Karadeniz'de sinsi saldırı: Hürmüz'ün intikamı İstanbul açıklarında mı alınıyor?-Emre Alım-
İstanbul Boğazı açıklarında vurulan “Altura” tankeri, kullanılan mühimmattan seçilen hedefe kadar NATO’nun yeni saldırı doktrinini ve ABD’nin parmak izini ele veriyor. Bir süredir Karadeniz’i bir savaş sahasına çeviren bu hamle, bu defa Hürmüz'deki krize uzanıyor.
Hatay’a, Antep’e düşen mühimmat parçaları, İncirlik’i hedef alan füzeler… Türkiye, NATO’nun türlü provokasyonlarına karşın henüz yanı başındaki savaşa dahil olmadı.
AKP istekli olmadığını belli etse de riskin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Bugün, tehlikeli bir adım Karadeniz’de atıldı. Rusya’dan kalkan "Altura" isimli petrol tankeri İstanbul Boğazı açıklarında vuruldu.
Kim tarafından düzenlendiği açıklanmadı ama detaylar, saldırının olası faillerine yönelik kimi ipuçları veriyor.
Sierra Leone bayraklı gemi Türkiye’deki bir şirket tarafından işletiliyordu fakat İran’la bağlantılı olduğu iddiasıyla Batı yaptırımlarının kıskacındaydı. Hatta gemiyi birkaç ay öncesine kadar işleten şirketin bir başka gemisi de benzer şekilde vurulmuştu.
Saldırı insansız deniz aracıyla (İDA) düzenlendi. Tıpkı geçen hafta Ordu kıyılarına vuran ABD menşeli İDA gibi.
Gemi vurulduğunda Türkiye karasularına sadece birkaç kilometre uzaktaydı. Uluslararası sularda yani bir tür "gri bölgedeyken" hedef alındı.
Nitekim NATO, kısa süre önce ilan ettiği yeni doktriniyle yaptırımları delen gemileri hedef alacağını bizzat ilan etmişti.
Saldırıda kullanılan silah tanıdık
Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında son 1,5 yılda 5 İDA bulundu.
İlk olarak Temmuz 2024’te İstanbul’un Çatalca sahiline patlayıcı yüklü, jetski görünümlü bir İDA vurdu. Üzerinde çok sayıda kamera, sensör ve askeri donanım bulunuyordu. Ukrayna Donanması'na ait olabileceği söylendi, rotasından çıkmış bir mühimmat olduğu düşünüldü, pek üzerinde durulmadı, hızlıca unutuldu.
Ta ki Ekim 2025’e kadar. Bir hafta arayla önce Trabzon, ardından Artvin açıklarında birbirine çok benzeyen iki İDA tespit edildi.
9 Mart 2026’da Sakarya kıyılarında parçalanmış bir insansız araç bulundu. Kayıtlara "İHA" olarak geçse de deniz kıyısına vurması ve SAS ekiplerince imha edilmesi, denizden yürütülen bir operasyonun parçası olduğunu ele verdi.
Geçtiğimiz hafta Ordu sahilinde patlayıcı yüklü bir İDA daha tespit edildi. Üstünde mühimmat da vardı.
Bugünse bir İDA, “Altura” gemisinin makine dairesine kadar sokuldu ve infilak etti.
Resmi açıklamalarda bu İDA’ların genellikle “Rusya-Ukrayna savaşıyla ilişkili” olduğu kaydedildi; kim tarafından, neden ve nasıl gönderildikleri hakkında bilgi edinildiyse de paylaşılmadı.
Fakat gerçek kendini geç de olsa ele verdi. Çatalca’ya vuran İDA’nın gerçekte CIA’ye ait olduğu, Karadeniz’de yürütülen gizli “otonom kamikaze robot” deneylerinde kullanıldığı ortaya çıktı. Trabzon’da bulunan İDA’nın Ukrayna ordusuna ait olduğu anlaşıldı. Nitekim üstüne ABD yapımı Starlink uydu anteni vardı. Geçtiğimiz hafta Ordu’da bulunan İDA’nın da ABD menşeli olduğu öğrenildi.
Böylece Karadeniz’de kıyısı olmayan ABD’nin bölgeye yerleştiği gün yüzüne çıktı. Boğazlar'dan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi, Karadeniz'i fiilen kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine büyük oranda kapatıyor. Montrö, bu yüzden uzun zamandır ABD ve NATO için ortadan kaldırılmak istenen bir düzen.
Öte yandan, 1930'ların askeri teknolojisi göz önünde bulundurularak düzenlenen sözleşme, Karadeniz'e girecek gemilere tonaj sınırı getiriyor. Fakat, yeni teknolojilerle birlikte artık bu sınırın altında da çok sayıda deniz savaş aracı var. İDA'lar, bunlar arasında giderek en yaygınlaşanı.
Montrö Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’de askeri varlığı ciddi kısıtlamalara ve süreli kurallara tabi olan ABD, insansız sistemler ile Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor.
Zamanlama ve işletmeci tesadüf değil
Failin kimliğine ilişkin en güçlü ipucu geminin neden hedef seçildiğinde saklı.
“Altura”yı diğer gemilerden ayıran şey, kısa sürede mülkiyet yapısında çok sayıda değişimin yaşanmış olması.
Daha önce Beşiktaş Denizcilik bünyesinde "Beşiktaş Dardanelles" adıyla hizmet veren tanker, Mayıs 2024’te Panama merkezli Kayseri Shipping tarafından satın alınarak "Kayseri" adını aldı. Gemi son olarak Kasım 2025’te İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik’e geçerek "Altura" ismini aldı.
Burada Beşiktaş Denizcilik için bir parantez açmak gerekiyor. Üç ay önce Şirkete ait “Mersin” isimli tanker önce Batı yaptırımlarına rağmen Rus petrolü taşımakla suçlanmış, daha sonra Senegal’de demirliyken vurulmuş ve kısmen batmıştı.
“Altura” da tıpkı “Mersin” gibi Batı’nın yaptırımlarına maruz kaldı. Geminin mülkiyetindeki değişiklikler de bunu engelleyemedi. “Altura” tankeri 24 Ekim 2025’te Avrupa Birliği, 13 Aralık 2025’te İsviçre ve Ukrayna, 24 Şubat 2026’da ise Birleşik Krallık tarafından yaptırım listelerine dahil edildi.
Yaptırım kararlarında, geminin gerçekte ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırılarda öldürülen Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şamhani'nin oğlu Muhammed Hüseyin Şamhani'ye ait olduğu iddia edildi.
Batılı ülkelerin yaptırım listesinde olan bir geminin tam da İstanbul Boğazı’na girmek üzereyken vurulması, yaptırımların sadece kağıt üzerinde kalmayacağına, gerekirse askeri yöntemlerle de uygulanacağına dair bir mesaj taşıyor.
Yaptırımlara rağmen 5 aydır faaliyette olan geminin Hürmüz krizinin dünyayı sarstığı bugün vurulması da hedefin rastgele belirlenmediğini gösteriyor.
Başta ABD ve İsrail olmak üzere İran’a yönelik saldırıda payı bulunan ülkelerle bağlantılı hiçbir gemi Hürmüz’den geçemiyor. Yalnızca Çin ve Bangladeş gibi İran’ın izin verdiği sayılı ülke ve Yuan ile ticaret yapan gemiler boğazdan geçebiliyor. ABD, dünyanın en güçlü donanmasına sahip olduğunu iddia etse de Hürmüz’de İran’ın kontrolünü kırabilmiş değil. Trump, bu durumdan İran’la istihbarat paylaştığını iddia ettiği Rusya’yı da sorumlu tutuyor.
Saldırı Montrö'yü temelden sarsıyor
Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu saldırının kasıtlı olduğunu söyledi. Nitekim saldırının gerçekleştiği nokta, oldukça hassas hesaplanmış bir konuma sahip. Türkiye’nin Karadeniz’deki karasuyu sınırı 12 mil. Saldırı 14-15 mil mesafede, yani karasularının hemen bitişiğinde yapıldı.
Bu durum saldırganların Türkiye ile doğrudan bir "egemenlik ihlali" tartışmasına girmekten kaçındığını ancak Türkiye'nin kapısının dibinde bu operasyonu yapabildiğini gösteriyor.
Saldırı uluslararası sularda gerçekleştiği için Montrö Sözleşmesi hukuken ihlal edilmedi ama Montrö’nün tesis ettiği uluslararası düzen işlevsiz hale getirildi.
Montrö'nün 1. maddesi, Boğazlar'da seyrüsefer serbestisi ilkesini kabul eder. Barış zamanında ticari gemiler, bayrağı veya yükü ne olursa olsun tam bir geçiş özgürlüğüne sahiptir. Boğaz’a giriş yapmak üzere olan bir geminin vurulması, o geminin Montrö ile güvence altına alınan geçiş hakkının fiilen elinden alınmasıdır.
NATO itiraf etmişti
Dışişleri Bakanlığı, Boğazın birkaç kilometre açığında yaşanan saldırıyı “büyük bir endişeyle” karşılamakla yetindi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, daha önce Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinde gerçekleşen saldırıları da bir "egemenlik ihlali" olarak görmemiş, meseleyi "Bulgaristan ve Romanya’nın sorunu" olarak niteleyerek geçiştirmişti.
Oysa soL, üç ay önce Karadeniz’deki gemi saldırılarının arkasında NATO’nun olabileceğine işaret etmiş, kısa süre sonra NATO bu saldırıların arkasında yer aldığını bizzat teyit etmişti.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Brüksel’deki NATO toplantısında Rusya’nın "gölge filosu" olarak tanımlanan ticari gemilerine yönelik hamlelerin ittifakın stratejik bir baskı aracı olduğunu açıkça dile getirmiş ve saldırıların arkasındaki asıl faili birinci ağızdan ilan etmişti.
NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Giuseppe Cavo Dragone de "saldırganlığı savunma eylemi olarak göreceklerini" kaydetmişti.
Bu açıklamalar, NATO’nun artık "savunma" adı altında saldırgan bir tutumu benimsediğini ve sivil ticari gemileri hedef almayı meşrulaştırdığını belgeliyor.
Bölgede NATO'nun askeri varlığının güçlendiren bu saldırılar, Karadeniz'in bir barışçıl deniz olmaktan çıkarak Montrö Sözleşmesi'ni yeniden tartışma konusu yapıyor.
Üstelik bu defa saldırıların ucu İran'a kadar uzatılıyor. NATO'nun Karadeniz'de uygulamaya koyduğu yeni saldırı doktrini, ABD ve müttefiklerinin Hürmüz'de kuramadığı hakimiyetin intikamını İstanbul açıklarında almaya çalışıyor. AKP ise burnun dibindeki bu hesaplaşmayı sessizlikle izliyor.
/././
MSB açıklamasından beş satır arası: Amerikancılık şeytanı ayrıntıda saklı -Yiğit Günay-
Milli Savunma Bakanlığı'nın "rutin" toplantısında yine gerçeklerin üstü örtüldü, sorular yanıtsız bırakıldı. Washington'a "saldırgan" diyemeyen, Karadeniz'deki ABD varlığını gizleyen ve NATO'nun Ortadoğu operasyonlarına hazırlık yapan Bakanlıktan yapılan açıklamaların satır aralarından, iktidarın dış politikadaki tam boy Amerikancı rotası çıktı.
Milli Savunma Bakanlığı’nın haftalık bilgilendirme toplantısı yapıldı.
Her zamanki gibi Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, çeşitli konularla ilgili bilgiler paylaştı.
Ve her zamanki gibi, toplantıda söylenenler, pek üzerinde durulmadan, bağlam sunulmadan ve sorgulanmadan haberlerde aktarıldı.
Oysa bu haftaki açıklamaların satır aralarında beş önemli mesele var.
İlk mesele: Bakanlık İran’daki duruma ‘savaş’, ABD’ye de ‘saldırgan’ diyemiyor
Sözcü, Ortadoğu’daki gelişmeler başlığında şu ifadeyi kullandı: ABD/İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve İsrail’in devam eden saldırganlığı Ortadoğu’daki barış ve istikrarı tehdit etmeye devam etmektedir.
İki nokta dikkat çekiyor. MSB, savaşa “savaş” demiyor, çatışma diyor. Artı, tıpkı Hakan Fidan’ın da, Recep Tayyip Erdoğan’ın da itinayla yaptığı gibi, “Bugüne kadar İran’da 15 bin noktayı vurduk” diye hava atan ABD’ye “saldırgan” diyemiyor, sanki İsrail tek başına savaşıyormuş gibi davranıyor.
Devam edelim, zira bu ABD’ci yaklaşım, başka yerlerde de görülüyor.
İkinci mesele: Lübnan’da direnişin silahsızlandırılmasına destek
Açıklamalarda Aktürk, Lübnan konusunda şunları söyledi: Diğer yandan İsrail’in; Lübnan’da altyapı, sivil tesisler ve yerleşim alanlarını hedef alan saldırıları, siviller üzerinde ağır sonuçlar doğurmakta olup uluslararası insancıl hukukun ihlali niteliği taşımakta; Litani Nehri güneyine yaptığı kara harekâtı ve nehir üzerindeki köprüleri imha etmesi, önümüzdeki dönemde Lübnan’a yönelik yürüteceği işgal politikasını da göstermektedir.
Burada ne eksik? Direniş eksik. MSB, sivil altyapılara saldırılara işaret ederek, aslında işaret etmediklerini haklı bulduğunu ima ediyor. ABD ve İsrail, Hizbullah başta olmak üzere Lübnan’daki direnişi silahsızlandırmak istiyor. MSB açıklaması, esasında, altyapıya saldırılmaması ve istilanın kalıcı işgale dönüştürülmemesi koşullarıyla istilayı haklı bulduğunu duyuruyor.
Üçüncü mesele: Ordu’da bulunan İDA ABD’ye aitse, Karadeniz’de ne işi var?
Bakanlık sözcüsü, Ordu açıklarında bulunan insansız deniz aracına (İDA) dair şu açıklamayı yaptı: 21 Mart 2026’da Ordu’nun Ünye ilçesi açıklarında, motorunun arızalanması sonucu akıntıyla kıyıya sürüklendiği değerlendirilen ABD menşeli bir İnsansız Deniz Aracı (İDA), SAS Komutanlığı ekiplerince güvenli şekilde imha edilmiştir. Rusya Ukrayna arasında devam eden savaşta yoğun olarak kullanılan İDA ve İHA’ların kontrolünü kaybetmesi veya hareket kabiliyetini yitirmesi sonucu Karadeniz’de oluşturduğu riskler yakından takip edilmektedir. Bu durum, deniz güvenliği açısından dikkat ve tedbir gerektirmektedir.
Böylece, İDA’nın ABD’ye ait olduğu teyit ediliyor. Ama niyeyse konu derhal Rusya-Ukrayna Savaşı’na bağlanıyor. ABD, bu savaşın tarafı değil. ABD’nin askeri aracının Karadeniz’de ne işi var sorusu sorulmuyor, el çabukluğuyla üstü kapatılıyor.
Benzer bir olay 2024’te de yaşanmış, Çatalca sahilinde bomba yüklü bir jet-ski bulunmuştu. 10 gün önce soL, bu jet-skinin CIA’nın Karadeniz’de yürüttüğü gizli deneylerde kullanıldığını yazdı. Bu meselenin de üstü kapatıldı.
NATO, ısrarla Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirmek ve buraya daimi olarak yerleşmek istiyor. Geçen yılın sonunda ticaret gemilerine saldırıların NATO’nun bu kararının çıktısı olduğunu soL yazmıştı. Bu yüzden yıllardır Montrö Sözleşmesi tartışma konusu yapılıyor.
Bu kadar hassas bir meseleyle bağlantılı olmasına rağmen, ABD’nin İDA’sı bulunuyor ama ABD’nin adı ağza alınmıyor.
Dördüncü mesele: Katar’da düşen helikopterin modeli neydi, o sırada ne yapıyordu?
Toplantıda ele alınan bir başka mesele, Katar’da düşen helikopter ve 1 TSK personeli, 2 Aselsan teknisyeni ve 4 Katar askerinin ölümü oldu. Bu başlıkta şu açıklama yapıldı: Katar Silahlı Kuvvetlerine ait helikopter ilk belirlemelere göre teknik bir arıza nedeniyle kaza kırıma uğramıştır. Kaza kırımın kesin nedeni Katar makamlarınca yürütülen inceleme sonucunda belirlenecektir. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, üretilen yerli ve millî savunma sanayi ürünlerinin sahada performanslarını deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetlerini yurtiçi ve yurtdışında mühendis ve teknisyenlerimizle omuz omuza birlikte yapmaktadır. Bu durum dünyanın hiçbir ülkesinde örneği olmayan ve yerli ve millî savunma sanayi ürünlerimizin gelişmesine çok büyük katkı sağlayan bir uygulamadır.
Buradan şu sonuç anlaşılıyor: Katar’da düşen helikopter Türk yapımıydı, mühendislerimizle birlikte geliştirme uçuşundaydı, kaza yaşandı.
Şimdiye kadar ne Katar ne de Türkiye makamları, düşen helikopterin modelinin ne olduğuna, dolayısıyla hangi ülke yapımı olduğuna dair resmi bir açıklama yapmadı.
Eğer sözcü Aktürk yine ilgisiz bir şekilde konuyu buraya getirmediyse, “Türk yapımı” olduğu ima edilen helikopterin modelinin açıklanması gerekir.
Ama daha önemlisi, madem ki mevzubahis “deneme, geliştirme ve eğitim faaliyetleri”, Türk mühendisler de bu yüzden katılıyor, savaşın ortasında bu faaliyetler her gün saldırıya uğrayan Katar’da niye yapılıyor?
O helikopterin modelinin yanı sıra, “kaza” sırasında ne misyonla havada olduğu da aydınlatılmalı.
Beşinci mesele: NATO Kolordusu, Ortadoğu’ya yönelik Batı müdahalesinin parçası
Geçtiğimiz günlerde gazeteci Barış Terkoğlu’nun gündeme getirdiği, Türkiye’de yeni bir NATO kolordusu kurulacağı meselesinde şu açıklama yapıldı: Bakanlığımız tarafından, 2023 yılında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında bir Kolordu Karargâhı kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılması emredilmiş ve bu niyetimiz 2024 yılında NATO’ya beyan edilmiştir. Bu kapsamda, bir Türk general komutasında kurulması planlanan karargâhın ihtiyaçlarını karşılamak üzere 6’ncı Kolordu Komutanlığı görevlendirilmiş, millî çekirdek kadrolara gerekli atamalar yapılmıştır. Karargâhın çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine yönelik çalışmalar NATO makamlarıyla koordineli şekilde sürdürülmekte olup NATO prosedürleri henüz tamamlanmadığından onay süreci devam etmektedir. Karargâhın onaylanmış bir logosu da bulunmamaktadır. Bahse konu Kolordu Karargâhının görevi, Bölgesel Planlar kapsamında, kendisine tahsis edilecek kuvvetlerin entegrasyonunu sağlayarak sorumluluk sahasında caydırıcılık ve savunma faaliyetlerini desteklemektir. Öte yandan, tehdit değerlendirmesi kapsamında hazırlanan NATO Güneydoğu Bölgesel Planı Müttefiklerce daha önceden onaylandığından, kurulması planlanan söz konusu Çok Uluslu Kolordu Karargâhının bölgemizde meydana gelen son gelişmelerle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Burada birden fazla husus ortaya çıkıyor.
Aslında yıllardır hazırlığı yapılan NATO kolordusunun, 2023 NATO Güneydoğu Bölgesel Planı’nda kararlaştırıldığı anlaşılıyor.
2023’te NATO, Temmuz ayında Vilnius’ta toplandı. Temel gündem, yeni başlamış olan Rusya-Ukrayna Savaşı’ydı. Ana hedef, Rusya'ydı. Doğu kanadına ciddi bir askeri yığınak kararlaştırıldı ve bölgesel planlar yapıldı. Bu bölgesel planlar, kamuoyuna açıklanmadı. Fakat zirvenin sonuç bildirgesinde, bunlara dair şu ifade kullanıldı: Müttefiklerin, kuvvetlerinin, yeteneklerinin ve komuta kontrolünün ulusal planlamasıyla NATO'nun kolektif savunma planlamasının tutarlılığını önemli ölçüde artıracak yeni nesil bölgesel savunma planlarını onayladığı…
Yani bu bölgesel planlar, eskiden beri istenen ama Trump yönetiminde ABD’nin ısrarını iyice artırdığı, Amerika’nın müttefiklerinin daha fazla para harcaması, daha fazla sorumluluk alması ve ABD’nin yükünü daha fazla sırtlanması eğiliminin yansımasıydı.
Bakanlık, bu yeni kolordunun “son gelişmelerle ilgisi olmadığı” konusunda haklı, ama kısmen haklı. 2023’te doğu kanadında, özellikle Türkiye ve güneydoğuda mesele, henüz Esad iktidarının devrilmediği Suriye başta olmak üzere, İran’ın parçası olduğu ve Rusya’nın kısmen arkasında durduğu direniş eksenini ortadan kaldırmaktı.
Nitekim, MSB açıklamasında hazırlıkların 6’ncı Kolordu Komutanlığı tarafından yürütüldüğünün belirtilmesi, bu kolordunun Adana’da konuşlu olduğu düşünülünce, planın esas olarak NATO’nun Ortadoğu’ya müdahalesi için hazırlık olduğu fikri güçleniyor.
Bu noktada, geçtiğimiz Ekim ayında soL’un ortaya çıkardığı, CHP’li Utku Çakırözer’in NATO Parlamenterler Asamblesi’ne sunduğu raporun “İran’a karşı Körfez Arap ülkelerinin de NATO’yla ilişkili hale getirilmesi” önerisinde bulunduğunu hatırlamakta fayda var.
Özetle, MSB’nin bu haftaki toplantısının satır araları, Türkiye hükümetinin Amerikancı çizgiye ne kadar oturduğunun kanıtı sayılmalı.
/././
İsrail işte bu: Bebeğe işkence yaptılar, toplu tecavüzü ve açlıktan öldürmeyi de 'akladılar'
Yıllardır dünyanın gözü önünde insanlık suçları işleyen İsrail, Filistin halkına uyguladığı vahşeti kendi mahkemelerinde aklamaya çalışıyor. Sde Teiman adlı işkence merkezinde bir Filistinliye sopayla toplu tecavüzü, gözaltında bir Filistinli gencin açlıktan ölümünü “mahkemeleri”nde aklayan İsrail’in son icraatı Filistinli babayı “konuşturmak” için gözleri önünde bebeğine işkence yapmak oldu!
İsrail’in Filistinlilere karşı on yıllardır uyguladığı soykırım ve vahşet 18 aylık bir bebeğe yapılan işkencenin görüntüleriyle son raddesine ulaştı.
Son iki haftada yaşanan üç gelişme, dünyanın gözleri önünde ABD’nin ve ona yaranma hevesindeki sermaye iktidarlarının desteğiyle İsrail eliyle insanlığın tüm değerlerine karşı yürütülen bu korkunç suç ortaklığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Filistin Televizyonu’nun gazeteci Usame el-Kahlut'tan aktardığı habere göre, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında İsrail askerlerince gözaltına alınan Usame Ebu Nassar’ın gözü önünde 18 aylık bebeğine işkence yapıldı. Bebek işkence sonucu yaralandı.

Bebek ve bebeğin babası Usame Ebu Nassar, oğluyla birlikte ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıktığı sırada Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki El-Megazi Mülteci Kampı yakınlarında çıkan silahlı çatışmanın ortasında kaldı.
Bebeğin bacağında sigara söndürüp, çiviyle işkence yaptılar
Görgü tanıklarının aktardığına göre, İsrail askerleri, babayı ve oğlunu askeri kontrol noktasına götürdü ve ikisini de soyarak sorguya aldı.
Askerler, babanın gözü önünde bebeğin bacağında sigara söndürdü, vücuduna sivri cisimlerle zarar verdi ve bacağına çivi batırdı.
Gazetecinin yayınladığı görüntülerde, bebeğe yapılan işkence sonucu oluşan yaralanmalar yer aldı.

Bebeğin, yaklaşık 10 saat sonra serbest bırakıldığı ve El-Megazi’de Uluslararası Kızılhaç Komitesi aracılığıyla ailesine teslim edildiği, babanın ise İsrail’in elinde tutulduğu bildirildi.
Bebeğe hastanede yapılan muayene raporunda, bacağında sigara yanıklarına ve çivi nedeniyle oluşan delinme yaralarına rastlandığı ifade edildi.
Ailenin, babanın serbest bırakılması ve tedavisinin sürdürülebilmesi için uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunduğu aktarıldı.
17 yaşındaki çocuk gözaltında açlıktan öldü, İsrail mahkemesi davayı düşürdü
İsrail’in gözaltına aldığı Filistinlilere uyguladığı sistematik işkencelerine özellikle 7 Ekim 2023’ten sonra sistematik olarak açlığa mahkum etme de eklendi.
Batı Şeria’da İsrail askerlerince “taş attığı” gerekçesiyle gözaltına alınan 17 yaşındaki Filistinli çocuk Velid Ahmed 6 ay ailesi ve avukatıyla görüşmesine izin verilmeden tutulduğu gözaltında Mart 2025’te açlık nedeniyle hayatını kaybetti.
İsrail mahkemesi Ahmed’in ölümüyle ilgili soruşturmayı kapattı, mahkemenin kararının ayrıntılarıysa önceki gün ortaya çıktı.
Kararda Velid Ahmed’in ciddi kilo kaybı ve enfeksiyon gibi kötüleşen sağlık durumu ile ölümü arasında “kanıtlanmış bir bağ olmadığı” iddia edildi. Bu nedenle soruşturmanın kapatılmasına karar verildiği belirtildi.

Uluslararası Çocukları Savunma Örgütü’nce toplanan ifadeler, Velid’in 22 Mart 2025'te başının döndüğünü ve yere yığıldığını gösteriyor. Gözaltındaki diğer çocuklar yardım çağırdıklarını, ancak gardiyanların yanıt vermediğini söylüyor. Velid’i avlu kapısına taşıyan çocuklar gardiyanların sonunda onu alıp götürdüklerini aktarıyor.
Davaya bakan insan hakları avukatı Nadia Dakka “Ne yazık ki, Velid münferit bir vaka değil. Birçok tutuklu hapishanede öldü ve birçok durumda ölümleri kamuoyunda çok az duyuldu” diyor.
İsrail İnsan Hakları İçin Doktorlar’ın verileri Ekim 2023 ile Ağustos 2025 arasında İsrail’in gözaltında tuttuğu en az 94 Filistinlinin öldüğünü, birçok vakada ölenlerin ciddi tıbbi ihmal, fiziksel istismar veya hapis sırasında sağlık durumlarında önemli bozulmayla ilgili olduğunu söylüyor.
Aynı örgütün tutuklular departmanı sözcüsü Naci Abbas, tutuklulara verilen gıdanın niteliğinin 7 Ekim 2023'ten kısa bir süre sonra belirgin olarak düştüğünü, bazı hapishanelerde tutuklulara günde 1200 kaloriden daha az miktarda gıda verildiğini söylüyor. Bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün beslenme için belirlediği günlük 2100 kalorinin neredeyse yarısına tekabül ediyor.
Abbas İsrail hapishanelerinde Filistinli mahkumların 20 ve daha fazla kilo kaybına ilişkin ellerinde birçok tıbbi dosya olduğunu belirtiyor.
İsrail’in Gazze’deki ateşkes kapsamında serbest bıraktığı Filistinlilerin evlerine dönüş görüntülerinde de işkencenin ve aç bırakma politikasının izleri açıkça görülüyordu.
İsrail’in vahşeti takas sırasında teslim edilen Filistinlilerin bazı uzuvları kesilmiş ya da işkence edilmiş cansız bedenleriyle de dünyanın gözleri önüne serilmişti.
Sde Teiman'daki toplu tecavüz davası düştü, Netanyahu tecavüzcü askerlere 'savaş kahramanı' dedi
İsrail bu suçları pervasızca işlerken bir başka vahşi suçu daha mahkemelerinde akladı.
Gazze’den gözaltına alınan binlerce Filistinlinin tutulduğu işkence merkezlerinden biri olan Sde Teiman’da bir Filistinli erkek tutukluya bir grup İsrail askerinin sopayla tecavüz görüntüleri dünya kamuoyunun gündemine oturmuştu. 2024 yazında gerçekleşen bu olayda iç organları parçalanan Filistinli tutuklu ağır yaralanmıştı.
İsrail askeri savcılığının olaya dahil olan askerlerle ilgili açtığı göstermelik soruşturma da 10 gün önce kapatıldı.
İsrailli bir bakan ile milletvekilinin de aralarında bulunduğu kalabalıkların askerler ilk tutuklandıklarında üssü basmaları ve çıkardıkları olay hafızalardayken, duruşmalar sırasında da işkenceci tecavüzcü askerlere sevgi gösterileri yapılmıştı.
İsrail askeri savcılığı son olarak beş askere yönelik tüm suçlamaları düşürdü. Beş askerin isimleri ise açıklanmadı.
Gerekçe ise “delil yetersizliği” oldu.

İsrail medyası saldırının videosunu yayınlamış, bu sızıntı nedeniyle İsrail askeri başsavcısı tutuklanmıştı. Yeni başsavcı bu videonun saldırıyı net olarak göstermediğini iddia etti, sanıkların eylemlerinin büyük bölümünün kalkanlarla gizlenmesini davayı düşürmesine gerekçe yaptı.
Gerekçelerden biri de Ekim 2025 ateşkesinin bir parçası olarak işkence ve tecavüze uğrayan mağdurun Gazze’ye geri gönderilmesi ve bu nedenle mahkemede ifade veremeyeceği oldu.
İsrail Başbakanı Netanyahu kararı memnuniyetle karşıladı ve tecavüzcü askerler için “savaş kahramanları” dedi.
Albanese: Sistematik işkence soykırımın belirleyici aracı haline geldi
Öte yandan İsrail’in soykırımını ve ona destek veren uluslararası şirket ve devletleri açıkça ortaya koyan raporlarıyla bilinen Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese, Pazartesi günü BM İnsan Hakları Konseyi’ne yeni bir rapor sundu.
Albanese İsrail’in Filistinlilere yönelik sistematik işkencesinin Filistin topraklarında devam eden soykırımın belirleyici bir aracı haline geldiğini vurguladı. Albanese İsrail’in sistematik işkencesinin on yıllarca süren cezasızlık ve siyasi örtüyle uzun süre gizlendiğini de söyledi.
https://twitter.com/i/status/2036125873347162312
Soykırımın başlangıcından bu yana, İsrail hapishane sisteminin “hesaplı bir zulüm laboratuvarına dönüştüğü”nü kaydeden Albanese “Bir zamanlar gölgelerde işleyen şey şimdi açıkça uygulanıyor: En yüksek siyasi düzeylerde onaylanan organize bir aşağılama, acı ve küçük düşürme rejimi” diye belirtti.
Albanese son olarak dünyaya da bir uyarıda bulunarak “Eğer uluslararası toplum Filistinlilere karşı uygulanan bu tür eylemlere müsamaha göstermeye devam ederse, hukukun kendisi anlamını yitirecektir” dedi.
***