UFO’lar, düz dünya, derin devlet ve devlet aklı -Can Ertuna-
"Devlet aklı" kavramı iktidarın rıza üretimi için araçsallaştırdığı bir komplo teorisi mi, yoksa iktisatçı Ümit Aktaş’ın Evrensel Gazetesi’ndeki yazısında vurguladığı gibi siyasi iktidar, bürokrasi ve sermaye çevrelerinden oluşan iktidar bloğunun "stratejik seçiciliği" mi? Bu yazı, kavramın ekonomi-politik analizinden çok rejimin hamlelerine meşruiyet kazandırmak için nasıl bir söylem aracı olarak kullanıldığına dair.
2018’de devlet başkanlığı seçimlerini takip etmek için Azerbaycan’a giden basın heyetindeydim. Adayların posterleri, TV’de yayınlanan propaganda konuşmaları ile görüntüde bir seçim atmosferi vardı. Ancak herkes bunun bir gösteri olduğunu farkındaydı; “seçimi” Aliyev kazanacaktı. İşin ilginci, gerçek muhalefetin yarış dışına çıktığı bu illüzyonda Aliyev için propagandayı kendilerine muhalefet görevi biçilen diğer adaylar yapıyordu.
“Meşru” muhalefetin adayları televizyona çıkıp rejimi övüyor, statükoyu savunuyor ya da sistem dışına itilen muhalefeti eleştiriyorlardı. Sonuçta zafer %86’lık oy oranıyla elbette Aliyev’in oldu (Aliyev bir sonraki seçimi de %92 oy oranıyla kazandı).
O gün Türkiye için bir distopya gibi gözüken bu durum bugün o kadar da ihtimal dışı değil. Türkiye’nin kör topal bir şekilde olsa da iktidar değişimine açık demokrasi deneyiminin Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki rejimlerle kıyaslanamayacağını düşünenler, gelinen noktada şimdi bunun pekâlâ bir ihtimal dahilinde olduğunu tartışıyor. Örneğin son olarak Medyascope’ta bir yayına katılan siyaset bilimci Murat Somer Türkiye’nin artık bir “kapalı otoriterlik” rejimine geçtiğini söylüyor.
Başta ABD, Batı’nın bir süredir Türkiye’den demokrasi talebi yok; havuç-sopa yöntemleriyle mevcut rejimle uyumlu çalışabildiklerini biliyorlar. Trump yönetimi, bölgede ABD-İsrail çıkarları öncelikli işleyişe kolaylık sağlayacak monarşileri ne kadar makbul gördüğünü Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barack üzerinden iletmişti.
Üzerindeki ABD örtüsü çekilince Çin ve Rusya’dan esen rüzgarlarla ayazda kalan Avrupa Birliği, Türkiye’yi stratejik önemde bir komşu ve göçmenler için demografik bir tampon bölge olarak görüyor. Batı’nın Türkiye’ye demokrasi dayatacak mecali ve niyetinin olmadığı bir ortamda, mesele mevcut rejimin kalıcı olacağı fikrini içeride hakları her geçen gün tırpanlanan ve yoksullukla boğuşan kitleye kabul ettirebilmekte.
BİR SAKİNLEŞTİRİCİ OLARAK “DEVLET AKLI”
Rıza üretimi için insanlara devlet aklı mitini yeniden satabilmek gerekiyor. Bunun bir ayağı Saray’dan bağımsız bir devlet aklının hâlâ olduğu savunusu, bir diğeri de perde arkasından gelişmelere yön veren bir derin devlet olduğu savı. Devletin derinlikleri ile bürokrasinin buluştuğu kavşakta ise iktidarın parçası Bahçeli’nin durduğuna inanılması isteniyor. “Bahçeli ne demek istedi? Kime, ne mesaj verdi?” gibi tartışmalar bağımsız medyayı bile epey meşgul ediyor.
Araştırmalar insanların komplo teorilerine üç sebepten inanmaya meyilli olduğunu ortaya koyuyor: Karmaşık hakikatlere basit yanıtlar verebilmek; olaylar karşısında güçsüz ve savunmasız hissetmeye karşı bir savunma mekanizması geliştirmek ve kendileri gibi düşünen insanlarla bir sürü psikolojisinin verdiği konfor için. “Devlet şimdilik küresel çalkantılara karşı önlem alıyor, gerektiği zaman Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin bekâsı için devreye girecektir” düşüncesi, yaşanan dönüşüme karşı saray eczanesinin sakinleştirici reçetesi olarak sunuluyor.
GLADYO’DAN PEMBE TİŞÖRTE DERİN DEVLET
Türkiye’deki derin devlet elbette bir komplo teorisi değil. Ancak yıllarca Kurtlar Vadisi dizisinde mitleştirildiği gibi, ne kadar yerli ve milli olduğu epey tartışmalı. Türkiye’deki kontrgerillanın Soğuk Savaş döneminde NATO ve CIA desteğiyle kurulmuş, solun yükselişini önlemeyi amaçlayan uluslararası "Gladio" benzeri bir örgütlenme olduğuna dair nice belge, tanıklık ve çalışma var. “Derin devletin” tam olarak kimin aklını temsil ettiği sorusunun yanıtı bu ayrıntıda gizli.
Doğan Gürpınar’ın “Türkiye’de Komplo Teorileri” (Conspiracy Theories in Turkey: Conspiracy Nation) kitabında aktardığı gibi, zamanla “derin devlet” tarihsel kökeninden soyutlanıp bir fantezi kurgu haline geldi. Böylece her türlü siyasi gelişmeyi açıklayan, her şeyin arkasında olan gizemli ve her şeye gücü yeten bir yapı olarak yeniden kurgulandı. Bu retorik metamorfozda ise Atlantik paktı icadı olmaktan soyutlanıp milli bir kimliğe büründü.
Geçen yıl Bodrum’da deniz kıyısı bir restoranda çekilen bir fotoğraf Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe başkan adaylığı vesilesiyle yeniden gündeme geldi. Yıldırım’ın yanındaki kadro ilgi çekiciydi; Emniyet Genel Müdürlüğü'nden bakanlığa kadar uzanan kariyeri boyunca devlet, siyaset ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkilerin kilit aktörlerinden biri olarak görülen pembe tişörtlü Mehmet Ağar’ın karşısında pembe gömleğiyle geçmişte istihbarat ve dış politikada devletin resmi kanallarının tıkandığı anlarda özel ilişkileri ve iş bağlantılarıyla devreye giren eski bakan Cavit Çağlar oturuyordu. Isıtılıp ısıtılıp dolaşıma sokulan fotoğraf, derin bir aklın memleketi (ve futbolu) perde gerisinden yönettiğini düşünenlere düzenli aralıklarla malzeme sunuyor. Tatil sitesi yönetimi gibi duran bir ekibin Kurtlar Vadisi’ndeki “ihtiyarlar Heyeti” olarak sunulduğu senaryonun hâlâ müşterisi, “derin devlet aklı” mitinin bir reytingi var.
KULAĞINA FISILDANAN ADAM: KILIÇDAROĞLU
Peki derinin ötesinde nasıl bir “devlet aklı” tahayyülü var? Cansu Çamlıbel’in ses getiren söyleşisinde konuşan Kılıçdaroğlu’nun “yol arkadaşı” Bülent Kuşoğlu, “devlet aklı” derken derin devleti kastetmediğini, “devlette çalışan, devlet bürokrasisinin aklını anladığını” belirtmişti. Kuşoğlu, büyük davalar, olağanüstü hâl dönemi, kanun hükmünde kararnameler, tasfiyeler, atamalar, görevden almalara rağmen hâlâ 24 yıllık iktidardan ayrı bir devlet aklı varmış gibi konuşuyordu.
CHP’nin başına geçirilen Kılıçdaroğlu ve çevresinin “devlet aklı bunu istiyor” söylemi yeni de değil. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu 2023 seçimi öncesine dair gözlemlerini aktardığı yazısında şöyle diyordu: “Danışmanlığa getirilen ve kimsenin tanımadığı bazı insanlar, Kılıçdaroğlu’na yapılan bazı gizemli ziyaretler… Tam da o dönemde, “devlet aklı” kavramı CHP Genel Merkezi’nde olmadığı kadar sık dillendirilmeye başlandı. ‘Devlet, Kemal Bey’i istiyor, uygun görüyor’ cümlesi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının meşruiyet nedenlerinden biri haline gelmişti”.
“BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?” MUHALEFETİ
Muhalefet liderliği boyunca Kılıçdaroğlu kızıyor, isyan ediyor ama sonra “Böyle bir şey olabilir mi?” deyip yoluna devam ediyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi yıllar sonra ilk kez ülkeyi tek başına yönetme şansını yitirmişti ama Erdoğan Kılıçdaroğlu’na hükümet kurma görevi vermedi. Kılıçdaroğlu: “Bize görev verilmedi. Sandılar biz gidip meydan meydan mağdur edebiyatı yapacağız. Bizim öyle bir niyetimiz de yok” demekle yetindi. Bombalar ve can kayıplarının gölgesinde yinelenen seçimi de kazanamayacaktı. Buna rağmen kendi tahayyülündeki devletle uzlaşı arayışı devam etti. 2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” dedi.
Rejim değişikliğine giden yolda en önemli kırılma 2017 referandumunda mühürsüz oyların sisteme sokulmasıydı. Referandumdan sonra gazeteci Zafer Arapkirli bir etkinlikte Kılıçdaroğlu’na “neden vatandaşları protestoya çağırmadınız?” diye sordu. Kılıçdaroğlu, sokaklarda sopalı ve silahlı kişiler olabileceğine dair “duyumlardan” bahsetti ve sokağa inmeme, hatta mühürsüz oyları kabul eden YSK önüne gitmeme kararını “çok vahim olaylar çıkabileceği endişesi nedeniyle bu sorumluluğu almamaya karar verdik” dedi. Yine birileri Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldamıştı.
Kılıçdaroğlu’nu Erdoğan için ideal bir muhalefet haline getiren özellikleri siyaset bilimci Behlül Özkan “Turkish Studies” dergisindeki makalesinde sıralamıştı: Buna göre 27 yıllık devlet memurluğu kariyeri Kılıçdaroğlu’nun siyasi tarzını şekillendirmişti. İktidara gelmeyi kitlesel bir siyasi mücadele ile değil, devlet içindeki güç odaklarıyla müzakere ederek ve uygun koşullar oluştuğunda gerçekleşecek bir "düzenli devir" süreci olarak görüyordu. Kısacası Kemal Bey, Tayyip Erdoğan ve çevresinden ayrı bir devlet olduğuna inanıyor, onunla müzakere ettiğini düşünüyordu. Saray için de etrafı devletin adamı olarak düşündüğü “ulaklarla” kuşatılan bir ana muhalefet liderinden daha iyi bir muhalefet olamazdı herhalde.
KOMPLO TEORİLERİYLE BAŞA ÇIKMAK
Günümüzde hâlâ bazı insanların dünyanın düz olduğuna inanması anlaşılamaz gelebilir, ancak komplo teorilerine inananları ikna etmek sanıldığı kadar kolay değil. Öncelikle hakikatin sistemli bir şekilde gizlendiğini düşünürler. Sunduğunuz kanıtları sizi kandıran sistemin manipülasyonları olarak görürler; siz “büyük resmi” göremiyorsunuzdur sadece. Şimdi gizemli bir “devlet aklının” var olduğu iddiasıyla sistemdeki dönüşüme rıza üretilmeye çalışılıyor. Nasıl ki bilim, düz dünyacılarla uzlaşma arayarak yapılmıyorsa, demokrasi için komplo teorisine inanan ya da inanmadığı hâlde bunu dayatanlarla bir uzlaşı içinde çözüm bulmak mümkün değil.
/././
“Cumhuriyeti Demokratikleştirmek”…-Şükrü Aslan-
“Cumhuriyet” üzerine literatürün belki de en dikkat çekici yanı, daima yüceltici bir dil ve anlatıya konu olmasıdır. Bu alana dair neredeyse tüm literatür, Türkiye’nin yeni bir gelecek için, ‘faziletli’ bir yol olarak Cumhuriyete karar vermiş olmasını, bir ‘devrim’ gibi görmüştür. Bundan dolayı Cumhuriyet rejiminin siyasal ve toplumsal pratiklerine eleştirel bakan literatürde bile, ‘Cumhuriyet’i özenle korumaya yönelik kaygının baskın izlerini görmek mümkündür.
Bütün bu Cumhuriyet savunuculuğunun arka planında ise özellikle 19. ve 20. yüzyıl Avrupa’sındaki teşvik edici-meşrulaştırıcı politik-kültürel iklim bulunur. Bu iklimin türlü biçimlerini Avrupa’nın değişik ülkelerindeki deneyimlerde görmek mümkündür. Avrupa dışında da hemen her yerde milliyetçi reflekslerin beslediği bu iklim, ‘uluslara’ göre bir yeni yol ve yönetim biçimi olarak ‘Cumhuriyeti’ öne çıkarmış ve yeni Türkiye’nin inşa sürecini de doğrudan etkilemiştir. Osmanlı’dan beri birikerek gelen imparatorluk kültürünün artık terkedilecek olması ve yerine ‘ulusu’ ve ‘yurttaş’ı esas alan bir siyasal rejimin kuruluşu aynı zamanda bu iklimle ilgilidir.
∗∗∗
Türkiye’de cumhuriyeti yücelten literatürün bu özelliği, yeni rejime karşı eleştirel düşünceleri frenlemiştir. Bir başka deyişle bu yüceltici dil-algı, Cumhuriyetin siyasal pratiklerinin toplumsal alandaki yansımalarını ve bilhassa ‘demokrasi’yi yok sayan bir sistem olarak işlemesini genellikle tartışma dışı bırakmıştır. Böyle olduğu için Cumhuriyetin siyasal karar ve pratiklerinin mağdur ettiği toplumsal kesimler adeta görünmez bir alanda bırakılmışlardır. Çeşitli kimlik gruplarına karşı geliştirilen ve çok yerde kitlesel kıyıma dönüşen şiddet politikaları ciddi bir sorgulamaya konu bile olamamıştır. Sosyalistler de dahil olmak üzere ‘Cumhuriyete olumlu/devrimci anlam yükleyen tüm kesimlerde Cumhuriyetin siyasal/toplumsal tahrip edici pratikleri daha çok ‘küçük burjuva’ ya da ‘burjuva’ cumhuriyetinin ‘kusurları’ gibi görülmüştür.
