10 koldan savaşın ekonomiye maliyeti -Hayri Kozanoğlu-
Savaşın ekonomiye doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor: Büyüme olumsuz etkilenir, enerji faturası kabarır, enflasyonun düşmesi zorlaşır, turizmde düşüş, ihracat gelirlerinde kayıp yaşanır.
Şimdilik sıcak savaşın dışında kalsa da bölgede devam eden çatışmanın Türkiye ekonomisine doğrudan veya dolaylı, çeşitli kanallardan olumsuz etkiler yaratması kaçınılmaz görünüyor. Haliyle savaşın uzaması ve yayılması durumunda bu etkiler katlanarak artarken, beklenenden kısa sürede sonuçlanması halinde bile zamana yayılan bazı maliyetleri ödemek zorunda kalacağız.
Şimdi isterseniz 10 farklı koldan savaşın ekonomiye olası maliyetini irdeleyelim.
1) Küresel durgunluk olasılığının güçlenmesi: Çatışmanın petrol ve doğal gaz üretim tesislerine de sıçramasıyla, Brent petrolün varili 115 doların üzerine çıktı. Savaşın bitmesi halinde dahi üretim tesislerinin hasar görmesi nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek kalması olasılığı çok yüksek. Hem enerji fiyatlarının doğrudan enflasyonu beslemesi hem de başta tarım ürünleri birçok mal ve hizmette maliyetleri yükseltmesi sonucu keskin fiyat artışları gerçekleşmesi beklenmeli. Enflasyonu dizginlemek için faizlerin artırılması/indirim sürecinin sekteye uğraması, küresel durgunluğu derinleştirebilir. Enflasyon ve durgunluğun bir arada gözlendiği “stagflasyon” olgusuna kapı açabilir. Zaten dünya ekonomisi ağır aksak bir büyüme temposundaydı. IMF’nin son Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda 2026 için gelişmiş ülkeler genelinde %1.8, avro bölgesi özelinde ise %1.3 büyüme oranları öngörülmüştü. Savaş bu zayıf performansı daha aşağı çekecek. Borsalardaki uzun süredir konuşulan balonun patlaması halinde ise bir küresel finansal kriz de yaşanabilir. Haliyle Türkiye ekonomisi bu süreçten çok olumsuz etkilenir. Gerçi Trump’ı frenleyen en önemli etmenin finansal piyasaların tepkisi olduğunu biliyoruz.
2) Enerji faturasının kabarması: Türkiye’nin enerji ithalatı, 2026 Orta Vadeli Programı’nda Brent petrolün varilinin 65 dolar olacağı varsayımı üzerinden 63 milyar dolar tahmin edilmişti. Covid sonrası dönemde petrolün yüksek seyriyle 2022 yılında enerji ithalatı 96.5 milyar doları bulmuştu. Bugünkü ivmeyle 2026’da 100 milyar doları aşmasını, cari açıkta 40 milyar dolar civarında ek bir gedik açmasını bekleyebiliriz. Fiyatların 2026 sonu futures piyasasındaki 85 dolara normalize olması halinde de bu fatura 25-30 milyar dolara gerileyebilir.
3) Enflasyonun ivme kazanması: 2026’nın ilk iki ayında %7.95’lik toplam fiyat artışıyla enflasyonda ciddi bir yükselme eğilimi gözlenmişti. Mart için de Ramazan ve bayram etkisiyle %2,5’in üzerinde bir tüketici fiyat artışı beklenmekteydi. 28 Şubat’ta başlayan savaşla birlikte “dezenflasyon” sürecinin inandırıcılığını daha da yitirmesi tehlikesi var. Kabataslak, petroldeki varil başına 10 dolar artışın enflasyonu taşıma maliyetleri de hesaba katılınca 1 puan yukarı çekeceği düşünülüyor. Şu anki veriler üzerinden bu 5 puanlık bir etkiye denk geliyor. Gıda ürünleri ve diğer kalemlerdeki olası zamları da düşününce, 2026 yılında da enflasyonun %30 barajının altına düşmesi iyice zorlaşmış duruyor.
4) Turizm gelirlerinin düşüşü: OVP’de 2026 turizm gelirleri 68 milyar dolar beklenmekteydi. 2025 yılında ise 65.2 milyar dolarlık gelir elde edilmişti. Geçtiimiz yıl savaşın etkilediği bölgelerden İran’dan 3 milyon, Irak’tan 2.1 milyon kişi ülkemizi ziyaret etmişti. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinden Türkiye’ye gelen turist sayısı ise 2025’te 8 milyonu bulmuştu. Bu çatışma ortamında bölgeden gelen turist sayısının keskince düşeceği, bu kaybın ancak sınırlı bir bölümünün Dubai, Doha gibi merkezlere gitmeyi planlayan turistlerin rotasını Türkiye’ye kırmasıyla telafi edilebileceği söylenebilir. Avrupa’dan olası bir turist azalması da göz önüne alınarak 2026’da turizmde gelir kaybının 10 milyar doların altında kalmayacağı tahmin edilebilir.
5) İhracatta gelir kaybı: İran dahil Körfez ülkelerine yılda 30 milyar dolar civarında ihracat gerçekleşmekteydi. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı (TİM) bölgedeki savaş nedeniyle ihracatta %40 düşüş yaşandığını söyledi. Yıl içinde biraz toparlanma da görülse, buradan en azından bir 10 milyar ihracat kaybı beklenmeli. Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırımlarda ise BAE, Almanya ve Hollanda’nın ardından üçüncü sırada bulunmaktaydı. Bu sermaye girişlerinin de duraksaması kaçınılmaz görünüyor. İhracatta turizm ve enerjinin toplam etkisini düşününce cari açığın 40-50 milyar dolar artması, OVP’deki GSYH’nin %1.3’ü beklentisinden %4-4.5’ine çıkması normal karşılanmalı.
6) Rezerv satışlarında hızlanma: CHP’nin ekonomi masasının araştırmasına göre, savaşın ilk haftasında TCMB’nin döviz satışları 25.5 milyar doları bulurken, QNB ekonomistlerinin hesaplamaları da 23.6 milyar dolarlık bir döviz satışına işaret etti. İkinci haftanın sonunda bu rakamın 30 milyar dolara vardığı tahmin ediliyor. Savaşın ilk haftası sonundaki döviz mevduatı verileri, parite etkisinden arındırınca gerek gerçek kişilerde gerekse şirketlerde kayda değer bir döviz talebi artışının olmadığını gösteriyor. Önümüzdeki haftalarda yerlilerin döviz talebinin de canlanması halinde TCMB döviz kurlarını tutmakta zorlanabilir; daha fazla rezerv yakmamak için TL’nin bir ölçüde değer kaybına izin verebilir. Bu da haliyle enflasyonu besler, “dezenflasyon” programını daha da tökezletir. Zaten ekonomiyi yönetenlerin asıl korkusu da bu.
7) Bütçe açığı artışı: Bilindiği gibi petrol fiyatlarındaki artışın dörtte üçü eşel mobil sistemiyle ÖTV’den vazgeçilerek sağlanacak. Şimdilik ancak dörtte biri pompaya yansıyacak. Ekonomim gazetesinde Alaattin Aktaş, bütçede akaryakıttan 656.5 milyar lira ÖTV geliri elde edilmesinin öngörüldüğünü bildiriyor. Bu beklentinin yarıya inmesi bütçe açığında 330 milyar lira artış demek. Bütçeden 2742 milyar lira ayrılan faiz ödemelerinin de bu süreçte olası yükselmesiyle %3.5 bütçe açığı tahmini %5’e kadar yükselebilir. Yabancı para girişlerini ürkütmemek için fatura, doğrudan çalışan ve emeklilere ve dolaylı olarak aksayan sosyal hizmetler kanalıyla tüm halka çıkarılabilir. Bu yaklaşımın ilk somut belirtisini, emekli bayram ikramiyelerinin sabit tutulmasıyla gözlemledik.
8) Dış borç yükünün ağırlaşması: Bir ülkenin dış riskini yansıtan CDS primleri, Türkiye için savaş öncesinde 220-230 puan aralığına inmişti. En son verilerle 287 puana kadar yükseldi. Savaş sürecinin enflasyon endişesiyle hem küresel faiz oranlarını yüksek tutma eğilimini hem de CDS’lerdeki 55-60 puan artışı göz önüne alırsak; dış borçlanma maliyetlerinde en az %1’lik bir yükselmeyi bekleyebiliriz. 2025 sonu itibarıyla Türkiye’nin dış borçlarının 520 milyar dolar olduğunu hatırlarsak, dış borç ödemelerinde 5.2 milyar dolarlık bir ek faiz yükü söz konusu olur.
9) İç borç faizlerinin yükselmesi: 2026 Ocak sonu itibarıyla Hazine’nin TL cinsi borçları 6.710 milyar liraydı. En çok işlem gören 2 yıllık tahvillerin faizi 27 Şubat’ta %36.20 idi. 19 Mart’a gelince ise %40.40’a yükselmişti. 10 yıllık tahvillerde de 150 puanlık bir artı söz konusu olmuştu. Ortalama 300 puanlık bir artışı tüm borçlara yansıtırsak, 2026 için 200 milyar lira dolaylarında ek bir faiz yükünün bindiğini görürüz.
10) Yurttaşın kredi faizlerinin fırlaması: Savaş öncesine göre kısa süreli mevduatlarda 1.5 puan, diğer vadelerde 1 puanlık bir faiz artışı gerçekleştiği bildiriliyor. Bunun sade yurttaşın en çok başvurduğu ihtiyaç kredilerine ve kredi kartı borçlarına da yansımasının ise 3 puan civarında olması olası. 6 Mart 2026 verileriyle ihtiyaç kredisi bakiyesi 2.276 milyar lira, bireysel kredi kartları (BKK) toplamı da 2.893 milyar lira idi. İhtiyaç kredilerin ortalama %59 faiz uygulanmaktaydı. Buradan yola çıkınca her 1 puan faiz artışının ihtiyaç kredilerinde 23 milyar lira, BKK’de 29 milyar lira ek yüke yol açacağı görülüyor. Böylelikle ihtiyaç kredilerindeki 129 milyar lira, BKK’deki 141 milyar lira civarındaki takipteki alacakların sıçraması, bunun yol açacağı toplumsal ve ekonomik sorunların ağırlaşması kaçınılmaz görünüyor.
/././
Kadıköy’ün hafızası yok edilmek isteniyor -Semra Kardeşoğlu-
İktidarın ‘kaymak tabaka ilçesi” diyerek hedef aldığı Kadıköy, sermaye odaklı dönüşümlerin hedefinde. Bugün aşırı ticarileşme baskısı altında toplumsal hafıza yok edilmek isteniyor. “Bir Hafızanın Peşinde Kadıköy” kitabının editörü Aladağ, “Haydarpaşa’nın merdivenlerinde para vermeden oturabiliyorduk. Şimdi güvenlik ‘Niye geldiniz’ diyor. Kent kimlik kaybına uğratılıyor” dedi.
Bol şekerli bol boyalı, tarçın kokulu çöreklerin satıldığı küçük kafeler, bol plastik sandalyeli mekânlar, “hand made” çikolata ve kahve, ille de kahve… Yükte hafif pahada ağır yine “el yapımı” minik defterler, bilhassa genç kadınların kredi kartlarını patlatan cicili bicili şeyler, gereksiz olmasına rağmen gerekli numarasını çok iyi yapan bilumum hediyeliğin vitrinde sunulduğu dükkânlar… Günlerce bekletilmiş yağda kızarmış iç yakan patates… Şimdi Kadıköy dediğimiz bunların toplamı mı? Ya da iktidar cenahının sık sık dile getirdiği ‘Kaymak tabaka’nın yaşadığı ilçe mi?
Yoksa 15-16 Haziran’da büyük işçi direnişinin Anadolu yakasındaki üssü, bir koruyu korumak için gece gündüz nöbet tutanların mekânı, kadına yönelik şiddete ilk karşı çıkışın işaret fişeğinin atıldığı nokta mı? Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’na Kadıköy Haydarpaşa’dan başlaması bir tesadüf mü? Peki ya zengin tarihin, kültürün, dayanışmanın, direnişin üstü jöleli bir sosla örtülebilir mi?
Tüm bu soruların peşine düşen Kadıköy Belediyesi, Kadıköy Akademi’de çalışanlar buldukları yanıtları “Bir Hafızanın Peşinde/Kadıköy’ kitabında bir araya getirdi. Kitap, 19. yüzyılda ilçedeki çayır ve bahçelerden, 6-7 Eylül’e oradan 15-16 Haziran işçi direnişine, Nâzım’ın dizelerine sinen sokaklarına oradan bugüne Gezi sonrasına taşan ve unutturulmak isteneni hatırlatıyor. Farklı boyutlarıyla ilçeyi ele alan ve incelikle işlenmiş 11 ayrı makale var içinde. Kitabın editörlüğünü Özge Güneş ile birlikte Aras Aladağ üstleniyor. Aladağ ile Kadıköy’ün bu geçmişine bir sohbetle uzanmaya çalıştık.
🟥 Kadıköy iktidar tarafından kaymak tabakanın yaşadığı yer olarak gösteriliyor. Bu çalışma ışığında sizin için Kadıköy nedir?
Evet, özellikle Bağdat Caddesi’nde ekonomik düzeyi daha yüksek bir kesim var. Ama Kadıköy’de başka mahalleler var. Fikirtepe gecekondu bölgesiydi yakın zamana dek. Hasanpaşa, Dumplupınar, Yeldeğirmeni tam tersine yoksulların da yaşadığı mahalleler. Buralarda bir kültür var. Kuzguncuk’ta çıkan büyük yangın sonrası Yeldeğirmeni’ne göç eden Yahudilerin yaptırdığı kentin ilk apartmanları var. Burada yaşamış olanların hikâyeleri bir sokak başında çıkıyor karşınıza. Ama ne var Kadıköy çok ağır bir ticari ve turizm baskısı altında. Terzi, yufkacı, koltuk döşemecisi kapanıyor yerine kafe açılıyor. Soylulaştırma yaşanıyor.
🟥 Sonucu ne oluyor burada yaşayanlar için?
Sermaye odaklı dönüşümler mekânları ticari varlıklar olarak değerlendirerek, toplumsal ve kamusal alanı zayıflatma eğiliminde. Mekânsal süreklilik kopuyor, toplumsal üretim zayıflıyor, dahası, ekonomik gerekçelerle taşınmak zorunda kalan bireylerin yaşadığı kopuş, toplumsal hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratıyor. Kentte kimlik kaybına yol açıyor. Üstelik bu süreçte mekân, insanlara kimlik ve aidiyet sunan bir alan olmaktan çıkıyor.
Lefebvre’in “mekânın toplumsal üretimi” yaklaşımında üçlü ve bütünsel bir kavramsallaştırma vardır. Algılanan, tasarlanan ve yaşanan mekân. Biz toplumsal ilişkilere odaklanıyoruz. Kitapta da esasen bu ilişkilere odaklanmaya çalıştık. Biliyorsunuz, Osmanlı’nın son döneminden itibaren aydın, entelektüel sanatçı, bir şekilde iktidarla derdi olanların bulunduğu, tartıştığı, ürettiği bir yer Kadıköy.
CİNSİYET EŞİTLİĞİNDE KRİTİK DURAK
🟥 Kadınlar için de çok özel bir ilçe olduğundan söz edilmiş kitapta…
Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu dönemde Afife Jale bu yasağı yıkılan Rex sinemasının yerindeki Apollon’da deliyor. Oradan bugüne Kadıköy’de kadın hakları açısından da bir gelenek oluşturdu. Kadınların ilk büyük eylemi ‘Dayağa karşı miting’ 1987’de Yoğurtçu Parkı’nda yapılıyor. Gezi sonrası aynı parkta kadın forumu oluşturuldu. Sonra Nâzım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Haldun Taner’den Suat Derviş’e bu isimler hep iktidarla kavgalı isimler hep burada yaşamış.
MODA’YA CAMİ MEKÂNA SİYASİ DAMGA VURMA İHTİYACI
🟥 Bundan dolayı mı hedef oluyor?
Son 20-25 yılda kentsel mekân neoliberal sermaye birikim süreçlerinin mekânı ticarileştirdiği, sattığı, ayrı zamanda kültür savaşı var. Siyasi kutuplaşma içinde de Kadıköy zaten onlara oy vermeyen ve bu kutuplaştırıcı dilin uzantısı olarak hedefleniyor Ayrıca mekânsal olarak fethedilmesi gereken bir yer olarak görülüyor. Şimdi Moda’ya cami projesi tartışılıyor. Bu kentsel ölçekle, şehircilik ilkeleriyle, toplumsal ihtiyaçla ilgili değil olmadığını biliyoruz. Simgesel bir şey. Kentsel mekâna siyasi damgasını vurma ihtiyacını ürünü.
🟥 Taksim Meydanı’na ve Çamlıca tepesine cami gibi mi?
Evet. Biz kitapta toplumsal hafızaya odaklandık. Örneğin, Taksim Meydanı deyince 1977 1 Mayıs’ını hatırlıyoruz, Gezi’yi hatırlayabiliriz. İktidar ise Topçu Kışlası hatırlansın istiyor. İktidarların hatırlama ve unutma pratiklerinde neyin hatırlanıp neyin unutulacağına dair bir ajandası var. Burada toplumsal ihtiyaçlarla da örtüşmeyen, şehircilik ilkeleriyle de örtüşmeyen bir proje. Yaratılmak istenen kutuplaşmanın mekândaki yansımaları bunlar.
🟥 Kutuplaştırma projesi sürerken Moda’ya, “diğer kutup” olarak gösterilmeye çalışılan insanlar akıyor. Güneşli bir Pazar günü burada sahile baktığımızda o kutuplaştırma çabasının işlemediğini görüyoruz sanki. Herkes keyifli görünüyor ama…
Evet, bir özgürlük hissi. Gezi Parkı sonrası Taksim’deki atölyeler, sanat merkezleri buraya taşındı. Geçmişten beri sinemanın tiyatronun, merkezi. Mekânsal olarak kent ve kıyı şeridinin iç içe olduğu nadir bir bölge. Ama tüketim üssüne doğru gitti. Bir anda furya halinde lokmacı açılıyor. Şimdi ne oluyor Moda’da yaşayan birisi bir anda 30 yıldır gittiği terziyi yerinde bulamıyor, eczaneyi bulamıyor. Oysa biliyorsunuz kent en fazla 15 dakikada tüm ihtiyaçlara ulaşılabilir bir yer olarak ele alınır. Bu değişimlerle süreklilik kayboluyor. Çok nostaljik bakmıyoruz elbette. Terziye evet daha az ihtiyaç duyuluyor olabilir. Ama orayı da bir başka biçimde ayakta tutmak gerekiyor. Gazhane örneği var. Kentin enerjisi buradan karşılanmıyor artık. Bir ticarethaneye dönüşmesi yerine bu kamusal alanı kaybetmemek için bir mahalle dayanışması oldu. Bir kültür merkezi yapıldı. Uzunca süredir Haydarpaşa’da da plan yapılıyor. Haydarpaşa bizim toplumsal belleğimizde çok güçlü bir yere sahip. Şimdi Kültür Bakanlığı’na devredildi. Şeffaf olmayan süreç işletiliyor. Hâlâ ne olacağını bilmiyoruz.
HAYDARPAŞA MERDİVENLERİNDE BEDAVA GÜNEŞLENME HAKKI
🟥 Şöyle düşünürsek Haydarpaşa’nın merdivenlerinde oturabiliyor, denizi seyredebiliyor, gelen geçen trenlerden inip binenlere bakabiliyorduk. Bunun için para ödememiz gerekmiyordu. Şimdi İstanbul’da para ödemeden yapılabilecek çok az şey var. En büyük kayıp bu değil mi?
Kitapta Nâzım’ın Kadıköy yıllarını ele alan bir makalem var. Nâzım “Memleketimden İnsan Manzaraları”na Haydarpaşa’dan başlar. Şiirinde şöyle der: “Kalkacak herhangi bir trenle alakası olmayan oturup yüzükoyun uyuyanlar, güneş yorgunluk ve telaş” diyerek anlatır bu durumu. Haydarpaşa’da evet otururduk, yazın serin olur dolaşırdık. Trenle gelir vapurla karşıya geçerdik. Oranın ticarileştirilmesi, çitlenmesi ve kamusallaştırılması arasında rekabet var. Haydarpaşa’da sosyalleşebilmek bir kent hakkı. Şimdi orada güvenlik bize “niye geldiniz” diye soruyor. Haydarpaşa’ya niye geldiniz diye bir soru olabilir mi? İşte bu çitlemenin başladığı anlamına gelir.
🟥 Tüm bunlara karşı Kadıköy’de oturan, yaşayan ya da gelip sosyalleşen insanlar ne yapacak?
Kent üzerinde politika yapıcılarının yukarıdan aşağıya kararlar almasına elbette müsaade edilmemeli. Kum üzerinde yürüyorsanız ayağınız kumda iz bırakmıyor sadece kum da ayağınızda iz bırakıyor. Mekânı dönüştürdüğünüzde her şeyi dönüştürüyorsunuz, toplumsal ilişkileri de dönüştürüyorsunuz. Bu ilişkinin kopmaması için bizim müdahil olmamız gerekiyor. Para harcamadan kullanmamız gerekiyor. Kentte farklı çıkar grupları arasında bir mücadele var. Biz de burada oturan, çalışan ve sosyalleşenler olarak bir tarafız. Kamusal alanları korunmak için mahalle dayanışmaları, demokratik kitle örgütleri yeniden güçlendirilmeli.
Sermaye odaklı dönüşüm kültürel amnezi yaratıyor
Kitabın ilk bölümünde kentteki dönüşümlerin “Kültürel amnezi” yarattığı belirtilerek şöyle deniliyor:
Günümüzde kamusallığı göz ardı etme pahasına hızla değişen ekonomik ve politik dinamikler hem mekânsal hem de toplumsal yapıda köklü dönüşümlere yol açarak toplumsal hafızayı ortadan kaldırmakta. Bireysel bir unutmanın ötesinde bu süreç, kentlerin kolektif hafızasını kesintiye uğratmakta ve toplumlar üzerinde “unutma” etkisi yaratmakta. Bir mekânın fiziksel olarak ortadan kaldırılması, o mekâna bağlı anıların ve toplumsal bağların da silinmesi anlamına gelir. Tarihi mahallelerin yıkılarak yerine lüks konut projelerinin veya alışveriş merkezlerinin yapılması, yalnızca fiziksel değişimi değil, aynı zamanda bu alanlarda yaşananları, mekânın kimliğini ve sosyal bağlamını da etkiler. Mekânsal değişimlerin bu yönü, bireylerin ortak geçmişlerini paylaştıkları kolektif hafızanın kaybıyla sonuçlanır. Bireylerin kendilerini bir topluluğa ait hissetmelerini de zorlaştıran bu durum özellikle genç nesilleri, mekâna ve toplumsal bağlara dair bir hafıza birikiminden yoksun bırakır. Bu kayıp, kolektif hafızanın sürekliliğini kesintiye uğratır ve toplumlar üzerinde “kültürel amnezi” etkisi yaratır.
/././
Ulusal Marş, ulusal dilde okunur!-Attila Aşut-
İstiklal Marşı’nın yazılışının 105. yıldönümü dolayısıyla Karaman’da düzenlenen törende marşın Arapça okutulması hayli tartışıldı. Töreni izleyen devlet protokolünden kimsenin bu duruma ses çıkarmaması ise kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı. Cahit Zarifoğlu İmam Hatip Ortaokulu’nda İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce düzenlenen törene katılanlar arasında kentin Valisi, Belediye Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı, İl Jandarma Komutanı, İl Emniyet Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü de bulunuyordu. Yani “devlet temsilcileri” tam kadro oradaydı. Ama ne yazık ki bu resmi toplulukta, bir ülkenin bağımsızlığının simgesi olan ulusal marşın ancak ulusal dilde söyleneceğini bilen kimse yoktu! Olayın daha da üzücü yanı ise Türkçe karşıtı böyle bir gösterinin, Türkçenin devlet dili ilan edildiği ve tarihsel olarak “Türkçenin başkenti” sayılan Karaman’da sergilenmesiydi...
Bilindiği gibi Konya’yı Selçuklulardan alan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 tarihinde, Türkçenin devlet dili olmasını sağlamak için şu ünlü fermanı yayımlamıştı:
“Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
Bu tarihsel olay, her 13 Mayıs’ta Karaman’da “Türk Dili Bayramı” olarak kutlanıyor.
Böyle olunca, “İstiklal Marşı”nın Karaman’da Arapça okunması karşısında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Gavgalı’dan (üstelik kendisi de Karamanlıymış) en azından kurumunun adını taşıyan kişinin anısına saygı gereği bir tepki açıklaması beklerdik. Bir akademisyen olarak bu kadarını bile yapamıyorsa o kurumun başında oturmasının ne anlamı var?
* * *
İlgili ve sorumlu kişiler sessiz kalsa da Karaman'daki dernek, meslek odası ve siyasal parti temsilcileri, törenin ertesi günü Adliye önünde bir araya gelerek İstiklal Marşı’nın Arapça okutulmasına tepki gösterip suç duyurusunda bulundular.
Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da yaptığı açıklamada, uygulamanın tekil bir olay olarak görülemeyeceğini belirterek şöyle dedi:
“Hangi ülkenin ulusal marşı resmi törende başka bir dilde okunur? İstiklal Marşı bağımsızlık mücadelesinin sesidir. Arapça okunması basit bir tercih değil, Cumhuriyetin ortak sembollerine ve diline yönelik bir yaklaşımın göstergesidir. Anayasamıza göre marşımızın dili Türkçedir.”
* * *
Türk dili, Osmanlı döneminde uzun yıllar Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmış; Türkçenin öz benliğini yeniden kazanması ise ancak ülkemizin bağımsızlığını kazanmasıyla gerçekleşebilmiştir. Dilimizin bağımsızlığı ile ülkemizin bağımsızlığı arasında böylesine kopmaz bir bağ vardır.
Biz Arapçanın çok zengin bir dil olduğunu biliyoruz. Ne Arapçayla ne Arap halkıyla bir sorunumuz var. Ama Türkiye’nin Araplaştırılmasına elbette karşıyız. AKP iktidarı, ümmetçi bir yaklaşımla kurumlarımızı dönüştürerek laik eğitime çok büyük zarar verdi. Bu dönemde Yeni Osmanlıcılık saplantısıyla hem dinci gericilik hem Osmanlıca devlet korumasına alındı. Anımsayın, daha birkaç yıl önce, “Türkçe ölmüştür, herkes okulda Arapça konuşacak!” diyen bakan yardımcıları vardı bu hükümetin!
Hemen belirtelim ki Arapçanın başka dillere bir üstünlüğü yoktur. Sonuçta o da herhangi bir dil kadar değerlidir. Oysa ülkemizde Arapçayı “Rabca” diye kutsayanlar, Arapça sözcükleri “Kuran dili” sayıp “Aslında bunlar milletçe Kur’an dilinden hoşlanıp tattığımız; ondan alıp lisanımıza, irfanımıza, ümranımıza, devranımıza kattığımız kelimelerdi” diyenler vardır. (https://www.tyb.org.tr/ozandan-sair-olmaz-1-7664yy.htm)
İşte biz bu anlayışa karşı Türkçenin bağımsızlığını ve özgünlüğünü savunuyoruz.
* * *
HÜRRİYET’İN “DİLENDİRDİĞİ” SANATÇILAR!
Her biri ülkemizin en çok kazanan şarkıcıları... Ama 8 Mart 2026 tarihli Hürriyet gazetesinin “Kelebek” ekinde bu başlık altında dilendirilmişler! Haberi okuyanlar da “vah vah!” deyip çok üzülmüşlerdir herhalde. Ama habere konu olan şarkıcılara değil, gazetenin magazin servisindeki editoryal özensizliğe...
HAFTANIN NOTU
Henüz vakit varken...
“İBB Davası” için “asrın yolsuzluk davası” demiş yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek. Belli ki kendini hâlâ Cumhuriyet Başsavcısı sanıyor! Ama bu konuda çok da haksız sayılmaz. Ne de olsa yazdığı iddianamenin dilini kullanıyor. “İmzamın bulunduğu siyasi davalar konusunda bugüne kadar verdiğim tüm kararlara ilişkin vicdanım rahat” demiş. Ama kendisine yönelik eleştirilerden rahatsızlığını da gizlemiyor ve "Meydanlarda ismimizin yuhalatılması, sürekli ekranlarda konuşulması vs. bunlar hoş değil. Sonuçta ailemiz var, onlar etkileniyor" diyor.
Ailesinin durumunu dile getirerek herkesten anlayış bekleyen Akın Gürlek, keşke empati yaparak Silivri yollarında bir yıldır acı çekip gözyaşı döken yaşlı ana babaların duygularını da biraz anlayabilseydi! Belki o zaman kendisine yönelik eleştirilerin dozu böyle yüksek olmaz ve toplumca daha katlanılabilir bir yargı süreci yaşardık...
Ama uygulamalar bu insani yaklaşımdan o denli uzak ki...
Bakınız, “Duruşmalar TRT’den canlı yayınlansın” söyleminden milletvekillerinin bile izleyemediği bir “kapalı yargılama” sürecine girdik! Bu duruşmaların gerçekten “aleni” yapıldığına kimseyi inandıramazsınız. Henüz yol yakınken hukuk devletine dönmek herkesin yararınadır. Tarihin figüranı olmak, “Ekmek Teknesi”nde figüran olmaya benzemez!
/././








