Liberal solun yalan söyleme rahatlığı - Şairin 124. doğum gününde bir polemik / Kaya Tokmakçıoğlu-soL

Nâzım Hikmet’in 124. doğum gününde, onun kavgasını hatırlamak ve hatırlatmak, salt bir anma değil; bugüne bir savaş ilanı. Birikim’in özel sayısı, Belge, Koçak ve Keser’in yazıları üzerinden, Nâzım’ı tarihsel olarak tutsaklaştırmak, kavgasını parçalamak ve liberal-estetik bir figüre indirmek istiyor. Bunu görmezden gelmek mümkün değil. Bu, sadece edebi bir tartışma değil, bugünkü politik kavganın da ta kendisi.

Nâzım Hikmet’in 124. doğum yılında Birikim dergisinin yayımladığı Nâzım Hikmet özel sayısının bir özel amaca istinaden hazırlandığını peşinen varsaymasak bile, ilgili sayının ufku meşhur İranlı şair Sadi’nin bir sözünü akıllara getiriyor: “Akrebin sokması kininden değil, tabiatındandır.” Birikim dergisi, Nâzım’ı anmaya kalkınca, Nâzım’ı yeniden düşünmekten çok, onu siyasetsizleştirip ehlileştirmeye vardırıyor. Onu komünist bir şair olarak değil, yorulmuş bir ihtiyar, pişman bir estet, ulusal bir alegori ya da apolitik fragmanlar toplamı olarak okura sunuyor.

Birikim çevresi bunu ilk kez yapmıyor. Yaklaşık yarım asırdır aynı işi yapıyor liberaller: düzenden kopma ihtimali taşıyanı yumuşatmaya, kavgayı yoruma, mücadeleyi metne, devrimi hatırata dönüştürmeye çalışıyorlar. Bugün hâlâ Nâzım’a yapmaya çalıştıkları da bu. Şaşırtıcı değil. Ama cevapsız bırakılacak türden hiç değil. Çünkü Nâzım Hikmet geçmişin zararsız bir sesi değil. Bugünün kavgasında şiiriyle, siyasetiyle, hayatıyla hâlâ taraf olan bir yoldaş. Onu şiirinden ayırmaya çalışanlar aslında onu kavgasından koparmaya çalışıyor.

Murat Belge: Emin olmamanın konforu

Özel sayının omurgasını oluşturan yazılara bakıldığında, bu Nâzım’a dönük siyasetsizleştirme operasyonunun ilk durağında Murat Belge duruyor. Murat Belge’nin Nâzım Hikmet hakkında yazarken sergilediği temel tutumun adı eleştirellik değil, sorumsuzluk. Metinlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan “bilmiyorum”, “öyle duydum”, “araştırmadım”, “emin değilim” gibi ifadeler, masum bir tereddüt hâlini değil; bilinçli bir pozisyon alış biçimini yansıtıyor. Bu pozisyon, konuşmaya devam edip sorumluluk almamayı mümkün kılıyor.

Bu noktada şunu sormak zorundayız: Hayatını akademiyle, çeviriyle, yayıncılıkla, dergicilikle geçirmiş; Türkiye’de “entelektüel” sıfatının başköşesine yerleştirilmiş bir figür, Nâzım Hikmet gibi hem biyografisi hem arşivi hem de politik hattı bu kadar açık bir özne hakkında nasıl bu rahatlıkla “emin değilim” diyebiliyor? Bu bir bilgi eksikliğinden çok, bilginin bağlayıcılığından kaçma iradesini temsil ediyor.

Daha da önemlisi, bu belirsizlik hep aynı yönde çalışıyor. Murat Belge’nin “emin olmadığı” şeyler tesadüfen hiçbir zaman devletin, liberalizmin ya da düzenin aleyhine değil. Emin olunamayan hep şu: Nâzım’ın ideolojik kararlılığı, örgütlü komünist kimliği, bilinçli tercihleri, bedel ödemeyi göze almış olması. Belge’nin muğlaklığı, sistematik bir biçimde komünist özneyi siliyor.

Bu noktada “niyet” tartışmasına girmeye gerek yok. Metnin kendisi yeterince konuşuyor. Belge, Nâzım’ı tarihsel bir aktör olarak değil, psikolojik bir vaka olarak ele alma eğiliminde. Kararlılık yerine tereddüt, bilinç yerine sezgi, siyasal hat yerine bireysel ruh hâlleri. Böylece komünist bir şair değil, “zor zamanlarda savrulmuş bir entelektüel” portresi çıkıyor ortaya.

Bu portre kime yarıyor peki? Bugünün liberal soluna, sermaye düzeni aklayıcılarına. Çünkü bu portre sayesinde şu cümle kurulabiliyor: “Büyük şairdi ama ideolojisi onu yanılttı.” Yani Nâzım’ın şiirini alıp (onu da eklektik bir şekilde seçip), kavgasını dışarıda bırakmayı mümkün kılan, estetiğini sahiplenip, siyasetini problemli ilan eden bir tavırdan söz ediyoruz. Tam da Birikim çizgisinin yıllardır yaptığı şeyden.

Üstelik Belge bunu yaparken açık bir düşmanlık dili de kullanmıyor. Aksine, yumuşak bir ton, ölçülü bir mesafe, sözde bir saygı hâli var. Ama sonuç değişmiyor. Nâzım’ın komünizmini bir hata, bir yük, bir aşırılık gibi sunuyor Belge. Şairin bilinçli tercihini değil, talihsiz bir dönemin ürününü (!) anlatıyor.

Bu yaklaşım yalnızca tarihsel olarak yanlış değil, ahlaken de sorunlu. Çünkü Nâzım Hikmet bu tercihlerin bedelini hapisle, sürgünle, vatandaşlıktan çıkarılmayla ödedi. Bunları “emin olunamayan” alanlara havale etmek, bedel ödeyen bir hayatı hafifletmek demek. Bu hafifletme de doğrudan doğruya bir tahrifata işaret ediyor.

Kısacası Murat Belge’nin yaptığı şey, bilmemek değil. Bilip de bağlanmamaktır. Konuşup da sorumluluk almamaktır. Bu, tam anlamıyla entelektüel bir sefalet ve konformizm halidir.

Orhan Koçak: Yorulmuş bir Nâzım icat etmek

Murat Belge’nin “emin değilim” konforuyla açtığı gedikten Orhan Koçak daha cesur bir biçimde giriyor. Belge bulanıklaştırırken, Koçak yeniden yazıyor. Ortaya koyduğu Nâzım figürü, tarihsel bir şairden çok, bugünün liberal entelektüelinin vicdanını rahatlatacak bir alegoriye benziyor: yorulmuş, pişman, siyasetten kaçmak isteyen bir Nâzım icat ediyor.

Koçak’ın metninde karşımıza çıkan Nâzım, gençliğinde ideolojisi uğruna “yanlışlar” yapmış, “yalanlar” söylemiş, siyasetin sertliğinden yorulmuş; yaşlandıkça da saf şiiri, yalansız sözü, siyasetin dışına çıkmayı özleyen bir ihtiyara dönüşmüş durumda. Bu Nâzım artık kavga etmek istemiyor; anlamak istiyor. Taraf olmak istemiyor; geri çekilmek istiyor. Şiiri kurtarmak, siyaseti geride bırakmak istiyor.

Burada asıl sorun şu: Koçak, Nâzım’ın siyasal tutarlılığını bir “gençlik aşırılığı” gibi ele alırken, bu tutarlılığın hayat boyu sürdüğünü görmezden geliyor. Oysa Nâzım’ın şiiriyle politik hattı arasında bir kopuş yok. Cezaevinde yazdığı mektuplar da Moskova’daki konuşmaları da barış mücadelesi içindeki konumu da şairin ne yorulduğunu ne geri adım attığını ne de “yanılmışım” dediğini gösteriyor.

Tam tersine, Nâzım kendisini sürekli olarak daha büyük bir sorumlulukla konumlandırmıştır. Şiiri, bireysel bir arınma alanı değil; tarihsel bir kavga aracı olarak görmeye devam etmiştir. Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı mektuptaki şu pasaj, Koçak’ın icat ettiği ihtiyar Nâzım’ı tek başına yerle bir etmeye yeter:

Davası, meselesi olmayan kitap kitap değildir. […] Davası olan kitap kavgası olan kitap demektir. Kavgasız kitap hareketsiz kitaptır, hareketsiz kitap ise ölüdür.”

Bu satırları yazan bir şairi, “siyasetin yorgunluğunu atmak isteyen bir estet”e dönüştürmek ya cehalettir ya da bilinçli bir çarpıtmadır. Koçak’ın konumunda biri için ilk ihtimali ciddiye almak çok zor.

Koçak’ın yaptığı şeyin ideolojik işlevi açık: Sosyalist gerçekçiliği bir “dönem hatası”, bir “estetik zorunluluk” gibi sunmak. Sanki Nâzım, dış koşullar nedeniyle öyle yazmak zorunda kalmış; sanki başka bir dünyada yaşasaydı, “saf şiir”e dönecekmiş gibi. Bu, sosyalist gerçekçiliği teknik bir üslup tercihi olarak görme numarası bir açıdan. Oysa sosyalist gerçekçilik, Nâzım için bir estetik kategori hiçbir zaman olmadı; aksine yeni bir hayat kavgasını ifade etti.

Koçak’ın metinleri, Belge’ninkilerden daha tehlikelidir. Çünkü burada artık “emin değilim” yoktur. Burada emin olunarak konuşulur. Ama bu eminlik, Nâzım’ın değil, bugünün liberal solunun ihtiyaçlarından beslenir. Lenin denince “Sol Komünizm”, Marx denince “yabancılaşma”, Engels denince “1895 Önsözü” indirgemeciliğinden başka bir şey yapmayan bir ufuk, burada da aynı eklektik taramayla icraatına uygun teori uydurmak için Nâzım’ın “Giderayak” (1959) ve “Son Otobüs” (1957) şiirlerine yönelerek hipotezlerini bu şiirlere dayandırıyor. Lirizmin ve bir tür melankolinin de renk çaldığı bu şiirlerini (memleketinden koparılmış bir insanda bu duygu dünyası kendini zaman zaman nasıl hissettirmeyebilir ki?) Nâzım’ın poetikasının bütününe ve özüne teşmil ederek onun eserinin ve mücadelesinin sürekliliğini ve bütününü çöpe atıyor. Bu iki şiirden bir Nâzım teorisi üreten kişinin, Nâzım’ın örneğin 1962 yılında yazdığı “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirini ya da yine ömrünün son yıllarında yazdığı ve Lenin’i büyük bir sevgi ve heyecanla andığı “Yoldaşım” şiirini (ve “Havana Röportajı”nı ve “Saman Sarısı”nı ve “Lehistan Mektubu”nu ve tüm diğer şiirlerini) ne yapacağını merak ediyoruz. Aynı bu tıkızlıkla bir başka düzleme geçiyor Koçak: “bir sosyalist olarak emekten söz etmesi” gerektiğini ama Nâzım’ın bunun ötesine geçtiğini söylüyor ve bunu hipotezlerinin bir kanıtlanması gibi ileri sürüyor. Sosyalistleri “emek, emek, emek” diyen bir papağan gibi algılamak ve başka bir ufukla karşılaşıldığında bunu sosyalistliğin dışına çıkmak şeklinde yorumlamak için ancak liberal solcu olmak gerekir… Teorisi de, siyaset kavrayışı da başkadır komünistlerin; dünya görüşleri ve mücadeleleri, liberal solun onları içine almak istediği cenderenin çok dışında ve ötesindedir, bu nedenle bu kampın Nâzım’ı anlaması olanaksızdır; değil çözümlemek!

Bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir: Nâzım Hikmet, siyasetin üstüne çıkmak isteyen bir şair değildir. Siyaseti geride bırakmak isteyen bir şair hiç değildir. O, şiiriyle siyaseti aynı yerde kuran bir komünisttir. Onu bu yerden koparmaya çalışan her okuma, ister yumuşak ister sofistike olsun, düpedüz onu tahrif etmeye hizmet eder.
Sırada bu tahrifatın güncel ve daha “genç” bir versiyonu var. Çünkü Birikim özel sayısında bu çizgiyi yalnızca Belge ve Koçak temsil etmiyor. Emre Keser gibi isimler, bu hattı bugüne taşıyan ara kadrolar olarak sahneye çıkıyor.

Emre Keser ve Birikim’in kolektif yalan mekanizması

Belge’nin bulanıklığı ve Koçak’ın yorulmuş ihtiyarı yetmezmiş gibi, şimdi karşımıza Emre Keser çıkıyor. Keser, Nâzım’ı bugüne taşıma iddiası maskesi altında, onun kavgalarını ve kavga alanını parçalayarak yeniden inşa ediyor. Keser’in özel sayıda yaptığı, Nâzım’ın sürgününü, hapisteki direnişini ve devrimci iradesini bir “zaaf ânı”na indirgeyerek onu bir çeşit geri çekilen, Orhan Koçak’ın tarif ettiği türden bir yorgun ihtiyara dönüştürmek. “Ben mürteci değilim, ama yazdım” veya “zaaf anında yazılmış olmalı” gibi cümlelerle, Nâzım’ın aktif ve direngen konumunu tedavülden kaldırıyor Keser. Bu, sadece bir bireysel yorum değil, kolektif bir politikanın tezahürüdür. Birikim’in politik hattı, Nâzım’ı kendi liberal-estetik değerleriyle uyumlu bir figüre dönüştürmek üzerine kuruludur.

O yüzden söz konusu yazılarla yapılanı bir polemikten çok, bir tür tarihsel-ideolojik saldırı olarak okumak zorundayız. Birikim ve Emre Keser gibi temsilcileri, yıllarca komünistleri ve devrimcileri toplumun gözünden düşürmek için çaba harcarken, aynı maskeyle Nâzım’ı “tarihsel bir alegori”ye dönüştürüyor. Oysa Nâzım’ın hayatı, sürgünü, cezaevi yılları ve yazdığı şiirler tamamen kavganın içinde.

Birikimciler bunu görmezden gelir. Onlara göre, Nâzım’ı “estetiği olan ama siyaseti olmayan” bir figüre indirgemek yeterlidir. Böylece hem kendi entelektüel konforlarını korurlar hem de okuyucuya “Nâzım, artık siyasi değil” mesajını verirler. Oysa bu, yalan ve tahrifatın birleşimidir. Trump’ın yalancılığına benzer bir liberal yalancılık vardır burada: Gerçekleri seçerek, eğip bükerek sunmak.

Birikim’in özel sayısında Sabri Gürses’in, Hülya Arslan’ın ve diğer pek çok katkıcının yazıları, Keser ve benzerlerinin kolektif yalan inşasında gövde olarak kullanılıyor (“emin olmadan -araştırmadan!- yazma rahatlığı”na örneğin Behçet Çelik’in yazısında da rastlanıyor. O da Erkan Irmak’ın “Kayıp Destan” kitabını kendine kerteriz alarak, sanki Nâzım ve eserleri hakkında başka hiçbir tez / ufuk ortaya konmamışçasına bir rahatlıkla “belki de”lerini serpiştiriyor yazıya – Murat Belge’nin “bilmiyorum ama”larının yerine). Böylelikle, Nâzım’ın ufkunu çarpıtmak, onun kavgasının bugüne taşınmasını engellemek üzere işlev gören, tarihsel materyalleri ve şairin kendi ifadelerini kullanarak temelsiz bir “kaçak inşaat” dikiliveriyor.

Bizim için Nâzım’ın kavgası sadece geçmişteki tarihsel olaylar bütününden ibaret değil. Onun şiiri, hayatı ve mücadelesi, bugünün kavgasının bir parçası. Bu nedenle, Nâzım’ı tarihsizleştirmek, onu liberal estetik ufka hapsetmek, bugünkü kavgamıza doğrudan bir saldırı niteliği de taşıyor. Nâzım’ı bugüne getirmek demek, onu politik ve estetik bütünlüğüyle yeniden kurgulamak demek. Bu, Birikim’in ve temsilcilerinin yapmaya çalıştığının tam tersini ifade ediyor. Nâzım’ı doğru okumak için bütün bu tahrifat ve aldatmacaları parçalamak gerekiyor. Birikim ve temsilcileri, Nâzım’ın şiirinin ve kavgasının siyasi, estetik, insani ve tarihsel bütünlüğünü bozmaya çalışıyor. Biz ise, bugün, 124. doğum gününde Nâzım’ın kavgasını yeniden ayağa kaldırıyoruz.

Devrimci kopuşu itibarsızlaştırma aygıtı olarak Birikim

Birikim dergisi Türkiye sol tarihinde bir “entelektüel merkez”den çok bir aparat olarak var oldu. Bu işlev, başından itibaren belliydi: düzenle kopma ihtimali taşıyan her momenti, her figürü, her düşünceyi yeniden düzenin sınırları içine çekmek. Devrimi yorumlamak, kavgayı estetize etmek, komünizmi tartışma konusu hâline getirip siyasetsizleştirmek. Kısacası, düzen açısından ortaya çıkan “tehlikeyi” itibarsızlaştırmak, zararsızlaştırmak, ehlileştirmek.

Bu çizgi bir sapma değil, varlık sebebi olan bir tercihti. Birikim’in tarihsel misyonu, Türkiye’de sosyalizmin kitlelerle, sınıfla, aydınla, örgütle ve iktidar perspektifiyle bağ kurduğu her noktada frene basmak oldu. 1970’lerde devrimci yükselişin karşısına “eleştirel solculuk”, 1980 sonrasında yenilginin karşısına “özgürleşme anlatıları”, “sivil toplumculuk”, 1990’larda sosyalizmin karşısına “çoğulculuk”, “ademi merkeziyetçilik”, bugün ise komünist mirasın figürlerini “dekonstrüktivize ederek” “yorulmuş figürlere” dönüştürmeye çabaları bu yüzden tesadüf değil.

Birikim’in yaptığı şey hiçbir zaman açık sağcılık olmadı. Zaten etkili olmasının nedeni de bu. Devrimci bir kopuş iddiası taşıyanı “fazla sert”, “fazla kaba”, “fazla toptancı” ilan edip onu törpüledi Birikim. Sosyalizmi bir siyasal iktidar mücadelesi olmaktan çıkarıp bir kültürel jeste, kimliğe indirgedi. Devrimi “gerçekleştirilebilir” değil, ama hakkında konuşulabilir bir ihtimal hâline getirdi. Tam da bu yüzden Birikim çizgisi, Türkiye’de liberal solun en istikrarlı üretim bandı oldu: Aslolan dünyayı değiştirmek değil, onu yorumlamak olageldi Birikim için! Öyle bir yorumlamak ki, insanın o meşhur fıkradaki Bektaşi’nin dediği gibi yaklaşası geliyor: “yok, diyeceksin de dilin varmıyor.”

Bu üretim bandının temel refleksi, sınıf mücadelesinin tehlikeli olduğunu, ideolojinin yük getirdiğini, komünizmin travmatik olduğunu dile getirmek oldu. O hâlde yapılacak şey belliydi. Sınıf yerine birey, ideoloji yerine etik, tarih bilinci yerine hafıza, devrim yerine anlatı sahaya sürüldü. Mücadele edenler “iyi niyetli ama yanılmış”, bedel ödeyenler “trajik”, ısrar edenler ise “otoriter” ilan edildi. Böylece tarih yeniden yazılmadı belki ama yeniden yorumlanarak etkisizleştirildi.

Nâzım Hikmet’se Birikim açısından her zaman bir problem, bir tür demirden leblebi oldu. Çünkü Nâzım hem büyük bir şairdi hem de tavizsiz bir komünistti. Şiiriyle siyaseti arasında gedik yoktu. Hayatıyla yazdıkları arasında mesafe yoktu. Bu yüzden Nâzım’ı olduğu gibi kabul etmek mümkün değildi. Onu ya “gençlik hataları olan büyük bir sanatçı”ya ya da “şiiri siyasetin üstüne çıkan evrensel bir figür”e dönüştürmek gerekiyordu.

Geçtiğimiz yıl sonunda yayımlanan özel sayının yaptığı da tam olarak bu. Nâzım’ın komünizmini bir yorgunluk hikâyesine, kavgasını bir yanılgıya, sosyalist gerçekçiliğini ise estetik bir paranteze sıkıştırma çabası. Üstelik bunu yaparken “biz de onu seviyoruz” demeyi ihmal etmeden.

Daha da önemlisi şu: Bu operasyon yalnızca Nâzım’a dair değil. Bugüne dair. Çünkü Nâzım, mirasıyla, hâlâ yaşıyor. Hâlâ işçi sınıfının, komünistlerin, devrim fikrinin yanında duran bir isim. Onu bugünden koparmadan geçmişe yerleştirmek mümkün değil. O yüzden onu zararsız bir hatıraya çevirmek zorundalar.

Bu noktada şu gerçeği açıkça söylemek gerekiyor: Birikim, Türkiye’de anti-komünizmin en rafine biçimlerinden birini temsil ediyor. Bu yüzden bugün Murat Belge’nin “emin değilim”lerini, Orhan Koçak’ın “yorulmuş Nâzım”ını, Emre Keser’in estetik kaçamaklarını birer kişisel görüşten çok, bir geleneğin güncel tezahürleri olarak okumak anlamlı.

Nâzım’ın kavgasını bugüne taşımak

Nâzım Hikmet’in 124. doğum gününde, onun kavgasını hatırlamak ve hatırlatmak, salt bir anma değil; bugüne bir savaş ilanı. Birikim’in özel sayısı, Belge, Koçak ve Keser’in yazıları üzerinden, Nâzım’ı tarihsel olarak tutsaklaştırmak, kavgasını parçalamak ve liberal-estetik bir figüre indirmek istiyor. Bunu görmezden gelmek mümkün değil. Bu, sadece edebi bir tartışma değil, bugünkü politik kavganın da ta kendisi.

Nâzım’ın kavgası bir bütün. Onun şiiri ve yaşamı, estetik ve siyaset, birey ve toplum, tarih ve gelecek arasında sürekli bir diyalektik iç içelik oluşturuyor. “Gayeli şiir” anlayışı, yalnızca estetik bir tercihi değil; her zaman devrimci ve politik bir yük taşıyan bir edebiyat pratiğine işaret ediyor.

Birikimciler ve liberal sol, bu ilkeyi göz ardı ediyor, Nâzım’ın kavgasını parçalayarak ona sahte bir “zaaf anı” ya da “estetik yorulma” kılıfı giydiriyor. Biz ise Nâzım’ı tarihinden, toprağından ve halkından koparmadan, onun kavgasını bugüne taşımak zorundayız. Bu kavga, estetik ve politik mücadele birliği olarak, bugün de devam ediyor.

Bugün, Nâzım’ı anlamak, onun kavgasını yaşatmak demek: Her alanda mücadele etmek, hayatın tamamını kavga alanı haline getirmek, sosyalist gerçekçiliği yaşayan bir pratik olarak görmek demek. Herkesin yeteneğine göre katkı koyması, ama hedefin aynı olması; kavganın parçalanmasına izin vermemek demek. Liberal tahrifata ve “Nâzım’ı tarihsizleştirme” projelerine karşı sert durmak, onun eserlerini ve mücadelelerini doğru bağlamında gündeme taşımak demek.

Bu nedenle diyoruz ki: Birikim’in engerekleri ve çıyanları, bugün de var, tanıyoruz bunları. Ama biz Nâzım’ın kavgasıyla, onun direngenliğiyle, onun estetik ve politik bütünlüğüyle cevap vereceğiz. Nâzım’ın üretimiyle başlayan bu kavga, bugün elimizde yeniden büyüyor, yeniden güçleniyor.

Kaya Tokmakçıoğlu-soL

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -15 Ocak 2026-

Tamam ya da grev: MESS’in ücret zammı tavanı yüzde 0.63 -Uğur Zengin- 

Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile üç işçi sendikası arasında süren grup toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde bir eşik aşılmış görünüyor. MESS, 1960’lı yıllardan itibaren sürdürdüğü, artık gelenekselleşmiş lakırtıyı tekrarladı ve işçi ücretlerinin döviz bazında tarihi zirvelere ulaştığını iddia etti. Türkiye’de sanayi kârlılığının gerilediği, kâr marjının gerilediği doğru. Ancak, gerileyen kâr marjı, sermaye birikiminin sıfırlandığı anlamına gelmiyor ve sömürü devam ediyor.

Yüzde 350’leri aşan sömürü oranını “zor zamanlar” söylemiyle soslayan MESS, açıklamasında önceki “örnek” mevcut ekonomik koşulları –iş gücü maliyetleri, küresel yavaşlama, kayıt dışı rekabet- gerekçe göstererek, nihai teklifini “Tüm imkanlar zorlanarak” yüzde 18’e (ilk altı ay için) ve sosyal yardım artışını yüzde 33’e çıkardığını duyurdu. İşçilerin ortalama brüt ücretinin 87 bin liraya, ikinci zamla 97 bin liraya ulaşacağını kaydetti.

Ancak bu rakamlar, Türkiye’nin yüksek enflasyonu ve emekçilerin içinde bulunduğu geçim krizi karşısında sorgulanması gereken bir illüzyon yaratıyor.

Tavan, geçmiş kârlar ve 'işgücü maliyeti'

Her şeyden önce, hatırlanması ve unutulmaması gereken bazı temel noktalar var.

İlki, Türkiye’de örtülü bir IMF programı uygulandığı; bu program kapsamında küresel finans sermayenin Türkiye’de ücretliler için 2026 yılında yüzde 20-25 bandında azami zam tavanı belirlediğidir.

İkincisi, işçilerin metal sektöründe özellikle 2022’de elde edilen olağanüstü kârlardan payını alamadığı; sözleşme görüşmelerinin hemen öncesinde incelediğimiz 11 şirkette ortalama sömürü oranının yüzde 350 olduğudur. Örneğin, Ford Otosan’da patronun bir yıllık kârı, işçilerin 4.6 yıllık ücretini ödemeye yetiyordu. Türk Traktör’de bu süre 7 yıldı. TOFAŞ’ta 225 saat çalışan bir işçi, 225 saatin 185 saatini patron için karşılıksız çalışarak geçirmişti.

Üçüncüsü, şirketlerin söylediği gibi olmayacak. MESS şirketlerine bağlı iş yerlerinde, işçilerin ana bölüğünü artık 0-5 yıllık işçiler oluşturuyor. 150 bin işçiden 110 binini temsil eden Türk Metal’in yaklaşık 90 bin üyesi 0-5 yıllık. Diğer sendikalar da dahil edildiğinde 0-3 yıllık işçilerin sayısı 100 bini aşıyor. Dolayısıyla işçilere verilen ‘kümülatif zam’ oranı örneğin yüzde 30 ise, toplam ‘iş gücü maliyeti’ yüzde 30 artmayacak. Çünkü yüksek ücreti olan işçiler emekli oldukça yeni işçiler çalışmaya başlayacak ve aslında kağıt üzerindeki zam noksansız emeğin hanesine yazılmayacak.

Kısacası, zaten siyasal iktidar ve ulusal-uluslararası sermayenin uzlaştığı konsensus yüzde 25 bandında bir ücret zammı; işçilerin artan kârlardan pay alamadığı gerçeği ve genel ücret düzeyinin verilen zam kadar artmayacağı gerçeğini geçmiş bize öğretti. Bunu hatırlamakta fayda var.

Şimdi ise geleceğe bakma zamanı.

MESS, sanayinin “tamam mı, devam mı” senesi olduğunu iddia ediyor ve işçi sendikalarını sağduyulu bir yaklaşıma davet ettiğini açıklıyor. Teklif şu: “Ücret zammı teklifimizi, tüm imkanlarımızı zorlamak suretiyle, iki kez revize ederek yüzde 18’e kadar artırdık. Bu zam oranı sadece 6 aylık olup, üzerine ikinci 6 aylık zam oranı ilave gelecektir. Ayrıca yıllık yüzde 25 olarak önerdiğimiz sosyal yardımlara ilişkin artış teklifimizi de yüzde 33 seviyesine çıkardık. Yaptığımız nihai tekliften sonra çalışma arkadaşlarımızın ortalama gelirinin brüt 87 bin TL seviyelerine ulaşacağını belirtmek isteriz. Yaklaşık enflasyon öngörüleri doğrultusunda, üzerine ikinci 6 aylık zam geldiğinde, bu tutar brüt 97 bin TL seviyelerine ulaşacaktır.”

Rakamların anlamı

Tüm bu zam tutarlarını enflasyon karşısında hizaya çekelim.

2025 yılının mart ayında MESS sözleşmesinin uygulandığı fabrikalarda ortalama net işçi ücreti 52 bin 120 TL idi. Sözleşme MESS’in teklifi doğrultusunda bağıtlanırsa bu tutar 2026 mart ayında 67 bin 328 TL’ye çıkacak. Bu tutar mart sonunda işçinin cebine girecek. Akbank Ekonomik Araştırmalar’a göre ocak 2026’da aylık enflasyon yüzde 4 bandında gerçekleşecek. Biz de şubat (yüzde 2.2)  ve mart (yüzde 1.5) ayları için minimal enflasyoncuklar gerçekleşeceğini varsayalım. Mart 2025-mart 2026 arası enflasyon kümülatif olarak yüzde 28.36, ücret zammı kümülatif olarak yüzde 29.17 olmuş olacak. Buna göre reel ücret artışı (Resmi enflasyona inananlar için) yüzde 0.63 olacak. Yani şartlar o kadar zorlanmış ki, 1000 TL olmuş 1006 TL!

Bu senaryoya göre sonraki aylarda reel binde 6’lık zam da cepten gidiyor. Net ücret 67 bin 328 TL’den, nisan-mayısta 65 bin 223 TL’ye, haziran-temmuz-ağustosta 59 bin 500 bandına düşüyor. Yani işçiler enflasyon ve vergi etkisiyle reel olarak kayıpta.

“Enflasyon farkı verilecek ve kayıplar giderilecek” denilecek, hayır giderilmeyecek.

MESS, ücret provizyonunda varsayımda bulunuyor. Sözleşmenin ikinci 6 ayında enflasyonun yüzde 11.49 olarak gerçekleşeceğini varsayıyor ve brüt ücret bu sayede 97 bin TL’yi görüyor.

Peki üçüncü 6 ay?

Merkez Bankasının yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 16. Ancak tutmayacağını herkes biliyor. Yıl sonu enflasyonunun yüzde 20 olacağı varsayıldığında işçilere yapılacak zam tutarı yaklaşık yüzde 7.6 olacak ve bu durumda brüt aylık ücret 104 bin TL’ye (Net 64 bin TL) çıkacak. Böylece aralıkta alınacak ücret, ocak ayı ücretinin yaklaşık yüzde 3 üzerinde olacak.

MESS, faiz, ücret: Hedef kârlılıkta güvence

MESS’in teklifi ücret, faiz ve kâr arasındaki mücadelede ücretlilere kaybettiriyor. Şimşek’in ekonomi programı bu yüzden teknik bir “istikrar” reçetesi değil; sermaye lehine kurulmuş açık bir sınıfsal tercih olarak işliyor. Yüksek faiz-düşük ücret-kontrollü kur üçgeni, enflasyonu düşürme iddiasıyla sunulurken, gerçekte emeğin milli gelirden aldığı payı bastırmayı, finansal ve büyük sanayi sermayesinin kârlılığını güvence altına almayı hedefliyor.

Ücret artışları daha baştan bir tavanla kuşatılıyor; reel ücretlerin korunması değil, kontrollü biçimde aşındırılması esas alınıyor. Böylece enflasyonun faturasının büyük bölümü ücretlilerin omuzlarına yükleniyor.

Kâr marjları düşse bile sermaye birikimi devam ediyor; sömürü oranları tarihsel olarak yüksek seviyelerde seyrediyor. 2022 ve izleyen yıllarda oluşan olağanüstü kârlardan işçilerin pay alamamış olması, bugün “zor zamanlar” gerekçesiyle dayatılan ücret politikalarının sınıfsal karakterini daha da görünür kılıyor. Şimşek programı enflasyonu düşürse bile -ki bunun da garantisi yok- bunu ücretlilerin yaşam standartlarını aşağı çekerek yapıyor. Ücretler nominal olarak artıyor, ancak enflasyon ve vergi mekanizmasıyla reel olarak geri alınıyor. Faiz gelirleri ve kârlar korunurken, geçim krizi kalıcılaşıyor.

/././

Diyanet Vakfının çeyiz yardımından itaat eğitimine -Sıla Altun- 

2026’da iktidarın aile ve çocuk vurgusunun sürdüğünü görüyoruz. İktidarın kurumları da bu söylemle paralel politikaları hayata geçirmek üzere konumlanıyor. Geçtiğimiz günlerde Türkiye Diyanet Vakfının (TDV) ilk evliliğini yapacak genç çiftlere 500 bin lira ayni çeyiz yardımı kampanyası da bu adımlardan biri.

“Geri ödemesiz” olarak duyurulan bu yardımın birçok şartı da var. Genç yaşta evlilikleri teşvik etmek için 19-35 yaş şartı, çiftlerin gelirlerinin iki asgari ücretin toplamını geçmemesi gibi birçok şartın yanında nikahlarını müftülüklerde kıydırmak ve evlilik öncesi ve sonrası TDV tarafından verilen evlilik eğitimlerine katılma şartı daha çok dikkat çekiyor.

Aslında TDV Kadın Aile ve Gençlik Merkezi (KAGEM), 2018’den bu yana “İki insan bir hayat: Evlilik okulu” seminerlerini gerçekleştiriyor. 2018’de yapılan ilk seminer silsilesinde ise başlangıç sunumu “kadın ve erkek fıtratı” başlığı ile gerçekleştirilmişti. Fıtrat tartışması ise “Cinsiyetlerin eşitliğinin mümkün olmadığına” dayandırılıyordu. Hatta dönemin Üsküdar Müftülüğü Başvaizi Fatma Bayram, kadın ve erkeklerin “Eşitlik iddialarını bir kenara bırakması” yönünde bir telkinde de bulunmuştu. Bu durum, bugün gerçekleştirilmek istenen projede verilecek olan evlilik öncesi ve sonrası eğitimlerinin nasıl şekilleneceğine dair büyük bir ipucu veriyor.

TDV aile yılı kapsamında geçtiğimiz sene Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilk defa Uluslararası Aile Fuarını gerçekleştirmişti. Fuarın açılış konuşmasında, ailenin kadınların ve erkeklerin “yaratılıştan gelen” özelliklerini yani “fıtratı” koruduğuna ilişkin vurgular yer almıştı. Ailenin kuruluşu da biçimlenişi de dini temellerle ele alınmıştı. Bu fuarda ailelerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerin “Nikahsızlık, cinsiyetsizlik ve gayrimeşru birliktelikler olduğu” iddia edilmiş ve zina tartışmaları yeniden gündeme getirilmişti.

Tüm bunlarla birlikte TDV’nin yeni projesinde verilecek çeyiz yardımının şartlarından birinin “Müftülüklerde nikah kıymak” olması tesadüf değil. Müftülüklere nikah kıyma yetkisi 2017 senesinde Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile verilmişti. O dönem kadın hareketinin, bu yasanın çocukların evlilik yoluyla istismarı, kadınlara evliliklerde ve boşanmada eşit hak sağlayan Medeni Kanun’un fiilen egale edilmesi gibi birçok sorunun önünü açacağı yönündeki tepkilerine rağmen Meclis Genel Kurulunda yasa kabul edilmişti. Kadınların o dönem yaşadıkları kaygı, var olan yasalarla dahi toplumdaki eşitlik korunmazken yine yasa yoluyla kadınların daha fazla hak gaspına uğramasının ve eşitsizliğin derinleşmesinin sağlanmaya çalışılıyor olmasından kaynaklanıyordu. Kadın hareketinin uyarıları ilerleyen süreçte adım adım gerçekleşmeye başladı. “Fıtrat, evliliğin ve ailenin dini temellerle ele alınması” ilerleyen süreçte Diyanetin cuma hutbelerine yansıyan miras hakkının gasbı çağrılarını, nafaka karşıtı söylemlerin ve hatta bunlara ilişkin yeni yasalar yapılması gerektiğine dair devlet erkanları tarafından ele alınmasına kadar ilerledi.

Kadınlar, şiddet gördükleri evliliklere mahkum edilirken; “fıtrat” söylemiyle atfedilen merhamet ve sabır gibi özellikler gerekçe gösterilerek yaşadıklarını kabullenmeye zorlanıyor. Boşanmak istediklerinde ise çoğu zaman haklarını alamıyor; kendilerinin ve çocuklarının geçimini sağlayabilmek için güvencesiz ve düşük ücretli işlere razı bırakılıyorlar.

Aile yılıyla “yenilenen” bu iki insan bir hayat: Evlilik okulu projesinin şöyle bir anlamı var: Kurulan ailenin hangi temeller etrafında biçimleneceğine dair bir müdahale anlamına geliyor bu proje. Aile üyelerinin, aile içindeki değişemez görevlerine ve özelliklerine -ki bu özellikler iktidar açısından oldukça işlevli- yurttaşların ikna edilmesi.

Aile kurumu, iktidarın ve cemaatlerin sivil toplum kuruluşları eliyle de düzenlenip denetleniyor. Üstelik söz konusu kuruluşların elde ettiği ekonomik kazancı da göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim, TDV’ye bağlı Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesinin 2022-2024 döneminde, 100 milyon liradan fazla kâr açıkladığı öğrenilmişti.

Ailenin dizaynına dönük hamlelerin kadınların medeni haklarını kaybetmesinin dışında da bir karşılığı var. Aile yılının ilanından itibaren aile kurumunun devletin kamusal hizmet sorumluluklarını üstlenmek üzere nasıl şekillendirildiğini tartıştık. Örneğin, asgari ücret açlık sınırının altında mı? Merak etmeyin, işçi ve emekçi aileler kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla kendilerine yüklenen “fıtri özelliklerine” de dayanarak bu sorun altında yaşamını sürdürmeye, iktidarın tebası sermayenin kölesi olmaya devam edebilir. İstenen, planlanan ve hızlıca örgütlenen aile biçimi işte tam da bu.

/././

İran’da kapitalizm, sınıflar ve toplumsal başkaldırı -Koray R.Yılmaz- 

Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanları anlamak için yalnızca güncel siyasal baskılara, kültürel çatışmalara ya da dış politika gerilimlerine bakmak yeterli değildir. Bu olaylar, uzun süreli ve yoğun dış müdahalelere maruz kalan İran’da kapitalist gelişmenin özgül tarihsel seyrinin, devrimle gelen sınıfsal kopuşların ve devrim sonrasında oluşan yeni egemen fraksiyonların uzun vadeli birikiminin ürünüdür. Şah döneminden bugüne uzanan bu hat, İran’daki sosyal patlamaların neden süreklilik kazandığını da açıklığa kavuşturmaktadır. İran üzerine kaleme alınan ekonomi politik yönelimli literatür bu konularda bize önemli bilgiler sunuyor.  

İran’da kapitalizmin ve bugünkü toplumsal gerilimlerin kökleri, Şah döneminden de önceye, 20. yüzyılın başına uzanır. 1901 yılında verilen D’Arcy Concession, Ortadoğu’daki ilk petrol imtiyazıydı ve İran’ı erken dönemde küresel kapitalist hammadde rejimine eklemledi. 1908’de petrolün bulunmasıyla birlikte İran, sıklıkla “doğal kaynak laneti” olarak adlandırılan bir sürecin içine girdi. Ancak bu lanet, Sachs ve Warner’ın öne sürdüğü gibi teknik ve kaçınılmaz bir kader değil, tarihsel ve sınıfsal olarak inşa edilmiş bir bağımlılık ilişkisiydi. Aynı doğal kaynağın Norveç’te bambaşka sonuçlar üretmesi, sorunun kaynağın kendisinde değil, kaynağın hangi sınıfsal ve siyasal ilişkiler içinde işletildiğinde olduğunu açıkça gösterir.

Petrolün işletilmesi süreci, önce Anglo-Persian Oil Company, ardından Anglo-Iranian Oil Company ve nihayetinde British Petroleum aracılığıyla şekillendi. Bu yapı, İran ekonomisinin en stratejik sektörünü ülke dışına bağlarken, içeride güçlü ve özerk bir sanayi burjuvazisinin oluşumunu daha en baştan sınırladı.

Buna rağmen İran toplumu, erken sayılabilecek bir dönemde anayasal bir devrim doğurmuştur. 1906 Anayasal Devrimi, Ervand Abrahamian’ın tespitiyle İran toplumunun sınıfsal yapısında ve üretim–mülkiyet ilişkilerinde yaşanan tarihsel dönüşümün bir sonucudur. Devrim ulemanın, bazaar- küçük, orta sınıf tüccar- ve modern entelijansiyanın birlikte hareket edebildiği tarihsel momentlerden biriydi. Bu süreç, İran’da anayasal düzenin ve siyasal temsilin toplumsal zeminini de ortaya koyuyordu. İran’ın anayasal gelişimi çeşitli nedenlerle güdük kalsa da anayasa uzun süre varlığını korudu. İran sömürge bir ülke olmasa da 20. yüzyıl boyunca çeşitli kereler yabancı güçlerin işgaline ve müdahalelerine maruz kaldı. II. Dünya Savaşı sırasında 1941’deki İngiliz ve Sovyet işgalleri, ardından artan ABD etkisi, İran’ın siyasal egemenliğini sürekli olarak sınırladı.

Bu çizginin en kritik kırılma noktası ise 1953 darbesi oldu. CIA ve MI6 destekli bu müdahale, Musaddık’ın temsil ettiği kalkınmacı, anayasal ve anti-emperyalist yolu fiilen kapattı. Musaddık’ın projesi, henüz tam oluşmamış bir ulusal burjuvazinin siyasal ifadesiydi: Bazaarın anti-emperyalist kanadı (ithalatçı ama yabancılara yönelik petrol ayrıcalıklarına karşı), küçük–orta ölçekli mülk sahipleri, kentli orta sınıf profesyoneller (hukukçular, mühendisler) ve ulusalcı entelijansiya bu projenin destekçileri konumundaydı. Darbe ile birlikte bu proje tasfiye edilirken, İran’da seküler–anayasal kalkınma hattı geri dönüşsüz biçimde devre dışı bırakıldı. Bunun sonuçları açıktı: parlamentonun etkisizleştirilmesi, siyasal partilerin bastırılması, sendikaların ve sol hareketlerin tasfiyesi. Siyasal temsil kanalları kapatılırken, toplumsal taleplerin ifade edilebileceği meşru alanlar da daraltıldı.

1960’larda Beyaz Devrim ile toprak aristokrasisi, yerel güç ağları, ulema gibi kesimler de zayıflatıldı ve Şah rejimi, yeniden otoriter bir modernleşme yoluna girdi. İran kapitalizmi bu dönemde, petrol gelirlerinin önemli bir rol oynadığı ve devletin aktif rol aldığı bir sanayileşme stratejisi üzerinden şekillendi. Büyük ölçekli sanayi yatırımları, ithal ikameci üretim ve batı sermayesiyle kurulan bağlar önceliklendirildi. Hızlanan kentleşme ve yaygınlaşan eğitim yanı sıra derin eşitsizlikler, kültürel kopuşlar ve toplumsal yabancılaşma da bu sürecin ürünleriydi.  

Bu süreçte bir sanayi burjuvazisinin ortaya çıktığı söylenebilir; ancak bu sınıf, özerk ve kendini yeniden üretebilen bir güç olmaktan uzaktı. Devletle yakın ilişkiler içinde büyüyen bu sermaye grubu, kamu ihaleleri, lisanslar, döviz tahsisleri ve gümrük korumalarıyla ayakta duruyordu. Tam da bu nedenle, 1979’da rejim çökerken sanayi burjuvazisi, rejimi savunabilecek bağımsız bir sınıf gücü olarak sahneye çıkamadı; rejimle birlikte çöktü.

Aynı dönemde bazaar, yani ticari sermaye ve küçük–orta ölçekli tüccarlar, sistematik biçimde marjinalleştirildi. Devlet kontrollü ithalat rejimleri, büyük sanayi yatırımlarının kayırılması ve bürokratik düzenlemeler, bazaarın ekonomik ve siyasal ağırlığını zayıflattı. Bu baskı, bazaarın dinî ağlar ve ulema ile tarihsel ittifakını güçlendirdi ve Şah rejimine karşı oluşan muhalefetin maddi zeminlerinden birini oluşturdu. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışın tetiklediği yüksek enflasyon, gelir eşitsizliklerindeki ve kentsel yoksulluktaki artış da bu gerilimi daha görünür hâle getirdi.

Böylece 1979 Devrimi’ne gelindiğinde İran, bir yandan sekteye uğramış anayasal-demokratik birikimin, diğer yandan otoriter bir kalkınma stratejisinin yarattığı sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin yükünü taşıyordu. Devrim, bu çelişkilerin patlamasıydı, irrasyonel bir din patlaması değil. Ancak devrim, kapitalizmi ortadan kaldırmadı; yalnızca Şah döneminin sanayi burjuvazisini tasfiye etti. Mülklere el konuldu, büyük işletmeler kamulaştırıldı ve eski egemen sınıf siyasal olarak dışlandı. Fakat bu tasfiye, tek ve bütünlüklü bir yeni egemen sınıf yaratmadı. Aksine, devrim sonrası dönemde iki farklı sermaye fraksiyonu belirginleşti. Bu ayrışma Kayhan Valadbaygi’nin ikna edici bir şekilde tartıştığı üzere İran’ın sonraki kırk yılını belirleyen temel dinamiklerden biri oldu.

İlk fraksiyon, devrim sonrası kamulaştırılan mülklerin önemli bir bölümünü devralan bonyad–bazaar ekseniydi. Bonyadlar, hukuken “kamu dışı” ama fiilen devlet çekirdeğine bağlı vakıf görünümlü büyük ekonomik yapılardı. Vergi ve denetimden muaf bu kurumlar, üretim ve mülkiyet alanını kontrol ederken, bazaar ticaret, dağıtım ve finans ağlarını sağladı. Bu eksen hem ekonomik hem de ideolojik bir blok oluşturdu: “mazlumlar”, “şehit aileleri” ve “devrim değerleri” söylemiyle meşrulaştırılan bir sermaye birikimi hattı. Başlangıçta bu blok, devletçi–korumacı birikim modeliyle uyumluydu ve devrim sonrası düzenin asli dayanaklarından biri oldu.

İkinci fraksiyon ise devlet aygıtı içinden türeyen, daha sonra uluslararasılaşmayı hedefleyen sermaye grubu olarak şekillendi. Bürokratik yöneticiler, teknokratlar, banka ve emeklilik fonları etrafında örgütlenen bu kesim, 1980’lerin sonuna gelindiğinde giderek ağırlık kazandı. İran–Irak Savaşı’nın bitimi, ithal ikameci modelin tıkanması ve ekonomik kriz, bu fraksiyonun önünü açtı. Çözüm olarak ihracata dayalı büyüme, küresel piyasalara entegrasyon ve yabancı sermaye girişi savunuldu. Neoliberal yeniden yapılanma, bu hattın yükselişinin aracı oldu.

Ancak bu iki fraksiyon hiçbir zaman uzlaşmalı bir bütün oluşturmadı. 1990’lar ve 2000’ler boyunca İran devleti, bu sınıf içi çatışmanın sahnesi hâline geldi. Uluslararasılaşmayı hedefleyen sermaye grubu, seçilmiş kurumlar ve teknokratik yönetim üzerinden alan kazanmaya çalışırken; bonyad ekseni giderek atanmışlarla ve askerî aygıtla bütünleşti ve askerî–bonyad kompleksine dönüştü. Özelleştirmeler sürdü, emek piyasası daha da güvencesizleşti; fakat birikimin yönü değişti. Küresel entegrasyon yerine yaptırımların yarattığı korumalı alanlar, devlet ihaleleri ve iç pazar önceliklendirildi. Bu ise İran’da oligarşik bir kapitalizme eşlik eden korumacı ama neoliberal bir devlet biçimi ortaya çıkardı.

Bugünkü toplumsal isyanlar, işte bu tarihsel sürecin toplumsal sonuçlarının dışavurumudur. Neoliberal dönüşüm, emekçi sınıflar için güvencesizleşme, reel gelir kaybı ve sosyal korumanın aşınması anlamına geldi. Bazaar ise artık bu düzenin kazananı değil; askerî–bonyad kompleksinin gölgesinde sıkışmış bir ara fraksiyondur. Yüksek enflasyon, döviz krizleri ve keyfî düzenlemeler, bazaarın ekonomik manevra alanını daralttı. Bu nedenle bazaar, bugünkü protestolarda açık bir öncülük üstlenmese de dükkân kapatma ve ekonomik çekilme gibi dolaylı eylemlerle huzursuzluğunu ifade etmektedir.

Toplumsal başkaldırılar bu bağlamda yalnızca “rejim karşıtı” ya da “kültürel” patlamalar değildir. Bunlar, Şah döneminden miras kalan eşitsiz kapitalist gelişmenin, devrimle yeniden dağıtılan ama çözülmeyen sınıfsal gerilimlerin ve neoliberal dönemde derinleşen eşitsizliklerin bir sonucudur. İran’da egemen sınıf içi bölünme derinleşirken, hiçbir fraksiyon aşağıdan gelen sınıfsal talepleri gerçek anlamda sahiplenmemektedir. Bu nedenle toplumsal itiraz bastırılsa da yönetilse de yapısal nedenleri ortadan kalkmadıkça geri dönmektedir. Bugünkü İran, bu tarihsel çelişkilerin birikmiş ağırlığını taşımaktadır. Hem de hiç olmadığı kadar dezavantajlı bir konjonktürde.

/././

Bütün tuşlara basan Trump ve güvenilirlik…-Mustafa Yalçıner- 

Amerikan emperyalizmi Çin karşısında on yılı aşkın süredir gerileme halinde.

Yakın yıllara kadar tüm dünyaya yayılmış Amerikan egemenliğine yan bakılamazdı. Kendisini “dengeleyen” Sovyet sosyal emperyalizminin çöküşünün ardından sözünün geçmediği yer kalmamıştı. Devasa ekonomisi, ihraç ettiği sermayenin büyüklüğü ve buna dayanarak hemen her ülkede edindiği iş birlikçileri, uluslararası para birimi olarak dayattığı doları istediği kadar basıp piyasaya sürerek herhangi mali/ticari/iktisadi sıkışıklıklarının yüklerini dünyanın geri kalanına aktarma olanağı, tüm kıtalardaki yüzlerce askeri üssü ve durmaksızın yeni silahlarla donattığı modern ordusu yan bakılmazlığının başlıca dayanaklarıydı. Çoğu dayanaklarını hâlâ koruyor.

Ne var ki, artık özellikle sanayisinin teknik temeli oldukça eskiyken kendi sanayisini son birkaç on yıl içinde kurup geliştiren Çin, en başta buna dayanarak ama ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin ülkesine yatırımlarından da bir gelişme dinamiği olarak da yararlanarak hızlı bir gelişme gösterdi ve karşısına dikildi. Kısa sürede Latin Amerika dahil tüm kıtaların bir numaralı kreditörü, dış yatırımcısı ve dış ticaret ortağı olarak ABD’yi geride bıraktı. Sanayi üstünlüğüne ve ucuz emek gücüne dayanarak ucuza üretip hiçbir ülkeye kendisiyle rekabet şansı tanımıyor. Amerikan ekonomisi devasa, ama Çin ekonomisi onu yakalamak üzere, hatta satın alma paritesiyle GSYİH hesabıyla çoktan geçti. Eksiklerini, hızla silahlandırdığı ordusunu modernize ederek ve büyük bir nükleer silah yığınağına sahip Rusya’yla ittifak kurarak gidermeye yöneldi. Yine de gelişip güçlenerek nihai bir hesaplaşmayla rakibini alt edebilmesi için zamana ihtiyacı var. Sessiz ve derinden gitme tutumu izliyor.

Trump’la Amerikan emperyalizmiyse ona bu zamanı tanımamak üzere bütün tuşlara basmış durumda.

Yandaş ve müttefiklerini de peşinden sürüklemeye çalışarak başlattığı ticaret savaşı tökezleyerek de olsa sürüyor. ABD’ye ihracatının önünü kesme amacıyla Çin’e karşı yükselttiği gümrük vergileri Apple gibi birçok tekelinin bu ülkedeki üretimlerinin en azından şimdilik vazgeçilmezliği nedeniyle kendini de vurunca uzlaşmaya gitmekten başka çare bulamadı. Ama geri kalan dünya, örneğin Avrupalılar için gümrükler hâlâ yüksek. Etrafına da dayatarak başta çip ve üretimi için gerekenler olmak üzere Çin’e “stratejik ürün” ihracını yasakladı ve Çin’in batıdaki 5G iletişim vb. türü yüksek teknolojiye dayalı yatırımlarını engelliyor.

Silah harcamalarını kısıtlamıyor, 2025 silahlanma harcaması örneğin kendisinden sonraki 9 rakibinin toplamından fazla.

Çin’i gelişmesinin dış kaynaklarından yoksun kılmaya yöneldi. Alternatif tedarik zinciri ve ticaret yolları geliştirmeye girişirken, Basra Körfezi ve Süveyş ve Panama Kanalları gibi kontrolünden çıkmış ya da çıkmakta olan nakliye yolları ve ham madde rezervlerini yeniden kontrolüne almak üzere saldırılara girişti. Müttefiki Rusya ve İran’ı zayıflatarak, Çin’i İran başta olmak üzere bölge enerji kaynaklarıyla Avrupa ve Afrika ihracatının büyük kısmını gerçekleştirdiği BAE liman olanaklarından yoksun bırakmak amacıyla Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için düğmeye bastı. Monroe Doktrini’ni güncelleyip “L. Amerika benim” diyerek Venezuela’ya saldırdı. Hedefinde Panama, Grönland (Danimarka), İran… var.

Zamana oynayan Çin, Amerikan saldırıları karşısında sessiz kalınca başta Venezuela ve İran olmak üzere yakın ilişkiye sahip olduğu ülkeler ve müttefiklerinin güven duygularını zedeledi.

Öte yandan, ABD’nin Grönland’a yönelik tutumu ve Ukrayna krizinde müttefiklerini sürece dahil etmeden (Hesap dışı bırakarak) hareket etmesi, sadece Avrupa’da değil; ‘Sıra bize de gelebilir’ endişesi taşıyan Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de ciddi bir güven sorunu yaratıyor

Suriye örneğin. Uzun süredir Rojava’yı dayanağı olarak kullanma tutumu izleyen Amerikan emperyalizmi Türkiye dümen suyunda ilerleyip yeni Colani iktidarı da İsrail’le anlaşma dahil her dediğine “tamam” deyince, bu ikisini gözeterek, Kürt hareketinden desteğini çeker oldu. Avrupalılar güven sorunu yaşarken, Suriye Kürtleri Halep’te Kürt kırımına “olur” veren ABD’ye zaten baştan beri güvenemezdi!

/././

Erdoğan'dan sarayda basına kapalı yemek: Yasama, yürütme ve yargıyla aynı sofrada 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yasama, yürütme ve yargı organlarının temsilcileriyle Sarayda basına kapalı bir akşam yemeğinde bir araya geldi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yasama, yürütme ve yargı organlarının temsilcileri ile yemekte bir araya geldi. Saraydaki akşam yemeği, basına kapalı gerçekleştirildi.

Yemeğe, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, Danıştay Başkanı Zeki Yiğit, Sayıştay Başkanı Metin Yener, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı Rıdvan Güleç, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hakkı Susmaz, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ve Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Salih Tanrıkulu da katıldı.

***

CHP'li Yavuzyılmaz: Osmangazi Köprüsü'nde garanti tutmasına rağmen Hazine 505 milyon dolar ödedi 

CHP'li Deniz Yavuzyılmaz, Osmangazi Köprüsü'nde 2025 yılında araç geçiş garantisi aşılmasına rağmen Hazine'nin görevli şirkete 505 milyon dolar ödeme yaptığını belirterek, “Bunun adı garantili soygundur” dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Osmangazi Köprüsü’ne ilişkin 2025 yılı verilerini sosyal medya hesabından paylaştı.

Yavuzyılmaz, Osmangazi Köprüsü’nde 2025 yılı için garanti edilen araç geçiş sayısının 14 milyon 600 bin olmasına karşın gerçekleşen geçiş sayısının 20 milyon 732 bin olduğunu bildirdi. Buna rağmen Hazine’nin görevli şirkete 505 milyon dolar ödeme yaptığını belirten Yavuzyılmaz, bu tutarın güncel kurla yaklaşık 22 milyar liraya karşılık geldiğini ifade etti.

Paylaşımında, garanti tutmasına rağmen neden Hazine ödemesi yapıldığını da açıklayan Yavuzyılmaz, sözleşmeye göre şirkete araç başına 35 dolar artı KDV garanti verildiğini, bu tutarın her yıl Amerika Birleşik Devletleri Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki artış oranına göre güncellendiğini kaydetti.

Yavuzyılmaz’ın aktardığına göre, 2026 yılı itibarıyla Hazine’nin şirkete garanti ettiği araç başına geçiş ücreti KDV dahil 56,5 dolar oldu. Bu tutarın Türk lirası karşılığının 2 bin 430 lira olduğunu belirten Yavuzyılmaz, sürücülerin ödediği 995 liralık geçiş ücretinin düşülmesiyle her araç için kalan 1.435 liralık farkın Hazine tarafından karşılandığını ifade etti.

"Bunun adı garantili soygundur"

Yavuzyılmaz, paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

“AKP’nin oluşturduğu bu düzende, Osmangazi Köprüsü’nde garanti edilen araç geçiş sayısı tutturulamadığında geçiş ücretinin yüzde 100’ü, tutturulduğunda ise yüzde 60’ı Hazine tarafından şirkete ödeniyor. Bunun adı garantili soygundur.”

Yavuzyılmaz, paylaştığı tablolar ve belgelerde CİMER, Sayıştay raporları ve Osmangazi Köprüsü geçiş ücret tarifesine yer verdi.

***

EVRENSEL


Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -Cumhuriyet-


Neoliberalizmden sonra: ‘Maddenin’ geri dönüşü -Ergin Yıldızoğlu- 

Financial Times’ta Gilian Tett“Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında Avusturalyalı yatırımcı Craig Tindale’in, “Otuz yıldır Batı ekonomileri, entelektüel mülkiyet, finansal araçlar ve yazılım kodu üzerindeki denetimin değer yaratmanın zirvesini oluşturduğu yönündeki örtük neoklasik varsayım altında işliyor” eleştirisi “Bazı finans çevrelerinde ve Beyaz Saray’da belirgin bir tedirginlik yarattı” diyordu.

Craig Tindale’ın “The Return of Matter” başlıklı denemesi (özetleyerek aktarıyorum), o yanlış varsayımın tükendiğini anlatıyor: Bugün artık sınırı faiz oranları değil, rafine bakır tonajı, nadir toprak oksitleri ve antimon stokları çiziyor. Ukrayna savaşı, Batı’nın savunma sanayisinin, 20. yüzyılın büyük savaşlarına benzer yoğunlukta bir çatışmayı sürdürecek mühimmat, patlayıcı, metal kapasitesine sahip olmadığını açıkça gösterdi. Bu sırada, yapay zekâ veri merkezleri, yeşil enerji altyapısı, bakır, gümüş ve nadir metallere ulaşmak için yarışıyor: İklim politikası, teknoloji yarışı ve güvenlik, tek bir kaynak havuzunda birbiriyle rekabet ediyor.

Neoliberal dönem, bize mülkiyeti soyut rakamlar üzerinden düşündürdü: Hissen varsa sahipsin, mevzuata uygunsan güvendesin, fiyat doğruysa kaynak verimli dağılır. Oysa Tindale’ın altını çizdiği “Feedstock Paradox” (hammadde paradoksu) şunu söylüyor: Bir ülkede dev bir bakır madeni olması, o ülkenin bakıra sahip olduğu anlamına gelmiyor; eğer cevher Çin’deki bir “izabe tesisine” gidiyorsa, gümüşü, tellürü, bakırı gerçekten kim “kullanma hakkına” sahip? Batı, madenlerin bir kısmına sahip olabilir; ama cevheri metale çeviren, nadir mineralleri arıtan, lityumu pil kimyasına dönüştüren ara aşama kapasite büyük ölçüde Çin’deyse, jeopolitik egemenlik de oradadır.

Bu tablo, neoliberalizmin iki temel iddiasını sessizce gömüyor. Birincisi, serbest ticaret karşılıklı bağımlılık “barış getirir” tezi: Tindale’ın tarif ettiği dünya, bağımlılığın açıkça silaha dönüştürüldüğü bir jeoekonomik savaş alanı. Antimon, tungsten, nadir toprak mineralleri, mıknatıslar üzerindeki ihracat kontrolleri, Batı’nın hem mühimmatını hem beşinci nesil savaş uçaklarını hedef alan bir malzeme ablukasına dönüşüyor. İkincisi, fiyat sinyalinin nihai hakem olduğu inancı: Çoğu kritik metal, başka madenlerin yan ürünü; fiyat artsa da bakır ya da çinko yatırımı yoksa arz artmıyor, piyasaya güvenerek “nasıl olsa bulunur” diyemiyorsunuz.

Bir çağın kapanışı, altyapı yetersizlikleriyle de hissedilir. Bugün Batı, “kirli” diyerek kapattığı izabe tesislerini, nadir toprak ayrıştırma ünitelerini yeniden kurmak zorunda; ama bu kez yerel çevre koruma önlemleri, bürokratik süreçler ve hukuki itirazlarla karşı karşıya. Neoliberal dönemin çevre mevzuatı, Tindale’ın ifadesiyle fiilen Çin’e verilmiş bir “gizli sübvansiyon” işlevi gördü: Kirliliği ihraç ederken güvenlik kapasitesini de ihraç etti. Şimdi aynı hukuk, yeniden sanayileşmenin önünde “iç veto”ya dönüşmüş durumda.

Bu yüzden “neoliberalizm bitti” cümlesi salt teorik bir gözlem değil. Artık mesele, büyümenin finansmanı değil, kıt metallerin tedarik ve dağılımı: Gümüş Tomahawk’a mı gidecek, güneş paneline mi; bakır yeni bir veri merkezine mi, yoksa telekomünikasyon şebekesi yenilemesine mi? Bu sorular devletleri yeniden planlama yapmaya zorluyor. Ama Tindale’a göre bu planlama, 20. yüzyılın kalkınmacı iyimserliğinden çok, 21. yüzyılın sert öncelik listelerine tabi oluyor.

Tindale’ın raporu, neoliberalizmin sonrasını, otoriter devlet kapitalizmi ile liberal demokrasiler arasındaki ideolojik düello olarak değil, “periyodik tablo” üzerindeki çıplak bir kapışma olarak resmediyor. Bu hem solda hem sağda pek alışık olunmayan bir yön değişimi. Çünkü bu yeni maddi rejim, ne “piyasa her şeye kadirdir” rahatlığına ne de “devlet isterse yapar” romantizmine izin veriyor. Tindale’a göre, bakırın, nadir toprağın, antimonun, yani maddenin koyduğu sınırlar, bütün ideolojilerin üzerinden konuşmaya başlıyor.

Ben, yeni bir model aranıyor diyordum. Tindale’ın çalışmasının sonucu da bu yönde: Neoliberal çağ, tam da bu “sesi” duymadığı için bitti; şimdi, kapitalizm bu sesi duyacak ve ona göre siyaset kuracak bir model arıyor.

/././

İran’daki ölümlerin asıl faili Trump’tır -Mehmet Ali Güller 

İran’da paranın değerinin düşmesine tepki gösteren Tahran çarşı esnafının haklı protestosuyla başlayan demokratik eylemler, ABD Başkanı Trump’ın kışkırtmasıyla kanlandı.

Yalın gerçek budur. Trump sözleriyle kışkırtana ve CIA-Pentagon-MOSSAD eylemleriyle müdahil olana kadar halkın protestosu haklıydı ve demokratikti. Öyle olduğu için de İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın protesto hakkını tanıdıklarını, protestocuların taleplerini dinleyeceklerini belirtmişti.

TRUMP’IN PSİKOLOJİK SAVAŞI

Ancak daha altı ay önce İran’a 12 Gün Savaşı açan ABD-İsrail ikilisi, bu haklı eylemleri İran rejimini zayıflatacak bir zemin olarak gördü ve müdahil oldu. Bu müdahillik elbette sadece söz ile değildi, eylemliydi. ABD’nin kullanışlı örgütleri dahil devreye sokuldu.

Trump hem İran’a “psikolojik savaş” açtıklarını ama hem de ölümlerin artması halinde İran’ı vuracaklarını söylüyor. Hatta uluslararası hukuka aykırı olarak açık açık eylemcilerden “kurumları ele geçirmesini” istiyor. Daha çok İranlı ölsün diye kışkırtıyor, “Geri çekilmeyin” diyor, “Dayanın, yardım yolda” diyor.

Amerikalı siyasetçiler ve medya ölümler nedeniyle İran rejimini suçluyor ama ölümlerin asıl faili Trump’tır. Bu sadece yukarıda özetlediğim kışkırtmalar nedeniyle değil elbette, doğrudan emperyalist-Siyonist ikilinin eylemleri nedeniyle...

İranlı yetkililer, ABD’nin “kullanışlı düşmanı” IŞİD’i bile devreye soktuğunu belirtiyor. O kadar fütursuzlar ki eski CIA Başkanı Mike Pompeo, eylemcilerin aralarındaki MOSSAD ajanlarına selam bile gönderdi sosyal medyadan.

MONARŞİ ALTERNATİF OLAMAZ

Özetle halkın haklı ve demokratik eylemini, daha altı ay önce bombaladıkları İran’ı zayıflatmanın zemini yapmaya çalışıyorlar. Böylece halkın haklı eylemini kirletiyorlar, demokratik hakkını sabote ediyorlar.

Öyle ki mesele ekonomi olmaktan çıkarılıyor, monarşiye dönüş talep ediliyor. 47 yıl önce devrilen şahın oğlunun fotoğrafları taşınıyor, oğul Pehlevi de sürgünden seslenerek “Rejim zayıfladı, sokakları terk etmeyin” diyor. Ülkeyi şah rejimine döndürerek Pehlevi hanedanına teslim etmek, herhalde molla rejiminin alternatifi olmasa gerek!

AMERİKAN SİLAHI: AMBARGO

Gelişmeleri sorduğum bir İranlı özetle şöyle dedi: “Biz de ABD’ye karşıyız ama ABD sırf eyleme destek veriyor diye ve eylemden kendi çıkarına sonuçlar umuyor diye, eylemden vaz mı geçelim?”

Soru önemli ve yanıtım şu: İranlılar tepki oklarını emperyalist ABD’ye yöneltmeliler.

Doğru, eylemler ekonomik duruma tepkiyle başladı. Doğru, paranın değeri sert düştü ve bu da alım gücünü olumsuz etkiledi. Fakat ekonomideki sorunların esas nedeni Tahran yönetimi mi yoksa ABD’nin İran’a uyguladığı sert abluka mı?

Birçok kez işledim bu konuyu: ABD ambargoyu silah gibi kullanıyor. Hedef ülkeleri ablukaya alarak, bu ülkelerin üretmesini engelleyerek, ürettiğini satabilmesini önleyerek, ürettiklerini taşıyan gemilere el koyarak, bu ülkelerin başka ülkelerdeki varlıklarına çökerek, ağır ambargo uyguluyor.

Washington yönetimi, hedef aldığı ülkelerin ekonomilerini bu türden ambargolarla çökerterek, kötü ekonomiden etkilenen halkın yönetime karşı ayaklanmasını kışkırtmaya çalışıyor.

Dolayısıyla ekonomik sıkıntıdaki İranlılar asıl ambargocuyu protesto etmelidir.

EMPERYALİZME KARŞI KONUMLANMAK

Rejim meselesine gelince...

Her halk elbette ayaklanarak rejimini “ileriye” doğru değiştirmek isteyebilir.  Ama emperyalizmle işbirliği yapmak ve dahası molla rejiminin yerine monarşiyi koymak, elbette demokratik bir hak değildir. Çünkü monarşiye dönüş gerilemedir.

Kaldı ki emperyalizmin demokrasi diye bir meselesi zaten yoktur, çıkarları vardır. Washington çıkarlarına uygunsa kralları demokrat ilan eder ama çıkarlarına uygun değilse demokratik seçimlerle seçilmiş cumhurbaşkanlarını bile diktatör ilan eder.

Ve asıl önemlisi, çağımızda toplumların ilerlemesi öncelikle emperyalizme karşı konumlanmasıyla mümkündür.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

Liberal solun yalan söyleme rahatlığı - Şairin 124. doğum gününde bir polemik / Kaya Tokmakçıoğlu-soL

Nâzım Hikmet’in 124. doğum gününde, onun kavgasını hatırlamak ve hatırlatmak, salt bir anma değil; bugüne bir savaş ilanı. Birikim’in özel s...