BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar- 

Türkiye’de yargı sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedeller ödeyerek, sancılı bir özeleştiriyle üzerinden atmaya çalıştığı "toplumsal disiplin aygıtı" gömleğini, sanki yeni ve pırıltılı bir üniformaymış gibi gönüllü olarak üzerine geçirdi. CHP’li belediyelere, seçilmiş başkanlara ve özellikle Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlayıp; gazetecilere, akademisyenlere ve sıradan yurttaşlara yayılarak süregiden yargı harekatı, bu "üniformanın" adliye koridorlarında nasıl bir disiplin/terbiye aracına dönüştüğünü gösteriyor.

Adliye sarayları artık hukuk dağıtan mekanlar olmaktan çıkıp, muhalif siyaseti "ıslah edilmesi gereken bir sapma" olarak gören devasa “tanı ve terbiye hastanelerine” dönüşmüş durumda. Savcılar artık yasa maddelerini değil, sanki bir "toplumsal uyum" ölçeğini kullanıyorlar; kimin "makbul" kimin "patolojik" olduğuna karar veren bir “psikiyatr” edasıyla iddianame değil, siyasi "zorunlu yatış kararı" yazıyorlar.

Özgürlükçü psikiyatri, iktidar ve toplumun ona yüklediği denetim ve disiplin aygıtı rolünü on yıllardır reddederken, Türkiye’de yargı, gönüllüce “psikiyatrik bir aygıt” haline gelmiş durumda. 12 Eylül Darbecileri de kendilerini doktor yerine koyarak, hastalanan toplumu içindeki mikropları temizleyerek tedavi ettiklerini iddia ediyorlardı. Bugün de “hukukçular” anayasayı, seçme-seçilme hakkını teknik olarak biliyorlar bilmesine ama iktidarın boğucu "hor görme" dili altında bu bilgilerini adeta "unutuyorlar." İktidarın öfkesi, hukuk bilgisinin ve etiğinin yerini alıyor.

Bu sistemin yakıtı R. Marton’un "Hor Görme Hastalığı" (Disease of Contempt) dediği kolektif bir patoloji. İktidar, muhatabını eşit bir siyasi rakip olarak değil; değersizleştirilmesi, aşağılanması ve nihayetinde tasfiye edilmesi gereken "patolojik bir unsur" olarak kodluyor.

BOMBARDIMANA TUTUYOR

Belediye başkanlarına veya "Laikliği Savunuyoruz" bildirisine imza atan akademisyenlere yöneltilen küfür düzeyindeki hakaretler rastlantısal değil; bu, muhalif olanı "insandışılaştırarak" ona uygulanan hukuksuzluğu toplum nezdinde "müstahak" kılma girişimi. Eğer bir grup sürekli "terörist", "sürtük", "yerli ve milli olmayan" gibi sıfatlarla aşağılanıyorsa; onlara uygulanan hukuksuzluklar (haksız tutuklamalar, polis şiddeti vb.) toplumun bir kesimi tarafından "hak edilmiş bir operasyon" olarak algılanmaya başlar. Sürekli aşağılama, şiddetin önündeki ahlaki barajı yıkar. İktidarın aşağılama, hor görme dili anlık öfke patlamaları değil, sistemli bir yönetme biçimi. İktidar, kendi kitlesini konsolide etmek için "öteki" olarak işaretlediği kesimleri (gazeteciler, akademisyenler, muhalifler, belli yaşam tarzına sahip olanlar) sürekli bir "değersizleştirme" bombardımanına tutuyor. Türkiye’de bazı hekimlerin ve hukukçuların, iktidarın aşağılayıcı dilini benimseyerek mesleki etiklerini "unutmaları" (örneğin cezaevindeki hasta mahkumlara yaklaşım veya adli raporlardaki tarafgirlik) bu hor görme hastalığına yakalandıklarını düşündürüyor. İktidarın dili, meslek ahlakını felç ediyor. Cezaevindeki hasta mahkuma "hastalık numarası yapıyor" gözüyle bakan tıp raporu veya en temel hak talebini "güvenlik tehdidi" olarak kodlayan yargı kararı "etik unutuşun" örnekleri. Yargı sistemi artık sadece suçun varlığına bakmıyor; muhatabının "makbul" olup olmadığını tayin ediyor. Tutuklama kararına esas olması gereken hukuki gerekçe yerini "dışarıda olmaya uygun olmama" kanaatine bırakıyor. Hukuk sistemi artık suçu yargılamıyor, tutumu yargılıyor. Yargı, somut bir fiili değil, kişinin iktidarın belirlediği "makbul vatandaş" hiyerarşisindeki yerini esas alıyor. Eğer kişi "hor görülenler" safındaysa, yargı süreci şüphelinin suçunu ispatlamaya değil, iktidarın ona uyguladığı şiddeti rasyonalize etmeye odaklanıyor. Cezaevlerindeki "İdare ve Gözlem Kurulları"nın verdiği kararlarda da durum aynı. Bir hükümlünün "pişmanlık" göstermesi ya da “iyi hali” değerlendirilirken, kriter iktidarın hor görme hiyerarşisine boyun eğip eğmediği.

Hor görme rejimi, sadece aşağıladığını değil, bizzat bu dili kuran iktidar aygıtını ve onun bir uzantısı haline gelen yargı mensuplarını da ağır bir ruhsal aşınmaya sürüklüyor. Kendisini hukukun ve halk iradesinin üzerinde konumlayan bu kibirli büyüklenmecilik, beraberinde derin bir güvensizliği ve kuşatılmışlık hissini getiriyor. Yargı üyeleri, iktidarın bu devasa kibir zırhına eklemlendikçe, verdikleri her hukuksuz kararla aslında kendi korkularını da besliyorlar. "Ya bir gün bu zırh delinirse?" korkusuyla daha çok cezalandıran, daha çok hor gören bir sarmala hapsoluyorlar. Muktedir olmanın kibriyle, her an devrilebilme korkusu aynı cübbede buluştukça yargının gerçeklikle bağı her geçen gün biraz daha kopuyor.

Bu patolojinin en sinsi tarafı ise yargı salonlarından çıkıp gündelik hayatın kılcal damarlarına sızması. N. C. Hollander’ın Latin Amerika diktatörlükleri üzerinden anlattığı zebani sokaklarımızda dolaşıyor: "Algo habrán hecho" (Mutlaka bir şey yapmışlardır). Bir belediyeye kayyum atandığında veya bir akademisyen kovulduğunda, bir gazeteci tutuklandığında; sokaktaki insanın "Koca devlet boşuna uğraşmaz, mutlaka bir şey yapmıştır" demesi, saldırganla özdeşleşmenin zirvesi. İnsanlar, "Eğer o masumsa ve başına bunlar geldiyse, benim de başıma gelebilir" dehşetiyle yüzleşmemek için; şiddete maruz bırakılanı hor görmeyi ve saldırganın yanında saf tutarak hayali bir güvenlik şemsiyesine sığınmayı tercih ediyorlar.

YÜZLEŞMEK DEMEK

Bu ruhsal yarılma, sadece devlet ve yurttaş arasındaki makro ilişkide kalmaz; bulaşıcı hastalık gibi aile sofralarına, iş yeri koridorlarına ve komşuluk ilişkilerine de sirayet eder. "Hor görme hastalığı", artık gündelik bir iletişim dili haline gelir. Saldırganın dilini ödünç alan birey, kendi küçük iktidar alanlarında —evde çocuğuna, iş yerinde altındakine, sokakta kendisinden daha kırılgan olana— aynı hiyerarşik küçümsemeyle yaklaşmaya başlar. Empati ise, bu sistemli hor görme sarmalında bir zayıflık belirtisi olarak kodlanır; zira empati kurmak, mağdurun acısını hissetmek ve dolayısıyla saldırganın haksızlığıyla yüzleşmek demektir.

Öte yandan, toplumun içinde bulunduğu “suskunluk sarmalını” yalnızca "saldırganla özdeşleşme" gibi bilinçdışı bir savunma düzeneğine indirgemek, bireyin politik iradesini ve rasyonel muhakemesini yok saymak olur. Toplumun geniş kesimi, olup bitenin haksızlığını gayet iyi bilseler, bu "hor görme" dilini içsel olarak onaylamasalar dahi, bilinçli bir sessizliği tercih ediyorlar. Bu, patolojik bir özdeşleşmeden ziyade, devasa bir baskı aygıtı karşısında geliştirilen rasyonel —fakat etik açıdan maliyetli— bir hayatta kalma stratejisi. Kendisini bir başına hissedenler, hakikati görüyor ama o hakikati dile getirmenin getireceği bedeli ödemekten korkuyorlar. İnsanlar bir şeylerin "yanlış" olduğunu biliyorlar, ancak "bir şey yapmışlardır mutlaka" cümlesini vicdani bir sığınak olarak değil, kamusal alanda kendilerini koruyacak bir zırh olarak kuşanıyorlar.

İktidarın diliyle yayılan ‘hor görme hastalığı’, sadece muhatabını değersizleştirmiyor; aynı zamanda bu dili kullananı ve buna tanıklık ederken etik bilgisini ‘unutan’ profesyonelleri ve toplumun tümünü de ruhsal bir çürümeye mahkûm ediyor. Moleküllerimize kadar sızan bu sistemli haysiyet aşınması bugün Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunu.

Psikiyatrinin kendi tarihindeki hatalardan süzerek çıkardığı özeleştiri mirasını yargıya hatırlatmak, unutulan mesleki onuru savunmak, artık sadece bir siyasi eylem değil, toplumsal iyileşme mücadelesine verilmesi gereken zorunlu bir katkı. İyileşmek aynı zamanda bir özgürleşme eylemidir.

Vicdanı nasırlaşan bir toplum olmaktan özgürleşmeli ve haysiyetimizi yeniden kazanmak için bir araya gelmeliyiz.

Not: Sevgili İsmail Arı haysiyetini hiç yitirmeyenlerden biri olarak aklımdaydı, yazarken. 

/././

Bitmeyen sendikal zulüm!-Aziz Çelik- 

Sendika başkanı Mehmet Türkmen’in işçi haklarını savunduğu için, patronlara karşı uygulanan çifte standardı haykırdığı için tutuklanması hak mücadelesine ve sendikalara büyük bir gözdağıdır. Türkmen’in tutuklanması ülkede hak savunucularına ve sendikal mücadeleye karşı bitmeyen zulmün yeni bir halkasıdır. Bu zulmün panzehri dayanışmadır.

Türkiye’de hak arama ve sendikal mücadele ile gerçeği anlatma mücadelesi hep zor olmuştur. İnsan haklarını, işçi haklarını, emeğin haklarını savunanlar ve halka gerçeği anlatanlar sık sık zulümle karşılaşmıştır. Bu bayramı çok sayıda hak savunucusu hapiste karşıladı. Bunlardan biri de sendikacı, işçi hakları savunucusu ve Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nın (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen. Bu hafta onun şahsında Türkiye’de sendikal mücadeleye dönük dünden bugüne bitmeyen zulmü ele alacağım.

21. YÜZYILIN BAŞINDA SENDİKAL ZULÜM

Mehmet Türkmen’in hayatı, Türkiye’de sendikal mücadelenin ve hak arama özgürlüğünün ne denli kısıtlandığının günümüzdeki somut örneğidir. Mehmet Türkmen, çalışma koşullarının ağır olduğu işyerlerinde işçi haklarını savunan, haksızlıklara karşı çıkan ve örgütlenme mücadelesi yürüten çekirdekten yetişen güneyli bir sendikacıdır.

Dokuz yaşında Gaziantep’te halı atölyelerinde çıraklığa başladı. 15 yıl süren halı dokuma işçiliğinin ardından sendikal harekete girdi ve son çeyrek yüzyıldır Gaziantep’te gerçekleşen hak arama mücadelelerine, grevlere, direnişlere ve sendikalaşma çabalarına aktif olarak katıldı. Türk-İş’e bağlı Petrol-İş ve DİSK’e bağlı Tekstil sendikalarında bölge temsilciliği yaptı.

Kasım 2021’de yürüttüğü DİSK Tekstil Bölge Temsilciliği görevine son verilen Türkmen, 2022 yılı başında Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nı (BİRTEK-SEN) kurdu. Bu dönemde sendikal faaliyetleri nedeniyle yerel işverenler tarafından pek çok kez hedef gösterildi, tehdit edildi ve defalarca gözaltına alındı. Çoğunluğu patronların şikâyetiyle olmak üzere hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açıldı.

17 Şubat 2025’te Gaziantep Başpınar’da düşük ücret dayatmasına karşı başlayan kitlesel işçi eylemleri sırasında "suç işlemeye alenen tahrik" gerekçesiyle tutuklandı. 36 gün tutukluluktan sonra tahliye edildi; ancak aynı gün ev hapsi kararı verildi. 17 Nisan’da kaldırılan ev hapsi, 21 Nisan’da savcılığın itirazıyla yeniden uygulandı ve 100 gün sürdü. 18 Temmuz’da "suç işlemeye tahrik" suçundan 6 ay 7 gün ceza verildi. Verilen ceza, idare mahkemesince hukuka aykırı bulunan valiliğin yasak kararına dayandırıldı.

13 Mart 2026’da Sırma Halı’daki işçi eyleminde yaptığı basın açıklaması sonrasında 15 Mart’ta gözaltına alındı. "Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz" sözleri gerekçe gösterilerek "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla 16 Mart 2026’da yeniden tutuklandı.

Mehmet Türkmen Gaziantepli, güneyli yerel bir sendika lideri. Özellikle tekstil sektöründeki haksızlıkların üzerine gidiyor, onların sesi olmaya çalışıyor. Sendikacılık hakkıyla yapıldığında zor iştir; yerel sendikacılık daha da zordur. Yerel patronların ağları geniştir; bürokrasiyi etki altına alabilir, nüfuzlarını kullanabilirler. Bu işlere meyilli bürokratlar varsa yerelde sendikacılık ve hak mücadelesi çok daha zor olur.

Mehmet Türkmen sendikal mücadelenin doğasında olan işleri yapıyor, işçi cehennemlerinde işçi haklarını savunuyor; çalışırken ölen, sakat kalan işçilerin, alacaklarını alamayan işçilerin haklarını savunuyor,  işçilerin taleplerini görünür kılıyor. Sendikasız işçilerin sendikalaşmasına çalışıyor. Bu nedenle de hedefe konuyor. Doğru yerde durduğu ve eğilmediği için zulüm görüyor.

ANATOLE FRANCE’IN DEDİĞİ…

Mehmet Türkmen’in tutuklanması aslında söylediği sözlerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Şunları demiş Mehmet Türkmen: "İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil sadece maaşının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. Bu ülkeyi var edenler, sırtlarında taşıyanlar fabrikalarda çalışan işçiler. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin. Bu memlekette patronsanız, zenginseniz; işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil."

Kısaca Türkmen, bu ülkede işçilere başka, patronlara başka yasa uygulandığını söylüyor. Yalan mı? Bu sözler bir sendikal ve siyasal eleştiridir. Bu sözleri söyleyen bir sendikacının tutuklanması ikili hukuk sisteminin varlığını doğrular.

Fransız yazar Anatole France (1844-1924) 19. yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliği, biçimsel eşitliği eleştirirken şöyle yazmıştı: “Yasalar o muhteşem eşitliği ile sokaklarda dilenmeyi, ekmek çalmayı ve köprü altında uyumayı fakirlere olduğu gibi zenginlere de yasaklar.” Bu ifade, yazarın dönemin hukuk sistemine ve biçimsel "eşitlik" anlayışına karşı keskin bir eleştiridir. France, yasaların kâğıt üzerinde herkese eşit uygulanmasının (biçimsel eşitlik), sınıfsal farklılıklar ve yoksulluk gibi hayati gerçekleri görmezden geldiğinde nasıl bir adaletsizliğe dönüştüğünü bu ironik cümleyle anlatır.

Anatole France 19.  yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliğin işe yaramazlığını anlatıyordu. Mehmet Türkmen 21.  yüzyılın ilk çeyreği biterken yasaların biçimsel olarak bile eşit uygulanmadığını gözler önüne serdiği için ve ikili hukuk düzenini deşifre ettiği için tutuklanıyor. Ülkemiz uzun süredir “ikili hukuk” sistemi uygulanıyor. Muhalif vatandaşa başka "makbul" vatandaşa başka, eleştiren gazeteciye başka "makbul" gazeteciye başka, hak arayan sendikacıya başka “makbul" sendikacıya başka “hukuk” uygulanıyor. Mehmet Türkmen’in başına gelenler bunun en açık örneği. Kanun devleti ilkesi bile rafa kaldırılmış durumda. Bunun her alanda; siyasette, gazetecilikte ve sendikacılıkta örneklerini görüyoruz.

Türkiye’de işçileri işten attığı için, işçi hakkı yediği için, sendikalaşmayı engellediği için, işçinin kıdem tazminatına çöktüğü için hiçbir patronun kapısına dayanılmaz ve hiçbir patron tutuklanmaz. Patronlar anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkını bedelini ödeyerek satın alabilirler ve yok edebilir. Ancak bunu dile getiren sendikacılar yaka paça gözaltına alınır ve tutuklanırlar. Mehmet Türkmen vakası özetle budur.

HASAN ÖZGÜNEŞ’İN BAŞINA GELENLER

Mehmet Türkmen’in yaşadıkları aklıma 1950’lerin gözünü budaktan sakınmayan güneyli sendikacısı Hasan Özgüneş’i (1918-1978) getirdi. Türkmen, sendikal zulme uğrayan ilk yerel ve güneyli sendikacı değil. Özgüneş, güneyin, Çukurova bölgesinin en eski ve deneyimli sendikacılarındandı.

Çalışma hayatına çocuk yaşta, İzmir’de başladı, sonra Adana’da devam etti. Adana Mensucat İşçileri Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı. 1950’de Çukurova İşçi Sendikaları Birliği adıyla kurulan Güney-İş’in 15 yıl süre ile genel başkanlığını yaptı. Hasan Özgüneş’in de başı tekstil patronları ve dönemin despotik DP hükümeti ile sık sık derde girdi. CHP’li bir sendikacı olan Özgüneş, DP zulmünden nasibini aldı.

Özgüneş, DP döneminde sık sık baskıyla karşılaştı, evi basıldı, evinde bulunan “Grev nedir?” adlı bir kitaba el konuldu. Defalarca gözaltına alındı. Özgüneş, dağıttığı bir bildiride işveren vekiline hakaret ettiği gerekçesiyle 1953 yılında 3 ay hapse mahkûm edildi. Başkanı olduğu Güney İşçi Sendikaları Federasyonu DP hükümeti tarafından kapatıldı.

***

İŞÇİ HABERLERİ (ADANA), 16 MAYIS 1953

Hasan Özgüneş, bir defasında diğer Adanalı sendikacılarla birlikte hazırladıkları bildirileri vardiya çıkışlarında tekstil işçilerine dağıttı. Bunun üzerine gözaltına alındı. Sabaha kadar falakaya yatırıldı ve ayakları patlayıncaya kadar dövüldü. DP’nin emrindeki emniyet güçleri bir sendikacıya alenen işkence yapmaktan çekinmemişti. Özgüneş 65 gün ayaklarının üzerine basamadı. O yıllarda DP il başkanı aynı zamanda Bossa’nın yüzde 50 hissedarıydı; bu kişinin Emniyet Müdürlüğü üzerinde büyük etkisi vardı. Hasan Özgüneş’in işkence görmesinin bir nedeni de 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olmasıydı.

Dönemin sendikacıları şöyle anlatıyor: “Emniyet’in kırık dökük bir jipi vardı. Üstü açıktı. İkide bir sendikaya gelirler, bizi jipe bindirirler, bizi teşhir ede ede Emniyete götürürler, 2-3 saat hakaret ederler, sonra da serbest bırakırlardı. Karakollarda çok cop yedik, birçok geceyi nezarette geçirdik.” Bu baskılar üzerine Adana’daki işçilerin sendikalarına uğramaktan çekindikleri anlatılır. Amaç tam da budur. Bu topraklarda hak arayana ve sendikacıya zulüm sadece darbe dönemlerine özgü değil, “sivil” DP despotizminde de sendikacılar büyük zulüm gördü.

DAYANIŞMA DİRENÇ VERİR!

Mehmet Türkmen’in gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından çok sayıda sendikadan tepki yükseldi. KESK ve Birleşik Kamu-İş konfederasyonları protesto açıklamaları yaptı. Birçok sendika ve yerel emek inisiyatifi açıklama yaptı ve eylemler düzenledi. Çok sayıda akademisyen ortak bildiri yayımlayarak ona sahip çıktı. Ancak asıl ses yükseltmesi beklenenlerin suskunluğu üzücüydü. Uzun yıllar görev yaptığı Petrol-İş ve Tekstil sendikaları ile bağlı oldukları Türk-İş ve DİSK suskun kaldı, bir sosyal medya paylaşımı bile yapmadılar.

Anlamak sahiden zor! İki büyük sendikanın eski bölge/il temsilcisi ve çalışanı dahası halen bir sendikanın genel başkanı sendikal nedenlerle tutuklandığında protesto etmeyi veya açıklama yapmayı engelleyen ne? Dün başka sendikacıların başına gelen, yarın başka sendikacıların başına gelecek olan bugün Mehmet Türkmen’in başına gelmiş. Geçmişte aranızda ne yaşanmış olursa olsun, müktesebatınız ne olursa olsun, bir sendika genel başkanı sendikacılık nedeniyle tutuklandığında suskun kalmanın hiçbir izahı yok. Çok üzücü ve çok ayıp!

Aranızdaki eski tartışmalar ve gerilimler bir sendika genel başkanının sendikal nedenlerle tutuklanmasından daha vahim olamaz. Sendikal tarihi hatırlatmak isterim. Sendikal tarihte gerilimler ve tartışmalar hep var oldu. DİSK’in tarihine bakmak bile yeterli. DİSK, 1979’da kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’i geçici olarak ihraç etmişti. Bir yıl sonra sular duruldu. İhraç edenler ve edilenler tek listeyle DİSK yönetimine geldiler. Sendikal tartışma bahanesiyle dayanışmadan uzak durmak anlaşılır iş değil. Tarihten ders çıkartmak lazım.

Sınıf dayanışması, sendikal dayanışma güç ve direnç verir! Tarihte bunun sayısız örneği var. Ocak-Şubat 1966’da Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri Türk-İş üyesi bir sendikanın yaptığı sözleşmeyi kabul etmeyip greve çıktılar. Kristal-İş o sırada bağımsız bir sendikaydı. Türk-İş üyesi Petrol-İş başta olmak üzere pek çok sendika grevle güçlü bir dayanışma sergiler. Petrol-İş grevi desteklemek için varını yoğunu ortaya koydu.

15-16 Haziran 1970’te DİSK’in önünü kesmek ve işlevsiz hale getirmek için Türk-İş’li sendikacıların da desteğiyle hazırlanan yasaya karşı İstanbul ve İzmit’te on binlerce işçi direnişe geçti. Direnişe geçen işçiler arasında Türk-İş’li işçiler de vardı. Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş ve Petrol-İş sendikalarına üye iki işçi direniş sırasında öldürülmüştü.

1980’lerde DİSK yöneticilerin yargılandığı davaya en büyük desteği uluslararası sendikalar verdi. Duruşmaya geldiler, tutuklu yakınlarına yardım ettiler. Davayı dünyaya duyurdular. DİSK, 12 Eylül yargılanmaları sonucunda kapatılamadıysa bunda uluslararası dayanışmanın payı çok büyüktür.

2002’de Türk-İş’e bağlı Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri direnişteyken dönemin DİSK Genel Başkanı, Türk-İş Genel Başkanı ile birlikte işçileri ziyaret ederek destek verdi. SEKA direnişinde, Tekel direnişinde farklı konfederasyonlara ve bağımsız sendikalara üye işçiler ayrım gözetmeden omuz omuza oldular.

Bir sendikanın genel başkanı işçileri savunduğu için tutuklanıyorsa orada yapılması gereken amasız fakatsız dayanışma içinde olmak ve destek vermektir. Sendikal dayanışma, sınıf dayanışması unutulacak iş değil; küçük meselelere ve gerilimlere feda edilecek iş hiç değil. Ve hâlâ geç değil. Haydi, unutmayalım bu dayanışmayı!

/././

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-


Bakanlıktan doğrulattığım bilgiler...-Barış Terkoğlu- 

Ergenekoncu pislik, Kemalist p..., Türkan Saylan’ın eniği... Ne zaman kutum bu küfürlerle dolsa içim rahatlar. ABD’de gün ışıdıktan sonra gelen mesajlara bakar, “Oh, işimi iyi yapmışım” derim. Ancak geçen salıdan beri bunlara Özel-İmamoğlu fotoğraflılar eklenince şaşırdım.

Şöyle anlatayım...

Geçen salı, yedi tanesi Silivri’den olmak üzere sekiz tane canlı yayın yaptım. Gün içinde hem İBB yargılamalarını hem de Adalet Bakanı Gürlek’in tapu kavgasını konuştuk. Son yayın, Onlar YouTube kanalımızda Barış Pehlivan’laydı. 11 yıl önce bugünkü bakanın Mahrem kitabımızı nasıl yasaklattığından bakan hakkında yazdığım yazıya iki yıl hapis cezası verdirmesine, Özel’in tapu açıklamasından AKP’den gelen cevaplara kadar her şeyi konuştuk. Yayının sonunda bakanlığı da yanıt hakkı için aradığımı söyleyerek bakanlık kaynaklarının açıklamasını aktardım. İşte bundan sonra “Sen bakanlığı nasıl ararsın” diye başlayan örgütlü bir operasyon başladı.

FETHULLAHÇI TROLLERİN MUHALEFET AĞI 

Trol diyoruz. Sudaki balıkları yemlemekten geliyor. Örgütlü bir organizasyon binlerce kişiyi oltaya doğru çekiyor.

Mesela “Etkili Haber” isimli muhalif görünümlü sayfayı Kanada’da Fethullahçılarla iş tutan bir avukat yönetiyor. Mesela “Sebastian Trudeau” ismini kullanan muhalif görünümlü trolün mesajı aynı telefondan atılıyor. Aynı kaynak yüzlerce CHP’li görünümlü sosyal medya hesabıyla sosyal medyada muhalifleri trollüyor. (Türkiye’deki ilişkilerine şimdilik girmiyorum!)

Sonunda FETÖ trolleri başlattı, Emrullah Uslu’dan Cevheri Güven’e firari örgüt mensupları aleyhimde programlar yaptı, peşlerine “altı oklu balıklar” takıldı. Sonunda şaşırmamız gereken, benimle birlikte bir grup gazeteci arkadaşımıza yönelen küfür ittifakı ortaya çıktı.

Nitekim bir sosyal medya analistinden trol raporu istedim. Sonuç şöyle çıktı: FETÖ başlatmış, kimi CHP’li hesaplar katılmış, konuyu anlamayan vatandaş peşinden gitmiş!

Şikâyetim yok. Biz saçını ortadan ikiye ayıran, kılıcını düşmanın küfrüyle bileyleyen kuşağız. Beni düşündüren; Fethullahçıların sözüm ona muhalifleri bu kadar kolay peşine takması. Bir eksik varsa bizimdir. Demek, Ali Tatar’dan Kuddusi Okkır’a, TSK’den ÇYDD’ye, Balyoz’dan Devrimci Karargâh’a, 7 Şubat’tan 15 Temmuz’a... Fethullahçı çetenin eylemlerini kimi “muhaliflerimiz”e yeterince anlatamamışız. 12 yıl iktidar ortağı olup kaybedince muhalefet kisvesi giyen FETÖ’ye bulaşanın meşruiyetini yitireceğini gösterememişiz. Sözüm olsun, bundan sonra eksik kalanı tamamlayacağız!

Pensilvanya’dan fetva mı geldi, birileri kararname mi yazdı, siyasiler talimat mı yayımladı? Bilmiyorum. Bildiğim: Ben Cumhuriyeti savunmayı “FETÖ’cü abiler”den öğrenmedim. Kamunun parasıyla maaşım ödenmedi. Genel merkezlerden haber icazeti almadım. Burası Kara Ses’in örgütünü yazarken Cemalettin Kaplan’a soru soran Uğur Mumcu’nun köşesi. Haliyle fetvalar, talimatlar, icazetler beni ilgilendirmiyor! Haber varsa şeytanın karşısına bile çıkarım.

NATO’NUN YENİ TÜRKİYE ORDUSU

İşte yakasında muhalefet logosu sırtında Fethullah’ın paltosu olanlar “Sen bakanı nasıl ararsın” diye küfrededururken bu sırada ben başka bir bakanlığı arıyordum; Milli Savunma Bakanlığı’nı.

Şöyle anlatayım: Bir süredir, “Türkiye NATO’dan koptu mu kopuyor mu” diye tartışıyoruz ya... Bir kaynaktan, NATO’nun Türkiye’de yeni bir kolordu kurduğunu öğrendim. Adı “MNC-TÜR” idi. Açılımı “Multinational Corps Türkiye”Yani “Çokuluslu Kolordu Türkiye”.

Önemli bir haberdi.

Önce emekli askerleri aradım. Hiçbiri duymamıştı.

Bilgiyi teyit için Milli Savunma Bakanlığı’nı aradım. Böyle bir kolordunun kurulup kurulmadığını, amacının ne olduğunu, bunun Ortadoğu’da yaşananlarla ilgisi olup olmadığını sordum.

Bir süre sonra dönüş yapıldı: NATO’nun Türkiye’de böyle bir karargâhı yok!

Telefonu kapatırken “Bu bilgi yalansa belki de onun da yazılması lazım” dedim.

Derken…

NATO ÇALIŞANININ PAYLAŞIMI 

Araştırmaya başladım. Bilmeyenler için söyleyeyim: Linkedln diye bir sosyal medya ağı var. Bir milyardan fazla kullanıcısı olan iş-çalışma odaklı bir ağ. İşte orada NATO’da çalışan bir Türk olan H.Y’nin paylaşımını gördüm.

Kişisel bilgilerinde en başa “NATO MNC-TÜR”ü yazmıştı. Bir paylaşımında 29-30 Ocak’ta, NATO’nun savunma planlarını gerçeğe dönüştürmeyi hedefleyen LANDCOM Kolordu Komutanları Konferansı’nda, MNC-TÜR’ü temsilen katıldığını söylüyordu.

Dahası...

Bir başka paylaşımda MNC-TÜR’ün armasını da paylaşmıştı. Çift başlı Selçuklu kartalına benzettiğim, ortasında Ay-Yıldız olan bir figürün üzerinde NATO yıldızı, iki yanda da “korkusuz” ve “azimli” kelimelerinin İngilizcesi yazıyordu.

H.Y, kolordunun kuruluşunu şöyle duyurmuştu:

“Çokuluslu Kolordu Türkiye (MNC-TÜR) kurulmasına katkıda bulunmaktan gurur duyuyorum. Yeni bir NATO kuvvet yapısı karargâhı olarak MNC-TÜR, NATO’nun caydırıcılık ve savunma duruşunu güçlendirmede, çokuluslu birlikte çalışabilirliği artırmada ve ittifakın operasyonel hazırlığını desteklemede kilit bir rol oynayacaktır.”

Söz konusu NATO toplantısının fotoğrafı, görevdeki bir ismin paylaşımı, sağ omza takılan “patch” dediğimiz arma... Hatta H.Y’nin paylaşımın altına NATO’da görev yapan çok sayıda yabancı asker kutlama mesajı yazmıştı.

RESMEN KABUL EDİLDİ 

Bunun üzerine tekrar bakanlığı aradım. NATO çalışanı H.Y’nin bir milyardan fazla üyesi olan sosyal medya ağında herkese açık paylaştıklarını aktarıp tekrar sordum.

Birkaç saat sonra dönüş oldu. Bakanlık bu kez NATO MNC-TÜR’ü kabul etti. Ama bazı şerhlerle: “Bu çalışma NATO’nun bölgesel planlamaları kapsamında yapılıyor. Başladı ama henüz nihayete ermiş değil. Henüz kurulmuş değil, kesin kurulacak da diyemeyiz. Arması da kesin olarak bu değil. Çalışma geçen yıl başladı. Son İran krizi ile ilgisi yok. Evet, NATO kapsamında yapılıyor ama biz yapıyoruz, yerli bir çalışma.”

Konuştuğum resmi kaynak, henüz kuruluş aşamasında olduğunu söylemekle birlikte, NATO’nun Türkiye’deki yeni çokuluslu karargâh planını doğruluyordu. Ayrıca NATO çalışanı H.Y’nin bu aşamada paylaşım yapmasından bakanlığın rahatsız olduğu da söylendi.

Sonuç olarak haber resmi ağızdan da doğrulanmış oldu: NATO, geçen yıldan bu yana, bölgesel çalışmalar kapsamında, Türkiye’de yeni birçok uluslu karargâh kurulması için çalışma yapıyor.

Bunu da duyurmak gazetecilik yapmak için Pensilvanya’dan ya da muhalefet merkezlerinden icazet almaya ihtiyaç duymayan gazetecilere düştü!

Sonuç olarak...

Boşuna beklersiniz! Asla vazgeçmeyecek, bir santim bile geri adım atmayacağız!

Son not: Her görüşten, her partiden, her kesimden destek olanlara teşekkür ederim. Emin olun, kurtuluş ve kuruluştan gelen CHP’de de Fethullah’ın çamuruyla yıkananlar azınlık dahi olamayacak kadar azlar. Sadece sinir merkezlerini tuttukları için çok görünüyorlar. Çokluk, bizdedir. Dün beni arayan CHP lideri Özgür Özel’in “Bu, muhalefeti içine çekmeye çalışan bir FETÖ operasyonu” sözleri, benimle aynı yerden baktığını düşündürdü. Öyleyse bir daha söyleyelim: İktidardaki Fethullahçı çete dağıtıldı, muhalefetteki de dağıtılacak!

/././

'Nerede o eski bayramlar' dememek için...-Murat Ağırel- 

Ramazan Bayramı bu yıl Türkiye’de yalnızca bir dayanışma ve umut zamanı değil, aynı zamanda derin bir sorgulama ve yüzleşme eşiği olarak karşımıza çıkıyor.

Bayramlar, toplumsal vicdanın en berrak şekilde hissedildiği zamanlardır değil mi? Ancak bugün o vicdan, hem içeride hem dışarıda yaşanan gelişmeler karşısında ciddi bir sınavdan geçiyor.

Savaş var, hukuksuzluk var, ekonomik darboğaz var, büyük siyasi sorunlar var...

Türkiye’nin en büyük şehirlerinden birinin seçilmiş belediye başkanına yönelik yargı süreci, hukukun tarafsızlığına dair soru işaretlerini büyütmeye devam ediyor.

Davayı bizzat takip ediyorum. Davayı, adalete ekmek gibi ihtiyacımız olduğu için takip ediyorum. Zabıta Cemal amca, ev hanımı Şükran teyze, emekli Ahmet dayı, öğrenci Ali, atanamayan Elif öğretmen için takip ediyorum.

Hukukun, iktidar mücadelelerinin bir aracı haline gelmesi ihtimali, demokratik sistem açısından en tehlikeli eşiklerden biridir. Eğer bir toplumda adalet duygusu zedelenirse bayramlar dahi o eksikliği telafi edemez. Eğer toplumsal ayrılıklarımız bu davalarla daha da artarsa artık hiçbir bayram bu toplumun bölünmüşlüğünü gideremez. Bir türlü anlamıyoruz.

Gazeteci Alican Uludağ neden cezaevinde mesela? Çocuklarının gözü önünde sabaha karşı gözaltına alınmasına neden olacak ne gibi bir suç işlemiş olabilir? En azılı terörist şüpheliler bile böyle gözaltına alınmıyorken gazetecilik yapan, eleştiren, sorgulayan bir insana bu muamele neden? Susturulmak isteniyor. Ama benim tanıdığım Alican Uludağ’ı susturamazsınız.

Öte yandan küresel ölçekte yaşanan gelişmeler de Türkiye’nin iç dengelerini doğrudan etkiliyor. ABD ile İran arasında tırmanan gerilim, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla kritik bir aşamaya ulaştı. Bu gelişmenin ardından İsrail’in Pars petrol ve gaz sahasına yönelik saldırısı, enerji piyasalarını altüst etti. Petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, halihazırda kırılgan olan ekonomiler için yeni bir yük anlamına geliyor. Ben cumhurbaşkanı gibi ekonomist değilim! Ekonominin nabzını marketlerde, pazarda tutuyorum. Benim için önemli olan emeklilerin, asgari ücretlilerin, emeğiyle geçinenlerin ekonomik durumudur. Savaş doğrudan bu kesimleri etkiliyor. Zenginlerin hayatında değişen bir şey yok. Mazot fiyatları korkunç noktalara doğru gidiyor. Bakın bu ne demek biliyorsunuz değil mi? Aklınıza gelebilecek her ürüne zam gelecek demek.

Enerji maliyetlerindeki artış, kaçınılmaz olarak enflasyonu tetikleyecek. Zaten yüksek seyreden yaşam maliyetleri, önümüzdeki dönemde daha da ağırlaşabilir. Bayram sofraları belki bugün kuruluyor; ancak yarının mutfağı için aynı iyimserliği korumak zorlaşıyor. Vatandaş, yalnızca geçim derdiyle değil, aynı zamanda geleceğe dair belirsizlikle de mücadele ediyor.

Esas sorun da bu ya zaten. Belirsizlik... Her konuda, her şeyde belirsiz bir hayatımız var. Bütün psikolojik sorunlarımızın da temelinde bu yatıyor. “Ekonomi her şeyi belirler” dendiğinde de kastedilen bu zaten.

İç siyasette ise başka bir tartışma gündemde: Adalet Bakanı Akın Gürlek’e ait olduğu iddia edilen mal varlıkları. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Gürlek’e ait olduğunu iddia ettiği gayrimenkulleri gündeme taşıması, kamuoyunda ciddi bir tartışma başlattı. Benim dikkatimi çeken AKP içerisinde Akın Gürlek’i bu iddialara karşı kimsenin savunmuyor oluşu.

Peki, gerçek bayram duygusu nasıl olur?

Soru zor olduğu kadar cevabı da basit aslında. Gerçek bayram duygusu; ekonomik refahın olduğu, adaletsizliğin derin bir duygusal bölünmeye neden olmadığı, insanlar arasındaki fikir ayrılıklarının ayyuka çıkmadığı, çıksa bile belli bir düzlemde buluşabildiğimiz ilkelerin olduğu zamanlarda yaşanabilir.

Sevdiklerinizle mutlu, sağlıklı ve birlik içinde bir bayram geçirmenizi temenni ediyorum. “Nerede o eski bayramlar” demediğimiz bayramlarımız olsun.

/././

Kazananın-kaybedenin ötesinde...-Ergin Yıldızoğlu- 

ABD ve İsrail’in İran saldırısını değerlendirirken analistlerin çoğu aynı soruyu soruyor: İran mı kazanıyor, ABD mi? Bu soru yanlış değil ama analizi bir ikileme sıkıştırarak savaşın gerçek sorumlularını görmeyi zorlaştırıyor.

‘KARAKUTULAR’ 

Uluslararası ilişkilerin egemen paradigması “realizm”, ülkeleri birer “karakutu” olarak ele alır: İçine değil, dışarıya yansıyan güç kapasitesine, varsayılan çıkarlarına odaklanır. Oysa her ülkenin içinde çatışan çıkarlar, kazananlar, kaybedenler bulunur. İran’ı, ABD’yi veya İsrail’i birer bütünsel aktör (“karakutu”) olarak görürsek savaşın gerçeğini bütünüyle kavramakta zorlanırız.

İran’a yönelik saldırılarda, tek bir füzeyle 204 çocuk, sonra binlerce insan hayatını kaybetti, yaralandı. Bu insanlar için savaşın galibi yok. Müzakereye eğilimli “reformist” Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın temsil ettiği kanat, Umman üzerinden yürütülen görüşmeler kritik bir aşamaya gelirken bombalar düşmeye başlayınca çöktü. Bu gelişmeden en çok zarar gören, değişim isteyen İranlılar oldu. Ocak ayında güvenlik güçleri tarafından öldürülen protestocuların aileleri, şimdi kaçınılmaz olarak ulusal onura, tarihi mirasa sahip çıkarak saldırı altındaki totaliter rejimin etrafında safları sıklaştırıyorlar.

İsrail’de Netanyahu açısından savaş yalnızca stratejik değil, varoluşsal: Hakkındaki yolsuzluk davaları askıya alındı, hükümeti düşürecek bütçe oylaması ertelendi, erken seçim tehlikesi uzaklaştı. İsrail’de “Büyük İsrail” inancıyla hareket eden küçük bir yerleşimciler azınlığına dayanan Ben Gvir ve Smotrich, Knesset’teki 120 sandalyeden yalnızca 14’ü ile Netanyahu koalisyonunun anahtarını ellerinde tutuyorlar. Bunlar açısından, Gazze soykırımıyla yerleşimciler için yeni olanaklar yaratıldı, Batı Şeria’nın ilhakı için uluslararası alan açılıyor. İran’ın caydırıcı şemsiyesi zayıflıyor. Bu sırada İsrail halkı, soykırımın sorumluluğunun ve savaşın altında belki de modern Yahudi tarihinin ikinci büyük travmasını yaşıyor.

BİR ACAYİP ZİNCİR 

ABD’de Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin başkanı Joe KentTrump’a sunduğu istifa mektubunda bu savaşın Amerikan çıkarlarına hizmet etmediğine, İran’ın yakın bir saldırı hazırlığında olmadığına ilişkin istihbarat değerlendirmelerini anımsatarak savaşı İsrail’in dayattığını ileri sürdü. Kent, son müzakerelerde anlaşmaya çok az kalmışken savaş kararının alınmasını, Trump’la Netanyahu arasındaki yakın ilişkiye dayandırdı. Kent’in iddiaları, aslında küçük bir yerleşimci nüfusla başlayan bir etki zincirinin Netanyahu üzerinden Trump’a ulaşarak savaşın, ABD’nin Ortadoğu’nun geleceği ve İsrail halkının kaderi üzerinde adeta belirleyici bir etki yaptığını düşündürüyor.

Bazı analistler, Epstein dosyalarının yarısından azının, o da redakte edilmiş biçimde, kamuoyuyla paylaşıldığına, Trump’a ilişkin FBI ifade tutanaklarının ise hem kamuya açık hem de Kongre’nin erişimine sunulan kısmında büyük eksiklikler olduğuna işaret ediyorlar. İsrail istihbaratının Epstein ağıyla belgelenmiş bağlantıları, “Bu eksik dosyalar nerede olabilir” sorusunu akla getiriyor. Eğer bu dosyalar üzerinden Trump’a karşı kullanılabilecek bir “kaldıraç” varsa onu söze dökmek bile gerekmez. Ortak bir sessizlik, bazen en güçlü baskı aracı olabilir.

Bu sırada savunma sanayisi, silah üreticileri, enerji şirketlerinin belirli fraksiyonları bu savaştan çıkar sağlarken savaşın ekonomik, psikolojik ağırlığı Amerikan halkının sırtına yükleniyor. Yakıt ve temel malların fiyatları, üretim maliyetleri, piyasalarda da kırılganlık artarken halkın çocukları, nedeni bir türlü açıklanamayan bir savaşa sürülüyor.

Özetle, bir ayaklanma riski altındaki molla-devrim muhafızları koalisyonu rejimi ve soykırım sorumlusu, yargı kaçkını Netanyahu’nun hayatta kalabilmek için bu savaşa ihtiyaçları vardı. Toprak genişlemesini dini bir emir olarak benimseyen küçük ama bir yerleşimci azınlıkla başlayan etki zincirinin ucundaki, başının üzerinde Epstein kılıcı sallanan Donald Trump da bu savaştan yararlanmayı umdu.

Bu savaşı anlamak istiyorsak ekonomik jeopolitik “büyük resmin” yanı sıra, kazanan-kaybeden ikileminin ötesinde, “karakutunun” içine, karar vericilere ve sorumluluklarına da bakmak gerekiyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar-  Türkiye’de  yargı  sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedell...