Prof. Dr. Ahmet Yaşar: Oteller hafızayı siler; hanlar, fotoğraf çekilen bir dekora dönüşür -Aslı Atasoy/T24-

Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, Eminönü’ndeki hanları, geçmişin toplumsal ve gündelik hayat ilişkilerini fiziksel dokusunda taşıyan "katmanlı hafıza mekânları" olarak tanımlıyor ve otelleşme süreçlerinin hafızayı silme riskine karşı uyarıyor: “Hanlar, yaşayan bir mekândan fotoğraf çekilen bir dekora dönüşmüş olacaktır”

Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi; yüzyıllar boyu kesintiye uğramadan, zamanın ruhuna göre evrilerek bugüne ulaşan İstanbul’un en açık sözlü anlatıcısı. Sokaklar, binalar ve o binaların içinde nefes alan hayatın kendisi; zamanın ve insanların tüm hoyratlığına rağmen hâlâ göz kamaştırıyor. Ticaretin yanında toplumsal hafızanın da omurgasını oluşturan bu yapılar, bugün tarihlerinin belki de en kritik yol ayrımında duruyor.

Bu eşsiz binaları salt taştan ve görkemli avlulardan ibaret görmek, hanların asıl ruhunu ıskalamak demek. Zira bu hafıza sadece büyük tüccarların hikayelerinden ziyade, bekâr odalarına sıkışmış kayıkçıların, hamalların ve kentin "marjinal" damgası yiyen ama ekonomiyi sırtlayan o görünmez emeğinin de hikâyesi. Bugün hanlar, ya bu canlı ve insani organizmayı koruyacaklar ya da ruhlarını kaybedip sadece fotoğraf çekilen turistik birer objeye dönüşecekler.

İstanbul’un Osmanlı dönemi kent dokusuna dair çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ahmet Yaşar, bu yapıları birer "kültür varlığı" olarak ele almanın eksik kalacağını vurguluyor. Ona göre hanlar; geçmişin karmaşık toplumsal ilişkilerini ve iktidar pratiklerini fiziksel dokusunda taşıyan "çok katmanlı bir hafıza mekânı". Yaşar, üretimi ve mekânın sakini olan insanı dışlayan güncel otelleşme sürecini ise kentsel kimliğin ve tarihin silinmesi olarak niteliyor.


- Bir tarihçi olarak kültür varlığı kavramını nasıl tanımlarsınız? Bu varlıkların tarih-toplum ilişkisindeki temel işlevini nasıl okumalıyız? 

İstanbul Çakmakçılar Yokuşu’nda, bir 18. yüzyıl eseri olan Büyük Yeni Han’ın avlusunda durup etrafa baktığınızda, yüzyıllar boyu aynı taş üzerinde birikim yapmış onlarca farklı hayatın izlerini hissedebiliyorsunuz. İşte bu yüzden kültür varlığını yalnızca korunması gereken bir yapı olarak değil, geçmişin karmaşık toplumsal ilişkilerini, iktidar pratiklerini ve gündelik hayat deneyimlerini fiziksel dokusunda taşıyan çok katmanlı bir hafıza mekânı olarak görmek daha anlamlıdır. Tarihçiler bu yapıları, toplumun ve mekânın zaman içindeki dönüşümünü okuyabildikleri somut birer birincil kaynak olarak ele alır. İstanbul’un Eminönü hanları bu ilişkinin en açık biçimde izlenebildiği yerlerden biri. Ben kendi çalışmalarımda bu hanları “bir aradalığın mekânı” olarak kavramsallaştırıyorum; yani farklı kökenden, farklı statüden insanların zorunluluk ya da alışkanlık nedeniyle bir arada var olduğu, birbirini dönüştürdüğü alanlar. Avlularındaki kahve ocakları, toptan ve perakende ticaretin dükkânları, uzak diyarlardan gelen yabancıların konakladığı bekâr odaları, devletin mekân üzerindeki yoğun gözetim refleksi. Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde bu hanlar, Osmanlı İstanbul’unun farklı toplumsal katmanlarını bir çatı altında buluşturan mekânlar olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası bu yapıları kültürel miras kılan şey yalnızca yaşları değil; bize şehri kimin inşa ettiğini, kimin yaşadığını anlatmalarıdır.

- Bu coğrafyadaki tarihi yapıların, bilinen birincil amaçları dışında, bölgenin sosyal dokusuna özgü üstlendiği karakteristik nelerdir?

Bu yapıların en ilginç özelliği, tek bir işleve sığmamalarıdır. Han, gündüz kalabalık çarşının ortasında herkese açık bir kamusal mekâna dönüşürken, gece kapıları kapanıp şehrin yabancılarına bir konaklama evi olur. Mimari de bu ikiliği yansıtır: kapılar işlek sokaklara açılır ama avlu, dışarıdan kolayca ulaşılamayan yarı-kapalı bir dünya kurar — çarşının içinde bir çıkmaz sokak gibi.

Bu çift kimlik aslında Osmanlı kentinin genel mantığıyla örtüşür. 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali, hanları hamamlar, kahvehaneler ve dergâhlarla aynı kategoride, yani kamusal mekânlar arasında sayar. Oysa odalar özel, avlu kamusal, dehlizler ikisi arasında bir eşiktir. Bu geçişkenlik, hanı salt bir ticaret ya da konaklama mekânı olmaktan çıkarıp kentin toplumsal hayatının tam ortasına yerleştirir.

- Odağımızı Eminönü’ne çevirirsek, Hanlar Bölgesi’nin İstanbul’un kent hafızasındaki tarihsel yeri nedir? 

Eminönü ve çevresindeki hanlar bölgesi, Osmanlı İstanbul’unun ticari merkezi olmasının yanı sıra toplumsal ve simgesel hafızasının da odak noktasıdır. Bu bölgenin tarihi fetihle başlar: II. Mehmet, Konstantiniyye’yi aldıktan hemen sonra şehri bir imparatorluk başkentine dönüştürme projesinin parçası olarak ticari bir altyapı kurmaya girişti. Liman bölgesi ile Bedesten arasında ikili bir eksen oluştu; bu iki merkezi birbirine bağlayan Uzunçarşı ise şehrin ticari omurgası haline geldi. 16. yüzyılda Mimar Sinan’ın önderliğinde olgunlaşan bu doku, 1701 yangınının ardından çarşı bölgesinin üstünün kapatılarak Kapalıçarşı’nın ortaya çıkışı ve 1703’te hanedanın İstanbul’a dönüşüyle yeni bir ivme kazandı; 18. yüzyıldaki pek çok başka yapıyla zirveye ulaştı. Hanlar bölgesi zamanla yalnızca ticaretin değil, paranın da kalbine dönüştü: 19. yüzyılın başlarında sarrafların büyük çoğunluğu Çakmakçılar Yokuşu’ndaki hanlarda toplandı ve İstanbul’un kredi ile finans ağlarının düğüm noktası burası oldu. Ama bölgenin kent hafızasındaki yeri yalnızca ekonomik bir hikâyeyle açıklanamaz. Hanlar, farklı dinlerden, etnik kökenlerden ve toplumsal statülerden insanların yan yana yaşadığı, ticaret yaptığı, ibadet ettiği, eğlendiği “toplumsal eşikler”di; avlularında saz şairleri çalıp söyler, birliktelik ile kamusal ifade iç içe geçerdi. Hanlar bölgesini kent hafızasında tutan şey tam da bu çakışmadır: hem paranın hem de insanın aktığı bir yer. Taşlar değil, o çok katmanlı hayat kalıcı izi bırakmış.

- Literatürdeki “klasik ticaret hanları”, “geçiş hanları” ve “büro hanları” ayrımı, mimari bir farklılaşmanın ötesinde toplumsal veya ekonomik olarak ne anlama gelmiştir?

Klasik ticaret hanları, büro hanları ve ikisi arasındaki geçiş hanları ayrımı, mimari bir sınıflandırmanın çok ötesinde, Osmanlı başkentinde ticaretin, sermayenin ve kamusal mekânın köklü bir dönüşümünü işaret eder. Kendi çalışmalarımda odaklandığım klasik ticaret hanları, II. Mehmet’in fetihten hemen sonra başlattığı imparatorluk başkenti kurma projesinin ticari mekân anlamındaki somut çıktılarıdır; liman ile Bedesten arasında kurulan ikili eksen üzerinde, vakıf sermayesinin yatırım aracı olarak yükselen bu yapılar, içlerinde mescit, kahvehane, avlu, dükkân, oda, ahır ve su kuyusuyla kendi kendine yeten birer mekânsal bütün oluştururken aynı zamanda farklı din ve etnik kökenden tüccarların, bekârların, askerlerin ve seyyahların bir arada var olduğu “toplumsal eşikler” işlevi görüyordu. 

- Büro hanları klasik hanlardan çok farklı işlev ve yapılanmaya sahip değil mi?

Vakıf hanlarındaki kiracı ilişkisi ile sonraki dönemin yapıları arasındaki mesafe yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve sembolik bir kırılmayı da barındırır. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan büro hanları bu tablonun neredeyse tam karşıtıdır: artık avlularında farklı kökenden insanlar yan yana yaşamaz; bunların yerini Galata merkezli uluslararası sermaye, banka ve sigorta şirketleri alır. Kiracı artık bu ağların mensubu değil, anonim bir piyasa aktörüdür; mekânla kurulan ilişki güvenden değil sözleşmeden doğar. Bu yapılar böylece yalnızca sermayenin uluslararasılaşmasının değil, aynı zamanda köklü ticaret ağlarının çözülmesinin, toplumsal eşiklerin ortadan kalkmasının ve şehirde yeni bir yabancılaşma biçiminin mekânsal ifadesi hâline gelir.

Dolayısıyla bu tipoloji, aslında Osmanlı başkentinde kimin, nerede, kimlerle ve hangi sermaye ilişkileri içinde var olduğunun; kamusal mekânın nasıl dönüştüğünün ve bu dönüşümün şehrin toplumsal dokusunu nasıl değiştirdiğinin bir haritasıdır.

- Süreçte hanların işlev değiştirmesi örneğin günümüzdeki otelleşme süreci, kentin tarihsel kimliği açısından ne anlama gelmektedir?

Hanların işlev değiştirmesi aslında yeni bir şey değil. Mevcut çalışmalar göstermektedir ki, hanlar Osmanlı döneminden itibaren hiçbir zaman tek işlevli yapılar olmadı; ticaret, üretim, konaklama ve sosyalleşme her zaman iç içe geçmişti. Dolayısıyla bu mekânların tarih boyunca dönüştüğü, yeniden anlamlandırıldığı bir hakikat. Ancak günümüzdeki otelleşme süreci, bu tarihsel dönüşümlerden nitelik itibarıyla farklıdır. Önceki işlev değişimleri şehrin kendi iç dinamiklerinden, ticari pratiklerin ve toplumsal ihtiyaçların dönüşümünden besleniyordu; han ne kadar dönüştüyse de şehrin üretim ve değişim ağlarının içinde kalmaya devam etti. Buna karşın günümüzdeki otelleşme, bu yapıları o ağların dışına çıkarıyor.

Bu noktada Büyük Yeni Han meselesi keskin bir soru işareti doğurmaktadır. Sultan III. Mustafa tarafından 1761-1763 arasında inşa ettirilen, iki avlusuyla ve Çakmakçılar Yokuşu’na bakan yola uyumlu cephesiyle hâlâ ayakta duran bu yapı, 18. yüzyılda Osmanlı imparatorluk başkentinin ticari zirvesini temsil eden bir vakıf eseridir; sarrafların ve büyük tüccarların faaliyet gösterdiği, şehrin mali ağlarının tam merkezinde yer alan bir mekândır. Eğer Büyük Yeni Han yenilenip turizme kazandırılacaksa, bu yalnızca bir restorasyon değil, aynı zamanda köklü bir anlam dönüşümü olacaktır. Otelleşme bu yapının fiziksel dokusunu belki koruyacaktır; ancak onu bir zamanlar anlamlı kılan şeyi — şehrin üretim, ticaret ve güven ağlarıyla olan canlı bağını — kalıcı olarak silecektir. Avlularında bir zamanlar şehrin nabzı atan bu yapı, böylece yaşayan bir mekândan fotoğraf çekilen bir dekora dönüşmüş olacaktır.

- Hanlardaki bekâr odaları ve buralarda şekillenen sosyal hayat, İstanbul’un o dönemki marjinal ya da gündelik tarihine dair bize neler söyler?

19. yüzyıl ortalarına ait bir vakıf kaydına göre İstanbul’da kayıt altına alınan 593 yapının 418’i han, 175’i ise bekâr odasıydı. Bu iki mekân türü birbirinden kategorik olarak ayrılmakla birlikte pratikte iç içe geçmiş bir görünüm sergiliyordu. Hanlar ticaret ve kısa süreli konaklama işlevini bir arada yürüten müstakil yapılardı; ancak özellikle liman bölgesinde, Kasımpaşa ve Tavukpazarı gibi muhitlerde pek çok han, bekâr odasından farklı olmayan bir konaklama mekânına dönüşüyordu. Bekâr odaları ise çoğunlukla müstakil yapılar olmaktan ziyade kahvehanelerin üstünde, dükkânların arasında ya da iskele kenarlarında, şehrin gündelik ticaret dokusuna sıkışmış küçük barınaklardı. Bu iç içe geçişin kendisi de başlı başına anlamlıdır: iki kategori arasındaki sınırın idari mi yoksa toplumsal mı olduğu her zaman net değildi; belki de ikisi birden. Bu mekânlarda ailelerinden uzakta yaşayan kayıkçılar, hamallar, çıraklar ve mevsimlik işçilerden oluşan “mücerret” (bekar) taife barınıyordu. Bekâr odalarının Unkapanı merkezli liman bölgesinde ve Tavukpazarı ile Beyazıt arasında yoğunlaşması tesadüf değildi; bu dağılım, şehrin emek ve ticaret coğrafyasıyla birebir örtüşüyordu. Burada dikkat çekici olan bir paradoks vardır: iktidar bu grupları şehrin düzenine tam oturmayan, denetlenmesi gereken “marjinal” unsurlar olarak görüyordu; oysa şehrin gündelik ekonomisi — limanın işlemesi, malın taşınması, ticaretin dönmesi — büyük ölçüde bu insanların emeğine dayanıyordu. Marjinallik bir toplumsal konum değil, siyasi bir etiketleme biçimiydi. Osmanlı siyasi iktidarının bu mekânları ısrarla kayıt altına almakta gösterdiği titizlik de bu açıdan okunmalıdır. Nitekim bekâr odalarına ilişkin şikâyet kayıtları ve ara sıra uygulanan sürgün kararları, iktidarın bu mekânları yalnızca barınak olarak değil, potansiyel bir düzensizlik odağı olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Şehrin en işlek noktalarına sıkışmış bu küçük odalar, böylece hem Osmanlı kentsel ekonomisinin dinamiği hem de siyasi gözetimin sürekli nesnesi olarak var olmaya devam etti. 

Aslı Atasoy/T24

***

Prof. Dr. Ahmet Yaşar kimdir?

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde "On Sekizinci ve Erken On Dokuzuncu Yüzyıllarda İstanbul Hanları: Mekânsal, Topoğrafik ve Toplumsal Bir Analiz" başlıklı teziyle doktora derecesi aldı.

Hâlihazırda İstanbul Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesidir; Osmanlı İstanbul'unda kahvehane, hamam, han ve cadde gibi kentsel kamusal mekânlar üzerine çalışmalarını sürdürmekte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Prof. Dr. Ahmet Yaşar: Oteller hafızayı siler; hanlar, fotoğraf çekilen bir dekora dönüşür -Aslı Atasoy/T24-

Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, Eminönü’ndeki hanları, geçmişin toplumsal ve gündelik hayat ilişkilerini fiziksel dokusunda taşıyan "kat...