Böyle dünyaya böyle kupa -Onur Özgen-EVRENSEL-
Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.
Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.
Tutkuyu tahsil etme düzeni
------------------------------
Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.
İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine halka yansıtılıyor. Yani taraftar önce kamusal düzeyde bu organizasyonun yükünü taşıyor, sonra bireysel düzeyde bir kez daha ücret ödemeye zorlanıyor. Üstelik bunu çoğu zaman “eşsiz deneyim” ambalajı içinde yapıyorlar.
Burada futbolun geçirdiği sınıfsal dönüşümü de görmek gerekiyor. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Tribün, işçi sınıfının, alt orta sınıfın, gençlerin, öğrencilerin, ailelerin, mahallelerin mekanıydı. Bugün bu bağ tümüyle kopmuş değil, ama ciddi biçimde aşınıyor. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Tribün kültürü yerini etkinlik tüketimine bırakıyor. Maça gitmek, bir bağlılık pratiği olmaktan çıkıp lüks tüketime yakın bir şeye dönüşüyor. Bu değişim, futbolun toplumsal dokusunu da yavaş yavaş kurutuyor. Çünkü oyunun canlılığı biraz da onu çevreleyen sınıfsal karışımda, spontane heyecanda, erişilebilirlikte gizliydi. Her şeyi pahalılaştırıp steril hale getirdiğinizde geriye gösterişli ama ruhsuz bir kabuk kalma riski büyüyor.
Dünya kupası söz konusu olduğunda bu tablo daha sert hissediliyor. Çünkü bu turnuva, kulüp futbolunun pahalı vitrini gibi algılanmaz. İnsanların gözünde daha geniş bir anlam taşır. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Ülke aidiyeti, tarih, göç hikayeleri, çocukluk anıları, ev içi ritüeller, toplu seyirler, sokaklar, meydanlar… Bunların hepsi oraya bağlanır. Bu yüzden oradaki sömürü hissi daha çıplak görünür. İnsan bir şampiyonlar ligi finalinin aşırı pahalı olmasına öfkelenir belki, ama dünya kupasında aynı durum başka bir kırılma yaratır. Çünkü burada satılan şey, sadece üst düzey bir spor organizasyonu değildir; ortak insanlık duygusunun futbol üzerinden kurulmuş bir versiyonudur. Böyle bir alanın parası olana açılıp geri kalanlara fiilen kapanması, daha derin bir adaletsizlik duygusu yaratıyor.
Üstelik mesele ekonomiyle de sınırlı kalmıyor. Büyük spor organizasyonları artık giderek daha görünür biçimde güvenlik siyasetiyle, sınır rejimleriyle, göç politikalarıyla, istisna hali uygulamalarıyla iç içe geçiyor. Seyircinin karşısına çıkan şey sadece pahalı bilet değil; aynı zamanda denetim, kuşku ve ayrımcılık. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Böylece futbolun evrensellik iddiası ile devletlerin dışlayıcı pratikleri aynı sahnede buluşuyor. Bir yanda “Dünyayı bir araya getiren şölen” söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Bu çelişki artık örtülemiyor.
Belki de bizi en çok rahatsız eden şey, bu düzenin artık utanmaması. Önceki yıllarda büyük organizasyonlar kendi kâr hırsını daha dikkatli saklamaya çalışıyordu. Kamuoyuna umut, birlik, kültürel yakınlaşma, kapsayıcılık gibi kelimeler sunuluyordu. Elbette o zaman da paranın ve siyasetin ağırlığı vardı. Ama en azından bir meşruiyet dili kuruluyordu. Şimdi ise daha kaba bir evredeyiz. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Siz onun öznesi değil, gelir kalemisiniz. Katılmak istiyorsanız ödersiniz. Yorulursanız katlanırsınız. Aşağılanmış hissederseniz bunun da bir önemi yok. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni.
Çatışma derinleşiyor
-----------------------
Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, “Fiyatlar biraz düşsün” düzeyinde bırakmak eksik kalır. Sorun birkaç kalemde indirim yapılmasıyla çözülecek gibi görünmüyor. Daha esaslı bir meseleyle karşı karşıyayız: Futbolun kamusal anlamı ile onu yöneten kurumların zihniyeti arasındaki çatışma derinleşiyor. Taraftar oyunu hâlâ bir duygu, bir bağ, bir hatıra alanı olarak yaşıyor. Yönetici sınıflar ise aynı alanı marka değeri, veri, erişim, güvenlik, sponsorluk ve tahsilat başlıkları altında görüyor. Bu iki bakış arasındaki fark açıldıkça gerilim de büyüyecek.
Yine de bu karanlık tablonun tek sonucu umutsuzluk olmak zorunda değil. Bazen bir düzenin en savunmasız anı, kendini en açık ettiği andır. Bugün futbolun tepesindeki yapılar öylesine pervasızlaştı ki, artık neyi temsil ettiklerini gizlemekte zorlanıyorlar. Belki bu sayede, yıllardır “büyüme” ve “küreselleşme” adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki taraftarlar, gazeteciler, araştırmacılar ve yerel topluluklar bu meseleleri daha net tartışacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak.
Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Oyunun çevresinde kurulan ekonomik ve siyasal yapı, onun insani tarafını adım adım kemiriyor. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor. Belki de bu yüzden asıl soru artık şu: Futbolu hâlâ sevip sevmediğimiz değil, onu kimlerin ve hangi hakla yönetmesine razı olduğumuz.
Ankara Gölbaşı veya başka bir yer. Bazı çok yetkili, çok etkili, milletvekili kişilerin bazı bölgelerde hareketliliği var mı, bilemiyorum. Tüm dünyada ve ülkemizde hiyerarşik üstlerin hiyerarşik altları ile ilişkileri ne durumda? Ankara’nın orta yerinde öldürülen Türki kökenli bakıcıya dair soruşturma nereye vardı?
Gülistan Doku soruşturması 6 yıl sonra devam ediyor. İçinde eski valinin çocuğu, emniyet mensupları var.
TBMM’nin lokantasında öğrencilere taciz, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yağma, taciz, tecavüz, ölüm/iş cinayetleri.
Daha birkaç ay önce büyük gruplaşmalar halinde İstanbul’un tarihi ve akademik başarısı yüksek liselerinden İstanbul Lisesinde yaşanan şiddet vakaları.
Okulların devamsızlık oranları, her okul, her sokak, her iş yeri…
Her gün yüzlerce şiddet vakasına rağmen hemen her töre, okul, kadın, taciz, şiddet durumunda resmi yetkililerin ilk açıklama ve savunuları: Bunlar münferit, bunlar istesek de pek öngörülemiyor.
Öyle mi gerçekten?
Münferitlik meselesi: Urfa, Maraş, okulda şiddet göstereni neyi gösteriyor?
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar, yapılanlar, söylenenler her biri birer gösterendir.
Şanlıurfa, Siverek, MTAL; yoksul bir aile çocuğu. 2007 doğumlu, 19 yaşında, Okulun eski öğrencisi, okuldan açık liseye yönlendirilmiş, av tüfeğiyle, 16 yaralı, 9 yaralının tedavisi sürüyor.
Maraş, 12 Şubat, Ortaokul, orta sınıf, mülkiyeli bir aile çocuğu, anne öğretmen, babası 1. Sınıf Emniyet Amiri ve Polis Başmüfettişi, babasına ait 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa yaptığı baskında 1'i öğretmen, 8'i öğrenci, 1’i de kendisi olmak üzere 10 kişi hayatını kaybediyor, 20 kişi de yaralı.
Yer Türkiye, Tarih Nisan 14-15 Nisan 2026, bu iki saldırı, bu iki olay münferit mi, bireysel mi, bu gördüklerimiz, bu gösterenler neyi gösteriyor?
Tarihilik, eğilim, genellik meselesi: Şiddetin davalara yansımış hali 45 milyon dava
----------
En temel soru ve ayrım, bu olaylar münferit mi ortak genel bir durum mu olgu mu sorusu.
Münferit ise psişik bireysel bir münferit mi sosyal bir münferit mi?
Adalet istatistikleri durumun hem münferit olmadığını hem de birey ile sınırlı olmadığını gösteriyor.
“Ceza mahkemelerinde seçilen on suç türüne göre yıl içinde açılan dosya sayısı artış oranları incelendiğinde; 2025 yılında bir önceki yıla göre en fazla artışın sırasıyla dolandırıcılık (TCK 157-159) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK 188) suç türlerinde olduğu görülmektedir.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Neredeyse uyuşturucunun girmediği sokak kalmamış.
Sadece savcılıklarda 1 yılda yüzde 4.5 şikayetçi, yüzde 7.1 şüpheli
-----------------------------------------------------------------------------------------
Bir yıl içinde savcılıklara yansıyan şikayet durumları üzerinden toplumun bir yılda yüzde 4.5’i şikayetçi, yüzde 7.1’i şüpheli olmuş, toplamda yüzde 11’e yakın. Bunlara diğer hukuk, idari, vergi davaları dahil değil.
Şiddetin resmi kurumsal boyutu: Yurttaş devletten 491 bin kez davacı
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaş devletten davacı. “İdare mahkemelerinin son on yıllık çalışma trendi incelendiğinde; 2016 yılında idare mahkemelerine gelen dosya sayısı (geçen yıldan devir, yıl içinde açılan ve bozularak gelen toplam dosya sayısı) 385 bin 395 iken, yüzde 27.5’lik artış oranı ile 2025 yılında 491bin 219 olmuştur.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Bu kadar açık görülen vakalar görülemez özellikte mi?
Olaylar öngörülemez mi: Müdür ilgili kurumlara yazı yazmış
------------------------------------------------------------------
Bu yaşanan olaylarda, biri 16 yaşında, ortaokul öğrencisi, yani çağ yaşını geçmiş. Zaten zorlanan bir örnek. İkincisi de 19 yaşında, okul normal çağ yaşını geçmiş, yine zorlanan bir örnek.
Dahası, resmi kurumlar diğer resmi kurumlardan da destek talebinde bulunmuş, okul müdürünün hem savcılığa hem milli eğitime, eski öğrenci tarafından saldırı olabileceğine ilişkin bildirimde bulunduğu basına yansıyor. Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise; “Okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini söylüyor.
Şu anda müdürlerin başvurusu olup olmadığı, neden önlem alınıp alınmadığı araştırılıyor.
Münferit değil bilimsel nedensellik, istatistiksel eğilimsellik ve ereksellik
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar öngörülemez miydi? Mikrosu ne, makrosu ne, bu konular hangi bilgi disiplinlerinin işi, nasıl öngörülebilir?
Doğa yasaları ile irade ve tercihlerin girdiği sosyal eylemler birebir aynı değil. Tarih ve sosyal bilimler daha çok istatiksel olarak yaşananları ortaya koyar, yaşananların ve yaşanacakların çözümünü daha bilimsel nitelikli içerikli araştırır, eylem bilimleri bunları araştırır.
Bu iki olayın ikisinde de bariz gösterenler var. Hemen tüm okulların durumu birer gösteren, sokaklar birer gösteren, adalet istatistikleri tek başına birer gösteren.
Yani bu yaşadıklarımız neredeyse hangi öğrenciye, hangi veliye, hangi öğretmene sorulsa öngörülemez değil öngörülebilir durumlar.
Öngörülemez kısmı da var ama bu sadece hangi okula nasıl yansıyacağı. Yani bu şiddetin olduğu ve olacağı açık. Yani ortada bilkuvve bir şiddet var, bir yerde bilfiil/realize olacağı açık.
O halde gösterge ne, aktörler kimler, bunlardan kim ve kimler sorumlu, hangi şartlar faktör veya vektörel durumda? Bu bilkuvve ve bilfiil şiddet nedir, nasıl çözülebilir?
Modellik sorunu: Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, bakan, vali müdür model mi?
---------------------------------
Modellikten başlarsak; Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, milli eğitim bakanı, içişleri bakanı, adalet bakanı, savunma bakanı…, valiler, müdürler, başkanlar, reisler… tüm bunlar bulundukları topluluklara ne kadar uygun modellik oluşturuyor? Hak ve özgürlükleri, çocukların ve toplumun kendini ifade etmesini ve gerçekleştirmesini mi kolaylaştırıyor yoksa farklı tarzlar içindeler mi? Sıkışan ve ezilen gruplar veya sıkıştırma ezme üzerine kurulu olanlar, korkutma ve baskılama veya kokma ve ezilme eninde sonunda şiddete başvurur mu başvurmaz mı? Bizzat bu haller birer şiddet mi değil mi? Eylem bilimleri ve istatistik ne söyler?
İçerik bakımından: Maarif, fütüvvet, ahilik, Sami dinleri, din, değer, gelenekler uygun mu?
--------------------------
Milli Eğitim bilimsel, eleştirel, doğa, kişi ve toplum odağı yerine milli değerleri öne çıkarıyor, ahlak dine zaten bağlanmış durumda, beraberinde maarif, fütüvvet, ahilik vb. model sayılıyor, din ve değerler eğitimi en başa, köke alınmış bulunuyor? Peki, bu modeller kadın erkek ayrımı, yetişkin ayrımı, insanın doğaya üstünlüğü, farklı olanı kafir vb. niteleme, ön yargı ve ayrımcılıklar içeriyor mu içermiyor mu? Kulluk, sadakat aynı zamanda fedailik içeriyor mu içermiyor mu? Kariyer girişim rekabet ne tür kişilik getiriyor? MESEM’de çıraklık hangi şartlarda sürüyor? Okul yönetimleri ne durumda, etkinlikler ne durumda?
Tarih derslerinde, edebiyat derslerinde ön yargılar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar var mı yok mu?
Praksiyoloji/ eylem bilimleri ve dersleri: Hayat, fen, sosyal, psikoloji, sosyoloji, mantık, tarih, siyaset, edebiyat, etik…
----------------------------------------------------
İnsanın akıl bulaşmış her durumu “eylem/aktion” sayılır. Biyofizyolojik fonksiyonlar dışında hemen tüm yapıp etmeleri eylemdir. Suç, işgal, şiddet birer insan eylemidir. Urfa’da, Maraş’ta yaşanan birer insan toplum eylemidir.
Valilikte, bakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında yaşanan birer eylemdir.
Eylemler eylem bilimlerinin, eylem bilgi dallarının ana konusudur.
Platon’dan, Aristoteles’ten, Kindi’den, Farabi’den günümüze bilimler en başta saf bilgi ve pratik bilimler diye ayrılır. Pratik/amel bilimleri toplumların, insani sosyal konuların bilimleridir.
Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat, siyaset, ekonomi (hane, ülke, dünya), organizasyon/ strateji/ planlama, kişi ilişkileri/bireysel etik, mantık, matematik, felsefe, sanatlar, estetik, teleoloji… hepsi ya doğrudan ya bazı konu başlıkları ile eylem bilimleridir. Fen, biyoloji, kimya, fizik bile bir depremde, bir baraj inşasında, bir kap kaçak yaparken insana toplumlara etkileri bakımından eylem bilimleridir.
Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, ekonomi, siyaset, psikoloji, sosyoloji, hak, hukuk, teleoloji, etik estetik… ne söylüyor, buradan başlamak gerekiyor.
Psikoloji dersleri ne alemde sahi, sosyoloji, mantık dersleri, her bir dersin içeriği ne durumda?
Konunun boyutu çok: Birkaçının altı çizilirse
İktisadi boyut: Emperyalizm, kapitalizm, hiyerarşi, işgal, çatışma, savaş, gelir dağılımı, refah, istikrarsızlık…
İdari boyutu: Totaliter, otoriter, teokratik eğilimler, milliyetçilik, iktidar ilişkileri, hiyerarşi, hegemonya…
Hukuksal boyut: İltimas, rüşvet, eşitsizlik, adaletsizlik…
İdeolojik boyut 1 formel: Ön yargı, düşmanlık, ayrımcılık, dışlama, baskılama, telkin…
İdeolojik boyut 2 içerikli din gelenek: Patriarşi, Sami dinleri, mezhepçilik, tarikatçılık, etnosantrizm…
Eğitsel boyut: Doğayı, kişiyi, toplumu odak alan değil de her tür süreci araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, rekabetçi, kariyerist, etnosantrik, dinci..., kısaca bilim-hümanizm-doğa-toplum dışı, yabancılaşmış eğitim…
Dahası da var. Gelecek haftalarda ele almaya çalışırız.
Peki, nereden başlamalı?
Hayatın öznesi olmak, eleştirel demokratik okul yönetimi
---------------------------------------------------------------
Okullarda şiddet önlenmek isteniyorsa merkezi/hiyerarşik yapının aşılması öncelikli görevi oluşturuyor. Halkın/okul bileşenlerinin okulun öznesi olması gerekiyor. Her okul öğretmeni, öğrencisi, velisi ile birlikte karar süreçlerinden uygulamalarına birlikte diyalog dayanışma içinde yürütülmesi gerekiyor.
Şuralar, kurullar, okul bileşenleri, bizzat öğrenciler, veliler, halk süreçlerin ana parçası olmalı.
Özel güvenlikçi değil bilgi, hak, özgürlük, eleştirel duyarlılık:
------------------------------------------------------------------
Gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşme
Öğretim sistemlerine dair en temel soru, “nasıl bir dünya, doğa, kişi ve toplum” tasavvur edildiği; bu tasavvurun öğretim etkinliklerine, bu etkinliklerin etki ve sonuçlarına nasıl yansıdığı ve toplamda sürecin “olumlu” (yani “eğitim”) olup olmadığıdır.
H. Marcuse; doğal, insani ve toplumsal potansiyelleri kara/artı-değer sömürüsüne, tüketime, kariyere bağlayan bir siyasetin, böyle bir eğitimin insanı tek boyutlaştırdığını, yabancılaştırıldığını söylüyordu.
Askeri militarist gözetimci iktidar ilişkileri ile, tüketim veya kariyer toplumları ile, bu yollarla şiddet aşılamaz, şiddet hak ve özgürlüklerle aşılır. İyi nitelikli bir eğitimin temel amacı doğa, kişi ve toplum odaklı olmaktan, ilkeleri hak ve özgürlüklerden geçmektedir - bilimsel, felsefi, estetik, insani, toplumsal, ekolojik önceliklerden geçmektedir. İyi güzel duyarlı sorumlu insan yetiştirme; eleştirel düşünceden, buna uygun tarih, edebiyat, bilim, felsefe derslerinden geçmektedir. Kişi olmak, toplum olmak; tüm toplumca gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşmekten geçmektedir.
Öncelikle de irade, erek, siyaset, böyle bir yönelim işin başlangıcını oluşturmaktadır. Eylem bilimleri ana kılavuzu oluşturmak durumundadır.
İki gün üst üste okullarda toplu katliam yaşanmış, hükümet nezdinde yetkili her ağız, birlik talimatı almışçasına hadisenin “münferit” olduğunu beyan ediyor. “Bireysel” diyor diğeri. Sakin olun, yaşananların birbiriyle bağı yok! Geleceğe kalmadan, daha bugün sizi yanlışlamış. Sadece Urfa'daki katliamın ertesi gün Maraş'takine doğrudan etkisi ihtimali değil, çok açık ki okullarda, sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde, dağlarda ve ormanlarda, her yerde yaşananın birbiriyle bağı var.
*
Daha bir gün önce OECD ülkeleri arasında 30 yaş altı nüfusun mutluluğu kriterinde Türkiye'nin en dipteki yeri konuşuluyordu. Üstelik endeks 2021-23 yılları arasına dayanıyor; sonrasında her bir kriz daha da derinleşti.
Bugün toplumun tüm kesimlerine sirayet eden ama gençlerin daha kesif yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik, sadece nerede çalışacağını, nasıl geçineceğini bilememek gibi somut ve haklı kaygılardan kaynaklanmıyor. Asıl, geleceğini inşa edebileceğine dair irade hissedememek ağır basıyor. Kendi hayatından dışlanmaktır bu. Borçlu, kaygılı ve bu gidişatı değiştirmeye dair inanç taşımayan bireylerin inşasıyla işleyen bu neoliberal hegemonyada kendini nasıl var hissedebilirsin? Bunun yollarını çaresizce etrafından kopyalayan gençler ne kadar suçlanabilir? Zorbalıkla, erkeklikle, güçlüye yamanarak, şiddete yaslanarak, etik ve erdemden yoksunlukla ancak ayakta durulduğunu görüyorlarsa, kolektif tahayyül esir alındıysa, mesele oynadıkları oyunlar değil, nefes aldıkları hayatın ta kendisidir.
*
Eğitim alanında çalışan ya da lise (hatta ilköğretim) düzeyinde bir gence yakın olan çok kişi akran zorbalığının gerçek boyutlarını anlatır size. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin, çocukların, hayatı öğrendikleri çağda kendilerini benzerlerinden ayırma yolu olarak şiddeti seçmesi de “dışarıdaki” zorbalığın yansıması. En uyduruk koltuk sahibi oluverenin, arabası diğerleriyle aynı şeritte gitmesin, halkla aynı kapıdan geçmesin istediği bir ülkede, yetki kırıntısıyla yaşanan güç zehirlenmesinin, mafya usullerinin gündelikleştiği bir toplumsallıkta zorbalık; sınıf ve statü atlamanın kriteri çünkü. Diğer yandan yoksulluk ve güvencesizlik arttıkça çeteleşmek iyiden iyiye bir güvenlik ihtimali gibi beliriyor gençler için. Kendimi ancak böyle koruyabilirim diye düşünüyorlar ya da beni ancak bunlar korur.
Çocukların ve gençlerin silahlara erişimi başlı başına bir sorun fakat mesele sadece okul tarandığında görünür olmuyor. İdeolojik açıdan araçsallaştırılmış, bu ideolojik dayatmayla ticarileşmesi daha da artmış, istikrarsız, gittikçe bilimden uzaklaşan bu eğitim sisteminde her nevi soruna rağmen hevesini korumaya çalışanlar var ve ne yazık ki birçok genç okullarda günlük hayata yayılmış bu psikolojik şiddetin, bu sosyal dışlanmanın sonucunda okuldan uzaklaşıyor. Buna maruz kalanların ebeveynleri kadar, “zorbalaşmış” çocukların ebeveynleri de nerede duracaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez halde. Kamuda ve özelde güvencesiz, esnek çalışma koşullarına rağmen mesleği sevmekte direnen öğretmenler için bu şiddet baş edilebilir boyutlardan çıkmış durumda.
*
Bu sadece militer bir güvenlik meselesi olarak alındığında okul kapılarına özel tim yığmanın bir çözüm olduğuna inanabilirsiniz. Okul binasına silah sokulmasın diye konacak o x-ray'ler, silah getiren o çocuğun ertesi günü için ne gösterecek? Daha ağır, daha da ağır cezanın geleceği yer meydanlarda idam mı olacak?
Ne kolay geliyor: Şak o dersi koyarız böyle gençlik yaratırız, şuk şunu yasaklarız, kesilir. Özensiz, hoyrat, şuursuz. Sosyolojiyi, psikolojiyi, psikiyatriyi hesaba katmayan, insanı katmanlı ve teşekküllü yapısıyla görmeyen bu zihniyetin çocuklara, haklarına ve varlıklarına saygı duymasını beklemek gerçekçi değilse de talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.
*
Evet, bir güvelik sorunu var. Bir insan kendini ne zaman güvende hisseder? Dibinde duvarlar yükseldiği, kapısında muhafızlar beklediğinde değil, neyin neye yol açacağını öngörebildiğinde, her an çok başlı bir kaygı yumağıyla, tetikte yaşamadığında güvendedir. Dışlanmadığı, değersizleştirilmediği, arzularını tanıyabileceği ve geliştirebileceği yerdir orası. Keyfiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun hakim olmadığı, her şeyin satılabilir ve satın alınabilir görünmediği bir toplumsal düzendir bunu sağlayacak olan.
*
Hiçbir şey münferit değil, ikinci katliamla aynı gün Mersin'de, ertesi gün Zonguldak'ta silahla okula girme teşebbüsleri yaşandı. Aynı gün Balıkesir'den MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki bir gence cinsel istismar uygulayan patronun, yakalama kararına rağmen elini kolunu sallayarak gezebildiğinin haberi geldi. Gülistan Doku'nun ölümünden sorumlu olanları altı yıldır koruyan neyse bu katliamlarla ilgisi var; ertesi gün ölü bulunan kadınların, aynı gün bahçelerine el konmasın diye iş makinelerinin önüne atlayan insanların... Topluca öldürülen köpekler, her gün işe giderken kendini metroların, trenlerin önüne atanlar, rant için gözden çıkarılan ormanlar, intihara sürüklenen translar, gökkuşağı görünce dahi bulanan o mideleriniz, hepsi birbiriyle bağlı. Üniversitelere sokulan palalarla, hastanelerdeki şiddetle, siyasete hakim olan düşmanlık diliyle, oy vermeyenden tiksinen o meymenetsiz suratlarla ilgisi var. Her an tutuklanabilir, değer verdiği neyse gasp edilebilir, malına mülküne el konabilir, her an ama her an öldürülebilir hissettirdiğiniz bu halk güvende hissetmiyor. Hiçbir şey münferit değil. Bunu örtmek halka yanıltıcı bilgi vermektir.













