Medyanın dilsiz şeytanları! + Huzurevi müdürü yaşlıları dolandırdı + Trump ile İran’ın zaferi! BAE bırakıyor OPEC çatırdıyor -halkTV-

Medyanın dilsiz şeytanları!-Ayşenur Arslan- 

Pazara gideceksiniz.. Eşiniz evin acil ihtiyaçlarını söylüyor. Bir kâğıda not ediyorsunuz:

  • 1 kilo domates
  • 1 kilo salatalık
  • 3-4 kilo patates
  • 4-5 tane limon
  • 1 demet maydanoz
  • 1 kilo soğan

Aslında not etmeseniz de olur. Her evin mutfağında rastlayacağınız ürünler neticede.. Pazara çıktığınızda filenize ilk koyacağınız şeyler.

Ama.. Alamıyorsunuz. Eve fileniz boş, sanki sizin suçunuzmuş gibi başınız önde dönüyorsunuz. O hafta da hiçbir şey değişmeyecek: Bakkalın borç defterine yazılan ekmek, makarna ve salça..

Çocuklarınıza sınıfı geçerlerse almaya söz verdiğiniz çikolata ya da meyvenin adı bile edilmiyor.

Zira evlatlarınız farkında; maaşınız belki yılda bir kez bir yeterdi onları almaya.. Oysa aylardır maaşınızı alamıyorsunuz.

ekran-goruntusu-2026-04-27-133234.webp

Cebinizdeki o küçük not kâğıdı.. Halk TV ekranlarından memleketin her köşesine bomba gibi düşüyor.

Ama karşınızda “iktidarın ete kemiğe bürünmüş” haliyle yüzlerce polis duruyor.

Sesinizi duyurmak için gittiğiniz “BAŞKENT” Ankara’da sizi iki üç katınız polis ve hiç çekinmeden yüzünüze sıktıkları biber gazı bekliyor.

Neresinden baksanız insanı yıkacak bir trajedi.

Hadi duygusal yaklaşmayalım! Neresinden baksanız HABER!

Öyle mi!!!

***

Açıyorsunuz interneti, taramaya başlıyorsunuz:

Sabah, Hürriyet, aHaber, Milliyet, Türkiye, Akit..

Madencilerin durumunu dair tek bir satır yok. Aslında biliyorsunuz olmayacağını. Yine de gözlerinizle görmek ve madenciler yerine hangi önemli haberi verdiklerini anlamak istiyorsunuz.

Anlıyorsunuz da!

Başkan Erdoğan Trump’la telefonda konuştu.

Türkiye NATO’da ABD’nin boşluğunu doldurabilir mi?

İstanbul Dubai’nin yerini alabilir mi?

Bu masalları sağlık haberleri izliyor:

Sivilceyi sıkmak tehlikeli mi?

Güneş kremi işe yarıyor mu?

***

Muhalefet, CHP, entelektüel düşmanlığı vs.. Alıştık. Ne de olsa “doktor dövebilmekle övünenlerle” aynı havayı soluyoruz artık.

Ama iktidarın “yoksullara yardım” kapsamında kapınıza çuvallarla bıraktığı kömür nasıl çıkarılır? Bir gün bile yapamayacağınız o işi yapanlar nasıl açlığa mahkum edilir? Ve buna nasıl duyarsız kalınır? Sıradan insan bunları düşünmeyi bırakalı epey oldu.

Ya medya!!!

Onları da..

Medyanın dilsiz şeytanlarını da tanıdık, biliyoruz.

Hepsinin nasıl güvenli koşullarda yaşadığını.. Başkan’ın uçağında nasıl dünyayı gezip 5-6 yıldızlı otellerde kaldığını.. Ballı maaşlarını biliyoruz. O irtifalardan aşağıdaki işsizin, madencinin görünmediğini de..

Ancak haberleri olsun. Yolun sonuna geldiler.

Madenciler, siz görseniz de görmeseniz de Türkiye’ye bir gerçeği anlattı.

“Zalimin zulmünü” sosyal medyadan ve gerçek haber kanallarından akan görüntülerle somutlaştırdı.

Bunu saklayamaz, zulmü silemezsiniz.

/././

Huzurevi müdürü yaşlıları dolandırdı -İsmail Saymaz- 

İlhan Dülkar geçirdiği trafik kazasından sonra felç ve yüzde 94 engelli kalınca ve evde bakımı zorlaşınca ailesi tarafından Ankara’daki Elmadağ Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ne yerleştirildi.

Dülkar, başlarda çok memnundu.

Eş Sultan’ı arayıp “Keşke daha önce gelseydim. Müdürle aram çok iyi. Banka kartım onda. Her şeyimi alıyorlar, odama yolluyorlar” diyerek mutluluğunu dile getirdi. Bir ara “Dört Ata altını biriktirdim, gelin alın” dedi eşine.

Ölümünden bir-iki gün önceydi.

Eve telefon açtı.

“Sultan, beni dolandırdılar. Telefon faturamı yatırabilir misin” dedi.

Dülkar, 2 Kasım 2024’te hayatını kaybetti.

Birkaç hafta sonra Sultan Dülkar, eşinin maaşını sormak üzere bankaya gittiğinde şoka uğradı. Yetkililer Dülkar’ın dört bankadan kredi çektiğini söyleyerek, “100 bin TL borcunuz var” diye ekledi.

Krediler elektronik bankacılık yöntemiyle çekilmişti.

Oysa İlhan Dülkar, tuşlu telefon kullanıyordu.

Dolandırıcılar Dülkar’ın parasıyla ilk önce akıllı telefon almış, ardından hesaplarını boşaltmıştı.

Sultan, borcu kapatmak için 5500 Euro ve 150 bin TL ödemek zorunda kaldı.

saymaz.jpg

Eşi AK Parti’de belediye meclis üyesi

Dülkar, yaptığı incelemede eşinin hesabından Osman Kaya’nın hesabına 41.600 TL, yurt görevlisi A.Ö.’nün hesabına 4.000 TL aktarıldığını tespit etti. Ayrıca 76.000 TL’lik altın alındığını gördü.

Gel gör ki…

Eşinin ölümünden sonra huzurevinde kendisine hiçbir kıymetli eşya teslim edilmemişti. Hatta kızları Ata altınlarını sorduğunda “İlhan ağabey ölmeden önce bozdurdu” dediler.

Bu yanıtı veren, Osman Kaya idi.

Kaya, kim?

Elmadağ Huzurevinde sosyal çalışmacı olarak görev yaparken, iddiaya göre, AK Parti Altındağ Belediye Meclis Üyesi ve Kadın Kolları Başkanı olan eşi Gülizar Kaya’nın ‘torpili’ ile kuruma vekaleten müdür olarak atandı.

Atanmasından sonra bazı şayialar ortaya atıldı.

İddialara bakılırsa…

Yaşlılara mobbing yapılıyor.

Satın alma işleminde cebe para atılıyor.

Ölenlerin paraları, piyasadan fatura toplanarak, harcanmış gibi gösteriliyor.

Ailelerinin ilgilenmediği yaşlıların vasisi olup paraları alınıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu iddiaları ciddiye alarak, 13 Aralık 2024’te muhakkik atadı.

Araştırmada dekontlara ulaşıldı.

Dülkar’ın banka hesabından Kaya’ya para gönderildiğine dair kayıtlar ortaya çıktı.

En az altı yaşlı dolandırıldı

Sultan Dülkar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, şikayetçi oldu.

Dilekçesinde şöyle diyor:

“Vefatından sonra pek çok kişi beni arayarak, eşimin kandırılarak, parasının yurt görevlileri tarafından alındığını ve dolandırıldığını söyledi. Eşimin hesaplarında yüzeysel olarak yaptığım kontrollerde yurt görevlisi Osman Kaya’nın hesabına 41.600 TL, A.Ö.’nün hesabına 4.000 TL para aktarıldığını, eşimin kartı ile kuyumcudan 76.000 TL civarında altın alındığını tespit ettim. Huzurevinde eşim öldükten sonra bana kıymetli eşya teslimi yapılmadı. CİMER’e de eşimin ve huzurevindeki yaşlı ve bakıma muhtaç insanların dolandırıldığına dair çok sayıda müracaat olduğunu öğrendim. Eşimin yurt görevlilerine bu miktarda para vermesi için sebep bulunmamaktadır. Yaşlı ve bakıma muhtaç insanların görevliler tarafından kandırılarak hesaplarının boşaltıldığı kanaatindeyim. Görevlilerin hesapları incelendiğinde çok sayıda yaşlının dolandırıldığının tespit edileceğini düşünüyorum.”

Dülkar Ailesi tek örnek değil.

Örneğin, İki yıl önce vefat eden 78 yaşındaki Ömer Şengül’ün de dört altını kayboldu!

En az altı aile yurttan şikayette bulundu.

Müdürlükten alındı fakat hala kurumda

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan aldığım bilgiye göre Elmadağ Huzurevi’ne 13 Aralık 2024’te muhakkik görevlendirildi.

Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı tarafından inceleme başlatılarak, disiplin soruşturması yapıldı. Bu rapor sonucunda Kaya, Kasım 2025’te görevinden alındı.

Ancak ihraç edilmedi.

Halen Ankara Pursaklar’daki Saray Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ne sosyal çalışmacı olarak görev yapıyor.

Kaya’ya henüz dava açılmadı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki dosya yeni şikayetlerle şiştikçe şişiyor.

/././

Trump ile İran’ın zaferi! BAE bırakıyor OPEC çatırdıyor -Mustafa K.Erdemol- 

Bünyesinde dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 80’inin bulunduğu ülkeleri barındıran Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nde (OPEC) yıllardır süren BAE-Suudi Arabistan gerginliği, BAE’nin ayrılma kararına yol açtı sonuçta. Başka nedenler de var elbette.

Eğer, BAE 1 Mayıs’ta resmi olarak ayrılma kararından caymazsa petrol üretimini koordine eden kartel büyük darbe almış olacak. Kararın İran’ın Hürmüz Boğazı'ndaki ABD/İsrail müttefiki ülkelere ait gemilere yönelik saldırıları sonucu BAE'nin petrol ihracatını ciddi şekilde kısıtlamasının ardından gelmesi de dikkat çekici.

Örgütün Suudi Arabistan ile Irak’ın ardından üçüncü büyük petrol üreticisi üyesi olan BAE, 1967’de girdiği OPEC’in kararlarında yaklaşık altmış yıldır etkiliydi. (Bu arada BAE adıyla değil Abu Dabi Emirliği aracılığıyla OPEC’e katıldığını, 1971’de BAE kurulduğunda da örgütte kalmaya devam ettiğini hatırlatalım).

Ayrılma kararına ilişkin Enerji Bakanlığı’nca yapılan resmi açıklamada ülkenin üretim politikası ile kapasitesinin kapsamlı bir biçimde gözden geçirildikten sonra ayrılma kararı aldığı belirtiliyor. Nedenlerden birinin de 2027 yılına kadar günlük 5 milyon varil üretim kapasitesine ulaşmayı hedefleyen BAE’nin daha fazla “hareket özgürlüğü” istemesi olduğu kaydediliyor aynı açıklamada. Ayrıma kararında BAE’nin düşük karbonlu enerjiye geçmesi de etkili olmuş olabilir elbette.

Gerçek neden kuşkusuz bunlar değil. BAE, yıllardır Suudi Arabistan’ın başını çektiği üretim kesintisi kararlarından ötürü huzursuzdu. Suudi Arabistan üç yıl üst üste yıllık zarar eden petrol piyasasını canlandırmak için ittifakın petrol üretimini kısıtlamıştı. İki ülke arasında yaşanan gerginlikler, örgütün birliği hakkında soru işaretleri yaratmıştı uzun süredir.

Üye ülkeler arasında devam eden bir rekabet bulunduğunu, üye ülkelerin farklı hedefleri olduğunu bunun iç çatışmaları tırmandırdığını da ekleyelim. İkinci, asıl neden ise İran etkisi; BAE Emiri’nin diplomatik danışmanı Anwar Gargas önceki gün Gulf influencers Forumu’nda İran saldırılarından ülkesini korumak için yeterince çaba göstermedikleri gerekçesiyle hem Arap Arap hem de Körfez ülkelerini eleştirmişti. Aynı eleştiri OPEC için de geçerli kuşkusuz. Yani, İran karşısında “yalnız bırakıldığına” inanıyor BAE.

OPEC’in iç olduğu kadar dış sorunlarla da karşı karşıya olduğu biliniyor. OPEC üyesi olmayan ABD gibi ülkelerin yükselişi, örgütün küresel petrol piyasasındaki konumunu daha da karmaşıklaştırmıştı. Üye olmayan ülkelerin üretimi arttıkça OPEC’in fiyatlar üzerinde etkili olma gücü azalmakta doğal olarak. Bunun sonucu arz fazlası durumuyla karşılaşılabilir. Böyle bir halde de piyasa kontrolü ile ekonomik istikrar zorlanmış olacak.

Hem iç hem de dış sorunların bir araya geldiği görülüyor. Bu OPEC’in petrol piyasası üzerindeki egemenliğinin zayıfladığının işareti. Üye ülkelerin çıkarlarını uyumlu hale getirememesi durumunda ya da değişen koşullara uyum sağlayamaması halinde OPEC’in fazla ömrü yok gibi.

BAE’nin ayrılması neden önemli? Öncelikle gruba büyük bir moral darbe vurmuş oldu. Yıllardır toplu petrol üretimi aracılığıyla küresel petrol piyasası fiyatlarını etkilemek için işbirliği içinde olan grup zayıfladı. Ancak kimi uzmanlar BAE’nin ayrılma kararının küresel enerji piyasası üzerinde hemen bir etki yaratmayacağını belirterek, bu durumun Hürmüz Boğazı yeniden açıldığında küresel arzın normalde olacağından daha yüksek olacağını gösterdiğini vurguluyor. Haklı olup olmadıklarını yakında anlayacağız.

Bu gelişmede asıl zafer kazanan ABD Başkanı Donald Trump oldu kuşku yok ki. OPEC’i üretimi kısıtlayıp petrol fiyatlarını arttırdığı için “dünyayı dolandırmakla” suçladığını biliyoruz Trump’ın. Bu arada geçen hafta Trump, mali bir destek paketi sunmak için BAE ile görüştüklerini açıklamıştı. Bu paket kapsamında İran’la savaşın yol açtığı kriz derinleşirse iki ülkenin merkez bankaları birbirlerinin para birimlerini eşdeğer miktarlarda takas etmeyi kabul edecek. BAE’nin OPEC’ten kopma kararında ABD ile yeni bir ittifak kurmasının da etkisi olduğu açık.

Sonuçta; OPEC’in parçalanma olasılığı göz ardı edilemez. Dağılırsa ne olur? Önemli ölçüde yeniden yapılandırılır. Ama bu haliyle sürmesi zor görünüyor.

Trump’dan sonra ikinci kazananın İran olduğu da ortada. OPEC’de kendisine haksız yere üretim kotası uygulanan bir ülke İran. Başına bu işleri açan ülkelerden biri olan BAE’nin OPEC dışına çıkmasından memnun olması anlaşılabilir.

Bakalım AB-İran savaşı başka nelere yol açacak?

/././

halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -29 Nisan 2026-

Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş -Fatih Yaşlı- 

Bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.

Pazartesi günü, yüzlerce işçinin Ankara Kurtuluş Parkı’nda en temel hakları için direnmeye devam ettiği saatlerde, genç bir kadın etrafında jandarmalar, ellerinde kelepçe ve yüzünde bir tebessümle Milas Adliyesi’nin kapısından içeri giriyordu.

Yaklaşık bir aydır cezaevinde bulunan ve mahkemenin tutukluluğuna devam kararı verdiği kadının adı Esra Işık’tı, suçu ise “görevi yaptırmamak için direnme” olarak belirlenmişti.

Peki Esra Işık’ın direndiği “görev” neydi tam olarak, Esra neye direniyordu? 

Bu görevin adı son derece ironik bir şekilde “acele kamulaştırma”ydı. İronikti; çünkü Muğla Akbelen’deki kamulaştırılacak alan köylülere aitti; yani zaten kamunun, halkın malıydı.

Kamulaştırmanın nedeni ise köylülerin ellerinden alınacak toprakların maden sahası olarak kullanılacak olmasıydı.

Peki maden kime ait olacaktı? Kamuya mı? Hayır elbette. Akbelen’in maden sahası ilan edilmesinin gerisinde Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin kömür ihtiyacının buradan karşılanacak olması vardı. Bu termik santral ise son yirmi yılın gözde şirketlerinden IC İçtaş ve Limak Enerji ortaklığında kurulmuştu. 

Dolayısıyla “kamulaştırma” adı altında yapılan şey, kamusal çıkarların bir kenara bırakılarak özel çıkarlara öncelik verilmesi, kamuya ait olanın gasp edilmesi ve bunun şirketlere, holdinglere, patronlara devlet aracılığıyla devredilmesiydi.  

Zaten Türkiye’de uzunca bir süredir kamulaştırma uygulaması, kamulaştırmanın ruhuna uygun bir şekilde, yani kamunun çıkarlarını gözeterek ve kamusal olanın lehine, özel olanın ise aleyhine sonuçlanacak bir mantıkla yürütülmüyordu. Bilakis, sermayenin çıkarları doğrultusunda ve ona yeni değerlenme alanları açacak bir mantık iş başındaydı. 

İşte Akbelen’de de aynısı olmuştu ve kamu, yani halk buna itiraz ettiği için o halkın temsilcilerinden, direnişin öncülerinden biri olan Esra Işık tutuklanmıştı.

Kamulaştırma adı altında kamuya ait olanın gaspı bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri ve bu mekanizma en çok yeni maden sahaları oluşturulması, yeni madenler açılması için kullanılıyor. Ülkenin dört bir yanında ormanları, ağaçları, suları, insanları, canlıları düşünmeksizin her gün kilometrelerce karelik alan maden talanına açılıyor, yerli ve yabancı sermayeye ruhsatlar, imtiyazlar dağıtılıyor.

İşte Ankara’daki işçilerin emek hırsızlığına soyunan Doruk Madencilik ve bağlı olduğu holding, yani Yıldızlar SSS Holding de bunlardan biri. 

Bahadır Özgür’ün “Memleketi Yıldızlar SSS Holding’e mi Ruhsatladınız?” adlı yazısından öğreniyoruz ki şimdiye kadar Yıldızlar Holding’e 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme olmak üzere tam 2364 ruhsat verilmiş. Bu ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler ve 205’i de enerji madenleri alanlarını kapsıyor.   

(Geçerken not edelim: Dün Özgür Özel’in grup konuşmasında verdiği bilgiye göre bu iktidar öncesi dağıtılan toplam maden ruhsatı sadece 1186 imiş, 80 yılda dağıtılan 1186 ruhsata mukabil, AKP döneminde ise 386 bin maden ruhsatı dağıtılmış.)

Sadece bu bile olan biteni anlamak açısından yeterli ama Yıldızlar Holding’de “zamanın ruhu”nu, bu iktidarın ekonomi-politiğini anlatan çok sayıda ipucu var.

Holdingin şu an internet sayfasının açılışında bizi karşılayan ve baştan aşağı hamaset kokan açıklamanın altında imzası bulunan CEO Ali Vahit Atıcı, bir zamanlar TÜGVA’nın Bayburt İl Başkanlığı görevini üstlenmiş. Maliye Bakanlığı’nda danışmanlık da yapan Atıcı, 2023 seçimlerinde yine Bayburt’ta AKP’den milletvekili aday adayı olmuş. 

İşçilerin maaşlarını dahi ödemeye tenezzül etmeyen Doruk Madencilik, Yıldızlar Holding’in bünyesindeki şirketlerden biri. Şirketin hikâyesi ise dediğim gibi zamanın ruhuna denk düşüyor: Fethullahçı çeteye finansman sağladığı gerekçesiyle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası TMSF tarafından el konulan NAKSAN Holding’e bağlı Yunus Emre Termik Santrali 2022’de açılan ihaleyle Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’e satılıyor.

Yıldızlar’ın palazlanmasında ve semirmesinde tıpkı Yunus Emre’de olduğu gibi özelleştirme başrolü oynuyor. Holding, 2004’de sahip olduğu varlıklar özelleştirme bedelinin katbekat üstünde olan Eti Gümüş A.Ş’yi satın alıyor ve ardından da madencilik alanında çok etkin bir konuma yerleşiyor. 

Yıldızlar, sahip olduğu sayısız ruhsatla bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden arama faaliyetlerine devam ederken, bir yandan da seramik, granit, yer ve duvar karosu, doğalgaz santralleri ve termik santraller gibi alanlarda yeni yatırımlar yapıyor, büyüyor ve genişliyor.

Tüm bu palazlanıp semirme sürecine ise Doruk Madencilik örneğinde gördüğümüz üzere büyük bir hırsızlık, büyük bir soygun mekanizması eşlik ediyor. Yıldızlar bünyesindeki birçok şirkette yıllardır maaşlar düzensiz ödeniyor, işçiler ücretsiz izne çıkarılıyor, tazminatsız işten atılıyor vs. 

Yıldızlar’da yaşananlara bakarak, “anlatılan senin hikâyendir” demek gerekiyor. Kurtuluş Parkı’nda belki bir avuç işçi direndi ama onların başına gelenler, bu ülkenin özellikle 12 Eylül’den beri yaşadıklarının bir özetinden ibaret.

Önce 24 Ocak Kararları ve ardından da 12 Eylül darbesiyle birlikte Türkiye’nin neoliberal talana açıldığını biliyoruz. 12 Eylül’den bugünlere uzanan süreçte Türkiye’de adım adım bir emek cehennemi inşa edildi. Sendikasızlaştırma, güvencesiz ve taşeron çalıştırma, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, kıdem tazminatına çökme, iş cinayetleri vs.nin damgasını vurduğu bir cehennem bu.

Bu emek cehenneminin kaçınılmaz sonucu olarak gelir dağılımı alt üst olmuş, asgari ücret ortalama ücrete dönmüş, halkı genelleşmiş ve derinleşmiş bir yoksulluğa mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda. 

Ve bu Türkiye’nin tam tersi olarak, halka savaş açmış bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.

Yalçın Küçük bir televizyon programında çökülen ve halka kapatılan sahilleri kastederek, “hepsini elimizden aldılar, bugün halk hiçbirine giremiyor, iktidarımızda hepsini geri alacağız, hepsi yeniden halkın olacak” diyordu.

Bu düzende sadece halkın emeğiyle ürettiği zenginlik, emekçinin alın teri çalınmaz, ormanı da deresi de sahili de, denizi de, manzarası da çalınır, kamu mülkiyeti tasfiye edilirken özel mülkiyet küçük bir azınlığın lehine olmak üzere çoğaltılır. 

Kapitalizm süreklileşmiş bir mülksüzleştirme düzenidir; sosyalizm ise halka ait olup da sermaye sınıfı tarafından, şirketler, holdingler tarafından çalınanı yeniden halkın, yeniden emekçilerin mülkü yapma mücadelesi demektir. Bu mücadele ya kazanılacaktır ya da insanın özel mülkiyet karşısındaki köleliği ve acziyeti derinleşerek devam edecektir.

/././

İran neden yenilmedi?-Engin Solakoğlu-

Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.

Bu soruyu yöneltmek için erken olduğunu düşünebilirsiniz. Savaşın daha bitmediği açık. İran cephesinde silahlar susmuş görünürken Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Hint okyanusunda savaşın bir başka aracı olan abluka devam ediyor. Boğazın her iki tarafında ticari gemilere yönelik müdahaleler sürüyor.

Lübnan cephesinde de sözde ateşkes her zamanki gibi İsrail’in saldırı ve cinayetlerini durdurmuş değil.

Yine de gelinen noktada net olan tek bir şey var o da İran’ın yenilmemiş olduğu. İsrail ve ABD’nin birlikte yürüttüğü saldırı nasıl oldu da bu kez başarısızlığa uğradı sorusuna yanıt aramak emperyalizmle devam edecek mücadele bağlamında önemli. Amacım meseleye silahlar, füzeler, dronlar ekseninde bakmak değil. Zaten pek de anlamıyorum o işlerden. Kaldı ki, savaşı silahların değil, bilginin ve iradenin kazandığı gibi bir inancım var.

Savaşta ateş gücü kadar önemli olduğu söylenen keşif ve istihbarat bahsinde İsrail Birleşik Devletleri’nin sınıfta kaldığını söylemek çok mu iddialı olur, emin değilim. Görünen o ki, emperyalist cephe bu kez tam tanıyamadığı bir düşmanla çarpıştı ve kazanamadı.

Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.

Bunları şöylece derleyip toparlamak ve o sayede İran’ın neden yenilmediğini sorgulamak için yazmak istedim bu hafta.

Ana başlıklarla gidelim.

İran devleti bir an önce ahirete kavuşmak için uğraşan yobaz manyakların yönettiği bir molla rejiminden ibaret değilmiş. Savaş öncesinde ve sırasında öldürülenler ile yerlerine geçenlerin eğitimlerine, uzmanlıklarına, ilgi alanlarına baktığımızda beklenmedik bir manzarayla karşılaştık. Burada şuna dikkat çekelim. Türkiye’deki siyasal İslamcıların da bir özelliği akademik unvan merakı. Mastırlar, doktoralar, profesörlükler gırla gidiyor. Kâğıt üzerinde hepsi allame-i cihan. Ancak iş pratiğe gelince bu unvanları hangi dolambaçlı yollardan elde ettikleri derhal ortaya çıkıyor. Zarf mükemmel, mazruf tel tel dökülüyor.

İran’da durum farklı. Sözel ve sayısal anlamdaki eğitimlerini siyaset yapma biçimlerine yansıtmakta hiç zorluk çekmiyorlar. İranlı bir yetkilinin Kant üzerine doktorası varsa, kendisini ifade etme biçiminden bunu hemen anlıyorsunuz. “Batı”ya karşıtlıkları, bizimkiler gibi ağır cehalete ve uzanamadıkları ciğere mundar deme dürtüsüne değil, derinlemesine bilgiye dayanıyor. Bu bağlamda Batı’ya hâkim siyasi sınıfa da üstünlük sağlıyorlar. ABD’nin ortalama siyasetçisinin cehaleti zaten bilinmeyen bir şey değil ama Aydınlanmanın çıkış noktası olduğu kabul edilen Avrupa’da bu konuda müthiş bir gerileme var. Geçmişteki az çok okuyup yazan devlet insanlarının yerini, üç otuz paralık finans simsarları aldığı için düşünsel derinlikleri ve analiz yetenekleri de ona göre. Yönetenlerin bu vasatlığı, o sınıfın tercihleriyle şekillenen diğer alanlara da yansıyor. Medya da bunların arasında. Geçmişte, ideolojik konumlarından bağımsız olarak, çok önemli isimler çıkartan Batı medyasına şimdi tam bir paçozluk hali egemen. O paçozluk bir zamanlar Batı’nın en önemli silahlarından olan propaganda yeteneğini de geriletiyor. Batı medyasının sermaye etkisi ve korkusuyla gizlemeye çalıştığı gerçekler bir şekilde ortaya çıkıyor ve halka ulaşıyor. Şu haftalardır konuştuğumuz ve çoğu zaman hayranlıkla izlediğimiz Lego/Playmobil karakterlerinin kullanıldığı kısa videolar BBC, DW ve France 24’ün devlet destekli İsrail yanlısı propaganda faaliyetinden bin kez daha etkili.

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük medya tekellerinden biri olan Sky News’ta ilginç bir sekans yaşandı. Biri kadın biri erkek iki sunucu, İran’ın İslamabad Büyükelçisi’nin bir açıklamasını aktarırken, bir an durakladılar. Büyükelçinin Trump’ın İran’a yönelik savaşı yeniden başlatma tehdidine verdiği yanıt dünyaca ünlü İngiliz romancı Jane Austen’in “Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)” romanının açılış cümlelerinden alıntılanmıştı. İngiliz kadın sunucu bunu fark etti, erkek sunucu ise “hiç duymamıştım” dedi.

Çok dağıtmayalım. Türkiye’deki kasaba cahili siyasetçiler bir ya da iki yabancı dili iyi  bileni casus olarak niteleme sefaletinden bir türlü kurtulamamışken İran’ın yönetici eliti Batı’yı derinliğine tanıyor. Bilgi güçtür diye boşuna söylenmiyor.

İran halkının büyük çoğunluğu yurtsever. Ulusal kimlik çok derin köklerden besleniyor. Ülkenin etnik anlamda çok parçalı olduğu doğru ancak bunlar asgari bin yıldır yan yana yaşıyorlar. Emperyalizmin el kitabındaki hazır formüller bu etnik grupların yurtseverliğini sarsmaya yetmiyor. Türkler, Kürtler, Beluciler, Araplar üzerine yapılan hesaplar tutmuyor. Bu yurtseverliğin sınandığı birinci boyut. İkinci boyut ise rejimin niteliğiyle ilgili. Politik ve ekonomik anlamda ideal olmaktan çok uzak bir yönetim var İran’da. Devlet kontrollü bir piyasa ekonomisinin yarattığı eşitsizliklerin yanında siyasal anlamda eli alabildiğine ağır bir yönetim şeklinin de haklı isyanlara yol açtığını biliyoruz. İran halkının hatırı sayılır bir bölümü ekonomik anlamda da, siyasal anlamda da daha iyi bir yönetimin mümkün olduğu görüşünde. İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırırken bir hesabı da buradaki yarığı derinleştirmekti. “Diaspora”daki kimi unsurları kullanmak da bu planın bir parçasıydı ama bu kısım tam bir bozguna dönüştü. Rıza denen soytarıyı hâlâ kanal kanal, kent kent dolaştırıyorlar. Hatta son gördüğümde bir cam fanusa koymuşlardı ama o İsrail kuklasının İran toplumundaki karşılığı sıfıra yakın. İsrail ve ABD’nin tuttuğu yol ve Rıza şaklabanına verdikleri destek salt İran’dakilerin değil, Diaspora’daki rejim karşıtlarının bile midesini kaldırdı. Demek ki, her haltı bildiği düşünülen, İran’ı casusluk ağlarıyla donattığı ve bu sayede bir dizi suikast gerçekleştirebildiği için övülen “alabildiğine kurnaz” İsrail ve ABD İran halkını doğru tahlil edememişler.

Ambargolu yaşam zorunluluğu İran’ı zayıflatmak bir yana güçlendirmiş. İran yönetimi sanki 46 yıldır bu savaşa hazırlanmış. ABD ve Batı’nın yaptırımlarını hayatın gerçeği gibi kabul ederek savaş için gerekli olabilecek birçok unsuru ya kendi üretir hale gelmiş, ya da geniş stoklar yaratmış. Bunları yaparken kayda değer bir sınai altyapı kurmuş. Bu altyapının en güçlü unsurlarından biri de yetişmiş ve yurtsever bir insan malzemesi hiç kuşkusuz. O yüzden de ülke bunlar yıkılsa da yeniden yapacağı bilincine sahip. ABD’nin o meşum B52’lerinin yarattığı yıkımın, İran’ın ve halkının savaşma iradesi üzerinde beklenen yıkıcı etkiyi yaratmaması da bundan.

Ambargo altında hayatın kazandırdığı bir diğer pratik de, savaşın hele de çok güçlü bir düşmanla savaşmanın her ülkede yaratacağı sıkıntılarla başa çıkma konusunda kendisini gösteriyor. Savaş ve izleyen deniz ablukası hiç kuşkusuz zaten bir süredir yüksek enflasyon altında ezilen İran halkını zorluyor. Bu arada, ABD Hazine Bakanı’nın, İran’daki krizin mali boyutunun Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yürütülen bir operasyonun sonucu olduğunu da anımsayalım. Başta sandığımız gibi, salt yapısal hatalardan veya yanlış yönetimden, yolsuzluktan kaynaklanan bir durum değilmiş anlaşılan. İran halkı savaş yüzünden zorlanıyor ama birincisi bu ilk kez olmuyor, ikincisi bunu ülkesini korumanın bir bedeli olarak görecek birikime sahip.

Yanılmıyorsam dün, siyonizmin en sinsi yayın organlarından New York Times’da bir haber vardı. Ülkesine söverek maişetini temin eden bir insancığa yazdırmışlar. “Kadıncağız” deyince kızıyorlar, o yüzden “insancık” dedim Kıbrıslı Türkler gibi. Bu insancığa demişler ki, “sen git Türkiye-İran sınırına, savaş yüzünden İran halkının ne kadar perişan olduğunu yaz”. Gazeteci giren çıkanlarla konuşmuş. Bir bölümü isim vermek istememişler “rejim korkusundan”! İyi de kardeşim, sen bulunduğun ülkenin halkıyla da röportaj yapmaya kalkışsan ve yönetim aleyhine soru soracak olsan, bir kişi bile ismini vermeyeceği gibi,  ya bir dayı gelip “git buradan” diyecek ya da teyzenin biri karakola koşup ihbar edecek ve soluğu geri gönderme merkezinde alacaksın. Kime demokrasi satıyorsun acaba Van’da? 

Neyse efendim gazeteci insancığımız bir de müthiş gözlem yapmış. Gelen İranlılar Türkiye’den çiçek yağı alıyorlarmış. Türkiye’den 5 litresi ortalama 10 ABD doları tutan çiçek yağını 12 dolardan satıyorlarmış İran’da. Savaş bu hale getirmiş insanları falan... Yahu biz buna benzer hikayeleri 4-5 yıl önce Edirne ve Kırklareli’nde dinlemiyor muyduk? Bulgaristan’da savaş mı vardı? Kaldı ki, bahsettiği kâr oranı bizim üç harfli marketlerin açgözlü patronlarınınki ile karşılaştırıldığında hayırseverlik faaliyeti gibi kalıyor!

Sonuçta özgür basın diye yutturulan Batı basını, Washington’daki bunağın önüne konulan Mossad notlarını doğruymuş gibi göstermek için yürütülen bir propaganda faaliyetinden ibaret. Bunları ciddiye almamamız gerektiğini bizler zaten biliyorduk ama İran’ın ortaya koyduğu direniş sayesinde daha geniş kitleler de öğrenmiş oldular.

İran savaşı daha bitmedi. Sanırım öğreneceklerimiz de öyle.

/././

Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır -Gamze Yücesan Özdemir- 

Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.

Nisan çocuklara gelir bizim ülkede, çocuklar içindir. Egemen cumhuriyet olmak böyle bir şeydir: Hem emperyalistlere karşı durursunuz hem de egemen sınıflara “ellerinizi çocuklarımızın hayatından ve geleceğinden çekin” dersiniz. Ama biz bu Nisan’a bayram neşesiyle değil sert bir gerçekle girdik: Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gerçeğiyle. Çocukların oyun alanlarından, hayallerinden, eğitimden koparıldığı, “eğitim” adı altında sermayedarların çarklarının içine atıldığı bir düzenekle karşı karşıyayız… Şimdi takvim Mayıs’a dönüyor. 1 Mayıs’ta alanlarda yükselteceğimiz talepler, çocuklarımızın geleceği için olacak. Bu taleplerin başında ise başka bir eğitim talebi var. Başka bir eğitim, başka bir ülkenin kapısını aralayacak.

“Mesleki eğitim”, “beceri kazandırma” ve “istihdama hazırlık” gibi başlıklar bugün çocuk işçiliğinin üzerini örten kavramlara dönüşmüş durumda. Oysa bu başlıkların ardında değişmeyen bir ihtiyaç var: Ucuz, güvencesiz ve itiraz edemeyen emek gücü. Kapitalizm tarihsel seyri boyunca çocukları ya doğrudan ya da dolaylı biçimlerde üretim süreçlerine dahil etti. Dün fabrikalarda açıkça gördüğümüz çocuk işçiliği bugün inceltilmiş kavramların arkasına saklanıyor.

MESEM’ler bu işlevi görüyor. Çocuklar okul ile işyeri arasında sıkıştırılıyor ama gerçekte eğitimden koparılarak işgücüne dahil ediliyor. Ve süreç ideolojik bir çerçeve içinde meşrulaştırılıyor. “Altın bilezik”, “meslek sahibi olmak”, “erken hayata atılmak” gibi söylemler, çocuk işçiliğini görünmez kılmanın araçlarına dönüşüyor. Böylece çocukların sömürüsü, bütçelerini bir türlü toparlayamayan yoksul ailelere bulunmaz bir fırsat gibi sunuluyor. Gerçek ise tüm açıklığıyla ve şiddetiyle ortada: Çocuklar işçileşiyor çünkü aileler yoksul. Çocuklar işçileşiyor çünkü yetişkin emeği güvencesiz. Çocuklar işçileşiyor çünkü sermaye ucuz emek istiyor.

Tam da burada asıl soruyla yüzleşiyoruz: Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlendiği bir ülke kurulabilir mi? Bu soruya “hayır” diyenler ya da “çok zor” diyenler mevcut düzenin değişmezliğini savunuyor. Bu çevreler sadece öğrenilmiş çaresizlik düzeyinde kalsalar yine iyi, bu çevreler sınırsız sömürüye yol açan düzenlemelerde de keramet aramaya başlıyor. Başka bir yolun mümkün olduğunu göstermek, mücadelenin en önemli parçasıdır. Tarih bunun somut örneklerini sunuyor. Önümüzde bir deneyim, bir yön var: Politeknik eğitim.

“Her öğrenenin ufkunu, zihnini, hafızasını temel gerçekler bilgisiyle donatmalı, geliştirmeli ve mükemmelleştirmeliyiz” diyen Nadejda Krupskaya, politeknik eğitimin özünü bu cümlede somutlar. Politeknik, yani çok yönlü teknik ve beceri, Sovyetler Birliği’nde eğitimin temel ilkelerinden biriydi. Politeknik eğitim, insanın zihinsel ve bedensel etkinliğini bir bütün olarak ele aldı, teori ile pratiği aynı süreç içinde birleştirmeyi amaçladı. Ücretsiz ve bilimsel eğitimin bir hak olarak tanındığı Sovyetler Birliği’nde, politeknik eğitimle köylü çocuklarından, düşünen, üreten ve dünyayı kavrayan insanlar yarattı. Altın bilezik arıyor isek buraya bakmalıyız. Vasıflı, özgüvenli üretici bir insan sermaye için değil emek için düşünen bir sistemde ortaya çıkar. Bir çelik fabrikasında dökümcü olan Yuri Gagarin’i uzaya çıkan ilk insan yapan şey budur. Tekstil işçisi Valentina Tereşkova’nın fabrikadan uzaya uzanan yolculuğu da aynı sistemin sonucudur.

Politeknik eğitim, her ne kadar ilk kez Sovyetler Birliği deneyiminde somutlanmış olsa da, köklerini Marx ve Engels’de buluruz. Marx ve Engels eğitimin sınıfsal yapısı nedeniyle, kapitalist toplumda bilgiye erişimin parçalı, eşitsiz ve işbölümüne bağımlı biçimde örgütlendiğini vurgular. Politeknik eğitim ise diyalektik materyalizmin ışığında teori ile pratiğin birliğinde kurulur. Eğitim üretimle, yaşamla ve toplumsal süreçlerle canlı bir ilişki içinde şekillenir. Eğitim dersliklerle sınırlı kalmaz, atölyeler, fabrikalar ve farklı üretim alanları da onun ayrılmaz parçası olur. Bu yönüyle politeknik eğitim insanın çok yönlü gelişimini esas alan, üretimle bilgi arasındaki bağı yeniden kuran tarihsel bir müdahale olarak anlam kazanır.

Politeknik eğitimde kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkar. Burada insan makinanın basit bir uzantısı değil, belirli bir işi yaparken yaptığı işi kavrayan, ürettiğiyle bağ kuran bir öznedir. Yabancılaşmayı derinleştiren değil onu aşındıran bir hat açar. Öğrenmek ile yapmak, düşünmek ile üretmek aynı sürecin parçalarıdır. Öğrenciler erken yaşlardan itibaren el becerileriyle tanışır, ilerleyen aşamalarda teknik bilgi edinir ve üretim süreçlerinde yer alarak deneyim kazanır. Bu bütünlük, insanın hem düşünsel hem teknik hem de yaratıcı kapasitesini birlikte geliştirir.

Amaç insanı tek bir beceriye sıkıştırmak değil bütünlüklü bir gelişim hattı açmaktır. Politeknik eğitimde öğrenciler üretim süreçlerinin bütününü kavrar, kullanılan araçları, teknikleri ve bu süreçlerin gelişimini öğrenirler. “Nasıl yapılır” sorusunun yanı sıra “neden böyle yapılır” ve “nasıl geliştirilebilir” sorularına da yanıt ararlar. Böylece bilgi, ezberlenen bir içerik olmaktan çıkar, düşünmenin ve üretmenin aracı haline gelir. Bilginin ilgili makinanın kullanım kılavuzundan edinilmediği ama üretim ve yeniden üretim süreçlerinin gerekliliklerine göre birlikte üretildiği bir zemin kuruludur. Öğrenciye hazır bilgiler sunmak yerine, araştırma, inceleme ve çözümleme yolları açılır. Üretimin teknik yönleriyle birlikte tarihsel gelişimi ve toplumsal anlamı da öğrenme sürecine dahil edilir.

Sonuç olarak, aslolan eğitimin kimin için ve ne için örgütlendiğidir. Politeknik eğitimde amaç dar bir meslek öğretmek değil, insanı çok yönlü geliştirmektir. Üretim süreçlerine katılan çocuklar üretimde kendilerini, becerilerini geliştirirler. Bugün MESEM’lerde kurulan ilişki ise bunun tam tersidir. Eğitim pedagojik bir süreç olmaktan çıkar, ucuz emek teminine indirgenir. Politeknik ile MESEM arasındaki fark tam da burada belirginleşir: Biri insanı merkeze alır diğeri sermayeyi. Bu yüzden politeknik eğitimin beslendiği kaynaklara yönelmek, o birikimi yeniden hatırlamak ve kurucu damarlarıyla buluşmak bugün her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaç.

Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.  

Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -28 Nisan 2026-

Akaryakıtta tabela değişimi: Benzin ve motorine zam geldi 

Ortadoğu’daki gerilim ve Hürmüz Boğazı üzerinden petrol arzına ilişkin endişeler akaryakıt fiyatlarını yukarı çekti. Benzin ve motorine gece yarısından itibaren zam geldi. Motorinde 2,28 TL, benzinde 0,95 TL artış yaşanırken, büyükşehirlerde litre fiyatları yeniden yükselişe geçti.

Benzin ve motorin fiyatlarındaki dalgalı seyir sürüyor. Petrol fiyatlarındaki yükselişin ardından benzin ve motorinin litre fiyatına zam geldi. Ortadoğu'daki savaş gerilimi ve Hürmüz Boğazı'nın kapalı olmasından dolayı petrol sevkiyatlarının gerçekleşmemesi gibi nedenler petrolü yükseltiyor. Benzin ve motorin fiyatlarına peş peşe zam ve indirim geliyor.T24'te yer alan habere göre, motorinin litre fiyatına gece yarısından itibaren geçerli olmak üzere 2,28 lira, benzine ise 0,95 lira zam geldi. Böylece İstanbul'da motorinin litresi 71,66 liraya, Ankara'da 72,70 liraya, İzmir'de 73,08 liraya, Doğu illerinde 74,48 liraya yükseldi. Benzin ise İstanbul'da 63,77 liraya, Ankara'da 64,68 liraya, İzmir'de 64,96 liraya, doğu illerinde ise 66,30 liraya yükseldi.

***

Faili meçhuller -Hüseyin Aygün- 

Gülistan Doku dosyasının açılması ve bazı tutuklamaları, Adalet Bakanlığı bünyesinde 24 Nisan 2026 günü "Faili Meçhuller Araştırma Dairesi Başkanlığı"nın kurulması izlemiştir. Türkiye, "faili meçhul cinayetler"den çok çekmiştir. Bu cinayetlerin bir kısmı, kamuoyunda "gözaltında kayıplar" olarak bilinmektedir.

Bunlar, çeşitli sebeplerle resmi yetkililerce gözaltına alınmış ve bir daha kendilerinden haber alınamamış vatandaşlardır. Bunların önemli bir kısmı, özellikle Bolu Komando Tugayı'nın operasyon icra ettiği 1994 yılı içerisinde gerçekleşmiştir.

Bu cinayetlerin faillerinin devlet görevlileri ya da devlet görevlileriyle bağlantılı paramiliter unsurlar olduğu bilinmektedir. Bu cinayetlerin failleri, 1990'lardan bu yana soruşturulmamış, haklarında dava açılmamış ve yargılanmamışlardır.

2014 yılında başlayan ve kamuoyunda "JİTEM davaları" olarak bilinen davalarda da failler, "dava zamanaşımı süresinin dolduğu" yorumu sonucu "cezasızlık zırhı"na büründürülmüş; davalar birer birer düşürülerek, tüm dosyalar bir kere daha kapatılmıştır. Bu sebeple, söz konusu davalar zincirine, "yüzleşme davaları" diyemeyiz.

Bu davalardan önemli bir dosya, Ayten Öztürk'ün kamuoyunda "Yeşil" kod adıyla bilinen Mahmut Yıldırım ve ekibi tarafından çalıştığı işyerinden kaçırılması, bir kaç gün sonra işkenceyle öldürülmesi ve cesedinin Elazığ Kimsesizler Mezarlığı'na atılması olayıdır. Mehmet Ağar da bu dosyanın sanıkları arasındadır.

Bu cinayetten ötürü, "Yeşil ve diğer cinayet failleri" hakkında 2015 yılında Ankara'da 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde kamu davası açılmışsa da, dosya "dava zamanaşımının sona erdiği" kararı temelinde 2022 yılında düşürülmüştür.

Yalnızca 1990'larda değil, 2000'li yıllarda işlenmiş ve üzeri örtülmüş başka bir dizi faili meçhul dosyası daha vardır. Bunlar, soruşturma dosyaları derdest ya da faillerinin halen aranmaya devam edildiği "devlet cinayetleri"dir.

Bunları sıralamak gerekirse, Ayten Öztürk (Faili Meçhul cinayet, 1992, Takipsizlik Kararı verildi), Nazım Gülmez (Gözaltında kayıp, 1994, Takipsizlik Kararı verildi), Hıdır Işık (Gözaltında kayıp), Hatun Işık (Gözaltında kayıp), Yeter Işık (Gözaltında kayıp), Elif Işık (Gözaltında kayıp), Düzali Serin (Gözaltında kayıp) Gülüzar Serin (Gözaltında kayıp), Dilek Serin (Gözaltında kayıp), Ali Işık (Faili Meçhul, 1994, Takipsizlik Kararı verildi), İmam Boztaş (2004, Takipsizlik Kararı verildi), Hasan Şahin (2004, Takipsizlik Kararı verildi), Bülent Karataş (2007, Faili meçhul, Takipsizlik Kararı verildi), Mesut İlkbahar (2016, Faili Meçhul, Dosya açık), Ersin Demir (2016, Faili Meçhul, Dosya açık), Ercan Güneş (2017, Faili Meçhul, Dosya açık).

Mevcut "dava atağı"nın, siyasi sebeplerle -MHP'nin içini dizayn, Soylu ve ekibine gözdağı, Gürlek'in bozulan imajını tamir vd.) olup olmadığı belirsizdir. Ancak "faili meçhuller"i çözmek isteyen bir siyasi iradenin yukarıda tek tek belirttiğim dosyalarla işe başlaması hayırlı olacaktır.

Failleri asker, jandarma, özel harekatçı vd. resmi devlet görevlileri olan yukarıdaki dosyaların bir kısmı açıktır. Yani soruşturması (cumhuriyet başsavcılıkları veya Anayasa Mahkemesi önünde) devam etmektedir. İşe bunlardan başlanabilir.

/././

Kır emekçilerinin 1 Mayıs’ı -Özge Güneş- 

Tarımsal üretim, üreticinin kendi toprağı üzerindeki söz hakkını giderek yitirdiği, ekonomik ve siyasal bir kuşatma altında sıkıştığı bir süreçten geçiyor. Toprakla kurulan bağın, ondan geçinmenin ve onu savunmanın değersizleştirildiği bu dönemde üreticinin bağımsız hareket etme imkânı ortadan kalkıyor. Yerini borç ilişkileri, sözleşmeli bağımlılık ve piyasa baskısı alıyor. Bu dönüşüm, aynı zamanda toplumsal bir çözülmeyi de beraberinde getiriyor. Bu sebeple 1 Mayıs’ı, işçinin ve emekçinin bayramını karşılarken kırsalın içinde bulunduğu derin krizi, kır emekçilerinin durumunu görmek gerekiyor.

Kırsalda ter döken milyonlar için 1 Mayıs, üretim araçlarından, topraktan koparılma, şirketlerin emrinde güvencesizleşme, fabrikalarda, madenlerde ağır koşullarda köleleşme ya da kentlerde büyüyen işsizler ordusuna katılma tehdidine karşı bir duruş anlamına geliyor. Bugün maden işçilerinin yürüttüğü mücadeleler de bu kopuşun nereye vardığını gösteriyor. Doruk Madencilik işçilerinin hakları için sürdürdüğü direniş, kırsaldan koparılan emeğin ne denli ağır koşullara mahkûm edildiğinin somut örneklerinden biri.

Tarımsal emeğin en yakıcı sorunlarından biri, üreticinin bağımsızlığını kaybedip borç ve piyasa ilişkilerine bağımlı hale gelmesi. Bir zamanlar kendi üretim kararlarını verebilen, sınırlı da olsa kamu destekleriyle ayakta kalabilen üretici profili artık yok. Şimdi girdi maliyetlerini karşılamak için sürekli borçlanan, daha ürün tarladayken kazancını bankalara ya da tedarikçilere kaptıran bir emekçi var. Mazot, gübre, yem ve enerji fiyatlarındaki artış emeğin değerini hızla eritiyor. Üretici ne fiyatı belirleyebiliyor ne de maliyet ile satış fiyatı arasındaki açılan makası kapatabiliyor. Bugün milyonlarca üretici bankalara ve kooperatiflere borçlu. Bunlara desteklerin yetersizliği, geç ödenmesi de eklenince üretim, ancak borçlanabilenlerin faydalanabildiği bir faaliyet haline geliyor.

***

Şirketlerin tarım üzerindeki belirleyiciliği arttıkça emeğin niteliği de dönüşüyor. Sözleşmeli üretim modelleri ve tekelleşmiş alım yapıları, üreticiyi kendi toprağında karar alma gücü sınırlanmış bir işçiye çeviriyor. Dahası, tütün, çay ve fındık gibi ürünlerde yaşanan daralma, aynı zamanda kuşaklar boyunca birikmiş üretim bilgisinin ve kültürünün çözülmesi anlamına geliyor.

Ekolojik kriz bu baskıyı daha da ağırlaştırıyor. İklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık, ani hava olayları ve verim kayıpları zaten kırılgan olan üreticiyi daha da zorluyor. Tarım arazilerinin enerji ve sanayi projelerine açılması, mera alanlarının daralması ve su kaynaklarının gaspı gibi durumlar üretimin maddi zeminini de aşındırıyor.

Ancak bunlar kır emekçilerinin yaşadığı sorunların yalnızca bir bölümü. Kırsalda kadın emeğinin görünmezliği başlı başına bir eşitsizlik alanı. Tarımsal üretim giderek kadın emeğine daha fazla dayanmasına rağmen bu çoğu zaman kayıt altına alınmıyor, sosyal güvenceye erişemiyor ve karşılığı verilmiyor. Emeklilik hakkı, sağlık güvencesi ve çocuk bakımına erişim gibi temel ihtiyaçlar kırsalda yaşayanlar için hâlâ önemli eksiklikler. Mevsimlik işçi ailelerinin barınma koşulları, temiz suya ve sağlığa erişimi, çocukların eğitimden kopması gibi sorunlar yıllardır çözümsüz kalıyor. Bu ailelerle birlikte çalışan çocukların maruz kaldığı çocuk işçiliği ise hem bugünü hem geleceği etkileyen ağır bir gerçeklik olarak varlığını sürdürüyor.

Kır emekçileri ne tek tip ne de bu sorunları bunlardan ibaret… ancak bu başlıklar bile kırsaldaki eşitsizliğin derinliğini göstermeye yetiyor.

***

Çiftçi, neyi çekeceğine ve ürününe ne kadar değer biçeceğine karar veremediği ölçüde, emeği üzerindeki kontrolünü de yitirmektedir. Bu durum, tarımsal emeğin sendikal haklardan ve sosyal güvenceden yoksun, en savunmasız emek biçimlerinden biri haline gelmesine neden olmaktadır. Kır emekçilerinin karşı karşıya olduğu bu sorunlar sadece onların geçim sorunu olarak anlaşılmamalı. Bunlar toplumun tamamının sağlıklı ve erişilebilir gıdaya ulaşma hakkını doğrudan etkiliyor.

Kırsalda yükselen her itiraz, aslında onurlu bir yaşam talebinin, emeğin ve üretim iradesinin savunusudur. 1 Mayıs, tarlada ter dökenlerin, emeği banka faizlerine ve şirket karlarına kurban edilenlerin mücadele günüdür. Toprağın ve onu işleyenlerin kurtuluşu, emeğin birleşik mücadelesinden ve üreticinin kendi kaderini eline almasından geçiyor.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -27 Nisan 2026-

Kara (harekâtı) göründü!-Akdoğan Özkan- 

'2003 Irak İşgali’nden bu yana bölgeye en büyük yığınağı yapan ABD ordusunun bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içerebilecek yeni bir evresinin eşiğinde olduğumuza ve dünya enerji denkleminin yeniden yazılabileceğine işaret ediyor.

İki hafta kadar önce bu köşede kaleme aldığım “İran Savaşı asıl şimdi mi başlıyor” başlıklı yazımda, İran Savaşı’nda Trump tarafından ilan edilmiş ateşkesin, kontrolden çıkma noktasına ramak kalmış küresel piyasaların elektriğini bir süreliğine alıp rahatlatmak ve Hürmüz’ün ve/veya İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun kontrolünü hedefleyen kapsamlı kara operasyonları için de ihtiyaç duyulan yığınağı artırıp zaman kazanmak amacıyla zorunlu ve geçici bir durak olarak kurgulamış olma ihtimalinin yüksekliğinden söz etmiş ve şu tip senaryolardan en az birinin yakın zamanda yürürlüğe konulabileceğini dile getirmiştim:

ABD & İsrail’in olası hedefleri

  • İran'ın petrol ihracatının tahmini yüzde 90'ını karşılayan Harg Adası'nın ele geçirilmesi veya abluka altına alınması;
  • Küresel petrol arzının yüzde 20’sinin aktığı Hürmüz Boğazı'nın İran kontrolünden çıkarılmasına dönük olarak İran kıyı şeridinin temizlenmesi;
  • İran'ın Natanz, Fordov ve İsfahan nükleer teknoloji merkezleri gibi kilit tesislerini hedef alan operasyonların düzenlenmesi ya da, daha spesifik olarak söylersek, İran'a ait yüzde 60 oranında zenginleştirildiği ileri sürülen ve 440 kg ağırlığında olduğu tahmin edilen uranyumun ABD güçlerince “güvence altına alınması”, yani açıkça sahibinden çalınması.

ABD’nin yukarıda sıraladığımız senaryolardan en az birini yürürlüğe koyabilmesi ve kapsamlı kara harekâtları gerçekleştirebilmesi için ihtiyaç duyduğu askeri yığınağını tamamlama noktasına geldiğine tanık oluyoruz. CENTCOM’dan aktarılan bilgiler ve paylaşılan görüntüler ABD Donanması’na ait üç uçak gemisi saldırı grubunun da CENTCOM bölgesinde olduğunu ve abluka faaliyetini desteklediklerini teyit ediyor. USS Gerald R. Ford 304 gündür bölgede. USS Abraham Lincoln 91 gündür bölgede. USS George H.W. Bush ise 4 gündür.

Bir diğer deyişle, bu üç uçak gemisi 2003 Irak işgali öncesindeki hazırlık sürecinden bu yana ilk kez Orta Doğu'da eş zamanlı olarak faaliyet gösteriyor. Sayıları 200’ü aşan sayıda uçak, 12 savaş gemisi ve 3 uçak gemisi (USS Abraham Lincoln, USS Gerald R. Ford, USS George H.W. Bush) 15 bin denizci ve deniz piyadesi ile birlikte ABD’nin Orta Doğu sularındaki Irak Savaşı'ndan bu yana en büyük yığınağını gerçekleştirmiş durumda.

Aynı şekilde, İsrail’in Ben Gurion Havalimanı, bugünlerde Amerikan ordusuna ait KC-135 ve KC-46A tipi tanker uçaklardan geçilmiyor. Sayıları son günlerde giderek artan bu onlarca havadan yakıt ikmal uçağı kendilerine görev verilmesini bekliyorlar. Bu arada, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Amerikalılara topraklarında önemli miktarda hava kuvvetleri birlikleri konuşlandırma izni verdiği bildirilirken, bölgeye ilave ekipman taşıyan ABD Hava Kuvvetleri’ne ait çok sayıda nakliye uçağının Orta Doğu'ya doğru yola çıktığı görülüyor.

ABD ordusunun bölgedeki bu güçlendirilmiş kinetik omurgası, İran savaşının kara harekâtı da içeren yeni bir fazının eşiğinde olduğumuzun en temel göstergesi. Tüm göstergeler, Pentagon’un İsrail ile birlikte İran’a karşı yeni bir saldırı hazırlığını tamamlamış olduğunu gösteriyor.

İran’ın hedefleri

Öte yandan, İran Devlet Televizyonu, çatışmaların yeniden başlaması halinde hedef alınacak yeni enerji tesislerinin bir listesini yayınladı. Liste’de Körfez monarşilerindeki şu kritik noktaların yer aldığı dikkati çekiyor:

- Savaştan önce dünyanın en büyük LNG ihracatçısı konumunda olan Katar'ın, küresel enerji güvenliği açısından kritik rol oynayan ve geçen ay vurulduğunda doğal gaz fiyatlarında yüzde 40'a varan artışlara neden olan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) üretim tesisi Ras Laffan.

- Birleşik Arap Emirlikleri'nin kuzeybatısındaki Das ve Zirku Adaları ile açık deniz petrol ve doğal gazı için önemli merkezler.

- Suudi Arabistan'ın enerji altyapısının “incileri” olarak kabul edilen Abkaik, Sefaniya ve Kureyş gibi kritik petrol tesisleri. Yaklaşık 7 milyon varil/gün işleme kapasitesine sahip, dünyanın en büyük petrol işleme ve stabilizasyon tesisleri olan Abkaik ve Kureyş'e Eylül 2019'da da koordineli insansız hava aracı/füze saldırıları düzenlenmiş; bu saldırılar sonucunda küresel petrol üretiminin yüzde 5'inden fazlasını temsil eden günlük 5,7 milyon varillik bir arz düşüşü yaşanmıştı. Ülkenin ikinci büyük petrol sahasını içeren ve 2019 saldırılarında Abkaik ile birlikte hedef alınan büyük petrol kompleksi Sefaniya de, Suudi Arabistan’ın kritik altyapısının önemli bir bileşeni olarak kabul ediliyor.

- Dünyanın en büyük bitümlü şeyl yatağı olarak bilinen Kuveyt'teki Burgan petrol sahası.

Silahlar daha sert konuşabilir

Özetle, şimdi silahların yeniden ve daha sert bir biçimde konuşacağı; hem Körfez petrolünün akışının değişimiyle hem de dünya enerji denkleminin yeniden yazılmasıyla sonuçlanma potansiyeline sahip bir çatışmanın eşiğinde gibiyiz. Şu ana kadarki aksiyonun küresel yansımalarına baktığımızda, Avrupa, Körfez ve Rusya'dan uzaklaşırken ABD’ye olan bağımlılığı artıyor. Asya ise, özellikle Çin ve Japonya ile, yeni akışın gerçek çekim merkezi haline gelmiş durumda.

Bu arada, benzin fiyatları açısından bakıldığında, İran Savaşı’nın başladığı 28 Şubat’tan bu yana fiyat artışlarının en yoğun olduğu ülkelerin, yüksek rezerv tutmayan Güneydoğu Asya ülkeleri olduğu görülüyor. Benzin fiyatları Kanada’da yüzde 28, ABD’de yüzde 35 artarken, Laos’ta yüzde 45, Malezya’da yüzde 68, Filipinler’de yüzde 72, Myanmar’da ise yüzde 101’in üzerinde artmış durumda.

Rafineriler alev alev

Öte yandan, dünya genelinde petrol rafinerileri ile enerji santrallarında küresel enerji denkleminin yeniden yazılmasına katkı (!) anlamında değerlendirebileceğimiz esrarengiz birtakım patlamalar meydana geliyor, yangınlar çıkıyor. Rafineriler alev alev yanarken, “Bütün bunlar belirli bir plan dahilinde yürütülen sabotaj eylemleri olabilir mi?” sorusu da akla geliyor. Bakın son haftalarda çok az bir kısmı bölgesel çatışmalar kapsamında görülebilecek neler oldu:

2-3 Nisan’da Kuveyt’in Mina el Ahmedi rafinerisi bir dron saldırısı sonucu vurulunca yangın çıktı ve tesis hasar gördü.

5 Nisan’da Çin’in doğusunda önemli bir endüstriyel merkez olan Jinan’daki bir kimya endüstrisi tesisinde büyük bir patlama meydana geldi.

9 Nisan’da Meksika’nın 20 milyar dolarlık yatırımla inşa edilen amiral gemisi enerji tesisi konumundaki Dos Bocas Rafinerisi’nde yangın çıktı. Günlük 340 bin varil işleme kapasitesiyle ülkenin en büyük rafinerilerinden biri olan Dos Bocas’ta daha önce de 17 Mart’ta benzer bir kâbus yaşanmıştı.

13-14 Nisan’da Hindistan’ın Chhattisgarh eyaletinde bulunan Vedanta şirketine ait Singhitarai enerji santralinde patlama meydana geldi ve 20’nin üzerinde insan hayatını kaybetti.

15-16 Nisan’da Avustralya’nın günde 120.000 varile kadar petrol işleme kapasitesine sahip Geolong rafinerisinin kritik ünitelerinde büyük yangınlar çıktı.

16 Nisan’da Pakistan’ın kuzeybatısındaki Pahtunhva eyaletine bağlı Haripur bölgesindeki Hattar Sanayi Bölgesi'nde gaz botu hattında meydana gelen patlama 8 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.

16 ve 19 Nisan’da Rusya’nın Krasnodar bölgesinde bulunan ve ülkenin Karadeniz kıyısındaki tek rafinerisi olarak bilinen Tuapse rafinerisinin rezervuar alanına dron saldırıları akabinde yangın çıktı.

18 Nisan’da ABD’nin Seattle kentinin kuzeyindeki BP Cherry Point rafinerisinde dört kişinin yaralandığı bir patlama meydana geldi.

20 Nisan’da Hindistan'ın Racastan eyaletinin Balotra bölgesinde yer alan, Hindustan Petroleum Corporation Limited’e (HPCL) ait Pachapadra rafinerisinde büyük bir yangın çıktı.

20 Nisan’da Romanya'nın Bükreş Batı Enerji Santrali'nde meydana gelen patlamanın ardından CET Vest tesisindeki 3 trafo alev aldı.

22 Nisan’da Irak’ın Erbil kentindeki Lanaz Petrol Rafinerisi'nin depolarında bir İHA saldırısı sonrası yangın çıktı.

25 Nisan’da Vietnam Hanoy’daki bir petrol depolama tesisinde meydana gelen bir patlamanın akabinde yangın çıktı.

Bütün bunlar, belirli bir plan dahilinde ve İran Savaşı’na paralel sayılabilecek bir hatta, hibrit savaş yöntemleri çerçevesinde yürütülen sabotaj eylemleri olmasa bile, küresel enerji haritasını bozmak ya da yeniden şekillendirmek isteyen kimi güçlerin kaotik planlarına destek verebilecek bir içerik taşımıyor da değil. Ama tabii şu aralar neyin ne olduğunu tam olarak anlamak için biraz zamana sıklıkla gereksinim duyuluyor.

Umalım ki, tüm bu kaotik manzara içinde yürünen barış karası olur!

/././

Gelişmişler liginde "pahalı" bir ortaklık: Türkiye’nin vergi takozu çıkmazı -Murat Batı- 

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir.

OECD’nin yeni yayımlanan 2026 "Ücretlerin Vergilendirilmesi" raporu, Türkiye’yi vergi yükü söz konusu olduğunda yine o meşhur "gelişmiş ülkeler ligine" dahil etti; ancak bu zirve ortaklığı, çalışanların cüzdanı için pek de şampiyonluk tadı vermiyor. Kağıt üzerinde dev ekonomilerle benzer vergi oranlarına sahip olsak da bu tablonun ardında yatan gerçekler, "gelişmiş" bir sistemden ziyade, hem çalışanı hem de işvereni aynı anda sıkıştıran bir yapıyı işaret ediyor.

2025 yılı verilerine göre, Türkiye’de ortalama bir ücretlinin vergi takozu yüzde 40,3 olarak kaydedilirken, OECD ortalaması yüzde 35,1 seviyesinde kaldı. İşverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki bu makasın OECD ortalamasından 5,2 puan daha geniş olması, emeğin maliyetini yukarı çekerken çalışanın reel gelirini baltalıyor. Yani Türkiye, vergi yükü sıralamasında en üst gruba yakın konumuyla "zenginler kulübüyle" yarışsa da bu yükün yarattığı tahribat yerel ölçekte çok daha sert hissediliyor.

İşte asıl kontrast tam bu noktada, yani "yükün karşılığında ne alındığı" sorusunda gizli. Belçika ve Almanya gibi listenin en tepesindeki ülkeler çok daha yüksek vergi takozu oranlarına sahip olsalar da bu yükün karşılığında vatandaşa sunulan güçlü sosyal devlet hizmetleri ve yüksek satın alma gücü bir denge oluşturuyor. Türkiye’de ise satın alma gücünün düşüklüğü ve kamusal hizmet kapsamındaki farklılıklar, benzer vergi oranlarını bile çalışanlar için OECD ortalamasının çok üzerinde, taşınması güç bir ağırlığa dönüştürüyor.

Vergi takozu; işverenin katlandığı toplam maliyet ile çalışanın eline geçen net ücret arasındaki farkın toplam maliyete oranıdır. Bu yapının üç temel bileşeni vardır: gelir ve damga vergisi, çalışanın ödediği sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası primleri ile işverenin ödediği primler. Türkiye’deki vergi takozu oranının yüksekliğini anlamak için bu bileşenlerin dağılımına bakmak gerekir.

Türkiye’de toplam yük içinde özellikle işveren primlerinin önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Gelir vergisi ise artan oranlı yapısı nedeniyle gelir seviyesine göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle tek bir oran üzerinden değerlendirme yapmak her zaman sağlıklı sonuç vermemektedir

Bununla birlikte Türkiye’de sistemin yalnızca gelir vergisi üzerinden değil, ağırlıklı olarak sosyal güvenlik primleri üzerinden yük oluşturduğu söylenebilir. Bu durum Türkiye’yi birçok OECD ülkesinden ayrıştıran temel özelliklerden biridir.

Mevcut durumu daha iyi anlamak için diğer ülke uygulamalarına bakmak yararlı olacaktır.

Ülke karşılaştırmaları

Karşılaştırma yapmak tabloyu daha net gösterecektir.

Şöyle ki Danimarka’da vergi takozu Türkiye’ye yakın seviyede, ancak neredeyse tamamen gelir vergisinden oluşuyor. Sosyal güvenlik primleri yok denecek kadar düşük. Yani Danimarka’da yük, vergi üzerine kurgulanmışken; Türkiye’de prim + vergi üzerine yüklenilmiş durumdadır.

ABD’de vergi takozu yaklaşık yüzde 30 seviyesinde. Hem gelir vergisi hem de sosyal güvenlik primleri OECD ortalamasına kıyasla daha düşük tutuluyor.

İsviçre’de ise bu oran yüzde 23’e kadar geriliyor. Bu ülkelerde ortak uygulama: ücret üzerindeki toplam yükü düşük tutmak ve sosyal güvenlik sistemini yalnızca ücretler üzerinden finanse etmemek.

Japonya’da tablo daha dengeli. Vergi takozu yüzde 33,1. Gelir vergisi görece düşük, buna karşılık sosyal güvenlik primleri orta düzeyde. Ancak toplam yük, yine de Türkiye’nin altında kalıyor. Bunun nedeni yalnızca oranlar değil, vergi sisteminin daha düşük artan oranlı yapısı ve vergi kredisi denilen indirim yani destek mekanizmalarının varlığının etkinliği.

Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerde ise yalnızca oranlara bakmak yanıltıcı olur. Bu ülkelerde vergi kredileri, gelir düzeyine göre değişen indirimler ve özellikle ailelere yönelik nakit transferler, efektif vergi yükünü aşağı çekiyor. OECD raporunun da ortaya koyduğu gibi, vergi takozunu belirleyen yalnızca alınan vergiler değil, aynı zamanda verilen desteklerin fazlalığıdır. Türkiye’de ise bu tür mekanizmalar oldukça sınırlı. Örneğin başta Avusturya olmak üzere birçok OECD ülkesinde traffic (commuting) tax credit yani işe gidip gelen ücretlilere yol vergi indirimi uygulanmakta. Bu da vergi takozunu aşağıya çekebilmektedir.

İsrail de benzer bir örnek sunuyor. Vergi takozu yüzde 26,1 seviyesinde. Bunun arkasında düşük gelir gruplarına yönelik yaygın vergi kredileri ve destekler bulunuyor. Yani sistem yalnızca vergi toplamakla kalmıyor, aynı zamanda etkin bir geri dağıtım mekanizması kuruyor.

Öte yandan OECD’nin en üst seviyesinde yer alan Belçika ve Almanya’da vergi takozu çok daha yüksek. Bu ülkelerde hem gelir vergisi oranları hem de sosyal güvenlik primleri oldukça yüksek seviyede. Ancak bu yükün karşılığında güçlü bir sosyal devlet yapısı var. Emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi sistemler büyük ölçüde ücretler üzerinden finanse ediliyor. Türkiye ile aradaki temel fark da burada ortaya çıkıyor. Benzer oranlar söz konusu olsa bile, bu yükün karşılığında sağlanan kamusal hizmetlerin kapsamı farklı.

Türkiye’de önemli bir sorun: Vergi dilimlerinin enflasyon oranında güncellenmemesi

Ücretler enflasyon nedeniyle nominal olarak artsa da vergi dilimleri aynı hızda güncellenmediğinde çalışanlar farkında olmadan daha üst vergi dilimlerine geçmektedir. Bu durum, reel gelirlerinde anlamlı bir artış olmaksızın daha yüksek oranda vergi ödemeleri sonucunu doğurur. OECD raporlarında birçok ülke için vurgulanan bu etki, Türkiye’de yüksek enflasyon nedeniyle çok daha belirgin ve sert hissedilmektedir.

2022 yılından bu yana uygulanan asgari ücrete kadar gelir ve damga vergisi istisnası, başlangıçta vergi yükünü azaltıcı bir işlev görmüştür. Ancak ücretler arttıkça bu etkinin zayıfladığı görülmektedir. Belirli bir gelir seviyesinin aşılmasıyla birlikte çalışanlar hızla üst vergi dilimlerine girmekte ve toplam vergi yükü artmaktadır. Üstelik söz konusu istisna yalnızca gelir ve damga vergileri açısından geçerli olup sosyal güvenlik primlerini kapsamamaktadır. Bu nedenle ücretin bir kısmı vergiden istisna olsa bile prim yükü tam olarak devam etmektedir.

Türkiye’de vergi takozunu yükselten temel unsurlardan biri de gelir vergisi dilimlerinin enflasyona karşı yeterince güncellenmemesidir. Vergi oranları nominal olarak değişmese dahi, artan ücretler nedeniyle fiili vergi yükü artmaktadır. Literatürde fiscal drag veya OECD’nin raporunda kullanılan ifadeyle bracket creep olarak tanımlanan bu durum, vergi sisteminin enflasyon karşısında bireyleri otomatik olarak daha yüksek dilimlere taşıması anlamına gelir.

OECD verilerine göre Türkiye vergi takozu açısından en üst sıralarda yer almamakla birlikte ortalamanın üzerinde ve üst gruba yakın bir konumdadır. Ancak bu oran tek başına yeterli bir değerlendirme ölçütü değildir. Çünkü vergi yükünün hangi gelir düzeyi üzerinde oluştuğu da en az oran kadar belirleyicidir.

Türkiye’de ücretlerin satın alma gücü OECD ortalamasının oldukça altındadır. Bu nedenle benzer oranlara sahip bir vergi takozu bile çalışanlar açısından çok daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Sorun yalnızca vergi oranlarının düzeyi değil, aynı zamanda bu yükün düşük gelir seviyeleri üzerinde yoğunlaşmasıdır.

Görüldüğü üzere vergi takozunu belirleyen üç temel unsur öne çıkmaktadır: sosyal güvenlik primlerinin ağırlığı, enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri ve ücret artışlarının çalışanları otomatik olarak daha yüksek vergi dilimlerine taşıması. Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, işverenin katlandığı maliyet ile çalışanın eline geçen net gelir arasındaki fark giderek açılmaktadır.

Sonuç olarak

Türkiye’de vergi takozu yalnızca yüksekliği nedeniyle değil, büyük ölçüde sosyal güvenlik primlerine dayanması ve enflasyon karşısında güncellenmeyen vergi dilimleri sebebiyle sorunlu bir yapıya sahiptir. Ücretler artsa bile çalışanlar daha yüksek vergi dilimlerine sürüklenmekte, net gelir ile toplam işveren maliyeti arasındaki makas giderek genişlemektedir. Bu artış çoğu zaman açık bir politika tercihinden ziyade sistemin kendi işleyişi içinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Daha teknik bir ifadeyle bu durum, Hazine açısından gelirleri otomatik olarak artıran bir mekanizma, yani bir tür otomatik stabilizatör etkisi yaratmaktadır.

En nihayetinde Türkiye’nin OECD sıralamasındaki konumunu belirleyen temel faktörler yüksek sosyal güvenlik primleri ve enflasyon karşısında eriyen vergi dilimleridir. Buna karşılık daha düşük vergi takozuna sahip ülkelerde vergi kredileriyle yük hafifletilmekte, sosyal güvenlik daha dengeli yapılandırılmakta ve en önemlisi enflasyon kontrol altında tutulmaktadır.

/././

Faili meçhuller ve Beyaz Toroslar-Fikret İldiz- 

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar… Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır? Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak?

Acaba siyaset; kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına geçiş midir?  

Faili meçhuller ve dosyaları….

Faili meçhul siyasal cinayetler….

Hangilerinden söz ediliyor acaba?

Her ikisi de şiddette dayanır, failleri vardır ama yoktur, bulunamazlar.  

Hangisi?

Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hiçe sayılmaya başlandığı zaman şiddetin düzeni başlar. Demokrasi ve hukuk yok olur. Tarih, kaçınılmazlık ve sonsuzlukları yazar. 

Amerikalı tarihçi Timoty Snyder’e  göre; kaçınılmazlık politikaları başlar ve geçmişe bakmanın en eski yolu “sonsuzluk politikası” olur.  

Ne demektir? Bu politikalar nedir ve neye yarar?

Her iki politikayla tarihi gerçekleri gizleyebilirsiniz.

Her iki politikada tarihi gerçekleri gizleme eğilimi vardır. Bu eğilim toplumda “mağduriyetlerle yaşama alışkanlığı” ve unutma  yaratır.  

Siyaset, insanları gerçeklerin tartışılmasından uzaklaştırılır. Hafıza silinir.

Hep kriz vardır ve kalıcıdır. Siyasete göre; düşman, kapı önünde beklemektedir. Dış güçler, dış mihraklar, içimizdeki düşmanlar her gün çoğalır.

Snyder’e göre; “Şu anda karşı karşıya olduğumuz tehlike, kaçınılmazlık politikalarından sonsuzluk politikalarına doğru bir geçişten; yani saf, ama kusurlu bir demokratik cumhuriyet kategorisinden, şaşkın ve alaycı bir faşist oligarşi biçimine geçişten oluşuyor.

Ancak kaçınılmazlık politikası yaşadığı şoka karşı çok savunmasız bir halde. Alışkın olduğumuz efsane parçalanıp, zaman ortak bir biçimde akmadığında deneyimlerimizi organize etmenin başka bir yolunu bulmaya çabalıyoruz. En az direnç isteyen yol da bizi kaçınılmazlıktan ayırıp, doğruca sonsuzluğa götürür.

Şayet bir kez, önünde sonunda her şeyin iyi olacağına inandıysanız, şimdi de asla hiçbir şeyin iyi olmayacağına ikna edilebilirsiniz, ya da gelişimin kaçınılmaz olduğuna inandığınız için şimdiye dek hiçbir şey yapmadıysanız, tarihin kendini tekrarlayacağını düşünüp bundan sonra da hiçbir şey yapmamaya devam edebilirsiniz”[i] 

Adalet Bakanlığı’nın 2020 verilerine göre 4 milyon 226 bin 101 faili meçhul dosyasından yalnızca 7 bin 238’inin faili bulundu (13.10.2021). Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nce yayımlanan adli istatistikler, Cumhuriyet başsavcılıklarında bulunan toplam 8 milyon 995 bin 141 dosyanın yüzde 47’sinin faillerinin meçhul olduğunu gösteriyor.

Geçmişte “faili meçhuller”/“siyasi cinayetler” üzerine Rapor yazıldı.

Adıyla analım; “TBMM DYP Grup Başkanvekili ve Zonguldak Milletvekili Güneş Müftüoğlu, ANAP Grup Başkanvekili ve Kütahya Milletvekili Mustafa Kalemli, SHP Grup Başkanvekili ve İçel Milletvekili Aydın Güven Gürkan, RP Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan ve CHP Grup Başkan Vekili ve Ankara Milletvekili H. Uluç Gürkan’ın,  Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Anayasa’nın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü Maddeleri Uyarınca Bir Meclis Araştırması Açılmasına İlişkin Önergesi ve (10/90) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu”[ii] 

Komisyon, 12.10.1995 tarihli “Ülkemizin Çeşitli Yörelerinde İşlenmiş Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Konusunda Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) Raporu”, Meclis Başkanlığına sundu.[iii]   

Rapor 186 sayfa. 1000 adet basıldı. Meclis Genel Kurulunda görüşülemedi. TBMM’nin tozlu raflarında duruyor. Üzerinde “Rapor Görüşülmedi (Hükümsüz)” yazılıdır. 

Faili meçhul siyasal cinayetler Raporu sonsuzluk politikasına teslim edildi. Tozlu raflara konuldu ve sonsuza gönderildi. Kaçınılmazlık politikası gereği Rapor yok…

Faili meçhul siyasal cinayet; “siyasal düşüncesinden ötürü cinayet eylemine kurban gidenleri veya siyasal nedenden dolayı gerçekleştirilen cinayet eylemlerinin faillerinin bilinmemesi hali” olarak tanımlanmıştır. 

Sonuç olarak Komisyon  en çok zararın “hukuka” olduğunu belirtiyor. Rapor devlet hakimiyetinin kurulmasını şart görmektedir:

“…Devletin vatandaşın Anayasal hakkını tüm kuruluşları ile teminat altına aldığını göstermesi gerekmektedir. Seçilmişler kendilerinden beklenilen sorumluluk duygusuyla hareket ederek, Devletin kurumlarına hâkim olmalı Devletin içerisinde bulunduğu izlenimi komisyonumuzca tespit edilen birtakım odakların devlet içerisinden temizlenmesi ve hukuk kurallarının hâkim kılınması için otoriteyi eline almak zorundadır. Bu yapılmadığı takdirde komisyonumuzun çalışmaları sırasında karşımıza çıkan odaklar Devlete hakimiyetlerini devam ettirecekler ve hukuka aykırı davranışlarını devam ettireceklerdir.

Şu bilinmelidir ki; hukuk devletlerinde hukuk dışı hiçbir oluşumdan medet umulmaz ve ortaya çıkan her türlü hukuk dışı oluşumda fark edildiği anda ortadan kaldırılması gerekmektedir. Eğer hukuk devletinin yetkili kuruluşları hukuk dışı oluşumların faaliyetlerinin devam ettirilmesine göz yumarlarsa bundan en fazla zararlı çıkacak hukuk devletidir.”

Akılda kalsın. Unutulmasın…

05 Mart 2023 tarihinde Bursaspor-Amed Beyaz Grup futbol maçında  tribünlerde "Beyaz Toros" ve "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım pankartları açılmıştı.

Maçta çıkan olaylar ve kamuoyunda tepki çeken görsellerin stada sokulmasında ihmali görülen kamu görevlileri hakkında Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmıştı… Acaba soruşturma ne oldu?  Failleri kimler? Yoksa failleri meçhul müdür?

Bursa’da oynanan maçta pankartları açılan “Beyaz Toros” ve “Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım” Susurluk kazasının kalıntılarıdır.

Beyaz Toros aydınlatılmamış faili meçhul siyasal cinayetlerin polis aracı süsü verilmiş suç aracıdır.

Faili Meçhul Siyasal Cinayetler Meclis Araştırma Komisyonu (10/90) ve Susurluk Raporlarındaki bilgiye göre; Raporda adı geçen (Yeşil Kod“siyasal cinayetlerin” faillerindendir ve devlet tarafından kullanılmıştır.

Bir şeyler yapacak olanlar faili meçhulleri aydınlatacaklarını söylüyorlar…

Faili meçhul siyasal cinayetler ele alınacak mıdır?

Yoksa bu siyaset yoluyla kaçınılmazlıklar sonsuzluğa mı gönderilmiş olacak? 

Önce soralım; faili meçhuller neden bu kadar çok ve ne zaman, neden bu kadar çoğaldılar?

Bir yanda faili meçhuller var.

Hemen yanı başında faili meçhul siyasal cinayetler…

Ve ikisinin tam ortasında “Beyaz Toroslar...”

-----

[i] Tiranlık Üzerine. Timoty Snyder. Olvido Yayın. 4 Bası 2018.

[ii] Dönem: 19- Yasama Yılı: 5, TBMM S. Sayısı 897.

[iii] Esas No: 10/90. Sayı No: A.01.1.GEÇ/300-554

/././

Öne Çıkan Yayın

Medyanın dilsiz şeytanları! + Huzurevi müdürü yaşlıları dolandırdı + Trump ile İran’ın zaferi! BAE bırakıyor OPEC çatırdıyor -halkTV-

Medyanın dilsiz şeytanları!-Ayşenur Arslan-  Pazara gideceksiniz.. Eşiniz evin acil ihtiyaçlarını söylüyor. Bir kâğıda not ediyorsunuz: 1 ki...