ATEŞTEN GÖMLEK
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
24 Eylül 2026 Perşembe
T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Eylül 2026-
Mansur Yavaş ilk hamlesini yaptı, beklemeye geçti: Hedef, adım adım çatı adaylık -Gökçer Tahincioğlu-
Yavaş’ın, CHP’den istifa açıklamasındaki anahtar ifadeleri, “kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Yavaş’ın ilerleyen aşamalarda Yeni Parti’ye geçmesi ihtimaller dahilinde. Ancak yüksek olasılıkla seçim yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak. Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “AKP’ye geçecek mi?”, “Siyaseti bırakacak mı?”, “Yeni Parti’ye neden geçmedi?”, “CHP’nin adayı olabilir mi?” sorularına yanıt arandığı ve bazen Yavaş adına keskin yanıtlar verildiği bir süreçte ilk hamlesini yaparak CHP’den istifa etti.
Yavaş’ın CHP’den neden istifa ettiği sorusunu yanıtlamadan önce Yeni Parti kurulduğunda neden bu partiye geçmediği sorusuna yanıt vermek gerekiyor.
Yavaş, baştan bu yana, olası bir “mutlak butlan” kararıyla CHP yönetiminin değişmesine, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu yöntemle partinin başına geçmesine karşıydı.
Bunu “hukuksuz bir müdahale” olarak gören isimlerden biriydi.
Mutlak butlan kararıyla CHP yönetimi değiştiğinde, bu düşüncesine rağmen CHP’de önceki rolü ve pozisyonunu yeniden tekrarladı.
Yavaş, CHP’de yetişen, bu kimliğiyle tanınan bir isim değil.
Aksine, hem Yavaş hem CHP açısından; 1994 yılından beri AKP’li Melih Gökçek yönetiminde bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni 2019 seçimlerinde kazanmak adına rasyonel bir tercih olduğu için bu buluşma gerçekleşti.
Ancak Türkiye’nin içine girdiği siyasi ortam, Yavaş’ın potansiyel bir Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkmasına yol açtı. Bu durum CHP ile Yavaş’ın seçim iş birliğiyle başlayan birlikteliğinin pekişmesine, Yavaş’ın da muhalefet cephesinin en önemli figürlerinden biri hâline gelmesine yol açtı.
Ancak o zaman da Yavaş, öyle gizli saklı da değil, tipik bir CHP’li başkan olmadığını gösterdi. Gizli saklı değil, açık bir biçimde, geldiği siyasi gelenekten isimlerle görüşmelerini sürdürüyor, İYİ Parti başta olmak üzere milliyetçi partilerin önde gelen isimleriyle görüşüyor, Türkiye siyasetinin değişmesi için bu tip kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görüşünü dillendiriyordu. Belediyedeki kadrolarını da bu anlayışla oluşturdu.
* * *
2023 seçiminde de ismi Cumhurbaşkanı adayları arasında geçen Yavaş, bir denge unsuru olarak ‘Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı olmayı kabul etti. O dönem Kılıçdaroğlu’nun adaylığı nedeniyle dönemin İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in masadan kalkmasıyla başlayan krizin çözülmesi için Ekrem İmamoğlu ile birlikte bu pozisyonda olmayı uygun gördü.
Ancak Yavaş’a göre Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinden sonra yaşanan çalkantılı dönemde bir sonraki Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi ile CHP Genel Başkanlığı seçimi sürecinin mutlaka ayrışması gerekiyordu.
Öyle olmadı.
İmamoğlu’nun ismi çok hızlı biçimde “Cumhurbaşkanı adayı” olarak öne çıktı. Mansur Yavaş ise hiç ortaya çıkmamasına, görünür olmak için özel bir çaba göstermemesine, TV'lerde, mitinglerde, bilboardlarda olmamasına, çeyrek yüzyıldır sadece yerelde (Beypazarı, Ankara) kalmasına rağmen bütün Türkiye örnekleminden destek alarak hemen her araştırmadan birinci ya da az farkla ikinci olarak çıkıyordu. Türkiye'de örneği pek görülmemiş bu durum uzun süre devam etti ve ediyor.
İmamoğlu, bu çift başlı görüntüyü "İskender'in kılıcı" formülüyle ortadan kaldırdı. Cumhurbaşkanlığı seçimine daha yıllar olmasına rağmen partinin adayını CHP üyelerinin belirlemesi gerektiği görüşü öne çıktı.
Yavaş'ın buna karşı tavrı ise, genel çizgisine uygun olarak, "Cumhurbaşkanı'nı sadece CHP üyeleri mi seçecek" olmuştu.
Buna rağmen İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklandığı gün seçim yapıldı. İmamoğlu, CHP’nin ve CHP’lilerin cumhurbaşkanı adayı hâline geldi.
* * *
Yavaş, o dönemde de CHP’den kopmadı ancak temaslarını sürdürdü.
Anket sonuçlarını yakından takip etmeyi de…
Bu arada bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını tüm çevresine duyurdu.
Hatta, kendisiyle birlikte seçilen ilçe belediye başkanlarına bunu açıktan söyledi.
Muhtarlara bile, “Bu son dönemim, ne talebiniz varsa gelin, çekinmeden söyleyin” dedi.
Bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını ilan etti.
Artık önünde iki yol vardı.
Cumhurbaşkanlığı adaylığı ya da emeklilik.
Buna belki bir de 2023’te olduğu gibi ülkenin koşullarından kaynaklı “üst düzey bir görev” de eklenebilir. İsmi duruma göre “Başbakanlık”, “Cumhurbaşkanı Yardımcılığı”, “TBMM Başkanlığı” olabilir bu görevlerin.
Bunun belirlenmiş bir ismi yok. Belirlenen yollar “ya adaylık ya emeklilik” diye özetlenebilir.
* * *
Bu nedenle, İmamoğlu, bütün bu operasyonların öznesi hâline gelmese, tutuklanmasa, diploması iptal edilmese bile Yavaş’ın adaylık potansiyeli sürüyordu. CHP de biliyordu ki Yavaş, gerekli desteği aldığını görürse, farklı partilerin de desteğiyle aday olabilir!
Yavaş’ın yakın takibi de sürüyordu.
Ancak butlan kararı Yavaş’ı farklı bir pozisyona sürükledi.
Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu şekilde göreve gelmesine karşıydı. Fakat CHP seçmenine karşı “uzlaştırıcı” bir rol üstlenmesi görevi olduğunu düşünüyordu.
“Partiler üstü” kimliği de bunu gerektiriyordu.
Açıktan taraf görünmeyerek CHP içindeki çatışmaları önlemeye çalıştı. Partili olmamasına rağmen denge unsuru olarak kaldı.
Özgür Özel ekibiyle yakın temasını sürdürdü, ancak Yeni Parti kurulurken zaten bu partiye geçmesi yönünde bir konuşma aralarında hiç olmadı.
Özel’in de tercihi belediye başkanlarının hemen partiye geçmesi gerekmediği yönündeydi. Buna rağmen Yavaş’ın Yeni Parti’ye yakın olduğu görüntüsünü vermekte de bir sakınca iki taraf açısından da yoktu.
Ancak Kılıçdaroğlu’na yönelik tepkinin dinmemesi, desteğin giderek azalması, CHP içinden gelen, “Yavaş tarafını belli etsin” zorlaması, bir karar noktasına gelmesine yol açtı.
Elbette belediyeyi yönetebilmek için gerekli, “Hem CHP hem Yeni Parti” desteği de bu kararında rol oynadı. Ancak CHP ve seçmen baskısını hissetmesi kararını kolaylaştırdı. Zira Yeni Parti bu desteği veriyordu.
* * *
Yavaş’ın, CHP’den istifa kararını açıklarken dikkat çektiği noktalar bu nedenle önemli…
Anahtar kavram ve kelimeleri, “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Açıklamanın tamamı okunduğunda bu kavramların önemi de Yavaş’ın yolu da daha net anlaşılıyor zaten.
* * *
Yavaş, Yeni Parti’ye bu aşamada geçmeyecek ve bağımsız kalmayı sürdürecek. Yeni Parti’ye ilerleyen aşamalarda geçmesi mümkün, ihtimaller dahilinde.
Ancak yüksek olasılıkla seçim süreci yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak.
Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.
Bu mümkün olmaz, anketlerde de kendisine yönelik desteğin düştüğünü görürse kararını netleştirecek.
Bu siyasi çizgi, geçmişten bugüne hiç değişmedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan randevu talep etmesi ve birlikte verdiği fotoğraf da aslında bunun ötesinde bir anlam taşımıyor.
İktidar ve Erdoğan açısından elbette böyle değil.
Yaklaşan seçimde muhalefetin tek bir isim etrafında birleşemeyeceği, CHP ve Yeni Parti’nin, “iki partiden tek parti çıkmaz” mantığıyla toplamda alacakları oydan daha az oy alacakları, bölünmüş bu tabloda ilk turda Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonlanabileceği gibi değerlendirmeler yapılıyor.
“Erdoğan, yeşil ışık yakmazsa Yavaş aday olmaz” iddiaları bile kulislerde konuşuluyor.
Elbette bu cümlenin ardına türlü ihtimaller ve gerekçeler de sıralanarak.
* * *
Peki ama Yavaş’ın siyasetten yavaş yavaş koptuğu, Erdoğan görüşmesinden hemen sonra neden yüksek sesle söylenmeye başladı?
Zira bu ihtimal Ankara’da son dönemde çok konuşuluyor.
Olası bir operasyonun ancak bu yolla önlenebileceği, öne çıkması hâlinde operasyonun hedefi olacağı, Erdoğan’ın bu ihtimallerin hepsini hesap ettiği, Yeni Parti ve CHP’nin ortak aday etrafında birleşemeyeceği gibi iddialara Yavaş’ın eskiden bu yana söylediği, “Yeniden belediye başkanı olmayacağım” cümlesi de ekleniyor.
Bir de kulislerde ısrarla bu ihtimali dillendirenler var.
Kiminle konuştuğunuz elbette iddialarınızı da belirliyor.
Ancak hakikat şu…
Yavaş, Türkiye’nin sağ/sol seküler kesiminden destek alabiliyor. Kendisini ülkücü, milliyetçi, ulusalcı, sosyal demokrat, Atatürkçü diye tanımlayan kesimlerden de destek alabiliyor. Bunun nedeni, taşıdığı, Atatürkçü, milliyetçi, öne çıkmayan, slogan atmayan ancak değerlere bağlı görüntü…
Hatta muhafazakâr seçmenin bir bölümü bile “makul ve dengeli” buluyor Yavaş’ı. Değerlere hassasiyet göstereceğini düşünüyor.
Anketler bunu gösteriyor. Kendisi de, CHP’den istifasını duyuran açıklamasında “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları ve farklı siyasi görüşlerden vatandaşların ortaya koyduğu teveccühe” işaret ediyor.
Sosyalist ve Kürt seçmen ise en az destek aldığı kesim. Ancak uzmanlar, olası bir ikinci turda, destekleyen partilerin doğru stratejileri ile bu kesimlerden de destek almanın mümkün olduğunu, en azından Erdoğan karşıtlığında seçmenin birleşebileceğini değerlendiriyor. Bu noktada Yavaş’ın, Ankara’da, Melih Gökçek’e karşı Kürt seçmenlerin de desteğini aldığının altı çiziliyor.
Yavaş açısından bu tablo değişmedikçe perdenin kapandığını söylemek güç.
Türlü nedenlerle aday olmaktan vazgeçebilir mi, mümkün. Özellikle kaybedeceğini düşündüğü bir seçime girmeyeceği ortada.
Yanında, kendisiyle birlikte seçilen ilçe başkanlarının AKP’ye geçmesi ya da geçme ihtimalleri bu tabloyu etkiler mi?
Seçmen açısından olmasa da Yavaş açısından bu durum olumsuz anlamlar taşıyor elbette. Zira Yavaş, bu ilçelerdeki seçmeni ve başkanları da hâlâ önemsiyor ve temaslarını sürdürüyor.
Ancak adaylık kapısı ve seçilme ihtimali açık olduğu sürece Yavaş oyundan çıkmayacak. Aksini söyleyenler belki anketler farklı sonuçlar söylerse haklı çıktıklarını düşünebilir, ancak Yavaş açısından, “destek varsa varım” çizgisi devam ediyor.
/././
Sanal devriye ve ihbarcılık sistemi -Gökçer Tahincioğlu-
Türkiye’de sosyal medyanın açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi. Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil. Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye. Dertleri de öyle ailem güvende kalsın falan da değil. Dert daha büyük… O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya... Panoptikon diyebiliriz adına mesela…
Felsefe tarihi boyunca düşünürlerin üzerinde en çok durduğu konuların başında, “ölçü” gelir. Neyi, ne kadar yaptığın.
Ve günün sonunda, Aristo’nun dediği gibi, “Biz tekrar tekrar ne yapıyorsak, oyuz.”
Seneca, dostuna yazdığı, Ahlak Mektupları’nda, felsefenin süslü sözler söylemeyi değil yaşamı şekillendirmek olduğunu anlatırken, “Felsefe dile değil, eyleme öğretir” der. Sadece erdem hakkında konuşmak sizi erdemli yapmaz, nasıl davrandığınız önemlidir.
Ve zehri belirleyen dozdur…
* * *
Yıllardır adliyeyi takip eden, iyi kötü soruşturmalarda hangi dönemde ne olacağını bilen adliye muhabirleri bile artık şaşkın.
Gazeteci Tuğba Tekerek neden tutuklandı misal?
Selahattin Günday, “örgüt kurmak” gibi bir suçlamadan nasıl tutuklanabildi?
Merdan Yanardağ ve diğerlerine artık sıra bile gelmiyor, daha büyük dava dosyalarının eylemleri artık birbirine karışmış iddianameleriyle tutuklular.
LGBT+’lara yönelik operasyonda onlarca kişi nasıl oldu da tutuklanabildi?
Yüzlerce hesaba nasıl oldu da erişim engeli getirilebildi?
* * *
Türkiye’de kolluk kuvvetlerine sanal ortamda devriye yetkisi 6 Ocak 2017 tarihli OHAL kararnamesi ile tanındı.
Zaten iki kişinin yan yana yürümesinin bile sakıncalı sayıldığı bir ortamda, polis ve jandarma, “sanal devriye” adı altında belli kelimeler üzerinden aramalar yaparak bu yetkiyi kullandı.
Anayasa Mahkemesi, 2020’de, keyfiliğe yol açabileceği düşüncesiyle bu düzenlemeyi iptal etti.
İhlal nedeni netti. Polis ve jandarmanın sınırları savcılık tarafından belirlenmiş bir soruşturma dışında, genel devriye yapmasının kişilik haklarının ihlali anlamına geleceğini belirtti Yüksek Mahkeme…
Elbette en kritik kararları uygulanmayan Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının ne derecede dikkate alındığını konuşmanın çok anlamı yok.
Ama yine de varmış gibi devam edelim.
* * *
Bu karara göre savcıların açtıkları belirli bir soruşturmada polis veya jandarmadan sanal ortamda araştırma yapmasını istemesi gerekiyor. Kanuni olan bu. Zaten batı ülkelerindeki örnekler de bu şekilde.
Ancak bu noktada savcılıklara önemli bir görev düşüyor.
Mesele öyle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi, “siber vatan” ile bitmiyor.
Telegram, suç örgütlerinin merkezi haline dönmüş…
Dark web’te köle pazarları kurulmuş.
Türlü mecralarda silah bulabilmek dünyanın en kolay işi haline dönüşmüş.
Ancak sanal devriye belli kelimeler, kavramlarla başka işler üzerinden atılıyor.
Son “erişim engeli” fırtınasında engellenen hesaplara bakın.
Soruşturma yöntemini, usulünü eleştirenlerin hesapları, LGBT+ yazanların hesapları, gökkuşağı bayrağı paylaşanların hesapları.
Gerekçesi ne, soruşturmaya zarar vermek, müstehcenlik vb.
Üstelik hangi eylemin doğru, hangi eylemin yanlış olduğunu tartışmak bile mümkün değil. Yaptık oldu…
Üzerine bir de toplumun her zerresine özenle işlenen “ihbarcılık” kültürü var.
Öyle suç ihbarından, vahim eylemlerin bildirilmesinden söz etmiyoruz.
Hoşa gitmeyen, birinin dünya görüşüne aykırı bulduğu hangi söz, hangi eylem varsa ihbar ediliyor.
Bu ihbarlar da karşılıksız kalmıyor.
Gözünün üzerinde kaşı olan cezalandırılıyor.
Ve ardından demokratik Türkiye, vesayet rejiminin bitmesi sloganları atılıyor.
* * *
Bakanlıklardan genel müdürlüklere, iktidara yakın vakıflardan derneklere milyonlarca dolar fon ve hibe kullanan yüzlerce kurum ve kuruluş varken, ne kadar fon kullandıklarını, kimden ne kadar bağış aldıklarını internet sitelerinde ilan eden kuruluşlar, suç üstünde yakalanmışlar gibi ifşa ediliyor.
Devede kulak denilebilecek miktarlarda kalan fonların neden bu derneklere verildiği sorgulanıyor.
Yanıtı basit. Her yıl dernekleri denetleyen İçişleri Bakanlığı müfettişleri de yanıtları gayet iyi biliyor.
Neden siteler, hesaplar engelleniyor sorusunu sormak da anlamlı değil.
Yasal olarak kurulmuş, denetimden geçen derneklerin sıkıntılı bulunan sayfaları değil de neden bütün izleri silinmeye çalışılıyor?
* * *
SPK izniyle faaliyet gösteren kurumlar patlamış, fona para yatıran binlerce kişi ne yapacağını şaşırmış, maaşlar bırakın okul giderlerini servis paralarına yetmez olmuş ne gam…
Türk aile yapısını koruyoruz bahanesiyle gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla başka bir gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla…
İktidara en yakın yayın organlarının manşetlerinin yarısından çoğu yargı ve yargısal işlemler üzerine…
Sürekli bir meşruiyet çabası. Sürekli her birinin ne kadar lüzumlu olduğunu anlatma gayreti…
Her şey ne tanıdık değil mi?
* * *
Türkiye’de sosyal medyanın bu şekilde açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi.
Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil.
Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye.
Yetmezse soruşturulsun, gözaltına alınsın ve tutuklansın diye…
Başka bir anlamı yok belli ki…
Ama bazen kulak vermek de gerekiyor değil mi, istemeseniz bile insanlar konuşmaya devam ediyor zira.
Gazeteci Yıldız Tar misal…
Son iki senede, nasıl oluyorsa, iki ayrı örgüt suçlamasıyla tutuklanan Yıldız Tar, hedefe konulan LGBT+ derneklerin gizli ajandasını açıkladı geçtiğimiz günlerde.
Yaşamak gibi bir ajandaları var.
Hayatlarını sürdürmek gibi.
Öldürülmemek, saldırıya uğramamak gibi bir gizli ajandaları var.
Başka da bir dert yok ortada…
* * *
Ama aslında biliyoruz ki dertler bunlar değil…
Hiçbiri değil.
Öyle ailem güvende kalsın falan da değil.
Dert daha büyük…
O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya…
Panoptikon diyebiliriz adına mesela…
İsim ve eylem uyumu da sağlanmış olur.
Ölçü olmadığına ve dozu ayarlama gayreti bulunmadığına göre gayet uygun.
Ve biliyoruz ki ne yaparsak oyuz. Bundan fazlası da değiliz, olmayacağız…
/././
131 fon, 455 bin yatırımcı ve Madoff’un öğrettiği ders -Murat Batı-
Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.
Türkiye, son günlerde büyük bir fon soruşturmasını konuşuyor. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Dolayısıyla yaşananlar yalnızca sermaye piyasasının belirli aktörlerini ilgilendiren teknik bir mesele değil; yüz binlerce kişinin tasarrufunu ve sermaye piyasalarına duyulan güveni doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda.
Üstelik sorun bir günde ortaya çıkmış da değil. SPK'nın kendi açıklamasına göre 2025 yılının son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı belli seviyede paylarda şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlenmişti. SPK daha sonra bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif biçimde hesaplanmasına imkân veren uygulamaları sınırlandıran düzenlemeler yaptı ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının azaltılmasına yönelik yeni tedbirleri yürürlüğe koydu.
Adli soruşturmalar da devam ediyor. Bu süreçte gözaltı ve tutuklamalar söz konusu olmakla birlikte, henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığından masumiyet karinesinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.
Bununla birlikte kamuoyuna yansıyan açıklamalarda bazı fon ve pay piyasalarında manipülatif işlemler gerçekleştirildiği iddiaları nedeniyle SPK tarafından Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107'nci maddesi kapsamında suç duyurularında bulunulduğu belirtiliyor. Soruşturma kapsamında tutuklama ve adli kontrol kararları da verilmiş durumda. Dolayısıyla bugün hukuken kesinleşmiş bir Ponzi dolandırıcılığından değil, soruşturma konusu edilmiş ciddi iddialardan söz ediyoruz.
Ancak tam da bu noktada yaklaşık 18 yıl geriye gidip ABD'de yaşanan Bernie Madoff olayını hatırlamakta yarar var.
Çünkü Madoff olayı yalnızca tarihin en büyük finansal dolandırıcılıklarından biri değildir. Aynı zamanda bir finansal dolandırıcılık ortaya çıktıktan sonra devletin ne yaptığı, failin malvarlığının nasıl takip edildiği ve mağdurların parasının nasıl geri alınmaya çalışıldığı konusunda da son derece öğretici bir örnektir.
Madoff ve Ponzi düzeni
Bernard Lawrence Madoff, Wall Street'in tanınmış isimlerinden biriydi. Kurduğu Bernard L. Madoff Investment Securities üzerinden yatırımcılarına yıllarca düzenli ve yüksek getiriler sağladığı izlenimini yarattı.
Gerçekte ise ortada anlatıldığı biçimde başarılı bir yatırım faaliyeti yoktu. Madoff'un yatırım danışmanlığı faaliyeti devasa bir Ponzi sistemi hâline gelmişti.
Ponzi sisteminin mantığı basittir. Gerçek bir ekonomik faaliyetten veya yatırımdan yeterli kazanç elde edilmediği hâlde, sisteme sonradan giren yatırımcıların paraları önceki yatırımcılara getiri veya anapara ödemesi yapmak için kullanılır. İlk yatırımcıların düzenli biçimde para alabilmeleri sistemin gerçekten kazanç sağladığı izlenimini güçlendirir. Bu görüntü yeni yatırımcıları çeker; yeni yatırımcıların getirdiği para da sistemin devamını sağlar.
Bu nedenle Ponzi sisteminin yaşayabilmesi sürekli yeni para girişine bağlıdır. Para girişi devam ettiği sürece sistem ayakta kalabilir. Yeni para girişi yavaşladığında veya çok sayıda yatırımcı aynı anda parasını çekmek istediğinde ise sistem çöker.
Madoff'un kurduğu yapı da esasen böyle çalıştı. Yatırımcıların paraları vaat edildiği şekilde menkul kıymet işlemlerinde kullanılmıyor; bir bölümünün parası diğer yatırımcıların çekim taleplerinin karşılanmasında kullanılıyordu. Gerçekte yapılmayan işlemler yapılmış gibi gösteriliyor ve yatırımcılara hayali kazançları içeren hesap dökümleri gönderiliyordu. ABD makamlarının daha sonra ortaya koyduğu üzere sistem en azından 1980'lerden itibaren bu şekilde işlemişti.
2008 küresel finans krizinin yarattığı likidite ihtiyacı bu yapının sonunu getirdi. Yatırımcıların paralarını geri istemeleri üzerine sistemin bu talepleri karşılayamayacağı ortaya çıktı.
ABD'de Madoff'a ne yapıldı?
Madoff dosyasının Türkiye'de bugün yaşanan tartışma bakımından asıl önemli tarafı bundan sonra başladı.
Madoff, 11 Aralık 2008'de menkul kıymet dolandırıcılığı suçlamasıyla gözaltına alındı. Aynı gün ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ayrıca hukuk davası açarak malvarlığının dondurulmasını ve şirkete kayyum atanmasını istedi. Federal mahkeme ertesi gün şirket ve Madoff'a ait belirli malvarlıklarını dondurdu ve bir kayyım atadı. 15 Aralık'ta ise Securities Investor Protection Act (SIPA) kapsamında şirketin tasfiyesine karar verilerek Irving H. Picard mahkeme tarafından tasfiye görevlisi, yani trustee olarak atandı.
Böylece daha ilk günlerden itibaren iki ayrı hat birlikte işletilmeye başlandı.
Bir tarafta ceza soruşturması ve yargılaması, diğer tarafta ise malvarlığının korunması, tasfiyesi, kaybolan paranın bulunması ve yatırımcıların zararlarının karşılanması süreci vardı.
Madoff, 12 Mart 2009'da hakkında yöneltilen 11 federal suçun tamamını kabul etti. 29 Haziran 2009'da federal yargıç Denny Chin tarafından 150 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme ayrıca yaklaşık 170,8 milyar dolarlık forfeiture (müsadere), yani suçla bağlantılı malvarlığının devlete geçirilmesine ilişkin hüküm verdi.
Ancak ABD'nin Madoff dosyasındaki yaklaşımı Madoff'u 150 yıl hapse mahkûm etmekle sınırlı kalmadı.
Asıl büyük mücadele bundan sonra paranın geri alınması için verildi.
Paranın peşine düşüldü
Mahkeme tarafından görevlendirilen trustee (tasfiye görevlisi) Irving Picard'ın görevi Madoff şirketinin malvarlığını tasfiye etmek, yatırımcıların taleplerini incelemek, Madoff sistemi içerisinde yapılan para transferlerinin izini sürmek ve mümkün olan en yüksek miktarı yatırımcılara geri kazandırmaktı.
Burada oldukça önemli bir yöntem benimsendi.
Madoff'un yatırımcılara gönderdiği hesap ekstrelerinde yazılı hayali kazançlar gerçek zarar olarak kabul edilmedi. Çünkü bu ekstrelerde görünen menkul kıymet işlemlerinin önemli bölümü gerçekte hiç yapılmamıştı. Tasfiye sürecinde esas alınan “Net Investment Method”, kabaca yatırımcının sisteme gerçekten yatırdığı para ile sistemden gerçekten çektiği para arasındaki farkı esas aldı.
Amerikan mahkemeleri de bu yaklaşımı benimsedi. Mahkeme, Madoff'un son hesap ekstrelerindeki hayali rakamları esas almanın dolandırıcılığın yarattığı kurguyu devam ettireceğini ve anaparasını dahi geri alamayan yatırımcıların aleyhine sonuç doğuracağını belirtti.
Bununla da yetinilmedi.
Madoff sisteminden yatırdığından daha fazla para çekmiş kişilerden ve bazı kurumlardan paranın geri alınması amacıyla clawback (geri alma) davaları açıldı. Yani Ponzi sistemi devam ederken sistemden net kazanç elde edenlere yapılan bazı transferlerin geri alınarak henüz anaparasını dahi kurtaramamış yatırımcıların oluşturduğu havuza aktarılması yoluna gidildi. SIPC, bu yöntemin mağdurlar arasında daha adil bir dağılım sağlamak bakımından temel araçlardan biri olduğunu açıkça belirtiyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jeffry Picower oldu. Picower yıllar içerisinde Madoff sisteminden yatırdığından yaklaşık 7,2 milyar dolar daha fazla para çekmişti. Ölümünden sonra terekeyle yapılan anlaşma sonucunda bu tutarın tamamının iadesi konusunda anlaşmaya varıldı. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü SIPA tasfiye sürecine, yaklaşık 2,2 milyar dolarlık bölümü ise mağdurların zararlarının karşılanması amacıyla Adalet Bakanlığının sürecine aktarıldı. Anlaşmada Picower'ın dolandırıcılığı bildiğine ilişkin bir kabul veya kusur tespiti bulunmadığını da özellikle belirtmek gerekir.
Daha da önemlisi, soruşturma yalnızca Madoff ve doğrudan çevresiyle sınırlı tutulmadı.
Madoff'un yıllarca çalıştığı JPMorgan Chase hakkında da Bank Secrecy Act kapsamındaki yükümlülükleri nedeniyle süreç yürütüldü. 2014 yılında banka ile yapılan ertelenmiş kovuşturma anlaşması kapsamında JPMorgan 1,7 milyar dolarödemeyi kabul etti ve bu para Madoff mağdurlarına dağıtılmak üzere müsadere sürecine aktarıldı.
Böylece sistemden çıkan para yalnızca failin üzerinde aranmadı; hukukun izin verdiği ölçüde para hareketlerinin ve sistemle bağlantılı ekonomik ilişkilerin izi sürüldü.
Sonuçta milyarlarca dolar yatırımcıya geri döndü
Bu yöntemin sonucu son derece önemlidir. Şöyle ki…
SIPA kapsamında yürütülen tasfiye sürecinde mahkeme tarafından atanan trustee, Ocak 2026 itibarıyla dava ve sulh anlaşmaları yoluyla yaklaşık 15,366 milyar dolar geri kazanmıştı. Şubat 2026'da açıklanan 17'nci dağıtımla yatırımcılara yapılan toplam ödeme yaklaşık 15,38 milyar dolara ulaştı. Trustee tarafından geri kazanılan tutarların tamamı müşteri fonuna aktarılıyor; tasfiye görevlisinin, avukatların ve muhasebecilerin ücretleri ise bu fondan karşılanmıyor.
Bunun yanında ABD Adalet Bakanlığı tarafından müsadere edilen malvarlıklarından oluşturulan ayrı bir Madoff Victim Fund da kuruldu. Bu fon 127 ülkedeki 40 bin 930 mağdura toplam 4,3 milyar doların üzerinde ödeme yaptı. 2024'te yapılan son dağıtımla bu kapsamdaki mağdurların kabul edilmiş dolandırıcılık zararlarının yüzde 93,71'ikarşılanmış oldu. Bu 4,3 milyar doların yaklaşık 2,2 milyar doları Picower malvarlığından, 1,7 milyar doları JPMorgan anlaşmasından, geri kalanı ise Madoff, ailesi, suç ortakları ve diğer kişiler hakkında yürütülen müsadere süreçlerinden sağlandı.
Dolayısıyla Madoff dosyasında devlet doğrudan bütçeden milyarlarca dolar çıkarıp yatırımcıların zararını karşılamadı. Bunun yerine ceza hukuku, müsadere, SIPA tasfiyesi, özel hukuk davaları, sulh anlaşmaları ve clawbackmekanizmaları birlikte kullanılarak paranın izine düşüldü ve geri kazanılan tutarlar mağdurlara dağıtıldı.
Bence Madoff olayının bugün Türkiye açısından en önemli tarafı tam olarak budur.
131 fon bakımından Madoff'un hatırlattığı şey
Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.
Bununla birlikte iki olay arasında üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ortak nokta vardır: Finansal sistemlerde kâğıt üzerinde görünen değer ile gerçekte nakde dönüştürülebilecek değer her zaman aynı değildir.
SPK'nın kendi açıklamasında bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif olarak hesaplanmasına imkân veren uygulamaların engellendiğinin belirtilmesi bu açıdan özellikle önemlidir.
Ponzi ve benzeri yapılarda sistemin devamını sağlayan temel unsur da budur. Sisteme yeni para girdikçe önceki yatırımcıların kazançları gerçekmiş gibi görünür ve bu görüntü yeni yatırımcıları sisteme çeker. Ancak yeni para girişi durduğunda ve yatırımcılar aynı anda çıkmak istediğinde kâğıt üzerinde görünen değerlerin ne kadarının gerçekten paraya dönüşebildiği ortaya çıkar.
Bu nedenle Türkiye'deki 131 fon meselesinde bundan sonraki süreç yalnızca ceza soruşturması açısından takip edilmemelidir.
SPK'nın 455 bin 758 olarak açıkladığı yatırımcı kitlesi bakımından asıl ekonomik sonuç, tasfiye tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Fonların portföylerindeki varlıkların hangi bedelle nakde çevrilebildiği, yatırımcılara ne kadar ödeme yapılabildiği ve varsa ortaya çıkan zararın hangi işlemlerden kaynaklandığı belirlenecektir.
Eğer yürütülen soruşturmalar sonucunda suç teşkil eden işlemler, haksız kazançlar veya hukuka aykırı malvarlığı transferleri tespit edilirse Madoff örneğinde olduğu gibi yalnızca faillerin cezalandırılmasıyla yetinilmemesi gerekir. Hukukun elverdiği bütün malvarlığı takip ve geri alma mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi, suçtan veya hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan ekonomik değerlerin izinin sürülmesi ve geri kazanılabilen tutarların öncelikle zarar gören yatırımcılara yönlendirilmesi gerekir.
Zira Madoff olayının bıraktığı en önemli ders, finansal suçlarla mücadelenin yalnızca faili cezalandırmaktan ibaret olmadığıdır.
Madoff 150 yıl hapis cezası aldı; fakat yatırımcı açısından gerçek adalet, kaybolan milyarlarca doların peşine düşülmesiyle başladı.
Türkiye'deki 131 fon ve 455 bin 758 yatırımcı bakımından da önümüzdeki dönemde üzerinde durulması gereken asıl mesele budur. Ceza soruşturması kendi mecrasında devam ederken, yatırımcıların parasının korunması ve varsa hukuka aykırı biçimde sistemden çıkarılan değerlerin geri alınması için etkili bir malvarlığı takip ve iade mekanizmasının işletilmesi, sermaye piyasalarına duyulan güven açısından en az ceza yargılaması kadar önemlidir.
/././
CUMHURİYET "Köşebaşı" -24 Eylül 2026-
Hepiniz biliyorsunuz zarların hileli olduğunu!-Barış Terkoğlu-
Her eve geldiğinde hırsızla karşılaşıyorsan belki hırsız evin içindendir.
Biliyorum, vatandaş fonmuş, hisseymiş, manipülasyonmuş, bunlardan pek anlamıyor. Ama ister anlasın ister anlamasın iktidardakilerle iç içe olduğu ayan beyan olan fonlardaki vurgunun bedelini vatandaş kendi cebinden ödüyor.
Üstelik asıl mesele...
Bu vurgunu fark edip engellemesi gereken kurumlar bıraktım görevini yapmayı... Haberleri olduğu halde vurguncuların önünü açmaya çalıştı. Dahası, dolandırıcıların önüne çıkan, vatandaşı uyaran, gereğinin yapılmasını isteyenlerin ağzını kapatmak için uğraştı.
14 AY ÖNCE CUMHURBAŞKANLIĞI’NA TERA ŞİKÂYETİ
Şöyle anlatayım...
Eminim televizyonda ya da sosyal medyada denk geliyorsunuz. Ramazan Başak, BDDK Bankalar Yeminli Murakıplığı ve MASAK Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuş, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nda ve Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda görevli olarak çalışmış, halen de Bilgi Üniversitesi hukuk yüksek lisans öğretim görevlisi olan bir eski bürokrat. Türkiye’de “karapara ve aklama” kavramları bilinmezken 27 yıl önce bu suçun kitabını yazdı. Polis Akademisi’nin düzenlediği toplantılar dahil pek çok kurumda suçun nasıl işlendiğini kamu görevlilerine anlattı.
Önümde Ramazan Başak’ın 30 Temmuz 2025’te, yani tam 14 ay önce CİMER’e yaptığı başvuru duruyor. Şikâyete konu olan şirket bugün gündemin birinci sırasındaki Tera Yatırım. Ramazan Başak, şimdi firarda olan Kasım Garipoğlu’nun GKFX isimli lisanssız şirketine, yasadışı biçimde, çantalar ve valizlerle yaklaşık 350 milyon dolarlık işlem hacmi yaratacak biçimde para transferlerinin yapılmasının yargı kayıtlarına girdiğini hatırlattıktan sonra şunu söylemiş: “En yüksek işlem hacmi Tera Yatırım AŞ’nindir (...) Tera Yatırım, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda belirtilen piyasa dolandırıcılığı yaptığına ilişkin yazılı ve görsel basında çok yoğun şikâyet edilen şirketlerin başında gelmektedir. (...) Şirket 2022 yılında halka arz ve 2023 yılında banka faaliyet izni alabilmiştir. Piyasada bu izinlerin perde arkası için de çok yoğun iddialar vardır. Normal şartlarda bu şirketin BDDK ve SPK’den bu izinleri alması mümkün değildir.”
CİMER başvurusundan anlıyoruz ki...
Ramazan Başak, olayın vergi boyutunu Vergi İdaresi’ne de bu dilekçeden bir ay önce iletmiş.
Ertesi gün CİMER’den bir cevap gelmiş. Basmakalıp, hiçbir şey söylemeyen, özetle “Kurulumuz çalışıyor” diyen bir cevap.
TERA’NIN SAHİBİ BAKANIN ARKADAŞI MI
Yetmemiş...
5 Ocak 2026’da, yani tam 8 ay önce, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yolunu tutarak suç duyurusunda bulunmuş. Konusu: “Şaibeli Para Trafiği, Karapara Aklama, Vergi Kaçakçılığı, Piyasa Dolandırıcılığı ve İlgili Kamu Kurumlarının Görevlerini İhmal Etmesi.”
Aktarayım, suç duyurusunda bugün konuştuğumuz her şey var: “Sadece bazı rakamlar yapılan dolandırıcılıkların anlaşılması için yeterli olacaktır. Ülkemizde ortalama faiz maksimum yüzde 50’dir. Tera Yatırım hissesinin ise 11 aylık getirisi yüzde 4.625 (Dört bin altı yüz yirmi beş), Tera Portföy Birinci Serbest Fon’un 11 aylık getirisi ise tam yüzde 10.128’dir (On bin yüz yirmi sekiz). Bu şirketin bu tarih itibari ile piyasa değeri Halkbank, Türk Telekom ve Turkcell gibi devasa kurumların değerini geçmiş durumdadır. İlgili tarihler itibari ile borsada halka açık şirket sayısı 713’tür. 2025 yılında hisseleri yüzde 3.000, 4.000 ve 5.000 gibi anormal oranlarda değer kazanan ilk üç şirket Tera Grubu’nun şirketleridir. Bu bile tek başına önemli bir göstergedir. Dünyanın hiçbir yerinde böyle getiriler yoktur ve olamaz. 60-70 kişinin çalıştığı bir hizmet sektörü şirketi böyle devasa şirketlerin piyasa değerinin geçemez, altın madeni bulmuş olsa da geçemez. Burada açıkça piyasa dolandırıcılığı yapılmış ve potansiyel olarak çok büyük montanlarda kara para yaratılmıştır.”
Savcılık dilekçesinde Ramazan Başak’ın olan bitenler konusunda şüpheyi daha da derinleştiren çok ilginç bir ifadesi daha var: “Tera Yatırım’ın ve grup şirketlerinin korunduğunu ve/veya korunmak zorunda kalındığını düşünüyorum. Tera Grubu’nun hâkim hissedarı Emre Tezmen, birçok konuşmasında sayın Hazine ve Maliye bakanının çok yakın arkadaşı olduğunu, İngiltere’de beraber işleri olduğunu, bizzat benim de şahit olduğum ortamlarda defalarca söylemiştir. Bunu ilişki sektörde hep konuşulmaktadır. Ziyaret ve iletişim kanalları üzerinde yaptırılacak basit bir araştırmada gerçek ortaya çıkacaktır. Doğru mudur, yanlış mıdır bilmiyorum, kimseyi de itham etmiyorum ama yukarıda belirttiğim kurumlar eğer başka bir bakanlığa bağlı olmuş olsaydı, Emre Tezmen ve Grup Şirketleri asla bu kadar pervasızca bu suçları işlemeye cesaret edemezdi, en azından hakkında yasal işlemler yapılırdı.”
‘ÖNEMLİ MEVKİLERDEN DESTEK VAR’
Bu kadar değil...
15 Nisan 2026’da, yani bugünden 5 ay önce, cumhurbaşkanına bir mektup yazmış. Mektup da önümde... Yine şikâyet konusu Tera Yatırım.
O dilekçede cumhurbaşkanına anlattıklarını aktarayım: “Borsa manipülasyonları sonucu, çok ciddi montanlarda karapara elde edildiğini ve aklandığını, yeterli önlemlerin alınmadığını düşünüyorum. Nitekim, 4 Kasım 2025 tarihinde düzenlenen Sermaye Piyasası kongresinde, Mehmet Şimşek ile SPK başkanı, gerçekleştirilen manipülasyonları bildiklerini açıkça ifade etmiştir. Bu açıklamalar günlerce tartışılmıştır. Aradan altı ay geçmesine rağmen bu konuda hiçbir önlem alınmamış ve yüzbinlerce yatırımcı zarara uğratılmaya ve sermaye piyasaları da güven yitirmeye devam etmiştir. (...) Sayın cumhurbaşkanım, burada tahmin edemeyeceğiniz kadar çok kötü şeyler olduğunu düşünüyorum. Çok önemli mevki ve makamlarda da ciddi desteklerin verildiği iddia ediliyor. Sermaye piyasalarına ve ülkeye çok ciddi bir biçimde zarar veren, tahrip eden bu organizasyonu dilerseniz size, dilerseniz de görevlendireceğiniz birisine anlatmaya hazırım.”
5 AY ÖNCE DESTEK HOLDİNG UYARISI
Ramazan Başak, kimsenin bir şey yapmadığını görünce sosyal medyadan toplumu, yetkilileri uyarmaya devam etti. Başına gelenlerle ilgili yargıyı şikâyet etmek için HSK’ye dilekçeler yazdı. Bakın 13 Nisan’da, yani 5 ay önce, HSK’ye yazdığı dilekçede şimdi yaptıkları ortaya çıkan Destek Holding nasıl yer bulmuş: “Tera’nın halka arzına aracılık ettiği Destek Faktoring, 150 çalışana sahiptir. An itibari ile 699 milyar TL piyasa değerine sahiptir. Binlerce çalışanı olan bünyesinde Yapı Kredi bankası dahil onlarca değerli şirketi olan Koç Holding’in piyasa değeri 517 milyar TL’dir. Bu mümkün müdür? Bu durumu normal mi kabul etmemiz gerekiyor?”
TERA’NIN İSTEĞİYLE GÖZALTI
Ne oldu? Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın, SPK’nin, BDDK’nin, Borsa İstanbul’un gereğini yapmak bir yana vurguncuların adeta önünü açtığını biliyorsunuz. Peki yargı?
Ramazan Başak, Tera ile ilgili sosyal medyadaki uyarıları nedeniyle, Tera Yatırım ve Emre Tezmen’in şikâyeti ile önce 19 Kasım 2025’te, “Bankacılık Kanunu’na muhalefet” suçlamasıyla, saat 19’da torunlarının yanında gözaltına alındı: “Akşam nezarethane iki kişilik olmasına rağmen yoğunluktan üçüncü kişi olarak ince bir sünger yergi üzerinde yerde yattım. Bu trajediyi de üzülmesin diye ailem dahil hiç kimseyle paylaşmadım.”
Bir gün gözaltında kaldı. Ertesi gün serbest bırakıldı. Ama hakkında jet hızıyla 26 Kasım’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame yazıldı, yargılanmaya başladı. Savcılığın iddianamesinde mağdur kısmında Emre Tezmen ve Tera Yatırım yazıyordu!
ÖLÜM TEHDİDİNE TIK YOK
Dikkatimi çekti. Ramazan Başak, HSK’ye verdiği dilekçede, gözaltında iken bir TGRT programcısı tarafından Tera Yatırım’a destek olacak şekilde kendisi aleyhinde haber yapıldığını söylüyor. Başak, programcıyı aradığını, programcının paylaşımındaki içeriğin kaynağı olarak bir hükümetten bir bakanın adını verdiğini anlatıyor.
Bu kadar değil. Geçen 8 Nisan’da “halkı yanıltıcı bilgi verdiği” ve “borsa manipülasyonu” iddiası ile Başak ikinci kez jandarma tarafından gözaltına alındı. Hakkında adli kontrol, yurtdışı yasağı ve telefona el koyma kararı verildi. “Tera Yatırım Borsa’da manipülasyon yapıyor” dediği için kendisi manipülasyonla ve yanıltıcı bilgiyle suçlanmıştı!
Öğrendim ki bütün bunlar olurken Ramazan Başak’a yazılı ve sözlü olarak ölüm tehdidinde bulunulmuş. Başak, 3 Kasım 2025’te Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet edip can güvenliğinin sağlanmasını istemiş. Tehdit edenlere ne mi olmuş? Hiçbir şey! Dilekçesinde “Gereğinin yapılması için saldırıya uğramam veya öldürülmem mi gerekiyor” sorusu yer alıyor.
İşte böyle...
Vatandaş doğal olarak anlamıyor ama. Bir zamanlar devlette görev yapmış namuslu bir bürokrat uyardığında, parmağıyla vurgunu işaret ettiğinde, bir anda karşısında devletin yargısını buluyor. Ağzı kapatılıyor, sus deniyor. Sadece bu durum bile vurguncuların ortaklarının yukarıdaki koltuklarda oturduğunu göstermiyor mu?
Milletleri çökerten dışarıdaki düşman değil içinde beslediği yılandır.
/././
Dünyanın sonuna dair...-Ergin Yıldızoğlu-
Son aylarda, yapay zekâ ajanlarının, önce birbirlerini bulup sonra örgütlenerek test alanının dışına kaçabilmesi adeta bir panik yarattı. YZ’nin yakın zamanda insanlığı yok edecek kapasiteye ulaşacağına hatta belki de ulaştığına ilişkin, hiç hız kesmeden yoğunlaşmaya devam eden tartışmalar da aklıma Fredric Jameson’u getirdi.
Jameson 1994 tarihli The Seeds of Time kitabının giriş bölümünde “Bugün, dünyanın ve doğanın bütünüyle çöküşünü hayal etmeyi, geç kapitalizmin çöküşünü hayal etmekten daha kolay buluyoruz” diyordu. Jameson bu saptamasını, “Bunu şimdi yeniden formüle edebiliriz: kapitalizmi, dünyanın sonuyla birlikte hayal etme girişimine tanık oluyoruz.” (“Future City” New Left Review 2003/11) biçiminde geliştirdi. Kapitalizmin sonu ile dünyanın sonu aynı şey.
Bu son tartışmalar da ısrarla YZ’nin insanlığı yok etme olasılığı ile spekülatif senaryolar birbirleriyle yarışıyor. Halbuki çok acil ve somut bir sorun daha var: YZ şirketleri, kapitalizmin tarihinin en büyük finansal balonlarından birini yaratıyor. Birinci senaryolar akla Terminator filmini getiriyor. İkincisi ise 2008 krizini tetikleyen gerçek olayları. Sakın bu panik yaratan senaryolar (uydurmadır demiyorum), başka çok daha acil, kapitalizme ilişkin bir şeyi mi gizliyor?
Şu sayılar o “şey” hakkında bize bir fikir verebilir; ABD’de son dönemdeki yeni kurumsal tahvil ihraçlarının yüzde 15 - yüzde 20’si doğrudan “Muhteşem 7” olarak adlandırılan en büyük teknoloji şirketleri ve bunlara bağlı altyapı projeleri tarafından gerçekleştirilmiş. “Muhteşem 7”nin S&P 500 (500 şirket) içindeki ağırlığı: yüzde 33-34, Nasdaq 100 içindeki ağırlığı da yüzde 40- 44 bandında seyrediyor.
“Muhteşem 7” üzerine yapılmış az sayıda araştırma, bunların kanıtlanmış verimlilik artışlarından çok gelecekte elde edecekleri gelir beklentileri üzerinden değerlendirildiklerini gösteriyor. “Muhteşem 7”, veri merkezlerine, çiplere ve hesaplama kapasitesine trilyon dolarlık yatırımlar planlıyor. OpenAI ve Anthropic gibi şirketler ise modellerini eğitmek ve çalıştırmak için milyarlarca dolar harcıyorlar. Bütün bu harcamaların karşılığında ortaya çıkacak gelirlere, verimlilik artışlarına ilişkin beklentilerin kaderi ise belirsiz.
YZ belirli görevlerde önemli sonuçlar elde edebiliyor. Ancak bu sonuçların ekonominin genelinde verimlilik artışı yarattığına ilişkin ortada henüz bir veri yok. Şirketlerin yapay zekâya ayırdığı sermaye ile bu sermayenin getireceği kâr arasındaki açık büyürken finansal sistemin taşıdığı riskler, kimi analistlere göre bir “finansal balon” büyüyor.
2008 krizinde gelecekteki gelir beklentileri üzerine kurulmuş finansal varlıkların, gerçek ekonomik koşullarla karşılaşınca hızla eridiğine tanık olmuştuk. Böylece kredi piyasasında ortaya çıkan tıkanma “uzun durgunluğa” yol açmıştı. Bugün yapay zekâ yatırımlarında, beklenen gelirler gerçekleşmezse, bu yatırımları finanse eden trilyon dolarlara ne olacak?
Üstelik bu soru, dünya ekonomisinin çok kırılgan bir döneminde gündeme geliyor.
Körfez’de savaşın enerji ihracatını aksatması, petrol ve doğalgaz fiyatlarını yükseltiyor. Gübre ihracatındaki kesintiler gıda fiyatları üzerinde baskı yaratıyor. Enerji ve gıda fiyatları artarken enflasyon yükseliyor; faizlerin düşürülmesi zorlaşıyor. Kamu borçlarının faiz yükü ağırlaşıyor.
Körfez ülkelerinin de gelirleri azalıyor, bir bölümünü ABD Hazine tahvillerinde tuttukları dış varlıklarını nakde çevirme olasılığı gündeme geliyor. Bu olasılık gerçekleşmeye başlarsa, zaten yüksek borç ve bütçe açığıyla karşı karşıya olan tahvil piyasalarında ek baskılar oluşabilir. Özetle enerji, gıda ve borç piyasalarındaki sorunların birbirini beslemeye başladığı bir ortam şekilleniyor.
YZ yatırımlarının yarattığı finansal riskler de bu ortamla çakışıyor.
Kapitalizmin iç işleyişini, bunun işçi sınıfının, azgelişmiş bağımlı ülkelerin halklarının omuzlarına yıktığı yükleri, getirdiği acıları her zamankinden daha çarpıcı biçimde gözler önüne seren bir finansal kriz, depresyon olasılığını, ekonomik ve siyasi sorumlularını tartışmak yerine, yine insanlığın olası sonunu tartışmayı tercih ediyoruz. Chat GPT 2008-2026 arasında “bugüne nostalji” (“Pre-posthumous Nostalgia”) temalı (Bakın bugünleri çok ararsınız gibi) yaklaşık 180 film yapıldığını tahmin ediyor.
