Şanlıurfa'da liseye saldırı: 7 yaralı -(BİRGÜN)-
Şanlıurfa'da okula giren saldırgan rastgele ateş açtı. 7 kişi yaralandı. Yaralıların durumuna ilişkin henüz net bir bilgiye ulaşılamadı. Saldırganın bazı öğrencileri rehin aldığı öne sürüldü.Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir lise lise önünde silah sesleri duyuldu.
Liseye giren bir saldırganın rastgele ateş açtığı ve 7 kişinin yaralandığı öğrenildi.
Olay, Siverek ilçesine bağlı Hasan Çelebi Mahallesi’nde bulunan bir Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi'nde meydana geldi. Edinilen bilgilere göre, henüz kimliği belirlenemeyen kişi ya da kişiler tarafından okula silahlı saldırı düzenlendi.
Saldırıda en az 7 yaralı olduğu öğrenilirken, ihbar üzerine olay yerine çok sayıda polis ve sağlık ekibi sevk edildi.
Olayla ilgili kolluk kuvvetlerinin incelemesi sürerken, yaralıların durumuna ilişkin net bir bilgiye henüz ulaşılamadı.
"ÖĞRENCİLERİ REHİN ALDI" İDDİASI
Okul içerisinde bulunan saldırganın bazı öğrencileri rehin aldığı ileri sürüldü.
Güvenlik güçlerince okulda bulunan öğrencilerin büyük bölümünün tahliye edildiği öğrenildi. https://x.com/BirGun_Gazetesi/status/2043957993834783008
***
Lağım patladı: Çeteleşme çarpıcı boyutta -Mustafa Bildircin-
Etkin ve şeffaf mücadelede gösterilen zafiyet nedeniyle Türkiye’de artan çeteleşme ve suç örgütlerine yönelik çarpıcı veri açığa çıktı. Savcılıklarda, “Suç örgütü kurma ve üye olma” kapsamında hazırlanan ve mahkemelerce kabul edilen iddianamelerdeki toplam sanık sayısının 2025’in sonunda 61 bin 157’ye ulaştığı belirlendi. https://www.birgun.net/haber/lagim-patladi-cetelesme-carpici-boyutta-705640
***
Aynı ihtiyaca üç harcama: Satın al, kiraya çık, inşa et -Mustafa Bildircin-
TKGM’nin 2022’de 524 milyon TL harcayarak satın aldığı binayı Gençlik Bakanlığı’nın kullanımına tahsis ederek kiraya çıktığı öne sürüldü. Mülkiyetindeki binayı kullanmayan kurumun, her ay milyonlarca liralık kira ödediği, yeni hizmet binası yapımı için de harekete geçtiği savunuldu. https://www.birgun.net/haber/ayni-ihtiyaca-uc-harcama-satin-al-kiraya-cik-insa-et-705641
***
Azmimiz yollardan büyük -Ebru Çelik-
Eskişehir’den Ankara’ya gasp edilen hakları için yürüyüş başlatan Doruk Maden işçileri direniş ateşini yaktı. İşçilerden Koçak, inandıklarını ve kazanacaklarını belirterek “Daha yolumuz da var mücadele azmimiz de” dedi. https://www.birgun.net/haber/azmimiz-yollardan-buyuk-705638
***
OSGB’lerde sahte rapora takipsizlik -Meral DANYILDIZ
Tuzla’da ağır sanayi işçilerinin sağlık raporlarının, ruhsatsı olmayan OSGB’lerde düzenlendiği iddiaları yargıya taşındı. Belgelerin sahte kaşelerle hazırlandığı iddia edilirken dosyada takipsizlik kararı verildi. https://www.birgun.net/haber/osgblerde-sahte-rapora-takipsizlik-705634
***
Koşuyolu'nun kalbi satılamaz -Sibel Bahçetepe-
Kadıköy Koşuyolu’nda halkın “kalbi” saydığı eski hastane arazisi, 55 taşınmazla birlikte özelleştirme listesine alınması tepkileri büyüttü. Alanın ranta açılmasından endişe eden mahalleli ve hukukçular, kamusal hafızanın satışına karşı yargı yolu hazırlığında. https://www.birgun.net/haber/kosuyolu-nun-kalbi-satilamaz-705631
***
Kendini yenilmez sanıyordu -Umut Can FIRTINA-
Macaristan’da Başbakan Viktor Orban’ın 16 yıllık iktidarı sona erdi. Magyar’ın zaferi, Trump’ın başını çektiği küresel otoriter popülizme büyük darbe olurken aynı zamanda hiçbir tek adamın kalıcı olmadığını gösterdi.
Macaristan’da pazar günü yapılan ülke tarihinin en kritik seçiminde Saygı ve Özgürlük Partisi’nin (Tisza) 45 yaşındaki lideri Peter Magyar, Orban’ın 16 yıllık iktidarını sona erdirdi. Ulusal Seçim Komisyonu, sandığa yüzde 77,8 ile rekor katılım sağlandığını aktardı. Tisza, 199 sandalyeli parlamentoda 138, Orban’ın Fidesz partisi ise 54 vekil kazandı. Tisza, anayasal değişiklik yapmak için gerekli çoğunluk olan 133 sandalye barajını aşmış oldu. Aşırı sağcı Mi Hazank ise 7 milletvekili çıkardı. Sonuçları “acı verici” olarak niteleyen Orban, yenilgiyi kabul ederek rakibini tebrik etti.
YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Magyar, seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından başkent Budapeşte’de Tuna Nehri kıyısında on binlerce destekçisine hitap ederek ülkeye “yeni bir başlangıç” sözü verdi. “Birlikte Macaristan’ı kurtardık” diyen Magyar, Orban hükümetinin "Harap edilmiş bir ekonomi" ile "ihmal edilmiş sağlık ve eğitim sistemi" bıraktığını belirtti. Parlamento’da çoğunluğa sahip olmalarının geçiş sürecini daha barışçıl ve sorunsuz kılacağını kaydeden Magyar, Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok, Başsavcı Gabor Balint Nagy ile Anayasa Mahkemesi ve medya denetim kurumu yöneticileri gibi Orban’a yakın üst düzey isimleri istifaya çağırdı.
OTORİTER REJİM İNŞASI
2010’dan bu yana ülkeyi kesintisiz şekilde yöneten Orban, anayasa değişiklikleri ve üst düzey atamalarla iktidarını güçlendirirken birçok devlet kuruluşunu kendi kadrolarıyla doldurmuştu. Yargı ve ülkedeki ana akım medyanın yüzde 80’i, Orban iktidarının kontrolü altındaydı. ABD Başkanı Donald Trump’ın başını çektiği uluslararası popülist sağ dalganın önde gelen isimlerinden olan Orban, Avrupa Parlamentosu’nda sağ ve aşırı sağ partilerden oluşan “Avrupa’nın Vatanseverleri” grubunun da lideri konumunda.
AVRUPA’YA DÖNÜŞ
Orban’ın 16 yılda inşa ettiği antidemokratik rejim, yolsuzluk ağları ve Rusya yanlısı tutumu, Brüksel ile Macaristan’ı pek çok konuda karşı karşıya getirirken ülkedeki ekonomik sorunları derinleştirdi. Macaristan’da farklı ideolojik çizgilerden gelen muhalefet, Türkiye’deki “Altılı Masa” sürecine benzer şekilde bir ittifak kurarak ve ortak aday çıkararak 2022 seçimlerine girmiş, ancak Orban bu seçimden üst üste dördüncü zaferini elde etmişti.
GEÇMİŞİN DERSİNİ ÇALIŞTI
Fidesz’in eski kurmaylarından olan ve sistemin içinden gelen birisi olan Magyar, stratejisini yolsuzlukla mücadele üzerine kurdu. Avrupa ile ilişkileri düzeltme sözü veren Magyar, otoriter rejimi yıkma, ekonomik refah gibi toplumun ortak sorunlarını kampanyasının merkezine alarak toplumun geniş desteğini aldı.
∗∗∗
TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASI
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Bir ülke Avrupa yolunu geri kazanıyor. Birlik daha da güçleniyor” ifadelerini kullandı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, sosyal medya paylaşımında “Güçlü, güvenli ve her şeyden önce birleşik bir Avrupa için işbirliğini dört gözle bekliyorum” dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Fransa, demokratik katılımın, Macar halkının AB değerlerine bağlılığının ve Macaristan'ın Avrupa'daki yerinin zaferini kutluyor. Birlikte, kıtamızın güvenliği, rekabet gücümüz ve demokrasimiz için daha egemen bir Avrupa'yı ilerletelim” diye yazdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise Magyar’ın zaferinin “Avrupa demokrasisi için de tarihi bir an” olduğunu söylerken “Kıtanın güvenliği ve refahı için birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum” dedi.
∗∗∗
TİZSA’NIN ZAFERİ: DEĞİŞİM İRADESİ HALKIN ELİNDE
Sezin ÖNEY - Siyaset Bilimci
Macaristan’da Péter Magyar liderliğindeki Tizsa’nın seçim kampanyası, tamamen rejime karşı proaktif bir muhalefet yürütmek üzerine kurgulandı. Magyar; "Paranız nasıl çalınıyor? Yolsuzluk sizi nasıl yoksullaştırıyor? Kimin ne tür bir çıkar ağı var?" sorularını gündemin merkezine taşıdı. Bu strateji, toplumdaki tüm memnuniyetsizliği tek bir odakta toplamayı başardı.
MİNDERİ İKTİDARIN ALTINDAN ÇEKMEK
Magyar; Ukrayna Savaşı, dış politika meseleleri ya da Orban’ın kendine alan olarak seçtiği o "güçlü lider" imajı gibi konulara hiç girmedi; Orban’ı o alanda yalnız bıraktı. "Kaygı ve korku" siyaseti yerine, "Bakın bu sistem sizi bu hale getiriyor" diyerek doğrudan halkın cebini ve mutfağını ilgilendiren iç sorunları konuştu. Yargı veya medya gibi Orban’ın kontrolündeki alanlarda kalarak sadece cevap veren "reaktif" bir tutum yerine, halkla doğrudan bağ kuran "proaktif" bir yaklaşım sergiledi. Böylece Orban’ın güreşeceği minderi onun altından çekip aldı. İktidarın "Ulusal Dayanışma Ağı" gibi sistemlerinin aslında sadece kendi çevrelerine hizmet eden çıkar ağları olduğunu teşhir ederek, halkın diline "sadece kendilerine hayır yapan vakıflar" algısını yerleştirdi.
İktidarın karalama kampanyalarına rağmen sürekli hareket halinde kalarak saldırıların üzerine yapışmasına izin vermedi. Fidesz’in yöntemi budur; hapse atmasa bile seni öyle bir karalama kampanyasına maruz bırakır ki toplumsal olarak ölü hale gelirsin.
TÜRKİYE İÇİN DERSLER
Macaristan’da Tizsa’nın başarısını Türkiye’deki “Altılı Masa” süreciyle kıyasladığımızda çarpıcı farklar ortaya çıkıyor. Eski bir rejim figürü olan Magyar, 2024’teki çocuk istismarı skandalıyla birlikte tabiri caizse gemileri yakarak çok sert bir kopuş sergiledi. Türkiye’de iktidardan ayrılan isimlerin bir türlü aşamadığı "Ben neden ayrıldım, geri dönecek miyim?" güvensizliğini, net bir özeleştiri ve sert bir kırılmayla aştı. Seçmende, özellikle parti değiştirenlere karşı duyulan o içgüdüsel şüpheyi ancak bu şekilde bertaraf edebildi.
Stratejik olarak ise Tizsa sahaya bir "panzer" gibi girdi. Diğer partilere prim vermedi; "Senin yüzde birin, öbürünün yüzde ikisi var, gel ittifak yapalım" pazarlıklarına girmedi. Aksine, "Bize katılmayan sistemin parçasıdır" diyerek kestirip attı ve diğer partileri toplumsal baskıyla kendisine destek vermeye mecbur bıraktı. Altılı Masa dönemindeki "herkesle nazik olma" çabası, odağın dağılmasına ve büyük toplumsal muhalefetin kaybedilmesine sebep olmuştu. Tizsa, küçük oranların peşinde koşmak yerine büyük kitleye odaklanmanın karşılığını aldı.
KİMSE DOKUNULMAZ DEĞİL
Magyar’ın bir diğer başarısı ise "gidilmedik yer bırakmamak" oldu. İnsanların lideri yüz yüze görmesi, o "güçlü adam" imajının sadece medyada yaratılan soyut bir yanılsama olduğunu kanıtladı. Çünkü o "güçlü adam" aslında o insanların hayatında sadece yarattığı sorunlar olarak var.
Muhalefet halkın hayatında gerçek bir yer tutunca aradaki ilişki derinleşti. Tizsa’nın başarısı, otoriter rejimlerin yenilmez olmadığını ve kimsenin dokunulmaz olmadığını hatırlatması açısından bir dönüm noktasıdır. Macaristan’ın üzerindeki "böyle gelmiş böyle gider" ölü toprağını kaldırarak "yapabiliyoruz" duygusunu aşıladı. Magyar bir kahraman değil; sadece değişim iradesini hatırlatan bir aracı.
POPÜLİZMİN 11 EYLÜL’Ü
Macaristan, zamanla Rusya ve Azerbaycan gibi ülkelerin de dâhil olduğu, adeta "Yolsuzluğun Birleşmiş Milletleri" haline gelmiş bir kara para ağının merkezi olmuştu. Orban, bu yapıyı Brüksel’de her şeyi bloke etmek için kullanıyordu. Tizsa’nın bu çıkışı, sadece Macaristan için değil, Avrupa Birliği için de büyük bir nefes alma alanı açtı. Bu başarı, aşırı sağ popülizm için "11 Eylül" niteliğinde sarsıcı bir darbedir. Tizsa’nın bu başarıyı neye dönüştüreceğini zaman gösterecek olsa da, yaratılan bu ilham ve "biz güçlüyüz" hissi, değişim sürecinin başladığı andır.
/././
Kurşun maruziyeti bir nesli tehdit ediyor -Özgür Gürbüz-
Türkiye’de yüz binlerce çocuğun kanında referans değerlerinin üstünde yüksek kurşun seviyelerinin olduğu tahmin ediliyor. Gıda Mühendisi Dr. Bülent Şık, toksik kirliliğin “bir nesli kaybetme riski” yarattığı uyarısında bulundu.
Toksik kimyasallar konusunda farkındalığın düşük olması ve yetersiz düzenlemeler, kurşun gibi gelişim bozucu toksik kimyasalların yol açtığı riski büyütüyor. Türkiye’de gıda kaplarından boyaya, kozmetik ürünlerden oyuncaklara kadar birçok alanda, kabul edilen referans düzeyin üstünde kurşun var. Çocukları yetişkinlerden daha fazla etkileyen kurşun maruziyeti, gelişim bozukluğundan eğitim başarısızlığına kadar birçok ciddi soruna yol açıyor.
Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (BAYETAV) tarafından hazırlanan “Kurşuna Karşı Bir Öğün” adlı raporun tanıtımında konuşan vakfın Genel Sekreteri Dr. Bülent Şık, bilim dünyasının, “Çocukları toksik kimyasal kirlilikten koruyacak ulusal ve uluslararası bir sisteme sahip değiliz, bir nesli kaybediyoruz” uyarısında bulundu.
ZEKA SEVİYESİ DÜŞÜYOR
Yetişkinlerde yutulan kurşunun yaklaşık yüzde 3 ila 10’u emilirken, küçük çocuklarda bu oranın yüzde 40 ila 50’ye kadar çıkabildiğine dikkat çeken Şık, “Çocukta gıda güvencesizliği nedeniyle demir, kalsiyum ya da çinko eksikliği varsa emilim yüzde 100’e kadar çıkabilir” dedi. Kurşun maruziyetinin eşit dağılmadığını ve yoksul toplulukların eski yapılar ile kirli çevre nedeniyle daha yüksek risk altında olduğunu ifade eden Şık, yetersiz beslenmenin tehlikeyi katladığını da söyledi. Okullarda ücretsiz okul yemeği ve kurşun kirliliğine maruz kalmamış temiz içme suyu sağlanması için harekete geçirilmesini talep eden Şık, öğün atlamanın bu tip kimyasal maddelerin etkisini artırdığına, kurşun maruziyetinin IQ seviyesinde düşüş, dikkat süresinde kısalma, bellek sorunları ve okul başarısında düşme gibi sonuçları olduğuna dikkat çekti.
BİNLERCE ÇOCUK RİSK ALTINDA
Sağlık otoritelerinin çocuklarda kan kurşun düzeyi için 100 mililitre kanda 5 mikrogramlık eşik değeri son yıllarda 3,5 mikrograma düşürdüklerini belirten Şık, Türkiye’de 2021 tarihli bir çalışmada, 5 mikrogram sınırını geçen 0-14 yaş arasındaki çocuk sayısının 6,3 milyon, 2024 yılındaki bir başka çalışmada ise 650 bin olarak tahmin edildiğine dikkat çekti. 3,5 mikrogramlık yeni eşik değerle bu sayının en az birkaç milyonu bulmuş olabileceğini vurgulayan Bülent Şık, Türkiye’de çocuklar için düzenli kan kurşun düzeyi izleme programlarının oluşturulmasını önerdi.
Toplantının sonunda çözüm önerilerini de ileten Dr. Bülent Şık, “Otoyola yakın trafiğin yoğun olduğu yerlerde yaşayan çocuklarda kanda kurşun seviyesinin 40-50 mikrogramlara kadar çıktığını gösteren 70’li yıllara ait çalışmalar var. Kurşunlu benzinin kalkmasıyla bu oranlarda dramatik bir düşüş var ama tamamen yok olmuyor çünkü kurşun doğada kaybolmaz. Dolayısıyla temeldeki bakış açımız, gereklilik olan endüstriyel işler dışında, tüketim malzemeleri dışında, kurşun kullanmayı tamamen sonlandırmak olmalı” dedi. Kurşun kullanılan yerlerde denetim ve kontrolün artırılması gerektiğini de vurgulayan Şık, Avrupa Birliği’nde kurşun kromat esaslı boyaların 2019’da yasaklandığına vurgu yaparak "Neden Türkiye’de yasaklanmıyor?" diye sordu.
Kurşuna Karşı Bir Öğün başlıklı raporda, eski yapı stoklarının gözden geçirilmesi, eski su tesisatlarının yenilenmesi, oyuncaklar, metaller ve kozmetikler gibi birçok üründe daha sıkı denetim yapılması ve okullarda ücretsiz okul yemeği ile temiz içme suyu sağlanması sorunun çözümü için önerilen diğer başlıklar arasında yer aldı.
∗∗∗
HER YERDE KURŞUN VAR
UNICEF ve Pure Earth’ün 2024 araştırmasına göre Türkiye’deki metal gıda kaplarının yüzde 67’sinde, seramik gıda kaplarının yüzde 53’ünde, yüzey ve duvar boyalarının yüzde 70’inde, oyuncakların yüzde 29’unda, plastik kapların yüzde 19’unda, baharatların yüzde 25’inde ve kozmetik ürünlerinin tamamında uluslararası kabul gören referans değerlerin üzerinde kurşun var.
/././
Orbanomics çöktü, sırada Erdoganomics var -Güldem Atabay-
Viktor Orbán’ın 16 yıl boyunca adım adım inşa ettiği bir ekonomik düzenin sınırlarına dayanması pazar günü yapılan kritik seçimde iktidarı kaybetmesine neden oldu.
Orban dönemi için sıkça kullanılan “zenginler için sosyalizm, geri kalanı için piyasa” ifadesi, bu modelin özünü oldukça iyi anlatır. Keza, kurduğu sistemde devletin ekonomideki rolünü artırırken bunu refahı yaymak için değil, kontrolü yoğunlaştırmak için kullandı. Orbán yönetiminde devlet, belirli sektörler ve aktörler için son derece koruyucu, destekleyici ve müdahaleci davranırken toplumun geri kalanını daha sert, daha rekabetçi ve daha az koruyucu bir ekonomik ortamda bıraktı.
∗∗∗
Bankacılık, enerji, medya ve inşaat gibi stratejik sektörlerde faaliyet gösteren iktidara yakın iş grupları devlet ihaleleri, vergi avantajları ve düzenleyici kolaylıklarla büyütüldü. Bu aktörler için riskler büyük ölçüde kamusallaştırıldı. Küçük işletmeler, ücretliler ve bağımsız ekonomik aktörlerse piyasanın tüm dalgalanmalarına açık bırakıldı. Yüksek KDV oranları, sınırlı sosyal destekler ve zayıf sendikal yapı, bu kesimlerin ekonomik baskıyı doğrudan hissetmesine neden oldu. Dolayısıyla sistem piyasa ekonomisi olmaktan ziyade, yukarıdan aşağıya tasarlanmış ve kazananları önceden belirlenmiş bir dağıtım mekanizmasına dönüştü.
∗∗∗
Bu yapı kısa vadede büyüme üretebildi. 2010 sonrası dönemde kamu maliyesinde sağlanan görece istikrar, düşük işsizlik ve artan yatırımlar, 2014–2019 arasında güçlü bir ekonomik performans görüntüsü yarattı. Ancak bu performansın niteliği sorunluydu. Ekonomik büyüme büyük ölçüde dış kaynak girişine, AB fonlarına ve düşük katma değerli üretime dayanıyordu. Macaristan, Alman otomotiv sanayisinin önemli bir üretim üssü haline geldi, ancak bu üretim yapısı ülkeyi değer zincirinin alt basamaklarında tuttu. Yerli firmaların verimliliği düşük kaldı, inovasyon kapasitesi sınırlı kaldı ve ekonominin genelinde katma değer artışı sağlanamadı. Sonuçta kâğıt üzerindeki büyüme ile hane halkı refahı arasında bir kopukluk oluştu.
∗∗∗
Zamanla ekonominin giderek daha fazla siyasallaşması kaynak tahsisini daha da bozdu. Kamu ihaleleri ve devlet destekleri üzerinden şekillenen bir “sadakat ekonomisi” oluştu. Bu yapı, verimliliği artırmadı; mevcut güç ilişkilerini pekiştirdi. Aynı dönemde eğitim, araştırma ve insan sermayesine yapılan yatırımların yetersiz kaldı ve ekonomi ürettiği katma değeri yükseltemedi.
Pandemi ve Ukrayna savaşı gibi gelişmeler, kırılgan olan ekonomik yapıyı iyice zorladı. 2020 sonrasında bozulmanın boyutunda belirleyici olan dış şoklar değil, bu şoklara verilen iç tepkilerdi. Seçim öncesi genişleyici maliye politikaları, kontrolsüz harcamalar ve fiyat müdahaleleri enflasyonu hızla yukarı taşıdı.
Aynı anda AB’yle yaşanan gerilimlerle milyarlarca euroluk fonların dondurulması, büyümenin en önemli kaynaklarından birini buharlaştırdı. Kurumsal bağımsızlığın zayıflaması ve hukukun siyasallaşması da yatırımcı güvenini aşındırdı. Sonuç olarak ekonomi düşük büyüme, yüksek enflasyon ve artan mali baskılar arasında sıkıştı.
2026’ya varıldığında Macaristan ekonomisi ne tam kriz ne de gerçek bir toparlanma arasına sıkışarak “istikrarlı durgunluk” olarak tanımlanan bir dengeye oturdu.
Orban’ın rakibi Magyar’ın yükselişi de ideolojik bir dalgadan çok, ekonomik bir tepkinin sonucu. Sağlıklı ekonomik performansın kurumsal kaliteye bağlı olduğu gerçeğinin yeniden kabul edilmesi önemli. Restoratif karakterli vaatleri içinde AB’yle ilişkilerin onarılması, yolsuzlukla mücadele, hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi ve kamu kaynaklarının daha şeffaf kullanımı gibi başlıklar ekonominin yeniden çalışabilir hale getirilmesine yönelik adımlar.
∗∗∗
Bu nedenle Macaristan’da yaşananlar yalnızca bir ülkenin iç meselesi olarak okunamaz. Burada çöken bir siyasi liderden çok, devlet gücünü kullanarak ekonomik kaynakların dağıtımını merkezileştiren ve bu dağıtımı siyasi sadakat üzerinden organize eden bir yönetim biçimi. Ekonomide kaynak dağılımı elbette politiktir; ancak Orbán döneminde bu süreç kurumsal çerçevelerden, hukuktan koparak doğrudan iktidar yapısının bir uzantısına dönüştü. Bu model zaman içinde yatırım kalitesini düşürdü ve nihayetinde toplumun geniş kesimlerini sistemin dışında bıraktı. Macaristan’da yaşanan seçim sonucu, bu birikimli tahribatın sandıktaki karşılığı.
∗∗∗
Bu çerçevede Türkiye ile kurulan paralellik yüzeysel değil, yapısal. Erdoğan’ın özellikle cumhurbaşkanlığı sistemi döneminde kamu kaynaklarının tahsisinde şeffaflık ve rekabet zayıflarken belirli sektörler ve aktörler politika tercihlerinin merkezine yerleşti. Büyük altyapı projeleri, kamu-özel işbirliği modelleri, kredi genişlemesi ve düzenleyici kararlar aracılığıyla ekonomik büyüme desteklenirken bu büyümenin bileşimi giderek daha kırılgan hale geldi. 2028’den bu yana kurumsal denge mekanizmalarının zayıflamasıyla yatırım kalitesinde bozulma, verimlilik kaybı, nihayetinde enflasyon ve gelir erozyonu ardı ardına geldi.
Macaristan’da AB’yle yaşanan gerilimler, fonların kesilmesi ve dış finansman kanallarının daralmasıyla bu model daha hızlı sınandı. Türkiye’de ise daha büyük ve daha esnek bir ekonomi olması nedeniyle bu süreç daha uzun zamana yayılıyor. Ancak dinamikler büyük ölçüde benzer.
Macaristan’da Orban silüetinde kaybedilen seçim aslında ekonomik karar alma süreçlerini merkezileştirerek dar bir siyasi çevrenin kontrolüne bırakan ve uzun vadede kendi sınırlarına çarpan Erdoğan tipi yönetim modeli oldu.
/././
Kim, kime kumpas kuruyor?-Ayça Söylemez-
Bir polis operasyonu oldu, delillere el konuldu. Polis, delil diye alınan bir telefonu günlerce cebinde dolaştırıp iki hafta sonra adli emanete teslim ederse ne olur?
Çöp olur. Yani, artık delil niteliğini haiz olması tartışmalı hale gelir. Fakat teknolojik imkanlar halihazırda telefondaki bilgilerin gerçekliğini doğrulamaya müsait, dolayısıyla bu bilgileri tamamen gözardı etmek mümkün değil.
Buraya nereden geldik, derseniz: Ayhan Bora Kaplan davası diye bilinen dosyayla ilgili açılan ikinci davadan… Bu davada polisler müşteki. Polis dediğim, üst düzey Emniyet görevlileri.
Bazıları polislerin mafyaya kumpas kurduğu iddiasında, karşı taraf ise mafyanın polislere kumpas kurduğunu söylüyor. Hatta daha da ilerisi, bir siyasi partiye kumpas kurulduğu ileri sürülüyor. İki tarafın iddiaları da iddianameye dönüşmüş durumda, yargılama devam ediyor.
Ancak iddianameleri tartışmasız gerçek kabul etmeyip tek tek delillere baktığımızda, işler karışıyor. Çünkü kurumların/örgütlerin adını toptan zikretmek bizi bir yere götürmüyor. Tek tek polislere, tek tek çete üyelerine, tek tek siyasilere, yani adı karışan kim varsa nerede nasıl dahil olduklarına ya da edildiklerine bakmak gerek.
Ancak en baştan çok şüpheli bir durumla karşı karşıyayız: Açılan ikinci davanın en önemli dayanağı, bir poşet içerisinde hukuk bürosuna bırakılan cep telefonu. İçerisinde WhatsApp yazışmaları var. Telefonun yanındaki notta “Bu telefon doğruların ortaya çıkmasını sağlayacaktır” minvalinde ifadeler var.
ŞÜPHELİ DEĞİL Mİ?
Daha şüphelisi de var: Telefon 12 Eylül 2025’te bırakılıyor. Bırakıldığı binanın çevresinde çalışan kamera bulunamıyor. Tek çalışan kamera günler sonra incelendiği için bırakılma anına dair görüntüye ulaşılamıyor. 30 Eylül tarihli Jandarma tutanağına göre, “apartman giriş ve çevresini gören güvenlik kamerasının olmadığı, kendi işletmesine ait güvenlik kamerasının da 15 günlük kayıt yaptığı, 12.09.2025 tarihine ait kamera kaydının bulunmadığı beyan edilmiştir.”
Telefonu savcılığa teslim edenler ise ilk davada sanık, ikinci davada müşteki olan polisler. Savcılığa bıraktıkları tarih ise 24 Eylül 2025. Yani telefonun bulunmasından 12 gün sonra.
Telefonu savcılığa bırakmadan önce yazdıkları tutanağı ise başka bir kişinin ofisindeki bilgisayarda hazırlıyorlar. O kişi ifadesinde, Avukat Recep Öksüz, Emniyet Müdürü Murat Çelik ve Şevket Demircan’ın ofisine geldikten sonrasını şöyle anlattı: “Bana hitaben, dostum biz bir delil bulduk bunu savcılığa vereceğiz tutanağımızı yazdık ama tutanakta bir TC ibaresini yanlış yazmışız bilgisayara ihtiyacımız var seninkini kullanabilir miyiz, dediler.” (O sırada bahsi geçen telefonu da bir poşetin içerisinde yanlarında taşıyorlar.) Bilgisayarı kullanıp gidiyorlar.
Evet, durum baştan sona şüpheli. Öte yandan bazı mesajlar, o tarihlerdeki bazı olaylarla örtüşüyor. Örneğin geçen hafta T24’ten Asuman Aranca’nın adlı adıyla haberleştirdiği bir yüksek yargı mensubuyla ilgili rüşvet iddiasına dair Tolga Şardan’ın 12 Eylül 2023 tarihli yazısının sonrasında, Serdar Sertçelik’in “Abi günaydın. Bu tolga Şardan neler yazmış öyle” şeklinde bir mesajı var. Tolga Şardan o tarihte yazdığı yazıda “Kaplan'ın temasının bulunduğu üst düzeydeki bir yüksek yargı mensubuna bir süre önce bir villa ve bir lüks araç satın aldığı iddiası gündemde. Villanın Çayyolu'nda olduğu, lüks aracın ise Esenboğa Havalimanı yolundaki bir firmadan alındığı ifade ediliyor” demişti. Asuman Aranca da bu alışverişin belgelerini yayımladı.
Örgütün iki numarası, davanın gizli tanığı Serdar Sertçelik ise “Polislerin belirtilen telefondaki WhatsApp görüşmelerini birleştirerek ve düzenleyerek, bir miktar gerçek mesajlar alarak diğer mesajları teknolojik imkanlar kullanmak suretiyle sahte olarak oluşturarak böyle bir yola başvurduklarını, birtakım gerçek mesajların manipüle edilen mesajlar içerisine inandırıcılığın artırılması amacıyla konulduğunu düşünüyorum” diyor.
Tabii kendisi sanık, dolayısıyla suçtan kurtulma yönünde beyanlar vermesi şaşırtıcı olmaz. Bu şerhle devam ettiğimizde, gerçek dediği mesajlardan bazıları şunlar olabilir:
• Gel gizli tanık ol
• Serdar sen bunlarla konuş sonra atla gel
• Gizli tanık konusu tamamdır
• Çok fazla detaya girmeyeceksin zaten. Duydum vs vs gibi şeyler
• Normal ifaden de hiçbir suçlamayı kabul etmeyeceksin zaten
• Gelmezsin dosya çöker
(Mesajlar bir mafya üyesi ile emniyet müdürü arasında geçiyor.)
Ayrıca Serdar Sertçelik ve dönemin Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan arasında gerçekleşen telefon görüşmesinin çözümündeki bilgilerin, gizli tanığın 09.10.2023 tarihinde verdiği ifadesindeki bilgilerle uyumlu olduğu belirtiliyor. Bir konuşmada Sertçelik, Bora Kaplan’ı kast ederek Demircan’a “Şimdi bana haber gönderiyor aman yakalanmasın yurt dışına kaçsın üç dört ay sonra bu olaylar durulsun bütün sistemin başına serdarı getirecem diyo o da bana yaptığı haksızlığı yanlışları bildiği için benim konuşacağımdan korktuğu için bunları söylüyor” diyor.
İŞİN İÇİNDE KİM VAR?
Yani aralarında eskiye dayanan bir hukuk olduğu açık. Demircan ile diğer müşteki sanıklar eski Ankara İl Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik, eski KOM Şube Müdürü Kerem Gökay Öner duruşmalarda sanık avukatlarının sorularını yanıtlamıyor. Bu arada “polisler” diye de yekpare bir yapı yok. Örneğin Kerem Gökay Öner, amiri Murat Çelik’in kendisine kanunsuz emirler verdiğini duruşmada beyan etti. Kim, kime kumpas kuruyor, sorusunun cevabı henüz ortada. Bu soruya şimdiden kesin yanıtlar vermek, en azından gazeteciler için mümkün değil. İzleyip göreceğiz. Daha doğrusu, maddi gerçekliğin ortaya çıkmasını umacağız.
Ancak şu sonuç şaşırtıcı olmaz: İşin içinde kim var? Herkes.
/././
Kuşatılan ormanlar, kimsesizleşen köyler ve orman köylüleri -Özge Güneş-
Türkiye'de orman köylülüğü uzun süredir sistemli bir mülksüzleştirme kıskacında. Bir yanda maden sahalarına veya endüstriyel üretim alanlarına dönüştürülen yaşam alanlarını korumaya çalışan köylülerin iş makineleriyle, kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi -ve Akbelen örneğinde olduğunu gibi artık tutuklanmaya varan bir baskı rejimiyle disipline edilmek istenmesi- diğer yanda ise gündelik hayatın en temel haklarının bürokratik süreçlerle yokuşa sürülmesi söz konusu. Bu mekanizma köylüyü ormandan fiziksel olarak koparamazsa bile onu orman içinde yaşayamaz, üretemez, geçinemez hale getiriyor. Ve hepimiz biliyoruz ki burada asıl amaç ormanları köylüden arındırıp sermayenin önüne altın tepside sunmak ve kırsalı bir kazanç kapısına dönüştürmek.
Devrek’in Adatepe köyü muhtarı Dursun Doruköz’ün geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabından yaptığı paylaşım, bu kuşatmanın somut bir örneğini sunuyor. Doruköz, zati kereste hakkından yararlanmak isteyen köylülerden artık sadece ikametgah belgesi değil, ev tapusu ve tüm hissadarlardan imzalı taahhütname talep edildiğini, bunun kazanılmış hakların ellerinden alınması anlamına geldiğini yazdı. Doruköz, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Orman Genel Müdürü'nden bu uygulamanın iptalini talep ediyor.
Son kuşağın sesi: “63 yaşındayım, köyün en genciyim”
∗∗∗
Doruköz ile yaptığım görüşmede dile getirdiği serzenişler köylerin karşı karşıya olduğu tehdidi özetler nitelikte. "Bakanlık köylerde mükellefiyet türü mağduriyetleri çözmemiş ki bunu istiyor" diyor Doruköz, "1980'e kadar köylü kendi ihtiyacını yetiştiriyordu, şu an köyde süt yok, yumurta yok, yoğurt yok. Yiyeceğimiz içeceğimiz şirketlerin elinde. Savaş çıksa, marketler olmasa köylünün yiyeceği yok." Sonra ekliyor: "63 yaşındayım, köyün en genciyim."
Hukuki tanımıyla orman köylüsü, mülki sınırları içerisinde devlet ormanı bulunan köylerde ikamet eden halkı ifade eder. Geleneksel olarak orman köylüsü ormandan hem geçimini sağlar hem de onu korur. Kestane, ıhlamur, mantar, defne, bal gibi odun dışı ürünler köylüler için bölgeden bölgeye değişen bir geçim ekonomisi oluşturur. Keza kanuna göre ağaçlandırma, bakım, kesme, taşıma gibi bütün orman işlerinin öncelikle o bölgedeki köylülere ve kooperatiflerine yaptırılması öngörülür. Yani orman köylüsü ormancılık faaliyetlerinin hem iş gücü hem de gözü kulağıdır.
Fakat zamanla koşullar değişiyor. 2003 yılında orman muhafaza memuru olmak için aranan orman köylüsü olma şartı kaldırılıyor. Bu karar köylünün ormanla ilişkisi yavaş yavaş zayıflatıyor. 2012'de tüzel kişiliğini ortadan kaldırılan 16 bin köyün önemli bir kısmı orman köyüydü. Köyler mahalleye dönüştü, mera, su kaynağı, orman çevresi gibi ortak mallar büyükşehir belediyesine devredildi. Kırın yönetimi, kent politikasından yürütülür hale geldi. 2018'de de orman köylülerinin yangın söndürme mükellefiyeti kaldırıldı. Türkiye Ormancılar Derneği Genel Başkanı Ahmet Hüsrev Özkara bu son adımı şöyle değerlendiriyordu: "Orman köylüsü önceden çevresindeki ormanları koruyordu. Daha teşkilattan insanlar yangın yerine ulaşmadan gider o yangını söndürürdü. Şimdiyse oturduğu kahveden çıkmamaya başladı." (Ayşegül Karagöz, medyascope, 26.08.2023).
∗∗∗
Sonuçta orman köylüsü ormanla bağı koparılmış, yaşam alanı üzerindeki tasarrufu elinden alınmış, geçim araçları daraltılmış bir özneye dönüştürüldü. Bütün bu süreç, orman alanları üzerindeki sermaye baskısıyla eş zamanlı ilerledi. Yıllar içinde on binlerce hektar ormanlık alan ormancılık dışı kullanıma, binlercesi madenciliğe tahsis edildi. Maden şirketleri, enerji tesisleri, turistik yapılar orman köylüsünün çekildiği alanlara yerleşti. Köyler yaşlandı, yumurtasız, sütsüz, yoğurtsuz köylerin sayısı arttı.
Bu sermaye baskısı, kendisini meşrulaştıracak araçları da beraberinde getirdi. Son dönemde 'tarım arazilerini koruma' adı altında hobi bahçelerine ve köylünün üretim için kullandığı küçük bağ evlerine (dam) yönelik başlatılan yıkım kararları, maden sahalarının yarattığı devasa tahribatı gizleyen birer paravan işlevi görüyor. Burada asıl trajedi, kentlinin lüks yapılaşması ile köylünün geçimlik üretimi için hayati olan ihtiyacının aynı kefeye konulması. Oysa geçimlik tarım yapan köylünün bağ evleri üretimin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yapıların hobi bahçelerinden ayrıştırılması ve üretim odaklı ayrı bir statüye kavuşturulması gerekir.
Köylü yaşamasın diye her gün yeni genelge" diyor Doruköz. "Yasayı çıkaranlara değil, sessiz kalanlara kızıyorum." Bu kararların dayanağı nedir, açıklanmaya muhtaç bir soru. On binlerce köy ve mahallede, büyük bölümü ülkenin en yoksul bölgelerinde yaşayan milyonlarca kişiden söz ediyoruz. Orman politikasının bu nüfusa verdiği zararı ve bunun kimlere yarar sağladığını daha sık hatırlamak gerekiyor.
/././
Halkın BirGün’ü 22 yaşında -Berkant Gültekin-
Kamuoyu yoklamaları son yıllarda “kararsız” kitlenin ne kadar kalabalık olduğunu gösteriyor. Bu kitle içinde elbette kararını açıklamaktan imtina edenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Dolayısıyla bahsi geçen toplamın hepsi gerçekten kararsız değil. Ancak en azından anket verileri bize oldukça önemli bir kalabalığın şu ya da bu gerekçeyle kararını belli etmemeye kesin olarak karar verdiğini söylüyor.
Bizim hikâyemiz ise kararlı olanların hikâyesi… Hem de çok kararlı olanların… Emeği, eşitliği, demokrasiyi, özgürlüğü ve adaleti savunmakta, insanca yaşam idealinde, her türden sömürüye karşı mücadelede, savaşlara karşı barışın sesini çoğaltmada, yoksulun, ezilenin, mağdur edilenin hakkını gözetmede, ezcümle memleketi güzelleştirmede kararlı olanların ve bundan bir an olsun taviz vermeyenlerin yorucu, zorlu ama bir o kadar da umut verici hikâyesi… Bu BirGün’ün hikâyesi.
Bugün takvim yaprakları, nostaljiyi bir kenara bırakırsak dijital ekranlar, 14 Nisan 2026’yı gösteriyor. Dile kolay, BirGün 22’sini bitirdi. Gazetemizin ilk çıktığı günlerde söylenen karamsar ve kibirli kehanetleri hatırlatmaya gerek yok. BirGün’ün kıymeti çürüttüğü sözde değil, büyüttüğü seste oldu çünkü. Yıllar bunu gösterdi. BirGün sadece bir şeylerin “anti”si olarak kalmadı, aynı zamanda savunduğu değerlerin kalesine dönüştü.
Lafı eğip bükmeye gerek yok; sosyalist sol çizginin bağımsız gazetecilik fikriyle birleştiği noktanın adıdır BirGün. Basın tarihine de böyle geçecektir. Geride kalan 22 yılın kilit sözcüğü “güven”dir. Daima güven vermiştir BirGün. Sevilmesi, sahiplenilmesi de bu vesileyledir. Zor zamanlarda okurunun arkasında durması da bu yüzdendir. Bir gazeteyi korur gibi değil; mahalleden tanıdığı ve ciğerini bildiği bir çocukluk arkadaşına sahip çıkar gibi…
Çünkü herkes bilir ki BirGün hata yapabilir ama halka asla yanlış yapmaz. BirGün’ün gizli ajandası olmaz. Asla güçlüyle el sıkışıp güçsüze kumpas kurmaz. Asla birkaç ihale alınacak diye kirli pazarlıkların içine girmez. Çünkü zaten patronu yoktur BirGün’ün. Sermayesi de yoktur. Bu yüzden derdi çoktur. Olsun, bu sayede “Ben BirGün okuruyum” diyenin başını öne eğdirecek ayıbı da yoktur.
BirGün’ü ortaya çıkaran bir fikirdi. Mücadele edenin sesi daha gür çıkmalıydı, bunu isteyenler de bir gazete çıkarmalıydı. İnsanlar el ele verdi, matbaadan BirGün süzüldü. Kurmak yetmezdi tabii, emek göstermek gerekirdi. Emekle, özveriyle, fedakârlıkla büyüdü BirGün. Ama bu da yetmezdi. Dayanışma olmalıydı; hatta onun da ötesinde sahiplenme olmalıydı. BirGün bugünlere yoldaşlıkla geldi.
BirGün eylemdir, BirGün sokaktır, BirGün uzun bir yürüyüştür... BirGün bazen atölyede bir kahvaltı sofrası, bazen plazada bir öğle kaçamağı, bazen de barikatın önünde bir meşaledir. Hakkını arayan madenci, fabrikada direnen işçidir. Kadınların isyan çığlığı, öğrencinin, gencin ve bilcümle yurttaşın özgürlük sloganıdır. Ağaca sarılan köylü, onuruyla yaşamak isteyen emeklidir. Mesleğinin şerefi için direnen öğretmendir, avukattır, doktordur, mühendistir. Gezi’dir BirGün, Saraçhane Meydanı’dır. Beyazıt’ta durdurulamayan düzensiz kortej, sağanakta okunan basın açıklamasıdır. Hangi dağ efkârlıysa oraya koşanların çantasındadır. Yurdunu, halkını sevenlerin; aydınlık yarınlara inananların gazetesidir BirGün.
BirGün’ün çıktığı gün, İsmail Arı henüz 9’una basmamıştı. BirGün çıktığında çocuk İsmail okuma-yazmasını ilerletmeye çalışıyordu. İsmail büyüdü, iletişim fakültesini bitirdi. BirGün’de muhabirliğe başladı. Okuma-yazmayı öylesine iyi öğrendi ki başı büyük belaya girdi. BirGün muhabiri İsmail bugün gazeteciliğinin 7’nci yılında ve 23 gündür hapiste. BirGün kendisiyle büyüyen ve gazeteciliğin bedelini ödeyen çocukların da evidir bir yerde… Yuvamızdır.
Kurucularıyla, çalışanlarıyla ve elbette hakları ödenmez okurlarıyla BirGün kolektif bir gurur kaynağıdır. Bugün kâğıttan dijitale etki alanı genişlemiş bir BirGün var. İnternet sitemiz, YouTube kanalımız, sosyal medya hesaplarımız her gün yüz binlerce yurttaşı haberle buluşturuyor. Ancak hissettiğimiz gurur, sorumluluğumuzu unutturmamalı. Daha yapılacak çok iş, aşılacak çok engel, varılacak çok hedef var.
BirGün büyümeye devam edecek. Bunu kendinden, BirGün’ü BirGün yapan ilkelerden taviz vermeden yapacak. Memleketin gazeteciliğe ve BirGün’e ihtiyacı olduğunu biliyoruz. BirGün’ün ise bu zorlu koşullarda dünden daha çok okurunun desteğine ve dayanışmasına ihtiyacı var. Haydi hep birlikte ezber bozmaya devam edelim.
Çok yaşa BirGün!
/././
Ünlülere sürek avı -Selçuk Candansayar-
“Ünlülere uyuşturucu operasyonları” hız kesmeden sürüyor. Son altı ayda, sinema, müzik, eğlence, spor dünyasından yaklaşık 120 kişi “ifşa edilerek” gözaltına alındılar. Testler için örnek verdikten sonra serbest bırakılanlar, adli kontrol şartıyla serbest kalanlar ve tutuklananlar oldu. Her operasyon dalgası sonrası testleri “temiz” çıkanlar ile “madde” saptananlar listeleri yayınlanıyor. Temiz çıkanlar röportajlar, sosyal medya duyuruları aracılığıyla övünüyor, “kirli” çıkanlar ise canhıraş inkar, yalanlama, yeniden test yaptırma, özür dileme telaşındalar.
Madde kullanımı ve bağımlılığı ciddiye alınması zorunlu olan bir halk sağlığı sorunu. Mücadelenin en önemli ve işe yarar boyutu ise koruma önlemleri. Koruma önlemlerinden emniyet-asayiş boyutu kadar önemli olanı ise gençlerin, özellikle hiç kullanmamış olanların özenmelerinin önüne geçilmesi.
2025 Ekim ayından bu yana yürütülen “ünlü avı”nın uygulanış tarzının, toplumda madde kullanımına dair bilinçlenmeyi mi artırdığı yoksa tersine özellikle gençlerde kullanıma yönelik özendirici etkide mi bulunduğu tartışmalı. Sanılanın aksine operasyonlar özendirip, kışkırtıyor olabilir. Amaç, toplum sağlığını korumak olsaydı, bu tartışmaların yapılmış olması beklenirdi. Olmadığına göre ünlü av ve infazlarının gerekçesi ne olabilir?
Operasyonlar iktidarın popüler figürlere yönelik “suçlulaştırma”, “düşmanlaştırma” stratejisi güttüğünü düşündürüyor. İktidarın “sanat ve kültür” alanından gelecek destek ve meşrulaştırmaya artık ihtiyacının kalmadığını da gösteriyor olabilir ya da bu alanın artık iktidarın rıza üretmesini sağlayamadığını da! Öyle ya, bugün sürek avından kendilerini korumaya çalışan ünlülerin bazıları daha düne kadar Külliye davetlerinde boy gösteriyorlardı. O zamanlar kimsenin aklına davet edilme ön koşulu olarak “uyuşturucu testi temiz kağıdı” istemek gelmiyordu.
"Külliye davetleri", iktidarın rıza üretme çabasının bir parçasıydı; hegemonya kurmak için sanatın ve kültürün vitrinine ihtiyaç duyuyorlardı. Bugün ise rıza üretme kapasitesi daraldıkça, yerini doğrudan baskıya ve hukukun bir savaş aracı olarak kullanılması stratejisine sarılmış durumdalar, diyebiliriz.
Ekonomik krizin yarattığı derin öfkeyi yönetmek zorunda olan iktidarlar için “kültürel yozlaşma”, her zaman sınıfsal sömürüyü gizleyen en kullanışlı kılıf olmuştur. Halkın yoksullaşması ile "ünlülerin sefahati ve günahları" arasında kurulan sahte nedensellik bağı, sınıfsal öfkeyi yatay bir düzleme kaydırır ve halkın dikkatini, kendi cebinden çalınanlardan alıp, "ahlaksız" ilan edilen ötekine yöneltir.
Psikopolitik açıdan bakıldığında, toplumla kurulan ilişkinin tam bir “bölme” ilişkisine dönüştüğü görülebilir. İktidar, kendini "temiz, yerli ve milli" bir “ideal güç-lider” olarak konumlandırırken; sanat ve kültür dünyasını "kirli, tekinsiz ve haz peşinde koşan" sürüye dönüştürüyor. Bu bölme operasyonu, toplumun çeşitlilikle bütünleşmesini engelliyor. İnsanlar korkuyla "koruyucu lidere" sığınırken, muhalefetin bu "günahkarlar" ile yan yana gelmesi ihtimali bile bir kirlenme korkusu yaratıyor. Operasyonlar bireylerin zihinsel işlevlerini şekillendiren toplumsal çevreyi yeniden inşa etmeyi amaçlıyor. Sanatçının kriminalize (suçlulaştırma) edildiği bir ortamda sadece o sanatçı değil, o sanatı tüketen kitlenin öznel yaşantısı da baskılanır. Korku, kolektif bir duygu durumu haline gelerek insanların bir araya gelme, tartışma ve muhalif bir "cephe" oluşturma kapasitesini felç eder.
İktidar, ünlü avı ile muhalefeti de bir tuzağa çekiyor. Eğer muhalefet "Ama onlar da uyuşturucu kullanmasaydı" derse, iktidarın ahlakçı hegemonyasına teslim olmuş olacak. Eğer sadece "hukuksuzluk var" derse, bu sefer de toplumun muhafazakar hassasiyetleriyle kopuş yaşama riskiyle karşı karşıya kalacak. İktidar, muhalefetin ünlülerin haklarına destek olmasını engellerken aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinin bir araya gelebildiği bir “birleşik cephe” imkanını, psikolojik bir barikatla kesmeye çalışıyor. Toplum, ortak bir ahlaki- hukuki zeminde bir araya gelebilen kesimler olmaktan çıkarılıp, dikte edilen bir "temizlik" normu altında herkesin birbirinden şüphe duyduğu bir yığına dönüştürülmeye çalışılıyor.
Bu hamleler, muhalefeti "makbul olan" ve "olmayan" diye ikiye ayırarak, geniş tabanlı bir demokratik cephenin duygusal harcını bozmayı hedefliyor. Artık kültürel bir hegemonya kuramayacağını kabullenen iktidar, hegemonyasını kültürel yıkım (vandalizm) üzerinden kurarak hayatta kalmaya çalışıyor.
/././
Yandaşlara No Pasaran!-Osman Öztürk-
İstanbul Tabip Odası (İTO) 37 bini aşan üyesiyle Türkiye’nin en büyük, dünyanın da sayılı hekim örgütlerindendir.
Yakında yüz yaşını dolduracak olan İTO, 1929 yılında Üçüncü Mıntaka Etıbba Odası olarak kurulur. O yıllarda henüz merkezi örgütlenme yoktur. Daha sonra, 1953’te 6023 sayılı TTB Kanunu kabul edilir ve İTO’ya dönüşür.
Kurulduğu yıllardan 1980’lere kadar TTB’nin merkezi İstanbul’da olduğu için TTB ve İTO iç içedir.
Erken Cumhuriyet dönemindeki bir nevi korporasyon gibi tasarlanan Etıbba Odalarının kuruluş gayesi o zamanlar esasen serbest çalışan hekimlerden oluşan sağlık alanını devlet adına düzenlemektir. Faaliyetleri de ağırlıklı olarak hekimler arası haksız rekabeti ve o zamanlar yaygın olan simsar kullanmayı engellemektir.
Daha sonra, 1960’larda işçi sınıfı hareketi ve toplumsal muhalefetin yükselmesi TTB ve tabip odalarına da yansır, korporatist çizgi yerini mücadeleci çizgiye bırakır.
İTO işte o yıllardan bu yana, yani seksen yıldır, hekim hakları ve halkın sağlık hakkı mücadelesinin öncülerindendir.
***
Her iki yılda bir Nisan-Mayıs ayları tabip odalarının seçim dönemidir. Hazırlıklar aylar öncesinden başlar. Seçim tarihi yaklaştıkça da heyecan doruğuna çıkar. İTO seçimi bu Pazar Zeytinburnu 100. Yıl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde yapılacak.
İki yıl önceki seçimde dört liste yarışmıştı. İstanbul Çağdaş Hekimler Grubu bu sene seçime girmeyeceğini açıkladı.
Başkan adayları Dr. Salih Aydın olan milliyetçi hekimlerin listesi Türk Hekimleri Birliği geçen seçimde oylarını arttırmış olmasına rağmen kazanma ihtimali gözükmüyor.
Yarış Demokratik Katılım Grubu, DKG ile Değişim Grubu arasında geçecek.
***
Seksenlerin sonlarında Beyaz Eylemler sürecinde ortaya çıkan DKG 1990’dan bu yana girdiği on sekiz seçimden on altısını hekimlerin büyük desteği ve açık farkla kazandı.
DKG’nin bu dönemki başkan adayı Dr. Talat Kırış, ana sloganı “Hekimler İçin Hekimlerle Birlikte”.
Seçim broşürleri AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Giderlerse gitsinler” sözlerine karşı çıkmakla başlıyor; hekimlik onuru, mesleki bağımsızlık, kamucu-toplumcu sağlık sistemi, muayene için yeterli süre, koruyucu hekimlik, hekim emeği, insanca emekli aylığı, şiddete sıfır tolerans, nitelikli tıp ve uzmanlık eğitimi, aile hekimlerinin mücadelesi, modern tıp, asistan hekimlerin hakları, işyeri hekimlerinin bağımsızlığı ile devam ediyor.
DKG sadece Türkiye hekimlik ortamıyla değil Türkiye’nin geleceğiyle ilgili düşüncelerini de hekimlerle paylaşıyor.
Neo-Osmanlıcılığa karşı Cumhuriyetin değerlerini; karanlığa karşı bilimi, aydınlanmayı, laikliği; istibdata ve saltanata karşı hürriyeti ve demokrasiyi; kadın cinayetlerine karşı İstanbul Sözleşmesini; patriyarkaya karşı toplumsal cinsiyet eşitliğini; savaşa ve emperyalist işgale karşı barışı ve bağımsızlığı; doğanın talanına, kent yağmasına karşı ekolojik dengeyi de ihmal etmiyor.
Bütün bunlardan sonra noktayı da “Biz savunuruz/Biz mücadele ederiz!” diyerek koyuyor.
DKG her zaman olduğu gibi bu seçimde de çağdaş, laik, demokrat hekimlerin gücüne güveniyor. Bunun için yüzlerce DKG’li haftalardır hastaneleri, aile hekimliklerini, ilçe sağlık merkezlerini, muayenehaneleri, acilleri, poliklinikleri, servisleri kapı kapı dolaşıp doktorları seçime çağırıyor.
***
Geçmiş yıllarda “Hekim Hakları” adını kullanırlardı. İsimleriyle müsemma olmadıkları iyiden iyiye ayyuka çıkınca “Değişim Grubu” adını aldılar.
“Değişim” diyorlar ama değişimden anladıkları AKP’nin sağlık politikalarında değişim değil. Tam tersine o politikalara ve AKP’ye toz kondurmuyorlar. Hedefleri Sağlık Bakanlığı’nın bir türlü ele geçiremediği İstanbul Tabip Odası yönetimini değiştirmek.
Başkan adayları Dr. Nedim Uzun ilginç bir tip.
Mecburi hizmete gider gitmez Şırnak İl Sağlık Müdürü olmuş, iktidardan aldığı güçle trafik polislerine posta koyduğu görüntüler basına yansıdıktan sonra istifa etmişti.
İstanbul’a döner dönmez de hem bir eğitim hastanesinde acil eğitim sorumluluğuna hem de Adli Tıp Kurumu’nda Kurul üyeliğine AKP tarafından tensip edildi.
Seçim çalışmasına 25 Mart’ta Eyüp Sultan Belediyesi AKP Meclis üyesi ile birlikte İstanbul İl Sağlık Müdürü ziyareti ile başladı.
Bu kimliği hekimler tarafından bilinirken hala daha “Yandaş değilim.” diyerek takiye yapmaya çalışıyor.
***
İstanbul Tabip Odası seçime giren grupların kendilerini hekimlere tanıtması için ikişer SMS hakkı tanır. Kişisel Verileri Koruma kanunu dolayısıyla hekimlerin telefonlarını gruplara vermez, onların yazdığı mesajları seçim günü yaklaştığında İTO hesabından gönderir.
Bu zat ise nereden bulduğunu açıklayamadığı hekimlerin telefonlarına haftalardır siyasetçiler gibi “Trabzonlu hemşehrim/Rizeli hemşehrim, oyunuza talibim.” mesajları atıp duruyor.
Böyle yapmakla, hele de İnşaat Mühendisleri Odası seçimlerindeki “Tekbir!” nidalarını endişeyle izleyen hekimlerde “İTO’yu Sağlık Bakanlığı güdümlü yandaşların ele geçirmesine izin vermeyelim.” telaşı yarattığının bile şuurunda değil.
O SMS’lere cevabı bu Pazar günü hekimler sandıkta verdiğinde uyanır umarım.
Yandaşlara No Pasaran!
/././
BİRGÜN

















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder