Tom Barrack’ın merhametli monarşisi -Nuray Sancar-
Geçenlerde Antalya’da Demokrasi Forumu’nda konuşan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Ortadoğu’da işe yarayan rejimlerin merhametli monarşi veya meşruti monarşi türü siyasi yapılar olduğunu, dünyanın bu bölgesinde demokrasi arayışlarının çöktüğünü ve sadece tek bir şeye; güç’e saygı duyulduğunu söylemesi burada ve ABD’de örneğin Wall Street Journal’de tepki ve eleştiri konusu oldu.Tom Barrack nev’i şahsına münhasır biri değil; ABD’nin küresel siyasi ve ticari haritayı çizmeye yeltendiği ve istikrarsızlaşan hegemonik gücünü yeniden inşa etmek için bir ölüm kalım savaşına girdiği şu günlerde potları, patavatsızlıkları ve saldırganlığıyla dünyayı uğraştıran Trump’ı ortaya çıkaran koşullardan türeyen, tamamlayıcı fonksiyonel bir aparattır. Ona ABD’de İstanbul’daki adamımız yakıştırması yapıldı, Graham Greene’in Havana’daki Adamımız romanında anlattığı tipe benzetildi. Yıllar içinde, küçük küçük adımlarla monarşik bir rejimin imitasyonunun üretildiği kendi coğrafyamız göz önünde bulundurulursa ona Washington’daki adamımız demek de yanlış olmayacaktır.
2000’li yılların başında ABD Irak ve Afganistan’a sözde demokrasi ihraç etmek, kimyasal silahları ve Taliban gericiliğini temizlemek için işgal hareketi başlattığı sıralarda iktidara gelen AKP’nin o zamanki ortağı Cemaat ile birlikte başlattığı kurumsal dizaynın bugünkü sonucu siyasi iktidarda tekelleşme oldu. Ergenekon soruşturmaları ordunun bu tekele bağlanmasıyla, HSYK düzenlemesi yargının iktidar nüfuzuyla ilişkilendirilmesiyle sonuçlandı. Tek adam rejiminin kurulması da yasama ve yürütmeyi vesayet kurumlarına dönüştürdü. Bir sürü yasa ve Anayasa maddesi değiştirildi. Barrack’ın kanunun ve hukukun yerine geçirdiği muktedirin merhametine bağlı adalet bizde çoktan beri başarıyla inşa ediliyor. Ve genellikle bu merhamet mihenginin nasıl işlediğine her gün tanık olduğumuz için ayrıca tartışmaya gerek yok. Veliaht sistemi ise… eh o konuda da Türkiye halkı bu meseleye ısındırılmaya çalışılıyor. ABD mahreçli Büyük Ortadoğu Projesine Türkiye sermayesinin kendisini uyarlaması fetihçiliğin ve rantçılığın pazar ve sermaye dolaşımına eklemlendiği Yeni Osmanlıcılık paketiyle oldu; bu paketin içerdeki açılımı ideolojik ve kültürel kodlarla güçlendirilmiş tek adam rejimidir. Saray rejimi de denilebilir.
Yakın zamanda etrafına topladığı sahabesiyle kendisini kral, İsa ve neredeyse tanrı ilan eden Trump’ın Ortadoğu’daki memuru Tom Barrack da kendisini sömürge valisi koltuğuna yerleştirmiş bulunuyor. Bir zamanlar İngiltere’nin eski sömürgelerini egemenlik hakları, kendi kaderini tayin hakkı, demokrasi gibi kavramlarla baştan çıkarmaya, ekseninde kendisinin bulunduğu yeni bağımlılık ilişkilerine ısındırmaya çalışan son yüzyılın en büyük emperyalisti şimdi demokrasi tahayyülünün, Amerikan rüyasının ve mucizesinin işe yaramadığını iddia ediyor. O zaman bu kavramlar ABD’nin Vietnam’a, Kore’ye saldırmasına, Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerin arkasında durmasına da engel olmamıştı. Onun şartlarında riayet etmeyen ülkelere, azıcık direnmeye kalkanlara, hedef ülkelerdeki demokratik muhalefete tahammül edemeyen de başkası değildi. Ancak o zamanlar emperyalist maksatlar, sömürgeci zihniyet dünya halklarının politizasyon düzeyi nedeniyle bugünkü kadar açık telaffuz edilmiyordu. Emperyalizm bile karşılıklı bağımlılık olarak, sömürgecilik yardım ve kalkınma programı olarak süslenip püslendi.
Bugün ABD’nin durup bu ince şeyleri düşünmeye ne gücü ne hevesi ne de uğraşma isteği var. Tekellerin think-tank kuruluşlarından ve Tom Barrack’ın ağzından demokrasi arayışının tükendiği iddia edilebiliyor ve özellikle Ortadoğu halklarının emperyal şiddete layık ve istekli olduğu gibi bir alt metin sürekli dolaşımda. Emperyalizm artık sözlere pirim vermiyor; süpersonik füzeler, uzaktan kumandalı teknolojik silahlarla konuşmayı tercih ediyor. Trump’ın ABD’nin ‘uydu monarşi’lerinden Suudi veliaht prensini ‘popomu bile öper’ diye aşağılaması baş monarşistin merhamet, diplomatik nezaket, ‘karşılıklı bağımlılık’ gibi normlarla işi olmadığını gösteriyor. Silah zoruyla teb’a yaratan bir kral için bunların önemi yok.
Önemli olan; Amerikan mali sermayesinin yeni sömürgeci planlarında ayrıcalıklı bir yer tutan Ortadoğu’da, Latin Amerika’da ve hatta Avrupa’da eskiden kalmış devlet alışkanlıklarının çözülüp dağılması. Çünkü mal ve sermaye transferini düzenleyen korumacı önlemlerin, yatırımlar için dolambaçlı bürokratik izin sisteminin, el koyma pratiğini zorlaştıran prosedürlerin oyalayıcı süreçlerine artık tahammülü yok ABD’nin. Türkiye’nin kıymetli nadir elementlerine ve metallerine adam adama ilişkiyle el koymanın konforunu genelleştirmek yolunda. Yani yeni krallarla, tek adamlarla işini görmek istiyor. ABD emretsin yerel kralın bir işaretiyle kapılar açılsın!
ABD’nin peşi sıra gelen diğer irili ufaklı emperyalistler üzerindeki hükmünün erozyona uğraması ve Çin, Rusya ‘bloğunun’ dünya ekonomisindeki rolünün artması ve bu yeni emperyalistlerle arasındaki rekabetin şiddetlenmesi, Çin’in de devasa bir silah sanayisine ve nadir elementlere sahip olması ABD’yi erken ve kendi şartlarında savaşa zorluyor. Monarşist yönetimler tam da bunun için elzem.
Tom Barrack, işte, ABD mali sermayesinin içinde yaşadığı gerilimin bir elçide düzey ve akıl sorunu olarak beliren bir semptomu. Sözleri başka koşullar olsa gülünüp geçilecek birer deli saçması. Ne yazık ki mevcut durumda ciddiyetsizliği ciddiye almaya değer. Ait olduğu yere, kralının dizinin dibine göndermeye de.
/././
Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi?-Adnan Gümüş-
Urfa’daki, Maraş’taki okul saldırıları, biraz daha bölgeye gidersek İsrail’in, ABD’nin saldırıları bireysel şiddet midir kurumsal şiddet midir? Şiddetin diğer boyutları bu soru ile birlikte ele alınmak durumundadır.
Şiddet Nedir? Kurumsal Örgütlü Şiddet Nedir?
“Şiddet” tanımı çok zor bir kavram, ölçütünün ne olacağı karar verici noktayı oluşturuyor. Mağdur/ mağduriyet temel ölçüt alınarak genel bir şiddet tanımı yapılabilir: “Mağdur açısından makro bir tanımlama, yani geniş anlamda şiddet “kendisi dahil herhangi bir varlığa veya doğaya yönelik olarak onu rahatsız edici veya mevcut durumunu olumsuz yönde bozucu veya olumlu olduğu bile düşünülse rızasına rağmen yapılan her tür etki” şeklinde olabilir, kısaca birinin kendisine veya bir diğerine yaptığı olumsuz etkidir. (Mağdur açısından şiddet. İlkögretmen Egitimci Dergisi, 12, 24-31).
Şiddetin illa bir karşıtı var mı, bir diğeri ile ilişkimizde en azından yaşama yaşatmaya destek olma şiddetin karşıtı gibi yorumlanabilir.
Bu iki uç arasında 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.
Urfa ve Maraş’ta yaşananlardan öne çıkarılan kısım 1- “Bireysel”, 2- “Saldırı”, 3- “Silahlı/aletli”, 4- “Kişilere/cana yönelik”, 5- “Öldürme/cinayet” tarzında şiddettir.
Hiçbir yanını ihmal etmemekle beraber gerek sebepleri gerekse çözümü bakımından en temel başlangıç sorusu, birincisidir, bu saldırıların bireysel mi kurumsal mı bir şiddet olduğudur.
Yaşanan Şiddet Vakaları Bireysel mi Kurumsal Şiddet mi?
ABD’nin, İsrail’in saldırıları bireysel şiddetin ötesinde kurumsal şiddettir. Ancak kurumsal olanı arka plana itilmeye, sadece bireysel yanları öne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Netanyahu veya Trump öne çıkarılmaktadır. Bunun kurumsal yanı ve daha esaslı makro tanım ve sebepleri görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.
Urfa’da ve Maraş’ta yaşananların da toplamda bir çocuk ve gence, anne babaları dahil edildiğinde bile, belli bireylere indirgenerek sunulması, bu yaşananları kavramayı daraltmaktadır. Urfa’da Maraş’ta yaşananların çok küçük bir kısmı bireysel şiddet sınırındadır, sorunun ağırlığı kurumsal yanındadır.
Bu şiddetin ne kadar kurumsal olduğuna dair daha 20 Nisan’da yayımlanan 18 yaş altındaki çocuklara dair TÜİK’ten üç veri aktarayım:
Resmi kayda girmiş halde sadece 16-17 yaş grubunda sadece bir yılda 8 bin 68 kız çocuğu ve 574 erkek çocuk evlendirilmiş bulunuyor.15-17 yaş grubunda 981 bin çocuk işgücünde/çalışma hayatı içindedir.
2025 yılında 7 milyon 866 bin çocuk yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunmaktadır.
https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/istcocuk_2025.pdf
Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistiklerine göre 2024 yılında 1-17 yaş grubunda dışsal yaralanma ve zehirlenmeler nedeniyle 1538 çocuk ölmüş bulunuyor.
Geçen hafta aktardım. 45 milyon dava dosyası var.
Okullarda seçmeli dersi bile öğrenci ve aile serbestçe seçemiyor.
Kurumsal Şiddetin Kaynağı ve Aşılması Kurumsal Olmalı
Sorunun analizi de çözümü de bireysel yanı da ihmal etmeden kurumsal olanın analizi ve aşılabilmesinden geçmektedir.
Maraş’ta okul öğretmenleri özgür özerk bilimsel pedagojik ilkelerle hareket etmekte özerk olabilselerdi, üzerlerinde başka baskılar kurulmasa idi, okul idarecileri başka korku kaygılara kapılmasa idi, sosyal güvenlik kurumları çocuk haklarını koruma yönünde özerk hareket edebilselerdi, belki bir müdür muavininin dikkati bile, bu şiddeti önlemeye yetebilirdi. Çevresel faktörler, silah erişimi bu kadar kolay olmasa idi, bu silahlı bir saldırı haline dönüşmeyebilirdi.
Ama dahası var. En büyük şiddet sosyal eşitsizliklerden ve adaletsizliklerden başlıyor.
Sosyal eşitsizliklerin en temel kaynağı artı değer birikimi sisteminden, kapitalizmden, tüm insanlığın kullanıma açık olması gereken ortak kaynakların özel mülkiyetinden, bu da sınıfsal yapılanmalardan kaynaklanıyor. Yönetsel yanlışlar adaletsizlikten liyakatsizlikten kaynaklanıyor, farklı zümre şeref pozisyonları adaletsizliği nepotizmi liyakatsizliği körüklüyor, bir rektör çıkıp bana itaat edenlere kadro makam vereceğim diyor. MHP’de AKP’de CHP’de veya çoğu partide üst hiyerarşiye sadakat veya karşılıklı çıkarlar birinci önceliği oluşturuyor.
Tüm bunlar rekabetçiliği, önyargıları, düşmanlıkları besliyor.
Eğitim öğretim sistemi tek başına çok duyarlı olsa bile bunları aşamaz, kaldı ki, eğitim öğretim de daha müdür atamalarından başlayarak partiye, bir sendikaya bağlanmış bulunuyor, hak ve eşitlikleri savunma durumunda olan sendikaların bir kısmı iltimas aracı haline gelmiş bulunuyor.
Yönetime gelme, iktidar olma siyaseti ele geçirmiş, politik üst mevkilere gelme zenginleşme aracına dönüşmüş bulunuyor.
Sadece bir mafya başının, sadece Peker’in açıklamaları bile, bazı valilerin, bazı belediye başkanlarının, bazı bakanların, bazı yöneticilerin durumu bile sistemin ne halde olduğunu gösteriyor. Demirel yeğenleri ile anılıyordu, Ağar’lar, Çiller’ler kimlerle, bugün siyasetçiler kimlerle anılıyor. Zengin zümreler kimlerle anılıyor. Kimlerin vergi borçları siliniyor, kimlere kolaylık sağlanıyor.
Her yanıyla örgütlü kurumsal bir kötülük, örgütlü kurumsal şiddet işliyor.
Urfa’da, Maraş’ta yetkili birimler bu konulardan haberdar. Sorunları çözme yerine duyarlı kesimler zor durumda bırakılmış, okullar ve olaylar görmezden gelinmiş veya baskılanmış.
Neresinden bakarsak bakalım, bireysel boyut da önemli olmakla beraber, sistemsel, kurumsal, örgütlü bir kötülük ve şiddet söz konusu. Sorunun daha makro, daha kalıcı çözümü de sistemsel, kurumsal, örgütlü kısımlarının toparlanmasından geçecek.
Şiddet Şiddetle Çözülemez: Hak ve Özgürlüklere Saygılı Okul, Kişi, Toplum, Devlet
Anadolu bazı halk sözleri bin yıllardan süzülüp gelir. Dedemin çok tekrarladığı bir sözdü: “Göz odur ki dağın ardını görebilmeli, akıl odur ki başa geleceğe bilmeli”. AKIL; insanı sorumlu kılan iyiyi kötüyü bilme ve ayırt etme gücü, düşünme, anlama, karar alma, öyle eyleme yetisi ve iradesidir.
Eğer şiddet en çok da kurumsal ise kurumsaldan başlamak gerekiyor. En başta yayılmacılığın, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerinde, bir zümre veya nüfuz grubunun alttaki üzerinde hegemonya kurmasının, bunların kaçınılmaz parçası olan silahlanmanın, şiddet imkânı ve örgütlerinin kurumsaldan başlanarak tüm dünyada yasaklanması, aşılması gerekiyor.
İşin iktisadi ayağında insanlığın ortak kaynaklarının özel kişilerce mülk edinmesine izin veren iltimas, mültezimlik, kapitülasyonların kaldırılması gerekiyor.
İşin yönetsel yanında her tür eşitsizliğin ve ayrımcılığın kaldırılması gerekiyor. Adaletin temelinin eşitliklerden başlaması gerekiyor. Okul tür ve ayrımlarının, varlığına gücüne göre okul anlayışının aşılması gerekiyor. Ders kitaplarındaki, okullardaki ayrımcılık ve önyargıların aşılması gerekiyor. Okul beslenmesinden, okul bahçesinden, müziğinden sanatından biliminden felsefesinden başlanması gerekiyor. Hayat bilgisi ve sosyal bilgilerden, psikoloji sosyolojiden başlanması gerekiyor.
Şiddet ve her tür haksızlığın giderilmesi, minimize edilmesi, yurtta ve dünyada makrosunun mikrosunun hiçbirisinin ihmal edilmemesi gerekiyor.
Eşitsizlikler, hegemonyalar, mevkiler, makamlardan değil her kişi ve toplumun hak ve özgürlüklerinden başlanmasından, sorumlu duyarlı olana, hak edene hak ettiği yerin garanti edilmesinden geçiyor.
/././
AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu?-Yücel Özdemir-
Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, pazar günü Hamburg’da düzenlenen Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde sarf ettiği sözleri yoğun şekilde tartışıyor. Von der Leyen, konuşmasında şu cümleyi kullandı: “Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz.” (Zeit.de)Alman basınında, örneğin Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu (NDR) sitesinde konuyla ilgili yer alan haberde, tartışmalı cümledeki “Türk” çıkarıldı. Diğer yayınlarda da “Türk” eksenli vurgu ve tartışma pek dikkat çekmedi.
Birçok gazete ve haber portalında asıl olarak von der Leyen’in “Avrupa yeniden yapılandırılmalı” çağrısı önde çıkarıldı. Bu yapılandırmanın bir ayağında karar mekanizmasındaki “oy birliği” ilkesini değiştirme yer alırken, diğer ayağını AB’nin Avrupa’ya hakim ve bağımsız bir güç olması oluşturuyor. Konuşmanın Türkiye basınında üzerinde pek durulmayan bu bölümünde von der Leyen şöyle diyor: “Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model, çok basit şekilde şöyleydi: Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz işgücü, ABD’den ucuz güvenlik garantisi. Bu artık geride kaldı.”
Dolayısıyla Avrupa’nın emperyalist hegemonya mücadelesinde ayrı bir güç olmak istemesi, Avrupa kıtası içinde yer alan Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerine tam üyelik perspektifinin somutlaştırılarak, rakip güçlerin kıtadaki ekonomik ve politik etkisinin azaltılması hedefleniyor. Güney Kıbrıs’ta dün başlayan AB Zirvesi’nin en önemli gündemlerinden birisi bu nedenle “genişleme” oldu. Özellikle Ukrayna’nın üyelik sürecinin hızlandırılmasına dair çağrılar var. Önümüzdeki haziran ayındaki zirvede, genişleme konusunda bazı adımların atılması öngörülüyor.
Türkiye cephesinden gelen tepkilerin çoğunda ise, Türkiye’nin AB aday üyesi olması nedeniyle Rusya ve Çin ile aynı cümlede kullanılmasına karşı çıkılıyor. Türkiye yönetimi konunun açıklığa kavuşturulması için Avrupa Komisyonu’na başvuruda bulundu, yanlışın düzeltilmesini talep etti.
AB Komisyonu yetkilileri ise von der Leyen’in sözlerinin “bağlamından koparıldığını” ileri sürerek, Türkiye’nin AB için önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Ancak ortada ne bağlamdan çıkarılma ne de yanlış anlaşılma var. Konuşmanın içeriğine bütünlüklü bakıldığında, Türkiye'nin, Balkanlarda “aday üye ”den çok “rakip” olarak görüldüğü için Rusya ve Çin ile aynı cümlede bilinçli olarak kullanıldığı görülüyor. Zira, Avrupa kıtasının AB’nin etkisi altında birleştirilmesine dair yıllardır üzerinde çalışılan plan bunu gerektiriyor. “AB’nin etkisi ”nden de asıl olarak Birliğin politikasına yön veren Almanya, Fransa... gibi ülkelerin çıkarlarını anlamak gerekiyor.
Von der Leyen’in kendisinin bugüne kadar sözleriyle ilgili bir düzeltmede bulunmamış olması da Türkiye’ye “rakiplik” üzerinden sarf ettiği sözlerin arkasında olduğuna inanmasından kaynaklanıyor.
Emperyal bir güç olarak AB, kontrol ettiği ya da etmek istediği bütün bölge ve ülkelerde önüne çıkan her gücü doğal olarak rakip olarak görüyor ve etkisini zayıflatmak istiyor. Bu bağlamda, üye olmayan Türkiye de izlediği “bölgesel aktör olma” çabası nedeniyle müttefik değil, rakip olarak gruplandırılıyor.
AB’nin Sırbistan başta olmak üzere Balkanlarda diğer güçlerin etkisinin artmasından rahatsızlığı yeni değil. Özellikle de AB üyesi olmayan ülkelerde. Son Bulgaristan seçimlerinde de olduğu gibi AB üyesi ülkelerde de Rusya’nın etkisi değişik düzeylerde hissediliyor. Bunun AB içinde sorunlara yol açtığı, Macaristan ve Slovakya örneklerinde görüldü. AB’nin düşman olarak gördüğü Rusya, -AB ya da NATO üyesi olup olmamasından bağımsız olarak- birçok Balkan ülkesinde halen etkili bir güç.
Son yıllarda Çin ile Sırbistan arasındaki ilişkilerde bir derinleşmenin olduğu biliniyor. Daha doğrusu Sırbistan giderek daha fazla Çin ve Rusya eksenine kayıyor. AB yanlısı güçlerle Rusya ve Çin yanlısı kesimler arasındaki dengeler sürekli değişebiliyor.
Bölgenin eski hamisi Türkiye de ekonomik, siyasi, kültürel etkisini arttırmak için hep yoğun bir çaba içerisinde oldu. Bu nedenle Balkanlar, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer tutuyor. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Türkiye’nin Balkan politikası önemli ölçüde değişti. Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Balkan politikasını dört ana eksen üzerine inşa ediyor: Siyasi diyalog, güvenlik, ekonomik entegrasyon ve kültürel etki. Türkiye’nin Balkanlardaki etkisini artırmak izlediği strateji genel olarak “Yumuşak güç politikası” olarak tanımlanıyor.
Rusya ve Çin’in yanı sıra son yıllarda Türkiye’nin de bölge üzerinde etkili olma çabaları bu nedenle AB merkezlerinin dikkatinden kaçmıyor. AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı ise uzun süredir “tam üye olacak bir ülke” yaklaşımı değil. Ekonomik, politik, güvenlik ve bölgesel çıkarlarına bağlı olarak yedekleme esas politika haline gelmiş durumda. Çıkarların çatıştığı bölge ve ülkelerde ise yedekleyemediği koşullarda rakip olarak görülüyor. Bu nedenle von der Leyen’in söylediklerinde yeni olan bir şey yok.
/././
EVRENSEL.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder