soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-


Kapanan tekstil atölyeleri, büyüyen sokak çeteleri: 'İlk kez 17 yaşında birini öldürdüm, devlet desteği var tabii!'-Ali Ufuk Arıkan- 

Türkiye tarihinde sokak çetelerinin en fazla konuşulduğu yılı geride bırakırken, bu karanlık manzaranın içerisindeki isimlerle, sokak çetelerinin üyeleriyle konuştuk. Anlatılanlar, sanılandan çok daha derin ve sarsıcı bir gerçekliğe işaret ediyor. Kapanan bir tekstil atölyesiyle bir sokak çetesine katılan çocuğun öyküsü o kadar iç içe ki...

Bir tekstil atölyesinin kapanması nasıl olur da sokak çetelerinin işine yarar?

Gelin bu sorunun peşinden giderek Türkiye’nin sokak çetesi öyküsüne yakından bakalım.

“Bizim oralarda, Esenler'de, her merdiven altı bir tekstil atölyesiydi. Çocuk yaştan beri oralarda çalıştım. Bu sayede kurtardım kendimi galiba. Şimdi kapandı bu atölyelerin hepsi. Buralar kapanınca kimsenin başka şansı da kalmadı. Pandemi ve sonrasında daha da kötü oldu. Kardeşim ve kuzenim çok küçük yaşta sokak çetelerine katıldı. Hepsinin nedeni yoksulluk işte, başka bir şansın olmaması…”

Bu sözler Filiz’e* ait.

Kuzeni şimdi uyuşturucudan cezaevinde, kardeşi de tutuklanır mı diye endişeli, bugün değilse yarın bunun olacağından emin.

İstanbul Esenler’de doğdu, yaşadığı mahalledeki tüm çocuklar gibi o da sokak çeteleriyle içli dışlı büyüdü.

Her köşe başında torbacılar, çete üyeleri vardı.

Korkuyla geçilen sokaklar, tanık olunan hesaplaşmalar, uyuşturucu ticareti... 

Bunlar çocukluk günlerinin en olağan ve belirgin anılarıydı.

Çocukluğunda perde gerisinden izlediği, saçlarından sürüklenip sokağa atılan bir kadının öyküsünü unutmuyor örneğin hiç. Onu kaçırıp istismar eden ve döverek ailesinin evinin önüne atan çeteyi de, eve kabul etmeyip aynı şekilde sokağa atan ailesini de...

Çok olurdu böyle şeyler, alışmıştık” diyor.

Şimdi Filiz’in bu çocukluk hatıralarının izinden, büyüdüğü mahalledeki çocukların öyküsüne uzanalım, Türkiye’nin çarpıcı sokak çeteleri öyküsünün "kahramanlarına" bakalım.

‘Çeteye dahil olmamızın nedeni geçim sıkıntısı, daha iyi bir yaşam isteği…’

“26 yaşındayım. 17 yaşında başladım bu işlere. Dahil olmamın nedeni para hırsı, geçim sıkıntısı, daha iyi bir yaşam isteği. Doğup büyüdüğümüz semtte fazla iyi bir hayatımız yoktu, ailemiz varlıklı bir aile değildi.”

Neden bu işin bir parçasısın sorusuna bu yanıtı veriyor Ferhat.*

Çeteyle tanışması ailesiyle başlıyor, bu hayatın dışında bir ufku olmamış hiç:

“Ailemde de var bu işler. Babam bu tarz işler yapıyordu, amcam da. Şu an yapmıyorlar, yaşlandılar.”

Bir çeteye katılmak için kimseye ulaşma ihtiyacı duymuyor haliyle, yaşadığı mahalle üzerinden, aile bağları üzerinden parçası oluyor sokak çetelerinin.

Çete de demiyor, “abi” dediği insanların yanında olduğunu söylüyor.

Aile olunduğunun ana göstergesi “abi” ifadesi. “Abi” denilen kişi için ölünür, öldürülür, yoluna baş koyulur... Öyle diyorlar.

O da 17 yaşında bu anlamıyla bir “abi”ye sahip oluyor.

'Şu anda 13 yaşındaki bir çocuk bile çeteye katılıp iş yapıyor, gözlerimle şahit oluyorum'

Bu kadar küçük yaşta bir çeteye nasıl katılabildiğini soruyoruz.

Biraz itirazla, biraz da sitemle devam ediyor konuşmaya:

“Bizim zamanımızda farklıydı bu işler. Bundan 10 sene önce bu yaşlar 16, 17’ydi. Şu anda 13 yaşındaki bir çocuk bile çeteye katılıp iş yapıyor. Gözümle şahit oluyorum, bunun en büyük nedeni özenti hayat.”

Özenti hayat derken neyi kastettiğini soruyoruz:

"Bu yeni gruplar var ya... Televizyonların da dilinde. Hepsini biliyorsunuz işte. [Daltonlar, Redkitler, Casperlar adlı çeteleri kastediyor] Bu gruplardaki kişilerin sosyal medya paylaşımları, yedikleri, içtiklerini görüyorlar. Katılanların neler yaptıklarını görüyor, bunlara özeniyorlar. Yeni jenerasyonda özentilik çok fazla. 13, 14 yaşındaki çok fazla çocuk katılıyor, biliyorum, görüyorum her gün.”

Çocukları önce bağımlı, sonra da 15 yaşında torbacı yapıyorlar

Çocukların madde bağımlısı haline getirilmesinin bunda önemli bir etkisi olduğunu söylüyor Ferhat, maddeye ulaşmanın çok kolay olduğunu, daha 15 yaşında torbacılık yapıldığını ekliyor.

Konuştuğumuz diğer sokak çeteleri üyeleri gibi o da uyuşturucu işlerinden uzak durduğunu söylüyor.

'İnsanlara para karşılığında zarar verme ve tetikçilikle başladım, sonra dolandırıcılıkta yükseldim'

17-18 yaşlarında bağımlı olduğunu, şimdi ise haftada birkaç gün uyuşturucu madde kullandığını ama ticaretini yapmadığını belirterek, karıştığı işleri sıralıyor:

“Tetikçilik dediğimiz işler, dükkanlara vesaire ya da insanlara para karşılığında zarar verme. İlk başta sadece araç kullanıyordum, sonra kendim de yapmaya başladım. Sonra dolandırıcılık işlerine girdim, burada yükseldim. Sanal dolandırıcılık, bilgisayar üzerinden erişim, çağrı üzerine erişim. Uyuşturucu satıcılığı hariç çoğu suçu işledim.”

Bir çete üyesinin sitemi: Suç işleyip serbest kalanlar devletin eksikliği biraz

Yaşadığı bu hayatta onu en çok tedirgin eden şeyi soruyoruz, yanıtı şöyle:

“Şu an canımı sıkan durumlardan birisi ardımızda bıraktığımız dosyalar. Hapishaneye girdim daha önce, berbat yerler. İstinafta yüksek cezalar var beni bekleyen, onlar canımı çok sıkıyor. Bizim gibi yaşantısı olan insanların yarın başına ne geleceği belli değil, kaçmak zorunda kalabiliyoruz. Ailenin başına bir şey gelir diye korkuyoruz.”

Peki, Türkiye’deki cezasızlık hali hızla cezaevinden çıkmaya neden olmuyor mu, sürekli yeni af ve düşük cezalar konuşuluyor” diye araya giriyoruz, şöyle devam ediyor:

“Bunun rahatlığı oluyor mu, oluyor. Bir sene önce ruhsatsız silah taşımanın cezası yoktu mesela. Silahı yakalattığın zaman ifade verip, para cezasını ödeyip çıkıyordun. Rahattı. Şimdi silah yakalattığında cezaevine girebiliyorsun. 

Suç işleyip serbest kalanlar, devletin eksikliği biraz. Çok büyük suçlar için çok küçük cezalar yatılıyor, bu da cesaret veriyor tabii, zaten cezası ne ki deniliyor. Cüzdan çalan 3-4 yıl hapis cezası alıyor, daha ağır suçlarda da aynı ceza var sonuçta.”

'Bilinen bir grupta liderdim, cezaevine girdim'

Ferhat’ın ardından kendisini “grup lideri” olarak tanımlayan bir sokak çetesi lideriyle konuşuyoruz.

Sıklıkla “grup” diyorlar çeteye ve yine sık sık “aile” tabirini kullanıyorlar kendilerine ilişkin.

Diyar* çeteye katıldığında yaşının 16 olduğunu söylüyor.

Öyküsü sokak çetelerine katılan diğer binlerce çocuğunkine çok benzer.

Yoksulluk, aile tarafından dışlanma, kafasını kaldırdığında başka bir hayat, başka bir çıkış imkanı görememe.

Şu anda Türkiye’nin çok konuşulan birçok sokak çetesiyle yakından tanışıyor, hepsiyle bir şekilde teması da olan bir isim.

Buraya gelmeden önce, onun hikâyesini dinliyoruz, kendi öyküsünü:

“Ben Bağcılar’da doğdum, sokaklarda büyüdüm. O dönem arkadaşlarım bazı gruplara takılmaya başladı, sonra ben de katıldım. O gruplar adına yaralama, cinayet işlemeye başladım, adam kaldırma gibi. Bilinen bir grupta liderdim, cezaevine girdim. Çıkınca bazı şeyleri bırakmam gerekti. Kendi grubumu kurdum, kardeşlerimi çektim yanıma, çete değil, aile gibi bir şey olduk.”

'Genelde gariban kesimdeki, gözü yüksekte olan çocukları seçiyorlar, cesaret hapları veriyorlar'

16 yaşında sokak çetesine katılmış olan Diyar’a, çocukların çetelere nasıl alındığını soruyoruz. 

Kendi dönemini değil, şu anı anlatarak başlıyor ve o da geçmişle bugünü kıyaslıyor:

“Bu gruplar şu anda sosyal medyadan lüks hayata özendiriyor. Çocuklar özeniyor. Namla, şöhretle, parayla bir merak uyandırıyorlar. Bu gruplar genelde 15, 16 yaşındakilerden seçiyorlar katılacak kişileri. Bu eskiden böyle değildi. Bu yaştaki çocuklara bir şey yaptırılmazdı önceden. 15, 16 yaşındaki çocukları yanlarına çekiyorlar, bunlar az ceza alacak diye. Genelde gariban kesimdeki, gözü yüksekte olan çocukları seçiyorlar. Bu çocukların yüzde 100’üne cesaret verici haplar, uyuşturucu veriliyor, hepsini bağımlı yapıyorlar."

"Bizim zamanımızdaki gruplar biraz daha adildi, vicdanlıydı. Hasmını gider kendi vururdu, aileye dokunulmazdı, garibana çökülmezdi, evi arabası istenmezdi. Tahsilat yapar, zenginlerden alırdık. Kimsenin ekmek teknesine çökmezdik. Bizim şahıslarla işimiz olurdu. Şimdi araba, ev kurşunlanıyor, ailesiyle tehdit ediliyor insanlar. O zaman yapılan şey biraz daha şerefliydi.”

Kendisinin hâlâ yönettiği bir grup olduğunu söylüyor Diyar ve uyuşturucu işine karşı olduklarını belirtiyor.

Şu an medyadan ismine alıştığımız çetelerle yaptığı görüşmeleri aktarıyor Diyar. 15-16 yaşındaki çocukların artık kullanıp atılacak şeyler olarak görüldüğünü, eskiden birbirine sahip çıkan aile görüntüsünden çıkıldığını, her şeyin para olduğunu anlatıyor.

Sözünü ettiği çetelerin çoğunun liderinin kendini yurt dışına atmasının nedeninin de bu tarzları olduğunu belirtiyor Diyar: "Onlar lüks hayat sürüyor, kullandıkları çocuklar bir bir harcanıyor."

'Yaşadığım şeyi çaresizlik olarak tanımlıyorum'

"Peki, kendisi de 16 yaşında bir çetenin parçası olan Diyar, o zamandan bu zamana yaşadıklarını nasıl tanımlıyor?" bunu soruyoruz ve şu yanıtı alıyoruz:

“Yaşadığım şeyi çaresizlik olarak tanımlıyorum. Bir düzenim olsa bu işlere girmezdim, bir ailem olsun isterdim açıkçası. Benim 12-13 senem cezaevinde geçti. Bana vadedilen hiçbir şey olmadı. O yüzden de benim yaşantım bu, sokaktan geldim ben. Diğerleri ana kuzusu, özenti olarak katılıyorlar.”

'Devlet desteği olmadan hiçbir grup yürüyemez, ben de emniyetten destek aldım'

Çarpıcı bir yere gelip, bir sokak çetesinde liderlik yapan isme, Türkiye’de bu işlerin nasıl bu kadar kolay olduğunu soruyoruz, yanıtı dikkat çekici:

“Bunu durdurmak imkansız bir şey. Şunu söylemek istiyorum, devlet desteği olmadan hiçbir grup yürüyemez. Mutlaka yanında bir destek olmalı. Mutlaka ya bir emniyet amiri ya da başka bir şey olmalı. Bunları uyandıran, ayıktıran birileri olmalı. Mutlaka devlet desteği var, benim de var. Aksi takdirde yürüyemeyiz, adım bile atamayız. Devlet en fazla bir grubu bitirmek için başka bir grubu salar üstüne. Baksanıza ortalık 56. Ben de aldım destek, emniyet içinden aldım, başka türlü olmaz ki.”

'Giriş var, çıkış yok'

"Çeteye giren, çıkabilir mi peki?" diye soruyoruz:

“Kolay kolay çıkamazsın. Grubun içine girdiğinde her şeyi öğreniyorsun. Çıktığında o grup zulaları, yerleri, her şeyi değişmek zorunda ama işleri biliyorsun. Çıkmak istersen infaz da olur, suç da atarlar. Çıkmak isterseniz siz en büyük tehlikesiniz onlar için.”

'17 yaşında birini vurdum, Allah’ın verdiği canı para için aldık, en zoruma giden şey bu'

"Aradan yıllar geçti, 16 yaşında bir çeteye katıldı ve şimdi geriye baktığında en çok neden pişmanlık duyuyor?" Bu sorumuza verdiği yanıt şöyle Diyar'ın:

“Para için adam öldürmek…”

Bu yanıt sonrasında ilk kez büyük bir sessizlik oluyor, sonra toparlayıp soruyoruz, “kaç yaşındaydın?” diye:

“17… Allah’ın verdiği canı para için aldık, en zoruma giden şey bu!

Çete lideri anlatıyor: Devletin desteği olmasa bu limanlardan bu kadar uyuşturucu girebilir mi Türkiye’ye? 

Sokak çetelerine dair en fazla konuşulmasını istediği şeyi söyleyerek sonlandırıyor Diyar anlattıklarını:

Bütün ailelerin bilinçli olmalarını, evlatları ne yaparsa yapsın yanlarında olmalarını söylemek isterim sadece. Evlatları bir hata yaptığında onların arkasında olsunlar ne olursa olsun. Güllük gülistanlık bir hayat yok buraya katılanlar için. 15 milyona bir cinayet işi alınır, 10 küsür milyonunu cebine atar lider denilen kişi, kardeşim dedikleri kişi de yanar gider, gerekirse kendileri de yakarlar.

Türkiye’de uyuşturucu işi bitmez, bitiremezler. Neden derseniz, bundan herkes para kazanıyor. Gruplar kazanıyor, polis kazanıyor, siyasiler kazanıyor. Herkes kazanıyor. O yüzden Türkiye’de uyuşturucu işi kesinlikle bitmez. Devletin desteği olmasa bu limanlardan bu kadar uyuşturucu girebilir mi Türkiye’ye? Van’da bir arabaya 5 kilo eroin koyarlar ve o arabayı yakalatırlar. Arkadaki araçta 5 ton eroin vardır… Öndeki araç yakalatılır, onun da reklamı yapılır. Devlet desteği olmasa bu kadar uyuşturucu Türkiye’ye giremez. Bugün a.m. dedikleri maddeyi yurtdışından Türkiye’ye getiriyorlar, bununla her şeyi yapıyorlar, tüm uyuşturucu maddeleri yapıyorlar. Devlet Bahçeli gibi birisi Sedat Şahin denilen bir adamın elini sıkıyor, bu adam mafya, siyasi değil ki. Siz bunları böyle gösterirseniz bu işler büyür.

'Kendi hayatımı kurtarayım, kendi ayaklarımın üstünde durayım diye dahil oldum'

Konuştuğumuz tüm isimlerin ortak bir öyküsü var.

Esenler, Bağcılar hattında yaşanan derin yoksullukla sokak çeteleri arasında kurulan bağ o kadar iç içe ki...

Kadir* de aynı öyküyü anlatıyor, çok benzer detaylarla:

"Esenler’de doğdum, hep tek başıma bir yol izledim. Şu anda abi dediğim bir insanla, yoluna başımı koyduğum bir isimle birlikteyim.

Neden bu işlere dahil oldum… Aile yüzünden. Aileye bir şeyler sunmak, destek olmak istedim. Ailem bir şeylere sahip olsun, kendi hayatımı kurtarayım, kendi ayaklarımın üstünde durayım diye dahil oldum. Yaptığım iş silah ticareti ve adam vurmak, şoförlük.

Casperlar, Daltonlar gibi değiliz biz… Biz aileyiz. Yurtdışında vurulan Furkan benim mahalle arkadaşımdı, ne oldu, bedavadan vuruldu. Bu tarz gruplarda uyuşturucu işi var, bu bize göre değil. Ben 14 yaşından bu yana bu işin içindeyim, sokak hayatındaydım hep."

'Bir cinayet işi 8 milyon, 10 milyon, 50 milyon, adamına göre değişir'

İşlerin kendilerine nasıl geldiğini anlatıyor Kadir.

Düzenin neden olduğu o kadar derin bir çürüme var ki, her şeyin tarifesi oluşmuş durumda:

"Bu işlerde her zaman bir aracı olur, seni tanıyan, güvenen insanlar olur. Der ki, şu adam vurulacak. Sen de dersin ki araba veriyor musun, motor veriyor musun, silah veriyor musun, yoksa hepsi bizden mi diye… Telefonda konuşulmaz, adres belirlenir. Paranın yarısı peşin alınır, kalanı ise yanlarına biri bırakılır, işin videosu, sonucu iletilir, öyle teslim alınır. Sonra kurulan tüm bağlantılar kesilir. Yakalanıp yakalanmamak kişiyle ilgilidir, isim veremezsiniz, canınızdan olursunuz bu olursa.

Şu an bir cinayet için üstü açık rakamlar var, bakıyorsun iş adamı ona göre para isteniyor. 8 milyon, 10 milyon, 50 milyon… İsme göre değişiyor. Motor, araç, cihaz veriliyorsa, buna göre de yaralamanın bedeli değişiyor. 600 bin de oluyor, isme göre de milyonlara doğru gidiyor. Dükkan vurma meselesi de 300 ile 500 arası değişiyor. Bazı gruplar kardeşim dediği isimlere bunu 50 bine bile yaptırıyorlar."

Kadir çocukların çetelere nasıl bu kadar kolay dahil olduğuna ilişkin sorumuza yanıt veriyor, detaylarıyla ve diğer isimleri doğrulayan ifadelerle:

"Casperlar, Daltonlar hepsinden arkadaşlarımız var… İnsanlar ailesinden sevgi görmüyor, dışa itiliyor. Çoğunlukla da yaşadığı ortam, insan çevresi. Uyuşturucuya alıştırılır çocuklar, paraları da yok zaten. Para kazanmak ister misin deyip buralara sokuluyor çocuklar. Ev veriliyor, silah veriliyor bunun için de şunlar yapılmalı deniyor."

'Burada doğmasak, daha yüksek gelirli bir ailemiz olsa tabii bu işlere yönelmezdik'

Kadir ilk kez 17 yaşında para için birini bıçaklamış, 22 yaşında da silahla vurmuş. Pişmanlık duyuyor mu peki, nasıl bakıyor geride kalan yıllara:

"Burada doğmasak, daha yüksek gelirli bir ailemiz olsa tabii bu işlere yönelmezdik. En çok zorlandığım an, ilk tetiğe bastığım andı, ilk birini vurduğum zaman. İlk kez 17 yaşında birini yaraladım, 22 yaşımda da birini vurdum."

Evet, hep aynı öykü...

Kapanan bir tekstil atölyesiyle bir çocuğun sokak çetesinde tetikçi ya da torbacı olması arasındaki mesafe o kadar kısa ki.

Bu kısa mesafenin yaratıcısı bu çocuklar değil, bu çocukları bunun dışında bir çıkışın olmadığına ikna eden çürüme, o çürümenin kaynağı olan düzen...

Yaşadığımız ağır tablonun kaynağını cesaretle göstermeden, üstüne gitmeden bu öykülere her gün yenileri eklenmeye devam edecek.

*Bu haberde görüştüğümüz isimlerin kimlik bilgileri taşıdıklarını belirttikleri hayati tehlike nedeniyle açık şekilde kullanılmamıştır. Tümüyle sesli olarak görüştüğümüz isimlerin bir bölümü gerçek kimlik bilgilerini bizimle paylaşmayı reddetmiş, anlattıklarının gerçekliği ayrı kaynaklardan teyit edilmiştir. 

/././

Erdoğan gitti film seti bitti: Hatay 2026'nın ilk günlerinde yine karanlığa gömüldü -Özkan Öztaş- 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti sırasında "ışıl ışıl" fotoğrafların servis edildiği Hatay’da, kameraların ve protokolün arkasındaki gerçek bambaşka. Depremin üzerinden geçen üç yıla rağmen Hataylılar yeni yıla karanlıkta ve soğukta girdi. Elektrik kesintileri nedeniyle ısınamayan yurttaşlar, çareyi konteynerlerde piknik tüpü yakmakta arıyor.

6 Şubat depremlerinin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Takvimler 2026'yı gösterirken Hatay'da barınma sorununun yanına kronikleşen altyapı yetersizlikleri eklendi. Kentte günlerdir süren elektrik kesintileri, kışın en sert günlerinde depremzedeleri çaresiz bıraktı. Özellikle ısınma ihtiyacını elektrikli sistemler ve ısı pompalarıyla karşılayan yurttaşlar, enerjinin kesilmesiyle birlikte soğuğa mahkum oldu.

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, konteyner kentlerde ve hasarlı mahallelerde yaşayan vatandaşların ısınmak için piknik tüplerini kullandığı görüldü. Deprem ve yangın riskinin yüksek olduğu geçici barınma alanlarında tüple ısınmaya çalışılması, yaşanan çaresizliği gözler önüne serdi.

Protokol yolu aydınlık, halkın sokağı karanlık

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açılışlar nedeniyle kente yaptığı ziyarette, medyaya "Işıl ışıl bir Hatay" görselleri servis edilmişti. Ancak yerel kaynaklar ve mahalle sakinleri, bu ışıltının sadece protokolün geçtiği yollar ve açılış alanlarıyla sınırlı kaldığını belirtiyor.

Hataylılar, "ışıltılı" görsellerin hemen arkasındaki sokaklarda ve yaşam alanlarında günlerdir elektrik olmadığını ifade ediyor. Yurttaşlar, "şov için Antakya’ya gidip 'Antakya ışıl ışıl' diye tweet atanlar, bu soğukta insanların evlerinde donduğunu görmüyor" diyerek duruma tepki gösterdi.

20 mahallede elektrik yok: TEDAŞ ve Toroslar EDAŞ sessiz

Kesintilerin özellikle Defne, Samandağ ve Antakya ilçelerinde yoğunlaştığı bildiriliyor. Edinilen bilgilere göre Harbiye'de kesintiler sürerken, Gümüşgöze'de elektrikler iki gündür gidip geliyor. Aknehir Mahallesi'nde ise durum daha vahim; mahalle sakinleri günlerdir elektriksiz.

Aknehir'de bir trafonun arızalanması sonucu yaklaşık 50 ailenin mağdur olduğu, günün ilerleyen saatlerine rağmen sorunun çözülemediği öğrenildi. Geceyi karanlıkta ve soğukta geçiren yurttaşlar Toroslar Elektrik Dağıtım A.Ş.'yi aradıklarında telefonlara yanıt alamazken, TEDAŞ yetkilileri Defne ilçesinde en az 20 mahallede kesinti yaşandığını teyit ediyor ancak çözüm için net bir süre veremiyor.

Defne Halk Temsilcileri Meclisi: 3 yıl geçti, sabır kalmadı

Konuya dair soL'a konuşan Defne Halk Temsilcileri Meclisi'nden Hizam Hasırcı, depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen temel sorunların çözülememesine tepki gösterdi.

Hasırcı, sürecin artık "hoş görülebilir" sınırları aştığını belirterek şunları söyledi:  "Şubat ayında depremin üzerinden tam 3 yıl geçmiş olacak. En başta büyük bir felaket yaşandığı için aksaklıklara daha hoşgörülü yaklaşabiliyorduk. Fakat 3 yıl normal bir süre değil. Sorunlar gerçekten çözülmek istenseydi, bu sürede çözülmüş olması gerekirdi. Şu anda neredeyse bütün mahallelerden şikayet alıyoruz. Antakya, Defne ve Samandağ'da 3 günü bulan kesintiler yaşıyoruz."

'Psikolojik baskı artıyor'

Bölgede ısınmanın büyük oranda elektriğe bağlı olduğunu hatırlatan Hasırcı, kesintilerin sadece aydınlanma değil, yaşamsal bir ısınma sorununa dönüştüğünü vurguladı: "İnsanlarımız burada ısınmayı genellikle ısı pompasıyla hallediyor. Elektrik gittiği zaman ciddi anlamda sorun yaşıyorlar. Hava çok soğuk, bu sene kış şartları normalden daha sert geçiyor, yıllar sonra kar yağdı. Vatandaşların şikayetleri ciddiye alınmıyor. Ancak çok ses çıkarırsak gelip bir şeyler yapıyorlar."

Hasırcı, altyapı sorunlarının deprem travmasını tetiklediğine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı: "Bu durum halk açısından artık çok yorucu bir hal aldı. Depremin psikolojik baskıları hâlâ yoğun bir şekilde hissedilirken; elektrik, yol, su gibi temel sorunlarla karşılaşmak insanları umutsuzluğa sevk ediyor. Normal illerde konuşulmayan konular, burada yaşamsal bir mücadele haline gelmiş durumda. Yetkililerden artık duyarlılık değil, görevlerini yapmalarını ve bu sorunları çözmelerini bekliyoruz."

/././ 

Hatay’da ‘Erdoğan vitrini’nin faturası ağır oldu: Sadece vinçleri saklamanın bedeli milyonlarca lira -Özkan Öztaş- 

Erdoğan’ın Hatay ziyareti için kent adeta bir film setine çevrilmiş, inşaatlar posterlerle, nehirler resimlerle gizlenmişti. soL, "inşaat görüntüsü olmasın" diye sökülen kule vinçlerin maliyetini araştırdı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Hatay ziyareti geride büyük bir kamu zararı bıraktı. 

Erdoğan’ın geçeceği protokol güzergahı adeta bir "film seti" gibi kurgulanmış, kaba inşaat halindeki binaların üzerine bitmiş apartman görselleri giydirilmiş, Asi Nehri üzerindeki köprünün korkulukları akarsu resimleriyle kapatılmış ve konteyner kentlerin sefaleti brandalarla gizlenmişti. Hatta sokağı bile olmayan yollara çizilen "bisiklet yolları", yağan ilk yağmurla silinip gitmişti.

Ancak bu "makyaj" çalışmasının en maliyetli kalemi, göze çarpmayan bir detayda gizliydi. Kentteki yoğun inşaat görüntüsünü Erdoğan’ın kadrajından uzak tutmak amacıyla, faal durumdaki çok sayıda kule vinç söküldü.

Yukarıdaki fotoğraf ile aşağıdaki fotoğraf aynı yere ait. Yalnızca bir gün arayla çekilen bu iki fotoğrafta yağan yağmur ile yapılan bisiklet yolunun silindiğini, boyaların aktığı görülüyor. 

Bir vincin sökülüp takılması yüz binlerce liraya mal oluyor

soL, Erdoğan’ın ziyareti sırasında "görüntü kirliliği" yaratmaması adına sökülen ve ziyaret sonrası tekrar kurulacak olan kule vinçlerin maliyetini araştırdı. Kule vinç operatörlerinin verdiği bilgiler, yapılan işlemin faturasının ne kadar ağır olduğunu gözler önüne serdi.

Süreç, söküm ve takım olmak üzere iki aşamalı işliyor ve her biri ayrı maliyet kalemleri oluşturuyor:

Söküm maliyeti: Bu işi üstlenen firmalar, ortalama bir kule vincin sökümü için 100 bin ila 150 bin lira arasında bir ücret talep ediyor.
Mobil vinç kirası: Kule vinci sökebilmek için devasa bir mobil vinç kiralanmak zorunda. Bu araçların günlük kirası ise 40 bin ila 50 bin lira arasında değişiyor.

Yani tek bir kule vincin sadece sökülmesi işlemi, en iyimser tabloyla 140 bin lira ile 200 bin lira arasında bir maliyet yaratıyor.

Günübirlik sökülen vinçler Hatay'da yerel sosyal medya hesaplarında gündem olmuştu. 

Fiyat ikiye katlanıyor: 3-4 milyon liralık 'manzara' harcaması

İşlem sökümle bitmiyor. İnşaatların devam etmesi için sökülen vinçlerin, ziyaretin hemen ardından aynı yere yeniden kurulması gerekiyor. Bu da aynı maliyetin (mobil vinç kirası ve ekip ücreti) tekrar ödenmesi demek.

Hesaplamalara göre tek bir kule vincin sökülüp takılma maliyeti 300 bin ila 400 bin lirayı buluyor.

Hatay genelinde Erdoğan’ın güzergahı üzerindeki inşaat sahalarında, 10 kule vincin bu amaçla söküldüğü takdirde dahi milyonlarca lira harcanıyor. Bu da sadece vinç operasyonu için en az 3 ila 4 milyon lira arasında bir paranın, sırf "Erdoğan inşaat görmesin" diye harcandığı anlamına geliyor.

Erdoğan ziyareti öncesinde inşaatların önü apartman görselleri ile kapatılmıştı.

Paralar depremzedelerin ihtiyaçları yerine vinç sökümüne gitti

İktidarın sürekli "tasarruf" çağrısı yaptığı, bütçe kısıntılarıyla övündüğü bir dönemde, tek seferlik bir açılış görseli için harcanan bu milyonlar, depremzedelerin gerçek ihtiyaçlarıyla kıyaslandığında tablo daha da vahimleşiyor.

Sadece vinçlerin sökülüp takılmasına harcanan milyonlarca lirayla, binlerce depremzede çocuğa okullarda bir öğün yemek verilebilir, öğrencilerin kırtasiye masrafları karşılanabilir, üniversite öğrencilerine barınma ve gıda bursu sağlanabilirdi.

Bisiklet yolları, brandalar, afişler ve vinç operasyonları alt alta toplandığında, Hatay’daki bu bir günlük "şovun" maliyeti devasa bir kamu zararına dönüşüyor.

Hataylılar tepkili: 'Madem Erdoğan gelince yapılıyor...'

Günübirlik makyaj çalışmalarına ve harcanan paralara tepki gösteren depremzedelerse durumu eleştiriyor. Konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar, yapılan harcamalara ve geçici düzenlemelere şu sözlerle tepki gösteriyor:

"Madem Erdoğan gelince bir şeyler yapılıyor, yollar düzeliyor, o zaman her gün gelsin. Yoksa Hatay'daki bu şantiye alanı ve toz toprak hiç bitmeyecek."

/././ 

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-


Temel sorun ve mücadele alanı olarak kayyım ve özgürlük -Adnan Gümüş- 

Yeni yıl geldi. 1 günü geçti bile, oldu 2 Ocak.

2025 hiç iyi geçmedi. 2025 ve yıllar gelip geçti. Birilerinin yerine birilerinin geçmesi hali geçmiş yılların neredeyse ortak özelliği oldu.

Yeni yıla girerken birilerinin birilerinin yerine geçmemesi, birbirinin hakkını hukukunu özgürlüğünü ihlal ve yok etmemesi için bol bol umutta dilekte bulunduk ama umut işi oluruna bırakma halinde tersi bir rol oynayabilir, umudun ötesinde amaçlar koymak ve bunları gerçekleştirmek için çaba göstermek durumundayız. Yeni yılın eskisi gibi geçmesini istemiyorsak, eskilerden dersler çıkararak yeni yıl için temel öncelikte sorunların hatırlanılması ve birilerinin birilerinin yerine geçmemesi için neyle ve nasıl mücadele edileceğinin belirlenmesi uygun olacaktır.

Esası iktidar ve yayılmacılık olan iki ana sorun: Otoriterleşme ve emperyalizm

Yeni yılda eski yıllardan kalma ama her geçen yıl daha da şiddetlenen iki sorunun altı çizilebilir. Hangisi ilk sırayı yer alır, sorunlara illa da hiyerarşik bakmak gerekmiyor, bu iki sorun kâr/para hırsının başlıca geçer akçe olduğu bir dünyanın iki yüzü olarak sayılabilir:

1-Türkiye ve dünyada temel ortak bir sorun olarak antidemokratik/ otoriter/ totaliter eğilimler maalesef son yıllarda genel bir artış eğilimine girmiş bulunuyor.  

2- Çıkar, koloniyalizm, kapitalizm, emperyalizm olgularına dayalı fetih, yayılmacılık, işgal ve bunların zorunlu uzantıları sömürü ve savaşlar. Son ve sıcak örnekleri Filistin, İran, Yemen, Suriye, Ukrayna, Venezuela örneklerinde, ABD, İsrail, Rusya, Çin başta olmak üzere büyük güçlerin küçükleri ezdiği çeşitli çatışmalar.

Bugün hemen her ülkede aynı zamanda bir iç sorun haline gelen ilkine odaklanmaya çalışacağım.

Şirketlere medyaya belediyeye üniversiteye el koymaktan savcı hakim rektör dekan atamalarına güçler ayrımı ve kayyım sorunu

İlkine dönersek; kayyım meselesi, üniversitelere, belediyelere, tüm kamusal alanlara el koyulması, hatta muhalif medyanın baskılanması ele geçirilmesi, şirketlerin ele geçirilmesi, istediği hakimliğe istediği savcılığa istediği müdürlüğe istediği rektörlüğe istediği valiliğe istediğini ataması, genel olarak kayyım atanması, dahası öğretmen memur atamasına işçi alımına kadar liyakat sorunu, keyfilik, bunda iktidar gücü ve mahkeme gücünün kullanılması otoriterleşmenin en öne çıkan halini gösteriyor. 12 Eylül’den başlayarak, hele de son on yılda çok daha sertleşerek Türkiye güçler ayrımının hırpalanması ve kayyım ile yüz yüze bulunuyor.

Bu “MÜTAMAŞERİK müteahhit, taşeron, tarikat, mahkeme, mafya, şeriatçı şerikliği” nasıl bir rejim tipi oluşturuyor, üniversiteler için ne anlam ifade ediyor, mücadele alanları nedir, her biri kritik bulunuyor.

Özgürlük sorunu ve anlamı

En azından YÖK örneğinde, 45 yıllık süreçte en öne çıkan sorunlardan biri temel hak ve özgürlüklerin törpülenmesi aşındırılması sayılır ki, sadece Türkiye değil tüm dünyada olumsuz yönde bir gidiş var. Liberal demokrasinin temel ilkelerinden biri olan güçler ayrımının (yürütme, yargı, medya, bilim üniversite ayrımlarının) neredeyse tümden zayıflatılması, kurumsal özerkliklerin ve bilimsel özgürlüklerin her geçen gün daha da tıpranlanması neredeyse tüm dünyada ortak bir sorunu oluşturuyor.

Konunun öneminin, özgürlüğün ne anlama geldiğinin anlaşılması bakımından sadece Hegel’in yorumunu vermek bile yeterli olur. Hegel’e göre insanı insan yapan, toplumu toplum yapan bizzat kendini, kendi aklını fikrini iradesini gerçekleştirme tarihidir. Hegel’e göre bu, tinin özgürlüğü, tinin özgürlüğünün gerçekleşme halidir. Yani insanın kendini/ tinini/ düşüncesini gerçekleştirmesini özgürlüğün gerçekleşmesi olarak görüyordu Hegel. Batı’yı Doğu’dan özgürlükler bakımından ayırıyordu, Doğuda/Asya çöllerinde özgürlük yoktu.

Aradan 200 yıl daha geçmiş. Artık Avrupa da çölleşiyor maalesef.

Bir yerde hak ve özgürlüklerin oluşumu, artışı veya azalışı gösterge olarak siyasal sistemlerin, siyasal rejimlerin durumunu, olumlu olumsuz dönüşümünü gösteriyor. 

Hobbes: Güç kullanımının üç biçimi 

Hobbes, neredeyse 400 yıl önce, yönetim anlayışlarını/ siyasal rejimleri esas olarak üçe ayırıyordu:

“(...)Egemenlik iki yoldan elde edilir. Birincisi ...doğal zor ile ...edinilmiş devlet... İkincisi, gönüllü olarak... siyasal bir devlet veya sözleşme ile kurulmuş bir devlet. (…) Değişik devlet  biçimleri sadece üç tanedir”.  ...Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir MONARŞİdir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise, DEMOKRASİdir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, ARİSTOKRASİ adını alır. (…) Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler; aristokrasiden memnun olmayanlar ise, onu oligarşi olarak adlandırırlar; yine, demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler, ona, yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler (...) (Hobbes 1992 [1651], s.130, 139).

Kurallı despotizm, mutlakiyetçilik, Bonapartizm ve Bismarkizm (Avrupa)

Montesquieu 1748’de yayımlanan “Kanunların Ruhu Üzerine” (L’Esprit des lois) adlı çalışmasında, üç hükümet tipi sayıyordu:

“Ben üç tanım daha doğrusu üç olgu düşünüyorum: Birincisi, cumhuriyet yönetimi, halkın tümünün ya da sadece bir kısmının yönetime sahip olmasıdır. Monarşi yönetimi bir kişinin, ama belirli ve yerleşmiş yasalarla yönetimidir. İstibdat yönetimi ise, bir kişinin yasasız ve kuralsız olarak kendi istek ve heveslerine göre yönetimidir. (….) Monarşi ve istibdat, yönetime tek kişinin sahip olduğu rejimlerdir. Ama monarşide yönetim belirli ve yerleşmiş yasalara göre yürütülür. (…) Daha önce söylediğim gibi monarşi hükümeti, rütbeler, mevkiler hatta eskiye dayanan bir soyluluk gerektirir... gözü yükseklerde olmak..., hükümete hayat verir. (…) Cumhuriyet ve monarşinin ortak yanı ılımlı olmalarıdır; hiç kimse bu hükümetlerde keyfe bağlı olarak ve yasaların dışında yönetmez.” (Akt. Aron 1986, s.32-36).

Kuralsız despotizm, istibdat, keyfilik, sultancı rejimler (Osmanlı)

İbn-i Haldun’a göre, Osmanlı’nın normal yönetim şekli “istibdat”tır. İstibdatı keyfilik boyutuyla birlikte ele alınca, bu, despotizme denk gelmektedir (Timur 1994, s.271). Hobbes Leviathan’da despotik devleti, bir hükümdar tarafından tamamıyla keyfi bir biçimde yönetilen, hiç kimsenin can ve mal güvencesi bulunmayan ve herkesin “kul” (servant) olduğu bir rejim olarak tanımlamıştır:

“Pederşahi ve despotik hakimiyet üzerine. Zorla kurulmuş bir devlet... tek tek insanlar veya çok sayıda insan, oy çokluğu ile, ölüm veya esaret korkusundan, onların hayatını ve özgürlüğünü elinde tutan insanın veya meclisin bütün eylemlerini kabul ettiklerinde, egemen güç zorla ele geçirilmiştir. Despotik devlet nasıl elde edilir. Fetih yoluyla veya savaşta zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen (…)  yazarların DESPOTİK dedikleri şeydir ve efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir (Hobbes 1992 [1651], s.130, 147, 150).

Montesquieu’ya göre, cumhuriyet ve [kurallı] monarşiden farklı olarak istibdat bir kişinin kurallara ve yasalara bağlı olmadan yönettiği, dolayısıyla korkunun egemen olduğu rejimdir. İstibdat yönetimi kurulduğunda, herkesin herkesten korktuğu söylenebilir. İstibdat yönetiminde egemen mutlak güce tek bir sınır vardır. Bu dindir ama, bu koruma da güvenilir değildir. Asya istibdadı, tutsaklık çölüdür. Mutlak egemen (hakim) tek başınadır, bütün güce sahiptir. Denge kuracak toplumsal sınıflar, kurumlar, tabakalar yoktur. (Akt. Aron 1986, s.36-37).

Demokrasiden diktatörlüğe toparlayıcı bir okuma ve okullardaki durum için bir kaynak: A.Gümüş, M. Gömleksiz (1999). DİN, MİLLİYETÇİLİK VE OTORİTERYENİZM. Ankara: Eğitim Sen.

Üniversitelerde, Boğaziçi’de Durum: İlkeler nedir, ne olmalı

Demokrasinin içeriği hak ve özgürlüklere dayanmasıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi temel başlangıç/ dayanak noktasıdır. Güçler ayrımı son 800 yıllık kazanımlardır ki, son 70-80 yıldır giderek törpülenmekte hırpalanmaktadır.

Demokrasiler; sadece toplumsal sözleşme rejimleri değil, temel hak ve özgürlüklerin ilke sayıldığı rejimlerdir. Basın, yargı, bilgi/üniversite bakımından kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlüklerin garanti altına alındığı rejimlerdir.

Üniversitelerin durumu, kurumsal özerklik ve genel olarak bilimsel özgürlükler demokrasinin ayrılmaz temel şartlarından/ ilkelerindendir.

1977 tarihli ILO / UNESCO yükseköğretimdeki akademik personelin statüsüne ilişkin tavsiye kararı, Avrupa üniversitelerinin rektörleri tarafından 1988’de imzalanan Magna Charta Universitatum İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül 1988 tarihlerinde Peru’nun başkenti Lima’da toplanan Dünya Üniversiteler Servisi – WUS tarafından onaylanarak kabul edilen Yüksek Öğretim Kurumlarının Özerkliği ve Akademik Özgürlük Üzerine Lima Bildirgesi, tüm dünyada üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliği konusunda referanslar olarak kabul edilmektedir:

“Başlangıç"

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 40. yıl dönümünde 6-10 Eylül tarihleri arasında Lima’da toplanan DÜNYA ÜNİVERSİTELER SERVİSİ (WUS) Altmışsekizinci Genel Kurulu, insan hakları alanında, başta insan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antdlaşması, Uluslararası Temel ve Politik Haklar Andlaşması ve Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Antlaşması olmak üzere Birleşmiş Milletlerin ve diğer evrensel ve bölgesel örgütlerin oluşturdukları geniş kapsamlı uluslararası standartları gözeterek,

Üniversite ve akademik kuruluşların, insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarını yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlü olduklarına inanarak,

Tüm diğer insan haklarından yararlanılmasında ve insanca kişilerin ve bireylerin yetişmesinde eğitim hakkının önemini vurgulayarak,

Eğitim haklarından yalnızca, akademik özgürlüğün var olduğu ve yüksek öğretim kurumlarının özerk oldukları bir ortamda tam anlamıyla yararlanılabileceğini göz önüne alarak,

Ve eğitime ilişkin şu ilkeleri kabul ederek,

(…)”

Tam metin için kaynak linki : https://hukukbook.com/yuksek-ogretim-kurumlarinin-ozerkligi-ve-akademik-ozgurluk-uzerine-lima-bildirgesi/

Umut etmekten öte amaç koyma ve gerçekleştirme

2026’nın demokrasimizi, özgürlüklerimizi, bilimsel özgürlüklerimizi garanti edebildiğimiz ve derinleştirebildiğimiz bir yıl olması hepimize, her birimize bağlı bulunuyor. Sosyolog, tarihçi, hukukçu, anayasa hukukçusu olan M. Weber, daha 100 yıl öncesinden, eğer savunacak kimse yoksa anayasa veya yasa yoktur diyordu. Haklar maalesef verilmiyor, ancak kazanılabiliyor.

Yeni yılda bir parçamız olan dışa karşı en çok da yayılmacılıkla, işgallerle, emperyalizmle mücadele etmemiz gerekiyor, üniversitelerimizde kapitalizmin ne olduğunu, sebeplerini, mekanizmalarını, sonuçlarını anlatmamız gerekiyor.

İçeride ise yargıda, medyada, belediyelerde, bürokraside, askeriyede, tıbbiyede, üniversitelerde kayyımlara, otoriterleşmeye, totaliterleşmeye, yerli ve milli tipi “MÜTAMAŞERİK”leşmeye karşı çıkmamız; demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, kurumsal özerklik ve bilimsel özgürlükleri, insanlığı, toplumu, doğayı/canlılığı, dostluğu, barışı/dostça birliktelikleri savunmamız gerekiyor.

Mücadele geçip giden zamanla değil, bilakis bu geçmiş ve bugün içinde birilerinin birilerinin yerine geçmesini aşabilme, tüm insanlıkla, tüm canlılarla, doğa ve evrenle dostluk içinde yaşama mücadelesidir. Dostluğu ilerletmek de dostluğun ayrılmaz zorunlu determinantı, insanın iyi insan olmasının zorunlu şartıdır. İnsanın iyi eyleyip eyleyememesinin şartı özgürlüğündedir. Sadece 2026 değil insan/toplum için her hareket her zaman, en başta da özgürlüğü gerçekleştirme ve ilerletme mücadelesinin zamanıdır, mücadele her şeyden önce özgürlük mücadelesidir, bunun ayrılmaz bir şartı bilgidir, bilginin hem kendisi hem erek olarak bilgi arayışı dostluğun, özgürlüğün temel parçasıdır. Bilimsel özgürlükler insan özgürlüğünün şartı ve parçasıdır.

/././

Çeyrek yüzyılı geride bırakırken -Nuray Sancar- 

1990’lı yıllarda dolaşımda olan argümanların çatısını ulus devletler devrinin sona erdiği tezi kurmaktaydı. Bu siyasi iddianın devamında, dünya, iktisadi olarak küresel bir bütünleşme sürecine girmiş ve karşılıklı bağımlılık tesis edilmişti. Buradan yapılan çıkarsama dünya düzenini arkaik bir emperyalizm kavramıyla tartışmanın saçmalığıydı. Sınıf mücadeleleri de artık tarih müzesindeki yerini alacaktı; proletaryaya elveda deme zamanı gelmişti. Postmodernizm ise genel-özel, tikel-evrensel, yerel-küresel, doğru-yanlış, eski-yeni arasındaki eski ikiliklerin ortadan kalkmakta olduğu bir fikir bulamacını zerk ederek algı kapılarını zorlamaktaydı. 

Yeni bin yıla ve yeni bir yüzyıla daha gireli bir yıl olmuşken ABD’nin devasa Dünya Ticaret Merkezi kuleleri bir terör saldırısıyla yerle bir oldu. 11 Eylül 2001’de el-Kaide, küreyi domine eden ülkeyi kalbinden vurdu. Yüzyılın başlangıcı, siyasi iktisadi ve düşünsel sonuçları bakımından 1999 yılının 31 Aralık gecesinden ziyade 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirilebilir. Bu tarihten sonra geçen çeyrek yüzyıl içinde ’90’lı yılların başlıca iddiasının gerçek içeriği de peyderpey açığa çıktı.

ABD karşılıklı bağımlılık içine girdiği bir Asya veya Afrika ülkesiyle karşılıklı bağımlılık içinde olmadığı gibi, ulus devlet sınırlarının kalkıyor olması da üretim süreçlerinin parçalanması, dijital ağların sınırları aşan kuruluşu, genişleyen dünya pazarlarındaki ticaret, sermaye dolaşımını zorlaştıran eski bürokratik kalıpların DTÖ’nün Doha zirvelerinde terk edilmesinden ibaret değildi.

İkiz Kulelere yapılan saldırı birinci büyük savaş sonrasında kurulan, ikinci büyük savaş sonrasında ‘yeniden’ kurulan dünya düzeninin altüst olmaya başladığının işaretiydi. Halkların bir küfür gibi savurduğu, aynı zamanda sömürüye ve sömürgeciliğe karşı mücadele sloganlarının tamlayanı haline gelen emperyalist sözcüğünü ABD’ye, silmeye çalıştığı yerinden yeniden yapıştıran gelişme, ulusal devlet çıkarlarından hiç vazgeçmemiş ama başkalarına vazgeçmeleri telkininde bulanan bu ülkenin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi oldu. ABD, yeni konseptini ulus ötesi bir tehdit tanımıyla ‘terörizme karşı mücadele’ olarak belirlediği NATO’nun üye ülkelerini bile (İngiltere ve kısmen İspanya hariç) bu sefere paydaş olmaya ikna edememişti. Ulusal çıkarlar ve muvzuat hâlâ yerli yerindeydi ve Avrupa’nın geriden gelen emperyalist güçleri bu savaşta kendilerine henüz bir gelecek göremiyorlardı. ABD’nin haçlı seferinde kendilerine düşen payın peşine ilk kez Libya’da düşeceklerdi. Kaddafi NATO harekatıyla öldürüldü. Rusya’nın Avrupa’nın dizinin dibindeki Ukrayna’ya saldırısı ise aynıları aynı yere toplayacaktı. Bu savaş ABD’nin, Almanya’nın ve diğerlerinin büyük savaş yığınağında buluştuğu ‘uluslararası’ cephenin oluşmasını kolaylaştırdı. 

İsrail’in Gazze soykırımı ise ABD’nin başını çektiği birleşik cepheyi güçlendirdi. Ortadoğu’nun ticaret yolları, yer altı ve yer üstü kaynakları üzerindeki hakimiyete ortaklık, nüfuz ve üs merkezlerinin paylaşımış bir koyup on alma hesabındaki eski sömürgecilerin de iştahını kabartıyordu. Nitekim  ticaret yollarındaki serbestleşme herkesin çıkarınaydı.

Çeyrek yüzyıl biterken Trump’lı ABD, kısa bir duraklamadan sonra herkese ne yapacağını söyleyen hakim bir aktör haline geldi. 1990’lı yıllardaki karşılıklı bağımlılık tezinin mecrası olan süper güç, bu kez ‘Hepiniz bana bağımlı olacaksınız’ çünkü ‘önce Amerika’ demeye başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük ödemeyi yaptığı NATO’nun maddi yükünü Avrupa’ya paylaştırdı, serbest ticareti ABD’nin iç pazarlarının çıkarı için vergilendirdi, Avrupa’nın savunması için daha fazla para ayırmayacağını duyurdu. Hiçbir devlet ve ulusal çıkar, başlıkları bizzat Trump tarafından belirlenen ABD’nin çıkarlarından daha önemli olamayacaktı ve bedeli bu devletlerden hizmet alan baş emperyaliste değil hizmet verene ödetilecekti. DTÖ’nün Doha oturumlarının vaadi dolmuş görünüyordu. Ya da zaten yolu o oturumlar açmıştı.  

Yüzyılın ikinci çeyreğine doğru ilerlerken ABD’nin yeni sömürgecilik politikası doğrultusunda Pasifikten Atlantik’e, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Ortadoğu’dan Afrika ülkelerine ve hatta İç Asya’ya kadar geniş bir coğrafya ateş hattında. Deyim yerindeyse ABD, kurduğu üsler, yaptığı silah yığınakları ve uzun menzilli vurucu gücüyle kendi egemenlik alanlarını diğer devletlerin ulusal sınırlarını tanımadan, dirençleri de kırarak genişletiyor.

Trump zaten barışın ancak ülkesinin silah gücünün önünde diz çökmek anlamına geldiğini ilan etmişti. Yıl biterken Türkiye’de düşen kaynağı belirsiz İHA’lar, Libya genel kurmay heyetini taşıyan uçağın düşmesi, bir F-16’nın Gürcistan-Azerbaycan sınırında 20 ölümlü kazaya uğraması vb. örnekler Türkiye’nin; Karayibler’deki Venezuela kuşatması Latin Amerika’nın sınırlarının nasıl çizildiğinin de göstergesi. Kaza kırım olaylarının failinin bizzat ABD olup olmaması önemli değil. Ancak ABD tarafından oluşturulan konseptin artık mümkün kıldığı bir sınırlama harekatı bu.

Karşılıklı bağımlılık hikayesinin sonu ABD’nin ‘Bana bağımlısınız’ ilkesine bağlanırken yüzyılın başında düşmanını arayan savaş, onu şimdi Çin’de ve kısmen Rusya’da buldu. Eski yılın son günlerinde Kıbrıs civarında ABD uyduları tarafından kurulan koalisyon Somaliland’ın oluşumuyla taçlandırıldı. İran’a tehditler savurulmaya devam ediyor.

Yüzyılın ilk çeyreği ABD devletinin kendine ait bir Roma İmparatorluğu kurma yolundaki ilerlemesinin, dünya düzeninin yeniden tesisinde yol katetmesinin tarihidir. İkinci çeyrek, bu sürecin hangi karşı dirençlerle, nereye kadar ilerleyebileceğinin tarihi yazılacak. Henüz halklar bu tarihe ateş hattından göç ederek, yer yer zayıf direnişlerle girdiler.

Yüzyılın başındaki üç dalga halinde görülen halk direnişleri (Başta Arap Baharı) ve işçi sınıfı eylemleri yeni bir dalga yaratamazsa ikinci çeyreğin tarihi ilk çeyrekteki emperyalist işgalin, yeni sömürgeciliğin ve çatışmaların yayılmasının hikayesi olarak yazılacaktır. Bir yazan kalırsa şayet.

/././

2026’ya girerken insanlığın barış özlemi ve dinmeyen savaşlar -Yücel Özdemir- 

Bugün yeni yılın ikinci günü.

Yeni yıla girerken dünyanın her tarafında milyarlarca insanın en büyük ortak dileği sağlık, mutluluk ve barıştı. Sağlık ve mutluluk biraz kişisel koşullara, yaşam biçimlerine ve içinde bulunduğu çevre ve ortamla sınırlı olurken barış ülkenin ve dünyanın durumuyla doğrudan bağlantılı. Geçmişten günümüze insanlığın en büyük ortak özlemi ve dileğinin barış olduğu söylenebilir. Zira kişisel durumu iyi olsa dahi, dünyanın ve ülkenin hali bu durumu doğrudan ya da dolaylı şekilde etkileyebiliyor.

Bu nedenle ülke ve dünyaya barış gelmeden, kişiye sınırsız bir huzurun gelmesi pek mümkün görünmüyor. Yeni yılın bu ikinci gününde dünyanın haline baktığımızda en büyük özlem olan barış konusunda ne yazık ki pek olumlu bir tablo bulunmuyor.

Geride bıraktığımız 2025, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaş ve çatışmaların zirve yaptığı bir yıl olarak tarihe yazıldı. Alman İstatistik Dairesinin internet sitesinde “1946’dan 2024’e kadar dünya çapında yaşanan savaş, iç savaş ve devletler arası çatışmalara” dair grafik bunu çarpıcı şekilde gösteriyor. Grafik üzerinde yıllara göre dolaştığımızda 1973’te dünya genelinde 25 olan savaş ve çatışma sayısı 1988’de 38’e çıkarken, 1991’de 53 ile dönemin zirvesini yapıyor. Bu arada, SSCB’nin dağıldığı, Berlin duvarının yıkıldığı, Yugoslavya’da halkların birbirini kırdığı döneme denk geliyor.

Sonra yine düşüş yılları yaşanıyor. Yeniden yükseliş dönemi ise asıl olarak 2012’de başlıyor. Bu yıl toplamda 33 olan dünyadaki savaş ve çatışma sayısı sonraki yıllarda istikrarlı şekilde artış sürecine giriyor ve 2024’te 61 ile, hem de 1991’deki zirveyi açık arayla geçerek rekora ulaşıyor.

Merkezi Almanya’nın Karlsruhe kentinde bulunan ve coğrafi veri sağlayıcısı Michael Bauer International’ın “2025 güvenlik bilançosu” başlığıyla kısa bir süre önce yayımladığı rapora göre, 2025’te toplam 31 ülkede çıkan, 35’i savaş, 54’ü sınırlı savaş olarak sınıflandırılan 89 savaş sürüyor. Aynı araştırmada bir de basına çok fazla yansıtılmayan, içinde sınıf savaşlarının da yer aldığı “siyasi çatışma” sayısı kayıtlara geçirilmiş ve bunlarla birlikte geride bıraktığımız yıl içinde küresel çatışmaların sayısının 1450 ile rekor düzeye ulaştığı tespit edilmiş. Geçmiş yıla göre 70 yeni çatışma ortaya çıkarken, 18’i son bulmuş.

1450’nin içinde örneğin Fransa’da hükümete karşı gerçekleşen grevler gibi, özünde sınıf savaşının parçası olan siyasi çatışmalar da dahil edilmiş. Ki bu, günümüzdeki savaşların sadece Ukrayna, Gazze, İran gibi büyük savaşlardan ile ibaret olmadığını gösteriyor, kendi içinde egemen olana karşı bir savaşımı barındırıyor.

Söz konusu “güvenlik bilançosu”nda siyasi çatışmalar beş gruba ayrılıyor. 30 Eylül 2025’e kadar 35 çatışma savaş olarak sınıflandırılırken, 54 çatışma ise “sınırlı savaş” olarak adlandırılmış. Bunlara ek olarak, savaş haline dönüşmemiş, ancak siyasi şiddetle bağlantılı 523 şiddet içeren kriz tespit edilmiş. Sosyal temelli protesto gösterileri bu grupta yer alıyor. Fransa’nın yanı sıra Meksika, Filipinler, Sırbistan gibi ülkelerde ortaya çıkan büyük gösteriler de bu grupta yer alıyor.

Bunlara bir de henüz şiddet içermeyen, 591 anlaşmazlık ve 246 kriz kaydetmiş. Anlaşmazlık ve şiddet içermeyen çatışmalar siyasi engellemeler, ekonomik yaptırımlar, kurumsal veya diplomatik çatışmalarla karakterize ediliyor. Bunlar artan bir şekilde daha sonraki şiddet olaylarının başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Devletlerin müdahil olduğu savaşların yarısı Burkina Faso, Nijerya ve Somali gibi Sahraaltı Afrika ülkelerinde yaşandı. Sudan’da iki yıl önce başlayan çatışmalarda en az 125 bin kişi hayatını kaybetti. Afrika, elinde silahı olanın karşısındakine savaş açtığı bir kıtaya dönüşmüş durumda.

2025’teki bu karanlık tablonun, belki de daha karanlık halinin 2026’da yaşanma olasılığı ise hiç de az değil. Dünyanın lideri kalmak için potansiyel bütün rakipleri düşman eden ABD emperyalizmi, Latin Amerika’yı dikensiz arka bahçe haline getirmek için Venezuela’ya savaş açmak için her türlü yola başvuruyor. Ukrayna savaşının bitip bitmeyeceği bir muamma. Afrika’da savaş ve çatışmaların sayısının artacağına dair yeni işaretler var. İran ile yarım kalan hesabın faturası bu yıl yeniden masaya konulabilir. Ve elbette henüz savaşa dönüşmemiş Çin-Tayvan (ABD ve müttefikleri) gerilimi başta olmak üzere, pek çok gerilim ve kriz sırada bekliyor...

Veriler, dünyanın gerçekten de içten içe kaynayan bir kazana dönüştüğünü gösteriyor. Savaş ve çatışmaların sayısının özellikle 2010 yılların başından bu yana yükselişe geçmesi elbette doğrudan emperyalist paylaşım mücadelesinin sertleşmesi, kapitalizmin krizlerinin derinleşmesiyle bağlantılı. Ekonomi ve askeri alandaki eğilim bu krizlerin derinleşerek süreceğini gösteriyor. Bu nedenle savaş ve çatışmalara neden olanların bunların sayısını düşürmesini beklemek boş bir hayaldir. Bu durumda barışı dileklerinin başına koyan milyonların, milyarların mevcut gidişata karşı çıkmasından, yeni bir dünya kurmasından başka bir seçenek bulunmuyor.

halkTV "Köşebaşı" -2 Ocak 2026-


Alevler ile yeni bir yıl ve Gazze -Serra Karaçam- 

Dünya yeni yıla yine çelişkilerle girdi.

İsviçre Alpleri’nde bir barda çıkan yangında 40 kişi hayatını kaybetti 115 kişi yaralandı...

ABD’de New Orleans’ta çıkan apartman yangını 18 kişiyi evsiz bıraktı.

Şehir aynı zamanda Bourbon Street’te bir yıl önce yaşanan ve 14 kişinin öldüğü terör saldırısının yıldönümünde dört günlük yas sürecine girdi.

***

Bu karanlık tabloya karşılık, yeni yıl siyasi sahnede yeni başlangıçlara da işaret etti.

Zohran Mamdani, gece yarısı düzenlenen sembolik bir törenle New York Belediye Başkanı olarak yemin etti.

Bugün (Perşembe) Brooklyn doğumlu ABD Senatörü ve demokratik sosyalist Bernie Sanders, City Hall önünde Mamdani’ye kamuoyu önünde resmi yemini ettirecek.

Önceki yeminler 4 bin biletli katılımla olurken Mamdani’nin yemini 40 bin kişilik katılım beklenen sokak partisiyle kutlanıyor.

Kur’an-ı Kerim üzerine yemin eden ilk New York belediye başkanı olan Mamdani’nin yükselişi, yalnızca yerel bir değişim değil, ABD siyasetinde kuşak ve yön değişiminin de göstergesi oldu.

***

Küresel gündemin ağırlık merkezi ise Orta Doğu’da kalmayı sürdürdü.

Trump’ın son Türkiye’ye F-35 satışı konusunda “ciddi şekilde değerlendiriyoruz” açıklamasıyla, Gazze savaşı sonrası İsrail–Türkiye ilişkileri yine odakta.

Trump'ın ardından "Israil'e karşı kullanmayacaklar" ifadesi tam olarak anlaşılmadı ama bu şekilde yazıldı.

Wall Street Journal’da yayımlanan ve bu satışın "savaşa yol açabileceği" uyarısını yapan görüş yazısı, gerilimin yalnızca İsrail ile sınırlı olmadığını; Yunanistan ve Kıbrıs’ı da içine alan daha geniş bir güvenlik denklemine dönüştüğünü gösterdi.

Suriye dosyası ise 2026’ya girerken belirleyici olmaya aday.

Kuzeyde olası federal yapı, SDG’nin Şam yönetimiyle varacağı uzlaşma, güneyde Golan’daki İsrail varlığı ve Türkiye’de PKK’nın silahsızlanmasına dair tartışmalar, birbirinden bağımsız değil.

IŞİD'in bölgedeki varlığı ve Türkiye bağlantıları da yeni yılda yakından izlenecek başlıklar arasında.

***

Yıl boyunca ABD’nin Suriye’ye bakışında, ABD Büyüklelçisi Tom Barrack'ın Osmanlı "millet sistemine" yapılan göndermeler, “ulus devlet inşası” yorumları ve sahadaki gerçeklikler iç içe geçti.

Büyükelçi aile kökleri nedeniyle yönetimin politikaları dışında farklı görüşler de belirtebiliyor.

Söyleyene değil söyletene bak demekte mümkün…

Büyükelçi bölgenin tarihine ve kültürüne kişisel bir bağ kurmasını sağlayan Osmanlı dönemi Lübnan köklerine, Osmanlı döneminde ABD’ye göç eden Zahleli Hristiyan atalara sahip.

Barrack, Osmanlı İmparatorluğu’nu millet sistemiyle; İzmir gibi kozmopolit şehirler olmak üzere, farklı toplulukların bir arada yaşayabilmesine örnek teşkil eden model olarak övgüyle anmakta.

Bu direkt "dini cemaat temelli yönetim" övgüsü değil.

Farklı etnik yapıları ve dinleri kapsayan bir ekosistem övgüsü.

***

İsrail’in, aralarında Fransızca kısaltmasıyla MSF olarak bilinen Sınır Tanımayan Doktorlar’ın da bulunduğu 37 uluslararası sivil toplum kuruluşunun lisanslarını iptal etme kararı yürürlüğe girdi.

Peki Gazze yeni yıla nasıl girdi?

Hastanelerin ameliyathaneleri bombalanmış durumda.

Amerikalı gönüllü doktorlar PAMA çatısında farklı uzmanları dönüşümlü olarak bölgeye kısa süreli gönderip eğitim vermelerini, önemli vakaları tedavi etmelerini sağlayan organizasyonlara imza atmakta.

Acil doktorları, çocuk yoğun bakım uzmanları ve cerrahlara ihtiyaç var.

Han Yunus’ta Nasser Hastanesine bitişik çadırımsı yapılar hastane katlarının yerini tutmaya çalışıyor.

Hilal ve Kudüs hastanelerinde malzeme açığı var. Aspirasyon hortumları dezenfekte edilip tekrar tekrar hastalara kullanılıyor.

Dikiş setleri sınırlı.

Taş üstünde taş olmasada hayat devam ediyor…

İnsani yardım kurumları Ramazan öncesi operasyonları ve kampanyaları hızlandırmaya çalışıyor.

Türk askeri İsrail tarafından bölgede istenmiyor.

Türk Kurum olarak Gazze'de tabelası dikkat çeken kurum Hak İnsani Yardım Derneği…

Trump övündüğü 8 barış arasına Gazzeyi koyabilecek mi, şehir inşaa olacak mı, hala sokaklarda ve yer altında olan HAMAS’ın kalan üyeleri silah bırakacak mı, yoksa İsrail çekilmeyi kabul etmiyor diye bu iş böyle arafta mı kalacak göreceğiz…

***

Biraz tarihte yolculuk edelim...

İntifada dönemi haksız ve kitlesel gözaltılar ve kötü muamele sonrası tepki olarak, Arap dünyasında ilk defa, AB ve ABD dahil uluslararası gözlemciler katılımıyla yapılan demokratik seçimlerde, Filistin Yönetimi kontrolündeki Batı Şeria ve Gazze'de HAMAS yüksek oy almıştı.

ABD'nin bu seçimlerde HAMAS'a karşı El Fetih'e para desteği haberleri yayılmaktaydı.

HAMAS 74, El Fetih 45, bağımsızlar da 13 sandalye aldı. Nispi temsil nedeniyle yüzde olarak ise HAMAS %44.5 El Fetih %41.5 oy aldı.

2006 yılı boyunca iki ayrı meclis halinde toplantıları devam etti.

Bu dönemlerde iki tarafın yayınları Türk ajanslar (İHA) sayesinde Filistin kanallarına aktarılıyor ve canlı olarak yayınlanabiliyordu.

Bu bağlantılar birleştirilip uyduya yollanıyor ve filistin kanalları iki tarafı canlı takip edebiliyordu.

2007'de iki grup çatıştı...

FKO çatısındaki El Fetih, Batı Şeriadaki HAMAS üyelerini gözaltına aldı, partilerini kapattı ve siyasi yasak getirdi.

HAMAS milletvekilleri Batı Şeria'da tutuklandı.

Buna istinaden HAMAS Gazze'de çoğunluğu elde ettiği ve Sina'daki otorite boşluğu üzerinden gelen silahları olduğu için Gazze'deki El Fetihlileri gözaltına aldı, bir kısmını infaz etti.

Filistin yönetimi bunun uzerine Gazze ve Batı Şeria(Filistin Yönetimi) ve Gazze olarak fiili olarak bölündü.

HAMAS'ın seçim kazanma potansiyeli görüldükten sonra Batı Şeria'da fiili olarak yasaklandığı ve sadece Gazze'de seçim yapılamayacağı için seçimler yıllardır tekrarlanamadı...

Demokrasi Araplara çok görüldü...

Kendileri kendilerine bunu yaptılar...

Bundan istifade edenler de etmiş oldu...

Bu çatışma öncesindeki süreçte İsrail siyasetindeki barış yanlıları ve uluslararası destek sayesinde Ramallahtaki Filistin yönetimine çok sayıda Avrupali dışişleri bakanları, ABD'den de Condoleezza Rice da dahil olmak üzere Ramallah'a destek ziyareti veriyor, toprak takası üzerinden iki devletli çözüm ve barış destekleniyordu.

Sonra İsrail'de sağ siyaset güçlendi. Obama dönemi barış desteklense de İsrail'de karşılık bulmadı...

2010'lu yıllarda, HAMAS Türkiye ve Katar desteğiyle 1967'ye dayalı sınırları ve İsrail'in varlığını kabul etmeye başlamıştı.

Ancak İsrail siyaseti bunu duymak istemedi.

Bugünse 7 Ekim sonrası silahlı gücü azaldı...

Tek tük kaleşleri olsada füze stokları bitti...

Yani bırakacak silah kalmadı ama sonuna kadar direnme mesajı veriyorlar.

İsrail ısrarla silah bırakmaktan bahsederken HAMAS'da elini göstermemek adına mücadele imajı çizmeye uğraşıyor.

Gazze'nin Trump Planı'nın ikinci fazına geçmesi HAMAS'ın Gazze'yi Filistin yönetimine bırakma şartı kabul edilirse mümkün...

Uluslararası güç de Arap gücü olacak... Batılı istemiyorlar.

Ne olursa olsun, ikinci fazdan sonra kıyı şeridinin bağımsız, kendini savunabilen bir otonomluğu maalesef hayalden ibaret...

Bilal Erdoğan'ın yarım milyonluk Gazze mitingi bu gerçekleri bilerek Filistinlilere destek için yapıldıysa anlamlı.

Ancak Türkiye'nin çıkarları açısından bakınca "Gazze'nin geleceğinin gerçeğini değiştirmeye ne derece gücü yetebilir" zaman gösterecek demekle yetinelim...

***

Yıl kapanırken ortaya çıkan tablo net.

Yeni yıl, eski krizlerin sona erdiği değil; daha karmaşık hâle geldiği bir döneme işaret ediyor.

Yangınlar ve yaslar kırılganlığı hatırlatırken, siyasi değişimler 2026’nın yalnızca zor değil, aynı zamanda belirleyici bir yıl olacağını gösteriyor.

2026’ya giden yolda, Orta Doğu’dan New York sokaklarına uzanan kesişen hikâyeler, dünyanın hâlâ aynı soruyla yüzleştiğini gösteriyor: Güvenlik mi, dönüşüm mü?

/././

Yalova'da istihbarat ve operasyon zafiyeti mi var?-İsmail Saymaz- 

Yalova’da, üç polisimizin şehit olduğu IŞİD saldırısında evden sağ çıkarılan altı kadın ve beş çocuk ile yaralı polislerin vereceği ifadeler terör eylemini aydınlatacak bilgiler sunabilir.

Saldırıdan sonra gözaltına alınan 150 civarında selefi ve tekfircinin anlatacakları da hayati değerde.

Çünkü bunlar arasında ölü ele geçirilen altı IŞİD’nin hoca diye bağlı olduğu şüpheliler ile aynı mescitte ders alıp namaz kıldıkları örgüt sempatizanları var.

Daha şimdiden kritik bilgilerden söz ediliyor.

Adliye kaynaklarından öğrendiğim kadarıyla evden el bombası ve el yapımı patlayıcı çıktığı iddia ediliyor. Eğer bu bilgi doğruysa, IŞİD’çilerin büyük bir saldırıya hazırlanırken baskın yediği sonucu çıkar.

Bu ihtimali güçlendiren bir iddia daha var: Ölü ele geçirilen altı IŞİD’çinin de yer aldığı WhatsApp grubunda saldırıdan bir gün önce, 28 Aralık’ta, cihada dair paylaşım yapıldığı kaydediliyor.

Aynı gün Yalova’daki IŞİD hücresinden bir kişinin eve giderek içeridekileri eylem düşüncesinden vazgeçirmek için ikna etmeye çalıştığı iddia ediliyor.

Gerçekten, öyle mi?

Altı IŞİD’çi saldırıya hazırlık mı yapıyordu?

Nasıl bir eylem gerçekleştireceklerdi?

Silahları ve patlayıcıları nereden ve kimden temin ettiler?

isid-supheliler.jpeg

Gece 2’de arama

Öte yandan, üç polisin şehit verildiği saldırıda bir dizi zafiyet dikkat çekiyor.

Madde madde anlatalım.

-Üç polisin bir arama kararıyla saat 2’de eve gittiği belirtiliyor. Normalde polis saat 2’de aramaya gitmez. Neden günün ışıması beklenmedi de gece karanlığında kapı çalındı? Savcılığı acele etmeye mecbur eden nedir? Hangi gerekçeyle arama kararı alındı? Bu gerekçeler arasında evde silah veya patlayıcı bulundurma ya da silahlı eylem iddiası var mı? Yoksa neden gece 2’de gidildi?

İstihbarat zafiyeti

-Ölü ele geçirilen IŞİD’çiler polis tarafından bilinen ve tanınan kişilerdi. Ev de muhtemelen gözetim altındaydı. Çünkü IŞİD’çilere ait İstikamet Kitabevi, evin bulunduğu İsmetpaşa Mahallesi’nde. Nasıl oldu da IŞİD’çilerin eve silah ve patlayıcı yığdığı fark edilemedi?

Silahlı direniş ihtimali

-Ölü ele geçirilen beş IŞİD’çinin de sanıkları arasında olduğu, Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede şu tespit yapılıyor:“Önümüzdeki süreçte ülkemizin içerisinde bulunduğu bölgede yaşanacak gelişmelere göre DEAŞ’ın alabileceği eylem kararlarına binaen bölgemizde/ilimizde gerçekleştirilmesi muhtemel terör eylemlerine karışabilecekleri…”

İddianamede, saldırganlardan Haşem ve Mehmet Cami Sordabak’ın babalarını kafir ilan ederek, annelerinden ayırmak istedikleri ve bu yüzden kardeşlerine ateş ettikleri belirtiliyor.

Bu bilgiler göz önünde bulundurularak, evden ateş edilebileceği ve silahlı direniş gösterilebileceği hesap edilmedi mi?

PÖH beklenmeliydi

-Normalde bu tür arama, baskın ve operasyonlarda Polis Özel Harekat (PÖH) ekipleri öncü olarak içeri giriyor. Ardından Terörle Mücadele ekipleri görev alıyor.

Yalova’da PÖH bulunmadığı için Terörle Mücadele Şubesi’nden yedi memur ve bir bekçi gönderildi.

Şehit polisler emekli olmak üzereydi; Turgut Külünk 50, Yasin Koçyiğit 49, İlker Pehlivan 47 yaşındaydı. Operasyonel görevler için yaşları uygun değildi. Bazılarının arşivde çalıştığı iddia ediliyor.

Çatışma başladıktan sonra Bursa’dan PÖH timleri, Yalova’dan jandarma komandolar çağrıldı.

Bu, operasyondan önce yapılamaz mıydı?

PÖH’ler ve komandolar hazır edildikten sonra aramaya gidilemez miydi?

Çelik yelek, TOMA ve termal

-İddia o ki polisler kapıyı çaldığında bir kadın pencereye çıkıp “Kafirlere kapıyı açmıyoruz” diye bağırdı. Ve ardından çocukları kendilerine siper ettiler. Ardından polisler camlardan çapraz ateşe tutuldu. Önce pompalı tüfeklerle, sonra da silahlarla ateş edildi. Üç polis ilk anda ağır yaralandı. IŞİD’çiler ışıkla bahçeyi aydınlatarak, ateş etmeyi sürdürdü.

Emniyet kaynakları polislerde çelik yelek, zırhlı araç, TOMA, gece görüş dürbünü ve termal kamera bulunmadığını ifade ederek, “Hem İstihbarat’ın hem de operasyonu planlayanların zaafiyeti var” diyor.

Üç polisin şehadetine yol açan zaafiyetin bir bedeli olmayacak mı?

Kimse görevden alınmayacak…

Kimse sorumluluk üstlenip istifa etmeyecek mi?

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, bilmem şu kadar IŞİD’çi gözaltına alındı diye tweet atınca, terörle mücadele görevini yerine getirmiş mi sayılacak?

Bülent Arınç’ın Yalova uyarılarına kulak asmadılar

Geçen gün Halk TV’deki ‘Para Siyaset’ programımızda Yalova saldırısını etraflıca anlattım.

Program bitiminde eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’tan mesaj geldi.

Programımızı izlemiş.

Telefonda sohbet ettik Arınç’la.

Arınç, 2015 yılında AK Parti Bursa Gençlik Kolları 4. Olağan Kongresi’ndeki sözlerini hatırlattı. Arınç, bu kongrede Yalova’ya dikkat çekerek, şu uyarıda bulunmuştu:

“Zannetmeyin ki DAEŞ’e katılanlar sadece Avrupa’nın Amerika’nın bazı ülkelerinden veya Çeçenistan, Kazakistan’dandır. Çok yakınımızdan, Yalova’dan, bir başka yerden… Sayılarının bin civarında olduğunu zannettiğimiz gençler de aldatılarak götürülüyor.”

Suikast girişiminden son anda vazgeçtiler

Arınç, bu uyarıyı Yalova’da tanıklık ettiği iki olaydan kaynaklı dile getirdiğini anlattı.

İlk hatırası 2011 yılından.

Arınç, şöyle diyor:

“Meclis Başkanı oldum. Yalova’daki Atatürk Köşkü’ne gittim.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay aradı. ‘Emniyet müdürünün seninle görüşmesi lazım’ dedi. Emniyet müdürü ‘Cezaevindeki cihatçılardan birinin mektubunu ele geçirdik’ dedi. Mektubu okudu. Adam neredeyse kafir diyor bize. Diyor ki, ‘Arınç’ın Yalova’ya geldiğini tespit ettik. Talimat verdik, ‘Birşey yapın.’ Beni takibe almışlar. Korumaları fazla görmüş, eylem yapmamışlar. Diyor ki, ‘Takibe devam edeceğiz.’ Müdüre ‘Ne yapacaksınız’ dedim. ‘Takibe alıyoruz’ dedi. ‘Böyleleri Yalova’da var mı’ dedim. ‘Yurt dışına gidip gelenler var, kimisi Gürcistan’a, kimisi Çeçenistan’a gidiyor’ dedi. ‘Sizler ne yapıyorsunuz’ dedim. ‘Biz takipteyiz’ dedi. O takipte sadece! (Gülüyor)”

‘Takibat yok’

Arınç, bir başka tarihte bayram ziyareti için gittiği Yalova’daki Kurtköy’de selefilerle karşılaştığını belirterek, şunları söylüyor:

“Caminin önünde çay bahçesi var. Bir masada dört sakallı adam kendi aralarında konuşuyor. Bizimle ilgilenmez görünüyorlar. Dedim ki ‘Neden bayramlaşmaya gelmediler?’ Muhtar dedi ki, ‘Bunlar camisiz, cemaatsiz adamlar. Devletin imamı namaz kıldırıyor diye namaz kılmazlar.’ Masalarına gittim. ‘Bayramınız kutlu olsun’ dedim. Kafalarını çevirmeye çalıştılar. Kalktılar, gittiler. Hayatım boyunca rastlamadığım bir şey. Muhtara dedim ki ‘Bu fikirleri nereden aldılar?’ Dedi ki ‘Safran köyünde şeyhleri var, bunları o zehirliyor.’ ‘Ona karşı ne yapıyorsunuz?’ dedim. ‘Ne yapacağız, saçlı sakallı adamlar’ dediler. Birinci olaydan Beşir Atalay’ın haberi oldu. İkincisini Muammer Güler’e söyledim. ‘Biz de duyuyoruz’ filan diye gevezelik yaptı. Dedim ki ‘Takip edin bunları, ileride başka şeyler yapabilirler.’ Böyle bir eylem gelmedi aklıma doğrusu. Ben Safran köyünde zararlı fikirleri yayanlarla ilgili birşeyler söylemişim. Ama bunlar bugüne kadar takibat görmezler. Biz başkalarını takip ediyoruz herhalde!”

Mücadele etmek lazım

Arınç, selefiliğin zararlı bir fikir olduğunu, ona karşı mücadele etmek gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam ediyor:

“IŞİD diyoruz ama bunların temelinde selefilik ve haricilik var. Silah var, zorbalık var, cebir var, şiddet var. Her şeyi meşru görmek var. Bunları İslam ve cihat adına yapmak var. Diyanet de görevini yapamıyor. Bir taraftan Cübbeli Ahmet, bir taraftan onun karşıtları, birbirleriyle kedi köpekle oynar gibi oynuyorlar. Bunlar da İslam’ı temsil etmiyor. Saçından sakalından başka sünnete dair bir şey yok bunlarda. Ama karşı da çıkamıyorsunuz. Dindar görünümleri veya fikirleri, namaz kılmaları, Kuran okumaları ve cihat kelimelerini benimsemeleri onlara kötü gözle bakmamıza neredeyse engel oluyor. Ama bu fikirler zararlı. Bunlarla mücadele etmek lazım.”

Masa, kasa, nisa

Arınç’a son olarak, muhafazakar kimlik ya da İslamcı görüşten gelen Mehmet Akif Ersoy ve Ela Rumeysa Cebeci’nin adlarının karıştığı uyuşturucu soruşturmasına dair düşüncelerini sordum. Bu örnekler üzerinden muhafazakar aile çocuklarının yozlaştığının, para ve cinsellik sınavını kaybettiğinin söylendiğini kaydettim.

Arınç, İslami kesimde geçmişten beri kullanılan ‘masa, kasa ve nisa (kadın)’ tabiriyle karşılık veriyor.

Arınç, şöyle konuşuyor:

“Mehmet Akif Ersoy ismini duydukça rahmetliye olan saygımızdan utanıyorum. Gazeteci Mehmet Akif Ersoy hakkında hep hüsnü zanda (iyi niyet) bulunduk. Bize karşı çok saygılıydı. Özel hayatındaki sapmaların bu devirde olabileceğini düşünüyorum. Çünkü yaşadığımız devir çok kötü bir devir. Özellikle cinsellik, uyuşturucu, bol paraya kavuşma noktasında imtihanı kaybeden çok insanımız var. Üzülüyorum bu hale düşmüş olmasına. Masa, kasa, nisa! İmtihanı kaybetmek için önümüze çıkan en büyük sınavlar bunlar.”

Bir tersane işçisinin adım adım radikalleşmesi

Zafer Umutlu, Yalova’daki saldırıda ölü ele geçirilen altı IŞİD sempatizanından biri.

1999 doğumlu.

Bitlis Güroymaklı.

Yalova Altınova’daki tersanelerde işçi olarak çalışıyordu.

IŞİD yanlısı İstikamet Kitabevi’nin müdavimiydi.

Umutlu, Yalova 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde IŞİD üyeliğinden yargılanıp beraat ederlerden.

Bu kapsamda verdiği ifadede, nasıl radikalleştiğini adım adım anlattı.

İşte, kendi ağzından Umutlu’nun öyküsü:

Ebu Hanzala’dan Cübbeli Ahmet’e: “2021 yılında askerden geldikten sonra Kuran’a Hizmet Vakfı’ndan Nuh Şarman ve Yıldırım Özkan ile tanıştım. İtikatlarından bahsedip tebliğ yaparlardı. Diyanet'e bağlı imamlar ve hocalar, Bitlis’teki şeyh ve kanaat önderi olan şahıslarla görüştüm. Söylemleri tatmin etmedi. İtikatları bana uymadı. Youtube’dan ‘Şehadet Mektebi’ adı altında yayın yapan Murat Gezenler, İbrahim Gadban, Halis Bayuncuk (Ebu Hanzala), Mehmet Yıldız’ı takip ettim. Görüşlerini benimsemesem de dini anlattığı için Cübbeli Ahmet Hoca, Hüseyin Çelik, Hüseyin Avni, Nurettin Yıldız, Halil Konakçı’yı bilgi almak maksatlı takip ederdim. Kendime göre bir yol çizdiğim esnada, inşaatlarda çalışıyordum, burada Muhammet Kıran ve babası Nevzat ile tanıştım. İtikatlarının kendime uyduğunu görünce Yalova’da faaliyet gösteren Ahlak Sünnet Dergisi’ne cuma namazlarını kılmak için gittim. Diyanet itikadıma uymadığı için camilerde imamın arkasında namaz kılmayı istemedim.

İmamı, Musa Sordabak’tı: Altınova’da tersanede çalıştığım dönemde Musa Sordabak (Saldırıda ölü ele geçirilen altı teröristten biri) tarafından kıldırılan alternatif cuma namazına katıldım. Ahlak Sünnet Dergisi’ne cuma namazı dışında da gittim.‘Ömer El Kürdi’ olarak tanıdığım, ismini Mehmet Bal olarak öğrendiğim şahsın verdiği sohbetlere gittim. Birinde gerçek ismini bilmediğim ‘Mamosta Osman El Kürdü’ sohbet verdi. Ahlak Sünnet Dergisi kapandıktan sonra İstikamet Kitabevi’ne pazartesi günleri akide derslerine gittim.

Erdoğan, kafirdir: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eylem ve söylemleri nedeniyle kafir olarak görürüm. Yapmış olduğu uygulamalar kafir olduğuna apaçık delildir. Atatürk ve laik sisteme devam etmesi, ölüm yıldönümünde Anıtkabir’e gitmesi küfür olduğunun delilidir. Kur'an ve sünnet ehline göre yaşayan bir insan Müslümandır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini eden polisler kafirdir. Askerlik ve oy kullanma konusu küfürdür. Allah'ın hakkı olan yaratıcılık, gaybı bilme, hakemlik yapma özelliklerinin herhangi bir tanesinin bana yüklemesi ya da bir başkasının o hakkı başkasına vermesi tağut kelimesini ifade ediyor. Türkiye Cumhuriyeti devletini ve yöneticilerini tağut olarak görürüm.

/././

Cebinizdeki en büyük para aslında en küçük paraysa!..-Mehmet Tezkan- 

İktisat bilimiyle uğraşanlar ne der bilmem ama siyaset bilimine, sosyolojiye bulaşarak 46 yıldır gazetecilik yapan birey olarak şunu söylerim:

O ülkenin ekonomisi batmıştır…

O ülke kolay kolay iflah olmaz…

Ne demek istediğimi izah edeyim…

Bir lira var mı?

Yok…

Kağıt üstünde var ama aslında yok…

Paradan altı sıfır attıkları dönemde Erdoğan WC’ler bir milyon liraydı bir lira yaptık diye öğünmüştü ya… Şimdi bir lira yok…

Bir lira yok da beş, lira on lira var mı?

O da yok… Yirmi lira yok, elli lira yok…

Yüz lira bile yok…

En yakın ATM’sine gidin 350 lira isteyin; vermez… Çünkü kasasında yüz lira, elli lira yoktur…

Ne var?

200 lira var… İste 200 lira iste 400 lira; verir…

İste 220 lira, 230 lira; veremez…

O paralar tedavülden fiilen kalktı…Yeni asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş olarak belirlenmiş… Git ATM paranın tamamını iste verir mi?

Veremez… Çünkü 75 lira diye bir para kalmadı. 50 kuruş zaten buhar oldu…

İstanbul’da taksiye indi bindi ücreti 175 lira. Bu yıl 200 olacak veya aşacak. Yani cebinizdeki en yüksek para ile indi bindi yapacaksınız!..

AKP iktidarı TL’den altı sıfır atmakla övünüyor ya bir sıfırı geriye koydu. Bu yıl ikinci sıfırı da koyacak…

Korkarım 200 lira 20 lira seviyelerine düşecek… Et fiyatlarına baktığınızda düştü de zaten…

Cebinde 200 lira olmayanın cebinde parası yok demektir… 2017 yılında geçtiğimiz rejim bizi bu hale getirdi.

Diyeceksiniz ki 200 lira yeni rejim öncesinin 20 lirasına denkse neden 500 liralık banknot çıkarmıyorlar?

Çıkarsalar ekonominin iflas ettiğini kabul etmiş olacaklar da ondan

Şimdilik TÜİK, MÜİK rakamlarıyla durumu idare etmeye çalışıyorlar…

Ama onlar da biliyor ki…

AKP’nin…

Akil adamları dillendirmeye başladı…

Gazetecileri söylenmeye başladı

Milletvekilleri alçak sesle konuşmaya başladı…

Akademisyenleri kıvırtmaya başladı…

Kimse itiraz etmesin, itiraz eden varsa rakamları önümüze döksün… Gerçek şu: Büyük ekonomik buhranın, paramızın pul olmasının müsebbibi bize dayatılan rejimdir… Cumhurbaşkanlığı hükümet Sistemi adı verdikleri rejim değişmeden düzlüğe çıkamayız…

/././

Koalisyon ortakları birbirine düştü! Riyad ile Abu Dabi’nin Yemen çekişmesi -Mustafa K. Erdemol- 

Küresel siyaset sahnesinde kimin kiminle çatıştığı, kimlerin kimlerle dost olduğu kestirilemez durumda artık. Çelişkilerin uzlaşmayla çözüldüğü ya da ertelendiği dönemler geride kaldı anlaşılan. Aynı sistem içinde olanların bile birbirine düşmeleri “çözümsüzlüğün” hem küresel hem bölgesel düzeyde arttığını gösteriyor.

Yeni bir yıla yeni bir krizle girmek üzereyiz, mevcutlar yetmiyormuş gibi. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında Yemen'in geleceği konusunda ciddi bir kriz patlak verdi, malum. BAE’yi güvenliğini tehdit etmekle suçlayan Suudi Arabistan dün (Salı) BAE'nin desteklediği “Yemenli ayrılıkçı güçlere” karşı hava saldırıları düzenledi. Suudi Arabistan’ın “ayrılıkçı güçler” diye nitelendirdiği aslında güneyin bazı bölgelerini kontrol eden Güney Geçiş Konseyi adlı grup.

GGK, bir süredir Suudi Arabistan yanlısı güçlerin elinde bulunan Hadramout bölgesindeki liman kenti Mukalla da dahil olmak üzere yeni bölgelere ilerliyordu. Suudi Arabistan Mukalla'daki hedefleri vurdu Salı günü. Hedefler arasında BAE’nin GGK’ye yolladığı silah sevkıyatları da var.

Yemen'de iç savaş, 2014 yılında Ensarullah Hareketi’ne bağlı güçlerin Sanaa'yı ele geçirip yeni bir hükümet ile daha düşük yakıt fiyatları talep etmesiyle başlamıştı. Bir yıl sonra, Mart 2015'te Suudi Arabistan, ülkesinden kaçmak zorunda kalan Yemen Cumhurbaşkanı Mansur Hadi’yi yeniden iktidara getirmek için muhalif Ensarullah Hareketi’ne (Husiler olarak da bilinir) karşı hava saldırıları ile ekonomik yaptırımlar başlatmak için Körfez ülkelerinden oluşan bir koalisyon kurmuştu. BAE de bu koalisyonun bir parçasıydı. Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerinin müdahalesi ile kriz Yemen'i Sünni-Şii ayrılığı üzerinden bölgesel bir vekalet savaşı alanına dönüştürmüştü.

Ensarullah’a karşı ortak olmalarına rağmen, Yemen'deki farklı grupları destekledikleri için son yaşananlar beklenmedik değildi ama iki ülke arasında bir süredir varolan gerginlik bu noktaya gelmez sanılıyordu.

Önemi şurada; sadece iki ülke arasındaki bir gerginlik olarak kalmayabilirdi bu kriz. Yemen'in güneyinde bir iç savaşa yol açabileceği gibi, Suudi Arabistan ile BAE’nin, Sudan ile Afrika Boynuzu gibi karşı tarafları destekledikleri diğer çatışmalı alanlara da sıçrama potansiyeli taşıyordu. Yemen, iki zengin Körfez ülkesinin siyasi nüfuz, deniz ticaret yollarının kontrolü, ticari erişim için rekabet ettiği bir alana da dönüşebilirdi pekala. Ancak jepolitik, Suudi-BAE krizinin derinleşmesine uygun değil, nitekim BAE’nin geri adım atıp güçlerini Güney Yemen’den çekme kararı almasıyla durulmuş görünüyor.

Hava saldırıları, Suudi Arabistan ile GGK arasında çatışmanın büyüdüğüne işaret ediyor kuşkusuz. Aynı zamanda Riyad ile Abu Dabi arasında artan sürtüşmeyi daha da görünür hale getirmiş oluyor. GGK de on yıldan fazla bir süredir doğrudan çatışmalardan büyük ölçüde uzak kalan Hadramout ile Al-Mahra bölgelerinde kontrolünü genişletiyor belli ki. Bu bölgeler, Yemen'in petrol rezervlerinin, önemli limanlarının çoğunu barındıran stratejik öneme sahip bölgeler. Yemen’in kuzeyinde de Ensarullah güçleri, başkent Sanaa da dahil olmak üzere, mevzilerini koruyor.

Kriz şimdilik durdu. Ama yarın ne olacağı bellii olmaz. Yemen’in güneyinde yeni bir devletin oluşması da an meselesi.

Dünya yeni yılı, “yeni” olan “eski” bir krizle karşılayacak yani.

Umarım sizin yeni yılınız gerçekten “yeni” olan umutlarla gelir.

/././

Dünya liderinin ülkesinde yeni yıl -Ayşenur Aslan- 

Hangi küresel araştırmayı alırsanız alın.. Enflasyondan işsizliğe.. Gelir dağılımındaki uçurumdan kadın cinayetlerine.. Türkiye hazin verilerle karşımıza çıkıyor.
Ama olsun!
Güçlü dünya liderimiz Trump’ın iltifatlarına mazhar oluyor ya! Yeter.
Abdülkadir Selvi yazmış mesela: 
“ABD Başkanı Trump 20 Ocak 2025 tarihinde koltuğa oturdu. O tarihten bu yana saydım en az 15 kez Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan övgüyle söz etmiş. Boş hamaset yapmamış, Erdoğan’ın uluslararası krizlerdeki rolüne değinmiş. Netanyahu gibi en azılı Erdoğan düşmanlarının yüzüne karşı Erdoğan’ın dostu olduğunu söylemesinin ise ayrı bir önemi var.”

***

Gözlerim yaşardı. Bu ne görev aşkı!!
Üşenmemiş saymış Selvi Bey. Trump Erdoğan’ı kaç kez övmüş. Övmekle kalmamış, demiş ki: 
“Cumhurbaşkanı Erdoğan dostumdur. Kendisini yakın tanıyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum. Netanyahu da saygı duyuyor. Aralarında sorun olacağını düşünmüyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la başka kimsenin gerçekleştiremeyeceği işler gerçekleştirdim. Onun yanındayım. Sonuna kadar yanındayım.”

Bu cümlelerin aslında ne anlama geldiğini Erdoğan da medyadaki baş sözcüsü Abdülkadir Selvi de biliyordur herhalde.
Bilmeseler arada bir ahaliyi gaza getirmek için kapitalist / emperyalist sisteme saydırmazlar. Buna rağmen dünyanın jandarması Trump’tan bunları duymak güç hissi veriyor olsa gerek, övünürler.

Son yıllarda pek moda olan ithal bir sözcük var: “CRİNGE”.
Utanmak.. Ama daha çok “başkası adına utanmak” anlamında kullanılıyor.
Böyle yazıları okurken ben de yazan adına utanıyorum.
Evet, Trump Erdoğan’ı pek seviyor. Neden sevmesin ki!

* Sözde ateşkesi uygulamayıp Gazze’ye ölüm yağdıran Netanyahu’yu görmezden gelen kim acaba?

* Suriye’yi yakın geçmişte dünyanın terör listesinde yer alan HTŞ’ye teslim eden.. Bu amaçla cihatçıları bizim vergilerimizle besleyen.. Milyonlarca Suriyeli göçmeni.. Aralarında da kim bilir kaç IŞİD üyesini kabul eden biz miyiz?

***

IŞİD demişken.. Abdülkadir Selvi, Trump’ın Erdoğan’a övgülerini (nasıl yapıyorsa) sayarken, bir yandan da eksik olmasın Yalova’daki IŞİD evi ile ilgileniyormuş. Şu satırlarını okurken daha daha utandım: “DEAŞ evini kadınlar çözecek. DEAŞ’lıların eşleri gözaltında. Ancak şu ana kadar konuşmadılar. Sorulan sorulara, “Bilmiyoruz” diye cevap verdikleri söyleniyor. Ancak Reina katliamında teröristi, kendisini aldattığını düşündüğü sevgilisi kadın ihbar etmişti. Terörist de olsan kadınları aldatmayacaksın.”

Dünya liderinin ülkesinde, on binden fazla olduğu söylenen cihatçı katil rahat rahat yaşayacak. Onca istihbarat örgütü, içişleri bakanlığı Yalova’da herkesin gördüğünü görmeyecek.. İhbar üzerine yapılan baskına asayiş polisleri gönderilecek..

Sonra? Kadınlar konuşsun da çözelim denecek.

Günlerdir gerçeğin peşindeki gazeteci kardeşlerim anlatıyor. Suriye’de kafa keser veya kalaşnikoflarla ölüm saçarken görüntüleri kaydetmişler. Yakalandıklarında da cep telefonlarındaki vahşet kayıtları ortaya çıkmış. Ama “bunlar sınırlarımızın dışında, bizi ilgilendirmez” diye, sadece örgüt üyeliğinden yargılanıp birkaç yılda serbest kalmışlar. Belki yüzlerce böyle akıl ötesi örnek var.

Dahası, Yalova’dan sonra peşpeşe yapılan operasyonlardan ve yakalanan şüpheli sayısından da anladık ki, istihbaratın elinde IŞİD evlerinin adresi var.
Yani biliniyorlar. Yani bilindiği halde dokunulmuyorlar.

Ankara Gar katliamı sonrası, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ne demişti: “Canlı bombayı eylemi yapana kadar yakalayamıyorsunuz..”

Oysa eylemi yapanın -kaç kez yazdım- veda konuşması bile teknik takiple kaydedilmişti. İzi adım adım sürülebilecekti. Sürülmedi. Eylem engellenmedi. 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. Ve AKP’nin oyları yükseldi.

***

Sadece Gar katliamı mı? IŞİD saldırılarının bilançosu, bildiğiniz savaş zayiatı gibi:

* Suruç Saldırısı (20 Temmuz 2015): 34 ölü
* Ankara Gar Saldırısı (10 Ekim 2015): 103 ölü
* Diyarbakır HDP Mitingi Saldırısı (5 Haziran 2015): 5 ölü
* Sultanahmet Meydanı Saldırısı (12 Ocak 2016): 13 ölü
* Atatürk Havalimanı Saldırısı (28 Haziran 2016): 45 ölü
* Gaziantep Düğün Saldırısı (20 Ağustos 2016): 59 ölü
* Reina Saldırısı (1 Ocak 2017): 39 ölü

Birkaç yıldır uykuya çekildiler diye unutuldu belki. Oysa IŞİD meselesi çok ciddi. Çok vahim. “Kafiri öldürürken ölürse cennete gideceğine inanan” bir insandan daha etkili, daha tehlikeli silah yok. Olmadığını 11 Eylül saldırılarında gördük.

Daha tehlikelisi ise herhalde hukuku, adaleti katletmek. Her gün Türkiye’nin fotoğrafını çeken Müge Anlı’nın programında mesela şöyle bir vahşetle yüzleştik.
Baba denilen bir “cisim” öz kızlarına tecavüzden 52 yıl hapse mahkum olmuş. Peki kaç yıl hapis yatmış dersiniz? Sadece 5 yıl.

Son yargı paketiyle böyle vakaların failleri, eş katilleri dışarı çıktı. Cezaevlerinde, hapse atılacak yeni bürokratlar, gençler, insan hakları aktivistleri için yer açıldı.
Evet! Bu yıl yine en çok adaleti konuşacağız. Umuyorum ki, el ele vererek karanlığı yırtacağız.

Yeter ki cesaretimizi kaybetmeyelim…

/././

halkTV

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ocak 2026-

Kapanan tekstil atölyeleri, büyüyen sokak çeteleri: 'İlk kez 17 yaşında birini öldürdüm, devlet desteği var tabii!'-Ali Ufuk Arıkan-...