İBB Davasında Akla Ziyan Durum... Dedesinin Dedesi de Kara Para mı Akladı!-Bahadır Özgür-
İBB davasında, henüz iddia edilen suçlar hakkında hüküm verilmeden ağır bir ‘cezalandırma yöntemi’ uygulanıyor. Aslında sadece İBB davasında da değil. Uyuşturucudan yasa dışı bahise kadar son yıllarda yapılan operasyonların tamamında aynı durum geçerli: Mal varlığına el koyma!
TCK’da “suç gelirlerinin aklanması suçu” 282. Madde ile düzenlenmiş. Bu maddede suçlar sayılmıyor. Ceza sınırı belirtiliyor. Kabaca, TCK’ya göre 6 ay ve üzeri suçlardan elde edilen gelirler ‘aklama’ sayılıyor. Düzenlemenin bir diğer ayağı ise ‘etkin pişmanlık’ uygulaması.
Şu sıralar görülen İBB davasında bu ikisinin bir araya gelmesiyle tam bir hukuk garabeti yaşanıyor. Bunun en çarpıcı örneği Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yürütmüş olan Necati Özkan’ın başına gelenler. Özkan’ın bütün mal varlığına el konuldu. Necati Özkan ile ilgili akla ziyan ‘casusluk’ suçlaması da dahil tüm ithamların geriye doğru götürülebildiği en erken tarih 2014.
Bir an Özkan’ın üzerine atılı bütün suçları işlediğini, buradan elde ettiği gelirle de mal varlığı edindiğini varsayalım. Diyelim hepsi de kanıtlandı. El koymanın suç tarihinden sonrası edinilen mal varlığı ile sınırlı olması gerektiğini bilmek için hukukçu olmaya gerek yok herhalde. Adı üstünde, “suçtan elde edilen gelir.”
Peki savcılar ne yapmış?
Necati Özkan’ın 2006’da edindiği ofise de el koymuş. Yetmemiş, Sivas’ta dedelerinin dedesinden miras kalmış, 17 taşlı tarlaya da el konuldu. Özkan’a mirastan düşen hisse yüzde 2.85! Tam 100 kişi o mirasa ortak.
Şimdi sormak lazım: Suç tarihi 1000 yıl öncesi mi? Öyle değilse Özkan sülalesinin taşlı tarlalarına, “mal varlığı değerini aklama” gerekçesiyle neden el konuldu?
Sadece bu bile yapılanın, itirafçı olmadı diye Özkan’ı ve ailesini perişan etmeye, gündelik yaşamlarını sürdüremez hale getirmeye yönelik olduğu apaçık gösteriyor.
İBB davasında böyle onlarca örnek var.
Çoğu soruşturmada da benzer şeyler yaşanıyor aslında.
Mesela; ‘ünlülere yönelik uyuşturucu’ operasyonlarında da durum felaket. Her alınana iki seçenek sunuluyor: “Ya malını ver ya da bir isim.”
Henüz suç belli değil; var mı yok mu araştırılmamış daha. Suç tarihi kesinleşmiş mi, o da muamma. Lakin gözaltına alınan kişiye geleceğini de karartacak bir seçenek sunuluyor hemen.
Buralara nasıl gelindi?
TÜSİAD’ın Şubat 2025’te yapılan toplantısında dönemin TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Aras, gündemdeki konulara dair sert eleştiriler yapmıştı. Anında gözaltına alındılar. Açılan davada 1 yıl 3 ay ceza verildi. O toplantıda TMSF’nin yetkilerinin genişletilerek kayyım uygulamasının esnekleştirilmesine büyük tepki gösterilmişti. Hatta “organize suç örgütü kurmak, şirket kurmaktan daha kolay oldu” denilmişti. İşte TÜSİAD yönetiminin cezalandırılmasının altında bu yatıyordu. Zira iktidar, ‘topuyla tüfeğiyle’ İBB davasına hazırlanıyordu.
Mala mülke el koyma önce FETÖ davalarında, ardından organize suç örgütü faaliyetlerinde yoğun olarak uygulandığı için, kamuoyu nezdinde bu pratik normalleşti. Oysa artık bir gaspa dönüşmüş halde. Peşin cezalandırmanın, etkin pişmanlıktan yararlanıp itiraflarda bulunmayanların iradesini kırmanın, bunun için ailelerini yoksulluğa mahkum ederek baskı kurmanın yolu oldu.
Daha açık ifade ile yargı eliyle gasp normalleştiriliyor!
/././
Parçalama planı yeniden devrede! İsrail’in Lübnan’la asıl derdi bu -Mustafa K.Erdemol-
İran’a karşı ABD’yle birlikte savaşırken bile Lübnan’ı vurmaktan vazgeçmiyor İsrail. Bu terör devletinin komşusu olmak gibi bir talihsizliğe sahip Lübnan, İsrail için her zaman güvenlik gerekçeleri öne sürülerek hedef oldu yıllarca. Ev sahipliği yaptığı Hizbullah’ın etkisini büyük oranda yitirmesine rağmen Lübnan bugün de yine aynı gerekçeyle İsrail tarafından bombalanıyor.
Siyonist terör devletinin güvenlik endişelerini gidermekten başka amaçları olduğu açıktır. Hizbullah’ın artık bir tehdit olmaktan çıktığı ortamda bile bu talihsiz ülkeye saldırmasının en bilinen nedeni tabii ki ülkenin güneyinde bir Tampon Güvenlik Bölgesi oluşturmak öncelikle. Lübnan’da operasyonlar bitse bile sözkonusu bölgede 10 km derinliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturacağını Savunma Bakanı Israel Katz açıkca söylemişti de.
Bu “açık” amacın dışında İsrail’in yıllar önce ertelediği Lübnan’ı bölme planını yeniden devreye sokabileceği olasılığı gözardı edilmemeli. 1950'lerden 1980'lere kadar, özellikle Ben Gurion, Menahem Begin, Ariel Sharon dönemlerinde, Lübnan'ı Maronit Hıristiyan ağırlıklı bir devlet haline dönüştürecek “parçalama” planını her zaman gündeminde tuttu İsrail. Lübnan’ın Müslüman Arap coğrafyasından koparılmasının kendisiyle “barış” yapabilecek bir müttefik kazandıracağına inanıyordu çünkü. Bu nedenle 1982’de Lübnan’ı işgal ettiğinde Hıristiyan Falanjistlerle ittifak yaptığını anımsayalım.
Bu konuda -bence- tek kaynak sayılacak bir kitap önereyim meraklısına. İsrail’in bu planlarını Livia Rokach’ın “Israel's Sacred Terrorism: A Study Based on Moshe Sharett's Personal Diary and Other Documents” (İsrail’in Kutsal Terörizmi: Moshe Sharett’in Kişisel Günlüğü ve Diğer Belgelere Dayalı Bir Çalışma) adlı kitabında ayrıntılı okumak mümkün. Sharett, 1954-55 yılları arasında başbakanlık yapmış, ılımlı bir siyasetçiydi. Kitapta dönemin İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un Sharett’e “şimdi, Lübnan’daki Maronitleri, bir Hıristiyan devleti ilan etmeye zorlamanın tam zamanı” dediği belirtiliyor. Kitapta yer alan, Gurion’un, Sharett’e yolladığı şu mektup da asıl niyetin ne olduğunu ortaya koyuyor:
“Lübnan’ın Arap Birliği’ndeki en zayıf halka olduğu açıktır. Arap devletlerindeki diğer azınlıklar, Kıptiler hariç, tamamıyla Müslümandır. Lübnan’daki Hıristiyanlar için durum böyle değildir. Onlar Lübnan’da çoğunluktadır. Bu nedenle bir Hıristiyan devletinin kurulması doğal bir eylemdir; bunun tarihsel kökleri vardır. Böyle bir girişim hem Katolik hem de Protestan Hıristiyan dünyasının geniş çevrelerinde destek bulacaktır.”
Sharett’in mektuba “dışarıdan bir girişim sonucunda Lübnan’ın bir Hıristiyan devletine dönüştürülmesi bugün mümkün değildir. Ortadoğu’yu kasıp kavuracak, mevcut düzeni yıkıp yenisini kuracak bir şok dalgasının ardından bu hedefin gerçekleştirilme olasılığını dışlamıyorum. Ancak mevcut Lübnan’da, ülkenin mevcut coğrafi, demografik boyutları ile uluslararası ilişkileri göz önüne alındığında, bu tür ciddi bir girişimin gerçekleşmesi düşünülemez” yanıtını verdiğini de kitapta okuyabilirsiniz.
Anlatılması uzun süren birçok gelişmeden ötürü İsrail’in uzun süre ertelediği bu planın bugün hayata geçirilmemesi için bir neden kalmamış görünüyor. Çünkü İsrail, kendisi için tehlikeli olacak “direniş ekseni”ni ciddi olarak etkisizleştirdi. Kendisiyle çıkar birliği içinde olan Arap/Müslüman ülkeler de mevcut ki, bir İslamcı radikalizmden ya da rejimlerine yönelik herhangi bir ayaklanmadan çekinmeleri onları İsrail’e yakınlaştırmış durumda. Başta Lübnan olmak üzere direniş ekseninin filizleneceği alanların İsrail tarafından körleştirilmesi bu işbirlikçi, gerici rejimlerin de işine gelir gibi görünüyor.
Aslında İsrail, uzun süre ertelediği Lübnan’ı parçalama fırsatını ülkede yaşanan iç savaş döneminde yakalamıştı da. İç savaşa 1976 yılının başlarında müdahil olan İsrail, kuzey İsrail sınırında hâlâ yaşayan az sayıdaki Maronit ile temas kurmak isteyen güneyin en uç kesimindeki bazı küçük Maronit köyleriyle açık sınır politikası uygulamaya başlamıştı, anımsanır. İsrail o dönem Binbaşı Sa’ad Haddad adlı İsrail destekçisi biri tarafından kurulan Güney Lübnan Ordusu’nu (GLO) da desteklemişti. Bu destek Begin döneminde de sürmüştü üstelik.
İsrail’in yararına gelişmeler olmasına rağmen Lübnan’dan bir Hıristiyan devlet çıkarma projesi yine akamete uğramıştı. Ama fırsat buldukça İsrail bu planı yaşama geçirmeye çalıştı. Bu konudaki en önemli adımlardan biri 1982’de bir suikast sonucu öldürülen Beşir Cemayel’i Lübnan Cumhurbaşkanlığı’na getirmesidir.
Daha sonraki gelişmeler olayları bilinler için sır değildir. Uzun süren Hizbullah direnişi sayesinde Lübnan’da istediklerini tam elde edemeyen İsrail için Lübnan’ı parçalama şansı yeniden gözüktü. Geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’a ait olduğu ileri sürülen bir mühimmat deposunun havaya uçması sonucu çok sayıda kişinin ölümünün ardından Hizbulla’'a yönelen öfke sırasında bazı kesimler Fransa’ya kendilerini tabiiyetine almasını istemiş, bu ayrı bir Hıristiyan devlet isteğinin tezahürü gibi değerlendirilmişti.
İran’la savaşırken arada Lübnan’ı da parçalayarak bölgeye yeniden şekil verme fırsatı İsrail’in eline bu kez güçlü bir biçimde geçmiş bulunuyor. Lübnan’ı “nedensiz” yere vurma ısrarının Lübnan hıristiyanlarında “çatışmaların dışında” kalma arzusu uyandırmakla ilgili olabileceği akla neden gelmiyor?
İran’la yapılacak ateşkesin şartlarından biri olmasına rağmen İsrail’in Lübnan’ı bombalamayı sürdürmesi sözkonusu ülkeyi “bölme” planının bir parçasıdır.
Tüm gelişmeler bunun işaretidir.
Umarım fark edilir.
Geç olmadan.
/././
Sempatisi varmış ama üyeliğe delil yokmuş!-İsmail Saymaz-
Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının “IŞİD üyeliğinden ceza verilsin” görüşüne uysaydı, Yunus Emre Sarban muhtemelen bugün cezaevinde olacaktı.
Kiralık araç ve silah teminine ilişkin yazışmaları tespit edildiği halde “Tek başına örgüt üyeliği için yeterli delil değil, soyut iddia” gerekçesiyle beraat ettirilen Sarban, bu karardan dört yıl sonra İsrail Başkonsolosluğu’nun önünde polisle girdiği çatışmada ölü ele geçirildi.
Sekiz yıl önceki prova
Dün bütün ayrıntılarıyla yazdım.
Sarban, başkonsolosluğa yönelik saldırının provasını sekiz yıl önce yaptı.
Dünyanın 2019 yılına girmesine dakikalar kala Tekirdağ Kapaklı’da yol çevirmesi yapan jandarmalar İstanbul plakalı aracı durdurdu.
Yapılan aramada araçta cop, altı kar maskesi, bere ve boyunluk bulundu.
Aracı kullanan H.T. ile beraberindeki L.D., Ö.B. ve O.B., IŞİD ile bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alındı.
L.D.’nin cep telefonunda yapılan incelemede Sarban’la mesajlaşmalarına ulaşıldı. L.D.’nin “Bir yıllık arkadaşım” dediği Sarban’dan kiralık araç, maske ve silah temin etmesini istediği ortaya çıktı.
Haliyle Sarban, dosyaya dahil edildi.
Evindeki aramalarda ‘İslam Hukuku Açısından Tekfir Meselesi, Şartları, Engelleri, ve Ahkamı’ isimli kitap bulundu.
Dijital malzemelerinde “Şehadet şerbeti içmekten, Allah yolunda savaşıp can vermekten mutluluk duyacaklarını anlatan söylemler olduğu” belirlendi.
Şüpheliler 10 Ocak 2019’da tutuklandı.
IŞİD üyeliği iddiasıyla dava açıldı.
Sarban, şöyle suçlanıyor: “Ev aramasında IŞİD’in fikir ve eylemlerini, amaç ve felsefesini destekleyen kitap ve yayınların ele geçirildiği, bu yayınların örgütün eleman temin ve kazanımında, örgüt mensuplarının eğitiminde kullanıldığı…”
Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan sanıklar 10 Mayıs 2019’da tahliye edildi.
Dava 4 Ekim 2022’de beraatle sonuçlandı.
‘Bilimi seven biriyim’
Sarban’a ve diğer Tekirdağ’da bir araçta yakalanan IŞİD’çilere yönelik iddiaları aktardım.
Peki, nasıl oldu da beraat kararı çıkarmayı başardılar?
Bu sorumun yanıtını dün elime ulaşan Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararından vereceğim.
Gerekçeli karara göre Sarban, hakim karşısında kendisini şöyle savundu:
“Hiçbir silahlı terör örgütüne üyeliğim yoktur. Sadece L.D.’yi tanırım. L.D.’den et alacağım vardı. Bunun için kendisini aramıştım. Kitap okumayı, bilimi, araştırmayı seven biriyim. Ebu Hanzala’yı orada gördüm. Bir kişiyi takip etmek o kişinin görüşlerini benimsediğim anlamına gelmez.”
Savcılık: Eyleme gidiyorlardı
Savcılık esas hakkındaki mütalaasında, sanıkların aleyhindeki delilleri bir bir saydı.
Dijitaller materyallerde ele geçirilen, erkek çocukların ellerinde silah ile yaptıkları cihat çağrıları, IŞİD bayrağı, cihat çağrıları ve marşları başlık başına delildi.
Dahası…
Kocaeli’den kiralanıp Tekirdağ’da yakalanan araçta çıkan bere, altı kar maskesi, yeşil boyunluk ve cop, terör eylemi gerçekleştirecek olan örgüt mensuplarının kimliklerini saklama ve gizlemeye yönelikti.
Mütalaada şu ifadelere yer veriliyor:
“Örgütsel eylemlerde kullanılacağı değerlendirilen bere, kar maskesi, yeşil boyunluk ve copun olası öldürme, yaralama, kaçırma, tehdit, sabotaj gibi terör eylemlerini gerçekleştirecek örgüt mensuplarının kimliklerini gizlemesine yönelik materyaller oldukları…”
Kararda, bu materyallerin hepsinin bir anda, geçici kiraladıkları ve bir arada oldukları araçta bulunmasının demokratik hukuk devletinde yasalara saygılı bireyler yönünden hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine göre mümkün olmadığı vurgulandı.
Sarban ve diğer sanıkların IŞİD üyeliği suçundan ceza almaları gerektiği ifade edildi.
Soyut iddia!
Mahkeme, kararında “Ele geçirilen eşya ve dijitallerde IŞİD ile bilgi ve belgelere rastlansa da içeriklerin tek başına örgüt üyeliği için yeterli olmadığı, HTS kayıtlarının eyleme veya terör örgütüne üyeliğe yönelik somut, açık bir delil oluşturmadığı kanaatine varılmıştır” denildi.
İstihbari bilgilerin delil değeri taşımadığı ileri sürülerek, şöyle devam edildi:
“Örgüt sempatisini gösteren, IŞİD’le ilgili fotoğraflar, videolar ve mesajlaşmalar dışında hiyerarşik yapıya organik bağla bağlandıkları, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kapsamında faaliyetlerde bulunduklarının tespit edilemediği…”
“Soyut iddia dışında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyetlerine yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından suçun işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle” beraate karar verildi.
Savcı beraat kararına itiraz etti.
İstanbul Bölge Adliyesi 3. Ceza Dairesi, itirazı reddetti.
Ve karar 3 Kasım 2023’te kesinleşti.
‘Her tekfirciye nasip olmaz’
Tekirdağ’da yargılama sürerken, Yunus Emre Sarban hakkında 7 Nisan 2021’de malvarlığının dondurulması kararı verildi.
Beraat çıkınca 31 Ağustos 2024’te tedbir sonlandırıldı.
Türkiye’de çok sayıda IŞİD ve El Kaide yargılamasında avukatlık yapan Onur Güler, Sarban’la ilgili tedbirin kaldırılmasını ‘her tekfirci selefiye nasip olmayacak bir idari tasarruf ve nadir bir karar’ olarak değerlendiriyor.
Güler, saldırının IŞİD esintili olduğunu, örgütün son dönemde yayınlarında diplomatik misyonlara ve Yahudi-Hıristiyan hedeflerine saldırı çağrılarının arttığını kaydediyor.
Avukat Güler, “Tekfirci-cihatçı terör eylemlerini engellemek hukukun değil, istihbaratın, toplumun, Diyanet'in ve devletin işidir” diyor.
/././
Kefen abartılıydı valiz gerçek oldu -Mehmet Tezkan-
Siyasetçilerin en klasik değişidir; kefenimizle yola çıktık diye söze başlarlar. Mendereslere atıftır. İdam edilmelerine hatırlatmadır. Siyasetin zorluğuna dikkat çekmedir.
Aslında ‘memleket için idamı bile göze aldık’ demenin hamasetidir…
Bir elinde bal tutup öbür elinde kefen sallamak ülke siyasetinin klasiği oldu.
Kefenden söz etmeyen az sayıda siyasetçi var.
Tayyip Erdoğan siyasi hayat boyunca belki elli belki yüz kere ‘biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık’ demiştir…
Allah’a şükür 66 yıldır hiçbir siyasetçi kefen giymedi. Bundan sonra da giymez/ giymeyecektir de…
O hatayı Türkiye bir kere yaptı bir daha sittin sene yapmaz/yapmayacaktır…
Kefeni giyerek yola çıktım retoriği daha ne kadar devam eder bilmem ama ‘valizim kapıda’ söylemi AKP iktidarında gerçek oldu…
Eskiden, eskiden dediğim benim de tank olduğum yıllarda… 12 Eylül döneminde, FETÖ’nün at koşturduğu yıllarda gazetecilerin/yazarların/çizerlerin/aydınların valizi her daim hazır olurdu…
AKP iktidarı buna siyasetçileri de eklendi…
Belediye başkanları, meclis üyeleri, bürokratlar, teknokratlar, hatta müteşebbisler valizleri kapı önünde yaşamaya başladı…
Şoförler dahil…
Herkes değil tabii ki… CHP’de siyaset yapanlar, CHP’li belediyelerde çalışanlar böyle yaşıyor…
Valiz hazır… Valiz kapının önünde…
Valiz; pijama/sabun/ havlu/iç çamaşırı/ çorap/diş fırçası /vs…
Bir kişi maaş aldığı halde belediyeye gitmemiş. Bankamatik dediklerinden yani. Bu sebeple Bornova Belediye Başkanı gözaltında!..
Yok artık demeyin!..
Baskı bu boyuta ulaştı…
Neredeyse öksüren gözaltına alınacak!..
Siyasete girecekseniz, ülke meseleleri üzerine iki laf edecekseniz, hele hele iktidarı eleştirecekseniz, daha ötesi iktidarın nasırına basacaksanız valiz yetmez…
Bavulunuzu hazırlayın
Silivri mi Dubai mi?-Ayşenur Arslan-
Savaşta arabuluculuğu, dünyada kimsenin ciddiye almadığını düşündüğümüz Pakistan’a kaptırdık.. Gazze konusunda ipleri “Barış Kurulu” adı altında Trump’ın eline verdik.. Yıllarca yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz Ahmet El Şara ABD’ye biat edince Suriye’deki nüfuzumuzu kaybettik..
Bırakın bölgeyi, dünya lideri olduğumuzu düşünürken ellerimiz boş kalınca Dubai senaryosu yazdık.. “Dubai öldü.. Sıra İstanbul’da masalları” okuduk. Maalesef kimileri inandı ya da inanmış gibi yaptı.
Oysa;
Konuya hakim isimlerden Prof. Burak Arzova, Dubai’nin başarı öyküsünün temelinde yatan “finans merkezi” gerçeğini öylesine net yazmıştı ki, masallar bir anda Kaf Dağı’nın arkasına kaçıvermişti:
“Küresel finans merkezleri endeksinde 2026 yılında Dubai ve Abu Dabi Orta Asya ve Afrika bölgesinde birinci ve ikinci sıraları almaya devam ederken, Dubai küresel ölçekte ilk 10’a girerek yedinci sıraya yükseldi.
İstanbul ise; Merkez Asya ve Doğu Avrupa grubunda yer alıyor. Küresel endekste 101. sırada. Bir önceki sıralamadan 13 basamak aşağıya düşmüş durumda. Daha önemlisi, İstanbul, Küresel Merkezler Grubu’nda yer almıyor.”
İstanbul’da Anadolu yakasını betondan bir mezarlığa çeviren Finanskent güya Dubai gibi uluslararası yatırımcıları, Türkiye’nin zenginlerini buluşturacaktı.
Hatta başta Merkez Bankası, önemli kurumlar İstanbul’a taşınacaktı.
Birbirinin güneşini kesen çirkin gökdelenler bir yana.. Finans Merkezi, yabancı yatırımcının talep ettiği, beklediği hiçbir koşulu yerine getiremiyordu. Mesela, Dubai’den öğrenildiği kadarıyla, parasını getiren kişi ya da kurumlar çocuklarının kendi dillerinde ve hatta ülkelerinden gelecek öğretmenlerle eğitilmesini bekliyordu. Son yıllarda yabancı okulların başına gelenlerse bu konuda hiç de ümitvar değildi.
Ancak asıl önemlisi, hukuktu.
Hadi biz, ülkemiz kalkınacak diye susup hukuk, adalet var-mış gibi yaptık diyelim.. Küresel araştırmalar tüm veriler inceleyip sıralamasını yapıyor. O inceleme sonucunda ”Türkiye 2025 yılında, hukuk üstünlüğü endeksinde bir önceki yıla göre bir sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı.”
İktidarın daha önceki kimi büyük rakamlı anlaşmalarda, sıkıntı halinde Londra mahkemelerini yetkili kılması boşuna değildi elbette.
Ama insan hakları konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımayı taahhüt edip tanımayan Türkiye, acaba akçeli konularda ne yapardı? Soru işareti hep havada asılı kaldı ve Türkiye küresel finans endeksinde de 101. sıraya oturdu.
***
Aslında İBB davası, İstanbul’un bu başlıklarda neden Dubai’nin yerini alamayacağına dair sayısız örnekle dolu.
Batı kamuoyu ve ilgili kurumları hepsini yakından izleyemiyordur muhtemelen. Ancak bir isim var ki, başına gelenler ve duruşmadaki savunması kelimesi kelimesine kayıt altına alınmıştır.
Zira, o isim, Necati Özkan, uluslararası siyasi danışmanlık derneğinde önce Avrupa'da başkanlığa, daha sonra dünyada yönetim kurulu başkan yardımcılığına getirildi. Tutuklu olmasaydı 2026 1 Ocak'tan itibaren 2 yıl süreyle başkan olacaktı. Olamadı.
19 Mart 2025 günü hapse atıldı. Ankara ondan nefret ediyordu. Cumhur İttifakı ve bileşenleri, onun kampanyasıyla İstanbul’un ellerinden gideceğini anlamış olmalılardı. CHP’de de Kılıçdaroğlu ve ekibi aynı gerekçeyle rahatsızdı. Nitekim Altılı Masa’nın aday belirleme sürecinde rahatsızlık kulislerden çıkıp ekranlara yansıdı.
Necati Özkan şimdi o rahatsızlığın.. Daha doğrusu “BAŞARININ CEZASINI ÖDÜYOR”.
Hem de örgüt üyeliği gibi bir iddia ile.
Necati Özkan da iddianameyi masaya yatırıp soruyor: “Benim örgüt üyeliği ile ilişkin gerekçeler nerede? Söylüyorum, bakın: İddianame sayfa 7, diyor ki: 'Ekrem İmamoğlu'nun uzun yıllardır siyasi danışmanlığını yapmak.' Buyurun... Bu aleni bilgi.. İlkokul 1. sınıf öğrencisi okuma yazma biliyorsa 'Necati Özkan kimdir?' diye yazsın, zaten onu bulur. İki, sayfa 36: 'CHP'nin 4 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen kurultayına katılmış olmak.' Bak, bak, bak! Ya ben CHP'nin, yani 1990 başından beri her kurultayına katılıyorum. Sadece CHP'ye değil; AK Parti kurultaylarına da katıldım, MHP kurultaylarına da katıldım. Mesleki merakım gereği, ilgim gereği katılıyorum. Bunun neresi suç olabilir? Sonra sayfa 72: 'Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü Başkanlığı döneminden beridir irtibat halinde olduğu, çok güvendiği ve aynı zamanda siyasi danışmanlığını yapmakla birlikte örgütün akıl hocası konumunda olmak.' Siz peynir alırken evinize, güvenmediğiniz bir adamdan peynir alıyor musunuz Sayın Başkan?”
Devam ediyor Özkan.. Hem de en dehşet iddia ile: “Sayfa 88 Başkanım: 'Ekrem İmamoğlu'nun liderliğinde ve talimatlarıyla Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. yapılanması içerisinde Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan; suç örgütüne fon sağlamak amacıyla usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı isimli tahsisatlar, muvazaalı sözleşmeler ile para tahsilatı eylemlerini organize etmek.' Bir tane örnek yok! 'Şu vakada bunu yapmıştır' diye bir tane örnek yok. Dolayısıyla hani hakikat dışı, kurmaca, düzmece, yorumdan ibaret bir iddianame ile karşı karşıyayız. Yorum! Şuna şöyle bir şey yazalım, buna böyle bir şey yazalım. Yazın...”
Delil bulamayınca Özkan’ın notlarından İmamoğlu için şöyle “suçlar” çıkartılmıştı: Partinin başına geçmek.. Trump ile görüşmek..
İddianamedeki ifadeler gerçekten o kadar komikti ki, Necati Özkan espri yapmadan duramadı.. Ekrem İmamoğlu’na dönerek, “Nereye kurdunuz bu suç örgütünü.. Nereye CV vereceğiz” diye sordu.
***
CV değil ama "biat etmenin işe yaradığını" söyleyebiliriz. Bakın, olay tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan, daha sonra Yargıtay’a getirilen Yüksel Kocaman hakkında, mafya ile ilişki anlamına gelebilecek bir rüşvete dair ‘BELGE’ ortaya çıktığı iddialarına rağmen koltuğunu koruduğu görülüyor. Muhtemelen Akın Gürlek’te olduğu gibi ona da ‘sakın konuşma’ talimatı verildiği iddiası nedeniyle susuyor.

T24’ten Asuman Aranca’nın haberi her şeyi açıkça anlatıyor oysa: “Ayhan Bora Kaplan’ın yargılandığı kara para davası dosyasına giren belgede, Yüksel Kocaman’ın üzerine aldığı Mercedes’in ödemesinin, Kaplan’a ait MRL Restoran isimli şirkette asistan olarak çalışan Sevda S. tarafından yapıldığı öne sürüldü. MASAK raporuna göre Kaplan’ın asistanı Sevda S., 2 Ekim 2019’da Borusan Oto Servis hesabına “Yüksel Kocaman araç bedeli” açıklamasıyla 338 bin 650 lira gönderdi.
İddialara göre Yüksel Kocaman, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde Kaplan hakkındaki 8 soruşturma dosyasından 7’sinin kapatılmasında rol oynadı. Bu süreçte Kaplan tarafından Kocaman’a lüks bir BMW verildiği, ayrıca Gölbaşı’ndaki villasının mobilyalarının yaptırıldığı öne sürüldü.Başa dönersek.. Soru net: Silivri mi Dubai mi?
/././
halkTV











