İletişim Başkanlığı, Erdoğan'ın sözleri için Fox News'e düzeltme yolladı: Çeviri sırasında anlam kaybına uğradı / Fox News: Çevirinin arkasındayız!
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın Washington Ofisi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Fox News'a verdiği mülakat sırasında ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşları bitirme vaatlerini yerine getiremediğine yönelik sözleriyle ilgili olarak kanala bir "düzeltme yazısı" gönderdi. Yazıda, Erdoğan'ın sözlerinin çeviri sırasında "anlam kaybına uğradığı" savunuldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu için bulunduğu New York'ta pazartesi günü Fox News’ten Bret Baier'in konuğu oldu. Erdoğan, Baier'in Filistin ve Ukrayna’daki savaşların nasıl biteceği sorusuna, “Ben sadece şunu söyleyeyim. Sayın Trump hatırlarsanız bir ifade kullandı: ‘Rusya-Ukrayna savaşını ben bitiririm’. Bitti mi? Hâlâ devam ediyor. Aynı şekilde, ‘Gazze savaşını ben bitiririm’ dedi. Bitti mi? Hayır. Demek ki bu işin içine girdikten sonra bazı faturalar ödeniyor. Ve nitekim esir takası da kapandı” yanıtını verdi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sözlerine tepki göstererek '“Liderler istediklerini söyleyebilir ama günün sonunda bir çözüm gerektiğinde Beyaz Saray’a gelmek isterler. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu hafta Başkan’la görüşmek için Beyaz Saray’a geliyor. Hepsi Trump’la konuşmak, onun sorunu çözmesini istiyor. Gerçek şu ki, bugün bile devam eden toplantılarımız var ve liderler bu toplantıların bir parçası olmak için adeta yalvarıyor. ‘Bizi de dahil edin, beş dakika el sıkışma imkânı sağlayın’ diye arıyorlar” dedi.
Fox News'te dün gece konuyla ilgili yapılan bir yayında, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Washington Ofisi'nin Erdoğan'ın sözleriyle ilgili kanala bir açıklama gönderdiği duyuruldu.
"Cevap çeviri sırasında anlam kaybına uğradı"
"Special Report" isimli yayında aktarılana göre İletişim Başkanlığı'nın kanala gönderdiği açıklama şöyle:
"Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın savaşların sona erdirilmesine ilişkin bir soruya verdiği yanıt, çeviri sırasında anlam kaybına uğradı. Röportaj sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, savaşları sona erdirmenin önemli zorluklar ve maliyetler gerektirdiğini vurguladı ve Başkan Trump'ın bu konudaki çabalarını takdir etti."
Fox New, çevirinin doğruluğunun arkasında durduğunu bildirdi.
2025 yılında apartman yaşamını ilgilendiren çevre cezaları yeniden belirlendi. Gürültü yapanlara, çöplerini yanlış atanlara ve kurallara uymayanlara binlerce liralık para cezası uygulanacak.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yayımladığı tebliğle birlikte 1 Ocak 2025’ten itibaren çevre cezaları artırıldı. Özellikle apartmanlarda gürültü ve çevre düzenini bozan davranışlar, kiracı ya da ev sahibi fark etmeksizin ciddi yaptırımlara tabi olacak.
GÜRÜLTÜ YAPANLARA 11 BİN LİRA CEZA
Komşularını rahatsız edecek şekilde yüksek sesle müzik dinleyen, geç saatlerde tadilat yapan ya da gürültü kirliliğine sebep olanlara 11.035 TL ceza kesilecek. Gürültünün işyeri veya şantiyede olması halinde bu rakam 111.361 TL’ye, fabrikalarda ise 334.297 TL’ye kadar çıkıyor.
ÇÖPLER VE ATIKLAR İÇİN DENETİMLER SIKILAŞIYOR
Çöplerin gelişigüzel bırakılması, geri dönüşüm kurallarına uyulmaması da apartman hayatında sık rastlanan sorunlar arasında. Denetimlerde uygunsuz davranışlar tespit edilirse apartman sakinleri para cezasıyla karşı karşıya kalacak.
APARTMAN YÖNETMELİĞİNE UYMAYANA BÜYÜK CEZA
Bu noktada en büyük sorumluluk apartman yöneticisine düşüyor. Kat maliklerinin ortak kararıyla seçilen yönetici, sadece aidat toplamakla değil, aynı zamanda yönetmelikte belirtilen düzenin uygulanmasını sağlamakla yükümlü. Yöneticinin görevi; apartman defterlerini tutmak, bütçeyi denetlemek, bakım-onarım işlerini yürütmek ve kurallara uymayanlar hakkında yasal süreci başlatmak. Yani apartman yöneticisi, apartman sakinleri için hem mali hem de hukuki sorumluluk taşıyan bir temsilci konumunda.
Uzmanlar, apartmanlarda yaşanan pek çok anlaşmazlığın yönetmelikte açıkça belirtilmiş kuralların uygulanmamasından kaynaklandığını belirtiyor. Yeni düzenlemelerle birlikte, yöneticilerin kuralları uygulamaması veya göz ardı etmesi durumunda da sorumluluk doğabileceği ifade ediliyor.
ORTAK ALANLARDA SORUMLULUK
Merdiven boşluğuna eşya koymak, yangın merdivenlerini kapatmak ya da apartman düzenini bozacak davranışlarda bulunmak ise Kat Mülkiyeti Kanunu ve yangın yönetmelikleri çerçevesinde yaptırımlara tabi. Bu kurallar hem güvenlik hem de komşuluk ilişkilerinin korunması için zorunlu.
KOMŞULUK HAKKI KADAR GÖREVLER DE VAR
Uzmanlara göre, apartmanda yaşamanın sadece haklardan ibaret olmadığı, aynı zamanda ciddi sorumluluklar da içerdiği unutulmamalı. 2025 itibarıyla cezalar yüksek seviyelere ulaştı. Dolayısıyla hem kiracıların hem de ev sahiplerinin ortak yaşam kurallarına dikkat etmesi şart.
İsrail’in bölgede saldırgan adımlarını kesintisiz sürdürdüğü bir gerçek. Bu adımları veri alıp İsrail’e karşı atılmayan adımları unutturma göreviyle hareket eden yandaş medya, zaman zaman ayarı kaçırıp İsrail’e savaş ilan ediyor. Peki bu savaş tantanası arasında neler gizleniyor?
"Artık Türk-İsrail savaşı kaçınılmaz. Doğrudan askeri karşılık görecek. Batı gücü parçalandı, Türkiye İsrail’in sınırlarına yerleşecek. Bizim haritamızda yeri yok! Türkiye’nin önünde diz çökecek.”
“Türkiye İsrail’i vurmalı! Ne o, ürpertici mi geldi? Peki onlar vururken niye şaşırmıyorsunuz? Yarın, geç kalınmış bir cümle olacak bu. Lider öldürüyorsa lideri öldürülür. Şehir vuruyorsa şehirleri vurulur. Hz. Adem’den bu yana kural budur. Önce biz vuracağız!”
İki alıntıyla başladık.
Ciddiye alınacak biri mi diye küçümsemeyin, İbrahim Karagül’ü ve yazdıklarını ciddiye almakla ilgili değil meselemiz.
AKP medyası bir süredir İsrail’in bölgedeki saldırganlığına işaret edip, hedefin Türkiye olduğunu ve Türkiye’nin de İsrail’i vurması gerektiğini söylüyor.
İsrail’in Suriye’de büyük alan tuttuğu, Kıbrıs’ta adım üstüne adım attığı, bölgede gücünü ve etkisini giderek artırdığı, bunu da her yere saldırarak yaptığı doğru.
İsrail her anlamıyla bir soykırım aparatı gibi işletiliyor ve Gazze’de insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırımlardan birine bütün dünyanın seyirciliği eşliğinde devam ediyor.
Durum bu, o zaman ne var Yeni Şafak yazarının İsrail’i vuralım kıralım demesinde?
Ortada büyük bir riyakarlık, çok ciddi bir ikiyüzlülük varsa, bu da bol keseden atılan “haydi savaşa” naralarıyla gizleniyorsa, ortada gerçekten bir sorun vardır.
Şimdi o soruna biraz yakından bakalım…
AKP gerçekten İsrail'e ders mi vermek istiyor?
AKP iktidarının İsrail ile bölgede bir pasta kavgasına girdiği, bunun da merkezinde Suriye’nin yer aldığı ortada.
Bu kavganın kimi zaman ciddi sürtüşmeler yarattığı da.
Ancak bazı açık bilgiler var, bunların hiçbiri nedense AKP medyasında gündem olmuyor.
Birleşmiş Milletler Ticaret Veritabanı’nda İsrail’in açıkladığı verilerle Türkiye’nin kayıtları arasında 1,3 milyar dolarlık fark tespit edilmişti. İsrail'e ihracatın Filistin postunda sürdüğünü aylardır reddeden Ticaret Bakanlığı, bu defa topu İsrail'e atmaya çalıştı. Ancak söz konusu fark, dolaylı yoldan sürdüğü tahmin edilen ticaret tutarıyla paralellik gösteriyor.
Türkiye limanlarından İsrail’e Gazze’de soykırım başladığından bu yana kesintisiz devam eden sevkiyatların iptal edilmesine yönelik karar alınalı daha bir ay olmadı.
Bu bile AKP’nin İsrail ile ticareti kesmek konusunda ne kadar gönülsüz olduğunun kanıtlarından olsa gerek. "Geç oldu ama oldu ya sonuçta" denilecek, peki gerçekten oldu mu?
İsrail'in Aşdod Limanı'nın Türkiye'den gemilere ev sahipliği yapmaya devam ettiği iddiaları hâlâ gündeme geliyor. İddialara göre gemiler bayrak değiştiriyor, rota değiştiriyor ve İsrail’e her yoldan sevkiyat yapmayı sürdürüyor. Bunun ayrıntılarına dair şu ana kadar bazı haberler basına yansımış durumda ancak AKP’li yetkililerden tek bir açıklama gelmiş değil.
Reuters, yasak kararından hemen sonra Türk liman yetkililerine dayandırdığı haberinde, gemilerden garanti mektupları isteneceğini; patlayıcılar, radyoaktif maddeler veya askeri teçhizat da dahil olmak üzere belirli kargo türlerinin İsrail'e giderken gemide bulunmadığının belirtilmesi gerektiğini aktardı. Ancak çeşitli sosyal ağlar üzerinden İsrail’e gittiği iddiasıyla çok sayıda gemiye ilişkin bilgi paylaşılmaya devam ediliyor. Ancak sorun gerçekten bu iddiaların doğru olup olmamasından ibaret değil. Bir ay önceye kadar böyle bir kararı alabilecek bir iradenin hiçbir şekilde ortaya çıkamıyor olması az şey değil.
Öte yandan İsrail’e soykırım savaşı için ihtiyaç duyduğu yakıt, Türkiye üzerinden Azerbaycan tarafından sağlanmaya devam ediyor, iddialar bu yönde. Kağıt üstünde burada da durmuş bir akıştan söz ediyoruz ama trafiğin sürdüğünü, ticaretin devam ettiğini açıklayan bizzat İsrail kaynakları.
Haziran ayında İsrail’in Haaretz gazetesinin bir haberinde, “Azerbaycan, geçen yıl petrol satışlarını resmen durdurmasına rağmen İsrail'e petrol tedarik etmeye devam edeceğine söz verdi” aktarımında bulunmuştu. Bakü’nün 2024 yılında bir milyon tonu aşan ihracatının ardından, İsrail'e petrol satışlarını gümrük kayıtlarından çıkardığı bilgisine yer verilen haberde İsrailli kaynakların yaptığı açıklamalara değiniliyor. Söz konusu haberde satışların devam ettiği ve gümrük kayıtlarındaki değişikliğin üçüncü ülkelerde kayıtlı tüccarlara yapılan işlemlerden kaynaklanabileceği söylendi.
Söz konusu İsrailli kaynak, "Azerbaycanlılardan enerji sektörü de dahil olmak üzere stratejik ilişkilerin devam edeceğine dair söz aldık ve endişelenecek bir şeyimiz yok" derken Azerbaycan üzerinden süren tek şey yakıt tedariki de değil…
AKP iktidarının Suriye’deki çıkarları doğrultusunda yine Azerbaycan dolayımıyla İsrail ile doğrudan temaslar sürdürülüyor. "Suriye’de bir kaza yaşanmaması adına" denilerek meşrulaştırılmak istenen bu süreçte, görüşmelerin içeriğine ilişkin ise hiçbir detaylı bilgi paylaşılmıyor. Tek bilinen İsrail’in burada da kırmızı çizgilerle hareket edip bunu dayattığı.
Tüm bunlara ek olarak Türkiye’de Koç Holding’in de aralarında olduğu birçok patron grubunun İsrail ticaretini nasıl sürdürdüğüne ilişkin oldukça gizemli hale getirilen bir tablo var. Kimse açık açık itiraf edemiyor ama herkes “önce para” diyerek gemisini yüzdürmeye devam ediyor. Zorlu Holding daha yakın zamana kadar İsrail ile enerji işleri yapıyordu örneğin, "halk tepkisi sonrası kestik" dediler ama gerçekten öyle mi, her şey oldukça belirsiz.
Koç Holding CEO’su Ömer Koç İstanbul’da geçtiğimiz günlerde bienal açılışını fırsat bilip "Gazze duyarlılığı" sergilemiş, alkış toplamıştı. Alkışlayanlar arasında Eczacıbaşı Holding patronu Bülent Eczacıbaşı da vardı. Koç Holding “soykırımı meşrulaştırmak” bir yana bizzat o soykırıma katkı sağlıyor.
