Derdi Anayasa’nın yetersizliği değil -Mehmet Y.Yılmaz-
Bugün yakındığımız meseleler Anayasa’nın bireysel haklarla ilgili hükümlerinin yetersiz olmasından daha çok mevcut olanın bile idare tarafından görmezden gelinmesi, uygulanmaması. AİHM, AYM kararları tanınmıyor, bu kararları tanımayan kararlar veren yargıçlar ödüllendiriliyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek de mevcut Anayasa’nın yetersiz kaldığını düşünenler kervanına katıldı.
“Bugün geldiğimiz noktada ulusal güvenlik tehditleri, toplumsal barış, değişen dünya şartları, gelişen toplum yapısı, artan hak ve özgürlük talepleri karşısında mevcut Anayasamız maalesef yetersiz kalmaktadır. Yeni Anayasa bir zorunluluktur” dedi.
Gördüğünüz gibi gayet düzgün bir cümle kurmuş, virgüller yerli yerinde falan.
İnsan haliyle heyecanlanıyor ancak daha sonra bu “Başımıza şimdi kim bilir ne çoraplar örmeye hazırlanılıyor” endişesinden kaynaklanan bir heyecana dönüşüyor.
Kendisi de biliyorsunuz henüz bir ağır ceza mahkemesi reisiyken Anayasa Mahkemesi kararını uygulamamayı ilk akıl eden şahsiyettir.
Şimdi mahkemeler, açtığı yolda ilerliyorlar!
Onun için Gürlek, “Artan hak ve özgürlük talepleri karşısında Anayasamız yetersiz kalıyor” deyince, ben bundan özgürlük taleplerinin daha şiddetle cezalandırılmasına zemin olacak bir Anayasa istediği sonucunu çıkarıyorum.
“Ulusal güvenlik tehdidinin yeni bir Anayasa’yı gerektirmesi” meselesi de öyle okunmalı.
Bugünkü Anayasa’nın tanımladığı hakların bile kullanılmasını engelleyen bir zihniyet başka ne istiyor olabilir ki zaten?
Bugünkü Anayasa, 12 Eylül Anayasası olarak biliniyor ama aslına bakarsanız geçirdiği değişikliklerden sonra bugün bu Anayasa’ya “Erdoğan Anayasası” ya da “AKP Anayasası” diyebiliriz.
Parlamenter sistemden, tek adam rejimine geçiş gibi radikal bir dönüşüm de geçirdi bu Anayasa.
Dünya yüzünde üzerinde 21 kez değişiklik yapılıp “hâlâ aynı Anayasa” sayılan başka Anayasa var mıdır, bilmiyorum.
Mesela Anayasa’nın başlangıç bölümünden “Kutsal Devlet” ibaresi çıkarıldı.
Derneklerin, vakıfların, kooperatiflerin ve sendikaların siyasi faaliyetlerini kısıtlayan hükümler kaldırıldı, işçilere kanunla düzenlenen toplu iş sözleşmesi hakkı tanındı.
Siyasi partilere yurtdışında örgütlenme ve yurt içinde kadın ve gençlik kolları kurabilmelerinin önü açıldı.
Seçme yaşı 18’e düşürüldü. Tutuklulara seçme, seçilme hakkı getirildi. Özelleştirmenin önü açıldı.
2004 değişiklikleri ile AB müktesebatına uyum hedeflenmişti.
Bu çerçevede insan hak ve özgürlüklerini sınırlayan hükümler değişti. Uluslararası anlaşmaların kanunlardan üstün olduğu kabul edildi.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bir üst hukuk normu haline geldi. İdam cezası kaldırıldı. DGM’ler kaldırıldı, YÖK’teki asker varlığı sona erdi. Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı değişti.
12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halk oylamasıyla kabul edilen değişikliklerin, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşma olduğunu söyleyen de bizzat Erdoğan idi.
Yani ortada 9 Kasım 1982 günü yürürlüğe giren bir Anayasa var ama o Anayasa ile bugün yürürlükteki birbirinden çok farklı.
Bugün yakındığımız meseleler Anayasa’nın bireysel haklarla ilgili hükümlerinin yetersiz olmasından daha çok mevcut olanın bile idare tarafından görmezden gelinmesi, uygulanmaması.
Bir bölümü kendi iktidar döneminde yapılmış bireysel haklar ile ilgili düzenlemeleri bile uygulamıyor.
AİHM, AYM kararlarını tanımıyor, bu kararları tanımayan kararlar veren yargıçları ödüllendiriyor.
Bakın, o kararı ilk eden hâkim bugün Adalet Bakanı bile yapıldı.
TBMM tarafından onaylanan bir uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden tek imza ile çıktığını ilan ediyor ve emrindeki yargıçlara da bunu onaylatabiliyor.
Hem askerlerin yaptığını söylediği Anayasa’yı değiştirmek istiyor hem de bu amaçla yapılmış değişiklikleri tanımıyor!
Tuhaf bir durum gibi görünüyor ama değil.
Çünkü Erdoğan’ın kafasındaki rejim bunu gerektiriyor.
Erdoğan, “halkı başı boş bırakılmayacak bir güruh” olarak görüyor.
Öyle görmüyor olsaydı sokaklardaki protestolardan korkmazdı.
Osman Kavala ve arkadaşları, Can Atalay, Selahattin Demirtaş gibi politikacılar hapiste olmazdı.
Yüzlerce öğretim üyesi bir bildiriye imza atıp fikir açıkladılar diye sokağa atılmazdı.
Erdoğan ve AKP, 12 Eylülcü askerler iktidarda olsalardı bugün ne yapacaktılarsa onu yapıyor; bunu yaparken de gayet huzur içindeler.
Ama dillerinden de “yeni Anayasa” düşmüyor.
Bunun bir tek nedeni var: Erdoğan yaşadığı sürece Cumhurbaşkanı kalmak istiyor.
Onun için bugünkü Anayasa’nın üzerine sadece “Yeni Anayasa” yazan bir değişiklik bile Erdoğan için yeterli.
Derdi demokratik haklar, gerçek sivilleşme, şeffaf yönetim, özgür üniversite falan değil.
Hesap sorulamayan, hesap verilmeyen tek adam rejimini sürdürebilmek!
/././
Yıllık enflasyon ENAG'a göre yüzde 55,38, TÜİK'e göre 32,37 oldu.
TÜİK'in açıkladığı verilere göre, enflasyon nisan ayında yüzde 4,18 oranında artış gösterirken, yıllık enflasyon yüzde 32,37 olarak hesaplandı. ENAG'a göre enflasyon nisanda 5,07 artarken, yıllık bazda yüzde 55,38 oldu.
Piyasaların merakla beklediği nisan ayı enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK verilerine göre enflasyon nisan ayında yüzde 4,18 artarken, yıllık bazda ise yüzde 32,37 oldu.
Beklentilerin üstünde geldi
Ekonomistlerin nisan ayı için ortalama enflasyon beklentisi yüzde 2,50 ile yüzde 3,60 aralığında değişirken TÜİK'in beklenti anketine göre, ekonomistler nisanda aylık bazda yüzde 3,19 artış bekliyor. Yıllık bazda ise yüzde 31,11 seviyesi öngörülüyor.
TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi'nde ise nisan ayına ilişkin enflasyon beklentileri yukarı yönlü revize edilmişti. Daha önce yüzde 2,11 olan TÜFE artışı beklentisi yüzde 2,93'e yükselirken, yıl sonu enflasyon tahmini de yüzde 27,53 seviyesinde öngörülmüştü.
ENAG enflasyonu
Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından açıklanan verilere göre, Nisan 2026 döneminde Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) aylık bazda yüzde 5,07 arttı.
Açıklamada, E-TÜFE’nin son 12 aylık artış oranının ise yüzde 55,38 olarak gerçekleştiği bildirildi.
***
Müjdat Gezen, Gırgıriye Müzikali'ni eleştiren Ahmet Hakan'a 'vantilatör' benzetmesi yaptı.
Sanatçı Müjdat Gezen, oyununu eleştiren Hürriyet Genel Yönetmeni Ahmet Hakan'a sahnede boş bir koltuğa yönelerek “Ahmet sana söylüyoruz oğlum. Dünyada oradan oraya dönenlere kendi etrafında dönme cezası veriyorlarmış. Ahmet’i sormuşlar. O burada vantilatör oldu demişler" yanıtını verdi.
Geçtiğimiz günlerde gazeteci Ahmet Hakan, Müjdat Gezen'in yazıp yönettiği ve rol aldığı Gırgıriye Müzikali'ni köşe yazısında "70’lerde kalmış çok bayat, çok yorgun, çok apolitik bir Sulukule teması için; halkımızın en çağdaş kesimi, nasıl olur da sürüm sürüm sürünmeye katlanır? 4 bin lirayı rahatlıkla bayılır, sahneyi görmeyen plastik sandalyeye fit olur?" sözleriyle eleştirmişti.
Gezen, eleştiriye sahneden seslenerek cevap verdi:
“Ahmet sana söylüyoruz oğlum. Oralardasın işte. Neler yapıyor neler. Dünyada oradan oraya dönenlere kendi etrafında dönme cezası veriyorlarmış. Ahmet’i sormuşlar. O burada vantilatör oldu demişler. Burda yok şimdi olsaydı ben daha güzel konuşurdum.”
***
Ermenistan Başbakanı’nın yakasındaki harita bize ne söylüyor?-Barçın Yinanç-
Erivan bugün Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesine ev sahipliği yapacak. Rus karşıtı oluşumun, Rusya’nın nüfuz alanından çıkmaya çalışan Ermenistan’da yapılması sembolik olarak anlamlı. Daha çok Rus yanlısı olarak bilinen muhalefete karşı hazirandaki seçimlere hazırlanan Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan açısından da bir gövde gösterisi olacak. Bakalım, seçim kampanyası çerçevesinde taktığı rozeti zirve sırasında da takacak mı?
New York’un Müslüman Belediye Başkanı 24 Nisan’da bir mesaj yayınladı.
“Ermeni soykırımının 111. yıldönümü” vesilesiyle “Türkiye, Suriye ve Ermenistan’da Osmanlı İmparatorluğu’nun öldürdüğü 1,5 milyon Ermeni’yi anarken tarihin tekrarına izin vermemeliyiz” dedi.
Zohran Mamdani’nin mesajı buraya kadar beklenebilecek ifadeler içerdi. Ama yetinmedi, şöyle devam etti: “2020’de Azerbaycan ve Türkiye’nin askeri güçleri Yukarı Karabağ’ın Ermeni nüfusuna saldırdı. 2023’te Azerbaycan 100 bin Ermeni’yi Yukarı Karabağ’dan kovarak, 100 yıl önce başlayan soykırım kampanyasını devam ettirdi.”
Geçtiğimiz bir yıl içinde Ermenistan’a üç kez gittim. Karabağ Ermenilerinin geri dönmelerinin Nikol Paşinyan hükümetinin önceliği olduğu izlenimini edinmedim. Tersine; Paşinyan, bu aşamada geri dönüşün barış sürecini olumsuz etkileyebileceği mesajını veriyor.
Kanımca Mamdani’nin mesajı Ermenistan hükümeti ile Ermeni diasporasının nasıl ayrı telden çaldığının en çarpıcı göstergelerinden biri oldu.
Ermenistan’da haziran ayında seçimler yapılacak. Diasporanın oy kullanma hakkı yok. Olsaydı, önemli bir kısmı Paşinyan’ın kaybetmesini sağlamak için muhalefete oy verirdi.
Ama diasporanın bu yaklaşımında da çok büyük bir çarpıklık var. Zira Batılı başkentlerde yaşayan Ermenilerin, Ermenistan’ı Rus hattından çıkartıp Batı’ya yaklaştırmaya çalışan Paşinyan’a kızmaları, Rus yanlısı muhalefetin işine geliyor.
Detaylandırayım.
Erivan’da Rus karşıtı zirve
Ermenistan bugün Avrupa’dan iki düzine ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı Avrupa Siyasi Topluluğu (AST) zirvesine ev sahipliği yapacak.
Erivan’da yapılıyor olmasının sembolik olarak çok büyük anlamı var.
Avrupa Siyasi Topluluğu temelde Ukrayna savaşının akabinde Rusya karşıtı bir oluşum olarak yaratıldı. AB dışında kalan kimi Balkan ve Kafkas ülkelerine yakın zamanda üyelik veremeyecek olan AB, bu ülkeleri Rusya’dan uzaklaştırabilmek için bu formülü buldu.
Rusya karşıtı AST’nin Moskova’nın nüfuz alanından çıkmaya çalışan Erivan’da toplanması manidar.
Ermenistan’ın yakın zamana kadar neredeyse tüm güvenlik ve savunması Rusya’ya emanetti.
Ermenistan’ın sınırlarını Rus askerleri koruyordu. Şimdiki Başbakan Paşinyan gelene kadar, Ermeni istihbaratında görev alacak tüm yetkililer önce Rusya’da eğitimden geçiyordu.

Erivan - Moskova hattında büyük kırılma
Azerbaycan’ın Karabağ’ı alması, Moskova ile ilişkilerde büyük kırılma yarattı. Toplumda “Rus askerleri Azerbaycan’a karşı bizi korumadı” kanaati yerleşti. Bu kanaat, Paşinyan’ın direksiyonu Batı’ya kırmasını kolaylaştırdı.
Paşinyan, Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyeliğini askıya aldı. Ermenistan parlamentosu AB’ye katılımı resmi devlet politikası haline getiren bir yasa çıkardı.
Ancak Ermenistan, aynı zamanda Rusya liderliğindeki Avrasya Ekonomik Birliği üyesi. Aynı anda ikisine üye olması mümkün değil.
Paşinyan’ın ülkenin yönünü Batı’ya çevirirken Rusya’yı da kızdırmaması gerekiyor. İşi hiç kolay değil.
Putin’den Paşinyan’a uyarı
Nisan başında Paşinyan’la Kremlin’de görüşen Rus lider Vladimir Putin, Ermenistan’ın iki oluşumda aynı ayna olamayacağına dikkat çekerken, Ermenistan’ın Rus doğal gazını Avrupa fiyatlarının çok altında, oldukça düşük bir bedelle aldığına dikkat çekti.
Daha da önemlisi, Putin Rusya yanlısı güçlerin seçimlerde özgürce yarışabilmesi gerektiğini belirtip gözaltındaki bazı isimlere atıfta bulundu.
Elbette Putin’in gündeminde, Paşinyan’ı devirme çağrısı yaptığı gerekçesiyle geçen yıl tutuklanan Rus-Ermeni milyarder Samvel Karapetyan vardı. Karapetyan’ın partisi, en önemli üç muhalefet grubundan birini oluşturuyor.
Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, başta ABD ve Avrupa’da yaşayan Ermeniler, Paşinyan’a Türkiye ve Azerbaycan politikası için kızarken, Batı yanlısı siyasetine destek vermeyip, dolaylı olarak Rusya yanlısı muhalefete arka çıkmış oluyorlar.
Hatırlatmakta fayda var Suriye doğumlu Levon Ter Petrosyan’ı saymazsanız, bağımsızlıktan sonra hükümet başkanı olarak Ermenistan doğumlu ilk lider Paşinyan’dır. Ondan önce Ermenistan’ın başındaki liderler hep Karabağ doğumlu idi ve şu anda muhalefette de Karabağlılar ön planda.
Kampanya rozeti, Ermenistan haritası
Paşinyan bir süredir “tarihî Ermenistan” ile “gerçek Ermenistan” arasında bir ayırım yapıyor. “Mevcut sınırlarımız içindeki Ermenistan’a odaklanalım” diyor. Kültürel olarak Ermeniler için büyük önemi olan Ağrı Dağı figürünü giriş-çıkışlarda kullanılan damgalardan çıkarttı.
Burada bir anekdot paylaşmak isterim.
Mart ayında bir grup gazeteci ve uzman Ermenistan’da mecliste görüşmeler yapıyorduk. Arada koridorda dolaşırken, bir yetkili, “Siz Türkiye’den değil misiniz?” dedi. “Evet” deyince, “Sizi Başbakanla röportajınızdan hatırlıyorum” dedi. Benim de o sırada yakasındaki rozet dikkatimi çekti. Çıkarıp verdi. Sonradan öğrendim ki Meclis Başkanı imiş. Karabağ’ın olmadığı Ermenistan haritası olan rozet, Paşinyan’ın seçim kampanyasının da bir nevi sembolü. Paşinyan bir süredir bu rozeti taşıyor.
Malum, Ankara’nın Erivan’la ilişkileri normalleştirmesinin önündeki engellerden biri Ermenistan anayasasında Türkiye’nin doğu ve güney doğusunun “Batı Ermenistan” olarak nitelendirilmesi. Paşinyan seçimlerden sonra anayasayı değiştirecek.
Ama öncesinde Ermenistan’ın mevcut sınırları içindeki haritayı rozet olarak takarak, bir anlamda Türkiye’den ve Azerbaycan’dan toprak talebim yok demeye getiriyor.
Bu rozet aslında Türkiye’ye olduğu kadar, diaspora Ermenileri ile, daha geçen hafta Karabağ Ermenilerinin evlerine geri dönmeleri çağrısında bulunan Avrupa Parlamentosu’nun kraldan çok kralcı üyelerine de mesaj.
/././
Bir Gökova mitinin yıkılışı -Akdoğan Özkan-
Hüseyin Sazaklıoğlu tarafından kaleme alınan “Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür” isimli anı kitabı, yanlış bilinen ve internette yüzlerce kez o şekilde tekrar edildiği için doğru zannedilen sıtmalı bir Gökova mitini nihayet yıkıyor: Gökova’nın Ağaçlı Yolu artık özgür!
Son yıllarda “Aşıklar Yolu” adıyla ünlenen Ağaçlı Yol bugün Türkiye’nin dört yanından gelen aşıkların, gezginlerin ve yeni evlenenlerin akınına uğrayan, popüler bir yurt köşesi.Geçmişte yaşanan olayların yalan yanlış aktarılması ve bu şekilde kırk kere tekrarıyla tarihsel gerçeklikten ve hakikatten tamamen uzak, yeni bir “gerçeklik”, hatta bir “mit” üretilişine internet çağında geçmişten çok daha sık rastlıyoruz. Özellikle bizim memleketimizde, tarihsel olgu ve kayıtlarla alakalıymış gibi görünen kurgular, hatta mitler yaratılması epeyce de yaygın. Tabii, mitleştirme 3-5 asır ya da daha öncesinde meydana gelmiş olaylar için belirli ölçüde anlaşılabilir belki. Ancak yalnızca bir insan ömrü kadar geriye giden tarihlere yönelik böyle mitler fabrike edilmesi epey can sıkıcı olabiliyor.
Türkiye’nin en güzel köşelerinden biri olan Gökova’nın bir “miti” var. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte kopyala/yapıştır şeklinde aktarıla aktarıla, yanlış hâliyle tekrar edile edile, maalesef bugün o miti bizler “gerçek” zannediyor, hatta o hâliyle aktararak mitin yeniden üretilmesine katkıda bulunabiliyoruz. Söz konusu mitin merkezinde Gökova Körfezi ile aynı adı taşıyan Ula ilçesi mahallesi Gökova’dan Akçapınar yönüne uzanan 3 km’lik “ağaçlı yol” yer alıyor. Daha doğrusu, onun üzerinde kurulmuş bir “hikâye.”
“Aşıklar Yolu” adıyla ünlenen bu ağaçlı yol, son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanından gelen gezginlerin, sevgililerin, yeni evlenenlerin ve özellikle foto/video peşindeki Instagram kullanıcılarının akınına uğrayan popüler uğrak noktası olmuş durumda. Tur otobüsleri yanaşıyor, insanlar iniyor; aynı anda yüzlerce kişi, binlerce fotoğraf ve video çekiyor. Daha sonra da yerel yöneticiler tarafından bölgeye konulmuş söz konusu bilgi panolarında yazılan “hikâyeyi” temel alarak takipçilerine “story” atıyorlar. Bir diğer deyişle, ağaçlı yol ile ilgili olarak bahsedeceğim mitin sürdürülmesini sadece internette yer alan “bilgileri” kopyalayarak alıntılayan yazarlara ve sosyal medya kullanıcılarının attığı “story’lere” değil, aynı zamanda o story’lere kaynaklık da eden bölgedeki bilgi panolarına da borçluyuz. Altında T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan Ula Kaymakamlığı’na, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’na kadar çok sayıda kurumun imzası olan bu bilgi panoları bile, maalesef tarihsel gerçeklerle ilgisi olmayan bu miti tekrarlayarak yeniden üretiyor ve Gökova Çukuru denilen coğrafyanın önemli bir gerçeğinin üzerindeki örtüyü biraz daha kalınlaştırıyor.
Sakar Geçidi’nin Gökova Ovası’na ulaştığı İnişdibi mevkii yakınlarından başlayarak Akçapınar’a doğru uzanan 3 km’lik
“Ağaçlı Yol” ovayı boydan boya kat eden bir zümrüt gerdanlık gibiydi. Bugün Dörtyol denilen mevkide, Akyaka-Fethiye yolu
tarafından enine kesildiği için kuzeyde 0,5 km’lik, güneyde ise 2,5 km’lik bölüm olmak üzere ikiye ayrılmış; eski yekpare
formunu yitirmiş bir görünüm sergiliyorsa da yine de büyüleyici güzellikte.
Ağaçlı yol miti ne diyor?
Uzatmayalım, söz konusu “ağaçlı yol’un iki tarafını çevreleyen okaliptüs ağaçlarının kahraman mertebesine çıkartılarak aktarıldığı ve bilgi panolarıyla da desteklenen bu mitleştirilmiş hikâyede özetle deniliyor ki: Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde sulak alanlarla kaplı Gökova Çukuru’nda büyük bir sıtma salgını baş göstermiş. Sivrisineklerin bulaştırdığı, yüksek ateş ve titremeyle seyreden ve ölümcül olabilen bu hastalık bölge halkını canından bezdirmiş. Ancak insanları kırıp geçiren bu salgına bir türlü çare bulunamıyormuş. Hatta dönemin Gökova muhtarı Mehmet Gökovalı, yedi çocuğunun üçünü (kız) bu sıtmaya kurban vermiş. Gökovalı’nın bir süre sonra sekizinci evladı olarak bir erkek çocuğu (Şadan Gökovalı) dünyaya gelmiş. Muhtar, son çocuğu doğduğunda, bölgeye bir bela gibi çöken bu sıtmanın kökünü kurutmaya ant içmiş. En başta yeni doğan oğlu olmak üzere diğer çocuklarının sıtma illetinin pençesinde can çekişmesine müsaade etmeme kararı almış. Bataklığı kurutmanın tek yolunun okaliptüs ağacı olduğunu öğrenmiş, ama ülkede o zamanlar bu ağaçlardan eser yokmuş. Derken Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973) devreye girmiş, tohumlarını/fidanlarını Avustralya’dan getirttiği okaliptüs ağaçlarının bu sulak alanlara dikilmesini sağlamış. Fidanlar ovaya 3 kilometre boyunca cetvelle çizilir gibi dikilmiş. Suyu emme özelliğine sahip okaliptüsler boy attıkça bataklık kurumuş; sulak alanlarda üreyen ve sıtma hastalığına sebep olan sivrisinekler de yok olmuş. Böylece hem bölgedeki bataklıkların hem de sıtma salgınının sonu getirilmiş. Muhtar da böylelikle verdiği sözü tutmuş; hem köylüyü hem de öz oğlunu hayatta tutmayı başarmış.
Nasıl hikâye? Güzel değil mi? Bence de! Ama bir kusuru var; doğru değil! Hatta, külliyen yalan!
Bu anlatılanların gerçekle ilgisi olmadığını, Gökovalı bir emekli öğretmen olan Hüseyin Sazaklıoğlu’nun anılarını derleyerek 2025 yılında kaleme aldığı “Bir Ağaç gibi Tek ve Hür” isimli taze bir kitaptan öğreniyoruz. 1950 yılında Muğla’nın Ula ilçesine bağlı Gökova köyünde dünyaya gelen ve bugün doğup büyüdüğü beldesinde yaşamını sürdüren Sazaklıoğlu, “Gökovalı Bir Öğretmenin Mücadeleli Yaşamından Hatıralar” alt başlığı taşıyan kitabının “Bir Anonim Hak Destanı” isimli bölümünde, gelişiminin canlı tanığı olduğu bu harikulade bölgenin bazı hikâyelerini aktarıyor. Bunu yaparken, bir ucuna Halikarnas Balıkçısı’nın, bir ucuna ise onun “manevi oğlu” kabul edilen (aslen Gökova muhtarının oğlu) Prof. Dr. Şadan Gökovalı’nın yerleştirildiği, sıtma salgını, “ağaçlı yol” ve okaliptüs üçlemesiyle oluşturulan miti ifşa edip yıkıyor! Ve bizi tarihsel gerçeklikle yeniden buluşturuyor.
