T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2026-


İran savaşını kim kazandı?-Akdoğan Özkan- 

İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan mutabakat zaptının galibi kim? “Savaşı İran kazandı,” diyebilir miyiz? İki ay sonra ne olur? Gelin hepsini değerlendirelim.

Aslında ABD ile İran’ın bir mutabakat zaptına imza koymalarından bir gün evvel kaleme aldığım 15 Haziran tarihli yazımda, hem ABD’nin savaş öncesinde ve savaş sırasında şekillenmiş hedeflerine ulaşıp ulaşamadığına hem de İran’ın savaş sırasındaki kazanımlarına yer vererek o anki skor tabelasının -deyim yerindeyse- fotoğrafını çekmiştim. Artık ortada imza konmuş bir mutabakat metni ve iki haftalığına da olsa sınanmış bir ateşkes (!) süreci olduğuna göre, tarafların 60 gün sonra nasıl bir nihai antlaşmaya ulaşabileceğinin ipuçlarını da verecek şekilde, savaşın sonucunu bugün daha net biçimde değerlendirebiliriz, sanıyorum.

BİR) Önce en son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: ABD ile İran, her ne kadar mutabakat metninin 3. Maddesinde, “en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt ediyor” olsalar da, ben tarafların bu 2 aylık süre içinde bir nihai anlaşma ortaya çıkarıp imza koyacaklarına pek ihtimal vermiyorum.

İKİ) Pek çok siyasi gözlemci ve uzman, metnin “ABD’nin yenilgisine” işaret ettiğini savunsalar da, 14 maddelik metni dikkatlice okuyan biri, ABD’nin hem İran hem de Lübnan sahası ile ilgili muradını aslında bir süreliğine ertelediğini ve çatışmalarda ulaşamadığı bazı hedefleriyle ilgili ümitlerini Tahran rejiminde bir çatlağa yol açma arzusuyla diplomasi sahasına taşımaya çalıştığını fark edecektir.

ÜÇ) Metnin en kritik maddelerinin belki de başında altıncı madde geliyor. Washington’un bu maddede bahsi geçen ve İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için mutabık kalınan 300 milyar ABD doları tutarındaki plan ile Tahran’a yardım etmeyi değil, bu ülkedeki “sertlik yanlısı radikaller” ile “reformcular” arasındaki çelişkileri keskinleştirmeyi hedefleyerek rejimi çatırdatmaya dönük bir çaba planladığını düşünüyorum. Hatırlatalım, 6. Maddenin son kısmında şöyle deniyor: “Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın bir parçası olarak kesinleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli olan tüm lisanslar, muafiyetler ve izinler ABD tarafından verilecektir.” ABD’nin bu parayı “kalkınsın ve savaş sonrası ülkeyi yeniden imar etsin” diye doğrudan İran’a vereceğini sanmak safdillik olur. ABD’nin, inşaat, petrol, telekomünikasyon ve dış ticaret gibi kilit sektörlerdeki yüzlerce bağlantılı şirket ağıyla ülke ekonomisinin yaklaşık yarısını kontrol eden Devrim Muhafızları’nın denetimindeki alanlara sızarak, bu parayı kalkınma projelerini temel alan işler yapmasını umduğu Batılı şirketlere ya da konsorsiyumlara akıtmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Ancak Devrim Muhafızlarına avucunu yalatmak hiç de kolay olmayacaktır.

DÖRT) Altıncı maddede, ABD’nin Türkiye gibi ülkelere de bir havuç uzattığını söylemek mümkün. Burada geçen, “ABD bölgesel ortaklarıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti'nin yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar ABD doları tutarında, kesin ve karşılıklı olarak mutabık kalınan bir plan hazırlamayı taahhüt etmektedir,” ifadesi, Türkiye’ye de İran’ın kalkınması yolunda taşeron olarak bazı projeler verilebilmesinin ve Washington’un Ankara’yı da İran ihtilafında (belirli ödevleri yerine getirmesi kaydıyla) bir çıkar sahibi kılmak isteyebileceğinin göstergesi niteliğinde.

BEŞ) Ayrıca ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının birinci maddesi, İsrail ile ABD yönetiminin Lübnan ile geçen gün imzaladıkları ve “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi verdiği” ileri sürülen üçlü çerçeve anlaşması ile açıkça ihlal edilmiş görünüyor. Zira mutabakat metninde, “ABD, İran İslam Cumhuriyeti ve mevcut savaştaki müttefikleri, bu Mutabakat Zaptı'nı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirildiğini ilan ederek, bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri operasyon başlatmayacaklarını, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınacaklarını, ayrıca Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alacaklarını taahhüt eder,” deniliyordu. Lübnan hükümetinin İsrail ile imzaladığı ama ülke içindeki bazı kesimlerce “hıyanet” olarak da nitelenen bu üçlü çerçeve anlaşması, İran’ı ofsaytta bırakmakla kalmıyor; bir yandan açıkça “güç kullanma tehdidinde” bulunuyor, bir yandan da Lübnan'ın “toprak bütünlüğünü ve egemenliğinihiçe sayan İsrail işgalini meşrulaştırıyor. Anlaşılan, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarma misyonunun Trump tarafından Suriye ordusuna (ve onun hamisi olarak görülen Ankara’ya muhtemelen Kaan’ın jet motorları havucuyla birlikte) verilmek istenmesini Şara’nın (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddetmesinin akabinde, Washington üçlü çerçeve anlaşması ile “madem öyle, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarmazsanız işgal bitmez” demiş oluyor.

ALTI) Bu arada, Trump’ın Lübnan’daHizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- bakalım nasıl sürprizler bekleyecek? Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristlere” öyle kolay kolay bir ülke idaresi verilmez! Kendisine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmeyenlerin defteri bir süre sonra dürülür.

YEDİ) ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt etmiş olsalar da, sonuçta kanımca olacak olan, mutabakat metninin “bu süre, karşılıklı rıza ile uzatılabilir,” denilen üçüncü maddesinde ifade edildiği üzere, tarafların bu sürenin sonunda 60 günlük bir uzatmaya daha gitmek durumunda kalmaları olacaktır.

Dolayısıyla, savaş daha bitmemiştir. İran şu ana kadar kaybeden taraf olmamıştır. Gerçi ABD’de pompaya yansıyan benzin fiyatlarının Kasım ara seçimlerine kadar seçmen için makul düzeye inmesini ve Trump’ın rahatlamasını engelleyebilme gücünü de önemli ölçüde elinde tutmaya devam etmektedir. Ama düşman da daha elini tetikten çekmiş değildir. Dolayısıyla, savaşın kazananını ilan etmek için henüz erkendir.

15 Haziran tarihli yazımda, tarafların barış yolunda bir mutabakat zaptı imzalamak üzere olmalarını konu edinmiş, ancak yazımı “biz daha uzun süre müzakere, anlaşma, mutabakat lakırdısı ederiz; taraflar arasındaki derin farklılıklar kolay kolay aşılmaz, bir mutabakat metni imzalansa bile uzun süreli kıymet-i harbiyesi olmaz ve bu savaş da geçici olarak dinse bile kolay kolay bitmez,” ifadeleriyle noktalamıştım. Tarafların beni haklı çıkarmaları uzun sürmedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda “ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını” gerekçe göstererek, 27 Haziran’da İran'ın askeri gözetleme altyapısını, iletişim sistemlerini, hava savunma mevzilerini, İHA depolama tesislerini ve mayın döşeme kabiliyetlerini hedef alan saldırılar düzenledi. 

Evet, post-truth çağında mutabakat zaptı fiziksel bir bağlayıcılıktan ziyade, kamuoyu iletişimi ve algı yönetimi aracından öte bir şey olmuyor. Velhasıl, “mutabakat” dediğimiz şey hakikatin bile teminatı değilken, barışın nasıl olsun!

/././

Utanıyorum -Rıza Türmen- 

AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum.

Milli takımın Dünya Futbol Şampiyonası’ndan elenmesinden sonra, takımın as oyuncularından Arda Güler, “Çok üzgünüz, utanç duyuyoruz” demiş. 

Arda’nın utanç duymasına gerek yok. Sonunda futbol maçı bir spor müsabakası. Yenmek de var, yenilmek de. Yensek daha iyi olurdu. Ama olmadı. Bir dahaki karşılaşmaya eksiklerimizi görüp daha iyi hazırlanmak gerek. Nasıl ki öyle oldu. 

Utanç duyulacak başka konular var. Örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun birkaç gün önce kabul ettiği Türkiye ilgili rapor: Ne diyor bu rapor? 

Başlangıç bölümünde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaları sayıyor. Uzun bir liste. Türkiye’nin taraf olduğu bu anlaşmalardan doğan yükümlülükleri var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Sözleşmesi gibi. Bunların birçoğunda Türkiye’nin bu yükümlülüklerini yerine getirmediğini görüyoruz.  

Rapor, önce demokrasi açısından Türkiye’nin resmini çiziyor, Türkiye’de yargı bağımsızlığının alarm verici bir düzeyde olduğuna, Türkiye’nin ceza ve terörle mücadele yasalarının, seçilen belediye başkanlarını, muhalefet siyasetçilerini, insan hakları savunucularını bastırmak için kullanıldığına, Türkiye’nin demokratik standartlar bakımından hem ulusal, hem de yerel düzeyde ciddi bir gerileme içinde bulunduğuna, muhalefet partilerine mensup 28 belediye başkanının tutuklandığına ve görevlerine son verildiğine, 11 belediye başkanı yerine kayyım atandığına, Ekrem İmamoğlu’nun asılsız iddialarla 19 Mart’tan beri cezaevinde bulunduğuna, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamadığına işaret ediyor. 

Raporun, Türkiye’nin AB üyeliği bölümünde, Türk halkının çoğunluğunun AB’ye tam üye olma isteğine ve hükümetin bu yöndeki beyanlarına karşın, üyeliğin Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesinden geçtiği belirtilmekte ve Türk hükümeti, AB kapısında bekletilmesinden duyduğu üzüntüyü ifade etmek yerine, hukuk devleti, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü ve başka özgürlükler alanındaki eksiklerini giderecek önlemler almaya davet edilmekte. Raporda, AB’nin eleştirisi de var. AB kurumları ve üye devletler de Türkiye’de demokrasinin geri gidişi karşısında yeterince seslerini çıkarmadıkları için eleştirilmekte. 

Raporun tam üyeliğe geçiş süreci bölümünde, tam üyelik için geçerli koşullara değiniliyor. Bunlar, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler. Rapor, Türkiye’de bağımsız bir yargı olmamasını ve yargıdaki çifte standardı kınadıktan sonra AİHM kararlarındaki ilkeleri ve masumiyet karinesini ihlal eden gizli tanık uygulamalarına son verilmesini öngörmekte. 

Raporda yer alan ilgi çekici görüşlerden biri de şu: Rapora göre,  AB’nin genişleme politikası yeni bir hız kazanmış durumda. Ancak Türkiye’ye gerekli demokratik reformları yapamadığı için bu fırsattan yararlanamıyor. Fırsattan yararlanmak için atılması gereken ilk adım AYM ve AİHM kararlarının uygulanması. Bu bağlamda Rapor, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamasını sağlamak için Avrupa Komisyonu’nun ve üye devletlerin bütün diplomatik kanalları kullanılmasını istiyor. Rapor ayrıca Can Atalay ve Tayfun Kahraman’la ilgili AYM kararlarına uyulmaması ve bu iki kişinin cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Ayşe Barım’ın mahkumiyet kararından dehşete düşüldüğü belirtiliyor. 

Rapor’da CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına, 10 bin sayfalık iddianamesine, diplomasının iptaline geniş yer veriliyor, hedef alınması kınanıyor, bu gibi tutumların AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesini engellediği belirtiliyor. 

Yerel demokrasinin gerilediği görüşüne yer veriliyor. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım atamaları kınanıyor. 

Mehmet Pehlivan, Ramazan Demir gibi avukatların tutuklanmasının savunma hakkına müdahale oluşturduğu, kabul edilemeyeceği belirtiliyor. 

Basına uygulanan baskılar eleştiriliyor. Tutuklanan gazeteciler zikrediliyor. Basın ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların kaldırılması konusunda hükümete çağrı yapılıyor.  

Barışçı gösterilerde polisin aşırı güç kullanılmasından ve gösteri yapma özgürlüğünün ihlalinden duyulan endişenin altı çiziliyor.  

Rapor çok kapsamlı. Ele aldığı her konuya bu yazı çerçevesinde değinmek olanaksız. Ancak Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasından, kadın hakları ve kadına karşı şiddet ve LGBTİ+ haklarının ihlalinden duyulan endişeye de yer verdiğini belirtmekle yetinelim. 

Raporun son bölümünde, Türkiye’de görülen demokrasideki ciddi geri gidiş karşısında yaptırım uygulanması, bu çerçevede AB’deki mal varlıklarının dondurulması öngörülüyor. Rapor yaptırım uygulanmasını istediği kişileri şöyle sıralıyor: Temel hak ve özgürlüklerin ciddi ihlaline yol açan resmi kişiler, kayyım görevini üstlenenler ya da devletin baskı mekanizmasının anahtarı aktörler (bu bağlamda Akın Gürlek’in ismi zikrediliyor.)

Rapor, 17 Haziran tarihinde 107’e karşı 381 oyla kabul edildi. 

Rapor, Türkiye’de iktidar çevrelerinde öfkeye yol açtı. Oysa raporda verilen mesaj açık: AB ile ilişkilerin geliştirilmesini, tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlamasını istiyorsanız, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konularındaki geri gidişi durdurmalı, eksikliklerinizi gidermelisiniz. Başka bir deyişle, sorun AB ile aynı değer sistemini paylaşıp paylaşmadığımız.  

Türkiye’nin giderek daha otoriter bir rejime kaydığı, yargının muhalefeti sindirmek için kullanıldığını herkes görüyor. Bu raporda yer alan  gözlemlerin benzerlerini başka STK’ların raporlarında da bulabilirsiniz. O nedenle öfkenin muhatabı, bu raporları yazanlar değil, Türkiye’yi bu duruma düşürenler olmalı. 

Dünya Basın Özgürlüğü 2025 endeksinde Türkiye’yi 180 devlet arasında 159. yapanlara ya da Özgürlük Evi raporlarında Türkiye’yi yarı özgür kategorisinden özgür olmayan devletler kategorisine düşmesine neden olanlara sormak gerek: Biz nasıl bu noktaya geldik? 

Bu AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum. 

Utanç duygusuyla yaşayan benim gibi pek çok insanın olduğunu biliyorum. Utanç duygusu aynı zamanda  öfkeye yol açar. Öfke, utanç duygusuyla beslenir. Toplumsal bir utanç duygusunun beslediği toplumsal bir öfke ise değişimin önemli  bir dinamiğidir. 

Primo Levi, Auschwitz’den çıkarken “insan olmaktan utanmak”tan söz eder. Bu sözün altında insan olmanın getirdiği ortak bir sorumluluk yatar. İnsan olmaktan utanmak istemiyorsak, insan olmanın getirdiği ortak sorumluluğu üstlenmemiz gerekir.

/././ 

Yeni bir sahte fatura yöntemi: Siz yiyorsunuz, faturası başkasına kesiliyor…-Murat Batı- 

Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.

Geçenlerde kalabalık bir arkadaş grubuyla bir restorana gittik. Yemek yedik, sohbet ettik. Hesap geldiğinde herkes kendi payını kendi kredi kartıyla ödedi. Yaklaşık on farklı karttan ödeme alındı. Uzun bir POS slipi verildi ve restorandan ayrıldık.

Her şey son derece olağandı.Ta ki birkaç gün sonra düzenlenen faturayı tesadüfen görene kadar...

Bizim yediğimiz yemeklerin tamamı tek tek faturaya yazılmıştı. Ancak fatura masadaki kişilerden herhangi biri adına değil, adını ilk kez duyduğum bir anonim şirket adına düzenlenmişti.

Yani yemeği biz yemiştik.

Parayı biz ödemiştik.

Ama gider yazılacak fatura başka bir şirkete kesilmişti.

İlk bakışta basit bir muhasebe hatası gibi görünebilir. Oysa bilinçli(!) yapılmışsa, bunun adı sahte belge düzenlemektir.

Kanun son derece açık. Gerçekte bir mal teslimi veya hizmet ifası olmadığı hâlde varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir. Yani Vergi Usul Kanunu'na göre, gerçek bir muamele veya durum olmadığı hâlde bunlar varmış gibi düzenlenen belge sahte belgedir. Başka bir ifadeyle, gerçek bir ticari ilişkiye dayanmayan her fatura sahte fatura niteliğindedir.

Örneğin bir şirket gerçekten ofisi için mobilya satın alırsa bunu gider yazar, bu yasaldır. Ancak hiç mobilya almadan, almış gibi bir fatura temin edip gider yazarsa bu hem düzenleyen hem de kullanan için sahte belgedir.

Bu suçun sonucu sadece vergi cezası ile sınırlı kalmaz; üç kat vergi ziyaı cezasının yanında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası riskini de beraberinde getirir.

Peki restoran bunu neden yapsın?

İşte asıl soru burada başlıyor.

Vergi Usul Kanunu uyarınca restoranın yaptığı satışı belgelendirmesi gerekiyor. Buna karşılık bizim, yani nihai tüketicilerin, her durumda fatura alma zorunluluğu bulunmuyor. Çoğumuz hesabı ödeyip kalkıyoruz.

İşte sistemin istismar edilmeye açık olduğu nokta tam da burası olabilir.

Müşteri, kredi kartıyla hesabını ödüyor, faturasını almadan çıkıyor. Restoran ise düzenlemek zorunda olduğu faturayı, gerçek alıcı yerine önceden anlaşılmış bir şirket adına kesebiliyor. Böylece hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getiriyor hem de o fatura başka bir şirket tarafından gider yazılabiliyor.

Üstelik mevcut fatura sisteminde bedeli ödeyen kişi ile faturanın düzenlendiği kişinin aynı olup olmadığını gösteren herhangi bir bilgi de bulunmuyor.

İşin ilginç yanı, restoran açısından belge düzenleme yükümlülüğü yerine getirilmiş görünürken, gerçekte hizmet almayan bir şirket de bu belgeyi gider yazarak vergi matrahını azaltabilmektedir. Böylece tek bir fatura hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmekte hem de sahte belge zincirinin parçası hâline gelebilmektedir.

Ben özellikle hizmet sektöründe bu yöntemin sanıldığından daha yaygın kullanılabileceğini düşünüyorum.

Asıl üzerinde durulması gereken ihtimal ise şu: Bir restoranın bir gecede 50 adet masaya hizmet verdiğini düşünelim. Müşterilerin önemli bir kısmı fatura almadan ayrılıyorsa, bu faturalar hep aynı şirketlere mi kesiliyor? Eğer öyleyse, restoranlarla bu şirketleri buluşturan bir organizasyon da var mı?

Şayet böyle bir organizasyon mevcutsa, yalnızca faturayı düzenleyen ve kullanan değil, bu ilişkiyi kuran kişiler de Vergi Usul Kanunu'nun iştirak hükümleri kapsamında sorumlu tutulabilir. Maddi menfaat karşılığında hareket edilmesi hâlinde ise ceza hukuku bakımından da çok daha ciddi sonuçlar doğabilir.

Bu nedenle konu, yalnızca birkaç yüz ya da birkaç bin liralık bir restoran faturası değildir.

Asıl mesele, hiç tanımadığınız bir şirketin gider hanesine sizin yediğiniz yemeğin yazılmış olabilmesidir.

Belki de bundan sonra restorandan çıkarken yalnızca hesabı ödeyip kalkmak yetmeyecek. Çünkü siz masadan ayrıldıktan sonra, ödediğiniz yemeğin faturası hiç tanımadığınız bir şirketin gideri hâline gelmiş olabilir.

Bu şirketler incelemeye alınırsa ne olur?

Vergi Denetim Kurulu, vergi incelemelerini kural olarak zamanaşımı süresi içinde geriye dönük beş yılı kapsayacak şekilde yapabilmektedir.

Böyle bir incelemede, restoranların düzenlediği faturalar ile POS cihazlarından alınan kredi kartı slipleri karşılaştırıldığında; faturanın düzenlendiği kişi ile ödemeyi yapan kişinin farklı olduğu işlemler kolaylıkla ortaya çıkarılabilir.

Bu farklılığın tek başına sahte belgeyi ispat etmeye yetmeyeceği açıktır. Ancak incelemenin derinleştirilmesi hâlinde, gerçekte hizmet almayan şirketler adına sistematik biçimde fatura düzenlendiğinin tespiti durumunda hem faturayı düzenleyen işletmeler hem de bu faturaları kullanan şirketler bakımından ciddi vergisel ve cezai sonuçlar doğabilir. Tabii ki iştirakçiler için de…

Bunun önüne nasıl geçilebilir?

Aslında çözüm oldukça basit.

Elektronik belge altyapısında yapılacak küçük bir düzenlemeyle, faturaya ödemenin hangi kredi kartı veya banka kartıyla yapıldığını gösteren ya da POS slipiyle eşleştirilmesini sağlayan bir alan eklenebilir. Böylece faturayı kayıtlara alan mali müşavir de belge ile ödeme bilgisini karşılaştırma imkânına kavuşur.

Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişiler veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesinin önüne büyük ölçüde geçilebilirken aynı zamanda hem kayıt dışılık hem de sahte belge kullanımının önemli ölçüde azaltılması sağlanabilir.

Genel değerlendirmem

Burada söz konusu olan yalnızca birkaç restoran faturası değildir. Eğer bu yöntem sistematik biçimde kullanılıyorsa hem sahte belge düzenlenmesi hem sahte belge kullanılması hem de kuvvetle muhtemel iştirak bakımından ciddi bir vergi güvenliği sorunu ile karşı karşıyayız demektir.

Üstelik mevcut sistem, ödemenin kim tarafından yapıldığı ile faturanın kimin adına düzenlendiği arasında herhangi bir bağ kurulmasını zorunlu kılmadığından, bu tür uygulamalara istemeden de olsa zemin hazırlayabilmektedir.

Oysa çözüm sanıldığı kadar zor değildir. Elektronik belge sisteminde yapılacak basit bir düzenlemeyle, faturaya ödeme aracını gösteren veya POS slipiyle eşleştirme yapılmasını sağlayan bir alan eklenmesi mümkündür.

Böylece faturayı muhasebeleştiren mali müşavir de belge ile ödeme bilgisi arasında temel bir kontrol yapabilir. Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişi veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesi önemli ölçüde önlenebilir.

Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Kanaatimce bu öneri de bunlardan biridir.

Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.

Fiş/fatura almanın zorunlu olup olmadığını daha önce yazmıştım. Buradan bakabilirsiniz.

/././

Kurumsal sessizlik, liyakat sorunu ve Türkiye futbolunun yapısal açmazı -Tuğrul Aşkar-

Futbolda çoğu zaman meseleler yalnızca saha sonuçlarına indirgenir ve bu dar bakış açısı, asıl sorunların görünmez kalmasına yol açar. Oysa temel problem; son 25 yılda aşınan toplumsal sorumluluk ve hesap verebilirlik kültürüyle birlikte, liyakatin yerini biat anlayışına bırakmasıdır.

Dünya Kupası’nda yaşanan hayal kırıklığı, yalnızca sportif bir başarısızlık olarak görülmemeli; futbolumuzun derinleşen yapısal sorunlarını görünür kılan kritik bir aşama olarak değerlendirilmelidir. 

Başarı dönemlerinde kolaylıkla sahiplenilen pozisyonların, başarısızlık anlarında aynı ölçüde sorumluluk üretmemesi, bu coğrafyanın en temel sorunlarından biridir. 

Sadece teknik direktör ve federasyon başkanını tartışmanın merkezine yerleştirip yapısal sorunları göz ardı etmek, bu problemlerin gelecekte yeniden karşımıza çıkacağının açık bir göstergesidir. Futbolda çoğu zaman meseleler yalnızca saha sonuçlarına indirgenir ve bu dar bakış açısı, asıl sorunların görünmez kalmasına yol açar. Oysa temel problem; son 25 yılda aşınan toplumsal sorumluluk ve hesap verebilirlik kültürüyle birlikte, liyakatin yerini biat anlayışına bırakmasıdır. Plansızlık, uzun vadeli stratejik yaklaşımların yerini geçici ve günü kurtarmaya yönelik çözümlere bırakırken, siyasetin oyunun her aşamasında ağırlığını hissettirmesi ve hâkim olan kısa vadeli bakış açısı, Türk futbolunun yapısal sorunlarını derinleştirip besleyen başlıca unsurlar olarak öne çıkmaktadır.  

Bu tür bir başarısızlık, Almanya, İngiltere ya da kurumsal yapıları güçlü ve kamuoyu denetimi etkin ülkelerde yaşansaydı, ortaya çok daha farklı bir tablo çıkardı. Bu ülkelerde medya baskısı ve kamuoyu denetimi süreklidir; hesap verme zorunluluğu ise kurumsal bir refleks haline gelmiştir. Çünkü futbol yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda güçlü bir yönetişim alanı olarak görülür. Bu nedenle başarısızlık tek başına teknik direktöre yüklenmez; federasyon, sportif direktörler ve teknik yapı bir bütün olarak değerlendirilir. Sürekli işleyen medya denetimi, sonuçlardan ziyade sistemi sorgulayan bir mekanizma yaratır ve sorumluluğun tüm yapıya yayılmasını sağlar. Böylece bireysel sorumluluk da doğal ve kaçınılmaz biçimde gündeme gelir. 

Bu bağlamda istifa, bir zayıflık göstergesi değil, kurumsal saygınlığı koruyan bir yönetim davranışı olarak kabul edilir. Görevde kalmak kadar gerektiğinde çekilmek de yönetsel olgunluğun parçasıdır. Dolayısıyla sorumluluk yalnızca sonuçlara göre değil, sürecin nasıl yönetildiği üzerinden de değerlendirilir. 

Türkiye’de ise futbolun işleyişi farklı bir kültürel zemine dayanır. Burada futbol uzun süredir kişilere indirgenmiş bir alan haline gelmiştir. Sistem tartışması yerine bireyler üzerinden yürüyen değerlendirmeler öne çıkar. Başarı durumunda kahramanlık anlatıları güçlenirken, başarısızlık anında sorumluluk ya da dışsal gerekçelere yönelim artar. Hakem kararları, şanssızlık, sakatlıklar ya da fikstür yoğunluğu bu gerekçeler arasında sıkça yer alır. 

Bu yaklaşımın en önemli sonucu, sorumluluğun kurumsal düzeyde tanımlanamamasıdır. Kişiler değişse bile sistem aynı kaldığında benzer sonuçların tekrar etmesi kaçınılmaz hale gelir. Bu durum istifayı da gerçek anlamından uzaklaştırır. İstifa çoğu zaman bir hesap verme refleksi olmaktan çok, kriz yönetiminin zorunlu bir parçası olarak ortaya çıkar ya da hiç gerçekleşmez. 

Mesele sadece yönetim kadrolarıyla sınırlı değildir; daha geniş toplumsal yapı da bu süreci belirler. Liyakat yerine aidiyetin, uzmanlık yerine ilişkilerin öne çıktığı bir düzende futbol yönetimi bundan bağımsız kalamaz. 

Teknik ekiplerden federasyonlara, kulüplerden altyapıya kadar uzanan bu yapı, sporun başarı mekanizmasını doğrudan şekillendirir. Zamanla liyakatsiz atamalara karşı toplumsal tepkinin zayıflaması ve kamuoyu baskısının sönmesi ise, güçlü başlayan eleştirilerin yerini kabullenmeye bırakmasına yol açar. Bu da başarısızlık ve liyakatsizliğin sistemi yeniden üretmesini kolaylaştırır; çünkü değişim talebi süreklilik kazanmadığında mevcut yapı direnç görmeden varlığını sürdürür. 

Bu sessizleşme yalnızca futbolla sınırlı değildir. Toplumda hesap verme kültürünün zayıflaması, eleştirel reflekslerin etkisizleşmesi ve liyakat talebinin kalıcı bir zemine oturamaması bu sürecin arka planını oluşturur. Böyle bir ortamda kurumlar giderek görünmez hale gelirken, sorumluluk da sistemden çok bireylerin omuzlarına yüklenir. 

Oysa modern spor yönetimi şunu gösterir: Kalıcı başarı bireysel yetenekten çok kurumsal süreklilikle mümkündür. Bu süreklilik de şeffaflık, hesap verebilirlik ve gerektiğinde görevden çekilme cesaretiyle sağlanır. Bu unsurların zayıf olduğu sistemlerde ise başarı istisna, başarısızlık ise tekrar eden bir sonuç haline gelir. 

Türk futbolunun temel sorunu, her turnuva sonrası aynı tartışmaların yeniden yaşanmasıdır. Bu döngü kırılmadıkça sorunlara bakış sadece isimler üzerinden kalır; kısa vadeli ve yüzeysel bu miyopik yaklaşım, gerçek çözümleri engeller.  Bunun temel nedeni ise toplumsal olarak eleştirel görme yeteneğini zayıflatan bir körleşme halidir. Bu yüzden başarısızlık üreten yapı yerinde kalır ve aynı sonuçları üretmeye devam eder. 

Sonuç olarak, gerçek hüsran yalnızca sahadaki skorlarla açıklanamaz. Asıl kırılma noktası, değişmeyen yapının ve bu yapıyı olağan kabul eden kültürel reflekslerin ta kendisindedir. Futbolun geleceği, işte bu sessiz kabullenişin kırılıp kırılmamasına bağlıdır. 

Başarısızlıkta değil, başarıda ileriye taşıyacak kapsayıcı kurumlar oluşturulmadıkça; liyakat ve kurumsal yönetişim egemen kılınmadıkça, toplumsal eleştiri ve hesap sorma kültürü yeniden yerleşmedikçe; sadece sonuçlar üzerinden eleştiri yaparak futbolumuzu ileriye taşıma şansımız yok.

/././ 

Küresel futbolun merkez-çevre savaşında, Afrika'nın rekabet gücü geriliyor!-Tuğrul Aşkar- 

Afrika futbolunda ham yetenek, tutku ve potansiyel fazlasıyla mevcuttur. Ancak endüstriyel futbol düzeninde kalıcı ve küresel başarıya ulaşmanın yolu, yeşil sahanın romantizminden değil; rasyonel, planlı ve veri odaklı bir finansal mimari ile iş altyapısından geçmektedir.

Dünyanın en parlak futbol yeteneklerini yetiştiren Afrika, bu potansiyelin ekonomik karşılığını üretemeyen bir “çevre” futbol yapılanmasına sıkışmış durumda. Avrupa merkezli finansal futbol sistemi ise bu genç yetenekleri daha erken aşamada kendi bünyesine katarak devasa bir ekonomik değere dönüştürüyor. Buna karşılık Afrika; sınırlı yayın gelirleri, zayıf ticari altyapı ve rekabetçi olmayan ücret dengesi nedeniyle kendi ürettiği değerden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Ortaya çıkan tablo aslında oldukça net: Futbolun kaderi sahada değil, finansal gücün nasıl kurgulandığı ve yönetildiğiyle belirleniyor.

2026 Dünya Kupası’nda Afrika kıtasından on milli takım sahne alıyor: Fas, Mısır, Cezayir, Tunus, Senegal, Gana, Fildişi Sahili, Güney Afrika, Yeşil Burun Adaları (Cape Verde) ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti. Bu takımların kadrolarında dünya futboluna yön veren önemli yıldızlar bulunuyor. Mohamed Salah, Achraf Hakimi, Brahim Díaz, Sadio Mané, Omar Marmoush, Franck Kessié, Amad Diallo, Antoine Semenyo, Amine Gouiri ve Ronwen Williams gibi isimler, küresel ölçekte değer üreten elit oyuncular arasında yer alıyor.

Hepsi önemli, hepsi belirleyici oyuncular… Ancak asıl soru şu: Bu bireysel kalite, yapısal zayıflıkları aşmaya yetiyor mu?

Bu yazıda, Afrikalı milli takımların “çevre futbol ekonomisi” içinde konumlanmasına rağmen, merkez ülkelerin futbol yapılarıyla ne ölçüde rekabet edebileceğini analiz etmeye ve bu dengenin sürdürülebilirliğini tartışmaya çalışacağız.

  1. Yeşil sahaların perde arkasında küresel sermayenin yeni yakıtını "finansal futbol” sağlıyor

Modern futbol, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken artık sadece yeşil saha üzerinde 22 oyuncunun centilmence mücadelesine dayalı konvansiyonel bir oyun olmaktan tamamen çıkmıştır. Karşımızda; milyar dolarlık nakit akışlarının, çok uluslu devasa konsorsiyumların, medya endüstrisi tekellerinin ve türev finansal araçların yön verdiği küresel, acımasız ve endüstriyel bir sektör var. Bu yeni dünya düzeninde, futbolun ekonomi-politiğini, finansal rasyolarını ve sermaye hareketlerini masaya yatırmadan saha içindeki skorları, taktikleri ya da transfer şovlarını yorumlamak, buzdağının sadece görünen kısmına methiyeler düzmekten farksızdır.

Bugün finansal futbolun en büyük yapısal anomalisi ve ahlaki açmazı; ham yeteneğin (human assets) coğrafi olarak üretildiği yer ile bu yeteneğin yarattığı finansal katma değerin, endüstriyel rantın realize edildiği yer arasındaki asimetrik, sömürgeci uçurumdur. Sahalarda hayranlıkla izlediğimiz Mohamed Salah, Victor Osimhen, Sadio Mané, Riyad Mahrez ve Achraf Hakimi gibi dünya klasındaki elit figürler, aslında bu devasa finansal makinenin çarklarını döndüren en kıymetli akaryakıttır. Ancak soru şudur: Bu muazzam hammaddeyi üreten Afrika coğrafyası, neden kendi ürettiği değerin altında ezilmekte ve bu zenginlikten bir türlü kurumsal, mali bir kaldıraç yaratamamaktadır? Cevap, futbolun yeşil sahalarında değil, küresel finans kapitalin asimetrik dağıtım mekanizmalarında gizlidir.

  1. Küresel sistemin merkezinde sömürülen çevre futbol yapısı var!

Ekonomi-politik literatürde Immanuel Wallerstein tarafından geliştirilen ve dünya sistemlerinin işleyişini açıklayan "Merkez-Çevre Teorisi", bugün endüstriyel futbolun oligopolistik yapısını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren en güçlü makroekonomik modeldir. Bu teoriyi futbol ekosistemine uyarladığımızda karşımıza çıkan manzara net bir bağımlılık ilişkisidir:

  • Endüstriyel Merkez (The Core): Başta İngiltere Premier League olmak üzere, Avrupa’nın "Beş Büyük Ligi" (La Liga, Bundesliga, Serie A, Ligue 1) küresel futbol sisteminin merkezini oluşturur. Bu merkez; küresel sermayeyi, finansal tahkimatı, medya endüstrisini, üst düzey teknolojik altyapıyı ve küresel tüketim pazarlarını kendi potasında eritmiş ve tekelleştirmiştir.
  • Sömürülen Çevre (The Periphery): Afrika yerel ligleri ve buradaki kulüp yapıları ise bu sistemin mutlak çevresini, yani çeperini teşkil eder. Çevrenin bu ekosistemdeki yegâne fonksiyonu, merkezin lüks tüketimini, endüstriyel kalitesini ve eğlence endüstrisi standartlarını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu "ucuz, kaliteli, işlenmemiş ham yeteneği" sürekli olarak merkeze ihraç etmektir.

Bu teorik çerçeveden bakıldığında, Afrika futbolu küresel sistemde yapısal bir dış ticaret (transfer) açığı sarmalına mahkûm edilmiştir. Afrika kıtasında üretilen elit yetenekler, henüz gelişimlerinin tepe noktasına (peak) ulaşmadan, 21 yaş sınırının çok altında merkeze çekilmektedir. Finansal çaresizlik içindeki çevre kulüpleri, bu ham yetenekleri ucuza elden çıkarmak zorunda kalmaktadır.

Nitekim Victor Osimhen’in henüz 16 yaşında Nijerya’dan Belçika’ya, Mohamed Salah’ın 20 yaşında Mısır’dan Basel’e ya da Sadio Mané’nin 19 yaşında Senegal’den Fransa’ya göç etmesi, bu sistemik hammadde transferinin en somut ampirik kanıtlarıdır. Sonuç olarak, oyuncunun olgunlaşma döneminde yaratacağı devasa endüstriyel rant ve medya değeri, Afrika kulüplerinin bilançolarına değil, Avrupa kulüplerinin ticari hanelerine yazılmaktadır. Çevre, merkezin zenginleşmesi için kendi öz kaynaklarını erkenden tüketmektedir.

  1. Milyar sterlinlik tekeller ve Afrika’nın rekabet edemeyen yayın ekonomisi

Endüstriyel futbolun ana yakıtı, kulüp bilançolarının lokomotifi ve finansal sürdürülebilirliğin temeli yayın (broadcast) gelirleridir. Avrupa liglerinin milyar avroluk birer devasa finansal varlığa dönüşmesini sağlayan mekanizma, lokal lig ürününü küresel bir televizyon içeriği haline getirebilme becerisidir. İşte tam bu noktada, Afrika kulüp futbolunun önüne aşılması imkânsız bir "Finansal Duvar" örülmektedir. Afrika liglerinin yayın haklarının pazarlanmasındaki hacimsel ve geometrik uçurum, sistemik sömürünün matematiksel tescilidir.

Küresel yayın gelirleri ve sistemik uçurum matrisi (yıllık hacimler)

  • İngiltere Premier League (Sadece İç Piyasa): ~1.66 Milyar £ (3 Yıllık Paket: 5 Milyar £) | Sistemik Konumu: Küresel Finansal Merkez
  • Tüm Afrika Ligleri Toplamı (Tüm Kıta): <50 Milyon £ | Sistemik Konumu: Yapısal Sektörel Çevre
  • Güney Afrika PSL (SuperSport Sözleşmesi): ~26 Milyon $ | Sistemik Konumu: Bölgesel Yarı-Çevre
  • Mısır Premier League: ~10 Milyon $ | Sistemik Konumu: Bölgesel Çevre
  • Nijerya Profesyonel Futbol Ligi (NPFL): İstikrarlı partner veya yayın modeli yok / Belirsiz | Sistemik Konumu: Mutlak Çevre

Bu rakamların bize söylediği ekonomi-politik gerçek şudur: İngiltere Premier League’in sadece kendi iç piyasasına sattığı 3 yıllık yayın hakkı 5 milyar £ seviyesindeyken, koca bir kıtanın, 54 ülkenin yerel liglerinin toplam yıllık yayın geliri 50 milyon £ barajını dahi aşamamaktadır. Yayın gelirlerindeki bu 100 katı aşan asimetri, futbol piyasasında paranın yönünü ve gücünü tayin eden en büyük yapısal problemdir. Nakit akışından mahrum kalan Afrika ligleri, ne modern tesisler inşa edebilmekte ne küresel standartlarda bir medya ürünü sunabilmekte ne de ürettiği yeteneklere rekabetçi ücretler ödeyebilmektedir. Merkez, kendi yerel ligini milyarlarca sterlinle fonlarken, çevreyi finansal bir çölleşmeye terk etmektedir.

Güney Afrika’nın PSL ligi, SuperSport ile yaptığı anlaşmadan yılda yaklaşık 26 milyon dolar gelir elde ederken, Mısır Premier Ligi’nin yıllık yayın geliri yaklaşık 10 milyon dolar seviyesindedir. Nijerya Ligi ise istikrarlı yayın ortakları bulmakta ciddi zorluklar yaşamaktadır.

Yayın gelirlerinden yoksun olan Afrika ligleri, rekabetçi maaşlar ödeyememekte ve altyapı yatırımlarını geliştirememektedir. Oysa Avrupa futbolu, yayın anlaşmaları sayesinde yerel liglerini küresel birer ürüne dönüştürerek bugünkü ekonomik gücüne ulaşmıştır.

  1. Afrika futbolunda ücret ve engellenemeyen yetenek göçü

Afrika futbolu, ücret arbitrajının yarattığı dengesizlikle insan kaynağını hızla kaybederken; haftalık rekabetin sert ritmine karşılık yıllık bir çaresizlik döngüsüne sıkışmış durumda.

Yayın geliri havuzundan pay alamayan, dolayısıyla ticari büyüme tavanı çok düşük olan Afrika kulüplerinin, sporcu varlıklarını ellerinde tutabilecek bir "maaş rekabetçiliği" (wage competitiveness) üretmesi finansal rasyolar gereği imkansızdır. Kıta içindeki en zengin liglerin en üst düzey oyuncularına ödediği tavan ücretler ile merkez liglerin ortalamaları karşılaştırıldığında, iş gücü piyasasındaki sömürünün ve asimetrinin boyutları ürkütücü bir hal almaktadır.

  • Mısır Premier League: Ligin en elit, en üst düzey yerel yıldızlarının yıllık maksimum kazancı 100.000 $ ile 300.000 $ arasındadır.
  • Güney Afrika PSL: Kıtanın mali açıdan en düzenli yapılarından birine sahip olmasına rağmen, en iyi oyunculara verilen yıllık ücret baremi 50.000 $ ile 120.000 $ arasında sıkışmıştır.
  • Nijerya Profesyonel Ligi (NPFL): Ülkenin çıkardığı devasa yetenek havuzuna tezat olarak, yerel ligde oynayan en iyi oyuncuların yıllık kazançları 10.000 $ ile 20.000 $ gibi sefalet sınırındaki trajik bir seviyededir.

Şimdi madalyonun diğer yüzünü, yani finansal merkezi çevirelim…

Bugün İngiltere Premier League’de ortalama, sıradan bir futbolcunun haftalık ücreti yaklaşık 67.000 £ (yıllık bazda yaklaşık 3.5 milyon £) seviyesindedir. İngiltere’nin ikinci seviye ligi olan Championship’teki (1. Lig) kulüpler dahi, Afrika kıtasının en zengin yerel lig takımlarının tamamından daha yüksek maaş ödeme kapasitesine sahiptir.

Afrika ligleri, oyuncularını zirveye ulaşmadan önce kaybediyor çünkü onları elde tutacak ekonomik güce sahip değiller. Bu bağlamda bakıldığında, Victor Osimhen’in 16 yaşında Nijerya’dan Belçika’ya gittiğini; Mohamed Salah’ın 20 yaşında Mısır’dan Basel’e transfer olduğunu; Sadio Mané’nin ise 19 yaşında Senegal’den Fransa’ya geçtiğini gözlemliyoruz.

Bu muazzam ücret arbitrajı karşısında, Afrika kulüplerinin kadro istikrarı sağlaması, takım içi kimya üretmesi ve uzun vadeli sportif projeler geliştirmesi imkansızdır. Yerel bir yetenek, rasyonel bir ekonomik aktör olarak, kendi finansal geleceğini ve ailesini güvence altına almak adına, henüz olgunlaşmadan ve değerini tam bulmadan kıtayı terk etmek, merkezin kapısında ucuz iş gücü olmak zorundadır. Bu durum, Afrika futbolunun insan kaynağının sürekli bir erozyona (brain drain) uğraması demektir.

  1. Afrika futbolunda ticari mimari eksikliği ve “beyaz fil” stadyumlar üzerinden derinleşen yapısal paradoks

Afrika futbolu, sahadaki doğal yetenek zenginliğine rağmen, sürdürülebilir bir ekonomik modelden yoksun olduğu için gelişimini tam anlamıyla kurumsallaştıramıyor. Ticari mimarinin neredeyse “sıfır” olduğu bu yapıda, büyük turnuvalar için inşa edilen ancak sonrasında atıl kalan “beyaz fil” stadyumlar, kaynak israfının en somut göstergesine dönüşüyor. Sonuçta ortaya, bir yanda oyuncu ihracına dayalı kırılgan bir sistem, diğer yanda ise ekonomik değer üretemeyen devasa yatırımların yarattığı yapısal bir çelişki çıkıyor.

Endüstriyel futbolda modern stadyumlar ve tesisler, sadece haftada bir gün maç izlenen konvansiyonel beton yığınları değildir. Gelişmiş kulüp ekonomilerinde stadyumlar; kurumsal ağırlama locaları, kongre merkezleri, devasa kulüp mağazaları, restoranlar ve yılın 365 günü çalışan ticari alanlar ile maç günü dışı gelir üreten karmaşık finansal merkezlerdir. Afrika kıtasındaki stadyum ve tesis altyapısı ise bu endüstriyel ve ticari dönüşümün çok uzağında, adeta ilkel bir evrededir.

Afrika’nın en köklü, en popüler ve en çok taraftara sahip kulüpleri olan Al Ahly ve Zamalek, maçlarını Kahire Uluslararası Stadyumu'nda oynamaktadır. Ancak bu devasa mabet, Avrupa'daki çağdaşları gibi maç günü dışı kurumsal gelir, yüksek karlı loca satışı veya premium ağırlama hizmetleri üretebilecek modern bir ticari mimariden tamamen yoksundur. Nijerya yerel ligindeki kulüpler, standart dışı sahalarda, modern aydınlatma sistemlerinin olmadığı, televizyon yayın kalitesine uygun kamera açısı ve altyapısının bulunmadığı zeminlerde hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

Bu tablonun en trajik istisnası ise Güney Afrika'da yaşanmıştır. Ülke, 2010 Dünya Kupası için milyarlarca dolar harcayarak Soccer City ve Cape Town Stadyumu gibi dünya klasında, muhteşem tesisler inşa etmiştir. Ancak turnuva bittikten sonra yerel lig kulüplerinin bu stadyumları doldurabilecek ekonomik ve sosyolojik tabanı üretememesi, bu tesisleri kulüpler için taşınamaz birer işletme maliyeti yükü haline getirmiştir. Bugün bu modern tesisler, kapasitelerinin çok altında kullanılarak finans literatüründe "Beyaz Fil" (maliyetli, devasa ama tamamen işlevsiz varlık) olarak adlandırılan atıl yapılara dönüşmüştür. Yerelde sermaye birikiminin olmaması ve dış kurumsal yatırımların ölçek ekonomisine ulaşamaması, altyapı krizini çözümsüz bir kördüğüme çevirmektedir.

  1. Kıtalar arası turnuvalarda gelir adaletsizliği ve AFCON ile UEFA Şampiyonlar Ligi arasındaki paradoks

Afrika’nın en prestijli milli takım organizasyonu olan Afrika Uluslar Kupası, sportif değer ve kıtasal aidiyet açısından büyük bir anlam taşırken, gelir üretimi ve küresel pazarlama gücü bakımından Avrupa’nın kulüp düzeyindeki organizasyonu UEFA Şampiyonlar Ligi ile ciddi bir uçurum içinde bulunuyor. Bu durum, futbol ekonomisinin coğrafyalar arasında nasıl dengesiz dağıldığını gösterirken, Afrika futbolunun uluslararası rekabet içinde neden yapısal olarak geri kaldığını da açıkça ortaya koyuyor.

Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) tarafından düzenlenen organizasyonlar, aslında kıtada futbol tutkusunun ve ticari potansiyelin ne kadar yüksek olduğunu tüm dünyaya kanıtlamaktadır. Fas'ın 2022 Dünya Kupası'ndaki tarihi yarı final yürüyüşü ve Senegal'in başarıları bu kalitenin vitrinidir. Ancak yaratılan bu makro değer, bir türlü yerel kulüp ekosistemine sızmamakta, tabana yayılmamaktadır.

6.1. Kulüplerin sırtındaki finansal yük AFCON’u sıkıştırıyor

Afrika Uluslar Kupası (AFCON), kıtanın en büyük ticari markasıdır. Örneğin 2021 yılında Kamerun'da düzenlenen turnuva, yayın ve sponsorluk anlaşmalarıyla CAF hanesine yaklaşık 100 milyon $ toplam gelir yazdırmıştır. Fakat bu finansal başarı, yerel liglerin altyapılarını fonlamak veya kulüplerin mali yapılarını düzeltmek için kullanılmamaktadır. Tam aksine turnuva, oynandığı 6 haftalık süre boyunca yerel ve küresel kulüpler için ciddi birer mali zarara dönüşmektedir. Kulüpler, milyonlarca avro değer biçtikleri en iyi oyuncularını, hiçbir finansal tazminat almadan, sezon ortasında milli takımlara göndermek zorundadır. Örneğin Mohamed Salah Mısır milli takımı için AFCON'da ter dökerken ve sakatlık riskiyle burun buruna gelirken, onun maaşını ödeyen ve yokluğunda sportif/mali kayba uğrayan Liverpool kulübü sistemden tek bir kuruş tazminat alamamaktadır. Bu asimetrik ilişki biçimi, yaratılan değerin kulüp futbolunu beslemesini engellemektedir.

6.2. CAF Şampiyonlar Ligi’nin finansal tavan sınırı

Kıtanın en dominant, en kurumsal ve en başarılı kulübü tartışmasız Mısır temsilcisi Al Ahly'dir. CAF Şampiyonlar Ligi'ni tam 12 kez müzesine götüren bu dev yapı, kıtasal başarıları, sponsorlukları ve maç günü gelirleriyle yıllık 20-30 milyon $ arasında bir ciro yaratmayı başarmaktadır. Ancak bu makro hacim, İngiltere 3. Ligi (League One) seviyesindeki sıradan bir kulübün yıllık cirosundan bile daha geridedir.

Nitekim FIFA Kulüp Dünya Kupası'nda Al Ahly ile Real Madrid karşı karşıya geldiğinde, sahadaki güç dengesizliğinin arkasındaki bilanço savaşı net olarak kendini göstermektedir: Real Madrid’in sadece sahaya çıkardığı kadronun transfer maliyeti 1 milyar €’nun üzerindeyken, Afrika'nın kralı Al Ahly’nin tüm kadro değeri 20 milyon $’ı bulmamaktadır.

Bu uçurumun temel sebebi, organizasyonların ödül havuzu tavanları arasındaki adaletsizliktir. Bugün Afrika'nın en büyük kupasını, CAF Şampiyonlar Ligi'ni kazanmanın ödülü yalnızca ~4 milyon $ seviyesindeyken, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde sadece gruplara kalıp birkaç galibiyet alan bir kulüp 100 milyon €’nun üzerinde bir ödül havuzunun sahibi olmaktadır. Bu finansal asimetri, çevre kulüplerinin küresel ölçekte rekabet etmesini yapısal olarak engellemektedir.

  1. 2030’larda Afrika futbolunu kurtaracak çıkış reçetesi ve stratejik devrim paketi

Afrika kulüp futbolu, mevcut sömürü düzenini ve “çevre lig” rolünü kırmak istiyorsa; popülist söylemleri, günübirlik skor yorumculuğunu ve dağınık yönetim anlayışını terk etmek zorundadır.

Çözüm; Sky Sports öncülüğünde 1990’larda Avrupa futbolunda başlatılan endüstriyel dönüşümün, Afrika’nın sosyo-ekonomik gerçeklerine adapte edilmesinde yatmaktadır. Ancak bu dönüşüm yalnızca finansal değil, aynı zamanda sosyal devlet destekli bir kalkınma modeli olmak zorundadır.

Bu bağlamda üç makro ve çok boyutlu mikro reform paketi Afrika futbolu için kaçınılmaz görünüyor:

  1. Medya hakları ekonomisinde geometrik sıçrama (10x–20x)

Afrika futbolunun en büyük prangası düşük yayın geliridir. Bu zinciri kırmak için:

  • Netflix, Amazon ve DAZN gibi platformlarla doğrudan kıtasal anlaşmalar yapılmalı
  • Tüm ligleri kapsayan “Pan-Afrika Yayın Havuzu” kurulmalı
  • Yerel ligler tek tek değil, paket halinde satılmalı

Somut ve pratik önerilerim:

  • Devlet destekli Afrika Futbol Medya Fonu kurulmalı
  • Her ülkede en az 5 stadyum HD yayın standardına getirilmeli
  • Gençlere yönelik “mobil-first içerik” üretimi (TikTok, YouTube, kısa format lig içerikleri) teşvik edilmeli
  • Ortak bir “African Football App” ile tüm ligler tek platformda toplanmalı

Bu model olmadan gelir artışı; gelir artışı olmadan ücret dengesi; ücret dengesi olmadan da yetenek tutma imkânsızdır.

  1. Regüle edilmiş özel sermaye + devlet eş finansmanı

Afrika kulüplerinin dernek yapısından çıkıp ekonomik aktörlere dönüşmesi şarttır. Ancak bu dönüşüm kontrolsüz özelleştirme değil, regüle edilmiş hibrit model olmalıdır.

  • Patrice Motsepe Destekli Mamelodi Sundowns Modeli: Günübirlik transferlerle geçici başarılar kovalamak yerine; arkasına güçlü bir kurumsal ve mali vizyon alan, kulübe kalıcı bir futbol felsefesi aşılayan ve oyuncuları bu sistemin doğrudan ortağı yapan vizyoner bir yapılanma modelidir. Wydad Casablanca’nın altyapı yatırımı  bu dönüşümün somut örnekleridir.

Sosyal devlet destekli mikro çözümler:

  • Devlet + özel sektör ortaklığıyla bölgesel futbol akademileri kurulmalı,
  • Oyuncular için asgari maaş ve sigorta sistemi zorunlu hale getirilmeli,
  • Futbolcular için “kariyer sonrası eğitim fonu” oluşturulmalı,
  • Yerel yönetimler mahalle bazlı ücretsiz futbol sahaları inşa etmelidir.

Kritik regülasyon:

  • Kulüp satışlarında “yerel pay zorunluluğu (%30-40)
  • Transfer gelirlerinin belirli oranının altyapıya ayrılması
  • Finansal fair-play benzeri kıtasal denetim  gerçekleştirilmelidir.
  1. Demografik gücün ekonomik ve sosyal kaldıraca dönüştürülmesi

Afrika’nın en büyük avantajı genç nüfusudur. Ancak bu potansiyel şu an organize edilemeyen bir enerji olarak kalmaktadır.

Makro hedefler ise:

  • Premier League ile rekabet değil,
  • Campeonato Brasileiro Série A ve
  • Liga Profesional de Fútbol seviyesinde sürdürülebilir model olmalıdır.

Mikro ve sosyal politikalar olarak:

  • Okullarda zorunlu futbol + eğitim entegrasyonu,
  • “Futbol + eğitim bursu” sistemi (ABD NCAA benzeri),
  • Kırsal bölgelerde tarama kampları (scouting combine),
  • Sokak futbolunu organize eden yerel ligler ve turnuvalar düzenlenmelidir.

Ulaşmaya Çalıştığım Stratejik Sonuç ise eğer bu model işlerse:

Oyuncu göç yaşı 16–19’dan → 23–24’e çıkar

  • Kulüpler daha uzun süre sportif değer üretir
  • Transfer gelirleri katlanır
  • Afrika, “ham yetenek ihracatçısı” değil, değer üreten merkez olur
  1. Yeni ek: Kıtasal güç birliği ve kurumsal entegrasyon

Bu, metne eklenmesi gereken en kritik başlıklardan biri:

Pan-Afrika futbol birliği modeli

  • Confederation of African Football altında
  • Ligler üstü bir “Afrika Süper Lig Ekosistemi”
  • Ortak sponsorluk, veri havuzu ve scouting ağı

Somut adımlar:

  • Tüm liglerin verisinin toplandığı merkezi veri platformu
  • Ortak hak satış ajansı
  • Afrika içi transferleri teşvik eden vergi avantajları
  • Kıta içi “homegrown oyuncu kotası”

Sonuç: Finansal devrim yetmez, sosyal mimari şart

Afrika futbolunun problemi sadece para değil; değerin üretildiği yerde tutulamamasıdır.

Eğer:

  • Medya gelirleri büyür
  • Sermaye regüle edilir
  • Genç nüfus organize edilir
  • Ve en önemlisi sosyal devlet mekanizmaları devreye girerse

Afrika futbolu ilk kez tarihsel rolünü değiştirir:

“Yetenek ihraç eden çevre” olmaktan çıkıp, küresel futbol ekonomisinin yeni merkezi haline gelir.”

8- Sonuç

Ekteki makro veri setleri ve ampirik finansal göstergeler bizlere net bir tablo sunmaktadır: Afrika futbolunda ham yetenek, tutku ve potansiyel fazlasıyla mevcuttur. Ancak endüstriyel futbol düzeninde kalıcı ve küresel başarıya ulaşmanın yolu, yeşil sahanın romantizminden değil; rasyonel, planlı ve veri odaklı bir finansal mimari ile iş altyapısından geçmektedir.

Eğer streaming platformları yatırıma ikna edilirse, özel sermaye kulüp yönetimlerine rasyonel kurallarla dahil edilirse ve yayın gelirleri kıtanın devasa nüfus büyümesiyle doğru orantılı olarak ölçeklendirilebilirse, Afrika futbolu "Çevre" lig olma makus talihini yenebilir ve küresel pastadan hak ettiği devasa payı almaya başlayabilir. Futbol ekonomisinin rasyonel kuralları uygulandığı takdirde, geleceğin finansal ve sportif kazananı Afrika coğrafyası olacaktır. Değişim ve kurtuluş, sahanın içindeki taktiklerde değil, bilançoların yönetimindeki zihniyet devriminde gizlidir.

/././

Devlet benim -Fikret İldiz- 

Karşımızda “çağdaş tiranlık” varsa eğer; kuvvetler ayrılığı sona ermişse, ifade özgürlüğü yoksa, muhalefet partilerine yönelik baskılar artmışsa, adil yargılanma hakkı ortadan kaldırılmışsa bile aldanmamak gerekiyor... Hayal bile edilemeyen gerçekleştiğinde dahi koltuğunuzda gevşeyip ekran başında aptallaşmanızdan yana olan hegemonyaya karşı çıkmak için sokağa çıkma zamanıdır.

Bir kral böyle söylemişti…

Tarihe bakmak güzeldir. Öyle günler yaşanmış ki! Dergiler, kitaplar tarihin aynası gibi…Eskiden Üniversiteler kitaplar, dergiler yayınlardı. Şimdilerde “sünnet törenleri” yapılan Üniversitelere dönüştürüldü…

Eskidendi… Bütün Dünya dergisi, Başkent Üniversitesi Kültür yayınıydı…Sahibi Prof. Dr. Mehmet Haberal, Yayın Genel Yönetmeni Mete Akyol… Bu derginin 1 Eylül 2007 tarihli 2007/09 sayılı nüshasında “L’État, c’est moi.” / “Devlet Benim” başlıklı masal gibi tarihin derinliklerinden çıkıp gelen yazıyı Songül Saydam yazmış. Zihin açıcı, masal gibi bir yazı!

Fransa’da Başbakanlar etkiliydi…Devleti onlar yönetirdi. Kral’da; kraldı işte, o kadar!

1655 yılında Fransa’da parlamento kralın mali politikasını görüşürken 17 yaşındaki Kral XIV Louis, ormanda avlanıyormuş… Parlamentoda olup bitenler kendisine anlatılmış, Kral aleyhine yapılan çalışmalara çok kızmış. Aceleyle avlanmaktan vazgeçip Paris’e dönmüş ve Parlamentoya av kıyafetleriyle dalmış... Öfkesi burnunda olan 17 yaşındaki Kral Parlamentoyu basmış.  Parlamento ise ilk defa av kıyafetleriyle bir kral görmüş. Parlamenterler ürkmüş, sus pus olmuş, çok korkmuş. Sessizlik…

Kral XIV Louis Parlamento’da kükremiş:

“L’etat C’est Mai”…

“Devlet benim”…

Bu sözler dünyanın her mekânına ve tüm zamanlara yayıldı. Tarih işte… 

XIV Louis beş yaşında tahta çıkmıştı. Yönetim Başbakan Kardinal Mazarin’deydi. Mazarin ölünce etrafındaki herkes Kral’ın kendisini “başbakan” olarak ilan etmesini bekliyordu… Ama olmadı. Kral, başbakanın kim olduğunu açıkladığı toplantıda kendi adını söyledi.

Beyler, bugüne değin işlerim aziz Kardinal Mazarin tarafından görülmesine izin vermiştim: ama bu noktaya değin” dedi ve devam etti: “ Bundan böyle devleti ben, yalnızca yöneteceğim. Ve ancak yardımlarınıza gerek duyduğum zaman sizden o konudaki görüşlerinizi bildirmenizi isteyebilirim

Kral böyle beklenmedik açıklama yapınca Maliye Bakanı Fouquet, çok şaşırmıştı. Fransa onu çok iyi tanıyordu. Başbakan Mazarin devlet tam iflas ettiği sırada onu bulmuştu. Çok ama çok zengindi.

Daha da önemlisi; parlamento üyesi ve savcıydı.

Fouquet hem Başbakan’a ve hem hazineye para bulan Bakandı. Öte yandan Paris’te yüksek borç karşılığı borçlar, danslar, balolar ve israflar sürüyordu. Fouquet tam aradığı ortamı bulmuştu. Zenginliğine zenginlik katıyor ve herkesi memnun ediyordu.

Fouquet, Kral’ın devleti tek başına idare etme isteğinin geçici olduğunu sandı. Ama geçmedi.

Kral; tayin ettiği tüm Bakan’larına devlet işleriyle ilgili günlük rapor vermelerini buyurdu.

Fouquet, hiç korkmadı. Genç, bilgisiz ve deneyimsiz bir kral onun entrikalarını yakalayamazdı. Kral’a her gün rapor verdi. Masrafları şişirip gelirler hanesini boşaltıyordu. Fouquet’in döndürdüğü bütün dolapları anlayan adamı Colbert; Fouque’nin sahtekarlıklarını Kral’a tek tek gösteriyordu…

Fouquet, bu durumunun ortaya çıktığını anlayınca Kral’dan kendisini bağışlamasını istedi. Kral, onu bağışladı, her şeyi unuttu ve görevine iade etti. Ama huylu huyundan vazgeçmedi. Pişmanlık ve kralın affı işe yaramadı. Müsrif hayatına geri dönen Fouquet bir eylül günü kralın kabine toplantısına çağrıldı. Toplantı sona erdikten sonra kendini kent meydanında durduran atlı birlik komutanının okuduğu tutuklama emrini dinledi ve tutuklandı. 19 yılını geçirip orada öleceği cezaevine götürülürken Kral bakanlarını yeniden toplantıya çağırdı. Kabinesine şöyle dedi: “Bundan böyle hazine işleriyle bizzat kendim meşgul olacağım! Hazinemi iflastan ve milletimi sıkıntıdan kurtarmanın yolu budur”

Kral maliyeden de anlıyordu…

Ayşe Balâ’nın şiiriyle durumu açıklayalım.

Not düşmek gerekiyor…Şiirde büyük harf yoktur, belki de Kral yasaklamıştır. Sadece Kralın adı büyük harfle başlatılmıştır.   

Louis XIV ve devletler

devlet benim

devlet sensin

devlet odur

devlet biziz

devlet sizsiniz

devlet onlardır. (1)

Acaba İbn Haldun’un “tarih” felsefesi devleti inşa edenleri nasıl açıklıyor.?

Medeni bir devlet; dayanışma ve din tarafından birbiriyle kaynaştırılan ilkel bir halkın şehirleri tesisi veya fethi sayesinde var olmaya başlar. Bu dönem “devlet” için birinci safhadır, kuruluş dönemidir. Ailevi bağlar ve dine dayanan dayanışma devletin kuruluşunda zorunludur. Yönetici sınıfı kendilerinin efendisi olarak kabul etmeye zorlananlar varsa bile herkesin emirlere boyun eğmesi için uğraşılır. Bunun sağlanabilmesinde din yardımcı olur.

İkinci aşamada ise yönetici elde ettiği gücü tekelleştirmelidir. Gücün tek elde toplanması gereklidir. Bu yüzden çok iyi düzenlenme olduğuna inanılan yöntemle bir devlette; “yönetimin herhangi bir kimse tarafından paylaşılmadığı ya da tartışılmadığı, mutlak bir kumandanın en tepede olduğu bir güçler hiyerarşisinden oluşmalıdır.”

Nasıl gerçekleşecektir böyle bir devlet yönetimi?

İnsanda var olan güce ve hakimiyete yönelik ihtiras sayesinde…Çünkü artık yönetici bu ihtirası tatmin edecek bir devlet kuracak konuma ulaşmıştır. O, yani kral, yani yönetici; iktidarını güçlendirmek için önce etrafında olanları başkalarına karşı kullanarak adım atar. Sonra kendisine bağlı olanları ve kendisiyle gücü paylaşanların yok edilmesiyle amacını gerçekleştirir. 

Mutlak krallığın yaratıldığı dönem başlamıştır, yöneticinin isteklerini yerine getiren organize yöneticiler işbaşındadır. Devleti korumanın aletleri olmuşlardır. Bu yüzden dayanışma lüzumsuzdur. Kralın tebaası “boyun eğme alışkanlığını” elde etmiştir.

Üçüncü safhada sıra, rahatlığa düşkünlük dönemine gelmiştir. Yöneticinin mutlak güce sahip olma ihtirası, otoritenin onun ellerinde toplanmasıyla tatmin edilmiştir. Otorite kurulduğu için artık meyvelerini  toplama zamanıdır. Yeri geldiğinde konforlu bir hayat yaşamaya başlayan takipçilerini zenginleştirir. Sanatlar, güzel sanatlar ve ilimler yeni yöneticiler tarafından teşvik görür. Devlet insanların lükslere yönelik isteğini tatmin eder…Konfora düşkünlük, devlette olması gereken ihtişam olarak açıklanır.

Tarih, bu üç safhadan sonra devletin en yüksek noktasına eriştiğini söylüyor. 

Dördüncü safhada ise yönetilenlerin memnuniyet dönemidir. Lüks, konfor ve arzularının doyumu alışkanlık olur. Hallerinden memnun insanlar için Yöneticinin taklit edildiği zamanlar başlamıştır. Onun gibi olabilme ihtirasları ağır basar. 

Beşinci safha boyunca devlet, çökmeye ve parçalanmaya başlar. İsraf ve savurganlık beşinci ve son safhadır. Artık halk uzun süreli planlar yapmaz. Ekonomide başlayan düşüşler kentlerin nüfusunu düşürür. Yönetim çocuk yapın der ama doğum oranları düşer.

Artık Yönetici; “yağı bittiğinde sönen lambadaki fitil gibi” yıkılıncaya kadar solmaya devam eder. Kumpaslar başlar. Devletin sürüklenmemesi için muhalefet alevlenir… (2)

Tiranlık başlamıştır…

Ama sakin olmalıyız ve cesaretimizi kuşanmalıyız.

Karşımızda “çağdaş tiranlık” varsa eğer; kuvvetler ayrılığı sona ermişse, ifade özgürlüğü yoksa, muhalefet partilerine yönelik baskılar artmışsa, adil yargılanma hakkı ortadan kaldırılmışsa bile aldanmamak gerekiyor. Yılgınlık yaratmamalı. Aksine büyük resmi görmek, farkında olmak ve sakin olmak gerekir.

Hayal bile edilemeyen gerçekleştiğinde dahi koltuğunuzda gevşeyip ekran başında aptallaşmanızdan yana olan hegemonyaya karşı çıkmak için sokağa çıkma zamanıdır.

Tarih tekerrür etmez belki; ama her zaman yol göstericiliği vardır.

/././

AKP’de CHP şifreleri: At arabası, parktaki bank, portakal sandığı -Yalçın Doğan- 

AKP geçmiş örneklere bakarak, kendine göre, şifreyi çözüyor, kendi iktidarını sürdürmenin yolunu CHP’yi parçalamakta buluyor. Şunu unutuyor: Türkiye hukuk ve ekonomi başta, her alanda yüz yıldır görmediği olağanüstü sıkıntılı bir dönemi yaşıyor. Bu dönemin iktidar şifresi artık eski örneklerde yatmıyor.

Bir, iki, üç araba.

1987 Kasım başı, Ankara’dan Niğde’ye giden üç araba. Kimse ilgilenmiyor o üç araba ile. Yalnız bir yolculuk.

Oysa, o arabalardan birinde bir zamanlar Türkiye’nin dağlarında, taşlarında “Karaoğlan geliyor” diye davul, zurna çalınan Bülent Ecevit var. Hele de, 1977’de Samsun’da o sahneyi unutmuyorum:

Orta yaşlı bir adam, kucağında iki, üç yaşlarında bir çocuk, otobüsteki Ecevit’e yaklaşıyor, “Acevit, kurban olam, ha şu bebeye elin bir sür, şu bebe iyileşsun da” diye sesleniyor.

Çocuk hasta, Ecevit çocuğa elini sürecek, çocuk iyileşecek!..

“Karaoğlan” efsanesine ek, Ecevit’te ruhani güç efsanesi!..

CHP’nin yükselişi

Ecevit’in 1972’de CHP Genel Başkanlığına seçiliyor. CHP’nin 1973 seçimlerinde oy oranı yüzde 27.4’ten yüzde 33.3’e yükseliyor.

CHP - MSP koalisyonu kuruluyor, Ecevit Başbakan.

1977 seçimlerinde CHP’nin oyu yüzde 41.38’e yükseliyor, birinci parti. Bir sağ koalisyondan sonra, Ecevit 1978’de yeniden Başbakan.

1973 - 1977 arasında Türkiye’nin neresine giderse gitsin, Ecevit bir otobüsün üstünde, müthiş kalabalıklar, miting alanları sevgi seli.

Darbe ve istifa

Ecevit’in ikinci Başbakanlığı döneminde ekonomik kriz CHP’yi fena vuruyor.

Şimdi üç yıldır süren ağır ekonomik krize rağmen, ağzını aç(a)mayan büyük sermaye o tarihte gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, Ecevit’i istifaya davet ediyor.

1979 ara seçimini kaybeden Ecevit hükümetten çekiliyor, 12 Eylül1980 askeri darbesi CHP’ye son darbeyi vuruyor.

Askerler bütün partileri kapatıyor. Liderlere on yıl siyaset yasağı getiriliyor.

Ecevit CHP’den istifa ediyor.

At arabası

1987 referandumuyla yasaklar kalkıyor. CHPnin yerine Erdal İnönü öncülüğünde SHP kuruluyor.

Ecevit de DSP’yi kuruyor.

Hemen seçimlere gidiliyor.

Turgut Özal yeniden iktidar olurken, CHP tatsız, SHP ve DSP diye ikiye bölünmüş.

SHP’nin oy oranı yüzde 24.74, Ecevit’in DSP’si yüzde 8.53 ile baraj altında kalıyor.

İşte, o seçimlerde Ecevit DSP’nin başında, ilk mitingi Niğde’de yapıyor. Niğde’de nerede?.. O sahne  gözümün önünde.

Pazar yerinde, sağından solundan samanlar sarkan, bir at arabasının üstünde!..

Bir zamanlar çılgın mitinglerden at arabasına, pazar yerinde toplanan üç yüz, beş yüz kişiye!..

Parçalanmanın siyaseti, siyasetin sosyolojisi, ne derseniz deyin.

Sağda parçalanma

Parçalanma sağda da, dalgalanma yaratıyor.

1970’te Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nden (AP) kopan Ferruh Bozbeyli Demokratik Parti’yi (DP) kuruyor. Bölünmeden sonraki ilk seçimde, 1973’te...

AP’nin oyu yüzde 46.6’dan yüzde 29.82’ye inerken, DP yüzde 11.89 oy alıyor. Demirel iktidardan düşüyor.

Bank, portakal sandığı

Bu siyasi özeti ve Niğde’deki at arabasını bana anımsatan sahnelerden ilki geçen gün Burdur’da.

Özgür Özel öncülüğünde CHP 47 yıl sonra seçimlerden birinci parti çıkıyor.

O andan itibaren çok başka bir film izliyoruz. CHP’li belediyelere ve bürokratlarına tutuklamalar, CHP’den devşirilen belediye başkanları, milletvekilleri.

Milli irade, seçim hikaye!..

Son darbe mutlak butlanla indiriliyor. KK iktidarın emriyle CHP’yi parçalamakla, CHP’nin iktidar yürüyüşünü engellemekle görevlendiriliyor.

Özgür Özel ve arkadaşları biber gazı ve TOMA’larla CHP Genel Merkezi’nden atılıyor. Partinin mal varlığı, parası, otobüsleri görevlendirilen ekibe geçiyor.

Özgür Özel kırılamayan iradesiyle il il mitinglerine devam ediyor.

Ama, artık otobüsler yok.

Banklar, portakal sandıkları ya da o anda ne bulursa, onun üzerine çıkarak...

Yine binlerce insanı toplayarak.

Aynı Türkiye değil

Sağda ve solda bölünme, bölünen partileri zorluyor.

AKP geçmiş örneklere bakarak, kendine göre, şifreyi çözüyor, kendi iktidarını sürdürmenin yolunu CHP’yi parçalamakta buluyor.

Şunu unutuyor.

Türkiye hukuk ve ekonomi başta, her alanda yüz yıldır görmediği olağanüstü sıkıntılı bir dönemi yaşıyor. Bu dönemin iktidar şifresi artık eski örneklerde yatmıyor.

Bununla birlikte...

Her şey o kadar kolay değil.

Parçalanma büyük zorluklar yaratıyor, daha fazla çalışmak, daha fazla inanç gerekiyor.

O tarihte at arabası, bugün parktaki banklar, portakal sandıkları, o zorluğun simgeleri.

/././

Savcılar için artık limit gökyüzü!-Mehmet Y. Yılmaz-

Son “NATO tutuklamalarıyla” olaylar bizim anlayamayacağımız bir başka kozmik boyutta cereyan ediyor gibi. Adalet sistemimize “önleyici tutuklama” kavramı da girmiş oluyor ki nereye kadar yayılabileceğini yakında göreceğiz. “Suç işleyebilir” diye insanları uyduruk gerekçelerle tutuklamaya başladığınızda artık sınırınız gökyüzüdür, uçabildiğiniz kadar uçabilirsiniz.

"NATO soruşturması"nda tutuklananların yakınları Ankara Adliyesi'nde kararları beklerken

Dünyanın en garip “gizli terör örgütü” Ankara’da ele geçirildi.

Acayip bir örgüt, içlerinde bilim insanlarından tutun da avukatlara, gazetecilere kadar kimi ararsanız var.

Tuhaflıkları şuradan kaynaklanıyor ki silahları yok!

Silahsız gizli terör örgütü!

Hedeflerine ulaşmak için hepsi kaldırımda yan yana dizilecek, mesela Trump, Kızılay’dan geçerken hep bir ağızdan “bommm” diye bağıracaklar, çıkardıkları ses hedefin fücceten öbür dünyayı boylamasına neden olacak!

Savcılığın tutuklama isteğinden, hâkimin tutuklama kararından çıkarabildiğim sonuç bu.

Bu yazıyı yazdığım saate kadar “örgüt üyesi” diye tutuklananların sayısı 174’e, adli kontrolle serbest bırakılanların sayısı 34’e yükselmişti.

“Adli kontrol” de bir tür “tutuklama” sayılır ki 208 kişinin 208’inin de tutuklandığını söylemek yanlış olmaz. “Adli kontrol”, takipsizlik anlamına gelmez.

Öte yandan dünyanın en garip gizli örgütünü ele geçiren emniyet güçleri ve savcılar ile tutuklama kararı veren hâkimin de dünyanın en garip “legal örgütü” olduğunu söyleyebilirim.

Gariplikleri şuradan ileri geliyor ki tutukladıkları kişiler ile ilgili bir bilgiye esasen hiç sahip değiller.

Çünkü örgüt o kadar gizli ki polisin ve savcının bu örgüte üye olduklarını iddia ettiği kişiler bile üye olduklarını bilmiyorlar!

Sordukları sorulara bakılırsa polis ve savcı da zaten örgüte kim üye kim değil bilmiyor, üyelerden yardım istiyor. Üye iseler kendilerini söylesinler diye! Ama söyleyemiyorlar, çünkü onlar da bilmiyorlar, üye olmuşlar mı, olmamışlar mı?

“Zanlılara” sorulan sorulara bakın:

“Herhangi bir sendika, parti, dernek üyeliğiniz var mı?”

“Daha önce hakkınızda adli işlem yapıldı mı?”

“TKP / ML ile bağlantınız nedir, örgütle nasıl tanıştınız?”

“Örgütün yapılanması hakkında bildiklerinizi anlatınız?”

“Örgüt içinde kod isim kullandınız mı?”

“Örgüt size silahlı / silahsız eğitim verdi mi?”

Esasen normal bir hukuk devletinin polisi ve savcısının soruları böyle olmaz.

Polis, jandarma ve savcı o kişiler ile ilgili olarak önce bu soruların yanıtlarını bulur, elde ettiği somut deliller ile hâkimin karşısına çıkar.

Normal bir hukuk devletinde zaten deliller ayrıntılı incelenir, ifadeler alınır. Delilleri kuşku duymak için yeterli bulursa tutuklar, adli kontrol kararı verir vs.

Ama bu tutuklamaya sevk yazılarında delil falan hak getire.

Olaylar bizim anlayamayacağımız bir başka kozmik boyutta cereyan ediyor gibi.

Bu sorgular sırasında, polis ve savcı soruları çoktan seçmeli olarak sorsaydı daha iyi olurdu diye de aklımdan geçirdim.

Mesela şöyle: Aşağıdaki terör örgütlerinden hangisine üyesiniz?

A) Falan, B) Filan, C) Şu, D) Bu, E) Hiçbiri.

E’yi işaretleyenlerin için “aşağıdaki cümledeki boşluğu doldurunuz” gibi sorular kurgulanabilirdi mesela.

Öte yandan Türkiye gibi otokratik bir rejim ile yönetilen bir ülkede bile “herhangi bir sendika, parti, dernek üyeliğiniz var mı?” gibi garip bir soru sorulmaz.

Çünkü bunlara üye olmak suç değildir, zaten savcı ya da polis de o kişilerin böyle bir yere üye olup olmadığını kolayca bulabilir, sormasına gerek yoktur.

Bizde soruyorlar çünkü dertleri zaten suçlu bulmak değil, suçlu yaratmak.

Kanunlarımızda bir “suç uydurma suçu” var ki son aylarda bu suçu en çok işleyenlerin, suçları kovuşturmak durumunda olanlar olması bir başka gariplik.

Bu son “NATO tutuklamalarıyla” adalet sistemimize “önleyici tutuklama” kavramı da girmiş oluyor ki nereye kadar yayılabileceğini yakında göreceğiz.

“Suç işleyebilir” diye insanları uyduruk gerekçelerle tutuklamaya başladığınızda artık sınırınız gökyüzüdür, uçabildiğiniz kadar uçabilirsiniz.

“Aklından falancaya suikast fikri geçti” diye tutuklanıp, ağırlaştırılmış müebbet istemiyle bile yargılanabilirsiniz ki delil falan da gerekmiyor zaten.

Ya da “rüyasında suç işlemiştir mutlaka” diye hapse tıkılmanız da olası.

Adalet sistemimiz, mülkiyet hakkını, tapunun delinmemesi ilkesini çoktan rafa kaldırmıştı, şimdi geçtiğimiz aşamada suçun işlenmiş olması da gerekmiyor.

Savcının, suç işleyebileceğinizden kuşkulanması yeterli oluyor.

“Ama Anayasa” falan diye itiraz etmeyi de aklınızdan geçirmeyin: Anayasa, bir köşede kendi kendine ağlıyor.

/././

İsrail hükümetinden "Ermeni soykırımını tanıma" kararı  


İsrail Dışişleri Bakanı Saar'ın "Ermeni soykırımının tanınması" için sunduğu teklif kabinede oybirliğiyle kabul edildi. Kararın yürürlüğe girmesi için parlamentoda onaylanması gerekiyor.

İsrail hükümeti, Birinci Dünya Savaşı döneminde Ermenilere yönelik katliamları "soykırım" olarak tanıma kararı aldı. Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın "Ermeni soykırımının tanınması" için sunduğu teklifin bugünkü kabine toplantısında oybirliği ile kabul edildiği açıklandı. İsrail Dışişleri'nden yapılan açıklamada karar "tarihî" olarak nitelendirdi.

Kabinenin bu kararının yürürlüğe girebilmesi için İsrail parlamentosu tarafından da onaylanması gerekiyor. Karar, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde gerginliği artıracak bir adım olarak değerlendiriliyor.

Bakanlığın açıklamasına göre Dışişleri Bakanı Saar, kabine toplantısında yaptığı konuşmada, "Ermeni soykırımı bugün bile özellikle Türk hükümeti tarafından yürütülen, tarihin manipülatif bir şekilde yeniden yazılmasını da içeren, kurumsallaşmış bir inkâr ve küçümseme kampanyasının öznesi olmayı sürdürüyor" ifadelerini kullandı.

Saar, "Kanımca artık İsrail'in bir Yahudi devleti olarak bunu resmen kabul etmesinin zamanı geldi... Doğru olanı yapmak için hiçbir zaman geç değildir… Bu hem ahlaki ve tarihî bir yükümlülüktür" dedi.

Daha önceki hükümetlerin tutumu farklıydı

İsrail'de daha önceki hükümetler, önemli stratejik ortaklardan biri olan Türkiye ile ilişkileri bozmamak için Ermeni katliamlarını resmen "soykırım" olarak nitelendirmekten kaçınmıştı.

Ancak Ekim 2023'te başlayan Gazze savaşı nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler oldukça gerildi. Türkiye, İsrail'i Gazze'de Filistinlilere yönelik "soykırım" yapmakla suçlarken, İsrail ise bu suçlamayı reddediyor.

İsrail'in Gazze'deki tutumuna defalarca sert sözlerle tepki gösteren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail yönetimini "günümüzün Nazileri" olarak nitelendirdi. Buna karşılık İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da Erdoğan'ı "Kürtlere karşı soykırım yapan antisemit diktatör" olmakla suçladı.

Hamas'ın diplomatik destekçilerden biri olan Türkiye'den yapılan resmî açıklamalara göre İsrail ile ticaret askıya alınmış durumda.

Başbakan Netanyahu, geçen yıl verdiği bir söyleşide Ermeni soykırımını tanıdığını belirten ilk İsrail lideri olmuştu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Netanyahu'nun bu açıklamasını kınamış ve bu çıkışın, İsrail ordusunun "Gazze Şeridi'nde işlediği suçları örtbas etmek" amacıyla yapıldığını belirtmişti.

İsrail Dışişleri Bakanı Saar, bu karara ilişkin olarak, "Bu, Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin İsrail'e karşı yürüttüğü açıkça düşmanlığa, korkunç söylemlere ve düşmanca eylemlere karşı bir misilleme değildir" ifadesini kullandı. Saar, "Türkiye'nin İsrail aleyhinde yaydığı yanlış söylemler onu tarihî gerçeklerden muaf kılmaz" dedi.

Ne olmuştu?

Birinci Dünya Savaşı sürerken Anadolu'da yaşayan Ermeniler 1915-1916 yıllarında, dönemin Osmanlı yönetimi tarafından Doğu Anadolu'dan Suriye ve Irak'a sürgüne zorlanmıştı. Açlık, susuzluk, hastalık ve katliamlar nedeniyle yüz binlerce Ermeni sürgün yolunda hayatını kaybetmişti.

Ermenistan ve çok sayıda tarihçi, bu dönemde 1 milyonun üstünde Ermeni'nin sistematik olarak katledildiğini ve ağır koşullarda ölüme terk edildiğini savunarak bunu "soykırım" olarak nitelendiriyor.

Türkiye ise tehcir kararının, savaşın zorlu şartları altında silahlı isyana karşı "son çare" olarak alındığını savunuyor; "acı olaylar" yaşandığını kabul etmekle birlikte soykırım nitelendirmesine karşı çıkıyor.

Ermeni kırımını dünyada 30'u aşkın ülke, parlamento düzeyinde soykırım olarak tanıyor. Almanya'da da Federal Meclis 2016 yılında Ermeni kırımını soykırım olarak nitelendiren bir kararı kabul etmişti. Alman hükümeti ise soykırımın hukuki bir tanımı bulunduğuna ve bu konudaki kararın yetkili mahkemelerce verilebileceğine işaret ederek Ermeni kırımıyla ilgili bu tanımlamayı kullanmıyor.

***

Dışişleri'nden İsrail'in "Ermeni Soykırımını tanıma" kararına tepki: Netanyahu hükümeti kendi suçlarını örtbas etmeyi hedefliyor 


Dışişleri Bakanlığı, İsrail hükümetinin 1915 olaylarına ilişkin soykırım iddialarına dair aldığı karara sert tepki gösterdi. Bakanlık, Gazze'deki saldırıları nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı'nda soykırım suçlamasıyla yargılanan İsrail'in, bu adımla kendi suçlarını gizlemeye çalıştığını vurguladı.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, alınan kararın hukuki ve tarihi gerçekleri yok sayan "kötü niyetli bir girişim" olduğu belirtilerek, "Tüm dünyanın gözü önünde Filistin halkına yönelik sistematik zulüm uygulayan ve Uluslararası Adalet Divanında Gazzelilere karşı soykırım işlemek suçundan yargılanmakta olan İsrail hükümeti, 1915 olaylarıyla ilgili olarak kabul ettiği siyasi kararla kendi suçlarını örtbas etmeyi hedeflemektedir" denildi.

"Netanyahu ve suç ortaklarının sıkışmışlığını gözler önüne seriyor"

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya yönelik Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) tutuklama taleplerine de atıf yapılan açıklamada, söz konusu kararın İsrail yönetiminin içinde bulunduğu zor durumu yansıttığı ifade edildi: "Hukuki ve tarihi gerçekleri yok addeden bu kötü niyetli girişim, Uluslararası Ceza Mahkemesinde Filistinlilere karşı işlenen suçlarla bağlantılı olarak yürütülen soruşturma kapsamında haklarında tutuklama emri bulunan Netanyahu ve suç ortaklarının içinde bulunduğu sıkışmışlığı gözler önüne sermektedir."

Açıklama, Türkiye'nin, İsrail'in bölgedeki genişlemeci ve istikrarsızlaştırıcı politikalarına son verilmesi ve Netanyahu hükümetinin Filistin halkı başta olmak üzere sivillere karşı işlediği suçlardan dolayı hukuk önünde hesap vermesi için kararlılıkla çalışmaya devam edeceği vurgusuyla sona erdi.

Bakanlığın yazılı açıklamasının tamamı şu şekilde:

“Tüm dünyanın gözü önünde Filistin halkına yönelik sistematik zulüm uygulayan ve Uluslararası Adalet Divanı'nda Gazzelilere karşı soykırım işlemek suçundan yargılanmakta olan İsrail hükümeti, 1915 olaylarıyla ilgili olarak kabul ettiği siyasi kararla kendi suçlarını örtbas etmeyi hedeflemektedir. Hukuki ve tarihi gerçekleri yok addeden bu kötü niyetli girişim, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Filistinlilere karşı işlenen suçlarla bağlantılı olarak yürütülen soruşturma kapsamında haklarında tutuklama emri bulunan Netanyahu ve suç ortaklarının içinde bulunduğu sıkışmışlığı gözler önüne sermektedir. Türkiye, İsrail'in bölgedeki genişlemeci ve istikrarsızlaştırıcı politikalarının son bulması ve Netanyahu hükümetinin Filistin halkı başta olmak üzere sivillere karşı işlediği suçlardan dolayı hukuk önünde hesap vermesi için kararlılıkla çalışmaya devam edecektir.”

***

T-24


 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2026-

İran savaşını kim kazandı?-Akdoğan Özkan-  İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan m...