Kapıdaki felaket: 19 milyona zam yok!-Aziz Çelik-
Temmuz ayında 19 milyona yakın çalışan zam alamayacak. Memurlar ve emeklilerin bir bölümü ise enflasyonun altında zam alacak. Türkiye’de sendikalar bir zamanlar ‘ücret sendikacılığı’ yapmakla eleştirildi. Bugün ‘ücret sendikacılığı’ dahi yapamıyorlar. Ücretlerin bastırıldığı bir dönemde ekmek kavgası mücadelenin özüdür. Konfederasyon, sektör ve bölge ayrımını aşan birleşik bir emek mücadelesi, başka bir sendikacılık hem mümkün hem zorunlu.
ENFLASYON VE EMEK GELİRLERİ
Temmuz ayında geliri artacak olanlar en çok 6 aylık (Ocak-Haziran) resmi enflasyon kadar artış alacak. Tavan resmi enflasyon oranıdır. Resmi enflasyon TÜİK tarafından açıklanan enflasyon. 5 aylık enflasyon geçen hafta belli oldu (yüzde 16,61). Varın 6 aylık enflasyonu tahmin edin! 6 aylık enflasyonun yüzde 18-19 arasında açıklanması şaşırtıcı olmaz. TÜİK milyonlarca çalışanın kaderini belirliyor. Adeta en büyük işveren. Ancak TÜİK’in resmi enflasyon verileri üzerindeki şaibe sürüyor. Veriler kamuoyunda inandırıcı bulunmuyor. Çünkü TÜİK şeffaf davranmıyor ve kesinleşmiş yargı kararlarına uymuyor. Enflasyona esas mal ve hizmet fiyat listesini açıklamıyor. TÜİK Başkanı değişti ancak TÜİK’in yargı kararlarını hiçe sayan tutumu değişmedi. Hukuka aykırı davranan kurumun gerçeğe uygun davranacağının garantisi yok. Dolayısıyla temmuz ayında emek gelirlerinin bir bölümü TÜİK’in insafına kalmış durumda. TÜİK ne diyorsa o olacak. Ancak çalışanların ve emeklilerin önemli bir bölümü o tartışmalı resmi enflasyon kadar bile artış alamayacak. Temmuz ayında ne olacak? Tek tek bakalım.
İşçi ve Bağ-Kur emeklileri: Malum, işçi ve Bağ-Kur emeklileri tamı tamına resmi enflasyon kadar zam alacak. TÜİK tarafından temmuz ayı başında açıklanacak 2026 yılı resmi enflasyon ne ise o kadar artış alacaklar. Zırnık refah payı yok. İyileştirme yok, büyümeden pay yok.
Kamu görevlileri ve emeklileri: Kamu görevlileri (memurlar) ve onların emeklilerinin durumu ne? Maalesef onlar için resmi enflasyonu bile görmek bile mümkün değil. Memurlar ve onların emeklileri resmi enflasyonun yaklaşık 4 ila 4,5 puan altında artış alacaklar. 6 aylık enflasyon yüzde 18-19 arasında olursa memur ve memur emeklilerinin yüzde 14-15 arasında artış alacağını söylemek mümkün.
Neden böyle? Çünkü bir ucube toplu sözleşme hükmü var. Yıllardır kamu emekçilerinin başına bela bu hüküm. Çok basit bir şekilde, gerçekleşen enflasyon artı refah payı şeklinde düzenlenmesi gereken 6 aylık toplu sözleşme zammı geçmiş zammın mahsubu esasına dayandığı için memurların aleyhine işliyor. Bunu yıllardır yazıyorum ama yetkili sendika bunu bir türlü kavrayıp tutum almıyor!
Kıdem tazminatı ve emeklilik ikramiyesi: Memurların enflasyonun altında kalması sadece onları etkilemiyor. İşçilerin kıdem tazminatı ve memurların emekli ikramiyesi de bu artış oranıyla sınırlı olduğu için temmuz ayında kıdem tazminatı tavanı ve memurların emekli ikramiyesi de resmi enflasyonun altında kalacak. Halen yaklaşık 65 bin TL olan kıdem tazminatı tavanı yaklaşık 9 bin liralık artışla 74 bin TL olacak ve enflasyonun altında kalacak. Böylece kıdem tazminatındaki erime devam edecek.
SIFIR VE ENFLASYONDAN DÜŞÜK ZAM!
Hükümetin izlediği kemer sıkma politikasında değişiklik ihtimali gündemde değil. O nedenle temmuzda asgari ücretin yeniden belirlenmesi hükümetin gündeminde değil. AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, şu anda gündemde asgari ücrete ara zam ile ilgili bir çalışmanın bulunmadığını söyledi.
Tuhaf! Bu konularda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı değil AKP yöneticisi konuşuyor. Çalışma Bakanının bu konularda bir yetkisi ve etkisi yok. Sanki Türkiye Cumhuriyetinin değil başka bir gezegenin veya galaksinin çalışma bakanı! Çalışma Bakanı siyasi bir figür değil bir siyasi memur durumunda. Parti devleti uygulaması açısından oldukça manidar bir husus.
Böylece en vahim gerçekle yüzleşmiş oluyoruz. Temmuz 2026’da milyonlarca asgari ücretli ve özel sektör çalışanını sıfır zam bekliyor. Türkiye’de asgari ücret önemli bir çıpadır. Gerek asgari ücretle çalışanlar gerekse diğer sendikasız özel sektör işçileri için asgari ücrete yapılacak artış oranı belirleyicidir. Böylece kayıt dışı çalışanlarla birlikte 19 milyona yaklaşan özel sektör işçilerinin neredeyse tamamı sıfır zam alacak. Özel sektörde sayıları 600-700 bin civarında olan sendikalı işçiler 6 aylık enflasyon zammı alabilecek.
Bu durum enflasyonun faturasının ücretliye kesilmesi demek. Bu felaket geçen yıl da yaşanmıştı. Asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmadığı için özel sektörde prime esas kazançlar yılın ikinci yarısında sadece yüzde 3,7 oranında artmıştı. Bu artışın da büyük ölçüde sendikalı işçilerin aldığı zamlardan kaynaklı olduğunu söylemek mümkün. Resmi enflasyonun yüzde 12,2 olduğu 2025 yılının ikinci yarısında özel sektör işçilerinin ezici çoğunluğu zam alamamıştı. Bu felaket senaryosu bu yıl da tekrarlanacak. Asgari ücrette artış olmayınca özel sektör işçilerinin neredeyse tamamı zam alamayacak. Böylece geçim sıkıntısı daha da artacak.
ÜCRET SENDİKACILIĞI BİLE YOK!
Türkiye’de sendikalara yöneltilen en önemli eleştirilerden biri “ücret sendikacılığı” yaptıkları yönündeydi. Diğer bir ifadeyle sendikaların işçilerin ücretlerini esas alan bir hat izledikleri, diğer sosyal sorunlara ve memleket meselelerine, siyasete uzak oldukları vurgulanır. Sadece işçilerin maddi çıkarlarıyla uğraşmakla eleştirilir.
Ben bunun hatalı bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Sendikalar elbette sadece işçilerin maddi hakları ve işyeri sorunları ile sınırlı kalmamalı. Ancak sendikal mücadelenin esası işçilerin maddi çıkarları ve çalışma koşullarıdır. Oysa bunlar aynı zamanda siyasetle ve diğer toplumsal sorunlarla bağlantılı oldukları için sadece bunlarla sınırlı kalınamaz.
Geçmişte özellikle 1980 öncesinde bunu söylemek mümkündü. Sendikaların bir bölümünü “ücret sendikacılığı” ile eleştirmek mümkündü. Bu eleştiri artık anlamsız hale gelmiştir. Açık ve net yazayım: Sendikalar artık “ücret sendikacılığı” bile yapmıyor, yapamıyor. Şimdi sendikaları “ücret sendikacılığı” bile yapamadıkları için eleştirmek lazım.
Hikaye bu ya… Buğday hacca giderken yerine de arpayı vekil olarak bırakmış. Havaya giren arpa “sen gelene kadar baklava olayım mı” demiş. Buğday dayanamamış “ben gelene kadar ekmek ol yeter” demiş! Sendikalar hakkıyla “ekmek kavgası” versin yeter. Diğeri arkasından gelir. Günümüzde “ücret sendikacılığı” yapmak oldukça ileri ve politik bir tutumdur. Hükümetin ücretleri bastırma politikasını ısrarla sürdürdüğü koşullarda “ücret sendikacılığı” yapmak, çalışanların gelirlerini artırmak için mücadele, sendikacılığın en hayati kısmıdır.
Günümüzde sendikalar “ücret sendikacılığı” yapabilseydi emek gelirlerinin resmi enflasyona sıkışması söz konusu olmazdı. Ücret sendikacılığı yapılabilseydi işçilerin gelirleri enflasyon ve vergi yükü altında ezilmezdi. Adını koymak lazım günümüzde sendikalar “ücret sendikacılığı” bile yapamıyor. Kendi üyeleri dışındaki milyonlarca çalışanın kaderiyle ilgilenmiyor.
Kemer sıkma ve ücretleri bastırma döneminde “ücret sendikacılığı” yapmak mücadeleci bir tutumu gerektirir. Sendikaların önemli bir bölümü resmi enflasyona endeksli toplu iş sözleşmelerine sıkışmış ve genel bir ücret politikası için mücadele etmeyen yapılar durumundadır. Kuşkusuz burada görev tek tek işkolu sendikalarından çok konfederal merkezlere düşmektedir.
BAŞKA BİR SENDİKACILIK MÜMKÜN
Hükümetin izlediği ekonomi politikası, emek geliri elde eden milyonları yoksullaştırıyor. Yaşam ve çalışma koşulları zorlaşıyor. Sendikaların özellikle de çatı örgütlerinin (konfederasyonların) temel görevi tekil işyeri ve işçi sorunlarının ötesinde emeğin, sınıfın ortak sorunlarını gündeme getirmek ve bunlar uğruna mücadele etmektir.
Bunların başında, eriyen emek gelirlerini korumak ve artırmak için mücadele etmek gelir. Eğer şu anda asgari ücret artışı gündemde değilse bunun sorumluluğu sadece hükümete ait değildir. Hükümetin politikası belli, izlediği ekonomi politikasının emeğin aleyhine olduğu ortada. Hükümetin bu politikasına ses çıkaramayan, hükümet politikalarını eleştirmekten korkan koca koca sendikal merkezler var. Örneğin Türk-İş geçmişte Özal’a, koalisyon hükümetlerine ve hatta AKP’nin ilk dönemlerinde AKP’ye karşı sert muhalefet yapardı, şimdi ise sinmiş durumda. Asgari ücretin doğrudan muhatabı olmasına rağmen sesi soluğu çıkmıyor. Hak-İş ve Memur-Sen de üç maymunu oynuyor. Siyasi iradeyi sorumlu göstermeyen sade suya tirit basın açıklamaları ile yetiniyorlar. Yeter ki kamudaki yetkilerine halel gelmesin!
Bugün asgari ücret artışı gündem olamıyorsa, emek gelirleri enflasyonun altında kalıyorsa bunun sorumluluğu hükümet kadar bu duruma itiraz etmeyen ve etkin bir mücadele yürütmeyen sendikal merkezlerdedir.
Oysa sendikal mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair son dönemde yaşanan örnekler yol gösteriyor. Gerek ücret gasplarına karşı gerekse sendikalaşma hakkı için verilen mücadeleler çok sayıda, örnek içinde öne çıkan maden işçileri, depo işçileri, öğretmenler, tekstil işçilerinin mücadeleleri gibi nasıl bir sendikal hat izlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Kısaca, başka bir sendikal mücadele mümkün. Çalışanların yaşama ve çalışma koşullarını savunan, emeğin çıkarlarını esas alan, koltukları, makamları, yetkileri değil işçilerin ve çalışanların yararını esas alan bir sendikal mücadele mümkün ve gerekli. Konfederasyon, sektör ve bölge ayrımı yapmadan birleşik bir emek mücadelesi inşa etmek lazım. Farklı sektörler, konfederasyonlar ile farklı düzeylerdeki sendika, birlik, platform ve benzeri örgütlü yapıları bir araya getiren ve onları basit ve sade emek mücadelesi hedeflerinde ortaklaştıran, rekabeti değil birliği önceleyen bir hat mümkün. Kimse sendikal hareketten baklava yapmalarını beklemiyor. Ekmek için yola düşsünler yeter.
/././
Rahmi Koç bir gün doktora gitmiş -Osman Öztürk-
Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş. “Hanımefendi perdenin arkasına gidin soyunun” deyince kadın demiş: “Doktor Bey, ilk sen soyun.”
Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç İzmir’de Amerikan Hastanesi’nin açılışında bu fıkrayı anlatmış. Açılışta bulunan eski Başbakan Yıldırım Akbulut’un da dahil olduğu seçkin davetlilerin pek hoşuna gitmiş, kahkahalarla gülmüşler.
Görüntü ortalığa düşünce özellikle sosyal medyada Şeref Başkanı’na ve Koç Holding’e büyük tepkiler geldi.
TTB’nin yaptığı açıklama “Kadınları ve Kürtleri Aşağılayan, Hekimlik Meslek Onurunu Hedef Alan Çirkin Sözleri Kınıyoruz” başlığını taşıyordu.
DEM Parti suç duyurusunda bulundu. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı da “halkın bir kesimini alenen aşağılama” suçu kapsamında soruşturma başlattığını açıkladı.
Tepkilerin ardından Koç Holding’ten “Herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadığım sözlerim için içtenlikle özür dilerim. Üzüntümü samimiyetle paylaşmak isterim. Saygılarımla, Rahmi M. Koç” açıklaması geldi.
***
“Koç Holding A. Ş. Şeref Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olan Rahmi Koç, 9 Ekim 1930’da Ankara’da doğdu.
John Hopkins Üniveristesi’nde (ABD) İşletme eğitimi alan Koç, askerlik hizmetini tamamladıktan sonra çalışma hayatına 1958’de Ankara’da, Otokoç’ta başladı. 1960’ta Koç Topluluğu’nu Ankara’da temsil eden Koç Ticaret’e geçen Rahmi M. Koç, Koç Holding’in Ankara’da bulunan merkezinin 1964 yılında İstanbul’a taşınmasıyla Koç Holding A. Ş. Genel Koordinatörü oldu. Sırasıyla 1970’te İcra Kurulu Başkanlığı, 1975’te Yönetim Kurulu Yardımcılığı ve 1980’de Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yaptı.
30 Mart 1980’de merhum Vehbi Koç Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan ayrılınca Başkan seçilen Rahmi M. Koç, görevine emekli olduğu 4 Nisan 2003 yılına kadar devam etti. Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı büyük oğlu Mustafa V. Koç’a devreden Rahmi M. Koç, bu tarihten itibaren Yönetim Kurulu üyeliğine devam ederken, Onursal Başkan ünvanını aldı.”
Koç Holding’in web sitesindeki biyografisi böyle yazılmış.
Sitede “Görev aldığı hayır kurumları, sosyal ve mesleki kuruluşlar” da listelenmiş. Listede Koç Üniversitesi Mütevelli Heyeti ve Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanlıkları da yer alıyor.
***
Bu yazıya karar verirken yüz yaşına yaklaşmış birinin sözlerini ciddiye alıp almama konusunda epey tereddüt geçirdim. Girişteki fıkrayı mahalle kahvesinde bakkal Recep Efendi anlatsa kalem oynatmaya değmezdi. Ama söz konusu kişi bugünlerde yüzüncü yılını kutlayan, neredeyse Cumhuriyetle yaşıt bir sermaye imparatorluğunun patronlarından, eğitimli bir burjuva olunca lafı hak ediyor.
Hepi topu üç cümlelik bir fıkra ve iki cümlelik bir özür açıklaması ama neresinden tutsan dökülüyor.
Bir kere açıklamada hiçbir kimliği hedef alma niyeti taşımadığını söylüyor ama fıkrada söz edilen olay doktorla Kürt kadın arasında geçiyor. Şeref Başkanı ve Koç Holding acaba kadınlığın ve Kürtlüğün birer kimlik olduğunu da mı bilmiyor?
Kelimenin tam manasıyla özrü kabahatinden büyük bir açıklama olmuş.
Sonra, neden İngiliz, Fransız, Alman ya da Türk kadın değil de Kürt kadın?
Mizahtır, böyle şeylere takılmamak lazım, diye geçiştirebilir miyiz? Bir kimliği aşağılamanın en yaygın yolu mizah değil midir? Sinema, tiyatro olsun, edebiyat, karikatür olsun Türk mizahında kaba, cahil, görgüsüz tipler neden kahir ekseriyetle Kürt karakterleriyle temsil edilir?
Peki neden istisnasız bütün doktor fıkralarında doktorlar erkektir? Hastanelerde neden hala kadın doktorlara “Doktor Bey” diye hitap edilir? Doktorluk hala daha erkek mesleği midir?
Neyse. Şeref Başkanı’nın buram buram ayrımcılık ve cinsiyetçilik kokan fıkrasına kamuoyunda epey tepki geldi. O nedenle bunları geçeyim de olay hekimlik cephesinden nasıl görünüyor, ona geleyim.
***
Amerikalarda eğitim görmüş burjuvamız bilmiyor ama hekimlik profesyonel bir meslektir ve biz hekimler mesleğimizi dünyanın en katı mesleki kurallarına bağlı kalarak yaparız. Böyle olmasa zaten hekimlik yapamazdık.
Bundan 2 bin 500 yıl önceki Hipokrat Andı dahil hekimlerin hastalarına cinsel obje olarak yaklaşması yasaktır.
Bizim için muayene ve tedavi ettiğimiz hastanın cinsiyeti sadece ve sadece “Falanca biyokimya değeri kadınlarda erkeklere göre daha düşüktür”, “Filanca hastalık erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür” gibi tıbbi açılardan anlam taşır.
Üstelik biz hekimler muayene esnasında hastadan soyunmasını istediğimizde zannettiğiniz gibi baştan aşağı soyunmasını kastetmeyiz. Kalbini, sırtını dinlemek, karaciğerini, dalağını yoklamak için ve de hastanın şikayetine göre ilgili vücut bölgesini açmasını isteriz.
Durum sizin fantezilerinizdeki gibi değil, yani!
***
Taşralı bir erkeğin bunlardan habersiz olması başka mesele de, bir patronun hekimlik ahlakıyla ilgili bu temel bilgilerden bile habersiz olarak yıllarca hastane yönetmesi vahim. Hastane patronlarının en eliti böyleyse vay halimize!
Neyse. Yazıya fıkrayla başladık, gene fıkrayla bitirelim.
Rahmi Koç bir gün doktora gitmiş. Doktor derdini dinlemiş. “Beyefendi perdenin arkasına gidin soyunun” deyince Rahmi Koç demiş: “Doktor Bey, sen soyun.”
Doktor şaşkınlıkla “Ben doktorum, niye soyunayım?” deyince Rahmi Koç ne cevap vermiş, dersiniz?
“Sen doktorsan ben de patronum. Doktor, moktor dinlemem, önüme geleni soyarım!”
/././
İktidarın envanterinde halk muhalefetini yenecek silah yok: Mutlak Butlan Saray’a yetmez -Yaşar Aydın-
Ülkenin dörtte üçü içinde bulunduğu durumdan memnun değil. Her fırsatta “böyle gitmez” diyor. Ama halihazırda akacak bir yatak bulmuş değil. Halkın ezici bölümü partilerin sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını düşünüyor ve uzun süredir bu alanda “hiçbiri” partisi birinci.
Konu parti tercihi olunca da durum çok değişmiyor. Ülkenin üçte biri hâlâ kendini kararsız/oy vermem olarak ifade ediyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki, “bıktık, artık yeter, dayanacak güç kalmadı, artık gitsinler, değişsin” kelimeleri Türkiye’de milyonlarca insanın ruh halini anlatan kesişim noktası oldu.
Türkiye, 103 yıllık Cumhuriyet tarihinin en hareketli dönemini yaşıyor. Küçük depremlerle her kesimden siyasetçinin ayağının altındaki toprak sarsılıyor. İster adına “dip dalga” ister “büyük depremin habercisi” denilsin ortadaki gerçek ülkedeki fay hatlarının harekete geçtiğidir.
HALK İKTİDARIN EZBERİNİ BOZDU
Ülkedeki huzursuzluk ve değişim talebi öyle bir noktaya geldi ki bilinen siyaset yöntemleriyle durumu idare etme şansı kalmadı. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin ağızlarından ve eylemlerinden muhalefeti düşürmemelerinin de nedeni budur. Cumhur İttifakı’nın iki lideri de partili siyaseti/muhalefeti hep çok sevdi. Seçim ve siyasi partiler yasasının antidemokratik yapısından kaynaklı donmuş, liderlerin inisiyatifiyle ilerleyen siyaset AKP’nin 25 yıllık iktidarını kolaylaştırıcı etken oldu. CHP’yi yaklaşık 30 yıl Baykal ve Kılıçdaroğlu yönetirken bu dönem boyunca sahneyi Erdoğan ve Bahçeli ile paylaştılar. Partilerde yaşanan komplolar, değişen ittifak her dönem Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatmasıyla sonuçlandı. Türkiye’de siyaset halkın oyunu tribünlerden seyrettiği oyuna dönüştü.
Ama artık durum değişti. Tüm dünyada otoriter liderler etrafında şekillenen rejimlere karşı muhalefetin ana omurgasını partiler değil birleşik halk güçleri oluşturuyor. Son derece anlaşılır birkaç başlık etrafında birleşen milyonlar ve onların emek örgütleri rejimleri durdurabiliyor ya da ciddi anlamda sarsabiliyor.
Türkiye de bu durumdan fazlaca nasibini alan ülkelerden biri. Gezi isyanından bu yana halk hareketleri iktidarın en büyük kabusu durumunda. Erdoğan ve Bahçeli siyasetin bu yeni durumuna 15 yıldır alışamadı. Sürekli ‘eskiye’ olan özlemlerini dile getirdiler. Bahçeli’nin muhalefete seslenirken kurduğu ‘sokaktan uzak dur’, ‘Ankara’ya dön’ çağrılarının ya da Erdoğan’ın “milli ve yerli” tanımlamalarının arkasında da bu arzu var. İktidarın hem ideolojik, hem politik hem de örgütsel envanterinde geniş halk kesimlerine dayanan, isim ve partilerden çok talepler etrafında örgütlenen muhalefete karşı kullanabileceği silah yok.
Tam da bu noktada, CHP üzerinde sallandırılan ‘mutlak butlan’ kılıcı ve yargı eliyle kurultayın iptal edilmesi süreci, iktidarın o çok sevdiği eski siyaset envanterinin en taze örneğidir. Cumhur İttifakı, muhalefeti hâlâ sadece genel merkez binalarından, delegelerden, liderlik koltuklarından ve tüzük maddelerinden ibaret kurumsal bir ‘şirket’ gibi görmeye devam ediyor. Yargı mekanizmasını devreye sokarak ana muhalefet partisini kendi içine kapatmak, onu bir mahkeme koridoru labirentine hapsetmek ve yapay bir liderlik krizini tetiklemek, iktidarın ezberlediği bildik siyasi mühendisliğin dikâlasıdır. Plan net: Muhalefetin kurumsal gövdesini hukuki prangalarla felç et, kendi derdine düşür ve böylece sokaktaki toplumsal öfkeyi başsız bırak.
PARTİLER DEĞİL CEPHE SİYASETİ
Tüm bu karmaşa, kaos ve sis bulutu arasında hayatın çağrısı çok net. Memleketin başında sırtını ABD’ye dayamış, yargı ve devlet bürokrasisiyle ayakta kalan bir iktidar azınlığı var. Onların karşısında ise asgari ücretli, emekli, barınma sorunu yaşayan, güvencesiz koşullarda çalışan, doğası-yaşam alanı talan edilen ve adalete ulaşamayan milyonlar var. Ülkenin neredeyse yüzde 80’i var.
Toplumun tüm bu kesimlerinin tüm müdahale ve baskıya rağmen parçalanmayan ‘değişim’ ittifakı var. Hem de daha önce denenen "Millet İttifakı" gibi sadece seçim aritmetiğine dayalı, liderlerin masa başında kurduğu bir ittifak değil, hayatın doğal akışında oluşan organik bir cephe duruyor.
Burada muhalefet partilerinin/örgütlerinin ülkenin her köşesinde açığa çıkan "dip dalgayla" kuracağı ilişki biçimi çok kritik önem kazanıyor. Dalgayı yönetmeye mi çalışacak, yoksa ona alan açıp onun bir parçası mı olacak? Muhalefetin bu soruya vereceği eylemli yanıt ülkenin geleceğinin belirlenmesinde çok önemli sonuçlar üretecektir.
EN SICAK YAZ BİZİ BEKLİYOR
İktidar her yeni güne güç gösterisi yaparak başlıyor. CHP’ye mutlak butlan atamak gibi en olmaz işleri deniyor. Ancak iktidarın ıskaladığı ve ezberi bozan gerçek de tam da bu ve benzeri hamlelerden sonra ortaya çıkıyor. CHP Genel Merkezi’ni yargı kararlarıyla kilitleyebilir, kurultayları ‘yok hükmünde’ sayabilirsiniz ama meydanların, sokağın ve mutfağın yakıcı gerçekliğini ‘mutlak butlan’ ilan edemezsiniz. İktidar tek bir lideri terörize edebilir, tek bir partiyi kapatabilir ya da medyasında itibarsızlaştırabilir. Ancak lideri olmayan, sokaktaki kadının, fabrikadaki işçinin, geleceksiz kalan gencin ortak "ortak yaşam çığlığına" karşı üretebileceği bir argüman ya da baskı aracı yoktur.
Bugün Türkiye’de muhalefet, kurumsal bir partinin resmi sınırlarını çoktan aşmış, somut talepler etrafında kenetlenen de facto bir ‘toplumsal cepheye’ dönüşmüştür. İşçinin, emeklinin, geleceksiz bırakılan gencin ortak çığlığını mahkeme ilamlarıyla durduramazsınız. Dolayısıyla, geleneksel yöntemlerle CHP’yi ‘ele geçirmek’ ya da felç etmek artık iktidarı kurtarmaya yetmiyor. Çünkü karşılarında sadece boyun eğdirebilecekleri tek bir parti logosu değil, partileri de aşan, dalga dalga yayılan organik bir yurttaş cephesi var.
İktidarın eski envanteri, bu yeni toplumsal gerçekliğe çarptıkça dağılmaya mahkûmdur. Önümüzdeki günler mühürlerin, kurultay delege hesaplarının, yargı kararlarının değil, meydanların ve hak arayışlarının konuşacağı çok sıcak yaz olacak.
/././
Saray Kabinesi hesapsız: Denetim mekanizmasına tırpan -Mustafa Bildircin-
Rejim değişikliğinin ardından etkisi azalan ve “İktidarın düzenlemelerini geçirmek için çalıştırıldığı” belirtilen TBMM'nin denetim görevi de işlevsizleştirildi. Bakanların, 28’inci Yasama Dönemi içinde, Mayıs 2026 itibarıyla verilen 44 bin 154 soru önergesinden yalnızca 6 bin 157’sini süresi içinde cevaplandırdığı belirlendi. https://www.birgun.net/haber/saray-kabinesi-hesapsiz-denetim-mekanizmasina-tirpan-716915
***
Devletin tüketimi tasarruf dinlemedi
Tasarruf söyleminin gölgesinde kamunun tüketim harcamaları resmi enflasyonun üzerinde arttı. Harcamalar yılın ilk dört ayında 178,2 milyar liraya yükselirken artışın üçte ikisi güvenlik ve savunma harcamalarından kaynaklandı. https://www.birgun.net/haber/devletin-tuketimi-tasarruf-dinlemedi-716909
***
İktidarın tarım politikaları üreticiyi sürgün ediyor -Ebru Çelik-
Saray rejiminin tarımda izlediği politikalar, üreticiyi göçe zorlarken geride bırakılan tarlalar şirketlere kaldı. TMO’nun açıkladığı buğday ve arpa alım fiyatlarının maliyetlerin altında olduğunu belirten üreticiler, “Bu bilinçli bir tercih” dedi. Konya’da emekçiler, tepkilerini Ankara yoluna yürüyerek göstermek isterken önleri jandarma barikatıyla kesildi. Osmaniye’de ise bir çiftçi, ürettiği soğanları satamayınca tarlasını halka açtı: "Kuru ekmeğe, soğana muhtaç ettiler bizi." https://www.birgun.net/haber/iktidarin-tarim-politikalari-ureticiyi-surgun-ediyor-716912
***
Mezuniyet töreni iptal edilmişti: "Okullar tepeden inme kararlarla yönetilemez"
İstanbul Erkek Lisesi’nin mezuniyet töreninde yaşananlara tepkiler sürüyor. Eğitim İş İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı İnce, okul pansiyonunun uzak bir yere taşındığını, okul kontenjanının ise bir sınıf azaltılmasına ilişkin alınan kararı anımsattı. İnce, ''Okullar tepeden inme kararlarla yönetilemez” dedi. https://www.birgun.net/haber/mezuniyet-toreni-iptal-edilmisti-okullar-tepeden-inme-kararlarla-yonetilemez-716877
AKP Genel Başkan Yardımcısı Yazıcı'dan kritik anayasa açıklaması: "Referandumla hayat bulacaktır"
AKP, yeni anayasa tartışmalarında referandum kartını açtı. Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, bir yıldır sürdürülen hazırlıkların son aşamaya geldiğini belirterek, yeni anayasa için "son sözü yine millet söyleyecek, yani referandumla hayat bulacaktır" dedi. https://www.birgun.net/haber/akp-genel-baskan-yardimcisi-yazici-dan-kritik-anayasa-aciklamasi-referandumla-hayat-bulacaktir-716868
***
Birgün








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder