Böyle dünyaya böyle kupa -Onur Özgen-EVRENSEL-
Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.
Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.
Tutkuyu tahsil etme düzeni
------------------------------
Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.
İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine halka yansıtılıyor. Yani taraftar önce kamusal düzeyde bu organizasyonun yükünü taşıyor, sonra bireysel düzeyde bir kez daha ücret ödemeye zorlanıyor. Üstelik bunu çoğu zaman “eşsiz deneyim” ambalajı içinde yapıyorlar.
Burada futbolun geçirdiği sınıfsal dönüşümü de görmek gerekiyor. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Tribün, işçi sınıfının, alt orta sınıfın, gençlerin, öğrencilerin, ailelerin, mahallelerin mekanıydı. Bugün bu bağ tümüyle kopmuş değil, ama ciddi biçimde aşınıyor. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Tribün kültürü yerini etkinlik tüketimine bırakıyor. Maça gitmek, bir bağlılık pratiği olmaktan çıkıp lüks tüketime yakın bir şeye dönüşüyor. Bu değişim, futbolun toplumsal dokusunu da yavaş yavaş kurutuyor. Çünkü oyunun canlılığı biraz da onu çevreleyen sınıfsal karışımda, spontane heyecanda, erişilebilirlikte gizliydi. Her şeyi pahalılaştırıp steril hale getirdiğinizde geriye gösterişli ama ruhsuz bir kabuk kalma riski büyüyor.
Dünya kupası söz konusu olduğunda bu tablo daha sert hissediliyor. Çünkü bu turnuva, kulüp futbolunun pahalı vitrini gibi algılanmaz. İnsanların gözünde daha geniş bir anlam taşır. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Ülke aidiyeti, tarih, göç hikayeleri, çocukluk anıları, ev içi ritüeller, toplu seyirler, sokaklar, meydanlar… Bunların hepsi oraya bağlanır. Bu yüzden oradaki sömürü hissi daha çıplak görünür. İnsan bir şampiyonlar ligi finalinin aşırı pahalı olmasına öfkelenir belki, ama dünya kupasında aynı durum başka bir kırılma yaratır. Çünkü burada satılan şey, sadece üst düzey bir spor organizasyonu değildir; ortak insanlık duygusunun futbol üzerinden kurulmuş bir versiyonudur. Böyle bir alanın parası olana açılıp geri kalanlara fiilen kapanması, daha derin bir adaletsizlik duygusu yaratıyor.
Üstelik mesele ekonomiyle de sınırlı kalmıyor. Büyük spor organizasyonları artık giderek daha görünür biçimde güvenlik siyasetiyle, sınır rejimleriyle, göç politikalarıyla, istisna hali uygulamalarıyla iç içe geçiyor. Seyircinin karşısına çıkan şey sadece pahalı bilet değil; aynı zamanda denetim, kuşku ve ayrımcılık. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Böylece futbolun evrensellik iddiası ile devletlerin dışlayıcı pratikleri aynı sahnede buluşuyor. Bir yanda “Dünyayı bir araya getiren şölen” söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Bu çelişki artık örtülemiyor.
Belki de bizi en çok rahatsız eden şey, bu düzenin artık utanmaması. Önceki yıllarda büyük organizasyonlar kendi kâr hırsını daha dikkatli saklamaya çalışıyordu. Kamuoyuna umut, birlik, kültürel yakınlaşma, kapsayıcılık gibi kelimeler sunuluyordu. Elbette o zaman da paranın ve siyasetin ağırlığı vardı. Ama en azından bir meşruiyet dili kuruluyordu. Şimdi ise daha kaba bir evredeyiz. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Siz onun öznesi değil, gelir kalemisiniz. Katılmak istiyorsanız ödersiniz. Yorulursanız katlanırsınız. Aşağılanmış hissederseniz bunun da bir önemi yok. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni.
Çatışma derinleşiyor
-----------------------
Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, “Fiyatlar biraz düşsün” düzeyinde bırakmak eksik kalır. Sorun birkaç kalemde indirim yapılmasıyla çözülecek gibi görünmüyor. Daha esaslı bir meseleyle karşı karşıyayız: Futbolun kamusal anlamı ile onu yöneten kurumların zihniyeti arasındaki çatışma derinleşiyor. Taraftar oyunu hâlâ bir duygu, bir bağ, bir hatıra alanı olarak yaşıyor. Yönetici sınıflar ise aynı alanı marka değeri, veri, erişim, güvenlik, sponsorluk ve tahsilat başlıkları altında görüyor. Bu iki bakış arasındaki fark açıldıkça gerilim de büyüyecek.
Yine de bu karanlık tablonun tek sonucu umutsuzluk olmak zorunda değil. Bazen bir düzenin en savunmasız anı, kendini en açık ettiği andır. Bugün futbolun tepesindeki yapılar öylesine pervasızlaştı ki, artık neyi temsil ettiklerini gizlemekte zorlanıyorlar. Belki bu sayede, yıllardır “büyüme” ve “küreselleşme” adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki taraftarlar, gazeteciler, araştırmacılar ve yerel topluluklar bu meseleleri daha net tartışacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak.
Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Oyunun çevresinde kurulan ekonomik ve siyasal yapı, onun insani tarafını adım adım kemiriyor. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor. Belki de bu yüzden asıl soru artık şu: Futbolu hâlâ sevip sevmediğimiz değil, onu kimlerin ve hangi hakla yönetmesine razı olduğumuz.
/././
Şiddet praksiyolojinin konusu: Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, siyaset teleoloji ne söylüyor?-Adnan Gümüş-
Ankara Gölbaşı veya başka bir yer. Bazı çok yetkili, çok etkili, milletvekili kişilerin bazı bölgelerde hareketliliği var mı, bilemiyorum. Tüm dünyada ve ülkemizde hiyerarşik üstlerin hiyerarşik altları ile ilişkileri ne durumda? Ankara’nın orta yerinde öldürülen Türki kökenli bakıcıya dair soruşturma nereye vardı?
Gülistan Doku soruşturması 6 yıl sonra devam ediyor. İçinde eski valinin çocuğu, emniyet mensupları var.
TBMM’nin lokantasında öğrencilere taciz, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yağma, taciz, tecavüz, ölüm/iş cinayetleri.
Daha birkaç ay önce büyük gruplaşmalar halinde İstanbul’un tarihi ve akademik başarısı yüksek liselerinden İstanbul Lisesinde yaşanan şiddet vakaları.
Okulların devamsızlık oranları, her okul, her sokak, her iş yeri…
Her gün yüzlerce şiddet vakasına rağmen hemen her töre, okul, kadın, taciz, şiddet durumunda resmi yetkililerin ilk açıklama ve savunuları: Bunlar münferit, bunlar istesek de pek öngörülemiyor.
Öyle mi gerçekten?
Münferitlik meselesi: Urfa, Maraş, okulda şiddet göstereni neyi gösteriyor?
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar, yapılanlar, söylenenler her biri birer gösterendir.
Şanlıurfa, Siverek, MTAL; yoksul bir aile çocuğu. 2007 doğumlu, 19 yaşında, Okulun eski öğrencisi, okuldan açık liseye yönlendirilmiş, av tüfeğiyle, 16 yaralı, 9 yaralının tedavisi sürüyor.
Maraş, 12 Şubat, Ortaokul, orta sınıf, mülkiyeli bir aile çocuğu, anne öğretmen, babası 1. Sınıf Emniyet Amiri ve Polis Başmüfettişi, babasına ait 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa yaptığı baskında 1'i öğretmen, 8'i öğrenci, 1’i de kendisi olmak üzere 10 kişi hayatını kaybediyor, 20 kişi de yaralı.
Yer Türkiye, Tarih Nisan 14-15 Nisan 2026, bu iki saldırı, bu iki olay münferit mi, bireysel mi, bu gördüklerimiz, bu gösterenler neyi gösteriyor?
Tarihilik, eğilim, genellik meselesi: Şiddetin davalara yansımış hali 45 milyon dava
----------
En temel soru ve ayrım, bu olaylar münferit mi ortak genel bir durum mu olgu mu sorusu.
Münferit ise psişik bireysel bir münferit mi sosyal bir münferit mi?
Adalet istatistikleri durumun hem münferit olmadığını hem de birey ile sınırlı olmadığını gösteriyor.
“Ceza mahkemelerinde seçilen on suç türüne göre yıl içinde açılan dosya sayısı artış oranları incelendiğinde; 2025 yılında bir önceki yıla göre en fazla artışın sırasıyla dolandırıcılık (TCK 157-159) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK 188) suç türlerinde olduğu görülmektedir.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Neredeyse uyuşturucunun girmediği sokak kalmamış.
Sadece savcılıklarda 1 yılda yüzde 4.5 şikayetçi, yüzde 7.1 şüpheli
-----------------------------------------------------------------------------------------
Bir yıl içinde savcılıklara yansıyan şikayet durumları üzerinden toplumun bir yılda yüzde 4.5’i şikayetçi, yüzde 7.1’i şüpheli olmuş, toplamda yüzde 11’e yakın. Bunlara diğer hukuk, idari, vergi davaları dahil değil.
Şiddetin resmi kurumsal boyutu: Yurttaş devletten 491 bin kez davacı
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaş devletten davacı. “İdare mahkemelerinin son on yıllık çalışma trendi incelendiğinde; 2016 yılında idare mahkemelerine gelen dosya sayısı (geçen yıldan devir, yıl içinde açılan ve bozularak gelen toplam dosya sayısı) 385 bin 395 iken, yüzde 27.5’lik artış oranı ile 2025 yılında 491bin 219 olmuştur.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Bu kadar açık görülen vakalar görülemez özellikte mi?
Olaylar öngörülemez mi: Müdür ilgili kurumlara yazı yazmış
------------------------------------------------------------------
Bu yaşanan olaylarda, biri 16 yaşında, ortaokul öğrencisi, yani çağ yaşını geçmiş. Zaten zorlanan bir örnek. İkincisi de 19 yaşında, okul normal çağ yaşını geçmiş, yine zorlanan bir örnek.
Dahası, resmi kurumlar diğer resmi kurumlardan da destek talebinde bulunmuş, okul müdürünün hem savcılığa hem milli eğitime, eski öğrenci tarafından saldırı olabileceğine ilişkin bildirimde bulunduğu basına yansıyor. Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise; “Okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini söylüyor.
Şu anda müdürlerin başvurusu olup olmadığı, neden önlem alınıp alınmadığı araştırılıyor.
Münferit değil bilimsel nedensellik, istatistiksel eğilimsellik ve ereksellik
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar öngörülemez miydi? Mikrosu ne, makrosu ne, bu konular hangi bilgi disiplinlerinin işi, nasıl öngörülebilir?
Doğa yasaları ile irade ve tercihlerin girdiği sosyal eylemler birebir aynı değil. Tarih ve sosyal bilimler daha çok istatiksel olarak yaşananları ortaya koyar, yaşananların ve yaşanacakların çözümünü daha bilimsel nitelikli içerikli araştırır, eylem bilimleri bunları araştırır.
Bu iki olayın ikisinde de bariz gösterenler var. Hemen tüm okulların durumu birer gösteren, sokaklar birer gösteren, adalet istatistikleri tek başına birer gösteren.
Yani bu yaşadıklarımız neredeyse hangi öğrenciye, hangi veliye, hangi öğretmene sorulsa öngörülemez değil öngörülebilir durumlar.
Öngörülemez kısmı da var ama bu sadece hangi okula nasıl yansıyacağı. Yani bu şiddetin olduğu ve olacağı açık. Yani ortada bilkuvve bir şiddet var, bir yerde bilfiil/realize olacağı açık.
O halde gösterge ne, aktörler kimler, bunlardan kim ve kimler sorumlu, hangi şartlar faktör veya vektörel durumda? Bu bilkuvve ve bilfiil şiddet nedir, nasıl çözülebilir?
Modellik sorunu: Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, bakan, vali müdür model mi?
---------------------------------
Modellikten başlarsak; Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, milli eğitim bakanı, içişleri bakanı, adalet bakanı, savunma bakanı…, valiler, müdürler, başkanlar, reisler… tüm bunlar bulundukları topluluklara ne kadar uygun modellik oluşturuyor? Hak ve özgürlükleri, çocukların ve toplumun kendini ifade etmesini ve gerçekleştirmesini mi kolaylaştırıyor yoksa farklı tarzlar içindeler mi? Sıkışan ve ezilen gruplar veya sıkıştırma ezme üzerine kurulu olanlar, korkutma ve baskılama veya kokma ve ezilme eninde sonunda şiddete başvurur mu başvurmaz mı? Bizzat bu haller birer şiddet mi değil mi? Eylem bilimleri ve istatistik ne söyler?
İçerik bakımından: Maarif, fütüvvet, ahilik, Sami dinleri, din, değer, gelenekler uygun mu?
--------------------------
Milli Eğitim bilimsel, eleştirel, doğa, kişi ve toplum odağı yerine milli değerleri öne çıkarıyor, ahlak dine zaten bağlanmış durumda, beraberinde maarif, fütüvvet, ahilik vb. model sayılıyor, din ve değerler eğitimi en başa, köke alınmış bulunuyor? Peki, bu modeller kadın erkek ayrımı, yetişkin ayrımı, insanın doğaya üstünlüğü, farklı olanı kafir vb. niteleme, ön yargı ve ayrımcılıklar içeriyor mu içermiyor mu? Kulluk, sadakat aynı zamanda fedailik içeriyor mu içermiyor mu? Kariyer girişim rekabet ne tür kişilik getiriyor? MESEM’de çıraklık hangi şartlarda sürüyor? Okul yönetimleri ne durumda, etkinlikler ne durumda?
Tarih derslerinde, edebiyat derslerinde ön yargılar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar var mı yok mu?
Praksiyoloji/ eylem bilimleri ve dersleri: Hayat, fen, sosyal, psikoloji, sosyoloji, mantık, tarih, siyaset, edebiyat, etik…
----------------------------------------------------
İnsanın akıl bulaşmış her durumu “eylem/aktion” sayılır. Biyofizyolojik fonksiyonlar dışında hemen tüm yapıp etmeleri eylemdir. Suç, işgal, şiddet birer insan eylemidir. Urfa’da, Maraş’ta yaşanan birer insan toplum eylemidir.
Valilikte, bakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında yaşanan birer eylemdir.
Eylemler eylem bilimlerinin, eylem bilgi dallarının ana konusudur.
Platon’dan, Aristoteles’ten, Kindi’den, Farabi’den günümüze bilimler en başta saf bilgi ve pratik bilimler diye ayrılır. Pratik/amel bilimleri toplumların, insani sosyal konuların bilimleridir.
Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat, siyaset, ekonomi (hane, ülke, dünya), organizasyon/ strateji/ planlama, kişi ilişkileri/bireysel etik, mantık, matematik, felsefe, sanatlar, estetik, teleoloji… hepsi ya doğrudan ya bazı konu başlıkları ile eylem bilimleridir. Fen, biyoloji, kimya, fizik bile bir depremde, bir baraj inşasında, bir kap kaçak yaparken insana toplumlara etkileri bakımından eylem bilimleridir.
Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, ekonomi, siyaset, psikoloji, sosyoloji, hak, hukuk, teleoloji, etik estetik… ne söylüyor, buradan başlamak gerekiyor.
Psikoloji dersleri ne alemde sahi, sosyoloji, mantık dersleri, her bir dersin içeriği ne durumda?
Konunun boyutu çok: Birkaçının altı çizilirse
İktisadi boyut: Emperyalizm, kapitalizm, hiyerarşi, işgal, çatışma, savaş, gelir dağılımı, refah, istikrarsızlık…
İdari boyutu: Totaliter, otoriter, teokratik eğilimler, milliyetçilik, iktidar ilişkileri, hiyerarşi, hegemonya…
Hukuksal boyut: İltimas, rüşvet, eşitsizlik, adaletsizlik…
İdeolojik boyut 1 formel: Ön yargı, düşmanlık, ayrımcılık, dışlama, baskılama, telkin…
İdeolojik boyut 2 içerikli din gelenek: Patriarşi, Sami dinleri, mezhepçilik, tarikatçılık, etnosantrizm…
Eğitsel boyut: Doğayı, kişiyi, toplumu odak alan değil de her tür süreci araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, rekabetçi, kariyerist, etnosantrik, dinci..., kısaca bilim-hümanizm-doğa-toplum dışı, yabancılaşmış eğitim…
Dahası da var. Gelecek haftalarda ele almaya çalışırız.
Peki, nereden başlamalı?
Hayatın öznesi olmak, eleştirel demokratik okul yönetimi
---------------------------------------------------------------
Okullarda şiddet önlenmek isteniyorsa merkezi/hiyerarşik yapının aşılması öncelikli görevi oluşturuyor. Halkın/okul bileşenlerinin okulun öznesi olması gerekiyor. Her okul öğretmeni, öğrencisi, velisi ile birlikte karar süreçlerinden uygulamalarına birlikte diyalog dayanışma içinde yürütülmesi gerekiyor.
Şuralar, kurullar, okul bileşenleri, bizzat öğrenciler, veliler, halk süreçlerin ana parçası olmalı.
Özel güvenlikçi değil bilgi, hak, özgürlük, eleştirel duyarlılık:
------------------------------------------------------------------
Gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşme
Öğretim sistemlerine dair en temel soru, “nasıl bir dünya, doğa, kişi ve toplum” tasavvur edildiği; bu tasavvurun öğretim etkinliklerine, bu etkinliklerin etki ve sonuçlarına nasıl yansıdığı ve toplamda sürecin “olumlu” (yani “eğitim”) olup olmadığıdır.
H. Marcuse; doğal, insani ve toplumsal potansiyelleri kara/artı-değer sömürüsüne, tüketime, kariyere bağlayan bir siyasetin, böyle bir eğitimin insanı tek boyutlaştırdığını, yabancılaştırıldığını söylüyordu.
Askeri militarist gözetimci iktidar ilişkileri ile, tüketim veya kariyer toplumları ile, bu yollarla şiddet aşılamaz, şiddet hak ve özgürlüklerle aşılır. İyi nitelikli bir eğitimin temel amacı doğa, kişi ve toplum odaklı olmaktan, ilkeleri hak ve özgürlüklerden geçmektedir - bilimsel, felsefi, estetik, insani, toplumsal, ekolojik önceliklerden geçmektedir. İyi güzel duyarlı sorumlu insan yetiştirme; eleştirel düşünceden, buna uygun tarih, edebiyat, bilim, felsefe derslerinden geçmektedir. Kişi olmak, toplum olmak; tüm toplumca gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşmekten geçmektedir.
Öncelikle de irade, erek, siyaset, böyle bir yönelim işin başlangıcını oluşturmaktadır. Eylem bilimleri ana kılavuzu oluşturmak durumundadır.
Ankara Gölbaşı veya başka bir yer. Bazı çok yetkili, çok etkili, milletvekili kişilerin bazı bölgelerde hareketliliği var mı, bilemiyorum. Tüm dünyada ve ülkemizde hiyerarşik üstlerin hiyerarşik altları ile ilişkileri ne durumda? Ankara’nın orta yerinde öldürülen Türki kökenli bakıcıya dair soruşturma nereye vardı?
Gülistan Doku soruşturması 6 yıl sonra devam ediyor. İçinde eski valinin çocuğu, emniyet mensupları var.
TBMM’nin lokantasında öğrencilere taciz, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yağma, taciz, tecavüz, ölüm/iş cinayetleri.
Daha birkaç ay önce büyük gruplaşmalar halinde İstanbul’un tarihi ve akademik başarısı yüksek liselerinden İstanbul Lisesinde yaşanan şiddet vakaları.
Okulların devamsızlık oranları, her okul, her sokak, her iş yeri…
Her gün yüzlerce şiddet vakasına rağmen hemen her töre, okul, kadın, taciz, şiddet durumunda resmi yetkililerin ilk açıklama ve savunuları: Bunlar münferit, bunlar istesek de pek öngörülemiyor.
Öyle mi gerçekten?
Münferitlik meselesi: Urfa, Maraş, okulda şiddet göstereni neyi gösteriyor?
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar, yapılanlar, söylenenler her biri birer gösterendir.
Şanlıurfa, Siverek, MTAL; yoksul bir aile çocuğu. 2007 doğumlu, 19 yaşında, Okulun eski öğrencisi, okuldan açık liseye yönlendirilmiş, av tüfeğiyle, 16 yaralı, 9 yaralının tedavisi sürüyor.
Maraş, 12 Şubat, Ortaokul, orta sınıf, mülkiyeli bir aile çocuğu, anne öğretmen, babası 1. Sınıf Emniyet Amiri ve Polis Başmüfettişi, babasına ait 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa yaptığı baskında 1'i öğretmen, 8'i öğrenci, 1’i de kendisi olmak üzere 10 kişi hayatını kaybediyor, 20 kişi de yaralı.
Yer Türkiye, Tarih Nisan 14-15 Nisan 2026, bu iki saldırı, bu iki olay münferit mi, bireysel mi, bu gördüklerimiz, bu gösterenler neyi gösteriyor?
Tarihilik, eğilim, genellik meselesi: Şiddetin davalara yansımış hali 45 milyon dava
----------
En temel soru ve ayrım, bu olaylar münferit mi ortak genel bir durum mu olgu mu sorusu.
Münferit ise psişik bireysel bir münferit mi sosyal bir münferit mi?
Adalet istatistikleri durumun hem münferit olmadığını hem de birey ile sınırlı olmadığını gösteriyor.
“Ceza mahkemelerinde seçilen on suç türüne göre yıl içinde açılan dosya sayısı artış oranları incelendiğinde; 2025 yılında bir önceki yıla göre en fazla artışın sırasıyla dolandırıcılık (TCK 157-159) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK 188) suç türlerinde olduğu görülmektedir.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Neredeyse uyuşturucunun girmediği sokak kalmamış.
Sadece savcılıklarda 1 yılda yüzde 4.5 şikayetçi, yüzde 7.1 şüpheli
-----------------------------------------------------------------------------------------
Bir yıl içinde savcılıklara yansıyan şikayet durumları üzerinden toplumun bir yılda yüzde 4.5’i şikayetçi, yüzde 7.1’i şüpheli olmuş, toplamda yüzde 11’e yakın. Bunlara diğer hukuk, idari, vergi davaları dahil değil.
Şiddetin resmi kurumsal boyutu: Yurttaş devletten 491 bin kez davacı
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaş devletten davacı. “İdare mahkemelerinin son on yıllık çalışma trendi incelendiğinde; 2016 yılında idare mahkemelerine gelen dosya sayısı (geçen yıldan devir, yıl içinde açılan ve bozularak gelen toplam dosya sayısı) 385 bin 395 iken, yüzde 27.5’lik artış oranı ile 2025 yılında 491bin 219 olmuştur.” (Adalet istatistikleri, 2025)
Bu kadar açık görülen vakalar görülemez özellikte mi?
Olaylar öngörülemez mi: Müdür ilgili kurumlara yazı yazmış
------------------------------------------------------------------
Bu yaşanan olaylarda, biri 16 yaşında, ortaokul öğrencisi, yani çağ yaşını geçmiş. Zaten zorlanan bir örnek. İkincisi de 19 yaşında, okul normal çağ yaşını geçmiş, yine zorlanan bir örnek.
Dahası, resmi kurumlar diğer resmi kurumlardan da destek talebinde bulunmuş, okul müdürünün hem savcılığa hem milli eğitime, eski öğrenci tarafından saldırı olabileceğine ilişkin bildirimde bulunduğu basına yansıyor. Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise; “Okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini söylüyor.
Şu anda müdürlerin başvurusu olup olmadığı, neden önlem alınıp alınmadığı araştırılıyor.
Münferit değil bilimsel nedensellik, istatistiksel eğilimsellik ve ereksellik
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar öngörülemez miydi? Mikrosu ne, makrosu ne, bu konular hangi bilgi disiplinlerinin işi, nasıl öngörülebilir?
Doğa yasaları ile irade ve tercihlerin girdiği sosyal eylemler birebir aynı değil. Tarih ve sosyal bilimler daha çok istatiksel olarak yaşananları ortaya koyar, yaşananların ve yaşanacakların çözümünü daha bilimsel nitelikli içerikli araştırır, eylem bilimleri bunları araştırır.
Bu iki olayın ikisinde de bariz gösterenler var. Hemen tüm okulların durumu birer gösteren, sokaklar birer gösteren, adalet istatistikleri tek başına birer gösteren.
Yani bu yaşadıklarımız neredeyse hangi öğrenciye, hangi veliye, hangi öğretmene sorulsa öngörülemez değil öngörülebilir durumlar.
Öngörülemez kısmı da var ama bu sadece hangi okula nasıl yansıyacağı. Yani bu şiddetin olduğu ve olacağı açık. Yani ortada bilkuvve bir şiddet var, bir yerde bilfiil/realize olacağı açık.
O halde gösterge ne, aktörler kimler, bunlardan kim ve kimler sorumlu, hangi şartlar faktör veya vektörel durumda? Bu bilkuvve ve bilfiil şiddet nedir, nasıl çözülebilir?
Modellik sorunu: Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, bakan, vali müdür model mi?
---------------------------------
Modellikten başlarsak; Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, milli eğitim bakanı, içişleri bakanı, adalet bakanı, savunma bakanı…, valiler, müdürler, başkanlar, reisler… tüm bunlar bulundukları topluluklara ne kadar uygun modellik oluşturuyor? Hak ve özgürlükleri, çocukların ve toplumun kendini ifade etmesini ve gerçekleştirmesini mi kolaylaştırıyor yoksa farklı tarzlar içindeler mi? Sıkışan ve ezilen gruplar veya sıkıştırma ezme üzerine kurulu olanlar, korkutma ve baskılama veya kokma ve ezilme eninde sonunda şiddete başvurur mu başvurmaz mı? Bizzat bu haller birer şiddet mi değil mi? Eylem bilimleri ve istatistik ne söyler?
İçerik bakımından: Maarif, fütüvvet, ahilik, Sami dinleri, din, değer, gelenekler uygun mu?
--------------------------
Milli Eğitim bilimsel, eleştirel, doğa, kişi ve toplum odağı yerine milli değerleri öne çıkarıyor, ahlak dine zaten bağlanmış durumda, beraberinde maarif, fütüvvet, ahilik vb. model sayılıyor, din ve değerler eğitimi en başa, köke alınmış bulunuyor? Peki, bu modeller kadın erkek ayrımı, yetişkin ayrımı, insanın doğaya üstünlüğü, farklı olanı kafir vb. niteleme, ön yargı ve ayrımcılıklar içeriyor mu içermiyor mu? Kulluk, sadakat aynı zamanda fedailik içeriyor mu içermiyor mu? Kariyer girişim rekabet ne tür kişilik getiriyor? MESEM’de çıraklık hangi şartlarda sürüyor? Okul yönetimleri ne durumda, etkinlikler ne durumda?
Tarih derslerinde, edebiyat derslerinde ön yargılar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar var mı yok mu?
Praksiyoloji/ eylem bilimleri ve dersleri: Hayat, fen, sosyal, psikoloji, sosyoloji, mantık, tarih, siyaset, edebiyat, etik…
----------------------------------------------------
İnsanın akıl bulaşmış her durumu “eylem/aktion” sayılır. Biyofizyolojik fonksiyonlar dışında hemen tüm yapıp etmeleri eylemdir. Suç, işgal, şiddet birer insan eylemidir. Urfa’da, Maraş’ta yaşanan birer insan toplum eylemidir.
Valilikte, bakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında yaşanan birer eylemdir.
Eylemler eylem bilimlerinin, eylem bilgi dallarının ana konusudur.
Platon’dan, Aristoteles’ten, Kindi’den, Farabi’den günümüze bilimler en başta saf bilgi ve pratik bilimler diye ayrılır. Pratik/amel bilimleri toplumların, insani sosyal konuların bilimleridir.
Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat, siyaset, ekonomi (hane, ülke, dünya), organizasyon/ strateji/ planlama, kişi ilişkileri/bireysel etik, mantık, matematik, felsefe, sanatlar, estetik, teleoloji… hepsi ya doğrudan ya bazı konu başlıkları ile eylem bilimleridir. Fen, biyoloji, kimya, fizik bile bir depremde, bir baraj inşasında, bir kap kaçak yaparken insana toplumlara etkileri bakımından eylem bilimleridir.
Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, ekonomi, siyaset, psikoloji, sosyoloji, hak, hukuk, teleoloji, etik estetik… ne söylüyor, buradan başlamak gerekiyor.
Psikoloji dersleri ne alemde sahi, sosyoloji, mantık dersleri, her bir dersin içeriği ne durumda?
Konunun boyutu çok: Birkaçının altı çizilirse
İktisadi boyut: Emperyalizm, kapitalizm, hiyerarşi, işgal, çatışma, savaş, gelir dağılımı, refah, istikrarsızlık…
İdari boyutu: Totaliter, otoriter, teokratik eğilimler, milliyetçilik, iktidar ilişkileri, hiyerarşi, hegemonya…
Hukuksal boyut: İltimas, rüşvet, eşitsizlik, adaletsizlik…
İdeolojik boyut 1 formel: Ön yargı, düşmanlık, ayrımcılık, dışlama, baskılama, telkin…
İdeolojik boyut 2 içerikli din gelenek: Patriarşi, Sami dinleri, mezhepçilik, tarikatçılık, etnosantrizm…
Eğitsel boyut: Doğayı, kişiyi, toplumu odak alan değil de her tür süreci araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, rekabetçi, kariyerist, etnosantrik, dinci..., kısaca bilim-hümanizm-doğa-toplum dışı, yabancılaşmış eğitim…
Dahası da var. Gelecek haftalarda ele almaya çalışırız.
Peki, nereden başlamalı?
Hayatın öznesi olmak, eleştirel demokratik okul yönetimi
---------------------------------------------------------------
Okullarda şiddet önlenmek isteniyorsa merkezi/hiyerarşik yapının aşılması öncelikli görevi oluşturuyor. Halkın/okul bileşenlerinin okulun öznesi olması gerekiyor. Her okul öğretmeni, öğrencisi, velisi ile birlikte karar süreçlerinden uygulamalarına birlikte diyalog dayanışma içinde yürütülmesi gerekiyor.
Şuralar, kurullar, okul bileşenleri, bizzat öğrenciler, veliler, halk süreçlerin ana parçası olmalı.
Özel güvenlikçi değil bilgi, hak, özgürlük, eleştirel duyarlılık:
------------------------------------------------------------------
Gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşme
Öğretim sistemlerine dair en temel soru, “nasıl bir dünya, doğa, kişi ve toplum” tasavvur edildiği; bu tasavvurun öğretim etkinliklerine, bu etkinliklerin etki ve sonuçlarına nasıl yansıdığı ve toplamda sürecin “olumlu” (yani “eğitim”) olup olmadığıdır.
H. Marcuse; doğal, insani ve toplumsal potansiyelleri kara/artı-değer sömürüsüne, tüketime, kariyere bağlayan bir siyasetin, böyle bir eğitimin insanı tek boyutlaştırdığını, yabancılaştırıldığını söylüyordu.
Askeri militarist gözetimci iktidar ilişkileri ile, tüketim veya kariyer toplumları ile, bu yollarla şiddet aşılamaz, şiddet hak ve özgürlüklerle aşılır. İyi nitelikli bir eğitimin temel amacı doğa, kişi ve toplum odaklı olmaktan, ilkeleri hak ve özgürlüklerden geçmektedir - bilimsel, felsefi, estetik, insani, toplumsal, ekolojik önceliklerden geçmektedir. İyi güzel duyarlı sorumlu insan yetiştirme; eleştirel düşünceden, buna uygun tarih, edebiyat, bilim, felsefe derslerinden geçmektedir. Kişi olmak, toplum olmak; tüm toplumca gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşmekten geçmektedir.
Öncelikle de irade, erek, siyaset, böyle bir yönelim işin başlangıcını oluşturmaktadır. Eylem bilimleri ana kılavuzu oluşturmak durumundadır.
/././
“Münferit” diye bir şey yok, “güvenlik” o değil -Pınar Öğünç-
İki gün üst üste okullarda toplu katliam yaşanmış, hükümet nezdinde yetkili her ağız, birlik talimatı almışçasına hadisenin “münferit” olduğunu beyan ediyor. “Bireysel” diyor diğeri. Sakin olun, yaşananların birbiriyle bağı yok! Geleceğe kalmadan, daha bugün sizi yanlışlamış. Sadece Urfa'daki katliamın ertesi gün Maraş'takine doğrudan etkisi ihtimali değil, çok açık ki okullarda, sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde, dağlarda ve ormanlarda, her yerde yaşananın birbiriyle bağı var.
*
Daha bir gün önce OECD ülkeleri arasında 30 yaş altı nüfusun mutluluğu kriterinde Türkiye'nin en dipteki yeri konuşuluyordu. Üstelik endeks 2021-23 yılları arasına dayanıyor; sonrasında her bir kriz daha da derinleşti.
Bugün toplumun tüm kesimlerine sirayet eden ama gençlerin daha kesif yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik, sadece nerede çalışacağını, nasıl geçineceğini bilememek gibi somut ve haklı kaygılardan kaynaklanmıyor. Asıl, geleceğini inşa edebileceğine dair irade hissedememek ağır basıyor. Kendi hayatından dışlanmaktır bu. Borçlu, kaygılı ve bu gidişatı değiştirmeye dair inanç taşımayan bireylerin inşasıyla işleyen bu neoliberal hegemonyada kendini nasıl var hissedebilirsin? Bunun yollarını çaresizce etrafından kopyalayan gençler ne kadar suçlanabilir? Zorbalıkla, erkeklikle, güçlüye yamanarak, şiddete yaslanarak, etik ve erdemden yoksunlukla ancak ayakta durulduğunu görüyorlarsa, kolektif tahayyül esir alındıysa, mesele oynadıkları oyunlar değil, nefes aldıkları hayatın ta kendisidir.
*
Eğitim alanında çalışan ya da lise (hatta ilköğretim) düzeyinde bir gence yakın olan çok kişi akran zorbalığının gerçek boyutlarını anlatır size. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin, çocukların, hayatı öğrendikleri çağda kendilerini benzerlerinden ayırma yolu olarak şiddeti seçmesi de “dışarıdaki” zorbalığın yansıması. En uyduruk koltuk sahibi oluverenin, arabası diğerleriyle aynı şeritte gitmesin, halkla aynı kapıdan geçmesin istediği bir ülkede, yetki kırıntısıyla yaşanan güç zehirlenmesinin, mafya usullerinin gündelikleştiği bir toplumsallıkta zorbalık; sınıf ve statü atlamanın kriteri çünkü. Diğer yandan yoksulluk ve güvencesizlik arttıkça çeteleşmek iyiden iyiye bir güvenlik ihtimali gibi beliriyor gençler için. Kendimi ancak böyle koruyabilirim diye düşünüyorlar ya da beni ancak bunlar korur.
Çocukların ve gençlerin silahlara erişimi başlı başına bir sorun fakat mesele sadece okul tarandığında görünür olmuyor. İdeolojik açıdan araçsallaştırılmış, bu ideolojik dayatmayla ticarileşmesi daha da artmış, istikrarsız, gittikçe bilimden uzaklaşan bu eğitim sisteminde her nevi soruna rağmen hevesini korumaya çalışanlar var ve ne yazık ki birçok genç okullarda günlük hayata yayılmış bu psikolojik şiddetin, bu sosyal dışlanmanın sonucunda okuldan uzaklaşıyor. Buna maruz kalanların ebeveynleri kadar, “zorbalaşmış” çocukların ebeveynleri de nerede duracaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez halde. Kamuda ve özelde güvencesiz, esnek çalışma koşullarına rağmen mesleği sevmekte direnen öğretmenler için bu şiddet baş edilebilir boyutlardan çıkmış durumda.
*
Bu sadece militer bir güvenlik meselesi olarak alındığında okul kapılarına özel tim yığmanın bir çözüm olduğuna inanabilirsiniz. Okul binasına silah sokulmasın diye konacak o x-ray'ler, silah getiren o çocuğun ertesi günü için ne gösterecek? Daha ağır, daha da ağır cezanın geleceği yer meydanlarda idam mı olacak?
Ne kolay geliyor: Şak o dersi koyarız böyle gençlik yaratırız, şuk şunu yasaklarız, kesilir. Özensiz, hoyrat, şuursuz. Sosyolojiyi, psikolojiyi, psikiyatriyi hesaba katmayan, insanı katmanlı ve teşekküllü yapısıyla görmeyen bu zihniyetin çocuklara, haklarına ve varlıklarına saygı duymasını beklemek gerçekçi değilse de talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.
*
Evet, bir güvelik sorunu var. Bir insan kendini ne zaman güvende hisseder? Dibinde duvarlar yükseldiği, kapısında muhafızlar beklediğinde değil, neyin neye yol açacağını öngörebildiğinde, her an çok başlı bir kaygı yumağıyla, tetikte yaşamadığında güvendedir. Dışlanmadığı, değersizleştirilmediği, arzularını tanıyabileceği ve geliştirebileceği yerdir orası. Keyfiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun hakim olmadığı, her şeyin satılabilir ve satın alınabilir görünmediği bir toplumsal düzendir bunu sağlayacak olan.
*
Hiçbir şey münferit değil, ikinci katliamla aynı gün Mersin'de, ertesi gün Zonguldak'ta silahla okula girme teşebbüsleri yaşandı. Aynı gün Balıkesir'den MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki bir gence cinsel istismar uygulayan patronun, yakalama kararına rağmen elini kolunu sallayarak gezebildiğinin haberi geldi. Gülistan Doku'nun ölümünden sorumlu olanları altı yıldır koruyan neyse bu katliamlarla ilgisi var; ertesi gün ölü bulunan kadınların, aynı gün bahçelerine el konmasın diye iş makinelerinin önüne atlayan insanların... Topluca öldürülen köpekler, her gün işe giderken kendini metroların, trenlerin önüne atanlar, rant için gözden çıkarılan ormanlar, intihara sürüklenen translar, gökkuşağı görünce dahi bulanan o mideleriniz, hepsi birbiriyle bağlı. Üniversitelere sokulan palalarla, hastanelerdeki şiddetle, siyasete hakim olan düşmanlık diliyle, oy vermeyenden tiksinen o meymenetsiz suratlarla ilgisi var. Her an tutuklanabilir, değer verdiği neyse gasp edilebilir, malına mülküne el konabilir, her an ama her an öldürülebilir hissettirdiğiniz bu halk güvende hissetmiyor. Hiçbir şey münferit değil. Bunu örtmek halka yanıltıcı bilgi vermektir.
İki gün üst üste okullarda toplu katliam yaşanmış, hükümet nezdinde yetkili her ağız, birlik talimatı almışçasına hadisenin “münferit” olduğunu beyan ediyor. “Bireysel” diyor diğeri. Sakin olun, yaşananların birbiriyle bağı yok! Geleceğe kalmadan, daha bugün sizi yanlışlamış. Sadece Urfa'daki katliamın ertesi gün Maraş'takine doğrudan etkisi ihtimali değil, çok açık ki okullarda, sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde, dağlarda ve ormanlarda, her yerde yaşananın birbiriyle bağı var.
*
Daha bir gün önce OECD ülkeleri arasında 30 yaş altı nüfusun mutluluğu kriterinde Türkiye'nin en dipteki yeri konuşuluyordu. Üstelik endeks 2021-23 yılları arasına dayanıyor; sonrasında her bir kriz daha da derinleşti.
Bugün toplumun tüm kesimlerine sirayet eden ama gençlerin daha kesif yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik, sadece nerede çalışacağını, nasıl geçineceğini bilememek gibi somut ve haklı kaygılardan kaynaklanmıyor. Asıl, geleceğini inşa edebileceğine dair irade hissedememek ağır basıyor. Kendi hayatından dışlanmaktır bu. Borçlu, kaygılı ve bu gidişatı değiştirmeye dair inanç taşımayan bireylerin inşasıyla işleyen bu neoliberal hegemonyada kendini nasıl var hissedebilirsin? Bunun yollarını çaresizce etrafından kopyalayan gençler ne kadar suçlanabilir? Zorbalıkla, erkeklikle, güçlüye yamanarak, şiddete yaslanarak, etik ve erdemden yoksunlukla ancak ayakta durulduğunu görüyorlarsa, kolektif tahayyül esir alındıysa, mesele oynadıkları oyunlar değil, nefes aldıkları hayatın ta kendisidir.
*
Eğitim alanında çalışan ya da lise (hatta ilköğretim) düzeyinde bir gence yakın olan çok kişi akran zorbalığının gerçek boyutlarını anlatır size. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin, çocukların, hayatı öğrendikleri çağda kendilerini benzerlerinden ayırma yolu olarak şiddeti seçmesi de “dışarıdaki” zorbalığın yansıması. En uyduruk koltuk sahibi oluverenin, arabası diğerleriyle aynı şeritte gitmesin, halkla aynı kapıdan geçmesin istediği bir ülkede, yetki kırıntısıyla yaşanan güç zehirlenmesinin, mafya usullerinin gündelikleştiği bir toplumsallıkta zorbalık; sınıf ve statü atlamanın kriteri çünkü. Diğer yandan yoksulluk ve güvencesizlik arttıkça çeteleşmek iyiden iyiye bir güvenlik ihtimali gibi beliriyor gençler için. Kendimi ancak böyle koruyabilirim diye düşünüyorlar ya da beni ancak bunlar korur.
Çocukların ve gençlerin silahlara erişimi başlı başına bir sorun fakat mesele sadece okul tarandığında görünür olmuyor. İdeolojik açıdan araçsallaştırılmış, bu ideolojik dayatmayla ticarileşmesi daha da artmış, istikrarsız, gittikçe bilimden uzaklaşan bu eğitim sisteminde her nevi soruna rağmen hevesini korumaya çalışanlar var ve ne yazık ki birçok genç okullarda günlük hayata yayılmış bu psikolojik şiddetin, bu sosyal dışlanmanın sonucunda okuldan uzaklaşıyor. Buna maruz kalanların ebeveynleri kadar, “zorbalaşmış” çocukların ebeveynleri de nerede duracaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez halde. Kamuda ve özelde güvencesiz, esnek çalışma koşullarına rağmen mesleği sevmekte direnen öğretmenler için bu şiddet baş edilebilir boyutlardan çıkmış durumda.
*
Bu sadece militer bir güvenlik meselesi olarak alındığında okul kapılarına özel tim yığmanın bir çözüm olduğuna inanabilirsiniz. Okul binasına silah sokulmasın diye konacak o x-ray'ler, silah getiren o çocuğun ertesi günü için ne gösterecek? Daha ağır, daha da ağır cezanın geleceği yer meydanlarda idam mı olacak?
Ne kolay geliyor: Şak o dersi koyarız böyle gençlik yaratırız, şuk şunu yasaklarız, kesilir. Özensiz, hoyrat, şuursuz. Sosyolojiyi, psikolojiyi, psikiyatriyi hesaba katmayan, insanı katmanlı ve teşekküllü yapısıyla görmeyen bu zihniyetin çocuklara, haklarına ve varlıklarına saygı duymasını beklemek gerçekçi değilse de talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.
*
Evet, bir güvelik sorunu var. Bir insan kendini ne zaman güvende hisseder? Dibinde duvarlar yükseldiği, kapısında muhafızlar beklediğinde değil, neyin neye yol açacağını öngörebildiğinde, her an çok başlı bir kaygı yumağıyla, tetikte yaşamadığında güvendedir. Dışlanmadığı, değersizleştirilmediği, arzularını tanıyabileceği ve geliştirebileceği yerdir orası. Keyfiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun hakim olmadığı, her şeyin satılabilir ve satın alınabilir görünmediği bir toplumsal düzendir bunu sağlayacak olan.
*
Hiçbir şey münferit değil, ikinci katliamla aynı gün Mersin'de, ertesi gün Zonguldak'ta silahla okula girme teşebbüsleri yaşandı. Aynı gün Balıkesir'den MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki bir gence cinsel istismar uygulayan patronun, yakalama kararına rağmen elini kolunu sallayarak gezebildiğinin haberi geldi. Gülistan Doku'nun ölümünden sorumlu olanları altı yıldır koruyan neyse bu katliamlarla ilgisi var; ertesi gün ölü bulunan kadınların, aynı gün bahçelerine el konmasın diye iş makinelerinin önüne atlayan insanların... Topluca öldürülen köpekler, her gün işe giderken kendini metroların, trenlerin önüne atanlar, rant için gözden çıkarılan ormanlar, intihara sürüklenen translar, gökkuşağı görünce dahi bulanan o mideleriniz, hepsi birbiriyle bağlı. Üniversitelere sokulan palalarla, hastanelerdeki şiddetle, siyasete hakim olan düşmanlık diliyle, oy vermeyenden tiksinen o meymenetsiz suratlarla ilgisi var. Her an tutuklanabilir, değer verdiği neyse gasp edilebilir, malına mülküne el konabilir, her an ama her an öldürülebilir hissettirdiğiniz bu halk güvende hissetmiyor. Hiçbir şey münferit değil. Bunu örtmek halka yanıltıcı bilgi vermektir.
Patronların huzuru için - (Evrensel-Manşet)
---------------------
Yaklaşık 1.5 yıldır grevde olan Temel Conta işçileri, patronun şikayeti üzerine ve “huzuru ve sükuneti bozdukları” gerekçesiyle jandarma tarafından ifadeye çağrıldı. Ardından savcılık işçilerin hakkında ’yakalama kararı’ çıkardı. Yasaları çiğneyerek grev kıran, anayasal sendika hakkını tanımayan patrona dokunmayan kolluk ve yargı, sabaha karşı işçi evlerine baskın düzenledi.
---------------------
Yaklaşık 1.5 yıldır grevde olan Temel Conta işçileri, patronun şikayeti üzerine ve “huzuru ve sükuneti bozdukları” gerekçesiyle jandarma tarafından ifadeye çağrıldı. Ardından savcılık işçilerin hakkında ’yakalama kararı’ çıkardı. Yasaları çiğneyerek grev kıran, anayasal sendika hakkını tanımayan patrona dokunmayan kolluk ve yargı, sabaha karşı işçi evlerine baskın düzenledi.
***
Grevdeki Temel Conta işçilerine şafak baskını: Patronların huzuru için -(Cihan Çelik-Nuray Öztürk/Evrensel)
-----------------------------------------------
Yasaları çiğneyerek grev kıran, anayasal sendika hakkını tanımayan Temel Conta patronuna dokunmayan kolluk ve yargı, işçi evlerine baskın düzenledi.
İzmir’de Petrol-İş sendikasında örgütlenen ve yasal yetkileri kesinleşmesine rağmen işverenin masaya oturmaması üzerine greve çıkan işçilerin 1.5 yıldır grevleri sürüyor. Grev kırıcılığı mahkeme kararıyla tescillenmesine rağmen para cezasıyla grev kırmayı ve sendikasızlaştırmayı satın alan patronun şikayeti ile işçilerin evine “Huzur ve sükuneti bozma” iddiasıyla jandarma tarafından baskın yapıldı. 1 işçi gözaltına alındı. İşçiler dün akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Gazetemize konuşan Petrol-İş Sendikası Avukat İrfan Taşkın "Yargı ve kolluk kuvvetleri, sistemli bir şekilde grev kırıcılığı aracı olarak kullanılıyor” derken, sürece dair açıklama yapan sendika yetkilileri, Türkiye’de grev ve sendikal örgütlenme hakkının kağıt üzerinde kaldığını, fiiliyatta ise devlet ve işverenin iznine tabi bir yapıya dönüştürüldüğünü ifade etti.
Karakola giden işçinin de sabah evi basıldı
Sendikal hakları için yaklaşık bir buçuk yıldır grevde olan İzmir’deki Temel Conta işçileri hakkında sürekli suç duyurusunda bulunan patron, “Grev çadırında dinlenen müzik yüksek sesli “ diyerek “Huzur ve sükuneti bozma” iddiasıyla 10 işçi hakkında suç duyurusunda bulundu. İfadeye çağrılan ve giden 8 işçi ve hiçbir bilgisi olmayan 2 işçinin evleri sabah saatlerinde yine polis tarafından basıldı. 1 işçi gözaltına alındı. 16 Nisan akşamı suç duyurusuna ilişkin telefonla aranan işçiler kalkıp ifadeye gitti, savcılıkta ifade vermek üzere taahhüt imzalayarak karakoldan ayrıldı. Ancak yine sabah saatlerinde evleri polis tarafından basıldı. İşçilerin üç gün içinde ifade verme hakları varken evlerine baskın düzenlendi. İfadeye giden işçiler baskına gelen polise durumu anlatınca gözaltı işlemi yapmadan gitti. Bazı işçiler de grev çadırına gitmek için yola çıktıkları için evde değildi. Baskınlarda evinde olan direnişteki işçilerden Işıl Çalışır gözaltına alındı.
‘Yargı sopası işçiyi yıldırmak için kullanılıyor’
Grevdeki Temel Conta işçilerine şafak baskını: Patronların huzuru için -(Cihan Çelik-Nuray Öztürk/Evrensel)
-----------------------------------------------
Yasaları çiğneyerek grev kıran, anayasal sendika hakkını tanımayan Temel Conta patronuna dokunmayan kolluk ve yargı, işçi evlerine baskın düzenledi.
İzmir’de Petrol-İş sendikasında örgütlenen ve yasal yetkileri kesinleşmesine rağmen işverenin masaya oturmaması üzerine greve çıkan işçilerin 1.5 yıldır grevleri sürüyor. Grev kırıcılığı mahkeme kararıyla tescillenmesine rağmen para cezasıyla grev kırmayı ve sendikasızlaştırmayı satın alan patronun şikayeti ile işçilerin evine “Huzur ve sükuneti bozma” iddiasıyla jandarma tarafından baskın yapıldı. 1 işçi gözaltına alındı. İşçiler dün akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Gazetemize konuşan Petrol-İş Sendikası Avukat İrfan Taşkın "Yargı ve kolluk kuvvetleri, sistemli bir şekilde grev kırıcılığı aracı olarak kullanılıyor” derken, sürece dair açıklama yapan sendika yetkilileri, Türkiye’de grev ve sendikal örgütlenme hakkının kağıt üzerinde kaldığını, fiiliyatta ise devlet ve işverenin iznine tabi bir yapıya dönüştürüldüğünü ifade etti.
Karakola giden işçinin de sabah evi basıldı
Sendikal hakları için yaklaşık bir buçuk yıldır grevde olan İzmir’deki Temel Conta işçileri hakkında sürekli suç duyurusunda bulunan patron, “Grev çadırında dinlenen müzik yüksek sesli “ diyerek “Huzur ve sükuneti bozma” iddiasıyla 10 işçi hakkında suç duyurusunda bulundu. İfadeye çağrılan ve giden 8 işçi ve hiçbir bilgisi olmayan 2 işçinin evleri sabah saatlerinde yine polis tarafından basıldı. 1 işçi gözaltına alındı. 16 Nisan akşamı suç duyurusuna ilişkin telefonla aranan işçiler kalkıp ifadeye gitti, savcılıkta ifade vermek üzere taahhüt imzalayarak karakoldan ayrıldı. Ancak yine sabah saatlerinde evleri polis tarafından basıldı. İşçilerin üç gün içinde ifade verme hakları varken evlerine baskın düzenlendi. İfadeye giden işçiler baskına gelen polise durumu anlatınca gözaltı işlemi yapmadan gitti. Bazı işçiler de grev çadırına gitmek için yola çıktıkları için evde değildi. Baskınlarda evinde olan direnişteki işçilerden Işıl Çalışır gözaltına alındı.
‘Yargı sopası işçiyi yıldırmak için kullanılıyor’
Avukat İrfan Taşkın işçilerin üç gün içinde ifade verme hakları varken evlerine baskın düzenlenmesini ve patronun uygulamalarını Evrensel’e değerlendirdi:
“İşveren grev ilan edildiği tarihten hemen sonrasında diğer fabrikalarından işçi nakil ederek grevi kırmaya çalıştı, grev süresince yeni işçi alarak, üretimi diğer fabrikalarına kaydırarak, greve çıkan işçilerin işlerini bu işçilere yaptırarak grevi kırmaya çalıştı. İşverenin grev kırıcılığı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri tarafından tespit edildi. Bu tespite karşın sadece idari para cezası kesildi. Grev kırıcılığına devam eden işveren hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri ikinci bir defa inceleme yaptı ve işverenin grev kırıcılığına devam ettiğini tespit edip yine sadece para cezası kesti. Buna rağmen işverenin grev kırıcılığına devam etti. Hatta üretim araçlarını ve ham maddeyi yasaya aykırı şekilde polis marifetiyle işçileri darbettirerek diğer fabrikasına taşıdı. Bu suç kameralar önünde alenen işlendi.
‘İşverenin yasaya aykırı davranışlarında süreç hiç ilerlemiyor’
İş mahkemesi işverenin grev kırıcılığını tespit etti ancak işveren grev kırıcılığına devam ediyor. Ülkemizde grev kırıcılığını engellemeye yönelik örgütlü mücadele dışında başka bir yol yok. İşverenler para cezalarını ödeyerek sendikasızlaştırmayı satın alıyorlar. İşveren yetkilileri hakkında yapmış olduğumuz suç duyurusunun üzerinden neredeyse 1.5 yıl geçti ancak hâlâ iddianame düzenlenip dava açılmadı. İşçiler hakkında hızla yakalama kararı çıkaran yargımız söz konusu işverenin yasaya aykırı davranışlarını soruşturmaya gelince ilerlemiyor.”
Patronun geçmiş şikayetlerinin absürtlüğüne işaret eden Taşkın, “Örneğin bir rap şarkısındaki efektleri (hav hav gibi) gerekçe gösteriyor. ‘Grev haktır kırmak suçtur’ demeyi, sendikal haklarına sahip çıkmak için atılan sloganları, çay içmek için yakılan ateşin dumanını ‘Huzur ve sükunetimiz bozuluyor’ gerekçesiyle suçlama konusu yapıyor. Grevdeki işçilerin grev kırıcılarına ‘Grev kırıcılığı yapmayın, işverenin suçuna ortak olmayın’ demesini bile ‘çalışma özgürlüğünü ihlal’ diyerek şikayet ediyor. Bu baskılar sadece işçilere değil, sendikacılara, işçilerle dayanışmaya gelen emek dostlarına karşı da sistemli bir şekilde yürütülüyor” diye konuştu.
‘Örgütlü mücadele olmadığı sürece hiçbir kazanım elde edilemez’
Yargı ve kolluğun işverenin her dediğini ciddiye alıp işçileri yıldırmaya çalıştığını ifade eden sendika yetkilileri ise “Mevcut hukuk düzeni sermayeden yana. Bu iş yerindeki en büyük başarı, işçilerin örgütlülüğünü koruyup greve devam etmesidir. Kağıt üzerindeki Anayasa maddelerinin fiiliyatta karşılığı yok. İşçilerin grev haklarını yeniden kazanmaları gerekiyor. Örgütlü mücadele olmadığı sürece hiçbir kazanım elde edilemez.” diye belirtti.
‘Grevi kıran o, suç işleyen o, adliyede olan biziz’
Sabah baskının ardından adliyede ifade vermek için giden işçiler saatlerce bekledi. 35 yıllık işçi olan Kemal Eraydın 69 yaşında, kalp hastası, asgari ücret alıyordu. 32 yaşında, greve çıktıklarında 2 aylık işçi olan Şule Yavaş da asgari ücret alıyordu. İşçiler bu nedenle sendikalaştıklarını söylerken, “Grevi kıran o, suç işleyen o, adliyede olan biziz” diyerek tepki gösterdi. İşçiler “Simay grevdeyken evlendi. Tek maaş kirada yaşıyorlar, hâlâ borç ödüyorlar ama asla vazgeçmiyorlar. Birimiz bankaya borçlu, birimiz evini satmak zorunda kaldı. Bu koşullarda mücadele ediyoruz kolay değil ama vazgeçmeye niyetimiz yok” diye anlattı.
‘Patronun vazgeçmek istemediği işte bu kâr’
Temel Conta işçileri, ağır çalışma koşullarını gazetemize defalarca anlattı. İşçiler, sıcak pres işi yaptıklarını, hiçbir güvenlik önlemi alınmadığını, vücutlarında yanık izleri olduğunu, havalandırması olmayan, ısınması olmayan fabrikada iş yetiştirmek için tuvaletlere kilit bile takıldığını dile getirmişti.
Grevdeki bir işçi, “Benim ürettiğim bir tane motor contasıyla bir aylık maaşım çıkıyor. Diyelim ki bir conta için beş işçi çalışıyor beş conta eder. Bir günde 150 conta üretiyoruz. Bunu her gün üretiyoruz. Patronun vazgeçmek istemediği işte bu kâr. Bütün saldırılar bu yüzden. Ben asgari ücretle çalışıyorum içeride işçiler hâlâ asgari ücretle çalışıyor. Sendika istememelerinin altında yatan gerçek esasında bu kârdan vazgeçmemek” diyerek süreci özetlemişti.
Çadırı da kaldırmak istedi
İşçilerin grev çadırı daha önce de yasa dışı denilerek şikayet edilmişti. Kaldırılması için mülkü amirliklere mahkemelere başvuruldu. Sendika itiraz etti, bu konuda dava sürüyor.
İşçilerin en temel tuvalet ihtiyacını gidermesi bile engellenmek istendi. Organize sanayi bölgesinde hiçbir fabrika işçilere kapısını açmadı, bölgede bulunan ormanlık alan bile tuvalete girmesinler diye tel örgülerle çevrildi. Tuvalet sorunu ise Petrol İş Sendikası Aliağa Şubesi tarafından işçi dayanışmasıyla çözüldü, alana mobil tuvalet getirildi.
/././
Bir Mehmet -Arif Nacaroğlu-
Mehmet Türkmen halen tutsak. Savcılık iddianamesinde hedef açık; Türkmen’e siyaset yasağı. Türkmen sendikacı olduğuna, işçinin, emekçinin hakkını, hukukunu korumaya, iyileştirmeye yaşamını adamış olduğuna göre amaç Mehmet Türkmen’i işçilerle birlikte kurduğu, büyüttüğü, güçlendirdiği sendikadan uzaklaştırmak.
Yapabilirler mi?
Patron böyle istiyor. Antep’ten, Urfa’dan doğup, tüm ülkede güç kazanması muhtemel bir sendikanın büyümesinden rahatsızlar. Bu öyle bir sendika ki, başkanı, yöneticileri, üyeleri patron sofralarına oturmuyor, kirli ortaklıklara yanaşmıyor, korkmuyor, üretimden gelen gücünün farkında, onurlu uzlaşmaya hazır ama teslim olmaya dirençli. Mantıklı ve hakkaniyetli talepleri olan, emeğinin karşılığını isteyen, patron kadar değil, insanca yaşayacak kadar maaş isteyen işçilerin sendikası BİRTEK-SEN
Mehmet’i, satın alamadılar, kaç kere gözaltına aldılar, hırpaladılar, tutukladılar, insanlık dışı koşullarda hapsettiler, yıldıramadılar.
Yıldıramazlar.
Bir Mehmet gider, bin Mehmet gelir demeyeceğiz.
Bir Mehmet gitmeyecek, onu size vermeyeceğiz.
Mehmet Türkmen halen tutsak. Savcılık iddianamesinde hedef açık; Türkmen’e siyaset yasağı. Türkmen sendikacı olduğuna, işçinin, emekçinin hakkını, hukukunu korumaya, iyileştirmeye yaşamını adamış olduğuna göre amaç Mehmet Türkmen’i işçilerle birlikte kurduğu, büyüttüğü, güçlendirdiği sendikadan uzaklaştırmak.
Yapabilirler mi?
Patron böyle istiyor. Antep’ten, Urfa’dan doğup, tüm ülkede güç kazanması muhtemel bir sendikanın büyümesinden rahatsızlar. Bu öyle bir sendika ki, başkanı, yöneticileri, üyeleri patron sofralarına oturmuyor, kirli ortaklıklara yanaşmıyor, korkmuyor, üretimden gelen gücünün farkında, onurlu uzlaşmaya hazır ama teslim olmaya dirençli. Mantıklı ve hakkaniyetli talepleri olan, emeğinin karşılığını isteyen, patron kadar değil, insanca yaşayacak kadar maaş isteyen işçilerin sendikası BİRTEK-SEN
Mehmet’i, satın alamadılar, kaç kere gözaltına aldılar, hırpaladılar, tutukladılar, insanlık dışı koşullarda hapsettiler, yıldıramadılar.
Yıldıramazlar.
Bir Mehmet gider, bin Mehmet gelir demeyeceğiz.
Bir Mehmet gitmeyecek, onu size vermeyeceğiz.
Bu dünyaya çocuk getirme cesareti -Ayşen Şahin-
“Şiddetle savaşmak ancak dolaylı olarak, şiddet kullanmaya ihtiyaç duymayacak insanlar yetiştirmekle olur. Şiddetin hastalık belirtisi olduğunu söylemek, önemli ölçüde doğru olsa da kolay bir cevaptır. Şiddet eylemde sınır tanımamanın en çarpıcı görünümüdür. Korkunun, bencilliğin, gururun en direkt tepkisidir. Etik cehaletin belirtisi olarak da düşünülebilir. Şiddet ancak insanlarda görülür. Şiddet hayvansal yanımızla ilgilidir. Ama hayvanların yaptıkları şiddet değildir. Onlar belirli uyarıcılara cevap veriyorlar. Şiddet dediğimiz şey insanlara özgüdür.”
İoanni Kuçuradi, Ahlak, Etik ve Etikler
Çok öfkeliyiz. Bunca adaletsizlik, şiddet ve baskı karşısında öfkesini şiddete dönüştürmemeyi başaran insanlarız. Anayasal haklar ve insanlık onuru çerçevesinde bir savunma hattı örüyoruz. Haklı kere haklıyız.
Her şeyin sorumlusu bu sistem. Binlerce şema çiz, herkesi suçlaya suçlaya oklarla birbirine bağla, son ok yine rejimi gösterir.
Mesela: Veliler çocuklarının sorunlarını görmezden gelip öğretmene baskı yapıyor.
Veli profilini kendi içinde ayıralım alt başlıklara:
Gücüne güvenen veli profilini sistem yarattı. Senede birkaç milyon ödenen okulun artık velisi değil müşterisi onlar. Parayla satın alınan bir seçkinliğin satın aldığı hizmet üzerinde tepinmesi, bu dönemin gerçekliği. Onlar yapar, kolluk ve yargı onların dağıttığını toparlar. Güç zehirlenmesi bu. Kim yarattı bu ani zenginleşmeyi? Paranın her kapıyı açabildiği, ilişkilerin her suçu örtebildiği düzeni kim kurdu?
Aşırı korumacı veli profili; geçmiş şahsi tecrübelerinden çocuğunu koruma isteğinin yarattığı körlükte o berbat tecrübeleri yaratan sorumlu: Sistem.
Çocuğa laf ettirmeme güdüsü altındaki velileri güçten zehirlenmiş olanların dışında kalanlar olarak düşünürsek belki de onlarca yıldır ezilmişliğin, azarlanmışlığın, tehdit edilmişliğin acısıyla veriliyordur bazı tepkiler. Her muktedir ezdiğinden, otoriteyle herkesin başı dertte olduğundan gücü yetebilen otoriteye başkaldırıdır. Doğru mu? Elbet değil. Kimden ötürü? Sistem.
Bütün mesleklerin itibarına kastedilmiş, cehalet övgüsü arşa yükselmiş, medeniyet bir uzak köy olmuş, uyarılan veli uyaranın uyarısına saygı duyamıyor. Kimse kimsenin formasyonuna saygı duymuyor. Kimse kimsenin bulunduğu pozisyona bilgi, birikim, yetenek, zeka, çalışkanlık gibi özelliklerle geldiğine artık inanmıyor. Liyakati yıktılar her yerde tepemize çöktü.
Apartman üniversiteleri eğitimin itibarını da götürdü. Senin çocuğun gerçekten yanlış mı yaptı yoksa başka bir çocuğun anası-babası güç kuvvetini senin üzerinde mi deniyor ne bileceksin? Gerçeklik bükülmüş, her şey satın alınabilirken kime güvenebileceksin?
Çocuğundan haberi olmayan veli: İki kişi günde 16 saat çalışıp yine de kirayı ancak denkleştirip faturayı ertelemek zorunda kaldığın bir yaşam şeklinde onca keder, elem, kaygı içinde kim ne sunabilir çocuğuna? Çocukla kaliteli vakit geçirme tabirleri eskidendi. Kalite hayatın hiçbir yer ve zamanında kalmadı ki? Kendini hayatta tutmakta zorlanan yetişkinlerin bir çocuğun farkına varıp mutlu etmeye çalışmaması: Yoksulluğu yaratan rejimin suçu.
Öğretmenler idare baskısıyla, zırt pırt değişen müfredatla sınanırken bir de veli baskısıyla yıprandı. Tehdit ne? CİMER. Jurnalcilik aldı yürüdü. Sinire kesen açıyor cebinden evde yattığı yerden ballandıra ballandıra şikayet yazıyor. Bu ne biçim sistem? Diyalog unutuldu, tartışma adabı ve çözüme ulaşma gayreti unutuldu, eleştiri ve öz eleştiri etiği yok oldu. Muhatap alınan insan, kurum yok. Kendinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanın bir CİMER mesajıyla kaç kişi şimdiye kadar gözaltına alındı. Peki hiç CİMER’den çıkan hayra vesile karar görüldü mü? CİMER nasıl bir zihniyetin ürünü?
Yine bir şiddete yaslanıp bir şeyleri yasaklayacaklar. Dijital oyunlar, sosyal medya suçlu. Her yasak yeni bir illegal alan yaratıyor.
Okullara dijital okur yazarlık dersi konuldu mu? Din eğitimini okul öncesi eğitime kadar soktular, tarikatları el kadar çocukların dersine soktular. Allah sevgisi değil, korkusu işlediler. Sevgi müfredattan çıktı neredeyse. Korku ikliminde, cehalet övgüsünde, kimsenin çalışarak başaramadığı bir zeminde hangi çocuk neye tutunarak kendini var edecek? Kız çocuklarla erkek çocukları yan yana oturtmamak, aynı sınıfta okutmamak üzerine konuşulan bir sistemde, arkadaşını sevmeyi kollamayı nasıl öğreteceksin, eşitliği nasıl anlatacaksın? Aşkın, sevginin her türlüsü yasak, nefretin her çeşidi serbest.
Çocuklara, gençlere evde bilgisayara kapanmaktan daha cazip, daha ekonomik bir vakit geçirme yolu sundun mu? Tutkularına saygı duydun mu? Müzik, sanat, tiyatro, spor eğitimi, eğlence adına ne koydun önlerine? Dinledin mi onları, anlamaya çalıştın mı? Hayal kurabilmelerini sağladın mı? Özgürlüğü hiç tattırdın mı? Zorbalandıklarında güvenecekleri bir liman gösterdin mi?
Neyin propagandasını yaparsan onu biçersin muktedir, satın aldığın medyanda at-avrat-silah prodüksiyonlarla yeniden yazmaya çalıştığın tarihin vardığı yer burası.
Çocuğun çocuk olma hakkını 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne rağmen tanımayan ve çocuk işçi kavramını resmi dilde dahi kullanan, 2007’de imzalanan Lanzarote Sözleşmesi’ne rağmen Ensar Vakfında 45 çocuğun istismarı olayında “Bir kereden bir şey olmaz” diyebilen aile bakanına, onu atayana, sahip çıkana, liselileri MESEM sebepli ölümlerden korumaya çalıştılar diye üniversitelileri tutuklamaya kalkan rejime biz çocuğun oyun hakkını nasıl anlatacağız?
Ok yine rejimi gösterir.
Bu iktidarı bu halk seçti diyenler görüyorum. Otoriter liderler bir yolunu bulup yönetimi ele aldıklarında artık tüm değişkenler sabit değildir. Medya ele geçirilmiş, Diyanet fetvaları siyasileştirilmiş, il il, ilçe ilçe kadrolaşılmış, hakikat yerin dokuz kat altına gömülmüş, trafoya kedi girmiş, mühürsüz zarflar geçerli sayılmış, orada burada çuval çuval pusulalar bulunmuş, muhtarlar köylünün oyunu kendi basıp geçivermiş, bazı köylere girilememiş, bazılarında silahlı çatışmalar çıkmış, bazı dairelere onar onar isim yazılmış, insanlar kendilerini e devlette hiç oy vermediği partinin üyesi olarak görüvermiş, defalarca milyonlarca kişinin datası çalınmış, Darkweb’te ipliğimiz pazara çıkmış, halkın seçtiği onlarca belediye başkanı tutuklanmış, seçilme ihtimali olanlar zaten tutuklanmış, Mecliste vekiller için 1336 fezleke hazırlanmış, 24 senedir halka türlü çeşit hikayeler anlatılıp beyni yıkanmış, şükürcülük, tevekkül tembihlenmiş, hep daha beteri işaret edilmiş, Allah korkusu, ahiret hesapları, din kardeşliği ortaya atılıp durulmuş, birbirine düşürülmüş, ayrıştırılmış, küçümsenmiş, öz güveni kırılmış, tutuklanmış, tutuklanmış, tutuklanmış. Kim kimi ne kadar seçmiş nasıl emin olabilirler?
Bu dünyaya çocuk getirmenin delilik olduğunu kabul ettiğimiz dönemdeyiz. Bu ne deli cesaretiymiş, hiçbir güvenecek dalımız yokken dünyaya çocuk getirmişiz. Çocuk yalnız ebeveynin değil toplumun da sorumluluğudur. Her şeyi devletten beklemeyin diyenlerin şu hayatta muhatabı kim? Devleti kendine bakacak bir sistem olsun diye insan kurdu, her şeyi devletten bekleyeceğiz. Bu topraklarda doğduysak, psikolojik sorun varsa devlet tedavi etmek zorunda, ebeveynler sorunluysa çocuğu alıp düzgün yetiştirmek zorunda, elinden hiçbir iş gelmiyorsa bir iş öğretmek, öğrenemiyorsan yine de sana bakmak zorunda. Eğitim vermek zorunda, iyileştirmek zorunda, barındırmak ve doyurmak zorunda. Çocuğunu yetiştirirken orada olmak zorunda, öğretmenin, sağlıkçının, doktorun, avukatın, madencinin, tekstil işçisinin, inşaat ustasının meslek itibarını korumak zorunda. Toprağın veriminden, ormanın ağacından, hayvanın refahından da devlet sorumlu.
Devlet insanı, hayvanı, doğayı hayatta tutmak ve yaşatmak zorunda. Devlet halkın işvereni, patronu, sadaka vereni değil hizmetlisidir; görevlilerin titri bu yüzden kamu görevidir.
Dünyaya getirmiş bulunduğumuz çocukları hayatta tutmak ve hayatta kalmak yerine yaşadığımızı hissetmek için ihtiyacımız olan şey de o deli cesareti artık.
Öğretmenler greve gittiğinde tüm kurumlar da çocuklu çalışanlarına izin verdiğinde, yürüyüşteki madenci, boykottaki üniversiteli, grevdeki işçi ve endişeli tüm veliler bir alanda buluşabildiğinde, gerçek sorumlu ortadayken yenilerini aramak için vakit kaybetmediğimizde, birbirimize akıl öğretmek, birbirimizi yermek ve acılar yarışına sokmak yerine birlikte hesap sorabilmenin azminde birleştiğimizde, eylemlerin çağrıcısı olma önceliğini kenara bırakıp yalnız ve yalnızca çocukları öncelikleyebildiğimizde, esaretin üzerine çocuğuna sarılır gibi sarıldığımız cesaretle gidebildiğimizde, işte biz o gün bir duvarı aşacağız. O duvarın ötesinde şen çocuk kahkahaları olacak, borçlu hissettiğimiz kendi çocukluğumuzun diyeti de orada.
“Şiddetle savaşmak ancak dolaylı olarak, şiddet kullanmaya ihtiyaç duymayacak insanlar yetiştirmekle olur. Şiddetin hastalık belirtisi olduğunu söylemek, önemli ölçüde doğru olsa da kolay bir cevaptır. Şiddet eylemde sınır tanımamanın en çarpıcı görünümüdür. Korkunun, bencilliğin, gururun en direkt tepkisidir. Etik cehaletin belirtisi olarak da düşünülebilir. Şiddet ancak insanlarda görülür. Şiddet hayvansal yanımızla ilgilidir. Ama hayvanların yaptıkları şiddet değildir. Onlar belirli uyarıcılara cevap veriyorlar. Şiddet dediğimiz şey insanlara özgüdür.”
İoanni Kuçuradi, Ahlak, Etik ve Etikler
Çok öfkeliyiz. Bunca adaletsizlik, şiddet ve baskı karşısında öfkesini şiddete dönüştürmemeyi başaran insanlarız. Anayasal haklar ve insanlık onuru çerçevesinde bir savunma hattı örüyoruz. Haklı kere haklıyız.
Her şeyin sorumlusu bu sistem. Binlerce şema çiz, herkesi suçlaya suçlaya oklarla birbirine bağla, son ok yine rejimi gösterir.
Mesela: Veliler çocuklarının sorunlarını görmezden gelip öğretmene baskı yapıyor.
Veli profilini kendi içinde ayıralım alt başlıklara:
Gücüne güvenen veli profilini sistem yarattı. Senede birkaç milyon ödenen okulun artık velisi değil müşterisi onlar. Parayla satın alınan bir seçkinliğin satın aldığı hizmet üzerinde tepinmesi, bu dönemin gerçekliği. Onlar yapar, kolluk ve yargı onların dağıttığını toparlar. Güç zehirlenmesi bu. Kim yarattı bu ani zenginleşmeyi? Paranın her kapıyı açabildiği, ilişkilerin her suçu örtebildiği düzeni kim kurdu?
Aşırı korumacı veli profili; geçmiş şahsi tecrübelerinden çocuğunu koruma isteğinin yarattığı körlükte o berbat tecrübeleri yaratan sorumlu: Sistem.
Çocuğa laf ettirmeme güdüsü altındaki velileri güçten zehirlenmiş olanların dışında kalanlar olarak düşünürsek belki de onlarca yıldır ezilmişliğin, azarlanmışlığın, tehdit edilmişliğin acısıyla veriliyordur bazı tepkiler. Her muktedir ezdiğinden, otoriteyle herkesin başı dertte olduğundan gücü yetebilen otoriteye başkaldırıdır. Doğru mu? Elbet değil. Kimden ötürü? Sistem.
Bütün mesleklerin itibarına kastedilmiş, cehalet övgüsü arşa yükselmiş, medeniyet bir uzak köy olmuş, uyarılan veli uyaranın uyarısına saygı duyamıyor. Kimse kimsenin formasyonuna saygı duymuyor. Kimse kimsenin bulunduğu pozisyona bilgi, birikim, yetenek, zeka, çalışkanlık gibi özelliklerle geldiğine artık inanmıyor. Liyakati yıktılar her yerde tepemize çöktü.
Apartman üniversiteleri eğitimin itibarını da götürdü. Senin çocuğun gerçekten yanlış mı yaptı yoksa başka bir çocuğun anası-babası güç kuvvetini senin üzerinde mi deniyor ne bileceksin? Gerçeklik bükülmüş, her şey satın alınabilirken kime güvenebileceksin?
Çocuğundan haberi olmayan veli: İki kişi günde 16 saat çalışıp yine de kirayı ancak denkleştirip faturayı ertelemek zorunda kaldığın bir yaşam şeklinde onca keder, elem, kaygı içinde kim ne sunabilir çocuğuna? Çocukla kaliteli vakit geçirme tabirleri eskidendi. Kalite hayatın hiçbir yer ve zamanında kalmadı ki? Kendini hayatta tutmakta zorlanan yetişkinlerin bir çocuğun farkına varıp mutlu etmeye çalışmaması: Yoksulluğu yaratan rejimin suçu.
Öğretmenler idare baskısıyla, zırt pırt değişen müfredatla sınanırken bir de veli baskısıyla yıprandı. Tehdit ne? CİMER. Jurnalcilik aldı yürüdü. Sinire kesen açıyor cebinden evde yattığı yerden ballandıra ballandıra şikayet yazıyor. Bu ne biçim sistem? Diyalog unutuldu, tartışma adabı ve çözüme ulaşma gayreti unutuldu, eleştiri ve öz eleştiri etiği yok oldu. Muhatap alınan insan, kurum yok. Kendinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanın bir CİMER mesajıyla kaç kişi şimdiye kadar gözaltına alındı. Peki hiç CİMER’den çıkan hayra vesile karar görüldü mü? CİMER nasıl bir zihniyetin ürünü?
Yine bir şiddete yaslanıp bir şeyleri yasaklayacaklar. Dijital oyunlar, sosyal medya suçlu. Her yasak yeni bir illegal alan yaratıyor.
Okullara dijital okur yazarlık dersi konuldu mu? Din eğitimini okul öncesi eğitime kadar soktular, tarikatları el kadar çocukların dersine soktular. Allah sevgisi değil, korkusu işlediler. Sevgi müfredattan çıktı neredeyse. Korku ikliminde, cehalet övgüsünde, kimsenin çalışarak başaramadığı bir zeminde hangi çocuk neye tutunarak kendini var edecek? Kız çocuklarla erkek çocukları yan yana oturtmamak, aynı sınıfta okutmamak üzerine konuşulan bir sistemde, arkadaşını sevmeyi kollamayı nasıl öğreteceksin, eşitliği nasıl anlatacaksın? Aşkın, sevginin her türlüsü yasak, nefretin her çeşidi serbest.
Çocuklara, gençlere evde bilgisayara kapanmaktan daha cazip, daha ekonomik bir vakit geçirme yolu sundun mu? Tutkularına saygı duydun mu? Müzik, sanat, tiyatro, spor eğitimi, eğlence adına ne koydun önlerine? Dinledin mi onları, anlamaya çalıştın mı? Hayal kurabilmelerini sağladın mı? Özgürlüğü hiç tattırdın mı? Zorbalandıklarında güvenecekleri bir liman gösterdin mi?
Neyin propagandasını yaparsan onu biçersin muktedir, satın aldığın medyanda at-avrat-silah prodüksiyonlarla yeniden yazmaya çalıştığın tarihin vardığı yer burası.
Çocuğun çocuk olma hakkını 1990 yılında imzaladığı BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne rağmen tanımayan ve çocuk işçi kavramını resmi dilde dahi kullanan, 2007’de imzalanan Lanzarote Sözleşmesi’ne rağmen Ensar Vakfında 45 çocuğun istismarı olayında “Bir kereden bir şey olmaz” diyebilen aile bakanına, onu atayana, sahip çıkana, liselileri MESEM sebepli ölümlerden korumaya çalıştılar diye üniversitelileri tutuklamaya kalkan rejime biz çocuğun oyun hakkını nasıl anlatacağız?
Ok yine rejimi gösterir.
Bu iktidarı bu halk seçti diyenler görüyorum. Otoriter liderler bir yolunu bulup yönetimi ele aldıklarında artık tüm değişkenler sabit değildir. Medya ele geçirilmiş, Diyanet fetvaları siyasileştirilmiş, il il, ilçe ilçe kadrolaşılmış, hakikat yerin dokuz kat altına gömülmüş, trafoya kedi girmiş, mühürsüz zarflar geçerli sayılmış, orada burada çuval çuval pusulalar bulunmuş, muhtarlar köylünün oyunu kendi basıp geçivermiş, bazı köylere girilememiş, bazılarında silahlı çatışmalar çıkmış, bazı dairelere onar onar isim yazılmış, insanlar kendilerini e devlette hiç oy vermediği partinin üyesi olarak görüvermiş, defalarca milyonlarca kişinin datası çalınmış, Darkweb’te ipliğimiz pazara çıkmış, halkın seçtiği onlarca belediye başkanı tutuklanmış, seçilme ihtimali olanlar zaten tutuklanmış, Mecliste vekiller için 1336 fezleke hazırlanmış, 24 senedir halka türlü çeşit hikayeler anlatılıp beyni yıkanmış, şükürcülük, tevekkül tembihlenmiş, hep daha beteri işaret edilmiş, Allah korkusu, ahiret hesapları, din kardeşliği ortaya atılıp durulmuş, birbirine düşürülmüş, ayrıştırılmış, küçümsenmiş, öz güveni kırılmış, tutuklanmış, tutuklanmış, tutuklanmış. Kim kimi ne kadar seçmiş nasıl emin olabilirler?
Bu dünyaya çocuk getirmenin delilik olduğunu kabul ettiğimiz dönemdeyiz. Bu ne deli cesaretiymiş, hiçbir güvenecek dalımız yokken dünyaya çocuk getirmişiz. Çocuk yalnız ebeveynin değil toplumun da sorumluluğudur. Her şeyi devletten beklemeyin diyenlerin şu hayatta muhatabı kim? Devleti kendine bakacak bir sistem olsun diye insan kurdu, her şeyi devletten bekleyeceğiz. Bu topraklarda doğduysak, psikolojik sorun varsa devlet tedavi etmek zorunda, ebeveynler sorunluysa çocuğu alıp düzgün yetiştirmek zorunda, elinden hiçbir iş gelmiyorsa bir iş öğretmek, öğrenemiyorsan yine de sana bakmak zorunda. Eğitim vermek zorunda, iyileştirmek zorunda, barındırmak ve doyurmak zorunda. Çocuğunu yetiştirirken orada olmak zorunda, öğretmenin, sağlıkçının, doktorun, avukatın, madencinin, tekstil işçisinin, inşaat ustasının meslek itibarını korumak zorunda. Toprağın veriminden, ormanın ağacından, hayvanın refahından da devlet sorumlu.
Devlet insanı, hayvanı, doğayı hayatta tutmak ve yaşatmak zorunda. Devlet halkın işvereni, patronu, sadaka vereni değil hizmetlisidir; görevlilerin titri bu yüzden kamu görevidir.
Dünyaya getirmiş bulunduğumuz çocukları hayatta tutmak ve hayatta kalmak yerine yaşadığımızı hissetmek için ihtiyacımız olan şey de o deli cesareti artık.
Öğretmenler greve gittiğinde tüm kurumlar da çocuklu çalışanlarına izin verdiğinde, yürüyüşteki madenci, boykottaki üniversiteli, grevdeki işçi ve endişeli tüm veliler bir alanda buluşabildiğinde, gerçek sorumlu ortadayken yenilerini aramak için vakit kaybetmediğimizde, birbirimize akıl öğretmek, birbirimizi yermek ve acılar yarışına sokmak yerine birlikte hesap sorabilmenin azminde birleştiğimizde, eylemlerin çağrıcısı olma önceliğini kenara bırakıp yalnız ve yalnızca çocukları öncelikleyebildiğimizde, esaretin üzerine çocuğuna sarılır gibi sarıldığımız cesaretle gidebildiğimizde, işte biz o gün bir duvarı aşacağız. O duvarın ötesinde şen çocuk kahkahaları olacak, borçlu hissettiğimiz kendi çocukluğumuzun diyeti de orada.
/././
Eğitim sistemi ve sosyopat çıktısı -Nuray Sancar-
Arka arkaya yaşanan Urfa ve Maraş’taki saldırılar; en güvenli kurumlar olması beklenen okullarda pusuya yatmış şiddetin artık kabına sığamayarak patladığını gösteriyor.
Şiddetin kaynağını faillerin şahsi motivasyonlarından ya da egemen siyasi kodların merceğinden bakarak anlamaya çalışmak vakaları daha da anlaşılmaz kılıyor ama bol bol yapılıyor.
Cumhurbaşkanı faciaya siyaset karıştırmanın doğru olmadığını söyledi. Bu sözü deprem, orman yangını vb. doğal facialardan sonra da duymuştuk.
Bahçeli ‘İşin içinde terör yok’ diyerek sevindirdi! Demek ki her olayda ‘tas kafa’ saç kesimli karikatür tipleri kullanarak Kürtlere sallayanlar bu sefer işsiz kalmış, şoven gürültü olayın esasını unutturmak amacıyla serbest kalamamıştı.
Ama serbest bırakılanlar vardı; medya, sosyal medya, telegram grupları, dark web, incel ağları, diziler olağan suçlular olarak yine anıldı. Bütün bunların münferit kötülük alanları olarak nasıl birbirini beslediği, neden var oldukları ve gençler üzerinde neden çekim yaratabildikleri sorusunun yanıtı verilemediğinde çocuklarını denetlemeyen, iyi yetiştiremeyen, yasakları devlet adına evde koyamayan aileler suçlanıyordu. Bir de her vakada olduğu gibi ‘toplum çürüdü’cüler belirdi; toplum çürüdüyse niye çürüdü, nasıl çürüdü sorusunu yine medya, diziler, programlar ile açıklayan bir kesim rutin tespitlere devam ettiler.
Sonuç olarak daha fazla denetim, daha fazla polis gerekiyordu. Ailede polis, okul kapısında polis, kamusal alanda yasaklar sayesinde gençler zapturapt altına alınabilir, dürtülerini biçimlendiren ve zıvanadan çıkaran etki ajanlarına karşı güvenlik çemberine alınabilirdi…
Bu sebebi sonuç, sonucu sebep haline getiren analizler ve çözüm önerileri her vakada bıkkınlık verecek kadar çok tekrarlanıyor.
Oysa okul Türkiye’de hem öğrenciler hem öğretmenler için zaten güvensiz ve güvencesiz bir kurum haline geldi. Asıl sorgulanması gereken okula bugün yüklenen rol ve artık üstlenmesi beklenmeyen işlev olmalı. Okulun taşıyıcı kolonlarının çatlamasına yol açan ve yıllardır devam eden travmatik siyasi dokunuşların aile ilişkilerinden başlayarak toplumun bütününe zehirli gazlar sızdırmaması zaten beklenemez. Yıllar önce başlatılan özel okul furyası öğrenciler arasında sınıfsal ayrımı daha da görünür kılmıştı… Bir kısım öğrenciyi kulvarda yarışmaya zorlayan, ancak yandaş ailelerin çocuklarının kayırıldığı sınav sistemi ile bir kısmını, okulla ilişkilerinin esnekleştirildiği merkezi eğitim merkezlerinde (MESEM) asgari ücretin yarısı veya üçte birine mahkum eden eğitim sisteminin toplamı gençlere belirsiz bir gelecek vadediyor. Esneklik ile belirsizlik eğitim sürecinin başlıca özelliğidir bugün. Öğretmenler statü kaybı yaşamakta öğrenciler geleceksizleştirilmektedir.
Milli eğitim bakanı, tarikat ve vakıflarla protokol yaptıklarını ve yapacaklarını açıkladığı günden bu yana kifayetsiz tarikat ve milliyetçi parti mensupları okullarda öğretmen olarak görevlendiriliyor. Bu adım bugün depo öğretmen uygulamasına kadar geliştirildi. Öğretmenler artık belirli bir okulda konumlandırılmadan ihtiyaç olan her yere taşınabilecek. Böylece okullardan pedagojik ilişkinin sürekliliği de kaldırılmış oluyor. Süreksiz, rasgele, programsız öğrenme süreci okulu, topluluk bilincinin, bağlılık duygusunun gelişemediği, her koyunun kendi bacağından asıldığı tekinsiz bir meydana çeviriyor.
Çocukların okul yerine MESEM’lerde çalışmaya yönelmesini savunanlardan bazıları onların zaten her şeyi çevreden, medyadan, sosyal medyadan öğrendiklerini dünyada olan bitene yabancı kalmadıklarını düşünüyor ve bunu ifade ediyorlar. Milli Eğitim Bakanlığının perspektifi; çocuk basit matematik işlemlerini bilebilsin, bineceği otobüsün numarasını okuyabilsin, üstüne bolca dini bilgi boca edilsin ölçüsüne kadar gerilemiş durumda.
Çünkü ucuz emek cehenneminin ateşine odun taşınıyor. Yerli yabancı sermayenin yatırım ve dolaşım serbestliği için kurulu ve kurulacak olan organize sanayilerde, küçük işletmelerde eğitimsiz iş gücüne ihtiyaç var. Bir para tuzağı olarak kurulu sayısız üniversitenin ise gençlere işsizlikten başka vaadi yok. Çoğu genç eğitim sisteminin atığından başka bir şey olamıyor artık.
Bugün öğretmenini öldürürken, okulunu basıp arkadaşlarını katlederken, sosyal medyada ‘Şu fiyata okul basılır diye ilan verirken’ beliren tipler, eğitimin toplumsal işlevini bile bile çözülmeye maruz bırakan, okul bileşenlerini göz göre göre güvencesiz ve belirsizliğe mahkum eden sistemin sosyopat çıktılarıdır.
Sonunda sermaye dostu iktidarın tercihleri sayesinde sağlık sistemi ‘Doktor dövebiliyoruz’ diyebilen profili, okul sistemi de eline silah alıp sınıf basan tipi üretti. Sağlık ve eğitimi bu duruma getiren sistemle, onu yöneten akılla muhatap olamayanların savrulduğu yöntem, kendine ve benzerlerine yönelen şiddet oluyor.
Bu eğitim sistemini yıkıp yeniden kurmadan ne toplum ne okul güvende olacaktır. Parasız, demokratik, bilimsel, ana dilinde… halkın sırtına yük olmayan eğitim neslin güvencesidir. İşte bunun tersi çürümedir.
/././
1 Mayıs’a giderken -Erkan Aydoğanoğlu-
İşçi sınıfının “Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” olan 1 Mayıs, ilk kez kutlandığı 1890 yılından bu yana 136. kez dünyanın dört bir yanında kitlesel eylemlerle kutlanacak. ABD’de 1800’lü yılların ikinci yarısında yükselen işçi mücadelesinin temel sloganı “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse” şeklindeydi. Aradan geçen uzun yıllara rağmen bu önemli ve tarihi sloganın hale önemini koruduğunu söylemek mümkün.
Türkiye’de 1 Mayıs, tarihsel olarak her zaman belirli ekonomik, toplumsal ve siyasal iklim koşullarında şekilleniyor. Ancak bu yıl, 1 Mayıs’a giderken savaşın yıkıcı ekonomik etkileri, derinleşen geçim sıkıntısı ve sendikal haklara yönelik sistematik baskıların yarattığı ağır bir atmosfer etkisini hissettiriyor. İşçiler, emekçiler, özellikle emekliler, bu yıl 1 Mayıs alanlarına sadece taleplerini haykırmak için değil, her geçen gün zorlaşan çalışma ve yaşam koşullarına dikkat çekmek için alanlarda olacaklar.
Bugün 1 Mayıs’a giden sürecin en belirleyici faktörlerinden birisi, bölgesel ve küresel çapta tırmanan ve olumsuz etkilerini uzun süre hissedeceğimiz savaş koşulları olacak. Her ne kadar taraflar arasında bir müzakere yürütülüyor olsa da bugüne kadar yaşanan gelişmeler savaşın sadece sahada değil, aynı zamanda halkın mutfağında da yaşandığını gösteriyor. İran’a saldıran ABD ve İsrail olmasına rağmen, savaşın ekonomik anlamda en yıkıcı sonuçlarını yaşayan ülke İran’dan sonra Türkiye olacakmış gibi görünüyor.
Uzun süredir yaşanan hayat pahalılığı karşısında uygulanan düşük ücret politikası, milyonlarca emekçiyi “çalışırken yoksullaşan” bir kitle haline getirdi. Yılın ilk üç ayında satın alım gücü, TÜİK’in resmi verilerine göre yüzde 10’un üzerinde azaldı. Milyonlarca emekçi, bir taraftan açlık sınırın altındaki ücretlerle yaşamaya zorlanırken, diğer taraftan sayıları her geçen gün artan yedek işsizler ordusuyla tehdit edilerek sessiz kalmaya, düşük ücretle çalışmaya zorlanıyorlar.
Ülkede sadece ekonomik yönüyle değil, sosyal yaşam ve hukuk açısından da ciddi bir baskı süreci yaşanıyor. Yaşadığı haksızlıklara itiraz eden, sesini yükseltmek isteyen, hak mücadelesi veren kesimler (işçiler, sendikacılar, köylüler, gazeteciler vb.) gözaltına alınıyor, hatta tutuklanıyor. Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkı “hukuk ve yargı sopası” ile hizaya getirilmeye çalışılıyor.
“Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma suçu” gibi uyduruk gerekçelerle gazetecinin kalemini sendikacının sesini boğmaya çalışanlar, aslında halkın yanılmasından değil, halkın gerçekleri öğrenip uyanmasından korkuyorlar. En temel sendikal faaliyetlerin suç sayılması, sendika yöneticilerine yönelik haksız gözaltılar ve yargılamalar, demokratik hak arama yollarını felç etmeyi amaçlıyor. Yargı, işçinin hakkını koruyan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, sermayenin çıkarlarını savunan ve muhalif sendikal örgütlenmeyi baskılayan bir aygıt haline dönüşmüş durumda.
Ülkede mevcut tablo ne kadar karanlık olursa olsun 1 Mayıs; savaşın faturasını ödemeyi reddedenlerin, düşük ücretlere ve hayat pahalılığına “dur” diyenlerin, yargı baskısına rağmen mücadeleci sendikal çizgiyi savunanların ortak iradesine uygun olarak kutlanmalıdır.
Emekçiler için 1 Mayıs, sadece geçmişin anılması değil, bugün karşı karşıya kalınan sistematik baskı, tehdit ve saldırılara karşı güçlü bir yanıt olmak zorundadır. Savaşın gölgesinde, yoksulluğun kıskacında ve yargının baskısı altında gidilen 1 Mayıs, insanca yaşam ve güvenceli gelecek talebinin en gür sesiyle meydanlarda yankılanacağı gün olmalıdır.
İşçi sınıfının “Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” olan 1 Mayıs, ilk kez kutlandığı 1890 yılından bu yana 136. kez dünyanın dört bir yanında kitlesel eylemlerle kutlanacak. ABD’de 1800’lü yılların ikinci yarısında yükselen işçi mücadelesinin temel sloganı “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse” şeklindeydi. Aradan geçen uzun yıllara rağmen bu önemli ve tarihi sloganın hale önemini koruduğunu söylemek mümkün.
Türkiye’de 1 Mayıs, tarihsel olarak her zaman belirli ekonomik, toplumsal ve siyasal iklim koşullarında şekilleniyor. Ancak bu yıl, 1 Mayıs’a giderken savaşın yıkıcı ekonomik etkileri, derinleşen geçim sıkıntısı ve sendikal haklara yönelik sistematik baskıların yarattığı ağır bir atmosfer etkisini hissettiriyor. İşçiler, emekçiler, özellikle emekliler, bu yıl 1 Mayıs alanlarına sadece taleplerini haykırmak için değil, her geçen gün zorlaşan çalışma ve yaşam koşullarına dikkat çekmek için alanlarda olacaklar.
Bugün 1 Mayıs’a giden sürecin en belirleyici faktörlerinden birisi, bölgesel ve küresel çapta tırmanan ve olumsuz etkilerini uzun süre hissedeceğimiz savaş koşulları olacak. Her ne kadar taraflar arasında bir müzakere yürütülüyor olsa da bugüne kadar yaşanan gelişmeler savaşın sadece sahada değil, aynı zamanda halkın mutfağında da yaşandığını gösteriyor. İran’a saldıran ABD ve İsrail olmasına rağmen, savaşın ekonomik anlamda en yıkıcı sonuçlarını yaşayan ülke İran’dan sonra Türkiye olacakmış gibi görünüyor.
Uzun süredir yaşanan hayat pahalılığı karşısında uygulanan düşük ücret politikası, milyonlarca emekçiyi “çalışırken yoksullaşan” bir kitle haline getirdi. Yılın ilk üç ayında satın alım gücü, TÜİK’in resmi verilerine göre yüzde 10’un üzerinde azaldı. Milyonlarca emekçi, bir taraftan açlık sınırın altındaki ücretlerle yaşamaya zorlanırken, diğer taraftan sayıları her geçen gün artan yedek işsizler ordusuyla tehdit edilerek sessiz kalmaya, düşük ücretle çalışmaya zorlanıyorlar.
Ülkede sadece ekonomik yönüyle değil, sosyal yaşam ve hukuk açısından da ciddi bir baskı süreci yaşanıyor. Yaşadığı haksızlıklara itiraz eden, sesini yükseltmek isteyen, hak mücadelesi veren kesimler (işçiler, sendikacılar, köylüler, gazeteciler vb.) gözaltına alınıyor, hatta tutuklanıyor. Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkı “hukuk ve yargı sopası” ile hizaya getirilmeye çalışılıyor.
“Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma suçu” gibi uyduruk gerekçelerle gazetecinin kalemini sendikacının sesini boğmaya çalışanlar, aslında halkın yanılmasından değil, halkın gerçekleri öğrenip uyanmasından korkuyorlar. En temel sendikal faaliyetlerin suç sayılması, sendika yöneticilerine yönelik haksız gözaltılar ve yargılamalar, demokratik hak arama yollarını felç etmeyi amaçlıyor. Yargı, işçinin hakkını koruyan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, sermayenin çıkarlarını savunan ve muhalif sendikal örgütlenmeyi baskılayan bir aygıt haline dönüşmüş durumda.
Ülkede mevcut tablo ne kadar karanlık olursa olsun 1 Mayıs; savaşın faturasını ödemeyi reddedenlerin, düşük ücretlere ve hayat pahalılığına “dur” diyenlerin, yargı baskısına rağmen mücadeleci sendikal çizgiyi savunanların ortak iradesine uygun olarak kutlanmalıdır.
Emekçiler için 1 Mayıs, sadece geçmişin anılması değil, bugün karşı karşıya kalınan sistematik baskı, tehdit ve saldırılara karşı güçlü bir yanıt olmak zorundadır. Savaşın gölgesinde, yoksulluğun kıskacında ve yargının baskısı altında gidilen 1 Mayıs, insanca yaşam ve güvenceli gelecek talebinin en gür sesiyle meydanlarda yankılanacağı gün olmalıdır.
/././
Lübnan-İsrail görüşmeleri barış getirir mi? -Hediye Levent-
Amerika’nın araya girmesi ile Lübnan-İsrail doğrudan müzakereleri başlayacak gibi görünüyor. Resmi açıklamalara göre Amerika’daki Lübnan-İsrail büyükelçilerinin yüz yüze yaptığı ön görüşme, Güney Kıbrıs’ta gerçekleşmesi planlanan müzakerelerin yol haritasını ve genel çerçevesini belirledi. Ancak tarafların yaklaşımlarına ve şartlarına bakılırsa bu sürecin kısa sürede müzakereye dönüşmesi, dönüşse bile somut sonuçlar doğurması hiç kolay olmayacak.
Amerika, Lübnan meselesini İran ile savaş sürecinden ayırmaya çalışıyor. Yeni olmayan bir yaklaşımla Lübnan ile İsrail’i barıştırmasını, İsrail ile normalleşme sürecine dahil olmasını ve İbrahim Anlaşmaları’na imza atmasını sağlamak temel hedef.
Lübnan hâlâ İsrail’i resmi olarak tanımıyor. Hatta Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine başta Hizbullah olmak üzere tepki gösterenlere Lübnan dışişleri bakanı sık sık “Bu görüşmeler İsrail’i tanımak anlamına gelmiyor” şeklinde açıklama yapıyor. Müzakerelerin başlaması için Lübnan’ın temel şartları kapsamlı ateşkes, İsrail’in işgal ettiği yerlerden çekilmesi ve Lübnan ordusunun bu bölgelere yerleşmesiydi. Lübnan tarafı bu şartlar yerine getirildikten sonra siyasi sürece, yani müzakerelere geçilmesini istiyor. Aslında Lübnan’ın bu şartları ilk savaşın ardından varılan ancak uygulanmayan ateşkes anlaşmasının şartları ile neredeyse aynı. İlk ateşkes uygulanabilseydi, İsrail ateşkesin şartlarına uysaydı, Hizbullah ile ilgili ülke içinde bir formül bulunabilseydi ikinci savaş olmayabilirdi ancak o anlaşmanın da ölü doğduğu aşikardı.
İsrail tarafı ise Lübnan’ın şartlarını kabul etmek bir tarafa savaş hali devam ederken müzakerelere başlanmasını istiyor. İsrail’e göre tek mesele Hizbullah ve ateşkesin önündeki tek engel de Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının sağlanamaması. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar son açıklamasında bir kez daha “Lübnan ile barış ve normalleşme istiyoruz ve tek sorun Hizbullah” mealinde konuştu.
Peki savaş devam ederken müzakere olur mu?
Aslında olur, ancak Lübnan’daki durum oldukça farklı ve İsrail de bunu avantaja çevirmek niyetinde. Sonuçta Lübnan’ın İsrail’e karşı askeri, siyasi ya da ekonomik anlamda caydırıcı kartı yok. Lübnan ordusunun çeşitli ülkelerden kumanya yardımı alacak hatta maaşlarını temin edecek kadar zayıf olduğu biliniyor. Açıkçası Lübnan’ın güvendiği tek şey Lübnan’da çeşitli ülkelerin çıkarının olması ve bu ülkelerin devreye girerek İsrail’e baskı yapması. En başta Amerika olmak üzere Fransa’dan Suudi Arabistan’a ve Mısır’a kadar birçok ülke Lübnan’da yeni bir kaosun ya da iç savaş faylarını uyandıracak gerilimi istemiyor. Ancak diğer taraftan Lübnan’da İran’ın nüfuzu lojistik hatlarının kesilmesi, Lübnan hükümetinin attığı adımlar gibi sebeplerle çok zayıflamış olsa da tamamen yok olmadı. İran savaşının gidişatı Lübnan’daki durumu özellikle de Hizbullah’ı oldukça etkileyecektir. Zaten Amerika da bu sebeple İran savaşı sonuçlanmadan iki süreci ayırıp Lübnan’ın İsrail ile normalleşme kulvarına girmesini istiyor.
Peki Lübnan mevcut cumhurbaşkanı ve hükümet ile mi sınırlı? Elbette hayır!
İsrail’e kalırsa Hizbullah’ın hem silahlı hem siyasi kanadının tamamen ortadan kaldırılması gerekiyor ancak Lübnan’daki bütün siyasi taraflar gibi mezhepçi anayasa ile dizayn edilen sistemden gücünü alan Hizbullah’ın savaşla, baskıyla, yasaklanarak ortadan kalkması mümkün değil. Bu nedenle önceki yılki savaş döneminde Lübnan içinde yapılan tartışmalar bir kez daha alevlendi. Son olarak Hizbullah Lideri Naim Kasım, Lübnan hükümetinden İsrail ile görüşmeleri iptal etmesini isteyerek, “Önce biz içeride uzlaşmalıyız, anlaşmalıyız” dedi. Yani savaş tecrübesi olan bir potansiyelin zayıf durumdaki Lübnan ordusuna ve güvenlik birimlerine entegre edilmesi, on binlerce insanın işsiz kalmasının önüne geçilmesi, Şiilerin önemli bir kısmının desteklediği bir oluşumun İsrail istediği için siyaset dışı bırakılamayacağı gibi önemli alt başlıkları olan bu tartışma hâlâ bir formüle ulaşamadı.
Diğer taraftan İsrail son savaşa kadar Lübnan’ı ve Hizbullah’ı birbirinden ayırır ve Hizbullah hedeflerine saldırılar gerçekleştirirdi ancak mevcut durumda birkaç gün içinde Şii, Sünni, Hristiyan en az 2 bin kişiyi katleden Israil’in savaşı bütün Lübnan’a yaymaya çalışması oldukça tehlikeli bir hamle.
İsrail Amerika’nın baskısı ile şimdilik Lübnan altyapısını hedef almamış olsa da Hizbullah karşıtı bölgelerde bile kimi vurduğu, neden vurduğu belli olmayan saldırılar yaparak çok katlı binaları yerle bir ederek korku havası ile birlikte iç savaş ruhunu da uyandırmaya çalışıyor. Nokta atışı, çok katlı bir binanın tek bir noktasından diğer katlara zarar vermeyen saldırılar da yapabilen İsrail’in sadece “Hizbullah’ı vuruyoruz” diyerek geçiştirdiği saldırılarda yerle bir olan binalarda, akademisyenden sanatçıya, Hizbullah karşıtından iş insanına kadar aslında bu savaşın hedefi olmaması gereken insanlar yaşıyordu.
Yine İsrail tarihi ve turistik özellikleriyle öne çıkan, Lübnan ekonomisinin önemli kalemlerinden biri olan Sur kenti dahil ülkenin güneyinin önemli bir kısmını kontrol ediyor. Kara işgali sınırlı bir bölgede henüz ancak neredeyse Beyrut’un çeperlerine kadar dayanan yüzlerce kilometrekarelik bir alanı insansızlaştıran İsrail sebebiyle yaklaşık 1.5 milyon insan evsiz, işsiz, parklarda ve çadırlarda sersefil durumda. Lübnan’ın bu insanların ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakları olmadığı gibi işgal altındaki bölgenin ülkenin tarımsal üretiminin ve su kaynaklarının bulunduğu bölge olması ekonomik yıkımı daha artırıyor.
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam “İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çıkmasını sağlamaya çalışıyoruz” diyor demesine de Hizbullah karşıtı kesimde bile “Artık hiçbir yer güvenli değil. Mesele Hizbullah ise neden hepimiz hedefiz? Hizbullah ortadan kalkarsa İsrail ile kim savaşacak?” gibi sorular yükseliyor. Ancak aynı zamanda 15 yıl süren iç savaşın izlerini silememiş hatta o dönemle yüzleşmekten bile kaçınmış olan Lübnan’da toplum içindeki şeffaf duvarların daha da yükseldiği, kalınlaştığı da bir gerçek. Artık insanlar Şiilere, özellikle de güney Lübnan’dan kaçanlara ev kiralamak istemiyor. Her an İsrail saldırısına hedef olmaktan korkanlar, mesela Beyrut’ta yaşayan Sünniler, Hristiyanlar “Aynı binada, sokakta kiminle yaşadığımızı bilmek istiyoruz” diyorlar.
Lübnan-İsrail-Hizbullah krizi çok katmanlı ve kolay kolay çözüm bulunamayacak bir kriz. Her savaşta olduğu gibi olan Lübnanlılara oldu, oluyor; bir kez daha çok taraflı ateş altında yaşamaya mecbur ediliyorlar. Bir kez daha yollara düşen; evlerini hatta ülkelerini terk etmeye zorlanan Lübnanlılar içeride mezhepçi anayasanın ülkeyi içten içe kemirmesi ile, dışarıda bölgesel nüfuz savaşları ile boğuşarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar.
Amerika’nın araya girmesi ile Lübnan-İsrail doğrudan müzakereleri başlayacak gibi görünüyor. Resmi açıklamalara göre Amerika’daki Lübnan-İsrail büyükelçilerinin yüz yüze yaptığı ön görüşme, Güney Kıbrıs’ta gerçekleşmesi planlanan müzakerelerin yol haritasını ve genel çerçevesini belirledi. Ancak tarafların yaklaşımlarına ve şartlarına bakılırsa bu sürecin kısa sürede müzakereye dönüşmesi, dönüşse bile somut sonuçlar doğurması hiç kolay olmayacak.
Amerika, Lübnan meselesini İran ile savaş sürecinden ayırmaya çalışıyor. Yeni olmayan bir yaklaşımla Lübnan ile İsrail’i barıştırmasını, İsrail ile normalleşme sürecine dahil olmasını ve İbrahim Anlaşmaları’na imza atmasını sağlamak temel hedef.
Lübnan hâlâ İsrail’i resmi olarak tanımıyor. Hatta Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerine başta Hizbullah olmak üzere tepki gösterenlere Lübnan dışişleri bakanı sık sık “Bu görüşmeler İsrail’i tanımak anlamına gelmiyor” şeklinde açıklama yapıyor. Müzakerelerin başlaması için Lübnan’ın temel şartları kapsamlı ateşkes, İsrail’in işgal ettiği yerlerden çekilmesi ve Lübnan ordusunun bu bölgelere yerleşmesiydi. Lübnan tarafı bu şartlar yerine getirildikten sonra siyasi sürece, yani müzakerelere geçilmesini istiyor. Aslında Lübnan’ın bu şartları ilk savaşın ardından varılan ancak uygulanmayan ateşkes anlaşmasının şartları ile neredeyse aynı. İlk ateşkes uygulanabilseydi, İsrail ateşkesin şartlarına uysaydı, Hizbullah ile ilgili ülke içinde bir formül bulunabilseydi ikinci savaş olmayabilirdi ancak o anlaşmanın da ölü doğduğu aşikardı.
İsrail tarafı ise Lübnan’ın şartlarını kabul etmek bir tarafa savaş hali devam ederken müzakerelere başlanmasını istiyor. İsrail’e göre tek mesele Hizbullah ve ateşkesin önündeki tek engel de Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının sağlanamaması. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar son açıklamasında bir kez daha “Lübnan ile barış ve normalleşme istiyoruz ve tek sorun Hizbullah” mealinde konuştu.
Peki savaş devam ederken müzakere olur mu?
Aslında olur, ancak Lübnan’daki durum oldukça farklı ve İsrail de bunu avantaja çevirmek niyetinde. Sonuçta Lübnan’ın İsrail’e karşı askeri, siyasi ya da ekonomik anlamda caydırıcı kartı yok. Lübnan ordusunun çeşitli ülkelerden kumanya yardımı alacak hatta maaşlarını temin edecek kadar zayıf olduğu biliniyor. Açıkçası Lübnan’ın güvendiği tek şey Lübnan’da çeşitli ülkelerin çıkarının olması ve bu ülkelerin devreye girerek İsrail’e baskı yapması. En başta Amerika olmak üzere Fransa’dan Suudi Arabistan’a ve Mısır’a kadar birçok ülke Lübnan’da yeni bir kaosun ya da iç savaş faylarını uyandıracak gerilimi istemiyor. Ancak diğer taraftan Lübnan’da İran’ın nüfuzu lojistik hatlarının kesilmesi, Lübnan hükümetinin attığı adımlar gibi sebeplerle çok zayıflamış olsa da tamamen yok olmadı. İran savaşının gidişatı Lübnan’daki durumu özellikle de Hizbullah’ı oldukça etkileyecektir. Zaten Amerika da bu sebeple İran savaşı sonuçlanmadan iki süreci ayırıp Lübnan’ın İsrail ile normalleşme kulvarına girmesini istiyor.
Peki Lübnan mevcut cumhurbaşkanı ve hükümet ile mi sınırlı? Elbette hayır!
İsrail’e kalırsa Hizbullah’ın hem silahlı hem siyasi kanadının tamamen ortadan kaldırılması gerekiyor ancak Lübnan’daki bütün siyasi taraflar gibi mezhepçi anayasa ile dizayn edilen sistemden gücünü alan Hizbullah’ın savaşla, baskıyla, yasaklanarak ortadan kalkması mümkün değil. Bu nedenle önceki yılki savaş döneminde Lübnan içinde yapılan tartışmalar bir kez daha alevlendi. Son olarak Hizbullah Lideri Naim Kasım, Lübnan hükümetinden İsrail ile görüşmeleri iptal etmesini isteyerek, “Önce biz içeride uzlaşmalıyız, anlaşmalıyız” dedi. Yani savaş tecrübesi olan bir potansiyelin zayıf durumdaki Lübnan ordusuna ve güvenlik birimlerine entegre edilmesi, on binlerce insanın işsiz kalmasının önüne geçilmesi, Şiilerin önemli bir kısmının desteklediği bir oluşumun İsrail istediği için siyaset dışı bırakılamayacağı gibi önemli alt başlıkları olan bu tartışma hâlâ bir formüle ulaşamadı.
Diğer taraftan İsrail son savaşa kadar Lübnan’ı ve Hizbullah’ı birbirinden ayırır ve Hizbullah hedeflerine saldırılar gerçekleştirirdi ancak mevcut durumda birkaç gün içinde Şii, Sünni, Hristiyan en az 2 bin kişiyi katleden Israil’in savaşı bütün Lübnan’a yaymaya çalışması oldukça tehlikeli bir hamle.
İsrail Amerika’nın baskısı ile şimdilik Lübnan altyapısını hedef almamış olsa da Hizbullah karşıtı bölgelerde bile kimi vurduğu, neden vurduğu belli olmayan saldırılar yaparak çok katlı binaları yerle bir ederek korku havası ile birlikte iç savaş ruhunu da uyandırmaya çalışıyor. Nokta atışı, çok katlı bir binanın tek bir noktasından diğer katlara zarar vermeyen saldırılar da yapabilen İsrail’in sadece “Hizbullah’ı vuruyoruz” diyerek geçiştirdiği saldırılarda yerle bir olan binalarda, akademisyenden sanatçıya, Hizbullah karşıtından iş insanına kadar aslında bu savaşın hedefi olmaması gereken insanlar yaşıyordu.
Yine İsrail tarihi ve turistik özellikleriyle öne çıkan, Lübnan ekonomisinin önemli kalemlerinden biri olan Sur kenti dahil ülkenin güneyinin önemli bir kısmını kontrol ediyor. Kara işgali sınırlı bir bölgede henüz ancak neredeyse Beyrut’un çeperlerine kadar dayanan yüzlerce kilometrekarelik bir alanı insansızlaştıran İsrail sebebiyle yaklaşık 1.5 milyon insan evsiz, işsiz, parklarda ve çadırlarda sersefil durumda. Lübnan’ın bu insanların ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakları olmadığı gibi işgal altındaki bölgenin ülkenin tarımsal üretiminin ve su kaynaklarının bulunduğu bölge olması ekonomik yıkımı daha artırıyor.
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam “İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çıkmasını sağlamaya çalışıyoruz” diyor demesine de Hizbullah karşıtı kesimde bile “Artık hiçbir yer güvenli değil. Mesele Hizbullah ise neden hepimiz hedefiz? Hizbullah ortadan kalkarsa İsrail ile kim savaşacak?” gibi sorular yükseliyor. Ancak aynı zamanda 15 yıl süren iç savaşın izlerini silememiş hatta o dönemle yüzleşmekten bile kaçınmış olan Lübnan’da toplum içindeki şeffaf duvarların daha da yükseldiği, kalınlaştığı da bir gerçek. Artık insanlar Şiilere, özellikle de güney Lübnan’dan kaçanlara ev kiralamak istemiyor. Her an İsrail saldırısına hedef olmaktan korkanlar, mesela Beyrut’ta yaşayan Sünniler, Hristiyanlar “Aynı binada, sokakta kiminle yaşadığımızı bilmek istiyoruz” diyorlar.
Lübnan-İsrail-Hizbullah krizi çok katmanlı ve kolay kolay çözüm bulunamayacak bir kriz. Her savaşta olduğu gibi olan Lübnanlılara oldu, oluyor; bir kez daha çok taraflı ateş altında yaşamaya mecbur ediliyorlar. Bir kez daha yollara düşen; evlerini hatta ülkelerini terk etmeye zorlanan Lübnanlılar içeride mezhepçi anayasanın ülkeyi içten içe kemirmesi ile, dışarıda bölgesel nüfuz savaşları ile boğuşarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar.
/././
2026 1 Mayıs’ına giderken dünyada ve ülkemizde durum vaziyet!-İhsan Çaralan-
Bu yıl, İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü 1 Mayıs’ın 139’uncu yılı!
1 Mayıs dil, din, milliyet, … farkı gözetilmeksizin bütün uluslardan İşçilerin Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü’dür, işçi sınıfının uluslararası bayramıdır!
Evet, 1 Mayıs 1889 yılında 2. Enternasyonal tarafından İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü olarak ilan edilmiştir ama aynı zamanda 1 Mayıs; İşçi sınıfının acil ve uluslararası taleplerini, Geleceğini işçi sınıfının geleceği ile birleştiren tüm emekçi sınıf ve tabakaların da kendi taleplerini en kitlesel ve yüksek sesle haykırdığı bir mücadele günü olagelmiştir.
Ülkemizde ve dünyanın başka ülkelerinde de 1 Mayıs-kimi ülkeler hariç- 1 günlük bir “resmi geçit” olarak kutlanmıyor. Tersine 1 Mayıs’ın öncesi ve sonrası günleri de kapsayan panel ve konferanslarla, emekçi semtlerinde, iş ve hizmet kurumlarında yerel çeşitli etkinliklerle de kutlanıyor.
Bu yüzden de 1 Mayıs etkinlikleri bir haftayı hatta daha fazla bir zamanı kapsamaktadır.
Nitekim ülkemizde 1 Mayıs uzun yıllardan beri bir haftaya yayılan etkinliklerle kutlanırken 1 Mayıs günü de ülke sathında 100’den fazla merkezde alanlara çıkarak kutlanmaktadır.
Bu olumlu tutumun yanında, Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen, Memur Sen gibi konfederasyonların her birinin ayrı bir kenti seçip o illerde 1 Mayıs’ı “yasak savma” biçiminde kutlamaları da kötü bir gelenek oluşturmaktadır. Umalım ki bu konfederasyonlar, işçi sınıfına ve kamu emekçilerine hiç yakışmayan berbat geleneği bu yıl devam ettirmez, alanlarda birleşip işçi-emekçi yığınlarının taleplerinin daha bir yüksek sesle haykırılması için adım atarlar!
Savaşa ve sömürüye karşı mücadele taleplerinin öne çıktığı bir 1 mayıs!
-------------------------------------------------------------------------------------------------
2026 1 Mayıs’ına doğru giderken şu başlıca sorunlara karşı mücadele ile bağlantılı taleplerin öne çıkarılması önemli olacaktır:
Ukrayna savaşı dördüncü yılında da bütün şiddetiyle sürmektedir. Filistinlilere (ve Lübnan’a) yönelik İsrail’in soykırıma varan saldırıları önceki yıla göre daha düşük düzeyde olsa da devam etmektedir. 28 Şubat’tan beri de İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı ve ne zaman ve nasıl biteceği belli olmayan savaş İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla bir petrol ve doğal gaz kriziyle de bileşmiştir. Dahası İsrail ve ABD’nin İran’a karşı giriştiği savaş İran’ı yenme amacıyla sınırlı bir savaş olmanın ötesinde ABD emperyalizmin Çin ve Rusya’yı sınırlama, kendi müttefiklerini (dolayısıyla NATO’yu) yeniden dizayn etmeyi amaçlayan bir savaş olması nedeniyle 2026 1 Mayıs’ının ;
“Savaşa hayır” demeye,
----------------------------------
Antiemperyalist ve işçi sınıfı enternasyonalizmi eksenli bir barış mücadelesini tüm dünyada öne çıkarmaya, Silahlanmaya, militarizm seviciliğine “hayır” demeye çağrı olmasını gerektirmektedir.
2025 yılında yapılan TÜPRAŞ, kamu işçileri, kamu emekçileri, metal iş kolunda ve tekstil iş kolundaki başlıca TİS’ler ile 2026 yılını kapsayan asgari ücrete yüzde 27, emekli maaşlarına yüzde 12.19 düzeyinde yapılan artışlar TÜİK’in maniple enflasyonunun sınırları içinde tutulmuştur. Üstelik de 2026’nın ocak, şubat ve mart ayı enflasyon toplamı bu zamların 9.87’sini şimdiden geri almış bulunmaktadır. Hemen bütün TİS’lerde sendikaların vergilerin yüzde 10’da sabitlenmesi talebi olduğu halde bırakalım vergilerin yüzde 10’da sabitlenmesini “yeniden değerlendirme” düşük tutularak geçmiş yıllarda 9’uncu, 10’uncu aydan sonra üst dilimlere, yüzde 20’ye, 27’ye çıkan vergiler bu yıl çoğu iş kolunda 3’üncü, 4’üncü aydan itibaren bu yüksek yüzdelere ulaşacaktır!
Bu gelişmeler açıkça göstermektedir ki;
--------------------------------------------------------
Tüm TİS’lerin, en düşük ücretin yoksulluk sınırının altında kalmayacak biçimde revize edilmesi, Tüm ücret ve maaşlara doğal gaz ve petrol fiyatlarından, elektrik zamlarından etkilenmesini önleyecek bir destek verilmesi, Asgari ücretin geçmiş yıllardaki kayıplarının karşılanması için temmuz ayında seyyanen artırılıp üzerine “ara zam” yapılması, Emekli maşalarının da “seyyanen zam+gerçek enflasyon zammı+refah payı” olarak düzenlenmesi gibi talepler 1 Mayıs alanlarında öne çıkan talepler olmak durumundadır.
Bu yıl, İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü 1 Mayıs’ın 139’uncu yılı!
1 Mayıs dil, din, milliyet, … farkı gözetilmeksizin bütün uluslardan İşçilerin Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü’dür, işçi sınıfının uluslararası bayramıdır!
Evet, 1 Mayıs 1889 yılında 2. Enternasyonal tarafından İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü olarak ilan edilmiştir ama aynı zamanda 1 Mayıs; İşçi sınıfının acil ve uluslararası taleplerini, Geleceğini işçi sınıfının geleceği ile birleştiren tüm emekçi sınıf ve tabakaların da kendi taleplerini en kitlesel ve yüksek sesle haykırdığı bir mücadele günü olagelmiştir.
Ülkemizde ve dünyanın başka ülkelerinde de 1 Mayıs-kimi ülkeler hariç- 1 günlük bir “resmi geçit” olarak kutlanmıyor. Tersine 1 Mayıs’ın öncesi ve sonrası günleri de kapsayan panel ve konferanslarla, emekçi semtlerinde, iş ve hizmet kurumlarında yerel çeşitli etkinliklerle de kutlanıyor.
Bu yüzden de 1 Mayıs etkinlikleri bir haftayı hatta daha fazla bir zamanı kapsamaktadır.
Nitekim ülkemizde 1 Mayıs uzun yıllardan beri bir haftaya yayılan etkinliklerle kutlanırken 1 Mayıs günü de ülke sathında 100’den fazla merkezde alanlara çıkarak kutlanmaktadır.
Bu olumlu tutumun yanında, Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen, Memur Sen gibi konfederasyonların her birinin ayrı bir kenti seçip o illerde 1 Mayıs’ı “yasak savma” biçiminde kutlamaları da kötü bir gelenek oluşturmaktadır. Umalım ki bu konfederasyonlar, işçi sınıfına ve kamu emekçilerine hiç yakışmayan berbat geleneği bu yıl devam ettirmez, alanlarda birleşip işçi-emekçi yığınlarının taleplerinin daha bir yüksek sesle haykırılması için adım atarlar!
Savaşa ve sömürüye karşı mücadele taleplerinin öne çıktığı bir 1 mayıs!
-------------------------------------------------------------------------------------------------
2026 1 Mayıs’ına doğru giderken şu başlıca sorunlara karşı mücadele ile bağlantılı taleplerin öne çıkarılması önemli olacaktır:
Ukrayna savaşı dördüncü yılında da bütün şiddetiyle sürmektedir. Filistinlilere (ve Lübnan’a) yönelik İsrail’in soykırıma varan saldırıları önceki yıla göre daha düşük düzeyde olsa da devam etmektedir. 28 Şubat’tan beri de İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı ve ne zaman ve nasıl biteceği belli olmayan savaş İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla bir petrol ve doğal gaz kriziyle de bileşmiştir. Dahası İsrail ve ABD’nin İran’a karşı giriştiği savaş İran’ı yenme amacıyla sınırlı bir savaş olmanın ötesinde ABD emperyalizmin Çin ve Rusya’yı sınırlama, kendi müttefiklerini (dolayısıyla NATO’yu) yeniden dizayn etmeyi amaçlayan bir savaş olması nedeniyle 2026 1 Mayıs’ının ;
“Savaşa hayır” demeye,
----------------------------------
Antiemperyalist ve işçi sınıfı enternasyonalizmi eksenli bir barış mücadelesini tüm dünyada öne çıkarmaya, Silahlanmaya, militarizm seviciliğine “hayır” demeye çağrı olmasını gerektirmektedir.
2025 yılında yapılan TÜPRAŞ, kamu işçileri, kamu emekçileri, metal iş kolunda ve tekstil iş kolundaki başlıca TİS’ler ile 2026 yılını kapsayan asgari ücrete yüzde 27, emekli maaşlarına yüzde 12.19 düzeyinde yapılan artışlar TÜİK’in maniple enflasyonunun sınırları içinde tutulmuştur. Üstelik de 2026’nın ocak, şubat ve mart ayı enflasyon toplamı bu zamların 9.87’sini şimdiden geri almış bulunmaktadır. Hemen bütün TİS’lerde sendikaların vergilerin yüzde 10’da sabitlenmesi talebi olduğu halde bırakalım vergilerin yüzde 10’da sabitlenmesini “yeniden değerlendirme” düşük tutularak geçmiş yıllarda 9’uncu, 10’uncu aydan sonra üst dilimlere, yüzde 20’ye, 27’ye çıkan vergiler bu yıl çoğu iş kolunda 3’üncü, 4’üncü aydan itibaren bu yüksek yüzdelere ulaşacaktır!
Bu gelişmeler açıkça göstermektedir ki;
--------------------------------------------------------
Tüm TİS’lerin, en düşük ücretin yoksulluk sınırının altında kalmayacak biçimde revize edilmesi, Tüm ücret ve maaşlara doğal gaz ve petrol fiyatlarından, elektrik zamlarından etkilenmesini önleyecek bir destek verilmesi, Asgari ücretin geçmiş yıllardaki kayıplarının karşılanması için temmuz ayında seyyanen artırılıp üzerine “ara zam” yapılması, Emekli maşalarının da “seyyanen zam+gerçek enflasyon zammı+refah payı” olarak düzenlenmesi gibi talepler 1 Mayıs alanlarında öne çıkan talepler olmak durumundadır.
‘Dezenformasyon yasasının iptali’ talebi 1 Mayıs alanlarından yükselmeli!
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen 17 Mart 2026 günü tutuklandı! Tutuklanmasının gerekçesi 2021 yılında çıkarılan ve kamuoyunda “dezenformasyona karşı mücadele yasası” olarak tanıtılan yasanın 217/A maddesindeki, “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” iddiasıyla tutuklandı! Türkmen Gaziantep’te Sırma Halı Fabrikasında çalışan üç aydır maaşlarını alamadıkları için yaptıkları toplantıda her gerçek sendikacının söylemesi gerekenleri söylediği için tutuklanmıştı.
Umut Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu Akbelen direnişçisi Esra Işık’ın tutuklanmasına sosyal medya hesabından gösterdiği tepki nedeniyle 8 Nisan günü “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı! Bağımsız Maden-İş Sendikası Hukuk Birimi Görevlisi Doğukan Akan da Başaran Aksu’nun tutuklanmasına tepki göstermesi neden gösterilerek Türkmen ve Aksu gibi “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla 13 Nisan günü tutuklandı.
Gazeteci DW Türkiye Muhabiri Alican Uludağ, 19 Şubat 2026 günü sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek, BirGün Gazetesi Muhabiri İsmail Arı da 22 Mart 2026 "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamasıyla tutuklanmışlardı!
Son iki buçuk ayda açıkça görüldü ki iktidar sözcüsü vekillerini “medyaya sansür değil sosyal medyada yalan haber yayma ve spekülasyonları önlemek için çıkardıklarını iddia ettikleri “dezenformasyon yasası”nın gazetecileri ve sosyal medyada fikrini açıkça söylemeye kalkan yurttaşların yanı sıra işçi haklarını savunan mücadeleci sendikacıları susturup sindirmek için kullanılacağı açıkça ortaya çıkmıştır.
Bu yüzden de; her yurttaşı susturmayı, gazetecilere yönelik sansürü katmerleştirmeyi mücadeleci sendikacıları, ileri işçileri susturup sindirmeyi amaçlayan “dezenformasyonla mücadele” adlı yasanın iptali talebinin tüm yurtta 1 Mayıs alanlarından yükselmesi önemli olacaktır!
Ve hiç kuşkusuz emek ve demokrasi mücadelesinden her söz edildiğinde asıl sorumluluk düşen ileri işçiler, mücadeleci sendikacılar merkezi ve yerel emek güçlerinin inisiyatif almalarının belirleyici önemde olması 1 Mayıs’ın anlam ve önemine layık biçimde kutlanmasında da birinci dereceden önemli olacaktır.
Ülkenin durum-vaziyeti sınıflar arası mücadelenin deneyimleri bunu göstermektedir.
/././
Dengeli dış politika mı, bağımlılığın çizdiği sınırlar mı?-Koray Y.Yılmaz-
Son dönemde Türkiye’nin ABD–İran gerilimi karşısında izlediği çizgi, sıkça “dengeli ve akıllı dış politika” olarak sunuluyor. İktidarın ABD saldırılarına açık bir karşı çıkıştan kaçınması, net söylemlerden uzak durması, “ne şiş yansın ne kebap” tarzı açıklamalarla süreci yönetmesi, bu yaklaşımın savunucuları tarafından rasyonel bir tercih olarak değerlendiriliyor. Diğer yandan Pedro Sanchez İspanya’sının ABD saldırganlığına açıkça mesafe koyan açıklamaları ise herkesin hislerine bir miktar da olsa tercüman olmuş halde. Bu bize Türkiye’nin pozisyonunu bir kez daha sorgulatıyor: Gerçekten bu “akıllı bir politika” tercihi mi, yoksa “elden bu kadarı mı geliyor”? Kanımca bu sorunun yanıtı, diplomatik tercihlerin ötesinde, iki ülkenin ekonomi politiğinde yatıyor.
Türkiye ekonomisi zaman içinde büyümesini büyük ölçüde dış kaynak girişleriyle sürdüren ve özellikle kısa vadeli sermaye hareketlerine aşırı duyarlı bir ekonomi haline geldi. Sermaye girişleri büyümeyi desteklerken, sermaye çıkışlarının ekonomi üzerinde olumsuz anlamda önemli sonuçlar yarattığı açıktır. Bu durumda kısa vadeli de olsa sermayeyi ekonomiye çekebilmek “rasyonel” bir politika olarak belirirken, sermaye çıkışı riski de ekonominin üzerinde bir Demokles kılıcı gibi sallanıp durdu ve duruyor. Bu yapı, ekonomik kararların olduğu kadar dış politika tercihlerinin de sınırlarını çiziyor. Çünkü küresel finansal sistemde ABD’nin merkezi rolü düşünüldüğünde, ABD ile açık bir gerilim, yalnızca diplomatik değil aynı zamanda finansal maliyetler doğurabilecek bir risk anlamına geliyor.
Başka bir ifadeyle, Türkiye’de “denge politikası” olarak sunulan şey, önemli ölçüde bağımlılık yönetimine dair bir strateji. Kur şokları, sermaye çıkışları ve risk primi artışı gibi mekanizmalar, dış politika alanını daraltan bir disiplin işlevi görüyor. Bu bağlamda açık ki Trump’a net bir karşı çıkış yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda makroekonomik bir kırılganlığın da tetikleyicisi olabilir. Böylesi bir zeminde Türkiye’nin ABD–İran gerilimi karşısında izlediği temkinli diplomatik çizginin başarılı bir dış politika tercihi değil sermaye girişlerine bağımlı birikim modelinin ürettiği riskler ile çerçevelenen bir süreç olduğu kabul edilmelidir.
İspanya örneği ise farklı bir ekonomi politik zemine işaret ediyor. Avrupa Birliği üyesi olan İspanya, “Eurozone” içinde yer alıyor ve küresel finansal sistemle ilişkisini daha kurumsallaşmış ve görece istikrarlı kanallar üzerinden yürütüyor. Bu durum, dış finansmana erişimin tamamen risksiz olduğu anlamına gelmese de Türkiye’ye kıyasla çok daha öngörülebilir ve düşük maliyetli bir finansman yapısı sağlıyor.
Dahası, İspanya’nın son on yılda büyümesini büyük ölçüde hizmet ihracatı, sanayi entegrasyonu ve Avrupa iç pazarına erişim üzerinden kurmuş olması, kısa vadeli sermaye akımlarına olan bağımlılığını görece sınırlıyor. Bu nedenle Sanchez’in Trump’a yönelik daha eleştirel bir tutum alabilmesi, yalnızca politik cesaretle değil, aynı zamanda bu yapısal konumla da ilgili. Aksi taktirde Sanchez’in de “liderlerin, başarısızlıklarını gizlemek için savaşı kullanarak her zamanki gibi azınlığın cebini doldurmaları kesinlikle kabul edilemez” ya da “Ateşkesler her zaman iyi haberdir. Özellikle de adil ve kalıcı bir barışa yol açarlarsa. Ancak bu geçici rahatlama, kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz” ″İspanya hükümeti, sırf ellerinde bir kova ile ortaya çıktıkları için dünyayı ateşe verenleri alkışlamayacaktır” gibi ifadeleri kullanması kolay olmazdı. Sadece İran savaşı değil Venezuela, Gazze vb. bağlamlardaki açıklamaları da öyle. Şüphesiz ekonomisi daha iyi olup yine de bu tarz açıklamaları yap(a)mayan ülkeler de söz konusu, yani tek neden ekonomi değil, belki biraz Franco dönemi anıları, belki biraz bir tür sosyalistlik iddiası, biraz iç siyaset bu tarz söylemleri mümkün kılan diğer unsurlar olarak düşünülmelidir.
Yine de bu karşılaştırma bize dış politika tercihlerinin “cesaret” ya da “akılcılık” üzerinden değerlendirilmesinin yüzeysel bir çerçeve olduğunu asıl önemli olanın ülkelerin küresel kapitalist sistem içindeki konumları ve bağımlılık ilişkileri olduğunu hatırlatıyor.
Dolayısıyla mesele, Türkiye’nin neden İspanya gibi davranmadığı değil; neden davranamadığıdır. “Dengeli dış politika” söylemi, bu yapısal sınırlılıkları görünmez kılan bir tür ideolojik örtüdür. Oysa gerçek tartışma, Türkiye ekonomisinin neden hâlâ bu denli dış finansmana bağımlı olduğu ve bu bağımlılığın nasıl aşılabileceği üzerine kurulmalıdır. Süreci yorumlarken dengeli politika övgüsü yapan farklı farklı uzmanların örtük olarak veri aldığı bu durumu tartışmak gerektiği açıktır. Aksi halde, dış politikadaki her “denge”, aslında ekonomik bağımlılığın başka bir adı olacaktır. Sonuçta dengeyi koruduğunuzu düşünürken bağımlılığınızı derinleştirebilirsiniz.
Türkiye ekonomisi zaman içinde büyümesini büyük ölçüde dış kaynak girişleriyle sürdüren ve özellikle kısa vadeli sermaye hareketlerine aşırı duyarlı bir ekonomi haline geldi. Sermaye girişleri büyümeyi desteklerken, sermaye çıkışlarının ekonomi üzerinde olumsuz anlamda önemli sonuçlar yarattığı açıktır. Bu durumda kısa vadeli de olsa sermayeyi ekonomiye çekebilmek “rasyonel” bir politika olarak belirirken, sermaye çıkışı riski de ekonominin üzerinde bir Demokles kılıcı gibi sallanıp durdu ve duruyor. Bu yapı, ekonomik kararların olduğu kadar dış politika tercihlerinin de sınırlarını çiziyor. Çünkü küresel finansal sistemde ABD’nin merkezi rolü düşünüldüğünde, ABD ile açık bir gerilim, yalnızca diplomatik değil aynı zamanda finansal maliyetler doğurabilecek bir risk anlamına geliyor.
Başka bir ifadeyle, Türkiye’de “denge politikası” olarak sunulan şey, önemli ölçüde bağımlılık yönetimine dair bir strateji. Kur şokları, sermaye çıkışları ve risk primi artışı gibi mekanizmalar, dış politika alanını daraltan bir disiplin işlevi görüyor. Bu bağlamda açık ki Trump’a net bir karşı çıkış yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda makroekonomik bir kırılganlığın da tetikleyicisi olabilir. Böylesi bir zeminde Türkiye’nin ABD–İran gerilimi karşısında izlediği temkinli diplomatik çizginin başarılı bir dış politika tercihi değil sermaye girişlerine bağımlı birikim modelinin ürettiği riskler ile çerçevelenen bir süreç olduğu kabul edilmelidir.
İspanya örneği ise farklı bir ekonomi politik zemine işaret ediyor. Avrupa Birliği üyesi olan İspanya, “Eurozone” içinde yer alıyor ve küresel finansal sistemle ilişkisini daha kurumsallaşmış ve görece istikrarlı kanallar üzerinden yürütüyor. Bu durum, dış finansmana erişimin tamamen risksiz olduğu anlamına gelmese de Türkiye’ye kıyasla çok daha öngörülebilir ve düşük maliyetli bir finansman yapısı sağlıyor.
Dahası, İspanya’nın son on yılda büyümesini büyük ölçüde hizmet ihracatı, sanayi entegrasyonu ve Avrupa iç pazarına erişim üzerinden kurmuş olması, kısa vadeli sermaye akımlarına olan bağımlılığını görece sınırlıyor. Bu nedenle Sanchez’in Trump’a yönelik daha eleştirel bir tutum alabilmesi, yalnızca politik cesaretle değil, aynı zamanda bu yapısal konumla da ilgili. Aksi taktirde Sanchez’in de “liderlerin, başarısızlıklarını gizlemek için savaşı kullanarak her zamanki gibi azınlığın cebini doldurmaları kesinlikle kabul edilemez” ya da “Ateşkesler her zaman iyi haberdir. Özellikle de adil ve kalıcı bir barışa yol açarlarsa. Ancak bu geçici rahatlama, kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturamaz” ″İspanya hükümeti, sırf ellerinde bir kova ile ortaya çıktıkları için dünyayı ateşe verenleri alkışlamayacaktır” gibi ifadeleri kullanması kolay olmazdı. Sadece İran savaşı değil Venezuela, Gazze vb. bağlamlardaki açıklamaları da öyle. Şüphesiz ekonomisi daha iyi olup yine de bu tarz açıklamaları yap(a)mayan ülkeler de söz konusu, yani tek neden ekonomi değil, belki biraz Franco dönemi anıları, belki biraz bir tür sosyalistlik iddiası, biraz iç siyaset bu tarz söylemleri mümkün kılan diğer unsurlar olarak düşünülmelidir.
Yine de bu karşılaştırma bize dış politika tercihlerinin “cesaret” ya da “akılcılık” üzerinden değerlendirilmesinin yüzeysel bir çerçeve olduğunu asıl önemli olanın ülkelerin küresel kapitalist sistem içindeki konumları ve bağımlılık ilişkileri olduğunu hatırlatıyor.
Dolayısıyla mesele, Türkiye’nin neden İspanya gibi davranmadığı değil; neden davranamadığıdır. “Dengeli dış politika” söylemi, bu yapısal sınırlılıkları görünmez kılan bir tür ideolojik örtüdür. Oysa gerçek tartışma, Türkiye ekonomisinin neden hâlâ bu denli dış finansmana bağımlı olduğu ve bu bağımlılığın nasıl aşılabileceği üzerine kurulmalıdır. Süreci yorumlarken dengeli politika övgüsü yapan farklı farklı uzmanların örtük olarak veri aldığı bu durumu tartışmak gerektiği açıktır. Aksi halde, dış politikadaki her “denge”, aslında ekonomik bağımlılığın başka bir adı olacaktır. Sonuçta dengeyi koruduğunuzu düşünürken bağımlılığınızı derinleştirebilirsiniz.
/././
İran’da ateşkes ve sonrası -Mustafa Yalçıner-
Ateşkese gelinirken tehditlerinin dozunu artıran Trump insanlık suçu olduğuna aldırmadan “İran uygarlığını yok etme”nin bile sözünü etmesine rağmen ayak sürümeye başlamıştı. Elinde tehdit sallamaktan başka kozu kalmamış görünüyordu ve saat başı konuşarak birbiriyle çelişsin çelişmesin atıp tutmaktaydı.
Gerçi bölgeye birkaç bin deniz piyadesiyle özel kuvvet göndermişti, ama ne işe yarayacaklarını kendisi bile bilmiyordu. Çok sayıda uçak ve helikopter seferber ederek düşürülen bir uçaklarının nişancısını kurtarmışlardı -hepsi o.
En çok sözü edilen Hark Adası’na ya da bir başkasına bir çıkarma ve sınırlı kara harekatlarını dahi olanaklı bulmayan çok yıldızlı çok sayıda Amerikalı general var. Belki bir İran tesisine vur-kaç. Trump’ın abartarak zafer olarak pazarlayacağı böyle bir şeye ya da bir benzerine ihtiyacı olduğu tartışmasız.
Trump ve ABD’nin sıkıştığını bakmasını bilen her göz görmekteydi. Trump, İran’ın donanmasıyla hava savunması dahil her şeyini yok ettiğini söylüyordu söylemesine ama İran’ın füzelerini ve hedeflerini vurmalarını bir türlü önleyemiyordu. Daha da önemlisi İran’ın kapattığı Hürmüz’ü açma şansı yoktu ve Boğaz kapalı kaldıkça enerji fiyatları tavan yapmakla kalmıyor, dünyada enflasyon yeniden hortluyordu. İlaveten, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve özellikle Körfez çıkışlı petrol ürünü sanayi girdilerinde baş gösteren sıkıntı çeşitli sanayi sektörlerini zorlamaya ve üretimde duraklamalara neden olmaktaydı.
Dolayısıyla açmaz bir değil iki değildi. Trump ne denli üstten konuşup tehditler savursa da çıkmazdaydı. Üstelik kasımda kongre seçimlerinin yenilenecek oluşu iyice tedirgin ediciydi Trump açısından. ABD’de “Trump krallığını” hedefe koyan ciddi gösteriler düzenleniyordu. ABD’nin İsrail’in zorlamasıyla gereksiz yere savaşa girdiği iddiası ve Demokratların baş çekmesiyle gelişen muhalefet de küçümsenir türden değildi.
Bir süredir “İran görüşme istiyor”, “Anlaşma istiyor” deyip kendi isteğini İran’a mal etme uğraşında olan Trump, sonunda Çin desteğindeki Pakistan’ın araya girmesiyle ateşkesi kabul etti. Ateşkesi istemeyen, çünkü kısa süre içinde yeniden saldıracağını düşünerek ABD’ye güvenmeyen ve “kalıcı barış” talep eden İran’dı. Savaş, Trump’ın henüz görüşmeler sürerken saldırı emri vermesiyle başlamıştı -güvensizlik olağandı.
Sonunda Trump’ın İran’ın 10 maddelik listesinin görüşmelere temel olmasını kabul etmesiyle ateşkes ilan edildi. Enerji ve pazar ihtiyacındaki Çin’in İran’ı ateşkese ikna ettiği söyleniyor.
Bunun, ilan ettiği hiçbir amacına ulaşamayan Trump’ın yenilgisi olduğu açık.
Ama ateşkesin kendisinin yenilgisi olarak görüneceği ve görünmekte olduğunu en iyi bilenin danışmanlarıyla Trump olduğu da açık. Buradan çıkan sonuç, Trump’ın görüntüyü lehine çevirme ihtiyacıyla yanıp tutuştuğu ve mızıkçılık etmekten başka çaresi olmadığı ki, şimdi Trump’ın oyunbozanlığıyla karakterize bir sürece tanıklık ediyoruz.
Ateşkes sürüyor ve bozulmuyor. Bozmak ne ABD ne de İran’ın işine geliyor. Lakin görüşmeler de tıkanmış görünüyor ya da yakın gelecekte zaferini ilan edecek bir formül buluncaya kadar ABD tarafından böyle yansıtılıyor.
Olanca ateş gücüyle saldırısından sonuç alamayıp İran’a diz çöktüremeyen Trump ve ABD’nin çare olarak bu ülkeye yönelik on yıllardır sürdürülen ambargoyu ağırlaştırmakta bulduğu görülüyor. Geçtiğimiz Pazartesi -İran Hürmüz’de savaş gemisi görünmesini ateşkesin bozulması sayacağını açıkladığı için- Hürmüz’ün epey ötesinden İran’ı denizden kuşatmaya aldı. Savaş boyunca kapanan Boğaz’dan zaten gemi geçmiyordu. Tam geçiş açılmıştı ki, şimdi ABD İran’a giden gemilerle İran’dan gelenlere kapatıyor yolu. Anlamı şu ki, İran’a gıda ve tıbbi malzeme dahil herhangi yedek parça ve cephane vb. gidemeyecek, İran da başta Çin olmak üzere istediği ülkeye petrol ve gaz ihraç edemeyecek.
İran dünyayı enerji darboğazına sokarak ABD üzerinde baskı oluşturmuştu. Şimdi ABD Çin gibi dostlarına enerji ihracıyla İran’ın ithalatını engelleyerek İran üzerinde baskıyı deniyor.
Yine aynı noktadayız: İran’ın dayanma gücüyle Trump’ın açmazları ateşkesin nasıl gelişeceğini belirleyecek.
Ateşkese gelinirken tehditlerinin dozunu artıran Trump insanlık suçu olduğuna aldırmadan “İran uygarlığını yok etme”nin bile sözünü etmesine rağmen ayak sürümeye başlamıştı. Elinde tehdit sallamaktan başka kozu kalmamış görünüyordu ve saat başı konuşarak birbiriyle çelişsin çelişmesin atıp tutmaktaydı.
Gerçi bölgeye birkaç bin deniz piyadesiyle özel kuvvet göndermişti, ama ne işe yarayacaklarını kendisi bile bilmiyordu. Çok sayıda uçak ve helikopter seferber ederek düşürülen bir uçaklarının nişancısını kurtarmışlardı -hepsi o.
En çok sözü edilen Hark Adası’na ya da bir başkasına bir çıkarma ve sınırlı kara harekatlarını dahi olanaklı bulmayan çok yıldızlı çok sayıda Amerikalı general var. Belki bir İran tesisine vur-kaç. Trump’ın abartarak zafer olarak pazarlayacağı böyle bir şeye ya da bir benzerine ihtiyacı olduğu tartışmasız.
Trump ve ABD’nin sıkıştığını bakmasını bilen her göz görmekteydi. Trump, İran’ın donanmasıyla hava savunması dahil her şeyini yok ettiğini söylüyordu söylemesine ama İran’ın füzelerini ve hedeflerini vurmalarını bir türlü önleyemiyordu. Daha da önemlisi İran’ın kapattığı Hürmüz’ü açma şansı yoktu ve Boğaz kapalı kaldıkça enerji fiyatları tavan yapmakla kalmıyor, dünyada enflasyon yeniden hortluyordu. İlaveten, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve özellikle Körfez çıkışlı petrol ürünü sanayi girdilerinde baş gösteren sıkıntı çeşitli sanayi sektörlerini zorlamaya ve üretimde duraklamalara neden olmaktaydı.
Dolayısıyla açmaz bir değil iki değildi. Trump ne denli üstten konuşup tehditler savursa da çıkmazdaydı. Üstelik kasımda kongre seçimlerinin yenilenecek oluşu iyice tedirgin ediciydi Trump açısından. ABD’de “Trump krallığını” hedefe koyan ciddi gösteriler düzenleniyordu. ABD’nin İsrail’in zorlamasıyla gereksiz yere savaşa girdiği iddiası ve Demokratların baş çekmesiyle gelişen muhalefet de küçümsenir türden değildi.
Bir süredir “İran görüşme istiyor”, “Anlaşma istiyor” deyip kendi isteğini İran’a mal etme uğraşında olan Trump, sonunda Çin desteğindeki Pakistan’ın araya girmesiyle ateşkesi kabul etti. Ateşkesi istemeyen, çünkü kısa süre içinde yeniden saldıracağını düşünerek ABD’ye güvenmeyen ve “kalıcı barış” talep eden İran’dı. Savaş, Trump’ın henüz görüşmeler sürerken saldırı emri vermesiyle başlamıştı -güvensizlik olağandı.
Sonunda Trump’ın İran’ın 10 maddelik listesinin görüşmelere temel olmasını kabul etmesiyle ateşkes ilan edildi. Enerji ve pazar ihtiyacındaki Çin’in İran’ı ateşkese ikna ettiği söyleniyor.
Bunun, ilan ettiği hiçbir amacına ulaşamayan Trump’ın yenilgisi olduğu açık.
Ama ateşkesin kendisinin yenilgisi olarak görüneceği ve görünmekte olduğunu en iyi bilenin danışmanlarıyla Trump olduğu da açık. Buradan çıkan sonuç, Trump’ın görüntüyü lehine çevirme ihtiyacıyla yanıp tutuştuğu ve mızıkçılık etmekten başka çaresi olmadığı ki, şimdi Trump’ın oyunbozanlığıyla karakterize bir sürece tanıklık ediyoruz.
Ateşkes sürüyor ve bozulmuyor. Bozmak ne ABD ne de İran’ın işine geliyor. Lakin görüşmeler de tıkanmış görünüyor ya da yakın gelecekte zaferini ilan edecek bir formül buluncaya kadar ABD tarafından böyle yansıtılıyor.
Olanca ateş gücüyle saldırısından sonuç alamayıp İran’a diz çöktüremeyen Trump ve ABD’nin çare olarak bu ülkeye yönelik on yıllardır sürdürülen ambargoyu ağırlaştırmakta bulduğu görülüyor. Geçtiğimiz Pazartesi -İran Hürmüz’de savaş gemisi görünmesini ateşkesin bozulması sayacağını açıkladığı için- Hürmüz’ün epey ötesinden İran’ı denizden kuşatmaya aldı. Savaş boyunca kapanan Boğaz’dan zaten gemi geçmiyordu. Tam geçiş açılmıştı ki, şimdi ABD İran’a giden gemilerle İran’dan gelenlere kapatıyor yolu. Anlamı şu ki, İran’a gıda ve tıbbi malzeme dahil herhangi yedek parça ve cephane vb. gidemeyecek, İran da başta Çin olmak üzere istediği ülkeye petrol ve gaz ihraç edemeyecek.
İran dünyayı enerji darboğazına sokarak ABD üzerinde baskı oluşturmuştu. Şimdi ABD Çin gibi dostlarına enerji ihracıyla İran’ın ithalatını engelleyerek İran üzerinde baskıyı deniyor.
Yine aynı noktadayız: İran’ın dayanma gücüyle Trump’ın açmazları ateşkesin nasıl gelişeceğini belirleyecek.
/././
Avrupa’nın ABD’siz Hürmüz planı tutar mı?-Yücel Özdemir-
İran savaşı uzadıkça ve Hürmüz Boğazı kapalı kaldıkça, Avrupa’da artan akaryakıt fiyatlarına karşı alternatif arayışlar hızlanıyor. Bugüne kadar yüksek akaryakıt fiyatlarına karşı ciddi bir adım atmayan hükümetlere karşı halk tepkisi de yükseliyor. Savaşın ve belirsizliğin uzamasının, Avrupa’da yeni sorunlara ve çelişkilere yol açacağı anlaşılıyor.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşa bugüne kadar doğrudan müdahil olmayan, ABD Başkanı Donald Trump’ın yardım çağrılarını reddederek, “Bu bizim savaşımız değil” diyen Avrupa ülkeleri, bugün Fransa’nın davetiyle Paris’te bir araya geliyor.
Kıtanın dört büyük ülkesi Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya liderlerinin bizzat, diğer Avrupa ülkelerinin liderlerinin uzaktan bağlanacağı toplantının bundan sonra izlenecek yol haritası bakımından önemli olacağı ifade ediliyor. Süddeutsche Zeitung’da yer alan yazıda ABD’siz buluşmanın amacı “Temelde siyasi bir mutabakat sağlamak” olarak ifade edildi. ABD’de yayımlanan Wall Street Journal gazetesi ise toplantıda, Fransa’nın gündeme getirdiği, Hürmüz Boğazı’nın, mevcut savaşan taraflar dışında bağımsız bir güç tarafından denetlenmesi ele alınacak. Trump’ın davet edilmediği toplantı, aynı zamanda ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı tek başına ya da yakın müttefikleriyle kontrol etme planlarına karşı bir hamle olarak da okunabilir. Çin ve Japonya başta olmak üzere İran ve Körfez ülkelerinden en çok ham petrol alan ülkelerin de Avrupa’nın planına destek vermesi bekleniyor.
Koşullar Avrupa’nın öncesine göre daha hızlı hareket etmesini gerektiriyor. Zira, Boğaz kapalı kaldıkça ekonomideki belirsizlik ve küçülmenin yanı sıra enerjide ABD’ye bağımlılık artmaya devam edecek. ABD, geçen hafta İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez en fazla ham petrol ihraç eden ülke oldu. Günlük net ithalat 66 bin varile gerilerken, ihracat 5.2 milyon varile yükseldi. Ham petrol ihracatının yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 37’si Asya’ya yapıldı. En önemli alıcılar arasında Almanya, Hollanda, Japonya, Fransa ve Güney Kore başta geliyor.
Trump bir taraftan Avrupa’yı Hürmüz Boğazı’nın kontrol edilmesi için yardıma çağırırken, diğer taraftan NATO üyesi Avrupa ülkelerini gelmedikleri için sert şekilde eleştirmiş ve gerektiğinde ABD’nin NATO’dan çekileceği tehdidinde bulunmuştu.
Tehditlere aldırmayan Avrupa’nın, Fransa’nın önerdiği gibi, bağımsız bir askeri gücün Boğaz’ın güvenliğini kontrol etmesi konusunda ne kadar bir arada duracağı ve ısrarcı olacağı ise belirsiz. Çünkü ülkelerin çıkarlarındaki farklılıklar ve ABD ile farklı düzeylerdeki ilişkiler en sorunlu alanlar. Öncekilerden en önemli farklı olarak, Trump ile yakın ilişki içinde olan aşırı sağcı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin de yönünü Avrupa’ya çevirmesi dikkat çekiyor.
Trump’ın, İran’da barış çağrısı yapan ABD vatandaşı Papa 14. Leo’ya saldırması, Meloni’nin açık tutum almasına yol açtı. Trump, Papa 14. Leo’nun ABD’nin saldırganlığına yönelik eleştirilerinden sonra, yapay zekayla oluşturulan ve kendisini İsa Peygamber gibi gösteren bir fotoğrafı paylaşmış ve bu Katolik dünyasında geniş tepki toplamıştı.
Gücünü ırkçılık, milliyetçilik ve Katolik değerlerden alan Meloni, “yakın dostum” dediği Trump’ın bu tutumu karşısında sessiz kalmayarak, eleştirilerde bulunup rotayı Avrupa’ya çevirdi. Bununla da kalmayarak bölgedeki gelişmeleri gerekçe göstererek İtalya ile İsrail arasında imzalanan askeri anlaşmayı uzatmadı. İtalya, ABD ve Almanya’nın ardından İsrail’e en fazla silah veren ülke. Bir hafta önce de İtalya, BM misyonu kapsamında İsrail’in Lübnan’da hareket halindeki bir İtalyan konvoyuna ateş açılması üzerine İsrail büyükelçisini geri çağırmıştı.
Gelişmeler, Meloni’nin bir yol ayrımında olduğunu gösteriyor. Avrupa’nın Hürmüz Boğazı’na askeri çıkarma yapmasına açıktan destek vermesi -Macaristan’da da Orban’ın seçimlerde ağır yenilgi almasıyla- Avrupa’da ABD etkisinin zayıflamasını hızlandırabilir. Fransa’nın yanı sıra Almanya da Avrupa’nın inisiyatifiyle bir Hürmüz çıkarması yapmaktan yana. Başbakan Friedrich Merz geçen hafta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, mümkünse BM şemsiyesi altında, olmazsa gönüllü ülkeler tarafından oluşturulacak askeri misyona katılacaklarını bildirmişti. Bunun için Alman meclisinin karar alması gerekiyor.
Almanya’nın böylesine bir askeri misyon için ekonomik ve askeri olarak diğer ülkelerden daha fazla sorumluluk almaya hazır olduğu da hükümet kaynakları tarafından basına yansıtıldı. Bu aynı zamanda Hürmüz’e yapılacak bir askeri çıkarmanın hesapta olmayan ekten yüksek faturasının da vergilerle, aşırı borçlanmayla halka kesileceği anlamına geliyor.
Yapılan hesapların, öngörülen planların Paris’teki toplantıda kabul edilmesi durumunda, bunun ABD tarafından nasıl karşılanacağı en büyük belirsizlik. Paris, Berlin ve Londra’da, AB’nin Hürmüz planının İran tarafından kabul edilebileceği öngörülüyor.
Peki ya ABD ve Trump?
Bu pek olası görünmüyor. Trump ve ekibi, Avrupa ve diğer ülkeler devreye girmeden İran ile bir anlaşmanın altına imza atma niyetinde. İran ise doğrudan ABD yerine Avrupa’ya daha fazla şans tanıyabilir.
Bu durumda, Trump’ın hedeflerine varmaması, içeride ve dışarıda daha fazla tepki çekmesinin zeminini yaratabilir. Dolayısıyla Avrupa’nın ABD’siz Hürmüz planı Trump’ı daha fazla köşeye sıkıştırma anlamına geliyor. Bu durumda Trump ve ekibinin önünde çok fazla seçenek kalmayacak.
İran savaşı uzadıkça ve Hürmüz Boğazı kapalı kaldıkça, Avrupa’da artan akaryakıt fiyatlarına karşı alternatif arayışlar hızlanıyor. Bugüne kadar yüksek akaryakıt fiyatlarına karşı ciddi bir adım atmayan hükümetlere karşı halk tepkisi de yükseliyor. Savaşın ve belirsizliğin uzamasının, Avrupa’da yeni sorunlara ve çelişkilere yol açacağı anlaşılıyor.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşa bugüne kadar doğrudan müdahil olmayan, ABD Başkanı Donald Trump’ın yardım çağrılarını reddederek, “Bu bizim savaşımız değil” diyen Avrupa ülkeleri, bugün Fransa’nın davetiyle Paris’te bir araya geliyor.
Kıtanın dört büyük ülkesi Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya liderlerinin bizzat, diğer Avrupa ülkelerinin liderlerinin uzaktan bağlanacağı toplantının bundan sonra izlenecek yol haritası bakımından önemli olacağı ifade ediliyor. Süddeutsche Zeitung’da yer alan yazıda ABD’siz buluşmanın amacı “Temelde siyasi bir mutabakat sağlamak” olarak ifade edildi. ABD’de yayımlanan Wall Street Journal gazetesi ise toplantıda, Fransa’nın gündeme getirdiği, Hürmüz Boğazı’nın, mevcut savaşan taraflar dışında bağımsız bir güç tarafından denetlenmesi ele alınacak. Trump’ın davet edilmediği toplantı, aynı zamanda ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı tek başına ya da yakın müttefikleriyle kontrol etme planlarına karşı bir hamle olarak da okunabilir. Çin ve Japonya başta olmak üzere İran ve Körfez ülkelerinden en çok ham petrol alan ülkelerin de Avrupa’nın planına destek vermesi bekleniyor.
Koşullar Avrupa’nın öncesine göre daha hızlı hareket etmesini gerektiriyor. Zira, Boğaz kapalı kaldıkça ekonomideki belirsizlik ve küçülmenin yanı sıra enerjide ABD’ye bağımlılık artmaya devam edecek. ABD, geçen hafta İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez en fazla ham petrol ihraç eden ülke oldu. Günlük net ithalat 66 bin varile gerilerken, ihracat 5.2 milyon varile yükseldi. Ham petrol ihracatının yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 37’si Asya’ya yapıldı. En önemli alıcılar arasında Almanya, Hollanda, Japonya, Fransa ve Güney Kore başta geliyor.
Trump bir taraftan Avrupa’yı Hürmüz Boğazı’nın kontrol edilmesi için yardıma çağırırken, diğer taraftan NATO üyesi Avrupa ülkelerini gelmedikleri için sert şekilde eleştirmiş ve gerektiğinde ABD’nin NATO’dan çekileceği tehdidinde bulunmuştu.
Tehditlere aldırmayan Avrupa’nın, Fransa’nın önerdiği gibi, bağımsız bir askeri gücün Boğaz’ın güvenliğini kontrol etmesi konusunda ne kadar bir arada duracağı ve ısrarcı olacağı ise belirsiz. Çünkü ülkelerin çıkarlarındaki farklılıklar ve ABD ile farklı düzeylerdeki ilişkiler en sorunlu alanlar. Öncekilerden en önemli farklı olarak, Trump ile yakın ilişki içinde olan aşırı sağcı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin de yönünü Avrupa’ya çevirmesi dikkat çekiyor.
Trump’ın, İran’da barış çağrısı yapan ABD vatandaşı Papa 14. Leo’ya saldırması, Meloni’nin açık tutum almasına yol açtı. Trump, Papa 14. Leo’nun ABD’nin saldırganlığına yönelik eleştirilerinden sonra, yapay zekayla oluşturulan ve kendisini İsa Peygamber gibi gösteren bir fotoğrafı paylaşmış ve bu Katolik dünyasında geniş tepki toplamıştı.
Gücünü ırkçılık, milliyetçilik ve Katolik değerlerden alan Meloni, “yakın dostum” dediği Trump’ın bu tutumu karşısında sessiz kalmayarak, eleştirilerde bulunup rotayı Avrupa’ya çevirdi. Bununla da kalmayarak bölgedeki gelişmeleri gerekçe göstererek İtalya ile İsrail arasında imzalanan askeri anlaşmayı uzatmadı. İtalya, ABD ve Almanya’nın ardından İsrail’e en fazla silah veren ülke. Bir hafta önce de İtalya, BM misyonu kapsamında İsrail’in Lübnan’da hareket halindeki bir İtalyan konvoyuna ateş açılması üzerine İsrail büyükelçisini geri çağırmıştı.
Gelişmeler, Meloni’nin bir yol ayrımında olduğunu gösteriyor. Avrupa’nın Hürmüz Boğazı’na askeri çıkarma yapmasına açıktan destek vermesi -Macaristan’da da Orban’ın seçimlerde ağır yenilgi almasıyla- Avrupa’da ABD etkisinin zayıflamasını hızlandırabilir. Fransa’nın yanı sıra Almanya da Avrupa’nın inisiyatifiyle bir Hürmüz çıkarması yapmaktan yana. Başbakan Friedrich Merz geçen hafta Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, mümkünse BM şemsiyesi altında, olmazsa gönüllü ülkeler tarafından oluşturulacak askeri misyona katılacaklarını bildirmişti. Bunun için Alman meclisinin karar alması gerekiyor.
Almanya’nın böylesine bir askeri misyon için ekonomik ve askeri olarak diğer ülkelerden daha fazla sorumluluk almaya hazır olduğu da hükümet kaynakları tarafından basına yansıtıldı. Bu aynı zamanda Hürmüz’e yapılacak bir askeri çıkarmanın hesapta olmayan ekten yüksek faturasının da vergilerle, aşırı borçlanmayla halka kesileceği anlamına geliyor.
Yapılan hesapların, öngörülen planların Paris’teki toplantıda kabul edilmesi durumunda, bunun ABD tarafından nasıl karşılanacağı en büyük belirsizlik. Paris, Berlin ve Londra’da, AB’nin Hürmüz planının İran tarafından kabul edilebileceği öngörülüyor.
Peki ya ABD ve Trump?
Bu pek olası görünmüyor. Trump ve ekibi, Avrupa ve diğer ülkeler devreye girmeden İran ile bir anlaşmanın altına imza atma niyetinde. İran ise doğrudan ABD yerine Avrupa’ya daha fazla şans tanıyabilir.
Bu durumda, Trump’ın hedeflerine varmaması, içeride ve dışarıda daha fazla tepki çekmesinin zeminini yaratabilir. Dolayısıyla Avrupa’nın ABD’siz Hürmüz planı Trump’ı daha fazla köşeye sıkıştırma anlamına geliyor. Bu durumda Trump ve ekibinin önünde çok fazla seçenek kalmayacak.
/././
EVRENSEL
















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder