türkiye siyasal tarihinin kırılma dönemlerinden biri olan 12 Mart 1971 askeri muhtırası üzerinden tam 55 yıl geçti. 68 kuşağıyla birlikte yükselen devrimci toplumsal muhalefetin ve işçi-köylü hareketlerinin önüne geçebilmek için emperyalistler ile işbirlikçilerinin ortaklığında gerçekleştirilen askeri darbe, örgütlenen tüm kesimleri bastırma amacıyla yapıldı. Darbeyi yapan askeri cunta generallerinden Memduh Tağmaç’ın “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerekiyor” sözü darbenin gerekçesini en iyi anlatan itiraflardan biri olmuştu.

ABD YİNE DEVREDE

Toplumsal uyanışı yok etmeye çalışan egemen sınıflar ve emperyalistler, 12 Mart Askeri Muhtırasına giden yolu açmıştı. Bizzat ABD’nin örgütlediği Komünizmle Mücadele Dernekleri ile MHP-Ülkü Ocakları ‘Kanlı Pazar’ saldırılarından 6’ncı Filo Protestolarında öğrenci katliamlarına uzanan katliamların gerçekleştirilmesinde rol oynadı. Bu faşist güçlerin yetersiz kaldığı noktada ise devreye 12 Mart askerî muhtırası girdi.

Muhtıranın ardından yönetimin başına Nihat Erim Hükümeti geldi. Bu hükümetin ilk işlerinden biri ‘Balyoz’ Harekâtı olurken işçi hareketinin örgütleyicisi DİSK kapatıldı, binlerce sendikalı işçi, aydın, gazeteci, üniversiteli ve devrimci gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. Operasyon çerçevesinde 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. 600 dolayında sosyalist subay ve askeri öğrenci tasfiye edildi. Muhtıranın ardından Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve birçok devrimci katledildi.

12 Mart’ın en önemli sonuçlarından birisi de 1961 anayasasının nispi demokratik yapısının ortadan kaldırılması olmuştu. Emekçi sınıfların örgütlenme kanallarının yok edilmesi, demokratik yönetim mekanizmalarının işlevsiz hale getirilmesi hedeflendi. 12 Eylül Askeri Darbesine giden yolun en kritik aşaması 12 Mart Muhtırasıydı. Bu tarihle birlikte sola, işçilere, köylülere, öğrencilere kısacası toplumsal muhalefetin tüm öznelerine karşı bugüne dek uzanan baskılar, tutuklamalar, katliamlar devam etti. Ülke, ABD emperyalizminin boyunduruğu altında kalmaya devam ederken gerici, faşist kuşatma bugünkü rejimin de yollarını döşedi.

BÜYÜYEN MÜCADELE

12 Mart’ta giden ve aradan geçen 55 yılda neler olduğunu kısaca özetleyelim. 1965 sonrasında devrimci hareket sürekli yükselen bir dinamiğine sahipti. Kıbrıs krizi nedeniyle toplumda ciddi bir anti-emperyalist refleks ortaya çıktı. Bu dönem anti-emperyalist bir siyasal hatta gelişen DEV-GENÇ büyük bir etkinlik kazandı. Bağımsızlık yürüyüşleri, 6. Filo’yu protesto eylemleri toplumun geniş kesimlerinde heyecan yarattı.

Yalnızca gençlik içinde değil, emekçi sınıflar içinde de bir uyanış söz konusu oldu. İşçi, köylü hareketleri ülke tarihinde daha önce olmadığı kadar güç kazanmaya başladı. Kavel direnişinden 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi yürüyüşlerine; DİSK’in kuruluşundan örgütlü işçi sınıfının hak arama mücadelelerinin gelişmesine uzanacak işçi sınıfı hareketi dalga dalga yayılmaya başladı.

Bu büyük toplumsal uyanıştan endişe duyan emperyalistler düğmeye bastı. Toplumsal muhalefetin bastırılması için Komünizmle Mücadele Dernekleri, MHP ve Ülkü Ocakları devreye girdi. Cinayetler ve faşist saldırılarla toplumda korku ve panik yaratılmak istendi. 12 Mart’a kadar yirminin üzerinde genç katledildi. Bu kontrgerillanın sivil faşist güçlerinin yetersiz kaldığı noktada 12 Mart askerî darbesi gündeme getirildi. 12 Mart muhtırasını takip eden süreç 26 Nisan’da 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesi ile sürdürüldü. Bu dönemde devrimcilere yönelik başlatılan yok etme harekâtının en önemli merkezlerinden birisi, Ziverbey Köşkü ve Sansaryan Han isimli işkence merkezleri ve sıkıyönetim mahkemeleriydi. Kontrgerilla ismi, ilk kez bu işkence merkezlerinde işkence yapan kişiler tarafından dillendirildi. Dönemin en etkili siyasi örgütü olan DEVGENÇ ile birlikte 404 dernek ve TİP kapatıldı. Dönemin devrimci önderleri katledildi.

***

12 MART’TAN 19 MART’A…

Türkiye’nin 1950’ler sonrası siyasal çizgisi egemen sınıflar ve emperyalistler eliyle gerçekleşen darbeler, muhtıralar ve katliamlarla dizayn edildi. NATO’nun ileri karakolu olarak görülen Türkiye’de sağ iktidarlar ABD emperyalizmi tarafından bizzat desteklendi. Ülkedeki devrimci, ilerici, anti emperyalist, hareketler zorla bastırıldı. Devrimciler, işçiler, köylüler, öğrenciler hedefe kondu, cezaevlerine atıldı, katledildi, türlü baskılarla karşı karşıya bırakıldı. 12 Mart sonrası yeniden yükselen devrimci toplumsal muhalefet, 12 Eylül Darbesi ile bir kez daha bastırıldı. Bu arada gerici, karanlık güçler Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta katliamlara girişti. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden Ülkü Ocakları’na, Yeşil Kuşak Projesi’nden Büyük Ortadoğu Projesi’ne dek emperyalistler Türkiye’yi sağ iktidarlar eliyle dizayn etmeye çalıştı. Bugün içeride kaybettiği meşruiyetini ABD’de arayan, emperyalist-siyonist güçlerin Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederken kendisine biçilen rolü oynayan, bir fotoğraf karesi için ABD ve Trump’a türlü ayrıcalıklar tanıyanlar aynı sağ iktidarların bir uzantısıdır. Yukarıdan aşağıya dayatılan gerici kuşatma da bugünkü iktidarın duyduğu ihtiyaç doğrultusunda sahneye konuluyor. Mevcut tek adam rejimini tahkim etmek isteyen iktidar, seçimsiz ve muhalefetsiz bir Türkiye inşa etmeye çalışıyor. Bunun için Erdoğan’ın karşısına çıkan en güçlü rakipleri cezaevlerine atılırken muhalefet yargı sopasıyla susturulmak isteniyor.

ANAYASA HEDEF ALINDI

1961 Anayasası 141-142. “Komünizm propagandası ve sınıf temelli siyaset yapmayı cezalandıran yasalar olmasına MGK’nın kurulmasıyla birlikte askerin siyaset üzerindeki etkisinin artmasına rağmen, Anayasa Mahkemesinin kurularak yürütmenin yetkilerinin sınırlandırılması, üniversite ve TRT’nin özerkliğinin sağlanması, seçim yasasının milli bakiye sistemiyle demokratik katılımın genişletilmesi ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıyla Türkiye’nin en demokratik anayasası olarak tarihe geçti. Daha 12 Mart’ta gelmeden anayasanın demokratik maddeleri AP tarafından törpülenmeye başlamıştı. 1 Mart 1968’de barajsız ve her partinin aldığı oy oranında temsil edildiği “milli bakiye sistemi” değiştirildi. 4 Şubat 1970’te önceden fiilî olarak uygulanan “Tedbirler Kanununa” hukukilik kazandırıldı. İşgallere, direnmelere, afiş asmaya ağır cezalar verilecek, derneklerde örgütlenmek kısıtlanıp zorlaştırılacaktı. İçişleri bakanlığına grevler ve yürüyüşleri yasaklama, erteleme yetkisi verildi. TRT’nin özerkliği tamamen ortadan kaldırıldı. Üniversitelerin özerkliği zayıflatıldı.”

DEVRİMCİLER KATLEDİLDİ

12 Mart’ın asıl hedefi kısa süre sonra ilan edilecek sıkıyönetimle birlikte devrimcilere karşı başlatılan “Balyoz Operasyonu” ile ortaya konuldu. Bu baskı ortamı karşısında sol hareket bir direniş mücadelesi başlattı. 12 Mart devrimcileri yok etme hedefi doğrultusunda, 31 Mayıs’ta Kürecik Radar Üssüne eylem yapma hazırlığındaki THKO üyesi devrimciler Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan asker tarafından öldürüldü. Aynı günlerde Maltepe’de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in bulunduğu ev kuşatıldı, üç gün süren kuşatmanın sonunda Hüseyin Cevahir öldürülürken, Mahir Çayan yaralı olarak ele geçirildi. Tutuklanan THKP-C ve THKO üyesi devrimciler, bulundukları Maltepe Askeri Cezaevinden tünel kazarak kaçtılar. Ulaş Bardakçı, 19 Şubat 1972’de İstanbul’da polis baskınında öldürüldü. Birlikte hareket eden THKP-C ve THKO militanları, darbeye karşı ortak mücadele başlattılar. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ertuğrul Kürkçü, Karadeniz’e geçerek, NATO’ya bağlı Ünye Radar üssünde çalışan ikisi İngiliz biri Kanadalı üç teknisyeni kaçırdılar. Rehinelerle Kızıldere köyüne geçen devrimciler, burada köy muhtarının evine ulaştılar. 30 Mart günü asker evi kuşattı. Evin çatısında Denizlerin salıverilmesi talebiyle görüşme yapan Mahir Çayan keskin nişancı tarafından katledildi.

TANIDIK İSİMLER SİYASETTE

12 Mart Muhtırası’na gidilen süreçte aktif rol oynayan siyasetçiler daha sonra AKP’nin kuruluşunda ve bugünkü rejimin inşasında da rol almaya devam etti. Dönemin MTTB Başkanı AKP’den bir dönem milletvekili seçilen ve Meclis Başkanlığı yapan İsmail Kahraman’dı. MTTB’nin İcra Kurulu Başkanı olan ismin de 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olduğu belirtilir. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin baş sorumlusu Fethullah Gülen de o dönem MTTB’de aktif olan isimlerdendi. Cemil Çiçek, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu gibi isimler üniversite yıllarını MTTB üyesi olarak geçirdiler.

***

Eski Fenerliler’in tüm izleri burada -Semra Kardeşoğlu- 

Günümüzde fotoğraf gezilerinin üssü olarak anılan Fener semtinin 300 yıllık geçmişi ‘Cümle Fener Burada’ sergisinde bir araya geldi.


Yüzlerce yıl İstanbul’un en zenginlerinin oturduğu semtler zamanla şehrin en yoksullarına ev sahipliği yapıyor. Bunun en bildik örneği Fener. Hafta sonu fotoğraf gezileri, Instagram çekimleri ya da kahve turları için sıkça ziyaret edilen semt, Fener Rum Patrikhanesi, Fener Rum Lisesi binaları ile derin bir geçmişin izlerini sunuyor. Bir dönem kentin en varlıklı Rumlarının yaşadığı semt uzunca süredir yoksulluğun merkez üslerinden biri olarak duruyor.

Merkezdeki bu semtin geçmişi, insanları, tarihteki önemi, güç, hırs, iktidar yarışında nasıl bir yer tuttu? Nereye gittiler? Tüm bu soruların peşine düşen Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED), sonuçları bir sergide bir araya getirdi. Osmanlı dünyasında Fenerli Rumların çok katmanlı tarihini ve kültürlerarası yaşam pratiklerini odağına alan sergi “Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” başlığını taşıyor.

FENER’DEN ‘ROMANYA’ VOYVADILIĞINA

Küratörler Namık Günay Erkal, Firuzan Melike Sümertaş ve Haris Theodorelis-Rigas tarafından hazırlanan sergi, 18. yüzyılın siyasi ve kültürel dönüşüm atmosferinde Fener’den Eflak ve Boğdan’a, oradan Boğaz kıyılarına uzanan geniş bir coğrafyada kurulan ilişki ağlarını ele alıyor. Sergide arşiv belgeleri, nadir kitaplar, haritalar, mimari çizimler ve üç boyutlu modeller aracılığıyla inceleniyor.

1719 yılında Bükreş’te yaşayan bir âlimin mektubunda dile getirdiği “Cümle Fener burada; artık İstanbul’u hatırlamıyorum” ifadesinden ilham alan sergi, İstanbul’un Haliç kıyısındaki Fener mahallesi ile Eflak ve Boğdan beylikleri arasındaki karşılıklı geçişkenliği ele alıyor. 10 ayrı bölümden oluşan sergide dışı sade içi ihtişamlı evlerin modelleri de dikkat çekiyor. Fenerlilerin, imparatorluk içinde kurdukları ilişki ağının ve güç dengelerinin yükselişi, çöküşünü adım adım heyecanlı bir iz sürerek takip edebiliyorsunuz.

Yabancı dil bilgileri ile Osmanlı Sarayı’na nasıl girdiklerini okuyor, bir tercümanın ailesinin burada nasıl yaşadığını bir tabloda görebiliyorsunuz. Fener’den Boğaz’ın en ucuna doğru yayılmalarını, resimlerden yapılan canlandırma ile takip ediyorsunuz. Fener’deki güzelim binaların yol için nasıl ortadan ikiye bölündüğüne içiniz sızlayarak bakıyorsunuz.

/././

BİRGÜN

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Mart 2026 -


 “Türkiye’deki yetkililer” değil, “tek yetkili”!-Mehmet Y.Yılmaz- 

AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak. Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor. Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.

Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü AmorT.C. vatandaşlarına vize serbestisi için Türkiye’nin üzerine düşenleri yapmadığını söyledi.

AB ülkelerine kısa süreli seyahat için Schengen vizesinin tamamen kaldırılması konusunun aslında tamamen Türk yetkililerin elinde olduğunu söyleyen Sanchez Amor, “görünüşe göre üst düzey yetkililer bu konuya pek ilgi göstermiyorlar. Türkiye’de yetkililer sorunu yeşil pasaportla ve hizmet pasaportuyla çözmeyi tercih ediyor” dedi.

Yeşil pasaport alabilecek olanların sayısını arttırarak bu işi çözmeye çalışmak ne kadar işe yarayacak, bilmiyorum.

Bu işin sonunda yeşil pasaport sahiplerine de vize zorunluluğu getirilmesine kadar varması kimseyi şaşırtmamalı.

Amor kibarlık yapıp “Türk yetkililer” demiş ama aslına bakarsanız bir tek kişiden, bir “tek yetkili”den söz ediyor.

“Türk yetkililerin” Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan işaret almadan tuvalete bile gidemediklerini bizim gibi o da biliyordur kuşkusuz.

Erdoğan’ın bu konuda iki görüşü var: Biri resmî görüşü, diğeri gayrı resmî görüşü!

“Resmî görüşü” belli: Anlaşmaya uymak için gerekli kriterleri yerine getireceğiz.

Gayrı resmî görüşü de belli: Boş verin, işimize bakalım, kriterler de nereden çıktı?

Nitekim 2022 yılının ocak ayının 14. günü AB Büyükelçileri ile düzenlenen toplantıdaki konuşmasında şunu söylemişti: “18 Mart Mutabakatı göç alanında iş birliği yanında, Türkiye – AB ilişkilerinde 5 alanda daha somut ilerleme sağlamayı hedefliyor. Özellikle vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konularında ilerleme kaydetmeliyiz. Biz bu çerçevede 72 kriterden kalan 6’sının karşılanması hususunda önemli mesafe kat ettik.”

Sözünü ettiği 18 Mart mutabakatı, 2016 yılında imzalanmıştı. Ahmet Davutoğlu, başbakandı.

Sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu, AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda “en geç ekim ayında Avrupa’ya vizesiz seyahat mümkün olacak” dediğinde salon alkıştan yıkılmış, ertesi gün yandaş medyada manşetler bu sevindirici haberi haykırmıştı.

Tarih 26 Ocak 2016 idi.

Aynı yılın 8 Mart günü, Davutoğlu tarihi daha da öne çekmiş, “Avrupa ile vize muafiyeti haziran ayında başlayacak” demişti.

İki ay sonra, 3 Mayıs günü Financial Times gazetesinde çıkan bir haber, Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa ile vize muafiyeti anlaşmasının, kendisini koltuğundan edebilecek sonuçlar doğurabileceğini yazıyordu.

Ve Davutoğlu’nun başbakanlığı da o ay içinde bitmişti.

“Yerine getirilemeyen” altı kriterden biri Türkiye’nin “terör suçları” ile ilgili tanımının netleştirilmesi.

AB bunu istiyor çünkü Türkiye’de tipini beğenmediğiniz birisini kolayca terörist, iltisaklı, aynı ağızla konuşuyor diye hapse atabiliyorsunuz.

Böyle suçlanan birisinin de vizesiz olarak gideceği AB, kapıya dayanıp, iltica hakkı istemesinden çekiniyor.

Ancak, AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak.

Mesela Osman Kavala’ya, Çiğdem Mater’e, Tayfun Kahraman’a, Can Atalay’a eziyet edemeyecekler.

Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı hapishanede tutmak mümkün olmayacak.

Bu durumda olan herkesin ismini yazmaya kalksam, bu köşe İstanbul telefon rehberine döner.

Onun için bu konu çözülürse, Erdoğan’ın sevmediği tipleri hapiste tutmak için başka gerekçeler uydurmak gerekecek ki bu da o kadar kolay değil.

Bir diğer konu, kişisel verilerin korunması meselesi. AB bu konuyu takip edecek kurulun “bağımsız” olmasını istiyor.

Erdoğan’ın talimatıyla yayınlanan yönetmeliğe göre kurulun dört üyesini bizzat Cumhurbaşkanı, 5 üyeyi de Cumhurbaşkanı’nın partisinin çoğunlukta olduğu TBMM seçecek.

Bu kurulun bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Milletvekilleri için hazırlanması gereken “etik yasası” ile, “yolsuzluklar ile mücadele konusundaki düzenlemeler” konusu ise konuşulmuyor bile.

Davutoğlu bu konuyu gündeme getirdiğinde fırçayı yemiş, bir daha da bu konuyu ağzına almamıştı.

Davutoğlu’na “böyle yaparsanız çalışacak belediye başkanı bulamazsınız”  diyen de Erdoğan’dan başkası değildi.

Erdoğan kamuoyunun önüne her çıktığında bu konuda çok kararlı görünüyordu.

Mesela 2019 yılının mayıs ayında adına “Reform Eylem Grubu” dediği bir gruba talimatı şöyle vermişti:

“Tüm başlıkları hazır hale getirin!”

Bu tarihten 5 yıl sonra 2024 yılının ağustos ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle konuşmuştu: “İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor!”

Bugün 12 Mart 2026. Hâlâ aynı noktadayız.

Sebebi de “ilgili kurumların tembelliği” değil.

Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor.

Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.

/././

12 Mart 1971’den bugüne… Güvenli devlet ve tekinsiz ülke -Mine Söğüt- 

Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.

Bir devlet hem güvenli hem de tekinsiz olabilir mi?

Eğer güvenli olmanın bedeli özgürlüklerden vazgeçmekse, olabilir. 

Hele güvenin ve tekinsizliğin ne olduğunu bağımsız zihinler değil de devlet otoriteleri tanımlıyorsa ve bu tanım geniş halk kitleleri tarafından hiç üzerine düşünülmeden kabul görüyorsa daha da kolay olabilir.

Bu ülke güvenli devlet fikriyle 12 Mart sayesinde tanıştı ve çoğulcu demokrasiye, özgürlüklere olanak tanıyan bir anayasadan fikren uzaklaşmaya, farklı görüşlerden olan siyasetçilerin ülke sorunlarına ortak çözümler bulma olasılığından kuşku duymaya ilk o zaman başladı.

Sokaklardaki anarşi öylesine bir boyuta gelmişti ki devletin yürütmede güçlü bir otoritesi olması gerektiğine ikna olma yoluna ilk o zaman girdi.

Meclisteki anlaşmazlıklar o kadar ayyuka çıkmıştı ki eşitlikçi bir koalisyon yerine merkezi bir liderliğin daha güvenli olacağı hissine ilk o zaman kapılmaya başladı.

Dünyadaki iki süper güç arasında çekiştirilen ülkede sokaklarda sağ sol çatışmaları yüzünden her gün gençlerin öldüğü bir kaos ortamında yaşanan politik çözümsüzlükler, parlamenter sisteme güveni azaltmaya ve “güçlü lider” isteğini beslemeye ilk o zaman başladı.

O güne kadar dünyanın en özgürlükçü anayasasına sahip olmakla övünen ülke, artık “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” diye sormaya ilk o zaman başladı.

Ve bu soruya en yanlış cevabı verdi.

Güvenlik uğruna, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden usul usul vazgeçti.

Bugün o soruya verilen o yanlış cevabın sonuçlarını en ağır şekilde yaşıyor.

12 Mart itibariyle “güçlü devlet” fikrine ikna olan, 12 Eylül’den sonra artık o özgürlükçü 61 Anayasası’na dönüp bakmayan, asker tarafından dayatılmış 81’ Anayasası’nı değiştirme vadiyle iktidara gelip ülkeyi külliyen anayasasız bırakacağı baştan belli bir otoritenin tehditlerini öngöremeyecek hale gelen bir çoğunluğun tercihiyle “güvenli devlet”le birlikte “tekinsiz” sisteme tam anlamıyla kavuştu.

Güvenli devlet tekinsizdir çünkü;

Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.

Güvenli devlet modelinde tüm toplumsal ve siyasal sorunlar bir tartışma ve uzlaşma alanı değil “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanabilir.

Devlet sistemi korumak için olağanüstü yetkilere, geniş bir gözetim hakkına ve güçlü bir yürütmeye sahip olmayı kendinde hak görür.

Güvenli devlette polis ve istihbarat yetkileri geniştir.

Sık sık olağanüstü hukuk araçları kullanılır.

Rahatça sıkıyönetim ve olağanüstü hâl ilan edilir.

Geniş terör yasaları çıkartılır.

Karar alma yetkisi yürütme organında toplanır.

Polis, istihbarat ve asker, siyaset üzerinde daha çok etkili olur.

Toplum devlet tarafından daha yoğun biçimde izlenir. Terörle mücadele adı altında özgürlükleri tartışma alanı daraltılır hatta yok edilir.

12 Mart 1971’de yani bundan tam 55 yıl önce güvenli devlet fikriyle tanışan ve güvenlik uğruna bağımsızlığından, özgürlüklerinden, adalet taleplerinden usul usul vazgeçmeye alışan bu toplum, bugün halkına hiç güven vermeyen bir devletle baş edebilecek gücü hâlâ “güçlü liderde” aramaya devam ediyor. Ve bu arayış güvenli devlet yapısının elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor

Belki de;

Güvenli devletlere değil özgürlükçü sistemlere, güçlü liderlere değil iyi kalpli yöneticilere ve güce ya da güvene değil adalete kıymet veren insanlara ihtiyacı olan şu dünyada korkunun egemenliğinden çıkmanın tek yolu cesur olmak değildir; sadece korkmamak yeterlidir.

/././

MAGA ne istiyor?-Ercan Uygur- 

Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.

Trump ikinci kez başkan olduktan bu yana ABD askeri güçleri Somali, Nijerya, Yemen ve Venezuela’da operasyonlar yaptı. ABD, Venezuela ve Kolombiya çevresindeki balıkçı teknelerini hâlâ bombalıyor ve bu ülkeler abluka altında.

ABD İran’ı İsrail ile birlikte Haziran 2025’te 12 gün boyunca bombaladı. 2026 Şubat ayının son günü ABD İran’a yine İsrail ile birlikte bir kez daha hava saldırıları başlattı. ABD İran'a uzun süredir zaten yaptırım ve ambargo uyguluyordu.

Bu operasyonlar ve saldırılar için ABD kongresinin onay vermesi gerekiyordu. Ancak böyle bir onay alınmadı. Üstelik, sıranın Küba, Grönland, Meksika, Kolombiya ve hatta Panama’ya geleceği konuşuluyor.

Halbuki Trump hem 2016, hem 2024 başkanlık seçimi kampanyalarında bırakalım yeni savaşları, var olan savaşları durdurma sözü verdi. Öyle ki, yakın yalaka çevresi ve de kendisi, “Nobel Barış Ödülü Trump’a verilmeli” kampanyası yaptılar.

Peki, Trump/ABD neden bir gerekçe ile bir yerlere saldırıyor? Kimine göre bu saldırılar Trump’ın inişli çıkışlı bozuk kişiliği ile ilgili. Kimine göre saldırıları teşvik edenler bazı danışmanlar, Trump hükümetinin bazı üyeleri ve İsrail.

Örneğin Venezuela harekatı konusunda etki eden kişi aşırı sağcı Dışışleri Bakanı  Rubio. Rubio’nun asıl derdi ailesinin terkettiği Küba ile. Castro önderliğinde gerçekleşen Küba devrimi ile çok zengin ailesi ABD’ye göçüyor. Bu nedenle Küba’ya da bir saldırı söz konusudur.

Kimilerine göre, iki İran saldırısında da İsrail’in ve de Trump’ın yakınındaki Yahudilerin önemli etkisi var. Birisi damadı Kushner. Diğeri Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi ve güçlü emlakçı Witkoff. Kushner ve Witkoff İsrail ile de temas halinde İran’la yapılan görüşmelerde ve verilen kararlarda ön sırada yer alıyorlar.

Kararlarda kişilerin, ülkelerin etkileri olabilir, vardır. Ancak asıl önemli etkiyi yapan iki unsur var. Bu ikisi elbette birbiriyle yakından ilişkili.

1) Trump’ı iktidara taşıyan siyasi tabanı, MAGA.

2) ABD ekonomisinin durumu, sanayisinin dünyadaki rekabet gücü.

MAGA nedir, ne ister?

Trump, 2016’da ve 2024’te Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı oldu, bu partinin belli bir oy oranı var. Trump bunu dikkate almak zorunda. Ancak Trump’ın asıl siyasi gücü lideri olduğu MAGA’dan geliyor.

MAGA, İngilizcesi ile “Make America Great Again” ifadesinin kısaltması. Türkçesi ile “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yap.” Bu ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Trump’ın popüler hale getirdiği bir slogan.

Trump bu sloganı 2024 seçimlerinde daha da çok vurguladı. MAGA son 12 yılda bir siyasi herekete de dönüştü. Cumhuriyetçi Parti içinde ama özellikle Trump taraftarları arasında önemli bir güce erişti. Lideri de elbette Trump. Şimdiki hükümetteki bakanların hemen tümü MAGA’cı.

Slogan olarak MAGA aslında daha eskilere gidiyor. Sloganı ilk olarak 1980 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Reagan küçük bir farkla “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yapalım” şeklinde kullanıyor. Trump, 2012’de sloganı kendi adına tescil ettiriyor.

MAGA’nın açılımından da anlaşıldığı gibi, bu sloganı kullananlar, ABD’nin eski muhteşem günlerini yitirdiğini düşünüyorlar. 1920’lerden başlayarak özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin tüm dünyaya hükmettiği günleri geri istiyorlar.

MAGA’cılara göre ABD’nin dünyaya hükmettiği dönem; yabancı etkisi, çoklu bozuk kültür ve kurumlar nedeniyle yitirildi. ABD’ye gelen göçmenler, sığınmacılar, özellikle Müslümanlar ABD’nin güzelim beyaz Hristiyan kültürünü ve düzenini bozdular.

MAGA’cılar küreselleşme ile ABD’nin ekonomik yapısının bozulduğunu düşünüyorlar. Özellikle Çin gibi Asya ülkeleri, düşük ücretlerle üretim yapıp ABD’yi mallarıyla istila ettiler. ABD’li işçileri işsiz bıraktılar.

Demek ki MAGA’cılar, ABD’nin artık rekabetçi ve dışa açık bir düzende dünyaya ekonomik olarak hükmedemediğini vurguluyor. Haklılar mı? Evet. Aşağıda sanayi üretimlerini karşılaştırarak bu konuyu açıklıyorum. Öyleyse çözüm ne?

İktidarlar, hükümetler “Öncelikle America” (America First) demeli. Bu bağlamda ABD küresel işbirliğini (örneğin çevre ve iklim konularında) ve uluslararası kurumları dikkate almamalı.

Göçmenler, sığınmacılar engellenmeli, geri gönderilmeli. Trump, 2017’de başlayan ilk döneminde Müslüman göçmen ve sığınmacılara kapıyı bir ara tümüyle kapatmak istedi. İlk döneminde de, 2025’te başlayan ikinci döneminde de çok sayıda göçmen ve sığınmacıyı sınır dışı etti, hâlâ da ediyor.

MAGA’cılar ABD sanayisi için korumacı önlemler alınmasını isterler. Burada ilk akla gelen gümrük tarifelerinin yükseltilmesidir. Trump her iki döneminde de tarifeleri yükseltti, tarifeleri politika oyuncağı yaptı.

Şimdi gelelim MAGA’cıların bazı özelliklerine ve dış müdahalelere ilişkin tercihlerine. 

1) YouGov (15 Mayıs 2025) tarafından yapılan anketlere göre, Cumhuriyetçilerin yüzde 50 - 60 oranında bölümü kendisini MAGA’cı olarak tanımlıyor. Aynı anketlere göre bunlar genellikle beyaz, hristiyan, muhafazakar kişilerdir. Oransal olarak erkekler kadınlara göre daha fazladır.

2) Önemli bir MAGA’cı olan Sadler (2 Mart 2026) makalesinde şöyle diyor: “Trump’ın, İran’a ağır bir ders verdikten sonra, Grönland’ı da alması (işgal etmesi) gerekir. Bunu korkak ve tereddütlü Avrupalılara rağmen yapmalıdır. Biz, omurgası olan tek süper gücüz.”

