BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Tarikat Şeyhi evine, hasta tutsaklar hücreye!-Gözde Bedeloğlu- 

Türkiye bu büyük skandalı, Timur Soykan’ın titiz gazeteciliği sayesinde öğrenmişti. Haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G’nin, 6 yaşından itibaren bir cemaat mensubu ve aynı zamanda komşuları olan Kadir İstekli tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı; 14 yaşında bu kişiyle evlendirildiği; 17 yaşında anne olduğu; 18 yaşında ise resmi nikahının kıyıldığı anlatılıyordu. Mahkeme, 23 Ekim 2023’te açıkladığı kararında tutuklu sanık Kadir İstekli’ye "birden fazla kez çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçundan 30 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel’e ise aynı suçtan 20 yıl hapis cezası vermişti.

Ancak yerel mahkemenin kararının ardından devam eden hukuki süreç, vicdanları bir kez daha yaralayan bir noktaya evrildi. 6 yaşındaki kız çocuğunu evlendirerek yıllarca süren bir istismara zemin hazırlayan tarikat şeyhi Yusuf Ziya Gümüşel, önceki gün “sağlık sorunları” öne sürülerek ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı şartıyla tahliye edildi. Kararın hemen ardından "Cübbeli Ahmet” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün bunu “büyük bir sevinçle” karşılaması ve tahliyede payı olanlara, özellikle de Yeni Şafak’a teşekkür etmesi adaletin hangi kulislerde şekillendiğinin açık bir itirafı gibiydi.

***

Devletin bu “sağlık” hassasiyeti biliyoruz ki herkese eşit işlemiyor. Örneğin, bugün ileri derece MS (Multipl Skleroz) hastası olan ve cezaevi koşullarında tedavisi her geçen gün zorlaşan Tayfun Kahraman yıllardır parmaklıklar ardında tutuluyor. Kanser geçmişi olan, cezaevi sürecinde ağır kilo kayıpları yaşayan ve son olarak boynundaki kitle nedeniyle ameliyat edilen Murat Çalık’ın tahliye talepleri de ısrarla reddedildi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre cezaevlerinde yüzlercesi ağır olmak üzere binin üzerinde hasta tutsak bulunuyor. Ağır hasta mahpusların önemli bir kısmı tek başına yaşamını idame ettiremeyecek durumda olmasına rağmen infazları ertelenmiyor. Diğer yandan, somut delillere ve ağır cezalara rağmen bir tarikat liderine gösterilen bu jet konfor, iktidarın kimin “sağlığı ve özgürlüğü” için endişelendiğini açıkça gösteriyor.

İstismarcının sağlık sorunları titizlikle gözetilirken, sivil toplumun ve hak savunucularının nefes alabileceği alanlar da hızla daraltılmaya devam ediliyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) talebiyle, X Platformu’nda aralarında Kaos GL, SPoD, Mor Çatı, İnsan Hakları Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği gibi onlarca LGBTİ+ ve kadın hakları örgütünün hesaplarına Türkiye’den erişim engeli getirildi.

Dayanak ise yine tanıdık: 5651 Sayılı Kanun’un kamu düzenini ve milli güvenliği korumayı amaçlayan 8/A maddesi. Anlaşılan o ki, toplumun ahlakını ve güvenliğini tehdit eden şey; 6 yaşındaki çocukların istismar edilmesi ya da faillerin serbestçe evlerine dönmesi değil, sivil toplum örgütlerinin hak ihlallerine karşı ses çıkarması, Onur Haftası etkinlikleri düzenlemesi veya meclisteki ayrımcı yasa paketlerini eleştirmesidir.

***

Bir yanda haklarında ses kayıtları ve fotoğraflar dahil tonlarca delil bulunan çocuk istismarcılarına gösterilen hukuki esneklik ve siyasi şefkat; diğer yanda ise insanların özgürce yaşama, örgütlenme ve ifade hakkını gasp eden sistematik bir baskı mekanizması… Karşımızda duran bu iki güncel gelişme, iktidarın inşa ettiği yeni Türkiye’nin ideolojik haritasını oluşturuyor. İktidar, hak savunucularını "sakıncalı" ilan edip sustururken; ağır hasta olan Tayfun Kahraman ve Murat Çalık gibi isimler hücrelerde yaşam mücadelesine terk ediliyor. Ancak iş, 6 yaşındaki bir çocuğun istismar edilmesine göz yuman tarikat şeyhine gelince, devletin şefkatli eli uzanıveriyor hemen. İşte hükümetin ülkeye reva gördüğü ahlak, güvenlik ve adalet terazisi tam olarak bu.

/././

Gel ne olursan ol gel -Hayri Kozanoğlu- 

İstanbul Finans Merkezi (İFM), AKP zihniyetinin cisim bulmuş hâlidir. Bir yandan en yükseği 60 katı bulan görkemli binalar yapacaksın. Yandaş müteahhitlere büyük projelerle büyük paralar kazandırırken, beton çekişli ekonomik büyümeye de doping vereceksin. Öte yandan 2002’den beri aşina olduğumuz partinin neoliberal yönelimini öne çıkarıp, küresel sermayeye büyük fırsatlar sunan türlü çeşitli finansal enstrümanlarla havanı atacaksın. Bu arada fıtratından kaynaklanan muhafazakâr-İslamcı aslını da inkar etmeyip; “sukuk, tekafül, İslami fonlar” gibi faizsiz  mekanizmaları, fintech gibi dijitalleşme atraksiyonlarıyla harmanlayarak muhafazakâr kitlene de mesaj vermekten geri kalmayacaksın.

2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kullanıma açılan, yaklaşık 100 bin çalışanı bünyesinde barındıran; lüks ofisleriyle, havalı AVM’leriyle, konforlu konaklama tesisleriyle bir zenginler vahası olarak tasarlanan İFM’nin son aylarda yeni bir heyecan dalgası yaratmasının asıl nedeni, ABD ve İsrail’in İran’a karşı açtığı savaşta hem fiziksel olarak zarar gören hem de bir “zenginler cenneti” olarak imajı zedelenen Dubai’nin yerine oturma iştahının kabarmasıydı.

KÜRESEL FİNANS MERKEZLERİ

Finans merkezleri neoliberalizmin kumanda ve kontrol üsleri kabul edilir. Küresel kapitalizmin sermaye birikimi, kuralsızlaştırma ve piyasalaştırma süreçlerinin tüm ekonomiye nüfuz etmesinde kilit rol oynarlar. Yabancı yatırımları ve sıcak parayı cezbetmekte hem iyice gevşek kuralları sayesinde, hem de ultra zenginlere eğlenme, dinlenme ve rekreasyon imkânları sunma gibi atraksiyonlarıyla bir çekim merkezi oluşturmaya çalışırlar.

New York ve Londra; tarihleriyle, gelenekleriyle, coğrafi konumlarıyla; birinin ABD gibi dünyanın birinci ekonomik gücüne dayanma, diğerinin asırlardan beri tahvil ve döviz piyasalarının başlıca merkezi olma gibi özellikleriyle küresel finansın, ancak kendi aralarında rekabete tenezzül eden liderleridir.

Hong Kong ve Singapur da Asya ekonomilerinin yükselişi, her ikisinin de çok önemli dış ticaret merkezleri olması, Anglo-Sakson kültürüne yakınlıkları, aşırı piyasa dostu mevzuatları, ılıman iklimleri ve eşsiz yeme içme seçenekleri ile hemen New York ve Londra’nın arkasında sıralanıyorlar.

Neoliberal rejimlerde finansal merkezler; gevşek sermaye kontrolleri, düşük kurumlar vergileri, bankacılık yasalarının esnekliğiyle ulusötesi sermayenin ülkeden ülkeye akışını kolaylaştırma misyonunu üstlenirler.

Bu misyonu benimseyen hükümetler, finansal merkezleri sermaye açısından hijyenik hâle getirmeye, güvenliklerini sağlamaya, risklerini azaltmaya, bir sorun baş gösterirse kurtarma operasyonlarıyla piyasaların istikrarını sağlamaya soyunurlar.

Finans merkezleri geliştikçe kentsel dönüşümün en hızlandığı, alt sınıfları o yörelerden uzaklaştırmak anlamında soylulaştırma girişimlerinin en keskinleştiği bölgeler hâline gelirler. Ya da İFM gibi, baştan sona bu parametrelere göre tasarlanırlar. Toplumsal kaygıların en az hissedildiği, gelir ve servet uçurumlarının derinleştiği ülkelerde kaymak tabakanın özlemlerine cevap vermek için kurgulanan, piyasa etkinliğini tüm değerlerin üzerinde kabul eden kurtarılmış bölgeler olarak öne çıkarlar.

BİR ZENGİNLER VAHASI: DUBAİ

Finans merkezleri içerisinde Dubai son dönemlerde en hızlı yükselen ve yukarıda sayılan finansal merkezlere özgü niteliklerin en keskin ve abartılı gözlendiği coğrafya olarak temayüz etti.

Dubai kendini yüksek vergilerin, kompleks düzenlemelerin olduğu bir dünyada girişimcilik ruhunun, risk alma kültürünün karşılık bulduğu bir dünya cenneti olarak pazarlamaya başladı. Bir yanda 7 yıldızlı otelleriyle, ışıldayan kuyumcu dükkânlarıyla, bilumum markaların cirit attığı alışveriş merkezleriyle, dünyanın en yüksek binası unvanını elinde tutan Burç Halife’yle, tam korunaklı rezidanslarıyla nam saldı.

Başarıyı kutlayan bir kültür, insanların servetinden utanmadığı bir muhit, yeteneğin ödüllendirildiği doğal bir ortam (habitat) diye kendini lanse etse de Dubai’yi asıl çekici kılan özelliği bir vergi cenneti olmasıydı.

Genel olarak Birleşik Arap Emirlikleri, bazı istisnalar dışında kurumlar ve gelir vergisinin sıfır olduğu bir ülkedir. Ancak Dubai’de yılın yarısını yani 180 günü burada geçirmek, hâliyle lokantaları, pilates merkezleri, güzellik salonlarıyla harcamaları mahallinde yapmak gibi bir kural vardır. O nedenle gün eksiği bulunan zenginler, özel uçak kiralayıp vergi avantajını heba etmemek telaşına düşmüşlerdi.

TÜRKİYE’NİN SERMAYE İŞTAHI KABARDI

Türkiye’nin de Dubai’nin yerini alır mıyım diye iştahının kabarıp, “Gel de ne olursan gel” tarzı Mevlevi bir söylemi benimsemesi işte bu döneme rastladı.

DEİK sürecine katılan Erdoğan, yatırımcılara seslenerek şöyle dedi:

“Türkiye’ye gelin, Türkiye’ye yerleşin; sizler de yeni ve güçlü Türkiye’nin büyüme hikâyesinin bir parçası olun.” çağrısında bulundu.

“Ülkemize yerleşen yabancılar ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, belirli şartları sağlamaları hâlinde yurt dışından elde ettikleri gelirler için 20 yıl boyunca vergi ödemeyecek. Türkiye’yi sadece yatırım yapılan değil, inşallah yatırımın yönetildiği, ticaretin yönlendirildiği, sermayenin buluştuğu küresel bir merkez hâline dönüştürmekte kararlıyız.” mesajını verdi.

Türkiye ekonomisinin her zamanki gibi ciddi bir döviz açığı var. Şimdilik yüksek faiz önerilerek gerek yabancı kökenli sıcak paraya, gerekse yerel yatırımcılara  hatırı sayılır bir getiri sağlanıyor. Ama bu kurgunun uzun süre devam edemeyeceğini kendileri de biliyor. O nedenle Türkiye’ye gelecek yabancılara büyük tavizler vermeyi göze alıyorlar.

Hâlbuki Dubai’nin tamamen farklı bir modeli var. Sonuçta Birleşik Arap Emirlikleri, büyük petrol geliri bulunan, harcamalardan alınan katma değer vergisiyle ekonomisini döndürebilen, yaklaşık 11,5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Dubai’nin işgücünü büyük ölçüde düşük ücrete talim eden, hiçbir sosyal güvencesi ve örgütlenme hakkı bulunmayan, en küçük bir mızıldanmada sınır dışı edilen Asyalı işçiler oluşturuyor.

Her ne kadar yabancılara cazip gelen göreceli izole bir ortama sahip lüks rezidanslar İstanbul’da da mevcutsa da, tam rafine bir yaşamın sürdürüldüğü, dış etkilerden bütünüyle tecrit edilmiş vahalar oluşturmak Dubai kadar kolay değil. Ayrıca bağıra bağıra küresel zenginlere ve yurt dışında kazanç sağlayan vatandaşlara vergi bağışıklığı sağlanmasının hem vergi adaletini bozmak, hem de yerelde vergi ödeme motivasyonunu düşürmek gibi sakıncaları var.

TÜM DERTLERİN ÇÖZÜMÜ İFM Mİ?

Yandaş basında İFM, ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir stratejik sıçrama tahtası gibi pazarlanılıyor. Vergi avantajları sunulunca büyük yatırımların Türkiye’ye akın edeceği, yüksek katma değerli istihdam sağlanacağı öne sürülüyor. İFM sayesinde Dubai ve Londra üzerinden yönetilen bölgesel sermayenin Türkiye’yi Körfez, Orta Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika için doğal merkez hâline getireceği; 500 milyar–1 trilyon dolar arasında büyüklüğünde bir varlık yönetimi potansiyeli doğuracağı hülyası görülüyor.

Bu öngörülerin gerçekçi olmadığı saptamasını bir yana bıraksak dahi; 2002’de “insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü” gibi “Kopenhag Kriterleri’ni” uygulama vaadiyle iktidara gelen AKP’nin bugün “vergi bağışıklığı, güvencesizlik, zenginlere ayrıcalık” gibi özelliklere sahip “Dubai Kriterleri’ne“ bel bağlayacak hale düştüğünü söylemek yanlış olmaz.

/././

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş-  Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biy...