Yunus Emre Vakfı soygunu Macaristan’a uzandı: “Uluslararası bir skandalın parçası olabilir”-İsmail Arı-
Naylon faturalarla soyulan Yunus Emre Vakfı'nda yaşanan yolsuzluklar Macaristan’a uzandı. Macaristan basınında, Macaristan vatandaşları hakkında gerçeğe aykırı faturalar düzenlendiği ve bunun “Uluslararası bir skandalın parçası olabileceği” belirtildi.https://www.birgun.net/haber/yunus-emre-vakfi-soygunu-macaristana-uzandi-uluslararasi-bir-skandalin-parcasi-olabilir-733788
***
Sosyal medya mercek altında -İsmail Arı-
Emniyet ve Jandarma, 2025’te 600 binden fazla sosyal medya hesabını incelemeye aldı. 210 binden fazla sosyal medya kullanıcısı hakkında adli soruşturma başlatıldı ve açılan soruşturmalarda binlerce kişi gözaltına alındı.https://www.birgun.net/haber/sosyal-medya-mercek-altinda-733671
***
Ben bu çağdan nefret ettim etimle tırnağımla nefret ettim*-Funda ALP**-
İnsan en çok ölürken yalnızdır. Ölümün doğasıdır bu, yadırganacak bir mesele değildir. Ama bir insan yalnızlıktan ölüyorsa durup bir düşünmek gerekir. Hayır, burada kastettiğim ölen kişinin ardında bıraktığı tarif edilmez kederi yok sayarak kötülüğün sınırlarını zorlayan ve erken bir ölüme alelacele suçlu arayanların mide bulandırıcı bir iştahla diline doladığı yalnızlık değil.
Antigone’nin uzlaşmaz yalnızlığından söz ediyorum ben. Mümtaz’ın sevincinde de ıstırabında da biteviye yaşadığı yalnızlıktan. Raskolnikov’un hummalı yalnızlığından. Söyleyecek sözlerini bir türlü söyleyemeyen Hasan Şevket’in onu bir rakı kadehinde boğan yalnızlığından. Nemecsek Ernő’nun hayalperest çocuklara özgü yalnızlığından. Serhat Kılıç’ın yalnızlığından söz ediyorum. Onun ele avuca sığmaz tutkusuna bir türlü karşılık vermeyen bir dünyada yaşadığı saf yalnızlıktan.
Tutkulu insanların ortak özelliği makul bir mutlulukla yetinmemeleridir. Akşam yemeğinde ikinci bir tabak, bir eş, çoluk çocuk, onsuz eksik olan davetler, ödüller, alkışlar yetmez onlara. Çünkü içlerindeki cevher eşsizdir, o kıymetli öz tükenmek bilmez, bu yüzden birle yetinmez onlar, ikiyle üçle yetinmez, daha fazlasını yapmaya çalışır, dünyanın verdikleriyle değil, dünyaya verebilecekleriyle ilgilenir. Serhat gibi.
Serhat belli ki içindeki cevheri yaşamının merkezine koymuş. O kadar ki ülkede bütün evlerde, dünya görüşleri fark etmeksizin onun oynadığı rollerden bahsedildiğinden, adını bilmeseler bile Serhat’tan izledikleri karakterleri anan, paylaşan, birbirine hatırlatan yüz binlerce seveni olduğundan eminim. Sevilmekle ilgilenmiştir muhakkak ama yetinmemiş. Her şeyi yapmış, her şeyin fazlasını yapmış, hayal kurmuş, hayallerinin peşinden koşup onu gerçekleştirecek cesareti göstermiş, bu uğurda nice kurbağalar öpmüş, yani ısrar etmiş. Oysa bir ya da daha çok mülkü, onu çalışmaya mecbur bırakmayacak kadar parası, reddetme özgürlüğü, canı ne zaman isterse çıkabileceği seyahatler, uzun yaşamakla ilgili türlü yatırımı ve sancı çekmediği bir hayatı olabilirmiş, ama kendi makul mutluluğunu seçmemiş. Ne tuhaf değil mi?
Bu çağda haysiyetli bir hayatı seçmek süper kahraman olmak kadar gerçek üstü. Haysiyetli insan öleceğini bilir bu yüzden de ölmeden önce ev almak yerine gider Ankara’da açtığı tiyatro okuluna, kötü bir uyarlama yapmayacağım diye kafaya koyup da sahnelediği bir oyuna, belki giriştiği ama yarım bıraktığı bir filme varını yoğunu yatırır. Çünkü merkezde hep o içinde tutamadığı cevher vardır.
Not: Serhat artık sessiz, bize cevap veremez, itiraz edemez, ben öyle hissetmedim diyemez. Artık kendini anlatamayacak bir insanı anlamaya çalışmakla yazanın kendi hikâyesini ona giydirmeye çalışması arasındaki sınır çok ince. O ince sınırı ihlal etmediğimi umarak yazacağım aşağıdaki cümleleri.
***
Bu çağda haysiyetli bir insan olmakta ısrar etmek diyordum…
Sevenleri muhakkak onu korumaya çalışmıştır, parasını harcamasın, elindekini avcundakini tüketmesin, risk almasın, sağlığına dikkat etsin, başını derde sokmasın diye canını dişine takmıştır. Ama bir derdim var bin dermana değişmem demiştir Serhat. Sonra çoğalan ve ölmeyen bir kanser hücresi gibi çoğalmıştır derdi tasası. O zaman daha çok çalışmıştır, daha çok kurbağa öpmüştür, sonra da kimselerin fark etmediği o hücre başına buyruk sızmıştır damarlarına, gövdesini canından can gidecek kadar tepeden tırnağa bir ağrı sarmıştır. Tahammül etmeye çalışmıştır, etmiştir de neden etmesin ki? Cevher onda. Yakınmamıştır, sevenlerinden gayri kimselere söylememiştir ağrısını. Ahh…
“Oh, Captain! This world is wild at heart and weird on top.” (David Lynch/Wild At Heart)
Bilen bilir, bizim sektörümüz bir çeşit sabır laboratuvarıdır, acımasız ve tekinsizdir. Makinenin bile bir çalışma esası vardır, bakımı yapılır, arıza vermemesi için yatırım yapılır, güncellenir, bunlar yoktur bizim işimizde. Sektör aşırılık sevmez, yakınmak sevmez, halden anlamaz, yalan vardır, dolan vardır, hırsız vardır, arsız vardır, zorba çoktur, ama hasta yoktur. Eğer işe yaramıyorsan kalemini kırmaları bir dakikaya bakar, belki bir dakika bile değil. Çünkü bir film ya da dizi setinin yakıtı paradır, insan kaybedilir ama para tövbe haşa. Bilirsin bunları, rağmen çalışırsın, rağmen devam edersin, çünkü başka bir şey yapmayı bilmezsin, yeni bir yol bulmak için de yeterince zamanın yoktur. Bir dizinin 120 dk olduğunu, sadece 5 iyi ihtimalle 6 günde yazıldığını, çekildiğini, kurgulandığını düşünürseniz zaten benim daha fazla işimizi tarif etmeme gerek kalmaz.
***
Bir oyuncu yaş aldığında, eskisi kadar güçlü olmadığında kurt ona ne yapar? İlk taşı atmak için günahsız olmayı umursamaz, atar taşı var gücüyle, yaralanırsın, hayret edersin. Hani düşersin de birkaç saniyeliğine donar kalırsın. Öyle bir hayret, düşmüşsün gibi. Kalkmaya çalışırsın. Çünkü cevher sende, tükenmeyecek belli, ihtiyacın olan sadece biraz zaman. Halbuki bize hediye ettiğin yılların ve yılların hesabını kessek, biraz zamanın lafı mı olur?
Olur, bozuk hücre çoğalır, ağrın o cevherin içine yerleşir, adım atamaz olursun, omuzların çöker. Ama gözlerin hala çocuk hayretiyle apaçıktır, fazlasını görür, fazlasını düşünür, daha çok farkına varırsın, giderek karışamazsın hayata, hayallerine inandırdığın için sevdiklerinden utanırsın, sonra yalnızlıktan…
Serhat Kılıç’ın nasıl öldüğüne dair türlü haber, türlü yayın yapıldı. Bazıları ahmakça, bazıları arsız, bazıları acımasız. Oysa anlaşılmayacak bir şey yok; insanın dünyadan beklediği ve dünyanın vermedikleri arasındaki uçuruma düştü Serhat.
I like my town with a little drop of poison/Nobody knows they're linin' up to go insane/ I'm all alone/ I smoke my friends down to the filter/But I feel much cleaner after it rains. (Tom Waits/ Little Drop of Poison)
Serhat’la yirmi sene önce tanışmıştım, sektör henüz yukarıda anlattığım kadar akıl dışı bir hale gelmemişti, umudumuz vardı, biz Polis’i henüz çekmiştik, Serhat Ankara’dan yeni gelmişti, ışıldıyordu. Bugün neden Leyla ile Mecnun’da ya da Şubat’ta beraber çalışmadık diye hayıflandım, ne kadar yakışırdı diye düşündüm, eksik hissettim. Neyse ki Onur hem Şeref Bey’de hem de Topal Şükran’da çalıştı Serhat’la. Serhat bir kısa film yapmak istiyormuş, geçenlerde anlatmış Onur’a, birlikte yapalım demiş. Onur bana bugün yapalım dedi, birlikte yapalım.
***
Bugün dostlarının Serhat’ı uğurladığı tören boyunca Antigone aklımdan çıkmadı. Antigone’nin Kreon’a söylediklerini kendimle birlikte size de hatırlatmak isterim…
“Nasıl olacak benim mutluluğum? Payına düşen o küçük mutluluk lokmasını dişleriyle koparıp almak için her gün ne sıkıntılar çekmesi gerekecek Antigone’nin? Söylesenize, kimlere kendisini satacak? Başını çevirip, kimlerin ölmesine izin verecek? Kimlere yalan söyleyecek? Hangi iğrenç gülümsemeyle geçiştirecek günü? Hayır, ben sizin o 'mutluluk' dediğiniz şeyi istemiyorum! Her şeyin eksiksiz, lekesiz ve sonsuz olmasını istiyorum. Eğer bu dünyada buna yer yoksa, o zaman yaşamak da istemiyorum!" (Jean Anouilh)
Güle güle Serhat. Arkanda bıraktığın dünya hala senin gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.
*Cahit Zarifoğlu
** Senarist
/././
42 yıl sonra Yılmaz Güney’e yeniden bakarken: Gülüşüne hayranım -Ümit Kartoğlu-
Ömrüne sığdırdığı filmler, kitaplar ve karakterlerle egemenlerin karşısında ezilenlerin hikayesini anlatan Yılmaz Güney, ölümünün 42. yılında hala sinemasıyla, yazdıklarıyla ve direniş diliyle yaşıyor.
Yaşasaydı, bugün 89 yaşında olacaktı. Kim bilir, kaleminden daha kaç hikaye, kamerasından daha kaç film, oyunculuğundan daha kaç unutulmaz karakter çıkacak, hangi haksızlıkların, hangi toplumsal sorunların üzerine gidecek, hangi yaralara ışık tutacaktı?
Ama eminim, hala çok güzel gülüyor olacaktı…
Yılmaz Güney’i 42 yıl önce bugün (9 Eylül 1984) çok genç yaşta kaybetmemiz, onun efsanevi filmografisi kadar imajını da yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Yaptığı söyleşileri ve hakkında yazılanları yeniden okudum. Bu inceleme sırasında yeni keşfettiklerim oldu. Kitaplarının hepsini olmasa da bir kısmını, uzun uğraşlar sonunda saklandıkları köşelerden çıkardım; göz gezdirdim, bazı bölümlerini okudum. Umut, Umutsuzlar, Acı, Ağıt, Arkadaş, Sürü ve Yol filmlerini yeniden seyrettim. Bu süreçte iki yeni dost kazandım: Şûle Demirezen ve Tahir Yüksel. Önümüzdeki iki hafta boyunca bu köşede, onlarla yaptığım Yılmaz Güney’li söyleşiler yer alacak.
ZAHİT BİZİ TAN EYLEME
Yılmaz Güney’in filmleri bende derin izler bırakmıştır. Seyrettiğim her filmin ayrı bir anısı vardır.
Ağıt filminde jenerikle birlikte başlayan o müzik, Çobanoğlu'nun yaralı halde köy doktorunun kurşunu çıkarmaya çalıştığı sahnede “Zahit bizi tan eyleme” diye söze bürününce, tüylerimin diken diken olduğunu unutmadım hala. Her ne kadar Çobanoğlu'nun yoldaşlarının bu nefesi söylerken yakın çekimlerde ortaya çıkan ses ve görüntü uyuşmazlığı o yaşımda bile dikkatimi çekmiş olsa da bendeki heyecan perdedeki olumsuz her şeyi silmişti. Nefes, filmin en çarpıcı ve anlam katmanı en zengin müzikal tercihlerinden biri olarak içime işlemişti. Yıllar sonra, Muhyi’nin bu nefesinin hikayesini Tahir Yüksel’in “Yılmaz Güney - Endişesiz bir ülke, endişesiz bir dünya için” kitabında okuyacaktım. Yılmaz Güney’in asistanı Ahmet Soner, Ağıt’ın çekimleri sırasında akşam yemeklerinde herkesin sırayla bir türkü söylediğini anlatıyor. Güney’in en çok söylediği türkülerin, ‘Baba bugün hava neden bulanık?’ ve ‘Satarım bu canı da alırım seni, çıkarım dağlara da kurt yesin beni’ olduğunu söylüyor: “Ben Ruhi Su’dan söylerdim: Dadaloğlu, Kul Himmet, Muhyi... ‘Zahit bizi tan eyleme, hak ismin okur dilimiz’ nefesini çok beğenmişti, filmde kullanmak istemişti. Her sabah minibüsle çekime giderken, türküyü oyunculara ezberletmeye çalışıyordum: ‘Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile taşramızdan sormak ile kimse bilmez ahvalimiz...’ Tiyatro oyuncusu olan Atilla Olgaç öğrenebildi sadece. Diğer oyuncularda kulak yoktu. Ameliyat sahnesinde bu türküyü kullandık. Filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi. Film bu türkü yüzünden Sansür’e takıldı.” Soner’in anlattığı, oyuncuların nefesi ezberleyemeyişi, sahnedeki ses ve görüntü uyuşmazlığını açıklıyordu…
EZOPİK DİL
Güney, Race&Class’ta yayınlanan Alfreda Benge’ye verdiği röportajda, sansürle nasıl sınırlandığı ve sınırlamaları nasıl aştığına ilişkin soruya, filmlerde Ezop dilini kullandığını söylüyordu:
“Film yapımcılığımızın ilk adımından itibaren temel kaygımız yeni ifade biçimleri, yeni bir dil bulmaktı. Bunu seyircimizle bir ilişkimiz olduğu gerçeği üzerine inşa etmemiz gerekiyordu -popüler bir oyuncu olmam bu bağlantıyı yarattı. Yüzümle, gözlerimdeki ifadeyle, hatta diyalogları atlayarak, kelimeleri dışarıda bırakarak kendimi ifade etmenin gizli yollarını bulmalıydım. Kısacası ben ve dinleyicilerim arasında, açıkça bir şey söylemesem bile ne demek istediğimi anlayacakları şekilde ortak bir dil oluştu. Bu, benim kendimi koruma yöntemimdi. Filmlerimde Ezop dilini kullandım. Müsaadenizle bu iletişim tarzıma dair bir örnek vereyim. 1971'de bir önceki faşist askeri yönetimi devralmamızdan sonra yapılan bir filmde, halkımıza yapılan baskılara karşı duygularımı şu şekilde ifade etmeye çalıştım: Kör bir adam silah kullanmayı öğrenir; etrafına bir sürü çan koyarak ateş etmek için kendi kendini eğitir ve bu çanların sesinden hedefini belirleyip ateş etmeyi başarır. Kör bir adam direnmeyi böyle öğrenir. Halkım bu sahneden şunu anladı, ‘Yılmaz Güney bize bütün imkanlarımızın boşa çıkabileceğini, tüm silahlarımızın elimizden alınabileceğini ama yine de her zaman direnmek için yeni yollar bulmanın mümkün olduğunu söylüyor. Yeni çözümler asla tükenmez, her zaman bir yol olmalı.’ Ve mesaj hedefine ulaştı. Dışarıdan bakıldığında ise film, western'i andıran mütevazı bir eser.”
Güney’in sözünü ettiği film, Acı filmidir.

Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
SİNEMA KARİYERİ GÖLGESİNDEKİ YAZARLIK
Yılmaz Güney, 1956'da yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” isimli öyküsünde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanmış ve 1961'de bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezasına mahkum edilmişti. Kaleme aldığı ilk kitap Boynu Bükük Öldüler, her ne kadar 1972 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandıysa da Güney’in yazdığı kitaplar nedense sinema kariyerinin gölgesinde kalmıştır. Bende derin izler bırakan Selimiye Üçlemesi diye bilinen Hücrem - Salpa - Sanık kitaplarıdır. Salpa, bu üçlemenin en ilginç ve edebi açıdan en canlı kitabı. Bir diğeri, Güney Dergisi’nde Haslet Soyöz’ün çizgileriyle yayınlanan Oğluma Hikayeler’in 1979’da bir araya getirildiği kitaptır. Kitabın en güçlü yanı, Güney’in politik ve toplumsal bakışını didaktik bir söyleme teslim etmeden, gündelik hayatın küçük olayları üzerinden aktarmasıdır. Bu yönüyle Oğluma Hikayeler, yalnızca çocuklara anlatılan hikayeler değil, bir babanın oğluna nasıl bir dünya bırakmak istediğine ilişkin kişisel ve toplumsal bir tanıklıktır.
Yılmaz Güney’in Güney Aylık Kültür ve Sanat dergisinin Ocak 1978’de yayınlanan ilk sayısındaki Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven başlıklı Oğluma Hikayeler dizisinin ilk hikayesi
KİM NE DEDİ
Türkiye’de Güney’le ilgili yapılan incelemeler arasında, Mehmet Ergün’ün Bir Sinemacı ve Anlatıcı Olarak Yılmaz Güney kitabı, Yılmaz Güney üzerine erken dönemde yapılmış en dikkat çekici ve kapsamlı incelemedir. İnceleme, sinemamızın gelişimi içerisinde Yılmaz Güney’in yeri, sanat anlayışı, sinemacı ve anlatıcı yönlerini içeren dört ana eksen etrafında oluşturulmuş. Bu anlamda Ergün’ün incelemesi, Güney’i daha çok politik kimliği ya da biyografisi üzerinden ele alan kitaplardan ayrılıyor. Ergün’ün kitabı, Güney hakkında sonradan yazılmış nostaljik/efsanevi metinlerden farklı olarak, onun sanatını henüz tarihe mal olmuş bir figür haline gelmeden önce çözümlemeye çalışan öncü bir çalışma.
1978’de Doğrultu Yayınevi’nden yayımlanan Mehmet Ergün’ün öncü incelemesi: Bir sinemacı ve anlatıcı olarak Yılmaz Güney. Kapak düzeni ve Mehmet Ergün’ün fotoğrafı: İsa Çelik.
Yılmaz Güney’in dünya sinemasındaki yerini belki de en iyi, onu kendi ülkesinin sınırlarının dışından değerlendiren sinemacılar ve eleştirmenlerin sözleri anlatıyor. 1982 Cannes’da Yol ile Missing (Kayıp) filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşan Costa-Gavras onu “en önemli Türk yönetmen” olarak görürken, Richard Corliss TIME dergisinde onu doğrudan “dünya çapında bir sinemacı” olarak tanımlıyordu. The Guardian’dan John Patterson ise yıllar sonra Cafer Penahi’nin “This Is Not a Film” adlı filmini değerlendirirken, Yılmaz Güney’i doğrudan bir karşılaştırma noktası olarak ele alıyor; Güney’i “Türk sinema idolü ve muhalif yönetmen” olarak tanımlıyor ve “Yol” filmini başyapıt olarak nitelendiriyordu.

Costa GAVRAS, Yılmaz GÜNEY, Vittorio GASSMAN, 35. Cannes Film Festivali ödül töreninde, 1982
Hintli sinema ve radikal siyaset üzerine yaptığı derinlemesine analizlerle tanınan ödüllü kıdemli bir film eleştirmeni, yazar ve kültür tarihçisi Vidyarthy Chatterjee ise, Umut filminin 50. yılı dolayısıyla yazdığı yazıda şöyle diyordu:
“Yılmaz Güney’in olağanüstü ve çok yönlü dehası, Türkiye’nin en popüler sinema kahramanı olarak geçirdiği uzun bir dönemin ardından yönetmenliğe adım attığında, onu dikkate alınması gereken bir isim haline getirdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk devleti ve toplumunun tarihinde Güney, sadece öncü bir sinema kişiliğinden çok daha önemli bir yere sahiptir. Filmlerinde sıkça işlediği “alt tabaka” sakinlerine duyduğu derin sempati, ordu, polis, yargı ve cezaevi sistemi gibi devlet iktidarının sembollerine karşı gösterdiği şiddetli muhalefetle birleşince, onu tam anlamıyla bir halk kahramanı haline getirdi.”
2011 yılında, Harvard Film Arşivi için Yılmaz Güney’le ilgili Çirkin Kral’dan Umutsuzluğun Şairine başlıklı büyük bir retrospektif serginin küratörlüğünü yapan, önde gelen film programcısı ve yazar David Pendleton, Güney’in “şaşırtıcı görselliğin, dinamik hikaye anlatımının ve siyasi kararlılığın ustası” olduğunu söylemektedir.
HAFTAYA Şûle Demirezen’le Dayım Yılmaz Güney
/././