Eğitimcilik kariyerine 1971 yılında Ünye Endüstri Meslek Lisesi’nde Teknik Öğretmen olarak başlayan Sazaklıoğlu’nun
gençlik yıllarından acı-tatlı kesitler sunan “Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür” kitabı, Gökova (Yazılıtaş) köylüsü bir gencin
Türkiye demokrasisinin belki de “Altın Çağı’nın dayanışmacı, güzel günlerine olduğu kadar bir dönemin acı finaline
kişisel penceresinden içtenlikli bir bakış da sunuyor
Ağaçlı yol miti nasıl yıkıldı?
Nasıl mı? Şöyle…
Evet, doğru. Bölge halkının Gökova Çukuru adını verdiği bölgede, Körfez sularına yakın alanlar bataklık olduğu için 1930’larda ve 1940’larda sıtma yerel halkın gerçekten başının belası imiş. Ama olayların gelişimi ve başı sonu çok farklı olmuş. Sazaklıoğlu, anlatısına İnişdibi Mezarlığı’ndan Akçapınar’a uzanan yolun 150-200 m. batısından başlayarak denize kadar uzanan arazilerin bir zamanlar bataklık olduğunu dile getirerek başlıyor, sonra da hem bölgeyi hem de olayı kafamızda iyice canlandırabilmemiz için bölgedeki sulak alanların bir dönemki haritasını veriyor. Sonra da sırasıyla diyor ki:
BİR) Gökova halkının o dönemki sivrisinek ve sıtma ile mücadelesinin, eski Marmaris yolu üzerine dikilen 500-600 okaliptüs ağacının marifetine bağlayıp onu da efsaneleştirip benimsemek, o dönemki köylülerin aylarını vererek ortaya koyduğu emeğe karşı büyük bir haksızlıktır.
İKİ) Bahsi geçen tarihlerde Gökova halkı topraksız köylüydü. 1950’li ve 1960’lı yıllara kadar da Gökova Ovası’nda tarım arazilerinin hemen tamamı toprak ağalarının mülkiyetinde kaldı. Sıtmadan sorumlu olan bataklık alanlar tapu kayıtlarında “Göl Mevkii” olarak geçiyordu. Bu bataklık alanlar, hem sıtma ile mücadele hem de topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak için dönemin Muğla Valiliği ve Gökova Muhtarlığı tarafından yapılan drenaj, kurutma ve tarım toprağına dönüştürme planı ve bu planı uygulayan köylülerin ortak mücadele ve gayretleri sonucunda sıtmadan kurtuldu; bölge bu sayede bugünkü farklı görünümüne kavuştu. Zira bu plan gereği, Gökova Çukuru’nda yaşayan köylüler ortaklaşa, imece usulü bir çalışmaya girdi; organize bir halk girişimiyle bataklığı kurutmaya çalıştı.
Gökova Körfezi’nde yer alan sulak alanların çevresi bugün sıtma gibi bir hastalık üretmiyor.Ancak gerek habitat kaybı gerekse
iklim değişikliği, elde kalan sulak alanların bozulması tehlikesini de gündemde tutuyor. Koruma çalışmaları iyi planlanmazsa,
biyoçeşitlilikte, içme suyu kaynaklarında, gıda güvenliğinde, istihdam ve turizmde yıkıcı etkiler yaratabilen bu habitat kaybı,
birçok tür için üreme alanlarının da tamamen yitirilmesiyle sonuçlanabilecek.
ÜÇ) Köylü, bölgedeki köylerden Ataköy yakınlarında bulunan ve Kırkurgan adı verilen su kaynağından başlamak üzere kazma/kürekle, kısacası beden gücüyle Akçapınar yönünde üç metre genişliğinde iki kanal açtı. Halk dilinde “kesik” denilen bu kanallardan biri bugün yol kenarında yer alan otelin doğu sınırına, diğeri ise anayoldan Ataköy istikametine dönülen kavşağa yakındı. Halk bu kanallardan ilkine “koca kesik”, ikincisine “orta kesik” dedi. Bu iki kanal, Akçapınar köyüne yaklaşırken bataklık alanın iyice daraldığı noktada birleştirildi. Bugün Türkiye’nin değişik yerlerinden Akçapınar’a gelenlerin gezmek için üzerinde sandal/kano sefası yaptığı azmağın suyu, işte bu kanallardan akan su. Kanal açılıp kilometrelerce ötedeki Kırkurgan’ın suyu buraya akıtılınca kurutulan geniş sulak alandaki sazlar biçilerek kökleri temizlendi ve tarım toprağı haline getirildi.
Arkasına Sakar Tepesi'ni alan Sazaklıoğlu, bir dönem bölge köylülerinin Kırkurgan adı
verilen su kaynağından başlayarak Akçapınar yönünde kazma kürekle aylar süren imece
usulü çalışmaları sonucu açtıkları kanallar sayesinde kurutulan bataklık alanlarda bugün
yetiştirilen susamın hasadında eşiyle birlikte görülüyor.
DÖRT) Sonrasında da herkese eşit metrekarelerde toprak dağıtıldı. 2025 yılı itibarıyla Gökova Çukuru’nda, Muğla-Fethiye yolunun güneyinde kalan ve Akçapınar’a kadar uzanan, köylünün imece usulüyle çalışarak tarım toprağına dönüştürdüğü bu bölgenin yaşlılar arasında adı “Millet Gölü” idi. Gökova Çukuru’nda yaşayan her ailenin “Koca Göl” de denilen bu gölde bugün tarlası bulunuyor.
BEŞ) Millet Gölü’ndeki imece faaliyetine katılmayan ya da katıldığı halde haksızlığa uğrayıp toprak sahibi olamayan köylüler, bu kez Küçük Göl denilen bölgede, bireysel çabalarıyla kanallar açıp, bataklığı kuruttular ve bu bölgeyi tarım toprağına dönüştürerek beşer onar dönüm arazi sahibi oldular.
ALTI) İnternette kendilerinden Gökova’daki sıtma savaşının asli aktörü olarak bahsedilen ünlü isimlerin ne Millet ne de Küçük Göl olarak bilinen yerde toprağı var. Çünkü söz konusu isimler bu bataklık kurutma çalışmaları içinde köylüyle birlikte yer alıyor değillerdi. Halikarnas Balıkçısı’nın ayrıca sıtma mücadelesiyle ilgisi yok.
YEDİ) En önemlisi, sıtma ile mücadelenin bugün bilgi panolarında mücadelenin merkezinde gösterilen “Ağaçlı Yol” etrafına dikilmiş okaliptüs ağaçlarıyla hiç ilgisi yok. Marmaris yolu üzerindeki bu 3 km’lik yol etrafındaki ağaç dikim, çalışması 1938 yılında Muğla Valisi Recai Güreli tarafından alınan bir kararla yolu sağlamlaştırmak, gevşek bir zemin olmasından kurtarmak için yapıldı, sıtma ile mücadele için değil. Ayrıca o 700 okaliptüs fidanının dikimi de zaten köylülerce imece usulüyle gerçekleştirildi. İyi su tutan bu ağaçlar zamanla büyüdü ve dallarıyla yolun üzerini kapatarak bugünkü hayranlık uyandıran görüntüyü oluşturdu. Velhasıl, her yıl binlerce turiste, gezgine ve aşığa ev sahipliği yapan Aşıklar Yolu çok güzel belki ama onun sıtma ile mücadelede bir rolü olmadı. Dalaman’daki SEKA fabrikası faaliyete geçinceye (1971’e) kadar, Marmaris’e doğru uzanan (Ağaçlı) yolun sağı ve solu dışında Gökova’nın hiçbir noktasında okaliptüs ağacı dikili değildi.
Kanal da kurudu, o da oldu tarla
Sazaklıoğlu, bu verdiği bilgilerin dışında konuyla ilgili en güncel sayılacak şu hususları da aktarıyor: “Küçük Göl bölgesinde zamanında kazma kürekle açılmış olan kanallar, 70’li yıllarda Yazılıtaş Mahallesi yamacının ovayla birleştiği noktadan başlayarak ve 2010’ların sonlarında inşa edilen Gökova villalarının önünden ilerleyerek, iş makineleriyle hem genişletildi hem de derinleştirildi. Koca Göl (yani Millet Gölü) mevkiinde açılmış ve Orta Kesik diye tanımladığımız kanal da aynı iş makineleriyle Akçapınar’a kadar genişletilip derinleştirildi. Yapılan bu çalışma sonucunda, Koca Kesik dediğimiz ve bugün yol üstü otelinin yer aldığı noktanın bitişiğinden geçtiğini yazdığım kanal kurumuş oldu. Böylece o kanalın kapladığı alan da ekilip biçilebilen bir tarla haline geldi.”
Evet, Gökovalı emekli öğretmen Hüseyin Sazaklıoğlu’nun aktardıkları sayesinde bölgeye ait bir mit tarihin çöp sepetine gönderilmiş olmakla kalmıyor, aynı zamanda olağanüstü bir çeşitliliğe ve güzelliğe sahip bölge topografyasının neredeyse bir asra yaklaşan bir süreç boyunca geçirdiği değişim ve dönüşüme dair olağanüstü ayrıntılı bilgi sahibi de yapıyor bizleri.
Keşke Anadolu’nun pek çok köşesinde -sırf birileri kaydını kuydunu tutmadı diye- pıtrak gibi bitmiş binlerce uydurma hikâye, mit de bu şekilde, bu ölçüde ayrıntılı bilgi, tanıklık ve kayıt ile yerini tarihsel gerçekliğe bırakabilse.
Yer yer 30 m’yi aşan yükseklikteki okaliptüs ağaçları, bölgenin geçmişinde önemli bir
yere sahip; ama mitin vülgarize ettiği şekliyle değil.
Okaliptüsün geçmişi 19. yüzyıl
Bu arada, konuya ilişkin sonradan yaptığım okumalarda denk geldiğim bazı bilimsel araştırmalarda Sazaklıoğlu’nun aktardıklarının fazlası da var. Onları okuyunca anlıyorsunuz ki, bölgede sıtma ile mücadele -iddia edildiği üzere- Prof. Dr. Şadan Gökovalı ile başlamıyor. Bu hastalıkla mücadele amacıyla bataklıkların kurutulmasında okaliptüs ağaçlarının kullanımına ülkemizde 19. yüzyılın sonlarında başlanmış. Yani miladı Halikarnas Balıkçısı ile ilişkilendirmek de hatalı.
Zira, Osmanlı’da okaliptüs ağacının bu yönde kullanımı ve ülke genelinde yaygınlaştırılması konusunda en önemli girişim, Ziraat Heyet-i Fenniyesi tarafından 1893 yılında gerçekleştirilmiş. Tarımsal üretimi artırmak amacıyla kurulan bir tür “Tarım Teknik Kurulu” niteliğindeki bu kurum o tarihten itibaren Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde okaliptüs ağacı yetiştirilmesi amacıyla üretim alanları oluşturmaya başlamış. Okaliptüs dikimine o kadar önem verilmiş ki devlet, bu ağacın yaygınlaşması için ülke tarımında çok önemli yeri olan arpa, pirinç gibi tahılların tohumlarıyla birlikte okaliptüs ağacının tohumlarının da belirli bölgelere sevkiyatının yapılmasını sağlamış. Ziraat-ı Fenniye Heyeti Reisi Aram Efendi’nin kaleme aldığı “Okaliptüs ağacının yetiştirilmesi ve fidanları” hakkındaki risalede bu konunun tüm detaylarının yer aldığını da belirteyim.
Okaliptüs ağaçları sayesinde bataklıkların kurutularak dolaylı yoldan sıtma ile mücadele edilmesine verilen önem nedeniyle, 1909 yılında ise bataklıklardan kaynaklanan sıtmanın önlenmesi için gerekli önlemlerin alınması ve konuyla ilgili sağlık komisyonlarının oluşturulması projesinin hayata geçirildiği anlaşılıyor.
Okaliptüs ağaçlarının yetiştirilmesine, Muğla bölgesinde Dalaman ve civarında özellikle Abbas Hilmi Paşa (1874-1944) tarafından ağırlık verilmiş. Paşa, 1905 yılında Dalaman yakınlarındaki Sarsala Koyu’na bir iskele ve depo inşa ettirerek bu koydan Dalaman’a uzanan bir yol yaptırmıştır. Bu dönemde Dalaman, Köyceğiz, Gökova başta olmak üzere bazı bataklıklar kurutularak okaliptüs ağaçları dikilmiş.
Muğla Sıhhiye Müdürü Doktor Esad Bey’in 1922 tarihli "Türkiye'nin Sıhhi-İçtimai Coğrafyası: Muğla (Menteşe) Sancağı" isimli kitabı da, Cumhuriyet'in ilanı öncesi Muğla'nın nüfus, sosyal yapı ve coğrafi özelliklerinin yanı sıra bölgenin sıhhi durumuna ilişkin kimi bilgiler aktarırken sıtma hastalığı ile mücadeleden de bahsediyor. Hastalık nedeniyle Menteşe sancağındaki gençlerin ihtiyar gibi gözüktüklerini dile getiren Esad Bey, mücadele kapsamında yapılanları da şöyle anlatıyor: “Muğla, Dalaman dereleri arasındaki geniş alandaki bataklıkları kurutmak için uygulanan drenaj yönteminin yanı sıra binlerce okaliptüs ağacının dikilmesiyle bu bölgedeki bataklıkların yarıdan fazlası kurutularak tarım için elverişli hale getirilmiştir.”
Bu bölgede özellikle Abbas Hilmi Paşa’nın (1874-1944) çabalarıyla Milas, Köyceğiz ve Fethiye’nin doğusunda kalan binlerce dönümlük bataklık alanlara okaliptüs ağacı dikilerek bataklıkların kurutulması konusunda büyük bir mücadele verilmiş.Sonra sıra demek ki Gökova’ya gelmiş. Bilimsel çalışmaların kronolojik olarak aktardıklarının akabinde Sazaklıoğlu’nun anlattıklarına kulak verirsek, meseleyi daha bütüncül bir şekilde kavrayabiliyoruz.
Maksat marka (!) değeri
Özetle, bölgede sıtma ile mücadelenin geçmişi de okaliptüsün bu amaçla kullanımı da çok eskilere dayanıyor. Belli ki bu miti fabrike edenler, toplumun nazarında saygın bir yeri olan Halikarnas Balıkçısı ile Şadan Gökovalı gibi isimleri kullanarak hikâyenin inandırıcılığını pekiştirmek, belki de bölgenin turistik “marka değerine” kendilerince katkı yapmak istemişler. Yanlış hatırlamıyorsam, Gökovalı’nın bir torunu bir yerde babasının zaten 1939 doğumlu olduğunu belirterek, hikâyede rolü olmadığını, anlatıların da pek doğru olmadığını söylemeye çalışıyordu. Ama mit bu, bir kez katılaşıp “hakikat” sertliğine ulaşınca, önünde kimse duramıyor, tüm doğru sesleri sel gibi yutuyor. Köylüyü, onun çabalarını ve emeklerini dışlayan bir anlatıya yaslanmak, onun peşinden gitmek ve köylüyü silerek bir iki ünlü isim üzerinden bir mit oluşturmak etik olarak da çok sakıncalı. Oysa zaten yerel halkın hâlâ Gökova Çukuru dediği bu bölge, hiçbir suni katkıya, şişirmeye ve mite ihtiyaç duymayacak ölçüde muazzam doğal değerler barındıran harika bir yurt köşesi. Yani en azından pandemiyle birlikte bölgede patlayan inşaat furyası ve bölgeye hızlanan göç öncesi öyleydi!
1970’lerin Sakar geçişleri
Hele, benim gibi 1970'li, hatta 1980'li yıllarda Muğla üzerinden Marmaris'e veya Köyceğiz'e gidenler, 670 m. rakımdaki Sakar Geçidi’ni aşıp masmavi sularıyla Gökova Körfezi’ni gördüklerinde, gidecekleri tatil destinasyonuna varmış kadar mutlu olurlardı. Eski adıyla Gökâbâd, 1960’lardan sonra kullanılan ismiyle Gökova, dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olarak dantel gibi kıyıları, lacivert sularıyla uzaktan ışıl ışıl göz kırpardı kendisine gelenlere. Bugün Sakar, “duble yol” olduğu için rahat ve emniyetli bir sürüş imkânı sunuyor; 10 dakikada inip Körfez’e ulaşabiliyorsunuz. Oysa Sakar’ın Kargasekmez denilen sert virajlı, bozuk dağ yollarını aşarak ovaya, Gökova’ya erişmek, 50-60 yıl önce her sert virajda uçurum kenarı manzarasıyla yüreğinizi ağzınıza getiren, adrenalin dolu bir yolculukla en az yarım saatinizi alırdı. Tepede karşınıza serilen panoramadaki - turkuaz Ege suları dışındaki- en güzel detay, elbette ovayı Marmaris yönüne 3 km boyunca dikine kat ederek İnişdibi yakınlarından Akçapınar köyüne uzanan “Ağaçlı Yol” idi. Her iki yanında uzanan dev okaliptüs ağaçlarınca üzeri kapanmış görülen bu yol, ovaya boydan boya serili yeşil bir zümrüt gerdanlık gibiydi. Onun Sakar’dan seyri bile büyük keyif verirdi. Marmaris yolcuları için ovaya inmek ise, Gökova Çukuru’nu 3 km boyunca keyifli bir okaliptüs tünelinden geçerek büyülenmiş bir şekilde kat edebilmek demekti. Bugün yakınına yenisi yapıldığı için emekliye sevk edilmenin hüznü ve huzuruyla bir köşede sadece gezginleri ve “story” severleri ağırlayan bu Ağaçlı Yol, geçmişte Sakar’ı aşarak Gökova’ya ulaşmanın ödülüydü adeta. Bugün ise sizi geçmişe götüren ve “sahi ya, geçmişte bu dar yoldan karşılıklı iki otobüs nasıl geçiyordu ya” dedirten, enfes bir zaman tüneli.
/././
Faili Meçhul Araştırması (1995) korku filmi gibi, bugün Akın Gürlek’in eli rahat!..-Yalçın Doğan-
Kadın ve çocuk faili meçhul cinayetleri aydınlatmak elbette önemli ama olayın popüler yönü. Cinayet gibi bir insanlık suçu TV’lerde yürek burkan magazinle sınırlı kalmayacaksa... Haydi bakalım siyasi faili meçhul dosyalarını açmaya!..
Dehşet içinde okuyorum raporu.
“-Çetin Emeç’in katil zanlısı gözaltına alınıyor, delil yetersizliğinden serbest bırakılıyor.
Kısa süre sonra o kişi Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığına alınmak isteniyor. Meclis Komisyonu bu kararın iptali için ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulunuyor.
-Bir Emniyet Müdürü Meclis Komisyonuna bilgi verdiği gerekçesiyle, görevden alınıyor.
-Yetkisi olmadığı halde, bir uzman çavuş kendi takdiriyle birisine silah taşıma ruhsatı veriyor.
-Herkesin tanık olduğu cinayette katil bulunamıyor”.
Benzer örneklerin yer aldığı raporda, Komisyon Başkanı DYP Milletvekili Sadık Avundukluoğlu bazı bakanlıklarca Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e şikâyet ediliyor:
“Meclis’te devlet aleyhine rapor yazılıyor”.
“Devlet sırrı”
Sözü edilen rapor...
Türkiye Büyük Millet Meclisi Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyon Raporu.
1993’te DYP, SHP, ANAP, RP’nin ortak önerisiyle kurulan komisyon 2,5 yıl çalışıyor.
O tarihte Türkiye’nin çeşitli yerlerinde işlenen faili meçhul cinayet sayısı 759.
Akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler, iş adamları, öğretmenler, öğrenciler, imamlar, korucular, devlet görevlileri, generaller arka arkaya infaz edilince, TBMM Araştırma Komisyonu kurulmasına karar veriyor.
Komisyon Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Savunma Bakanlıkları, MİT ile Hâkim ve Savcılar Kurulu’ndan belge ve uzman istiyor. İstiyor da ne oluyor?.. Ne olduğu raporda yazılı:
“-Devlet sırrı deniyor, araştırma tıkanıyor.
-Devlet sırları ve ticari sırlar Komisyonun bilgisi dışındadır.
-Komisyonun Bakanlığımızdan bilgi isteme yetkisi yoktur.
-Komisyonun Silahlı Kuvvetlerden bilgi isteme yetkisi yoktur.”
Cinayet dosyaları verilmiyor. Komisyon suç duyurusunda bulunuyor. Duyuru duyuruyla kalıyor!..
Raporda vurgulanıyor:
“Devlet kurumları Komisyonumuzun görevini bilerek engellemiştir” (Rapor, s. 10).
(...) Yetkili makamlardan gerekli bilgi ve belgeler alamayan Komisyonumuzun faili meçhul cinayetler hakkında inandırıcı sonuçlara varması mümkün değildir” (Rapor, s.20).
“(...) Kendisini devlet adına yetkili gören, aslında yetkisiz bazı kişi ve kuruluşlar çalışmalarımıza sekte vurmaya çalışmıştır” (Rapor, s.183).
Kaza mı, cinayet mi?
O süreçte en dehşetli olay...
Çeşitli Bakanlıklardan yetkili eleman isteklerine karşın, Komisyona sonunda Başbakanlıktan bir yargıç gönderiliyor.
Yargıcın devletin birimleriyle bağlantısı hayli güçlü.
Ancak...
O yargıç 1997’de bir kamyon kazasında hayatını kaybediyor!..
Kaza TV haberlerinde “Süper Valiyi öldürdüler” biçiminde yayınlanınca, kamuoyunda deşifre olmuş bir MİT ajanı açıklama yapıyor:
“O Alman ajanıydı!..”
Korku filmi gibi!..
“Kurtlar Vadisi”
“Film gibi” demenin somut hali var, Komisyon çalışmaları o yıllarda çok izlenen “Kurtlar Vadisi” dizisinde de yer alıyor.
İğneleyen üslupla!..
Aynı tarihlerde bazı komisyon üyelerinin günlük yaşamlarında tehlikeli güçlüklerle karşılaşmaları tesadüf olmasa gerek!..
Rapor yine de bitiriliyor, bin adet basılıyor.
Hemen erken seçim
Sonrası siyaseten yine heyecanlı.
Rapor 12 Ekim 1995 günü Meclis Başkanlığı’na teslim ediliyor. Herkes raporun açıklanmasını beklerken...
On beş gün sonra 27 Ekim 1995 günü Meclis erken seçim kararı alıyor.
24 Aralık 1995’te seçime gidiliyor.
Yaygın görüş şu:
“Raporun görüşülmesini engellemek için erken seçim kararı alınıyor.”
Rapor hiçbir zaman görüşülmüyor.
Akın Gürlek’in girişimi
Yaşananları ve raporu bugün hatırlamamın nedeni Adalet Bakanı Akın Gürlek.
Gürlek faili meçhul cinayetlerin araştırılması amacıyla Adalet Bakanlığı’nda bir daire kurulduğunu ilan ediyor:
“Kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere, toplum vicdanını yaralayan dosyaları mercek altına alıyoruz.
Faili meçhul cinayetlerin cezasız kalmaması, toplumun vicdanının rahatlatılması için bu birimi kurduk, 638 faili meçhul cinayet dosyası üzerinde kapsamlı inceleme başlattık.”
Akın Gürlek toplumda en çok tartışılan yargıç, başsavcı ve artık siyasi kimlik taşıyan biri. Yargıçken Anayasa Mahkemesi kararına uymayan, başsavcı iken, halen Silivri’de görülmekte olan CHP’li belediyelerle ilgili dava dosyalarını hazırlayan biri.
Toplumun duyarlı olduğu faili meçhullerle ilgili girişimi elbette çok yerinde. Bu girişimiyle toplumun hoşgörüsünü sağlamak umudu taşıyor olabilir mi?..
Benzer değerlendirmeler eksik değil.
Her belgeye ulaşabilir
Akın Gürlek:
“Yeni bilgi ve belgeler gelirse, sonuna kadar gideriz”.
Gidersiniz!..
1995’ten çok farklı, o dönemle karşılaştırılmaz bile, iktidarın kendi yarattığı bir devlet var bugün. Dosya ayrımı yapmadan, her bilgi ve belgeye ulaşmakta hiçbir güçlük yok.
Ad hoc yasa
Gürlek devam ediyor:
“Bazı cinayetler zaman aşımına uğradı, onlara bir şey yapamayız.”
Yaparsınız!..
Zaman aşımı diyerek, sayısız siyasi cinayet dosyası kapatılıyor. Oysa, toplumun büyük bölümü siyasi faili meçhullerin aydınlatılmasını istiyor. Kördüğüm olmuş sorunların çözümü de buradan geçiyor.
Bunun için “ad hoc”, yani amaca uygun özel yasa çıkarmak mümkün.
Siyasi faili meçhul cinayetlerde zaman aşımını kaldıran yasa çıkarmanın nesi zor?.. Her şeye hâkim bir iktidarın elini tutan mı var?
Kadın ve çocuk faili meçhul cinayetleri aydınlatmak elbette önemli ama olayın popüler yönü. Cinayet gibi bir insanlık suçu TV’lerde yürek burkan magazinle sınırlı kalmayacaksa...
Haydi bakalım siyasi faili meçhul dosyalarını açmaya!..
/././
Danıştay’dan kanuni temsilcilere kötü haber: Hata düzeltme yolu kapandı mı?-Murat Batı-
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun daha önceki kararlarında, temsilcilik sıfatı ve sorumluluk dönemine ilişkin belirsizlik bulunan uyuşmazlıklarda vergi hatası kapsamında değerlendirileceği açıkça kabul edilmiştir. Bu yönüyle 1 Nisan tarihli karar, içtihatta görülen daha esnek yaklaşımı geri çeken, düzeltme-şikâyet yolunu fiilen daraltan bir çizgiye yaklaşmaktadır.
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 1 Nisan 2026 tarih ve E.2024/729, K.2026/242 sayılı kararı, vergi hukukunda uzun süredir tartışılan iki kritik başlığı yeniden gündeme taşıdı: Kanuni temsilcilerin düzeltme-şikâyet yoluna başvurup başvuramayacağı ve ödeme emri gibi tahsil işlemlerine karşı ileri sürülen iddiaların vergi hatası kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği.
Uyuşmazlık, OHAL döneminde KHK ile kapatılan bir şirketten tahsil edilemeyen kamu alacaklarının, şirketin eski kanuni temsilcisinden tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emirleriyle başladı. Davacı, borçların zamanaşımına uğradığını, öncelikle şirket malvarlığından tahsil edilmesi gerektiğini ve kayyum süreci nedeniyle sorumluluğunun bulunmadığını ileri sürerek Vergi Usul Kanunu’ndaki düzeltme yoluna başvurdu. Bu başvurunun reddi üzerine şikâyet yoluna gidildi ve süreç yargıya taşındı.
İlk derece mahkemesi bazı alacaklar yönünden zamanaşımı bulunduğu gerekçesiyle kısmi iptal kararı verirken, diğer kısımlar bakımından düzeltme zamanaşımının geçtiği sonucuna ulaştı. Ancak İzmir Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi daha köklü bir yaklaşım benimsedi ve davacının baştan itibaren düzeltme-şikâyet yoluna başvurma hakkının bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetti. Gerekçeye göre Vergi Usul Kanunu’nda düzeltme talep etme hakkı mükellef ve vergi sorumlularına tanınmıştır; kanuni temsilci bu kapsamda yer almamaktadır.
Dosya Danıştay’a taşındığında, Dokuzuncu Daire bazı yönlerden farklı bir değerlendirme yaptı. Özellikle tüzel kişiliği sona ermiş bir şirkete ilişkin işlemler ve zamanaşımı iddiaları bakımından uyuşmazlığın vergi hatası kapsamında incelenmesi gerektiğini belirterek kararı bu yönüyle bozdu. Ancak Bölge İdare Mahkemesi bu bozma kararına uymayarak önceki gerekçesinde ısrar etti. Nihai incelemeyi yapan Vergi Dava Daireleri Kurulu ise bu ısrarı yerinde buldu.
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun yaklaşımına göre düzeltme-şikâyet mekanizması, Vergi Usul Kanunu’nda açıkça düzenlendiği üzere mükellefler ve vergi sorumluları için öngörülmüş bir idari başvuru yoludur. Kanuni temsilci, vergi borcundan sorumlu tutulabilse de bu sıfatı onu mükellef veya vergi sorumlusu haline getirmemektedir. Bu nedenle kanuni temsilcilerin bu yola başvurma imkânı bulunmamaktadır. Öncelikle bu görüşe katılmadığımı belirtmek isterim.
Kararın önemli bir diğer yönü ise vergi hatası kavramının sınırlarına ilişkindir. Kurulun yaklaşımından çıkan sonuç, ödeme emri gibi 6183 sayılı Kanun kapsamında tesis edilen tahsil işlemlerine karşı ileri sürülen iddiaların kural olarak vergi hatası kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı yönündedir. Vergi hatası, esas itibarıyla tarh ve tahakkuk aşamasındaki maddi hatalara ilişkindir. Buna karşılık tahsil aşamasındaki uyuşmazlıklar, kural olarak süresinde açılacak idari davalarla ileri sürülebilir.
Bu noktada kararın en önemli sonucu ortaya çıkıyor: Kanuni temsilci, adına düzenlenen ödeme emrine karşı yasal süresi içinde dava açmadığı takdirde, sonradan düzeltme-şikâyet yoluyla bu işlemi tartışma imkânına sahip değildir. Başka bir ifadeyle düzeltme yolu, kaçırılmış dava süresinin yerine geçecek ikincil bir başvuru mekanizması değildir. Bu görüşe de katılmadığımı vurgulamak isterim.
Karar, vergi hukukunda sıkça vurgulanan ancak uygulamada zaman zaman sınırları tartışılan tarh ve tahsil aşaması ayrımını yeniden görünür hale getirmektedir. Düzeltme-şikâyet yolu, kanunun öngördüğü çerçevede sınırlı nitelikteki vergi hatalarına karşı öngörülmüş bir idari başvuru yolu olarak kalmaktadır. Tahsil işlemlerine ilişkin iddiaların ise kural olarak yargı yoluyla ve süresi içinde ileri sürülmesi gerekmektedir.
Önceki içtihatlarla çelişiyor…
Bu hususta Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 26.04.2024 tarih ve E. 2022/1003, K.2024/390 sayılı kararı asıl borçlu şirketten tahsil edilemeyen kamu alacaklarının şirket ortağı sıfatıyla davacıdan tahsili amacıyla ödeme emri düzenlenen olayda, hisse devri gerçekleştikten sonraki döneme ait kamu alacağından sorumlu bulunmadığı iddiasının düzeltme-şikâyet kapsamında incelenebilecek bir vergi hatası oluşturduğu yönündeydi.
İlaveten Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 14.05.2024 tarih ve E.2023/8363, K.2024/2734 sayılı kararında da davacı hakkında düzenlenen ödeme emirleri, farklı yıllara ait vergi ve cezalara ilişkindir ve elektronik tebligatla kesinleşmiştir. Uyuşmazlıkta temel tartışma, davacının ilgili dönemlerde asıl borçlu derneğin kanuni temsilcisi olup olmadığı ve bu sıfatı taşımadığı dönemlere ilişkin borçlardan sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Kurul, Vergi Usul Kanunu’nun 116. maddesinde vergi hatasının tanımlandığını ve 126. maddede bazı durumlarda tahsil aşamasındaki işlemlerin de düzeltme-şikâyet yoluna konu olabileceğini vurgulamıştır. Bu çerçevede, kanuni temsilcilik sıfatının hangi dönemlerde bulunduğunun tartışmalı olduğu hallerde, uyuşmazlığın vergi hatası kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Somut olayda ise Bölge İdare Mahkemesi, davacının düzeltme-şikâyet yoluna başvuramayacağı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Danıştay VDDK ise bu yaklaşımı isabetli bulmamış; temsilcilik sıfatı ve sorumluluk dönemlerinin değerlendirilmesi gerektiğini, bu yönüyle uyuşmazlığın vergi hatası kapsamında incelenmesi gerektiğini ifade ederek kararı hukuka uygun bulmamıştır. Özetle karar, kanuni temsilcilik sıfatının dönemsel olarak tartışmalı olduğu durumlarda, uyuşmazlığın salt usul gerekçeleriyle düzeltme yolu dışında bırakılmaması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sonuç ve değerlendirme
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 1 Nisan 2026 tarihli kararı, kanuni temsilcilerin düzeltme-şikâyet yoluna erişimini kategorik biçimde reddeden yaklaşımıyla vergi yargısında önemli bir sınır çiziyor. Ancak bu sınır, vergi hatası müessesesinin işlevi ve hak arama özgürlüğü bakımından fazla dar bir çerçeveye oturuyor.
Kurulun kanuni temsilci mükellef ya da vergi sorumlusu değildir, dolayısıyla düzeltme yoluna başvuramaz yönündeki tespiti, normatif olarak kanun metnine dayanıyor olsa da vergi hatası kurumunun amacını göz ardı eden bir sonuç doğuruyor. Özellikle temsilcilik sıfatının tartışmalı olduğu, dönemsel sorumlulukların netleşmediği veya açık maddi hataların bulunduğu durumlarda bu kadar kesin bir dışlama isabetli görünmüyor.
Nitekim Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun daha önceki kararlarında, temsilcilik sıfatı ve sorumluluk dönemine ilişkin belirsizlik bulunan uyuşmazlıklarda vergi hatası kapsamında değerlendirileceği açıkça kabul edilmiştir. Bu yönüyle 1 Nisan tarihli karar, içtihatta görülen daha esnek yaklaşımı geri çeken, düzeltme-şikâyet yolunu fiilen daraltan bir çizgiye yaklaşmaktadır.
Oysa düzeltme müessesesi, yalnızca teknik bir başvuru yolu değil; açık maddi hataların yargıya taşınmadan önce idare tarafından giderilmesini sağlayan bir güvenlik mekanizmasıdır. Bu mekanizmayı sıfat yokluğu gerekçesiyle baştan kapatmak, vergi hukukunda hatanın düzeltilmesi ilkesini zayıflatan bir sonuç üretmektedir.
Bu nedenle 1 Nisan 2026 tarihli kararda ortaya konulan yaklaşımın, vergi hatası kurumunun amacı ve önceki içtihatlarla birlikte yeniden değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Aksi halde düzeltme-şikâyet yolu, hatayı gidermeye yarayan bir araç olmaktan çıkıp, yalnızca dar bir mükellef tanımına sıkışan teknik bir formaliteye dönüşecektir.
/././
Tarihler ve unutulmayanlar -Fikret İldiz-
Dünyanın herhangi bir yerinde basın özgürlüğünün savunulması unutulmayan tarihler yazar... Türkiye’de basın özgürlüğü yoktur. Türkiye’de gazetecilerin mesleklerini yapmaya devam etmeleri dahi; basın özgürlüğünün savunulmasıdır, olağanüstü başarıdır. Demiştik! 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günüdür ve gazetecilik tehlike altındadır. Demiştik! 6 Mayıs 1972 sabaha karşı...
Bir tarih…
17 Aralık 1986…
Sonra, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü…
Dünya Basın Özgürlüğü Günü adını, 17 Aralık 1986’da Kolombiya’nın başkenti Bogota’da, gazetesi El Espectador’un bürosu önünde suikasta uğrayan Kolombiyalı gazeteci Guillermo Cano Isaza’dan almaktadır.
Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü’nün amacı nedir?
“UNESCO, mesleğini icra ederken hayatını kaybeden Kolombiyalı gazeteci Guillermo Cano’nun anısına Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü’nü kurdu. UNESCO/Guillermo Cano Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü’nün amacı, her yıl dünyanın herhangi bir yerinde basın özgürlüğünün savunulması ve/veya teşvik edilmesine önemli katkılarda bulunan bir kişiyi, kuruluşu veya kurumu ödüllendirmektir, özellikle de riskler söz konusuysa. Ödülün amacı UNESCO’nun politikalarıyla uyumludur ve Örgütün iletişim ve bilgi alanındaki programıyla ve daha spesifik olarak ifade özgürlüğü ve bilgi özgürlüğü için elverişli bir ortamın teşvik edilmesine verilen öncelik ile ilgilidir.”
1997 yılında UNESCO tarafından 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde verilmeye başlanan bu ödül özellikle gazeteciliği tehlike altındayken başarmış olanlara, risk altında gazetecilik yapanlara ve kriz zamanlarında gazetecilik mesleğini sürdürenlere verilir.
Cano başyazılarında ve “Libreta de Apuntes” (Defter) adlı köşesinde uyuşturucu kartelleri hakkında yazmaktadır. Cano, cesareti ve basın özgürlüğünü savunması nedeniyle 1986’da Ulusal Gazetecilik Ödülü’nü kazanmıştır. Aynı yıl Pablo Escobar’ın emriyle öldürüldü.
Medya o gün herhangi bir yayın yapmadı veya haber yayınlamadı.
Birleşmiş Milletler 20 Aralık 1993'te, her yıl 3 Mayıs'ın, Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı. 2024 yılı başında El Espectador gazetesi editörü Guillermo Cano Isaza cinayeti Kolombiya’da İnsan Hakları Birimi Başsavcılığı tarafından insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak ilan edildi.
Basın Özgürlüğü günü kutlu olsun, unutulmadı…
Bir tarih…
6 Mayıs 1972…
Unutulmayanlar yaşıyorlar…
“Ankara Merkez Cezaevi'nin küçük avlusundaki karakavak ve leylak ağaçları, bu gece 23-24 yaşlarında üç devrimcinin; Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş'in idamını seyredecekler. Evet bu üç genç adam, gözlerini kırpmadan, korku nedir bilmeden, yürekli adımlarla ölümü selamlayacaklar, idam sehpası altında söylevler vererek, inançlarını ve davalarını savunacaklar ve hayatlarını verecekler. (...)” [i]
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi.
İnfazlardan sonra Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan; Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in belleklerinde tuttukları sözlerinin tutanağa aynen ve doğru şekilde yazılmasını sağladılar.
Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinin 16 Temmuz 1971’de başlayıp 9 Ekim 1971 tarihinde sona eren iki ay 23 gün içinde verdiği kararın üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti.
Cezaevinin avlusundaki ağaçlar Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamını seyrettiler.
Bu tarihe atfedilen değerdir tarih olan ve yaşayan üç fidandır unutulmayanlar… Tarihler bazen unutulabilir ama 6 Mayıs 1972 tarihi unutulmadı. 16.7.1971 tarihinde başlamış ve iki ay 23 gün içinde karara bağlanmış olan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No.lu Askeri Mahkemesinin 9.10.1971 tarih 1971/13 esas, 1971/23 Karar sayılı hükmü ile TCK'nin 146/1 maddesi uyarınca Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ölüm cezasına mahkûm edilmişti.
Ölüm cezaları; Askeri Yargıtay 2. Dairesinin 10.01.1972 tarih ve 1971/457-1972/1 Esas, 1972/1 Karar sayılı ilamı ile kesinleşmişti.
Askeri Yargıtay Başsavcılığı'nın 3.2.1972 tarih ve 1972/187-98 sayılı kararı ile tashihi karar talebi reddedilmiştir.
O yıllarda ölüm cezasının yerine getirilmesi (önce Meclis ve sonra Cumhuriyet Senatosu) Türkiye Büyük Millet Meclisinin birleşik toplantısında kabul edilmesi gereken kanunla mümkündü.
TBMM ölüm cezasına dair kanunu kabul etmeyebilirdi… Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun tasarısına verilen oyların sonucu şöyleydi:
Üye sayısı: 450
Oy verenler: 323
Kabul edenler: 273
Reddedenler: 48
Çekimserler: 2
Oya katılmayanlar: 118
Açık üyelikler: 9
Böylece 17.03.1972 kabul tarihli 1576 sayılı ölüm cezalarının infazı hakkındaki kanun çıkarıldı (RG: 25.3.1972- 14139).
CHP tarafından iptali istemiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi kanunun sadece "usulden" iptaline karar verdi (AYM 1972/13-18. Tarih 6.4.1972) İptal kararından sonra aynı kanun Millet Meclisi'nde (24.4.1972) sonra Cumhuriyet Senatosunda (2.5.1972) görüşülerek kabul edilmişti.
2.5.1972 kabul tarihli 1586 sayılı "Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Dair Kanun" 5 Mayıs 1972 tarih ve 14178 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Geçmiş zaman…
Haksız, insafsız, adaletsiz, vicdansız, hukuksuz acılarla dolu geçmiş tarihimiz…
Tarih hatırlatır; unutmadık...
Dünyanın herhangi bir yerinde basın özgürlüğünün savunulması unutulmayan tarihler yazar...
Türkiye’de basın özgürlüğü yoktur.
Türkiye’de gazetecilerin mesleklerini yapmaya devam etmeleri dahi; basın özgürlüğünün savunulmasıdır, olağanüstü başarıdır.
Demiştik!
3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günüdür ve gazetecilik tehlike altındadır.
Demiştik!
6 Mayıs 1972 sabaha karşı...
[i] Halit Çelenk. İdam Gecesi Anıları ve Kararlar. Gezmişarslaninan. Ülke Yayınları. İkinci Bası Kasım 1978.Sayfa 43-48
/././
T-24











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder