Muhalefet ve demokrasi mücadelesi -Mustafa Yalçıner / Evrensel- Faşizmin mevzi kazanarak devlete biçimini vermek üzere ilerleyişi hız kesmiyor.
Belediyelerde operasyon sıradanlaştı. İktidar partilerininkiler yolsuzluk ve rüşvete batmışken, yapıyorlarsa bile bu koşullarda kendilerine çeki-düzen vermeleri beklenen muhalefet belediyeleri peş peşe sırayla basılıyor, tutuklamalar sürüyor. Tahliye hatta beraat eden başkanlar, iki Ahmetler örneğin, Esenyurt ve Mardin belediyelerini ancak dışarıdan seyredebiliyor.
Kürt partileriyle başkan ve önde gelen yöneticilerinin tutuklanıp yargılanmalarına “alışılmıştı”. Sıra bu tutuklamalara ses çıkarmayan ana muhalefete geldi. Cumhurbaşkanı adayı tutuklandıktan sonra partinin kendisi hedefe kondu. “Uyumlu muhalefet” istenmekteydi. Hukuku ara ki bulasın! Yasaya uysa da uymasa da Türkiye “mutlak butlan”ın ne demek olduğunu öğrendi. Mahkeme kararıyla başına eski genel başkanı getirilen parti seçilmiş yöneticilerinden “arınma” sürecinde. “Butlan” yönetimi de hukuku, tüzüğü falan takmıyor. Yöneticileri disiplinde ve ihraçlar kapıda. Bu, parti-içi mücadeleyi koşulluyor.
Bu noktaya yerel seçimleri kazanan ana muhalefet partisinin iktidar alternatifi oluşunun netleşmesiyle gelindi. Koltukların boşaltılmasına yanaşılmıyor. Çare, zor!
Ana muhalefetin üstüne varan iktidarın dayanaklarının zayıfladığıysa görünen şey. Hayır, devlet içindeki mevzileri zayıflamıyor. Ama buna da götürecek ülke ekonomisindeki dayanakları ve dolayısıyla toplumsal desteği zayıflıyor.
Piliç tekellerine bile kayyım atanırken sömürülen baskı altındaki sınıf ve tabakaların halini açıklayacak sözcük herhalde “perişan”! Kentte ve kırda, fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda tüm zenginlikleri üretenler bir ay önceki gibi bile geçinemiyor. Geçinme bir yana, madencilerin direnişlerinde tanık olunuyor, alın terlerinin bir bölümünün karşılığı olan ücretleri dahi ödenmiyor. Emeklinin yaşamını nasıl sürdürebildiğini sadece kendisi biliyor! Üretici tarımda ekim yapmaktan kaçınır halde, ürünü masrafını kurtarmıyor.
Bu koşullarda CHP’nin tasfiye edilmekte olan seçilmiş yönetiminin, eğer Özel’in açıkladığı gibi mücadeleye niyeti varsa, parti-içi mücadeleye dalıp “sen-ben kavgası”ndan başka türlü görünmesi olanaksız yolu değil, herhalde halkın taleplerini sahiplenip sırtını halka dayaması beklenir. Demokrasi ve hukuku sadece kendileri için istemiyorlarsa, “mesele rejimle ‘millet’ arasında” diyorlarsa, emekçi halkın yüzleştiği binbir ekonomik ve sosyal adaletsizlikle sendikal örgütlenme, toplanma, söz söyleme vb. alanlarında yüz yüze oldukları hak yoksunluklarının giderilmesi için mücadele şarttır.
Tartışma konusu edilen “Ankara siyaseti” ile “sokak siyaseti” arasındaki fark ve Bahçeli’nin Özel’e yönelttiği uyarı asıl buradadır, yoksa sokak ve meydanlarda “Biz daha iyi yönetiriz”, “Sandıktan AKP değil, biz çıkmalıyız” içerikli mitingler düzenlemede değil. O da sokaktır, ama “üstten” siyaset yapmaktır.
Anlaşılır şeydir, başlı başına bir kurum ve “devleti kuran parti” olan CHP’yi terk etmekten kaçınılmaktadır. Ancak hele bu hukuksuzluk ve faşizmin inşa ortamında parti-içi didişmeyle varılabilecek bir hedef de yoktur.
Tamam, görülüyor, Kılıçdaroğlu iktidarın istediğini yapmaktadır; ancak onunla mücadele de iktidarla mücadeleye, öyleyse demokrasi mücadelesine bağlanmadan sonuç alınamaz.
CHP’nin sınıf karakteri parti-içinde ve AKP ile bir “sen-ben kavgası” yürütmeyi aşan gerçek bir demokrasi mücadelesine uygun değil. Aşağıdan bir demokrasi mücadelesi, sözünü etmekle yetinmeyip halkın taleplerinden hareket eden bir demokrasi mücadelesi çünkü önünde sonunda sosyalizme bağlanmadan edemez. Ancak “tarihin doğru tarafında” olmak isteniyorsa, başka yol yoktur; halka dayanılacak, talepleri mücadelenin hareket ettiricisi olacaktır.
Bu, barış ve demokrasi mücadelesi ilişkisi açısından da geçerlidir. Barış görüşmelerinin iktidarda kim varsa onunla yapılması olağandır. Ancak Kürt sorunu da bir ulusal siyasal hak eşitliği, öyleyse bir demokrasi sorunudur. Barış mücadelesi demokrasi mücadelesiyle birleştirilmediğinde “Pax-Americana”ya varır ve demokratik çözüm gerçekleşemez. Hafta sonu düzenlenen konferansın hem de Kürt sorunuyla sınırlanmayan demokrasi mücadelesi vurgusu bu nedenle önemlidir.
Geçen hafta beyaz et sektörüne yönelik gerçekleştirilen ve "örgütlü suç" çerçevesine oturtulan operasyonu ben de herkes gibi merakla takip ediyorum. Ülkenin kronikleşen gıda enflasyonu ve yönetim krizlerinin kesişim noktasında duran bu meselenin değerlendirilmesi hem sermaye mantığını hem de kamunun müdahale araçlarını sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Meselenin arka planında, fiyat artışından bağımsız ele alınamayacak bir alım gücü sorunu yatıyor. Enflasyonun hanehalkı bütçelerini yıllardır sistematik biçimde aşındırdığı bu ortamda beyaz et, uzun süre kırmızı etin “uygun fiyatlı alternatifi” olarak işlev gördü. Bu işlevin de sorgulanır hale gelmesi, salt bir sektörel fiyat sorununu değil daha derin bir erişim krizini işaret ediyor. Operasyonu yalnızca hukuki bir müdahale olarak okumak bu gerçekliği görünmez kılıyor.
Süreç, beyaz et üretiminde faaliyet gösteren üreticilerin “kartelleşme” ve fiyat manipülasyonu iddialarıyla mercek altına alınmasıyla başladı. Rekabet Kurumu’nun geçmişteki cezai yaptırımlarının ötesine geçilerek, bu kez meselenin ticari bir ihlalden ziyade "suç örgütü" faaliyeti olarak kodlanması dalgayı büyüttü. Şirket yöneticilerine yönelik gözaltılar ve üretim tesislerine denetim kayyımı atanması olayı yeni bir boyuta taşıdı.
Sektör temsilcileri ve şirket savunmaları, soya, mısır gibi ithal yem hammaddelerinin fiyatlarını, döviz kurunu, işçilik ve enerji girdi maliyetlerindeki muazzam artışı öne sürerek fiyatları rasyonalize etmeye çalışıyor. Elbette makroekonomik gerçeklikler fiyat artışlarında yadsınamaz bir öneme sahip. Ancak bu rasyonelleştirme çabası, sermayenin kâr marjlarını koruma güdüsünü ve oligopolistik eğilimlerini gizlemeye yetmiyor.
***
Şirketlerin bu türden mağduriyet söylemi, halkın geniş kesimlerinin besin kaynaklarına erişemediği bir sosyolojik gerçeklikte toplumsal bir karşılık da bulmuyor. Dolayısıyla bu denklemde sermayeyi tamamen masum ve sadece dışsal faktörlerin kurbanı olarak görmek, piyasa içi asimetrik yapıyı görmezden gelmekten başka bir işe yaramayacaktır. Kaldı ki Türkiye beyaz et sektöründeki yoğunlaşma başlı başına bir tartışma konusu.
Öte yandan, kamunun müdahale biçimi de büyük bir soru işareti. Şeffaf olmayan yargı süreçleri ve operasyonların arka planındaki idari tasarruflar, ortada gerçekten teknik bir denetim mi yoksa mülkiyet transferi veya siyasi bir dizayn mı olduğu gibi soruları ortaya çıkarıyor. Denetim kayyımı incelemesinden ne çıkacağını, iddiaların somut delillere mi yoksa konjonktürel ihtiyaçlara mı dayandığını bilemiyoruz. Dolayısıyla müdahalenin biçimi, müdahalenin gerekli olup olmadığından bağımsız olarak, kendi meşruiyetini başlı başına bir sorunsala dönüştürüyor.
Fiyat istikrarının piyasanın insafına bırakılmayacak kadar kırılgan olduğu yadsınamaz ama bu tür polisiye yöntemlerin fiyatları kalıcı olarak düşürmediğini, aksine arz güvenliğini riske atarak üretimi baltalayacağını geçmiş deneyimlerden biliyoruz. Kaldı ki ortada beyaz etten büyük ve kronikleşmiş bir finansallaşmış tarım-gıda sistemi sorunu var. Bu açıdan üretim planlaması, girdi destekleri veya gümrük politikaları gibi onlarca araç varken, işi "örgüt suçlamasına" vardırmak, tarımdaki mutlak politikasızlığın da itirafı niteliğinde.
***
Bunun yerine küçük ölçekli üreticilerin tutunabilmesi için destek mekanizmaları devreye alınabilirdi. Kamu kuruluşları piyasa dengeleyici bir aktöre dönüştürülebilirdi. Uzun vadede ise yem bağımlılığını azaltacak tarım politikaları geliştirilebilirdi. Bunlar ilk akla gelen örnekler… Tüm bu alternatiflerin masada durduğu bir ortamda operasyonun bu biçimde tasarlanmış olması konunun ciddiyetine de gölge düşürüyor.
Dahası, tohumdan üretime, üretimden depoya, depodan dağıtıma ve son olarak tezgâha uzanan zincirin her halkasının ele alınması gerekir. Bu bağlamda zincir marketlerin rolü de ayrıca sorgulanmalıdır. Büyük perakende zincirleri, tedarik süreçlerindeki pazar güçleri sayesinde üreticiden düşük fiyatla alım yaparken tüketiciye yüksek fiyatla satmakta ve böylece fiyat farkını kendi bünyelerinde eritmektedir. Raf fiyatları üzerindeki bu tekele karşı etkin bir düzenleme mekanizması olmaksızın, tek bir sektördeki operasyonun kalıcı bir fiyat düşüşü sağlaması mümkün olmayacaktır.
Geçen haftaya kadar memlekette derin bir yoksulluk ve açlık sınırında yaşam mücadelesi verilirken, gündemin yapay tartışmalar veya ünlülere yönelik operasyonlarla meşgul etmesi eleştiriliyordu. Bu açıdan beyaz et operasyonu, tam da bu "halkın gerçek sorunlarından kaçılıyor" algısını kırmak istemiş gibi duruyor. Ancak gerçek anlamda olumlu etkisi olması olası görünmüyor. Zira gıda enflasyonu verileri incelendiğinde, beyaz et fiyatlarındaki artış oranının gıda sepetinin genel ortalamasından çok da radikal bir şekilde sapmadığı görülüyor. Yani ortada sektörel bir anomaliden ziyade, sistemik bir çöküş var. Sonuçta, fiyatların düşüp düşmeyeceğini hep birlikte göreceğiz, ancak bu operasyonun yapısal sorunlara çare olamayacağı şimdiden ortada.
/././
121 milyar liralık soru -Murat Ağırel / Cumhuriyet-
Bir düşünün...
Mahallenizde bir bakkal var. Vergi kaydı silinmiş. Kestiği faturaların çoğu sistemde görünmüyor. Komşular defalarca ihbarda bulunuyor. Banka bile “Burada sorun var” diye yazı gönderiyor. Ama o bakkal sadece açık kalmıyor, iş hacmini de katlayarak büyütüyor.
İşte Merkez Bankası denetçilerinin Sipay hakkında hazırladığı raporun ortaya koyduğu tablo tam olarak buna benziyor.
Önceki yazılarımı okuyanlar bilir. PayBull, PayCO ve son olarak da Sipay gibi ödeme kuruluşlarının MASAK ve çeşitli resmi inceleme raporlarına ulaştım.
Bu kadar ağır tespitlerin bulunduğu bir Merkez Bankası raporundan sonra Sipay için nasıl faaliyetlerine devam kararı verilebildi?
Çünkü raporun anlattıkları sıradan eksiklikler değil. Raporu okurken insanın aklına ilk gelen kelime “sistematik” oluyor.
Denetçiler 1.039 işyerini incelemiş. Bunların 327’sini yüksek riskli bulmuş. Yani her üç işyerinden biri. Bu işyerlerinden geçen para ne kadar?
121 milyar 494 milyon lira. Bugünkü kurla 2.6 milyar dolar.
Bankalar bazı işyerleri için; “Bahis riski var”, “Amaç dışı POS kullanıyor”, “Olumsuz istihbarat mevcut” şeklinde notlar göndermiş.
Normalde ne beklersiniz?
Bu işyerlerinin faaliyetlerinin durdurulmasını. En azından detaylı inceleme yapılmasını. Ama rapora göre tam tersi olmuş. Bu uyarıların ardından aynı işyerleri üzerinden geçen işlem hacmi 107 milyar lirayı aşmış.
Raporun belki de en ürkütücü bölümü vergi kayıtları.
İncelenen 90 faturanın 54’ü Gelir İdaresi sisteminde görünmüyor. Başka bir ifadeyle her 10 faturadan 6’sı yok. Bir esnaf vergi denetiminde böyle bir tabloyla karşılaşsa ne olur? Muhtemelen günlerce ifade verir. Burada ise denetçiler bunun organize biçimde araştırılması gerektiğini söylüyor.
Daha sonra iş re’sen terkin edilen şirketlere geliyor.
Yani devletin fiilen kapanmış kabul ettiği firmalara. İlk 450 büyük işyerinin 243’ü bu durumda. Yüzde 54... Yani yarısından fazlası. Bazıları vergi kaydı silindikten sonra işlem yapmaya devam etmiş. Bazıları ise vergi kaydı silindikten sonra müşteri olmuş.
Bir başka bölüm ise adeta polisiye roman gibi...
Hakedişlerin işyerine değil, üçüncü kişilere gönderildiği örnekler var. Aynı IBAN’ı kullanan farklı şirketler var. Bir cüzdandan on binlerce farklı hesaba para transferleri var.
Bu paranın gerçek sahibi kim?
Aslında bütün dosyanın özü de burada. Paranın kaynağı kadar, nereye gittiği de bilinmiyor.
Raporda Libya bölümü dikkat çekici.
69 bin yabancı kart işleminin 44 bini Libya kaynaklı. Rapora göre seçilmiş işyerlerinde Libya menşeli kartlardan gelen hacim 70.31 milyon USD ve bu, 2023-2025 dönemi boyunca kuruluşun USD işlem hacminin yaklaşık yüzde 94.16’sını oluşturuyor. Üstelik işlemler Libya’nın resmi tatil günlerinde belirgin şekilde düşüyor. Bu artık tesadüf değil. Denetçilerin dikkatini çeken de bu.
Bazı hesaplardan binlerce farklı kişiye para çıkışı yapıldığı görülüyor. Bir hesap 17 binden fazla farklı banka hesabına transfer gerçekleştirmiş.
Bir de savcılık aklama suçu soruşturma bürosunun yazısı var.
Uzatmandan özet geçeyim.
Bu yazıya göre Sipay’ın hisselerinin 2019 yılında tamamen Turgut Nezih Sipahioğlu’nda toplandığı, 2024 yılı sonunda ise şirketin Hollanda merkezli Sipay Holdings B.V’ye devredildiği görüldü. Sipay Holdings B.V’nin kontrolünün de yine Sipahioğlu’nda bulunduğu anlaşıldı. Ayrıca Sipay altyapısının son yıllarda çeşitli yasadışı faaliyetlerde kullanıldığına ilişkin bulgulara, cumhuriyet başsavcılığına intikal eden farklı soruşturmalarda rastlandı.
Sipay yatırımcısı olarak öne çıkan Nusret Can Yanyalı’nın, CEO’luğunu üstlendiğini belirttiği Jova Digital, Duuple ve JuiceBot isimli girişimlerin, hakkında yakalama kararı bulunan Burak Başel’e ait olduğu belirlendi. Yanyalı’nın ayrıca Malta’da yerleşik Murat Mayda ile aynı IP adresleri üzerinden banka hesaplarına erişim sağladığı, iki ismin Corepeys Ltd ve International Finance House Ltd şirketlerinde yöneticilik yaptığı görüldü. Bu şirketlerin Burak Başel bağlantılı olduğu, avukatı tarafından yapılan açıklamalar ve açık kaynak verileriyle de desteklendi. İncelemelerde söz konusu yapıların, yasadışı bahis sitelerine yazılım hizmeti sunan Pronet Gaming Ltd ile bağlantılı olduğu bilgisine ulaşıldı.
Anlatılanlardan açıkça görüldüğü üzere Sipay yatırımcısı olan Nusret Can Yanyalı’nın yasadışı bahis örgütleri ile yakın ilişkide olduğu tespit edilmiş.
Yapılan incelemede, Turgut Nezih Sipahioğlu’na ait Global Trust ve Conpani Global markalarının kullanım haklarının, babası Ömer Sipahioğlu’nun yönettiği Hollanda merkezli Stak International Fidelity fonuna ait olduğu belirlenmiş.
Fonun sahip olduğu İngiliz şirketleri arasında yer alan Coforza’nın tek yetkilisinin, farklı pasaportlar kullanarak çok sayıda bağlantılı şirkette görev aldığı tespit edilen Ertugrul Salich Oglou olduğu görülmüş. Bu kişinin ilişkili olduğu şirketlerin önemli bölümünün Kasım Garipoğlu kontrolünde bulunması, ayrıca Coforza’nın eski unvanının Garipoğlu’na ait GKPay olması ve şirketlerde ortak yöneticilerin yer alması dikkate alındığında, Turgut Nezih Sipahioğlu’nun Sipay’ın gerçek faydalanıcısı olmadığı, asıl faydalanıcının gizlenmesi amacıyla trust yapısının kullanıldığı anlaşılmış.
Bakın bu bilgiler Google’dan değil. Savcılık makamının bizzat resmi belgelerinde yer alıyor.
O zaman şu soru akla geliyor: Bu kadar ağır bulgular varsa neden lisans tamamen ortadan kalkmadı?
Aslında meselenin en kritik noktası da burada.
Mesele, Türkiye’de ödeme sistemlerinin ne kadar denetlendiği ve denetim raporlarının ne kadar sonuç doğurduğudur.
121 milyar liralık soru hâlâ masada duruyor.
/././
Medyanın gazeteci milletvekilleri -Ayşenur Arslan / halkTV-
TRT yıllarımda “sarı zarf” kötüye alametti. Uyarı aldığınız, sürüldüğünüz ve hatta kovulduğunuz haberini getirirdi.Oysa şimdi sarı zarflarla gazetecilere teşekkür diye mi niyeyse, para gönderiliyormuş!Yani uzun lafın en kısası rüşvet karşılığı haber yapmak anlamına geliyormuş.Hatırladıkça gülerim. Benim başıma da böyle bir olay gelmişti.TRT Haber Merkezi’nde rüşdümü ispat ettikten sonra ilk kez...
https://halktv.com.tr/makale/medyanin-gazeteci-milletvekilleri-1036208
/././
Rumlar, Ermeniler, iki seçim, iki lider, iki sonuç -Barçın Yinanç / T24-
Rumlar ve Ermeniler benzer dönemde sandığa gittiler. GKRY lideri Hristodulidis’in Batı eksenli ve Türkiye karşıtı çizgisi, kendisini destekleyen partilerin oy kaybetmesini engelleyemedi. Ermenistan Başbakanı Paşinyan ise Batı’ya yakınlaşırken Ankara ve Bakü ile barışı önceleyen bir yaklaşım benimsedi.
Kuşkusuz en çarpıcı olanı, küçük bir delikten karşıya bakması oldu.
Sanırsınız, Ukrayna cephesinden Rusya’ya bakıyor ya da Güney Kore’den Kuzey’e. O sırada, yüzlerce Kıbrıslı güneyden kuzeye, kuzeyden güneye geçiyorlardı.
24 Mayıs’ta Rum kesiminde parlamento seçimleri yapıldı.
Rum lider Nikos Hristodulidis, seçimlerden bir ay önce, AB liderlerini gayri resmi bir zirve için adada ağırladı. Zirveye Ürdün, Suriye, Lübnan ve Mısır liderleri de katıldı.
Anlayacağınız, Hristodulidis’i destekleyen partiler açısından önemli bir gövde gösterisi oldu.
Burada bir virgül koyup, bugünü iyi anlamak için filmi geriye sarmak istiyorum.
2017’de Crans Montana’da çözüm görüşmeleri çöktükten sonra, haklı gerekçelerle suçu Rum tarafına atıp, moral üstünlüğü ele geçirmektense Ankara, “tamam bu iş bitti; bundan sonra artık sadece iki devletli çözümü konuşuruz” çizgisini savunmaya başladı.
2016- 2020 arası, AK Parti iktidarı Doğu’dan Batı’ya herkesle arayı bozunca, bundan yararlanan Yunanistan ve GKRY oldu. Amerikalılar Türkiye’ye güvenemeyeceklerini anlayınca, Ürdün ve Kıbrıs’ta üsleri genişletirken, gözlerini Rum kesimine çevirdi. Türkiye’yle itişen Fransa ile İsrail’in de GKRY’yle bağları sıkılaşmaya başladı.
2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması; GKRY- Rusya Ortodoks hattında önemli bir kırılmaya sahne oldu. Savaş, Rusların para aklama makinesi gibi çalışan, AB vatadaşlığı almalarını kolaylaştıran Rum tarafının Moskova hattından uzaklaşıp Batı ittifakıyla bağını iyice konsolide etmesine yıl açtı.
Ada’nın güneyi AB’nin, ABD’nin ve İsrail’in ileri karakoluna dönüştü.
Mayıs ayında yapılan seçimlerin sonuçları, bu dönüşüm Rum toplumunda ne kadar olumlu karşılandığını sorgulamamıza yol açabilir.
Rum lideri destekleyen üç parti de zemin kaybetti. Hatta Hristodulidis’in seçilmesini sağlayan bu üç partiden DIPA ve EDEK parlamento dışı kalırken, DİKO ise oylarının azalması üzerine, parlamentoda 9 sandalyeden 8’e düştü.
Bu seçimlerde seçmen davranışını ağırlıklı olarak yolsuzluk, ekonomi gibi, iç siyasete dönük sorunların belirlediği söyleniyor.
Ben yine de Rum liderliğinin son yıllarda, kendi boyundan ve sikletinden büyük hedefler peşinde koşup, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun istikrarlı gücü, Batı ittifakının sırtını dayayabileceği bir oyuncu olarak markalamasının, seçmen nezdinde ne kadar takdir edildiğine dair soru işaretleri oluşturduğunu düşünüyorum.
Avrupa’dan Ermenistan’a çıkarma
Rum tarafındaki seçimlerden yaklaşık bir ay sonra Ermenistan’da seçimler yapıldı. Tıpkı Rum kesiminde olduğu gibi, seçimlerden yaklaşık bir ay önce, Avrupa’lı liderler Ermenistan’a çıkarma yaptılar.
Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesi için Ermenistan’a eksiksiz giden Avrupa’lı liderler, ülkesini Rusya’nın etki alanından çıkartıp, Batı’yla yakınlaşma hedefini yürüten Başbakan Nikol Paşinyan’a tam destek vermiş oldular.
Paşinyan’ın seçim zaferi izlediği siyasetin toplumda karşılık bulduğunu gösterdi.
Rum lider Türkiye karşıtı cepheyi tahkim edeyim derken, adayı büyük güçlerin oyun alanı haline getirirken, Paşinyan tersini yapmaya çalıştı.
Batı’ya yönünü çevirirken, bunu Azerbaycan ve Türkiye karşıtlığı üzerinden kurgulamadı. Erivan’a gelen liderleri Ermenistan’ı bugünkü sınırları içinde gösteren haritanın rozetiyle karşıladı. Bir anlamda, dış güçlerin Ermenistan’ı kullanmaya çalışmasına izin vermek istemediği mesajını verdi. “Ayağımı yorganıma göre uzatmam lazım. Bu bölgede Türkiye ve Azerbaycan’la iyi geçinmeden ileriye bakamam,” dedi. Kendi seçmenine de Yukarı Karabağ’ın aslında Ermenistan’ı zayıflatmak için bir tuzak olarak kullanıldığını söyledi.
Tabii, GKRY ile Ermenistan’ın farklılaştığı nokta, AB üyesi GKRY’nin Rusya’yla arasına mesafe koymasının Ermenistan’a oranla daha kolay olması.
Rusya ile iyi geçinme zorunluluğu
Erivan bu bölgede sadece Azerbaycan ve Türkiye ile değil, Rusya ile de iyi geçinmek zorunda. Ermenistan yönetimi için Rusya’yı tamamen dışlamak gerçekçi bir seçenek değil.
Örnek vermek gerekirse, her sene Ermenistan’ın başkentinde yapılan Erivan diyalogları forumu bu sene Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesinin hemen sonrasına denk geldi. Türkiye’den gidenlere göre forumda Rusların olmaması önemli bir eksiklik oldu.
Öte yandan her iki yönetimin de Avrupa ve Batı’ya çok da fazla sırtını dayamamasında fayda var. Gerçi Yunanistan ve Fransa olduğu sürece GKRY’nin sırtı yere gelmez gibi duruyor.
Ermenistan’ın ise Gürcistan’ın deneyimini hatırda tutması elzem. Batılı başkentler gaz vermeye gelince, iyi gaz veriyorlar da, ihtiyaç anında ortadan kaybolabiliyorlar.
Türkiye’nin iki devletçi çözüm diyerek bıraktığı boşluğun nasıl doldurulduğu ile ilgili Kıbrıslı gazeteci Mete Hatay’ın yorumuna dikkatinizi çekmek isterim.
“Bir yanda hâlâ Akdeniz’e sömürge haritası gibi bakan, kolonyal nostaljisini atamamış fırsatçı Fransa… Diğer yanda İsrail’in her güvenlik paranoyasını kendi stratejisi gibi sahiplenen hükümetler… Bir başka tarafta ise Ortadoğu’nun gazını, petrolünü ve enerji koridorlarını korumayı varlık sebebi sanan jeopolitik bağımlılar…
Bu tablo Kıbrıs meselesini de kökten değiştiriyor. Eskiden çözüm konuşulurdu, şimdi yönetilebilir bölünme konuşuluyor. Eskiden federasyon zor ama gerekliydi; şimdi bölünmüşlük, bazı çevreler için gayet kullanışlı. Çünkü çözülmemiş Kıbrıs, askeri planlamaya daha uygun.
Trajik olan şu tüm bu gelişmeler iki tarafı da daha egemen değil, daha bağımlı hale getiriyor. Kuzey Ankara’ya, Güney Brüksel-Tel Aviv-Atina hattına daha sıkı bağlanıyor. Ek olarak Fransızları bölgeye taşıyor. İki taraf da kendi iradesini büyütmüyor; sadece farklı merkezlerin periferisine dönüşüyor.
Ve sonra buna 'realizm' diyorlar.
Oysa bu realizm değil; bu, adanın yavaş yavaş bir güvenlik adasına çevrilmesidir. Kıbrıs çözülmüyor, tahkim ediliyor. Duvarlar sadece sınırda değil, zihinlerde de yükseliyor.”
İktidarın Kıbrıs’ta izlediği strateji ile yarattığı durum sonucu, İngilizlerin yanısıra güneye Amerikalılar, Fransızlar, İsrailliler de geldi.
Ermenistan’a da akın var. Erivan sadece Amerika’nın değil, Hindistan’ın bile radarında.
Kafkaslarda da yanlış bir strateji ile boşluk bırakma riski yok mu?
Türkiye’nin denklemde daha fazla yer alması, Rusya’nın irrite edilmeden dengelenmesini sağlamaz mı? Türkiye - Ermenistan normalleşmesinin aslında Bakü’nün de yararına olacağını Azerbaycan liderliğine anlatmak neder bu kadar zor?
/././

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder