Reklamlar “pat” diye tüydü!-Umur Talu-
Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.
Futbolda her şey mümkün… Dünya Kupası’nın sürprizi sadece “Türkiye’nin rekor topa hâkimiyet, rekor pas, onca şut ile elenmesi” değil elbette.
Şu ana kadar Curaçao’nun Almanya’ya golü, sonra ilk puanını alması; Yeşil Burun Adaları’nın biri İspanya, diğeri Uruguay, iki dünya şampiyonu ile iki maçını da puanla kapatması, İran’ın Belçika maçı, Fas’ın oyunu ve puanları da öyle. Kimi sürprizden öte, belki mucizevi.
Türkiye’ninki dahil, hepsinde öyle böyle emek var. “Bizim çocukların”ki boşa emek, diğerlerininkin karşılık da bulan emek olması dışında!
“Biz”i ötekilerden ayıran, “kaderden kedere” hızlı geçişimiz! “Gazdan saza” yuvarlanışımız!
Devletten medyaya gaz, şişinme, kibir… turnuva öncesi, maç öncesi, maç sonrası ve sözde “su molası” anlarını dolduran reklamların bile, ürün veya hizmet pazarlarken, “milleti gaza getirmesi!”
Umut ve inanç ile göz boyama ve şişirme arasındaki fark.
Ne umut kötü ne inanç. Ama öyle olmuyor. Kendini abartırken ötekileri küçümseme dünyasının hayallerinin kırıklığı belki daha şiddetli işte.
Muhtemelen kupaya katılan 48 takımın oyuncuları arasında “bizim çocuklar” kadar çoluk çocuğun karşısına marketten kurye şirketine kadar “reklam yüzü” olan yoktur! Nihayetinde bu yüzsüzlük. Sahadaki beceriksizlik, şanssızlık, tutarsızlıktan daha büyük yük olanı, bu saha dışındaki “kusurlu hareketler.”
Sizden “iyi futbol ve sonuç” bekleyenlerin karşısına birer pazarlamacı olarak çıkıyorsunuz. Türkiye ve Avrupa’nın birçok yerinde “iyi kazanan” ve başarısı şöhret ve sevgi kadar maddi olarak da karşılık olarak bulan profesyonellik yetmiyor; şirket şirket, ürün ürün, mal mal kendinizi sunuyorsunuz.
Bu çirkin açıkçası! Çünkü “umut ve inanç”ı esas tüketen bu gazlı, gazozlu seferberlik. Togg’lar sıralanmış, bir devlet reklamı olarak; Cumhurbaşkanı forma giymiş, bir devlet otoritesi olarak; reklamlarda gol üstüne gol atan “milli” futbolcular, canlı ya da anime, koşturuyor… Ama gol yok, puan yok! İki maçta gol atamayan kaç takım var ki! Bir de Haiti mi?
“Türkiye’nin lider devlet” olması gibi bir şey belki de! Değilsin ama öyle gazlanıyorsun, öyle şişiniyorsun. Eğitimin daha kötüleşmiş, üniversite sayın çok artmış ama akademi çürütülmüş, halkın daha yoksullaşmış, gençlerinin en eğitimli görünenleri bile işsiz, kadınlar ve çocuklar öldürülüyor, emeklin sürünüyor, hak arayan öğretmenler dövülüyor; siyaset, demokrasi, özgürlükler, haklar paramparça…
Kendi liginden bir “yerli” santrafor bile çıkaramamışsın… Ama kasım kasım kasılıyorsun. Aaa bir bakıyorsun, Almanya için iki maçta üç gol atan, Fildişi Sahili maçındaki biri son saniye, iki golüyle bir “dünya devi”ni kurtaran santraforun adı Deniz. Ama onu da tribünlerden linç etmişsin, biraz “kimlik konuştu” diye!
Bosnalısı, Norveçlisi, Faslısı tezahüratların yanına “Filistin”i ekliyor. Kibrinin; kapsama alanına o çok atıp tuttuğun, çok duyarlı göründüğün mevzu bile girememiş pek. Ama reklamlarda “en büyük”sün!
Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.
Gel bunları şimdi Yeşil Burun’un 40 yaşındaki kalecisi Vozinha’ya ya da Curaçao’nun bir maçta 7 gol yedikten sonra ikinci maçta 15 kurtarış yapan kalecisi Room’a anlat. Onların mütevazı, neşeli ve sürprizli dünyasını neden sevebildiğimizi idrak edebilsek, kendi abartılı, yaldızlı, cilalı taş devrimizi de daha iyi anlayabiliriz belki!
Öyle ya; haberler kötü geldi, reklamlar pat diye bitti!
/././
Vicdan kaç numarada çalışıyor?-Mehmet Y. Yılmaz-
Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir. Aklıma tabii MS hastası olan, AYM kararına göre salıverilmesi gereken Tayfun Kahraman’ın, kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın tahliye edilmemesi geliyor. Onlarla birlikte isimlerini bile bilmediğimiz kişiler de bu temel haklara sahipler; en az Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel kadar! Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.
Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel, avukatlarının sağlık sorunlarını gerekçe göstererek yaptığı başvuru üzerine, oturduğu konutu terk etmeme şartıyla tahliye edildi.
Gümüşel, çocuk yaştaki kızını bir müridiyle evlendirdiği için 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmişti.
Gümüşel’in eşi Fatma Gümüşel de 16 yıl 8 ay hapse mahkûm edilmişti ancak kendisi halen firarda.
Böyle vakalar olabiliyor, çünkü bizim memlekette polis istediğini yakalar, istemediğini yakalamaz.
Belli ki Fatma Hanım’ın yakalanmasını engelleyen bir takım “melekler” var!
Gümüşel’in ne tür bir sağlık sorunundan mustarip olduğunu bilmiyoruz çünkü açıklanmadı.
Neden açıklanmadığını anlayabiliyorum; kişisel sağlık verilerinin alenileşmesi gerekmiyor çünkü.
Bu kadarını bilmemiz yeterli: Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi.
İnsani konularda ayrımcılık yapılmaz.
Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir.
Aklıma tabii Tayfun Kahraman’ın neden bu hakka sahip olmadığı sorusu da geliyor.
Kahraman’ın rejim tarafından uydurulmuş bir suçla mahkûm edildiğine ilişkin iki tane de Anayasa Mahkemesi kararı var.
Kahraman’ın MS hastalığı ile ilgili teşhis 2005 yılında konuldu. Hastalığı nedeniyle geçirdiği ataklar son yıllarda hayli arttı, ciddi güç kaybı ve hissizlik yaşıyor.
Ama Tayfun Kahraman için AYM kararına göre hemen salıverilmesi gerekirken “ev hapsi” kararı bile verilmiyor.
Suçsuz olduğu halde, hasta haliyle cezaevinde tutuluyor.
Aynı şekilde kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık da cezaevinde.
Üstelik Çalık mahkûm değil, sadece tutuklu ama salıverilmiyor.
Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in işçilerin haklarını aradığı için tıkıldığı cezaevinden çıktığında sağlık durumunun vahametine dikkat çektiği ve “hemen tahliye edilmesi gerekir” dediği Mehmet Çıtlak isimli mahkûm ise cezaevinde öldü.
Bildiğimiz kadarıyla cezaevlerinde 335’i ağır olmak üzere en az 1.412 hasta var.
İsimlerini bile bilmediğimiz bu hastalar da insan olmaktan kaynaklanan temel haklara sahipler; en az Yusuf Ziya Gümüşel kadar!
Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.
Baskın Hocam bu tür adaletsizliklere dikkat çekip “Adalet kaç numarada çalışıyor” diye sormuştu.
Başlık oradan mülhem: Peki, vicdan kaç numarada çalışıyor?
***
Sizin çocuğunuz için dayak yiyorlar!
Özel okul öğretmenleri bir süredir farklı eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlar ve bunun ödülü olarak da polisten düzenli olarak dayak yiyorlar.
Rejim, daha önce başka örneklerde de gördüğümüz gibi çözemediği ya da çözmeyi istemediği bir sorunu polis dayağı ile görünmez hale getirebileceğini düşünüyor.
Özel okul öğretmenlerinin dertleri çok.
Bu dertleri yaratan temel faktör, rejim tarafından, özel okul sahiplerinin insafına terk edilmiş olmaları.
“Özel okul sahipleri” deyince hepsinin aynı olduğunu iddia ediyor değilim elbette.
Onun için lütfen “bizim okulumuzdaki uygulama şöyle, bizimkinde böyle” gibisinden bir açıklama yollamayınız.
Elbette okulların üniversite sınavlarındaki başarısının düzeyine bakarsanız, kimin öğretmenine iyi ücret verdiğini, kimin öğretmenini süründürdüğünü tahmin edebilirsiniz.
Ancak bazı okullarda öğretmenlerin çalışma ve yaşam koşullarının iyi olması temel gerçeği değiştirmiyor.
Temel gerçek de bu: Özel okul öğretmenleri çoğunlukla bir öğretim yılını kapsayan sözleşmelerle çalıştırılıyorlar, dönem sonunda hepsi teorik olarak işsiz kalıyor.
Bu tablo, ücret pazarlığı yapma şansını ortadan kaldırdığı gibi yaz aylarını da fiilen işsiz geçirmelerine yol açıyor.
AKP iktidarı özel okullardaki taban maaş uygulamasını kaldırdığından beri özel okul öğretmenlerinin ücretleri, devlet okullarındaki öğretmenlerin maaşlarının altına düştü.
Önemli bölümü asgari ücret ile çalıştırılıyor.
Özel okul öğretmenlerinin haftalık ders saati limiti 30 saat olarak belirlendiği için sigorta primleri eksik yatıyor, emeklilik hakkını kazanabilmeleri için daha uzun yıllar çalışmaları gerekiyor.
Bu sorunlar AKP iktidarının yarattığı diğer sorunlar gibi temel siyasi tercihlerden kaynaklanıyor.
AKP iktidarı, kendisinden önceki sağcı iktidarlar gibi patronları, işçilerden daha çok seviyor, onların çıkarlarını önceliyor.
Olan bitenin temel nedeni bu.
Tabii bu anlattığım konunun, benzeri birçok konu gibi bizim ülkemiz için bir anlamı yok. Sadece özel okul öğretmenlerini ilgilendiren bir sorun olarak algılanıyor, kimse kafasını çevirip bakmıyor bile.
Çocuklarını özel okullara gönderen veliler farkında değil belki ama aslında Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda, Güvenpark’ta dayak yiyen öğretmenler değil, esasen sizin çocuklarınız!
Devlet okullarına güvenemediğiniz için yediğinizden, giydiğinizden kısıp, özel okullara gönderdiğiniz çocuklarınız!
Devamlılığı olmayan, kendi dertleriyle meşgul öğretmenlerle verilen bir eğitim için para ödüyorsunuz.
En iyi öğretmeni talep etmek hakkınız ama bununla değil, okulda çıkan yemeğin kalitesiyle, çocuğunuzun öğlen aç kalıp kalmadığıyla daha çok ilgileniyorsunuz.
Yakın geçmişte bir özel okul yöneticisinin şöyle yakındığını duymuştum: “Velilerin ilk sordukları her zaman çocuklarının ne yediği oluyor. Bugün ne öğrendiler sorusuyla hiç karşılaşmıyoruz.”
Onun için de rejimin polisi, hakkını arayan öğretmenleri dövüyor, özel okullara milyonlar döken veliler “Bunun sebebi nedir?” diye sormuyor.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre geçtiğimiz öğretim döneminde okul öncesi dahil olmak üzere özel eğitim kurumlarındaki öğrenci sayısı 1 milyon 540 bin.
En az 1 milyon kişilik bir veli topluluğundan söz ediyoruz yani.
Gözünüzü açın: Çocuklarınızın okulda ne yediği ile de elbette ilgilenin ama daha önemlisi ne öğreniyorlar, kimden öğreniyorlar meselesi.
Bunu aklınızdan çıkarmayın.
/././
Peter Thiel'in gizli ağı deşifre oldu: "Dialog" sızıntısı yapay zekâ çağının güç elitini gözler önüne serdi -Füsun Sarp Nebil-
Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı?
Bugünlerde dünyada en çok konuşulan konuların başında Peter Thiel ve gizli ağı var. Milyarder yatırımcı Peter Thiel ve girişimci Auren Hoffman tarafından 2006'da kurulan, yalnızca davetle girilebilen gizli ağ "Dialog"un iç işleyişi ve üye listesi büyük bir veri sızıntısıyla ortaya çıktı. Sızdırılan belgeler; teknoloji, siyaset, finans, akademi ve ulusal güvenlik dünyasından 222 ismi kapsıyor.
Thiel ilginç bir kişilik, Elon Musk’ın sonradan ortak olduğu PayPal’ın asıl kurucusu ama Musk’ın aksine hep gölgede kalmayı tercih ediyor. Kendisini ilk iflasa sürüklediği basın kuruluşuna ait film ile farkettik. Sonrasında da zaman zaman ortaya çıkan şaşırtıcı ifadeleri oldu. Mesela, bir tarihte iddialı bir şekilde "Merkez Bankaları iflas ediyor" dedi. Bir başka seferinde "Finansal Gerontokratlar Bitcoini Engelliyor" iddiasında bulundu. Ama ilginçtir, 2022 mayısındaki kripto çöküşünden 1 ay önce elindeki kripto paraları sattığı ortaya çıktı. Trump'ı en önce destekleyen teknoloji patronuydu. İkinci dönemde de faydasını gördü. Kendi adamlarından olan JD Vance, Trump'ın yardımcısı oldu. Hatta belki gelecek dönemin başkanı olarak göreceğiz kendisini. Yani Thiel ve ortaya çıkan ağı bu derece önemli. Ne oldu yakından bakalım.
Sızıntı nasıl gerçekleşti?
Daha önce, FBI’ın "ABD uçuş yasaklıları" listesini gün yüzüne çıkaran İsviçreli hacktivist "maia arson crimew", Dialog'un web sitesinin kaynak kodunda herkese açık bırakılmış bir dizin keşfetti. Ardından bağımsız bir kaynak, WIRED'e 2026 Dublin toplantısının kayıt listesini ulaştırdı. Sızıntı, WIRED tarafından bağımsız olarak doğrulandı.
Olayın teknik boyutuna bakıldığında, bu bir hackleme değil; kötü güvenlik uygulamalarının yarattığı bir açık. Üye verileri Airtable üzerinde tutuluyordu; erişim bağlantıları ve üyelik kayıtlarının bir kısmı internete açık kalacak şekilde yapılandırılmıştı. Belgeler arasında üye bilgileri, erişim token'leri, e-posta adresleri ve katılımcı profilleri yer alıyor.
Dialog nedir?
2006'da kurulduğu belirlenen Dialog, sıklıkla Bilderberg Grubu'nun teknoloji çağı muadili olarak tanımlanıyor. Halka açık konferanslardan farklı olarak, katılımcılar arasında samimi tartışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış, katı kurallar çerçevesinde yürütülen kapalı bir yapılanma. Kuruluş, tarihsel olarak üyelik listelerini ve toplantı gündemlerini kamuoyuyla paylaşmaktan kaçınmış; bu nedenle Silikon Vadisi'nin en az şeffaf ağlarından biri olarak nitelendiriliyor.
Yapıyı tek bir kategoriye koymak güç: Dialog, Bilderberg'in kapalı versiyonu, Davos, Aspen Institute, Bohemian Grove ve Council on Foreign Relations'ın bir karışımı gibi görünüyor. Ancak farkı, tamamen teknoloji çağının ruhunu taşıması.
2026 Dublin Toplantısında Neler Konuşulacaktı?
Sızdırılan belgeler, İrlanda'nın Dublin kenti yakınlarında düzenlenecek 2026 toplantısının gündemine ilişkin dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. Oturum başlıkları arasında şu ilginç başlıklar yer alıyor:
* "III. Dünya Savaşı'nda Yolculuk"
* "Bir Tarikat Kurmak"
* "Cinsel Hayatınız Nasıl?"
Gündemin ağırlıklı konuları ise yapay zekâ, uzun ömür araştırmaları, jeopolitik istikrarsızlık ve işin geleceği. Katılımcılara ayrıca yapay zekânın önümüzdeki yıllarda toplumu, hükümeti, iş piyasalarını ve dini nasıl yeniden şekillendirebileceğine dair tahminlerde bulunmaları isteniyor.
Sızıntının ortaya koyduğu güç ağı
Sızdırılan katılımcı listesi, birbirini besleyen altı farklı güç katmanını gözler önüne seriyor.
1-PayPal Mafyası — Ağın Çekirdeği Peter Thiel, Elon Musk, Reid Hoffman, Joe Lonsdale ve David Sacks gibi isimlerden oluşan bu grup, artık yalnızca teknoloji yatırımcısı değil; ABD siyasetinin en büyük finansörleri arasında.
2-Savunma ve İstihbarat Listede NATO komutanları, eski istihbarat yöneticileri, ABD ulusal güvenlik yetkilileri ve Palantir yöneticileri yer alıyor. Palantir; savaş analitiği, sınır güvenliği, gözetim sistemleri ve askeri yapay zekâ alanlarında faaliyet gösteriyor. Teknoloji ile savunma dünyası artık aynı masada.
3-Yapay Zekâcılar Sızdırılan belgelerde en sık geçen tema yapay zekâ. İş kayıpları, toplumsal dönüşüm, veri merkezleri ve savaş teknolojileri katılımcıların gündeminin merkezinde. Dialog'u, "yapay zekâ sonrası dünyanın gayriresmî planlama odası" ya da “laboratuarı” olarak tanımlamak mümkün.
4-Büyük Sermaye Hedge fon yöneticileri, özel sermaye patronları, milyarder yatırımcılar ve büyük vakıf yöneticileri. Teknoloji tek başına güç değildir; ama sermayeyle birleştiğinde dönüşür.
5-Siyaset Erbabı ABD senatörleri, eyalet valileri, Trump yönetiminden isimler ve Avrupalı siyasetçiler. Bu yapı yalnızca bir teknoloji kulübü değil, aynı zamanda aktif bir politika ağı.
6-Fikir Üreticileri Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov gibi akademisyenler, gazeteciler ve düşünce kuruluşu temsilcileri. Bu katman, ağın ürettiği fikirlerin meşrulaştırılmasını sağlıyor.
Katılımcılardan öne çıkan isimler
Haberlerde adı geçen isimlerden bir bölümü:
Teknoloji / Yapay Zekâ / Girişim Sermayesi: Peter Thiel, Auren Hoffman, Elon Musk, Reid Hoffman, Greg Brockman (OpenAI), Eric Schmidt, Chamath Palihapitiya, Joe Lonsdale, Scott Bessent (ABD Hazine Bakanı)
Siyaset / Hükümet: Ted Cruz, Cory Booker, Tulsi Gabbard (ABD Ulusal İstihbarat Direktörü), Jared Polis (Kolorado Valisi), Wes Moore (Maryland Valisi), Jim Himes, Kaja Kallas (AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi), Jared Kushner
Akademi / Entelektüeller: Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov
Eğlence / Medya: Sophia Bush, Joseph Gordon-Levitt, Josh Brolin, Scooter Braun
WIRED, 2026 toplantısı için yaklaşık 222 kayıtlı katılımcı olduğunu bildirdi; ancak isimlerin yalnızca küçük bir bölümü haberlerde yer aldı.
Asıl mesele: Yeni bir tekno-oligarşi mi?
Sızıntının yarattığı tartışma, "gizli kulüp deşifre oldu" düzeyinin çok ötesine geçiyor. Asıl soru şu: ABD'de yapay zekâ çağının güç eliti kimlerden oluşuyor ve bu elit, demokratik denetimin dışında mı hareket ediyor?
Geçen yüzyılda Rockefeller petrolü, JP Morgan finansı, Pentagon da askeri gücü kontrol ediyordu. Bugün güç, veriyi, algoritmaları, yapay zekâyı, sermayeyi ve politikayı tek bir ağda birleştiriyor. Dialog'un listesine bakıldığında, yapay zekâ şirketleri, veri brokerları, savunma şirketleri, istihbarat çevreleri, büyük sermaye ve politikacıların aynı yapı içinde yer aldığı görülüyor.
Öte yandan devlet ile teknoloji şirketi arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Palantir bunun en çarpıcı örneği: eskiden devlet istihbarat toplar, analiz eder, karar verirdi. Artık veri toplama, analiz ve yapay zekâ sistemleri özel şirketlerin elinde; ABD devleti ise bu şirketlerin müşterisi konumunda.
Eleştirmenler, Dialog gibi yapıların güçlü bireylerin kamuoyu denetiminden uzakta fikir ve ilişki ağları oluşturmasına zemin hazırladığını savunuyor. Destekçiler ise farklı sektör ve siyasi geçmişlerden liderlerin bir araya gelmesinin kaliteli diyalog için nadir bir fırsat olduğunu öne sürüyor.
Sonuç: Gerçek haber ne?
Bu sızıntının gerçek önemi, birkaç yüz kişinin bir otelde toplanmasında değil; bu kişilerin geleceğin teknoloji, güvenlik ve ekonomi mimarisini eş zamanlı olarak etkileyecek pozisyonlarda bulunmasında yatıyor.
Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı? Avrupa'nın GAIA-X, EuroStack ve egemen yapay zekâ gibi projelere yönelmesinin altında tam da bu kaygı yatıyor.
Dialog sızıntısı bir magazin haberi değil. İlk kez, ABD'nin yükselen teknoloji-devlet-güvenlik kompleksinin haritasının —kazara da olsa— önümüze serilmesi.
/././
FIFA sponsorun suyunu çıkarınca…-Eray Özer-
FIFA’nın “temiz stat” uygulamasıyla statlardan sponsorlar dışında tüm markaları silme operasyonu tam tersi bir etki yarattı. Markalar yaratıcı çözümlerle bu sansürü aşmakla kalmadı, sponsorlardan daha çok konuşuldular. Oyuna ve sahaya zırt pırt müdahale ederseniz sonuç bu oluyor işte…
FIFA’nın 2018’den bu yana Dünya Kupası statlarında uygulamaya koyduğu bir kural var. “Temiz stat” kuralı diye biliniyor. Temiz stat deyince insanın aklına yerlere çöp atmayalım, sigara içmeyelim gibi şeyler geliyor değil mi?
Değil.
FIFA’nın “temiz stat” derken kastı sponsorlar dışında tüm markalardan “arındırılmış” stadyumlar. Yani stat girişindeki ATM’den tutun stadın ismindeki, içeride satılan yiyecek-içeceklerdeki, ne bileyim stadın kenarında bekleyen ambulanstakine, futbolcuların maçtan önce müzik dinlemek için taktığı kulaklığın üzerindekine varana kadar tüm markaları bir şekilde kapatacaklar.
Kapatıyorlar da. İğneden ipliğe.

En uç örnek ise Gilette’in Boston’daki statta her bir izleyici koltuğunda yer alan logolarını teker teker kapatmaları oldu. 64 bin 146 koltuk! Her birine tek tek bant yapıştırmışlar! Olacak iş değil.
Üç Dünya Kupası sonrası taraftarlara “Maça Nike formayla gelmek yasak. Çünkü resmi sponsorumuz Adidas” derlerse şaşırmayın. İş oraya doğru gidiyor.
Mesela Levi’s markasının bir statla isim sponsorluğu var. Yani markanın adı o stadın adında geçiyor. Yok, illa o marka kapatılacak.

Levi’s reklamcıları hemen çok parlak bir fikir ürettiler. Stadın dışındaki dev logonun üstündeki Levi’s’ın yazısını kapattılar ama markanın adıyla özdeşleşen grafik formunu korudular. Yani kırmızı bir panoda Levi’s’ın logosu formunda gri bir alan oluşturdular. Bakan herkes o formun Levi’s olduğunu anlıyor tabii…
Üstüne üstlük bir de bunu sosyal medyada viral bir pazarlama aracına dönüştürdüler.
Bir ara sosyal medya profil fotoğraflarını sansürlü gri logoyla değiştirdiler. Herkes onları konuşmaya başladı.

FIFA kendi sponsorları konuşulsun isterken “gerilla pazarlama” sayesinde sansürlediği markaları öne çıkarmış oldu.
“Temiz stat” sansürüne en çarpıcı örneklerden biri de ketçapları, mayonezleri ve çeşitli soslarıyla ünlü Heinz markasıydı. Stadyum kafelerindeki sos alanında yer alan tüm soslar gibi Heinz’ı da “bantlayan” FIFA sadece komik bir görüntü yaratmakla kalmadı, markaya da müthiş bir “gerilla pazarlama” pası atmış oldu.

Marka “Statların gayriresmi ketçapı” yazılı reklam afişleri çıkmanın yanı sıra bir adım ileri gitti ve stadyum çevresinde satılmak üzere sınırlı sayıda Heinz yazısının üstü bantlanmış gibi görünen ketçapları piyasaya sürdü.

Markaların bu gerilla reklam hamleleri arasında benim en beğendiğim ise ne yazık ki “fake” yani uydurma çıktı.

Gilette’in stat dışındaki markasını beyaz traş köpüğü şeklinde kapattığı uygulama bir yapay zeka ürünü değil de gerçek olsaydı, en yaratıcı sansür olarak tarihe geçebilirdi.
Bir yanıyla komik bir yanıyla ürkütücü işler bunlar.
En başta da dediğim gibi yarın öbür gün sahiden de “Kameralar aralarda taraftarları çekiyor. Herkes şu şu markaları giyip gelsin maça” denebilir.

Sonuçta ısınan futbolcunun kulaklığını sansürleyen seyirciyi de hayli hayli sansürler.
Acaba Dünya Kupası’na resmi sponsor olan markalar, “Biz bu kadar konuşulmadık. Bilsek biz de sponsor olmak yerine aynısını yapardık” diyorlar mıdır?

Bu tür spor organizasyonlarında kurallar dahil onu-bunu zırt pırt değiştirmenin hem organizasyonun ruhunu hem de oyunun doğasını nasıl bozduğunun güzel bir örneğini yaşamış olduk.
Futbola “ara tatil” tadında su molası ekleyerek maçların -İbrahim Altınsay’ın deyimiyle- “dört devreye çıkaran” FIFA bu son marka krizinden de bir ders çıkarır mı dersiniz?
Hiç sanmam.

/././
Diril Ailesi’nin umudu Ankara’da!-Tolga Şardan-
Hurmüz Diril’in akıbetinin belli olmamasına karşın Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Şimuni Diril’de olduğu gibi soruşturma başlattı. Hurmüz Diril’le ilgili davanın sanıkları da yine aynı üç isim oldu: Apro Diril, Behçet Öztunç ve İsmail Yıldız. Yargılama devam ediyor ama Hurmüz Diril ölü mü, sağ mı hâlâ belli değil! Çiftin geride kalan çocukları, Adalet Bakanlığı’yla temas kurma çabasındalar.Şimuni Diril ve Hürmüz diril
Şimuni Diril, cansız bedeni oğlu tarafından bulunduğunda 65 yaşındaydı…
Hurmüz Diril, hakkında kayıp başvurusu yapıldığında 71 yaşındaydı. Kayıp başvurusunun üzerinden altı yıl geçmesine rağmen henüz izine rastlanamadı…
Tunceli’de üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 günü kaybolmasından sonra arama çalışmalarının başlatıldığı günlerde, Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine bağlı Kovankaya Köyü’nde de bir arayış başlamıştı.
Bölgede yaşanan köy boşaltma olayları sırasında 1980’li yılların sonunda Kovankaya Köyü’nden İstanbul’a taşındı Hurmüz ve Şimuni Diril çifti. Altısı kız, beşi erkek toplam 11 evlat sahibi Hurmüz Bey ve Şimuni Hanım, yıllar sonra Kovankaya’ya dönüş kararı alıp “baba ocağına” geldi.
Bölgenin sosyolojik yelpazesi içinde yer alan Keldani toplumundan olan Hurmüz Diril, 2015’te köyüne ev yaptırdı. Aradan geçen uzunca süre sonra köyde kalan az sayıdaki akrabalarıyla birlikte yaşamaya başladı Diril çifti.
Fakat Hurmüz Diril, 2011’de döndüğü köyüne 2015’te ev yaptırdıktan sonra farklı olaylar yaşanmaya başlandı.
İddiaya göre, Hurmüz Diril’in köyünde ev yaptırmasıyla birlikte akrabalarıyla arasında husumet baş gösterdi. 2019’da evi kurşunlandı. Hurmüz Diril, aynı zamanda köyün muhtarı olması sebebiyle, özellikle arazi anlaşmazlığı ve arazi paylaşımı konularında devlet adına yetki sahibiydi.
Diril çiftinin kızı Gülcan Üzümcü, açılan cinayet davasında verdiği ifadede yaşananları özetle şöyle anlattı:
“(…) Babam Kovankaya Köyü’ndaki şu anda bulunan evimizi 2015 yılında yaptıktan sonra kuzenim Apro Diril, babamı ‘Buraya ev yapamazsın. Ya bu evi kaldırırsın ya da ben seni öldüreceğim’ diyerek tehdit etmeye başlamıştı. Bu tarihten itibaren Apro Diril ile babam arasında husumet başladı. Benim köyde bulunduğum 2019 Mayıs’ta ayında da biz söz konusu bu evde otururken evimize ateş açıldı. Biz bu ateş sonucunda çok korktuk. O esnada annem ve babam dışarıda idiler.
Ateş açanın Apro Diril olduğunu öğrendik. Araya akrabalar girmeye çalıştı. Babam Apro Diril’den şikâyetçi olmayı çok istedi, ancak araya karakol komutanı girdi. Sonrasında şikâyetçi olmadı ancak aralarındaki bu husumet devam etti. Apro Diril’in oğlu Zeki Diril ile başka bir akrabamız olan Mesih Diril’in oğlu olan İlyas Diril'in ölümünden babamı sorumlu tuttuklarını 2018 Ekim aylarında amcam ve eniştemden öğrendim. (…)”

Sonrasında Kovankaya’da huzur yeşermedi hiç. Olaylar büyüdü, büyüdü. Sonuçta Hurmüz Diril ve eşi Şimuni Diril’in kaybolmasına kadar ulaştı. Diril çifti 8 Ocak 2020 günü sırra kadem bastı adeta.
Anne ve babalarından haber alamayan çocukları, 12 Ocak 2020 günü Jandarma’ya kayıp başvurusu yaptı. Diril çiftini bir gün önce en son gören ise Apro Diril’di. Yurt dışında ve İstanbul’da yaşayan çocukları devreye girdi. Aynı zamanda İstanbul Keldani Katolik Kilisesi Papazı Remzi Diril de köye gelenlerdendi.
Diril çiftinden hiçbir iz yoktu. Ancak tam 70 gün sonra Şimuni Diril’in cansız bedeni köyün yakınındaki Hezil Çayı’nın kenarında bulundu. Şimuni Hanım’ın kıyafetleri başka yerdeydi. Yapılan otopsi sonunda Şimuni Diril’in “ölene kadar ve ölmeye sebebiyet verecek düzeyde” dövüldüğü görüşü kayıtlara girdi.
Savcılığın kayıp başvurusuyla başlattığı soruşturma Adli Tıp’tan gelen rapor üzerine “tasarlayarak öldürme, canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme ve kasten öldürme” iddiasıyla cinayet soruşturmasına evrildi. Soruşturma çerçevesinde Hurmüz Diril’in yeğeni Apro Diril ile Behçet Öztunç ve İsmail Yıldız gözaltına alındı. Olayın baş şüphelisi Apro Diril, soruşturma ve kovuşturma aşamasında çelişkili ifadeler verdi. Diril, yakınları Diril çiftinin PKK’lılarca kaçırıldığını ve korkutulduğunu anlattı yargı safhasında.
Tam beş kez tutuklanan Apro Diril, dört kez tahliye edildi.
Savcılık soruşturma sonucunda tam iki yıl sonra iddianame hazırladı. Savcılığın 5 Ocak 2022’de iddianamesiyle yargılanan üç sanıktan Öztunç ve Yıldız beraat etti.
Buna karşın Apro Diril, TCK’nın 82/1 bendindeki “acıma hissi olmadan, sırf öldürme zevki için veya kurbana acı çektirerek öldürme” hükmüne göre “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası aldı. Ceza, iyi hal indiriminden “müebbet hapis” cezasına çevrildi.
Apro Diril halen cezaevinde.
Anne Şimuni Diril’in cansız bedenine ulaşılması sonrasında yargılama gerçekleşti.
Hurmüz Diril’in akıbetinin belli olmamasına karşın Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Şimuni Diril’de olduğu gibi soruşturma başlattı. Geçen aralıkta tamamlanan iddianamenin kabulüyle yargı aşamasına geçildi.
Hurmüz Diril’le ilgili davanın sanıkları da yine aynı üç isim: Apro Diril, Behçet Öztunç ve İsmail Yıldız.
Yargılama devam ediyor ama Hurmüz Diril’e bugün itibarıyla henüz ulaşılmış değil. Ölü mü, sağ mı belli değil!
Çiftin geride kalan çocukları, kayıp babalarına ulaşılması için devletten destek beklentisindeler. Bu amaçla Adalet Bakanlığı’yla temas kurma çabasındalar. Adalet Bakanı Akın Gürlek’le görüşebilmeye çalışıyorlar.
Tunceli’deki Gülistan Doku olayı ile Şırnak’taki Diril çiftinin süreci elbette birbiriyle bağlantılı değil. Ancak süreç neredeyse birbirinin aynısı. Tüm aramalara rağmen devlet, Doku’ya ulaşabilmiş değil. Tunceli ve Erzurum’da yürütülen soruşturmalar Doku’nun yokluğunda davaya dönüşecek.
Milli Takım’ın “düşündürücü” hali!

Büyük ümitlerle Atlantik ötesine giden A Milli Futbol Takımı, oynadığı iki maçta hiç gol atamadan, hiç puan alamadan ve kalesinde üç gol görerek ayağının tozuyla Dünya Kupası’na havlu attı.
ABD ile oynanacak maç tamamen turnuvanın statüsü gereği. Gol atabilirsek, puan ya da puanlar alabilirsek sadece istatistik olarak kayıtlara girecek. İlk iki maçta gösterilen performans ve ABD’nin kendi maçlarında ortaya koyduğu oyuna bakılacak olunursa, son maçın da parlak geçmeyeceğini söylemek mümkün.
Avustralya ve Paraguay maçlarının ardından pek çok teknik ve taktik eleştiri yapıldı. Hatta milli takımı ister siyaset ister sponsorluk geliri isterse farklı amaçlar ve hedefler nedeniyle “kayıtsız” ve “katıksız” destekleyenler bile “açık seçik” eleştiri bombardımanına tutuyorlar bir haftadır.
Eleştiriler “haklı” ya da “haksız”, bunun tartışmasına girecek değilim. Uzmanları kadar yetkin de değilim. Ancak gelinen bu noktada; ortaya çıkan “asıl gerçeğin” üzerinde tartışmak ve konuşmak gerek kanımca.
Nedir bu “asıl gerçek” denilen olgu? Diğer deyişle özellikle ülke idaresinin yarattığı ve yaşatmak istediği “illüzyon”un patlamasıdır!
Ortaya atılan göstermelik yaklaşımların, doğruların, eksiklerin, yetersizliklerin konuşulmadan, kahramanlık edebiyatıyla farklı bir atmosfer yaratılmasıdır.
Ama bir kez daha anlaşıldı ki, illüzyon asla hayatın gerçeği değildir ve olamaz da.
Günü birlik başarıların arkasında bekleyen başarısızlık ya da yenilgi yığınının görülememesi, gerekli sistem kurulamamasıdır. Gündelik yaklaşımlarla “kurulduğu sanılan sistemin” göz göre göre patlamasıdır. Liyakatsizlik ve beceriksizliğin baş tacı edildiği ve inmesi gerekenlerin son durağıdır.
Kısacası “illüzyonla yaşama” kolaycılığına kaçanların, yaşadığı hüsrandır.
* * *
Tabii bu “illüzyon – asıl gerçek” arasındaki çelişkili yaşam tablosu bir gecede oluşmadı.
Kimilerine göre coğrafyadan, kimilerine göre bu coğrafyada yaşayanlardan kaynaklanan bir durumdu.
Doğrusunu söylemek gerekirse; mesele, Dünya Kupası’nı kaybetmek değildir. Dünya futboluna yön veren ülkelerden ve kupayı dört kez müzesine götüren İtalya, 2026’da yok!
Mesele, ama sosyal ama fen olsun bilimden uzaklaşmaktır.
Mesele, liyakatsizliktir.
Mesele, yönetim beceriksizliğidir.
Mesele, emek verenleri farklı parametrelerle sistem dışına itmektir, atmaktır, kucaklamamaktır. Eyyama yol vermektir.
Mesele, sistemde kontrol mekanizmasını oluşturmamaktır.
Mesele, illüzyonu yaratmaya çalışanları asıl gerçeğe ikna edememektir.
Aslolan, futbolda herhangi bir başarı ya da başarısızlık değildir!
Aslolan, ülkedeki spor ortamının, karanlık dehlizlerde, kapalı kapılar ardındaki gizli odalarda yaratılmaya çalışılması değil, sahalarda ve salonlarda oluşturulmasıdır.
Aslolan, spor ruhunun, siyasi parti merkezlerinde şekillendirilmesi değil, spor ruhunun, tribünlerde, sahalarda hissedilmesidir.
Aslolan, sporun suçtan elde edilen gelirlerle, kara parayla finanse edilmesi değil; temiz finans kaynaklarından desteklenmesidir.
Aslolan, ülke sporuna yön verenlerin para peşinde koşmaları değil, ülkenin gelişiminde sporun etkisini kabul edip proje geliştirmesidir.
Sorun, üç büyük kulüp başta olmak üzere spor kulüplerinin ve TFF yöneticilerinin ülke gençliğinin spora emek vermesini sağlamak yerine kendi bireysel ticari konumlarını yükseltmek istemesidir.
Sorun, yine TFF ve üç büyük yöneticileri başta olmak üzere, bireysel mental, toplumsal ve ahlaki gelişimlerini tamamlayamadan bu işlerde boy göstermeleri ve sonuçta suç dünyasının pençesine düşmesidir. Kriminal yapıların esiri olmalarıdır. İçli dışlı olmalarıdır.
Sorun, spor aklına sahip olmak yerine “düşük omuzla dolaşmak ve fikir beyan etmenin” tercih edilmesidir. Sporun birleştiriciliği yerine “tarzların korku salması”dır.
Bu sıraladıklarımın en çok yaşandığı alan elbette futbol. Basketbol da futbol olma yolunda “başarıyla” devam ediyor. Diğer spor dallarını yönetenlerin, hangi rolde olursa olsun içinde yer alanların futboldan ders çıkartması gerekiyor. Aksi halde futboldaki tabloyla karşılaşmaları kaçınılmazdır.
* * *

A Milli Futbol Takımı’nın içinde bulunduğu durumu, yılların spor muhabiri ve yazarı Bilal Meşe’ye sordum. İşte Meşe’nin gözüyle Milli Takım’ın vaziyeti:
“Milli Takım’ın Dünya Kupası’ndan elenişinde faturayı sadece futbolculara kesmek büyük haksızlık olur. Montella, kritik maçlarda yaptığı tercihler ve hamlelerle sınıfta kaldı. Formda oyuncuları kulübeye çekti, oyuncuları alışık olmadıkları bölgede oynattı. Arda Güler sağda, Barış Yılmaz solda; Kerem ise, stoperlerin arasında kayboldu.
Takımın en önemli oyuncularından biri olan Kenan Yıldız’ı Avustralya maçında yedek başlatması ise ayrı bir skandaldı. Sakatsa neden yedek kulübede, sağlamsa neden ilk 11’de yok!
İki maçta da top bizdeydi, ama pozisyon yoktu! Futbol topa sahip olma oyunu değil, sonuç alma oyunudur. Kapalı savunmaları açacak bir plan göremedik Montella’da.
Daha önemlisi, bu tür turnuvalarda bir puanın bile altın değerinde olduğunu bilmeyen yok, Montella'nın bile bundan haberi bile yok! Sürekli saldır saldır! Peki, üretim yoksa neye yarar ki? Sen de kapan, en azından bir puanı kap değil mi? Gerek Avustralya gerekse Paraguay bizi harika çözdüler, etkili kramponlarımıza pranga vurdular, takım savunmasını öne çıkardılar, puanları kaptılar, bize de hayal kırıklığını bıraktılar.
Elbette ‘Montella gönderilsin’ demek bizim işimiz değil, doğru da olmaz. Bu kararın adresi TFF’dir.
Ben hala yerli teknik adamlara güveniyorum. Şenol Güneş, Fatih Terim ve Mustafa Denizli geçmişte bunu kanıtladılar. Bugün ise; Okan Buruk ve Fatih Tekke ortada.
Demem o ki, yabancı hayranlığını bırakıp; aynaya bakmanın zamanı geldi, geçiyor. Çünkü ne varsa bu ülkenin futbol aklında var.
Montella kaybetti, Milli Takım kaybetti, umarım ki bu fotoğraftan herkes payına düşeni alır!”
/././
Baskıya direniş ahlaktır -Fikret İldiz-
İddianameler iddiadır, sadece suçlar! Etik; vicdani sorumluluktur. İnsan onurunu korur, evrenseldir. Ahlak; iddianame yazmaz. Suçlamaz! Ahlak; ayıplar. Utancınız olur. İnsanlara yaşattığınız her ayıp, utancınız olsun!
Ahlak var mı?
Adalet yok mu?
Bu iki soru arasındaki ilişkiyi siyasetçi nasıl kurar?
Ahlak ve ahlak bekçiliği yapabilmek bu kadar kolay mıdır?
Tanık olduğumuz olaylar insanın içini karartıyor. Acı ve çok ekşi…
Ahlak, tat alma duygusu gibidir. Jonathan Haid; diliniz tatlı, tuzlu, acı, ekşi tatları algılayabiliyorsa ahlakın tadını da algılayabilir diyor…
Ahlak kavramı Arapça “huy” anlamına gelen “hulk” kelimesinin çoğuludur.
Ahlaktan geçilmeyen, herkesin bir anda sarıldığı ve günlük yaşamı etkileyen bir anlatım olarak “ahlak” nedir?
Yaratılış diyebiliriz, huy ve karakter anlamına da gelir. Bireylerin ve toplumların yaşam biçimlerini düzenler. İyi ile kötüdür. Doğru ile yanlıştır. Bunları birbirinden ayırt edendir. Ahlak kurallardır, normlar bütünüdür.
Bireylerin tek tek kendi dünyalarındaki davranış biçimlerini şekillendiren ahlak bireysel hakları ve özgürlükleri toplumun merkezine taşıyabilir. Buna karşılık bir toplumda ahlaka aykırı kabul edilen davranış, başka bir toplumda aykırılık olarak görülmeyebilir.
O zaman etik nedir?
Eski Yunanca ethos sözcüğünden türetilmiştir. Alışkanlıklardır, töredir. İnsan davranışlarını doğru/yanlış, iyi/kötü anlamında değerlendiren felsefi disiplindir. Kant için “evrensel ahlak” demektir. Bireylerin, kurumların ve devletlerin davranış biçimlerini değerlendiren; etiktir.
Ahlaktan farklıdır. Değişmeyen, evrensellik iddiasını içinde barındıran ilkelerdir. Toplumdan topluma çok az değişkenlik gösterir. Kısaca etik; insana ait değerlerdir.
Etik hem bireyleri hem toplumu sorumluluk altına alır.
İnsan davranışlarının yol göstericisidir. Pusulasıdır, bir dizi ahlaki ilkedir, değerdir.
Bir eylemde bulunma zorunluluğunu taşır veya kişinin kendi eylemlerinden sorumlu olmasını ve/veya sorumlu tutulmasını ifade eder.
Etik ve ahlak insan yaşamını ve toplumsal sorumlulukları yönlendirir. Yüzyılımızda birbirinden ayrı gözükseler bile birbirine olan yakınlıkları toplumu ve insanları etkilemiştir.
Ahlak, toplumsal değerler üzerinden kendisini gösterir.
Etik evrensel ilkeleri, sorgulamayı ve sorumlulukları esas alır.
Etik ve ahlak teorik kavramlar olmaktan çoktan çıkmıştır. Yaşamın ve toplumun merkezindedir. Herkesin en çok tartıştığı ilkelerdir.
Günümüzde yolsuzluk var, ortadan kaldırılması gerekir diyen “ahlak bekçilerinin” bir dizi tutarsızlıklarıyla tanışan toplum; artık olsun varsın demiyor!
Toplum biliyor… Etik denilince; adalet, dürüstlük, insan onuru, yaşam hakkıdır. Bu ilkeler insana ait değerlerdir. Evrenseldir, toplumdan topluma değişmez. Toplumu ve bireyleri sorumluluk altına alır.(ii)
Türkiye’de olup bitenlere bakarsanız; herkesin ağzından düşmeyen ahlak ve etik kurallar siyasetçilerin cebinden çıkıp ortalığa dökülünce herkesin sorumlulukları sorgulanır.
Başta ahlak diyenlerin hallerine dair etik ilkeler; ahlak bekçilerinin ahlaksızlıklarını sorgular…Çünkü etik ilkelerle çerçevelenmiş ahlakın içini doldurur.
Ahlak; insanların güven duygusunu sağlayabilmek için sosyal birleştiricilik işlevine sahiptir.
Lawrence Kohlberg’e göre ahlak bitmeyen bir adalet arayışıdır. Günlük verilen küçük küçük kararlar ortaya ahlakın dokunulmaz yapısını ve büyüklüğünü ortaya çıkarabilir.
Ahlak, gelenekseldir.
Etik, vicdani ilkelerdir.
Doğru yapıp yapmadığınızı sorgulayabilirsiniz, bu ahlaki sorgulamanızdır.
Vicdan azabı çekerseniz eğer; davranışınızı ve sonuçlarını etik yönden sorgulamışsınız demektir.
“Ben” değil, yerine “biz” denilebilirse; insanlar birbirlerine karşı ahlaki yükümlüklerini anımsar…
Örnek olarak adaleti alalım.
Siyasetçilerle yargı arasındaki ilişkilerden yola çıkalım…
1997-1998 yılında Adalet yılı Açış Konuşmasında Yargıtay Birinci Başkanı Mehmet Uygun’un sözlerine kulak verelim:
“İnsanlığın doğuşundan beri söylenen fakat tanımı yapılırken en çok zorlanılan bir kavramdır. Adaleti algılayamayanlar bile yeri gelince adaletsizlikten yakınıp, "adalet yok mu..?" diye haykırır. Adalet, devlete meşruluk kazandıran güçtür.
Meşrutiyetinin bu kaynağını unutan siyasal güç (otorite) zaman zaman adalet ve özgürlük aleyhine genişleme eğilimi gösterirse de hukuk devleti bu genişlemeyi önleyici çarkları daima işler durumda tutmalıdır. İnsan onuruna saygılı hiçbir, yönetim, milli irade ile yargıyı karşı karşıya getirmez. Siyasi kuvveti kaba kuvvetten ayıran özelliklerin başında adalet gelir.
"Yargılama erki̇ yasamadan ve yürütmeden ayrılmamışsa orada hürriyet yoktur.
Eğer yargı erki̇ yasama ile birleşmişse vatandaşın hayat ve hürriyeti keyfiliğe tabi̇ olacaktır.
Yok eğer yargı erki̇ yürütme erki̇ ile birleşirse hükümler tahakküme dönüşür."
Bu sakıncaları yok etmek için yargı bağımsız olmalıdır. Bağımsız yargı; yeri ve zamanı geldiğinde yasamanın ve yürütmenin kendi mensupları için de sığınılacak en sakin limandır. Bu kesinlikle böyle bilinmelidir. Siyaset ve hukuk tarihi ve tarihimiz bunu bilmezliğin veya bilmezlikten gelmenin hazin ve ibret verici örnekleriyle doludur”
Özgürlük/baskı karşısında “…yargı erki yürütme erki ile birleşirse hükümler tahakküme dönüşür.” İşte o zaman ahlak; zorbalığa direniş göstermek demektir.
Ahlak budur.
Etik sorumluluk budur.
Komisyon kurarak “kirlileri” tespit edecekler(miş). Kim bunlar? Siyasiler “kirliliği” iddianamelere bakarak, dosyaları inceleyerek yapacaklarını ifade ediyorlar.
Başımızdaki iddiacıların, adalete bakan adamların suçlamaları yetmedi mi?
Bu memleket daha ne kadar tahakküm altında kalacak?
İddianameler iddiadır, sadece suçlar!
Etik; vicdani sorumluluktur. İnsan onurunu korur, evrenseldir.
Ahlak; iddianame yazmaz. Suçlamaz!
Ahlak; ayıplar. Utancınız olur. İnsanlara yaşattığınız her ayıp, utancınız olsun!
Etik; vicdan sızlatır. Sorumsuzluğunuzdur.
Masumiyet karinesi, ahlak bekçilerinin oyuncağı değildir.
Düdüğü ötmeyenlerin ahlakı yoktur.
Etik’miş..!
Ahlak’mış..!
/././
Kutuplaşmada son durak: Elendik, uzayda top oynamak bizi avutmaz!..-Yalçın Doğan-
Toplumun bir bölümü Milli Takım’ın başarısını hepimizin ortak başarısı olarak kutlamak isterken... Bir bölümü o başarıyı sadece iktidarın hanesine yazmak eğilimi taşıyor. Halkın bir bölümü, olayın bu ölçüde siyasallaşmasından ötürü rahatsız.
Milli Takım Dünya Kupası’na TOGG arabalarından oluşan konvoy ve bayraklarla uğurlanırken...
NASA (Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi) Dünya Kupası için özel olarak ürettiği topa 14 gramlık sensör yerleştirme çalışmalarının son aşamasına ulaşıyor. Top o sensör sayesinde saniyede 500 veri toplayarak, anlık hakem kararlarına veri akışı sağlıyor.
Kamu kurumları ile özel firmalar “Bizim Çocuklar” için marşlar ve hamasi klipler hazırlarken...
NASA topun içine altı saat kesintisiz aktif kalabilen akıllı çipi yerleştiriyor.
AKP Milli Takım için köprüler, İHA’lar ve SİHA’lar eşliğinde Tayyip Erdoğan’ın bol bol yer aldığı siyasi klibi yayınlarken...
NASA kupanın üç sahibine saygı niteliğinde, Kanada için akçaağaç yaprağı, Meksika için kartal, Amerika için yıldız motiflerini içeren kırmızı, yeşil ve mavi renklerle topun tasarımını bitiriyor.
Kupaya katılan 48 takımdan 32 takımın gruptan çıkacağı, ilk maçlar sonunda sadece 16 takımın eleneceği sistemde Türkiye’nin Paraguay’a yenilerek kupaya veda ettiği gün...
NASA hazırladığı o topu Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderiyor, istasyondaki astronotlar yerçekimsiz ortamda top oynuyor, kahkahalarla eğleniyor.
Kupadan neden elendik diye hala soruyor musunuz?..
Bakan Bak’a fırça
Kupa başlamadan önce, Erdoğan’ın gençlerle katıldığı sohbette Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak çok emin:
“Gruptan çıkarız, çeyrek final oynarız.”
Erdoğan kimin şampiyon olacağını sorunca, Bak:
“Favoriler arasında İspanya, Arjantin, Fransa var ama, biz sürpriz yapabiliriz.”
Erdoğan çok kızıyor:
“Sürpriz yapabiliriz deme!.. Kazanacağız diyeceksin!..”
Osman Aşkın Bak AKP milletvekili iken, Meclis’te muhalefetten kürsüye kim çıksa, ona yerli, yersiz müdahale etmekle, laf atmakla ünlü. Ayrıca, Erdoğan’a güzelleme döşemekte ilk sıralarda yer alıyor. Belki de, o sayede Bakan oluyor, hepsi bu!..
NASA ile kafa yormaya ne gerek var!..
Şans epey düşük
İktidarın emriyle kurumlar ve TV’ler sabahtan akşama kadar “Bizim Çocuklar” gazı verirken, pek az kişi uluslararası tahminlerden, ayakları yere basan ülke karşılaştırmalarından söz ediyor.
O tahminlerde Türkiye’nin şansı epey düşük. Çeyrek finale yüzde 16.9, yarı finale yüzde 7, finale çıkma ihtimaline yüzde 2.6 şans tanınıyor.
Kupaya katılan diğer takımlarla ilgili bilgiler ise yalap şap, takımların teknik kapasitesinden çok, magazin yönü ağır basan haberlerle toplumu aldatma mekanizması ağır basıyor.
Milli Takım’ın kupaya katılması kesinleşince, teknik direktör Montella’nın ve oyuncuların yere göğe konulamadığı haber ve yorumlara bir bakın, bir de elendikten sonra onların nasıl yerden yere vurulduklarıyla ilgili günümüzdeki yayınlara!..
Utanç verici!..
Siyasi çaba
AKP iktidarı sivil toplum kuruluşlarına egemen olma hırsıyla nasıl bir siyaset izliyorsa...
Futbol hayatın bu kadar içinde iken, futbol kulüplerini de ele geçirmek amacıyla büyük çaba harcıyor, bugün pek çok kulüp başkanının AKP ile organik bağı var.
Konu Milli Takım olunca, AKP için bu zaten kaçmaz!..
Milli Takım’ın elde edeceği başarıyı siyasi ranta dönüştürme hevesi hemen göze çarpıyor.
TOGG kafileleriyle uğurlamalar, klipler, açıklamalar bu hevesin aynası.
Başarı ve başarısızlık
Toplumun bir bölümü Milli Takım’ın başarısını hepimizin ortak başarısı olarak kutlamak isterken...
Bir bölümü o başarıyı sadece iktidarın hanesine yazmak eğilimi taşıyor.
Ayrışma ve kutuplaşma burada ortaya çıkıyor.
Halkın bir bölümü, olayın bu ölçüde siyasallaşmasından ötürü rahatsız.
Özellikle 2010 yılından bu yana, yaşanan kutuplaşma giderek öyle derinleşiyor ki...
Milli Takım’ın elenmesinde bile, benzer kutuplaşma kendini gösteriyor.
Uzay mekiğinde astronotlarla top oynamamız şimdilik çok uzak olduğuna göre...
Eşit yurttaşlık temelinde, hukuk ve adalet çerçevesinde her bireyin gönlünü almak daha mantıklı bir yol.
Ancak, bugün koşullarda hayli iyimser bir beklenti.
/././
Basına bir engel de aile mahkemesinden: Boşanma davasına haber yasağı -Asuman Aranca-
Basın özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, baskı, erişim engelleri, sansür gibi uygulamalar tartışılmaya devam ederken, basına engelleme anlamına gelebilecek bir karar da aile mahkemesi tarafından verildi. Ankara 24. Aile Mahkemesi, “oturdukları evi oğlu ve gelinine bırakarak köye yerleşen yaşlı çifte ait evin kullanım hakkının boşanma aşamasındaki geline bırakılması” kararının haberleştirilmesini “yargılamayı etkilemek amacıyla kamuoyu baskısı yaratmaya çalışmak” olarak nitelendirdi. Davacı erkek tarafının bu davranışlarından “men edilmesine” hükmeden mahkeme, davranışların devamı halinde suç duyurusunda bulunulmasına karar verirken, dosyadaki bilgi ve belgelerin basınla paylaşılmaması amacıyla gizlilik kararı aldı.
“Aile konutu” kararı haber oldu
Dava dosyasına göre Ankara’da yaşayan yaşlı bir çift, kendi oturdukları evi yeni evlenen oğlu ve gelinine bırakarak köye yerleşti. Genç çift, aile konutu olarak burayı kullanmaya başladı. Bir müddet sonra yeni evli çift, şiddetli geçimsizlik nedeniyle karşılıklı olarak boşanma davası açtı. Dava Ankara 24. Aile Mahkemesinde görülmeye başlandı.
Yargılama sürerken mahkeme, kayınvalide üzerine kayıtlı bu evin, evli çiftin aile konutu olarak kullanılması nedeniyle boşanma aşamasındaki geline tahsis edilmesine hükmetti. Mahkemenin bu kararı bir televizyon kanalında “Kayınvalidenin evi geline tahsis edildi”, “oturulmayan eve tahsis kararı” gibi başlıklarla haberleştirildi. Haberde, evin tahsis edildiği kadının bu evde yaşamadığından bahsedilerek, damadın anne ve babasıyla da röportajlara yer verildi.
Davacı kadının avukatı yayın yasağı istedi
Haberin ardından davacı erkeğin avukatı, söz konusu evin kendilerine tahsisini talep etti. Karşı davacı kadının avukatı ise, söz konusu konutun müvekkili tarafından kullanıldığının resmi kayıtlarla sabit olduğunu belirterek, davacı erkeğin yargılamayı manipüle etmek için “oturulmayan eve tahsis kararı verildi” şeklinde asılsız haber yaptırıldığını öne sürdü.
Avukat, dosyanın servis edilerek yargıya güvenin zedelenmek istendiğini, dosyanın medyatikleştirilmeye çalışıldığını iddia ettiği dilekçesinde, “celselerin gizli yapılmasını, dosyaya gizlilik kararı alınmasını, karşı tarafın yargılamayı manipüle etmesini engellemek amacıyla dava süreci ve dosya içeriği hakkında yayın yapılmasının yasaklanmasını, davacı erkeğin avukatı hakkında da gizliliği ihlal ettiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasını” talep etti.
Hem “men edilme” hem “gizlilik” kararı
Talepleri değerlendiren mahkeme, davacı erkeğin avukatı tarafından yapılan, “tahsis edilen konutta davacı kadının yaşayıp yaşamadığının etraflıca araştırılması” talebini kabul ederken, basına yönelik de ilginç bir karar aldı. Konutun davacı kadına tahsisi kararının haberleştirilmesini “devam eden yargılamayı etkilemek amacıyla kamuoyu baskısı oluşturma” olarak nitelendiren mahkeme, davacı erkek tarafın bu davranışlarından “men edilmesine” hükmetti.
Davranışların devamı halinde suç duyurusunda bulunulacağını kaydeden mahkeme, “Tarafların basın ve yayın organları ile mahkeme dosyasındaki bilgi ve belgeleri asılsız şekilde paylaşmaması bakımından dosya hakkında gizlilik kararı verilerek, tarafların bu hususa aykırı davranışları halinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına” karar verdi.
/././
T-24







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder