EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -19 Haziran 2026-


Satılık güneş: Sermaye birikimi, piyasa yoğunlaşması ve arazi gasbı -Kansu Yıldırım-

Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) verilerine göre, Türkiye’de güneş enerjisinden günlük bazda üretilen elektrik, 15 Haziran Pazartesi günü 184 bin 466 megavatsaatle yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Bu rekor, uzun yıllardır yenilenebilir enerji sektörünü büyütmek amacıyla yapılan yatırımların, kamudan özel sektöre kaynak transferinin ve temelde doğanın metalaştırılmasının bir sonucudur.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ocak 2026 verilerine göre, toplam elektrik kurulu gücünün yüzde 62.5’ini yenilenebilir enerji oluşturmakta olup, bunun yüzde 21’lik bölümü güneş enerjisinden gelmektedir.

Kaynak Kurulu Güç (MW) Pay (%)

Hidroelektrik 32.324 26,2

Güneş 25.827 20,9

Doğal Gaz 24.165 19,6

Rüzgar 14.862 12,1

Yerli Kömür 11.550 9,4

İthal Kömür 10.456 8,5

Biyokütle 2.341 1,9

Jeotermal 1.759 1,4

TOPLAM 123.284 %100

EMBER’in “türkiye elektrik görünümü 2026” raporu, güneşten elektrik üretiminin 2018’den 2023’e kadar istikrarlı bir şekilde arttığını; 2023 yılında 18.4 TWh olan üretimin 2025 yılında iki katına çıkarak 37.3 TWh seviyesine ulaştığını belirtmektedir.

Güneşin metalaşması, kuşkusuz sermaye birikiminin karakteriyle ilişkilidir. Yenilenebilir enerji, kapitalist üretimin yarattığı emek ve çevre yıkımı düşünüldüğünde sıklıkla makul ve “temiz” bir kaynak olarak kabul edilir. Ne var ki yenilenebilir enerji alanı; üretim ölçeğinin aşırı büyümesi, devlet sübvansiyonlarının artışı ve elektrik piyasasının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye açısından “yenilenebilir enerji” olarak görülmektedir.

Türkiye kapitalizminin agresif büyüme stratejisi kapsamında ucuz enerji talebinin artışı, enerji yatırımlarını çeşitlendirmeye zorladığı kadar, enerji piyasasında özel sektörün pozisyonunu daha da güçlendirmektedir. Yenilenebilir enerji pazarında lisanslı ve lisanssız üretimde özel sektörün hakimiyeti, bu durumun göstergelerinden biridir.

Güneş enerjisi pazarı; Kalyon Holding, Limak Holding, İçkale-Cengiz Holding, Sabancı Holding, Akfen Holding, Zorlu Holding, Akkök Holding ile bunların uluslararası sermayeli ortaklıkları arasında paylaşılmış durumdadır:

• Karapınar GES (YEKA-1): Konya’da bulunan ve yaklaşık 1350 MW kapasiteye sahip Türkiye’nin en büyük güneş enerji santrallerinden biridir. Santralin sahibi Kalyon Holdingdir. Yaklaşık 20 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuş olup 3.25 milyon panel içermektedir. Proje için 812 milyon dolar finansman sağlanmış; finansmanda İngiltere merkezli UK Export Finance, Amerikan JP Morgan ve altı Türk bankası yer almıştır.

• Erzin-1 GES (YEKA): Hatay’ın Erzin ilçesinde bulunan santralin kapasitesi yaklaşık 500 MW’dır. Limak Yenilenebilir Enerji tarafından işletilmektedir. Limak Yenilenebilir Enerji, Limak Holding bünyesindedir. Türkiye’nin büyük ölçekli GES projelerinden biri olarak yaklaşık 2 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuştur. Finansmanında Ziraat Bankası, Almanya merkezli DZ Bank ve Fransa merkezli Euler Hermes yer almıştır.

• YEKA Erzin-2 GES: Hatay/Erzin’de bulunan santralin kapasitesi 136 MW’dır. Proje IC Enterra Yenilenebilir Enerji tarafından yürütülmektedir. Şirket yapısı İçkale ve Cengiz ortaklığına dayanmaktadır.

• Enerjisa Üretim GES’leri: Enerjisa Üretim’in güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 300 MW seviyesindedir. Santraller farklı illere yayılmıştır. Şirket, Sabancı Holding (Yüzde 50) ve E.ON (Yüzde 50) ortaklığındadır; yabancı ortaklı özel sektör yapısına sahiptir.

• Akfen Yenilenebilir Enerji: Akfen Yenilenebilir Enerji’nin GES kapasitesi yaklaşık 200 MW seviyesindedir. Şirketin ana sahibi Akfen Holding olup toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 699 MW seviyesindedir.

• Cengiz Enerji GES’leri: Cengiz Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 150 MW civarındadır ve yatırımlar özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Şirketin sahibi Cengiz Holding olup toplam enerji portföyü yaklaşık 3 bin 161 MW seviyesindedir.

• Zorlu Enerji GES’leri: Zorlu Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 120 MW seviyesindedir. Santraller farklı illerde bulunmaktadır. Şirketin sahibi Zorlu Holdingdir.

• Akenerji GES’leri: Akenerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 80 MW’dır. Şirketin ortaklık yapısı Akkök Holding ve Çek devlet şirketi ČEZ ortaklığına dayanmaktadır. Yabancı ortaklı özel sektör şirketidir. Toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 320 MW seviyesindedir.

• EÜAŞ GES’leri: Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ), kamuya ait enerji üretim şirketidir. GES kapasitesi 500 MW’ın üzerindedir. Türkiye’nin en büyük elektrik üreticilerinden biri olup toplam kurulu gücü yaklaşık 21 bin 243 MW seviyesindedir. Yenilenebilir enerji portföyü giderek genişlemektedir.

Lisanslı güneş enerjisi pazarındaki sermaye yoğunlaşması, oligopolleşme eğilimini de hızlandırmaktadır. Kamu kurumu olan EÜAŞ’ı dışarıda bıraktığımızda, sekiz holdingin güneş enerjisi yatırımlarının toplam kurulu gücü yaklaşık 2 bin 836 MW düzeyinde iken, bunun 1350 MW’ını tek başına Kalyon’a ait Karapınar GES üretmektedir. Şirketlerin üretim ve faaliyet ölçeğini genişleten en önemli faktörler -finansman kaynaklarına ve yer tahsisine erişimi de belirleyen- enerji politikalarıdır.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankasının “enerji görünümü 2025” raporuna göre, 2021 yılının ilk yarısına kadar geçerli olan ve YEKDEM-1 olarak bilinen dolar bazlı destek mekanizması, yenilenebilir enerji kapasitesinin artışında ve güneş enerjisi pazarında sermaye yoğunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Yenilenebilir enerji santrallerine sağlanan YEKDEM-1 teşvikinin kur avantajı içermesi nedeniyle, dolar bazlı fiyatlardan yararlanmak isteyen santrallerin sayısı artmıştır.

2022 yılında YEKDEM’den faydalanan santral sayısı 1036’ya, toplam kapasite ise 22 bin 982 MW’a yükselmiştir. Ancak 2023 ve 2024 yıllarında mevcut para politikalarının etkisiyle YEKDEM’den yararlanan santral sayısı sırasıyla 887 ve 784’e; toplam kapasite ise 18 bin 684 MW ve 17 bin 670 MW’a gerilemiştir. 2025 yılında YEKDEM kapsamında yaklaşık 15 bin 620 MW gücündeki 762 santral desteklerden yararlanmıştır.

Buna karşılık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının “2024-2028 stratejik planı” kapsamında GES kapasitesinin 33.1 GW seviyesine ulaşması, 2035 yılına ilişkin “yenilenebilir enerji yol haritası”na göre ise toplam GES ve RES kapasitesinin 2035 yılında 120 GW seviyesine yükselmesi öngörülmektedir. Bu hedeflere sadece iç pazara endeksli Türk şirketlerle ulaşmak mümkün olmadığı için yabancı sermaye ve finansal araçlara ihtiyaç duymaktadırlar.

Güneş enerjisi pazarında uluslararası sermayenin yoğunlaşması amacıyla çeşitli iş birliği projeleri ve anlaşmalar imzalanmaktadır. Bu kapsamda önemli devletler arası anlaşmalardan biri, Suudi Arabistan merkezli ACWA Power ile şubat 2026’da imzalanan 2 milyar dolar değerindeki anlaşmadır. Proje kapsamında Sivas ve Karaman Taşeli’de her biri 1000 MW gücünde olmak üzere toplam 2 bin MW kapasiteli santraller kurulacaktır.

GES’ler “temiz” olarak lanse edilmesine karşılık, arkasındaki finansal ilişkilerin ve sermaye akışının dışında en büyük tehditlerinden biri “yeşil arazi gasbı” (green grabbing) olarak adlandırılan mülksüzleştirme pratiğidir.

Andrea Rizzi’nin “Subtle Green Grabbing? The Extractive Dimensions of Carbon Offsetting” makalesi, Latin Amerika’daki karbon denkleştirme projelerinde ortaya çıkan yeşil arazi gasbı biçimlerine işaret ederek, “İklim krizini çözmek” amacıyla geliştirilen bazı “yeşil piyasa mekanizmalarının”, eski usul sömürgecilikten farklı görünse de özünde yeni mülkiyet ilişkileri ve yeni sömürü biçimleri yarattığını ileri sürmektedir.

Büyük GES projeleri için yine büyük alanlara ihtiyaç vardır ve güneş enerjisi çiftliklerinin kurulacağı alanlar için dünyada ve Türkiye’de çeşitli yasal ve yasal olmayan yollarla mülksüzleştirme biçimleri de artmaktadır.

Canan Emek İnan ve Koray Albulut tarafından kaleme alınan “Linking actors and scales by green grabbing in Bozbük and Kazıklı” isimli çalışma, Türkiye’de yeşil arazi gasbını somutlaştırması açısından önemlidir. Güney Ege’de yer alan Bozbük ve Kazıklı köy arazileri; “eko-turizm”, “doğayı koruma” ve “kırsal kalkınma” gerekçeleriyle devlet, şirket ve yerel aktörler arasındaki ilişkiler sonucunda sermayeye açılmıştır. Neoliberal çevre politikaları, sermaye lehine yeşil arazi gasbını hızlandıran bir mekanizmadır.

Türkiye’de güneş enerjisi çiftlikleri ve yeşil arazi gasbına dair net bir veri olmamasına karşılık, acele kamulaştırma kararlarının işlevi burada göz önünde bulundurulabilir.

2005’ten bugüne yayımlanan en az 2 bin 600 civarında acele kamulaştırma kararının önemli bölümü; madencilik ve (yenilenebilir) enerji başta olmak üzere organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörlerini kapsamaktadır. Çeşitli hesaplamalara göre, birim başına arazi ihtiyacı verisine göre 1 MW güneş enerjisi santrali için yaklaşık 1.2-1.5 hektar arazi gerekir. Türkiye’nin kurulu GES kapasitesi göz önüne alındığında, toplam kullanılan arazi miktarı kabaca 33 bin hektar civarındadır.

Bu ölçekte arazilerin bulunduğu alanların bazıları orman ve tarım arazileri ile kesişmektedir. Örneğin Limak’ın Çankaya’da tarım arazilerine kurmak istediği 74 milyon TL’lik GES projesine “ÇED gerekli değildir” kararı çıkarken, Cengiz Elektrik’in Ankara Polatlı’da tarım arazilerine kuracağı 112 hektarlık GES projesine “ÇED olumlu” kararı çıkarak acele kamulaştırma işlemleri başladı.
Lisanslı güneş enerjisi pazarı masum gibi görünmesine karşılık arkasında büyük bir yıkım bırakmakta; yenilenebilir enerji sektörü vasıtasıyla kamu enerji politikalarında daha fazla söz sahibi olmaktadır.

/././

Başkentte dayak taburları: Despotizmin ayrılmaz parçası korkutma ve şiddet -Adnan Gümüş-

Despotizmin açık ve kısa tanımı: İkili veya kamusal iş ve ilişkilerde ötekine karşı keyfi davranma hali. Derecesi ve bağlamları değişebilir ama özü bu. Bir diğerini ilgilendiren karar ve yürütmenin keyfiyete dönüştüğü tüm rejim tipleri, ister aile ve okul düzeyinde olsun isterse aşiret düzeyinde, en kötüsü resmi kurumlar ve resmi devlet düzeyinde DESPOTİK haldir, siyasal niteliği despotik rejimlerdir.

Despotik kapitalizmin başkentteki karşılığı
-------------------------------------------------------------
Kapitalizmin piyasa mekanizmalarından da kopmuş hali despotik kapitalizmdir. Günümüzde despotik kapitalizm/despotik emperyalizm halini yaşıyoruz.

Keyfi kapitalizmin/keyfi emperyalizmin güncel halini ABD-NATO-İsrail’in saldırganlığı ne kadar açıkça gösteriyorsa Türkiye’de kapitalist muhafazakar despotik rejimin geldiği yeri de her gün yaşadığımız, son haliyle başkentte öğretmenlere yönelik oluşturulan dayak taburları çok açık şekilde gösteriyor.

İkinci partisi birinci partisine, polisi öğretmenine dayak atan bir ülke nasıl adlandırılır?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her bir şeyin tanımı, en azından tarifi olur. İkinci partinin birinci partiye, polisinin yurttaşına öğretmenine dayak attığı bir ülke nasıl tarif edilir, nasıl tanımlanır. Despotizm bunun özsel bir niteliğidir.

Despotizmde dayak şiddet özsel
------------------------------------------------
Despotik/keyfi rejimlerin bu keyfiyetini sürdürebilme meşruiyetleri/halkın bunu haklı bulması onaması tümden olanaklı değildir, birileri veya halk bu keyfiyeti meşru görmediğinde, bunu haklı saymadığında keyfiyet nasıl sürdürülecek? Keyfiyetin/despotizmin dayak şiddet korkutma baskılama işkence özündendir. Bu hane için de okul için de siyasal rejim için de geçerli bir işleyiştir. Konu yöntemini/aracını belirler, despotikse dayak şiddet ayrılmaz parçasıdır.

Despotizmin belki de en örgütlü en kurumsal boyutu şiddetin kurumsallaşmasıdır.

Kurumsal/örgütlü şiddet: Başkentteki Maraş’taki okul şiddetinden çok daha ağır bir şiddet
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Nisan ayında Maraş’ta bir çocuk, çocuk arkadaşlarını öldürdü. Hanenin, resmi yetkili ve kurumların da pek çok ihmali yanlışı olmakla birlikte en azından fail bakımından bireysel bir şiddet düzeyine yakındı.

Bir öğrencinin öğretmene şiddeti bireyseldir ancak öğretmenin öğrenciye şiddeti, eğitim sistemi buna tedbir almıyorsa, kurumsaldır.

Şiddet çeşit ve derecesi için bazı nitelikli ölçütler sayılırsa; 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.

Başkentte öğretmenlere yapılan, bizzat resmi emirler, amirler gözetiminde yapılmaktadır, kurumsal şiddettir.

Dahası keyfidir, despotiktir.

Öğretmenin yüzü ak, AKP, valiler, emniyet amirleri durumdan utanıyor mu?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kurumların düştüğü bu hal kimin için onur kimin için utanç kaynağı sayılır. Reislerin haksız emirlerine uyanların durumu reislerden/emri verenlerden de nicedir. Emri veren kendi özgür iradesini kullanıyor, doğru ya da yanlış. Haksız emri uygulayanların kişi olabilme durumu bile ayrı bir tartışma konusudur.

Hanedanlıklarda tebaa vardır, kul vardır, herkes hanedanın kuludur.

Despotizm/istibdat: Haksız emir verilen ülke demokratik midir?
------------------------------------------------------------------------------------------
Bir yerde haksız hukuksuz, hiyerarşik üstte olmakla emir verilebiliyorsa, o ülke demokratik bir ülke değildir, bu keyfiyete en uygun siyasal kavramlaştırma despotizmdir, istibdattır.

Bu ülkenin amiri memuru halkı bakımından da pek parlak bir durum bulunmamaktadır.

Haksız emri uygulayan amir, memur, birey yurttaş sayılabilir mi?
--------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaşlığın şartı özgür iradedir, rüştü olmasıdır, eylemlerinin bilincinde ve sorumluluğunda olmasıdır. Haksız emri uygulayanın rüşt olup olmadığı ontik siyasi olarak tartışmalıdır.

Fransız İhtilali’nden sonra bile yakın tarihe kadar “bağımlı” olanın, aynı konumda sayılan erkek işçinin, topraksız köylünün, kölenin, kadının oy hakkı yoktu. Yani “rüşt/özgür kişi” sayılmıyordu.

Kararın uygunluğunu tartamayan ve buna göre hareket edemeyen kişide basiret/iyi kötüyü ayırma gücü olabilir mi? İyiye göre hareket etmeyenlerde kişilik ne durumdadır?

Bu süreçleri ölçüp tartamayan, haksızlığa haksızlık diyemeyen herkesin durumu, kişilik bakımından çok zorlu tartışmalara açıktır.

Demokratik bir ülkede bu tür kişilerin memuriyet yeterliliği de tartışmalıdır.

Özgür irade, onurlu/kişi olma özgür akıldan, özgür seçimlerden geçer
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Türkiye ve dünyanın en büyük sorunu, hiyerarşi sorunudur, aklın sağduyunun hiyerarşik üste bağlanması sorunudur.

Hiyerarşik düzende ayrımlar ve eşitsizlikler özseldir. Hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı durumda hiyerarşi zaten olmaz.

Hem kurallı olan her tür baskı rejiminin hem de kuralsız ilkesiz keyfi despotizmin ontik temel çeleni özgürlükçülüktür, eşitlikçiliktir.

Dünya ve Türkiye’de olumsuz bakımdan hiyerarşik yapılanmaları aşmak, olumlu bakımdan özgürlükleri sağlamak kişi ve yurttaş olabilmenin birincil şartıdır.

/././

İktidarda yerleşememe hali -Nuray Sancar-

Haklarını almak için Meclis önünde direnen özel öğretmenler, polis tarafından ite kaka gözaltına alınırken ‘hiç değilse bir gün’ Kudüs valisi olmayı hayal ettiğini söyleyen içişleri bakanı, arkasına bile bakmadan olay yerinden geçip gitti. Kendisine bağlı polisler, muhtemelen bakan olmasını sağlayan bir iktidara oy verenlerin de aralarında bulunduğu bu halk kesimini görmezden geldi. Bu sıralarda Denizli Barosuna uyuşturucu operasyonu yapılıyor ve baro başkanı dahil 12 kişi gözaltına alınıyordu. Edirne’de bir kısmı kendisini yer altına kapatan madencilerin ailelerinin üzerine üç el ateş ediliyordu.

Amerika’da ilk yerleşimcilerin toprak ve egemenlik kavgası verdiği dönemde karşısındakini kaba güçle, silah zoruyla yıldıran, kanunsuz nizamsız kovboyların dönemi geçti geçmesine de ortada bir yerleşememe durumunun olduğu da açık. Hayır, bakanın bakanlıkla yetinmeyip Kudüs valiliğini hayal ettiği için değil. 25 yıldır iktidarda olduğu, başlangıçta seçmenin yüzde 50’sinden fazlasının oyunu aldığı, eskinin bütün devlet kurumlarını revizyondan geçirdiği ve nihayet hepsini merkeze bağlayıp tekelleştiği halde bu yerleşememe duygusu Saray’a ait bir genel sendrom. Karşısında daima tekeline alamadığı, tekinsiz bir halk kitlesi gördüğü için baskı ve şiddet dozunu artırıyor.

İktidarın sahipleri kültürel hegemonya kuramamaktan, herkesi kendi istedikleri gibi ‘yerli milli’ yurttaş haline getirememekten, büyük oyun kurucu Türkiye masalına inandıramamaktan öfkeli, sadece ve sadece haklarını, ödenmeyen ücretlerini, örgütlenme hakkı isteyen emekçileri ite kaka güç gösterisinde bulunuyor. Şiddet arttıkça yerleşememe hali kronikleşiyor, kronikleştikçe şiddet artıyor.

Sadece şiddet değil, çok geniş bir paranteze alınan hasımlarına itibar suikastı yapmak için medya ağı, kolluk gücü, atanmış ve sadık adliye memurları da yürütülen bir tür özel savaşın aparatları olarak devreye sokulmuş durumda. Sahnede, ekranda, dijital platformlardaki kazançlarına göz diktikleri için bir dizi ünlüye dalgalar halinde uyuşturucu testi yapıldı. Her gün biraz daha iğdiş edilen hukukun peşinde koştukları için baroları susturmaya çalışmak yetmiyormuş gibi Denizli Barosu binasında uyuşturucu aramaya kalktılar. Haftanın bir günü karakola gidip denetimli serbestliğin gereğini yerine getirmeyen kimse kalmasın diye daha kim bilir sırada ne var?

Kan testlerinin, gözaltıların, karakola imza ritüelinin, gelişigüzel hapsetmelerin, ‘Suçsuzsan kendin ispat et’ pratiğinin tozu dumanı altında seçimlerin ancak iki yıl sonra olacağını Mehmet Uçum bürokratına açıklattıran büyük koltuğun miadı dolmuş sakinleri yaptıkları anketlerde koltuğun altının boşaldığını da görüyorlar. İkiye böldükleri ana muhalefet partisinin hukuken tanınmayan Özgür Özel kısmının, bir parti vasfını yitirse de hâlâ desteklendiğinin verilerini alıyorlar. Derdi olan derdini direneninkiyle özdeşleştiriyor; kendine yer ve saf seçiyor.

Saray iktidarı, altından fay hatları geçen bir coğrafyada bir yandan NATO zirvesine ev sahipliği yapacakken diğer taraftan Rusya’nın da gönlünü hoş etmek için Lavrov’a Putin’e ön alıcı ziyaretler düzenleyip, böylece iki rakip gücü aynı anda memnun etmeye çalışırken aynı anda Avrupa Parlamentosunda, taze Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yaptırım kararının kabul edilmesi gibi bir pürüzün çıkması kimsenin dikkatinden kaçmadı. İstanbul’a Trump’ın isteğiyle NATO’ya bağlı bir deniz komutanlığının kurulması gündemdeyken Lavrov’un, ziyaretçisi Hakan Fidan’a Karadeniz güvenliği konusunda koyduğu şartlar birbiriyle uyuşmuyor. Bu çifte kıskaç altında her tarafı memnun etmenin sonuçlarını almak giderek zorlaştı. İkinci Dünya Savaşı döneminde değiliz ve iktidarın ‘proaktif tarafsızlığı’ o kadar kolay değil; Kendisini Batı ve Kuzey emperyalizminin top ağzına yerleştiren bir ülkede Titanik müzisyenliği yapmak da zor.

İçerideki ve dışarıdaki salınımların bizzat Saray efradı içinde karşılık bulmaması mümkün değildi. Erdoğan’a veya sonrasına alternatifler aranırken Reis’in gazabını çekmeyecek öneriler Bilal Erdoğan ve Berat Albayrak üzerinden şekilleniyor. Tom Barrack’ın Ortadoğu’ya reva gördüğü monarşik yönetim kurgusuna ters düşmeyen (Bkz. Şamil Tayyar, Mücahit Birinci) bu önerilerle tek adam rejiminin işini kolaylaştıracak bürokratik ara kademeler tartışılıyormuş gibi görünse de gerçekte Tekelci siyasetin yol açtığı sorunlara çare aranıyor. Bu siyaset artık Erdoğan’ın yakınlarının da hissettiği bir yük!

Erdoğan’ın vaktiyle kararlarını tanımadığını ilan ettiği Anayasa Mahkemesi, endüstri bölgeleri kanununda cumhurbaşkanının ek teşvik belirleme yetkisini ve yönetici şirketlerin bakanlığa belge sunma zorunluluğunu Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. Fakat ortada bir Anayasa olmadığı, yenisinin nasıl yapılacağına da karar verilemediği için bu kararın da hükümsüz kalması muhtemel. Yerli yabancı sermaye için tek adamın bilgi ve denetimine bağlı bir yatırım ve piyasa şartının ayak bağı haline geldiğinin işaretidir bu da.

Emekçilerin talepleriyle sermayenin tercihleri arasındaki gerilimi ancak yurttaşa baskı ve şiddetle çözmeye çalışan, itibar suikastından medet uman, uluslararası ilişkilerdeki konumunu Arap saçına çeviren fakat buna rağmen düğümü çözecek bir İskender kılıcına sahip olamayan, hiçbir zaman da olması mümkün olmayan tekelci siyasetin, yerleşikliğini korumak için yaptığı her şey bumerang etkisiyle kendisine çarpıyor.

Kulübeler ise durulacak gibi görünmüyor; çünkü şimdi denetimsiz özgürlük, refah ve huzur istiyor. Saray yerleşkesinin altındaki fay hatlarını en çok bu tetikliyor.

/././

G7 zirvesi, İran mutabakatı ve ABD’nin güç kaybı -Yücel Özdemir-

Fransa’nın önemli tatil beldesi Evian-les-Bains’de pazartesi başlayan ve çarşamba günü sona eren G7 zirvesi, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın katıldığı önceki zirvelere göre daha sakin ve uyumlu geçti. Trump, geçen yılki Kanada zirvesinden, Ortadoğu’daki gelişmeleri gerekçe göstererek erken ayrılmış, sonuç bildirisini de imzalamamıştı. Bildiride altı ülkenin Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’yı sert şekilde mahkum etmesi Trump’ın hoşuna gitmemişti.

Fransa zirvesinde ise Trump’ın onayıyla Rusya’ya yönelik yeni yaptırım kararları alındı. Bir yıl içinde yaşanan bu değişimin birkaç önemli nedeni bulunuyor. Bunların başında ‘Ukrayna barışı’nın Trump’ın sandığı kadar kolay olmaması geliyor. Ne Rusya ne de Ukrayna, kendisini “Dünyanın kralı” ilan eden Trump’a güvendi. Bu nedenle Trump’ın Ukrayna’ya kısa sürede barış götürme hayali boşa düştü.

Alman basınında zirveye dair yer alan haberlerde en dikkat çeken, Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’ye soğuk davranışı oldu.

Beyaz Saray’dan, nadir elementler pazarlığı nedeniyle kovulan Zelenskiy, soluğu Avrupa ülkelerinin liderlerinin yanında almıştı. Trump ve ekibinin dikte ettirdiği anlaşma şartlarını Almanya, Fransa ve İngiltere’yi (E3 ülkeleri) yanına alarak karşı çıktı. Bu hamlesiyle Trump’a karşı bir koruma sağlarken, Avrupa ülkelerinin de elini güçlendirdi. G7 zirvesinde gelindiğinde ise, Rusya ile dolaylı müzakerelerde inisiyatif ABD’den Avrupa’ya geçmiş görünüyordu. Bu nedenle zirvenin Ukrayna bölümü asıl olarak Trump’ın Avrupa’nın Ukrayna barış planına destek verip vermeyeceği meselesi üzerine oldu. Zirvenin başladığı gün Lüxemburg’da AB-Ukrayna üyelik müzakerelerinin başlaması da tesadüf olmasa gerek.

Olup bitenlere bakıldığında Ukrayna ‘barış süreci’nde, ABD ve Trump’ın eli öncesine göre zayıflamış, Avrupa’nın güçlenmiş durumda denebilir. Trump’ın buna karşı ciddi bir alternatifi de bulunmuyor. Tek umudu, Putin’in, Avrupa’dan çok Trump’ın muhatap alarak ilerlemesi... Bu konuda da boş durmayan Avrupa, haziran başında Putin’in yakın dostu Almanya Eski Başbakanı Gerhard Schröder’i Kremlin’e göndererek bunun da önünü alma hamlesi yaptı.

Bütün bunlar, ABD ve Trump’ın Ukrayna savaşının bitirilmesi konusundaki inisiyatifinin kırıldığını, eskisi kadar güçlü olmadığını gösteriyor.

Benzer bir tablo İran’da da söz konusu.

28 Şubat’ta dört hafta içinde İran’ı yerle bir edeceği yemini eden Trump, dört ay sonra adeta pes etmek zorunda kaldı. İmzalanan 14 maddelik barış anlaşması açıkça ABD-İsrail’in yenilgisini tescil ediyor.

Trump’ın anlaşmayı G7 zirvesinden ABD’ye dönmeden Paris’te, Macron’un huzurunda Versay Sarayı’nda imzalaması ayrıca sembolik bir anlam taşıyor. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı resmi olarak bitiren ve 28 Haziran 1919’da İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versay Anlaşması, Almanya’ya ağır şartlar dayatmıştı. Paris Barış Konferansındaki müzakereler sonucunda şekillenen anlaşma metni, sarayın Aynalı Salonu’nda imzalanmıştı. Aynı salonda, Prusya liderliğinde 18 Ocak 1871’de Almanya’yı savaşa sürükleyen Alman İmparatorluğu (Deutsche Reich) kurulmuştu. Dolayısıyla Versay Sarayı’nda kurulan Alman İmparatorluğu’nun sonu aynı Aynalı Salon’da imzalanan Versay Anlaşması ile tescil edilmişti.

Trump’ın Versay Sarayı’nda imzaladığı ABD-İran mutabakat zaptı, ABD’nin sonunu getirmezse bile emperyalist piramitteki yerini sorgulama konusunda bir dönemeç olma özelliği taşıyor. Şartlarına bakıldığında, saldırgan ABD-İsrail ittifakının İran’daki hedeflerinin hiçbirine ulaşmadığı, kazanım diye sunabileceği bir şeyin olmadığı, İran’ın ise güçlenerek çıktığı görülüyor.

ABD’yi İran ile yenilgi anlamına gelen anlaşmaya mecbur bırakan koşullar arasında, G7’den, NATO’dan ve Avrupa’dan başlayarak müttefiklerinden beklediği desteği görmemesi önemli bir yer tutuyor.

Bu hafta içinde emperyalist paylaşım sahnesinde olup bitenler, masa başında hazırlanan emperyalist planların gerçek hayatta karşılık bulmasının kolay olmadığı bir dönemden geçtiğimizi gösteriyor. Ekonomik ve askeri olarak halen dünyanın en güçlü ülkesi olan ABD emperyalizminin işgal planlarının, pek çok nedenden ötürü, gerçekleşme olasılığı öncesine göre çok daha zorlaşmış görünüyor. “Tek belirleyen” ABD artık her şeyi belirleyebilecek durumda değil. Yakın müttefik dediği Avrupa ülkelerinin kendi çıkarlarına göre hareket ettiği, ABD’nin çıkarlarının öne çıktığı durumlarda engel koyduğu hem Ukrayna hem de İran’da görüldü.

Ulaştığı gücün zirvesinden gerilemeye doğru ilerleyen ABD’nin önünde, yerini koruyabilmesi için çok fazla seçenek bulunmuyor. Müttefikleriyle daha fazla diyalog ile tek başına, daha kibirli ve öngörülemez bir dış politika arasındaki gidiş gelişler önümüzdeki dönemin en belirgin özelliklerinden biri olmaya aday. Ne var ki her iki seçenek de ABD için bir çıkış yolu sunmuyor. Diyalog, Avrupa’nın ağırlığını kalıcı kılarken, tek başına hareket müttefikleriyle arayı açarak yeni yenilgilere kapı aralıyor. Bu kıskaç, ABD emperyalizminin güç kaybetmesini kaçınılmaz hale getirmeye devam edecek.


/././
Adalar Belediyesine operasyon: Başkan Ali Ercan Akpolat dahil 37 kişi gözaltında 

İstanbul Adalar Belediyesine yönelik operasyonda 47 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat dahil 37 kişi gözaltına alındı. 

***
ÇED’i durdurulan maden projesi için stratejik ortak bulundu.-Özer Akdemir-
CVK’nın Orta Truva Madencilik şirketinin ÇED raporu iptal edilmiş olsa da "yatırımları hızlandırmak" iddiasıyla yeni bir ortak buldu.
***


Çanakkale – CVK Madencilik, Çanakkale Kaz Dağları yöresindeki devasa ruhsat sahalarını elinde bulunduran ve çevresel etkileriyle tartışma yaratan şirketi Orta Truva Madencilik için “yatırımları hızlandırmak” hedefiyle stratejik ortaklık arayışına girdi. Şirketin Kamuyu Aydınlatma Platformuna (KAP) yaptığı açıklamaya göre, bir yandan Yozgat yenipazar projesinde yatırımlar sürerken diğer yandan Orta Truva’nın maden sahalarını hızla faaliyete geçirmek için adı açıklanmayan bir yatırımcıdan görüşmelerin ciddiyetini göstermesi adına 6.5 milyon dolarlık avans alındı.

Yenipazar’a devam, Orta Truva İçin 300 milyon dolarlık ortak aranıyor

CVK Madencilik’in 15 Haziran tarihli KAP duyurusunda, yüzde 100 bağlı ortaklığı olan Orta Truva Madencilik Sanayi Ticaret AŞ’ye ait maden sahalarında üretime geçilebilmesi için 300 milyon ABD dolarını aşan büyük bir yatırıma ihtiyaç duyulduğu vurgulandı. Şirket, Aldridge Mineral Madencilik AŞ’den satın aldığı Yenipazar projesinde yatırımlarını halihazırda sürdürdüğünü belirterek, eş zamanlı olarak Orta Truva sahalarındaki çalışmaları da ivmelendirmek istediğini açıkladı.

Gizemli ortak 6.5 milyon dolarlık kaporayı şirket hesabına yatırdı
Şirketin KAP açıklamasında şöyle denildi; “...Yükselen altın ve gümüş fiyatlarından yakın vadede hızlı şekilde istifade edebilmek ve Orta Truva’ya ait maden sahalarındaki yatırımları hızlandırmak için projenin stratejik bir ortak ile birlikte hayata geçirilmesi planlanmakta olup, 12.06.2026 tarihi itibarıyla muhtemel bir stratejik ortak ile görüşmelere başlanmıştır. Görüşmelerin ciddiyetini ve karşılıklı iyi niyeti ortaya koymak amacıyla, söz konusu yatırımcı tarafından Şirketimiz hesaplarına 6.5 milyon ABD doları tutarında avans ödemesi gerçekleştirilmiştir.” Açıklamada anlaşmanın olumlu sonuçlanması durumunda Orta Truva’nın paylarının bir kısmı bu stratejik ortağa devredilecek, ancak sahaların yönetim haklarının tamamen CVK bünyesinde kalmaya devam edeceği belirtildi.

Orta Truva’nın devasa sahaları ve DSİ’ye takılan ÇED süreci
KAP duyurusunda özel olarak proje ismi zikredilmeyip genel bir “Orta Truva maden sahaları” ifadesi kullanılsa da, bu sahalar kamuoyunda TV Tower projesi olarak bilinen ve Çanakkale’de büyük tepki çeken devasa madencilik faaliyetlerini de kapsıyor. Toplam 8 bin 625 hektarlık devasa bir ruhsat alanını elinde bulunduran Orta Truva’nın, planladığı işletme alanı ise yaklaşık 38 bin dönüme (3 bin 878 hektar) tekabül ediyor.

Ancak Orta Truva’nın sahip olduğu bu devasa ruhsat sahaları için yapılan ÇED başvurusu yakın zamanda sekteye uğradı. DSİ’nin “Çevresel sürdürülebilirlik açısından proje alanında değişiklik yapılmasının daha uygun olacağı” yönündeki incelemeleri sonucunda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı mevcut ÇED sürecini geçtiğimiz mayıs ayında sonlandırdı. Bunun üzerine CVK Madencilik, dosyada gerekli revizyonları yaparak yeniden başvuru yapacağını açıklamıştı.

Kaz Dağlarında kümülatif çevresel yıkım tehlikesi
CVK Madencilik’in yeni bir stratejik ortakla hızlandırmayı ve üretime geçirmeyi planladığı Orta Truva sahaları, halihazırda madenlerin kuşatması altında olan Kaz Dağları için büyük bir risk oluşturuyor. Doğa hakkı savunucuları, bu tarz projelerin bölgede yol açacağı ekolojik yıkımı şu başlıklarla özetliyor:

Madencilik faaliyetleri ve kurulacak atık barajları, özellikle Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajını kuruma ve kirlenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.

Devasa büyüklükteki açık ocak projelerinin bölgedeki meraları yok edeceği ve civar köylerdeki tarım ve hayvancılığı tamamen bitireceği vurgulanıyor.
Yerleşim yerlerinin dibinde açılan bu madenler yüzünden yöre halkının üretim yapamaz hale gelip yoksullaşacağı ve nihayetinde yaşadıkları yerlerden göçe zorlanacağı ifade ediliyor.

Orta Truva şirketinin geçmişi
300 milyon dolarlık ortak aranan Orta Truva Madencilik Sanayi ve Ticaret AŞ, 2024 yılında gerçekleşen satın alma süreciyle birlikte tamamen CVK Madencilik’e ait bir bağlı ortaklık haline geldi.

Şirketin mülkiyet yapısındaki değişime bakıldığında; Orta Truva Madencilik, geçmişte Kanadalı Pilot Investment Inc. ve Teck Madencilik San. Tic. AŞ ortak girişimi olarak faaliyet yürütüyordu. Haziran 2024’te başlayan ve yıl sonuna doğru tamamlanan süreçle CVK Madencilik, şirketin hisselerinin yüzde 100’ünü 11.5 milyon dolar bedelle satın aldı.

Bu satın almayla birlikte, Çanakkale sınırlarında yer alan ve “TV Tower projesi” olarak bilinen polimetalik maden sahalarının (altın, gümüş, bakır) tek sahibi CVK Madencilik oldu. Şirket, İş İnsanı Hüseyin Çevik’in yönetiminde bulunuyor ve bölgedeki yaklaşık 8 bin 626 hektarlık sahada açık ocak kapasite artışı, yer altı maden işletmesi ve cevher zenginleştirme tesisine yönelik projeler için ÇED başvuru süreçlerini sürdürüyor.

Gizemli ortak kim?
Çanakkale bölgesindeki mevcut maden haritası, şirketlerin bölgedeki pozisyonları ve siyasi/bürokratik nüfuzları göz önüne alındığında, bu ortağın Cengiz Holding ve Nurol Holdingden birisinin olma olasılığı epey yüksek.

Halilağa’nın yanı başındaki fırsat
Cengiz Holdingin Eti Bakır şirketi, bölgede zaten TV Tower projesinin hemen yanı başında, Halilağa Bakır Madeni projesini yürütüyor. Halilağa projesinin ÇED süreçlerindeki ve saha çalışmalarındaki ilerleme hızı yüksek. TV Tower sahası, Halilağa’ya coğrafi olarak çok yakın bir konumda yer alıyor. Cengiz Holdingin bölgede kuracağı ya da genişleteceği cevher işleme/zenginleştirme altyapısı ile TV Tower’daki polimetalik (özellikle bakır ve altın) rezervlerin birleştirilmesi, şirket açısından çok önemli bir hamle ve ekonomik bir getiri olabilir. Ayrıca, Cengiz Holdingin yargı kararlarını ve ÇED engellerini aşma konusundaki “yeteneği”, CVK Maden’in bu sahada ihtiyaç duyduğu en büyük itici güç olabilir. CVK, 300 milyon doları aşan yatırım yükünü ve bürokratik riskleri paylaşmak için Cengiz Holding gibi “sorun çözücü” bir ortağa son derece sıcak bakabilir.

Tümad seçeneği

Nurol Holding, Tümad Madencilik markasıyla son yıllarda Türkiye’nin en büyük altın ve gümüş üreticilerinden biri haline geldi. Şirketin bölgedeki amiral gemisi, Lâpseki’deki altın ve gümüş madeni. Tümad, Lâpseki’de yıllardır üretim yapıyor ve bölgeye son derece hakim. Ayrıca Balıkesir İvrindi’de de büyük bir işletmeleri var. Yani Güney Marmara hattını en iyi bilen aktörlerden biri. Tümad, uluslararası standartlarda (EBRD fonları vb. ile) iş yapabilen, altın zenginleştirme teknolojisine (tank liçi vb.) tamamen hakim bir şirket. TV Tower projesinin altın-gümüş ağırlıklı potansiyeli düşünüldüğünde, Tümad’ın hazır işletme deneyimi ve finansal gücü bu projeye doğrudan entegre edilebilir. Nurol da tıpkı Cengiz gibi iktidar blokuna yakınlığıyla bilinen ve stratejik maden projelerinde önü hızla açılan bir grup.

Yenipazar’dan TV Tower’a uzanan stratejik ortaklık modeli
CVK Maden’in KAP açıklamasında “muhtemel bir yatırımcı firma” ifadesi geçiyor ve 6.5 milyon dolarlık avans doğrudan şirketin hesaplarına geçiyor. CVK Maden, Yenipazar projesinde Virtus Mining gibi uluslararası yapılarla ortaklık kurmuş bir şirket. TV Tower projesinde de yine Cengiz ya da Nurol gibi yerli bir devin arkasında durduğu uluslararası bir madencilik fonu veya doğrudan bu iki gruptan biriyle masada olması, Türkiye’deki mevcut madencilik ekosisteminin işleyişine tamamen uygun bir senaryodur.

/././

EVRENSEL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Medrese, molla, Hizbullah! + Kılıçdaroğlu’nun yargısı + Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -CUMHURİYET-

Medrese, molla, Hizbullah!-Zülal Kalkandelen-  Geçen hafta Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İttihadul Ulema) bünyesindeki medreseler...