ABD ablukası nedeniyle Küba’da bebek ölümleri 2017’den 2025’e yüzde 148 arttı -Kansu Yıldırım / EVRENSEL


Dünya artık tek kutupluluktan uzaklaşsa da siyasi ve ekonomik güç, belirli ülkelerden oluşan blokların elinde yoğunlaşmaya devam ediyor. Emperyalist sistem içinde hegemon ve hakim konuma erişmek isteyen ülkelerin sürdürdüğü tek savaş biçimi ise askeri değil. Batı emperyalist bloku; IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının büyük borçlandırma politikalarının yanı sıra, tek taraflı yaptırım türlerini sopa gibi kullanarak dünya sistemine yön veriyor.


ABD ve Avrupa Birliği gibi emperyalist merkezlerin uyguladığı tek taraflı yaptırımlar; dolar hegemonyası, uluslararası bankacılık ve sigortacılık sistemi, enerji ticareti, teknoloji lisansları ve patentler üzerinden küresel ekonomiyi ve uluslararası ilişkileri denetliyor, bu denetimi de çıkarları doğrultusunda cezalandırıcı bir araç olarak kullanıyor.

Ağustos 2025’te Lancet Global Health dergisinde yayımlanan, 152 ülkenin verilerinin analiz edildiği bir araştırmada, geniş kapsamlı tek taraflı yaptırımların 2012-2021 yılları arasında yılda yaklaşık 564 bin kişinin doğrudan ve dolaylı ölümüne yol açtığı belirtiliyor. Araştırmaya göre bu ölümlerin yüzde 51’i beş yaş altındaki çocuklardan oluşuyor. Bebek ölümleri genellikle beş yaş altı ölümlerin yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Dolayısıyla bu veriler, yaptırımların bebekler ve beş yaş altındaki çocuklar üzerindeki etkisinin diğer yaş gruplarına kıyasla daha ölümcül ve yıkıcı olduğunu ortaya koyuyor.

Tek taraflı yaptırımların halihazırda en çok etkilediği ülkelerin başında ise Küba geliyor. Alexander Main, Joe Sammut, Mark Weisbrot ve Guillaume Long’un imzasıyla yayımlanan, ABD ablukasının 2017-2025 döneminde Küba’daki bebek ölümlerini artırdığını gösteren çalışma bu açıdan kritik.

Yakın zamana kadar Küba’da bebek ölüm oranı batı yarımküredeki en düşük oranlar arasında yer alırken, ABD başta olmak üzere pek çok ülkenin altındaydı. 2015 yılında bu oran Küba sağlık yetkililerine göre 4.3; Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler tahminlerine göre ise 4.8 iken, bölgesel ortalama 15.6, ABD’deki oran ise 5.8’di.

Yazarların 2024 ve 2025 yıllarına ait resmi hükümet istatistiklerini kullanarak yaptığı güncel hesaplamaya göre ise Küba’da 2017-2025 yılları arasında bebek ölüm oranları hızla arttı: 2017 yılında 4’ten -yüzde 148’lik artışla- 2025 yılında 9.9’a yükseldi. Eğer ölüm oranı 2018 seviyesinde kalmış olsaydı, 2019-2025 yılları arasında yaklaşık 1800 bebek yaşıyor olacaktı.

Küba’da Doğumlar, Bebek Ölüm Oranı ve Fazladan Ölümler

Yıl

Doğum Sayısı

Bebek Ölüm Oranı (1.000 canlı doğumda)

Fazladan Ölümler 

(BÖO 4.0 seviyesinde kalsaydı 

gerçekleşmeyecek ölümler)

2017

114.971

4.0

0

2018

116.333

4.0

0

2019

109.716

5.0

110

2020

105.038

4.9

95

2021

99.096

7.6

357

2022

95.403

7.5

334

2023

90.392

7.1

280

2024

71.358

7.1

221

2025

68.051

9.9

402

Toplam

  

1.798

 ABD’nin adada elektrik ve ulaşım hizmetlerini felç ettiği enerji ablukasının etkileri göz önüne alındığında, Küba’nın bebek ölüm oranının aralık 2025 itibarıyla 1000 canlı doğumda 9.9’a ulaşmasının ardından daha da artmış olduğu; yaşam beklentisi ve anne ölüm oranı gibi diğer temel sağlık göstergelerinin de yılın başından bu yana daha da kötüleştiği tahmin ediliyor.


Küba’ya uygulanan yaptırımların bebek ölüm oranlarında ciddi bir yükselişe yol açacağını gösteren bir diğer istatistik Uluslararası Ödemeler Bankası tarafından yayımlanan ve panel regresyon analizlerine dayanan çalışma. 180 ülkeyi kapsayan bu çalışma, gelişmekte olan ekonomilerdeki resesyonlar ile ölüm oranları arasındaki ilişkiyi inceliyor.

Banka, 2022 yılında yaptığı bir araştırmada, gelişmekte olan ekonomilerde resesyon dönemlerinde çocuk ölüm oranlarının, 1000 doğumda yaklaşık 6 ölüm artışıyla önemli ölçüde yükseldiğini tespit etti. Bu rakamlar yine beş yaş altı çocuk ölümlerine ilişkin. Dünyadaki bu ölümlerin yaklaşık dörtte üçünü bebek ölümleri oluşturduğundan, çalışma bir resesyonun ölüm oranını 1000 doğumda 4.5 ölüm artıracağını ortaya koyuyor. Bu durum, Küba verilerinde görülen artışın büyük bölümünü açıklıyor: Bebek ölüm oranı 1000 doğumda 4.0’dan 9.9’a yükselmiş, yani 1000 doğumda 5.9 fazla ölüm gerçekleşmiştir.

Küba’nın Birleşmiş Milletlere sunduğu 2025 yılı raporunda ABD ablukasının ülkeye toplam maliyetinin 170 milyar doları aştığı belirtilmişti. ABD’nin abluka politikası hem diplomatik hem ekonomik boyutuyla Küba’da yaşamı felç etmekle kalmıyor, yol açtığı bebek ölümleri ve halk sağlığı sorunlarıyla öjenik bir boyut da içeriyor. Abluka politikaları, halkın yaşam koşullarını kötüleştirerek, adada cisimleşen sosyalist mirası ve uzun vadede nüfusu ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Kansu Yıldırım / EVRENSEL

Kaynak:

Francisco Rodríguez, Silvio Rendón ve Mark Weisbrot, “Effects of international sanctions on age-specific mortality: a cross-national panel data analysis”, The Lancet Global Health, Volume 13, Issue 8
Alexander Main, Joe Sammut, Mark Weisbrot, Guillaume Long, “US Sanctions and the Sharp Rise in Infant Mortality in Cuba” https://cepr.net/publications/us-sanctions-and-the-sharp-rise-in-infant-mortality-in-cuba/

Kaotik ortamda belirsizlikler artarken + Denizler üstünde 20 bin riyakârlık + Zahmetli doğum ve 'Çok Yaşa Kemal!' -soL-


Kaotik ortamda belirsizlikler artarken -Sinan Sönmez- 

İstikrarlı hegemonik düzenin mimarı olarak gözüken ABD’nin sırtındaki parlak pullar hızla dökülmektedir.

Belirsizlik kapitalist-emperyalist sistemin tıkanması ve yalpalayarak yeniden yapılanma arayışı içinde yol almaya çalışmasından kaynaklanıyor. Bir yanda Trump yönetiminin ABD’nin zayıflayan hegemonik gücünü yeniden oluşturmak için İsrail ile birlikte İran’a saldırısı ve Küba’yı işgal edeceklerine ilişkin hiç bitmeyen tehditleri, Avrupa ile sürekli sürtüşmesi olağanlaşma riskini taşıyor. Oysa ki Amerika’yı yeniden büyük ve güvenli yapma politikaları doğrultusunda atılan adımların sistemin en önemli ve belirleyici merkezinin karşılaştığı tıkanıklık ve açmazdan kaynaklandığı görülüyor. Küresel düzen(sizlik) koşullarında silahlanmanın hız kazanması şaşırtıcı olmuyor.

SIPRI’nin 2025 yılına ilişkin askeri (silahlanma) harcamalarında ABD 954 milyar dolarla uzak ara ilk sırada yer alıyor.1  ABD’nin ardında Çin (336), Rusya (190), Almanya (114), Hindistan (92,1), Birleşik Krallık (89,0), Ukrayna (84,19), Suudi Arabistan (83,29), Fransa (68,0), Japonya (62,2) milyar dolar harcamayla yer alıyor. İsrail 11. sırada 48,3 milyar dolar ve Türkiye 38,0 milyar dolar harcamayla 18. sırada bulunuyor. Veriler ilginç ve anlamlı. Dünya genelinde harcamaların bir önceki yıla göre yüzde 2,9 arttığı ve 2.887 milyar dolara ulaştığı belirleniyor. ABD’nin bir önceki yıla göre harcamaları yüzde 7,5 oranında azaltmış olmasına karşın dünya çapında toplam askeri harcamalarda yüzde 33’lük paya sahip olması strateji ve politikasını açıkça sergiliyor. Çin, Rusya ve Almanya’nın payları ise sırasıyla yüzde 12, yüzde 8,6 ve yüzde 3,9 olarak belirleniyor. Avrupa’nın harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşıyor. 32 NATO ülkesinin toplam harcaması 1.581 milyar dolar ile dünyadaki askeri harcamaların yüzde 55’ini oluşturuyor. Avrupa’daki NATO üyeleri ise 559 milyar dolarlık paya sahip gözüküyor.

İlginç olduğu kadar anlamlı birkaç veriyi daha paylaşmak istiyorum. Rusya’nın askeri harcamaları 2024’e göre yüzde 5,9, Ukrayna’nın yüzde 20 artmış gözüküyor. GSYH’ye oranlar ise sırasıyla ve yüzde 7,5 ve yüzde 40! Rusya-Ukrayna savaşının yol açtığı insani kıyımın yanısıra ekonomik ve sosyal maliyeti rakamlar ve oranlar açıkça sergiliyor. Emperyalizmin besleyerek körüklediği, silah ve parasal destekle savaşın sürmesini ateşlediği Ukrayna’da ulusal gelirin beşte ikisi askeri harcamalara, silahlanmaya ayrılıyor. Körfez ülkelerinin GSYH’ye göre askeri/silahlanma harcamalarında Suudi Arabistan yüzde 6,5 payla başı çekiyor, diğerlerinin payları da yüzde 4,7 ile yüzde 5,7 arasında değişiyor. En büyük tedarikçileri ise tahmin edileceği üzere ABD! Tamamlamak için Azerbaycan ile Ermenistan’ın sırasıyla ulusal gelirlerinin yüzde 6,5 ve yüzde 6,1’ini silahlanmaya ayırdıklarını da belirtelim. Savaş ve gerginliğin sergilediği tablo budur. Silah ihracatında ABD’nin uzak ara ilk sırada yer alması da şaşırtıcı değildir. Genelde 2016-2020 dönemine göre 2021-2025’te dünyada silah ticareti yüzde 9,2 artarken, ABD’nin ihracatı yüzde 27 artmış ve küresel ölçekte ABD yüzde 41’lik payla ilk sıradaki yerini sağlamlaştırmıştır.2 Fransa bir önceki döneme göre ihracatını yüzde 21 artırarak dünya sıralamasında yüzde 9,8’lik payla ABD’nin hemen altında yer almaktadır. Rusya üçüncü sırada bulunmakla birlikte sıralamadaki payı yüzde 21’den yüzde 6,8’e gerilemiştir. Ukrayna ile savaşın, ve Batı dünyasının ambargosuna bağlı olarak beliren ekonomik güçlüklerin yanısıra silah ihracatında da önemli bir düşme görülüyor. İzleyen 7 ülkenin payları yüzde 5-6 (Çin) ile yüzde 3 (İsrail, İspanya) ve yüzde 2 (Güney Kore) arasında değişiyor.

Yukarıdaki kısmi veriler silahlanma eğiliminin giderek arttığını ve silah tüccarı olan şirketlerin, destekçisi devletlerin bu ticaretten kârlı çıktıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Barış havarisi olan, barış söylemlerine sahip çıkmaya çalışan devlet yönetimdeki siyasetçilerin gerçekte tersi bir politika uyguladıklarını somut veriler sergilemektedir. ABD’nin birçok uygun sıfatı rahatça ekleyebileceğiniz başkanının barış vadederek oturduğu koltuğunda tam tersi politikayı uygulaması şaşırtıcı olmuş mudur? Tabii ki hayır! Aşırı sağ hatta neo-faşist, ırkçı söylemi dilinden eksik etmeyen, konuşmalarında saldırgan biçemi koruyan ancak politik duruşunda zigzaglar da çizen başkan beyin emperyalist politikaların elçisi olduğu unutulmamalıdır. Bunun yanısıra Trump’ın başkanlığının bir yararı da bulunmaktadır. İstikrarlı hegemonik düzenin mimarı olarak gözüken ABD’nin sırtındaki parlak pullar hızla dökülmektedir. Bu gelişmelerden ders alanların da elbette çıkacağını düşünüyorum.

1 https://sipri.org/vizualizations/2026/sipri-map-world-military-expenditure-2025

2 https://armstransfer.sipri.org/ArmsTransfer/transferDatahttps://armees.com/top-10-des-pays-exportateurs-darmes-en-2025

/././

Denizler üstünde 20 bin riyakârlık -Engin Solakoğlu- 

Yunanistan’da Miçotakis hükümetinin İsrail’le iş tutarak alçaklık yaptığı açık. Ya Akepe’nin sahneye koyduğu bu müsamerenin tanımı nedir?

Kıyısında doğduğum ve içinden boğaz geçen bir kentte büyüdüğüm için mi bilmem hayatımın hep önemli bir parçası oldu deniz. Tek kanallı televizyonda izlediğim Cousteau belgeselleri ve her gece yatmadan dinlediğim TRT1 Radyosu’ndaki 23 haberlerinin ardından verilen ve “Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı”ndan bildirilmiştir” anonsuyla başlayan bültenin de etkisiyle “büyüyünce ne olacaksın” diye sorulduğunda “oşinograf” demeye başlamıştım.

Meslek gereği dolaşmaya başladığımda, gittiğim kentlerde deniz olsun, su olsun gibi bir derdim olmuştu. Deniz kıyısında değil ama hep ya denizin ya da bir ırmağın yakınlarında görev yaptım Ankara’yı saymazsak.

Dünyanın yüzde 70’ine yakını denizlerle kaplı ve oşinograflara sorarsanız denizlerin derinliklerini Ay’ın yüzeyi ölçüsünde dahi keşfedebilmiş değiliz henüz. Anlayacağınız deniz meselesi karışık. Denizlerle ilgili jeopolitik meseleler de öyle.

Bir ülkeyi çevreleyen sular değişik sınıflandırmalar altında ele alınıyor. Karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, arama-kurtarma sorumluluk sahası, deniz yetki alanı, deniz koruma alanı diye uzayıp gidiyor.

Bizde bu konuya girince akla ilk Ege gelirdi yıllarca. Şimdi Doğu Akdeniz de eklendi. Türkiye ile Yunanistan bu sularda habire itişiyorlar. Talepler ve gerçekler arasına bir uçurum var. Örnek olsun, Yunanistan’ın Türkiye’nin beş-altı deniz mili açığındaki adalarını temel alarak 12 millik karasuyu uygulaması mümkün değil. Türkiye’nin de anlaşmalarda ismi belirtilmedi diye Girit’in açığındaki Gavdos adasına aidiyeti belirsiz muamelesi yapması da saçma. Taraflar biraz da pazarlıkta el yükseltmek için abartıyorlar talep ve iddialarını. Bu kısmı uzatmayalım. Daha önce çok yazıp çizdik.

İlk olarak değinmek istediğim arama-kurtarma sorumluluk sahası (AKSS) kavramı. Bir kere bu sahanın mavi, kırmızı, yeşil ya da lacivert vatan kavramına girmediğinin altını kalın kalın çizelim de kafalar karışmasın. AKSS öyle uluslararası hukuk kurallarıyla net olarak belirlenmiş bir şey değil. Esas itibarıyla ilgili devletlerin aralarında uzlaşacakları varsayımına dayanan kılavuz ilkeler var sadece. Bunlardan biri FIR yani Uçuş Bilgilendirme Sahası’nın izdüşümü. Türkiye ile Yunanistan FIR konusunda da sürekli tepiştiği için AKSS meselesi de sürtüşme konusu oluyor. İki ülke denizlere dair her konuya yetki ve egemenlik meselesi olarak yaklaşıyorlar ama en azından AKSS bağlamında bunun yetkiden çok sorumluluk içerdiği bilinmeli. Bu sahada bir veya birden çok geminin başına bir şey geldiğinde yardıma gitmek senin görevin ve  sorumluluğun ama oraya gittin diye o sulara bayrak dikmiş filan olmuyorsun. Burada hak yok, yükümlülük var.

Son yıllarda iki ülkenin Ege’de birçok kez kazaya uğrayan bir gemiye müdahale konusunda birbirlerini dirsekledikleri vaki. Ne güzel değil mi? İyilik yapmak için kıyasıya yarışıyorlar...

Geçen hafta siyonist devlet Sumud Filosu’na saldırdı. Soykırımcı İsrail donanmasına bağlı gemiler Gazze’ye yönelik yasadışı ablukaya dikkat çekmek ve bölgeye insani yardım götürmek için yola çıkan sivil teknelere hücum ettiler. En az 175 kişiyi rehin aldılar, 40 saat bir İsrail firkateyninde aç-susuz, konteynerler içinde ve ıslak zeminde alıkoydular. 31 kişiyi işkence ve kötü muamele sonucu yaraladılar, teknelerin bir bölümünü de tahrip ettiler. Bu arada biri Brezilyalı, diğeri İspanyol olan iki eylemciyi de İsrail’e kaçırıp tutukladılar ve yargılamaya hazırlanıyorlar.

Saatler süren bu saldırı, Girit adasının yaklaşık 80 mil açığında gerçekleşti. Burası egemenlik bakımından uluslararası sular sayılıyor. Ancak tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Yunanistan’ın AKSS içinde. Ege’de alabora olan bir tankerdekilerin kurtarılması için Türkiye ile savaş eşiğine gelmekten çekinmeyen Atina’daki Miçotakis hükümeti, açıkça bir deniz haydutluğunun kurbanı olan 22 tekneye yardım etmek için kılını bile kıpırdatmadı. Yunanistan Hükümet sözcüsü hiç utanmadan “olay uluslararası sularda gerçekleşti” açıklaması yaptı. Sonradan ortaya çıkan gerçek daha da çirkindi. İsrail, kendi topraklarından yaklaşık 1000 kilometre uzakta, bu haydutluğu Yunanistan hükümetinin bilgisi dahilinde ve katkısıyla gerçekleştirmişti. İsrail Dışişleri Bakanı Saar, “işbirliği” için Yunanistan’a teşekkür etti. İsrail’in üniformalı haydutları aldıkları rehineleri Girit’te işbirlikçi Yunanistan makamlarına  teslim edip gittiler.

Yunanistan tarihinin en Amerikancı hükümeti olma konusunda Metaksas cuntasına bile rahmet okutan Miçotakis yönetimi şimdi bu alandaki başarısının yanına bir de Yunanistan tarihinin açık ara en İsrailci hükümeti olma unvanını ekledi. Gazze soykırımının ardından yanına Kıbrıslı Rum lideri de alıp uluslararası kaçak Netanyahu’nun yanında poz poz sırıtık fotoğraflar çektiren Miçotakis’in bir hesabı olduğu belli. Aslında basit. Kazandığını düşündüğü tarafın yanında yer alarak temsil ettiği Yunanistan sermaye düzenine ilave çıkar sağlamak. Miçotakis’in ihaneti ve sefaleti onurlu Yunan halkının, Yunanlı emekçinin suçu değil. Bununla birlikte kardeş Yunan halkına ilave bir sorumluluk yüklüyor. Bir an önce ülkelerini bu pislikten arındırmak.

İğneyi Atina’ya batırmak çok konforlu bir seçim elbette ama çuvaldızı da boşta bırakacak değiliz.

Akepe düzeni Sumud filosuna yönelik İsrail saldırısını yüksek sesle kınadı. Türk Hava Yolları İsrail zulmünden kaçan eylemcileri Girit’ten aldı, İstanbul’a taşıdı. Türkiye’nin Atina Büyükelçisi ve konsolosluk görevlileri Girit’e giderek eylemcilerin yüzlerini gözlerini öpmeyi ihmal etmediler. Eylemciler İstanbul’da kahramanlar gibi karşılandılar. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı saldırıya yönelik bir soruşturma başlattı. Hakan Fidan esti üfürdü. Yandaş basına bakılırsa, görüştüğü Yunanlı mevkidaşına “baskı” bile yaptı. Olay yaşandıktan sonra yapılan bu baskının ne anlama geldiği pek anlaşılamadı ama olsun. Maksat atarlanmaktı. Yerine getirildi.

Diğer zamanlarda ne iş yaptığını pek anımsamadığımız TBMM de aşağı kalmadı ve bir tezkere kabul etti. Tezkerede uluslararası kamuoyuna “İsrail’e ve Gazze’de işlediği insanlık suçlarına karşı” hareket geçmesi çağrısında bulunuldu.

Bu olayların hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşandı. Yalnız o arada gözden kaçan, daha doğrusu gözden kaçırılmaya çalışılan bir gelişme daha oldu. Board of Peace (Barış Kurulu) adıyla bilinen kuruluş bir açıklama yayınladı. Açıklamanın tam metnine kurulun X hesabından ulaşabilirsiniz.

Unutmuş olma ihtimalimize binaen anımsatayım. Board of Peace, ABD Başkanı Trump’un öncülüğüyle oluşturulan bir yapı. Temel amacının daha geniş olacağı söyleniyor ama ilk hedefi Gazze. Daha doğrusu “Filistinlisiz Gazze”. ABD’deki Atlantic City’nin Ortadoğu versiyonu. Hatırladınız mı? Bu kurulda AKP Türkiyesi de var. Kurulun maaşlı genel müdürü de tarihin en yalancı ve aşağılık üç Britanyalısından biri olduğu konusunda hiç kimsenin kuşku duymadığı eski Başbakan Tony Blair. Üç yüzyıl kadar üzerinde güneş batmayan alçaklık imparatorluğunun onca yöneticisi içinde bu mertebeye ulaşmanın kolay olmadığını da not edelim.

Ne diyorduk? Türkiye’nin de, dost ve kardeş Azerbaycan, Kazakistan, Arjantin, Pakistan gibi ülkelerin peşi sıra koştura koştura üye olduğu Barış Kurulu. İşte bu Barış Kurulu’nun Sumud Filosu’na İsrail tarafından açık denizde gerçekleştirilen hukuksuz eşkıyalık girişimi ardından yayınladığı açıklamanın üçüncü paragrafında aynen şöyle deniyor:

“Gazze'ye doğru yola çıkan "filo", Gazze halkının durumundan hiçbir şey bilmeyen ve bunu umursamayan kişilerin gösterişçi aşk gemisi aktivizmi. İnsanların sefaletini kullanarak sosyal medya profillerinizi yükseltmeye çalışmak iğrenç bir şey.”

Özetlersek, Barış Kurulu’na göre, günlerce küçük teknelerle Akdeniz’de seyrederek Gazze hakkında bir farkındalık yaratmaya çalışanlar aslında bir “aşk gemisi” aktivizmi yapıyorlar ve tek amaçları sosyal medyadaki takipçi sayılarını arttırmak.
Barış Kurulu’nun bu açıklamasına, kurula üye olan Akepe düzeni katılıyor mu? Katılıyorsa, tezkerelerle, Dışişleri açıklamalarıyla, Yunanistan’a yalandan efelenmelerle Türkiye’de yaşayanları neden enayi yerine koyuyor? Bu açıklamaya katılmıyorsa, neden bir karşı açıklama yapıp bu rezillikle arasına mesafe koymuyor? Ya da daha iyisi, Gazze’deki soykırımı bir emlak projesine dönüştürmek, Filistinli çocukların kemikleri üzerinde inşaat yapmak dışında bir hedefe hizmet etmeyen bu kuruldan neden çıkmıyor?

“Bizim koyunlar nasılsa İngilizce bilmez, aradan sıyrılırız” diye düşünüyorsa fena halde yanılıyor. Yapay zekâ filan derken dil bilmemek artık eskisi kadar büyük bir engel değil. Akepe düzeni kendi sahasında karakucak güreş tutarken, deplasmanda cici cici “curling” oynamayı kimseye yutturamaz. İran’a saldırı sonrasında Körfez’den gelecek üç-beş milyar dolar uğruna imza attıkları ama Türkçesini aylardır Dışişleri sitesine koymaya cesaret edemedikleri rezil bildiriyi yutturamadıkları gibi.

Yunanistan’da Miçotakis hükümetinin İsrail’le iş tutarak alçaklık yaptığı açık. Ya Akepe’nin sahneye koyduğu bu müsamerenin tanımı nedir?

/././

Zahmetli doğum ve 'Çok Yaşa Kemal!'-Serdal Bahçe- 

Rus işçileri, Türkiye’de cereyan edenin bir burjuva devrimi olduğunu biliyor, ama cephede bu devrim için kanlarını döken Anadolulu işçi ve köylüler ile kardeş olduklarını hissediyorlardı. Bu halkaya Yunan işçilerini de eklemek zor değildi.

Albay Panagakos emperyalizmin gazıyla sürdürülen Anadolu işgali sırasında silah altına alınmış ve işgal güçlerine zorla katılarak Anadolu’ya gelmiş pek çok Yunan komünistinin çarpışmalar sırasında silahlarını bırakarak “Çok Yaşa Kemal!” diye bağırdıklarını not etmiş. Dahası Anadolu cephesinde işler iyi gitmeyince işgal ordusu içinden komünistlik şüphesiyle tutuklananların sayısının en az 60 bin olduğu da kayıtlara geçmiş.1 Bunlar deniz yoluyla gerisin geriye Yunanistan’a gönderilmişler. Pek çoğu çok ağır cezalara çarptırılmışlar.

Çarptırıldılar çünkü Yunan gericiliği yenilgiden KKE’nin (Yunanistan Komünist Partisi) doğrudan sorumlu olduğunu iddia ediyordu. Hatta Yunan komünistlerin Kemalistlerle ittifak kurdukları, Kemalistlerin Yunan askerleri arasında KKE broşürlerini dağıttıkları da öne sürüldü. Bu nedenle 1921 ile 1922 yılları Yunan komünistleri açısından kovuşturma, baskı, zulüm ile dolu yıllar olarak tarihe geçtiler.

1921 Mart’ında Yunan demiryolu işçileri çok büyük bir greve gittiler. Her işçi grevinde olduğu gibi ücretler, hayat şartları ve işyerindeki sermaye baskısı grevde atılan sloganların temel temalarıydı. Bu alışıldık bir durumdu. Ancak Yunan gericiliği açısından asıl tehdit edici olanı demiryolcuların Anadolu’ya silah, mühimmat ve asker sevkiyatının hemen durdurulması yönündeki istekleriydi. Yunan Megalo İdea gericiliği açısından alarma geçirici asıl istek buydu. 300 demiryolcu tutuklandı ve vatana ihanetle suçlandı. Bu grevin de KKE’nin işi olduğu ve KKE’nin de emirleri Moskova’dan, Bolşevik Rusya’dan aldığı suçlaması Yunan sağının ağzına pelesenk oldu. Öyle ya, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye’nin dostuydu. Rus işçileri, Türkiye’de cereyan edenin bir burjuva devrimi olduğunu biliyor, ama cephede bu devrim için kanlarını döken Anadolulu işçi ve köylüler ile kardeş olduklarını hissediyorlardı. Bu halkaya Yunan işçilerini de eklemek zor değildi.

Halkların Rusya Enformasyon Bürosu (Peoples’ Russia Information Bureau) 1918 Eylül’ünde İngiltere’de kuruldu. Çok sayıda işçi örgütlenmesini ve kadın örgütlerini çatısı altında barındırıyordu. Kurucuları arasında ünlü sosyalist feminist Sylvia Pankhurst de vardı. Büro’nun amacı Rusya’daki devrim hakkında doğru haber ve bilgi üretmek idi, ancak bir süre sonra basit bir enformasyon bürosunun sahip olduğu işlevlerin ötesine geçerek daha siyasal bir vizyona sahip oldu. Bolşevik Devrimi’ne emperyalist müdahaleye karşı çok sayıda eylem örgütledi Büro. Büro’yu kuranlar Mart 1919’da Rusya’dan Elinizi Çekin komitesini (Hands off Russia) de kurdular, kurucu kadro içinde yine Sylvia Pankhurst ve Britanya Komünist Partisi genel sekreteri olacak Harry Pollitt de vardı.2 Bu komite Britanya’nın Anti-Bolşevik koalisyona silah ve mühimmat yardımı yapmasını engellemeye çalışıyordu.

En büyük eylemi ise Jolly George isimli mühimmat gemisinin yola çıkmasını engellemek oldu. Gemi karşı devrimci Pilsudski’nin Polonyalı alaylarına, Bolşeviklerle savaşırken kullansınlar diye mühimmat götürecekti. Ama Londralı dok işçileri ve kömür hamalları mühimmatın yüklenmesini ve geminin yola çıkmasını engellediler. Ancak onlar yalnız değillerdi. Kuzeyde İskoçya’da, özellikle Glasgow ve Edinburgh gibi büyük şehirlerde örgütlü Clyde İşçi Komitesi (Clyde Workers Committee, CWC) Bolşevik Devrimi’ne ve Rus işçi sınıfına yönelik büyük bir destek sergiliyordu. 1919 yılında özellikle Glasgow’da büyük grevler silsilesi patladı. Grevleri organize eden örgütlerden biri de CWC idi. Grevler özellikle Kıta Avrupa’sında yükselen işçi radikalizminden ve devrim çabalarından (Rusya, Almanya, İtalya…) çok etkilenmişti. Grevler süresince tekrarlanan taleplerden biri de Bolşevik Devrimi’ne müdahale edilmemesiydi. Anlaşılan Britanya işçi sınıfı, Rus sınıftaşının devrimine kardeşlik elini uzatıyordu.

Bunu sadece sendika liderleri ve yerel polis teşkilatları değil, ülkeyi yönetenler de anlamışlardı herhalde. Söz konusu grevler sürerken Fransa’da Paris’te dünya tarihinin en önemli barış konferanslarından biri sürmekteydi. I. Dünya Savaşı’nın galipleri Paris’te ucu Versay Barış Anlaşması’na varacak barış görüşmelerini yürütüyorlardı, hem de liderler düzeyinde. Woodrow Wilson ABD adına, Lloyd George Britanya adına ve Clemenceau da Fransa adına oradaydılar. Galip emperyalistler bir masanın etrafında Almanya’ya kesilecek cezaya ve savaş sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğine karar verirlerken fırsat bu fırsat diyerek meramını anlatmak isteyen herkes oradaydı. Örneğin imparatorluklar dağılırken devlet kurmak isteyen ya da sınır sorunu olan Doğu Avrupalı milliyetçiler oradaydı. Kadınlara evrensel seçme ve seçilme hakkı isteyen kadın hareketi temsilcileri oradaydı. Sömürgelerden gelen ve siyasi bağımsızlık kovalayan azgelişmiş dünya siyasetçileri ve aydınları oradaydı. Herkes kendi dertlerini büyük emperyalistlere anlatmak istiyordu. Karşı devrimci Beyaz Ruslar da oradaydı. Malum Rusya iç savaşı yaşıyordu ve karşı devrimci Ruslar açıktan emperyalist müdahale istiyorlardı.

Rusya’ya doğrudan emperyalist müdahale isteyen sadece karşı devrimci Ruslar değildi, emperyalist ülkelerin müdahaleci politikacıları da ordaydı. Örneğin Bolşevik Devrimi’nin doğrudan askeri müdahale ile ezilmesini isteyen Winston Churchill ikide bir Paris’e geliyor ve Lloyd George’u ikna etmeye çalışıyordu. Keza Fransız tutucular ve bankacılar da Clemenceau’nun ensesinde boza pişirmekle meşguldüler (Bolşevikler iktidarı alınca ilk ilan ettikleri şeylerden biri de Rusya’nın borçlarını ödemeyecekleri idi, ki bu borçların büyük bir bölümü Fransız ve Belçikalı bankalardan alınmıştı). Ancak her ikisi de doğrudan askeri müdahalenin riskli olduğunu biliyorlardı. Öncelikle zaten dört yıl savaşmış ve dört gözle terhisi bekleyen askerleri Rus steplerine sürmek bile bile isyanı çağırmak anlamına gelecekti. İkincisi de -orduyu hızlı terhis etmelerinin de nedeni- askerlerin arasında görünmeyen bir isyanın ruhu dolaşıyordu. Örneğin İngiliz askerleri denizaşırı yeni bir maceraya atılmamak için Folkestone, Kent’te ayaklanmışlardı.3 Rusya’da ve Almanya’da ellerinde silah olan askerler aslında ya işçi ya da köylü çocuklarıydılar ve özelikle de Rusya’da devrimin ateşini en başta onlar yaktılar. Asker Sovyeti meselesi hafife alınacak bir mesele değildi. Dahası savaşın hemen ertesinde kapitalizm tarumar durumdayken büyük metropollerin ve gelişmiş ülkelerin tamamı büyük grev dalgalarıyla sarsılmaktaydı. Avusturya’da, Macaristan’da, Almanya’da, İtalya’da ve başka yerlerde işçi sınıfı fabrikaları ve şehirleri ele geçirmeye başlamıştı. Silahaltındaki işçiler terhis ve barış, silah altında olmayan işçiler ise daha hakkaniyetli bir dünya ister gibiydiler. Bu kitleyi Rusya’daki sınıf kardeşlerinin yaptığı devrimin üstüne yürütmeye kalkmak oldukça riskliydi açıkçası.

Hatta herhangi bir yere yürütmek tehlikeliydi. Örneğin İngiliz emperyalizmi doğrudan müdahale yerine Türkiye’de işgal için neden Yunan ordusunu seçmişti? Çünkü Britanya ordusundaki işçiler artık çarpışmak istemiyorlardı (bunu çeşitli vesilelerle gösterdiler). Hele hele hakkaniyetsiz, emperyalist savaşlarda savaşmayı hiç ama hiç istemiyorlardı. Bu nedenle bir tilki kadar kurnaz Lloyd George ve Clemenceau doğrudan müdahale yerine Rusya’da savaşan beyaz orduları dolaylı olarak desteklemeyi tercih ettiler. Varsın ateşten kestaneleri başkası alsındı.

Böylece Rus işçi sınıfının devrimi, Britanyalı ve Fransız işçilerin pasif direnişinin yarattığı müdahalesizlik ortamında karşı devrimi yendi. Yunan işçi sınıfının savaş karşıtlığı Anadolu Devrimi’nin elini rahatlattı. Yunan işçi sınıfından ülkemizin işçi sınıfına ve köylülerine uzatılmış el sadece yardımseverlikten veya alicenaplıktan kaynaklanmadı. Bu “dünyanın tüm işçileri birleşin!” diyenlerin hitap ettiği, hatırlatmaya çalıştığı, her zaman gözlemlenmese de, orada duran bir nesnel olgunun, işçi sınıfının bölünmez bütünlüğünün doğal bir sonucuydu. İşçi sınıfı tarihin gördüğü en enternasyonalist sınıftı, Lloyd George ve Clemenceau bunu iyi anlamışlardı.

Emekçi İngilizcede “labourer”a, emek/çalışma ise “labour”a karşılık gelmektedir. “Labour” kavramının kökleri ise 16. yüzyılda kullanılan İngilizcedeki benzer bir kelimeye kadar gider. Bu kelime aynı zamanda eski Fransızcada da bulunur. Etimolojik köken açısından “labour”un kökeni doğum sırasında çekilen eziyet, zahmet anlamına gelir. Kısacası emek bir tarafıyla zahmetli doğum anlamına gelmektedir.4 Peki ama doğmakta olan nedir? İleri savrulmalarla, geri çekilmelerle, coşkulu atılımlarla, irademizi test eden ricatlarla doğmakta olan sosyalizmdir. 1 Mayıs İşçi ve Emekçi bayramınız kutlu, mutlu ve umutlu olsun efendim.

1 https://uwidata.com/13575-did-greek-communists-play-a-role-in-the-war-for-turkeys-independence/ 

2 https://www.marx-memorial-library.org.uk/project/russian-revolution/british-labour-movement-responses-russian-revolution

3 Bu konuda bkz. Margaret MacMillan, 2015) Barış Yapanlar (çev. B. Ç. Dişbudak), Alfa, s. 113.

4 https://www.etymonline.com/search?q=labour

/././

soL


BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-


Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik- 

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizini ortaya koydu. Emek hareketinin güçlü ve birleşik bir dayanışma ve mücadele odağına ihtiyacı var.  Böyle bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor.

Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye’de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye’de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Bu yazıda Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizine dair bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Bu değerlendirmeleri hem yaklaşık 40 yıllık sendikal deneyimime hem de akademik çalışma alanım olan sendikacılık ve emek tarihi birikimine dayanarak yapmaya çalışacağım. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar’da tartışmaya çalıştım. Bu yazıda ana akım sendikacılığın krizi üzerinde duracağım.

ANA AKIM SENDİKACILIK

Ana akım sendikacılık derken neyi kastediyorum? Ana akım (mainstream) merkezdeki değerleri, gelenekleri ve ilkeleri temsil eden yaygın ve egemen olan eğilim veya akım için kullanılan bir sıfat. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Kuşkusuz medyası, iktisadi, akademisi olan ana akımın sendikacılığı ve sendikal yapısı da var.  Ana akım yerleşik olanı, radikal olmayanı, uyumlu olanı, ılımlı (mutedil) olanı da ifade ediyor. Her ana akım yaklaşımın bir de müesses nizamı; yapıları, kurumları, işleyişleri, mekanizmaları vb. var.  Dolayısıyla ana akım sendikacılık bir zihniyet ise bunun bir de kurulu düzeni ve müesses nizamı söz konusudur.

Ana akım sendikacılık biraz şemsiye bir kavramdır.  Bir yandan geleneksel, eski, kurumsallaşmış sendikacılığı ifade eder. Bir yandan düzene entegre olmuş güdümlü sendikacılığı. Elbette her kurumsal sendika düzene entegre değildir ancak davranış kodları ve işleyiş itibarıyla ana akım özellikler taşır. Daha hantaldır, kurumsal işleyiş daha yavaştır. Atak değildir. Refleksleri yavaştır vb. Dahası ölçek büyüdükçe bu hantallık artabilir.

Kategorik olarak kurumsal ve geleneksel olan bütün yapıları negatif değerlendirmek hatalıdır. Ancak yapısal ve tarihsel nedenlerle geleneksel sendikaların büyük çoğunluğu ana akım sendikacılığa ve müesses sendikal nizama kayma riski taşımaktadır. Ana akım sendikacılık literatürde “makbul sendikacılık” olarak da tanımlanmaktadır. Burada büyük müesses nizam içinde uyumlu davranan, çizilen sınırların dışına çıkmayan işveren ve hükümetle uyumlu sendikacılık kastedilmektedir.

Neden “sarı sendikacılık” yerine “ana akım” ve “müesses sendikal nizam” kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Sarı sendikacılık işveren veya hükümetler tarafından yaratılan, beslenen ve onların güdümünde hareket eden yapılardır. Böyle yapılar emek hareketinde geçmişte de ve günümüzde de vardır. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. Bunların bir bölümü tarihsel ve kurumsal nedenlerle hantal, uyuşuk ve sessizdir. Daha kriminal yapılanmalar olan sarı sendikaları dönüştürmek neredeyse imkânsız iken ana akım yapıları dönüştürmek daha mümkündür.

KAMUDA ESİR ALINAN SENDİKALAR

Ana akım sendikacılık dendiğinde Türkiye’de büyük ölçüde kamu işyerlerinde örgütlü (merkezi hükümet ve yerel yönetimler), imalat sanayindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Klasik işçi sınıfını; kısmen düzenli, kısmen güvenceli, istikrarlı işlerde çalışanları örgütleyen ve baraj-yetki-TİS-yasal grev döngüsüne sıkışan sendikaları tarif ediyorum. Bunlar büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısına, sendikaların güçlü olduğu ve devlet ile çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı döneme (Fordizm ve korporatizm) özgü yapılardır.

Türkiye’de sendikal örgütlenmeye baktığımızda kamuya (işçi ve memur dahil) sıkışmış durumdadır. Kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 76’sı sendika üyesidir. Özel sektörde çalışan işçilerin ise yüzde 6,7’si sendika üyesidir. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki özel sektör sendika üye sayısı ise daha da ilginçtir. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS)  kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde ise 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Dolayısıyla özel sektörde gerçek sendikal korumadan yararlanan ve aidat ödeyen sendika üyesi oranı yüzde 4’tür.

Özel sektördeki sendikalaşma büyük ölçüde geleneksel imalat sanayi sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Hizmet ve inşaat gibi sektörlerde ise sendikalaşma çok daha düşüktür. Antidemokratik baraj-üye-yetki-TİS cenderesine sıkıştırılan ana akım sendikalar burada debelenmektedir. Daha mücadeleci sendikaların önüne engeller çıkarılırken, uslu duranlar ise ödüllendirilmektedir.

Kamuda bu havuç-sopa mekanizması çok daha belirgin işlemektedir. Kamu idaresi (hükümet) kamuda ancak kendi cevaz verdiği sendikaların örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bazı sendikalar makbul veya “en çok müsaadeye mazhar” hale gelmektedir.  Bunu gören diğer sendikalar da bu sınırlarda kalmakta ve ana akımlaşarak sopadan veya cezadan kurtulmaya çalışmaktadır.  Üzüm üzüme baka baka kararmakta daha doğrusu çürümektedir.

Ana akım sendikaların çoğu kamuda esir alınmış durumdadır. Kamudaki örgütlülüklerini korumak için uyum ve uysallıkta yarışmaktadırlar. O kadar ki aralarında hükümetin ekonomi politikasına veya ekonomi yönetimine tek laf edemeyen koca koca örgütler vardır. Benzer bir durum özel sektördeki büyük ölçekli şirketler ve işyerlerinde de yaşanmaktadır.  Necip Türk işvereninin, mevzuatın da desteğiyle, işçilere özgü bir hak olan sendika seçme özgürlüğünü kendine özgü bir hakmış gibi (!) mülk edinmesi sonucunda sendikalar arasında hassas dengeler oluşmakta ve üye kaybetmek istemeyen sendikalar ana akıma katılmaktadır. Düşünsenize işverenin bir hareketiyle on binlerce üye ve yüz milyonlarca lira aidat gelirinden olmak mümkündür.

SENDİKAL OLİGARŞİLER

Ana akım sendikacılığın en önemli sonucu, sendikacılığı adeta bir meslek haline getirmesi ve sendikal oligarşiler yaratmasıdır. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de “oligarşinin tunç yasası”  (Roberto Michels’e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. Oligarşiler yerlerini ve statükoyu korumak için daha fazla ana akımlaşmaktadır. Bunun sonucunda sendikal demokrasi, şeffaflık ve akçalı işler sorunları derinleşmektedir.

Özel sektörde örgütlenmenin, taşeron ve güvencesiz çalışan işçileri örgütlemenin zahmetine katlanmak istemeyen ana akım sendikacılık kamu veya özel sektör olsun örgütlü oldukları nispeten istikrarlı sınırlara çekilmeye çalışmakta ve işverenle iyi geçinme kaygısıyla uysal görünme çabasına bürünmektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık “tehlikeli sulardan” uzak durmaktadır. Mevcudu ve statükoyu korumak ve güvenli limanlarda demirli durmayı tercih etmektedirler.

Sendika içi denetim, şeffaflık konusunda yaşanan sorunlar ciddi akçalı sorunlar yaratmaktadır. Mali şeffaflık ve denetim konusundaki yetersizlikler sendikal oligarşilerin gücünü pekiştirmektedir. Türkiye’de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir “başkanlık sorunu” vardır.  Bu sorun siyasal olandan çok daha uzun bir geçmişe ve köklere dayalıdır.

DİNOZORLAŞMAYI AŞMAK

Bütün bu faktörler sendikal harekette bir ana akım sıkışması yaratıyor. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi sınıfı ve emek hareketi ana akım sendikaların üzerinde durdukları sütundan ibaret değildir. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında çalışan işçiler ana akım sendikaların radarına girmemekte veya ana akım sendikalar bilinçli olarak bunlardan uzak durmaktadır. Klasik ve görece korunaklı işçi sınıfı dışında kalanlar, daha güvencesiz, taşeron, eğreti olarak çalışanlar ana akımın ilgi alanına girmemektedir.

Oysa emeğin yaşadığı büyük sorunlar alternatif, başka türlü bir sendikal odağı zorunlu kılıyor. Bütün zaaflarına karşın mevcut örgütlü emek hareketini de kapsayacak ve bir toplumsal vicdan olacak, ezilenler ve emekçiler tarafından güven duyulacak bir dayanışma gücüne ve odağına ihtiyaç var. Topluma güven verecek, her koşulda direnenlerin ve hak arayanların yanında duracak bir odağa ihtiyaç var. Sadece kendi üyelerinin çıkarlarını ve örgütsel tahkimatını düşünmeyecek bir dayanışma merkezi olacak, sosyal adaletsizlik konusunda insanların işaretine bakacağı bir odağa, bir çoban ateşine ihtiyaç var.

Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Alternatif bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs’ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Beklenen DİSK’in gerek madenci direnişi ve gerekse 1 Mayıs’ın örgütlenmesi konusunda ana akımı aşan devrimci bir odak olarak davranmasıydı ama maalesef DİSK anlaşılmaz bir tutumla bundan uzak durdu.

Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990’larda ana akım sendikacılığın krizini “dinozorların krizi” olarak nitelemişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 35 yılda ana akım sendikacılık gücünü korudu ve hatta dinozorlaşma eğilimi daha da yaygınlaştı.  Rejim ve emek rejimi daha da despotik hale gelirken ana akım ve kayıtsız bir sendikacılığa ihtiyaç duydu. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi.

Gerek despotik emek rejimine ve gerekse ana akım sendikacılığa karşı giderek artan itirazlar gündeme geliyor. Ancak bu itirazlar kalıcı olamıyor ve büyüyemiyor. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.

/././

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil -Osman Öztürk- 

“İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var. 2025 yılında 207 milyon muayene yapmışız, kişi başı 12’ye denk geliyor. İnsanlar sağlık hizmetine erişmekte zorluk yaşamıyorlar ama bir problem de şu; acaba doğru sağlık hizmetine mi ulaşıyoruz?

Kocamustafapaşa’da bir teyzemiz vardı, bir yılda 300 kere doktora gitmişti. Ben de aradım, sordum, neden? O, ‘Alışkanlığım böyle’ dedi. Sosyalleşme aracı olarak da kullanıyorlar. Teyzemiz bir yıl içinde gitmiş, zaten 365 gün var, aynı gün içinde 3-4 yere gitmiş olması gerekiyor. Bu bir alışkanlık olmuş.

Yoldan geçerken ‘Bir acile uğrayayım’ diyenler oluyor veya ‘Pazara inmiştim, gelmişken bir de acile uğrayayım’, bunlarla karşılaşıyoruz.

MHRS’yi kontrol ettiğimizde üç tane branşımız dışında her branşa aynı güne randevu verebiliyoruz. Üç branş; göz, cildiye ve kardiyoloji.

Sorun şu; iki ihtimal var, vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor, ya da sağlığını korumuyor.”

İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner böyle konuşmuş.

∗∗∗

Öncelikle konuşmaya başlarken söylediği “İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var” sözüne değinelim.

Müdür Bey bu sayıları sadece bilgi olarak verip geçmiş de, bu sayılarda bir gariplik yok mu? İstanbul’da neden 130’dan fazla özel hastane varken sadece 53 tane devlet hastanesi var? Ya da tersinden soralım; İstanbul’da neden sadece 53 tane devlet hastanesi varken 130’dan fazla özel hastane var?

Sadece bu sayılar bile İstanbul’un sağlığının özele teslim edildiğinin bir göstergesi değil mi?

Gelelim şu randevu meselesine.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da geçtiğimiz günlerde “2024’ün ikinci yarısında 4 milyon olan randevu bekleme sayısı, yapılan planlamaların ardından 400 bine düşmüş durumda” dememiş miydi?

Bu sözler üzerine yandaş medya da “Hastanelerde randevu sorunu tarihe karıştı!” diye başlık atmamış mıydı?

Madem ki vatandaşlar İstanbul gibi bir megakentte bile üç branş dışında aynı gün randevu alıp muayene olabiliyor, o zaman sağlıkta her şey güllük gülistanlık, demek değil midir?

Hem Sağlık Bakanlarımız sürekli olarak ne kadar çok hasta muayene ettikleriyle övünmüyorlar mı? Bu mantıkla o teyzeye “Yılın hastası” madalyası takmanız gerekmiyor mu?

Öyleyse bir yılda 300 defa doktora giden Kocamustafapaşalı teyzeden neden şikâyet ediyorsunuz?

Ya şu “İki ihtimal var; vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor ya da sağlığını korumuyor” lafına ne demeli?

Belki de “Bir ihtimal daha var”dır; vatandaşın sağlığını korumak devletin görevidir de, devlet görevini yapmıyordur. O hiç aklınıza gelmiyor mu?

∗∗∗

Şimdi gelelim işin esasına.

AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de ciddi bir sağlık hizmetine erişim sorunu vardı. Sağlık hizmeti arzı sağlık hizmeti talebini karşılayamıyordu. Örneğin OECD ülkelerinde bir vatandaş ortalama olarak yılda altı defa doktora giderken Türkiye’de bu sayı üçü ancak geçiyordu.

AKP bu sorunu gördü ve kendince çözüm üretti. Hastanelerdeki muayene odalarının sayılarını hızla arttırdı ve doktorları daha fazla hasta bakmaya zorladı.

Başlarda işler yolunda gitti. Hastalar sağlık hizmetine daha kolay erişiyor, AKP de “Sağlıkta reform yaptık, kuyrukları kaldırdık.” diyerek oyları topluyordu.

Böylece sağlık hizmeti talebinde müthiş bir patlama yaşandı, ortalama her vatandaş yılda on iki defa doktora gitmeye başladı. Fakat bu sözde çözüm bir süre sonra bumerang gibi geri döndü, arz tekrar talebi karşılayamaz hale geldi.

∗∗∗

Yeni durumda AKP ne yaptı?

Doktorları daha da fazla hasta bakmaya zorladı. Öyle olunca da muayene süreleri beş dakikaya kadar indi.

Bu durumda da vatandaşlar “Hastaneye gittim ama doktor benim yüzüme bile bakmadı” diye şikâyet etmeye ve derdine çare aramak için hastane hastane dolaşmaya başladı.

Türkiye’de bugün bir milyarı aşan doktor muayenelerinin büyük bir bölümü ilk müracaatlardan değil, aynı şikayet için yapılan mükerrer başvurulardan kaynaklanıyor.

Problemin birçok nedeni var ama birincisi bu.

∗∗∗

İl Sağlık Müdürü konuşmasında “Aile hekimi sadece ilaç yazdırılan, çocuğunuzu aşıya götürdüğünüz, gebe olduğunuzda izlemleri yaptırdığınız yer değil” demiş. Böylece hem problemin ikinci kaynağına işaret etmiş, hem de hastaları aile hekimine müracaat etmeye çağırmış.

Aynı şeyi uzun süredir Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da yapıyor.

Peki vatandaşlar bir sağlık sorunları olduğunda neden daha kolay hizmet alabildikleri aile sağlığı merkezlerini, ASM’leri değil de kalabalık hastaneleri tercih ediyorlar?

Birincisi, çoğu merdiven altı tekstil atölyesi misali daracık mekanlarda hizmet veren ASM’ler vatandaşa güven vermiyor.

İkincisi, siz bir hastaya “Hastalandığında ister bir ASM’ye, istersen de bir hastaneye mi gidebilirsin.” derseniz dünyanın neresinde olursa olsun hastalar hastaneyi seçer.

Bunu önlemenin tek yolu sevk zinciridir. Daha 3 Kasım seçimlerinden iki hafta sonra, 17 Kasım 2002’de açıkladığınız AKP’nin Acil Eylem Planında “Aile hekimliği uygulamasına geçilecek ve sağlam bir sevk zinciri oluşturulacak” diye söz veren siz değil miydiniz?

Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Ne oldu? Niye kurmadınız? Kurmaya kalktınız da elinizi tutan mı oldu?

∗∗∗

Son olarak da gelelim şu “Sosyalleşme aracı olarak hastaneye gitmek” meselesine.

Hastane kullanımlarının ne kadarının gerekli, ne kadarının gereksiz olduğu bütün dünyada tartışma konusudur. Bu oran toplumun genel eğitim düzeyinden sağlık okuryazarlığına, sağlık sisteminden toplumsal alışkanlıklara kadar birçok faktöre göre değişir.

İl Sağlık Müdürü’nün verdiği örnek de sadece bizim ülkemize özgü değildir. Ama bu tür, devede kulak bile sayılmayacak uç bir örnekle sağlık sisteminin sağlıksızlığı izah edilemez.

Problem Kocamustafapaşalı teyze değil.

Problem AKP zihniyeti.

/././

Bu nasıl kamulaştırma?-Özgür Gürbüz- 

İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.

Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.

TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.

Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?

İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.

2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.

Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.

/././

Korku-yorum?-Selçuk Candansayar- 

Süleyman Demirel’e atfedilen meşhur bir söz vardır: "Halkta iktidarın değişeceği hissi baskınlaşırsa, trafik polisinin bile davranışı değişir." Bu anekdot, siyasal meşruiyetin sadece hukukla değil, toplumun ortak beklentisinden ve o görünmez psikolojik üstünlük algısından da beslendiğini anlatır. Ancak bugün, bu değişimi müjdelemesi beklenen muhalif “fikir önderi, yazar, yorumcu”, iktidarın "değişmeyeceğine" dair bir ikna yarışına girmiş durumda.

KORKUYU ANALİZ DİYE SATMAK

Köşe yazılarında, televizyon programlarında, YouTube kanallarında gördüğümüz "Bu iktidar gitmez", "Muhalefet asla kazanamaz" şeklindeki kesin yargılar nesnel, soğukkanlı birer analizden çok ruhsal savunma çabasına benziyor. Otoriter yapının yargıyı bir silah gibi kullanarak her muhalif sesi baskılaması, bu “karakterlerde” derin bir yok edilme korkusu yaratmış gibi. Özellikle, daha önce yargı silahından nasibini almış, gözaltı ya da tutukluluk tezgâhından geçmiş olanlarında bu değişim çok daha karakteristik bir hal alıyor. Bir zamanlar "en radikal" olanın, o soğuk duvarlarla tanıştıktan sonra bir tür "teslimiyetçi gerçekçiliğe" savrulması, sadece fiziksel bir geri çekilme değil, derin bir ruhsal kırılma.

Bu karakterler, yaşadığı ağır yok edilme korkusunu dindirmek için bilinçdışında celladıyla bir pazarlığa oturmuş durumda. Yazılarında, söylediklerinde, yorumlarında açıktan ya da örtük biçimde şu mesajı veriyorlar: "Ben artık tehlikeli değilim; çünkü iktidarın yenilmezliğine toplumu ikna eden bir analistim." Kendi içlerindeki "kahraman" imgesi o tezgâhta parçalandığı için, bu acıyı kitleye yansıtıyorlar. "Benim gibi bir dev bile nasibini aldıysa, sizin o 'kırkyama' muhalefetinizle hiçbir şey değişmez" demeye getiriyorlar. Bu hal, bu karakterlerin kendi özgüvenlerindeki yaralanmanın faturasını toplumsal umuda kesmek olarak anlaşılmalı.

Demirel’in bahsettiği o trafik polisinin tavrını değiştirecek olan "değişimin kokusunu" almayı en çok da bu isimler reddediyor. Çünkü o kokuyu almak, yeniden risk almak ve yeniden "nasibini almak" demek. Kendi güvenliklerini korumak uğruna toplumsal iradeyi "analiz maskesi" altında boğmaya çalışıyorlar. Hapis yatma ya da sistem dışına itilme riskini göze alamayan zihin, bu yakıcı korkuyu örtbas etmek için "mantığa büründürme" yolunu seçiyor. "Zaten kazanamayacaklar" diyerek risk almanın anlamsız olduğunu ilan etmek, kişiyi hem tehlikeden hem de eylemsizliğin yarattığı suçluluk duygusundan koruyan bir kalkan.

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN MAĞLUBİYET

“Fikir önderlerinin” bu "yenilgi inancı", Demirel’in trafik polisinin tavrını sabitleştiren temel etken. Bu isimler, her hamleye “böyle olmaz”, “onunla olmaz”, "beceremezsiniz" söylemleri ile saldırarak aslında, kendi radikal çaresizliklerini muhalefete yansıtıyorlar. Oysa, toplumsal değişim hissi, kolektif bir iradeyle inşa edilir.

Muhalefetin, eksiğiyle-kusuruyla bir "kırkyama" gibi tüm parçaların birlikte ve bir arada durmasıyla oluşacak bütünden doğacak gücünü kabul etmek yerine, sürekli kusursuz bir lider arayışı propagandası yaparak toplumda filizlenen umudu eziyorlar. Kendi içlerindeki o "kusursuz kahraman" olma arzusunu tatmin etmek için, muhalefete dair “buldukları” en küçük “eksikliği” bile felaket senaryolarına dönüştürüyorlar. Bu tutumları onları, korkuları gayet anlaşılabilir edilgenler olmaktan çıkarıp, değişimi getirecek o toplumsal "kırkyama örtünün” hiç dokunamıyor olmasına neden olan birer sabotajcıya dönüştürüyor.

RÜYADAN UYANMAK

Demem o ki, iktidarın gitmeyeceğine inanma konforu, aslında sistemin içinde kendine güvenli bir alanda tutma çabası. Trafik polisinin tavrını değiştirecek olan şey ise, bu sahte “gerçekçilik” rüyasından uyanmak. Gerçek devrim, korkusunu "analiz" diye pazarlayanların çizdiği o karanlık sınırları reddedip; "ben" demekten vazgeçenlerin, o kusurlu ama dirençli kırk yamalı kolektif dokuya karıştığı zaman başlar ancak.

Kendi küçük krallıklarımızdaki "kurtarıcı kahraman" rüyalarımızdan uyanıp umutla yanımızdakinin elini tuttuğumuzda, o kırkyama örtü bizi sadece korumayacak, beklediğimiz o değişimin de ta kendisi olacak.

/././

Öne Çıkan Yayın

ABD ablukası nedeniyle Küba’da bebek ölümleri 2017’den 2025’e yüzde 148 arttı -Kansu Yıldırım / EVRENSEL

Dünya artık tek kutupluluktan uzaklaşsa da siyasi ve ekonomik güç, belirli ülkelerden oluşan blokların elinde yoğunlaşmaya devam ediyor. Emp...