55 yıllık cunta sarmalı + Eski Fenerliler’in tüm izleri burada -BİRGÜN-

55 yıllık cunta sarmalı 

12 Mart Muhtırası üzerinden geçen 55 yılda ülke, ABD emperyalizmi ve sağcı-gerici iktidarlar eliyle karanlığa sürüklendi. Toplumsal muhalefet tümüyle boğulmak istenirken Saray rejiminin taşları döşendi.

Türkiye siyasal tarihinin kırılma dönemlerinden biri olan 12 Mart 1971 askeri muhtırası üzerinden tam 55 yıl geçti. 68 kuşağıyla birlikte yükselen devrimci toplumsal muhalefetin ve işçi-köylü hareketlerinin önüne geçebilmek için emperyalistler ile işbirlikçilerinin ortaklığında gerçekleştirilen askeri darbe, örgütlenen tüm kesimleri bastırma amacıyla yapıldı. Darbeyi yapan askeri cunta generallerinden Memduh Tağmaç’ın “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerekiyor” sözü darbenin gerekçesini en iyi anlatan itiraflardan biri olmuştu.

ABD YİNE DEVREDE

Toplumsal uyanışı yok etmeye çalışan egemen sınıflar ve emperyalistler, 12 Mart Askeri Muhtırasına giden yolu açmıştı. Bizzat ABD’nin örgütlediği Komünizmle Mücadele Dernekleri ile MHP-Ülkü Ocakları ‘Kanlı Pazar’ saldırılarından 6’ncı Filo Protestolarında öğrenci katliamlarına uzanan katliamların gerçekleştirilmesinde rol oynadı. Bu faşist güçlerin yetersiz kaldığı noktada ise devreye 12 Mart askerî muhtırası girdi.

Muhtıranın ardından yönetimin başına Nihat Erim Hükümeti geldi. Bu hükümetin ilk işlerinden biri ‘Balyoz’ Harekâtı olurken işçi hareketinin örgütleyicisi DİSK kapatıldı, binlerce sendikalı işçi, aydın, gazeteci, üniversiteli ve devrimci gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. Operasyon çerçevesinde 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. 600 dolayında sosyalist subay ve askeri öğrenci tasfiye edildi. Muhtıranın ardından Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve birçok devrimci katledildi.

12 Mart’ın en önemli sonuçlarından birisi de 1961 anayasasının nispi demokratik yapısının ortadan kaldırılması olmuştu. Emekçi sınıfların örgütlenme kanallarının yok edilmesi, demokratik yönetim mekanizmalarının işlevsiz hale getirilmesi hedeflendi. 12 Eylül Askeri Darbesine giden yolun en kritik aşaması 12 Mart Muhtırasıydı. Bu tarihle birlikte sola, işçilere, köylülere, öğrencilere kısacası toplumsal muhalefetin tüm öznelerine karşı bugüne dek uzanan baskılar, tutuklamalar, katliamlar devam etti. Ülke, ABD emperyalizminin boyunduruğu altında kalmaya devam ederken gerici, faşist kuşatma bugünkü rejimin de yollarını döşedi.

BÜYÜYEN MÜCADELE

12 Mart’ta giden ve aradan geçen 55 yılda neler olduğunu kısaca özetleyelim. 1965 sonrasında devrimci hareket sürekli yükselen bir dinamiğine sahipti. Kıbrıs krizi nedeniyle toplumda ciddi bir anti-emperyalist refleks ortaya çıktı. Bu dönem anti-emperyalist bir siyasal hatta gelişen DEV-GENÇ büyük bir etkinlik kazandı. Bağımsızlık yürüyüşleri, 6. Filo’yu protesto eylemleri toplumun geniş kesimlerinde heyecan yarattı.

Yalnızca gençlik içinde değil, emekçi sınıflar içinde de bir uyanış söz konusu oldu. İşçi, köylü hareketleri ülke tarihinde daha önce olmadığı kadar güç kazanmaya başladı. Kavel direnişinden 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi yürüyüşlerine; DİSK’in kuruluşundan örgütlü işçi sınıfının hak arama mücadelelerinin gelişmesine uzanacak işçi sınıfı hareketi dalga dalga yayılmaya başladı.

Bu büyük toplumsal uyanıştan endişe duyan emperyalistler düğmeye bastı. Toplumsal muhalefetin bastırılması için Komünizmle Mücadele Dernekleri, MHP ve Ülkü Ocakları devreye girdi. Cinayetler ve faşist saldırılarla toplumda korku ve panik yaratılmak istendi. 12 Mart’a kadar yirminin üzerinde genç katledildi. Bu kontrgerillanın sivil faşist güçlerinin yetersiz kaldığı noktada 12 Mart askerî darbesi gündeme getirildi. 12 Mart muhtırasını takip eden süreç 26 Nisan’da 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesi ile sürdürüldü. Bu dönemde devrimcilere yönelik başlatılan yok etme harekâtının en önemli merkezlerinden birisi, Ziverbey Köşkü ve Sansaryan Han isimli işkence merkezleri ve sıkıyönetim mahkemeleriydi. Kontrgerilla ismi, ilk kez bu işkence merkezlerinde işkence yapan kişiler tarafından dillendirildi. Dönemin en etkili siyasi örgütü olan DEVGENÇ ile birlikte 404 dernek ve TİP kapatıldı. Dönemin devrimci önderleri katledildi.

***

12 MART’TAN 19 MART’A…

Türkiye’nin 1950’ler sonrası siyasal çizgisi egemen sınıflar ve emperyalistler eliyle gerçekleşen darbeler, muhtıralar ve katliamlarla dizayn edildi. NATO’nun ileri karakolu olarak görülen Türkiye’de sağ iktidarlar ABD emperyalizmi tarafından bizzat desteklendi. Ülkedeki devrimci, ilerici, anti emperyalist, hareketler zorla bastırıldı. Devrimciler, işçiler, köylüler, öğrenciler hedefe kondu, cezaevlerine atıldı, katledildi, türlü baskılarla karşı karşıya bırakıldı. 12 Mart sonrası yeniden yükselen devrimci toplumsal muhalefet, 12 Eylül Darbesi ile bir kez daha bastırıldı. Bu arada gerici, karanlık güçler Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta katliamlara girişti. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden Ülkü Ocakları’na, Yeşil Kuşak Projesi’nden Büyük Ortadoğu Projesi’ne dek emperyalistler Türkiye’yi sağ iktidarlar eliyle dizayn etmeye çalıştı. Bugün içeride kaybettiği meşruiyetini ABD’de arayan, emperyalist-siyonist güçlerin Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederken kendisine biçilen rolü oynayan, bir fotoğraf karesi için ABD ve Trump’a türlü ayrıcalıklar tanıyanlar aynı sağ iktidarların bir uzantısıdır. Yukarıdan aşağıya dayatılan gerici kuşatma da bugünkü iktidarın duyduğu ihtiyaç doğrultusunda sahneye konuluyor. Mevcut tek adam rejimini tahkim etmek isteyen iktidar, seçimsiz ve muhalefetsiz bir Türkiye inşa etmeye çalışıyor. Bunun için Erdoğan’ın karşısına çıkan en güçlü rakipleri cezaevlerine atılırken muhalefet yargı sopasıyla susturulmak isteniyor.

ANAYASA HEDEF ALINDI

1961 Anayasası 141-142. “Komünizm propagandası ve sınıf temelli siyaset yapmayı cezalandıran yasalar olmasına MGK’nın kurulmasıyla birlikte askerin siyaset üzerindeki etkisinin artmasına rağmen, Anayasa Mahkemesinin kurularak yürütmenin yetkilerinin sınırlandırılması, üniversite ve TRT’nin özerkliğinin sağlanması, seçim yasasının milli bakiye sistemiyle demokratik katılımın genişletilmesi ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıyla Türkiye’nin en demokratik anayasası olarak tarihe geçti. Daha 12 Mart’ta gelmeden anayasanın demokratik maddeleri AP tarafından törpülenmeye başlamıştı. 1 Mart 1968’de barajsız ve her partinin aldığı oy oranında temsil edildiği “milli bakiye sistemi” değiştirildi. 4 Şubat 1970’te önceden fiilî olarak uygulanan “Tedbirler Kanununa” hukukilik kazandırıldı. İşgallere, direnmelere, afiş asmaya ağır cezalar verilecek, derneklerde örgütlenmek kısıtlanıp zorlaştırılacaktı. İçişleri bakanlığına grevler ve yürüyüşleri yasaklama, erteleme yetkisi verildi. TRT’nin özerkliği tamamen ortadan kaldırıldı. Üniversitelerin özerkliği zayıflatıldı.”

DEVRİMCİLER KATLEDİLDİ

12 Mart’ın asıl hedefi kısa süre sonra ilan edilecek sıkıyönetimle birlikte devrimcilere karşı başlatılan “Balyoz Operasyonu” ile ortaya konuldu. Bu baskı ortamı karşısında sol hareket bir direniş mücadelesi başlattı. 12 Mart devrimcileri yok etme hedefi doğrultusunda, 31 Mayıs’ta Kürecik Radar Üssüne eylem yapma hazırlığındaki THKO üyesi devrimciler Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan asker tarafından öldürüldü. Aynı günlerde Maltepe’de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in bulunduğu ev kuşatıldı, üç gün süren kuşatmanın sonunda Hüseyin Cevahir öldürülürken, Mahir Çayan yaralı olarak ele geçirildi. Tutuklanan THKP-C ve THKO üyesi devrimciler, bulundukları Maltepe Askeri Cezaevinden tünel kazarak kaçtılar. Ulaş Bardakçı, 19 Şubat 1972’de İstanbul’da polis baskınında öldürüldü. Birlikte hareket eden THKP-C ve THKO militanları, darbeye karşı ortak mücadele başlattılar. Mahir Çayan, Sinan Kazım Özdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ertuğrul Kürkçü, Karadeniz’e geçerek, NATO’ya bağlı Ünye Radar üssünde çalışan ikisi İngiliz biri Kanadalı üç teknisyeni kaçırdılar. Rehinelerle Kızıldere köyüne geçen devrimciler, burada köy muhtarının evine ulaştılar. 30 Mart günü asker evi kuşattı. Evin çatısında Denizlerin salıverilmesi talebiyle görüşme yapan Mahir Çayan keskin nişancı tarafından katledildi.

TANIDIK İSİMLER SİYASETTE

12 Mart Muhtırası’na gidilen süreçte aktif rol oynayan siyasetçiler daha sonra AKP’nin kuruluşunda ve bugünkü rejimin inşasında da rol almaya devam etti. Dönemin MTTB Başkanı AKP’den bir dönem milletvekili seçilen ve Meclis Başkanlığı yapan İsmail Kahraman’dı. MTTB’nin İcra Kurulu Başkanı olan ismin de 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olduğu belirtilir. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin baş sorumlusu Fethullah Gülen de o dönem MTTB’de aktif olan isimlerdendi. Cemil Çiçek, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu gibi isimler üniversite yıllarını MTTB üyesi olarak geçirdiler.

***

Eski Fenerliler’in tüm izleri burada -Semra Kardeşoğlu- 

Günümüzde fotoğraf gezilerinin üssü olarak anılan Fener semtinin 300 yıllık geçmişi ‘Cümle Fener Burada’ sergisinde bir araya geldi.


Yüzlerce yıl İstanbul’un en zenginlerinin oturduğu semtler zamanla şehrin en yoksullarına ev sahipliği yapıyor. Bunun en bildik örneği Fener. Hafta sonu fotoğraf gezileri, Instagram çekimleri ya da kahve turları için sıkça ziyaret edilen semt, Fener Rum Patrikhanesi, Fener Rum Lisesi binaları ile derin bir geçmişin izlerini sunuyor. Bir dönem kentin en varlıklı Rumlarının yaşadığı semt uzunca süredir yoksulluğun merkez üslerinden biri olarak duruyor.

Merkezdeki bu semtin geçmişi, insanları, tarihteki önemi, güç, hırs, iktidar yarışında nasıl bir yer tuttu? Nereye gittiler? Tüm bu soruların peşine düşen Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED), sonuçları bir sergide bir araya getirdi. Osmanlı dünyasında Fenerli Rumların çok katmanlı tarihini ve kültürlerarası yaşam pratiklerini odağına alan sergi “Cümle Fener Burada: Hane, Mahalle, Saray ve Şehir” başlığını taşıyor.

FENER’DEN ‘ROMANYA’ VOYVADILIĞINA

Küratörler Namık Günay Erkal, Firuzan Melike Sümertaş ve Haris Theodorelis-Rigas tarafından hazırlanan sergi, 18. yüzyılın siyasi ve kültürel dönüşüm atmosferinde Fener’den Eflak ve Boğdan’a, oradan Boğaz kıyılarına uzanan geniş bir coğrafyada kurulan ilişki ağlarını ele alıyor. Sergide arşiv belgeleri, nadir kitaplar, haritalar, mimari çizimler ve üç boyutlu modeller aracılığıyla inceleniyor.

1719 yılında Bükreş’te yaşayan bir âlimin mektubunda dile getirdiği “Cümle Fener burada; artık İstanbul’u hatırlamıyorum” ifadesinden ilham alan sergi, İstanbul’un Haliç kıyısındaki Fener mahallesi ile Eflak ve Boğdan beylikleri arasındaki karşılıklı geçişkenliği ele alıyor. 10 ayrı bölümden oluşan sergide dışı sade içi ihtişamlı evlerin modelleri de dikkat çekiyor. Fenerlilerin, imparatorluk içinde kurdukları ilişki ağının ve güç dengelerinin yükselişi, çöküşünü adım adım heyecanlı bir iz sürerek takip edebiliyorsunuz.

Yabancı dil bilgileri ile Osmanlı Sarayı’na nasıl girdiklerini okuyor, bir tercümanın ailesinin burada nasıl yaşadığını bir tabloda görebiliyorsunuz. Fener’den Boğaz’ın en ucuna doğru yayılmalarını, resimlerden yapılan canlandırma ile takip ediyorsunuz. Fener’deki güzelim binaların yol için nasıl ortadan ikiye bölündüğüne içiniz sızlayarak bakıyorsunuz.

/././

BİRGÜN

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Mart 2026 -


 “Türkiye’deki yetkililer” değil, “tek yetkili”!-Mehmet Y.Yılmaz- 

AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak. Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor. Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.

Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü AmorT.C. vatandaşlarına vize serbestisi için Türkiye’nin üzerine düşenleri yapmadığını söyledi.

AB ülkelerine kısa süreli seyahat için Schengen vizesinin tamamen kaldırılması konusunun aslında tamamen Türk yetkililerin elinde olduğunu söyleyen Sanchez Amor, “görünüşe göre üst düzey yetkililer bu konuya pek ilgi göstermiyorlar. Türkiye’de yetkililer sorunu yeşil pasaportla ve hizmet pasaportuyla çözmeyi tercih ediyor” dedi.

Yeşil pasaport alabilecek olanların sayısını arttırarak bu işi çözmeye çalışmak ne kadar işe yarayacak, bilmiyorum.

Bu işin sonunda yeşil pasaport sahiplerine de vize zorunluluğu getirilmesine kadar varması kimseyi şaşırtmamalı.

Amor kibarlık yapıp “Türk yetkililer” demiş ama aslına bakarsanız bir tek kişiden, bir “tek yetkili”den söz ediyor.

“Türk yetkililerin” Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan işaret almadan tuvalete bile gidemediklerini bizim gibi o da biliyordur kuşkusuz.

Erdoğan’ın bu konuda iki görüşü var: Biri resmî görüşü, diğeri gayrı resmî görüşü!

“Resmî görüşü” belli: Anlaşmaya uymak için gerekli kriterleri yerine getireceğiz.

Gayrı resmî görüşü de belli: Boş verin, işimize bakalım, kriterler de nereden çıktı?

Nitekim 2022 yılının ocak ayının 14. günü AB Büyükelçileri ile düzenlenen toplantıdaki konuşmasında şunu söylemişti: “18 Mart Mutabakatı göç alanında iş birliği yanında, Türkiye – AB ilişkilerinde 5 alanda daha somut ilerleme sağlamayı hedefliyor. Özellikle vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konularında ilerleme kaydetmeliyiz. Biz bu çerçevede 72 kriterden kalan 6’sının karşılanması hususunda önemli mesafe kat ettik.”

Sözünü ettiği 18 Mart mutabakatı, 2016 yılında imzalanmıştı. Ahmet Davutoğlu, başbakandı.

Sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu, AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda “en geç ekim ayında Avrupa’ya vizesiz seyahat mümkün olacak” dediğinde salon alkıştan yıkılmış, ertesi gün yandaş medyada manşetler bu sevindirici haberi haykırmıştı.

Tarih 26 Ocak 2016 idi.

Aynı yılın 8 Mart günü, Davutoğlu tarihi daha da öne çekmiş, “Avrupa ile vize muafiyeti haziran ayında başlayacak” demişti.

İki ay sonra, 3 Mayıs günü Financial Times gazetesinde çıkan bir haber, Başbakan Davutoğlu’nun Avrupa ile vize muafiyeti anlaşmasının, kendisini koltuğundan edebilecek sonuçlar doğurabileceğini yazıyordu.

Ve Davutoğlu’nun başbakanlığı da o ay içinde bitmişti.

“Yerine getirilemeyen” altı kriterden biri Türkiye’nin “terör suçları” ile ilgili tanımının netleştirilmesi.

AB bunu istiyor çünkü Türkiye’de tipini beğenmediğiniz birisini kolayca terörist, iltisaklı, aynı ağızla konuşuyor diye hapse atabiliyorsunuz.

Böyle suçlanan birisinin de vizesiz olarak gideceği AB, kapıya dayanıp, iltica hakkı istemesinden çekiniyor.

Ancak, AB’nin istediği gibi terör ve terörist tanımı netleşirse Cumhurbaşkanı’nın sevmediği tipleri terörist diye hapse atmak mümkün olmayacak.

Mesela Osman Kavala’ya, Çiğdem Mater’e, Tayfun Kahraman’a, Can Atalay’a eziyet edemeyecekler.

Selahattin Demirtaş’ı, Figen Yüksekdağ’ı hapishanede tutmak mümkün olmayacak.

Bu durumda olan herkesin ismini yazmaya kalksam, bu köşe İstanbul telefon rehberine döner.

Onun için bu konu çözülürse, Erdoğan’ın sevmediği tipleri hapiste tutmak için başka gerekçeler uydurmak gerekecek ki bu da o kadar kolay değil.

Bir diğer konu, kişisel verilerin korunması meselesi. AB bu konuyu takip edecek kurulun “bağımsız” olmasını istiyor.

Erdoğan’ın talimatıyla yayınlanan yönetmeliğe göre kurulun dört üyesini bizzat Cumhurbaşkanı, 5 üyeyi de Cumhurbaşkanı’nın partisinin çoğunlukta olduğu TBMM seçecek.

Bu kurulun bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Milletvekilleri için hazırlanması gereken “etik yasası” ile, “yolsuzluklar ile mücadele konusundaki düzenlemeler” konusu ise konuşulmuyor bile.

Davutoğlu bu konuyu gündeme getirdiğinde fırçayı yemiş, bir daha da bu konuyu ağzına almamıştı.

Davutoğlu’na “böyle yaparsanız çalışacak belediye başkanı bulamazsınız”  diyen de Erdoğan’dan başkası değildi.

Erdoğan kamuoyunun önüne her çıktığında bu konuda çok kararlı görünüyordu.

Mesela 2019 yılının mayıs ayında adına “Reform Eylem Grubu” dediği bir gruba talimatı şöyle vermişti:

“Tüm başlıkları hazır hale getirin!”

Bu tarihten 5 yıl sonra 2024 yılının ağustos ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle konuşmuştu: “İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor!”

Bugün 12 Mart 2026. Hâlâ aynı noktadayız.

Sebebi de “ilgili kurumların tembelliği” değil.

Erdoğan, Türkiye’yi bir demir yumrukla yönetmek istiyor.

Türk vatandaşlarının vize kuyruklarında aşağılanması umurunda bile değil.

/././

12 Mart 1971’den bugüne… Güvenli devlet ve tekinsiz ülke -Mine Söğüt- 

Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.

Bir devlet hem güvenli hem de tekinsiz olabilir mi?

Eğer güvenli olmanın bedeli özgürlüklerden vazgeçmekse, olabilir. 

Hele güvenin ve tekinsizliğin ne olduğunu bağımsız zihinler değil de devlet otoriteleri tanımlıyorsa ve bu tanım geniş halk kitleleri tarafından hiç üzerine düşünülmeden kabul görüyorsa daha da kolay olabilir.

Bu ülke güvenli devlet fikriyle 12 Mart sayesinde tanıştı ve çoğulcu demokrasiye, özgürlüklere olanak tanıyan bir anayasadan fikren uzaklaşmaya, farklı görüşlerden olan siyasetçilerin ülke sorunlarına ortak çözümler bulma olasılığından kuşku duymaya ilk o zaman başladı.

Sokaklardaki anarşi öylesine bir boyuta gelmişti ki devletin yürütmede güçlü bir otoritesi olması gerektiğine ikna olma yoluna ilk o zaman girdi.

Meclisteki anlaşmazlıklar o kadar ayyuka çıkmıştı ki eşitlikçi bir koalisyon yerine merkezi bir liderliğin daha güvenli olacağı hissine ilk o zaman kapılmaya başladı.

Dünyadaki iki süper güç arasında çekiştirilen ülkede sokaklarda sağ sol çatışmaları yüzünden her gün gençlerin öldüğü bir kaos ortamında yaşanan politik çözümsüzlükler, parlamenter sisteme güveni azaltmaya ve “güçlü lider” isteğini beslemeye ilk o zaman başladı.

O güne kadar dünyanın en özgürlükçü anayasasına sahip olmakla övünen ülke, artık “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” diye sormaya ilk o zaman başladı.

Ve bu soruya en yanlış cevabı verdi.

Güvenlik uğruna, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinden usul usul vazgeçti.

Bugün o soruya verilen o yanlış cevabın sonuçlarını en ağır şekilde yaşıyor.

12 Mart itibariyle “güçlü devlet” fikrine ikna olan, 12 Eylül’den sonra artık o özgürlükçü 61 Anayasası’na dönüp bakmayan, asker tarafından dayatılmış 81’ Anayasası’nı değiştirme vadiyle iktidara gelip ülkeyi külliyen anayasasız bırakacağı baştan belli bir otoritenin tehditlerini öngöremeyecek hale gelen bir çoğunluğun tercihiyle “güvenli devlet”le birlikte “tekinsiz” sisteme tam anlamıyla kavuştu.

Güvenli devlet tekinsizdir çünkü;

Devletin siyasal ve hukuki düzeninde güvenliğin, özgürlüklerden ve demokratik denetimden daha öncelikli hale gelmesi tehlikelidir.

Güvenli devlet modelinde tüm toplumsal ve siyasal sorunlar bir tartışma ve uzlaşma alanı değil “güvenlik tehdidi” olarak tanımlanabilir.

Devlet sistemi korumak için olağanüstü yetkilere, geniş bir gözetim hakkına ve güçlü bir yürütmeye sahip olmayı kendinde hak görür.

Güvenli devlette polis ve istihbarat yetkileri geniştir.

Sık sık olağanüstü hukuk araçları kullanılır.

Rahatça sıkıyönetim ve olağanüstü hâl ilan edilir.

Geniş terör yasaları çıkartılır.

Karar alma yetkisi yürütme organında toplanır.

Polis, istihbarat ve asker, siyaset üzerinde daha çok etkili olur.

Toplum devlet tarafından daha yoğun biçimde izlenir. Terörle mücadele adı altında özgürlükleri tartışma alanı daraltılır hatta yok edilir.

12 Mart 1971’de yani bundan tam 55 yıl önce güvenli devlet fikriyle tanışan ve güvenlik uğruna bağımsızlığından, özgürlüklerinden, adalet taleplerinden usul usul vazgeçmeye alışan bu toplum, bugün halkına hiç güven vermeyen bir devletle baş edebilecek gücü hâlâ “güçlü liderde” aramaya devam ediyor. Ve bu arayış güvenli devlet yapısının elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor

Belki de;

Güvenli devletlere değil özgürlükçü sistemlere, güçlü liderlere değil iyi kalpli yöneticilere ve güce ya da güvene değil adalete kıymet veren insanlara ihtiyacı olan şu dünyada korkunun egemenliğinden çıkmanın tek yolu cesur olmak değildir; sadece korkmamak yeterlidir.

/././

MAGA ne istiyor?-Ercan Uygur- 

Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.

Trump ikinci kez başkan olduktan bu yana ABD askeri güçleri Somali, Nijerya, Yemen ve Venezuela’da operasyonlar yaptı. ABD, Venezuela ve Kolombiya çevresindeki balıkçı teknelerini hâlâ bombalıyor ve bu ülkeler abluka altında.

ABD İran’ı İsrail ile birlikte Haziran 2025’te 12 gün boyunca bombaladı. 2026 Şubat ayının son günü ABD İran’a yine İsrail ile birlikte bir kez daha hava saldırıları başlattı. ABD İran'a uzun süredir zaten yaptırım ve ambargo uyguluyordu.

Bu operasyonlar ve saldırılar için ABD kongresinin onay vermesi gerekiyordu. Ancak böyle bir onay alınmadı. Üstelik, sıranın Küba, Grönland, Meksika, Kolombiya ve hatta Panama’ya geleceği konuşuluyor.

Halbuki Trump hem 2016, hem 2024 başkanlık seçimi kampanyalarında bırakalım yeni savaşları, var olan savaşları durdurma sözü verdi. Öyle ki, yakın yalaka çevresi ve de kendisi, “Nobel Barış Ödülü Trump’a verilmeli” kampanyası yaptılar.

Peki, Trump/ABD neden bir gerekçe ile bir yerlere saldırıyor? Kimine göre bu saldırılar Trump’ın inişli çıkışlı bozuk kişiliği ile ilgili. Kimine göre saldırıları teşvik edenler bazı danışmanlar, Trump hükümetinin bazı üyeleri ve İsrail.

Örneğin Venezuela harekatı konusunda etki eden kişi aşırı sağcı Dışışleri Bakanı  Rubio. Rubio’nun asıl derdi ailesinin terkettiği Küba ile. Castro önderliğinde gerçekleşen Küba devrimi ile çok zengin ailesi ABD’ye göçüyor. Bu nedenle Küba’ya da bir saldırı söz konusudur.

Kimilerine göre, iki İran saldırısında da İsrail’in ve de Trump’ın yakınındaki Yahudilerin önemli etkisi var. Birisi damadı Kushner. Diğeri Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi ve güçlü emlakçı Witkoff. Kushner ve Witkoff İsrail ile de temas halinde İran’la yapılan görüşmelerde ve verilen kararlarda ön sırada yer alıyorlar.

Kararlarda kişilerin, ülkelerin etkileri olabilir, vardır. Ancak asıl önemli etkiyi yapan iki unsur var. Bu ikisi elbette birbiriyle yakından ilişkili.

1) Trump’ı iktidara taşıyan siyasi tabanı, MAGA.

2) ABD ekonomisinin durumu, sanayisinin dünyadaki rekabet gücü.

MAGA nedir, ne ister?

Trump, 2016’da ve 2024’te Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı oldu, bu partinin belli bir oy oranı var. Trump bunu dikkate almak zorunda. Ancak Trump’ın asıl siyasi gücü lideri olduğu MAGA’dan geliyor.

MAGA, İngilizcesi ile “Make America Great Again” ifadesinin kısaltması. Türkçesi ile “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yap.” Bu ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Trump’ın popüler hale getirdiği bir slogan.

Trump bu sloganı 2024 seçimlerinde daha da çok vurguladı. MAGA son 12 yılda bir siyasi herekete de dönüştü. Cumhuriyetçi Parti içinde ama özellikle Trump taraftarları arasında önemli bir güce erişti. Lideri de elbette Trump. Şimdiki hükümetteki bakanların hemen tümü MAGA’cı.

Slogan olarak MAGA aslında daha eskilere gidiyor. Sloganı ilk olarak 1980 başkanlık seçimlerinde başkan adayı Reagan küçük bir farkla “Amerika’yı Yine/Yeniden Büyük Yapalım” şeklinde kullanıyor. Trump, 2012’de sloganı kendi adına tescil ettiriyor.

MAGA’nın açılımından da anlaşıldığı gibi, bu sloganı kullananlar, ABD’nin eski muhteşem günlerini yitirdiğini düşünüyorlar. 1920’lerden başlayarak özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin tüm dünyaya hükmettiği günleri geri istiyorlar.

MAGA’cılara göre ABD’nin dünyaya hükmettiği dönem; yabancı etkisi, çoklu bozuk kültür ve kurumlar nedeniyle yitirildi. ABD’ye gelen göçmenler, sığınmacılar, özellikle Müslümanlar ABD’nin güzelim beyaz Hristiyan kültürünü ve düzenini bozdular.

MAGA’cılar küreselleşme ile ABD’nin ekonomik yapısının bozulduğunu düşünüyorlar. Özellikle Çin gibi Asya ülkeleri, düşük ücretlerle üretim yapıp ABD’yi mallarıyla istila ettiler. ABD’li işçileri işsiz bıraktılar.

Demek ki MAGA’cılar, ABD’nin artık rekabetçi ve dışa açık bir düzende dünyaya ekonomik olarak hükmedemediğini vurguluyor. Haklılar mı? Evet. Aşağıda sanayi üretimlerini karşılaştırarak bu konuyu açıklıyorum. Öyleyse çözüm ne?

İktidarlar, hükümetler “Öncelikle America” (America First) demeli. Bu bağlamda ABD küresel işbirliğini (örneğin çevre ve iklim konularında) ve uluslararası kurumları dikkate almamalı.

Göçmenler, sığınmacılar engellenmeli, geri gönderilmeli. Trump, 2017’de başlayan ilk döneminde Müslüman göçmen ve sığınmacılara kapıyı bir ara tümüyle kapatmak istedi. İlk döneminde de, 2025’te başlayan ikinci döneminde de çok sayıda göçmen ve sığınmacıyı sınır dışı etti, hâlâ da ediyor.

MAGA’cılar ABD sanayisi için korumacı önlemler alınmasını isterler. Burada ilk akla gelen gümrük tarifelerinin yükseltilmesidir. Trump her iki döneminde de tarifeleri yükseltti, tarifeleri politika oyuncağı yaptı.

Şimdi gelelim MAGA’cıların bazı özelliklerine ve dış müdahalelere ilişkin tercihlerine. 

1) YouGov (15 Mayıs 2025) tarafından yapılan anketlere göre, Cumhuriyetçilerin yüzde 50 - 60 oranında bölümü kendisini MAGA’cı olarak tanımlıyor. Aynı anketlere göre bunlar genellikle beyaz, hristiyan, muhafazakar kişilerdir. Oransal olarak erkekler kadınlara göre daha fazladır.

2) Önemli bir MAGA’cı olan Sadler (2 Mart 2026) makalesinde şöyle diyor: “Trump’ın, İran’a ağır bir ders verdikten sonra, Grönland’ı da alması (işgal etmesi) gerekir. Bunu korkak ve tereddütlü Avrupalılara rağmen yapmalıdır. Biz, omurgası olan tek süper gücüz.”

3) ABD’nin diğer ülkelere müdahalesi konusunda Politico (28 Ocak 2026) bir anket yaptı ve Trump’a oy verenlere şu soruyu sordu: “Sizce ABD hangi ülkelere askeri müdahale yapmalıdır?” Ankete katılanlara 10 ülke adı verildi, isterlerse başka ülkeler de ekleyebilirlerdi.

Trump’a oy verenler içinde kendisini MAGA’cı olarak tanımlayanlar da vardı elbette.

Sonuçlar şöyle: Soruya yanıt verenlerin yüzde 65’i en az bir ülkeye askeri müdahale istiyordu. Birden çok ülkeye müdahale isteyenler çoğunlukta idi. Müdahale istenen ülkelere verilen oyların dağılımında İran önde geliyordu:   

Anket sonuçlarına göre, MAGA’cılarda askeri müdahale isteği daha yüksek idi. Örneğin, İran’a müdaheleyi Trump seçmenlerinin yüzde 50’si isterken, MAGA’cıların yüzde 61’i istiyordu. MAGA’cı müdahale isteği diğer ülkelerde de daha yüksekti.

Şöyle bir sonuç çıkıyor: Trump’ın siyasi tabanını oluşturan MAGA’cıların çoğunluğu, açık ve rekabetçi ekonomide sağlanamayan ABD üstünlüğünü ve hükmetme gücünü, askeri müdahalelerle sağlamak, sürdürmek istiyor.

MAGA’cıların bir bölümünün de bu sürece karşı çıktığını vurgulamak gerekir.

Sanayinin gücü; ABD, AB ve Çin’de sanayi üretimi

Şekil 1’de AB, ABD ve Çin’de sanayi üretimi miktarının son 15 yıllık seyri yer alıyor. Sanayi üretimi, bir ülkenin üretim gücünü ve iç ve dış piyasalarda rekabet ederek hakim olma becerisini gösterir.

Şekil 1’deki veriler, zaten mevsimlik etkilerden arındırılmış olan aylık verilerden 6 aylık ortalamalar ile ifade edilmiştir. Burada amaç trendden arızi sapmaları elemektir.  

Şekilde ilk göze çarpan, Çin’in sanayi üretimini son 15 yılda üç kattan fazla arttırmasıdır. ABD’nin sanayi üretimi 2011’e göre yüzde 8,5 artmıştır. Ancak ABD sanayi üretimi, 2015’teki zirvesine daha sonra hiç ulaşamamıştır.

AB ise son 15 yılda sanayi üretimini yüzde 3 arttırabilmiş görünüyor. Haliyle iç ve dış piyasalara hakimiyeti görece oldukça azalmıştır. ABD’nin Avrupa’ya “zayıfladı” gözüyle bakmasının önemli nedeni budur. 

Sanayi üretimini yalnızca miktara göre değil, teknolojik ilerlemesine göre de değerlendirmek gerekir. Birçok göstergeye göre Çin, AB ve ABD’ye göre teknolojik ilerleme konusunda da çok öndedir.  

Bir kez daha şu sonuca varıyoruz; Çin, hem ABD, hem AB’ye göre sanayi gücünü çok geliştirmiş, haliyle küresel gücünü de çok yükseltmiştir. ABD bu güce bir süredir erişemediğini gördüğü için Çin’i askeri müdahaleleriyle geriletmeye çalışıyor.

Bunu, doğrudan Çin’e müdahale edemediği için, başka yollar ve ülkeler yoluyla yapmaya çalışıyor. Venezuela ve İran’a askeri müdahaleleri Çin’in petrol ve enerji kaynaklarını kısmaya çalışması olarak da görülmelidir.

ABD askeri müdahaleleri Çin de dahil tüm ülkelere bir gözdağı olarak görülmelidir. Ancak uzun vadede ekonomik güç, gözdağı ile sağlanmıyor. Tüm dünyaya yaşattığı enerji ve su sorunları ve demokrasiden uzak tavırları ABD’nin itibarını da götürüyor.

-----

Kaynaklar

Politico (28 Ocak 2026) Trump voters support military intervention in more countries”https://www.politico.com/news/2026/01/28/trump-is-threatening-strike-iran-his-supporters-wouldnt-mind-00752821

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Mart 2026-

Milyarderlerin serveti 20 trilyon doları geçti: 3 bin 500 kişi bile değiller! 

Forbes’un bu yılki Milyarderler Listesi’ne giren 3 bin 428 kişi arasında 43 Türk patron var. Sömürü katmerleşir, dünyanın yoksulları savaşlarda ölürken dünyanın en zenginlerinin serveti bir yılda 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi. Trump’ın serveti de 6,5 milyar dolara çıktı.

Amerikan "iş dünyası" dergisi Forbes'un "Milyarderler Listesi"ndekilerin sayısı bu yıl sadece 400 artışla 3 bin 428'e çıkarken, ellerinde tuttukları toplam servet 20,1 trilyon dolara yükseldi.

Forbes'un 40'ıncı kez yayımladığı Milyarderler Listesi'ne göre, dünya genelinde milyarder sayısı, geçen yıla kıyasla 400 kişi artarak 3 bin 428 oldu.

Geçen yıl boyunca zenginler, büyük bir hızla zenginleşmeye devam ederken ellerinde bulundurdukları servet, benzeri görülmemiş bir hızla arttı.

Milyarderlerin toplam serveti, bu yıl geçen yıla kıyasla 4 trilyon dolar artarak 20,1 trilyon dolarla rekor seviyeye yükseldi.

Dünya genelinde 20 kişinin, 12 haneli yani 100 milyar dolar ve üzeri servete sahip olduğu görüldü.

Elon Musk birinci sırada yer aldı

Tesla, SpaceX, X ve xAI gibi şirketlerin sahibi ABD’li patron Elon Musk, art arda ikinci yıl Milyarderler Listesi'nin zirvesinde yer aldı.

839 milyar dolarlık tahmini servetiyle kayıtlara geçen en zengin kişi olan Musk, dünyanın ilk trilyoneri olma yolunda ilerlerken 800 milyar dolar barajına ulaşan ilk kişi oldu.

Google'ın kurucu ortağı Larry Page, 257 milyar dolarlık tahmini net servetiyle listede 2'inci sırada yer alırken, Page'i 237 milyar dolarlık servetiyle ortağı Sergey Brin izledi.

Amazon'un kurucusu Jeff Bezos, 224 milyar dolarlık servetiyle listede 4'üncü sırada, Meta Üst Yöneticisi Mark Zuckerberg de 222 milyar dolarlık servetiyle 5'inci sırada yer aldı.

Trump’ın serveti 6,5 milyar dolara yükseldi

ABD Başkanı Donald Trump'ın serveti ise büyük ölçüde kripto işlemleri ve dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla hakkında açılan davada cezasının iptal edilmesiyle yüzde 27 arttı. Serveti tahmini 6,5 milyar dolara yükselen Trump, listede 645'inci sırada yer aldı. Dünyanın farklı bölgelerine tehditler yağdırıp, "uluslararası hukuk tanımayacağını" söyleyen, ülkelerin sınırlarına ve yönetim şekillerine karışan Trump'ın serveti özellikle son 3 yılda katlandı. Trump servetinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan kripto para varlığını da ikinci kez başkan seçildiği son bir yılda sağladı.

Bu yıl 481 kadın patron Milyarderler Listesi’nde yer alırken ve bu sayı listenin yüzde 14'ünü oluşturdu.

ABD’li milyarderleri Çinli milyarderler izliyor

ABD, ilk 20'deki 15 isim de dahil olmak üzere 989 kişiyle en fazla milyardere sahip ülke oldu. ABD'deki milyarderlerin servetlerinin toplamı 8,4 trilyon dolar olarak hesaplandı.

ABD'yi 610 milyarderle Hong Kong dahil Çin ve 229 milyarderle Hindistan izledi.

Listedeki 43 Türk milyarder: Toplam servetleri 106 milyar dolara çıktı

Bu yılki Türk Dolar Milyarderleri Listesi'nde 43 kişi var. Listeye sekiz yeni isim eklendi ve bir kişi de sıralamaya yeniden girdi. 

Türk Dolar milyarderlerinin toplam serveti geçen yıla göre 26,6 milyar dolar artarak, 106 milyar dolara ulaştı.

Listenin zirvesinde ABD’de yoğurt markası Chobani’nin kurucusu Hamdi Ulukaya var.  Ulukaya 13,5 milyar dolarlık servetiyle dünyanın milyarderler listede 219'uncu sırada yer aldı ve Türkiye'nin en zengini olarak gösterildi.

Ulukaya'yı, 5,3 milyar dolarlık servetiyle Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, 4,9 milyar dolarlık servetiyle Kazancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cemil Kazancı, 3,8 milyar dolarlık servetiyle Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak ve 3,2 milyar dolarlık servetiyle Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk izledi.

Ayrıca, Almanya merkezli biyoteknoloji firması BioNTech'in Üst Yöneticisi (CEO) ve Kurucu Ortağı Uğur Şahin, ABD merkezli havacılık şirketi Sierra Nevada Corporation'ın sahipleri Eren Özmen ve Fatih Özmen de Milyarderler Listesi'nde yer alan Türk isimlerden oldu.

Turgay Ciner yeniden listede

Tera Holding’in kurucusu Emre Tezmen ve babası Oğuz Tezmen listeye tepeden bir giriş yaptı. Tülay Kazancı ve Mehmet Kazancı kardeşler; piyasa değeri 12 milyar dolara yaklaşan Enka İnşaat’ın hissedarları Tara Ailesi'nden Ceyda Lale Tara, Yasemin Zeynep Keyman ve Leyla Tara Suyabatmaz; Gülçelik Ailesi'nden ise Vildan Gülçelik de ilk kez dolar milyarderi oldu. Turgay Ciner de geçen yıl giremediği dolar milyarderi listesine bu yıl yeniden girdi.

Bayraktar kardeşlerin toplam serveti 5 milyar doları geçti

Ayrıca listede Erdoğan’ın damadı ve Baykar’ın ortağı Selçuk Bayraktar ile kardeşi ve ortağı Haluk Bayraktar da sırasıyla 2,7 ve 2,4 milyar dolarlık servetleriyle yer aldı.

***

Esas tehdit giderek büyüyor: Türkiye’yi gerçekten Patriot, NATO, ABD ve hatta İsrail mi koruyacak?-Ali Ufuk Arikan- 

İran bugün soykırımcı İsrail’in ve kısa süre önce haydutça bir ülkenin devlet başkanını kaçıran ABD’nin saldırısı altında. NATO ve neredeyse tüm Batı ülkeleri de bu ikilinin çizdiği hattın uygulayıcısı, destekleyicisi konumunda. Böylesi bir tabloda bize, ülkemizi olası tehditlerden yine aynı iki gücün sahip olduğu silahların koruyacağı söyleniyor. Gerçekten de burada bir tuhaflık yok mu?

NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesinde güç projeksiyonu yapabildiği bir platformdur. Çünkü şu anda yürütülen bu operasyon, yani İran’a yönelik bu askeri harekat, NATO müttefiklerinin olumlu şekilde devreye girmesini ve özellikle Avrupa’daki kritik askeri varlıkların kullanılmasını gerektiriyor. Bu nedenle ABD, Avrupa ve Kanada’nın birlikte hareket etmeye devam etmesi, bu Amerikan-İsrail harekatının başarısı açısından da son derece kritik önem taşıyor.

ABD’nin haydutça birçok ülkeyi hedef aldığı, soykırımcı İsrail’in bölgenin tamamında terör estirdiği bir dönemde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin bu açıklıkta bir itirafta bulunması gerçekten ilginç.

Ancak asıl ilginç ve bizi daha yakından ilgilendiren konu, yukarıdaki itirafın merkezinde yer alan NATO ya da ABD’nin varlığının Türkiye’ye güvenlik sağladığı iddiası.

Şimdi gelin önce bu iddianın altının ne kadar boş olduğuna sıcak bir savaş bölgesi üzerinden yakından bakalım, ardından da bu durumun ülkemiz için yarattığı tehditlere odaklanalım.

Körfez’in hali ortada, Suudiler ağlıyor, İsrail panikte

İran kendisine yönelik saldırının ilk gününden itibaren Körfez’de yer alan ve ABD-İsrail saldırılarında aktif olarak kullanılan ABD üslerini hedef aldı.

Bu durum Körfez’de ciddi bir telaşa yol açarken aynı zamanda ABD’ye yönelik büyük bir tepkiye neden olmuş durumda. Gerçekte bugün başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkeleri istemedikleri, kararını vermedikleri ve katılmadıkları bir savaşa cebren sokulmuş oldu. Ayrıca ABD savunması çok sayıda askeri üssün bulunduğu Körfez ülkeleri yerine İsrail’e odaklanmış durumda. Ve benim değerlendirmeme göre şüphe yok ki Körfez tarafında müttefik ABD’ye karşı bir sitem var. Partner ülke ABD’ye karşı bir serzeniş var. Çünkü İran tarafından Körfez ülkelerine bomba yağarken Körfez’e ihtimam göstermeyen ve sadece İsrail halkını, güvenliğini ve istikrarını gözeten bir ABD var.

Suudi Arabistanlı analist Süleyman el-Akili'nin El-Cezire’ye savaşın başlamasından birkaç gün sonra söylediği bu sözler de bunun sağlaması niteliğinde.

ABD’nin her tür koruma vaadiyle yıllarca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettirdiği, adeta arka bahçesine dönüştürdüğü Körfez ülkeleri, hedef oldukları ilk saldırılarda fazlasıyla korumasız olduklarını gördüler.

İlk günden bu yana Körfez’de darbe almayan tek bir ülke kalmazken, bu durum ABD’nin "geçilmesi mümkün değil, büyük koruma sağlıyor" dediği savunma sistemlerinin gerçek durumunu ortaya koyuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük holdinglerinden biri olan Al Habtoor Group'un kurucusu Halaf Ahmed Al Habtoor'un "Bizi bu tehlikeli tırmanışın içine kim soktuğunu da biliyoruz. Bu savaşın kararını alanlar bölge halklarına ya da müttefiklerine danışmadı. Eğer Trump ve Graham ülkelerini ve Amerikan askerlerini İsrail’in çıkarları için riske atmak istiyorsa bu onların tercihidir. Ama biz aynı şeyi yapmayacağız" tepkisi de bu tablonun eseri.

Ancak sorun sadece Körfez’de yaşanmıyor.

İsrail’de de durum pek parlak değil.

"Demir Kubbe" efsanesinin çökmesiyle birlikte İsrail bu savaşta da büyük zorluklar yaşıyor.

Körfez’deki tartışmaların bir benzeri İsrail’de de yaşanırken, burada eksen biraz daha farklı.

İsrail medyası, ABD’den alınan mühimmatların maliyetinin savaşın uzamasıyla birlikte giderek arttığına işaret ederken, yakında ABD’nin Körfez ülkelerine sağladığı güvenlik duvarı nedeniyle İsrail’in yalnız kalabileceği ve daha fazla hedef olabileceğini işliyor.

Yani tersi bir korku İsrail’de de baş göstermiş durumda.

Sonuç olarak "siyasi" kısmını bütünüyle kenara koyduğunuzda dahi, ABD’nin müttefiklik ilişkisi kurduğu ülkelere askeri olarak "tam bir koruma sağladığı" iddiasının hiçbir karşılığı olmadığı bir kez daha görülmüş durumda.

Egemenliğini ABD’ye devret, belki seni korur…

Böylesi bir tabloda haliyle gündeme işin “siyasi” boyutu giriyor.

Emperyalizm siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak girdiği her coğrafyaya nüfuz ediyor, orayı kendi çıkarları doğrultusunda eğip büküyor ve işbirlikçileri eliyle “alternatifsiz” olduğu düşüncesini yaymaya çalışıyor.

Yayılmaya çalışılan bu alternatifsizlik algısı “Batı medeniyeti”, “özgürlükler” ve “demokrasi” etiketleriyle süslenip tüm dünyaya pazarlanıyor. Tüm dünyada terör estiren ABD ve İsrail bir anda “İran’a özgürlük götüren kahraman” gibi sunulmak isteniyor.

Bunu, ilişki kurduğu ülkelerin tamamını kendisine boyun eğdirerek ve yörüngelerini Amerikancılığa sabitleyerek yapıyor.

Sonra?

Sonrasında ABD’nin çıkarı neyse tüm ülkeler o çıkarın peşinden sürükleniyor.

Körfez ülkelerinin bugün yaşadıkları tam da bu değil mi?

Kendilerine karşı yıllardır en ufak bir saldırıda bulunmamış komşu ülke İran’a soykırımcı İsrail ve ABD eliyle saldırıların ana üssü olarak kullanılan Körfez ülkeleri, şimdi iş ABD’nin onları korumasına geldiğinde yukarda aktardığımız üzere ortada kalıveriyor.

Rutte’nin dediği gibi, ABD’nin güç projeksiyonuna tabiler, ABD ve İsrail çıkarı neyse, onun yanında yer almak zorundalar.

Egemenliklerini ve bağımsızlıklarını ABD’ye teslim eden her ülke gibi.

Ürdün'deki Muwaffak Salti Hava Üssü'nde THAAD Anti-Balistik Füze Sistemi’ne ait hasar görmüş ABD AN/TPY-2 radarı. Radarın maliyeti en az 500 milyon dolar.

Ülkemizdeki asıl tehdit ne?

İsrail ve ABD ortaklığıyla komşu ülkenin dini liderinin öldürüldüğü haydutça bir saldırı düzenleniyor ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çıkıp bunu ABD ile anlaşmak için “fırsat penceresi” olarak tanımlıyor.

Sonra burada da durmuyor ve “Bunları yapmadan İsrail ile ABD ile ağız dalaşına bile girilmemeli” deyip, bir dizi “ev ödevi” hatırlatması yapıyor.

Ancak Fidan en önemli “ev ödevini” unutuyor, egemenlik ve bağımsızlık.

Atılacak veya atılabilecek tüm adımları Amerikancılığı merkeze alarak tarif eden Fidan, ülkemizin güvenliğinin tam da bu nedenle riske atıldığını "ustalıkla" pas geçiyor.

Ülkemiz şu anda İran tarafından atılacak füzeler nedeniyle (bu konudaki İsrail ve ABD yalanlarına karşı gerçekleri okumak için) tehdit altında değil.

  • Ülkemiz, iktidarı ve Meclis muhalefetinin bir bütün olarak Amerikancı bir çizgide siyaset yapması nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, tamamı ABD çıkarlarını koruyan yabancı üsler nedeniyle, İncirlik’te bulunan ABD nükleer silahları nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, iktidar tarafından da “düşman” olarak tanımlanan İsrail’e ve onun en büyük ortağı ABD’ye düzenli istihbarat sağlamak için kullanılan radar üssü nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz tüm bu adımların arkasındaki patronların düzeni nedeniyle tehdit altında.

Kürecik’teki Patriot ya da Doğu Akdeniz’deki NATO mu ülkemizi koruyor?

İddia bu.

"NATO olmasa, ABD olmasa Türkiye şu anda saldırıya uğrardı" deniliyor.

Kim tarafından ve neden?

ABD’nin siyasetiyle, askeri üsleriyle yayıldığı ülkemiz için esas tehdidin ABD olduğu, İsrail olduğu bu kadar açıkken, neden ısrarla bu yalanlar pişirilip pişirilip önümüze atılıyor?

Çünkü Türkiye’nin Amerikancı bir rotadan çıkması, içinde yaşadığımız düzenin sorgulanması, bağımsız ve egemen bir ülke olması istenmiyor. Meclis’teki grubu bulunan tüm partilerin aldığı Amerikancı pozisyon da bunun için. Millî Savunma Bakanlığı, hava sahasının korunması için bir Patriot hava savunma sisteminin Malatya’ya konuşlandırıldığını bildirdi. Sistemin Almanya’daki NATO’nun Ramstein Üssünden geldiği, İncirlik’tekilerin daha gelişmişi olan Patriot PAC-3 modeli olduğu kaydedildi. Savunma sisteminin sadece Kürecik’i korumakla sorumlu olmadığı, güvenlik şemsiyesinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni kapsayacağı ifade ediliyor.

Bu haber bugün yandaş Türkiye gazetesinde yer aldı.

Onlar dahi emin değiller, “ifade edildi” diyorlar ama içleri rahat değil belli ki.

Çünkü ABD’nin sadece kendi çıkarlarını, kendi üslerini korumayı merkeze aldığını bugün Körfez’e göz ucuyla bakınca görüyorlar. Kendi üslerini dahi koruyamayan ABD’nin İsrail ile bölgeyi düzlemek için girdiği savaşta Türkiye’yi koruyacağı iddiası gerçekten de halkı kandırmaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

İki füzeyi engellemedi mi?

Bir diğer iddia da bu.

"ABD olmasa, NATO olmasa Türkiye’ye şu anda iki İran füzesi isabet etmişti" deniyor.

ABD basını ilk olayın ardından İncirlik Üssü'nün hedef alındığını iddia etmiş, bu iddiayı doğrulayan hiçbir kanıt ortaya çıkmamıştı.

Ancak aksini gösteren çok sayıda şüphe gündeme gelmişti.

Birincisi, İran kesinlikle Türkiye’ye yönelik bir füze saldırısı olmadığını ilan etti.

Yabancı ajanslara konuşan bir AKP yetkilisi de bunu doğrulayan biçimde “füzenin büyük olasılıkla Güney Kıbrıs’a atıldığını, hedefinin şaşırtıldığını” söylemişti.

Tam da burada İsrail-ABD oyunları devreye giriyor.

İran, ülke içinden ve bölgeden ABD ile İsrail’in "sahte bayrak operasyonları" yaptığını belirtiyor.

İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a atılan bir füzenin menşeinin İran olmadığını açıklaması ve konuyu araştırdığını duyurması da bu açıdan son derece dikkat çekiciydi.

Yani ortada Türkiye’nin hedef alındığı bir saldırıdan ziyade, ülkemizi İsrail ve ABD’nin yanında savaşın içine çekmeye dönük bir provokasyon olduğu iddiası çok daha gerçekçi görünüyor.

Bunun aparatı olarak kullanılan NATO’nun ve onun Patriotlarının Türkiye’yi koruyan bir kalkan değil; aksine ABD ve İsrail eliyle ülkemizi hedef haline getiren başlıklar olduğu, İran'a saldırıları fırsat bilenlerin yeni Patriotlar yerleştirerek ülkemizdeki NATO'ya bağımlılıkta bir adım daha attığı açık değil mi?

/././

Öne Çıkan Yayın

55 yıllık cunta sarmalı + Eski Fenerliler’in tüm izleri burada -BİRGÜN-

55 yıllık cunta sarmalı  12 Mart Muhtırası üzerinden geçen 55 yılda ülke, ABD emperyalizmi ve sağcı-gerici iktidarlar eliyle karanlığa sürük...