soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler-

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir.

Bundan on üç ay önce AKP’nin ana muhalefete karşı operasyonunda İBB sıçraması yaşanmıştı. İktidar gücü kuvveti yerinde olduğu için değil, tersine zor durumdan çıkmış için başvuruyordu bu yola. Ama CHP bu saldırının hemen öncesinde güvenilirliğini daha da azaltan bir adım atmıştı. “Terörsüz Türkiye” komisyonunda yer alması, CHP tabanının tepkisini çekmişti. Gerçekten de zor durumdaki AKP’ye meşruiyet desteğiydi bu… Ne var ki, CHP yönetiminin ABD patentli bir açılımın dışında kalması o günlerde olanaksızdı. 

CHP mücadele çıtasını yükseltirken karşısında hukuk, adalet dinlemeyen pervasız bir iktidar vardı. Öyle ki, neredeyse yargıya CHP’li belediyeleri “silkemele” talimatı veren Erdoğan’ın bir intihar uçuşuna kalkıştığı düşünüldü. Ancak açık konuşmak gerekirse, süreç öyle işlemedi. 

Kuşkusuz memleketin hali ortadayken, toplumun çoğunluğunun CHP’nin yolsuzluk merkezi haline geldiğine ikna edilmesi, iktidarın saldırısını da meşru görmesi söz konusu olamazdı. AKP’nin de böyle bir hayalin peşinde olduğunu düşünmeyelim. Ama “hepsi birbirinden beter” düşüncesi mevcut iktidarın işine gelmiştir! 

CHP son yapılan yerel seçimleri birinci parti olarak tamamladıktan sonra iktidarın alternatifi haline gelmiş ve ağırlık kazanmıştı. Bugün oy sıralaması değişmemiş olabilir. Ancak “politik güç” sadece oyla ölçülmez. Dağılma emareleri zapt edilemeyen AKP’nin bir alternatifinin olduğu düşüncesi zayıflamıştır. 

AKP nasıl yıkılmak üzere olan bir diktatörlüktür ki, inisiyatifi ele geçirmiştir. CHP nasıl bir iktidar alternatifidir ki, bunca zamandır itilip kakılmaktadır. Sürecin nasıl evrileceğini ise şu soru belirleyecektir: Acaba halkımız güç imajının mı peşine yönelecektir, yoksa mağduriyet çekene mi sahip çıkacaktır? Yanıt bir dizi faktöre bağlı olmakla birlikte, örgütsüz kalabalıkların, güçlüden medet umma olasılığı hafife alınmamalıdır. 
Halkımızın, ülkemizin aydınlık geleceğini savunanlar, CHP’yi AKP karanlığının biricik alternatifi, yani umut olarak sunmaktan kaçınmalıdırlar. Örgütsüzlük hali veri olarak kabul edildiği sürece umut yoktur. 

CHP uzun süredir savunma halinde. Ancak bir dizi belediye başkanının gemiyi terk etmesinde görüldüğü gibi başarılı olamıyor. Bu durum, AKP’nin yeniden muktedir hale geldiği anlamına ise gelmiyor. İktidar, ittifak bileşenlerinden bu partilerin anlaşılmaz hiziplerine, bunların medya uzantılarına, uluslararası bağlantılardan sermaye gruplarına, devlet kurumlarının birbirini çelmesinden çeşitli düzeylerde liderlik çekişmelerine kadar sayısız başlıkta paramparça bir görüntü veriyor. “Çözüm süreci” yeni bir ittifak sistemi üretemedi, üretemeyecek. Bölgesel hesaplaşmalardan “güçlü Türkiye” imajı çıkmadı, çıkmayacak. Ülkenin ekonomiden güvenliğe her konuda kaygı düzeyi artıyor…

Sonuç olarak süregiden mücadelede kimin kazanıp kimin kaybettiği belli değildir. Göreli dengeler değişmeye devam edebilir. Ama toplam güç kaybı mutlaktır. Güç kaybeden düzenin bütünüdür. Bu bir düğümlenme tablosudur. Düğümün çözülmesi çatışan tarafları aşmaktadır. 

Düzen içi tartışmalarda bütün aktörler sınıfsallıktan kaçmaktadır. Oysa her şey sınıfsal! CHP’ye saldırı emekçilerin oy hakkının gaspı. Okullarda terör, eğitimin kamusal hak, yani emekçilerin hakkı olmaktan çıkartmasından filizleniyor. Enflasyon canavarı, kârları arttıkça artan kapitalistleri ısırmıyor. Kürt sorunu bu düzende emekçiler, düşmanı kendi içlerinde arasınlar diye çözümsüz bırakılıyor. Barınamıyoruz, çünkü barınma hakkı için değil ev alıp satmak için üretiyor inşaat sektörü. Ulusal güvenliğimiz yok, çünkü bu, tekellerin umurunda değil; Onlar dünyaya dron satıp parayı kırıyorlar. Madencilik sektörü bir sömürgenin yağmalanmasından beter…

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir. Düzen partileri hep birlikte bunu güvence altına almaya uğraşıyorlar. Lakin güçleri birbirine yetedursun, sınıfsallıktan kaçış giderek zorlaşıyor. Bir üst paragrafta birkaç tanesi sayılan örnekler üstümüze yağıyor çünkü…

/././

Halkımızı 'güvenlik mimarisi'nden nasıl koruyacağız?-Erhan Nalçacı- 

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Ortalıkta son günlerde çok popüler bir laf dolaşıyor, dolaşmak ne kelime, adeta üzerimize boca ediliyor: “Güvenlik mimarisi

Önüne bir coğrafya getiriliyor genellikle, “Avrupa Güvenlik Mimarisi, Karadeniz Güvenlik Mimarisi, Pasifik Güvenlik Mimarisi…”

Bazıları işleri zaten halka yalan söylemek olduğu, bazıları emperyalist merkezlerden maaş aldıkları, bazıları ise iyi niyetli oldukları halde ideolojik filtreleri sağlam olmadığı için bu kavramı kullanıyor.

“Güvenlik mimarisi” dedikleri adıyla sanıyla emperyalist bir paylaşım savaşına hazırlıktan başka bir şey değil.

Dünya emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır ve güçlenen kapitalist devlet veya devletler bu paylaşımın yeniden yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Paylaşımın Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sömürgelerin devletlerin idaresi altına girmesine dayandığını düşünmeyin. Uzun süredir emperyalizm çeşitli ulusların tekelleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının, sanayi ve mali yatırımların ve siyasi, ideolojik hegemonyaların dağılımı şeklinde kendini gösteriyor.

Dünyanın yeniden paylaşımı genellikle emperyalist hegemonyanın lider devletinin yer değiştirmesi anlamına da geliyor ve bu çoğunlukla askerileşmeyle gidiyor.

Böyle bir savaşa hazırlanan devletler aslında küçük bir azınlığın tekellerine ait olan bu savaşa emekçi halkı katmak zorundadırlar. Tüm robotlarına ve egemenliklerindeki yapay zekâya rağmen hala savaşacak piyadeye, pilota, denizciye vb. ihtiyaçları var. Bu nedenle kendi halklarını ikna etmeye çalışırlar: Hep kendileri mağdurdur, hep saldırı altındadırlar, bu nedenle “güvenlik mimarisi” çok elzemdir. Aslında bu bütün milletin savaşıdır vb.

Geçenlerde bu köşede bir emperyalist savaşa sürüklenme halinin halkımız için çok somut ve acil bir tehdit haline geldiğini yazmıştık. Her geçen gün bu sürüklenişe dair yeni veriler geliyor.

Örneğin, geçtiğimiz hafta içinde Almanya Savunma Bakanı basın açıklamasında Almanya’nın açıkça Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığını, 460 bin askerle Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusunu kuracaklarını, teknolojik üstünlüğü ele geçireceklerini ve NATO’nun liderliğini üstleneceklerini açıkladı. Aşağıdaki fotoğrafta Alman savaş baronlarının toplantısı görülüyor:

Birkaç gün önce Almanya Savunma Bakanı Pistorius ve askeri yetkililer savaş hazırlıklarını basın toplantısında anlatıyor.

Rusya Avrupa’nın Kaliningrad’a çıkarma yapıp ele geçirecek bir hazırlık içinde olduğundan yakındı yine geçen hafta. Hatırlayacaksınız geçen ay Türkiye’den tatbikata katılan gemiler Baltık Denizinde çıkarma talimi yapmışlardı.

Sadece Avrupa’da değil hazırlık, Japonya da hızlıca hazırlanıyor gözüküyor. Kısa bir süre önce ABD ve Filipinler arasında düzenlenen askeri tatbikata Japonya tam boy katıldı. Ayrıca Japonya’yı pasif durumda tutan yasalar hızla değişmeye devam ediyor, son olarak diğer ülkelere saldırı silahları satabileceğine ilişkin yasalarda değişiklik yapıldı.

Hiçbir ülkenin halkı aptal değildir, bunu söylemek sadece ırkçılık olur. Ancak emekçi halklar sermayenin eline geçirdiği bütün iletişim olanakları ile kandırılıp kör edilebilirler. Başlarına gelen onca felaketten sonra Alman ve Japon halkının bu sürüklenişini anlamak kolay değil. Onları bağlayan şey, Almanya’nın kısmen, Japonya’nın tamamen 2. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali ve hegemonyasında kalmaları ve savaşın esas suçlusu olan tekellerinin korunması oldu. 

Sermaye sınıfları kriz içindeki tekellerine kaynak aktarmış oluyor bu şekilde. Örneğin, Trump ABD askeri bütçesinin önümüzdeki yıl 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını teklif ediyor, silah tekellerine ısmarlanan onlarca gemi, uçak ve balistik füzeler bu şekilde finanse edilecek. Bu kaynak yaratılırken halkın sosyal güvenliği, eğitim ve sağlık harcamalarından kısılacağı söyleniyor. Savaş hazırlığı daha savaş başlamadan halka zarar veriyor.

Ancak savaş nedenini sadece silah tekellerine kaynak aktarımıyla açıklayan indirgemecilik çok tehlikelidir bir yandan. Çünkü gerçekten emperyalist dünyada sömürüden aldıkları payı koruyabilmek veya artırabilmek için savaşa ihtiyacı var tekellerin.

Türkiye sermayesi ise NATO’nun peşinden hızla sürükleniyor gözüküyor savaşa.

Karadeniz ve Boğazlarda açılmak istenen ve Montrö’nün ilgası anlamına gelecek uluslararası üsleri biliyorsunuz. Ancak her geçen gün yeni veriler dökülüyor önümüze.

Geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye’yi ziyarete geldi. Bu savaş baronu nitelikli dolandırıcının görüldüğü yerde tutuklanması gerekirken Devlet Başkanıyla görüştü, Türkiye’nin askeri sırrı olması gereken Aselsan Fabrikasını gezdi. Bol bol “güvenlik mimarisinden” bahsedildi. Tabi görüşmelerin içeriği basına tam olarak yansımadı.

Yine geçen hafta Türkiye ve İngiltere arasında “Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalandı. AB’den çıkan İngiltere ile İkili Ticaret Anlaşması önemliydi diyecek teknokratlar şimdi. Tamam, düzen içinde belki anlaşılabilir bu nokta. Ama basın toplantısında sürekli NATO üyeliğine vurgu yapma ve “Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada iş birliğimiz” lafları nasıl tedirgin etmez insanı? Çanakkale’de boşuna öldü insanlarımız anlaşılan, Sevr’i yırtmak için boşuna Kurtuluş Savaşı verildi. Bütün dünya halklarına karşı suç işlemiş İngiliz emperyalizmi ile bu ülke nasıl stratejik ortak oluyor?

Türkiye’nin savaşa sürüklenişi ancak emekçi halkın bilinçlenmesi ve örgütlülüğü ile engellenebilir.

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Bu örgütlülük tutarlı bir emperyalizm karşıtlığına yaslanarak gerçekleşebilir. Emperyalizm karşıtlığı laiklik ve emekçi sınıfların yurtseverliği ve sömürülmek istememesi ile bütünleşir.

Cumhuriyetçilerin birliği süreci önünde bu sorun bütün acilliği ile duruyor şimdi.

/././

İş bitirici bir vali portresi -Cangül Örnek- 

Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı?

Gülistan Doku cinayeti dosyasına altı yıl sonra el atılması üzerine eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Türkiye’nin en çok konuştuğu isimlerden biri oldu. Bir yandan Sonel’in cinayetteki rolüne dair ifşaatlarla şaşkına döndük, diğer yandan kendisine dair önümüze konulan her ayrıntı ile birlikte bir bürokrat portresi ile karşılaştık.

Bu bürokrat portresi, Türkiye’nin yüksek bürokrasisinin özellikle AKP döneminde hızlanan dönüşümünün bir özeti gibi. Hızlanan diyorum çünkü bu dönüşümün yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi var. Bu 50 yılın bürokrasiye kazandırdığı(!) temel özelliklerden biri, mevzuatı aşarak kestirme ve pratik yoldan iş görme alışkanlığı.1

Eskinin valisi, şimdinin tutuklu mülkiye müfettişi Sonel’in siciline dair öğrendiklerimiz ve görev yaptığı yerlerdeki “ünü”, kendisinin en önemli özelliklerinden birinin bu tür bir “iş bitiricilik” olduğunu gösteriyor.

“İş bitiricilik” devlet yönetimi lügatında özellikle Turgut Özal döneminde öne çıkmış bir kavram. Literatüre göre bu nitelik, devlet yöneticilerine neo-liberal dönemde musallat olmuş; daha doğrusu neo-liberal devlet yönetimi şirket yönetmeye dönüştükçe devlet yöneticilerinden ve yüksek bürokratlardan piyasa aktörü gibi hareket etmeleri beklenir olmuş.

“İş bitiricilik", özellikle bürokraside, öncelikle karar alma süreçlerinde kararların orta ve uzun vadeli etkilerinin göz önünde bulundurulduğu bir plan/program sürecini, işletilmesi gereken prosedürleri ve tabi olunması gereken hukuki çerçeveyi aşmak(!) anlamına geliyor. Bürokrata piyasa ile senkronize olacak bir hız anlayışı dayatılıyor. Bu anlayış, bürokratların kısa yolları ve kişisel ilişkileri devreye sokmalarını gerektiriyor. Böylece iş bitirici bürokratın hızlı karar aldığı, kararları uygulamak için her türlü yola başvurduğu, hukukun uygulamadan sonra geldiği ve hatta çoğunlukla uygulamaya uydurulduğu bir idari anlayış hakim kılınıyor.

Dahası, Türkiye’de bu iş bitiricilik tarzı, işlerin genellikle evrakta iz bırakmadan telefon trafiğiyle halledildiği, farklı kurum ve mevkilerdeki kişilerin yaptıkları iyilikler(!) nedeniyle birbirine borçlu kaldığı bir kültür üretmiş bulunuyor. Bu ilişkilerin özellikle taşrada kişiselleşmiş bir ilişkiler ağı yarattığı, bu ağları kullanarak yönetmenin sürekli bir yönetim tekniği haline geldiği görülüyor.

Kimi zaman “devlet ciddiyeti” olarak kodladığımız şey, aslında bürokraside yönetim anlayışının kişiselleşmemesi; hız yerine hukuki çerçeveye uymanın ve prosedürleri gözetmenin öncelikli olmasıydı. Bu tür bir bürokratik iş görme anlayışı, Türkiye tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla hakim hale gelmedi ancak bu kadar zayıfladığı da görülmemişti.

Tuncay Sonel’in kaymakamlık günlerinden itibaren nasıl övüldüğüne ve aldığı ödüllere bir bakın. Her işin içinde, sorun çözmek iddiasıyla yurttaşla ilişkileri kişiselleşmiş bir bürokrat portresiyle karşılaşıyoruz. Bu tipolojinin en önemli özelliklerinden biri, çıkarlardan ve şahsileşmeden uzak durmak için gerekli mesafeyi hemen aşabilmesi. Türkiye’deki yönetim anlayışı ise bu sınır tanımazlığı övgüyle karşılıyor ve ödüllendiriyor.

Üstelik şunu da vurgulamak gerekir: Bürokrasinin “iş bitiriciliği” en çok sermaye çevreleriyle ilişkilerin kişiselleşmesi anlamına gelir. Karşılıklı jestlerin, iyiliklerin(!) yapılması bir alışkanlık haline geldiğinde kamu çıkarı ile özel çıkar karışır.

Devletin zaten bir sınıf karakteri olduğu doğru. Ancak devletin mevcut sınıf karakterini “kamu çıkarı”yla, hukuki kaideyle, prosedürlerle biraz da olsa halk lehine sınırlayan her türlü engelin ortadan kaldırılması neo-liberal yönetim anlayışının bir gereği olarak gündeme geldi.

Bu yönetim anlayışında kimi zaman “benim memurum işini bilir” denir, kimi zaman “sen yürü, kanun arkandan gelsin” denir. Ama kamu çıkarı, plan, hukuk, denetim denmez.

Hatırlayalım: AKP’nin iktidara gelmesinin hemen öncesinde Refah Partisi’nin belediyecilik anlayışı tam olarak “iş bitiricilik ideolojisi”ni esas almaktaydı. İçinden büyük yolsuzlukların çıktığı icraatçı belediyecilik uzun süre “çalıyorlar ama yapıyorlar” koduyla meşrulaştırıldı. AKP kadrolarının sermayenin gözüne girmesi de bu süreçte oldu. Pragmatik, prosedürlere takılmayan, her işi kitabına uyduran bir tarzı sermaye de çok sevdi.  

Dahası, bürokrasinin dönüşümü sadece tepede yeni ilişkilerin kurulmasını sağlamakla kalmadı. Aşağıda, kamu kurumlarında yurttaşla kamu görevlilerinin doğrudan yüz yüze geldiği her alanda çatışma üretti.

2012 yılında o dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in öğretmenleri hedef göstererek “velimi üzeni ben de üzerim” dediğini ve bu “motto” ile Alo 147 şikayet hattının reklamını yaptığını hatırlayalım. Böylece iş halletmeyen(!) öğretmenler ile istek ve arzularının yerine getirilmesi gerektiğini düşünen öğrenci velileri karşı karşıya getirildi. Yine yakın dönemde sağlık sistemindeki randevu sorununu, muayene süresini kısaltıp muayene hızını artırarak çözmeye çalışmak aynı iş bitirici yaklaşımın bir sonucu. Bu iş yapma tarzının dayatılması ve yurttaşa propaganda edilmesi, yakın dönemde yapılan sokak röportajlarının birinde “eski dönem geride kaldı, artık doktor dövebiliyoruz” diyebilen bir insan tipi de yarattı.

Vali Sonel örneğine geri dönelim. Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı? Yani bunun arizi bir yönetim tarzı olduğunu iddia edebiliyor muyuz?

İşte bu “iş bitirici” tipolojide bürokratlar, Tunceli’de büyük bir suça, hatta muhtemelen birkaç büyük suça imza atarken birbirlerini koruyup kollamış, birbirlerinin bir dediğini iki etmemiş, yapılan jestleri yanıtsız bırakmayıp karşılığını terfiler, ihaleler, hediyeleşmeler, referans olmalar şeklinde ödemiş.

“İş bitiricilik” ideoloji olunca devlet görevlisi için gelir artırıcı “yan faaliyet”lerde bulunmak da bir hak olarak görülmeye başlandı. Hakkını yemeyelim, AKP iktidarı bu konuda Türkiye tarihinde görülmemiş bir uygulamaya imza atıyor. Öyle ki AKP döneminde üst bürokraside “tek maaş” âdeta bir istisnaya dönüşmüş durumda. Kimisine birden fazla koltuk ve birden fazla maaş hak görülürken, kimisinin görevinin sağladığı olanaklar sayesinde gelir getirici başka işler yapması artık yeni normal olarak görülüyor. Öyle ki İçişleri Bakanlığı, kentte valiliğin yanı sıra Tunceli Belediyesi kayyumu olarak da görev yapan Sonel döneminde belediye ihalelerinde yolsuzluk yapılmasını olağan karşılayıp yargılama izni vermemiş. Sonel’in oğlu lüks içinde, ayrıcalıklı bir sınıf mensubu gibi yaşamış.

İşte bu bürokrat tipolojisinden, burada ele almaya yer bulamadığımız koşullarda (terörle mücadele bölgelerinde olağanlaşan olağanüstü yönetimler, paramiliter yapıların kalıntıları, bu bölgelerde düzenin her şeye rağmen, hatta kanuna rağmen sağlanabileceği fikri), Türkiye tarihinin en sarsıcı suçlarından birinin baş faili çıkabildi.

Bunun romanı yazılsa yeridir.

-----

1 Bu konuyu daha önce bir kitap bölümünde ele almıştım. Merak eden okurlar şu linkten ulaşabilirler: https://iupress.istanbul.edu.tr/book/faces-of-republican-turkey-beyond-the-modernization-hypothesis/chapter/the-bureaucracy-and-its-discontents-in-modern-turkey-liberalism-neo-liberalism-and-anti-intellectualism

/././

Halksız cumhuriyet olmaz!-Ali Rıza Aydın- 

Halkın egemenliği ve yönetimi hedefiyle yola çıkan Cumhuriyete, gerici ve sömürücü düzen içinde iyileştirmelerle geri dönüşün gerçekçi olmayacağına ilişkin çok örnek yaşandı. Cumhuriyetin geleceği kuruluştaki hedeften ve yaşananlardan biriktirilenlerle ve emekçi halkla birlikte ilkeli, planlı, örgütlü savaşımla örülecek.

23 Nisan 1920, dönemin Anadolu ve Trakya’ya dağılmış yerel düzeyde kongre, meclis, dernek türü örgütlenmeleriyle ve 19 Mayıs 1919’la başlayan, Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara’yla devam eden “kurtuluş savaşını başlatmak, ulusal güçleri harekete geçirmek, ulusal istenci egemen kılmak” hedefinin, Büyük Millet Meclisiyle (BMM) merkezi örgütlü kurumlaşma tarihi.

Kurtuluş Savaşıyla koşut olarak devam eden sürecin hedefi 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu hazırlık döneminde açık olarak ortaya konuluyor. BMM Reisi Mustafa Kemal tarafından Meclise sunulan programdaki öz şöyle: “TBMM Hükümeti, hayat ve bağımsızlığını kurtarmayı biricik amaç ve erek bildiği, halkı emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak yönetim ve hakimiyetinin gerçek sahibi kılmakla amacına erişeceği kanısındadır.” “Egemenlik bağılsız, koşulsuz ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi yazgısını doğrudan doğruya ve eylemli olarak kendisinin yönetmesi ilkesine dayanır.”

Hedef bağımsızlıktır ve tanım “ulusal egemenlik ve güçler birliğine temeline dayalı halk yönetimi” olan “Cumhuriyet”tir.  Ulusal bağımsızlık ve egemenlik temeline dayalı Cumhuriyet yolundaki kararlılık Lozan Andlaşması ve 29 Ekim 1923 Anayasa değişikliğiyle noktalanır, “kurtuluş”tan “kuruluş”a geçilir. 

Nutuk’taki anlatımla, bu savaşımdaki en büyük güç ulusal egemenliğin elde edilip, onun eylemli olarak halkın eline verilmesi ve halkın elinde tutabileceğinin yine eylemli olarak kanıtlanmasıdır. Cumhuriyet bu güçle kurulmuş, ancak kuruluştaki amaç, tanım ve güçle bugünlere gelememiş, seçime ve demokrasi yanılsamasına sıkışıp kalmıştır.

Halk, Cumhuriyetin niteliklerinden ve laik hukuk devletinden uzaklaşılırken gericiliğin ve sömürünün keskinleştiği bir çürüme içine itilmiştir. Seçme ve seçilme hakkı bir yandan egemen sermaye sınıfının ve siyasal iktidarının eline geçmiş diğer yandan hak sahiplerinden geri alınma yoluna girişilmiştir. 

Temel sorulardan biri, Cumhuriyet halkın egemenliği ve iktidarıysa halk nerede, halkın temsilcileri nerede?

“Halk” derken katillerin, katliamcıların, doğaya ve insanlığa karşı savaş açanların, işgalci ve yağmacıların, sömürücülerin halk arasında olamayacağını vurgulamadan geçemeyiz.

Devamla, kapitalist/emperyalist düzenden nasıl bir cumhuriyet beklenebilir?

Bir başka soru, günümüz iktidarının ilk çeyreği sonlarında, 2008 yılında laiklik ilkesini delmeye kalkışan Anayasa değişikliği girişimi Anayasa Mahkemesinden dönen ve “demokratik ve laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı” olması gerekçesiyle suçu sabit görülüp mali yaptırım uygulanan AKP’den nasıl bir cumhuriyet beklenebilir? 

Karşı devrim kuruluş cumhuriyetine saldırıyla, cumhuriyetin ilkelerinin yok sayılmasıyla, kurum ve kuralların dönüştürülmesiyle, baskı ve şiddetle, gericiliğe teslimiyetle,  politik pazarlıklarla, halkın siyasetten uzaklaştırılmasıyla, derinleştirilen gericilik ve sömürüyle sürdürülüyor.

Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi’nin Ankara’da bugün saat 17.00’de başlayacak yürüyüş çağrısında vurgulandığı gibi: “Bu toprağın bir hafızası var! Cumhuriyetin, millî mücadelenin, haksızlıklara karşı isyan edenlerin silinmeyecek izleri var! 23 Nisan’ın ruhu bugün hâlâ yaşamaktadır. O ruh alın terinin hakkını isteyenlerin yüreğinde atmaktadır. Cumhuriyetin devrimci kökleri kurutulamamış, aksine her saldırının sonunda daha derine işlemiştir. Bu halk onuruna, namusuna sahip çıktığı gibi Cumhuriyet fikrine tutunmuştur. Tutunduğumuz yerden yaracağız bu karanlığı! Gücümüzü, ilhamlarımızı daha önce başardıklarımızdan, bu topraklar üzerinde silmeye güçlerinin yetmediği mücadele birikimimizden, Cumhuriyet heyecanımızdan alıyoruz. Asla sırt çevirmeyeceğimiz ilkelerimizden alıyoruz. Tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Cumhuriyet’le 100 yıllık hesaplarını bugüne taşıyan düşmanlarımız karşısında geriye çekilerek, tavizler vererek değil, 100 yıl önce olduğu gibi göğüs göğse çarpışarak yerine getirilecek bir sorumluluk bu. Bütün cumhuriyetçilerin, komünistlerin, Kemalistlerin, yurtseverlerin sorumluluğu. Cumhuriyet düşmanlarının cirit attığı mevcut TBMM’yi suçlarını gizlemek için kılıf haline getiren holdinglerin ve tarikatların düzeniyle hesaplaşılacak, paranın egemenliği son bulacak ve emekçilerin cumhuriyeti onların elleriyle kurulacaktır.”

Cumhuriyet uzlaşması, uzlaşmanın planlayıcısı ve uygulayıcısı, egemeni sermaye sınıfı olunca cumhuriyetin ilkeleri ya uygulanmaz ya da sömürüyü meşrulaştırma, güvenceye alma aracına dönüşür.   Seçimle dahi yapılsa, düzen içi nöbet değişiklikleri ya da uygulama farklılıkları, parçacı iyileştirmeler ve kararlar sömürü özünü değiştirmez, kazanımlar da halk için eşitliği, özgürlüğü, adaleti getirmeyeceği gibi uzun erimli olmaz.

Gericilere ve sömürenlere, emperyalist işbirlikçilere teslim edilmiş bir cumhuriyet halkın olmaz, gerçekleri görüp yaşadığı halde susanların sığındığı çürümeye terk edilmiş yapıya dönüşür.

Halkın egemenliği ve yönetimi hedefiyle yola çıkan Cumhuriyete, gerici ve sömürücü düzen içinde iyileştirmelerle geri dönüşün gerçekçi olmayacağına ilişkin çok örnek yaşandı. Cumhuriyetin geleceği kuruluştaki hedeften ve yaşananlardan biriktirilenlerle ve emekçi halkla birlikte ilkeli, planlı, örgütlü savaşımla örülecek.

Sınıfların ve sömürünün olmadığı bir toplumda egemenlik ve iktidar halkta olur ve sömürücü düzenin biçimselliğinden kurtarılmış gerçek bir cumhuriyet yaşama geçer.

/././ 

Tekno-faşizmin manifestosu: Ölüm siyaseti ve yapay zekâ -Fatih Yaşlı- 

Esas soru “yapay zekâ silahlarının yapılıp yapılmayacağı değil; onları kim yapacak ve ne amaçla yapacak” şeklinde. Thiel, Karp, Palantir, bütün teknoloji şirketleri ve Amerikan devleti şimdi esas olarak bu soruyu soruyor ve bu soruya yanıt vermeye çalışıyor.

Naziler gaz odalarını neden icat etmişti? Bu sorunun yanıtı “ölüm endüstrisi”nin gelişiminde gizlidir; toplama kamplarındaki milyonlarca kişiyi kurşunla, tabancayla, tüfekle öldürmek hem yeterince hızlı değildi hem de çok maliyetliydi. Bu noktada bir “toplu ölüm makinesi” arayışı ortaya çıktı ve kamplara gaz odaları kuruldu, tek seferde ve sadece saniyeler içerisinde yüzlerce insan zehirli gazlarla öldürülüyor ve toplu mezarlara gömülüyordu. 

“Ölüm endüstrisi” dönemin sanayi ve teknoloji mekanizmalarından ilham almıştı; Fordist üretim tarzı “kitlesel tüketim için kitlesel üretim” anlamına geliyordu ve işte şimdi aynısı ölüm için de geçerliydi. Kitlesel, verimli ve çok az maliyetli bir öldürme teknolojisi icat edilmişti artık ve “nekropolitika”, yani ölüm siyaseti bu teknoloji üzerinde yükseliyordu. 

Bugün dijital kapitalizm ve yapay zekâ çağındayız; nekropolitika ve öldürmenin mantığı da buna göre şekilleniyor, savaş stratejileri ve kitle imha teknolojileri yapay zekâ temelli bir görünüme kavuşuyor. Dünyanın toplama kampı diyebileceğimiz, başta yaşam olmak üzere her türlü hakkın ve hukukun askıya alındığı “belirsizlik mıntıkası” Gazze, ölüm siyasetinin laboratuvarı olma niteliğini taşıyor, her türlü savaş ve öldürme teknolojisi önce Filistinliler üzerinde deneniyor.

Mesele üzerine yazılan yazılara ve haberlere baktığımızda İsrail ordusunun Filistin’e karşı yürüttüğü ölüm siyasetinde yapay zekânın gün geçtikçe merkezi bir önem teşkil ettiğini görebiliyoruz. Özellikle 7 Ekim saldırılarından beri artan oranlı bir şekilde yüz binlerce hedef yapay zekâ tarafından tespit ediliyor ve vuruluyor, bu yapılırken ise sivil ölümleri hiçbir şekilde dikkate alınmıyor, bilakis yapay zekâ katledilen sivil sayısını artırmak için kullanılıyor. 

Konuya ilişkin bir rapora göre İsrail, 7 Ekim saldırısının hemen ardından başlattığı yapay zekâ destekli saldırılarda sadece bir ay içerisinde 5 bin 139 sivil öldürdü ve bunların 1900’ü çocuktu, bu ise şimdiye kadarki devasa hava bombardımanlarında bile rastlanmayan ölçüde bir sivil katliamıydı. Öldürülenlerin çoğu evlerinde öldürülmüştü ve her saldırıda aynı aileden ortalama 15 kişi hayatını kaybetmişti. 

İsrail ordusunun kullandığı yapay zekâ programlarından en ölümcülü olan Lavender, topladığı veriler üzerinden Filistinlilerin “terörist” gruplarla ilişkili olma ihtimalini değerlendiriyor ve her bir kişi buna göre puanlanıyor. Kriterler ise son derece geniş: genç olmak, erkek olmak, Gazze’nin belli bölgelerinde yaşamak ve belli davranış kalıpları sergilemek… Yapay zekâ, bunlar üzerinden bir değerlendirme yapıp puanınızı yükselttikçe, öldürülme ihtimaliniz de artıyor. 

Gazze’den tüm dünyaya ihraç edilen yapay zeka temelli ölüm siyaseti, savaşın giderek “insansızlaşma”sı anlamına geliyor; vurulacak hedeflerde yapay zeka günbegün daha fazla inisiyatif alıyor ve karar verici haline geliyor, ona bu inisiyatifi ise elbette ki insan veriyor ve bunu belli bir rasyonalite doğrultusunda yapıyor.  

Bu aslında neoliberalizmle büyük paralellikler taşıyor; nasıl ki neoliberal çağda ekonomi insansızlaştırılıyor ve giderek bir teknik meseleye indirgeniyorsa, nasıl ki halk başına gelenleri bir türlü anlayamıyor ve faili, yani şirketleri, holdingleri, düzenleyici bürokratik mekanizmaları göremiyorsa, aynısı artık savaş için de geçerli. Piyasalaştırılmış, “yaşanmaya değmeyen hayatları” önemsemeyen, insanı karar alma süreçlerinden dışlayan, kendiliğinden işleyen bir ölüm teknolojisi ve bunu inşa eden bir ölüm siyaseti… 

Gazze’de kullanılan yapay zekâya dayalı ölüm teknolojisinin İran’da da kullanıldığını biliyoruz. Savaşın ilk günü Hamaney’e ve askeri hedeflere yönelik saldırı da 168 kız çocuğunun öldürüldüğü saldırı da yapay zekâ desteğiyle, yapay zekânın topladığı veriler, görüntüler, sinyaller, dinleme kayıtları, yazışmalar vs. ile gerçekleştirildi. Amaç “şok doktrini” aracılığıyla İran’ı birkaç gün içerisinde teslim almaktı ama olmadı.  

İran’a ve genel olarak ABD savaş makinesine baktığımızda ilk sıraya yazmamız gereken yapay zekâ şirketinin adı Palantir. Henüz savaş başlamadan önce, bu köşede yayınlanan “Epstein’ın adası ve tekno-faşist distopya: Palantir” adlı yazımda Palantir’den bahsetmiş ve şöyle demiştim: 

Yirminci yüzyılda romanı yazılsa ya da filmi çekilse hayretler içerisinde okuyacağımız ya da izleyeceğimiz faşizme evrilme arzusundaki kapitalist bir distopyanın tam ortasına düşmüş durumdayız. Karşımızda insanlığa savaş açmış ve şirketlerden oluşan bir makine, dijital bir savaş makinesi ve bir tekno-faşizm arayışı var.

Bu cümlelerin İran savaşıyla birlikte doğrulandığını görebiliyoruz; İran savaşı sadece İran’a karşı değil bütün insanlığa karşı açılmış bir savaşın ilk cephesi olma niteliğini taşıyor. Geleceğin dünyasını, üstelik çok da uzak olmayan bir geleceğin dünyasını İran savaşı üzerinden görebiliyoruz, okuyabiliyoruz.

Yazımda Palantir’in kurucusu Peter Thiel’dan bahsetmiştim. Thiel, tipik bir Amerikan ırkçısı olarak başından beri Trump’ı destekliyor, son seçimlerde JD Vance’e büyük bir bağış yaptığını, başta ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth olmak üzere Trump yönetimindeki birçok ismin bir zamanlar Thiel’in şirketlerinde çalıştığını biliyoruz. 

Şimdilerde emperyalizmin yeni bir aşaması olarak Amerikan devletiyle Amerikan dijital tekellerinin giderek daha fazla iç içe geçtiğini, Amerikan devletinin politikalarının bu tekellerin hedefleri doğrultusunda belirlendiğini söyleyebiliyoruz. Trump’ın savaşlarının hepsi buna uygun bir nitelik taşıyor, dijital veriler için ihtiyaç duyulan enerji, ABD’nin küresel enerji hâkimiyetinin mutlak olmasını gerektiriyor, bu hâkimiyetin merkezinde ise hâlâ daha petrol bulunuyor. Amerikan saldırganlığı bugün böyle şekilleniyor. 

Thiel, “Karanlık Aydınlanma” başta olmak üzere Amerikan sağının güncel felsefi pozisyonlarından ilham alan, kendi felsefesini de özellikle Nazi hukuk kuramcısı ve siyaset felsefecisi Carl Schmitt üzerine kuran bir isim. Şimdilerde “Deccal”in gelişini geciktirmek için paneller serisi düzenliyor ve siyaset felsefesi ile mistik/ezoterik fikirleri sentezlediği görüşleriyle tekno-faşizme felsefi bir altyapı, bir zemin oluşturmaya çalışıyor.

Ortağı ve Palantir’in CEO’su Alex Karp ise Thiel’den daha zeki ve aynı zamanda daha tehlikeli bir figür. O da tıpkı Thiel gibi tekno-faşizme bir felsefi altyapı oluşturmak için uğraşıyor ama Thiel’dan daha entelektüel, daha sofistike ve daha kapsamlı bir düzlemde yapıyor bunu.

Karp’ı anlamak için elimizde iki temel kaynak var. Bunlardan ilki onun bir tür biyografisi anlamına gelen ve görece nesnel de diyebileceğimiz Michael Steinberger’in “Vadideki Filozof” adlı kitabı, diğeri ise bizzat Karp tarafından yazılan “Teknoloji Cumhuriyeti Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği” isimli kitap. 

Birkaç gün önce Palantir tarafından yapılan ve bir tür manifesto olarak değerlendirilen açıklama aslında Karp’ın kitabının maddeler halinde özetlenmesinden başka bir şey değil. Karp kitabında, ABD’nin aslında bir teknoloji cumhuriyeti olduğunu, devletin her zaman teknolojik girişimleri teşvik ettiğini, savaşların bu sayede kazanıldığını ama son yıllarda ABD siyasetindeki ve toplumsal yapısındaki kimi gelişmelerle birlikte devletle teknoloji şirketleri arasındaki bağın koptuğunu öne sürüyor.

Karp’a göre ABD toplumu artık bir ulus olmaktan uzaklaşıyor ve milliyetçi duygular zayıflıyor, teknoloji ise sadece hazcı bir tüketim toplumu için kullanılıyor, teknoloji şirketleri dünyaya milliyetçiliğin gözünden bakmıyor, devletle iş yapmak istemiyor, tüm bunların toplamı olarak da hem Amerikan gücü küresel ölçekte zayıflıyor hem de teknoloji yavaş ilerliyor. Karp ise çözüm olarak hem beyaz medeniyetine ve beyaz üstünlüğüne dayalı bir milliyetçiliği hem de teknolojinin belirleyici olduğu bir yönetim biçimini öneriyor, teknoloji şirketleri iktidar ilişkilerinin merkezine yerleştiriliyor.

Karp dünyayı “biz ve ötekiler” üzerinden okuyor ve düşmanlar -esas olarak Çin- karşısında Amerikan üstünlüğünün devamının “hard power”dan, yani “sert güç”ten geçtiğini söylüyor, günümüzün sert gücünün temeli olarak ise yapay zekâya işaret ediyor. 

Öte yandan Karp da Thiel gibi demokrasi fikrini reddediyor; insanlığın kaderini teknolojik ilerlemeyi gerçekleştirecek küçük bir azınlığın, yani teknolojik şirketlerin ve onların tepesindeki tekno-oligarkların belirleyeceği bir dünyayı hayal ediyor. 

Yayınlanan manifestoda açık bir şekilde belirtildiği gibi Karp ve Palantir için esas soru “yapay zekâ silahlarının yapılıp yapılmayacağı değil; onları kim yapacak ve ne amaçla yapacak” şeklinde. Thiel, Karp, Palantir, bütün teknoloji şirketleri ve Amerikan devleti şimdi esas olarak bu soruyu soruyor ve bu soruya yanıt vermeye çalışıyor.

ABD bugün yapay zekâyı ve dijital teknolojileri içeride her türlü isyan bastırma stratejisinin merkezine yerleştiriyor, polis gücü, ICE, istihbarat örgütleri, hepsi alt sınıfların olası bir isyanında dijital teknolojileri nasıl kullanacakları üzerine çalışıyor, görüntü, fotoğraf, dinleme kaydı, veri biriktiriyor, istihbarat topluyor. Dışarıda ise savaşların mantığı yapay zekâ ile temellendiriliyor, yapay zekâ günümüzün nükleer teknolojisi, yani kitle imha silahı olarak görülüyor. 

İnsanlık olarak kapitalizmin yapay zekâ çağına geçmiş bulunuyoruz; bu hem üretim ilişkilerini hem uluslararası sistemi hem savaşları belirleyecek: Üretimin tam otomasyonundan savaşın tam otomasyonuna, yaşatmanın ve öldürmenin siyaseti bunun üzerinde yükselecek.  

Peki önüne geçilemez bir yazgı mı bu? Değil elbette. Gidişatın nereye doğru olacağı tam da Karp’ın “kim ve ne amaçla” sorusu etrafında şekillenecek. İnsanlık buradan ya tekno-faşist bir dünyaya gidecek ya da yapay zekâyı insancıl ve barışçıl bir şekilde kullanma iradesini gösterip sömürünün ve savaşların olmadığı, sınıfsız bir dünya kuracak, ya Palantir ya insanlık kazanacak.

Bugün insanlığın önündeki varoluşsal mesele artık tam olarak bu.

/././

Kurucu Meclis -Nevzat Evrim Önal- 

Halkın çıkarlarını değil sadece zenginlerin ayrıcalıklarını savunacaksa, o Meclis de o demokrasi de yıkılsın gitsin. Bize bir kez daha devrimci bir Meclis lazım. Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi, bugün Ankara’da bu anlayışla Kurucu Meclis’in binasına yürüyor.

Bugün, çoktan yitirdiğimiz ulusal egemenliğimizin, içi çoktan boşaltılmış bayramı. Devlet kurumları, bu kurumlarda oturan devlet büyükleri ve servetlerinin çoğu yurt dışındaki hesaplarda olan sermayedarlar gerine gerine kutlayacak, bir iç savaş provasında bombalanmış Meclis’in “Gazi” sıfatından bahsedecek, ihanet ettikleri cumhuriyetin kuruluşuna dair kendi öykülerini anlatacaklar.

Yalanlar ve çarpıtmalar tekrarlandıkça ve reddedilmedikçe, gerçeğin yerini alıyor. Marx’ın dediği gibi, devletin kökeni “inanılabilen, ancak tartışılamayan bir söylencenin içinde kayboluyor.”1 Dolayısıyla bazı gerçekleri ısrarla vurgulamak, tekrar tekrar söylemek gerekiyor.

23 Nisan 1920’de ilan edilen Büyük Millet Meclisi, Meclis-i Mebûsan’ın devamı değildi. Osmanlı’dan kesin kopuş tam olarak burada başladı ve bu yüzden de 23 Nisan çok değerlidir. Ankara’daki meclisin, işgalci emperyalistlerin İstanbul’daki meclisi kapatmasına yanıt olarak kurulmuş ve Anadolu’ya geçen kimi mebusların bu yeni meclise katılmış olması bu olguyu değiştirmiyor. Meclis-i Mebûsan, modern Türkiye’nin kuruluş sürecinde bir basamak olsa da üzerinde padişahın fesih yetkisinin gölgesi vardı, özerk bir iktidar organı değildi. Nitekim 2. Meşrutiyet boyunca İttihat ve Terakki bu mecliste çoğunluğu sağlayarak değil, padişahı kenara çekebildiği dönemlerde iktidar olmuştu. 

Büyük Millet Meclisi ise, kuruluşuyla birlikte, kavramı Lenin’in kullandığı biçimde bir “ikili iktidar” durumu yaratmıştı. 

Bu meclisin kuruluş amacı, tek tek üyelerinin fikirlerinden bağımsız olarak, Millî Mücadele’nin o ana kadar kazandığı doğrultunun sürdürülmesi ve halk iktidarının tesis edilmesidir. Halk iktidarının tesis edilmesinin iki şartı bulunuyordu: Birincisi, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması ve işgalin püskürtülmesi; ikincisi, monarşinin devrilmesi. Zaten bu ikisi, işgal ve monarşi, birlikte “diğer” iktidardı; birbirleriyle ittifak halindeydi. Dolayısıyla, monarşinin haledilmesi şartının 23 Nisan 1920’de bir niyet olarak açıkça dile getirilmemesinin2, getirilse belki pek çok vekilin buna itiraz edecek olmasının bir önemi yoktur. Mevcut siyaset haritasında gerçekleştirilmekte olan siyasi eylemler, kaçınılmaz biçimde bu doğrultuda ilerlemektedir ve 23 Nisan 1920, sadece Millî Mücadele’de önemli bir dönemeç değil, çoktan ölmüş ama hâlâ varlığını sürdüren Osmanlı’nın tabutuna çakılan çok önemli bir çividir. 

Bu anlamda, Büyük Millet Meclisi, bir Kurucu Meclis’tir.

Kuruculuğu sadece yapıcı değil aynı zamanda yıkıcı olmasından gelmektedir.

Ve hepsinden önemlisi bu meclis demokratik değil devrimcidir ve bir ülke kurabilmiş olmasını da buna borçludur.

***

Bugün, Cumhuriyet’e “solcu” bir kılıkla düşman olanların önemli bir bölümü, 1921 ve 1924 Anayasaları arasında Cumhuriyet’in ilerici olmaktan çıkıp despotik bir rejime dönüştüğünü savunuyor. Söylenen şu: Millî Mücadele boyunca Ankara Kürtlerin özerkliğini tanımaya daha meyilliydi, ama 1924’ten sonra bu yol terk edildi ve inkârcı bir tutum benimsendi.

Oysa 1920’lerde, Anadolu’da, Osmanlı’nın yıkıntılarında bir ülke kurmanın üniter cumhuriyet dışında bir yolu yoktu. Cumhuriyet’in Kürt coğrafyasını yönetmek için başvurduğu, makbul aşiret ağalarını vekil tayin etme kolaycılığı sonrasına büyük sorunlar devretti; ama bunun alternatifi Şeyh Said gibi gericilerin yerel, feodal egemenliklerini tanımak değildi. Bunu yapan Cumhuriyet, Osmanlı’nın devlet yapısı ve idare anlayışından kopamazdı; zira Osmanlı’nın son dört yüz yılı yerel güç odaklarının küçük çıkarlarını birbirine çarptırıp yönetmekle geçmişti ve imparatorluğun dehşet verici biçimde kendi çağının gerisinde kalmasının sebebi bu merkezileşememe meselesiydi. Merkezi iktidardan aynı biçimde yoksun bir Cumhuriyet, Anadolu’da kurulan, üstüne üstlük Karadeniz’e giriş çıkışı kontrol eden bağımsız bir ülkenin varlığını kesinlikle kabullenmemiş olan emperyalistlerin basıncı karşısında askeri olarak da ekonomik olarak da tutunamaz, yaşayamazdı. Yaşatmazlardı.

Cumhuriyet’i bu çıkmaz yola girmeyi reddeden devrimci irade kurdu ve yaşattı.

***

Cumhuriyet, Osmanlı’nın köhnemiş mirasından ne kadar kurtulabilir, birikmiş safrasını sırtından ne kadar atabilirse o kadar güçlenebilir ve kök salabilirdi. 

Geçmişten kopuş, akşam olup davarlar otlaktan dönene kadar tartışılarak yapılmaz. 1920’den 1924’e kadar yapılması gereken tartışmalar yapılmış ve sonuca bağlanmıştır. Bu sonuç, Cumhuriyet’in, Osmanlı’nın beceremediği merkezileşmeyi becermeye girişmesidir. Bu, devrimi kendi çıkarları için destekleyen toprak zenginleri başta olmak üzere mülk sahiplerini pek memnun etmemiş ve yollar ayrılmaya başlamıştır. Öte yandan tarih kimseyi beklemez ve bir arafta durup tartışmanın sonsuza dek sürdürülmesi mümkün değildir. Herkesin çıkarına uygun devrim yapılamaz, onun adı zaten devrim olmaz ve Lenin’in dediği gibi, devrimde durmak, ölümdür.

Devrim, 23 Nisan 1920’de girdiği yolda uzun süre durmadı. Laiklik ilkesinin toplumsallaştırılması, eğitimin birliğinin sağlanması, alfabenin değiştirilmesi, devletçi ve planlı kalkınma atılımları, kadın hakları gibi konularda, kurucu devriminin üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmiş emperyalist ülkeleri aşacak hamlelerin yapılabilmesini sağlayan, bu ilerleme iradesiydi. Kurucu Meclis, devrimde durmanın ölüm olduğunun bilincindeydi.

Nitekim devrim durduğunda, derhal özel çıkarlar toplumsal çıkarlara baskın hale gelmeye, Cumhuriyet de ölmeye başladı. Bu ölümün uzun sürmesinin sebebi, kurulanın güzelliği ve sanılandan çok daha derine kök salmış olmasıydı. Ama kendimize dürüst olmalı ve görmeliyiz: Cumhuriyet’in ne güzelliği varsa hepsini tepelediler; özelleştirdiler, parselleyip sattılar, yıkıp yok ettiler. Artık Türkiye’de Cumhuriyet somut bir gerçeklik değil bir ülküdür ve o ülkü tek bir yerde, emekçi halkın aklı ve vicdanında yaşamakta, tekrar kurulmayı beklemektedir. 

Bugün artık çocukların çocukları öldürdüğü bir ülkede yaşıyor, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı çocuk ölülerinin başında kutluyoruz. Bu ülkede artık mülki amirler toplumu katillerden değil katil çocuklarını toplumdan koruyor. Bireylerin, çetelerin, aşiretlerin, tarikatların, holdinglerin çıkarlarından halkın çıkarlarına yer kalmadı.

Ve birileri hâlâ, bugün faaliyette olan iktidarsızlaştırılmış, sermaye çıkarlarının tasdik makamına dönüşmüş Meclis’in 1920’de kurulan Kurucu Meclis’ten daha demokratik olduğunu söylüyor.

Halkın çıkarlarını değil sadece zenginlerin ayrıcalıklarını savunacaksa, o Meclis de o demokrasi de yıkılsın gitsin. Bize bir kez daha devrimci bir Meclis lazım.

Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi, bugün Ankara’da bu anlayışla Kurucu Meclis’in binasına yürüyor. Eğer bu yazıda ifade edilen düşüncelere katılıyorsanız ve imkânınız varsa, sizi bu yürüyüşe de katılmaya davet ediyorum.

-----

1 Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev. E. Özalp, İstanbul: Yazılama, 2009, s.42.

2 Ki, Mustafa Kemal, açılış konuşmasında açıkça İstanbul hükümetinin Millî Mücadele’nin karşısında olduğunu anlatır: https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm. 

/././

Madencinin mücadelesi burada bitmez!-Atilla Özsever-

Doruk Madencilik işçileri, direnişlerinin 13. gününde bir kazanım elde etti. Ücret alacaklarının bir kısmı ödenmeye başladı ancak tazminat ve diğer özlük haklarıyla ilgili ödemeler gerçekleşmediği için açlık grevi ve direniş devam edecek…

Aylardır ücretlerini ve tazminatlarını alamadıkları ve ücretsiz izne çıkarıldıkları için Ankara’ya yürüyen, ardından da direnişlerini sürdüren Doruk Madencilik işçileri, eylemlerinin 13. gününde bir kazanım elde ettiler ancak tüm hakları verilmediği için direnişe devam kararı aldılar.

Dün (24 Nisan 2026) işçilerin üyesi olduğu Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Gökay Çakır, örgütlenme uzmanı Başaran Aksu, sendika avukatı ve üç temsilci, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilileri ile bir görüşme gerçekleştirdi.

Sol Haber’e bir açıklama yapan Başaran Aksu, işçilerin ancak 3 aylık ücretlerinin hesaplara yatırıldığını, 5-6 aylık alacakları olan işçilerin bulunduğunu,  ayrıca ihbar, kıdem ve ücretsiz izinde geçen sürelere ait ödemelerin de verilmediğini söyledi.

Sendika uzmanı Aksu, bu nedenle tüm hakları verilinceye kadar açlık grevi ve direniş eylemlerini sürdüreceklerini bildirdi. Aksu, açlık grevi sürecinde hastaneye kaldırılan beş madenciden dördünün tekrar eylem yerine döndüğünü, bir madencinin bakımının ise devam ettiğini ifade etti.  

180 kilometre yürüdüler

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçileri, 12 Nisan 2026 günü madenin bulunduğu Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinden yola çıkarak Ankara’ya doğru bir yürüyüş eylemi başlatmıştı.

Yağmur ve soğuk havaya rağmen 180 kilometre yürüyüp 20 Nisan’da Ankara’ya varan madenciler, polis müdahalesiyle karşılaşmış ve 21 Nisan günü de 110 madenci gözaltına alınmıştı. Madenciler, gözaltı sürecini “en zor gece” olarak değerlendirmişlerdi.  

Eyleme öncülük eden ve işçilerin örgütlü olduğu Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu da gözaltına alınanlar arasındaydı. Ertesi gün serbest bırakıldılar.

Polis müdahalesiyle Enerji Bakanlığı önünden çıkarılan işçiler bu kez Kurtuluş Parkı’nda açlık grevine başladılar. Üstlerini çıkarıp eyleme devam eden işçiler "Açız, yoksuluz, çıplağız" sloganlarıyla baretlerini yere vurarak tepki gösterdiler.

Sendika Başkanı Çakır, işverenin tutumunu eleştirerek "Bize yer altında ölüm, yer üstünde ekmek korkusu yaşatıyorlar” diye konuştu. Çakır, işçilerin hakkını almadan hiçbir yere gitmeyeceğini ve eylemi sürdüreceklerini bildirdi.

İşçilerin talepleri

Bağımsız Maden İş Sendikası’nın açıklamasında, madenin 2016'da TMSF'ye (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) geçtiğini ve 2022 yılında Yıldızlar SSS Holding'e devredildiğini, bu süreçten sonra hak kayıplarının arttığı belirtildi. Bu süreçte ödemelerde yaşanan aksaklıklar nedeniyle çalışan sayısının 1.200'den 250-300 civarına gerilediği ifade edildi.

Doruk Madencilik işçilerinin talepleri şöyledir:

*Ödenmeyen maaşların ikramiye, yıllık izin ve sendikal haklarıyla birlikte ödenmesi,

* TMSF öncesi ve sonrasında işten çıkarılan, dava açmış ve açmamış tüm işçilere tazminatlarının verilmesi,

* Çalışanlara rızaları dışında uygulanan ücretsiz izin uygulamasının kaldırılması,

* İşçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uygun çalışma ortamının sağlanması,

* Sendikal faaliyetler nedeniyle işten çıkarılan işçilerin işe iadesi,

*Madenin kamulaştırılması ve iş güvencesinin garanti altına alınması.

'Oyuncaklarımı satayım, babam eve gelsin'

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle madencilerin aileleri, çocuklarıyla birlikte eşlerini ziyarete gelmişti. Bu arada bir madenci çocuğunun şu sözleri yürekleri dağladı:

“10 gündür babamı göremedim. Oyuncaklarımı satayım babam eve gelsin. Onlar hakları için mücadele ediyorlar”.

24 Nisan günü, yani dün de açlık grevini sürdüren 5 madenci hastaneye kaldırıldı. Tedavi edilen 4 madenci daha sonra eylem yerine döndü. Madencilerin yaşları genelde 40 ile 45 arasında değişiyor. Yağmur altında, betonun üstünde yatıyorlardı.

Eyleme destek yoğun

Polis ve çevik kuvvet ekipleri, Ankara’daki Kurtuluş parkını barikata alıp madencilerin bakanlığa gitmesine izin vermedi. Madencilerin eylemine TKP (Türkiye Komünist Partisi), CHP (Cumhuriyet Halk Partisi), TİP’le (Türkiye İşçi Partisi) birlikte birçok siyasi parti ve meslek kuruluşu, vatandaşlar destek ziyaretinde bulundular.

Usta sanatçı Müjdat Gezen, baret takarak yarı çıplak şekilde madencilerin yanında olduğunu duyururken oyuncu Tülin Özen, Orhan Alkaya, Menderes Samancılar, Julide Kural, Orhan Aydın gibi sanatçılar da destek mesajlarını ilettiler.

Sendika uzmanı Başaran Aksu, madencilerin direnişinin işçi sınıfının ortak mücadelesinin yolunu gösterdiğini belirtti ve yaklaşan 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda da işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin taleplerinin alanlarda dile getirilmesi gerektiğini ifade etti. 

/././

Türkiye ve İngiltere’nin ‘stratejik ortaklığı’: Anlaşma, hangi zeminde yükseliyor?

Tüm Avrupa’da yoğun bir tartışmanın yürüdüğü süreçte iki ülkenin NATO’culuk ve Amerikancılık eksenindeki yakınlaşması dikkat çekici.

Türkiye ile Birleşik Krallık arasında “Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi” imzalandı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İngiltere ziyareti sırasında İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper’la 23 Nisan günü imzaladığı metin, iki ülkenin ilişkileri açısından önem taşıyor.

İmzanın atılmasının ardından yapılan açıklamada, özellikle NATO kapsamında işbirliği, ABD’yle ilişkilerin önemi, savunma sanayii alanında eşgüdüm ve enerji başlıklarına yapılan vurgu dikkat çekti.

Ortak açıklamada şöyle denildi: Bugün Londra'da imzalanan Türkiye-Birleşik Krallık Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi, tarihi bir dostluğa, mükemmel düzeyde ikili ilişkilere sahip, Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarına yönelik güçlü iradeleri dahil çok çeşitli uluslararası meseleler ve küresel sınamalar hakkında ortak bakış açısını paylaşan, NATO müttefiki ve stratejik ortak olan ülkelerimiz arasında diyaloğu ve işbirliğini güçlendirmek için sağlam bir temel teşkil etmektedir.

Bu yakınlaşma adımı, dünya genelinde siyasi dengelerin hassas bir zeminde olduğu ve ABD’yle ilişkilerin Avrupa ülkeleri dahil herkes açısından yeniden ele alındığı bir döneme denk geldi.

Ortak açıklama da “küresel ölçekte çok kutuplu, parçalanmış uluslararası düzene doğru geçişin hızlanmasının Türkiye ve İngiltere'yi artan riskler dönemine soktuğu” ifadesiyle bu duruma dikkat çekti.

Bu açıdan atılan imza ve yapılan açıklama, iki ülkenin bu yakınlaşma adımının hangi temeller üzerinde yükseldiğine dair de ipuçları veriyor.

İlk ortaklık NATO’culuk

Bunlardan ilki, NATO’ya yapılan vurgu. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:  Güvenliğimizin ve kolektif savunmanın temel taşı olan NATO'nun siyasi ve askeri önemi artmıştır. NATO'nun Stratejik Konsepti'nin yanı sıra temel görevlerinden caydırıcılık ve savunma, Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada işbirliğimizin temelini oluşturmaya devam edecektir. Güçlü transatlantik ilişkiler Avrupa'da barış ve istikrar için vazgeçilmezdir.

Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak zirve öncesi, özellikle Trump yönetiminin çıkışlarıyla büyük tartışma konusu olan NATO başlığına yapılan bu vurgu, Türkiye ve İngiltere’nin NATO’nun devamı ve güçlendirilmesi konusunda istekliliğini yansıtıyor.

Nitekim süregiden Ukrayna Savaşı kapsamında İngiltere ve Fransa’nın öncülüğündeki “Gönüllüler Koalisyonu”na Ocak ayında Türkiye’nin de katılması ve ardından bu koalisyona Beykoz’da İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışında bir üs tahsis edileceğinin duyurulması, geleneksel olarak kıyıdaş olmayan ülkeleri Karadeniz’den uzak tutma politikası güden Ankara’nın pozisyonunda bir değişikliği ortaya koymuştu.

İkinci ortaklık Amerikancılık

Söz konusu “gönüllüler koalisyonu” ittifak üyesi olmayan ülkeleri de kapsayabilmek adına resmi olarak NATO kapsamında olmasa da, Türkiye’nin söz konusu kararı ilan ederken verdiği fotoğrafı NATO bayrakları önünde vermiş olması, Karadeniz’e yönelik yeni durumun, ortak açıklamada anılan “NATO’nun Stratejik Konsepti” kapsamında geliştiğine işaret ediyor.

İngiliz ve Fransız amirallerin Beykoz'daki deniz üssüne ziyaretleri, TSK tarafından NATO bayrağı önünde çekilen bir fotoğrafla kamuoyuna duyurulmuştu.

Öte yandan, ABD’nin Trump liderliğinde NATO’nun Avrupa’daki ortakları üzerinde baskıyı artırması, yalnızca ittifakı değil, ABD’yle ilişkileri de tartışmaya açmış durumda.

Fransa, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını azaltması ve kendi mekanizmalarını kurması eğiliminde başı çeken ülke.

Ancak ortak açıklamada özellikle vurgulanan “güçlü transatlantik ilişkiler” ifadesi, hem İngiltere hem Türkiye’nin bu başlıkta ABD’yle yakın durma konusunda benzer eğilimde olduklarını gözler önüne seriyor.

Üçüncü ortaklık silah sanayii

Dün atılan imza, geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin Türkiye’ye 20 adet Eurofighter Typhoon savaş uçağı tedarik etme kararının ardından geldi.

Avrupa’nın geleceği ve güvenlik politikalarına dair süregiden hararetli tartışmalarda en hayati konulardan biri, silah tedarikinin nasıl sağlanacağı.

Ortak açıklamada İngiltere ve Türkiye’nin NATO kapsamındaki işbirliğinde savunma sanayiinde yapılacak işbirliği özellikle vurgulandı.

İngiltere, silah sanayiinde yüksek bir kapasiteyi halen koruyan Avrupa ülkelerinden biri. Türkiye’yse bu sektörde son dönemde atılım gösteren bir aktör.

Konunun Türkiye sermayesi açısından büyük bir fırsat olarak görüldüğü biliniyor. Ukrayna-Rusya savaşında doğrudan taraf olmaktan kaçınan Türkiye, buna rağmen savaş boyunca Ukrayna’nın en hayati silah tedarikçilerinden biri olma niteliğini sürdürdü.

Silah tedariki başlığı, Avrupa’yla ilişkiler hususunda Türkiye’nin elinde önemli bir koz. Nitekim Avrupa’nın “ABD ve İsrail’i memnun etme eğiliminden vazgeçmesi” ve “daha güvenilir bir uluslararası ilişkiler yaklaşımı geliştirmesi” gerektiğini savunan Avrupa Birliği (AB) Konseyi'nin eski Başkanı Charles Michel de bu yönde bir açıklama yaptı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in bu hafta Türkiye’yi “Rusya ve Çin’le birlikte etkisi sınırlanması gereken bir ülke” olarak andığı açıklamayı eleştiren Michel, “Türkiye, NATO’nun temel bir müttefiki, kilit bir göç ortağı, bir enerji koridoru, Avrupa’nın sınırında önemli bir savunma aktörü ve ciddi bir bölgesel güçtür” demişti.

Avrupa savunması alanında geleneği olan ülkelerin özel bir sorumluluğu olduğunu öne süren Michel, Delphi Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada “Bu, sadece AB ile değil, Avrupa kıtasıyla ilgili. Bu; İngiltere, Norveç, Türkiye ve Ukrayna ile işbirliği anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Türkiye ile İngiltere arasındaki yakınlaşma, bu zemine de oturuyor.

Dördüncü ortaklık Ortadoğu ve enerji

“Stratejik İşbirliği Çerçeve Metni”nin iki ülke açısından dikkat çektiği bir diğer başlık, enerji.

Ortak açıklamada “Ortadoğu’da istikrar” ve “enerji güvenliği” başlıklarındaki vurgu, süregiden İran Savaşı’yla birlikte önemini tüm dünyanın kavradığı enerji yolları konusunda Türkiye’nin uzun zamandır krizi fırsata çevirerek kendisini Avrupa’nın temel enerji tedarikçilerinden biri haline getirme planında belli bir destek sağladığını gösteriyor.

***

'Yeni normal': Söğütlüçeşme'deki alışveriş merkezi nasıl kabullenildi?-Aykurt Nuhoğlu*-

Elli yılı aşkın süre Kadıköy’de yaşayan ve bu kente belediye başkanı olarak hizmet etmiş biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Bu kentin en büyük eksikliği, kamusal alan yetersizliğidir. Kadıköy’de yaşayan yüz binlerce insanın ve bu istasyonu kullanan on binlerin gereksinimlerindeki öncelikler hiç mi önemli değil?

Geçmişle bugünü karşılaştırdığımızda, yalnızca aktörlerin değil, “normal” dediğimiz şeylerin de değiştiğini görürüz. Bir zamanlar sorgulanan, hatta kabul edilemez bulunan pek çok anlayış, bugün sıradanlaşmış durumda. Anormal olanın normalleştiği, normal olanın ise geri plana itildiği, tuhaf bir dönemdeyiz.
Bunu en somut biçimiyle kentlerimizde görürüz.

Söğütlüçeşme Tren İstasyonu’nda yapılan “alışveriş merkezini” savunan bir sosyal medya paylaşımı dikkatimi çekti. “Harika oldu, Avrupa’da da istasyon altlarında bunun birçok örneği var” deniliyor. Üstelik çok amaçlı salonda izlenen bir etkinliğin fotoğrafı da eklenmiş, projeye karşı çıkanlar küçümseniyor.
Oysa konu, bu kadar yüzeysel değil.

Söğütlüçeşme, İstanbul’un en kritik ulaşım düğümlerinden biri. Metrobüsün son durağı, Marmaray’ın ana aktarma noktası. Ziverbey hattı ile Bağdat Caddesi başlangıcının kesiştiği bir yük toplama alanı. Böyle bir noktada öncelik ticaret değil, ulaşımın rahatlatılması ve kamusal alanın güçlendirilmesi olmalıydı.
Buna karşın, bölgenin tümünü kaplayan bir ticari yapı tercih edildi.

Üstelik burası, Kurbağalıdere hattının başlangıcında, Marmara’dan Ataşehir’e uzanan doğal bir koridorun kıyısında. Bu tür alanlar, kentin soluk alacağı açık alanlar olarak planlanmalı. Ancak tam tersine, yoğunluğu artıran ve alanı kilitleyen bir kullanım dayatıldı.

Sorun yalnızca bir bina değil. O binaya giren-çıkan insanların ve araçların yarattığı ek yük, zaten sınırda olan sistemi daha da boğuyor. Maç günlerinde ortaya çıkan görünüm ise bu tercihin sürdürülemez olduğunu açıkça gösteriyor.

Bu bir tercih sorunu:

Ya kamusal aklı savunursunuz…

Ya da kenti ticaretin rantı uğruna yaşanmaz duruma getirirsiniz.

Elli yılı aşkın süre Kadıköy’de yaşayan ve bu kente belediye başkanı olarak hizmet etmiş biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Bu kentin en büyük eksikliği, kamusal alan yetersizliğidir.

Yeşil alanlar sınırlı, spor alanları yok denecek kadar az.. Futbol, basketbol, voleybol, masa tenisi gibi en temel spor etkinlikleri için yeterli alan bulunmuyor. Kentin en uzun yürüyüş yolu bile sahildeki dolgu alanla sınırlıdır. 

Böyle bir tabloda, elde kalan son kamu alanlarının ticari projelere dönüştürülmesi kabul edilemez.

Görev yaptığım dönemde de, aynı gerekçelerle Söğütlüçeşme’de planlanan alışveriş merkezi projesine karşı çıktım. Çünkü bu bölgenin, o günkü ulaşım yükünü bile zor taşıdığı, teknik olarak açıktı.

İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu süreçte değişik roller üstlenir; ancak çağımızın insanı yaşamının büyük bölümünü kentlerde geçirir. Bu yaşamın sürdürülebilmesi için altı temel gereksinim vardır: Eğitim, sağlık, barınma, çalışma, ulaşım ve beslenme. Bunlardan biri aksadığında sistem de aksar. Bugün kentlerimiz de bu temel gereksinimler bile yeterince karşılanamazken, kamusal alanların ticari kullanıma açılması kesinlikle sorgulanmalı. Bu nedenle sorulması gereken soru şudur: Kadıköy’de yaşayan yüz binlerce insanın ve bu istasyonu kullanan on binlerin gereksinimlerindeki öncelikler hiç mi önemli değil?

Fotoğraf: Gülsün Gökalp

Sonuçta, karşı çıktığım bu projenin önlenmesi savaşımı, benden sonra gelen siyasetçilerin de, yukarıda örnek verdiğim sosyal medya paylaşımındaki o yüzeysel ve kolaycı bakış açısıyla konuya yaklaşmaları, hatta bunu bir “başarı” gibi görmeleri nedeniyle sahipsiz kaldı. Seçilmişler düzeyinde güçlü ve ilkesel bir karşı duruş ortaya konulmayınca da, proje adım adım gerçekleştirildi. 

Bu olay, aslında tekil bir örnek değil; tam tersine, tanımlamaya çalıştığım bu “yeni normal”in nasıl işlediğinin somut bir göstergesi.

* Kadıköy eski Belediye Başkanı

/././

İngiltere İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerini takip eden bakanlık birimini kapattı 

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki savaş suçlarını da izleyen uluslararası insani hukuk birimini, bütçe kesintilerini gerekçe göstererek kapattı. Birimin kapatılmasının 26 bin doğrulanmış olayla ilgili verilere erişimin de kaybedilmesine neden olacağı belirtiliyor.

Gazze

İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın, İsrail'in Gazze ve daha yakın zamanda Lübnan'daki “olası” ihlallerini de takip eden uluslararası insan hakları hukuku birimi, bakanlık içindeki bütçe kesintileri gerekçe gösterilerek kapatıldı.

The Guardian’ın haberine göre bu karar, İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ın "uluslararası hukuka saygı ve desteğin bakanlığının temel taşlarından biri olacağını" söylemesinden sadece iki hafta sonra geldi.

Karar, Bilgi Dayanıklılığı Merkezi (CIR) tarafından yürütülen Çatışma ve Güvenlik İzleme Projesi'ne verilen fonun sona ereceği anlamına geliyor. Söz konusu merkez İsrail, işgal altındaki Filistin ve Lübnan genelindeki olaylara dair dünyanın en geniş kapsamlı açık kaynaklı izleme faaliyetini yürütüyordu.

Gazze'ye dair 20'den fazla soruşturma yürütmüştü

Habere göre yetkililer projenin kapatılmasının, Dışişleri Bakanlığı'nın Ortadoğu'daki 26 bin doğrulanmış olaydan oluşan veri tabanına erişimini kaybedeceği konusunda uyarıldı.

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise Gazze'deki uluslararası insani hukuk izleme çalışmaları da dahil olmak üzere, çatışmaları önleme ve çözme çalışmalarına uzmanlık ve kaynak yatırımı yapmaya devam ettiklerini savundu. Sözcü, Bakanlığın CIR tarafından yürütülen ve fonlanan tüm araştırmalara erişimini koruduğunu öne sürdü.

CIR bugüne kadar, İsrail güçlerinin Gazze'de çocukları vurması da dahil olmak üzere 20'den fazla soruşturma yürütmüştü.

'Karar verileri manipüle eden, suçları gizleyen bakanları koruyacak'

Birimin kapatılması, İşçi Partisi hükümetinin dış yardım bütçesini milli gelirin binde 3’üne düşürme kararının ardından geldi. 

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) İngiltere Direktörü Yasmine Ahmed, bu kapatmanın hükümetin silah ihracat kriterleri, Silah Ticareti Anlaşması ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine ne derece uyduğunu sorgulattığını ifade etti.

Silah Ticaretine Karşı Kampanya (CAAT) Koordinatörü Katie Fallon ise zamanlamasının dikkat çekici olduğunu belirttiği bu kararın “insani hukuk ihlallerine dair verileri manipüle eden, hayal edilemez suçları gizleyen ve ne pahasına olursa olsun silah satışlarını sürdüren" bakan ve yetkilileri koruyacağını söyledi.

İsrail ile İngiltere arasındaki askeri anlaşmanın metni halen açıklanmış değil

İngiltere, Gazze'deki soykırım süresince İsrail'le askeri işbirliği yaptı. Bunun en belirgin örneği, Gazze üzerindeki gözetleme uçuşlarından elde edilen istihbaratın İsrail ordusuyla paylaşılmasıydı.

İki ülke 2020 yılında bir askeri anlaşma imzalamış anlaşmanın metni kamuoyuna açıklanmamıştı.

Dönemin muhafazakar yetkilileri anlaşmanın ortak faaliyetlerin planlanmasını kolaylaştıracağını belirtmişti.

2024 yılında ise İşçi Partili Bakan Luke Pollard, anlaşmanın "yüksek gizlilik derecesine sahip olması nedeniyle" paylaşılamayacağını ifade etmişti.

Declassified UK'e göre, İngiltere Savunma Bakanlığı geçen Ekim ayında anlaşmanın hâlâ yürürlükte olduğunu doğrulamıştı.

***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-

AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler- Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete ka...