9 Eylül 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -9 Eylül 2026-


Yunus Emre Vakfı soygunu Macaristan’a uzandı: “Uluslararası bir skandalın parçası olabilir”-İsmail Arı- 


Naylon faturalarla soyulan Yunus Emre Vakfı'nda yaşanan yolsuzluklar Macaristan’a uzandı. Macaristan basınında, Macaristan vatandaşları hakkında gerçeğe aykırı faturalar düzenlendiği ve bunun “Uluslararası bir skandalın parçası olabileceği” belirtildi.https://www.birgun.net/haber/yunus-emre-vakfi-soygunu-macaristana-uzandi-uluslararasi-bir-skandalin-parcasi-olabilir-733788

***

Sosyal medya mercek altında -İsmail Arı- 


Emniyet ve Jandarma, 2025’te 600 binden fazla sosyal medya hesabını incelemeye aldı. 210 binden fazla sosyal medya kullanıcısı hakkında adli soruşturma başlatıldı ve açılan soruşturmalarda binlerce kişi gözaltına alındı.https://www.birgun.net/haber/sosyal-medya-mercek-altinda-733671

***

Ben bu çağdan nefret ettim etimle tırnağımla nefret ettim*-Funda ALP**- 

İnsan en çok ölürken yalnızdır. Ölümün doğasıdır bu, yadırganacak bir mesele değildir. Ama bir insan yalnızlıktan ölüyorsa durup bir düşünmek gerekir. Hayır, burada kastettiğim ölen kişinin ardında bıraktığı tarif edilmez kederi yok sayarak kötülüğün sınırlarını zorlayan ve erken bir ölüme alelacele suçlu arayanların mide bulandırıcı bir iştahla diline doladığı yalnızlık değil.


Antigone’nin uzlaşmaz yalnızlığından söz ediyorum ben. Mümtaz’ın sevincinde de ıstırabında da biteviye yaşadığı yalnızlıktan.  Raskolnikov’un hummalı yalnızlığından. Söyleyecek sözlerini bir türlü söyleyemeyen Hasan Şevket’in onu bir rakı kadehinde boğan yalnızlığından. Nemecsek Ernő’nun hayalperest çocuklara özgü yalnızlığından. Serhat Kılıç’ın yalnızlığından söz ediyorum. Onun ele avuca sığmaz tutkusuna bir türlü karşılık vermeyen bir dünyada yaşadığı saf yalnızlıktan.

Tutkulu insanların ortak özelliği makul bir mutlulukla yetinmemeleridir. Akşam yemeğinde ikinci bir tabak, bir eş, çoluk çocuk, onsuz eksik olan davetler, ödüller, alkışlar yetmez onlara. Çünkü içlerindeki cevher eşsizdir, o kıymetli öz tükenmek bilmez, bu yüzden birle yetinmez onlar, ikiyle üçle yetinmez, daha fazlasını yapmaya çalışır, dünyanın verdikleriyle değil, dünyaya verebilecekleriyle ilgilenir. Serhat gibi.

Serhat belli ki içindeki cevheri yaşamının merkezine koymuş. O kadar ki ülkede bütün evlerde, dünya görüşleri fark etmeksizin onun oynadığı rollerden bahsedildiğinden, adını bilmeseler bile Serhat’tan izledikleri karakterleri anan, paylaşan, birbirine hatırlatan yüz binlerce seveni olduğundan eminim. Sevilmekle ilgilenmiştir muhakkak ama yetinmemiş. Her şeyi yapmış, her şeyin fazlasını yapmış, hayal kurmuş, hayallerinin peşinden koşup onu gerçekleştirecek cesareti göstermiş, bu uğurda nice kurbağalar öpmüş, yani ısrar etmiş. Oysa bir ya da daha çok mülkü, onu çalışmaya mecbur bırakmayacak kadar parası, reddetme özgürlüğü, canı ne zaman isterse çıkabileceği seyahatler,  uzun yaşamakla ilgili türlü yatırımı ve sancı çekmediği bir hayatı olabilirmiş, ama kendi makul mutluluğunu seçmemiş. Ne tuhaf değil mi?

Bu çağda haysiyetli bir hayatı seçmek süper kahraman olmak kadar gerçek üstü. Haysiyetli insan öleceğini bilir bu yüzden de ölmeden önce ev almak yerine gider Ankara’da açtığı tiyatro okuluna, kötü bir uyarlama yapmayacağım diye kafaya koyup da sahnelediği bir oyuna, belki giriştiği ama yarım bıraktığı bir filme varını yoğunu yatırır. Çünkü merkezde hep o içinde tutamadığı cevher vardır.

Not: Serhat artık sessiz, bize cevap veremez, itiraz edemez, ben öyle hissetmedim diyemez. Artık kendini anlatamayacak bir insanı anlamaya çalışmakla yazanın kendi hikâyesini ona giydirmeye çalışması arasındaki sınır çok ince. O ince sınırı ihlal etmediğimi umarak yazacağım aşağıdaki cümleleri.

***

Bu çağda haysiyetli bir insan olmakta ısrar etmek diyordum…

Sevenleri muhakkak onu korumaya çalışmıştır, parasını harcamasın, elindekini avcundakini tüketmesin, risk almasın, sağlığına dikkat etsin, başını derde sokmasın diye canını dişine takmıştır. Ama bir derdim var bin dermana değişmem demiştir Serhat. Sonra çoğalan ve ölmeyen bir kanser hücresi gibi çoğalmıştır derdi tasası. O zaman daha çok çalışmıştır, daha çok kurbağa öpmüştür, sonra da kimselerin fark etmediği o hücre başına buyruk sızmıştır damarlarına, gövdesini canından can gidecek kadar tepeden tırnağa bir ağrı sarmıştır. Tahammül etmeye çalışmıştır, etmiştir de neden etmesin ki? Cevher onda. Yakınmamıştır, sevenlerinden gayri kimselere söylememiştir ağrısını. Ahh…

“Oh, Captain! This world is wild at heart and weird on top.” (David Lynch/Wild At Heart)

Bilen bilir, bizim sektörümüz bir çeşit sabır laboratuvarıdır, acımasız ve tekinsizdir. Makinenin bile bir çalışma esası vardır, bakımı yapılır, arıza vermemesi için yatırım yapılır, güncellenir, bunlar yoktur bizim işimizde. Sektör aşırılık sevmez, yakınmak sevmez, halden anlamaz, yalan vardır, dolan vardır, hırsız vardır, arsız vardır, zorba çoktur, ama hasta yoktur. Eğer işe yaramıyorsan kalemini kırmaları bir dakikaya bakar, belki bir dakika bile değil. Çünkü bir film ya da dizi setinin yakıtı paradır, insan kaybedilir ama para tövbe haşa. Bilirsin bunları, rağmen çalışırsın, rağmen devam edersin, çünkü başka bir şey yapmayı bilmezsin, yeni bir yol bulmak için de yeterince zamanın yoktur. Bir dizinin 120 dk olduğunu, sadece 5 iyi ihtimalle 6 günde yazıldığını, çekildiğini, kurgulandığını düşünürseniz zaten benim daha fazla işimizi tarif etmeme gerek kalmaz.

***

Bir oyuncu yaş aldığında, eskisi kadar güçlü olmadığında kurt ona ne yapar? İlk taşı atmak için günahsız olmayı umursamaz, atar taşı var gücüyle, yaralanırsın, hayret edersin. Hani düşersin de birkaç saniyeliğine donar kalırsın. Öyle bir hayret, düşmüşsün gibi. Kalkmaya çalışırsın.  Çünkü cevher sende, tükenmeyecek belli, ihtiyacın olan sadece biraz zaman. Halbuki bize hediye ettiğin yılların ve yılların hesabını kessek, biraz zamanın lafı mı olur?

Olur, bozuk hücre çoğalır, ağrın o cevherin içine yerleşir, adım atamaz olursun, omuzların çöker. Ama gözlerin hala çocuk hayretiyle apaçıktır, fazlasını görür, fazlasını düşünür, daha çok farkına varırsın, giderek karışamazsın hayata, hayallerine inandırdığın için sevdiklerinden utanırsın, sonra yalnızlıktan…

Serhat Kılıç’ın nasıl öldüğüne dair türlü haber, türlü yayın yapıldı. Bazıları ahmakça, bazıları arsız, bazıları acımasız. Oysa anlaşılmayacak bir şey yok; insanın dünyadan beklediği ve dünyanın vermedikleri arasındaki uçuruma düştü Serhat.

I like my town with a little drop of poison/Nobody knows they're linin' up to go insane/ I'm all alone/ I smoke my friends down to the filter/But I feel much cleaner after it rains. (Tom Waits/ Little Drop of Poison)

Serhat’la yirmi sene önce tanışmıştım, sektör henüz yukarıda anlattığım kadar akıl dışı bir hale gelmemişti, umudumuz vardı, biz Polis’i henüz çekmiştik, Serhat Ankara’dan yeni gelmişti, ışıldıyordu. Bugün neden Leyla ile Mecnun’da ya da Şubat’ta beraber çalışmadık diye hayıflandım, ne kadar yakışırdı diye düşündüm, eksik hissettim. Neyse ki Onur hem Şeref Bey’de hem de Topal Şükran’da çalıştı Serhat’la. Serhat bir kısa film yapmak istiyormuş, geçenlerde anlatmış Onur’a, birlikte yapalım demiş. Onur bana bugün yapalım dedi, birlikte yapalım.

***

Bugün dostlarının Serhat’ı uğurladığı tören boyunca Antigone aklımdan çıkmadı. Antigone’nin Kreon’a söylediklerini kendimle birlikte size de hatırlatmak isterim…

“Nasıl olacak benim mutluluğum? Payına düşen o küçük mutluluk lokmasını dişleriyle koparıp almak için her gün ne sıkıntılar çekmesi gerekecek Antigone’nin? Söylesenize, kimlere kendisini satacak? Başını çevirip, kimlerin ölmesine izin verecek? Kimlere yalan söyleyecek? Hangi iğrenç gülümsemeyle geçiştirecek günü? Hayır, ben sizin o 'mutluluk' dediğiniz şeyi istemiyorum! Her şeyin eksiksiz, lekesiz ve sonsuz olmasını istiyorum. Eğer bu dünyada buna yer yoksa, o zaman yaşamak da istemiyorum!" (Jean Anouilh)

Güle güle Serhat. Arkanda bıraktığın dünya hala senin gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.

*Cahit Zarifoğlu

** Senarist

/././

42 yıl sonra Yılmaz Güney’e yeniden bakarken: Gülüşüne hayranım -Ümit Kartoğlu- 

Ömrüne sığdırdığı filmler, kitaplar ve karakterlerle egemenlerin karşısında ezilenlerin hikayesini anlatan Yılmaz Güney, ölümünün 42. yılında hala sinemasıyla, yazdıklarıyla ve direniş diliyle yaşıyor.

Yaşasaydı, bugün 89 yaşında olacaktı. Kim bilir, kaleminden daha kaç hikaye, kamerasından daha kaç film, oyunculuğundan daha kaç unutulmaz karakter çıkacak, hangi haksızlıkların, hangi toplumsal sorunların üzerine gidecek, hangi yaralara ışık tutacaktı?

Ama eminim, hala çok güzel gülüyor olacaktı…

Yılmaz Güney’i 42 yıl önce bugün (9 Eylül 1984) çok genç yaşta kaybetmemiz, onun efsanevi filmografisi kadar imajını da yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Yaptığı söyleşileri ve hakkında yazılanları yeniden okudum. Bu inceleme sırasında yeni keşfettiklerim oldu. Kitaplarının hepsini olmasa da bir kısmını, uzun uğraşlar sonunda saklandıkları köşelerden çıkardım; göz gezdirdim, bazı bölümlerini okudum. Umut, Umutsuzlar, Acı, Ağıt, Arkadaş, Sürü ve Yol filmlerini yeniden seyrettim. Bu süreçte iki yeni dost kazandım: Şûle Demirezen ve Tahir Yüksel. Önümüzdeki iki hafta boyunca bu köşede, onlarla yaptığım Yılmaz Güney’li söyleşiler yer alacak.

ZAHİT BİZİ TAN EYLEME

Yılmaz Güney’in filmleri bende derin izler bırakmıştır. Seyrettiğim her filmin ayrı bir anısı vardır.

Ağıt filminde jenerikle birlikte başlayan o müzik, Çobanoğlu'nun yaralı halde köy doktorunun kurşunu çıkarmaya çalıştığı sahnede “Zahit bizi tan eyleme” diye söze bürününce, tüylerimin diken diken olduğunu unutmadım hala. Her ne kadar Çobanoğlu'nun yoldaşlarının bu nefesi söylerken yakın çekimlerde ortaya çıkan ses ve görüntü uyuşmazlığı o yaşımda bile dikkatimi çekmiş olsa da bendeki heyecan perdedeki olumsuz her şeyi silmişti. Nefes, filmin en çarpıcı ve anlam katmanı en zengin müzikal tercihlerinden biri olarak içime işlemişti. Yıllar sonra, Muhyi’nin bu nefesinin hikayesini Tahir Yüksel’in “Yılmaz Güney - Endişesiz bir ülke, endişesiz bir dünya için” kitabında okuyacaktım. Yılmaz Güney’in asistanı Ahmet Soner, Ağıt’ın çekimleri sırasında akşam yemeklerinde herkesin sırayla bir türkü söylediğini anlatıyor. Güney’in en çok söylediği türkülerin, ‘Baba bugün hava neden bulanık?’ ve ‘Satarım bu canı da alırım seni, çıkarım dağlara da kurt yesin beni’ olduğunu söylüyor: “Ben Ruhi Su’dan söylerdim: Dadaloğlu, Kul Himmet, Muhyi... ‘Zahit bizi tan eyleme, hak ismin okur dilimiz’ nefesini çok beğenmişti, filmde kullanmak istemişti. Her sabah minibüsle çekime giderken, türküyü oyunculara ezberletmeye çalışıyordum: ‘Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile taşramızdan sormak ile kimse bilmez ahvalimiz...’ Tiyatro oyuncusu olan Atilla Olgaç öğrenebildi sadece. Diğer oyuncularda kulak yoktu. Ameliyat sahnesinde bu türküyü kullandık. Filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi. Film bu türkü yüzünden Sansür’e takıldı.” Soner’in anlattığı, oyuncuların nefesi ezberleyemeyişi, sahnedeki ses ve görüntü uyuşmazlığını açıklıyordu…

EZOPİK DİL

Güney, Race&Class’ta yayınlanan Alfreda Benge’ye verdiği röportajda, sansürle nasıl sınırlandığı ve sınırlamaları nasıl aştığına ilişkin soruya, filmlerde Ezop dilini kullandığını söylüyordu:

“Film yapımcılığımızın ilk adımından itibaren temel kaygımız yeni ifade biçimleri, yeni bir dil bulmaktı. Bunu seyircimizle bir ilişkimiz olduğu gerçeği üzerine inşa etmemiz gerekiyordu -popüler bir oyuncu olmam bu bağlantıyı yarattı. Yüzümle, gözlerimdeki ifadeyle, hatta diyalogları atlayarak, kelimeleri dışarıda bırakarak kendimi ifade etmenin gizli yollarını bulmalıydım. Kısacası ben ve dinleyicilerim arasında, açıkça bir şey söylemesem bile ne demek istediğimi anlayacakları şekilde ortak bir dil oluştu. Bu, benim kendimi koruma yöntemimdi. Filmlerimde Ezop dilini kullandım. Müsaadenizle bu iletişim tarzıma dair bir örnek vereyim. 1971'de bir önceki faşist askeri yönetimi devralmamızdan sonra yapılan bir filmde, halkımıza yapılan baskılara karşı duygularımı şu şekilde ifade etmeye çalıştım: Kör bir adam silah kullanmayı öğrenir; etrafına bir sürü çan koyarak ateş etmek için kendi kendini eğitir ve bu çanların sesinden hedefini belirleyip ateş etmeyi başarır. Kör bir adam direnmeyi böyle öğrenir. Halkım bu sahneden şunu anladı, ‘Yılmaz Güney bize bütün imkanlarımızın boşa çıkabileceğini, tüm silahlarımızın elimizden alınabileceğini ama yine de her zaman direnmek için yeni yollar bulmanın mümkün olduğunu söylüyor. Yeni çözümler asla tükenmez, her zaman bir yol olmalı.’ Ve mesaj hedefine ulaştı. Dışarıdan bakıldığında ise film, western'i andıran mütevazı bir eser.”

Güney’in sözünü ettiği film, Acı filmidir.

Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi

SİNEMA KARİYERİ GÖLGESİNDEKİ YAZARLIK

Yılmaz Güney, 1956'da yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” isimli öyküsünde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanmış ve 1961'de bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezasına mahkum edilmişti. Kaleme aldığı ilk kitap Boynu Bükük Öldüler, her ne kadar 1972 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandıysa da Güney’in yazdığı kitaplar nedense sinema kariyerinin gölgesinde kalmıştır. Bende derin izler bırakan Selimiye Üçlemesi diye bilinen Hücrem - Salpa - Sanık kitaplarıdır. Salpa, bu üçlemenin en ilginç ve edebi açıdan en canlı kitabı. Bir diğeri, Güney Dergisi’nde Haslet Soyöz’ün çizgileriyle yayınlanan Oğluma Hikayeler’in 1979’da bir araya getirildiği kitaptır. Kitabın en güçlü yanı, Güney’in politik ve toplumsal bakışını didaktik bir söyleme teslim etmeden, gündelik hayatın küçük olayları üzerinden aktarmasıdır. Bu yönüyle Oğluma Hikayeler, yalnızca çocuklara anlatılan hikayeler değil, bir babanın oğluna nasıl bir dünya bırakmak istediğine ilişkin kişisel ve toplumsal bir tanıklıktır.

Yılmaz Güney’in Güney Aylık Kültür ve Sanat dergisinin Ocak 1978’de yayınlanan ilk sayısındaki Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven başlıklı Oğluma Hikayeler dizisinin ilk hikayesi

KİM NE DEDİ

Türkiye’de Güney’le ilgili yapılan incelemeler arasında, Mehmet Ergün’ün Bir Sinemacı ve Anlatıcı Olarak Yılmaz Güney kitabı, Yılmaz Güney üzerine erken dönemde yapılmış en dikkat çekici ve kapsamlı incelemedir. İnceleme, sinemamızın gelişimi içerisinde Yılmaz Güney’in yeri, sanat anlayışı, sinemacı ve anlatıcı yönlerini içeren dört ana eksen etrafında oluşturulmuş. Bu anlamda Ergün’ün incelemesi, Güney’i daha çok politik kimliği ya da biyografisi üzerinden ele alan kitaplardan ayrılıyor. Ergün’ün kitabı, Güney hakkında sonradan yazılmış nostaljik/efsanevi metinlerden farklı olarak, onun sanatını henüz tarihe mal olmuş bir figür haline gelmeden önce çözümlemeye çalışan öncü bir çalışma.

 1978’de Doğrultu Yayınevi’nden yayımlanan Mehmet Ergün’ün öncü incelemesi: Bir sinemacı ve anlatıcı olarak Yılmaz Güney. Kapak düzeni ve Mehmet Ergün’ün fotoğrafı: İsa Çelik.

Yılmaz Güney’in dünya sinemasındaki yerini belki de en iyi, onu kendi ülkesinin sınırlarının dışından değerlendiren sinemacılar ve eleştirmenlerin sözleri anlatıyor. 1982 Cannes’da Yol ile Missing (Kayıp) filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşan Costa-Gavras onu “en önemli Türk yönetmen” olarak görürken, Richard Corliss TIME dergisinde onu doğrudan “dünya çapında bir sinemacı” olarak tanımlıyordu. The Guardian’dan John Patterson ise yıllar sonra Cafer Penahi’nin “This Is Not a Film” adlı filmini değerlendirirken, Yılmaz Güney’i doğrudan bir karşılaştırma noktası olarak ele alıyor; Güney’i “Türk sinema idolü ve muhalif yönetmen” olarak tanımlıyor ve “Yol” filmini başyapıt olarak nitelendiriyordu.

Costa GAVRAS, Yılmaz GÜNEY, Vittorio GASSMAN, 35. Cannes Film Festivali ödül töreninde, 1982

Hintli sinema ve radikal siyaset üzerine yaptığı derinlemesine analizlerle tanınan ödüllü kıdemli bir film eleştirmeni, yazar ve kültür tarihçisi Vidyarthy Chatterjee ise, Umut filminin 50. yılı dolayısıyla yazdığı yazıda şöyle diyordu:

“Yılmaz Güney’in olağanüstü ve çok yönlü dehası, Türkiye’nin en popüler sinema kahramanı olarak geçirdiği uzun bir dönemin ardından yönetmenliğe adım attığında, onu dikkate alınması gereken bir isim haline getirdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk devleti ve toplumunun tarihinde Güney, sadece öncü bir sinema kişiliğinden çok daha önemli bir yere sahiptir. Filmlerinde sıkça işlediği “alt tabaka” sakinlerine duyduğu derin sempati, ordu, polis, yargı ve cezaevi sistemi gibi devlet iktidarının sembollerine karşı gösterdiği şiddetli muhalefetle birleşince, onu tam anlamıyla bir halk kahramanı haline getirdi.”

2011 yılında, Harvard Film Arşivi için Yılmaz Güney’le ilgili Çirkin Kral’dan Umutsuzluğun Şairine başlıklı büyük bir retrospektif serginin küratörlüğünü yapan, önde gelen film programcısı ve yazar David Pendleton, Güney’in “şaşırtıcı görselliğin, dinamik hikaye anlatımının ve siyasi kararlılığın ustası olduğunu söylemektedir.

HAFTAYA Şûle Demirezen’le Dayım Yılmaz Güney

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Eylül 2026-

OECD 2026 Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı: Türkiye’de vergi politikaları ne durumda?-Murat Batı-

OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok. Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var. Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş.

OECD, 8 Eylül Salı günü öğlen “Tax Policy Reforms 2026: OECD and Selected Partner Economies” başlıklı 76 sayfalık Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı.

https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2026/09/tax-policy-reforms-2026_96b6be0a/43d18a55-en.pdf

Raporda esas olarak 2025 takvim yılı içinde uygulamaya konulan ya da açıklanan vergi politikası değişiklikleri inceleniyor. Kapsamı da oldukça geniş; tüm OECD ülkeleri dahil toplam 92 ülke ve yargı alanındaki vergi düzenlemeleri karşılaştırılıyor.

Tüm ülkeleri detaylı incelemek yerine ilk etapta Türkiye ile ilgili kısımlarına biraz daha dikkatli baktım.

Türkiye açısından raporda özellikle sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi, kira gelirleri, dijital hizmet vergisi, yatırım teşvikleri, küresel asgari kurumlar vergisi ve KDV istisnaları öne çıkıyor.

Ancak Türkiye’ye geçmeden önce raporun ortaya koyduğu genel tabloya kısaca bakalım. 

Türkiye açısından ilk sorun hâlâ enflasyon

Raporun Türkiye açısından dikkat çeken ilk tespiti vergi düzenlemelerinden önce, makroekonomik görünümle ilgili olmasıdır.

OECD, 2025 yılında küresel ölçekte enflasyonun gerilediğini ancak bazı ülkelerde merkez bankalarının hedeflerinin üzerinde kalmaya devam ettiğini belirtiyor. Bu ülkeler arasında Brezilya, Türkiye, Birleşik Krallık ve ABD özellikle sayılıyor.

Benzer bir tablo faizlerde de görülüyor. OECD’ye göre 2025 yılı sonunda politika faizleri ABD, Birleşik Krallık, Brezilya, Meksika, Güney Afrika ve Türkiye’de yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde kalmaya devam etmiş.

Bunun vergi politikası açısından da önemi var. Çünkü yüksek enflasyon yalnızca mal ve hizmet fiyatlarını artırmıyor; vergi tarifelerinden istisna ve indirim tutarlarına, sermaye gelirlerinin reel getirisinden vergi yükünün dağılımına kadar pek çok alanı doğrudan ya da dolaylı biçimde etkiliyor.

OECD’nin bu noktada üzerinde durduğu kavramlardan biri de mali sürüklenmedir (fiscal drag). Basitçe ifade edersek, gelir vergisi tarifesindeki dilimler enflasyona uygun biçimde güncellenmezse, kişinin reel geliri artmasa bile nominal gelirindeki artış nedeniyle daha yüksek vergi dilimine girmesi mümkün. Böylece herhangi bir vergi oranı artırılmadan da kişinin üzerindeki vergi yükü artabiliyor.

Raporda bu durum Birleşik Krallık, Güney Afrika ve Hollanda örnekleri üzerinden ele alınıyor. Türkiye ise bu ülkeler arasında sayılmıyor. Dolayısıyla OECD’nin Türkiye bakımından doğrudan bir “mali sürüklenme” tespiti yaptığını söylemek doğru olmaz. Ancak rapor, özellikle yüksek enflasyon ortamında vergi tarifelerinin enflasyon karşısındaki durumunun neden önemli olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Ancak OECD Türkiye açısından net bir tespitte bulunmasa da ülkemizde mali sürüklenme etkisinin var olduğunu pekâlâ söyleyebilirim. 

Dolaylı vergilerimiz OECD nezdinde de çok yüksek

OECD’nin vergi yapısına ilişkin karşılaştırmasında Türkiye açısından her daim dikkat çeken bir husus var: dolaylı vergilerin ağırlığı.

OECD genelinde vergi gelirlerinin GSYH’ye oranı 2024 yılında ortalama yüzde 33,7’den yüzde 34,1’e yükselmiş. Verisi bulunan 36 OECD ülkesinin 22’sinde bu oran artarken 13’ünde azalmış, bir ülkede ise değişmemiş.

Ancak asıl dikkat çekici olan vergilerin hangi kaynaklardan toplandığıdır. Çünkü ülkelerin vergi yapıları arasında önemli farklılıklar var. Bazı ülkelerde gelir ve kurumlar vergileri, bazılarında sosyal güvenlik katkıları, bazılarında ise KDV ve ÖTV gibi mal ve hizmetler üzerinden alınan vergiler daha ağırlıklı. OECD de gelir düzeyi yükseldikçe kişisel gelir vergileri ile sosyal güvenlik katkılarının ağırlığının genel olarak arttığını; orta ve düşük gelirli ülkelerde ise mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin daha önemli bir gelir kaynağı olduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin yeri de bu açıdan oldukça kritik bir noktadadır. Raporun 16’ncı sayfasındaki Şekil 2.2’de Türkiye, gelir vergilerinin ya da sosyal güvenlik katkılarının baskın olduğu ülkelerden ziyade mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin ağırlığının yüksek olduğu ülkeler arasında yer alıyor.

Aslında bu, bizim uzun zamandır bildiğimiz bir mesele. Ancak OECD’nin ülkeleri yan yana koyduğu grafikte Türkiye’nin konumunu görmek, dolaylı vergilerin vergi sistemimizdeki ağırlığını bir kez daha açık biçimde ortaya koyuyor.

Mevduat, fon ve tahvil gelirlerinde düşük stopaj dönemi sona erdi

Türkiye’ye ilişkin rapordaki en somut tespitlerden biri sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi konusundadır.

OECD, Türkiye’nin 2020-2025 döneminde çeşitli sermaye gelirleri için uyguladığı indirimli stopaj oranlarını sona erdirdiğini ve stopaj oranlarını artırdığını belirtiyor.

Raporda oranlar da ayrıntılı biçimde veriliyor. Buna göre özel sektör tahvillerinden elde edilen gelirlerde stopaj oranı, vadesi bir yıla kadar olanlarda yüzde 15, bir yıl ve üzerindeki vadelerde yüzde 10. Yatırım fonu katılma paylarından elde edilen gelirlerde ise oran yüzde 17,5.

Mevduat faizlerinde de vadeye göre farklı oranlar uygulanıyor. Altı aya kadar vadeli mevduatta yüzde 17,5, bir yıla kadar vadede yüzde 15, bir yıldan uzun vadede ise yüzde 10 stopaj söz konusu. Varlığa ve ipoteğe dayalı menkul kıymetlerden elde edilen gelirlerde uygulanan oran da yüzde 10.

Buna karşılık devlet tahvili, Hazine bonosu ve kira sertifikalarından elde edilen gelir ve kazançlara uygulanan geçici yüzde sıfır stopajın süresi uzatılmış.

Dolayısıyla burada yön oldukça açık. OECD de Türkiye’yi kişisel sermaye gelirlerinde vergi oranlarını artıran ülkeler arasında sınıflandırıyor.

Başka bir ifadeyle, 2020 sonrasında çeşitli sermaye gelirleri için uygulanan düşük stopaj oranlarından kademeli olarak geri dönülmüş durumda.

Kira gelirlerinde de vergi tabanı genişledi

Raporda Türkiye açısından dikkat çeken ikinci konu kira gelirlerinin vergilendirilmesidir.

OECD, 2025 yılında bazı ülkelerin konut kiralamalarına ilişkin vergi avantajlarını genişlettiğini, bazı ülkelerin ise mevcut avantajları daralttığını belirtiyor. Türkiye ikinci grupta yer alıyor.

Rapora göre Türkiye, konut kredileri ve ipotekler için ödenen faizlerin kira gelirinden indirilmesi imkânını kaldırdı. OECD de bu düzenleme nedeniyle Türkiye’yi kira gelirlerine yönelik mevcut vergi avantajlarını azaltan ülkeler arasında gösteriyor.

Bunun vergisel sonucu oldukça açık. İndirilebilecek gider tutarının azalması, diğer koşullar aynı kaldığında vergilendirilecek kira gelirinin, yani vergi matrahının artması anlamına geliyor.

Dolayısıyla sermaye gelirlerinden sonra kira gelirlerinde de benzer bir yön görüyoruz: vergi tabanı genişletiliyor. 

Dijital hizmet vergisinde ise tersine bir hareket var

Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken bir başka başlık dijital hizmet vergisidir.

OECD raporuna göre Türkiye, dijital hizmet vergisi oranını yüzde 7,5’ten 2026 yılı için yüzde 5’e, 2027 yılı için ise yüzde 2,5’e indirdi.

Bu düzenleme, yukarıda değindiğimiz sermaye ve kira gelirlerindeki vergi tabanını genişletici adımların aksine, dijital hizmetlerin vergilendirilmesinde yükün kademeli olarak azaltılması anlamına geliyor.

Rapora bakıldığında ülkelerin dijital ekonominin vergilendirilmesi konusunda aynı yönde hareket etmediği de görülüyor. Bir tarafta dijital faaliyetlerden elde edilen vergi gelirlerini artırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken diğer tarafta bazı ülkeler mevcut vergileri kaldırıyor ya da oranları düşürüyor. Örneğin Kanada dijital hizmet vergisini kaldıracağını açıklarken Kenya da dijital varlık transferlerine uyguladığı yüzde 3 oranındaki vergiyi kaldırmış durumda.

Türkiye ise dijital hizmet vergisini tamamen kaldırmak yerine oranı kademeli olarak aşağı çeken ülkeler arasındayer alıyor. 

Yatırım teşviklerinde OECD'nin ifadesi oldukça net: Türkiye sistemi sıkılaştırdı

Bence raporun Türkiye açısından en göze çarpan ifadelerinden biri yatırım teşvikleri bölümündedir.

OECD’nin Türkiye için kullandığı ifade oldukça net: “Türkiye tightened its discounted corporate tax regime.”Yani Türkiye, yatırım teşvik belgeleri kapsamında uygulanan indirimli kurumlar vergisi sistemini sıkılaştırdı.

OECD bu kapsamda üç değişikliği özellikle vurguluyor. İndirimli kurumlar vergisinin uygulanabileceği süre on yılla sınırlandırıldı. Yeni yatırım teşvik belgelerinde kurumlar vergisi indirim oranı yüzde 60 olarak belirlendi. Ayrıca kullanılamayan yatırıma katkı tutarlarının sonraki dönemlere taşınması imkânı kaldırıldı.

Bu düzenlemeler rapordaki genel eğilimle birlikte okunduğunda daha da dikkat çekici hale geliyor. Çünkü OECD, birçok ülkenin 2025 yılında kurumlar vergisi matrahını daraltan yatırım teşviklerini kullanmaya devam ettiğini; özellikle Ar-Ge, yeni teknolojiler ve stratejik sektörlere yönelik teşviklerin öne çıktığını belirtiyor.

Türkiye’de ise OECD’nin rapora taşıdığı önemli değişikliklerden biri, mevcut yatırım teşvikinin kullanım koşullarını sıkılaştıran bir düzenleme olmuş.

Dolayısıyla burada “Türkiye dünyadaki eğilimin tam tersine gitti” demek biraz iddialı olur. Ancak OECD’nin genel olarak yatırım teşviklerinin genişletilmesine yönelik adımlara dikkat çektiği bir dönemde, Türkiye için özellikle indirimli kurumlar vergisi rejiminin sıkılaştırıldığını vurgulaması önemli.

Küresel asgari kurumlar vergisinde Türkiye öncü grupta

Bir diğer önemli başlık OECD’nin İkinci Sütun (Pillar Two) olarak adlandırdığı küresel asgari kurumlar vergisiuygulaması.

OECD’nin raporundaki tabloda Türkiye, küresel asgari vergi mevzuatı 2024 itibarıyla yürürlükte olan ülkelerarasında yer alıyor. Aynı grupta Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Güney Kore, Hollanda, İsveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler de bulunuyor.

Dolayısıyla Türkiye, çok uluslu şirketlerin kazançlarının belirli bir asgari düzeyde vergilendirilmesini amaçlayan bu yeni uluslararası vergi sistemini mevzuatına erken dönemde taşıyan ülkelerden biri olmuştur.

Bu nokta önemli. Çünkü küresel asgari kurumlar vergisiyle birlikte çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesi artık yalnızca ülkelerin kendi kurumlar vergisi politikalarıyla sınırlı bir mesele değil. OECD/G20 çerçevesinde geliştirilen uluslararası kurallar da bu alanın giderek daha önemli bir parçası haline geliyor.

Türkiye de OECD’nin tablosuna göre bu yeni yapıyı mevzuatına geçiren ülkeler arasındadır.

KDV’de yeni istisnalar var

OECD, Türkiye’nin 2025 yılında KDV alanında yaptığı bazı değişiklikleri de ayrıca kayda geçirmiş.

Rapora göre savunma ve iç güvenlikle görevli kamu kurumlarına teslim edilen bazı araçlar KDV’den istisna edilmiş. Ayrıca bazı vakıfların gayrimenkul işlemlerine yönelik KDV istisnaları da raporda yer alıyor.

Bir diğer düzenleme ise Türkiye’de gerçekleştirilecek büyük uluslararası spor organizasyonlarıyla ilgili. OECD; 2026 UEFA Avrupa Ligi Finali, 2027 UEFA Konferans Ligi Finali ve 2032 UEFA Avrupa Futbol Şampiyonasıkapsamında geçici KDV istisnaları getirildiğini belirtiyor.

Bunun yanında İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi kapsamındaki teslimlere yönelik KDV istisnasının süresi de 31 Aralık 2035’e kadar uzatılmış.

Dolayısıyla KDV tarafında genel bir istisna genişlemesinden ziyade, savunma ve iç güvenlik, belirli vakıf işlemleri, uluslararası spor organizasyonları ve deprem riskinin azaltılması gibi belirli alanlara yönelik istisnalar dikkat çekiyor.

Türkiye ile dünya aynı yöne mi gidiyor?

Raporun bütününe bakınca 2025 yılını tek yönlü bir “vergileri artırma yılı” olarak nitelendirmek pek mümkün değil.

Ülkeler bir taraftan bütçe gelirlerini artırmaya çalışırken diğer taraftan yatırım, büyüme, istihdam ve hayat pahalılığı gibi nedenlerle çeşitli vergi avantajlarını koruyor ya da yeni düzenlemeler yapıyor. Dolayısıyla vergi politikasında tek bir yön yerine, ülkelerin ekonomik ve mali ihtiyaçlarına göre farklılaşan bir tablo var.

Kurumlar vergisi bunun iyi bir örneği. OECD verilerine göre 2025 yılında 145 ülke ve yargı alanındaki ortalama birleşik kurumlar vergisi oranı yüzde 21,2 düzeyinde. 2000 yılında bu oran yüzde 28 idi. Ancak OECD, kurumlar vergisi oranlarında uzun yıllardır devam eden bu düşüş eğiliminin artık durmuş olabileceğine dikkat çekiyor.

KDV tarafında ise başka bir eğilim öne çıkıyor: dijitalleşme. OECD’ye göre ülkeler KDV uyumunu ve vergi idarelerinin risk yönetimini güçlendirmek amacıyla elektronik fatura ile gerçek veya gerçeğe yakın zamanlı işlem bildirim sistemlerini giderek daha fazla kullanıyor.

Dolayısıyla dünyadaki vergi politikası tartışması artık yalnızca “hangi verginin oranını artıralım ya da azaltalım?”sorusundan ibaret değil.

Vergi tabanının genişletilmesi ya da daraltılması, istisna ve teşviklerin yeniden düzenlenmesi, vergi süreçlerinin dijitalleştirilmesi ve çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesine yönelik yeni uluslararası kurallar da en az vergi oranları kadar önemli hale gelmiş durumda. 

Türkiye açısından sonuç ne?

OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok.

Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var. Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş. Türkiye ayrıca küresel asgari kurumlar vergisi mevzuatını yürürlüğe koyan ülkeler arasında yerini almış durumda.

Ancak bence raporun Türkiye açısından asıl düşündürücü tarafı yapılan tek tek vergi düzenlemelerinden çok, bu düzenlemelerin nasıl bir vergi sistemi içinde yapıldığıdır.

Türkiye, OECD’nin 2025 fotoğrafında hem enflasyonun merkez bankası hedefinin üzerinde kaldığı hem de politika faizlerinin yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde bulunduğu ülkeler arasında. Üstelik vergi sistemimizde mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin, yani dolaylı vergilerin ağırlığı da devam etmektedir.

Bu noktada asıl tartışılması gereken mesele, vergi oranlarını artırmanın ya da yeni istisnalar getirmenin çok ötesine geçiyor.

Çünkü yüksek enflasyonun vergi tarifeleri üzerinden mükellefin yükünü artırabildiği, dolaylı vergilerin ağırlığını koruduğu ve yatırım teşviklerinin kullanım koşullarının sıkılaştırıldığı bir sistemde “daha fazla vergi geliri” ile “daha iyi bir vergi sistemi” aynı şey değildir.

Sanıyorum Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve kurmayları, daha fazla vergi gelirini daha iyi bir vergi sistemi olarak görüyorlar. Eğer öyleyse bunun çok ciddi bir yanılgı olduğunu buradan hatırlatmak isterim. Çünkü vergi politikasının başarısı yalnızca ne kadar vergi toplandığıyla değil, o verginin kimden, hangi gelirden ve hangi yöntemle toplandığıyla ölçülür.

/././

Medyalarda şenlik var: Türk-Yunan krizi başlıyor!!!-Stelyo Berberakis- 

Türkiye ile Yunanistan arasındaki karşılıklı olarak yapılan açıklamalar düzeyindeki bu sürtüşmeler, medyada şenlik havası yaratıyor gibi. Kanallar özel programlara yer veriyor. Emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler “kim daha milliyetçi” yarışı yaparken, siyasetçiler “aman beni hain ilan etmesinler” gerekçesiyle “ülkelerinin ne denli güçlü olduğunu” kanıtlamaya çalışıyorlar. Tüm bu sürtüşmeler, hükümetlerin kendi seçmenleri nezdinde “özgüven” göstermeleri için bir fırsat olarak görülüyor.

Yunan TV kanalları, Türk TV kanalları

Türk-Yunan ilişkileri son zamanlarda, her iki tarafta yapılan karşılıklı açıklamalarla yeni bir evreye daha giriyor.

2020’de Doğu Akdeniz’de yaşanan ciddi bir krizden sonra 2023’te Türkiye’deki korkunç depremler ve Yunanistan’daki tren kazasında karşılıklı olarak gösterilen yardım ve dayanışma gösterileri iki ülke arasında ısınan suları serinletmiş, ilişkiler ılımlı bir sürece girmişti.

Ta ki, Yunanistan’ın Ege’de ilan ettiği deniz parklarından sonra Türkiye’nin de bunun karşılığında ilan ettiği deniz parklarına karşılıklı olarak yapılan itirazlar, bitmek tükenmek bilmeyen Ege ve Doğu Akdeniz anlaşmazlıklarını yeniden gündeme getirmesine kadar.

İki kıyıdaş ülke bırakın Ege’deki kıta sahanlıkları, hava sahası ve münhasır ekonomik bölgelerini ilgilendiren karmaşık anlaşmazlıklarını iki medeni devlet gibi anlaşarak ve birbirlerine danışarak çözmeyi, her iki ülkenin de “çevreye karşı duydukları hassasiyetlere, deniz kirliliğine karşı mücadele ya da yeşil enerjinin güçlendirilmesi” gibi barışçıl konularda bile bir türlü anlaşamadıklarını, ya da anlaşmak istemediklerini gösteriyor.

Yunanistan’ın aynı zamanda İsrail ile geliştirdiği savunma anlaşmalarıyla (Aşil Kalkanı) ve silahlanmalar için yaptığı 23 milyar Euro düzeyindeki harcamalarıyla etrafının “kuşatıldığını” düşünen Türkiye’nin kuşkularını artırdı.

Türkiye’nin ise Yunan adalarının kıta sahanlıklarını “yok sayan” ve TBMM’de onaylanması beklenen Mavi Vatan yasasını, -açıklandığı kadarıyla- savunma bütçesini yüzde 229 oranında artırmasını ve Yunanistan ile G. Kıbrıs arasında sualtı elektrik kablosu döşenmesine karşı gösterdiği itirazları bu kez Yunanistan’ı kuşkulandırıyor.

Yani iki ülke arasındaki güvensizlik duyguları tavan yapmış durumda.

İki ülke arasındaki bu anlaşmazlıkları her zaman körüklemeyi tercih eden Türk ve Yunan medyasına böylece yeni bir gün daha doğmuş oldu.

Basın ve özellikle TV kanalları hükümetlerin karşılıklı olarak dile getirdikleri bu itiraz ve anlaşmazlıkların üzerine atlaması zaten an meselesiydi.

Basın için böyle bir fırsat Yunanistan Başbakanlarının her yıl Selanik’teki Uluslararası Fuarın açılışlarında düzenlenen basın toplantısında doğmuştu.

Yunan gazeteciler. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in hangi yanıtı vereceğini ve Türkiye’yi rahatsız edeceğini bile bile her bir Yunan hükümetini köşeye sıkıştıran soruyu sordular.

Basma kalıp niteliğindeki bu soru: “Yunanistan Ege’deki kara sularını 12 mile kadar uzatacak mı?” oldu yine.

Miçotakis ise her bir Yunan Başbakanı’nın verdiği yanıtı tekrarlamak zorunda kaldı: “Yunanistan, uluslararası deniz hukukundan kaynaklanan hakları çerçevesinde kara sularını uzatma hakkını saklı tutmaktadır.

Bu soru ve bu cevap 1995 yılından beri devam ediyor.

Yunan basını, Türk-Yunan ilişkileri ne zaman bir sınamadan geçse bu soruyu her bir Yunan Başbakanına soruyor ve her zaman aynı cevabı alıyor.

Ama olanlar oluyor tabii. Şöyle ki, sıra bu sefer Türk basınına sirayet ediyor.

Bu konu ne zaman gündeme gelse, Türk basını ve özellikle TV kanallarına konuk edilen “analistler”: “Yunanistan’ın böyle bir eylemi 1995’de TBMM’de alınan kararıyla bunun bir casus belli yani savaş nedeni olacağını” anımsatmakla yetinmiyor ancak “böyle bir savaşta Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege’deki adalarını alacağı” gibi öngörüler dile getiriliyor.

Yunanistan iki ülke arasında yaşanan bunca krizde bile Ege’deki kara sularını bir mil bile uzatmadı. Zaten istese de uzatamaz.

Türk kanalları

(Not: Ege’de böyle bir uzlaşma 2003 yılında sağlanmış ancak Yunanistan’daki seçimlerden sonra iktidar değiştiğinde Ege’deki müzakereler sil baştan edilmişti. Müzakereler hala devam ediyor!!)

Çünkü biliyor ki, Yunanistan her ne kadar Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesine (UNCLOS) taraf olsa da Türkiye her ne kadar UNCLOS’a taraf olmasa da Kara sularını uzatmak isteyen bir ülke -hele Ege gibi yarı kapalı olan bir denizde- kıyıdaş ülke ile -yani Türkiye ile- anlaşmak zorundadır.

Türk ve Yunan medyasına davet edilen -çoğu asker kökenli-konuşmacılar, ya da kanalların yorumcuları aslında UNCLOS’un bu maddesine atıfta bulunmaları yerine savaş senaryoları geliştirmekten adeta haz duyuyorlar.

Türk basını, özel bir gelişme olmadıkça Türk-Yunan ilişkilerindeki gelişmeleri günlük takip etmiyor.

Oysa Yunan basınında Türk-Yunan ilişkilerinde özel bir durum olsa da olmasa da Türkiye ile ilgili haberler “olmazsa olmazların” başında geliyor.

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar dakikalar içinde Yunan kamuoyuna duyuruluyor. Erdoğan’ın “egemenlik haklarımızı korumaya hazırız” yolundaki açıklamaları ise çoğu zaman “tahrik edici açıklamalar” olarak servis ediliyor.

Öte yandan örneğin Miçotakis’in “Aşil Kalkanı gibi hava savunma sistemi, saldırı değil; adı üzerinde savunma sistemidir” şeklindeki ifadeleri de bu kez Türk basınında “saldırı amaçlı” olduğu gibi imalarda bulunuluyor. Miçotakis’i ima ederek “Miço kendine gel, yoksa yüzmesini öğretiriz” türünde aşağılayıcı ifadeler dillendiriliyor.

Bu arada Türk basını da Yunan basını da her iki ülke liderinin “hiçbir ülkenin egemenliğinde gözümüz yok, barıştan yanayız, aramızdaki sorunları uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde çözebiliriz” gibi ifadeleri ustaca hasır altı ediliyor.

Ne var ki, Türkiye de Yunanistan da uluslararası hukuk kurallarını kendine göre yorumluyor. 

Bir taraf, attığı herhangi bir adımı (örn. Deniz parkları) “uluslararası hukuk kuralları uygun olduğunu” iddia ederken karşı taraf bu adımları “uluslararası hukuk kurallarına aykırı” olarak görüyor.

Yunanistan, G. Kıbrıs ve Mısır arasındaki su altı elektrik kablosunun döşenmesi için Türkiye, “kendisine bilgi verilmesi gerektiği” şartını koşarken, Yunanistan “kimseden izin almamıza gerek yok” yanıtını veriyor. 

Yani sağırlar diyaloğu gibi bir oyun oynanıyor.

Sonuç olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki karşılıklı olarak yapılan açıklamalar düzeyindeki bu sürtüşmeler, medyada şenlik havası yaratıyor gibi.

Kanallar özel programlara yer veriyor. Emekli askerler, akademisyenler, gazeteciler “kim daha milliyetçi” yarışı yaparken, siyasetçiler “aman beni hain ilan etmesinler” gerekçesiyle “ülkelerinin ne denli güçlü olduğunu” kanıtlamaya çalışıyorlar.

Seçimlerin de payı var

Tüm bu sürtüşmeler, hükümetlerin kendi seçmenleri nezdinde “özgüven” göstermeleri için bir fırsat olarak görülüyor.

Bu nedenle milliyetçi söylemlerin ve Miçotakis’e yönelik “Türkiye’ye ödün verdiği” ya da “pahalılığın önüne geçemediği” gibi eleştirilerin artması söz konusu.

Yunanistan, şimdilerden 2027’nin bahar aylarında yapılacağı açıklanan genel seçimlerin yörüngesine girmiş durumda.

Nabız yoklamalarına göre Miçotakis’in muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi (YDP) birinciliğini koruyor. Hem de ikinci gelen parti ile arasında yarı yarıya farkı var.

Buna rağmen hiçbir parti -seçim sistemine göre-yüzde 35 gibi bir oy alamazsa tek başına hükümet kuramayacak.

Nabız yoklamaları YDP’nin yüzde 28-29’larda seyrettiğini gösteriyor. Bu durumda diğer muhalefet partileriyle koalisyon hükümeti kurma hakkı var ancak hiçbir muhalefet partisi -şimdilik- YDP ile iş birliği yapmak istemiyor.

YDP’nin yüzde 40’lardan yüzde 29’lara gerilemesinde Yunan halkının hayat pahalılığından YDP hükümetini suçlamasından kaynaklanıyor. YDP hükümeti ise Dış Borçların ödenmesi için uyguladığı yüksek vergiler karşısında zorlanan çalışanların ve emeklilerin maaşlarına yaptığı zamlar yeterli bulunmuyor.

Nabız yoklamalarında ikinci yüzde 15 ile ikinci sırada bulunan SYRİZA eski lideri Aleksis Çipras’ın yeni kurduğu EL.A.S partisi var. Sosyalist PASOK ise yüzde 10 ile 3. Parti konumunda.

Siyasi gözlemciler, 2027’de yapılacak seçimlerde hükümet kurulamayacağına ve seçimlerin tekrarlanacağına inanıyor.

/././

Bulaşıcı AfD tehlikesi: Eski komünistlerin faşizm yolculuğu -Yalçın Doğan- 

AfD üç gün önce, Saksonya - Anhalt eyalet seçimlerinde yüzde 43.8 oyla uzak ara birinci parti çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aşırı sağın aldığı en yüksek oy. Eyalette tek başına iktidar olabilmesi için sadece üç sandalye eksik.

“AfD milletvekilleri bizim takımımızda oynayamaz, bu takım onlara yasaktır." 

Alman Federal Parlamentosu milletvekillerinden oluşan bir futbol takımı kuruyor. Son genel seçimden bir ay sonra, Mart 2025’te Parlamento’daki diğer partilerin hedefi aşırı sağcı parti: “AfD, Alternative für Deutschland”, Almanya İçin Alternatif Partisi.  

AfD 2025’te yüzde 20.8 oy alarak, Parlamentoda koltuk sayısını 83’den 152’ye çıkartıyor, ana muhalefet oluyor. Diğer partiler ana muhalefete futbol takımını yasaklıyor. 

Yasaktan bir buçuk yıl sonra, AfD üç gün önce, Saksonya - Anhalt eyalet seçimlerinde yüzde 43.8 oyla uzak ara birinci parti çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aşırı sağın aldığı en yüksek oy. Eyalette tek başına iktidar olabilmesi için sadece üç sandalye eksik. 

Trump - AfD işbirliği

Amerika 2014 seçimlerine hazırlanırken, 2013’te Başkan adayı Donald Trump kendisine en çok oy getiren kartını açıklıyor: 

“Bir ülkeniz ya vardır ya yoktur. Göçmenleri defetmeliyiz. Güney sınırına duvar inşa edeceğim, göçmenler Amerika’ya giremeyecek”. 

Trump’ın Meksika’dan gelen göçmenleri kastettiği hemen aynı tarihlerde, 2013’te Almanya’da “göçmen karşıtlığını” öne çıkaran aşırı sağcı AfD kuruluyor.

AfD’nin Trump’la aynı tarihlerde benzer ideolojide buluşmasının tesadüf olmadığı sonradan ortaya çıkıyor. 

Trump - İsrail işbirliğinde, AfD’ye her türlü siyasal ve mali destek akıyor. 

Siegmund ile Chrupalla

Seçim akşamı Alman TV’lerindeki programları izliyorum. İki kişi dikkatimi çekiyor. 

Biri AfD’nin Saksonya - Anhalt Başbakan adayı 1990 doğumlu Ulrich Siegmund politikaya 19 yaşında CDU’da atılıyor, mekan parfümü satan bir şirket kuruyor. Her otoriter propagandada olduğu gibi TV’de: 

“Biz demokrasiye aykırı hiç bir karar almayız. Göçmen sorununu da demokratik biçimde çözeceğiz”. 

Ardından demokrasiye aykırı ne varsa, ekliyor: 

“-Bizim kültürümüze yabancı olan göç dalgasını durduracağız, ‘Sınır Dışı Görev Gücü’ kuracağız. 

-Ulusal kimliğimizin korunması için tarih derslerini değiştireceğiz. 

-Ukrayna’ya mali ve askeri desteği keserek, Rusya ile ilişkileri güçlendireceğiz”. 

Programda ayrıca: 

“-Yeni bir ordu kurmak. 

-Euro’dan çıkarak, eski D - Mark para birimine dönmek. 

-Göçmenlere yapılan sosyal yardımları kesmek”. 

TV’de izlediğim ikinci kişi 1975 Doğu Almanya doğumlu AfD Eş Başkanı Tino Chrupalla. Berbat bir Almanca konuşuyor. Eski badanacı, sonradan inşaat firması sahibi. Diğer partilere çağrıda bulunuyor: 

“Bizden kimse korkmasın, Saksonya - Anhalt’ta iktidar bizim hakkımız, üç eksiğimiz var, her partiyle anlaşabiliriz. Kim demokrat, şimdi göreceğiz”. 

Az eğitimliler

AfD: 

-En çok 35 - 69 yaş aralığındakilerden yüzde 52, 

-70 yaş üzerindekilerden yüzde 31 oy alıyor. 

Eğitim düzeyine bakıldığında... 

Her otoriter rejimdeki gibi, AfD en çok daha az eğitimlilerden oy topluyor. Ülkenin kaderini az eğitimliler belirliyor. Onlardan aldığı oy yüzde 60’ı aşıyor. 

Sermaye desteği

Ocak 2024, genel seçimlerden hemen önce. Alman Devlet televizyonu ZDF’in haberi:  

“Alman iş dünyasının önemli temsilcileri ve bazı Alman aydınları AfD yetkilileriyle gizli bir toplantıda buluşmuştur. Göçmenlerin ülkelerine gönderilmesi ele alınmış, görüş birliği sağlanmıştır. Ayrıca, firmalar AfD’ye mali destek sözü vermiştir”. 

Tarihin tekrarı gibi.  

Hitler de iktidara yürürken, Gestapo’nun kurucusu Göring Almanya’nın en büyük firmalarıyla toplantılar düzenliyor. Büyük sermaye Hitler’i destekliyor. Desteğe Amerikan firmaları da katılıyor.  İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerikalılar Almanya’yı bombalarken, Amerikan kökenli firmalara nedense tek bir bomba isabet etmiyor!.. 

Ya “aydınlar?..” Faşizmi destekleyecek kadar soysuzlaşanlar tarihte ve bugün hiç eksik değil. 

Farklı örnekler 

Dünya ve Almanya büyük kaygıyla AfD’nin yükselişini tartışırken, ters örnekler de var. 

Göçmen karşıtlığının öne çıktığı Almanya’da, üç ay önce Baden - Wüttemberg eyaletinde Yeşiller Partisi’nden Türk göçmen Cem Özdemir Başbakan seçiliyor.     

20 Eylül’de Berlin’de yaplacak seçimlerin favorisi Sol Parti adayı Türk göçmen, Elif Eralp. Onu az farkla, AfD adayı izliyor.   

Buna karşılık, 20 Eylül’de Mecklenburg - Vorpommern eyaletinde ki, eski Doğu Almanya’da, AfD anketlerde birinci parti görünüyor. 

Doğu ön planda

"Almanya’ya faşizm yeniden mi dönüyor” kaygıları arasında, AfD’yi analiz etmeye çalışırken... 

-Genel merkezi eski Doğu Berlin’de, kuruluş yeri orası. 

-Oylarını öncelikle eski Doğu Almanya’da arttırıyor. 

-Yöneticilerinin çoğu eski Doğu Almanya doğumlu. 

Eski Doğu Almanya neresi?.. 

İkinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya Doğu ve Batı olarak, Berlin dahil, ikiye bölünüyor. 

Doğu Almanya Sovyetlerin dağıldığı 1990’a kadar Sovyet işgalinde komünizmle yönetiliyor. Diğer Sovyet peykleri arasında en katı yönetimlerin başında geliyor. 

AfD’nin yükselişi siyaseten ve sosyolojik olarak, incelenmeye değer. Komünist yönetim altında doğan ve yetişenler... 

Bugün aşırı sağcı, Neonazi kılığında. 

Eski komünistler elle tutulan, gözle görülen faşizm yolculuğunda!..    

Bir uçtan öteki uca savrulma. Almanya’da etkisini giderek arttırıyor. Öte yanda, tarihin en büyük yanılgılarından birinin tekrarı olarak: 

Diğer partiler kendi felsefelerini güçlendirmek yerine, AfD’yi taklit peşinde. 

Hepimiz için asıl tehlike burada. 

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -9 Eylül 2026-

Yunus Emre Vakfı soygunu Macaristan’a uzandı: “Uluslararası bir skandalın parçası olabilir”-İsmail Arı-  Naylon faturalarla soyulan Yunus Em...