CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-


İlkesiz siyaset 7 - AKP’ye jet hızında geçiş!-Zülal Kalkandelen- 

Sabah CHP’den istifa etti, yalnızca birkaç saat sonra AKP’ye katıldı. İlkesizliğin en hızlı ismi, Haymana Belediye Başkanı Levent Koç çıktı! Neredeyse soluk soluğa AKP Ankara Teşkilat Buluşması’na gitti, Erdoğan’ın elini öptü, o da rozetini taktı.

Oysa Özgür Özel, daha birkaç gün önce pazar ziyareti sırasında Haymanalı bir pazarcıyla sohbet etmiş; pazarcının, “Dediler ki Haymana Belediye Başkanı AKP’ye geçiyor” sözleri üzerine, “Geçmez. Yalan habermiş, yalanladı çocuk kendisi” demişti.

CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan, AKP’ye bu jet hızında geçişe çok öfkelenmiş; Levent Koç hakkında “Profesyonel bir yalancıymış!” diyerek tepki göstermiş. Öfkelenmekte haklı çünkü seçmenlerin çoğu Koç’un şahsına değil, CHP’ye oy vermiştir. Koç ise karşılığında, CHP’den faydalanmış ve ilk fırsatta iktidarın safında yer alarak görevini kötüye kullanmış.

‘KAZANACAK ADAY!’ 

Gerçekten de zikzaklamanın da bu kadar hızlısı akıllara durgunluk veriyor; bunu yapsa yapsa ancak ikiyüzlülük üzerine uzmanlaşmış biri yapar diye düşündürüyor.

Ve kaçınılmaz olarak bir başka soru daha akla geliyor: Bir politikacıyı belediye başkanlığı gibi halkla yakın ilişki kurmayı gerektiren bir göreve aday göstermeden önce, onun kişilik özellikleri, ideolojisi gözden geçirilmiyor mu?

Kendisinin belediye başkanı olmasını sağlayan bir partiye kazık atarak çıkar için iktidar partisine geçebilen biri, böyle bir görevi hak etmiyordur. Burada kesin olarak ahlaki bir yozlaşma söz konusu!

31 Mart seçimlerinden sonra AKP, 80 kadar belediyeyi bu yolla kendi tarafına çekerken bunların 18’ini CHP’den geçenler oluşturuyor. Bu durum üzerinde ciddi bir değerlendirme yapılması gerekiyor. Hani şu “kazanacak aday” söylemi var ya, işte onun ardında yatan ideolojisizleştirme tehlikesi göz ardı edildiğinde bu sonuç ortaya çıkıyor.

İDEOLOJİSİZLEŞTİRME SÜRECİNİN MİMARI KILIÇDAROĞLU!

Şu ana kadar CHP’den AKP’ye geçenlerin hiçbirisinin CHP’nin ilkeleriyle bağlantısı olmadığı gün gibi ortada. Bunun nedeni de partinin kadrolarının ve yönetim organlarının da CHP’nin ilkelerinden uzaklaşmış olması. CHP’nin bu ideolojik savruluşunun ya da ideolojisizleştirilmesinin asıl sorumlusu ise Kılıçdaroğlu’nun ta kendisi.

Hatırlayalım: 16 Ocak 2021’de Ahmet Hoca Enstitüsü’nde bir grup muhafazakâr aydınla buluşan Kılıçdaroğlu, “21. yüzyılın sorunlarını 18. yüzyıl kavramlarıyla mı çözeceğiz? Bugün Türkiye’de bizce sağsol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar - demokrasiye karşı olanlar, otoriterlikten yana olanlar var. Temel ayrım bu” demiş ve bu yaklaşımını daha sonra çeşitli konuşmalarında yinelemişti.

Emperyalizmin neoliberal politikalar aracılığıyla işçi sınıfını ezdiği bir dünyada solun kalmadığını iddia etmek, sağcılığın daniskasıdır. Ayrımı demokrasiden yana ya da karşı olmak olarak belirlemek, düzen siyaseti içinde solu pasifize etmek için kullanılan bir yoldur.

Kılıçdaroğlu da bunu yapmış ve CHP’yi yönettiği yıllarda bu yolu kullanarak CHP’nin kadrolarını ilkesizleştirirken partiyi olabildiğince sağa çekmiştir.

KAZANDIĞINI ANİDEN KAYBETME YÖNTEMİ...

Kılıçdaroğlu’ndan sonraki yönetim de belediye başkanlıkları için aday belirlerken çok sayıda ilke ve etik yoksunu ismi “ama kazanacak aday o” diyerek aday gösterip seçilmesini sağlamıştır. Onların sırayla AKP’ye geçmesi, bu ideolojik savrulma ve ideolojisizleştirme sürecinin doğal bir sonucudur.

Sonuçta acı bir şekilde anlaşılmıştır ki ilkesiz ve etik yoksunu bir “kazanacak adayla” ilk başta bir seçimi kazanmış görünseniz de o kazancı bir gün aniden kaybetme olasılığınız her zamankinden fazladır.

Onun için siz siz olun; ideolojileri kaldırıp atmayın, ilkelere ve siyasi ahlaka sarılın!

/././

Kim o hırsız?-Barış Pehlivan- 

“Yazlığımda dinlenirken beni bile çıldırttılar” diye açtı telefonu yaşlı kurt. CHP’nin İzmir il başkanlığında yaşananları izlemiş, üzülmüş, bana dert yanıyordu. Bir zamanlar gecesini gündüzüne kattığı partisindeki anılarını iç çeke çeke anlatıyor, ben ise artık çok uzayan görüşmeyi bitirmek, işime dönmek istiyordum...

Anladığından mı bilmem, benim dikkatimi çeken o cümle çıktı birden ağzından: “Yahu, ‘hırsızlardan arınacağız’ diye girdikleri parti binasında fotoğraf verirken yanlarında tescilli hırsız vardı!” İstemsiz şekilde, buraya yazamayacağım bir tepki çıktı ağzımdan, hemen özür diledim. Ardından sordum: “Ne demek istiyorsunuz?”

Benim can kulağıyla dinlediğimi fark edince, iştahlı şekilde anlattı:

“Bak, CHP İzmir milletvekili ve yüksek disiplin kurulu başkanı, yeni il başkanıyla görüşmeye gidiyor. Orada kameralara açıklama yaparlarken hemen arkalarında yeşil tişörtlü biri var. O kim biliyor musun? CHP’li Manisa Büyükşehir Belediyesi’ne ait 9 palmiye ağacını satmak için keserken yakalanan bir hırsızlık hükümlüsü!”

Yok artık, dedim. Telefonu kapar kapamaz araştırdım... Doğruymuş. H.H. adlı kişinin, Özgür Özel’in memleketi Manisa’da belediyeye ait ağaçları keserken yakalandığına dair bir mahkeme kararı varmış. Manisa 5. Asliye Ceza Mahkemesi 26 Şubat’ta verdiği kararla, H.H. adlı o kişiyi yaklaşık üç yıl hapisle cezalandırmış. Ve işte o H.H., şimdi İzmir il başkanlığındaki olaylı anlarda CHP kurmaylarının hemen arkasında “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganı atıyordu.

Çelişkinin ete kemiğe büründüğü yer tam olarak burası. Kameralar karşısında büyük cümleler kuran siyasetçilerin, arkalarına dönüp destekçilerini sorgulamadığı sürece, önlerinde yürüyen halkı ikna etmeleri mümkün olmayacak.

YENİ ÂŞIKLARIN SABIKA KAYDI

“Yalan makinesi, yalancı, piyon, rezil, çarkçı, çarkçıbaşı, kukla, müfteri, rüsva, yüz nakli, yüzsüz, iftiracı, takiyeci, taşeron, pişkin, terör sevdalısı, hazımsız, koltuk sevdalısı, edepsiz, hadsiz...”

Bu ağır sözler uzar gider, sayfalara sığmaz. Hepsi de yakın zamana kadar AKP medyasında yayımlandı. Ve hepsi de Kemal Kılıçdaroğlu’na söylendi. Yani, bugün öve öve bitiremedikleri Kılıçdaroğlu içindi bu kelimeler. Yeni âşıkların sabıka kaydı olarak burada dursun.

/././

Hatay'ın Kurtuluşu ve Atatürk'ün Fotoğrafı -Sinan Meydan-

“Hatay işlerinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz. Atatürk’ün reisliği altında yapılan bütün toplantıların hayırla neticelendiğini bilirsiniz!’ (Ali Çetinkaya, Son Posta, 21 Haziran 1938, s.11)

Hatay, 23 Haziran 1939’da Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile yeniden vatan toprağı yapıldı. Ancak Hatay’ın kurtuluşu ve Türkiye’ye bağlanması hiç de kolay olmadı.

Mustafa Kemal Atatürk, “Şahsi davam!” dediği Hatay’ı kurtarabilmek için planlı, programlı, uzun ve sabırlı bir diplomatik mücadele yürüttü. Cumhurbaşkanı Atatürk, son günlerinde, hastalıkla boğuşurken bile Hatay mücadelesini sürdürdü. 19 Mayıs 1938’de kalktı, Mersin’e ve Adana’ya gitti, saatlerce ayakta kaldı; orduları denetledi, yetkililerle görüştü. O yorucu yolculuk hastalığının daha da ilerlemesine neden oldu. Buna karşın o, Hatay mücadelesine devam etti. Öyle ki, 20 Haziran 1938’de Savarona yatında yaklaşık 4,5 saat süren bakanlar kurulu toplantısına başkanlık etti. 21 Haziran 1938 tarihli gazeteler, “Vekiller Heyeti, Hatay için Atatürk’ün başkanlığında toplandı; dört buçuk saat süren toplantıda çok mühim kararlar verildi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın da iştirak ettiği toplantıdan sonra Ankara’ya dönen vekiller, ‘Hatay işinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz’ dediler” diye yazıyordu. Cumhurbaşkanı Atatürk’ün başkanlığında Savarona yatında yapılan 20 Haziran 1938 tarihli o bakanlar kurulu toplantısından bir yıl sonra, 23 Haziran 1939 tarihli Ankara Antlaşması ile Hatay Türkiye’ye bağlanacaktı. Hatay kurtarılacaktı, ancak Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, başkanlık ettiği o toplantıdan yaklaşık 4,5 ay sonra hayatını kaybedecekti.

1921 ANKARA ANTLAŞMASI VE HATAY 

1918-1921 yılları arasında Sancak’da (Hatay) Fransızlarla Türkler arasında çok sayıda çatışma yaşandı. Fransızlar, Türk direnişçileri öldürdü, Türk köylerini yaktı, halk Fransız zulmünden korunmak için dağlara kaçtı.

Fransa ile TBMM hükümeti arasında 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalandı. Fransa, Güney Anadolu’da işgal ettiği yerleri boşaltıp TBMM’ye bırakarak çekildi. Böylece Türkiye-Suriye sınırı çizildi. Ancak Hatay, Fransa mandası altında Suriye’ye kaldı. Fakat TBMM, antlaşmanın 7. maddesiyle ve karşılıklı mektuplarla Hatay’da Türk kültürünün, Türk dilinin ve Türklerin haklarının korunmasını güvenceye alan özel bir yönetim biçimi kurulmasını ve Türklerin İskenderun Limanı’ndan yararlanmasını Fransa’ya kabul ettirdi. Ankara Antlaşması’na karşın, Fransız asker ve sivil memurlar, Hatay’da Türklere çok kötü davrandılar.

15 Mart 1923’te Adana’ya giden Atatürk, kendisini karşılayan Hataylılara, “40 asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” dedi. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.II, İstanbul, 1973, s. 554) Atatürk, 1923 yılında verdiği bu sözü hiç unutmayacaktı. Hatay artık onun şahsi meselesiydi.

BAĞIMSIZ HATAY’A DOĞRU

1926’da Fransa, Ankara Antlaşması’na uygun olarak Hatay’da “Özerk İskenderun Sancağı”nı kurdu.

Fransa, II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü sırada, 9 Eylül 1936’da Suriye’ye bağımsızlık vermeyi kabul etti. Ancak Fransa İskenderun Sancağı’nı (Hatay’ı) da Suriye’ye bırakıyordu. Bunun üzerine hemen harekete geçen Türkiye Cumhuriyeti, 9 Ekim 1936’da Fransa’ya bir nota verdi. Suriye’ye ve Lübnan’a verilen bağımsızlığın Hatay’a da verilmesini istedi. Fransa ve Türkiye arasında karşılıklı notalar alınıp verildi, sorun çözülemeyince Türkiye, Hatay sorununu Milletler Cemiyeti’ne taşıdı.

Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihli Meclis konuşmasında Türkiye ve Fransa arasındaki tek ve büyük meselenin Hatay meselesi olduğunu söyledi. “Bu işin gerçeğini bilenler ve hakkı sevenler ilgimizin şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler” dedi.

Fransa, 1936 yılı sonunda (14- 15 Kasım 1936’da) yapılacak Suriye genel seçimlerine Hatay halkının da katılmasını istedi. Ancak Hatay Türkleri, Hatay’ın Suriye’ye bağlanmasını kabul etmeyerek Suriye seçimlerini boykot etti. Fransa, Hatay Türklerini zorla seçimlere sokmaya çalıştı. Seçimi boykot eden Türk ileri gelenleri hapsedildi, sürgün edildi. Türklere ateş edildi, yaralananlar, ölenler oldu. Fransız yönetimi seçimlerde oy kullanmayanların üç yıl hapisle cezalandırılacağını duyurdu.

14-15 Aralık 1936’da Milletler Cemiyeti’nde Cenevre’de Hatay sorunu görüşüldü. Türkiye, Hatay’ın bağımsızlığını, Fransa ise Hatay’ın Suriye’nin bir parçası olduğunu savundu.

Görüşmeler sonunda Milletler Cemiyeti İsveç temsilcisi Sandler’i Hatay konusunda bir rapor hazırlamakla görevlendirdi. Ayrıca Milletler Cemiyeti, Ocak 1937’de Hatay’a üç kişilik bir gözlemci heyeti gönderdi.

ATATÜRK’ÜN MERSİN VE ADANA ÇIKARMASI

1937 yılı başlarında Türkiye’de Hatay’ın bağımsızlığı için mitingler yapıldı.

Cumhurbaşkanı Atatürk de Türkiye’nin Hatay konusundaki kararlılığını göstermek için 5 makalelik bir yazı dizisi hazırladı. Atatürk, 21-26 Ocak 1937’de Asım Us imzasıyla Kurun gazetesinde yayımlanan makalelerinde Fransa’yı, Milletler Cemiyeti’ni ve İnönü Hükümetini eleştirdi. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.29, s.122-139)

Atatürk’ün Hatay konulu son makalesinin yayımlanmasından bir gün sonra, 27 Ocak 1937’de Milletler Cemiyeti Konseyi, Sandler Raporu’nu kabul etti. “Sandler Raporu”nda Hatay’ın “entite distincte” yani “ayrı varlık” olmasını öneriliyordu. Milletler Cemiyeti Konseyi, Sandler Raporu doğrultusunda bir anayasa taslağı hazırlattı. Bu taslak, 29 Mayıs 1937’de kabul edildi. Böylece Hatay hukuki olarak “ayrı varlık” statüsü kazandı. Anayasaya göre Bağımsız Sancak (Hatay) Devleti kurulacaktı. Türkiye ve Fransa garantörlüğündeki Hatay Devleti bir cumhuriyet olacak ve 40 üyeli bir meclis tarafından yönetilecekti.

1938 baharında Hatay Meclisi için seçimler yapılacaktı. Seçim sürecinde Hatay Türklerine yine çeşitli baskılar yapıldı. Türk köyleri Suriyeli Araplar tarafından basıldı. Fransızlar nüfus kayıtlarını değiştirmeye çalıştı. Gazeteler, “Halep’ten kamyonlarla Hatay’a gönderilen Suriyeli delikanlılara nüfus kâğıtları verildi” diye yazıyordu. Birçok yerde Türk listelerine yazılmak isteyenlere izin verilmedi. Kurun gazetesi, “Türk mahallelerine bomba atıldı. Kadınlar da boğazlanmaya başlandı” manşetiyle çıktı. Çeşitli baskılarla Hatay’da Türkler azınlıkta bırakılmaya çalışıldı. 12 Mayıs 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Hatay’ın feryadı” manşetiyle çıktı. Gazete haberin devamında Hatay Türklerinin Atatürk’ten yardım istediklerini yazıyordu.

Image

İşte tam o günlerde Atatürk, çok hasta olmasına rağmen, -yabancı basında Atatürk’ün felç olduğu yazılmıştı 19 Mayıs 1938’de kalktı, orduları denetlemek için Mersin’e ve Adana’ya gitti. Fransa’ya ve Suriye’ye gözdağı vermek istiyordu. Oysa doktorları, 24 saatin 23 saatini yatarak geçirmesi gerektiğini söylemişti.

Hasan Rıza Soyak’ın deyişiyle “… eşsiz kahraman bu sefer de memleket ve vazife uğruna sıhhat ve hayatını hiçe sayıyordu.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.II, s.740)

Atatürk, 19 Mayıs 1938’de Ankara’dan ayrılıp Mersin’e gider ken karaciğerinden rahatsızdı. Karnı su toplamaya başlamıştı. Mersin ve Adana ziyaretleri sonunda iyice yoruldu. Artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Bir ara ateşi iyice yükseldi. Adana’dan hareket etmeden önce Ankara’ya çekilen telgrafta şöyle denildi: “Geliyoruz! Yürüyemeyebilir! Stop!”

Atatürk’ü taşıyan tren 25 Mayıs 1938’de Ankara’ya ulaştı. Atatürk, trenden yavaşça indi. Adımlarını atmakta zorlanıyordu. O sırada Atatürk’ü karşılayanlar arasındaki Şükrü Saraçoğlu, Falih Rıfkı Atay’a dönerek şöyle fısıldadı: “Falih! Atatürk’ün yüzüne bak. Bu ölü rengi. Atatürk ölüyor!”

Atatürk, 27 Mayıs 1938’de Ankara’dan İstanbul’a geçti. 28 Mayıs 1938’de akşam Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na giderken fenalaştı. Yapılan muayene sonunda hastalığın ilerlediği, karnında çok su toplandığı anlaşıldı.

Atatürk’ün Mersin ve Adana ziyaretleri sırasında Milletler Cemiyeti Konseyi, Hatay konusundaki Türk tezini kabul etti. 23 Mayıs 1938 tarihli Ulus gazetesi, “Cenevre’de Türk tezi kabul edildi” manşetiyle çıktı. Gazete haberinde, “Hiçbir sünni Türk’ün herhangi bir cemaat listesine yazılamayacağı kararlaştı” diyordu.

12 Haziran 1938’de bir Türk askeri heyeti Hatay’a gitti. Hatay’a gelen bir Fransız heyetiyle görüşmelere başladı. Ancak Fransızlar, Hatay’da Türklerin seçimlere katılmasını engellemeye yönelik çalışmalara devam ettiler. (Cumhuriyet, 19 Haziran 1938, s.1) 20 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Hatay Türklere cehennem kesildi!” manşetiyle çıktı.

SAVARONA’DA BAKANLAR KURULU TOPLANTISI 

Atatürk’ün hastalığı iyice ilerlemişti. Ancak Hatay’da yaşananlara yine kayıtsız kalmadı. Öyle ki, 20 Haziran 1938’de Savarona yatında Hatay gündemiyle bir Bakanlar Kurulu toplantısı yaptı. 21 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Başbakan Celal Bayar’ın, “Hatay işini on güne kadar halledeceğiz” dediğini yazıyordu. Son Posta gazetesi ise “Vekiller Heyeti dün Hatay için Atatürk’ün başkanlığında toplandı,” manşetiyle Savarona’daki o toplantıyı şöyle aktarıyordu:

“Dört buçuk saat süren bu toplantıda, Hatay meselesi etrafında görüşmeler yapıldığı ve mühim kararlar verildiği anlaşılmaktadır. Toplantıya saat 19’da nihayet verilmiş, Başvekil (Celal Bayar), Mareşal (Fevzi Çakmak) ve vekiller yattan ayrılmışlardır. (…)”

“Nafia Vekili Ali Çetinkaya gazetecilere kısa birkaç kelime söyledi: ‘Hatay işlerinde hayırlı neticeler elde edileceğine emin olabilirsiniz. Atatürk’ün reisliği altında yapılan bütün toplantıların hayırla neticelendiğini bilirsiniz!’ Ali Çetinkaya’nın bu sözlerini (…) Hariciye Vekilimiz: ‘Elbet netice hayırlı olacak!’ sözleriyle teyit etti...” (Son Posta, 21 Haziran 1938, s.1,11)

Gerçekten de beklenen o “hayırlı neticeye”, Başbakan Celal Bayar’ın dediği gibi yaklaşık on günde ulaşıldı: 3 Temmuz 1938’de Türk-Fransız Antlaşması imzalandı. 4 Temmuz 1938’de de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki ilk Türk birliği Hatay’a girdi.

Ağustos 1938’de Hatay Meclisi için seçimler yapıldı. Toplam 56. 613 kişiden oluşan ikinci seçmenlerin 35.847’si Türk seçmenlerden oluşuyordu. Seçimler sonunda 40 milletvekilinden oluşan Hatay Meclisi’ne 22 Türk milletvekili seçildi. Hükümet üyelerinin tamamı da Türklerden oluştu.

2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi’nin ilk toplantısında Abdülgani Türkmen Hatay Devleti’nin Meclis Başkanlığına, Tayfur Sökmen devlet başkanlığına seçildi. Abdurrahman Melek de başbakanlığa atandı. Atatürk, “Sancak” adını da “Hatay”a çevirdi. Türk bayrağına benzer ay yıldızlı Hatay bayrağı kabul edildi. Hatay Meclisi, Hatay’da Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını kabul etti.

Atatürk, 1 Kasım 1938’de -hasta olduğu için- Celal Bayar’ın okuduğu Meclis konuşmasında, “Nihayet Hatay, Millet Meclisi’ne ve bağımsızlığına kavuştu” diyerek adeta son nefesinde verdiği sözü tutmanın haklı gururunu yaşıyor gibiydi.

23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransa Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını kabul etti. Hatay Meclisi, 29 Haziran 1939’da oybirliği ile Türkiye’ye bağlanmaya karar verdi. 7 Temmuz 1939’da Hatay, Türkiye’nin 63. vilayeti oldu. 7 Temmuz 1939’da son Fransız birlikleri de Hatay’dan ayrıldı, kışladan Fransız bayrağı indirilerek Türk bayrağı çekildi.

***

Atatürk, 11 Haziran 1937’de örnek çiftliklerini Hazineye bağışladığında Başbakan İsmet İnönü, Atatürk’e bir teşekkür telgrafı göndermişti. Atatürk, 13 Haziran’da o telgrafa yanıt verirken, “Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” demişti. Öyle de yaptı. Hasta olmasına karşın Hatay için 19 Mayıs 1938’de kalkıp Mersin’e ve Adana’ya gitmesi; hastalığının ilerlediği günlerde, ölümünden yaklaşık 4,5 ay önce, 20 Haziran 1938’de, Savarona yatında 4,5 saat süreyle Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etmesi, milleti için canını vermekten başka bir şey değildi. Sonunda Hatay kurtuldu, ama o hayatını kaybetti.

Atatürk, Türk milleti için yaşadı, Türk milleti için öldü. Atatürk’ün, 20 Haziran 1938 ’de Savarona yatında yaptığı Bakanlar Kurulu toplantısını ertesi gün haber yapan bazı gazetelerin birinci sayfasında Atatürk’ün son fotoğraflarından biri vardı. Atatürk’ün çok zayıflamış, göz çukurları derinleşmiş, elmacık kemikleri çıkmış ve çok yorgun göründüğü o fotoğraf, milleti için yaşayan ve gerektiğinde milleti için ölen bir adamın son fotoğraflarından biriydi. Ancak gelin görün ki Atatürk’ün o anlamlı fotoğrafı bugün Atatürk düşmanı alçaklar tarafından Atatürk’le alay etmek, Atatürk’e hakaret etmek için kullanılıyor. Alçaklığın böylesi! Nankörlüğün dibi! Onursuzluğun zirvesi!..

/././

Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

İlkesiz siyaset 7 - AKP’ye jet hızında geçiş!-Zülal Kalkandelen-  Sabah CHP’den istifa etti, yalnızca birkaç saat sonra AKP’ye katıldı. İlke...