Savaşta devrim’ + Trump çıkış bulabilecek mi? + Bahçeli’nin mesajı -Cumhuriyet-


Savaşta devrim’-Ergin Yıldızoğlu- 

Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyla savaş tarzını değiştirmeye başlamıştı. Algoritmaların devreye girmesiyle bu “devrim”, Ukrayna savaşında, Gazze soykırımında kendini gösterdi. En son olarak da ABD ve İsrail-İran savaşında yoğun olarak yapay zekâ kullanmaya başlayınca bu savaş tarzı çok daha karmaşık bir üst düzeye sıçrarken derin bir ahlaki uçuruma düştü.

Üretim araçlarının evrimi, üretim tarzlarının sergilediği biçimleri de etkiliyor. “Yıkma/öldürme araçlarının” evrimi (teknolojik-bilimsel gelişmeler), son olarak YZ, “savaş tarzını” sessizce ama köklü biçimde değiştiriyor.

Savaşın cephe hatları artık veri akışları, sinyal istihbaratı ve uydu görüntüleriyle örülmüş algoritmik katmanlardan oluşuyor. Bu dönüşümün merkezinde YZ’nin, insanın karar verme kapasitesini hem hızlandıran hem de giderek savaşın kinetik (yıkım ve öldürme) boyutunun dışına iten bir etkisi var.

Bu dönüşümün en somut örneklerini, sonuçlarını, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında, kullandıkları YZ sistemlerinin, savaşı fiilen şekillendirmeye başlamasında görüyoruz. Palantir’in Maven sistemi, günde binlerce potansiyel hedefi seçiyor, sınıflandırıyor, önceliklendiriyor (target generation); Anthropic’in “Claude” komutanlara seçenekler sunuyor, hasar değerlendirmesi yapıyor, bir sonraki hamleyi hesaplıyor. Siber operasyonlar ise kinetik saldırılardan önce İran’ın iletişim altyapısını, sensörlerini, komuta sistemlerini devre dışı bırakmaya çalışıyor. Savaş artık önce sahada değil, veri merkezlerinde başlıyor. YZ ile donatılmış insansız hava araçları ise iletişim kesildiğinde yerleşik özerklik protokollerine geçerek görevlerini insan müdahalesi olmaksızın tamamlayabiliyor. Bunlar artık teorik senaryolar değil, somut olgular.

HATA MI, AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ MÜ?

İran’ın güneyinde bir ilçe olan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzeleri 45 dakika arayla iki kez vurdu, 175 kız öğrenci hayatını kaybetti. YZ destekli hedefleme veri tabanına ilişkin sistem güncellenmemiş ya da hedef yanlış sınıflandırılmış, bu feci fiyaskonun nedeni hâlâ tartışma konusu.

Bu felaketi bir hata olarak okumak olanaklı değil. Minap saldırısı, YZ’nin savaşa entegrasyonunun yapısal açmazının bir semptomu: Hedef doğrulama  mekanizmaları zayıflatılmış, sivil zarar değerlendirme ekipleri küçültülmüş,  onay süreçleri de bilgisayar hızına yaklaştığı için fiilen anlamsızlaştırılmış. İnsan denetimi teknik açıdan var olsa bile; bir komutan, YZ tarafından üretilmiş yüzlerce hedef seçeneğini dakikalar içinde değerlendirmek zorunda kaldığında, bu denetim artık hukuki bir formalite olmaktan öteye geçemiyor.

Uluslararası savaş hukuku, saldırıların orantılı, ayırt edici ve açıklanabilir  olmasını varsayıyor. Bu kriterlerin üçü de bilgisayar temposunda yürütülen bir savaşta hızla anlamsızlaşıyor. Algoritma bir hedef öneriyor; komutan onaylıyor, sistem vuruyor. Peki, bir hata olduğunda kim sorumlu oluyor? Algoritmayı yazan mühendis mi? Onayı veren subay mı? Sistemi savaşa entegre eden yetkili mi? YZ, sorumluluğu dağıtıyor, bu dağılma fiilen ortadan kaldırıyor.

Öte yandan teknoloji üreticilerinin denetleme arzusu da boş bir iddia olmanın ötesine geçemiyor. Anthropic CEO’su Dario Amodei, modellerinin otonom silah olarak kullanılmasını önlemek istedi. Pentagon, bu kısıtlamayı reddetti, ulusal güvenlik iddiasıyla şirketi geri adım atmaya zorladı.

Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.

Bir sorun daha var: Savaşlar aynı zamanda YZ eğitimi, evrimi için zengin veri kaynağı, deney alanı sunuyor. YZ, “süper YZ” olmaya doğru, savaşlardan öğrenerek anlaşmazlıkları şiddet yoluyla giderme mantığını/ahlakını da edinerek evriliyor.

Bu alanın en deneyimli bilim insanlarından Eliezer Yudkowsky ve Nate Soares (Machine Intelligence Research Institute’in kurucuları) 2024’te “Eğer biri inşa ederse herkes ölecek” başlıklı bir kitap yazdılar. Kitapta betimlenen süreçler ve olasılıklar, gerçekten çok korkutucuydu ve çok büyük ilgi çekti, tartışma yarattı.

/././

Trump çıkış bulabilecek mi?-Mehmet Ali Güller- 

Emekli Amiral Mustafa Özbey’in saptaması önemli: “ABD ve İsrail, İran’a karşı yeniliyor. Bu kesin. İran, yaşadığı tüm yıkımın bedeli olarak ABD’ye öyle bir ceza vermiştir ki ABD ile Çin arasında yaşanması beklenen 3. dünya savaşını başlamadan bitirmiştir. ABD’nin Çin’i yenmesinin imkânsız olduğunu İran dünyaya göstermiştir.”

İran’a rejimi yıkma hedefiyle saldıran ABD ve İsrail’in muharebeleri kazansa bile bu savaşı kaybetmekte olduğu birçok analistin ortak görüşü. Öyle ki siyasi kayıpları nedeniyle ABD günün sonunda Pirus zaferini bile arayabilir. Zira Körfez’den Pasifik’e, ABD’nin müttefikliğinin maliyeti sorgulanmaya başlandı daha şimdiden.

ABD MÜTTEFİKLİĞİNİN MALİYETİ

New York Times’ın uydu görüntüleri, doğrulanmış sosyal medya videoları ile ABD ve İranlı yetkililerin açıklamalarına dayandırarak çıkardığı 10 günlük bilanço, ABD’nin zorda olduğunu resmediyor. Buna göre “ABD’nin en az 17 askeri ve diplomatik tesisi, birden fazla kez vurulmuş durumda” Financial Times gazetesinin haberine göre ise “ABD 10 günde, yıllarca yetecek miktardaki mühmmatının önemli bir bölümünü kaybetti.”

En önemlisi de ABD’nin radarları ve savunma sistemleri vurulmuş durumda. Pentagon bu nedenle Pasifik’teki sistemlerini bölgeye taşımak zorunda kaldı. ABD Güney Kore’ye yerleştirdiği THAAD bataryası ile AN/TPY-2 radarını Körfez’e getirdi. Japonya’ya konuşlandırdığı iki Aegeis destroyerini de bölgeye getiriyor. Filipinler, sıranın kendisine geleceğinden endişeli. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung durumdan rahatsız: “ABD güçlerinin buradaki bazı hava savunma bataryalarını kendi askeri ihtiyaçları için yeniden konuşlandırmasına karşı olduğumuzu ifade etik.”

Bu savaşın ilk önemli çıktılarından biri bu oldu: Hem Körfez’deki ülkeler açısından ABD güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığı anlaşıldı hem de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerine sunduğu koruma kalkanını ihtiyacına göre kaldırabileceği görüldü. Bu tablo, bu ülkelerin ABD’nin stratejik ortağı olmadığını, taktik silah deposu olduğunu ortaya koydu. Ve bu tablo ABD müttefikliğinin maliyetinin ne kadar yüksek ve riskli olduğunu gösterdi.

ABD RUS PETROLÜNE MUHTAÇ

ABD’nin en savaş çığırtkanı senatörü Lindsey Graham ekranlarda açık açık “Çok para kazanacağız” diyerek selamlıyordu İran’a saldırıyı. Plana göre ABD İran petrolünü ele geçirecek, Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlayacak, böylece en büyük üretici bölgesini kontrol altında tutacak ve bölgeden Çin’e petrol satışı gözetiminde olacaktı.

Ama bırakın bu hedefe ulaşmasını, şu anda tersi oldu. Hürmüz Boğazı kapalı, enerji piyasaları altüst ve oluşan açığı kapatmak için ABD ve müttefikleri stoklarındaki 400 milyon varil petrolü piyasaya sunmak zorunda kaldılar.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in şu açıklaması, işlerin Washington açısından ne durumda olduğunu ortaya koymaya yetiyor: “Mevcut petrol arzının küresel erişimini artırmak için şu anda denizde kalmış Rus petrolünün satın alınması için geçici yetki sağlayacağız.” Yani Rusya’dan petrol alanlara ek tarife uygulayan ABD, artık Rus petrolüne muhtaç.

Özetle ABD, “Çok para kazanacağız” diyordu, sadece savaşa günlük 1 milyar dolar harcıyor; İran’ın petrolüne çökmeyi hedefliyordu, stoklarını eritmeye mecbur kaldı.

İKİ DURUMDA DA AĞIR MALİYET

İşlerin ABD açısından iyi gitmediği ortada. Wall Street Journal’a göre artık çıkış planı konuşuluyor: “Danışmanlarından bazıları, yükselen petrol fiyatları ve uzun sürecek bir çatışmanın siyasi tepkilere yol açabileceği endişeleri nedeniyle, özel görüşmelerde onu (Trump) çatışmadan çıkış planı aramaya çağırdı.”

Peki Trump yönetimi bir çıkış planı bulabilecek mi? Hükümetin brifinglerden çıkan senatörlerin açıklamalarına göre ortada ne başlarken yapılan doğru dürüst bir plan vardı ne de sonrası için. Örneğin ABD’li Senatör Chris Murphy, İran’la yürütülen savaşı “son 100 yılın en beceriksiz ve tutarsız savaşı” olarak nitelendiriyor.

Trump açısından işler her iki durumda da çok zor: Savaşı sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti de savaştan çıkmasının siyasi maliyeti de çok ağır olacak.

/././

Bahçeli’nin mesajı -Mehmet Ali Güller- 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”

Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:

CEMAATLER KOALİSYONU İLE MÜTTEFİKLİK

1) Bu sözler, Cumhur İttifakı’nın iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur. 

Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişimine dönüştürmüştür. 

Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır.

LÜBNANLAŞMA ÖNERİSİ

2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”

Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)

Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.

LAİKLİĞİN ÖNEMİ

Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.

Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.

Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.

Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin parti meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikâyet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.

Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “En laik biziz” bile diyebilmektedir.

KOÇ-İLİM YAYMA CEMİYETİ - NATO

Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek evet, “Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir. 

Laiklik demişken...  

Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve imam hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”

Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır.

/././

Cumhuriyet



Kopan kolun hesabını sordu diye tutuklandı -Bahadır Özgür / halkTV-

 


Birtek-Sen Başkanı Mehmet Türkmen yine tutuklandı. Daha önce de aynı gerekçelerle tutuklanıp, daha sonra ev hapsi verilerek serbest bırakılmıştı.

Tutuklanmasının sebebi ne biliyor musunuz?

Gazinatep’te aylardır ücretlerini alamayan Sırma Halı işçilerine destek verdiği konuşmasında söyledikleri.

Peki ne söyledi Türkmen? “İşçiler aylardır ücretlerini düzenli alamıyor. İstediklerinde de tehdit ediliyorlar. Haksızlığa karşı toplanıyor ama etraflarında yüzlerce polis oluyor. Barikatları işçilere değil patronlara kurun.”

Bu sözleri savcılık ‘kin ve düşmanlığa teşvik’ saydı ve anında tutukladı. Ama asıl gerekçe başka. Türkmen çocukluğundan beri Gaziantep’te ‘mezbaha’ diye anılan atölyelerde çalıştı. İşçiyken de bu kölelik koşullarına karşı hep direndi.

Şu aşağıdaki fotoğraflar 30 yıl önce, Gaziantep’te genç bir işçiyken çekildi. İşçi hareketleri tarihine 2Ünaldı direnişi’ olarak geçen ve memleketin gördüğü en büyük işçi direnişlerinden birisiydi. Gaziantep’in 13 mahallesine yayılmış izbe atölyelerde çalışan 20 bin işçi, insanca koşullar için bir ay boyunca eylem yaptılar. Devletin neredeyse her kurumunun karşısında seferber olduğu direnişin en genç liderleri Mehmet Türkmen’di.

Yani Gaziantepli patronlar onu çocukluğundan tanır.

O genç Mehmet bugün hala Gaziantep’te nerede bir işçinin hakkı yense koşturuyor.

Pandemi günlerinden beri de korkunç bir olayın peşinde.

Gaziantep Başpınar OSB’de kurulu tekstil fabrikalarının adı ‘fabrika’ değil,  ‘mezbaha!’ Çünkü eski makinelerle, uzun saatler yapılan üretimde nice işçi elini, kolunu kaybetti. Yıllardır işleyen bu ‘kıyma makinesi’ patronların baskısıyla gizleniyordu. Pek çok işçi ‘çolak’ kaldı. Ve bunlar raporlanmadı, üzeri kapatıldı.

İşte Mehmet son birkaç yıldır ‘çolak işçilerin’ de hakkını arıyor. Neden hiçbir patronun ifade dahi vermediğini, niye Çalışma Bakanlığı’nın denetim yapmadığını soruyor.

Bugün işçilerin ücretlerini ödemeyen Sırma Halı’nın sahibi olan Şireci Tekstil de bu ‘kıyma makinelerinden’ birisi.

Geçtiğimiz aylarda 47 yaşındaki Murat Doğan, Şireci Tekstik fabrikasında iki kolunu makineye kaptırdı. Daha önce olduğu gibi işçiler sürekli makinelerin eski olmasından, güvenlik önlemlerinin yetersizliğinden, uzun saatler süren ağır çalışma koşullarından şikayet ediyorlardı. Sonunda Murat Doğan da o uyarılara rağmen  ‘çolak’ kalan işçilerin arasına katılanlardan birisi oldu.

Mehmet bu işin de peşindeydi. Nitekim Sırma Halı işçilerine yaptığı konuşmada da bir kez daha ‘kopan kolun hesabının sorulmasını’ istedi.

Onu tutuklayan savcının asıl ‘kin ve düşmanlık’ saydığı konu buydu işte. Kararda kolu kopan işçi ile ilgili soruşturmanın devam ettiğine atıfla, Mehmet’i suçladı. Oysa ‘sürüyor’ denilen soruşturma da, tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, patronu aklamaya doğru ilerliyordu. Mehmet buna isyan etti.

Tutuklama kararı sonrasında adliye koridorunda da bağırarak bunu dile getirdi: “Şu memlekette her yıl on tane işçi ölüyor fabrikalarda, kolları elleri kopuyor. Bir tane patron ifade bile vermiyor ama bir sendikacı bunu dile getirdiği için patronun şikayetiyle tutuklanıyor.”

Tekrar soralım öyleyse: Mehmet niye tutuklandı?

Çünkü kopan kolun hesabını sordu!

Bahadır Özgür / halkTV

Öne Çıkan Yayın

Savaşta devrim’ + Trump çıkış bulabilecek mi? + Bahçeli’nin mesajı -Cumhuriyet-

Savaşta devrim’-Ergin Yıldızoğlu-  Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyl...