Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay-
Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gün vakasını, halihazırda yürütülen siyasi operasyona yamamaya karar verdi. İddianame, yamanın tutmayacağını gösteriyor. Ama "iddianame bomboş" demek yeterli değil, neyin niye boş olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.
Yeniden siyasetin yargı eliyle dizayn edildiği “Ergenekon” günlerine döndük. Davaların, sanıkların, olayların, gerçeklerin, yalanların sayısı arttıkça kamuoyunun olgulara ilgisini yitirmesi, anlatıya odaklanması ve “temel mesajı” alması isteniyor.
Daha önce yazmıştık, Ergenekon davalarına kıyasla bugünkülerin temel bir farkı var: Ortada bir ideolojik hesaplaşma yok.
AKP-Fethullah ittifakının yıllar önceki hedefi, Cumhuriyet’le ve onun temsil ettikleriyle bir hesaplaşmaydı. Yargı ayağı sonunda patladı, ama rejim değişikliğinde kat edilen yol göz önünde bulundurulduğunda, işin ideolojik ayağının boşa gittiğini söylemek zor.
AKP-MHP ittifakının hedefi daha dar ve güncel. İdeolojik bir hesaplaşma yok, “bunlar hırsız, casus, namussuz” diye özetlenebilecek bir anlatı var ortada.
Zaten ideolojik bir hesaplaşma olması mümkün değil: Bugünkü yerel yönetim, bürokrasi, siyaset ve özel sektör arasındaki ilişkilerin doğurduğu hırsızlıkla, yolsuzlukla, namussuzlukla hesaplaşılmaya kalkılırsa, AKP’si MHP’si CHP’si, tüm düzen altında kalır.
O yüzden, iş basit tutuluyor: Bu İmamoğlu, bu CHP, bu muhalefet hırsız, yolsuz, namussuz. Bu anlatı halka kabul ettirilmek isteniyor.
İşte bu yazı dizisinde ele alacağımız “Casusluk iddianamesi”nin varlık sebebi tam da bu: Halk, “hırsızlık” anlatısını yeterince benimsemedi, üzerine “yabancı devletler için casusluk” eklenmek, böylece yurtseverlik hislerine oynanmak istendi.
İddianameyi yazı dizimizde enine boyuna inceleyeceğiz. 160 sayfa uzunluğundaki, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın “siyasal casusluk”la suçlandığı iddianame, kendi kendisine yalanlayan unsurlar dahil, üzerinde durulmaya muhtaç çok sayıda ayrıntı içeriyor.
Fakat, derinlere dalmadan önce, uzaktan bakıp, iddianamenin bağlamını zihinlerde oturtmalıyız. Bu ilk yazımızın konusu, bu.
Öyküdeki büyük eksiklerden biri, kronoloji. İddianame, ısrarla, olay örgüsünü ve kronolojiyi anlaşılmaz hale getirmek üzere daldan dala atlayarak, adeta okuyanın olayı kavrayamamasını amaçlıyor.
Biz önce iddianamenin içeriğinin değil, bizzat kendisinin ortaya çıkışının kronolojisine bakalım.
112'ye gelen arama
Tarih, 2 Mart 2025…
Yani, Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyon için savcılığın çalışması başlayalı aylar olmuş, artık sona gelinmiş. MASAK raporu bekleniyor. 19 Mart’ta düğmeye basılmasına iki hafta var.
Ümit Deniz Alaçam isimli bir vatandaş, 112’yi arıyor. “Benim” diyor, “annem öldü”. Annesi Seher Alaçam’ın bir dostu var, Hüseyin Gün. Bu adamın casus olduğunu söylüyor. Tek bir ülke de değil. İngiliz vatandaşı, ama ABD ve İsrail casusu. “Kriptolu telefonlarla görüşüyor” diyor, “yabancı ülkeleri karıştırmak için faaliyetler yürütüyor” diyor.
112 acil çağrı merkezi ihbarı Emniyet’e intikal ettiriyor. Emniyet, vatandaşı davet ediyor. 6 Mart’ta Ümit Deniz Alaçam polise uzun uzun annesinin dostu Hüseyin Gün’e dair şeyler anlatıyor. Ayrıca, Gün’ün öylece Alaçam’ın da erişimi bulunan evde bıraktığı yedi telefonu (ki ikisinin “kriptolu” olduğu öne sürülüyor, Gün reddediyor), iki bilgisayarı, sim kartları ve not defterlerini de polise teslim ediyor.
Sonra?
Sonra tam dört ay boyunca dosya bir kenarda bekletiliyor. Muhtemelen, bu sırada, Alaçam’ın teslim ettiği cihazlar inceleniyor, vaka anlamlandırılmaya çalışılıyor.
Bu arada Hüseyin Gün yurtdışına gidip geliyor. ABD’ye, Afrika ülkelerine, Yunanistan’a uçuyor. 30 Haziran’da, Yunanistan dönüşünde havalimanında gözaltına alınıyor.
19 Mart sonrası tablo
Polis, Gün’e uzun uzun soruyor. Çünkü telefonlardan, not defterlerinden çıkanlar sıradan değil. İngiliz Başbakanı’ndan geçmişte istihbarat işi yapmış çeşitli yabancılara ilişkiler var. Özbekistan’dan Libya’ya, Suriye’den Ruanda’ya ilginç ülkelerde ilginç faaliyetler var. Bir de, Fethullahçılarla sıradışı bir münasebet var, ki, bunu ayrıca uzun uzun irdeleyeceğiz ama, iddianamede savcıların el çabukluğuyla “Fetöcü” yaftası vurmaya çalışmasının aksine, devletle birlikte Fethullahçılarla mücadelede faaliyet yürüttüğüne işaret eden ayrıntılar var.
Gün, soruların büyük kısmını açıklıkla yanıtlıyor, bir kısmındaysa “söz konusu cihazı göremediğim için bilemiyorum” diyor.
Sonuçta tutuklanıyor.
Edindiğimiz bilgiye göre Ankara’ya götürülüyor, burada da—muhtemelen diğer devlet kurumlarınca—sorgulanıyor.
Burası, Temmuz ayı başı. O sıradaki siyasi durumu tekrar hatırlamamız lazım. 19 Mart’ta İBB operasyonu olmuş. İktidarın beklemediği, CHP’nin kendi kitlesini aşan bir halk tepkisi ortaya çıkmış. Hem CHP’nin bir düzen partisi olarak kaçınılmaz basiretsizliği hem de anlaşıldığı kadarıyla hükümet ve devletin CHP liderliğiyle temasları sonucunda akut kriz büyümeden yatıştırılmış, eylemler sönümlenmiş. Fakat siyasi davaya kamuoyu desteği, tüm anketlerin gösterdiği üzere düşük ve giderek düşme eğiliminde. Dışarıda—sonbahar itibariyle tam boy ABD’cilikte karar kılınarak aşılmaya çalışılacak—bir tıkanıklık ve tedirginlik var. İçeride—yine sonbahar itibariyle ayan beyan görünür hale gelecek—bir iktidar içi kavga hali var.
Bu arada, bir başka gelişme daha oluyor: 19 Mart’taki operasyonun ardından Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) yetkilileri, savcılığın talimatı üzerine, İBB’nin veritabanında inceleme yapmaya başladı. Bu incelemede, İBB’nin süper uygulaması İstanbul Senin kapsamında KVKK’ya aykırı biçimde vatandaşların gerçek kimlikleriyle anlık konum bilgilerinin ve sandık bilgilerinin eşleştirildiği, bu süreçte de verilerin depolama veya analiz için ilgili izinler alınmaksızın yurtdışındaki şirketlere gönderildiği anlaşıldı.
Bu meseleyi ve niye bu kadar kesin konuştuğumuzu 15 Kasım’da yayımlanan yazımızda ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk.
Evet, iddianamede yer verilen bilgi ve kanıtlar, CHP’li belediyenin suç işlediğine işaret ediyordu. Öte yandan, suç, öz itibariyle bizzat devletin diğer kurumlarının da yıllardır işlediği çok ağır bir KVKK ihlaliydi ve kesinlikle iktidarın şu an yürüttüğü operasyonun yüzlerce kişinin yıllarca hapse atılmasına yol açacak bir karşılığı yoktu. Yargı sürekli kamuoyu algısını operasyon lehine değiştirmek için yandaş basına “verileri sızdırmışlar” haberleri yaptırıyordu, ama tek başına bu da yetmiyordu—tıpkı “yolsuzluk” öykülerinin halkta “e hepsi öyle zaten” hissi yaratması gibi, veri sızıntısı da kimsenin bam teline dokunmuyordu.
Kucağa düşen davayı operasyona yamama kararı
İşte bu tuhaf karakter, Hüseyin Gün, böyle bir zamanda “kucaklarına düştü”. Nereye çıkacağını kestirmesi zor ve her durumda incelenmesi gereken vakanın, süregiden ve sarpa sarma tehlikesi bulunan siyasi operasyona yamanmasına karar verildi.
Yine yaklaşık 4 ay sonra, 24 Ekim’de Tele1 basıldı, kanalın genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ gözaltına alındı. “Siyasi casusluk” operasyonu başlamıştı. 26 Ekim’de Yanardağ’ın yanı sıra zaten tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün adliyeye getirildi, savcılık ifadeleri alındı.
İfadeler ortaya çıkınca görüldü ki Hüseyin Gün’e Temmuz başında sorulan soruların bir kısmı tamamen bir kenara bırakılmıştı. Nitekim, bu hafta iddianamenin çıkmasıyla da bu durum teyit edilmiş oldu. Savcılık, olayı aydınlatmanın değil bir anlatı kurmanın peşindeydi.
Sonraki yazılarda irdeleyeceğiz nelerin dışarıda bırakıldığını veya yarım ifade edildiğini, ama bir örnek verelim: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla intibaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.
Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06:16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16:00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.
Şüpheli mi? Evet.
Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.
'İddianame boş' demek yeterli mi?
Kronoloji, iddianamede, bilerek somutlaştırılmıyor. “İstanbul seçimlerini manipüle etti” deniyor, ama koca seçimin seyrini değiştirdiği öne sürülen—ve böylece zımnen İstanbul halkına ‘aptallar’ imasında bulunulan—bu “komplonun” ikinci tur seçime yalnızca iki hafta kala, 10 günlük bir süreçte yaşandığını söylemiyor. Seçimden sonra İBB’nin Hüseyin Gün’le çalışmamaya karar verdiğini, zaten Merdan Yanardağ’ın “talimatla CHP’yi etkilemeye çalışmak” suçuyla itham edilmesine yol açan olayın 2023’te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yaşandığını, bu aralıkta Gün’le İBB’nin ve CHP’nin hiçbir ilişkisi olmadığına işaret etmiyor.
Sonuçta Hüseyin Gün “sürprizi”, İBB’ye “siyasal casusluk” suçlaması yöneltmek, o arada da fırsat bu fırsat Tele1’e çökmek için kullanıldı.
Fakat, İBB iddianamesinin de zayıf karnı, tam da Hüseyin Gün’ün, “İmamoğlu suç örgütü”nün altı yöneticisinden biri olarak en tepeye adının yazılması oldu.
Çünkü yolsuzluk suçlamalarında yalanlar gibi gerçekler de var. “Dava siyasi, tüm arkadaşlarımız günahsız” savunması, Savcılık’la aynı oyunu oynayıp “halk kimin anlatısına ikna olacak” yarışına girmekten öteye geçemez.
“İddianame bomboş” demek de yetmiyor. Zira tüm bu operasyonu çökertecek olan, tam da iddianamede nerelerin ve niye boş olduğunu ortaya koymak.
Bu yazı dizisinde bunu yapmaya çalışacağız.
/././
Küresel sermaye iktidarının sapkın aynası -Endam Köybaşı-
Jeffrey Epstein dosyası, multimilyoner bir failin suç portresinden çok daha fazlasıdır. Bu dosya, küresel sermaye iktidarının kendini nasıl yeniden ürettiğini, ahlaki sınırların neden askıya alındığını ve egemen sınıfın para, suç, hukuksuzluk ve sessizlikle örülü dokunulmazlık rejiminin nasıl işlediğini gösteren karanlık bir haritadır.
Jeffrey Epstein kamuoyunda ilk kez “sapkın bir suçlu” olarak değil, Wall Street ve siyaset dünyasının küresel elitleriyle kurduğu sıradışı ilişkilerle tanındı. Resmi bir finans geçmişi, şeffaf bir servet hikâyesi ya da açık bir iş modeli olmamasına rağmen onlarca yıl boyunca ABD’nin ve Avrupa’nın en güçlü isimleriyle aynı masalarda oturdu. Aynı özel uçaklara bindi ve bu kişileri adasında ağırladı. Daha en başından itibaren asıl soru şuydu. Bu adam kimdi ve neden bu kadar varlıklı ve güçlüydü?
Bu gücün en simgesel mekanı Karayipler’deki özel adasıydı. Ultra-zenginlerin, siyasetçilerin ve seçilmiş misafirlerin ağırlandığı bu ada, lüksün ve statünün ardına gizlenmiş karanlık bir merkezdi. Epstein adaya “Little Saint James” adını vermişti. Bu adlandırma, sıradan bir mülkten ziyade erişilmez, korunmuş ve sorgulanamaz bir alan duygusu yaratıyordu. 75 dönüm büyüklüğünde, dağınık yerleşmiş kapalı alanları ve sıkı erişim kısıtlarıyla örülü ada, sadece bir zenginlik vitrini değil, dokunulmazlık altında gizlenen bir iktidar ve tahakküm alanıydı. Epstein’in adası, sermayenin kendini hukukun, etiğin ve kamusal denetimin dışına yerleştirdiği bir mikro-evren olarak işledi.
Hukuki zırh ve siyasi koruma koridoru
Epstein’e yönelik ilk ciddi dava 2000’lerin başında Florida’da açıldı. Reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuşa zorlama suçlamaları tanıklar ve maddi bulgularla dosyadaydı, buna rağmen 2008’de yapılan tartışmalı savcılık uzlaşısıyla Epstein fiilen cezasız kaldı. Bu anlaşma, yalnızca Epstein’i değil, onu koruyan yargı ve siyaset ağını da görünür kıldı.
2019’da New York’ta açılan federal dava bu dokunulmazlığı ilk kez ciddi biçimde sarstı. Sistematik cinsel sömürü ve insan ticareti suçlamaları gündeme geldi, ancak Epstein’in cezaevinde ölmesi (resmî kayıtlara göre intihar) dosyayı kapatmadı, geride adı açıklanmayan geniş bir ilişki ağı bıraktı.
Bu ağın ABD siyasetinin her iki ana kanadına da uzandığı ortaya çıktı. Donald Trump’la eski ilişkileri ve Bill Clinton’ın Epstein’e ait uçakla yaptığı seyahatler belgelendi, mesele partiler üstü bir imtiyaz rejimi olarak görünür hale geldi. Uluslararası boyut Prince Andrew üzerinden ifşa oldu. Kraliyet ailesinin bu ilişkiler ağında yer alması, dosyanın basit bir Amerikan skandalı olmadığını gösterdi. Süreç, Trump’ın ilk başkanlık döneminde ilerledi, o dönemin Çalışma Bakanı Alexander Acosta’nın, Epstein’i koruyan 2008 uzlaşısının mimarı olması ve sonrasında istifa etmesi, dosyanın güncel siyasal iktidara uzanan bir kriz alanı olduğunu teyit etti.
Şeffaflık mı yoksa bilgi gürültüsü mü?
Bugün milyonlarca belgenin kamuoyuna açılması bu nedenle hem önemlidir hem de özellikle sorgulanmayı hak eder. Çünkü mesele yalnızca Epstein’in ne yaptığı değil, kimlerle, hangi koruma mekanizmaları altında yaptığıdır. Belgelerin açılması ilk bakışta bir şeffaflık hamlesi gibi sunulsa da zamanlaması ve kapsamı bunun aynı zamanda kontrollü bir açılma olabileceğini düşündürmektedir.
Neden şimdi? Kamuoyundaki baskının yönetilmesi, yargı kurumlarına duyulan güvensizliğin yatıştırılması, artık korunmasına gerek kalmamış aktörlerin feda edilmesi, bazı siyasi aktörleri hizaya getirme çabası ya da asıl ilişkiler ağının bilgi fazlalığı içinde görünmez kılınması bu olasılıklar arasındadır. Milyonlarca belgenin bir anda dolaşıma sokulması, hakikati berraklaştırmaktan çok, onu gürültü içinde boğma işlevi de görebilir.
Bu kuşku, Epstein’in uluslararası ilişkiler ağı söz konusu olduğunda daha da derinleşmektedir. Uzun süredir kamuoyunda, Epstein’in İsrail’le ilişkileri ve bir tür istihbarat faaliyeti yürütmüş olabileceği yönünde iddialar dile getirilmektedir. Özellikle Mossad bağlantısına dair tartışmalar kesin biçimde kanıtlanmış olmasa da bu ihtimalin ısrarla gündem yapılması tesadüf değildir. Epstein’in kurduğu yapı, yalnızca cinsel sömürüyle sınırlı kalmayan, siyasal, ekonomik ve diplomatik nüfuz üretmeye elverişli bir şantaj ve bağımlılık ağı görünümü taşımaktadır.
Bu nedenle Epstein dosyasını yalnızca Amerikan elitlerinin sapkın hayatlarını ifşa eden bir skandal olarak okumak yetersizdir. Ortada, dünyanın kaderini tayin eden karar süreçleriyle temas halinde olan bir iktidar aklı vardır, dosyayı asıl önemli kılan da budur.
Sapkın zihnin psikopolitik bir incelemesi
Bu noktada psikodinamik ayrımlar aydınlatıcıdır. Psikopati, empati yoksunluğu ve duygusal kayıtsızlıkla seyreder. Kişi yaptığı eylemin yanlış olduğunu bilir ama bundan vicdani bir rahatsızlık duymaz. Cinsel sadizmde, başkasına verilen acı bizzat haz kaynağıdır. Fail zarar verdiğinin farkındadır ve tam da bu hasar üzerinden tatmin olur. Pedofilide ise çocuklara yönelik cinsel ilgi, yoğun bilişsel çarpıtmalarla meşrulaştırılır. Onlar için ahlaka uygun olmayan bir davranış yoktur, çocuğun yıprandığı inkâr edilir, iğrenme duygusu belirgin biçimde zayıflamıştır.
Epstein vakasında bu örüntüler birbirine eklemlenir ancak merkezde daima güç, kontrol ve araçsallaştırma vardır. Epstein’in cinsel tercihinin ağırlıklı olarak ergenlik dönemindeki kız çocuklarına yönelmesi, onları para ve vaat yoluyla fuhşa zorlaması, suçluluk ya da pişmanlık değil, soğukkanlı bir hesapçılık sergilemesi bu tabloyu tamamlar.
Epstein’in muhakeme yetisindeki sorun, bilişsel bir yetersizlik ya da aklın çalışmaması değildir. Burada psikiyatrik bir hastalığın yol açtığı bir düşünce bulanıklığı da yoktur. Psikotik bir kopuş, gerçeklikle temas kaybı ya da ağır bir zihinsel yetersizlikten söz edilemez. Aksine, düşünce süreçleri düzenli, planlaması dondurucudur. Kaldı ki bu kapasite kendisine ölümüne kadar geçen sürede yüz milyonlarca dolar servet oluşturmasını sağlamıştır. Sorun, ahlaki değerlendirme kapasitesinin bozulmuş olmasıdır.
Ahlaki muhakemenin çöküşündeki sınıfsal patoloji
Ahlaki muhakeme, kişinin kendi çıkarı ile bir başkasının haklarını ihlal etmeme yükümlülüğü arasında bir sınır koyabilme yetisidir. Epstein örneğinde bu sınır ortadan kalkmıştır. Ne yaptığını bilir, sonuçlarını öngörür ancak bu neticelerin kurban için ne anlama geldiği muhasebesine, onun zihinsel süreçlerine dahil olmaz. Burada mesele bir kontrol kaybından çok, ötekinin maruz kaldığı yıkımın bilerek ve isteyerek göze alınması, bundan çıkar sağlanmasıdır.
Bu tabloyu daha da ağırlaştıran ise mağdurların profilidir. Epstein’in hedef aldığı genç kızlar rastgele seçilmemiştir. Büyük bölümü yoksul ailelerden gelen, aile yapıları dağılmış, ebeveynlerinde madde bağımlılığı bulunan, daha önce ihmal veya cinsel saldırı yaşamış çocuklardır. Yani bu kişiler, hem yaşları hem de sınıfsal ve psikososyal kırılganlıkları nedeniyle savunmasızdır. Epstein’in kurduğu düzen, tam da bu zayıflık üzerinden işler.
Bu bozulma, bireysel bir patoloji olarak okunamaz. Çünkü Epstein’in değer yargıları, içinde hareket ettiği sınıfsal dünyanın mantığıyla bütünüyle uyumludur. Burjuva sınıfı, egemen bir sınıf olarak vicdani dengeyi baştan çarpıtan bir zeminde durur. Başkalarının emeğini, yoksulluğunu, güvencesizliğini ve hatta ölümünü kendi zenginliğinin doğal bedeli olarak gören bir yapı için, mağdurun uğradığı kayıp ruhsal bir engel olarak görülmez, olsa olsa yönetilmesi gereken bir maliyet başlığıdır.
Sistemin olağan işleyişi ve çıkış
Bu nedenle Epstein’in yaptığı şey, burjuva ahlakı açısından bir kopuş değil, onun ifadelerinden sadece bir tanesidir. Başka alanlarda ücretleri düşürerek, insanları açlığa mahkum ederek, doğayı ve kamusal varlıkları talan ederek, savaşlardan kâr devşirerek, nükleer silahla tehdit ederek işleyen mantık burada daha çıplak, daha korunmasız bedenler üzerinden çalışmış, sınıfın üyelerinin sapkın arzularını doyurmak üzere işlemiştir. Vicdani, ahlaki akıl yürütmenin felç olması tam olarak budur. Karşı tarafın yaşadığı tahribatın, çıkar hesabının ve alınan zevklerin uğruna göz ardı edilmesi ve bunun meşru sayılmasıdır. Sapkın uygulayıcı bir parçası olunmasa da yaşananlara sessiz kalınması, uygulayanların korunması da aynı derecede olup bitenlerden sorumlu ahlaksızlık örneğidir.
Epstein dosyasını asıl rahatsız edici kılan da budur. Karşımızda yalnızca bir fail değil, insani sınırlarını çoktan yitirmiş bir düzenin ve bu düzenin sahibi sınıfın en çıplak hali durmaktadır. Epstein ve onun çevresinde yer alan siyasetçiler, iş insanları ve ayrıcalıklı figürler, birer sapmadan çok egemen sınıfın olağan işleyişinin görünür hâle gelmiş biçimidir. Yoksulluk, güvencesizlik, savaş, istismar ve sapkınlık bu nedenle istisna değil aynı iktidar aklının farklı alanlardaki sonuçlarıdır. Epstein dosyası, dünyayı yöneten kararların, merhamet ve vicdan olmadan alındığını gösterdiği için de sarsıcıdır.
Bu düzen değişmez değildir. Bu egemenlik biçimi, bir taraftan yarattığı çelişkilerle aşınmaktadır. Bu noktada Epstein’in ceza almasında, direnen kadınların, haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmeyen insanların rolü de hesaba katılmalıdır. Gerçek umut, bireylerin teşhirinde değil, bu bireyleri “normal” kılan sınıfsal düzenin sorgulanmasında ve aşılmasındadır.
/././
Gülben Duru sokak ortasında katledilmişti: Görevini yapmayan polisler hakkında soruşturma izni -Aslı İnanmışık-
İzmir'de çocuğunun okulu önünde bıçaklanarak öldürülen Gülben Duru için Kadın Dayanışma Komiteleri suç duyurusunda bulunmuştu. Kaymakamlık biri başkomiser iki polis hakkında soruşturma izni verdi.
Gülben Duru, daha önce birlikte yaşayıp ayrıldığı Asil Çamur tarafından 16 Ekim 2025'te İzmir'in Konak ilçesi Halkapınar Mahallesi'nde sokak ortasında bıçaklandı.
Çamur tarafından takip edilen 27 yaşındaki Duru, çocuğunun okuldan çıkışını bekliyordu.
İhbar üzerine olay yerine gelen ambulansla Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı ancak kurtarılamadı.
Cinayetin ardından kaçan Asil Çamur suç aleti olan bıçakla metruk bir binada yakalandı. 2 gün sonra da tutuklandı.
Asil Çamur'un cinayet günü cezaevinden izinli çıktığı öğrenildi.
İki kere karakola gitmiş, 'can güvenliğim yok' demiş
Gülben Duru'nun ölümünden sonra yapılan soruşturmada güvenlik açığı ve ihmaller ortaya çıktı.
Duru'nun Hilal'de bulunan polis noktasına iki kez gidip faili gördüğü, canının tehlikede olduğunu söylediği ancak polislerin kendisiyle ilgilenmediği anlaşıldı.
Gülben Duru'nun polislerin kendisiyle ilgilenmemesi üzerine geri döndüğü öğrenildi.
Fotoğraf: DHAKDK suç duyurusunda bulundu, ihmaller kayıtlarla belgelendi
Bunun üzerine Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) tarafından Gülben Duru’nun daha önce polise başvurduğu hatırlatılarak bir açıklama yapıldı. Açıklamada "Bu ülkede daha kaç kadın, kolluk kuvvetlerinden yardım istediği hâlde göz göre göre ölecek? Artık yeter" ifadelerine yer verildi.
KDK, olayda ihmal bulunduğu iddiasıyla ilgili polisler hakkında suç duyurusunda bulundu.
KDK'nin suç duyurusu ve şikayeti üzerine savcılık inceleme yapılmasını istedi. İnceleme sonrası Duru'nun polis noktasına gittiği görgü tanıklarının ifadesi ve kamera kayıtları üzerinden de doğrulandı.
Başkomiser ve polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı'ndan soruşturma izni
Suç duyurusunun ardından Konak Kaymakamlığı biri başkomiser olmak üzere iki polisin soruşturulması için soruşturma izni verdi.
Kararın dün kendilerine tebliğ edildiğini belirten avukat Dicle Demirel, soruşturma izni verilmesinin çok önemli olduğunu söyledi. "Karar aslında, yeterince korunabilse Gülben'in şu an hayatta olabileceğini ve bu durumun idare tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Failin suçu yalnız başına işlemediğinin, mağdurların korunmamasının doğrudan suça ortak olmak anlamına geldiğinin bir tespiti yapıldı kararla bize göre" diye konuştu.
Demirel şunları söyledi: Faillerle birlikte faillerin bu suçları işlemesi için olanak tanıyanların, çanak tutanların sorumluluğunun soruşturulup, kusurları belirlenip yargılanmaları ve cezalandırılmalarının önünü açacak bir emsal olarak görüyoruz kararı.
Kaymakamlığın kararında "görevi kötüye kullanma" ile ilgili suç duyurusundan bahsedilirken de tanıkların ifadeleriyle durum ortaya konuldu.
'Korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır'
Kadın Dayanışma Komiteleri bir süredir "suçlusunuz" diyerek kadın cinayetlerine ve şiddet olaylarına sebep olanların faillerle sınırlı olmadığına işaret ediyor, iktidarın bu suçların meşrulaştırılmasındaki, kadınların korunmamasındaki payına dikkat çekiyordu.
Söz konusu soruşturma kararı bunun da bir itirafı niteliğinde.
Kadın Dayanışma Komiteleri'nin soruşturma sonrası paylaştığı açıklama şöyle:
"Suç Ortakları Korkun Ensenizdeyiz!
İzmir’de polis koruma noktasına sığınmasına rağmen öldürülen Gülben Duru cinayetinde ihmali olan kolluk güçleri hakkında yaptığımız görevi kötüye kullanma şikayeti sonrası başkomiser ve bir polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı tarafından soruşturma izni verildi.
Bu karar kadın cinayetlerinde tek suçlunun cinayeti işleyen olmadığına, görevini ihmal edenlerin suç ortağı olduğuna dair verdiğimiz ısrarlı mücadelenin sonucudur.
Kadınlar ölmemek için çırpınmalarına rağmen onları korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır. Kadın Dayanışma Komiteleri olarak göz göre göre işlenen bu cinayetlerin karşısında, suçluların ve suç ortaklarının ensesinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz!"
Gülben Duru göz göre göre katledildi: KDK'dan kamu görevlileri hakkında suç duyurusu
***
Onlarca kişi toplanıp darbettiler, üstüne araç sürdüler, ambulans çağırmadılar: TÜVTÜRK'te saldırıya uğrayan polis hayatını kaybetti.
Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki bir araç muayene istasyonunda çalışanlar tarafından darbedilen polis memuru Melih Okan Keskin, beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Olayla ilgili iki kişi tutuklanırken, İçişleri Bakanlığı müfettiş görevlendirdi.
Ankara’nın Yenimahalle ilçesi İvedikköy Mahallesi’nde bulunan TÜVTÜRK'e ait bir araç muayene istasyonunda 2 Şubat'ta meydana gelen olayda, Batıkent Şehit Ramazan Çağlar Polis Merkezi Amirliği’nde görevli 44 yaşındaki polis memuru Melih Okan Keskin hayatını kaybetti.
Aracını rutin muayene kontrolüne götüren Keskin ile istasyon çalışanları arasında "park lambası" nedeniyle başlayan tartışma, kısa sürede saldırıya dönüştü. Darbedilmesinin ardından kendi imkanlarıyla hastaneye giden Keskin, beyin kanaması teşhisiyle ameliyata alındı ancak üç gün süren yaşam mücadelesini kaybetti.
'20-30 kişi toplanıp darbettiler'
Hayatını kaybeden polis memurunun eşi Emel Keskin, olayın gelişimine dair yaptığı açıklamada, tartışmanın basit bir teknik eksiklik iddiasıyla başladığını ifade etti. Keskin, eşinin kendisine anlattıklarını şu sözlerle aktardı:
"Aracın park lambasının yanmadığını söylüyorlar. Eşim tekrar dışarı çıkıp arabayı çalıştırdıktan sonra park lambasının yandığını görüyor ve tekrar içeri geliyor. 'Park lambam yanıyor' diyor. İçerideki görevli şahıslar ‘Artık geçti, burada kamera kaydı vardı; ama şu an yapacak bir şey yok. Dışarıdaki kamera bizi ilgilendirmez’ diyerek, eşimi gönderiyorlar. Ama alay eder bir şekilde ‘Geçmiş olsun, yarın tekrar gelirsiniz’ diyorlar. Eşim de 'Yetkili kimse yok mu' diye sorduğunda, ‘Burada bir bayan mühendisi var, onunla görüşebilirsin’ diye yönlendiriyorlar. Eşim bayanın yanına gidiyor, orada onunla konuşurken bir ağız dalaşı meydana geliyor ve sonucunda 20-30 kişi toplanıp eşimi darbetmeye başlıyorlar."
Hayatını kaybeden polis memuru Melih Okan Keskin'in eşi Emel Keskin. (Fotoğraf: AA)Güvenlik kamerası görüntüleri saldırıyı belgeledi
Olay anına ilişkin ortaya çıkan güvenlik kamerası görüntülerinde, bir istasyon çalışanının otomobilini Melih Okan Keskin’in üzerine sürdüğü ve ardından araçtan inerek yumruk attığı görüldü.
Emel Keskin, görüntülerdeki o anları, "Bu esnada biri eşimin üstüne doğru arabayı sürüyor. Hatta kamera kayıtlarında eşimin ayağının ezildiği gözüküyor. Sonra eşim 'Ne yapıyorsun' falan diye el kol hareketi yapıyor. Sonra eşim telefon görüşmesi yaparken araçtan inen şahıs şiddetli bir şekilde eşime bir yumruk atıyor. Eşim bu yumruk darbesiyle sarsılıyor, düşmüyor, kendini toparlıyor. Tekrar eşimin üzerine yürüyorlar" diyerek anlattı.
Eşinin hastaneye kendi aracıyla gittiğini ve ambulans çağrılmadığını belirten Keskin, "Benim eşim bir yumrukla hayatını kaybedecek bir insan değildi. Hayatının baharında gitti. Ardında 2 çocuğunu bıraktı. Hayallerimiz yarım kaldı. 2 çocuğum babasız kaldı. Eşim olay yerinden ambulansla sevk edilmedi. Kimse tarafından ambulans çağırılmadı. Kendi şahsi aracımıza binip hastaneye darp raporu almaya gitti" ifadelerini kullandı.
İki istasyon çalışanı tutuklandı
Olayın ardından başlatılan adli soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, araç muayene istasyonu çalışanlarından M.Y. ve S.A.’nın tutuklandığını duyurdu.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, olaya ilişkin sosyal medya hesaplarından açıklamalarda bulundu.
Bakan Yerlikaya, "Bu üzücü olayla ilgili olarak Polis Başmüfettişi görevlendirilmiştir" derken, Bakan Tunç soruşturmanın sürdüğünü belirtti.
Emniyet Genel Müdürlüğü ise yaptığı yazılı açıklamada, "Emniyet Genel Müdürlüğü olarak meslektaşımıza karşı gerçekleştirilen menfur saldırının adli ve idari süreçlerde takipçisi olacağımızı bildiririz" mesajını verdi.
TÜVTÜRK tarafından yapılan açıklamada ise olayın tespit edilmesini takiben ilgili çalışanın iş akdinin sonlandırıldığı belirtildi.
***






