Kutsal maskenin ardındaki ağ: Epstein, Vatikan ve MAGA -Tevfik Taş-
Milyonlarca sayfalık Epstein belgeleri yalnızca bir pedofili ağını değil; sermaye sınıfı, Vatikan ve Amerikan sağı arasındaki girift ilişkileri de görünür kılıyor. Din, bu karanlık ağın dışında değil; tam merkezinde.
Epstein Dosyası'nda görünür hale gelen olgu, kabuğunda hedonist sapkınlığın domine ettiği grift sermaye ilişkilerinin dinden muaf tutulamayacak olduğu gerçeğidir.
Din başlığı az ya da çok bütün dosyaya sinmiş durumda. Daha doğru bir ifade ile, dinler coğrafyasının hâkim sınıfları ile Epstein Dosyası karanlığı içli dışlı durumda.
Jeffrey Epstein Yahudi inancından bir aileden geliyor. Din değiştirdiğine dair ikna edici bir veri bulunmuyor. Görece yeni bir veriye göre, Florida emniyet ofisinde bir şartlı tahliye bilgi formunda Epstein, din bölümüne “Katolik” 1 olarak kaydedilmiş. Üye kaydı tutmasındaki titizliği ile tanınan Katolik Kilisesi envanterlerinde bu veri tastiklenemedi. Epstein'ın suç ortağı ve sevgilisi Ghislaine Maxwell'in Çekoslovakya doğumlu İsrail ve İngiltere vatandaşı Yahudi kökenli medya patronu bir babanın Angelikan mezhebine geçmiş kızı olduğu da bir kenara not edilmeli.
Epstein, niçin Katolik olarak kaydedilmiş, bilinmiyor. Basit bir “yanlışlık” mı? Milyon sayfalık dosyayı daha da içinden çıkılmaz hale getirmek için tasarlanmış bir özel ima mı? Yoksa Epstein'ın da içinde olduğu/olması istendiği bir planın parçası mı?
Epstein'ın dini onu sorunu. Ancak dini siyasal alana taşıyıp kullanması ise kamuoyunun sorunudur. Ortaya saçılan milyonlarca sayfa içinde Epstein'ın antikomünist tarafgirliği ile ün yapmış Polonyalı Papa II. Johannes Paul ile arasının sıkı olduğu ortaya çıktı. Epstein'ın avukatı ve mali koordinatörü Richard Kahn'ın patronu Epstein ile 2015'de yaptığı yazışmalarda Epstein'ın 2003'de Vatikan'da bir süre yaşadığını öğreniyoruz. Pedofili, kara para aklama ve antikomünizm konusunda pek idmanlı Vatikan'dan öğrenecek çok şey olduğunu anlamış olmalı ki Epstein, Vatikan'la ve Vatikan üzerine özenle çalışmış.
MAGA ve Katolik Bannon
Vatikan üzerinden icazet ve teopolitik sıçramalar yapmak isteyen Amerikan sağı, nihayetinde Epstein katalizatörlüğünde mesafe alacak işlere soyunuyor. Soğuk Savaş antikomünizminin çürüterek kötürümleştirdiği Vatikan, Polonyalı Papa'nın 2005'de ölümü ile onun yerine seçilen Alman Papa ile içine girdiği çıkmazdan kurtulmak şöyle dursun daha da batağa gömülmüştü.
İleri yaşını bahane ederek tanrıdan affını dileyen Papa XVI. Benedigt, Arjantinli Papa'ya İsa'nın koltuğunu devrediyordu. 2013 ilk çeyreği ile Vatikan'ın başına geçen Arjantinli Papa Françis, bataklığa dönüşmüş Roma'yı temizlemek için epey mesai harcadı. Polonyalı ve Alman Papaların Soğuk Savaş parametreleri üzerine kurgulanmış antikomünizminden hızla uzaklaşmak şarttı. Kurumun sağlığı ve özerkliği için bu şarttı.
CIA'nın istihbarat ve operasyon hücresi gibi kullandığı Vatikan'ı kısmen de olsa temizlemek için çok uğraştı Papa Françis. Arjantinli Papa'nın seçilmesi öncesinde Vatikan Bank'ın (IQR) CEO'sunun değişmesini değerlendiren Epstein, ''Vatikan'da çok önemli değişiklik'' 2 notunu mail ediyordu. Avrupa'nın en önemli kara para aklama merkezi olan Vatikan Bank, Epstein'ın da saptadığı gibi, CEO değişikliği ile radikal bir değişikliğe yöneldiğinin ilk işaretini veriyordu. Antikomünizmde kantarın topunu kaçıran Soğuk Savaş parametreli geleneksel Vatikan yönetimi, bin yıllık kurumsallığı istihbarat örgütlerinin ve kara para aklayıcıların çiftliğine dönüştürmüştü. Arjantinli Papa bu duruma dur demek için göreve getiriliyordu.
Trump'ın eski danışmanı ve MAGA ideoloğu Steve Bannon, kendisi de bir Katolik olarak Vatikan'daki dönüşüme ilk itiraz edenlerdendi. Epstein ile koordinli çalışan Bannon, Vatikan'ın Çin ile olan ilişkilerini Epstein'a rapor ederken, Epstein Bannon'a kendi ekibi içinde exorzist olmayı önerecek kadar zıvanadan çıkmışlardı. ''Küresel elitler''den şikayet eden faşizm özlemcisi Bannon, tam bir faşiste yakışan ikiyüzlülükle Epstein'ın küresel pedofili hedonizmi ile sorhoş edilmiş sermaye ağında vazifeleniyordu!
Bannon, ABD'li Kardinal Raymond Leo Burkey'i de içine alan Katofaşizan bir örgütlenmeye giderek, göçmen karşıtlığına direnen yenilikçi Papa Françis'i alaşağı etmek için planlar hazırlıyordu. Epstein'ın 2019'da ölümü ve ABD siyasetindeki türbülanslar sonucunda bu plan suya düştü, Bu kez tasfiye edilen kendisi oldu. İkinci Trump iktidarında bu kez ABD iktidarının iki etkili yöneticisi Katolik olarak yer aldı. Tramp'ın sağ kolu JD Vance 2019'da Katolikliğe geçti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio zaten Katolikti. 2025 başında Arjantinli Papa'nın yerine ABD'li Papa seçilince Katolikliğin ABD teopolitiği içindeki önemi değer kazandı. Angelikanlık güç kaybetmeden, Katoliklik uluslararası siyasette ABD emperyalizminin elini güçlendiren bir alana yerleşti.
Epstein ile sermaye sınıfının sapkın hedonizmi, moda deyimle, küresel ölçekte görünür hale geldi. Epstein olgusu, soylu soytarılığının 21. yüzyılda nasıl olup da ''en ileri'' olduğu varsayılan ülkelerde dahi yaşayabildiğini gösterirken, dinin ve dinsel kurumların sermaye sponsorluğu olmadan yaşayamayacağının da en açık kanıtı olsa gerek.
-----
1https://www.justice.gov/epstein/files/DataSet%2010/EFTA01309571.pdf
2https://www.justice.gov/epstein/files/DataSet%2010/EFTA01904032.pdf
/././
Komünist Manifesto 178 yaşında: TKP’den özel yayın
178 yıl önce “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısıyla yayımlanan Komünist Manifesto, bugün de sınıf mücadelesinin temel metinlerinden biri olmayı sürdürüyor. TKP, yıldönümünde Komünist Manifesto’yu özel yayında ele alacak.
Komünist Manifesto’nun yayımlanmasının üzerinden 178 yıl geçti.
Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kaleme alınan ve işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin en önemli metinlerinden biri olan Komünist Manifesto, bugün hâlâ güncel.
Türkiye Komünist Partisi (TKP), Manifesto’nun yıldönümünde özel bir yayın gerçekleştirecek.
Dr. Öğr. Üyesi Neslişah Başaran Lotz ve TKP Parti Meclisi Üyesi Oğuz Kavala’nın katılımıyla düzenlenecek “Manifesto Özel Yayını”, bu akşam saat 21.30’da TKP’nin YouTube kanalında izleyiciyle buluşacak.
Yayında, Komünist Manifesto’nun tarihsel arka planı, yazıldığı dönemin siyasal koşulları ve günümüz açısından taşıdığı anlam ele alınacak.
https://x.com/tkpninsesi/status/2025207414010577245
***
Diziler, senaryolar, emekçiler, ideolojiler -E. Zeynep Suda-
Elde avuçta borçtan ve başarısızlıktan başka bir şey kalmadığını unutturmak içindir anlatılan bütün hikâyeler. “Ama bunlar da var” düşüncesinden ne bilim olur ne sanat. Anlatılan her şey gerçekliğe temas ettiği durumda bile “elleriniz isyan etmesin” diyedir.
Aşka hürmetimiz var, ayrılıklara, aşk için çıkılan yolculuklara, tereddütlere, kavuşmalara, hepsine. Ama klişelerle işliyor senaryolar. Muchos palabras.. Bir çoğumuz, dünyanın her yerinde hâlâ televizyonlardan ve dijital platformlardan film ve diziler izliyoruz. Kimilerini bir kez, açılışıyla, kurucu hikâyesiyle, bir kısmını sonuna kadar, ama ne çok laf, ne çok emek ve ne çok ideoloji..
Bu büyük bir sektör, içinde sanatı, klasikleri, yaratıcıları, taklitçileri, emekçileri içeriyor. Kimisi, oyuncular da dahil, yıldızlaşıyor, çok para kazanan başrol oyuncuları olduğu efsanesi dolaşıyor, kimileri ise yoksulluk çekiyor, biliyoruz. Yoksulluk çekenler, yani üreticiler, sanatçılar, yazarlar, adıyla söylemek gerekirse senaryo yazarları bu yazının esas konusu. Sektörü bir “fabrika” olarak tanımlıyor bir süredir içinde bulunan genç bir senaryo yazarı, yapımcıların fabrikatör olduğu ve bir fabrika açtıklarını düşünebiliriz. Yazarların bazıları hariç kimse hikâye, sanat gözüyle bakmıyor sektördeki ana akım dizilere. Tam da bu nedenle çalışanları, üretenleri de işçiler olarak tanımlamakta bir beis yok. Çünkü öyleler. Bütün yaldızlı, yıldızlı dünyasına karşın üreticiler, yazarlar, set çalışanları, ekipler genç, iyi eğitimli, çoğunlukla gazetecilik, drama yazarlığı, sinema televizyon, tiyatro gibi bölümlerden mezun, mühendis, beyaz yakalı kurumsal işlerden ayrılmış ve bu alana gönül vermiş insanlardan oluşuyor. Bu insanlar setlerde ve setler yaklaşık 100 kişi ile, haftada altı gün ve günde 12 saat çalışıyorlar. Bu süreler de mücadeleler sonucu kazanılmış durumda. Haftalık diziyi yetiştirebilmek için çift ekip çalışıyorlar. Set işçileri arasında hayatını kaybedenler olunca sendikalar bir araya geldi ve oyuncular sendikası da onlara katıldı. Bu alana yeni kurallar getirildi. Ancak bölüm süreleri azalmadı. Her şeye karşın niye yoksullar, çünkü Nazımın Memleketimden İnsan Manzaraları’nda dediği gibi “İşsiz kalırsam” diye düşünüyorlar, zaman zaman işsiz kalarak ve umudunu kaybetmemeye çalışarak yaşamlarını sürdürme gayretindeler. Herkes bekleyiş içinde; hayallerini gerçekleştirmek istiyorlar, ama her aşamada bu hayaller boğuluyor. Kendileri isim yaparak daha iyi koşullara kavuşma ve hem de belki sektörün daha iyi bir hale gelmesini bekliyorlar. Ancak bu hayaller pek çok kişi için gerçekleşecek gibi görünmüyor.
Sektör nasıl işliyor?
Dizi sektörünü bir bütün olarak düşünecek olursak içinde senaristler, yönetmen ve yapımcılar, oyuncular ve set emekçilerini barındırıyor..1 Ülkemiz bu alanda gelişmiş insan kaynağı en iyi olan örneklerden biri. Sektörde 10-12 büyük yapımcı şirket var, gerisi batarsa tam batacak cinsten şirketlerle dolu. Bir oyuncunun dediği gibi “bir yatırım gibi, fabrika gibi, mevcut koşullar altında, kapitalizmde başarılı olabilenler çok az, kimse yatırımını riske atmak istemiyor.” Diziler pazar ve kâr açısından düşünülüyor, kurgulanıyor. İşleyiş şöyle: kanal yapımcılara bu sezon şöyle diziler istiyoruz, elinizde var mı diye soruyor. Örneğin kadın, aşk, mafya, laik/dindar çelişkisi, tarih gibi ana temaları belirliyor. Ya da güçlü yapım şirketleri tema önerisinde bulunuyor. Daha büyükler yukarıdan aşağıya doğru tema, konu, hatta başrol oyuncusu önerisi ile geliyorlar yapım şirketlerine. TRT-tabii gibi “global streaming” platformlar, yani küresel abonelik peşinde olanlar farklı türden yapımlara yönelebiliyorlar. Ancak onlar da yine TRT’nin ideoloji ve siyasetine uygun diziler sipariş edip kendine yakın yapımcılarla çalışıyor, başka bazı ana akım yapımcılardan iş alıyor; genelde de reytingde kendi yandaşlarının değil, ana akımdan aldığı işler tutuyor. Böylece kanal sipariş veriyor ve dizinin genel hikâyesi yazılıyor. Bu konuda drama + teknik (sinema) + pazar düşünülüyor, çünkü üretilen bir meta ve piyasa için üretim yapılıyor. Bu aşamadan sonra hızlı bir çalışma başlıyor, bir bant sistemi gibi.
Dizilerin amacı maddi kaynak yaratmak, kâr etmek açısından reklam almak ve izletmek. Sektörde bulunan, hayalleri ve yetenekleri olanlar da var elbette ama piyasa reklam dilimleri için çalışıyor. Aslında bu piyasada reklam gelirleri bile dizileri ekonomik olarak kurtarmıyor, daha çok yurt dışı satış için çalışılıyor. Genel hikâye ve karakter analizi yapıldıktan sonra üç bölüm senaryo yazılıyor ve sete çıkılıyor. İlk bölüm için 15 gün/üç hafta çekim sürüyor, bu süreler ikinci ve üçüncü bölümlerde azalıyor. Böylece dizi setlerinde gündüz ve gece koşuşturan ekipleri görebiliyoruz İstanbul’un bazı semtlerinde, bazı taşra illerinde. İlk bölüm yayınlanıp izlenme rakamları (reyting) gelmeye başlayınca işin aslı anlaşılıyor. Hatta dizi oynarken anlık izlenme rakamları yapımcıların eline geliyor ve hangi sahnenin, hangi oyuncunun daha yüksek izlenirliği olduğu görülerek devamında senaryoya yolda şekil veriliyor. Reyting nasıl ölçülür diye sormayın, çünkü bu konuda rivayet muhtelif.
Uygulamada kanal parayı veriyor, yapım şirketi oyuncu, yönetmen ve senaryoyu buna bağlı olarak belirliyor, onlarla anlaşmalar yapıyor. Bu anlaşmalar hem yönetmen, senarist ve oyuncularla hem de reklam verenlerle reklam kuşakları, bant reklam ve ürün yerleştirme için düzenlemeler içeriyor. Dizi süreleri bu yüzden çok uzun ve amaç 4-5 kuşak reklam alabilmek, bu süre boyunca izleyicileri ekran başında tutabilmek. Diziler dünyanın başka bölgelerinde 30-60 dakika iken Türkiye’de reklamlar hariç 120-150 dakika. Dizi süreleri 2000-2005 yılları arasında 60-80 dakikaya ulaştı, daha sonraki yıllarda 90 dakikalık diziler yayınlandı, süreler giderek daha da uzadı.
Bölümü uzatmak için düşük tempoda, donuk bakışlar, uzayan bir sahne, diyalogsuz bakışmalar.. Kurulmuş bir sahnenin ekonomik nedenlerle dizi boyunca kullanılması çok yaygın uygulamalar. Sitcom’ların yaygınlaşma nedenleri arasında bunlar var. Diğer yandan Avrupa Yakası, Yalan Dünya vb gibi bir dönem başarılı sayılan sitcomların devam edememe nedenleri arasında sürenin uzun olması yer alıyor. 120-150 dakikada kimse komedi yapamıyor, üstelik komediler yurtdışına da satılmıyor. Sürelerin reklam kuşakları nedeniyle uzamasının sonucu, çok fazla yan karakter ve yan hikayeler ve uzayan konular olarak karşılık bulduğu için diziler devam ediyor. Bu durumu eleştirmek amacıyla “Yerli Dizi, Yersiz Uzun” gibi kampanyalar düzenlendi. Ancak durum giderek kötüleşiyor; her şey kâr amacıyla düzenlendiği için kanallar 2011 öncesinde fabrikasyon usulü akşam haberlerinin ardından Prime Time denilen kuşağa ek olarak bir kuşak program daha yayınlamaya başladı. İkinci kuşakta yarışma türü programlar yer alıyordu. Ancak günümüzde bu sistem de işlemiyor, yıllardır artık ana haberden sonra saat sekizde dizinin özeti yani eski bölümün kısaltılmış 60 dakikalık yayını başlıyor. 21:00’de reklama giriliyor. 21:25 gibi yeni bölüm başlıyor. Ve dizi gece yarısı bitiyor. Yani artık PT1 var sadece ve o da tek diziyle 4 saat olarak geçiriliyor. Bu da aslında televizyonculuğu da öldürüyor. Son ekonomik krizden sonra dizilerin maliyeti çok artınca bazı kanallar haftada 7 gün 7 ayrı dizi yayını maliyeti yerine haftada 4-5 gün dizi, 2-3 gün yarışma programı gibi denemeler yapmaya başladı.
Karasal ya da konvansiyonel, yani televizyonlarda yayınlanan diziler ailecek izleniyor, ailenin ucuz eğlencesi. Bu TRT dizileri olan Kaynanalar’dan, Bizimkiler’den Perihan Abla’ya, Asmalı Konak’tan Bizim Aile’ye, Aşkı Memnu’ya böyle iken buradan Muhteşem Yüzyıllar, Çukur ya da Kızılcık Şerbeti gibi dizilere uzanıyor. Ve unutmayalım ki Türk dizileri dünyada yüzlerce ülkeye satılan, dünyaca popüler hale gelmiş, başka pazarlara uzanmış durumda. Türkiye, ABD’den sonra dünyaya en çok dizi ihraç eden ülke. Karasal diziler 2000’lerde dünyaca popüler olmayı başardı, pandemi sonrası dijital kanallar giderek yaygınlaştı. Dijital kanallar için üretilen dizilerin izlenirliği giderek artsa da hâlâ konvansiyonel yayınlardan dizi izleyenlerin oranı daha yüksek seyrediyor.
Senaryo yazarları nasıl çalışıyor?
Yapım şirketleri, yönetmenler, senaryo yazarları ve oyuncular dizi sektörünün kilit rollerini üstleniyor. Ancak dizi setlerini ve set emekçilerini de düşünecek olursak sektörden para kazananların sayısını kimse bilmiyor, tahminen binlerce insanın ekmek yediği bir çalışmadan söz ediyoruz. Senaryolar ise bir filmi, diziyi izleten en önemli faktörlerden birini oluşturuyor. Senaryolar ismi, ünü bilinen senaryo yazarlarından tanınmayan senaryo yazım ekiplerine doğru bir evrim geçirdi. Sektörde eskiden örneğin Meral Okay gibi solcu bir geçmişe, birikmiş bir üne, fikre ve emeğe yaslanan “marka” yazarlar, entelektüel senaristler, ya da Binbir Gece gibi büyük yapımların senaryoda isimleri çok da ortada olmayan Ayfer Tunç, Murat Gülsoy gibi tanınmış yazarları vardı. Berkun Oya gibi kendi efsanesini yaratmış, genellikle aynı ve güçlü yapım şirketleri ile çalışan yazar ve yönetmenler de var bu sektörde. Ancak günümüzde dikkat ederseniz senaryo yazarlarını bilmediğimiz ekiplerin üstlendiği diziler izliyoruz. Dizi jeneriğinde çoğu kez bir kişinin adı görünüyor, ama mutlaka bir ekip olarak yazılıyor senaryolar. Bu çalışmada genişleyerek ilerleyen bir üretim ilişkisi görmek mümkün. Sonuç olarak emekçiler belirli bir ücret karşılığında, çoğunlukla örgütsüz ve sürekliliği olmayan bir işte çalışıyorlar, bu bakımdan koşulları diğer emekçilere benziyor. Dizilerin gösterilmediği yılın bir kısmında herhangi bir gelir elde edemiyorlar. Çalışma koşulları belirsizlikler ve düzensizliklerle dolu; örgütlü değiller, sosyal haklarını elde etmiş güçlü bir emek kategorisi oluşturmuyorlar.
Senaryo yazarları bir bölümün 140 dakika çıkabilmesi için haftada 100-120 sayfa senaryo teslim etmek zorunda kalıyor. Bu metinlerde solda aksiyon, sağda ise diyaloglar yer alıyor. Üstelik bu iş zahmetli bir ön çalışma, emek gerektiriyor; bölümün genel hikâyesi, sezon hikâyesi, önceden hazırlanmış karakter dosyaları ve sonraki bölümler için yol haritası, her bölüm için ana çatışmalar, A, B, C hikâyeleri üzerine çalışıyor yazarlar ekibi ve senaryonun diyalogsuz hali olan tretman ortaya çıkıyor. Uyarlama dizilerde ve dönem dizilerinde karakterlere ne olacağı, hikâyenin izlenip izlenmeyeceği ve ilerleyen bölümlerde neye evrileceğine göre değişiklik gösterebiliyor, yolda farklılaşıyor. Uyarlamalar alındığı kültürün özelliklerini taşıyor ve süreleri çok kısa. “Bize özgü hale” getirmek amacıyla son derece standardlaşıyor, yaratıcılığa izin verilmiyor, klişeler çalışıyor. Siyasal konulardan uzak duruluyor, aman bu konuya girmeyelim deniliyor. Örneğin Musaddık dönemi İran’ı anlatan bir diziden yapılan uyarlamada, Türkiye’nin benzer yılları kullanılırken Kanlı Pazar gibi olaylara asla girilemiyor, suya sabuna dokunmayan senaryolar çıkıyor ortaya. Bir dönemin siyasal atmosferini ve mücadelelerini temel almak üzere oluşturulmuş bir senaryo, örneğin Öyle Bir Geçer Zaman Ki yoldan çıkıp bir aşklar ve aldatmacalar, ihanetler öyküsüne dönüşüyor.
Dizi süreleri çok uzun olduğu için senaryo ilerlerken başta elde olan kurucu hikâyenin uzatılmış, sündürülmüş hali ile devam ediliyor. Senaryo yazarları bunu “bir delilik” olarak tarif ediyor. Böylece üzerinde düşünülmemiş, çalışılmamış, yaratıcı olmayan anlamsız sahneler ortaya çıkıyor. İş bir fabrikasyon üretim olduğu için patron hiçbir zaman bu fabrikayı kapatayım, başka bir şey yapayım diye düşünmüyor, mevcudu tutmaya, sürdürmeye devam ediyor. İsterse konudan uzaklaşılsın, isterse saçma bir hal alsın, yeter ki para kazanılsın. Üstelik Türk dizileri hem ülke içindeki yayından para kazanıyor, hem de yurt dışı satışlar kâr getiriyor. Dünyanın her yerine dizi satıldığı gibi aman Ortadoğu ülkelerine de satalım, onlarda para vardır düşüncesiyle siyasete, etliye sütlüye karışmayalım, cinselliği iyice geriye çekelim tutumu yaygınlaşıyor. Satışın daha çok olduğu Latin Amerika gibi bölgelere kadın hikayeleri, aile dramları satılıyor. Türk dizilerine bu bölgelerde aile ile birlikte izlenecek dizi gibi yaklaşılıyor, yani daha az cinsellik.. Türkiye içinde ise sansür mekanizmaları yüzünden, yasaklanır korkusuyla etliye sütlüye dokunmuyorlar.
Senaryo yazarları dijital kanalların çıkmasıyla beraber daha özgün, daha rahat senaryolar yazabileceklerini, koşulların değişebileceğini düşünerek umutlandı. Ama gelişmeler durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi. Orada da yasaklar, gençlere fırsat vermeme durumu, yüksek bürokrasi duvarları mevcut. Bu işler orada da yalnızca özgün fikirlerle ve yaratıcılıkla gitmiyor, çeşitli anlaşmalar, tanışıklıklar, kontenjanlar vb. ile devam ediyor. Özgün fikirler yerine reyting getirecek mafya, silahlar, kavga dövüş, kıyamet, dedikodu, sansasyon aranıyor. Ayrıca kısıtlar, Türk halkı şöyle kadın sever, mağdur kadın sever, erkek düşüp ayağını burkmaz, kadın ona yardım etmez, evlenmeden yatağa girilmez vb. kurallar halen geçerli. Milliyetçi ve cinsiyetçi önyargılar senaryo yazımında yazarları kısıtlayan, daraltan başlıklar olarak anlatılıyor. Ayşe teyze fasulye ayıklarken bu diziyi takip edebilecek mi, anlatılanı anlayabilecek mi? Soru böyle konuluyor senaryo yazarlarının önüne. Bölüm uzadıkça yaşananlar bir de “dış ses” (voice over) olarak anlatılıyor. Senaryolarda bomba haber düşmesi, kötü adamın neden olduğu anlaşılmaz şekilde iyi adama dönmesi, diziye dışarıdan yeni bir karakter girmesi gibi şeyler ortaya çıkıyor. Diziler bir çatışma üzerine kuruluyor ve bölümler uzadıkça o çatışma zayıflıyor, o yüzden yenilikler getirmeye mecbur kalıyorlar. Böylece günün sonunda bütün diziler birbirine benziyor, yazarlar, senaristler de öyle olmadıkları halde aptal yerine konuyor. Sinemada “anlatma göster” ilkesinin tersine dizilerde “gösterme anlat” ilkesi geçerli oluyor. Dizilerin gösterildikleri kanallara bağlı olarak total izleyiciye mi, yoksa AB ya da ABC 1 izleyicisine mi hitap etmek istediği senaryoları belirliyor.
Dizileri ünlü yönetmenler çekmiyor çoğunlukla, iki yönetmen adı görüyoruz çünkü dizi çekimleri zaman kısıtı nedeniyle iki ayrı yerde paralel biçimde ilerliyor. Yönetmenler çift ekip şeklinde çalışıyor setlerde, biri kurucu yönetmen, dünyayı kuruyor, cast’ı yapıyor, ana sahneleri çekiyor; diğer yönetmen aynı gün aynı saatlerde başka bir ekiple diğer sahneleri çekiyor.. bir fabrika demiştik ya... Biz senaryolar ve yazarlarından ancak bir skandal, bir intihal söylencesi, bir magazin haberi olduğunda haberdar oluyoruz. Yönetmenler için bile bu söylenebilir. Ancak ayaklarından vuruldukları zaman haber oluyorlar yoksa işleriyle, çalışmalarıyla değil çoğu zaman.
Türk dizilerinde türler ve ideolojiler: aile, silah külah, tarih..
Türk dizilerinin üç temel izleği olduğunu anlatıyor görüştüğüm bir oyuncu, bunlar aile, silahlı külahlı konular ve tarih yazımı. Tarih konusu önemli, doğrudan ideoloji üreten bir alan. Bugüne damgasını vurmak isteyenler, geçmişi de buna göre şekillendiriyor, geçmiş bugünün öncelikleri ile okunuyor, toplumsal hafıza böyle tekrar ve tekrar oluşturuluyor. Bütçesi yüksek tarihsel işler TRT ve ATV gibi bir kanala öneriliyor, hatta başrol oyuncuları bile belirlenmiş oluyor. Bunlar Büyük Selçuklu, Osman, Ertuğrul, Fatih, Bir Cihan Fatihi Mehmet, Payitaht Abdülhamit, Mehmetçik Kutülamare gibi sanki Osmanlı geçmişini yeniden yorumlamayı hedefleyen ama aslında resmi tarihi yeniden üreten ve karikatürize eden yapımlar. Yeniden uyarlama elbette her zaman günümüz siyasal koşulları ile paralel gidiyor, geçmişe bugünden bakılıyor. Ülkemizde Kurt Seyit ve Şura gibi oyuncu performansına yaslanan ama yine de bir tarih yorumu içeren diziler de çekildi, içlerinden bazıları konu ve oyunculara karşın izlenme açısından başarısız olunca yayından kaldırıldı. Muhteşem Yüzyıl’ı da bu kategoride görebiliriz, ama o bir harem hikâyesi ve bu nedenle aile bahsinde söz etmek daha uygun olabilir. Bu diziler çoğunlukla aile boyu izleniyor, izin böyle çıkıyor RTÜK’ten, ama yine de kan, vahşet, kılıç, öldürme, kesme, biçme gibi abartılı efektlerle aslında genç ve çocuk izleyiciler için hiç uygun olmayan sahneler içeriyor.
Bakmayın siz giderek daha vurdulu kırdılı, silahlı külahlı sahneler gördüğümüze, aile teması Türk dizilerinin esas eksenini oluşturuyor. Melodram ve entrika dolu, anne eksenli, ana oğul gerilimi ile inşa edilen, kadınların, kızların arkada, sessiz, az görünen figürler olarak şekillendiği, esas sözü söyleyenin, karar vericinin erkekler olduğu bir alem, bu asıl onların oyunu. Çünkü kadınlar duygular aleminden, cadılık hormonu ile yüklü, erkekler ise akıl aleminden, bazen elinin ölçüsü kaçsa da rasyonel düşünüyor. Eğer bunda bir sapma olursa, dağıtırsa erkekler, arkalarını toplayacak “anne” figürü de hazır bekliyor. Bir “harem” dünyası, geçmişte, Sultan Süleyman’ın sarayında ya da günümüzde İstanbul’da, Bursa’da, Mardin’de ya da Kapadokya’da olması bir şey değiştirmiyor. Aşk için fırtınalar kopuyor, ama yine de kadın vuruluyor, yüzü yakılıyor, içindeki mermiyle yaşıyor, elinden tutup sürükleniyor, bulutların üstüne çıkartıldığı gibi yere de çalınıyor, terk ediliyor, üstüne kuma getiriliyor, öldürülüp Sarayburnu’ndan denize atılıyor. Anne, aile içi ve sosyal ilişkileri dizayn ederken kadın olarak gözü kara âşık olduğu astığı astık, kestiği kestik kocasının elini öperek bağlılığını, sadakatini gösteriyor. Hatta hangi devirde olursak olalım, haremin annesi, baş kadını bile aldatılmış olabiliyor. Bu siyasi bir ilişki olarak tarif edilebilir: geçmişte ya da günümüzde haremin ana çelişkileri kadınlar arası rekabet ve çekişme olarak gösteriliyor. Saflar değişiyor, saik değişmiyor: Haremin ve erkeğin kontrolünü sağlamak. Bu hem kendinin ve çocuklarının geleceğini garanti altına almak ve hem de daha geniş dünyanın kontrolü olarak tarif ediliyor.
Karakterlere gelecek olursak çoğu zaman tüm iyi (baş iyi) ve tüm kötü (baş kötü), ak ve kara tipler çiziliyor. Anlaşılması kolay, tarifi, akılda kalması mümkün, ama aynı zamanda yüzeysel karakterler bunlar. İstanbullu, İzmirli güzel kızlar, Vartolu kötü adamlar var bu dizilerde, travmaları ile damgalanmış. Kötüler dışsal ve yabancılık damgası yemiş, içeriden olduğu, hakkı yendiği, hatta kardeş olduğu sonradan anlaşılsa bile aksanı, kara kafasıyla kendini ele veren tipler. Bunu söylerken İstanbullu Gelin (87 bölüm), Çukur (131 bölüm), Aile (30 bölüm) gibi çok izlenen dizilerden söz ediyorum. Kurucu hikâyeler böyle oluşturuluyor. Belirli bir periyod için hazırlanan ve çekilen mini diziler de mevcut ama ana akımda dizinin devam etmesi hedefleniyor. Bunlar izlenirlik, popülerlik ve en önemlisi reklam alma potansiyeli gibi faktörlere bağlı olarak şekillendiriliyor. Senaryo, hikâye, oyuncular buna göre yeniden ve yeniden düzenleniyor. Örneğin başarılı olanlar ve devam edenler olduğu gibi başarısız olup hızla yayından kaldırılanlar da var.. 2
Dikkat edilecek olursa günümüze yaklaştıkça daha çok uyarlama diziler görüyoruz televizyonlarda ve dijital platformlarda. Bunlar üç kuşak aşk ilişkilerini gösteren Medcezir gibi diziler, Sopranos gibi yıllarca devam etmiş sürmüş ve başarısı bu şekilde kanıtlanmış mafyatik diziler, ya da Baba filminden, İran ya da Kore dizilerinden uyarlama formatlar da olabiliyor; bazıları dönemlere uyarlanıyor. Sonuç değişmiyor, melodram baş rolde, üstelik her kuşaktan, her sınıftan insanın özdeşlik kurabileceği karakterler kataloğu ile çalışıyor çok izlenen, başarılı sayılan diziler. Alt metni “zenginler de ağlar” oluyor, sınıf farklarını gizliyor çeşitli yöntemlerle. Zengin ailenin marinasına başka mafya çökmeye çalışıyor, mahalleye uyuşturucu mafyası dadanıyor falan, ama bizim aile buna karşı, kaçak mazot işine de girmiyor.
Yukarıdakiler/aşağıdakiler meselesi dizilerde başlı başına önemli bir konu, örneğin Aşkı Memnu’yu sırf bu açıdan analiz etmek mümkün. Diğer yandan eski dizilerde, örneğin 2001-2002 yılları arasında 47 bölüm yayınlanan Yeditepe İstanbul’da 12 Eylül nedeniyle ruhu ve bedeni kırılmış solcu karakterler yer almıştı. Çemberimde Gül Oya ya da Öyle Bir Geçer Zaman Ki gibi dizilerde solcular ve sol siyasi hareketlere, mücadelelere yer verilirken giderek bu azaldı, aile ve şirket entrikalarına batmak durumunda kalsa da arada kitap okuyan karakterler yazıldı, bu da bir süre sonra tamamen ortadan kalktı.
Türkiye’nin ve dünyanın farklı siyasal/entelektüel atmosferine bağlı olarak şekillenen diziler yapıldı. Örneğin 2008’de yayınlanan Aşk Yakar dizisinde aynı mahallede yaşayan, komşu olan, aralarında herhangi bir düşmanlık, husumet bulunmayan farklı dinden insanlara ve göçmenlere yer verilmişti. Senaryosunu Meral Okay’ın yaptığı, 2009 yılında yayınlanan Bir Bulut Olsam dizisinde tam AB üyelik sürecinin hız kazandığı bir dönemde BM ve sınırlardaki kara mayınlarını toplama gibi konuların eşlik ettiği hikâyeler anlatılmıştı. Bunlar anlattığı aşk hikâyelerinin arka planını oluşturan “proje” diziler olmuştu.
İstanbullu Gelin ve özellikle de Bahar gibi dizilerde kadınlar için daha özgür, yapıcı ve bağımsızlığı vurgulayan karakterler çizilmişti. Bu nedenle bu iki diziyi beğenenler, izleyiciler ve senaryo yazarları arasında yaygın. Ancak şunu da belirtmek lazım, bu bağımsızlık belirli fedakârlıklar, ödünler, standart eşlik ve annelik rolleri ile pazarlık yapılan bir şekilde kuruluyor. Bu dizilerde yer alan örtülü, açık, gizli, serbest her tür reklamdan söz etmeyelim şimdi. Bir özel hastane ortamında geçen, hikâyenin tamamının orada şekillendiği bir doktorlar dizisi Bahar ve reklamın bini bir para. Kapitalizmin işleyişi, yasaları, öznel tercihleri, çatlağı onarıyor, yerine yerleştiriyor. Yine açık ve örtülü biçimde özel hastane, yine zengin evleri, konakları, holdingler, özel okul ve üniversiteler vb. izletiliyor bize diziler. Yaratıcılar istedikleri gibi yönetemiyor senaryoyu ve akışı, bunda sermaye düzeninin istemleri ile oto sansür mekanizmaları, ayrıca içinde yetiştikleri siyasal ve kültürel ortamın belirlediği görüş ve sınırlar da rol oynuyor. Manzara bile zengin evinden görülen boğaz, kamusal alan yalnızca karakol, yargı, orada da sizi bilen tanıdıklar var, işler kolayca hallediliyor. Yalnızca gündelik yaşamımızı değil, yaratıcılık açısından da ufkumuzu belirliyor düzenin kendisi. Hani Kâmil Masaracı’nın bir zamanlar çizdiği bir bant karikatürde söylettiği gibi: “Kuş olup uçmak istiyorum. Nereye? Evden işe, işten eve!”
İçerik bir yana diziler anlatı açısından pek çok defoya sahipler: ana öyküye dışsal, bilinmeyen kardeşler, akrabalar, eski arkadaşlar hatta varlığı bilinmeyen çocuklar giriyor, bir nedenle çıkıveriyor karşımıza; bunların ölenleri, yeniden canlananları da var, ama bu da “trics of the trade”, mesleğin incelikleri. Sağlam bir kurucu hikâyesi ve onu izleyen, devam bölümleri arttıkça sönümlenen, sündürülen, ana eksenden uzaklaşan ve sonra hızla nihayete eren, hüsranla biten diziler bunlar. Unutuluyorlar, yerini başkaları alıveriyor. Show must go on!
İstanbullu Gelin dizisinden bir sahne… Sessizlik.. Set.. Motor
Türkiye’de dizi sektörü birçok başka alanda olduğu gibi biçim ve içerik açısından sermaye düzeninin istemleri doğrultusunda şekilleniyor. Yeni Türkiye’de erkeklik/erillik ve kadınlara dair şablonlar kendini aşarak yeniden üretiliyor. Artık dizilerde muhafazakar, mutaassıp, başörtülü aileler görüyoruz, onlar arasındaki temaslar, ilişkiler, çekişmeler ele alınıyor. Ama hepsi yine iyi/kötü şablonunu kullanıyor, onlarda da iyiler ve kötüler var, bunlarda da.. Bu formlar normalleşiyor, alıştırılıyoruz takkeli, cüppeli tarikat dergahı ve evlerinde, işyerlerinde geçen hikâyelere. Vurdulu kırdılı diziler fetihçi dış siyasetin ve yaratılan, göz yumulan yasadışı yeraltı ekonomisinin bir yansıması olarak yerini alıyor. Düzenin uyuşturucu, yağma, çökme hikâyeleri, çukurları dizilerde boy gösteriyor. Bütün bunların Türkiye’deki “illegal ekonomiden”, emeğe karşı kullanılan ‘zor’dan, yasaklanan grevlerden ve düzenin illegaliteye duyduğu gereksinimden bağımsız ele alınamayacağını söylemek durumundayız.
RTÜK yasaklarına karşın dizilerde reklamlar at koşturuyor; RTÜK cinsellik, alkol ve uyuşturucuya odaklanırken bunların iması ile dolu diziler. Silah külah dizilerin başlı başına izlenirliğini artırıyor, mafya çetelerinin boy gösterdiği vurdulu kırdılı diziler izlenme rekorları kırıyor ve gizli, örtük ya da açık reklamlarla yaşam biçimi propagandası yapılıyor. İnsanlar bu şirketlerin nasıl para kazandığını, holding sahipleri ve ailelerinin nasıl olup da bu kadar geniş olanaklarla yalılarda, rezidanslarda, havuzlu villalarda yaşadığını, lüks arabalarla gezdiğini izleyedursun, bu dizilerin izleyicileri borç batağından kurtulamıyor, işsizlikle boğuşuyor. Türk ailesi geçtiğimiz yıl tüm “Aile Yılı” etkinliklerine ve söylemine karşın içe doğru çöküyor. Evet, zenginler de ara sıra ağlayabilir ama yoksullar her gün kan ağlıyor.
Bu kadar emek, bu kadar çaba, nitelikli oyunculuklar bir lafı, bir ideolojiyi yeniden ve yeniden üretmek için çalışmaktadır: Bu düzen böyle kuruluyor: senaryo icabı güzel, kısmi gerilimler kurgulanıyor, ama hepsi günün sonunda çözülüyor, hayat böyle devam ediyor, böyle gelmiş, böyle gidiyor!
Yoksul insanların eğlencesi bize tarikatlar içinde iyilerin ve kötülerin olduğu hikâyeler anlatırken bu tarikatlar niye var diye sordurmuyor. Dizi senaryolarının amacı çoğunlukla yeni çıkan üvey oğlun babanın mezarını açtırıp DNA aldırma tehdidine kızan, miras bölünecek diye üzülen, kendi yoksulluğu yerine bunları dert eden kitleler yaratıyor. Amaç dizi izleyicisi geniş kitle için bir yandan hedefi büyütmek, bir yandan da elindeki küçük şeyleri kaybetme korkusu yaratmak. Gerçek hayatta insanlar çoğunlukla sevdiği ile evlenmez, mutlu değildir, orta sınıf hayalleri ile yaşar. Elden ne gelir diye avunur.
Elde avuçta borçtan ve başarısızlıktan başka bir şey kalmadığını unutturmak içindir anlatılan bütün hikâyeler. “Ama bunlar da var” düşüncesinden ne bilim olur ne sanat. Anlatılan her şey gerçekliğe temas ettiği durumda bile “elleriniz isyan etmesin” diyedir.
-----
1Bu alanda örgütlülük son derece kısıtlı, Senaristbir’in 350-400 arası üyesi bulunuyor. Bu da daha çok yurt dışına satılan dizilerin teliflerini takip edebilmek amacını taşıyor ve içinde sert tartışmalar yürüyor. Tüm senaryo yazarlarının buraya üye olmadığı düşünülürse bu alanda çalışanların yaklaşık 500 ile 1000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Aktif olarak şu anda çalışan sayısı daha da düşük. Çünkü proje arası bazen iki yıl işsiz kalabiliyorsunuz. Bu büyük sektörde de örgütlenme olmadığı için, “parayı veren düdüğü çalıyor.”
2Çocuklar Duymasın 464 bölüm, Behzat Ç. 105 bölüm, Leyla ile Mecnun 103 bölüm, Kurtlar Vadisi 97 bölüm gösterildi, sonrasında filmler ve farklı konularda devam filmleri çekildi.
/././
Karakolda ayna var, insanda ahlak...-Özlem Yücesan-
Sokaktaki özgürlüğün karşısında duran devlet kapısı tutsaklıktan başka bir şey değildir Cevriye'ye. Kolluğun kollamaktan geldiğini düşünmemiştir bile!
"Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe" Ş. Erbaş
Devletin ve (onun sayesinde) toplumun gözünde sakıncalı, şüpheli, ahlak yoksunu ve daha bilumum kötü sıfatların takıldığı iki sözde suçlu tipi pek değişmedi geçmişten bugüne... İkisi de meslek değil ama dolaylı olarak meslek diye nitelendirilir. Bu ortak özellikten gayrı ortaklıkları yoktur ve apayrı yerlerdedir aslında bu iki sözde suçlu tip!
Tapınak fahişelerinden bu yana "en eski meslek" benzetmesi de yapılır fahişelik için! Mabetlerde tanrılara sunulan bir cinsellik, kutsal fahişelik ve güçlü kadın tipolojisinin anlatıldığı Antik tarihten günümüze, ataerkil düzene geldikçe aşağılandığını görürüz bu kadınların. Ve bu aşağılama ikiyüzlü şekilde yapılarak bir ticari fiile dönüştürülmüştür... Kutsal fahişelik "kutsal aile"nin şeytanı olmuştur artık! Bir o kadar ticaret özgürlüğünün kitabını yazan kapitalizmin kurallarına göre (bu alım satım kiralama işlediği sürece) no problemdir!
Diğer sözde suçlu tipi ise her dönemin devrimcisi idi. Her dönem derken bukalemun olanlar konumuz dışı elbette! Politik tarihin ilerleme dönemlerinden, dönemin ilerici güçlerinden, bu güçlerin aydınlarından bahsediyorum.
1905-1972 arasında yaşayan Suat Derviş onlardan biri. (Yakın arkadaşı Nâzım Hikmet gibi o da bir Paşa torunu.) Daha 16 yaşında yazdığı şiirin dergide yayımlanması ve romantik yazın ürünleriyle başladığı kalem yolculuğu, gazetecilik deneyimi ve edindiği siyasal bilinçle gerçekçi eserlere evrilip devrimci bir üslup geliştirerek devam etmiş.
Bu üslupla yazdığı eserlerden biri olan Fosforlu Cevriye’de bu zıt kutuplu iki sözde suçlunun arkadaşlığını yazmış Suat Derviş. Şarkısından dolayı da çok yayılan bu popüler isim, üç ayrı filme de başlık olmuş. 1959 ve 1969’da çekilen iki filmin romanla hiçbir ilgisi yok! Ne var ki birçok kaynakta (hatta meşhur sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın kitaba yazdığı önsözde) “romanın uyarlaması” olarak söz ediliyor!
2000’de çekilen ve diğerlerinin aksine “Suat Derviş’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır” yazısı akan filmde ise evet bir fahişe var ve karakolda başlıyor film ve yine ne var ki gerisi tepetaklak edilmiş bir felsefe, absürtleştirilmiş karakterler, ahlaksızca değiştirilmiş olay örgüsü ve final! Romanda karakterler varken burada sadece şablonlar var!
Romana gelirsek...
Bu karakterlerden biri, yazarın da içinde bulunduğu politik ortamda devrimcilere, kendisine, yoldaşlarına yaşatılan hapis ve idam tehdidi altında kaçak yaşayan bir solcu... Diğeri, sokak gazeteciliği yaparken yakından tanık olduğu yoksul kesimin aşağısının da aşağısında olan ve her türlü aşağılanarak bir 'mal' gibi bedenini satmak zorunda kalan kadınların yaşamından hareketle çizdiği Cevriye karakteri...
Hastaneden tam iyileşmeden çıkarılan ve o bitkinlikle girdiği bir kayıkta uyuyakalan kadının kolundan tutan adamın en az kendi kadar tedirgin olduğunu hissediyor Cevriye. Gerçekten hasta olduğunu anlayınca ise ona yardım ederek kaldığı yere götürüyor, toparlanana kadar ona bakıyor ve en önemlisi de ona "siz" diyor bu adam... Bu yaşına kadar kimseden böyle bir davranış görmemiş olan Cevriye'yi kendi yatağına yatırıyor. Cevriye yıllardır ona yanaşan her erkeğin beklediği karşılığı bildiğinden yatağın bir tarafına çekilip yanına adamın gelmesini bekliyor!
Ne var ki ondan sedirde yatacağını işitiyor ve utanç içinde kalıyor... Öyle utanıyor ki, utandığına kendi de şaşıyor: "Ruhunun hangi kıvrımında bu iffet ve ismet duygusu şimdiye kadar bir tohum halinde mevcuttu da birdenbire onun bir hareketiyle yeşermiş, gelişmiş ve Cevriye utanç hissetmişti? ... Ancak iffetli ve ismetli bir kadının varlığında olabilecek zannedilen böyle bir duygu Cevriye'de ne arıyordu?"
Gözünü sokakta açan Cevriye, İstanbul'u karış karış bilir ve gece gündüz bu sokaklarda kendine has özgür karakteriyle dolaşırdı. Ta ki "gizemli adam"ın odasında geçen bir haftadan sonra! İstanbul sokaklarına elbette hep aşıktır ama o küçücük ve bu adamın aslında bir nevi hapishanesi olan karanlık oda, apaydınlık gelir ona; orada nefes aldığını, insan olduğunu hisseder Cevriye.
Tam da bu sıralarda, üzerine atılan bir suç yüzünden "kodes"te geçirdiği, sürgünde kaldığı günleri azap içinde geçirir Fosforlu. Zira o adam ve o oda, Cevriye için bambaşka ve yaşanası dünya olmuştur çoktan... Orada sadece insan olduğunu değil, kadın olduğunu da hissetmişti. Öyle bir sevgiye dönüşüyordu ki içinde, zaman zaman “Tanrı misali ibadet edilesi bir varlık gibi” görüyordu bu suskun ve insan adamı.
40'lı yıllar savaş yılları... Emperyalizmin, keza dev şirketlerin sermayelerinin geleceği uğruna dünyayı ateşe attığı, faşizmi büyüttüğü yıllar... Diğer yandan eşit ve özgür insanı yaratacak sosyalist bir gelecek için ateşe karşı savaşan Sovyetler Birliği... Savaştan çıkalı, Cumhuriyet'i kuralı daha yirmi sene olmamış ve bir o kadar bağımsızlık konusunda kafası karışık kurmaylara sahip genç Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu kara yıllardan fazlasıyla nasibini almış.
Cevriye o kadar benimsemiş ki doğma büyüme sokak olan hayatını, başka bir hayatı olur muydu diye aklının ucundan geçmemiş. "Biz sokak çocukları en fazla hükümetin eline düşmekten korkarız. Malum ya, insanı hemen oraya, sakatların, delilerin yanına götürürler. Darülaceze'ye…"
Sokaktaki özgürlüğün karşısında duran devlet kapısı tutsaklıktan başka bir şey değildir Cevriye'ye. Kollukun kollamaktan geldiğini düşünmemiştir bile! Onu kollayan İstanbul sokakları ve sokakdaşlarıdır yalnızca! Annesini o kadar hatırlamıyordur ki "acaba gökyüzünden mi düştüm" diye düşlemesi bile o kadar gerçek geliyor ona ve hatta okuyan olarak bana da!
Aklıma Yaşar Nezihe Bükülmez düşüyor; "Ben ışıl ışıl bir yıldız idim / Düştüysem yere gökyüzü utansın" dizeleri ile... İlk işçi kadın şairimiz Yaşar Nezihe daha 1900'lerde başlamıştı hayat yolculuğuna ve hak mücadelesine ve aslında Cevriyeler olmasın düşlemesine... Cevriye böyle şeylerden ve başka bir hayatın mümkün olacağından bihaberken sonuna kadar, yine de ölümü aslında bu iyi hayat mücadelesi için oluyor. Bu nasıl oluyor?
Bu elbette diğer sözde suçlunun ona insan gibi davranması, kadınlığından yararlanmak aklının ucundan geçmeden ona iyileşene kadar bakmasıyla başlıyordu. Ve böyle birini polis neden arar ki sorusuna yanıt bulamayışı, şimdiye kadar tanıdığı hiçbir suçlu profiline benzemeyişiyle, onun odasında geçirdiği her an kendisinde de değişimler hissediyordu. Artık gittikçe "Hayatının sahibi olmamanın acısını duyuyordu. Başkalarının çizdiği hudutlar içinde yaşamak zorunda olmanın ne ağır olduğunu anlıyordu."
“Başkalarının çizdiği hudutlar” arasında namus vardı, ahlak vardı. Fosforlu Cevriye’yi okuyunca “idama mahkum bir solcu”nun ve ona bu sınırı çizenlerin siyasi ahlakını düşünüyor insan? Aynı zamanda ”kendini hapisten kurtarmak için” bile sokakdaşını ispiyonlamayan ve kendine insan gibi davranan birine yardım için canını ortaya koyan bir “damgalı”nın ve ona damga vuranların namusunu da...
Bir de Cevriye’nin o cümlelerini;
“İnsanların hepsi eşit doğar... Herhalde ben de doğduğum zaman, benim de bir namusum vardı... Biz köprüaltı çocuğuyuz. Köprüaltında namus hak getire! ... Köprünün altında namus olur mu?..."
Fosforlu Cevriye, 2016, İthaki Yayınları.
(Roman 1944-45'te tefrika olarak yayımlanmış, roman olarak 1968’de basılmıştır.)
/././
Macaristan’da onursuz ‘Onur Günü’
Kızıl Ordu’nun 1945’te Nazilerden kurtardığı Budapeşte’de, bugün Nazi askerleri “onur” adı altında anılıyor. Avrupa’nın dört bir yanından aşırı sağcılar Macaristan başkentinde toplandı. Macar hükümeti ise sol muhalefeti yasaklarken Nazi anmasına alan açtı.
Geçtiğimiz hafta Macaristan’ın başkenti Budapeşte, Avrupa’nın en büyük aşırı sağcı toplanmalarından biri olan "Onur Günü" (Becsület napja) yürüyüşüne ve buna karşı düzenlenen protestolara sahne oldu. Budapeşte, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, 13 Şubat 1945 tarihinde Nazi Almanyası işgalinden Sovyetler Birliği'ne bağlı Kızıl Ordu birlikleri tarafından kurtarılmıştı.
14 Şubat günü gerçekleştirilen sözde ‘Onur Yürüyüşü’nün amacı: 11 Şubat 1945'te İkinci Dünya Savaşı sırasında Budapeşte Kuşatması'nı kırmaya çalışan Nazi ve müttefiki Macar askerlerini anmak.
Cumartesi günü Budapeşte’nin tarihi Buda Kalesi bölgesi adeta bir kaleye dönüştürüldü. Polis, yaklaşık 1500 aşırı sağcı ile karşı protestocu gruplar arasında aşılmaz barikatlar kurdu. Avrupa'nın dört bir yanından (Almanya, Polonya, Bulgaristan vb.) gelen yüzlerce aşırı sağcı aktivist, SS üniformaları ve o döneme ait askeri kıyafetlerle toplandı. Bazı Antifa grupları "Nazilere geçit yok" sloganlarıyla yürüyüşü engellemeye çalıştı.
Sağcı hükümet solcu örgütleri yasaklarken, nazilere alan açıyor
Sol gruplar, Nazi üniformalı yürüyüşlerin "tarihi anma" adı altında serbest bırakılırken, buna karşı çıkanların terörist ilan edilmesini "faşizmin devlet eliyle meşrulaştırılması" olarak niteliyor. Macaristan’da, 26 Eylül 2025 tarihinde yayımlanan resmi bir kararname ile "Antifa" terör örgütü olarak kabul edildi. Macaristan bu hamlesiyle Avrupa Birliği içinde Antifa'yı resmi terör listesine alan ilk ve tek ülke oldu.
***
MHP'li Belediye, işçisine elleriyle çöp toplatıyor: 'Sosyal medyada hak aramayın'-Özkan Öztaş-
Bütçe yetersizliğini bahane eden MHP'li Emet Belediyesi işçilerin maaşlarını ödememekle kalmadı, temizlik personeline işkence de etti. İşçiler 2 yıldır elleriyle çöp topluyor.
Kütahya'nın MHP'li Emet Belediyesi'ne bağlı temizlik işçilerinin çöpleri elleriyle toplaması sosyal medyada gündem oldu.
Yaklaşık 2 yıldır bu şekilde temizlik faaliyeti gösterdiklerini ifade eden işçiler, duruma itiraz eden personellere mobbing uygulandığını söyledi.
Başkana bulunan bütçe işçiye reva görülen çile
soL’a konuşan işçiler, 2024 seçimlerinden bu yana sorunun devam ettiğini, defalarca şikayet edilmesine rağmen yanıt ya da çözüm alamadıklarını ifade ediyor.
Tüm kaynakların "belediye başkanının öncelikleri doğrultusunda harcandığını" belirten işçiler, söz konusu belediye temizlik hizmetleri olunca "bütçe engeline takıldıklarını" dile getiriyor.
Maaşların yarısı yatırılıyor ama çöpler elle toplanıyor
Belediye temizlik personelinin maaşlarının düzgün yatırılmadığını ifade eden işçiler, hemen hemen her personelin içeride birikmiş yüz binlerce lira alacağı olduğunu söylüyor.
soL'a konuşan belediye temizlik işçileri, ortalama 100 temizlik işçisinin bulunduğunu, bunun yaklaşık 25 kadarının ise hem alamadıkları maaşlar hem de çöpleri elleriyle toplamak zorunda kaldıkları için yönetime dilekçe verdiklerini belirtiyor.
Belediye başkanının bu dilekçelere yanıtı ise Hak-İş Sendikası'na bağlı Hizmet-İş Temsilcisi 2 işçiyi işten çıkarmak olmuş.
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-02/cop.mp4
'Sandıktan ben çıktım, sosyal medyada hak aramayın'
Söz konusu sorunlar ve iddialar ilçe genelinde gündem olunca, 2009'da AKP'den, 2024'te MHP'den Emet Belediye Başkanı seçilen Mustafa Koca da belediyenin resmi sitesinde bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Koca yaptığı açıklamada, "Emet halkının sandıkta vermediği yetkiyi kimsenin sosyal medyada aramaması gerektiğini" söyledi.
Hakkını arayan işçileri "FETÖ'cü" ilan eden Belediye Başkanı, yaptığı açıklamada "işçilerin haklarını aramasını siyasi bulduğunu" belirtti.
MHP'den Emet Belediye Başkanı seçilen Mustafa Koca.soL'a konuşan işçiler belediye başkanının kendi itibarı için gösterdiği özeni, çöpleri elleriyle toplayan işçiler için de göstermesini beklediklerini dile getirdi.
"Bütçe yetersizliği" bahane gösterilerek elle çöp toplamak zorunda bırakılan işçilere maaşlarını eksik ödeyen Belediye Başkanı, karşısında hak arayan tüm işçileri kabahatli, kusurlu, siyasi ya da Fethullahçı ilan ederek yanıt vermeyi sürdürüyor.
***
Yaşamla yüzleşmek -Atilla Özsever-
Nuran Keleş’in “Kırkından sonra” isimli romanı, yaşlılık sorunlarını ve giderek bu sorunlarla nasıl baş edilmesi gerektiğini ortaya koymaya çalışıyor. Buradan Irvin Yalom’un “Güneşe Bakmak / Ölümle Yüzleşmek” kitabına geçiş yapabiliriz. Hatta Cicero’nun “Dostluk ve Yaşlılık” kitabı da rehber olabilir. Evet, yaşamla nasıl yüzleşebiliriz sorusuna yanıt aramaya çalışacağız…
Nuran Keleş isimli okurumun ilk romanı “Kırkından Sonra”, Ocak 2026’da basılmış, Luna Yayınları’ndan çıkmış bir kitap. Kitabını benle paylaşmak ve mümkün olursa görüşlerimi almak istemiş.
1981 doğumlu olan Nuran Keleş, 40’lı yaşlara geldiğinde yaşlılıkla ilgili düşüncelere yönelmiş, düşünerek ve yazarak hayatı yavaşlatmanın bir yolunu bulmak istemiş. Aslında mesleği diş hekimliği, amatör bir baterist ve sertifikalı bir fotoğrafçı, evli ve iki çocuk annesi.
Bu kadar genç yaşta, yaşlılık ve ölüme ilişkin düşünceleri dikkatimi çekti. Romanı okumaya başladım. Bir aile ilişkisi üzerinden insanların yaşama bakışları, yaşlı anne ve babanın durumu, kuşaklar arasındaki çatışmalar, hayatın anlamını arayış, insanın kendini yeniden inşa etme çabası, yaşlılıkta yaşam kalitesinin artırılması için öneriler, topluma düşen görevler, akıcı bir üslup ve kurgu ile anlatılıyor.
Yalom ve Cicero
Romanı okurken ve okuduktan sonra Irvin Yalom’un (doğum 1931) “Güneşe Bakmak / Ölümle Yüzleşmek” kitabı aklıma geldi. Irvin Yalom, Yahudi asıllı Amerikalı bir psikiyatris, psikoterapist ve yazar. Profesör olarak akademik bir formasyonu da var. Yalom, varoluşçu psikoterapinin en önemli yaşayan temsilcilerinden de biridir.
Irvin Yalom’dan sonra yaşlılık üzerine bir eseri olan ünlü Romalı devlet adamı, filozof, hatip ve yazar Marcus Tullius Cicero’yu da (M.Ö 106 – 43) hatırladım. Cicero, 63 yıllık ömrünün son yıllarında, daha doğrusu 62 yaşında iken “Dostluk ve Yaşlılık” kitabını yazmış.
Nuran Keleş’in romanı bağlamında bu iki ünlü yazarın hayata bakışlarını, yaşlılıkla ilişkili düşüncelerini ve bir anlamda gençler açısından da yaşamla nasıl yüzleşilmesi gerektiğini aktarmaya çalışacağım…
Aşk ve dans
“Kırkından Sonra” romanında uzun ilişkilerin sorunları anlatılırken “derinlikli ilişkilerin” nasıl kurulması gerektiği “aşk ve dans” benzetmesiyle ifade ediliyor. Şöyle ki:
“Aşk dans gibidir, ritmi zamanla değişir. Önemli olan dansın bitmesi değil yeni ritme uyum sağlanabilmesidir… Aşk, sadece ateşli bir yolculuk değil dostluk, saygı ve güvenle büyüyen bir yolculuktur”.
Kitapta, roman kahramanlarının ağzından hayatın anlamıyla ilgili sözler de yer alıyor: “Bir amacın peşinde koşmak”, bir arkeolog gibi “kendi hayatını kazmak” …
Yine romanda, “önemli olan yaşlılığın nasıl olacağı değil, kiminle yaşlanacağın” gibi çarpıcı sözler de var.
Yaşam kılavuzu
Bu kısa tanıtımda, romanın daha çok psiko-sosyolojik yönlerin ön plana çıkarmak istedim. Yoksa kişiler arasındaki ilişkiler bakımından merak edici bölümleri ve kurgusu da var.
Rahat okunan, sürükleyici romanın son bölümünde de, yaşlılığın ve emeklilerin sorunlarına değiniliyor. Roman kahramanı Dilek, “Hayat Ağacı” ismini verdiği bir You Tube kanalı üzerinden “yaşlılar için bir yaşam kılavuzunu” toplumsal niteliği ağır basan bir manifesto tarzında ortaya koyuyor…
Hayatın inşası
Gelelim diğer iki yazara… Psikoterapist ve yazar Irvin Yalom, insanın temel görevinin “kendini gerçekleştirmek için özgün bir hayatı inşa etmek” olduğunu vurguluyor.
Yaşamın önemsiz ayrıntılarını bir tarafa atarak hayatı önceliklerimize göre düzenlemek, istemediğimiz şeyleri yapmama gücüne sahip olabilmek, sevdiklerimizle daha derin ilişkiler kurup denetleyemediğimiz gerçekleri ise (mevsimler, doğa, zamanın geçmesi vb.) içtenlikle kabul edebilmek.
Kendi yaşamından sorumlu olan insanın hayatı değiştirecek güce de kendisinin sahip olduğunu belirtiyor Yalom. Ve sonra pişmanlık konusuna değinerek şunları söylüyor:
“Geriye dönüp baktığınızda taşıdığınız yeni pişmanlıklar yüzünden aynı üzüntüyü yaşamamak için şu anda hayatınızda ne yapabilirsiniz? Başka bir deyişle pişmanlık duymadan yaşamının bir yolunu bulabilir misiniz?”
Arkasından yine bir filozof olan Schopenhauer’un; “Endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızdaki düşündüklerinden kaynaklanır. Bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız” sözünü hatırlatıyor.
Kendini açmak
Psikiyatris Yalom, yakın ilişkilerde yürekten konuşmanın, korku çektiğiniz zaman korkunuzu açıklamanın, doğaçlama yapmanın, acı çeken kişiyi rahatlatacak tarzda tutmanın samimiyete ilişin olduğunu belirterek “insanın kendini açmasından” söz ediyor. Şöyle diyor:
“Kendini açma, yakınlığın gelişmesinde önemli bir rol oynar. İlişkiler genellikle karşılıklı açılma süreciyle inşa edilir.
Bir kişi harekete geçip kendisi ile ilgili çok gizli bir şeyi açıklar, böylece kendini riske atar; diğeri de aynı şekilde karşılık vererek aradaki gediği kapatır, böylece birlikte kendini açıklama sarmalı içinde ilişkiyi derinleştirirler. Eğer kendini riske atan kişi diğerinin karşılık vermemesiyle ortada kalırsa arkadaşlık genellikle bocalar”.
Zorda kaldığınızda
İnsan yaşamı boyunca zaman, zaman yılgınlığa ve kötümserliğe düşebilir, umutsuz bir psikoloji içine girebilir. Yalom, böyle bir hal ve duyguda Nietzsche’e başvuruyor.
Nietzsche, “Yorulduğumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz düşünce ve olayları hatırlayalım” der. Bu tür düşünceler, olumsuz durum ve düşünceleri daha önce nasıl yendiğimizi anlamamıza ve bunu yeniden yapılabileceğimize yürekten inanmamızı sağlayabilir.
Bize yapılan iyiliğe, katkıya karşı minnettarlığımızı ifade etmek açısından mektup yazmayı öneriyor Yalom: “Minnettarlığımı ifade ettiğim zaman kendimi iyi hissettim. O da minnettarlığımı öğrendiği için kendini iyi hissetti, mektubumu okuduğunda memnuniyetle gülümsediğini söyledi”.
Aynı zamanda bir terapist olan Irvin Yalom, hem kendine, hem de hastalarına da şu öğütte bulunuyor:
“Ben genellikle kendime ve hastalarıma bir yıl, beş yıl ilersini ve bu süre içinde meydana gelecek yeni pişmanlıkları düşünmelerini tavsiye ederim. Yani, şu soruyu sorarım: ‘Şimdi yeni pişmanlıklar duymadan nasıl yaşayabilirim, hayatımı değiştirmek için ne yapmam gerekir?”
Güçlü olmanın yolu
Irvin Yalom. pişmanlık duymadan yaşamak için yine Nietzsche’ye başvuruyor: “Olduğunuz kişi olun”. Yani, kendinizi var edin, potansiyelinizin farkında olan, cesur ve tam anlamıyla yaşayın. O zaman, ancak o zaman pişmanlık duymadan ölürsünüz.
“Beni öldürmeyen şey güçlü kılar (Nietzsche)”. Yalom’a göre bu kavram, kötü deneyimlerin insanı daha güçlü ve talihsizliklere karşı daha dayanıklı hale getirdiğini etkileyici bir şekilde hatırlatır. Bir ağaç, fırtınalara dayanarak ve köklerini daha derinlere gömerek daha da güçlenir ve uzar.
Yine bir hatırlatma: “Geçmişin değiştirilemez oluşunu kabullenmeliyiz”.
Profesör Yalom, anlamlı bir yaşam için insanın sevdiğin işi yapmasının mutluluk verici olduğunu belirtiyor ve dünyaya yararlı şeyler yaparak anlam kazandıran bir mesleğe sahip olmanın da önemine dikkati çekiyor.
Epiküros ve ölüm
Irvin Yalom, “Hayat, ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarsınız” diyor ve ölümle ilgili olarak Yunanlı filozof Epiküros’un sözüne atıf yapıyor: “Benim olduğum yerde ölüm yok, ölümün olduğu yerde de ben yokum”. Yani, “Algılamamızın bile mümkün olmadığı ölümden neden korkalım ki” görüşünü savunuyor.
Terapist Yalom, insanın 80 yaşında bile yeni bir hayata başlayabileceğinden söz ediyor...
Erdemli olmak
Romalı filozof ve yazar Cicero da, bilgili ve erdemli olmanın yaşlılığa karşı en yetkin silahlar olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor:
“Bu erdemler uzun ve dolu bir ömür sürdükten sonra insana tadına doyum olmaz bir zevk verir; çünkü bunlar insanı hiçbir zaman, dahası yaşlanınca bile terk etmezler; üstelik iyi yaşadım diye düşünülmesi, yaptığı birçok hayırlı işi anımsayabilmesi, son derece tatlı bir şeydir”.
Ciccero, yaşlılıkta ak saçların ya da yüzdeki kırışıklıkların insana hemen saygı sağlamadığını ancak onurlu bir yaşamdan sonra olgun bir çağa eren kişinin saygının en güzel meyvelerine eriştiğini belirtiyor.
Üretmek ve sevmek
Bizim kuşak da, yani 68 kuşağının çoğu insanı da daha 20’li yaşlarında “bu dünyanın nasıl döndüğünün” farkındaydı. Daha doğrusu belli bir dünya görüşüne sahip olarak savaşsız, sömürüsüz, sınıfsız bir toplumun yaratılması yönünde çaba harcamaya başlamıştı.
Gençlere demem o ki, yaşamda kendinize rehberlik edecek bir dünya görüşüne sahip olmak, bunun entelektüel alt yapısını sağlayabilmek, insanlığa yararlı olmak amacıyla çalışmak, (aslında bu kendinize de yararlı olmak demektir), erdemli bir hayat sürdürmek, yaşlılığa eriştiğinizde de bunun huzuru içersinde yine olanaklarınız ölçüsünde üretmek (çalışmak) ve sevmeyi kalbimizden ve ruhumuzdan eksik etmemek…
/././
Yaşam yolumuz için yolları ayırmalı -Berkay Kemal Önoğlu-
Bu bir netlik çağrısıdır. Toplumun büyük çoğunluğu kalıcı bir kriz içinde her gün biraz daha yoksullaşıyorsa, geleceksizliğe itiliyorsa sormamız gerek: Kiminle yürüyeceğiz? Kimin çıkarı için üreteceğiz? Kimin geleceği için fedakârlık yapacağız?
Soğuk bir kış gecesi… Leningrad’ın üzerindeki gökyüzü bombardımanların yankısıyla titriyor. Kent neredeyse üç yıl boyunca Nazi Almanyası orduları tarafından kuşatıldı; iki buçuk milyon insan açlıkla, soğukla ve hastalıklarla baş başa bırakıldı. Bazen açlık bombalardan daha acımasızdır. Ekmek rasyonu 125 grama kadar düştü. Aileler birer birer eksildi, dondurucu soğuk ve salgın hastalıklar binlerce can aldı. Tarihin en yıkıcı kuşatmalarından biri yaşanıyordu.
Ama en koyu karanlıkta bile bir çıkış yolu bulunur. Karadan tamamen çevrilen Leningrad’ın dış dünyayla tek bağlantısı, Ladoga Gölü’nün donmuş yüzeyinde açılan o incecik hattı: Yaşam Yolu.
Soğuk eksi 30 dereceleri buluyordu. Üstelik göldeki buz her yerde aynı kalınlıkta değildi; bir adım sonrası belirsizlikti. Alman uçakları yolu bombalıyor, topçu ateşi buzun üzerinde çatlaklar oluşturuyordu. Kamyon sürücüleri geceleri farlarını kapatarak, yalnızca işaretleri takip ederek ilerliyordu. Çünkü durmak, teslim olmak demekti.
Yaşam Yolu gerçekten de yaşamla ölüm arasındaki çizgiydi. Kamyonlar buzun kırılma riskine rağmen yiyecek, ilaç ve mühimmat taşıdı; çocukları, hastaları ve yaralıları tahliye etti. O geçici güzergâh büyük bir örgütlenmenin eseriydi. Askerler, yerel örgütlenmeler, işçiler, sürücüler, teknisyenler… Kimse tek başına kahraman değildi ama herkes sorumluluk aldı. Yol böyle ayakta kaldı. Bir kamyon daha, bir gün daha, bir hayat daha…
Leningrad direnişi, örgütlü bir toplumun dayanma gücünü gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Kolektif seferberlik ve planlama olmasaydı o yol kurulamazdı.
***
Bugün Türkiye’de buz tutmuş bir gölün üzerinde değiliz. Ama başka bir sıkışmışlığın içindeyiz. Geçim derdi, borç sarmalı, güvencesizlik, gençlerin gelecek kaygısı… Hayat, geniş kesimler için hayat bile denemeyecek bir alana sıkışmış durumda. Üstelik mesele yalnızca kötü yönetim ya da yanlış kararlar değil. Bu hayatı kim yaratıyor ve kimler sefasını sürüyor meselesi…
Kendi yaşam yolumuzu açacaksak, önce sırtımızdaki yükün muhasebesini yapmalıyız. Sermaye sınıfının çıkarlarını merkeze alan bu düzenle yolları ayırmadan gerçek bir çıkış yolu bulunamaz.
Leningrad’da Yaşam Yolu, kuşatma altındaki bir kentin kolektif hayatta kalma iradesiydi. Ortak hedef, planlama ve örgütlülük olmadan o buzun üstünde tek bir kamyon bile ilerleyemezdi. Türkiye’de de yaşam yolumuz kamusal kaynakları toplum yararına kullanarak, barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçları hak haline getirerek, emeğin sömürülmediği bir düzen kurarak açılabilir. Bunun için sermaye sınıfının çıkarlarını esas alan çizgiyle aramıza net bir mesafe koymak zorundayız. Çünkü aynı anda hem emekten hem sermayeden yana olunmaz. Hem halkçı hem piyasacı bir istikamette yürünmez. Buzun üstünde iki ayrı yöne gidilmez.
Bu bir netlik çağrısıdır. Toplumun büyük çoğunluğu kalıcı bir kriz içinde her gün biraz daha yoksullaşıyorsa, geleceksizliğe itiliyorsa sormamız gerek: Kiminle yürüyeceğiz? Kimin çıkarı için üreteceğiz? Kimin geleceği için fedakârlık yapacağız?
Leningrad’da insanlar buzun üstüne çıktığında arkalarında aç bir şehir vardı. Bizim arkamızda da yoksulluk, adaletsizlik ve derin eşitsizlikler var. Tarih bazen donmuş bir gölün üzerinde yazılır, bazen de bir ülkenin kader anlarında.
Hangi yoldan gideceğiz ve o yolu kimlerle kuracağız?
Bizim yaşam yolumuz, sermaye sınıfının bilanço hesaplarıyla aynı istikamette olamaz. Ya bu düzenin içinde eriyip gideceğiz ya da kendi yolumuzu, kendi çıkarlarımız doğrultusunda çizeceğiz.
Türkiye Komünist Partisi(TKP)’nin 16 Şubat’ta yayımladığı 15 maddelik Yolları Ayırma Zamanı bildirisi oldukça akıl açıcı, sadeleştirici, taraflaştırıcı bir davet anlamı taşıyor.
Kolları sıvamanın zamanı gelmedi mi?
/././
'Şamanlar ve Mitler' sergisi üzerine Mehmet Aksoy ile söyleşi -Fide Lale Durak-
Hem serginin düşünsel arka planı hem de Mehmet Aksoy’un sanata ve hayata yaklaşımına dair ip uçları bulabileceğiniz söyleşide; sanatta içerik ve biçimden, günümüzde heykel sanatının durumuna kadar pek çok başlıkta konuştuk.
Mehmet Aksoy, 2025, Selene ve Endymion, Rosso LagunaHeykel sanatının büyük ustası Mehmet Aksoy’un son kişisel sergisi “Şamanlar ve Mitler” 2026’nın ilk aylarında seyirciyle buluştu. Sergi, 28 Şubat’a kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında Evin Sanat Galerisinde ziyaret edilebilir. Hem serginin düşünsel arka planı hem de Mehmet Aksoy’un sanata ve hayata yaklaşımına dair ip uçları bulabileceğiniz söyleşide; sanatta içerik ve biçimden, günümüzde heykel sanatının durumuna kadar pek çok başlıkta konuştuk.
Keyifli okumalar…
***
Bu serginizin odağı şamanlık ve mitolojik öğeler üzerine kurulu. Bunlar çok kadim anlatılar. Sizce bu kadim anlatılar günümüzde nasıl bir biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor? Heykellerinizi bu tema etrafında üretmenizin arka planında, bugünün dünyasına dair hangi sorular var?
Günümüzde temel çelişki emek–sermaye olarak geçer. Ben bunun dışında bir baş çelişki daha olduğunu düşünüyorum; o da insan–doğa ilişkisi. İnsan-doğa ilişkisi bozuldu ve biz şu anda kendi doğamızı mahvetmekle meşgulüz. Gelişen teknoloji ve bilimle birlikte insan, doğanın üzerinde olduğunu düşünen bir kibirle yaklaşmaya başladı. Dağları deliyoruz, uçaklar havada, uzaya gitmeye çalışıyoruz derken doğanın dengesini bozuyoruz ve buna önem de vermiyoruz. Bunun bir ucunda monopol kapitalizmin en son evresindeki durum, yani daha fazla kâr etme hırsı, daha fazla üretim ve rekabet var. Rekabet hem işsizliği hem de çevre kirliliğini getiriyor. Ne kadar ucuza mâl edersek o kadar iyiye gidiyor olay. Bütün bunlar olurken doğa tamamen düşünülmez hâle geliyor.
Bu yüzden sosyalizmi de kursak, kapitalizmi de kursak fark etmiyor. Önce bu sorunu halletmemiz gerekiyor. Kendimizin de doğanın bir parçası olduğunu unuttuğumuzu düşünüyorum. Bu yüzden insanın doğaya karşı vahşi bir yaklaşımı var. İnanılmaz! Yürek acıtıcı aslında, insanların yaptığı. O bakımdan arkaik mitlere sarılarak bunları günümüze taşımaya çalışıyorum; örnek olsun diye. Şamanların dünya görüşleri, yaşam biçimleri ve inanışları bunlar o kadar önemli hale geliyor ki şu anki dünyamızda. Ne diyorlar mesela? Diyorlar ki her şeyin bir ruhu var. Bu bize çok yabancı bir kavram. Solucanın ruhu var, havanın, suyun ruhu var. Biz bu kavramlara çok yabancıyız. Ben bu ruh meselesini anlatmaya çalışıyorum. Her şeyin ruhu var ve eşitiz. Herkesin ve her şeyin yaşam hakkı var. Biz de onlardan biriyiz, yani çok abartılacak bir durumumuz yok. Buna dikkat çekmek istiyorum aslında.
Ruhu var derken; her şey kıymetlidir, yok etmemelisin, zarar vermemelisin, dengeyi bozmamalısın demek. Bozarsan hastalanırsın. Şamanlar öyle diyor mesela. Biri hastalanıp onlara geldiğinde, muayene ederken diyor ki: “sen bugün bir ağaç kestin galiba”. Diğeri de “evet” diyor sıkılarak. Hastalığın sebeplerini nelere bağlıyorlar. Ya da bir ev temeli kazılırken topraktaki solucanlar toplanıp başka yere götürülüyor, öyle temel kazılıyor. Bu bir saygı. Bu saygıyı göstermemiz lazım suya, toprağa, ağaçlara…
Aslında yaşamdaki eşitliği kurmak isteyen insanların ilk önce doğada bunu sağlaması gerektiğini söylüyorsunuz. Şaman imgesi de biraz bunu simgeliyor.
Bravo! Ve bu eşitlik olmazsa gerisi yalan bir eşitlik oluyor. Burada bir eşitlik sağlamayıp önüne gelen canlıyı öldürüyorlar. Elmaları korumak için inanılmaz zehirler atıyoruz, etrafında yaşayan birçok canlıyı öldürüyoruz, arıları kaçırıyoruz ve bunu fark etmiyoruz. Yani yaşam döngüsünü bozuyoruz. Bu konu çok önemli diye düşünüyorum. Bu yüzden son on beş senedir bu konuların içine daldım.
Evet, ben de sizi takip ettiğim için bu konular etrafında ürettiğinizi fark ettim. Sizin eserlerinizde doğa-insan ilişkisi çok önemli bir yer kaplıyor gerçekten. Buradan şöyle bir soru sormak istiyorum: kapitalizmin her şeyi markalaştırdığı ve sattığı bu düzen, mitleri ve şaman imgesini de folklorik bir öğeye çevirip anlamından kopararak pazarlıyor. Sizin işlerinizde ise anlamından uzaklaşmış biçimler yok. Egemen ideoloji aynı imgeleri pazarlarken siz kendi işlerinizde bu tehlikeyi nasıl bertaraf ediyorsunuz?
Her şey içerik–biçim ilişkisiyle ilgili. Ben içeriğe sahip çıkıp içeriğin, bu özün form dilinde nasıl verileceğini problem ediyorum. Benim problemim içerik–biçim ilişkisi. Yani o içeriğe uygun, onu zenginleştirebilecek, insanlara anlatabilecek bir form dili bulmak. İçerikten sapmadan bu dili bulmaya çalıştığım için de buluyorum.
Karakterin, kişiliğin her şeyin bu ilişkiden geldiğini düşünüyorum. Çünkü benim bir dünyaya bakışım var ve dünyaya bakışıma göre form veriyorum. Bir yorum da yapıyorum tabii ki. Yorumsuz heykel, sanat olmaz; olursa kişiliksiz olur. Diyebiliyorsan “bana göre böyle” diyeceksin. Ve sen gibi olacaksın, bir başkası gibi değil. Sanatta “tek gibi ben gibidir”. Bunu şiar edinmişim kendime. Onun için sağa sola bakmam, bu içeriği nasıl en güzel, en sanatsal biçimde form haline getirebilirim diye bakarım. Endişem bu olduğu için de doğru dürüst şeyler çıkabiliyor.
Ama öteki tarafta, bir kapitalist dünya, emperyalist kültür diye bir şey var, bütün sanat dünyasını duman ediyor. Sanata, resme, heykele saygı kalmadı. Doğa bir yana, sanata da saygı yok. Sanatın içeriği boşaltıldı, insansızlaştırıldı. İnsan kovuldu sanattan. Artık insan temalı eserler yaparsan hemen dışlanıyorsun, sergiye alınmıyorsun. Bir laf söylemeyeceksin, slogan atmayacaksın, yorumun olmayacak, karşı duruşun olmayacak. Emperyalist kültürün sanat anlayışı budur: Espri yapabilirsin, güldürebilirsin, komik şeyler yapabilirsin, şaşırtmaca yapabilirsin; o zaman sanat oluyor. Şaşırt ama nasıl şaşırtırsan şaşırt. İnanılmaz bir şey yap, mesela iğrenç bir heykeli helikopterle sergi alanına getir, o zaman olay bitiyor.
Mehmet Aksoy, 2026, Prometheus (İlk İsa), Mermer, PLASöylediklerinizden, yani içerik- biçim ve ikisi arasındaki ilişkiden yola çıkarak sormak istiyorum. Sizin biçim arayışınıza özellikle teknoloji ilerledikçe farklı şeyler de girmeye başladı. Üç boyutlu modelleme ve baskı teknikleri var, bununla birlikte daha geleneksel malzemeler olarak metal, taş var. Bunları bir arada kullanıyorsunuz. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte bu yeni teknikler heykel pratiğinizi nasıl dönüştürdü? Teknoloji ve sanatınız arasındaki ilişkiyi biraz açıklar mısınız?
Teknoloji sanatçının uzayan kolu olmalı. Ama bu kol öyle bir kol ki beynin aynı beyin olmalı. Düşüncelerin, yorumun, dünyaya bakışın teknoloji ile birlikte değişmemeli, yani teknoloji seni hükmü altına almamalı. En önemli şey bu. Bundan korkulabilir ama sen teknolojiye hâkim olursan, onu kendin için kullanırsan sorun yok. Mesela ben taşı çekiç ve murçla çalışırken tonlarca kütleyi yontmuyorum ama çekiç ve murcu da bırakmıyorum. Ama bir taşı tel kesmeyle iki saniyede kesebileceksem neden yapmayayım? Zaten çizmişim, tasarlamışım.
Bu bakımdan hep Michelangelo gelir aklıma. Düşünürüm ki bu adamın elinde tel kesmeler, spiraller, taşlama aletleri olsaydı neler yapardı neler… Ne kadar fazla heykel yapardı. Yazık diye üzülürüm. Adam çekiç, murçla girer, sonuna kadar. Sonuna kadar ne demek biliyor musunuz? Yani bu işi anlayanlar bilir. Bir kütle gördün karşıda diyelim, dört köşe taş yani. Bu mesela diyelim ki 10 ton. Sen bunu düşüreceksin 3 tona. Bak sen, şimdi 3 tona düşüyor taş. Hele Michelangelo’nun Davud’unu düşünürseniz… Yani 150-200 tonluk taş geliyor, gelmesi 3 sene sürüyor zaten. Hatta birinde başarısız oluyor, tekrar getiriyorlar. Yani o kadar büyük zaman harcanıyor ki, o sırada sen değişiyorsun; görüşlerin değişebiliyor, her şey oluyor zaman içinde. Kısacası, teknoloji bizim uzayan kolumuz, kulağımız, gözümüz olmalı. Olursa bizim olmalı ama karakterimizi bozmamalı, sanatçı kişiliğimizi bozmamalı. Kolayına kaçıp o içerik-biçim ilişkisini gözetmeden yalnız teknolojinin olanaklarından faydalanarak birtakım saçmalıklar yapmamalı. Kendin olmak önemli bir şey.
Kendin olmakla ilgili olarak sormak istiyorum. Az önce insanı sanattan kovdular dediniz. Sizin eserlerinizin odağı da insan ve bu eserlerinizin kamusal alanda olanları iktidar tarafından saldırıya da uğradı. Ancak siz her şeye rağmen kendiniz olmakta ısrar ettiniz. Sizin uğradığınız saldırının çok azına maruz kalanlar ülkeyi terk etti ama siz ülkede kalmakta da ısrar ettiniz. Bu ülke ile kurduğunuz bağ nedir? Ülkede kalmak neden önemli? AKP sanatçıların işini kolaylaştırmıyor sonuçta.
Tam tersine, zorlaştırıyor. Ülkede kalmak neden önemli biliyor musunuz? Ülke gerçekten bizim ve gelen hükümetler, partiler, iktidarlar hepsi geçici. Bu memleket bizim! Sonuçta biz ne için çalışıyoruz? İyiden, güzelden, yana çalışıyoruz. Halktan yana ve gerçekler görünsün diye çalışıyoruz. Heykel yapmanın, sanatçı olmanın bir ölçeği de bu. Gerçeklerin üstüne örtülmüş o örtüleri tek tek kaldırıp çıplak gerçeği göstermek. Bunu yaparken de her türlü şeyi kullanabilirsin. Metafor kullanabilirsin, kompozisyonların ona göre olur. Bütün sanatsal öğeleri kullanabilirsin, kullanman gerekir.
Mesela, bir grafik sanatı ya da karikatürle karıştıramazsın heykeli. Grafik sanatında her şey ilk bakışta anlaşılsın istenir ama heykel öyle değildir. İlk bakışta bir şey anlayacaksın ama derinleşecek o konu. Sen o konunun derinlerine götürebiliyor musun seyirciyi? İşte o zaman başlıyor iş. Düşündürebiliyor musun? Düşündürebilirsen önemli bir şey yapmış oluyorsun. Senin düşünceni kendine göre algılıyor ve ona göre yorumluyor, idrak ediyor. Bu ne demek? Sanat aslında çok anlamlıdır demek. Senin verdiğin anlam zenginleşerek gider, yorumlanır. Her insan kendi bilgisine, kültürüne, bakış açısına göre sanatı yorumlayacağına göre çok anlamlılık başlıyor. Bu çok anlamlılığı yakalayabilmek için de sanat eserinde gizem olması gerekir, bu yüzden bire birlik iyi bir şey değildir.
Bugün mesela hiperrealist anlayışla heykel çok yapıyorlar. Orada amaç ne? Kandırmaca, yani “mış gibi”, adam orada oturuyormuş gibi. Gidip elini süreceksin hatta, bir bakacaksın heykel, adam değil. Bu şimdi şaşırtmaca. Bu emperyalist kültürün sanat anlayışı. Orada hiçbir şey söylemiyor insana. Önemli olan insan gibi durması. Ona göre renklendirilmiş, giydirilmiş, kirpiğine, kaşına kadar yapılmış. Orada sanatçının önem verdiği şey bire birlik, aynısını yapabilmek. Bu sanatsal bir endişe değil. Natüralizmde bile bunlar yoktur aslında. Sanatçı yine de kompozisyonda, renkte kendinden bir şey katar. Bunda öyle bir şey yok, tam nasıl görünüyorsa öyle.
Maalesef bütün sanat okullarımızda ve bienallerde gördüğümüz şeyler hep bunlar. Bunlar, sanattan insanın kovulmasının örneği. Heykele karşılar. Artık heykel yapmak gereksiz, pentür önemli değil, hatta yetenek de gereksiz, düşünmek yeterli diyorlar. Ama zaten herkes düşünüyor, her düşünen sanatçı olsaydı enteresan olurdu.
Yıllar önce sizinle yapılan bir söyleşide heykelle kurduğunuz ilişkiyi neredeyse varoluşsal bir tutku, sanat üretimini de bir hesaplaşma alanı olarak tanımlamıştınız. Söyledikleriniz şunu düşündürttü, bugün belki de o hesaplaşmadan kaçıyor sanatçılar. Tutkuyla var olmaya çalışmak ve hesaplaşmak yerine “mış gibi” yapıyorlar, sizce de öyle mi?
Tabii. Hesaplaşmadan kaçıyorlar bir de işin kolayına kaçıyorlar. Desen çizmeyi bilmeden resim, heykel yapmaya kalkıyorlar. Çünkü ona önerilen yöntem bu. Teorisyenler acayip bastırıyorlar; dergiler, kitaplar, sergiler… İnanılmaz paralar harcanıyor; beyin yıkamak için. Okullar, okullardaki hocalar, popüler yapılan tipler… Bunların sanatçılıkla ilgisi yok. Belli bir şaşırtmaca biliyor, espri yapabiliyor, tamam sanatçı deniyor. Ama heykel! Ciddi heykeli bilmiyor. Ben kendime diyorum ki: Ben herhalde son “heykel bükücüyüm”.
Yaptığım işleri, bir de örnek olmak için yapıyorum. Heykel sergisi yapıyorum, gidin görün diye, heykel sergisi böyle olur. Çünkü gençlerin kafası o kadar karıştı ki, heykelden o kadar uzaklaştılar ki… Estetikten, plastisiteden haberleri yok artık, bilmiyorlar. İki form ne zaman yan yana geldiğinde heykel olur haberleri yok. Kütle mekânın içerisinde nasıl etkili olur haberleri yok. Zaten malzemeden haberleri yok. Okulda bunlar öğretilmiyor artık.
Mesela, strafordan Zeus yapıyor, Apollon veya Davud heykeli yapıyor. Ama mesela bir gözlük takıyor ona ya da kulaklık. Al sana modern heykel. Vay be! Bu kadar ucuz muydu? Bir de geçmişi, geleceğe bağlama numaraları yapıyorlar. Bu kadar küçük değil. Bu kadar basit değil. Komik duruma düşüyorlar farkında değiller. Baktığında gülüyorsun.
Dediğiniz gibi okullarda da gençler belli bir yöne kanalize ediliyor ve üzerine günümüzün sanatının nasıl olması gerektiği ile ilgili çeşitli araçlarla baskı kuruluyor. Böyle bir ortamda genç sanatçılar ne yapmalı? Hem sanatsal serüvenleri hem de bu ülkede sanat yapma açısından ne önerirsiniz?
Öncelikle kendilerini tanıma macerasına girecekler. Heykele bulaşmış yetenekli çocukların şunu bilmesi gerekir: Sanatta büyük atlamalar olmaz, dönemler olur. Bu dönemler de gelişen dünyayla ilgilidir. Mesela, feodaliteden kapitalizme geçiliyorsa, ille de bunun sanatsal bir karşılığı olur. Sanatçılar bir yerindedir bu işin. Ve bu her dönem böyledir. Köleci toplumdan bu yana dünya sanat tarihini takip et, böyle gelişmiş. Yani kapitalizm de emperyalizm de etkilemiş ama her zaman hâkim sınıfın bir sanat anlayışı var ve o anlayışa göre sanat yapılmasını yönlendirmeye çalışıyorlar. Onun için yorum yok, slogan yok, insan yok, insani anlatımlar yok. Bir şeye değineceksin ama içi boş olacak. Dibine kadar gitmeyeceksin. İlle de içerik kayması olmasını istiyorlar
Bu yüzden eskilerden bugüne kadar gelmeli genç sanatçılar. Eskiler inkâr edilmemeli. Bir Mısır’ı inkâr edemezsin. Bir Asur’u ya da Hitit’i… Bir Hint, Afrika, Çin, Güney Amerika sanatını inkâr etmeyeceksin, bunlara hâkim olacaksın. Bu form dünyasında kendine bir çıkış bulacaksın, heykeltıraş olmak istiyorsan. Bunları takip edeceksin ve günümüze getireceksin. Günümüzde acayip bir teknoloji var, acayip bir yaşam tarzı oluştu. Trafikler, arabalar, uçaklar, cep telefonları… Her şey yakınlaştı ama bir taraftan da o insani özden uzaklaştı. Bunların farkına varmalı sanatçı ve dile getirmeli. Günümüzün form dilini bulmalı.
Mesela ben Michealengelo’yu çok severim, her darbesini severim ama onun gibi heykel yapmıyorum. Onun gibi bir yerde heykel yapıyorum: içerik biçim konusunda onunla aynıyız. O da içeriği kendine göre yorumluyor. 1500’lü yılları düşün, o yıllarda İsa’yı ve bütün o mukaddes tipleri, orada burada gördüğün normal tiplere çevirebiliyor. Çok önemli bir şey mesela bu, bunu yaptı adam. Hatta kendini havari kılığına soktu neredeyse. Yani tanıdık yüzler olmaya başladı her şey. Bu çok önemliydi Michealengelo’da.
Bugün de biz insanlara sanatı, konuları çok soyutlayıp, hiç ip ucu vermeden sunamayız. İnsanların kültür seviyesini biliyoruz. Bugün Türkiye’de heykel kültürü kaç kişide var? Çok az, %1 bile değil. Çünkü heykelle karşılaştığı yok, yaşanmışlığı yok, çocukluğunda heykel yok. Bir parka gidip doğru düzgün heykel görmemiş. Atatürk heykelleriyle büyümüş, ona da heykel diyemiyoruz. Maalesef heykel niteliği sıfırlanmış, iktidar objesi gibi duran şeyler. Anlamsız. Atatürk kimdir, nedir? Bu niye Atatürk dediğin zaman bir cevap bulamazsın. Hem Atatürk’ün imajı bozuluyor hem heykelin. Bu heykeller sanatsal bir ifade kazanmalıydı. Bir parka, meydana bir şey koyuyorsan, orada onlarca, yüzlerce sene duracak ve milyonlarca insan seyredecek bunu, o kültür oradan gelecek. Anlamsız, eli cebinde, oraya buraya bakan bir adamı heykel diye koyuyorsan, heykelin imajını bozuyorsun. Bir kere baştan kaybettik. Sanatsal bir anlam taşıyan heykeller koymamız lazım ki heykele biraz sempati olsun, biraz kültür olsun. Böyle bir şey yok Türkiye’de.
Biz böyle deli oluyoruz, çabalıyoruz. Tam bir şey yapıyoruz yıkılıyor ya da açılmıyor. Büyük mücadele veriyoruz gerçekten. Bu her yerde oluyor. Almanya’da da oluyor Türkiye’de de oluyor. Hâkim kültür, anlayış, ona karşı çıkarsan seni durdurur. Almanya’da ne yaptım mesela? “Meçhul Asker Kaçağı” anıtını yaptım. Bir kere kelime zaten kötü oluyor. O mukaddesatı alıyorsun, meçhul asker hikayesini, oradan askerden kaçan birine veriyorsun. Ama kimden, neden, hangi savaştan kaçtığıyla ilintili diye düşünüyorum. Almanya’da o asker kaçağını yaptık, Hitler ordusundan kaçan askerler anısına. Ve bunu, o günkü hükümet istemedi. Niye? Çünkü bu Alman ordusuna hakarettir dedi. Büyük bir tartışma başladı. Bir 10-15 yıl sürdü tartışma, Almanya’da. Çok iyi oldu. Bir heykel nelere kadir oldu. En sonunda, halen günümüzde bile yasaklı birtakım görevler verilmeyen asker kaçakları o görevleri, o hakları geri aldılar. O heykel sebep oldu.
Mehmet Aksoy, 1989, Meçhul Asker Kaçağı, mermerSiz benzer şekilde çok tartışmalar başlattınız. Türkiye’de de İnsanlık Anıtı çok tartışılmıştı, sonunda yıktılar heykeli ne yazık ki.
Evet, tabii. O da 7-8 sene tartışıldı. Ve ilk kez bana heykel anlatma fırsatı verdiler televizyonlarda. Ben durmadan heykel anlatıyordum, çok iyi oldu. Onun için popüler olduk. Popülerliğin tabi sanatıma bir faydası yok. İşleri hem kolaylaştırabiliyor hem zorlaştırabiliyor. Hiçbir AKP Belediyesi bana iş vermez. Hatta CHP’li Belediyeler bile Mehmet Aksoy deyince korkuyorlar. Faydası da şöyle oluyor. Mesela bir restorana gidiyorsun garson seni tanıyor, insanlar geliyor “Abi sen çok seviyoruz” diyorlar.
Mehmet Aksoy, 2005, İnsanlık AnıtıSizin Küba’da da heykeliniz var sanırım.
Var, var. Nâzım Hikmet heykeli var. Aslında Küba’ya başka bir heykel de yapmak istiyordum. José Marti’nin heykelini yapmak istiyorum. Onu da başladım aslında, bitirdim de sayılır fakat bir inisiyatifle vermek lazım. José Marti’yi çok severim. Çok inanmış bir sanatçı ve sanatını o kadar güzel kullanıyor ki, şiirini. Küba’nın devrimi için… Çok güzel bir şiir dili var. Nâzım’la ikisini yan yana tutabiliyorum.
Son sözleriniz ne olurdu?
Genç sanatçıların önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden onlara seslenmek istiyorum. Sanata dönsünler, emperyalizmin kültürüne kapılmasınlar. Hâkim güçler sanattan her zaman korkar, bu yüzden engellemeye çalışıyorlar ve kendi düşüncelerinin sanatını yaptırmaya çalışıyorlar. Ama sanatçılar uyar oğlanı değildir, her zaman demokratik sanat anlayışında sanatını yapmaya devam eder. Ben kendimi öyle görüyorum. Gençlerin de hâkim görüş karşısında sanatla uğraşmalarını diliyorum.
Mehmet Aksoy, 2004, Tüylü Şaman, Kalker, mermer, metal, tüy
Mehmet Aksoy, 2026, Buluttan Heykel Yapan Çocuk, 3B PLA Baskı
Mehmet Aksoy, 2025, İnsan-ı Kamil (Hacı Bektaş’ı Düşünürken), 3B PLA Baskı
Mehmet Aksoy, 2026, Ruh Girmesi, 3B PLA Baskı
Mehmet Aksoy, 2026, Ülgen Erlik Arasında, 3B PLA baskıMehmet Aksoy’un “Şamanlar ve Mitler” sergisi, 28 Şubat’a kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında Evin Sanat Galerisinde ziyaret edilebilir.
/././
'Tesadüfün' böylesi: TTK madenleri kapandı, 20 yıl bekleyen Hattat Holding üretime başladı.
Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait madenlerin kapatılmasının hemen ardından, Hattat Enerji 20 yıldır tek gram kömür çıkarmadığı Amasra-B sahasında günde 4 bin 500 ton üretim yapmaya başladı. Şirket "tamamen tesadüf" dedi.
Zonguldak’ta kamu eliyle yürütülen madencilik faaliyetlerinin durdurulmasıyla eş zamanlı olarak, özel sektörde dikkat çekici bir hareketlilik yaşanıyor.
Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait maden ocaklarının kapatılması ve üretimin durmasının hemen ardından, Hattat Holding bünyesindeki Hattat Enerji devreye girdi. Şirket, TTK’den 20 yıl önce devraldığı ancak bugüne kadar hiçbir üretim gerçekleştirmediği Amasra B kömür sahasında aniden faaliyete geçti.
Sözcü'nün haberine göre, yaklaşık 650 işçiyle "tam mekanize" yöntemle sürdürülen çalışmalarda, günlük üretim 4 bin 500 tona ulaştı. Bu üretim miktarı, kapatılan TTK madenlerinin toplam üretim kapasitesinin yaklaşık iki katına tekabül ediyor.
20 yıllık sessizlik ve gerçekleşmeyen vaatler...
Amasra-B kömür sahasının geçmişi 2005 yılına dayanıyor. Söz konusu tarihte TTK’den işletme hakkını alan Hattat Enerji, 20 yıl içinde toplam 56 milyon ton kömür üretme taahhüdünde bulunmuştu. O dönem iktidar tarafından yapılan açıklamalarda, projenin ilk 5 yılında 5 bin kişiye istihdam sağlanacağı ve yıllık 5 milyon ton üretim yapılacağı sözü verilmişti.
Ancak aradan geçen 20 yıla rağmen sahada üretim aşamasına geçilemedi. Sayıştay raporlarına da yansıyan bu durum, taahhütlerin yerine getirilmediğini ve kamu zararı oluştuğunu ortaya koymuştu. TBMM gündemine de taşınan konuda, sahanın yeniden TTK’ya devredilmesi talep edilse de bu yönde bir adım atılmamıştı.
Hattat Enerji’nin üretime başlamasıyla birlikte pazar payında da hızlı bir değişim gözleniyor. Şirketin çıkardığı kömür, daha önce TTK’nin müşterisi olan bölgedeki termik santrallere satılmaya başlandı. Ayrıca şirketin kısa süre içinde paketli kömür satışına başlayacağı da öğrenildi.
Şirkete göre tamamen tesadüf
Kamu madenlerinin çekilmesiyle oluşan boşluğun, 20 yıldır üretim yapmayan bir şirket tarafından hızla doldurulması tartışmaları da beraberinde getirdi.
Hattat Enerji yönetimiyse üretimdeki ani artışın "tesadüf" olduğunu savunarak şöyle konuştu: "TTK ocaklarının kapatılması tamamen tesadüf oldu. Üretim yeni ancak teknik çalışmalarımız uzun süredir var. Tam mekanize üretim yaptığımız için üretim yüksek, daha da yükselecek. Şirketimizin TTK’nın kapatılan madenleriyle ilgileneceğini sanmıyoruz. Çünkü o madenlerde tam mekanize üretime imkan yok."
İlk kıyak değil
1996 yılında kurulan şirketin patronu Mehmet Hattat.
İlk kez 2014 yılında bir dizi gazeteye verdiği başsağlığı ilanıyla dikkat çeken şirket, ilanda, Soma'ya gösterilen ilgi için sırasıyla dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Enerji Bakanı Taner Yıldız, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Meclis Başkanı Cemil Çiçek'e methiyeler eşliğinde teşekkür etmişti.
Hattat Holding'le iktidar arasındaki samimiyet, Meclis'ten gizlenen 2012 Sayıştay raporunda görülmüştü. Hürriyet'in haberine göre, TTK Hattat Holding'e Amasra için üç kez "kıyak" geçmişti..
***
soL










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder