'Dostluk şarkıları' eşliğinde sömürü tartışmaları: Enerjide aslan payı Türk patronlara, kırıntılar Somali halkına -Yalçın Çuğ-
Önemli işletmeleri Türk patronlara devredilen, ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitilen, doğal kaynakları Ankara'ya emanet edilen, dört bir yanı AKP destekli gerici vakıflarla sarılan Somali'de, Ankara'yla imzalanan enerji anlaşmasına yönelik tartışma devam ediyor: Sömürü, egemenlik ihlali, imtiyazlar...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Mahmud, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisini karşılama töreninde. (Foto: AA)Somali'nin AKP iktidarı, Türkiye sermayesi ve tarikat/cemaat bağlantılı gerici kurumlar tarafından nasıl kuşatma altına alındığını, 2011 yılından beri devam eden ilişkinin "yardım" boyutunu aşarak bir tür vesayete dönüştüğünü daha önce soL'da detaylarıyla anlatmıştık.
Türk patronların artık Somali'nin "sahibi" gibi davrandığına yönelik eleştiriler her geçen gün artarken, iki ülke arasında 2024 yılında imzalanan enerji anlaşması yeniden tartışmalara neden oldu.
Çünkü Türkiye'nin Somali karasularında petrol ve doğalgaz aramasını, geliştirmesini ve üretimini içeren anlaşma kapsamında, Çağrı Bey isimli derin deniz sondaj gemisi Mogadişu'ya ulaştı.
Türk patronların elde edilecek gelirden aslan payını alacağına yönelik eleştiri sıkça dillendirilirken; sömürü, egemenlik ihlali, şeffaflık gibi başlıklar da tartışmanın öne çıkan boyutları arasında.
2024 yılında enerji anlaşmasına varıldı
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile Somali Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Abdürezak Ömer Muhammed, 2024 yılının Mart ayında İstanbul'da bir araya geldi.
Yapılan görüşmenin ardından iki ülke arasında enerji alanına dair bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Anlaşmanın Somali’nin kara veya deniz bloklarından petrol arama, değerlendirme, geliştirme ve üretimini içerdiği; bunun yanı sıra bu projelerle ilgili taşıma, dağıtım, rafineri, petrol ve ürünlerinin satışı ve hizmet operasyonlarının da anlaşma kapsamında yer aldığı aktarıldı.
Ayrıca anlaşmanın petrol projeleri alanında ikili bilimsel, teknik, teknolojik, hukuki, idari ve ticari işbirliğinin geliştirilmesini de teşvik etmeyi amaçladığı bildirildi.
Erdoğan tarafından Somali'ye uğurlandı
İmzalanan anlaşmadan yedi ay sonra Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi için İstanbul'da tören düzenlendi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Bakan Bayraktar'ın katıldığı tören kapsamında, Oruç Reis Dolmabahçe'den Somali'ye uğurlandı.

Mogadişu'ya varış ve 'Dostluk Şarkısı'
Oruç Reis; Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz rotası üzerinden yaklaşık 20 günde Somali’nin Mogadişu Limanı’na ulaştı.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar’ın başkanlığındaki heyet tarafından limanda karşılanan Oruç Reis'e yolculuk boyunca donanma gemilerinin yanı sıra Zağanos Paşa Destek Gemisi, Sancar Platform Destek Gemisi ve Ataman Takip Gemisi refakat etti.
Oruç Reis'i karşılama töreninde Somali tarafından bestelenen "Gerçek Dostluk" isimli şarkı da seslendirildi: "Gerçek dostluk gizlenemez. Türkler bize açıkça destek veren bir millettir. Allah'ım onların düşmanlarını bertaraf et. Bize de gücümüzü artırmayı nasip et. Akrabamız olan Türkler ülkemizin zenginliklerini çıkarmamız için nasıl kazanacağımızı gösteren donanımı getirdiler. Ülkemiz artık zengin olacak ve petrol çıkarılacak. Uzmanlıkları ve işte Türkiye'nin gücü, büyük bir onur ve heyecanla donanımı bize getirdi ve şimdi petrol çıkarılacak."
https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-04/ssstwitter.com_1775822683940.mp4
Oruç Reis'in 234 gün süren görevi 2025 yılının Haziran ayında sona erdi. Bu süreçte üç ayrı deniz blokunda 4 bin 464 kilometrekarelik alanda sismik veri toplandı.
Verilerin incelenmesi ve yorumlanmasının ardından belirlenen bir lokasyonda sondaj çalışması yapılmasına karar verildi.
Sondaj çalışmasına karar verildi, Çağrı Bey Somali'ye ulaştı
Sondaj çalışması kararının ardından Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisinin bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı.
İnşası 2024'te Güney Kore'de tamamlanan 228 metre uzunluğundaki gemi, Türkiye'nin yurt dışındaki ilk derin deniz arama sondajını gerçekleştirmek üzere 15 Şubat'ta Mersin Taşucu Limanı'ndan yola çıktı.
Gemi, Akdeniz'i baştan sona geçerek Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlas Okyanusu'na açıldı. Ardından Batı Afrika kıyılarını takip ederek Ümit Burnu'nu geçerek planlanan 53 günlük seyir süresi sonunda geçtiğimiz perşembe günü Somali'ye ulaştı.

Çağrı Bey, ismini Somali'de ailede doğan ilk bebek anlamına gelen "Curad"dan alan ve Mogadişu'dan 372 kilometre açıkta bulunan CURAD-1 kuyusunda çalışacak.
Gemi, 3 bin 495 metre su derinliğine sahip noktada, deniz tabanından itibaren de 4 bin 5 metre kazılmasının ardından toplam 7 bin 500 metreye inerek sondaj yapacak. CURAD-1 kuyusunun söz konusu 7 bin 500 metre derinlikle dünyanın en derin ikinci deniz kuyusu olması hedefleniyor.
Sondaj çalışmalarının toplam 288 gün sürmesi planlanıyor. Çağrı Bey'in görevinde enerji filosundan Altan, Korkut ve Sancar destek gemileri de yanında bulunacak. Öte yandan güvenli bir şekilde çalışabilmesi için TCG Sancaktar, TCG Gökova ve TCG Bafra'dan oluşan donanma unsurları da Çağrı Bey'e destek verecek.
Ayrıca sondaj çalışmalarında, Çağrı Bey'de 180, destek gemilerinde 60 ve kara hizmetlerinde 10 personel olmak üzere, toplam 500 saha personeli dönüşümlü görev alacak.
İnfografik: AASomali gerçekten zengin olacak mı?
Çağrı Bey de Mogadişu'ya ulaştığına göre "Gerçek Dostluk" şarkısındaki gibi Somali kısa sürede "zengin" mi olacak?
Somali ve Türkiye hükümetlerine göre cevap, evet. Ancak basına yansıyan kimi haberler, Somali'nin pek de zengin olmayacağına işaret ediyor.
Anlaşmaya göre hidrokarbonların mülkiyeti Somali halkına ve devletine ait. Ancak yine aynı anlaşmaya göre Somali hükümeti, üretilen tüm petrolün sadece yüzde 5'ine kadar ayni veya nakdi imtiyaz ücreti alma hakkına sahip.
Öte yandan Somali'nin kara ve deniz bloklarında operasyonlar yürütmek üzere Türkiye tarafından görevlendirilen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), tek ve münhasır hakka sahip. Ayrıca TPAO'nun, standart petrol anlaşmalarından alınan imza ve üretim ikramiyelerini ödeme zorunluluğu da yok.
Türk tarafı, üretimden elde ettiği geliri ve satış fonlarını yurt dışında tutma hakkına sahipken; Somali'de kanunların Türk tarafının maliyetlerini artıracak şekilde değişmesi durumunda, Somali hükümeti bu zararı "Kâr Petrolü" payından tazmin edecek.
Anlaşmanın en dikkat çeken "Maliyet geri kazanımı ve üretim paylaşımı"na dair maddesi ise şöyle: "Yüklenici tarafından maruz kalınan ve ödenen petrol maliyetlerini; hükümete ödenecek imtiyaz ücreti ödendikten sonra, cari yılda kontrat alanında üretilen ve petrol operasyonlarında kullanılmayan ham petrolün, azami yüzde 90'ına ve doğal gazın azami yüzde 90'ına eşit olacak tutarından münferit olarak geri kazanma hakkına sahip olacaktır."
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Hasan Şeyh Mahmud'un da katılımıyla, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisi için karşılama töreni düzenlendi.Somali'de tepkiler: 'Kimin çıkarlarına hizmet ediyor?'
Ankara ve Mogadişu hükümetlerince imzalanan bu anlaşma Somali'de tartışmalara neden oldu.
Başta Somali Parlamentosu'nun Doğal Kaynaklar Komisyonu tarafından eleştirilen anlaşma sonucunda, elde edilen gelirin yüzde 90'ının Türkiye'ye, yalnızca yüzde 5'inin Somali'ye aktarılacağı belirtildi.
Anlaşmanın Somali Parlamentosu'na danışılmadan imzalanması da tartışmalara konu olurken, Komisyon, milletvekillerinin anlaşma hakkında bilgilendirilmediğini ve bunun Somali'nin yasal ve anayasal çerçevelerini ihlal ettiğini savundu.
Somali merkezli Garowe Online'ın aktardığına göre bir komisyon üyesi, "Türkiye'nin aslan payını alırken Somali'nin sadece yüzde 5 alması kabul edilemez ve şok edici. Bu durum, bu anlaşmanın gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ettiğine dair soru işaretleri uyandırıyor" diyerek anlaşmaya tepki gösterdi.
Somali vatandaşları ve sivil kurumlarının da anlaşmaya yönelik şeffaflık talep ettiği aktarılırken; "yabancı etkisi, kaynak kontrolü ve hükümetin hesap verebilirliği üzerine ulusal bir tartışmanın" yaşandığı belirtildi.
Anlaşmanın tartışılan başlıklarından bir diğeri de oluşabilecek anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin. Olası anlaşmazlıklar Somali yasalarına göre değil, Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi tarafından İstanbul'da çözülecek. Somalili uzmanlar anlaşmazlıkların çözümüne dair maddeyi şöyle eleştiriyor: "Mahkemelerinizi dışarıya devrettiğiniz sürece egemenlik iddiasında bulunamazsınız. Bu, Somali'yi kendi kaynak yönetimi mekanizmasından fiilen uzaklaştırıyor."
'Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisi'
Anlaşmaya yönelik tepkiler Somali'yle de sınırlı kalmadı.
Bölgedeki ülkelerin ve Somali'den tek taraflı şekilde bağımsızlığını ilan eden Somaliland'in basınına yansıyan haberlerde de çeşitli itirazlar gündeme geldi.
Türk patronlara olağanüstü ayrıcalıklar tanındığı belirtilen anlaşmanın, Afrika Boynuzu'nda endişeye neden olduğu belirtiliyor. Gerekçe ise anlaşmanın egemenlik ve bölgesel istikrara yönelik ciddi soruları gündeme getirmesi.
Türkiye'nin Somali'nin enerji sektöründe geniş bir kontrol yetkisine sahip olacağına dikkat çekilirken, Somali ve bölgenin sömürüye açılacağına dair tartışmalar da devam ediyor.
"Somali'nin modern tarihindeki en asimetrik kaynak sözleşmelerinden biri" olarak tanımlanan anlaşmanın, Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisinin önemli bir parçası olduğu vurgulanıyor.
/././
Emekli yurttaş: Ömrümde hiç tatile gitmedim, hiçbir yere gidemiyoruz
Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde yoksulluğa mecbur bırakılan emekli yurttaşlar konuştu: "Maalesef tatile hiç gitmedim. Rüyamda gidebilirsem yine zor", "Tatile gidemiyoruz, para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz."
Fotoğraf: ANKA Haber Ajansı
İktidar milyonlarca emekçiyi ve emekliyi açlık sınırında yaşamaya mecbur bırakırken, yoksulluk yurttaşlara insanca bir yaşamın çok uzağında koşulları dayatıyor.
Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde maaşları yetmediği için hiç tatile gidemediklerini anlatan emekliler ANKA Haber Ajansı'na konuştu. Bir emekli yurttaş "Tatile nasıl gideyim? Ne ile gideyim? Kaç lira para alıyorum ki" dedi.
Bir emekli vatandaş, "Çarşıya çıkamıyoruz siz ne diyorsunuz. Maalesef tatile hiç gitmedim. Gelip buralarda bir ay geziyor Avrupalılar... Rüyamda gidebilirsem yine zor" derken, bir başka emekli, "Mümkün değil, daha ömrümde hiç gitmedim ki" diye konuştu.
Bir emekli ise "Tatil planım da yok, aldığım maaşla tatile de gidemem. Ancak zar zor bana yetiyor. Hiç gitmedim bu zamana kadar tatile. Avrupa'daki emekliler gidiyor ama biz gidemiyoruz işte" dedi.
Başka bir emekli ise "Tatile gidemiyoruz efendim, yok para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz" ifadesini kullandı.
Maaşları kiralık ev tutmaya yetmeyen emeklilerin çözümü tuvalet ve banyonun olmadığı otel odalarında kalmakta bulduğu geçtiğimiz aylarda gündem olmuştu. Emekliler barınmakta bile zorlandıkları yaşam koşullarını anlatmıştı.
İsrail’i korkutan 5 savaş dersi
İsrail basını açık yenilgileriyle sonuçlanan savaşın ardından maliyet hesabına girişirken, çok açık itiraflarda bulundu. soL, soykırımcı İsrail’in savaş sonrası listelediği hezimet başlıklarını aktarıyor.
İran'ın İsrail kenti Hayfa'ya düzenlediği füze saldırısında vurulan binaİran ile süren beş buçuk haftalık savaş, İsrail'e kendi kapasitesinin sınırları konusunda önemli dersler verdi. İran zayıflatıldı, ancak aynı zamanda yeni bir ekonomik caydırıcılık dengesi kurmayı da başardı. İsrail hükümeti sonucun böyle olacağını bilseydi, savaş için bu kadar bastırıp bastırmayacağı şüpheli.
İsrail basını, soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD işbirliğiyle İran’a haftalarca süren saldırının ardından, ateşkes görüşmelerinin yapılacağı güne bu satırlarla başladı.
İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz’de yer alan “İsrail'in İran Savaşı'ndan Çıkardığı 5 Ders” başlıklı analiz, İsrail’in bu saldırganlığın kaybedeni olduğunu kabul ediyor.
Savaşın İsrail ekonomisine vurduğu ağır darbenin sadece askeri boyutuna işaret eden analiz, bu bedelin tam 50 milyar şekel, yani 15,9 milyar dolar olduğuna değiniyor.
Bu bedel; İsrail Hava Kuvvetleri'nin İran'a yönelik saldırılarını, hava savunma sistemlerinin sürekli çalıştırılmasını ve İran füzelerinin verdiği hasarı kapsıyor.
İsrail ekonomisinin bu süreçte ciddi oranda durmasının maliyeti olan on milyarlarca şekel bu hesaba dahil değil.
Analiz tam da bu noktada şu soruyla devam ediyor: “İsrail bu kadar büyük bir bedel karşılığında ne kazandı? Bu 50 ila 100 milyar şekeli aslında neye harcadık?”
İran'ın başkent Tahran'da saldırılar sırasında sergilediği yerli üretim füzeleri.'İran’da hedeflere ulaşılamadı'
İran rejimini devirme ve nükleer kapasitesini etkisiz hale getirme hedeflerine ulaşılmış gibi görünmediğine işaret edilen yazıda, İran’ın füze kapasitesinin zayıflatıldığı ancak bunun kolaylıkla yeniden inşa edilebileceğine vurgu yapıldı.
“Son birkaç hafta içinde İsrail, kendi yetenekleri hakkında ilk elden birkaç şey öğrendi; eğer bu gerçekler savaştan önce bilinseydi, hükümet ABD'yi savaşa girmeye teşvik etmeyebilirdi” denilen analizde, şu 5 başlığa işaret edildi:
"1. Savaş, En Optimal Koşullarda Bile Zordur
…İran şunu gösterdi: İsrail için en uygun koşullarda ve ABD'nin tam desteğiyle bile, İsrail ekonomisini belirsiz bir süre boyunca sadece kısmi kapasiteyle çalışır hale getirebiliyor.
2. Savunma Katmanı – Ama Delikli
Savaştan önce savunma yetkilileri, balistik füze saldırıları nedeniyle haftada iki veya üç bölgenin tahrip olacağını tahmin ediyordu. Uygulamada, savaşın son iki haftasında bu rakamlar çok daha yüksekti.
Öte yandan İranlılar, süreç içinde öğrenme yeteneği göstererek İsrail savunmasındaki zayıf noktaları tespit ettiler; salkım füzelerinin kullanımını artırarak, hava koşullarından yararlanarak veya füze atışlarının sıklığı ve gruplandırılmasıyla oynayarak bunu başardılar.
İran misilleme kapasitesi sarsılmadı. İnfografik haberimizi buradan okuyabilirsiniz.3. Küçük Bir Zorluk ve Gökyüzü Kapanıyor
Beş hafta boyunca, İsrail'in dünyaya açılan neredeyse tek kapısı olan Ben-Gurion Uluslararası Havalimanı neredeyse tamamen atıl kaldı. İsrailliler ülkede mahsur kaldı ya da Mısır'ın Taba kentindeki küçük havalimanından uçuş yakalamak için Eilat'a otobüsle gitmek zorunda kaldı. Savaş, balistik füzelerin sivil havacılığı ne kadar kolay durdurabileceğini gösterdi.
4. Küresel Enerji Krizi ve Uluslararası Müdahale
İran, ağır şekilde zayıflatıldığında bile Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve Körfez ülkelerini tehdit ederek küresel bir enerji krizini tetikleyebileceğini açıkça ortaya koydu. Petrol fiyatlarındaki artış tüm dünyada ekonomik zarara yol açtı.
1970'lerdeki enerji krizinden bu yana, İsrail'in çatışmalarının küresel enerji sektörü üzerinde bir etkisi kalmamış gibi görünüyordu; bu anlamda mevcut savaş bizi 50 yıl geriye götürdü.
5. ABD-İsrail İlişkilerine Etkisi
İsrail'in ABD ile ilişkilerinin de sınırları var. Trump, büyük ölçüde Netanyahu'nun baskısı nedeniyle bu savaşa girdi. Sonuç olarak, mevcut ateşkesin savaşın hedeflerine ulaşılmadan ilan edilmiş olması İsrail'in aleyhine yazılabilir. Savaşın ABD'ye doğrudan maliyeti İsrail'inkine benzer, hatta belki daha yüksek oldu.
Trump'ın bu harcamayı Amerikan halkına açıklaması gerekecek. Son beş haftanın dersleri, Amerika'nın gelecekte İsrail ile benzer maceralara atılma isteği üzerinde uzun vadeli bir etki yaratacaktır."
***
BlackRock’ın masasında demokratlar, otokratlar -Berkay Kemal Önoğlu-
Türkiye’nin bu bataklıktan çıkması için köklü bir kopuşa ihtiyacı olduğunu en başa yazacağız. Devrimin güncel tutulması tarihsel bir görev. Demokratmış, otokratmış bunları kesmek gerekir. Hele bu yapay taraflaşmada Özel’in konu mankenliğine soyunanlar, aman bizden uzak olsunlar!
Geçtiğimiz hafta savaşın iyice kızıştığı bir dönemde Dolmabahçe’den servis edilen görüntüler, Türkiye’nin içine sürüklendiği tabloyu emekçiler açısından tüm açıklığıyla ortaya koyuyordu. İktidarın ekonomi ve enerji yönetiminin, dünyanın en büyük varlık yönetim şirketlerinden, kan emici BlackRock’ın üst düzey yöneticileriyle aynı masaya oturması, hele ki bölgedeki gerilim bu kadar tırmanmışken, sıradan bir diplomatik temasın ötesinde anlamlar taşıyordu. İran’a karşı başlatılan savaşın Körfez’de yarattığı sonuçlar, Erdoğan’ın devreye girerek “ürkmüş sermayeyi” Türkiye’ye çekme hayallerine kapı aralamış olsa gerek. Nitekim geçtiğimiz hafta “Türkiye’yi çok uluslu şirketler için bölgesel yönetim merkezi haline getireceğini” bizzat ifade etti.
Ancak ortada ciddi bir sorun var. Türkiye uzun süredir Körfez’den gelen swap, mevduat gibi sıcak para girişleri ve kısa vadeli sermaye hareketleriyle günü kurtarmaya çalışıyordu. Bu modelin sınırlarına gelindiği artık açık. Mehmet Şimşek de faiz artırımları, kemer sıkma politikaları ve ücretlerin baskılanmasıyla uluslararası sermaye çevrelerine verdiği “rasyonaliteye dönüş” mesajını inandırıcı kılmaya çalışıyor. Dolmabahçe’deki fotoğraf da bu çizginin bir devamı niteliğinde. Rota doğrudan finans kapitalin merkezine kırılmış durumda.
Peki BlackRock neyi temsil ediyor?
Bu noktada “gizli güçler” ya da “karanlık odaklar” anlatılarına başvurmaya hiç gerek yok. Gerçek zaten son derece açık ve sert. BlackRock, trilyonlarca doları yöneten, emeklilik fonlarından devlet varlıklarına kadar uzanan devasa bir finans grubu. Yatırım yaptığı ülkelerde fabrika kurmak ya da kalkınma planlarına uyum sağlamak filan gibi bir önceliği de yok takdir edersiniz. Amaç en yüksek getiriyi en kısa sürede elde etmek. Bunun yolu da çoğu zaman daha fazla özelleştirme, kamu varlıklarının değersizleştirilmesi ve enerji ile altyapı gibi stratejik alanlarda garantili kâr modellerinin yaygınlaştırılmasından geçer.
Bir şeyi kaldı mı ki memleketin satıp suyunu çıkarmadıkları? Bir kısmı zaten özelleştirilmiş enerji dağıtım ağları, yeni maden sahaları, limanlar… Hepsi “verimlilik” ve “yatırım çekme” başlığı altında bu tür fonların radarına giriyor. Halka düşen ise daha dolgun faturalar, güvencesiz çalışma ve düşük ücretler oluyor.
Zaten ne konuşmuş olacak BlackRock CEO’su Dolmabahçe’de? “Maliyetleri düşürün!” diyecek. Maliye Bakanı’nın uzmanlık alanı!
Türkiye’de artan stajyer sömürüsü, mesleki eğitim adı altında ucuz işgücü yaratılması ve kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, hepsi aynı mantığın uzantısı.
İktidarın para sevdasına karşı ana muhalefetin sunduğu vizyon ise “o parayı biz daha iyi getiririz, Batı bize daha çok güvenir” sığlığını aşamıyor. Geçenlerde CHP lideri Özgür Özel’in çizdiği siyasi rota ve kurduğu uluslararası sözde taraflaşma ekseni, Türkiye’nin gerçeklerinden ne kadar kopuk olunduğunu bir kez daha gösterdi. Büyük bir stratejik okumaymış gibi sunduğu "dünya genelinde demokratlar ve otokratlar kavgası var" tezi bugünün Türkiye'sinde hiçbir geçerliliği olmayan, içi boş bir illüzyon. İktidarı salt bir "otokrasi" parantezine alıp, Batı’nın cilalı ve de eli kanlı siyasi merkezleriyle “demokrat” olarak birlikte hizalanmak her zaman olduğu gibi sömürü gerçeğini perdelemekten başka bir sonuç doğurmuyor.
Özel, bir yandan sırtını Trump karşıtı Amerikan Demokratlarına dayarken, diğer yandan Türkiye’nin paçasını bu devasa uluslararası sermayenin tasallutundan kurtarabileceğini mi zannediyor?
Ya da ana muhalefetin gerçekten böyle dertleri var mı?
Böyle dertleri olmadığından mı iktidar için bu kadar kullanışlı olabiliyor?
Mesela BlackRock gibi finans devleri Özel’in tarif ettiği cepheleşmede ne yana düşüyor?
Özel'in ileri sürdüğü gibi iyi kalpli demokratlarla kötü niyetli diktatörlerin kavgasını değil, sermaye düzeni ile bu düzende ayakta kalmaya çalışan yığınların kavgasını yaşıyoruz. Siz ekonomi politikanızı bu sömürü ağına daha fazla entegre olmak, uluslararası fonlara şirin görünmek üzerine kurduktan sonra, adınızın demokrat veya otokrat olmasının yaşam mücadelesi veren milyonlarca emekçi için hiçbir anlamı olmaz.
Türkiye’nin bu bataklıktan çıkması için köklü bir kopuşa ihtiyacı olduğunu en başa yazacağız. Devrimin güncel tutulması tarihsel bir görev. Demokratmış, otokratmış bunları kesmek gerekir. Hele bu yapay taraflaşmada Özel’in konu mankenliğine soyunanlar, aman bizden uzak olsunlar!
/././
AKP’nin kurtarıcı rüzgârı ne âlemde?-Aydemir Güler-
Egemen güçlerin demir attığı çerçeve ile halk kitlelerinin duyusu arasında kolay kolay kapatılamayacak bir açı oluşmuş bulunuyor. Emperyalizmden kopuşun güçlenerek sürmesi kaçınılmaz. Bu süreç Türkiye’nin sosyalizme giden yolunu açacak ve ancak sosyalizmin zaferiyle mantıksal sonuçlarına ulaşacaktır.
AKP uzunca bir süre Yeni-Osmanlıcılığı Batı emperyalizmine mesafelenmeyi kapsayan bir ambalajla sundu. Ambalaj demişsem, ciddiye almadığım sanılmasın. Zaman zaman sert pazarlıklar yaşanmasaydı, mesafenin görüntüsü bile oluşturulamazdı. CAATSA yaptırımları, Halk Bankası davası ve daha nice gerilimin her biri gerçektir...
Batı ile gerilen Ankara’nın Atlantik ekseninden kopabileceği ise bütün konjonktürlerde fantezinin ötesine geçmemiştir. Ancak bu tartışmanın da maddi bir zemini kesinlikle mevcuttu.
Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte bütün kartlar yeniden dağılmış, Rusya’nın Yeltsin tasfiyeciliğinden kurtulmasıyla birlikte ABD’nin Yeni Dünya Düzeni/Tarihin Sonu hamlelerinin hayli abartılı bir kibre dayandığı açıklık kazanmıştı. Bu koşullarda çok sayıda orta düzey kapitalist ülkenin önünde, emperyalist sistemin jandarması veya düz bağımlı üyesi olmanın dışında ufuklar açılacaktı.
AKP Türkiye’yi bu yola sokan değil, kendince bir istikrara taşıyan iktidar olmuştur. Ancak aynı süreçte kapitalizmin ciddi bir ilerleme kaydettiği açık olsa da, Türkiye’nin eriştiği rekabet gücü Erdoğan’ın iddialarına yetişememiştir. Yeri gelmişken, olay sadece bir yarış olarak da çözümlenemez. Ankara’nın sergilediği cüretkâr ataklığın emperyalist merkezler için gayet kullanışlı olduğu, en bilineni Suriye olan bir dizi örnekte görüldü.
Bütün bunların sonuna geçen yıl gelmiş olduk. Erdoğan’ın Trump tarafından Beyaz Saray’da kabul edilmesi, AKP iktidarının, dengelerde sörf yaparak değil Washington’a demir atarak meşruiyetini yeniden üretebileceği yeni bir evrenin açılışıdır. Daha önceleri içeride her zayıf düştüğünde dış dinamiğe başvuran Ankara yine kabaca aynı şeyi yapmakta, dışarıda kurtarıcı rüzgâr aramaktaydı. Ama içerik tamamen değişmiş, Amerikan angajmanı 1950’lileri hatırlatan bir düzeye çıkmış bulunuyordu.
Lakin Soğuk Savaşı Türkiye kapitalizmi açısından “bahara” çeviren o zamanki ortamı bugün bulmak olanaksızdır. Şu anda en beteri ABD olmak üzere Batı’nın bir özgürlük yarımküresi olarak pazarlanmasına kimse ikna olmaz. Oysa Soğuk Savaş ideolojisi komünizmi karalamak için bütünlüklü bir huruç harekâtına çıkmıştı. Başarılı olsun olmasın, hedef tahtası açık seçik ortadaydı. Bugün Batı emperyalizminde herkes başka telden çalıyor, ama genel bir faşizm esintisi her yeri etkiliyor. Üstelik fırsat bu fırsat, Washington’da son derece arkaik ve yapıntı bir dinci gericilik siyasetin tepesine oturmuş durumda. Türkiye egemen güçleri zamanında ABD’nin başını çektiği anti-komünizmden heyecanlanmış ve koşup ateşe odun taşımışlardı. Şimdi ise Batı’da uçuşan Arap, İran veya İslam düşmanlığından Ankara’ya ekmek çıkmaz. Evanjelizm veya Siyonizm Türkçeye olumlu bir anlamla çevrilemez. Batıcılığın içerdiği hoş çağrışımların karşılığı kalmadı dersem abartı sayılabilir, ama gerçekten çok daralmıştır.
Bu sıkışmışlık ortamında AKP’nin halka uyguladığı yoksullaştırma operasyonunu revizyona sokma olanağı da pek yok. Kuşkusuz neo-liberal çağda Türkiye ölçeğinde bir toplumu bile rahatlıkla ihya edecek uçuşkan ve/veya sanal servetler birikmiş durumdadır. Ancak AKP bu kaynaklara ulaşmak açısından yirmi yıl öncesi gibi şanslı değil. Üstelik içeride sermaye sınıfı deniz aşırı bir toprağı yağmalayan sömürgeciden daha insafsız davranış kalıpları geliştirmiş bulunuyor ve bu yaklaşımdan geri dönmesi, kapitalizmin rekabet yasaları gereği tamamen gündem dışı.
Özetin özeti, ABD bandıralı Yeni-Osmanlı her düzeyde toplumsal meşruiyet yoksunudur.
Peki, AKP çeyrek asırdır onca badireyi atlattığına göre yeni bir icatta daha bulunamaz mı?
Bu soru, hemen “Çözüm Sürecini” çağrıştıracaktır. Bana sorarsanız, iktidarın buradan elde ettiği kazanım hafife alınmamalıdır: CHP-DEM seçim ittifakına darbe vurulmuş, Kürt siyaseti bir pazarlık masasına bağlanmış, CHP’nin hem Cumhuriyet’e sahip çıkmak hem radikal bir muhalefet yürütmek açılarından inandırıcılığı aşındırılmıştır. Ancak devletin aynı süreçten, Öcalan’a İmralı’yı terk etmeme koşuluyla bir konut yapma meşruiyeti bile çıkaramadığı bellidir. Öcalan’ın “kültüralist taleplerden” bile vazgeçtiği ise pazarlıkta çoktan unutuldu gitti...
İkinci olarak, yine MHP işaret veriyor! ABD patentli Çözüm Süreci’nin taşıyıcısı MHP, herhangi bir siyasi parti gibi iktidar hedefiyle kurulmadığından olsa gerek, deneyselcilikte yüksek kapasiteye sahiptir. Bu aralar MHP’nin, ortağına Türkiye’nin ABD-AB’ye kapıları kapatıp yüzünü Rusya-Çin’e dönmeyi dayattığı yolunda haberler geliyor. Kapitalizm var oldukça bu haberlerin arkasında samimiyet aramayın. Ne de olsa deneyselci MHP, tarihsel olarak bir stepneden ibarettir. Ama bu gelişmeleri, Ankara’daki bir iktidara artık Batı’dan meşruiyet servisi yapılamayacağının kabul edildiğine yorabiliriz. Bahçeli’nin kullandığı TRÇ (Türkiye-Rusya-Çin) kısaltması saçma olsa da, buraya kadarı doğrudur…
Çünkü Türkiye’nin iki yüz yıllık tarihsel derinliği Batı emperyalizminin inşa ettiği esaret ilişkilerini barındırır. Yüz yıl önceki işgal ve Kurtuluş Savaşı, ayağa kalkmanın biricik rotasına dair çok şey söyler. Sonuç olarak “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganının kimilerince sünepelik olarak lanetlenmesi halk tarafından reddedilmiştir.
Egemen güçlerin demir attığı çerçeve ile halk kitlelerinin duyusu arasında kolay kolay kapatılamayacak bir açı oluşmuş bulunuyor. Emperyalizmden kopuşun güçlenerek sürmesi kaçınılmaz. Bu süreç Türkiye’nin sosyalizme giden yolunu açacak ve ancak sosyalizmin zaferiyle mantıksal sonuçlarına ulaşacaktır.
/././
İran savaşı insanlık tarihine ne getiriyor?-Erhan Nalçacı-
Dünyanın içinde bulunduğu bu büyük altüst oluş döneminde bu ülkenin emekçi halkına ülkeyi topyekûn bir felaketten uzak tutmaya çalışırken, egemen sınıfın artık miadını doldurmuş iktidarına son vermek düşüyor.
Başka bir deyiş ile İran Savaşı tarihçilerin aradığı emperyalist hegemonya krizinde makas değişimi için mihenk noktası olabilir mi?
Çok kolay değil bunu iddia etmek.
Bir kere üzerinden 50 yıl geçmeden bir olay tarihin konusu olmaz denir. Aradan geçen 50 yıl geçmişin kuşbakışı görülmesine izin verir, daha kolay dönüşüm noktalarını kavrayabiliriz.
İkincisi, henüz savaş bitmedi. İran’ın şu anda bir zaferi olarak gözüken ateşkes en küçük vicdani belirti göstermeyen profesyonel katil sürüsü olarak ABD ve İsrail’in tekrar savaşı başlatmak için bir soluk alması için mi verildi, göreceğiz.
Ancak anlık olarak bakıldığında ABD’nin henüz müzakere masası kuruluyken ilan etmeden başlattığı ve suikastlarla ilerleyen savaşta ağır bir hezimete uğradığı ortada. O dehşet vererek ilerleyişi bizlere izlettirilen uçak gemileri kaçacak yer aradı. İran’ı çevreleyen ABD askeri üsleri, radar istasyonları perişan oldu. Görülmez uçaklar görüldü, düşürülemez uçaklar düşürüldü, bombalanamaz İsrail’de birçok stratejik hedef vuruldu. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması dünya ekonomisinde etkileri kolay giderilemeyecek bir zafiyeti tetikledi.
Her şeyden önce İran halkının yurtseverliği bu zaferde büyük bir rol oynadı. Bombalanan kentlerde yüz binlerce kişinin katıldığı mitingler, tehdit altındaki enerji tesislerinin etrafındaki insan zincirleri göz yaşartıcıydı.
Ayrıca bu saldırıyı uzun yıllardır bekleyen İran’ın balistik füze teknolojisine yaptığı yatırımın stratejik olarak doğru olduğu anlaşıldı.
Öte yandan Şangay İşbirliği Örgütü üyesi olan İran’a Çin ve Rusya’nın verdiği diplomatik desteğin yanı sıra lojistik ve istihbarat desteğinin de etkisi olduğu anlaşılıyor. Psikolojik harp içinde neyin ne kadar gerçek olduğunu anlamamız zaman alacak belki.
Uluslararası yaptırımlara rağmen İran petrolünün Çin’in paravan şirketler aracılığı ile satın alması mı, savaşta gerekli bazı malzemelerin temini mi, yoksa İran Genel Kurmayı’nın Çin uydu sisteminden gelen enformasyonla beslenmesi mi, bir vadede nelerin yaşandığını daha iyi anlayacağız.
Tarihçiler açısından mihenk taşı zaten başlamış ve ilerlemiş bir süreçte nitel dönüşümün çok belirgin hale geldiği bir tarihsel olayı seçmeleri ile kendini gösterir.
Örneğin, ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla savaşın gidişini değiştirmesi emperyalist düzenin tepe ülkesi olan İngiltere’nin düşüşe geçmeye başladığını göstermişti. İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin üretim gücü, Pasifik Savaşının Japonya’ya karşı kazanılması, nükleer silahların üretimi İngiltere’nin ABD’ye karşı hegemonyasını sürdürmesini imkânsız kılıyordu. Ancak çoğu tarihçi hegemonya makası için 1956’da Süveyş Savaşını mihenk taşı olarak kabul etti.
Mısır Devriminden sonra, Nasır yönetiminin Süveyş Kanalını ulusallaştırmak istemesi üzerine İsrail, İngiltere ve Fransa Mısır’a alçakça saldırdılar. Sovyetler Birliği’nin çok sert ültimatomu ve ABD’nin sessiz kalması ile İngiltere ağır bir hezimete uğradı. Bir daha kendi başına bir emperyalist operasyona imza atamayacak, Sovyetler Birliğine karşı ABD’nin yamağı rolüne indirgenecekti.
İran Savaşı da buna denk bir mihenk taşı nitelemesini kazanmaya aday gözüküyor.
1970’lerde kapitalist reformlardan geçen Çin 1990’lardan itibaren dev bir sermaye birikimi yaşadı. Şu anda dünyadaki en büyük sanayi üretim kapasitesini temsil ediyor, ayrıca büyük bir mali sermaye gücüne dönüşmüş durumda.
ABD özellikle 2008 mali çöküşünden sonra Çin’in yükselişini kendi hegemonyası için bir tehdit olarak gördü. 2011 yılında ABD bütün odağını Pasifikte Çin’in askeri olarak kuşatılmasına ayıracağını ilan etti. Gerçekten dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan asker sayısını azaltırken Pasifik’te bir yığınak oluşturdu. Güney Kore, Japonya, Tayvan ve Avustralya’yı silahlandırarak askeri bir pakt oluşturmaya çalıştı. Rusya’yı Pasifik’ten uzak tutmak ve hırpalamak için halen devam eden Ukrayna Savaşını kışkırttı.
Buna karşılık açık kaynaklardan izleyebildiğimiz, sezebildiğimiz kadarıyla, ABD Pasifikte savaşı Çin’e karşı kazanabileceğine ilişkin inancını kaybetti.
Trump’ın ikinci dönemi bu çaresizliğin ürünü gibi gözüküyor. Çin ile Pasifikte karşılaşmak yerine onun kaynaklarını kurutmak ve bu kaynakları ABD’ye yönlendirmek gibi strateji izlediler.
Trump yönetime gelir gelmez, Panama Kanalı’ndan Çin’li şirketleri kovaladı. Kuzey Buz Denizi ticaret yolları hegemonyası için, Grönland’ı istedi, Çin’in müttefiki Venezuela’ya operasyon gerçekleştirdi. İran seferi ise hem Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesine bir darbe anlamına gelecek, hem de Çin’in bağımlı olduğu Körfez petrolünü kısabilecekti.
Trump ortada gözükmeden çok önce yaşananların 1. Dünya Savaşı öncesine benzediğini yazmıştık. Evet, bir emperyalist paylaşım savaşı olasılığı ile karşı karşıyaydık.
Getireceği büyük yıkımdan ürküyorduk doğal olarak ama aynı zamanda bu yıkıma maruz kalan emekçi halkların iktidara gelerek egemenlerini cezalandırması için de bir dönem açılacağını söylüyorduk.
Şimdi eğer İran Savaşı aşağı yukarı bu haliyle sonlanırsa çok önemli sonuçları olacak.
Bir kere ABD’nin artık bir Pasifik Savaşı’nı kaldıramayacağı ortaya çıktı. Yani maruz kalacağımız olay bir dünya savaşı olmayabilir.
Pasifik’te diğer müttefik devletler ABD’nin peşinden gitmeyip başlarının çaresine bakabilirler. Tayvan muhalefet partisi liderinin Çin ziyareti bu bağlamda okunabilir.
NATO yine de şu anda hazırlandığı bir Rusya savaşına niyet edebilir. Göreceğiz.
Ancak ABD ve Avrupa ülkelerinde özellikle Gazze’de katliam ve İran’da yenilgi sonrası büyük bir meşruiyet krizi doğdu. Trump İran ile savaştayken ABD halkı 9 milyon kişi ile sokaklarda süreci protesto ediyordu.
Bütün uluslarda bu meşruiyet krizini ve onu takip edecek iktisadi krizi emekçilerin iktidar mücadelesinde bir kaldıraç gibi kullanması gerekiyor.
Sermaye sınıfının daha akıllı kesimleri, İspanya’da olduğu gibi, bu meşruiyet krizini hafifletmek için önlemler alıyorlar.
Ama nafile.
Örneğin, Türkiye sermayesi İran savaşına balıklama atlamayarak kendini korudu, ama bir Rusya savaşına karşı hiç şerbetli gözükmüyorlar.
Dünyanın içinde bulunduğu bu büyük altüst oluş döneminde bu ülkenin emekçi halkına ülkeyi topyekûn bir felaketten uzak tutmaya çalışırken, egemen sınıfın artık miadını doldurmuş iktidarına son vermek düşüyor.
/././
Rousseaucu gelenekten bizim aydınımız Yalçın Küçük’e -Cangül Örnek-
Dünyada ve Türkiye’de 18. yüzyılda açılan o büyük sayfanın kapanmaması için mücadele etmek bize düştü. Çünkü Yalçın Küçük’ü toprağa verdiğimiz 21. yüzyılın bu karanlık günlerinde dünyanın ve bizim, tanık olduğumuz akla hayale gelmez büyük suçlar karşısında hâlâ büyük sözlere, büyük kuramlara, büyük siyasete ihtiyacımız var. Ama bununla beraber Rousseauvari bir devrimci romantizme. Güle güle Yalçın Hoca! Sen geçmeseydin dünyamız eksik olurdu.
Büyük hocaya, Yalçın Küçük’e veda ettik. Ölümünden sonra kendisi hakkında çok şey söylendi, yazıldı; geçmişlerinde iz bıraktığı insanlar onunla yaşadıklarını anlattılar.
Son birkaç aydır Yalçın Hoca’nın öncülüğünde çıkan Toplumsal Kurtuluş sayılarını okuyarak onun bir dönemine -araya giren yılların yarattığı mesafeden de faydalanarak- bakma imkanı yakalamıştım. Yanlış anlaşılmasın: Toplumsal Kurtuluş’ta hocayı aramıyordum, Türkiye aydınının 12 Eylül’ün ardından yeniden bir siyasi canlanma içine girerken ne tartıştığını, ne yaptığını arıyordum. Siyaseten isabetliliği tartışmalı ama zenginliği su götürmez bir malzemeyle karşılaştım. Yalçın Hoca’nın ölüm haberi geldiğinde ben kafamda bu malzemeyle ve bu malzemenin yaratıcısı Türkiye aydınıyla tartışıyordum... Bunları, ona olan borçlarımıza küçük bir örnek olsun diye anlatıyorum.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Yalçın Küçük’e minnettarım, minnettarız. O olmadan Türkiye’nin tarihine ve sorunlarına bugün baktığımız gibi bakamazdık. Onun üniversiteli genç okurları olduğumuzda yazdıklarını büyüleyici bulduk, zamanla bazı yazdıklarından şüphe ettik, biraz kendi yolumuzda yürümeye başlayınca hatalı olduğunu düşündüğümüz bazı konularda onu eleştirerek yol aldık. Bir örnek vereyim: 2025 yılında yayımladığımız Sınıf Penceresinden Bir Cumhuriyet İncelemesi başlıklı kitabımızın aşar vergisinin kaldırılmasını inceleyen bölümünü yazan arkadaşlarla tartışırken, Yalçın Hoca’nın aşarın kaldırılması üzerine söylediklerini eleştirerek yürüttük tartışmayı. Ama önemli olan şuydu: Hoca bir yol açmıştı ve biz yeri geldiğinde kafamızda, kalemimizde ve sözümüzde onun yazdıklarını da taşıyarak ilerliyoruz.
Türkiye’de aydın olmanın hakkını layıkıyla yerine getiren birkaç insandan birini kaybettik. Hakiki bir aydın olarak uyum sağlamayı hakaret sayan bir itirazcıydı. Devrimci bir aydın olarak tarihsel, kuramsal ve –bu ikisinin nedeni olarak da- politik sınırları zorluyordu. Bu yönleriyle aslında bir evrensel kişiliği, tipik bir 20. yüzyıl aydınını kaybettik diyebiliriz.
Evrensel düzeyde marksizm ile yerel düzeyde Türkiye’deki sınıf mücadeleleri arasındaki bağı kurmayı kendine misyon edinmiş bir aydının arkasından yazılanların, salt Türkiye’nin siyasal ve entelektüel hayatındaki yeriyle sınırlı kalması bizim -tabii bir yazıyla giderilemeyecek- eksikliğimiz olurdu.
Bu gözle baktığımızda Yalçın Küçük, evrensel bir özne olarak aydının 18. yüzyılda açtığı sayfanın 20. yüzyıldaki satırlarına bizim coğrafyamızdan katkıda bulunan bir isimdi.
Onun fikir devrimciliğini, en çok 18. yüzyılın en hararetli devrimci siyasal düşünürlerinden birinin, Jean-Jacques Rousseau’nun açtığı aydın geleneğine yakıştırıyorum.
Tabii ki çok farklı iki isimden bahsediyoruz, buna şüphe yok. Ama ne yapmıştı Rousseau?
Aydınlanmadan çıkıp aydınlanmayı eleştirmiş, sınırları zorlarken bazen çubuğu biraz fazla bükmüş, sıradan olmanın huzurunu reddetmiş, herkes tarafından kabullenilen pamuk gibi biri olmak yerine koltuğunda kirpi gibi oturup zamana karşı yarışa girerek yazmış, egemenleri ama aynı zamanda makul olmayı benimsemiş aydını da rahatsız etmişti. Romantizmi ile beslenen siyasi bir coşkusu vardı. Soğukkanlı değildi. Örneğin, mülkiyetin ortaya çıkışı ve yol açtığı büyük toplumsal kırılmayı yazdığı satırlarından bilinçle beraber derin bir kabullenememe duygusu akıyordu. Bu niteliklere Türkiye’de en fazla uyan isimlerden biriydi Yalçın Hoca. (Belki bir ortak özellik olarak, Rousseau’nun Diderot gibi onu en fazla destekleyen arkadaşı da dahil olmak üzere pek çok düşünürle kavgalı olmayı başardığını eklemek gerekir.)
Rousseau’nun ortalamayı reddeden tutumunu en iyi anlatan şeylerden biri, Aydınlanma'nın altın çağında, onun başkenti Paris’te bilimler ve sanatların insanlığı çürütücü etkisine işaret eden bir metinle ün kazanmasıydı. Dijon Akademisi’nin açtığı yarışmaya gönderdiği ünlü “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev”ine başlarken Akademi’nin gözü önünde birazdan başlatacağı kalem savaşını şu sözlerle açıyordu Rousseau: Huzurunda bulunduğum bu kurul için söyleyeceklerimi uyarlamanın zor olacağını hissediyorum. Avrupa’nın en bilgili topluluklarından birinin karşısında bilimleri eleştirmeye nasıl cesaret edilebilir? Ünlü bir Akademi’de cehaleti nasıl övebilir ve gerçek anlamda bilgili insanlara saygıyı, öğrenime duyulan küçümsemeyle nasıl bağdaştırabiliriz? Bu çelişkileri gördüm ve beni yıldırmadılar. Kendi kendime şöyle dedim: Bilime kötü davranmıyorum; erdemli insanların önünde erdemi savunuyorum. (…)”
Böyle giriştiği metni ilerletirken, bir yerde “ (…)Bütün zihinler sanki aynı kalıptan çıkmış gibi görünüyor” diyordu.
Uyumun konformizmini reddeden bir düşünürün başına ne geldiyse Rousseau’nun başına da o geldi. Ama salt bu yüzden değil: Aynı zamanda eski düzene başkaldırarak burjuva devriminin düşünsel öncüsü olduğu için.
Örneğin Émile: Eğitim Üzerine adlı eserinin yarattığı sansasyonu hatırlayalım. Bu kitabında örgütlü dine yaptığı sert eleştiriler nedeniyle kiliseyi, siyasi otoritenin kaynağını halka dayandırarak monarşiyi ve saray üzerindeki nüfuzlarıyla ekonomik ayrıcalıklarını sürdüren aristokrasiyi karşısına aldı. Eğitim hakkındaki aykırı görüşleriyle mevcut köhnemiş eğitim anlayışıyla da kavgaya tutuştu. Tek cephede değil, topyekûn kavga ediyordu.
Sonuç olarak Émile yasaklandı, Rousseau hapis cezasıyla karşı karşıya kalınca Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Ama devrimci fikirleri kabına da zamanına da sığmadı; Fransız devrimcilerini derinden etkiledi.
Rousseau’nun öncüleri arasında yer aldığı 18. yüzyılın büyük aydınları, devrimler çağında aydının oynayabileceği büyük rolü örnekledikleri yeni bir dönemin kapısını böylece açtılar.
Yirminci yüzyıl aydını
Bu yeni dönemin inişli çıkışlı tarihi içinde devrimci dalga, Doğu’ya doğru yöneldi. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi'yle yepyeni bir nitelik kazandı. Bu devrimci dalga Avrupa dışına doğru genişlemeye başladığında bu dalganın ulaştığı ülkelerden biri de Türkiye olmuştu. Sadece 1908’de, 1923’te değil, 1960’lar ve 1970’ler boyunca Türkiye bu dalgayla sarsılan, büyük toplumsal altüst oluşların yaşandığı bir yer haline gelince, 1938 doğumlu Yalçın Küçük gibi isimleri bu kez bir devrimci aydın olarak yeniden doğuran toplumsal ve siyasal koşullar oluştu.
18. yüzyılın bir devamı olarak aydın, egemenlerin egemenliğini reddederek, ancak bu kez “halk egemenliği” fikrini “emekçi halkın egemenliği” biçiminde yeniden formüle ederek 20. yüzyılda yoluna devam etti.
Bu yüzyılın Türkiyeli bir aydını olarak Yalçın Küçük, hayatının son dönemini “halk egemenliği” ilkesinin, “emekçi halk egemenliği” tesis edilmedikçe ayakta kalamayacağını anlatmakla geçirdi. Siyasi pratiğini eleştirebilirsiniz ama onun cumhuriyetçiliği buydu. Son yıllarında bunun için yazdı, çizdi, siyasi riskler aldı ve hapis yattı. “Kemalizm bizi ileri götürmez, biz Kemalizmden geriye düşemeyiz” sözünün arkaplanına bu geniş perspektiften bakmak gerekir.
Mevcut sınıf ilişkilerinin, onlardan üreyen siyasetin, bu ilişkilerden ve bu ilişkilerin siyasetinden beslenen düşün, sanat ve edebiyat dünyasının mevcut sınırlarını yıkmaya çalışan herkes gibi “düşünsel şiddeti” yöntem olarak benimseyen kişiydi Yalçın Küçük. 20. yüzyıl aydını buydu. Aslında bir tuhaflık olan “her türlü şiddete karşıyım” diskurunun büyük bir kolaylıkla benimsendiği liberal sol entelektüel çevrenin onu anlamamasını doğal karşılamak gerekir.
Onunla beraber bizim coğrafyamızda 20. yüzyılın bir sayfası daha kapandı.
Dünyada ve Türkiye’de 18. yüzyılda açılan o büyük sayfanın kapanmaması için mücadele etmek bize düştü. Çünkü Yalçın Küçük’ü toprağa verdiğimiz 21. yüzyılın bu karanlık günlerinde dünyanın ve bizim, tanık olduğumuz, akla hayale gelmez büyük suçlar karşısında hâlâ büyük sözlere, büyük kuramlara, büyük siyasete ihtiyacımız var. Ama bununla beraber Rousseauvari bir devrimci romantizme de...
Güle güle Yalçın Hoca! Sen geçmeseydin dünyamız eksik olurdu.
/././
Öfkeli evliya -Mesut Odman-
Evliya benzetmesine gelince, her ne kadar “ahir zaman” falan diyerek az çok kabul edilebilir duruma getirmeye uğraşmışsam da, herhalde ondan pek hoşlanmazdı. Ne dersen de, sende biraz evliyalık vardı be abi!
Bizim Orhan Gökdemir iki gün önce burada hocasını yazarken, “Bu öğrencilik işi de biraz platoniktir. Bizim öğrenciliğimiz onun devrimciliğine çırak yazılmaktan ibarettir” diyordu. Bu satırları okurken, bizimkini düşündüm. Bizimki dediğim, Candan Baysan ile benim öğrenciliğimiz. Bizimki kayıtlı kuyutlu olanıydı. Biz devletin üniversitesinde öğrenciydik, o da bizim oradaki hocamız. Yakın zamana, Candan aramızdan göçüp gidene kadar dostluk ettik, pek çok iş yaptık birlikte. Şimdi hocamız da gitti. Bir ben kaldım.
Onun öğrencisi olduğumda, Candan’ınki biraz daha eskidir, yıllardan 1970’ti. Birmingham’dan yeni gelmişti. O zamanlar Batı üniversitelerinde epey çoğalmış Sovyet incelemeleri enstitülerinin belki de en iyisinde çalışmalar yapmış, basılmayı bekleyen birçok hazırlıkla dönmüştü. Onları ilk kez biz, üç yakın arkadaş ve fakültenin ilgili görevlisi bastık, teksir edilmiş ders kitapları olarak. Ardından kitaplaştırıldı. Eklenen uzun bir giriş bölümü ile birlikte ve Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu adıyla yapılan sonraki basım ise, bana sorulursa, hâlâ aşılamamış bir başyapıttır.
Bizim hocanın altmışıncı yaşı vesilesiyle hazırlanan ve YGS Yayınları tarafından 1999’da basılan Yalçın Küçük’e Armağan kitabında yer verilen “Yalçın Küçük Külliyatı” başlıklı derlemede onun yayımlanmış 45 kitabı görülüyordu. O tarihten sonraki yıllarda yayımlanmış olanlar için benzer bir derleme yapılmış mıdır, bilmiyorum. Yapılsa, bu sayı ne kadar artar, o konuda da sağlam bir kestirimde bulunamıyorum.
Yalnız, konu buraya gelmişken, bir noktaya değinebilirim.
Yalçın Hoca, arada bir, yazdıklarını tekrar okumadığını söyler dururdu. Bunu duyanlardan kendisinden hoşlanmayanlar olumsuz değerlendirmeler çıkarmışlardır hep. Oysa, söylediği oldukça basittir: Bu kadar çok yazan bir insan, bunu bir ihtiyaç olarak gördüğü için yapan bir insan, yazdıklarını kendisi okumak için vakit ayırırsa, nasıl o verimliliği sürdürebilsin? Hem, insan yazdıklarını tekrar tekrar okuma ihtiyacı duyuyorsa, yazarken aklı neredeymiş, öyle ya…
Ben bununla ilgili bir anımdan söz edebilirim şimdi. Bir gün bana şöyle dediğini hatırlıyorum: "Şair, Candan’la siz ikiniz benim kitaplarımı elden geçirip aşırı tekrarları ve aklınıza yatmayanları ayıklasanız, ne iyi olur…" Aşağı yukarı böyleydi. İkimiz de kem küm edip atlatmıştık. O cesareti bulamamıştık herhalde kendimizde. Şimdi, keşke yapsaydık ya da cesaret edebilseydik, diyorum kendi kendime.
Bu “şair” de nereden çıktı diyecekler için yanıtımı birazdan yazacağım.
Hoca kendi deyişiyle Paris’teki “gönüllü sürgün”ünden döner dönmez içeri alınmış, hapishane hapishane dolaştırıldıktan sonra, 2000 sonundaki Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunun çıkardığı af yasasından yararlanarak serbest kalmıştı. O sıralarda bir gün beni evinde konuk ederken, bir yandan o sıralarda keşfettiğini sandığım özel çay demleme usulünün ürünü çaylarımızı yudumluyor, bir yandan aklımıza ne gelirse konuşuyorduk. Bir ara, söz nasıl oraya geldiyse, kendisinin yeniden iktisat yazmaya başlamasının, dolayısıyla sabetayizmdi, isimbilimdi ve benzeri konuları bir yana bırakmasının iyi olacağını önerdim. Söz uzadı; o önce biraz, sonra çokça sinirlendi; en sonunda benim o yazdıklarının önemini anlamadığımı söylemeye başladı. Tartışmamız gitgide sertleşme eğilimi gösteriyordu; sonunda konuyu değiştirip bunu önlemiştik. Şimdi, düşünüyorum da, keşke o tekrarları ve isim toto alıştırmalarını ayıklama ödevini kabul etseymişiz. Bu “isim toto” tamlamasını o zaman ağzıma bile almamıştım elbette, hem tartışmayı kavgaya dönüştürmüş hem de sevgili hocamı gücendirmiş olurdum.
Hoca’yı kaybettiğimizi öğrendiğimiz hafta başından beri birçok güzel yazı ve anma notu okuduğumu söylemeliyim. Onlarda Yalçın Küçük’le ilgili birçok doğru değerlendirme yapıldı, deyiş uygunsa, “hakkını teslim eden” yerinde sözler edildi. Ama bana sorulursa onun katkıları arasındaki bir öğe hiç unutulmamalı, hep önde tutulmalıdır. Aslında ta Manifesto’ya kadar götürülebilecek bir vurgudur bu. Tamamlayıcı bazı eklerle şöyle yazabiliriz: İşçi sınıfı, müttefikleriyle birlikte, siyasal iktidarı alır ve yepyeni bir toplum kurar.
Aslında bizde olan, ortaklaşa bir çabanın ürün verişidir. O kolektivitenin içinde Hoca’nın yeri ise özeldir. O zamanlar, ikinci Türkiye İşçi Partisi’nin kökeninde ve programında var olan damarın dışına çıkma eğilimi belirmişken, bir grup insan buna karşı koymuş ve parti dışında bırakılmıştı. Savunulan, sosyalist devrimdi ve ülkemizde bir devrim gündeme geldiğinde bunun işçi sınıfının öncülüğündeki sosyalist devrim olacağı öne sürülüyordu. Bunu savunanlar da “sosyalist devrimci” olarak anılıyordu. Kabaca böyle özetlenebilir. Sonunda parti dışında kalan bizler iç tartışmalarımızda devrimci mücadelenin iktidar kavramından ve hedefinden uzak tutulmasını çeşitli etkilere bağlı bir hata olarak saptamış, dolayısıyla sosyalist iktidar kavramının bu yıkıcı hataya karşı gerekli olduğu üzerinde birleşmiştik. Bu ortaklaşa düşünsel çabanın ürünü olan bir sonuçtu. Ama, bu ortaklaşmanın yönlendiricisi Yalçın Hoca idi. Buna karşı çıkanlar da oldu; sayıları zaten nicelik olarak büyük olmayan topluluk içindeki küçük bir gruptu. Hatta o arkadaşlarımızın ısrarlı karşı çıkışları yüzünden oylama bile yaptığımızı hatırlıyorum. Sonunda, çıkışımızın ve hazırlığını yaptığımız aylık derginin adının “sosyalist iktidar” olmasını kararlaştırmıştık. Bu adlandırmaya karşı çıkan küçük grubun ortak bir özelliği de vardı aslında. Ama bu bir tarih yazısı olmadığı için onu belirtmiyorum.
Gelelim yukarıda değindiğim ve açıklamayı sonraya bıraktığım “şair” yakıştırmasına...
Bizim hoca, başlangıcını unuttuğum kadar eski bir zamandan beri, bana “şair” deyip dururdu. Ne kadar eski olduğunu belirtmek için ekleyeyim, daha benim yazdığım tek bir dize bile yayımlanmamışken “şair aşağı, şair yukarı…” Sanki adım yok.
Böyle dediğime bakmayın. Aslında şikayetçi değildim. Şair olmak kötü mü? Öte yandan, öğretmenler öğrencilerinin bütün özelliklerini, yeteneklerini, eksiklerini bilmelidir, öyle ya…
Bunca sözün ardından, benim onun için yazdığım bir şiire geleceğim. Benim Mayıs 2000 tarihinde basılmış ikinci şiir kitabımda yer almıştı bu şiir. Kendisi gönüllü sürgününden döndükten sonra Haymana cezaevinde yatıyordu. Ona bir mahpusun ihtiyaç duyacağı, devletin de engel olmadığı, çamaşırdı, şuydu buydu birtakım şeyler götürüp getiriyor; o parmaklıkların arkasında ben bu yanda sohbeti koyultuyorduk. Şiirin yazılışı o günlere rastlıyor.
BİR SELAM
yılmaz bir adam bu
adı da öyle olmalıydı
yatar bozkırın ortasında
çıkar mı çıkmaz mı ne zaman çıkar
kimse bilmez
yatar durur küçük bir damda
hayır ama durmuyor
ne yokluk ne yalnızlık
ne yenilgiler yıkımlar
ne yalanlar
ne nisyan
ne zindan
ne tek tek ne hepsi birden
hiçbir musibet yıldırmıyor onu
kurcalıyor hırpalıyor sarsıyor insanı
ne kadar kalmışsa işte
ahir zaman evliyası dedikleri de
böyle bir ademdir herhalde
Kitabı imzalayıp kendisine vermediğimi biliyorum. Yine de, bir biçimde edinip sayfaları karıştırırken karşılaşmışsa bile, bu şiirin kendisi için yazıldığını düşünmesi uzak bir olasılıktır; çünkü herhangi bir ithaf yazmayı ya unutmuşum ya da bilerek yazmamışım. Diyeceğim, şiirin onunla bir ilgisini kurduğunu da hatta şöyle bir göz atıp geçtiğini de sanmıyorum. Ama açık bir ithaf yer alsaydı ve okumuş olsaydı, ne derdi bilmem. Berbat bir şiir, demeyeceğine eminim. “Şair, üzerinde biraz daha çalışman, biraz da Arapça, Farsça öğrenmen gerekirmiş” demesi yüksek bir olasılıktır. Evliya benzetmesine gelince, her ne kadar “ahir zaman” falan diyerek az çok kabul edilebilir duruma getirmeye uğraşmışsam da, herhalde ondan pek hoşlanmazdı.
Ne dersen de, sende biraz evliyalık vardı be abi!
Yazıya başlarken Orhan’dan söz etmiştim. Onu iyi tanırsın. Bitirirken, bizim çocuklardan tanımadığın birinin dün yazdıklarından üç beş satır aktaracağım. Nevzat Evrim’dir adı, benim kızımdan küçük oğlumdan büyüktür yaşı, senin mesleğindendir: “Cephaneliğimize kattığın her fikir için, verdiğin her ilham için, öfken için, inancın için, seni okurken dolan gözlerim için teşekkür ederim, Yalçın Hocam. Şu hayatta tek gayem, senin sandık sandık ürettiğin cephaneye bir kurşun ekleyebilmektir. Uğurlar olsun...”
/././
Abdülhamid ümmetin başı mıydı?-Rıfat Okçabol-
Sahi, Abdülhamid’in ümmetin lideri olup olmamasından bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı’nın Abdülhamid Han’ı ve Cumhurbaşkanı’nı ümmetin lideri olarak görmesi, ne anlama geliyor?
İçişleri Bakanı, “Geçmişte Abdülhamid Han neyse bugün de Cumhurbaşkanımız aynı şey. Hiç değişiklik yok. …O gün Abdülhamid Han’dı İslam ümmetinin başı, bugün de Cumhurbaşkanımız” demiş (Gazeteler, 4 Nisan 2026)!
Nereden bakarsanız bakın, bu söylem, güzelleme gibi gelse de insanı düşündürüyor. Abdülhamid Han’ın, hanlığa getirilişini, han olarak yaptıklarını ve hanlıktan uzaklaştırılışını anımsayalım, onun ümmetin başı olup olmadığına siz karar verin.
Abdülhamid, Osmanlı padişahı II. Mahmut’un torunu, Abdülmecit’in (1839-1861) 9 oğlundan ikincisi ve Abdülaziz’in de (1861-1876) yeğenidir. Abdülhamid gençliğinde iyi bir eğitim görmüş, birkaç dil öğrenmiş, binicilik, yüzme, atıcılık, güreş, tiyatro ve operaya ilgi duymuş, piyano çalmıştır; resim ve marangozluk da yapmıştır. Veliaht V. Murat’ın gölgesinde kalsa da amcasıyla birlikte Avrupa gezisine çıkmış ve herhangi bir kamusal görevde bulunmamıştır.
Abdülhamid, bir sivil darbeyle hanlığa getirilmiştir: Serasker Hüseyin Paşa ile Mithat Paşa’nın da aralarında olduğu reform yanlısı sivil ve asker yetkililer, Abdülaziz Han’ı tahttan indirince, veliahtlık uygulaması gereği Abdülmecit Han’ın büyük oğlu V. Murat padişah yapılmıştır. Akli dengesinin bozulduğu gerekçesiyle V. Murat’ın yerine de Kanun-ı Esasiyi (Anayasayı) kabul edip Osmanlı Meclisini açacağına söz veren Murat’ın kardeşi Abdülhamid, hanlığa getirilmiştir. Bu arada, Yavuz Sultan’dan sonra padişah olanlar aynı zamanda halife olduklarından, Abdülhamid de halife olmuş ve halifelerin ümmetin lideri olduğunu sananlar da onun ümmetin lideri olduğunu kabullenmişlerdir.
Abdülhamid sözünü tutmuşsa da, ilk fırsatta, Osmanlı-Rus savaşını bahane ederek, Mithat Paşa’yı sürgüne gönderip öldürtmüş, anayasayı rafa kaldırmış, Osmanlı Meclisini kapatmış ve ülkeyi 33 yıl bir diktatör olarak yönetmiştir.
Abdülhamid karşı hareketleri izlemek üzere 1880’de Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nı kurmuştur. Haziran 1881’de özel amaçla kurduğu Yıldız Mahkemesi de muhaliflere sürgün ve hatta idam cezaları vermiştir.
1880’den sonra, Yahudiler Filistin’de arazi almaya başlamıştır.
Osmanlı aldığı dış borçları ödeyemez hale geldiğinde, Osmanlı gelirlerini denetleyip dış borçların ödenmesi için 20 Kasım 1881’de, yabancıların denetiminde olacak Düyun-ı Umumiye İdaresi kurulmuştur.
1881’de Tesalya Yunanistan’a ve Tunus Fransızlara, 1882’de Mısır İngilizlere, 1897’de de yapılan savaşı Osmanlı kazanmış olsa da, Girit Yunanistan’a geçmiştir. 93 Harbi (1877-1878) sonrasında, Bulgaristan, Karadağ, Romanya ve Sırbistan bağımsızlığını kazanmış, Moldovya (Besarabya) Rusya’ya, Bosna-Hersek Avusturya’ya ve Kıbrıs İngiltere’ye bırakılmıştır.
1882’de Darülfünun kapatılmış, 1890’da yeniden açılmıştır.
1883’te Von der Goltz’un liderliğindeki Alman subaylarıyla işbirliği başlatılmıştır.
Osmanlı, 1884, 1886,1895-1897 ve 1904-1906 yıllarında iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştır.
Ermeni sorunu Abdülhamid zamanında başlayınca, 1891’de doğuda Hamidiye Alayları kurulmuştur.
1895’te Abdülhamid’e karşı muhalefete başlayan Jön Türkler, ardından da can derdiyle Avrupa’ya kaçmaya başlamışlardır.
1900’da Hicaz demiryolu inşaatı başlatılmıştır. Bu süreçte inşaatı yapacak Almanlara, Zeus Tapınağı gibi bazı arkeolojik eserleri yurt dışına çıkarma izni verilmiştir!
Osmanlı, 1905’te Limni ve Midilli adasını terk etmek zorunda kalmıştır.
Rumeli’deki askerlerin bir bölümünün 3 Temmuz 1908’deki isyanını bastıramayan Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmış ve Osmanlı Meclisini yeniden açmıştır.
6 Nisan 1909’da İstanbul’da yaşanan gösteriler, bazı alaylı askerlerle1 medrese öğrencilerinin katılımıyla 13 Nisan 1909’da gerici ayaklanmaya (31 Mart Vakası'na) dönüşmüştür. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu bu ayaklanmayı 24 Nisan’da bastırmış ve 27 Nisan’da açılan Osmanlı Meclisi, bu olayda sorumlu gördüğü Abdülhamid’i tahttan indirip Selanik’e sürgüne göndermiştir.
Abdülhamid zamanında, veterinerlik ve ziraat gibi, toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak pek çok yeni okul açılmıştır. Bu arada Protestanlar da boş durmamış Protestan Okulu sayısını 284’ten 298’e çıkarmıştır. Sadrazamlarından Said Paşa, 1879’da padişaha gönderdiği 8-14 yaşlarındaki çocuklar için eğitimin zorunlu olmasını önermişse de, bu yönde bir gelişme olmamıştır. 1897 nüfus sayımına göre, 14.212.000 Müslüman ve 4.838.000 Müslüman olmayan nüfusa karşın, rüştiyeye giden Müslüman çocuk sayısı 41.716 ve Müslüman olmayan çocuk sayısı ise 82.916’dır.2 Alkan’a göre, Abdülhamid zamanında okullarda dini öğretimin özü, “Tanrı’ya, peygambere ve padişaha itaattir ve padişaha dua edilmesinin öğretilmesidir. Çünkü kişi varlığını padişahına, yani II. Abdülhamid’e borçludur.”3
Abdülhamid’in 13-16 eşi, 21 cariyesi, 8 oğlu ve 12 kızı olmuştur. Borsada oynayarak servetine servet katmış, sahip olduğu gayrimenkul sayısı iki bini geçmiştir.
Abdülhamid, bırakın İslam ümmetinin lideri olmayı, Osmanlı aydınlarının, Jön Türklerin, Harbiyelilerin ve Namık Kemal gibi yurtsever edebiyatçıların bile lideri olamamıştır. Abdülhamid’in, ABD’nin 1902’de Filipin’i işgali sonrasında Filipinli Müslümanlara ABD’ye karşı gelmemelerini öneren bir mektup ile 3000 kadar Kuran gönderdiği iddia edilse de, halife sıfatı, tarihsel süreçte hiçbir halifeyi ümmetin lideri haline getirmemiştir. Abdülhamid’in İslam birliğini sağlama (Panislamizm) siyaseti de bir işe yaramamış, Bosna-Hersek, Mısır ve Tunus gibi Müslüman ülkelerle, önemli ölçüde Müslüman nüfusu olan adalar ve şehirler de kaybedilmiştir. Günümüzde Gazze’de, Lübnan’da ve İran’da Müslümanlara yaşatılanlarda Filistin’de arazi alınmasına izin verilmesinin izleri vardır. Onun zamanında mektepli askerlerin yanında alaylı askerin varlığı ve donanmanın Haliç’te çürütülmesi, Balkan Harbi felaketiyle ve çok kolay savunulabilecek Selanik ile Kavala’nın kaybedilmesiyle sonuçlanmıştır. Almanlarla askeri işbirliğinin başlatılması, Osmanlının I. Dünya Savaşı'nda kaybetmesine ve yıkılmasına yol açmıştır.
Abdülhamid'den sonra padişah ve halife olan kardeşlerinin de, Osmanlıya bir hayrı olmamıştır. Abdülhamid’in kardeşi Mehmet Reşat Han, Alman Von der Goltz’u Başkumandan vekilliğine getirmiş, Osmanlının I. Dünya Savaşı’na girmesini engellememiş, Sarıkamış harekatında 100 bine yakın Osmanlı askerinin donarak ölmesi bu han zamanında olmuştur. Onun zamanında, İslam ümmetinin önemli bir parçası olan Araplar ve Filistinliler, ümmetin lideri olan halifenin ordusunu arkadan vurmuşlardır. Reşat’tan sonra sultan olan Abdülhamid’in diğer kardeşi Vahdettin, Sevr Antlaşması'nı imzalayarak Anadolu’nun işgalini onaylamış, İngilizlerle işbirliği yapmış, Kurtuluş Savaşını başlatan komutanların idam fermanını imzalamış, Kurtuluş Savaşı kazanılınca da, yurt dışına kaçmıştır.
Sahi, Abdülhamid’in ümmetin lideri olup olmamasından bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı’nın Abdülhamid Han’ı ve Cumhurbaşkanı’nı ümmetin lideri olarak görmesi, ne anlama geliyor?
-----
1 Abdülhamid zamanında sayıları artan, Harbiye’de yetişmemiş askerlere alaylı denmektedir.
2 Ş. Yamaner, Atatürkçü düşüncede ulusal eğitim, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1999, s.70.
3 M. Ö. Alkan, II. Abdülhamid Döneminde Eğitim ve İdeoloji, M. Bulut; M. E. Koca; N. Salık ve M. Nar (edts.) Sultan II. Abdülhamid dönemi (309-367), Eğitim-Bir-Sen yayını, 2019, s. 332.
/././
soL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder