CHP’nin durumu, Burcu Köksal, Böcek Ailesi ve Özkan Yalım: Neler oluyor?-Ali Ufuk Arikan-
Genel Başkan bir belediye başkanına, Burcu Köksal'a saatlerce ulaşamıyor, bunu da il başkanı duyuruyor. Üstelik tek sorun bu da değil, Özkan Yalım ve Böcek Ailesi başlıkları da CHP açısından büyük bir krize doğru sürükleniyor. Peki, gerçekten neler oluyor? Gelin düzen siyasetindeki tabloya bu üç isim üzerinden, yakından bakalım.
AKP iktidarı uzun süredir CHP yönetimini paralize etmiş durumda.
Kayyımın yolunu döşeyen mutlak butlan sopası, bu sabah dahi devam eden kesintisiz İBB operasyonları/davası ve yine AKP dolayımlı bir türlü sonlanmayan belediye başkanı istifaları.
AKP iktidarının hukuksuz operasyonlarına etkili ve kararlı bir yanıt üretme görüntüsünden uzak olan CHP yönetiminin bu süreçte elini zayıflatan en önemli başlıklardan biri parti içindeki hiziplerin hepsinin kendi yol haritasına sahip olması.
Parti içindeki bütünlük görüntüsü her yandan darbe alırken, bunun son örneği Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek başlıkları oldu. CHP bu üç başlığın üçünde de AKP’ye bedel ödetmekten çok, kendisi bedel ödemek durumunda kaldı.
Peki, nasıl oldu tüm bunlar?
Gelin yakından bakalım…
Geliyorum diyen facia: Burcu Köksal
2007’den bu yana aktif olarak CHP’de siyaset yapıp, Afyon’dan tam dört kez milletvekili seçilen bir isim Burcu Köksal.
Özgür Özel gibi o da CHP’nin en etkili koltuklarından birinin sahibi oldu, CHP Grup Başkanvekilliği.
Tüm düzen partilerinde olduğu gibi vekillik koltuğuna bir kez oturduktan sonra kalkmak bilmeyenlerden biriydi.
O koltuktan sadece belediye başkanlığı için kalkılması geleneğine uygun olarak 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Afyonkarahisar Belediye Başkan adayı oldu.
74 yıl sonra kenti kazanan ilk CHP’li belediye başkanı etiketine sahip oldu bu sayede.
Büyük bir kahraman gibi sunuldu, tıpkı Özlem Çerçioğlu gibi, ya da Keçiören’i kazanan Mesut Özarslan gibi.
Sonu da onlar gibi oldu...
Yolsuzluk iddiası ve Erdoğan vetosu
Yıllarca CHP’nin en etkili koltuklarında yer almış bir isim, son bir yıldır AKP’ye geçeceği iddialarına konu oluyordu.
CHP yönetimi ise bu süreci "seyirci" koltuğundan izlemekle yetindi.
Hakkında yandaş medyada çok sayıda yolsuzluk iddiası çıktı.
Ancak AKP bu kez sadece yolsuzluktan vurmuyordu.
İddialardan biri de AKP’ye geçmek için araya birilerini soktuğuydu. Tam bir itibarsızlaştırma ve sindirme operasyonu yürütüldü.
İddiaya göre Erdoğan kabul etmediği için AKP’ye katılamadı.
Bu tartışma ve iddialar bundan tam yedi ay önce zirve noktasına çıktı.
CHP yönetimi derin sessizlik içindeyken Köksal’dan zehir zemberek bir açıklama geldi.
CHP PM üyelerini hedef alıyor, parti yönetimini sert şekilde eleştiriyor, ancak partide kalacağını belirtip, AKP’ye geçeceği iddialarını reddediyordu.
Tekrarlayalım, geçişinin Erdoğan vetosu nedeniyle olamadığı haberleri sonrası yaşanıyordu bunlar.
Beklenen son
Tüm bu yaşananların ardından dün kameralar karşısına geçen CHP’nin Afyon İl Başkanı, Belediye Başkanı Burcu Köksal’a ulaşamadıklarını, haber alamadıklarını itiraf edip şunları söylüyordu: Dün akşam bu haberler yayınlanmaya başladığı saatten itibaren maalesef ne ben İl Başkanı olarak, ne de Genel Başkanımız, Belediye Başkanı'na ulaşamamıştır. Telefonlarını açmamıştır, geri dönüş yapmamıştır, notlara geri dönmemiştir.
İl Başkanı çıkıyor, CHP’nin genel başkanının bir belediye başkanına ulaşamadığını söylüyor.
Sonra yeni haberler servis ediliyor, Özel’in Köksal’a ulaşması için Mansur Yavaş’la konuştuğu iddia ediliyordu örneğin.
Ancak kimsenin ulaşamadığı Köksal’ın sonunda AKP’ye geçeceği kesinleşiyordu.
CHP yönetimi aylarca seyretmiş, tek bir adım atmamış ve beklenen son gelmişti yine.
İl Başkanı konuşurken bekleyen partililerin görüntüsü. Fotoğraf: SözcüÖzkan Yalım’ın itirafçılığı ya da etkin pişmanlığı
CHP’li Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, AKP’nin “bel altı” operasyonu ve yine “bel altı” servisleriyle hedef oldu bilindiği gibi.
Bu operasyonun hemen ardından Yalım'ın Özgür Özel’e VIP araç tahsis ettiği de dahil olmak üzere birçok suçlama gündeme getirildi.
Tüm bunlar olurken CHP yönetimi AKP’nin üzerine gidecek, yanıt verecek bir görüntünün hayli uzağında, Yalım’ı ihraç edip edemeyeceğini tartışıp durdu.
Aradan haftalar geçtikten sonra Yalım, CHP tarafından ihraç edildi.
Kararı duyuran CHP Sözcüsü Zeynel Emre, birçok CHP belediyesine yönelik operasyonlar yapıldığını hatırlattı ve "Bunlar içerisinde bir tanesi etik olarak bizi rahatsız etti" dedi.
Gerçekten tuhaf bir açıklamaydı.
AKP iktidarı her şeyi en ince şekilde planlasa CHP en fazla bu kadar zarar görürdü.
En sonunda ise dün Adalet Bakanı Akın Gürlek bir canlı yayına çıkıp, partiden ihraç edilen Yalım’ın etkin pişmanlıktan yararlanarak savcılığa ifade verdiğini duyurdu.
Belli ki Yalım da AKP tarafına geçen CHP’liler kervanına katılmıştı.
Bu geçiş üzerinden Özel’e ve CHP’ye yönelik nasıl bir operasyon planlanacağını da yakında görecek gibiyiz.
Geliyorum diyen bir diğer kriz: Muhittin Böcek ve oğlu…
CHP’nin Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek de AKP operasyonlarıyla tutuklanan isimlerden biri.
Böcek hem İBB operasyonlarıyla ilişkilendiriliyor hem de Özel’e kurultay öncesi para verdiği iddialarıyla hedef alınıyor.
Öte yandan onun hakkında da AKP’ye geçmek istediği haberleri servis ediliyor.
CHP cephesinden gelen açıklamalar bunu kabul etmediği için hedef alındığı yönünde.
Ancak bu açık şantaja etkili bir yanıt verilmediği oranda bu başlık da CHP’nin aleyhine dönmeye başlıyor.
Geçtiğimiz haftalarda tıpkı Yalım gündeminde olduğu gibi “bel altı” haberlerle hedef alınan Böcek ailesinden Gökhan Böcek’in de etkin pişmanlıktan yararlandığı ifade edildi.
Bu açıklamayı yapan kişi de yine Akın Gürlek oldu.
Gürlek, CHP’ye karşı eline geçtiğini düşündüğü iki kozu büyük bir heyecanla anında canlı yayında dile getirirken son derece keyifliydi.
AKP cephesinin keyifli ve saldırgan olmasında şaşırılacak bir şey yok peki, CHP tarafı?
Şaşırılacak ne var ya da düzen siyasetinin açmazı
Burcu Köksal, Özkan Yalım ve Muhittin Böcek üzerinden AKP tarafından yapılan hamlelerin tamamı ayan beyan ortada ve geliyorum diyordu, aylardır.
Bu başlıkların hiçbirinde öncesinde önlem alamayıp, içerde darmadağınık bir görüntü veren CHP, AKP’ye karşı darbe vurabileceği ya da en azından daha az darbe yiyeceği gündemlerin tamamında ağır darbe yemeye devam etti.
AKP'nin niyeti açıktı, belli ki bu darbelerle CHP yönetimini seçime kadar paralize etmeyi hedefliyorlar. CHP yönetiminin bu tablodan çıkma niyeti olup olmadığı ise ayrı bir haberin konusu.
Ancak içinde bulunulan durum sadece belli isimlerle, CHP yönetiminde bulunan kadrolarla ilgili de değil. AKP'nin domine ettiği ve belirlediği düzen siyasetinin en yalın manzarasıdır yaşadıklarımız. Burcu Köksal'dan, Özkan Yalım'dan, Özlem Çerçioğlu'ndan, Mesut Özarslan'dan kahraman yaratmaya çalışan düzen siyasetinin sonucudur bu, şaşırtıcı olmayan şekilde...
Bakan Kurum'un kampanyasına para veren İBB sanığı gündemde: Kim bu firari patron Gülibrahimoğlu?
2024'te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un seçim kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktardığı söylenen İBB sanığı firari patron Murat Gülibrahimoğlu'nun geçmişi karanlık.
İBB iddianamesinde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dışındaki "örgüt yöneticilerinden" biri olarak geçirilen firari patron Murat Gülibrahimoğlu hakkındaki iddialar sürüyor.
19 yıl 6 aydan 51 yıla kadar hapsi istenen Gülibrahimoğlu geçtiğimiz günlerde ilk kez İmamoğlu'nun ifadesinde yer vermesiyle gündem oldu.
Gülibrahimoğlu'nun şirketlerinden, "Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ'ye ait Cebeci Maden Sahası Bölgesi'ne İBB tarafından hafriyat dökümü nedeniyle kamu zararı oluştuğu" iddiasından tutuklu yargılanan Ahmet Güldü'nün savunmasının ardından söz alan İmamoğlu, iddiaların "uydurma" olduğunu belirtti. Gülibrahimoğlu'nun şirketinin 2024’te Akit Gazetesi’ne 5 milyon 700 bin lira yatırdığını söyledi.
Sonra da Gülibrahimoğlu'na ait şirketten 2024 yerel seçimlerinden önce şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum'un kampanyasına 41 milyon 660 bin lira aktarıldığını ekledi.
Bakan Kurum iddiaları yalanlayarak "iftira" dedi. "Söz konusu kişinin seçim kampanyamıza herhangi bir desteği asla söz konusu olmamıştır" diye konuştu.
CHP'den denetim raporu paylaşımı
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın da, sosyal medya hesabından konuyla ilgili açıklama yaptı. "2024’ün 1 milyon farkla kaybeden İstanbul AKP adayı, bugünün bakanı Murat Kurum, 'İmamoğlu Suç Örgütü' üyesi olduğu iddia edilen kişinin kendi kampanyasına 41,6 milyon TL para gönderdiğini yalanlamış" dedi.
Günaydın'ın sosyal medya platformu X'ten paylaştığı denetim raporu.Bir "denetim raporu" paylaşarak Günaydın, şunları kaydetti: "Aşağıda denetim raporunun ilgili sayfası var. Yalanlamada ısrarcıysanız, iki şeyi ileri sürebilirsiniz; 1- Bu denetim raporu sahtedir, 2- Kalyon Prodüksiyon sizin kampanyanızı yürüten firma değildir. Bunları söylemeniz mümkün değilse, geriye, 'gerçeklerin bir gün gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır' sözü kalıyor... Kumpaslarınız elinize yüzünüze bulaşıyor, ilk seçimdeki akıbetiniz 2024 Mart’ından beter olacak."
Kurum’un reklam ve tanıtım işlerini yapan şirketi Kalyon Ajans'tı. Ajans iddiaların ardından sitelerinde yer alan bakanlıkları ve AKP'li belediyeleri referanstan kaldırdı.
Gülibrahimoğlu kim, İBB iddianamesinde nasıl geçiyor?
Toplam 402 şüphelinin yer aldığı İBB dosyasında, İmamoğlu’nun yönettiği iddia edilen "örgütün" 99 üyesi olduğu, Fatih Keleş, Murat Ongun, Ertan Yıldız, Murat Gülibrahimoğlu, Adem Soytekin ve Hüseyin Gün’ün “örgüt yöneticisi” olarak suçlandığı belirtilmişti.
İddianamede kamu zararı 160 milyar lira ve 24 milyon dolar olarak hesaplanmıştı.
Yandaş medya Gülibrahimoğlu için "kasa" nitelendirmesi yapmış ve bu kamu zararının 80 milyar lirasının Gülibrahimoğlu kaynaklı olduğunu yazmıştı. İngiltere’de olduğu öne sürülen firari patronun 2020- 2025 yılları arasında İstanbul'daki kaçak hafriyat dökümünün yapıldığı Cebeci maden sahasına, toplam 185 milyon ton atık boşalttığı öne sürülmüştü.
İddianamede de, iştirak halinde birden çok ihaleye fesat karıştırıldığı, "kamu kurumu zararına dolandırıcılık" ve "ihaleye fesat sokmak" suretiyle "örgüt kurulduğu" öne sürüldü. Cebeci Maden sahasına yapılan "dökümün herhangi bir izne dayanmadığı, 2021-2025 yılları arasında yapılan kaçak döküm neticesinde 31 milyar liranın üzerinde suç gelirinin elde edildiği ve yapılan kaçak döküm neticesinde maden sahalarının zarar görmesine neden oldukları" iddia edildi.
İddiaların odağındaki İstanbul'un Sultangazi ilçesinde bulunan Cebeci maden sahası.İmamoğlu, Fatih Keleş ve İbrahim Bülbüllü'nün ortak olduğu söylenirken, iddianamede "Gülibrahimoğlu'nun üzerindeki malların bir kısmının İmamoğlu ve Fatih Keleş'e ait olduğu ve bu şekilde Adem Soytekin gibi 'kasa' görevini ifa ettiği, hafriyat gelirlerinin Gülibrahimoğlu'nun şirket hesaplarına yatırılarak 'sisteme' sokulduğu" iddialarına yer verilmişti.
Bahsedilen paraların "aracı şahıslar vasıtasıyla 'sisteme' aktarıldığı, bir kısmının şahsi zenginleşmede kullanıldığı, bir kısmının ise Murat Gülibrahimoğlu'na ait özel jet ile yurtdışına kaçırıldığı" ifade edilmişti.
Gülibrahimoğlu’nun sahibi olduğu Güney Cebeci Madencilik Sanayi Ticaret AŞ’ye, mal varlığına, kripto varlıklarına ve banka hesaplarına el konulmuştu. Gülibrahimoğlu'nun şimdiye kadar basına da herhangi bir açıklaması olmadı. 2020 yılında bir anda Kuzey Cebeci A.Ş.’nin yüzde 20 hissesini satın alan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektrik-Elektronik Fakültesi mezunu olduğu söylenen Gülibrahimoğlu'nun nasıl yükseldiği meçhul. Hakkında da pek bilgi yok.
Babacan -Cangül Örnek-
Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...
Birkaç yıl önce Abdullah Gül’dü; şimdi Ali Babacan. Türkiye’de halkın önüne bazılarınca “ideal cumhurbaşkanı adayı” olarak çıkarılan isimlerden bahsediyorum.
Abdullah Gül’ün ünlü ifadesiyle söylersek; “İnsan bazen hayret ediyor”. Neye mi? Ne bir kitle tabanı ne de “hukukun yeniden tesis edilmesi”nden öte siyasi söylemi olan bir siyasetçi için sergilenen bu cürete. Üstelik böyle bir siyasi sicile sahipken halka “makul isim” olarak sunulmasındaki rahatlığa...
Önce şu sicile bir göz atalım:
AKP’nin kurucu kadrosunda yer alan Babacan, Türkiye’nin bir kâbus halini alan AKP macerasının mimarlarından. 2001’de girdiği bu yoldan 2019’a kadar da çıkmadı. Yani 24 yıllık AKP iktidarının 17 yılında Babacan var. Bu 17 yılın yaklaşık 11 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi yönetiminin sorumluluğunu emanet ettiği kişiydi. Yabancı sermaye ile ilişkileri iyi olduğu için olsa gerek Erdoğan tarafından birkaç yıl için Dışişleri Bakanlığı koltuğuna da oturtuldu. Yani toplamda yaklaşık 13 yıl Erdoğan hükümetlerinde görev üstlendi.
AKP’deki son yıllarında cumhurbaşkanlığı sistemine ve ekonomi politikalarına itirazları olduğu söylendi. Doğrudur. Ayrıldı, kendi partisini kurdu.
Ondan sonra ise AKP’den ayrılanların kerameti kendinden menkul şekilde “matah siyasetçi” sayılması kontenjanından en fazla yararlanan isimlerin başında geldi. Otomatik olarak yüklenen bu statünün yanı sıra, “hukukun üstünlüğü” vurgusu nedeniyle olsa gerek, bazı çevrelerce “sağduyunun sesi” ilan edildi.
Ama tarih öyle acımasız bir kayıt alıcı ki; biz oraya baktığımızda Babacan’ı, AKP’nin bugün devletin güvenlik ve hukuk kurumlarının tamamını çökme noktasına getiren politikalarının altında, üstelik hükümet üyesi olarak imzası bulunan kişi olarak görüyoruz.
Hafızamızı tazelemek için birkaç örnek verelim: 2007’de başlayan ve yaklaşık olarak 2013’e kadar süren, Fethullahçıların AKP ile birlikte yürüttükleri “Ergenekon operasyonu” sırasında Babacan hükümetteydi. Bu operasyon ve benzerleri, “devleti ele geçirmek için” dizayn edilmişti. Bu süreçte kritik hamlelerin önünü açmak için çok sayıda siyasi cinayet işleniyordu. Böylece Türkiye’de siyasi hayat cinayet mahalli-karakol-mahkeme eksenine sokulmuştu. Bilindiği gibi oradan henüz çıkamadık. Babacan, bu sürecin arkasında olduğunu muhalefete geçtiğinde yaptığı açıklamalarla bile teyit etmekten çekinmedi. Diğer bir deyişle, her sorunu “hukukun üstünlüğünü tesis ederek” çözmeyi vaat eden bu siyasetçi, bugün muhalifleri demir parmaklıklar arasında çürüten rejimin mimarlarından biriydi ve bu rejimin bugün de kullandığı yöntem ve tekniklerden geçmişte hiç rahatsız değildi.
Yine hatırlatalım: 2013’te Gezi Parkı eylemleri başladığında ve sekiz yurttaşımız bu eylemler sırasında polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybettiğinde başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Babacan’dı. Gezi’den hemen sonra dışarıda, yabancı sermayenin gözünde Türkiye’nin imajını düzeltme çalışmalarına başlamıştı. 2002’den başlayarak en az 2014’e kadar üniversite sınavı da dahil olmak üzere neredeyse tüm sınavların soruları çalınırken iktidarın mensuplarından biri Babacan’dı. 2014 yılında Soma maden katliamı yaşandığında Başbakan Yardımcısı Babacan’dı. Örnekler çoğaltılabilir...
Ama biz Babacan’ın “uzman” olduğunu ileri sürdüğü ekonomi başlığında imza attığı işlere bakalım. Çünkü Türkiye, son 24 yıldır sadece hukuksuz siyasi operasyonlardan değil, ülkedeki ücretli kesimin üstüne çöken ve “yağma” sıfatını sonuna kadar hak eden ekonomi politikalarından da çok çekiyor.
Geçtiğimiz günlerde akademisyen-yazar Aziz Çelik hatırlattı: Emeklilerin yoksulluğunu derinleştiren 5510 sayılı yasa Babacan yönetiminde hazırlandı. Böylece hem Hazine’nin GSYH’den emeklilik sistemine aktardığı pay hem de aylık bağlama oranları düşürüldü. Bu yasanın geçirilmesi için IMF’ye söz verilmişti.
AKP iktidarının ilk yıllarında Babacan, IMF’nin dayattığı ve kendisinden önce Kemal Derviş tarafından Meclis’ten geçirilen yapısal reformların hayata geçirilmesinden sorumluydu. Bu reformların tarımın bugünkü çöküşünün önemli nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. 2000’lerin başında Türkiye tarımının yok edildiğine dikkat çekilerek yapılan tüm itirazlara kulağını kapatan ve uluslararası sermayeyi memnun etmeyi esas alan isimlerin başında Babacan da vardı. Bugün enflasyon, kemer sıkma politikalarına rağmen düşürülemiyorsa, Türkiye tarım ürünlerinde dışa bağımlıysa, gıda enflasyonunda rekor kırıyorsak bunun başlıca sorumluları arasında Babacan yer alır.
Özellikle 2010 yılına kadar olan dönemde ülkeye giren kaynağı belirsiz parayla içeride bir para bolluğu yaşandığı halde özelleştirmelere hız veren ve bu yolla kamunun onlarca yıllık değerlerini yok yere elden çıkaranlardan biri Babacan’dı. Özelleştirmeyi devlet “çay bardağı üretmez” diyerek en arkaik propagandayla savunan Babacan, Telekom özelleştirmesiyle Türkiye tarihinin hem mali büyüklüğü hem de stratejik sonuçları açısından en büyük ekonomik skandallarından birine imza attı. Telekom’u devlet bankalarından kredi kullandırarak Oger Telecom’a devreden, Oger’in altyapı yatırımlarına harcaması gereken kâra el koymasını izleyen, şirketin Telekom’un varlıklarını satmasına göz yuman, alınan kredi geri ödenemeyince kredi yükünü yine kamunun sırtına yükleyen büyük oranda Babacan’dı. Türkiye’nin bu işten zararı, sadece batık kredi miktarını esas alsak bile yaklaşık olarak 5 milyar doları buldu. Bu yükün tamamını ise bugün pazardan meyve almakta zorlanan yurttaş sırtlandı.
Telekom gibi birkaç yıllık kârına denk bir bedelle, kendi varlıkları teminat gösterilerek devletin bankalarından kullandırılan kredilerle satılan Türkiye halkına ait varlıklar, özellikle onun ekonomiden sorumlu olduğu dönemde düpedüz yağmalandı. “Rasyonel ekonomi politikaları”nın savunucusu olduğu söylenen Babacan, özelleştirme adı altında Türkiye tarihinde halktan sermayeye en büyük varlık aktarımı operasyonunun yürütücülüğünü yaptı. Tekel, Tüpraş, Petkim, Erdemir gibi Cumhuriyet tarihi boyunca kamunun, yani yurttaşın inşa ettiği ne varsa elden çıkarıldı.
Makuliyet ölçüsü
“Makuliyet” nedir, siyasette “makul” olmak iyi midir tartışmasına girmeden yazacağım.
Siyasetçiler değişir değişmesine de Babacan değiştiğini söyleyen bir siyasetçi bile değil. Babacan, AKP iktidarında kendisine sorumluluk verilen yıllarda altına imza attığı icraatları bir-iki istisna dışında savunan; o yıllarda uygulanan büyük hukuksuzluklarla derdi olmayan; ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, tarımı çökerten, kamu varlıklarını satan, “mali disiplin” adı altında yurttaşın ücretine göz koyan politikaları hâlâ savunuyor.
“Bütün bunlara rağmen makuliyet iddiası nereden geliyor” diye soracak olursanız; öncelikle yabancı sermaye ile ilişkileri iyi bir “İslamcı” olmaktan geliyor diye yanıt veririm. Eski Türkiye’nin siyasi yelpazesinde bu konum “merkez sağ”a denk düşerdi. Şimdi kavram pek kullanılmıyor ama adını koyacak olursak Türkiye’yi yönetmek İslami merkez sağa layık görülüyor. Bu iddia sahiplerine göre Türkiye halkı “muhafazakâr” olduğu için bu halkın “otantik” siyasal temsilcisi olarak bir sağcı tarafından yönetilmesi uygun düşüyor. O sağcının, ülkenin sorunlarına çözüm bulacak bir programa, kapsamlı bir siyasal örgütlenme ve siyasal faaliyete, geniş bir seçmen tabanına bile ihtiyacı olmadığı varsayılıyor. O, sadece bir “İslamcı sağcı” olduğu için başkalarının örgütlü siyasal emeğinin başına geçip oturabilir diye düşünmemiz isteniyor.
Aynı fikrin takipçisi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP, Türkiye siyasi tarihine absürt bir trajedi olarak geçen “ekmek için Ekmeleddin” vakasını bu halka biraz da bu yüzden yaşattı.
Şunu da belirtmek gerekir ki; bugün de bu gerekçenin dillendirilmesi ve yaygınlaşması için ihtiyaç duyulan zemini sunan ana muhalefet partisinin kendisi. Sadece “Altılı Masa” denilen siyasi garabetten bahsetmiyorum. Ana muhalefet partisinin siyasi alanda yalnızlaşmamak ama daha önemlisi, Türkiye’yi esir alan “makul siyaset ideolojisi”nden pay almak için bu kesimin önünü her alanda açtığını görmemek mümkün değil. Tabanı olmadığı halde başta medya olmak üzere kritik alanlarda temsili yüksek bir grup olarak görünmeleri biraz da bundan.
Ama esas soru şu: Hiçbir şeyi makul olmayan Türkiye’de makul olmayan hayatlar yaşamaya mahkum edilen halkın “makul siyaset” istediğini kim söyledi