/././
Ortadoğu 1’den büyük değil mi?-Mehmet Ali Güller-
BM Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha “Dünya beşten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi için reform talep etti.
Evet, dünya beşten büyüktür, güvenlik konseyi de buna uygun hale getirilmeli, Küresel Güney ülkelerinin temsiliyet oranı artırılmalıdır. Ama bugün tartışmak istediğim bu değil. Tamam, “Dünya beşten büyüktür”, peki “Ortadoğu 1’den büyük” değil midir?
TRUMP’IN 12 ÜLKE LİDERİYLE TOPLANTISI
ABD Başkanı Donald Trump’ın BM Genel Kurulu kapsamında 12 bölge ülkesiyle, Türkiye, Suriye, Katar, Ürdün, Irak, Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Umman liderleriyle toplantısı vardı.
İktidara yakın medya, toplantıyı daha çok Trump’ın Erdoğan için söylediği “Sert ceviz, onunla şakalaşmayın, harika bir adam” şeklindeki sözleriyle okuruna sundu. (Trump’ın Erdoğan’ı övüyor oluşundan “muhafazakâr kesimlerin” memnun oluyor oluşu, üzerinde ayrıca durulmayı gerektiriyor.)
Bu toplantı, iktidar basını dışında, iç ve dış sosyal medyada ise 12 bölge ülkesi liderinin Trump’ın salona girişi sırasında topluca ayağa kalkması üzerinden konuşuldu, tartışıldı. Ama bence asıl konuşulması gereken konu başka.
İSRAİL TEK BAŞINA MI?
İsrail, Gazze soykırımını tek başına mı yaptı? İsrail terör devleti Filistinlileri tek başına mı katlediyor? Eğer öyleyse, İslam ülkelerinin tamamına bile gerek yok, sadece belli başlı Arap devletleri bile harekete geçerek İsrail’i durdurabilirler.
Peki neden durduramıyorlar? Çünkü İsrail’in arkasında, yanında, sağında, solunda, hatta bazen önünde ABD emperyalizmi var. Ve çoğu Arap devleti ile çoğu İslam ülkesi petrodolar, finans ve hatta silah sistemi üzerinden ABD’ye bağımlıdır. O nedenle de arkasında ABD durduğu için İsrail’e karşı harekete geçemiyorlar. Sadece kamuoylarını rahatlatmak üzere İsrail’e karşı yüksek perdeden açıklamalar yapıyorlar.
İLERİ KARAKOL MESELESİ
İsrail tek başına değil, ABD sayesinde Gazze’de soykırım yaptı, ABD sayesinde Filistinlileri katlediyor, ABD sayesinde yıllardır adım adım genişliyor.
Dolayısıyla İslam ülkeleri liderlerinin İsrail’e karşı yüksek perdeden konuşması ama yukarıda bahsettiğim toplantıda ABD Başkanı Trump’a saygılarını sunması, bu yönüyle sorunludur.
12 ülkeden sadece bir ikisi, o da “İsrail’in durması için lütfen nüfuzunuzu kullanın” çağrısı yapıyorlar ABD’ye. Bu talep, ABD’nin İsrail’i bir “ileri karakol” olarak Ortadoğu’da kullandığı gerçeğini atlıyor. ABD neden İsrail’i durdursun? Tersine ABD İsrail sopası ile Ortadoğu’yu dizayn ediyor.
İSRAİL NASIL DURDURULUR?
ABD İsrail’i ancak bir şekilde durdurur: Eğer Arap devletleri ve İslam ülkeleri birlikte harekete geçer ve ABD’nin üslerini kapatmaya başlarsa, Washington Netanyahu’yu hemen gemler!
Mesele aslında bu kadar basittir. Basittir de neden uygulanmaz, işte o sistemsel sorundur. Ancak sistem dışına çıkarak ABD’ye karşı net tutum alınabilir! Aksi takdirde “Dünya beşten büyüktür” denir ama “Ortadoğu 1’den büyüktür”, hadi ABD’yle birlikte sayılırsa, “Ortadoğu 2’den büyüktür” denemez ne yazık ki.
BM NEW YORK’TAN TAŞINMALI
BM Genel Kurulu ABD’nin New York şehrinde yapılıyor. ABD hükümeti ise kendi politikasına göre katılımcılara zorluk çıkarıyor. Örneğin İran heyetinin kimi katılımcılarına vize vermediler. Ama daha önemlisi Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize talebini reddettiler. Oysa Abbas, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da BM Genel Kurulu’na hitap etmesi için davet edilmişti. Ama emperyalist ABD, Abbas’ı konuşturmamak için iki yıldır vize vermiyor.
Tek başına bu durum bile New York’un, BM genel kurullarına ev sahipliği yapabilecek bir adres olmaktan çoktan çıktığını gösteriyor. Belki de İsrail şehirleri dışında dünyada her yer, şu anda New York’tan daha iyi bir seçenektir. Hele ki Şanghay, Madrid, İstanbul gibi seçenekler varken...
Değerli program arkadaşım emekli diplomat Engin Solakoğlu, bu yöndeki sosyal medya mesajım üzerine uyardı: “Zaten Cenevre mevcut. Tüzük (şart) genel kurulların Cenevre’de yapılmasına olanak veriyor.”
Evet, bu da bir seçenek, sonuçta BM’yi New York’tan toptan çıkarabilmek, yenilenen dünyanın, çok kutupluluğun gereğidir. Bugün olmasa da yarın mutlaka olacaktır.
/././
Cumhuriyet
Öne Çıkan Yayın
-
'Kılıçdaroğlu işbirliği yaptığı sağcılar kadar sağcıdır; Karamolla kadar dinci, Akşener kadar ülkücü, Bebecan kadar piyasacı, Davutoğlu ...
-
Antalya’nın Kaş ilçesindeki doğal sit alanı statüsünde bulunan Çukurbağ Yarımadası’nda iki büyük parsel ‘eko-turizm’ niteliği verilerek imar...
-
Servetini, çıkardığı iradelerle sahipsiz yerleri Hazine-i Hassa’ya alarak kendi adına tapulatmak suretiyle giderek artırmış. Osmanlı sultanl...
-
Belediye altyapı için benzinlik verdi, otopark verdi, yönetimler transferde parayı çarçur etti ve kulüp tarihi zarara imza attı. Aslında...
-
(I) İBB kaynaklarının dağıtımını gördükçe "Gerçekten biz büyük bir ülkeymişiz" diyorum. O kadar büyük paralar sırf iktidara ya...
-
Maksat ötekileştirme, berikileştirme değil bir ‘fenomenle’ birlikte sosyolojiye dayalı bir gözlem ortaya koymak. Doblo sürücüsü, dönemi i...
-
Çirozluk uskumruların, Kumkapı’dan Yeşilköy’e kadar balıkçı evlerinin balkonlarını süslediğini düşünelim. Marmara’dan torik çıkıyor, istavr...
-
'İlk değil ama son olsun, Denizciler kendilerine sürekli Amerikan Donanması sloganlarını hatırlatan simitten saraylarda yaşayan ateşli ...
-
Son günlerde gündemden düşmeyen Kanal İstanbul projesiyle ilgili olarak denizcilerden dikkat çeken uyarılar geldi. Kanalın planlanan derin...
-
3 Temmuz 2026 Türkiye siyasi tarihinde uzun yıllar unutulmayacak günler arasına girdi. Bir komedi gösterisindeki başarılı ve cesur performan...