3) ABD’nin diğer ülkelere müdahalesi konusunda Politico (28 Ocak 2026) bir anket yaptı ve Trump’a oy verenlere şu soruyu sordu: “Sizce ABD hangi ülkelere askeri müdahale yapmalıdır?” Ankete katılanlara 10 ülke adı verildi, isterlerse başka ülkeler de ekleyebilirlerdi.

Trump’a oy verenler içinde kendisini MAGA’cı olarak tanımlayanlar da vardı elbette.

Sonuçlar şöyle: Soruya yanıt verenlerin yüzde 65’i en az bir ülkeye askeri müdahale istiyordu. Birden çok ülkeye müdahale isteyenler çoğunlukta idi. Müdahale istenen ülkelere verilen oyların dağılımında İran önde geliyordu:   

Anket sonuçlarına göre, MAGA’cılarda askeri müdahale isteği daha yüksek idi. Örneğin, İran’a müdaheleyi Trump seçmenlerinin yüzde 50’si isterken, MAGA’cıların yüzde 61’i istiyordu. MAGA’cı müdahale isteği diğer ülkelerde de daha yüksekti.

Şöyle bir sonuç çıkıyor: Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.

MAGA’cıların bir bölümünün de bu sürece karşı çıktığını vurgulamak gerekir.

Sanayinin gücü; ABD, AB ve Çin’de sanayi üretimi

Şekil 1’de AB, ABD ve Çin’de sanayi üretimi miktarının son 15 yıllık seyri yer alıyor. Sanayi üretimi, bir ülkenin üretim gücünü ve iç ve dış piyasalarda rekabet ederek hakim olma becerisini gösterir.

Şekil 1’deki veriler, zaten mevsimlik etkilerden arındırılmış olan aylık verilerden 6 aylık ortalamalar ile ifade edilmiştir. Burada amaç trendden arızi sapmaları elemektir.  

Şekilde ilk göze çarpan, Çin’in sanayi üretimini son 15 yılda üç kattan fazla arttırmasıdır. ABD’nin sanayi üretimi 2011’e göre yüzde 8,5 artmıştır. Ancak ABD sanayi üretimi, 2015’teki zirvesine daha sonra hiç ulaşamamıştır.

AB ise son 15 yılda sanayi üretimini yüzde 3 arttırabilmiş görünüyor. Haliyle iç ve dış piyasalara hakimiyeti görece oldukça azalmıştır. ABD’nin Avrupa’ya “zayıfladı” gözüyle bakmasının önemli nedeni budur. 

Sanayi üretimini yalnızca miktara göre değil, teknolojik ilerlemesine göre de değerlendirmek gerekir. Birçok göstergeye göre Çin, AB ve ABD’ye göre teknolojik ilerleme konusunda da çok öndedir.  

Bir kez daha şu sonuca varıyoruz; Çin, hem ABD, hem AB’ye göre sanayi gücünü çok geliştirmiş, haliyle küresel gücünü de çok yükseltmiştir. ABD bu güce bir süredir erişemediğini gördüğü için Çin’i askeri müdahaleleriyle geriletmeye çalışıyor.

Bunu, doğrudan Çin’e müdahale edemediği için, başka yollar ve ülkeler yoluyla yapmaya çalışıyor. Venezuela ve İran’a askeri müdahaleleri Çin’in petrol ve enerji kaynaklarını kısmaya çalışması olarak da görülmelidir.

ABD askeri müdahaleleri Çin de dahil tüm ülkelere bir gözdağı olarak görülmelidir. Ancak uzun vadede ekonomik güç, gözdağı ile sağlanmıyor. Tüm dünyaya yaşattığı enerji ve su sorunları ve demokrasiden uzak tavırları ABD’nin itibarını da götürüyor.

-----

Kaynaklar

Politico (28 Ocak 2026) Trump voters support military intervention in more countries”https://www.politico.com/news/2026/01/28/trump-is-threatening-strike-iran-his-supporters-wouldnt-mind-00752821

/././

Öne Çıkan Yayın

Cerrah gitti, müteahhit geldi + Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi -Evrensel Manşet-14 Mart 2026-

  Cerrah gitti, müteahhit geldi   Cerrahpaşa yıkıldı, doktorlar gönderildi, temeli ancak 3 yıl sonra atıldı. Türkiye’nin en önemli üniversit...