Bugün artık somut olarak ortaya çıktığı gibi Cumhuriyetin, tebaa yerine inşa etmek istediği ‘yurttaş’, gerçekte içinden geldiği kimliklerinden-geleneklerinden azade bir siyasal varlık olarak görülmüştü. Dahası tüm yurttaşlar, ‘ulusun hâkim kültürü’ne dahil olması/edilmesi gereken bireyler olarak tarif edilmişti. Bu politik tespit, analiz ya da algı, Cumhuriyetin daha en baştan siyasal olarak yücelttiği ‘yurttaşı’ ile bir tür muharebe yapmayı göze alması demekti. Çünkü nüfus sayımlarında da tespit edildiği gibi ‘yurttaş’ olarak tanımlanan bireylerin önemli bir bölümü başka diller, gelenekler, kültürlerden geliyorlardı ve bütün bu birikimi gönüllü olarak terk etmeleri olanaksızdı. Cumhuriyet aslında sosyolojik olarak, olanaksız olanı temel siyasal tercih yaptı ve olanaksızın peşine düştü. Hiç kuşkusuz bugün Türkiye’nin yaşadığı toplumsal-siyasal sorunların temelinde çoğul sosyolojiden, tekçi bir ‘toplum’ çıkarmayı hedefleyen bu politik tercihin getirdiği gerilimler vardır.
∗∗∗
Bu hafta sonu, 13-14 Haziran günlerinde İstanbul Bakırköy’de Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı pek çok bakımdan olduğu gibi bu olanaksızlığın serüvenini tartışmak bakımından da son derece önemli bir etkinlik-çalışma olacaktır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılının henüz başlarında olduğumuz bir dönemde Türkiye’nin, yüzyıl önce kurduğu yeni rejimin muhasebesini yapması ve bu muhasebenin sonuçları ile yüzleşmesi, bu ülkenin barışı arama ve kurma ihtiyacının bir gereğidir.
Hiç kuşku yok ki demokratikleşme bu arayışın en kuvvetli dinamiği ve imkânıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kapsamlı bir demokratik rejim inşa etmek, yurttaşların kimliklerine-geleneklerine uygun yaşayabilmelerine ve tereddütsüz biçimde haklarını kullanabilmelerine imkân sunabilir. Dahası demokratikleşme, Cumhuriyetin siyasal tercihlerinin mağdur ettiği toplumsal kesimlerin geleceğe umutla bakabilme ve sahip çıkmalarına da imkân sağlayabilir. Türkiye’nin barışını arama çabasında bu konferans, sözcüğün gerçek anlamında bir yeni yol, yeni düşünme biçimi sunmayı amaçlıyor ve ilgili tüm kesimlere kalıcı barış için bir davette bulunuyor.
/././
Trump'ın dostları, halkların felaketi: Venezuela'dan Türkiye'ye bakmak -Güldem Atabay-
Ricardo Hausmann sıradan bir iktisatçı değil.
Yazısını okumaya devam ettikçe de rejim değişimi planları başarıya ulaşırsa Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikenin ne olduğunu daha net kavrıyorsunuz.
Hausmann'ın anlattığı hikâye ilk bakışta şaşırtıcı.
Venezuela'da petrol üretimi artıyor. Petrol fiyatları İran savaşı nedeniyle yüksek seyrediyor. ABD yönetimi ülkenin petrol gelirlerinin yönetiminde doğrudan söz sahibi. Donald Trump yönetimi Caracas'taki yeni yönetime açık destek veriyor. Normal şartlarda ekonominin rahatlaması gerekir.
Ama tam tersi oluyor.
Kur çöküyor. Enflasyon yükseliyor. Dolar kıtlaşıyor. Ekonomik faaliyet zayıflıyor.
Venezuela halkı yine yoksullaşmaya devam ediyor.
Hausmann da basit bir soru soruyor yazısında: Halkın petrol gelirleri nereye gidiyor?
Çünkü İran savaşının başlamasıyla küresel petrol fiyatının aniden %50’ye yakın artması sonucunda petrol ülkesi Venezuela’da oluşan zenginlik Venezuela halkına yansımıyor. Petrol gelirlerinin önemli bölümü ABD Hazine Bakanlığı'nın kontrolündeki hesaplardan yönetiliyor. Ancak ne kadar gelir elde edildiği, bu paraların nereye harcandığı ve kimlerin faydalandığı konusunda kamuoyuna neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor.
Hausmann'a göre “yeni” Venezuela'nın ayırt edici özelliği tam da bu: Şeffaflığın ortadan kalkması.
Ülkenin petrol sektörü artık açık ve rekabetçi kurallarla değil, kapalı kapılar ardında yapılan özel anlaşmalarla yönetiliyor. İhalelerin yerini pazarlıklar alıyor. Devletin kaynakları üzerindeki kamu denetimi zayıflıyor. Seçimler, anayasal düzen ve demokratik kurumlar giderek ikinci plana itiliyor.
Sonuçta ortaya çıkan sistemin kazananı halk değil.
Rejim elitleri. Ve onların dış ortakları.
Hausmann'ın yazısındaki en çarpıcı nokta da aslında ekonomik değil, siyasal.
Venezuela'da petrol üretimi artıyor ama ülke zenginleşemiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde doğal kaynaklar toplumu büyüten bir araca değil, iktidarı ayakta tutan bir finansman mekanizmasına dönüşüyor. Devletin kaynakları kamu yararı için değil, rejimin devamı için kullanılmaya başlanıyor.
Hausmann’ın yazının son cümlesi bu nedenle çok sert: "Kleptokratlar (hırsız ülke yöneticileri) artık yalnız yaşamıyor. Birbirleriyle ittifak kuruyor."
Aslında bu yalnızca Venezuela'nın hikâyesi değil.
Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaların merkezinde de benzer bir soru var.
Ülke demokratik kurumlarını güçlendirerek mi yoluna devam edecek, yoksa mevcut siyasal iktidarın sürekliliğini esas alan yeni bir rejime mi yönelecek?
Son dönemde ABD Başkanı Trump'ın ve Ankara Büyükelçisi Barrack'ın açıklamaları bu nedenle dikkat çekici. Bölgeye uygun monarşi rejimini överek Türkiye’ye de dolaylı öneren bu yapı Türkiye için iyice merkezileşmiş bit sistemde demokratik denetim mekanizmalarının geri plana itilmesini sorun olarak görmüyor.
Tarih bize bunun sonunun iyi bitmediğini gösteriyor.
Çünkü kurumları zayıflatmayı seçen bir güçlü lider ülkesini güçlendirmiyor. Kurumlar zayıfladıkça kendini güçlendiriyor. Ülke zayıfladıkça rejim tahkim ediliyor.
Muhalefet etkisizleştikçe demokratik denetim ortadan kalkıyor.
Türkiye'de CHP'ye yönelik mutlak butlan ve kayyım tartışmaları da bu nedenle yalnızca bir parti meselesi değil.
Venezuela'nın hikâyesi bize kurumların bir gecede çökmediğini gösteriyor. Önce seçimlerin anlamı aşınıyor. Sonra muhalefetin meşruiyeti tartışmalı hale getiriliyor. Ardından kurumlar kişilere bağlanıyor. En sonunda ise ülke zayıflarken rejim güçleniyor.
Halk da bu sürecin en ağır kaybedeni oluyor.
Bugün Türkiye'de tartışılan konu da bu.
Mesele Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği elbette değil.
Mesele, Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri olan halk egemenliğinin korunup korunmayacağı.
Eğer seçmenin verdiği yetki yargı kararlarıyla, idari müdahalelerle veya kayyım benzeri yöntemlerle etkisizleştirilebiliyorsa, sorun artık bir parti sorunu olmaktan çıkar. Rejim tartışmasına dönüşür.
Bu nedenle seçilmiş CHP ekibinin verdiği mücadele yalnızca kendi varlığını koruma mücadelesi değil.
Cumhuriyet'in kurucu partisinin bugün savunduğu, seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesi. Demokratik meşruiyetin kaynağının halk olduğu fikri. Cumhuriyet'in temel kurumsal çerçevesi.
Venezuela örneği bize ekonomik çöküşün çoğu zaman ekonomik kararlarla başlamadığını gösteriyor. Çöküş önce kurumlarda başlıyor. Hukuk zayıflıyor. Şeffaflık ortadan kalkıyor. Muhalefet etkisizleştiriliyor. Devlet ile iktidar arasındaki çizgi siliniyor. Ekonomik fatura ise daha sonra geliyor.
Bugün Venezuela'da petrol üretiliyor ama refah üretilmiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde ülkenin kaynakları topluma değil, rejime hizmet etmeye başlıyor.
Türkiye'nin önündeki risk de tam olarak bu.
Bu nedenle demokratların, Cumhuriyet'i savunanların ve hukuk devletine inananların vereceği mücadele herhangi bir siyasi partiyi koruma mücadelesi değil.
Mesele CHP'nin geleceğinden daha büyük.
Mesele Türkiye'nin Venezuela'nın geçtiği yola girip girmeyeceği.
/././
Mercan Satrapi ve Persepolis'in ardından -Ümit Kartoğlu-
“Kendi seçimlerimizi özgürce yapabilmek tamamen bize bağlıdır. Hepimizin bir seçeneği var.”
Mercan Satrapi
İran sineması deyince, büyük keyifle izlediğim En Sevdiğim Pastam, Bir Ayrılık, Satıcı, Görünmez Kaza ve Kirazın Tadı filmleri ve müthiş yönetmenleri Maryam Moghadam/Behtash Sanaeeha, Asghar Farhadi, Jafar Panahi ve Abbas Kiarostami aklıma geliyor. Her ne kadar İran sinemasına damgasını vuranlar arasında Marjane (Mercan) Satrapi sayılmasa da onun Persepolis’i, Batı'da milyonlarca insanın İran hakkında okuduğu ya da izlediği ilk eserlerden biri olması açısından önemlidir.
Mercan, geçtiğimiz günlerde, 4 Haziran’da 56 yaşında hayatını kaybetti. Çok sevilen İranlı-Fransız sanatçının ölümü, çizgi roman yazarı, çizeri, film yapımcısı ve aktivistin hayatının, direniş, özgürlük ve insanlığa adadığı mücadelesinin geniş çapta anılmasıyla yankı buldu.
Mercan’ın kişisel hikayesini siyasal tarihle özgün bir biçimde bir araya getirdiği Persepolis çizgi romanı ve onun animasyon film uyarlaması, İran, devrim, sürgün ve göç deneyimi üzerine üretilmiş en etkili modern otobiyografik eserler arasında kabul edilir. Film, farklı film festivallerinde 58 kez aday gösterilmiş, 2007’de Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü dahil olmak üzere toplam 30 ödülle taçlandırılmıştır. Ülkemizde de Persepolis filmi, 2008 yılında Türkiye Sinema Yazarları Derneği’nin En İyi Yabancı Film dalında SİYAD Ödülü’ne aday gösterilmiş, ancak 5. sırada yer almıştı.
Her ne kadar kitaba ve filme Persepolis başlığını yakıştırsa da, Mercan bu antik kenti hiçbir zaman hikayenin bir mekanı olarak kullanmadı. Mercan, günümüz İran'ında Şiraz yakınlarında bulunan, MÖ 518 civarında I. Daryuş tarafından kurulmuş, Ahameniş İmparatorluğu'nun tören başkenti ve günümüzde dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Persepolis’in adını tercih ederek, İran tarihinin 1979 İslam Devrimi ile başlamadığını hatırlatmakta, böylece binlerce yıl öncesine uzanan, çok daha köklü bir Pers medeniyetine işaret etmekteydi. Bu bağlamda eser, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın, çağdaş İran tarihi ve kimliği algısını şekillendirmesinde çok etkili olmuştu. Bu başlık seçimi, bir anlamda sürekliliğin altını çizerek İranlıların devletlerinden daha fazlası olduklarını vurgulamaktan başka bir şey değildir: Modern İran'ı anlamak için, onun aynı zamanda Antik Pers'in mirasçısı olduğunu da hatırlamalısınız.
Persepolis'i farklı kılan en önemli özelliklerden biri, kişisel olan ile siyasal olan arasında bir ayrım yapmayı reddetmesidir. Eser, 1979 İran İslam Devrimi sırasında ve sonrasında büyüyen bir kız çocuğunun gözünden, ideoloji, savaş ve otoriterliğin insanların gündelik yaşamına nasıl nüfuz ettiğini gösterir. Burada siyaset; okul kuralları, kıyafetler, konuşma biçimleri, korkular ve aile ilişkileri üzerinden deneyimlenir. Böylece siyasal olan kişisel hale gelirken, kişisel olan da siyasal bir anlam kazanır.

Hem kitap hem de film, siyah-beyaz görsel diliyle dikkat çeker. Bu tercih yalnızca estetik bir karar değildir. Bir yandan çocuk bakış açısının duygusal ve ahlaki netliğini güçlendirirken, diğer yandan yetişkin dünyasının karmaşıklığını ve belirsizliklerini görünür kılar. Çizimlerin sadeliği; kayıp, kimlik, direniş, aidiyet ve sürgün gibi ağır temaların karmaşıklığıyla güçlü bir tezat oluşturur.
Eserin en önemli güçlerinden biri de tonudur. Savaş, baskı ve sürgün gibi zor konuları ele almasına karşın yer yer mizahi, ironik ve hatta oyunbazdır. Bu denge, anlatının ne kuru bir siyasal propaganda metnine ne de bütünüyle trajik bir ağıta dönüşmesini sağlar. Sonuçta ortaya canlı, nefes alan ve psikolojik açıdan ikna edici bir anlatı çıkar.
Film uyarlaması, çizgi romanın görsel dilini koruma konusunda oldukça başarılıdır. Pek çok uyarlamanın yaptığı gibi gerçekçiliği artırmaya çalışmak yerine, çizimlerin yalınlığını ve iki boyutlu estetiğini bilinçli olarak korumuştur. Böylece odak noktası görsel gösteriş değil; ses, hafıza, hatırlama ve yorumlama süreçleri olmuştur.
Bence Persepolis, edebiyatı, çizgi roman sanatını ve siyasal tanıklığı duygusal derinliğinden ödün vermeden bir araya getiren, kilometre taşı niteliğinde bir eser. Üstelik bu eser yalnızca İran hakkında değildir; aynı zamanda baskı altında büyümek, kimlik inşa etmek, aidiyet aramak ve sürgün deneyimiyle yüzleşmek üzerine evrensel bir hikayedir. Belki de Persepolis'in kalıcı etkisi buradan gelir: İran'ı anlatırken aslında çok daha geniş, evrensel bir insanlık deneyimini anlatır.

Mercan Satrapi'nin 2025'te Fransa'nın en yüksek devlet nişanı olan Légion d'honneur'u reddetmesi, onun karakteri ve siyasi duruşu göz önünde bulundurulduğunda şaşırtıcı değildi. Mercan, Fransız Kültür Bakanı'na gönderdiği mektupta, Fransa'nın İran konusundaki tutumunu "ikiyüzlü" bulduğu için ödülü kabul etmeyeceğini açıkladı. Mektubunda özellikle Fransa'nın vize politikalarını eleştirdi. Persepolis boyunca devletlerin, ideolojilerin ve sembollerin ötesinde bireysel vicdana vurgu yapan Mercan’ın 2025'te yaptığı şey de buydu: Fransa'nın kendisini onurlandırmasından çok, İranlı gençlerin ve muhaliflerin karşılaştığı somut sorunlara dikkat çekmeyi tercih etti.
Anısı önünde saygıyla eğilirken, Mercan’ın Vancouver merkezli sanat ve kültür dergisi ION Magazine’nin Şubat 2008 sayısında kapaktan verilen, Michael Mann’ın yaptığı söyleşide en hoşuma giden bölümünü sizlerle paylaşmak istedim:
“Diyalektik materyalizm ve ekonominin önemi, günümüz dünyasında her gün gözlemleyebileceğiniz şeylerdir. [Marks’ın] Söylediği pek çok şey saçmalık değil, biliyor musun? Arada sırada insanlar bana “Sen aşırı solcusun” derler. Aşırı solun ne olduğunu bilmiyorum ama bence insanların öfkelenmemesini istiyorsan… dünyayı kurtarabilecek, kitle imalat silahı gibi bir şey var, o da kültürel eğitimdir. İnsanlara kültürel eğitim verebilmek için onların yaşayacak bir yerleri olmalı ve yemek yiyebilmeleri gerekir. Bence insanlara asgari bir yaşam standardı sağlamalıyız. Eğer buna Marksist olmak deniyorsa, o zaman ben Marksistim. Sağlık hizmetlerinin herkes için ücretsiz olması gerektiğini düşünüyorum ve eğitimin de herkes için ücretsiz olması gerektiğini düşünüyorum. İşte inandığım şeyler bunlar.”
/././
Tüm çalışanları ilgilendiriyor: Yargıtay'dan yıllık izin kararı
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, milyonlarca işçiyi ilgilendiren emsal bir karara imza attı. Kararda, hafta tatilinin yıllık izin süresinden düşülemeyeceğine hükmedildi. Ayrıca izinlerin kullandırılmasına yönelik ispat yükünün işverene ait olduğu vurgulandı. https://www.birgun.net/haber/tum-calisanlari-ilgilendiriyor-yargitay-dan-yillik-izin-karari-717137
***
Tacize uğradı sürgün edildi -Deniz Güngör-
Ağrı’da okul müdürü B.A. tarafından tacize maruz bırakılan öğretmen R.A.’nın sürgün edildiği ortaya çıktı. Eğitim Bir Sen eliyle korunduğu iddia edilen B.A’nın aylıktan kesme cezasının, kınamaya çevrildiği iddia edildi. https://www.birgun.net/haber/tacize-ugradi-surgun-edildi-717232
***
AİHM'de Türkiye kuyruğu: 18 bin 45 derdest başvuru -Mustafa Bildircin-
Hâkim ve savcı başına astronomik boyutlarda dosya düşen Türkiye, hakkındaki 18 bin 45 derdest AİHM başvurusu ile de 47 ülke içinde zirveye yerleşti. Türkiye aleyhinde yapılan ve henüz karara bağlanmayan başvuruların sayısının, 42 ülke hakkındaki toplam başvuru sayısından fazla olduğu belirlendi. https://www.birgun.net/haber/aihm-de-turkiye-kuyrugu-18-bin-45-derdest-basvuru-717241
***
Genç öğretmen Irmak Ayşe Koparan'ın şüpheli ölümü: Ağrı Valiliği'nden açıklama
Ağrı Valiliği, evinde ölü bulunan sözleşmeli öğretmen Irmak Ayşe Koparan'ın ölümüne ilişkin adli soruşturma başlatıldığını ve İl Milli Eğitim Müdürlüğünce idari inceleme için müfettiş görevlendirildiğini açıkladı. Koparan'ın ölümünün ardından mobbing, fiziksel şiddet, ulaşım ve barınma sorunlarına ilişkin iddialar gündeme gelmişti. https://www.birgun.net/haber/genc-ogretmen-irmak-ayse-koparan-in-supheli-olumu-agri-valiligi-nden-aciklama-717258
***
Bankaların faiz geliri katlandı -Havva Gümüşkaya-
Bankaların net faiz gelirleri dört ayda yüzde 89,3 arttı. Ocak-Nisan döneminde yurttaşın tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarından 480,2 milyar lira faiz toplandı.
Merkez Bankası’nın yarın yapılacak Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini sabit tutması bekleniyor. Yüksek faiz politikasının kazananları ve kaybedenleri arasındaki uçurum büyüyor. Enflasyonu düşürme hedefiyle sürdürülen yüksek faiz politikası, geniş halk kesimleri için daha pahalı kredi, büyüyen kredi kartı borçları ve ağırlaşan geçim koşulları anlamına geliyor. Bankalar ise yüksek faiz ortamında kârlarını büyütmeye devam ediyor. Bankacılık sektörü yılın ilk dört ayında 363,6 milyar lira net kâr elde ederken net faiz gelirleri de yüzde 89’un üzerinde arttı. Bankacılık sektörünün Ocak-Nisan dönemini kapsayan yılın ilk dört ayda net kârı 363,6 milyar TL olarak kayıtlara geçti. Geçen yılın aynı döneminde 264,2 milyar lira olan net kârda yıllık yüzde 37,5 artış yaşandı.
NET FAİZ GELİRİ 820,5 MİLYAR TL
Aynı dönemde sektörün toplam faiz gelirleri yüzde 26,7 oranında genişleyerek 2 trilyon 464,3 milyar liradan 3 trilyon 122,6 milyar liraya çıktı. Toplam faiz gideri ise sadece yüzde 13,6 artışla 2 trilyon 30,8 milyar liradan 2 trilyon 302,1 milyara çıktı. Böylece sektörün dört aylık net faiz geliri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 89,3 oranında artışla 820,5 milyar liraya ulaştı. Yüksek faiz yükünün önemli bölümünü ise yurttaşlar üstlendi. Ocak-Şubat dönemi itibarıyla bankaların tüketici kredilerinden topladığı faiz tutarı 287,2 milyar lira oldu. Geçen yılın aynı döneminde 213,1 milyar lira olan tüketici kredilerinden alınan faiz yüzde 34,8 arttı. Kredi kartlarından aldığı yüzde 30,8 artışla 147,5 milyar liradan 193 milyar liraya çıktı. Böylece yurttaş dört ayda tüketici kredileri ve kredi kartı borçları için bankalara 480,2 milyar liralık faiz ödedi. Bu tutar, bankacılık sektörünün toplam net faiz gelirinin yüzde 58,5’ine karşılık geldi.
Geri ödemekte zorlanılan kredilerden de devasa faiz geliri elde edildi. Takibe alınan kredilerden elde edilen faiz tutarı, takibe alınan bor tutarındaki artışa paralel yükseldi. Geçen yılın Ocak-Nisan döneminde 27,6 milyar lira olan takipteki kredilerden alınan faiz, yüzde 77,2 oranında artarak 48,9 milyar liraya ulaştı. Sektörün gündelik bankacılık işlemlerinden sağladığı hizmet gelirlerinde de resmi enflasyonun üzerinde artışlar yaşandı. Faiz dışı gelirler kalemlerinde ciddi artış oldu. Bankacılık hizmet gelirleri 2025'in Ocak-Nisan döneminde 346,9 milyar lirayken bu yılın aynı döneminde 488,3 milyar liraya ulaştı. Bu kalemde bir yılda yüzde 40,7 oranında artış yaşandı.
Kredilerden alınan ücret ve komisyon gelirleri de geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41,7'lik artışla 38 milyar liradan 53,8 milyar liraya çıktı.
***
BİRGÜN






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder