soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Nisan 2026-

Köy Enstitüleri ve Çocuk -Ayşe Şule Yüzük- 

Düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”, “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.

Günlerimiz geçecek böyle saya saya. İnsan ölümlü. Bu dünyadaki konukluğumuz kelebek misali evrenin toz ve gaz bulutu olmasından başlarsak adı bile edilmez bir ândan daha daha kısa. Ve biz geldik Milattan Sonra iki bin yirmi altı yılına ve bu yılın dördüncü ayının ortalarına. Türkiye’de, Anadolu’dayız. Şehirlerden bir şehirde, insanlar arasında gündelik yaşam ağrısı ile yaşayıp gidiyoruz. Bizim durduğumuz yer dünyanın merkezi. Öteler, öte hayatlar, öte yaşantılar uzak ama bir o kadar da yakın. Hele son bilimsel özellikle teknolojik gelişmeler ile hayatlarımıza başka boyutlar, başka türlü iletişim olanakları, başka türlü görünür olma, “ben buradayım” deme biçimleri eklendi. Bilgiye ulaşmak artık mesele değil. Asıl hangi bilgiye, güvenilir bilgiye, bilginin bütünlüğüne, anlamlandırmasına, bilginin okunması ve işlenmesine gereksinim var.

Atomlara ayrılmış, bireycileşmiş, yalnızlaşmış, anlam dünyası çürümüş, değerler sistemi yara almış, coşkusunu ve iyicil neşesini kaybetmiş, güvencesizleşmiş, dayanışma iklimi yerine rekabet atmosferinde kötücülleşmiş, en temel gereksinimleri için ilkeller gibi güdüsel, yoz, varlık savaşlarına girmek zorunda kalmış insandan bir “üstinsan” beklemek beyhude mi? Bu soru aklımızın bir köşesinde dursun.

Kapitalizm yaptı. Suçlu o. Suçlu değerlerin, insanın insanlaşması sürecinde her şeyi, alınır satılır bir “mal” hâline getiren eskimiş, çürümüş bu sistem ve onun sürdürücüleri. Tarihin tekerleğini geriye, hep geriye döndürdüler neoliberalizm çağında. Tüm zamanlar içinde “şimdi”yi yaşıyorsak ve bugünün tasasını insan olarak ömrümüze katacaksak, seyirci kalmayı reddetmekle başlayacağız. Öncelikle bizlere; 2026’nın dördüncü ayının ortasında evet bizlere giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulmalı, kapitalizmin başımıza sardığı her türden belanın asıl kaynağını görebilmeli.

Acıyor her yanımız. Öfkemiz sonsuz. Duygularımız yoğun ancak tüm bunların bizi zehirlememesi için çözüm odaklı hareket etmeli. Öyle ya zehrimizi içimizde taşıdıkça, sorun yumaklarında boğuldukça psikosomatik her türden hastalığı da buyur etmiyor mu insan? Yani büyük politika ile küçük gündelik sıkıntılar; toz ve gaz bulutuyla pazar alışverişi, eğitim politikalarıyla ergen çocuğunuzun saygısızlığı; emperyalizm ile mahallenizdeki uyuşturucu çeteleri, Trumpgillerin pervasızlığı ile selamsız, kıl komşular; sömürü düzeni ile mikro faşizm hep bir arada. Birbirini doğurması zorunlu. Bataklık kımıl kımıl çöp, irin, kan ve elbette sivrisinekler semirecek; başka ne bekliyoruz?

Bu kirli, bu yoz, bu her şeyin alınır satılır olduğu, her şeyin çürüdüğü ortamda bir bebek doğacak fakat bu insan, yavrusunu nasıl yetiştirecek? Nasıl ve hangi referanslarla? Öyle ya bir çocuk yetiştirmek için ne tek başına ebeveynler ne okul ne arkadaşlar ne güvenlik tedbirleri ne bakım verenler ne eğitim sistemi ne öğretmenler ne yapay zekâ yeterli. O zaman, bu zincirin birbirini gerektiren, birbirinden beslenen ve birbirini onaran halkalarının uyum ve bütünlük içinde olması gerekli. İngiliz atasözü şöyle diyor: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.” Tam da bu söylediğim.

Bu köy nasıl olsun? 
O çocuk nasıl yetişsin? 
Nasıl olacak bu işler?

Köy halkı azgın rekabet içindeyse, hırsızı, arsızı, tecavüzcüsü varsa, huzurlu güven giderek ortadan kalktıysa, herkes robotlaştı ve herkes yalnızlaştıysa, nitelikli ilişkiler yerini ilişkisizlik ve yabancılaşmaya bıraktıysa nasıl olacak bu işler? Köy muhtarı dayakla, sopayla, X-ray cihazlarıyla neyi ne kadar önleyecek? Üzerine çok yazılıp çizilmesi, konuşulması dahası zaman geçmeden mutlu köyleri inşa etmenin yollarının bulunması gerek artık. Şarkı dinlemek yerine şarkı söylemek, konuşmak yerine yapmak ve eylemek. Bugünün görevi bu.

Orada bir köy vardı bir zamanlar. Bizim idi. 
Derdim, eski güzel günlerin nostaljisini yapmak değil. Aksine bir aydınlanma ve eğitim modeli olarak Köy Enstitüleri’nin güncelliğini hâlen koruduğunu anımsatmak. Kamusal eğitimin lime lime döküldüğü, özelin güzel olduğu balyozunun gece gündüz kafamıza indiği şu acı günlerde, bir kez daha kuruluşunun 86. yılında düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”,  “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum.

"Köy Enstitüleri 'Üretmeden  tüketmek ahlaksızlıktır' düşüncesindeki İsmail Hakkı Tonguç’un projelendirip, Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığına atanmasıyla yasalaşarak uygulanmaya konan bir eğitim mucizesidir. 

Tonguç diyordu ki: 
'Biz iş içinde eğitimi savunuyoruz fakat iş için eğitimi asla!.. 
Biz eğitimciler olarak ne zenginin fabrikaları için işçi yetiştiricisiyiz ne de toprak ağaları için ırgat eğiticisiyiz. Biz Türk devriminin istediği bilinçli yurttaş, Türk aydınlanmasının gerek duyduğu akıl kullanabilme becerisini kazanmış, birey olmanın, insan olmanın bilincinde yurttaşlar yetiştirmekle görevli ve sorumluyuz.'" (*)

*Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Genel Merkez 17 Nisan 2026 Basın Bildirisi’nden.

/././

Masum olmayan büyük gözler -Fide Lale Durak- 

Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek.

Peş peşe yaşanan iki olayın ardından suç işleyen çocuk gerçeği sarsıcı bir şekilde toplumun karşısına çıktı. soL’da konuyla ilgili çok sayıda haber yapıldı, köşe yazılarında ele alındı. Kaçıranların en azından Alpaslan Savaş’ın (Küçük Amerika) yazısını okumasını tavsiye ederim. Savaş, yazısında: günümüzde çocukların yetiştiği konjonktürden, onları saran karanlıktan ve nasıl bir geleceksizlikle baş başa olduklarından bahsediyor. Yaşananlara kişisel manyaklık açıklamasıyla değil toplumsal çürümenin boyutlarıyla birlikte bakılabildiğinde zaten böyle bir dünyada, bir çocuğun travmatize olmadan büyüyemeyeceği ortaya çıkıyor. Peki hep böyle miydi?

İnsanlık adına iyi olan birçok başlıkta öyle bir kötüye gidiş var ki; 80’lerde doğmuş bizim yaş kuşağımız bile kendi çocukluğu ile bugünün çocuklarının yaşamı arasındaki farkı görüp dehşete kapılıyor. Sokakta oynayamayan; oyun denince aklına yalnızca ekran gelen şimdiki çocukluk hâli, bunun en görünür örneği. Tarihsel karşılaştırmayı daha da geriye götürürsek, belki de en dramatik tabloyu 18. yüzyılda, kapitalizmin sermayedarlarının sömürüyü en kuralsız biçimde uyguladığı dönemde, görüyoruz. Örneğin İngiltere’de çocuk işçiler, minik bedenlerine “uygun” görülen ağır işlerde daha küçücük yaşlarda eziliyor; çok çocuk doğurmanın daha çok iş gücü anlamına gelmesiyle de yaşamın değeri iyice düşüyordu. Sistemin uyguladığı sömürü şiddeti, şüphesiz sokağa da eve de yansıyordu.

Ancak konumuz sanat. Sanatta çocukluğun yansımaları denince akla gelen çarpıcı isimlerden biri de ABD’li ressam Margaret Keane’dir. Büyük gözlü figürleriyle tanınan Keane, çoğunlukla çocukları, kadınları ve hayvanları resmeder. Eserlerindeki en belirgin duygunun çocukların masumiyeti ve kırılganlığı olduğunu görürüz. Resim sanatı açısından “kiç” sayılabilecek bu işler, özellikle ilk çıktığı yıllar olan 1960’larda ABD’de büyük bir ticari başarı kazanır. Keane’in resimlerinin ticari başarıya ulaşması ve halk arasında bu denli yaygınlaşması, sanat tarihinde “yüksek sanat” olarak adlandırılan sanat ile popüler olan arasındaki ikiliği görünür kılar. Ancak biz bugün Keane’in eserlerine başka bir açıdan bakacağız. 

Öncesinde ise eğlenceli bir bilgiyi paylaşıp geçmek istiyorum: Margaret Keane, resimlerine sadece soyismini kullanarak imza atmış. Ressam olan eşi Walter Keane de bu imzayı kolaylıkla kendi lehine çevirmiş ve bu yanılgıyı fütursuzca övgü toplayarak beslemiş. Resimlerin giderek ticari başarı yakalaması ve bu başarının ardında “ancak bir erkeğin olabileceği” yönündeki ön kabulle, Margaret Keane de (bir şekilde) sadece soyismiyle imzalamaya devam etmiş.  Gerçek ise boşanma davası sırasında görülen duruşmalardan birinde, Margaret Keane’in asıl ressamın kendisi olduğunu iddia etmesi ve bunu kanıtlamak için mahkeme önünde resim yapma yarışına girmeleriyle ortaya çıkmış. Walter Keane mahkemede resim yapmayı reddederken Margaret Keane resmini tamamlamış. Bu sıra dışı olay ve ressamın hayatına dair daha fazla ayrıntı için, Keane’i anlatan “Büyük Gözler” filmi izlenebilir. Konuya tekrar dönecek olursak.

Eshnunna’daki (günümüzde Tell Asmar, Irak) Meydan Tapınağında bulunan adak figürü heykelleri, Sümerler, MÖ yaklaşık 2700, Alçıtaşı (gypsum), deniz kabuğu ve siyah kireçtaşı kakmalı.

Sanatta abartı, anlatılmak istenen konuyu ya da uyandırılmak istenen duyguyu daha güçlü ifade etmek için başvurulan bir yoldur. Üstelik bu yaklaşım yalnızca modern dönemde aşina olduğumuz dışavurumcu anlatıma da ait değildir; sanat öncesi sayılabilecek arkaik dönemlerde de karşımıza çıkan oldukça eski bir yöntemdir. Sümerlere ait olduğu düşünülen görseldeki adak figürleri, insanları temsil etmek üzere tapınaklara yerleştirilirdi. Bu figürlerin, temsil ettikleri kişiler adına gün boyu dua ettiğine inanılırdı; böylece insanlar gündelik hayatlarına devam edebilir, tarlasında çalışır, hayvanını güderken aynı zamanda ibadetini de sürdürüyor sayılırdı. İşte bu amaçla yapılan figürlerin gökteki cennete bakan kocaman gözleri, tanrısına yalvaran küçücük ve aciz elleri olurdu.

Keane, Sümerlerin bu figürlerinden etkilenmiş midir bilinmez. Ancak arkaik dönem ile “neyin sanat olup olmadığı”nı tartıştığımız modern dönemler arasındaki temel fark şudur: Arkaik çağda hiçbir şey, sanat yapmak için yapılmaz. Bu yüzden modern dönemde yeniden dolaşıma sokulan her “ilkel” yaklaşım, artık baştan bir sanatsal amaçla seçilir ve bu seçimle birlikte sanata dönüşür. Keane’in koca gözlü çocukları da kuşkusuz çocuk masumiyetini vurgulamanın bir yolu gibi görünür. Bazı resimlerde üzgün, bazılarında düşünceli duran çocukların masumiyeti özellikle öne çıkar. Ancak bazı resimlerinde ise koca gözlerin altındaki tuhaf yüz ifadesi, insana garip bir ürperti verir. Sanki çocuk birazdan katil bebek Chucky’ye dönüşecek, eline bir bıçak alıp etrafına saldıracakmış hissi doğar. Elbette, hayatınız boyunca Chucky filmlerini izlemediyseniz bu bağlantıyı kurmak muhtemelen aklınıza gelmez. Zaten varmak istediğim nokta da tam burası.

Diğer taraftan resimlerdeki çocuk yüzlerini oyuncak bebeğe benzetmek de tesadüf değil. Sonuçta iri gözlü çocuk, oldukça yaygın bir oyuncak bebek tasviri. Nitekim 1960’ta, Barbie bebeğin icadından yalnızca bir yıl sonra, Keane’in resimlerinden esinle Barbie’nin tam tersi olarak konumlanan “İsimsiz Küçük Hanım (Little Miss No Name)” adlı bir oyuncak tasarlanmış. Yoksul bir sokak çocuğunu andıran bu bebeğin üstü başı dökük, ayakları çıplak ve reklam fotoğraflarında eli açılarak yardım dileniyormuş gibi gösterilmiş. Gözüne de, tıpkı Keane’in portrelerinin çoğunda olduğu gibi, tek bir damla yaş eklenmiş. Üstelik satışları artırmak için ambalaja, bebeğin ağzından yazılmış kısa bir not da iliştirilmiş. Düşünün: Çocuğunuzla mağazadasınız; bir oyuncak bakıyorsunuz ve merak edip notu yüksek sesle okuyorsunuz (ya da çocuğunuz okuyor): “Beni sevecek birine ihtiyacım var. Oynamayı öğrenmek istiyorum. Lütfen beni evine götür ve gözyaşımı sil.” Paketin üzerinde yazan oyuncağın tam adı da: “İsimsiz Küçük Hanım: Gözyaşlı Bebek (Little Miss No Name: the Doll with the Tear)”. 

Bu oyuncak bebeklerin, çocuklara muhtaç olanlara yardım etmeyi öğretmesi amacıyla tasarlandığı iddia edilmiş. Çocuk eğitimi konusunda ahkâm kesemem; ama yetişkin biri olarak bile bu fikrin bende iyi bir duygu uyandırmadığını söyleyebilirim. Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek. Belli ki 1960’larda bu ihtiyaçların içinde, yoksulluğun kaynaklarını sorgulamamak ve kişisel yardımın yapısal sorunları çözebileceği fikrini aşılamak da varmış. Ne var ki bu bebeğin ömrü uzun olmamış ve ilk çıktığı yıllarda biraz yaygınlaştıktan sonra ortalıktan kaybolmuş. Barbie ise piyasaya çıktığı yıldan beri satılmaya devam ediyor, demek ki oradaki ihtiyaç henüz hasıl olmamış.

Bir çocuğun nasıl yetiştiği, onun sadece annesi ve babasının ne gibi insanlar oldukları ile açıklamak yüzeysel bir değerlendirme olarak kalmaya mahkum. Çocuğu yetiştiren şeyin tam olarak ne olduğu bu düzenin çarklarının nasıl işlediğini anlatan çokça yazı da yazıldı. İzninizle ben, Margaret Keane’in çocuk figürlerinin etrafımızı saran bu yanlış sisteme nasıl katkı sağladığına değinmek istiyorum. 

Bir imge ne zaman gerçeğin temsilidir ya da bir temsil olarak imge ne zaman gerçeği belirlemeye başlar?Kapitalizmin becerikli olduğu konulardan biri de gerçekliğimizin çeşitli araçlarla belirlenmesi, değiştirilmesidir. Çocuk masumiyetinin neredeyse tek göstergesiymiş gibi resimlere sığdırılan üzgün ya da gözü yaşlı olmak, zihnimizde öyle birleşik bir imgeye dönüşür ki duygularımız otomatik olarak buna göre belirlenir. Bir dönem pek çok kişinin evinde asılı duran “ağlayan çocuk” resminin kopyalarını, insanların bunu “masum çocuk” resmi olduğuna inanmalarından başka bir şeyle açıklamak gerçekten zor. Ya da, koca gözlü insan illüstrasyonları güzelliğin tanımı olarak o kadar baskın biçimde tanımlanıyor ki, dünyanın yarısı güzelleşmek için gözlerini makyajla daha iri göstermeye çalışıyor. 

Üstelik imge her zaman sadece resimle üretilmez. Günümüzde görsel üretmeye imkan veren her araç, alımlayabileceğimizin çok ötesinde bir imge akışı yaratıyor. Adoloscene dizisi de ilk çıktığında tam da bu bağlamda tartışılmıştı. Okulda yaşıtlarını öldürdüğü iddiasıyla sorgulanan bir gencin ailesiyle yaptığı konuşmalar, suçun arkasında görünmeyen başka sorunlara işaret ediyordu. Çocuğunun işlediği iddia edilen suçla sarsılan aile, aslında çocuğun anlam dünyasında kendilerinden çok, etrafını kuşatan sistemin ne denli etkili olduğunu fark ediyordu. 

Ancak bu düzene sadece çocuklar maruz kalmıyor, çocukluğumuzdan itibaren sürekli hep beraber maruz kalıyoruz. Çocuğunu atış poligonuna götürüp nasıl ateş edeceğini öğretenler de; kendi çocukluğundaki hayal kırıklıklarını ve gerçekleşmeyen arzuları çocuğuna yaşatmamak isterken farkında olmadan onu bir “kendini gerçekleştirme” aracına dönüştürenler de; rekabeti hayatın doğal hâli sayıp sürekli kazanmayı isteyen ve çocuğunu bir projeye çevirenler de, kuşkusuz iyi ebeveynlik yaptıklarını düşünüyor.

Sorun şu ki, iyi ebeveynlik tek başına yapılamaz, tıpkı çocuğun sadece anne ve babası tarafından yetiştirilememesi gibi. Tartışma bazen “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkıyor” noktasına dönse de, meseleye diyalektik ilişkiyi dışarıda bırakarak bakmak gerçekçi olmaz. Nasıl hissedeceğimizi yönlendiren, kimden nefret edeceğimizi ya da neyi masum bulacağımızı belirleyen bu düzenle kavga ederken, en azından popüler olanı sorgulamak iyi bir başlangıç olabilir.

/././

Hata lekesi mürekkeple çıkar mı?-Berkay Kemal Önoğlu- 

Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.

Siyaset yalnızca nerede durduğunuzla değil, nerede durmayı reddettiğinizle de anlam kazanır.

İktidarın kurguladığı ve değişen ihtiyaçlarına göre kendi krizini aşma vizyonunun bir parçası haline getirdiği malum komisyon tiyatrosunda sahne almayı reddetmeyenlerin, bugün yazdıkları ve söyledikleriyle bir tür muhasebe içine girdikleri görülüyor.

Yeni Osmanlıcı sürecin bir parçası olarak kurulan bu masada yer alıp, sürecin sonuna gelindiğinde "Komisyona girdik, her şeyi gördük ama sonuca imza atmadık" diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmak, siyaseten izahı zor bir tutum. Daha baştan iktidarın çizdiği çerçevenin kolaylaştırıcısı olarak kurgulanmış meclis komisyonunda gönüllü figüranlık yapıp, perdenin kapanmasına beş kala suçu bütünüyle başrol oyuncusuna atmak beklendiği kadar kolay olmayabilir.

Komisyon siyasetinden söz ediyoruz.

Sürecin karakterini kavrayabilmek için illaki o masaya oturup bazı “hazin” sahneleri bizzat yaşamak mı gerekiyordu?

AKP’li ve MHP’li milletvekillerinin bile göz yaşları içinde dinlediği iddia edilen Cumartesi Anneleri’ne karşı, iktidarın tutumunu böylece değiştirebileceği mi düşünülmüştü?

Gerçekten ihtiyacımız olan birbirimizi dinleyebilmek, gözlerimizin içine bakabilmek, acıları paylaşabilmek miydi?

Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını ve sistemin işleyiş biçimini idrak etmek için illa bu çıkmazı ceylan derisi loca koltuklardan izlemek şart mıydı?

Sonuçta iktidara çok ihtiyaç duyduğu bir zaman hediye edilmiş oldu. Karşı devrimci iktidarın eylemlerini meşru göstermek için ortaya attığı "demokrat" projeye destek olundu. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 21 toplantısının ardından gelen, zoraki, zavallı bir uyanış... Niyet ne olursa olsun, ortaya çıkan tablo budur ve siyaset sonuçlar üzerinden değerlendirilir.

Ne yazık ki kronikleşmiş bir hastalıktır bu. Düzen siyasetinin, özellikle sosyal demokrasinin stepnesi olma sendromu önemli bir sonuç daha vermiştir. Sosyal demokrasinin şemsiyesi altına sığınıp onların listelerinde yer bulma çabasının, dönemsel rüzgarlara göre her kritik eşiğe eklemlenme alışkanlığının ve figüranlık sevdasının bir siyaset yapma biçimi olmadığı bütün berraklığıyla yeniden ortaya çıkmıştır. Güçler dengesinin baştan asimetrik kurulduğu, eşitler arası bir ilişki olmaktan uzak ve solun bağımsız bir kulvar açamadığı bu geniş şemsiyelerin altında hayat yoktur. Her büyük politik kırılmada süreci kendi iradenizle yönlendirme şansını baştan kaybettikten sonra, kapalı kapılar ardında ayrım noktalarından bahsetmenin de hiçbir kıymetiharbiyesi bulunmamaktadır.

Cumhuriyetle ve aydınlanma birikimiyle hesaplaşan yeni Osmanlıcı yönelimin doğrudan çıktısı olan bu süreci, günlük siyasi pazarlıkların ötesinde okuyarak, soldan güçlü bir direnç örülmemiş olsaydı neyle karşılaşacaktık?

Bir tarafta Bahçeli’yle kol kola girip her tarafa “Siz barıştan yana değil misiniz?” diyerek ayar vermeye çalışanlar,

Diğer tarafta sorunun varlığını bile inkâr edip herkesi “terörist” ya da “terör destekçi” diyerek yaftalamaya kalkanlar…

Ha unutmayalım, bir de 21 toplantının sonunda meseleye uyanıp nihayet toplumu aydınlatmaya girişecekler de olacaktı(!)

Öyle olmadı.

Solda bu Osmanlıcı sözde çözüme karşı tam zamanında, güçlü ve belirleyici bir itiraz yükseldi. Bunun üzerine direnç örüldü. Toplumun karanlıkta bırakılmasının önüne geçildi. Sürecin başını çeken odaklar da kimi noktalarda geri adım atmak, kendilerine çeki düzen vermek, hatta cumhuriyet karşıtı söylemlerini törpülemek zorunda kaldı. Hatta strateji değiştirip cumhuriyetle bir sorunları olmadığı yönünde takiyeye yönelmeleri ve aynı dönemde ortaya atılan "demokratik cumhuriyet" söylemleri bile “İzin Vermeyeceğiz” çıkışı ile ilintilidir. Cumhuriyete övgü, marksizme sövgü nöbetleri keza aynı sıkışmışlığın dışavurumudur.

Karşı devrimci iktidarın Cumhuriyetçi birikimle hesaplaşma hedefi hâlâ güncelliğini koruyor. Attıkları her siyasi adımı, geliştirdikleri her hamleyi mutlaka bu stratejik hedeflerini gözeterek kurguluyorlar. Yeni Osmanlıcı politikanın, Cumhuriyetle her alanda hesaplaşmadan ve cumhuriyetçi direnci kırmadan kalıcı bir denge oluşturamayacağını gayet iyi biliyorlar.

Tam da bu yüzden, büyük hatalar mürekkeple temizlenmiyor.

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -18 Nisan 2026-

 Böyle dünyaya böyle kupa -Onur Özgen-EVRENSEL-


Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.


Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.

Tutkuyu tahsil etme düzeni
------------------------------
Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.

İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine halka yansıtılıyor. Yani taraftar önce kamusal düzeyde bu organizasyonun yükünü taşıyor, sonra bireysel düzeyde bir kez daha ücret ödemeye zorlanıyor. Üstelik bunu çoğu zaman “eşsiz deneyim” ambalajı içinde yapıyorlar.

Burada futbolun geçirdiği sınıfsal dönüşümü de görmek gerekiyor. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Tribün, işçi sınıfının, alt orta sınıfın, gençlerin, öğrencilerin, ailelerin, mahallelerin mekanıydı. Bugün bu bağ tümüyle kopmuş değil, ama ciddi biçimde aşınıyor. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Tribün kültürü yerini etkinlik tüketimine bırakıyor. Maça gitmek, bir bağlılık pratiği olmaktan çıkıp lüks tüketime yakın bir şeye dönüşüyor. Bu değişim, futbolun toplumsal dokusunu da yavaş yavaş kurutuyor. Çünkü oyunun canlılığı biraz da onu çevreleyen sınıfsal karışımda, spontane heyecanda, erişilebilirlikte gizliydi. Her şeyi pahalılaştırıp steril hale getirdiğinizde geriye gösterişli ama ruhsuz bir kabuk kalma riski büyüyor.

Dünya kupası söz konusu olduğunda bu tablo daha sert hissediliyor. Çünkü bu turnuva, kulüp futbolunun pahalı vitrini gibi algılanmaz. İnsanların gözünde daha geniş bir anlam taşır. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Ülke aidiyeti, tarih, göç hikayeleri, çocukluk anıları, ev içi ritüeller, toplu seyirler, sokaklar, meydanlar… Bunların hepsi oraya bağlanır. Bu yüzden oradaki sömürü hissi daha çıplak görünür. İnsan bir şampiyonlar ligi finalinin aşırı pahalı olmasına öfkelenir belki, ama dünya kupasında aynı durum başka bir kırılma yaratır. Çünkü burada satılan şey, sadece üst düzey bir spor organizasyonu değildir; ortak insanlık duygusunun futbol üzerinden kurulmuş bir versiyonudur. Böyle bir alanın parası olana açılıp geri kalanlara fiilen kapanması, daha derin bir adaletsizlik duygusu yaratıyor.

Üstelik mesele ekonomiyle de sınırlı kalmıyor. Büyük spor organizasyonları artık giderek daha görünür biçimde güvenlik siyasetiyle, sınır rejimleriyle, göç politikalarıyla, istisna hali uygulamalarıyla iç içe geçiyor. Seyircinin karşısına çıkan şey sadece pahalı bilet değil; aynı zamanda denetim, kuşku ve ayrımcılık. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Böylece futbolun evrensellik iddiası ile devletlerin dışlayıcı pratikleri aynı sahnede buluşuyor. Bir yanda “Dünyayı bir araya getiren şölen” söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Bu çelişki artık örtülemiyor.

Belki de bizi en çok rahatsız eden şey, bu düzenin artık utanmaması. Önceki yıllarda büyük organizasyonlar kendi kâr hırsını daha dikkatli saklamaya çalışıyordu. Kamuoyuna umut, birlik, kültürel yakınlaşma, kapsayıcılık gibi kelimeler sunuluyordu. Elbette o zaman da paranın ve siyasetin ağırlığı vardı. Ama en azından bir meşruiyet dili kuruluyordu. Şimdi ise daha kaba bir evredeyiz. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Siz onun öznesi değil, gelir kalemisiniz. Katılmak istiyorsanız ödersiniz. Yorulursanız katlanırsınız. Aşağılanmış hissederseniz bunun da bir önemi yok. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni.

Çatışma derinleşiyor
-----------------------
Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, “Fiyatlar biraz düşsün” düzeyinde bırakmak eksik kalır. Sorun birkaç kalemde indirim yapılmasıyla çözülecek gibi görünmüyor. Daha esaslı bir meseleyle karşı karşıyayız: Futbolun kamusal anlamı ile onu yöneten kurumların zihniyeti arasındaki çatışma derinleşiyor. Taraftar oyunu hâlâ bir duygu, bir bağ, bir hatıra alanı olarak yaşıyor. Yönetici sınıflar ise aynı alanı marka değeri, veri, erişim, güvenlik, sponsorluk ve tahsilat başlıkları altında görüyor. Bu iki bakış arasındaki fark açıldıkça gerilim de büyüyecek.

Yine de bu karanlık tablonun tek sonucu umutsuzluk olmak zorunda değil. Bazen bir düzenin en savunmasız anı, kendini en açık ettiği andır. Bugün futbolun tepesindeki yapılar öylesine pervasızlaştı ki, artık neyi temsil ettiklerini gizlemekte zorlanıyorlar. Belki bu sayede, yıllardır “büyüme” ve “küreselleşme” adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki taraftarlar, gazeteciler, araştırmacılar ve yerel topluluklar bu meseleleri daha net tartışacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak.

Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Oyunun çevresinde kurulan ekonomik ve siyasal yapı, onun insani tarafını adım adım kemiriyor. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor. Belki de bu yüzden asıl soru artık şu: Futbolu hâlâ sevip sevmediğimiz değil, onu kimlerin ve hangi hakla yönetmesine razı olduğumuz.

/././

Şiddet praksiyolojinin konusu: Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, siyaset teleoloji ne söylüyor?-Adnan Gümüş-

Ankara Gölbaşı veya başka bir yer. Bazı çok yetkili, çok etkili, milletvekili kişilerin bazı bölgelerde hareketliliği var mı, bilemiyorum. Tüm dünyada ve ülkemizde hiyerarşik üstlerin hiyerarşik altları ile ilişkileri ne durumda? Ankara’nın orta yerinde öldürülen Türki kökenli bakıcıya dair soruşturma nereye vardı?


Gülistan Doku soruşturması 6 yıl sonra devam ediyor. İçinde eski valinin çocuğu, emniyet mensupları var.

TBMM’nin lokantasında öğrencilere taciz, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yağma, taciz, tecavüz, ölüm/iş cinayetleri.

Daha birkaç ay önce büyük gruplaşmalar halinde İstanbul’un tarihi ve akademik başarısı yüksek liselerinden İstanbul Lisesinde yaşanan şiddet vakaları.

Okulların devamsızlık oranları, her okul, her sokak, her iş yeri…

Her gün yüzlerce şiddet vakasına rağmen hemen her töre, okul, kadın, taciz, şiddet durumunda resmi yetkililerin ilk açıklama ve savunuları: Bunlar münferit, bunlar istesek de pek öngörülemiyor.

Öyle mi gerçekten?

Münferitlik meselesi: Urfa, Maraş, okulda şiddet göstereni neyi gösteriyor?
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar, yapılanlar, söylenenler her biri birer gösterendir.

Şanlıurfa, Siverek, MTAL; yoksul bir aile çocuğu. 2007 doğumlu, 19 yaşında, Okulun eski öğrencisi, okuldan açık liseye yönlendirilmiş, av tüfeğiyle, 16 yaralı, 9 yaralının tedavisi sürüyor.

Maraş, 12 Şubat, Ortaokul, orta sınıf, mülkiyeli bir aile çocuğu, anne öğretmen, babası 1. Sınıf Emniyet Amiri ve Polis Başmüfettişi, babasına ait 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa yaptığı baskında 1'i öğretmen, 8'i öğrenci, 1’i de kendisi olmak üzere 10 kişi hayatını kaybediyor, 20 kişi de yaralı.

Yer Türkiye, Tarih Nisan 14-15 Nisan 2026, bu iki saldırı, bu iki olay münferit mi, bireysel mi, bu gördüklerimiz, bu gösterenler neyi gösteriyor?

Tarihilik, eğilim, genellik meselesi: Şiddetin davalara yansımış hali 45 milyon dava
----------
En temel soru ve ayrım, bu olaylar münferit mi ortak genel bir durum mu olgu mu sorusu.


Münferit ise psişik bireysel bir münferit mi sosyal bir münferit mi?

Adalet istatistikleri durumun hem münferit olmadığını hem de birey ile sınırlı olmadığını gösteriyor.

“Ceza mahkemelerinde seçilen on suç türüne göre yıl içinde açılan dosya sayısı artış oranları incelendiğinde; 2025 yılında bir önceki yıla göre en fazla artışın sırasıyla dolandırıcılık (TCK 157-159) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK 188) suç türlerinde olduğu görülmektedir.” (Adalet istatistikleri, 2025)

Neredeyse uyuşturucunun girmediği sokak kalmamış.

Sadece savcılıklarda 1 yılda yüzde 4.5 şikayetçi, yüzde 7.1 şüpheli
-----------------------------------------------------------------------------------------
Bir yıl içinde savcılıklara yansıyan şikayet durumları üzerinden toplumun bir yılda yüzde 4.5’i şikayetçi, yüzde 7.1’i şüpheli olmuş, toplamda yüzde 11’e yakın. Bunlara diğer hukuk, idari, vergi davaları dahil değil.


Şiddetin resmi kurumsal boyutu: Yurttaş devletten 491 bin kez davacı
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaş devletten davacı. “İdare mahkemelerinin son on yıllık çalışma trendi incelendiğinde; 2016 yılında idare mahkemelerine gelen dosya sayısı (geçen yıldan devir, yıl içinde açılan ve bozularak gelen toplam dosya sayısı) 385 bin 395 iken, yüzde 27.5’lik artış oranı ile 2025 yılında 491bin 219 olmuştur.” (Adalet istatistikleri, 2025)

Bu kadar açık görülen vakalar görülemez özellikte mi?

Olaylar öngörülemez mi: Müdür ilgili kurumlara yazı yazmış
------------------------------------------------------------------
Bu yaşanan olaylarda, biri 16 yaşında, ortaokul öğrencisi, yani çağ yaşını geçmiş. Zaten zorlanan bir örnek. İkincisi de 19 yaşında, okul normal çağ yaşını geçmiş, yine zorlanan bir örnek.

Dahası, resmi kurumlar diğer resmi kurumlardan da destek talebinde bulunmuş, okul müdürünün hem savcılığa hem milli eğitime, eski öğrenci tarafından saldırı olabileceğine ilişkin bildirimde bulunduğu basına yansıyor. Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise; “Okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini söylüyor.

Şu anda müdürlerin başvurusu olup olmadığı, neden önlem alınıp alınmadığı araştırılıyor.

Münferit değil bilimsel nedensellik, istatistiksel eğilimsellik ve ereksellik
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar öngörülemez miydi? Mikrosu ne, makrosu ne, bu konular hangi bilgi disiplinlerinin işi, nasıl öngörülebilir?

Doğa yasaları ile irade ve tercihlerin girdiği sosyal eylemler birebir aynı değil. Tarih ve sosyal bilimler daha çok istatiksel olarak yaşananları ortaya koyar, yaşananların ve yaşanacakların çözümünü daha bilimsel nitelikli içerikli araştırır, eylem bilimleri bunları araştırır.

Bu iki olayın ikisinde de bariz gösterenler var. Hemen tüm okulların durumu birer gösteren, sokaklar birer gösteren, adalet istatistikleri tek başına birer gösteren.

Yani bu yaşadıklarımız neredeyse hangi öğrenciye, hangi veliye, hangi öğretmene sorulsa öngörülemez değil öngörülebilir durumlar.

Öngörülemez kısmı da var ama bu sadece hangi okula nasıl yansıyacağı. Yani bu şiddetin olduğu ve olacağı açık. Yani ortada bilkuvve bir şiddet var, bir yerde bilfiil/realize olacağı açık.

O halde gösterge ne, aktörler kimler, bunlardan kim ve kimler sorumlu, hangi şartlar faktör veya vektörel durumda? Bu bilkuvve ve bilfiil şiddet nedir, nasıl çözülebilir?

Modellik sorunu: Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, bakan, vali müdür model mi?
---------------------------------
Modellikten başlarsak; Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, milli eğitim bakanı, içişleri bakanı, adalet bakanı, savunma bakanı…, valiler, müdürler, başkanlar, reisler… tüm bunlar bulundukları topluluklara ne kadar uygun modellik oluşturuyor? Hak ve özgürlükleri, çocukların ve toplumun kendini ifade etmesini ve gerçekleştirmesini mi kolaylaştırıyor yoksa farklı tarzlar içindeler mi? Sıkışan ve ezilen gruplar veya sıkıştırma ezme üzerine kurulu olanlar, korkutma ve baskılama veya kokma ve ezilme eninde sonunda şiddete başvurur mu başvurmaz mı? Bizzat bu haller birer şiddet mi değil mi? Eylem bilimleri ve istatistik ne söyler?

İçerik bakımından: Maarif, fütüvvet, ahilik, Sami dinleri, din, değer, gelenekler uygun mu?
--------------------------
Milli Eğitim bilimsel, eleştirel, doğa, kişi ve toplum odağı yerine milli değerleri öne çıkarıyor, ahlak dine zaten bağlanmış durumda, beraberinde maarif, fütüvvet, ahilik vb. model sayılıyor, din ve değerler eğitimi en başa, köke alınmış bulunuyor? Peki, bu modeller kadın erkek ayrımı, yetişkin ayrımı, insanın doğaya üstünlüğü, farklı olanı kafir vb. niteleme, ön yargı ve ayrımcılıklar içeriyor mu içermiyor mu? Kulluk, sadakat aynı zamanda fedailik içeriyor mu içermiyor mu? Kariyer girişim rekabet ne tür kişilik getiriyor? MESEM’de çıraklık hangi şartlarda sürüyor? Okul yönetimleri ne durumda, etkinlikler ne durumda?

Tarih derslerinde, edebiyat derslerinde ön yargılar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar var mı yok mu?

Praksiyoloji/ eylem bilimleri ve dersleri: Hayat, fen, sosyal, psikoloji, sosyoloji, mantık, tarih, siyaset, edebiyat, etik…
----------------------------------------------------
İnsanın akıl bulaşmış her durumu “eylem/aktion” sayılır. Biyofizyolojik fonksiyonlar dışında hemen tüm yapıp etmeleri eylemdir. Suç, işgal, şiddet birer insan eylemidir. Urfa’da, Maraş’ta yaşanan birer insan toplum eylemidir.

Valilikte, bakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında yaşanan birer eylemdir.

Eylemler eylem bilimlerinin, eylem bilgi dallarının ana konusudur.

Platon’dan, Aristoteles’ten, Kindi’den, Farabi’den günümüze bilimler en başta saf bilgi ve pratik bilimler diye ayrılır. Pratik/amel bilimleri toplumların, insani sosyal konuların bilimleridir.

Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat, siyaset, ekonomi (hane, ülke, dünya), organizasyon/ strateji/ planlama, kişi ilişkileri/bireysel etik, mantık, matematik, felsefe, sanatlar, estetik, teleoloji… hepsi ya doğrudan ya bazı konu başlıkları ile eylem bilimleridir. Fen, biyoloji, kimya, fizik bile bir depremde, bir baraj inşasında, bir kap kaçak yaparken insana toplumlara etkileri bakımından eylem bilimleridir.

Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, ekonomi, siyaset, psikoloji, sosyoloji, hak, hukuk, teleoloji, etik estetik… ne söylüyor, buradan başlamak gerekiyor.

Psikoloji dersleri ne alemde sahi, sosyoloji, mantık dersleri, her bir dersin içeriği ne durumda?

Konunun boyutu çok: Birkaçının altı çizilirse

İktisadi boyut: Emperyalizm, kapitalizm, hiyerarşi, işgal, çatışma, savaş, gelir dağılımı, refah, istikrarsızlık…
İdari boyutu: Totaliter, otoriter, teokratik eğilimler, milliyetçilik, iktidar ilişkileri, hiyerarşi, hegemonya…
Hukuksal boyut: İltimas, rüşvet, eşitsizlik, adaletsizlik…
İdeolojik boyut 1 formel: Ön yargı, düşmanlık, ayrımcılık, dışlama, baskılama, telkin…
İdeolojik boyut 2 içerikli din gelenek: Patriarşi, Sami dinleri, mezhepçilik, tarikatçılık, etnosantrizm…
Eğitsel boyut: Doğayı, kişiyi, toplumu odak alan değil de her tür süreci araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, rekabetçi, kariyerist, etnosantrik, dinci..., kısaca bilim-hümanizm-doğa-toplum dışı, yabancılaşmış eğitim…

Dahası da var. Gelecek haftalarda ele almaya çalışırız.

Peki, nereden başlamalı?

Hayatın öznesi olmak, eleştirel demokratik okul yönetimi
---------------------------------------------------------------
Okullarda şiddet önlenmek isteniyorsa merkezi/hiyerarşik yapının aşılması öncelikli görevi oluşturuyor. Halkın/okul bileşenlerinin okulun öznesi olması gerekiyor. Her okul öğretmeni, öğrencisi, velisi ile birlikte karar süreçlerinden uygulamalarına birlikte diyalog dayanışma içinde yürütülmesi gerekiyor.

Şuralar, kurullar, okul bileşenleri, bizzat öğrenciler, veliler, halk süreçlerin ana parçası olmalı.

Özel güvenlikçi değil bilgi, hak, özgürlük, eleştirel duyarlılık:
------------------------------------------------------------------
Gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşme
Öğretim sistemlerine dair en temel soru, “nasıl bir dünya, doğa, kişi ve toplum” tasavvur edildiği; bu tasavvurun öğretim etkinliklerine, bu etkinliklerin etki ve sonuçlarına nasıl yansıdığı ve toplamda sürecin “olumlu” (yani “eğitim”) olup olmadığıdır.

H. Marcuse; doğal, insani ve toplumsal potansiyelleri kara/artı-değer sömürüsüne, tüketime, kariyere bağlayan bir siyasetin, böyle bir eğitimin insanı tek boyutlaştırdığını, yabancılaştırıldığını söylüyordu.

Askeri militarist gözetimci iktidar ilişkileri ile, tüketim veya kariyer toplumları ile, bu yollarla şiddet aşılamaz, şiddet hak ve özgürlüklerle aşılır. İyi nitelikli bir eğitimin temel amacı doğa, kişi ve toplum odaklı olmaktan, ilkeleri hak ve özgürlüklerden geçmektedir - bilimsel, felsefi, estetik, insani, toplumsal, ekolojik önceliklerden geçmektedir. İyi güzel duyarlı sorumlu insan yetiştirme; eleştirel düşünceden, buna uygun tarih, edebiyat, bilim, felsefe derslerinden geçmektedir. Kişi olmak, toplum olmak; tüm toplumca gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşmekten geçmektedir.

Öncelikle de irade, erek, siyaset, böyle bir yönelim işin başlangıcını oluşturmaktadır. Eylem bilimleri ana kılavuzu oluşturmak durumundadır.

/././

“Münferit” diye bir şey yok, “güvenlik” o değil -Pınar Öğünç-

İki gün üst üste okullarda toplu katliam yaşanmış, hükümet nezdinde yetkili her ağız, birlik talimatı almışçasına hadisenin “münferit” olduğunu beyan ediyor. “Bireysel” diyor diğeri. Sakin olun, yaşananların birbiriyle bağı yok! Geleceğe kalmadan, daha bugün sizi yanlışlamış. Sadece Urfa'daki katliamın ertesi gün Maraş'takine doğrudan etkisi ihtimali değil, çok açık ki okullarda, sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde, dağlarda ve ormanlarda, her yerde yaşananın birbiriyle bağı var.

*
Daha bir gün önce OECD ülkeleri arasında 30 yaş altı nüfusun mutluluğu kriterinde Türkiye'nin en dipteki yeri konuşuluyordu. Üstelik endeks 2021-23 yılları arasına dayanıyor; sonrasında her bir kriz daha da derinleşti.

Bugün toplumun tüm kesimlerine sirayet eden ama gençlerin daha kesif yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik, sadece nerede çalışacağını, nasıl geçineceğini bilememek gibi somut ve haklı kaygılardan kaynaklanmıyor. Asıl, geleceğini inşa edebileceğine dair irade hissedememek ağır basıyor. Kendi hayatından dışlanmaktır bu. Borçlu, kaygılı ve bu gidişatı değiştirmeye dair inanç taşımayan bireylerin inşasıyla işleyen bu neoliberal hegemonyada kendini nasıl var hissedebilirsin? Bunun yollarını çaresizce etrafından kopyalayan gençler ne kadar suçlanabilir? Zorbalıkla, erkeklikle, güçlüye yamanarak, şiddete yaslanarak, etik ve erdemden yoksunlukla ancak ayakta durulduğunu görüyorlarsa, kolektif tahayyül esir alındıysa, mesele oynadıkları oyunlar değil, nefes aldıkları hayatın ta kendisidir.
*
Eğitim alanında çalışan ya da lise (hatta ilköğretim) düzeyinde bir gence yakın olan çok kişi akran zorbalığının gerçek boyutlarını anlatır size. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin, çocukların, hayatı öğrendikleri çağda kendilerini benzerlerinden ayırma yolu olarak şiddeti seçmesi de “dışarıdaki” zorbalığın yansıması. En uyduruk koltuk sahibi oluverenin, arabası diğerleriyle aynı şeritte gitmesin, halkla aynı kapıdan geçmesin istediği bir ülkede, yetki kırıntısıyla yaşanan güç zehirlenmesinin, mafya usullerinin gündelikleştiği bir toplumsallıkta zorbalık; sınıf ve statü atlamanın kriteri çünkü. Diğer yandan yoksulluk ve güvencesizlik arttıkça çeteleşmek iyiden iyiye bir güvenlik ihtimali gibi beliriyor gençler için. Kendimi ancak böyle koruyabilirim diye düşünüyorlar ya da beni ancak bunlar korur.

Çocukların ve gençlerin silahlara erişimi başlı başına bir sorun fakat mesele sadece okul tarandığında görünür olmuyor. İdeolojik açıdan araçsallaştırılmış, bu ideolojik dayatmayla ticarileşmesi daha da artmış, istikrarsız, gittikçe bilimden uzaklaşan bu eğitim sisteminde her nevi soruna rağmen hevesini korumaya çalışanlar var ve ne yazık ki birçok genç okullarda günlük hayata yayılmış bu psikolojik şiddetin, bu sosyal dışlanmanın sonucunda okuldan uzaklaşıyor. Buna maruz kalanların ebeveynleri kadar, “zorbalaşmış” çocukların ebeveynleri de nerede duracaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez halde. Kamuda ve özelde güvencesiz, esnek çalışma koşullarına rağmen mesleği sevmekte direnen öğretmenler için bu şiddet baş edilebilir boyutlardan çıkmış durumda.
*
Bu sadece militer bir güvenlik meselesi olarak alındığında okul kapılarına özel tim yığmanın bir çözüm olduğuna inanabilirsiniz. Okul binasına silah sokulmasın diye konacak o x-ray'ler, silah getiren o çocuğun ertesi günü için ne gösterecek? Daha ağır, daha da ağır cezanın geleceği yer meydanlarda idam mı olacak?

Ne kolay geliyor: Şak o dersi koyarız böyle gençlik yaratırız, şuk şunu yasaklarız, kesilir. Özensiz, hoyrat, şuursuz. Sosyolojiyi, psikolojiyi, psikiyatriyi hesaba katmayan, insanı katmanlı ve teşekküllü yapısıyla görmeyen bu zihniyetin çocuklara, haklarına ve varlıklarına saygı duymasını beklemek gerçekçi değilse de talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.
*
Evet, bir güvelik sorunu var. Bir insan kendini ne zaman güvende hisseder? Dibinde duvarlar yükseldiği, kapısında muhafızlar beklediğinde değil, neyin neye yol açacağını öngörebildiğinde, her an çok başlı bir kaygı yumağıyla, tetikte yaşamadığında güvendedir. Dışlanmadığı, değersizleştirilmediği, arzularını tanıyabileceği ve geliştirebileceği yerdir orası. Keyfiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun hakim olmadığı, her şeyin satılabilir ve satın alınabilir görünmediği bir toplumsal düzendir bunu sağlayacak olan.
*
Hiçbir şey münferit değil, ikinci katliamla aynı gün Mersin'de, ertesi gün Zonguldak'ta silahla okula girme teşebbüsleri yaşandı. Aynı gün Balıkesir'den MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki bir gence cinsel istismar uygulayan patronun, yakalama kararına rağmen elini kolunu sallayarak gezebildiğinin haberi geldi. Gülistan Doku'nun ölümünden sorumlu olanları altı yıldır koruyan neyse bu katliamlarla ilgisi var; ertesi gün ölü bulunan kadınların, aynı gün bahçelerine el konmasın diye iş makinelerinin önüne atlayan insanların... Topluca öldürülen köpekler, her gün işe giderken kendini metroların, trenlerin önüne atanlar, rant için gözden çıkarılan ormanlar, intihara sürüklenen translar, gökkuşağı görünce dahi bulanan o mideleriniz, hepsi birbiriyle bağlı. Üniversitelere sokulan palalarla, hastanelerdeki şiddetle, siyasete hakim olan düşmanlık diliyle, oy vermeyenden tiksinen o meymenetsiz suratlarla ilgisi var. Her an tutuklanabilir, değer verdiği neyse gasp edilebilir, malına mülküne el konabilir, her an ama her an öldürülebilir hissettirdiğiniz bu halk güvende hissetmiyor. Hiçbir şey münferit değil. Bunu örtmek halka yanıltıcı bilgi vermektir.

/././

'Kuşatılmış okul': Kahramanmaraş trajedisi ve sistemin kırılma hattı + Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden? + -soL-

Kuşatılmış okul': Kahramanmaraş trajedisi ve sistemin kırılma hattı -Ahmet Yıldız*-

Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir.

Kahramanmaraş’taki trajedi, eğitim alanına sirayet eden yapısal bir şiddet krizinin en sarsıcı tezahürüdür. Bu olay, çoğu zaman "asayiş vakası" parantezine sıkıştırılarak geçiştirilen sistemik dönüşümün artık inkâr edilemez bir boyuta ulaştığını kanıtlamaktadır. Özellikle öğretmenlere yönelik saldırılarda gözlenen artış, okulun güvenli bir kamusal alan olma niteliğinin ve tarihsel dokunulmazlığının sonuna işaret etmektedir.

Eğitim kurumlarında sıradanlaşan bu şiddet, bireysel sapmalarla açıklanamayacak bir süreklilik kazanmış; okul, dış dünyadaki gerilimi sönümleyen bir tampon kurum olmaktan çıkıp toplumsal krizlerin yoğunlaştığı bir kesişim kümesine dönüşmüştür. Öğretmen ise pedagojik otorite ve toplumsal meşruiyet zemininden koparılarak, sistemik öfkenin yöneldiği kırılgan ve çıplak bir hedefe indirgenmiştir. 

Bu tablo karşısında temel soru açıktır: Okul neden artık toplumsal şiddeti sönümleyememektedir ve öğretmen hangi kırılmalar sonucunda tarihsel konumundan sökülerek doğrudan hedef haline gelmiştir?

ABD örneği: Bir 'performans' olarak şiddet

Okullarda yaşanan kitlesel şiddet eylemleri, Kahramanmaraş ve Siverek özelinde yerel olaylar olarak kalsa da aslında modern dünyanın uzun süredir mücadele ettiği, küresel bir fenomendir. Bu saldırılar, yaşandığı coğrafyanın sosyo-kültürel kodlarına göre farklılık gösterse de temelinde benzer yapısal krizleri barındırmaktadır.

Okul saldırılarının sistematik bir örüntü izlediği ABD'de yapılan çalışmalar, bu eylemleri anlık bir cinnet haliyle değil, neoliberalizmin ürettiği sosyal yalıtılmışlık ve dijital dünyanın sunduğu "görünürlük" imkanlarıyla açıklar.

Bu analiz hattında öne çıkan en çarpıcı kavram, şiddetin bir "performans" olarak kurgulanmasıdır. Fail, eylemini yalnızca fiziksel bir yıkım üretmek amacıyla değil, aynı zamanda radikal bir kamusal görünürlük elde etmek için bir tür "sahneleme" olarak tasarlar. Akademik ve sosyal hiyerarşilerin dışında kalan fail, hazırladığı manifestolar ve saldırı anındaki kurgusal detaylar aracılığıyla şiddeti bir var olma iddiasına dönüştürür. Buradaki temel motivasyon, küresel ölçekte yankı uyandıracak bir trajedi üzerinden, maruz kalınan dışlanmayı tersine çevrilmiş bir "tanınma" arayışıyla görünür kılmaktır.

Avrupa örneği: Refah toplumunda 'duygusal yoksulluk'

Almanya ve Finlandiya vakaları, gelişmiş eğitim sistemlerine sahip müreffeh toplumlarda dahi sosyal dokunun kırılganlaşabildiğini kanıtlar. Bu örnekler, yüksek maddi refahın toplumsal bütünleşmeyi garanti etmediğini; aksine, rekabetçi bireyselleşmenin belirli eşiklerde sosyal kopuşu derinleştirdiğini göstermektedir.

Buradaki temel gerilim, maddi refah ile duygusal yoksunluk arasındaki çelişkidir. Başarının dar performans ölçütlerine indirgendiği ve bireyin yalnızca üretkenliği üzerinden değerlendirildiği bir iklimde, sistemle uyum kuramayan gençler "sosyal görünmezlik" deneyimi yaşamaktadır. Bu durum, fiziksel yoksunluktan ziyade bir anlam ve aidiyet eksikliği olarak tezahür eder, bireyi hem okuldan hem de toplumsal bağlardan uzaklaştırır. Koruyucu işlevini yitirerek hiyerarşik bir yapıya dönüşen okul ortamı, bu kırılgan bireyler için şiddeti meşru bir ifade biçimi haline getirmektedir.

Küresel ortak payda: Sızma (leakage) ve Kahramanmaraş bağlamı

Dünya genelindeki okul saldırılarında en dikkat çekici ortak örüntü, literatürde "sızıntı" (leakage) olarak kavramsallaştırılan öncül sinyallerdir. Failin eylemden haftalar, hatta aylar önce niyetini dijital paylaşımlar, kişisel yazılar veya yakın çevreye yönelik dolaylı ifadelerle dışavurduğu görülmektedir. Kahramanmaraş vakası da bu küresel örüntüden muaf değildir; saldırganın dijital mecralarda bıraktığı izler ve eylem öncesindeki sembolik paylaşımları, literatürdeki bu "sızma" tanımına acı bir netlikle karşılık gelmektedir.

Ancak bu işaretlerin genellikle parçalı, muğlak ve gündelik dijital gürültünün içine gömülü olması, sistematik bir erken uyarı takibini güçleştirmektedir. Kahramanmaraş örneğinde de gördüğümüz üzere, dijital izlerin varlığı tek başına yeterli olmamakta; asıl kriz bu verilerin "tehdit" olarak okunmasını sağlayacak kurumsal ve pedagojik duyarlılığın eksikliğinde düğümlenmektedir. Bu durum, modern toplumlardaki teknolojik gözetim kapasitesi ile insani "anlamlandırma" kapasitesi arasındaki makasın ne kadar açık olduğunu, dolayısıyla erken müdahale imkanlarının yapısal sınırlılıklarını ortaya koymaktadır.

Şiddetin bulaşıcılığı ve taklit etkisi (copycat effect)

Okul saldırılarının bir diğer küresel boyutu, şiddetin "taklit etkisi" üzerinden yayılma eğilimidir. Saldırının medya aracılığıyla geniş bir anlatı çerçevesinde, failin motivasyonları ve eylem biçimiyle birlikte ayrıntılı sunulması, benzer travmalara veya dışlanma deneyimlerine sahip bireyler için güçlü bir özdeşleşme zemini yaratır. Bu noktada medya temsilleri, istemeden de olsa şiddeti "radikal bir görünürlük aracı" olarak kodlayarak, potansiyel failler için bir anlam çerçevesi üretmektedir.

Bu iki dinamiğin kesişmesiyle okul saldırıları yerel bağlamı aşan, dijital ağlar üzerinden birbirini tetikleyen küresel bir örüntüye dönüşür. Öncül sızıntıların saptanamaması ve şiddetin medyatik dolaşım biçimi, bu trajik döngünün sürekliliğini besleyen temel yapısal etkenlerdir.

Türkiye’ye özgü kırılma: Geleneksel korunakların çözülüşü ve eğitimin dönüşümü

Türkiye’deki eğitim kurumlarında gözlenen şiddet tırmanışı, okulun kamusal niteliğinin ve koruyucu zırhının hızla aşındığını göstermektedir. Küresel örneklerle kıyaslandığında Türkiye’deki özgül kırılma; neoliberal atomizasyon süreçlerinin, toplumsal dayanışma ağlarını ve kamusal güvenceleri eşzamanlı olarak tasfiye etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu süreçte birey, hem geleneksel bağlarından hem de kamusal koruma mekanizmalarından koparak piyasa ilişkilerinin soğuk yalnızlığına terk edilmektedir. Geleneksel yapıların çözülmesi, özgürleştirici bir bireyselleşme vaat etmek yerine, bireyi rekabetin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü güvencesiz bir boşluğa itmektedir. Okul, aile ve mahalle arasındaki o tarihsel dayanışma halkası zayıflarken, yerini hiyerarşik konumlanmanın ve "herkesin herkesle rekabetinin" belirlediği bir toplumsal ilişki biçimi almaktadır. 

Tam bu noktada, okulun kendi iç işleyişi ve eğitimin doğası da radikal bir başkalaşıma uğramaktadır. Neoliberal eğitim politikaları, okulu bir "aydınlanma ve kamusal gelişim alanı" olmaktan çıkarıp, bireylerin birbirine rakip olarak konumlandırıldığı bir insan sermayesi üretim merkezine dönüştürmüştür. Eğitimin ticarileşmesi, pedagojik ilişkiyi mekanik bir hizmet alışverişine indirgemekte, öğrenciyi bir özneden ziyade sistemin "çıktısı" haline getirmektedir. Bu dönüşüm içinde öğretmen, entelektüel ve etik bir rehber olmaktan uzaklaştırılarak, müfredatı uygulayan ve performansı ölçen bir teknisyene indirgenmiştir. Eğitimin bu denli mekanikleşmesi, okul içindeki insani bağları zayıflatarak şiddeti besleyen yapısal bir zemin hazırlamaktadır.

Bu istikrarsız zemin, gençleri toplumsal gözetim ağlarından koparmanın ötesinde, onları yaşamın kıyısında bütünüyle savunmasız bırakmaktadır. Aidiyet bağlarının zayıfladığı ve kamusal destek mekanizmalarının geri çekildiği bu "boşlukta", bireyler kendilerini ifade edebilecekleri kolektif kanallardan mahrum kalmaktadır. Bu korumasızlık hali, dijital mecralarda dolaşıma giren küresel şiddet kültürünün çok daha kolay karşılık bulmasına zemin hazırlamakta, okulu, toplumsal gerilimlerin infilak ettiği bir kesişim noktasına dönüştürmektedir.

Güvenlikçi paradigmadan ilişkisel güvenliğe

Okul saldırıları ve artan şiddet vakaları karşısında geliştirilen kurumsal tepkiler, genellikle "güvenlikçi" bir paradigma etrafında şekillenmektedir. Fiziksel önlemlerin ve gözetim mekanizmalarının yoğunlaştırılması, şiddeti kontrol altına alma amacı taşısa da küresel literatür bu yaklaşımın kısıtlı etkisine dikkat çeker. Aksine, metal dedektörleri ve kameralarla çevrili bir ortam, öğrencilerde "kapatılma" ve "sürekli denetlenme" hissini pekiştirerek zaten yaralı olan aidiyet duygusunu daha da zayıflatabilir.

Şiddetin önlenmesinde asıl belirleyici olan, fiziksel bariyerlerden ziyade "ilişkisel güvenlik"tir. Okul iklimi (school climate); öğrencinin kendisinin görüldüğü, tanındığı ve söz sahibi bir özne olduğu bir sosyal ekosistemi ifade eder. Bu iklimde öğrenci ile okul arasındaki bağ güçlendikçe, şiddeti besleyen sosyal kopuş ve yabancılaşma zemini daralır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi, mekanik bir bilgi aktarım süreci olmaktan çıkıp karşılıklı güvene dayalı pedagojik bir bağa dönüştüğünde, şiddetin en büyük yakıtı olan "görünmezlik" ortadan kalkar.

Bu ilişkisel zemini kurumsallaştıracak temel çerçeve, demokratik eğitim anlayışıdır. Rekabetin merkezde olduğu modellerin aksine demokratik okul, farklılıkların tanındığı, katılımın teşvik edildiği ve kolektif yaşamın tecrübe edildiği bir kamusal alandır. Burada okul, yalnızca akademik başarı üreten bir eleme mekanizması değil, birlikte yaşama pratiklerinin inşa edildiği bir "yuva" işlevi görür.

Bu dönüşümün kilit taşı ise öğretmenin toplumsal konumudur. Öğretmenin pedagojik otoritesinin ve toplumsal meşruiyetinin aşınması, şiddetin normalleştiği boşluğu genişletmektedir. Öğretmeni yalnızca teknik bir bilgi sunucusu (teknisyen) olarak değil, kamusal bir referans noktası ve pedagojik bir özne olarak yeniden konumlandırmak, okulun savunma hattını fiziksel önlemlerden çok daha etkili bir şekilde güçlendirecektir.

Sonuç: Neoliberal şiddetin ontolojisi ve kamusalın sonu

Kısacası okullarda gözlenen şiddet dalgası, pedagojik bir arıza değil, neoliberal rasyonalitenin toplumsal dokuda yarattığı sistemik bir kırılmadır. Kahramanmaraş’taki katliamdan öğretmene yönelen gündelik hınca uzanan süreç, eğitimin bir hak olmaktan çıkarılıp "piyasa enstrümanına" dönüştürülmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Sosyal devletin koruyucu kalkanının tasfiyesi, toplumsal bağları çözerek bireyi neoliberalizmin "güvencesizlik çölüne" terk etmiştir.

Bu yeni düzende okul, özgürleşme mekanı olma vasfını yitirerek, "insan sermayesi" üreten, katı bir eleme ve tasnif merkezine dönüşmüştür. Şiddet, bu acımasız rekabet hiyerarşisinin dışında bırakılan, değersizleştirilen ve geleceği elinden alınan atomize bireyin, sistemik dışlanmışlığa karşı verdiği yıkıcı ve nihilist bir yanıttır. Fail, eylemini bir "performans" olarak kurgularken aslında görünmez kılındığı toplumda kendi varoluşunu kanlı bir imza ile tescil etmektedir.

Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir. Okulun duvarları, dış dünyadan yalıtılmış steril bir sığınak işlevi görmek yerine, toplumsal barışın yeniden üretildiği ve kamusal dayanışmanın örgütlendiği bir direnç merkezi olduğunda, dışarıdaki çürümeyi dönüştürecek gerçek bir güce kavuşur.

* Ahmet Yıldız, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi

/././

Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden?-Cangül Örnek-

Bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz? “Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.

Ülkemiz son birkaç gün içinde iki okul saldırısıyla sarsıldı. Yoğun bir şaşkınlık, üzüntü ve öfke nöbetine tutulmuş gibiyiz. Çocuklarını ve yakınlarını kaybeden ailelerin acısını derinden hissediyoruz.

Bu duyguların sağlıklı bir tartışmaya dönüşmesine çok ihtiyacımız var. Hem sorunun kaynağını sorgulamalı hem de öfkemizi nereye yönelterek çare üreteceğimizi düşünmek zorundayız.

Her ülkenin tarihi gibi Türkiye’nin tarihini de şiddetin tarihi olarak yazabilirsiniz. Ancak son 10 yıldır yepyeni bir atmosfer içinde olduğumuzu ve düzenin her hücresinden şiddet fışkırdığını hepimiz hissediyoruz. Bu yoğunlaşmanın nedeni nedir?

Soğukkanlı bir tarihsel ya da kuramsal analiz önermiyorum. Ama bu tartışmayı sağlıklı bir şekilde yapmak için ilk kez barış kuramcısı Johan Galtung’un kullandığı “yapısal şiddet” kavramına ihtiyacımız var. Nedir yapısal şiddet? Sistemin üzerine kurulu olduğu toplumsal yapıların ve ilişkilerin şiddet üretmesi. Ne tür bir şiddetten bahsediyoruz? Fiziksel ve ilk bakışta fiziksel olmayan her türlü şiddetten.

Açayım...

Kapitalizm kendisinden önceki sistemlerden farklı olarak şiddeti büyük ölçüde fiziksel olmaktan çıkarır; sınıf ilişkilerinin alanı olan sivil toplumdan alarak “tarafsız otorite” olarak görülen devletin tekeline verir. Modern kapitalizm çağında karmaşık toplumsal dinamiklerin yönetilebilmesi buna bağlıdır. Toplumsal bütünlük böylece sağlanır.

Öte yandan bütün kapitalizm tarihi ağır bir şiddet tarihidir. Herkese ait olanın bir avuç insan tarafından gasbedilmesi, sömürgecilik, kölecilik, ağır çalışma koşulları, vb. Aslında sistem bütünüyle şiddet üzerine kuruludur. Ancak bir yandan da bunu kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü toplumsal varlığın sürdürülebilmesi için şiddetin kontrollü olması önemlidir. Kontrol dışına çıkan eğer üst sınıfların uyguladığı fiziksel şiddet ise, o tür bir şiddet pratiği genel olarak yaptırımsız bırakılır ama toplumun gözünden kaçırılır. Özetle şunu demiş oluyorum: Kapitalizmin ilerleyen aşamalarında fiziksel şiddet kontrol altındadır, işlevsel olarak uygulanır ve kamusal bir gösteri değildir.

Özellikle 20. yüzyıldaki sınıf mücadelesi ve toplumsal hareketlerin hak mücadeleleri, devletin şiddet tekelini de bazı ilkeler ekseninde sınırlandırmayı kısmen başarmıştır.

1970’lerin ikinci yarısından itibaren başlayan kapitalizmin neoliberal döneminde insanlık şiddetin, kuralsızlığın, rayından çıkmışlığın yeniden canlanışına tanık oldu. Neoliberalizmin siyasi miladı olarak gösterilen 1973 Şili darbesinin, korkunç bir işkence ve gözaltında kayıplar rejimi kurması, bu rejim sayesinde inşa edilmekte olan yeni iktisadi düzenin mahiyetini de anlatıyordu. Önce yoğunlaştırılmış fiziksel şiddetle dağıtılan toplumsal örgütlülük; sonra eşitsizlik, yoksulluk ve kamuya ait olanın gasbedilmesiyle gelen sosyo-ekonomik şiddet.

Neoliberalizm, bir kuralsızlık ve kanunsuzluk rejimi olarak, servetin toplumun yüzde 99’undan yüzde 1’ine en sert yöntemlerle aktarılmasının da adıdır. Türkiye’de de olduğu gibi bunun yapılabilmesi için insanlar örgütsüzleştirilir ve güvencesizleştirilir. Bu sayede çalışma saatleri uzar, ücretler düşer, sosyal haklar tasfiye edilir. Güvencesizlik aslında insanların yaşadığı en ağır şiddet türlerinden biridir. Barınma için gerekli parayı bulamayacağınız, aileniz için ekmek parası kazanamayacağınız endişesi, gündelik olarak maruz kaldığınız bir tür işkencedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi bizde de bu süreci kamusal eğitim ve sağlık hakkı gibi geleceğinizin güvence altında olduğu duygusunu güçlendiren kamusal hizmetlerin çöküşü izledi. “İyi bir eğitim bana iyi bir gelecek sağlar mı”, “özel sigortam olmazsa önemli bir hastalık durumunda devlet hastanelerinde sürünür müyüm” sorularının sorulması bizim toplumumuz için nispeten yenidir. Buna son yıllarda AKP iktidarının uyguladığı ücret politikaları nedeniyle “emekli olduğumda üç kuruşla nasıl yaşayacağım” sorusu da eklendi. Türkiye toplumu böylece ABD tipi bir endişe toplumuna dönüştü.

Bitmedi.

AKP iktidarı döneminde kaynağı belirsiz servetlerin ve mali hareketlerin finanse ettiği bir ekonomik yapı kuruldu. Kara para bir açık kapatma aracı olarak Türkiye ekonomisinin kritik finansal bileşenlerinden biri haline geldi. Bu ortamda uyuşturucu kaçakçılığı, mafyalaşma, bahis, mala çökme ekonomik faaliyetlerin bir yöntemi haline geldi.

Kırda özellikle 2000’lerin başındaki “Derviş kanunları” ile başlayan AKP’nin sürdürdüğü tarımın tasfiyesiyle birlikte üretim, yaşamı düzenleyen ana etkinlik olmaktan çıktı. Bayilik, galericilik, kafe işletmeciliği, al-satçılık gibi lümpenleşmeyi besleyen ilişkiler ekonomik faaliyetlerde öne çıktı.

Kırdan göç eden nüfus, sosyal ağların zayıflamasıyla birlikte insanların dayanışmadan yoksun koşullarda yaşam mücadelesi verdiği devasa büyüklükte kentsel taşralar oluşmasına neden oldu. Kentlerdeki eski işçi mahalleleri olan gecekondu bölgelerinin siyasetten, siyasal örgütlerden temizlenmesi için bu bölgelerde örgütlenmelerine izin verilen uyuşturucu mafyaları gençliği teslim almaya başladı. “Müteahhit ne isterse onu yapar” mantığıyla özetleyebileceğimiz kentleşme politikaları ortak sosyal alan bırakmadı. Mahalle arası futbol oynanan tarlalar mazide kalırken devlet sağa sola birkaç spor salonu serpiştirmekten öteye gitmeye hiç niyet etmedi, dolayısıyla sporu mahallelere sokacak politikalar geliştirmedi. Çocukları ve gençleri içine alacak kültürel faaliyet merkezlerini yaygınlaştırmadı. Örneğin “bedava kek yiyip yuvarlanırsınız” diye lanse edilen “millet bahçeleri” dışında yaygın bir kültürel ve sosyal alan yaratma programı olmadı.

Nitekim Türkiye’nin sosyal değişiminin her ayağı siyasi müdahalelerle veya siyasi ihmalle şekillendi.

Dahası Türkiye tarihinin en uzun süren en ağır ekonomik krizlerinden birinden geçerken toplumun küçük bir azınlığı meşru olmadığı gibi çoğunlukla yasal da olmayan yollarla uç bir zenginleşme yaşadı. Gençler bu gayrimeşru ve hukuksuz zenginleşmeye tanık olarak büyürken beyaz yakalı köleler olmakta bir cazibe bulmaz oldular.

Eğitim bu koşullarda devlet eliyle değersizleştirildi; iyi eğitim kurumlarının bozulması için liselere ve üniversitelere sistematik saldırılar başlatıldı; hemen her sınavda sorular çalınır oldu.

Üstelik Türkiye daha önce bu kadar yaygın ve aleni biçimde tanık olmadığı, iktidar emriyle sürdürülen, “hukuk yoluyla şiddet” olarak niteleyebileceğimiz bir şiddet dalgası ile sarsılmaya başladı. Her gün iktidara muhalif olduğu için veya sermayeye kafa tuttuğu için tutuklanan bir belediye başkanı, bir şehir plancısı, bir gazeteci, bir sendikacı, bir köylünün haberiyle karşılaşır oldu. Yurttaşlık haklarının hiçe sayıldığı bir rejim değişikliğine direnmeye çalıştı.

Bugün maden şirketleri için mahkeme kararları hiçe sayılarak köylü kadınlar yerlerde sürükleniyor, sokak hayvanları için toplu ve sistematik yok etme kampanyaları yürütülüyor, insanlar evleri sabaha karşı basılarak kişinin kendisine verdiği zararın ötesinde kamuyu ilgilendirmeyen uyuşturucu testlerine götürülüyor, pek çok yurttaş varoluşunun bir parçası olan cinsel yönelimleri dolayısıyla kriminalize ediliyor, militarist ataerkil bir kültür medya yapımlarıyla kutsanıyor. Kısacası her alanda insan haysiyetini hiçe sayan ve vicdanını ezen uygulamalarla ve bu uygulamaların aleni olarak topluma bir güç gösterisi şeklinde sergilenmesiyle karşı karşıya bırakılıyoruz.

Kamu otoritesi, bu ülkede yakın zamana kadar önemli bir sorun olarak görülemeyecek olan bireysel silahlanmaya göz yumuyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra sivillerin silahlanması normalleştiriliyor, insanların komşuları hakkında ölüm listeleri hazırlamaları suç olarak sayılmıyor, polisin “bacak kırması” bir İçişleri Bakanlığı uygulaması olarak dile getiriliyor.

Özetle; Türkiye’de, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sürdürülebilmesi için önemli bir araç olan şiddet, neo-liberal kuralsızlığı kutsayan bir sosyal Darwinizmle pekiştirilmişken, Türkiye toplumu nüfusun üretimden koparıldığı, temel kamu hizmetlerinin piyasaya terk edilerek dağıtıldığı, siyasal şiddetin olağanlaştığı, adalete güvenin yerlerde süründüğü, gelecek endişesinin had safhaya çıktığı bir topluma dönüştürülüyor.

Daha can acıtıcısı, bu “orman kanunları” düzeninde; yani gücü yetenin gücünü yettirdiğine eziyet ettiği bu ortamda, güçlünün “cezasızlıkla” teşvik edildiği bu düzende en hassas noktamız olan çocuklarımız bu insanlık dışı gidişatın kurbanı oluyor.

Her gün ağırlaşan bu tabloda, eğitim çocuklara bir gelecek sunmadığı gibi eleştirel düşünme, sorgulama, sanatın ve sporun çocuğun hayatının bir parçası kılınması gibi nitelikler üzerine inşa edilmesi gereken milli eğitim politikası bambaşka bir yöne gidiyor. Öğrenci geleceğe sermayenin kullanacağı bir dişli olarak hazırlanıyor; eş zamanlı olarak “manevi değerler eğitimi” iddiasıyla gençlerin uysallaştırılması amaçlanıyor. Ülkü Ocakları ve tarikatlar okullarda cirit atıyor.  

İktidar, ülkenin çocuklarını ve gençlerini bu kaba göre şekillendirmek istedikçe her yerden büyük bir sorun patlak veriyor. Halbuki çocuklarımızın ve gençlerimizin özgüvene, gelecek kaygısı yaşamayacakları bir büyüme dönemine, sosyal destek mekanizmaları ile desteklenen bir psikolojik iyi hale, dünyayı görüp farklı kültürlerle tanışmaya, spora, edebiyata, sanata ve birbirleriyle sosyalleşebilecekleri kamusal mekanlara ihtiyaçları var.

Bugün bu ülke kendi çocuklarına ve gençlerine bunlardan hangisini sağlayabiliyor?

Yanıt “hiçbiri” ise bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz?

“Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.

soL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Nisan 2026-

Köy Enstitüleri ve Çocuk -Ayşe Şule Yüzük-  Düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını d...