Öte yandan AKP bir taraftan HTŞ ve Şara güzellemesi yapmaya, bu ismin arkasında durmaya devam ederken aynı ismin ülkesinin önemli bir bölümü İsrail kontrolüne girmişken, uzun yıllar sonra İsrail ile en güçlü diplomatik bağları kuran isim olması tartışma konusu bile olmuyor.
Kısacası İsrail bir yandan Gazze’de katliam üstüne katliam yaparken, bölgede giderek güç kazanırken, Türkiye’deki patron sınıfı ve siyasi iktidarın önceliği kendi gemilerini yüzdürmek oluyor.
Yukarıda işaret edilen başlıkların hiçbiri savaş narası atan yandaşların yazılarında gündem olmuyor, yok hükmünde sayılıyor.
Ve bunun üstüne büyük bir ikiyüzlülükle İsrail’e savaş ilan ediliyor.
Peki, Türkiye İsrail ile gerçekten tüm bağlarını kesen bir adıma imza attı mı? Atılan adımların birçoğunun uzun süre eylemlere konu olan başlıklarla ilişkili olduğu ortada. Halkın tepkisi olmasa gemi ticareti gizli saklı değil, açık açık ve çok daha yaygın şekilde sürecekti.
İsrail ile gerçek bir mücadele için gerekli adımların atılmadığı bir tabloda savaş gündemi ne kadar gerçek?
Böylesi bir tabloda savaş hamaseti, ülkeyi uçuruma yuvarlamayı görev edinenlerin ağzında olsa olsa halkımızı ateşe atmanın yeni yollarının arandığının işareti olabilir, İsrail ile mücadele etmenin değil…
Aksi olsa ABD ziyareti bir rest aracı olurdu, "ne varsa alayım, karşılığında sorunlarımı çöz" ziyareti değil!
Peki İsrail ile savaş gerçekten mümkün değil mi? Yukarıda sıralanan tüm başlıklara rağmen İsrail ile kontrolsüz bir karşı karşıya geliş olsa olsa yukarıda sözü edilen patronların ve iktidarın kendi pasta çıkarları için olabilir, halkımızın ya da Filistin halkının çıkarları için değil.
Bu da yine olsa olsa bir bütün olarak ülkemizin ateşe atıldığı yeni bir oyun, üstelik de çok tehlikeli bir oyun anlamına gelir.
Yeni "çözüm" sürecinden Suriye'de SDG'nin akıbetine birçok başlıkta söylemini "İsrail tehdidi" üzerine kuran MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün açıkça İsrail'e askeri müdahale çağrısında bulundu. Geçtiğimiz hafta ABD ve İsrail'e karşı Türkiye-Rusya-Çin ittifakının kurulmasını öneren Bahçeli, şimdi de İsrail'i ve ABD'yi durdurmak için "artık sözlerin yetmediğini" ifade etti.
Askeri şeffaflık, NATO, MİT ve İsrail
Türkiye’nin İsrail’e nazaran pek az askeri sırrı olduğu ortada. Yıllarca ortak tatbikatlar düzenlenmesi, katil İsrailli pilotların zamanında Türkiye’de eğitim görmesi, NATO üyeliğinin getirdiği “açıklık”, Türkiye’nin attığı birçok adım konusunda İsrail’in anında bilgi sahibi olması anlamına geliyor.
Türkiye’de bulunan NATO ve ABD üslerinin İsrail için nasıl bir hazine anlamına geldiğini İran savaşında da görmüştük.
Bunun yanı sıra AKP medyası bunca gürültüye, savaş ilanına rağmen örneğin Milli İstihbarat Akademisi’nin Temmuz raporuna göz attı mı acaba? Aksi mümkün değil sanıyoruz. AKP’nin en kritik kurumlarından biri açık açık İran savaşında İsrail’in yanında olmanın önemine vurgu yaparken bunun boşuna olmadığı, raporun boşa yazılmadığı da ortada. Bu açık İsrailcilik dahi hiç sorgulanmadı.
Sonuç olarak önümüzde sadece bir sınıfın çıkarlarının merkeze alındığı bir güç savaşı var. Bu savaşın tarafı halkımız değil, patronlar. Onlar kendi pasta dilimlerine odaklanmışken bizim kendi cephemiz için harekete geçmemiz gerekiyor. Diğer tüm seçeneklerde kaybeden yoksul halkımız ve diğer kardeş, yoksul halklar olacak.
AKP’ye 'Ankara yolsuzluk operasyonu' için 4 tavsiye: İşiniz böyle çok daha kolay olur!-Ali Ufuk Arıkan-
ABB’ye uzun süredir beklenen operasyon için bugün adım atıldı. AKP’nin, bu adımın devamını getirip getirmeyeceği, Mansur Yavaş’ın hedefin neresinde olduğu tartışma konusu. Ancak Ankara’da gerçekten bir yolsuzluk operasyonu yapmak isteyenler için işi çok kolaylaştıracak başlıklar var.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) düzenlediği konserler ve bunların miktarları uzun süre AKP basını tarafından gündeme getirilmişti.
Söz konusu konserler şimdi de "ihaleye fesat karıştırma" gibi iddialar eklenerek operasyona konu oldu.
Akıllara gelen ilk soru, bu operasyonun bir işaret fişeği olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği.
Yani ABB Başkanı Mansur Yavaş’a da uzanacak bir AKP operasyonu olup olmayacağı, soru bu…
Daha önce de çeşitli defalar ortaya atılan bu iddiaların nereye uzanacağını şimdiden kestirmek güç. Ancak operasyonun Yavaş’a her anlamıyla güçlü bir mesaj olduğu ortada.
Bu mesajın nasıl bir sonuca yol açacağını kısa süre içinde görmek mümkün olacak.
Ancak bugünkü operasyondan hemen önce atılan öyle bir mesaj var ki, bu haberdeki asıl konumuzu o mesaj ve öznesi oluşturuyor.
AKP iktidarının operasyonlarının mahiyeti konusunda bu mesajı atan isimden daha açıklayıcı bir şey olamazdı sanıyoruz. Melih Gökçek’in attığı mesajdan söz ediyoruz.
Gökçek operasyondan hemen önce sosyal medyadan yaptığı paylaşımla adeta operasyon duyurusu yaptı.
Türkiye’de yıllar içinde birçok yolsuzluk operasyonu ve iddiası gündeme geldi ama Gökçek tüm bunlar içinde en özel isimlerden biri oldu.
Hakkında onlarca suç duyurusunda bulunuldu, yüzlerce haber çıktı ama tek birinden dahi gerçek anlamda yargılanmadı.
Şimdi ise “temizlik operasyonu” diye tweet atabiliyor, büyük cüret doğrusu.
Bu vesileyle AKP’nin bu özel isminin dosyasını 4 maddeyle bir kez daha açıyoruz…
1) Güçlü tanıklar var
Gökçek hakkında yapılacak operasyon için ağaç isimleri verilmiş gizli tanıklara ihtiyaç yok. Şirketler de sorumluları da, yapılan onlarca suç duyurusu da ortada.
Adı sanı belli onlarca tanık var, bunlardan bazıları ise Gökçek ile çok yakın çalışan isimler.
İlki Gökçek’in eski mücadele arkadaşlarından, şimdiki düşmanlarından olan Bülent Arınç. Arınç, Gökçek’in Ankara’yı parsel parsel Gülen Cemaati’ne peşkeş çektiğini ilk elden açıklayan isim olmuştu. Gökçek ile yaşadıkları parti için kriz ardından birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya seren ikilinin açıklamaları sonrası, beklenen adımlar hiçbir zaman atılmadı. “Seçimlerde Cemaat'in kucağına oturdu, Ankara'yı parsel parsel Cemaat'e sattı. Çok zor seçimleri kazandıktan sonra birilerine yaranmaya çalışmaktadır. Kanunen verdiği yerleri almak için mahkemelerde koşturmaktadır” sözü, araştırma konusu bile yapılmadı.
Gökçek konusunda ithamlar sadece Arınç’tan gelmedi. Örneğin AKP’nin kritik bir diğer ismi Hayati Yazıcı da ciddi ithamlarda bulunan isimlerden biri oldu. "Sözünü ettiğiniz kişi, bizim partimizde belediye başkanlığı yaptı, görevini bırakması istendi. Gökçek’in görevden alınması iş olsun diye istenmedi. Bunun ötesinde bir yorum yapmayacağım" diyen Yazıcı’nın bu sözleri, Arınç hakkında yolsuzluk iması olarak değerlendirildi ama savcıların sessizliği asla değişmedi. Üstelik bu uyarı, o dönem adı MHP adaylığı için geçen Gökçek için ciddi bir darbe anlamına geldi. Bu sözler ve uyarı MHP tarafından dikkate alınınca, Gökçek’in Ankara’ya dönüş planı da suya düştü.
Bunlar yetersiz geldiyse, sadece ABB yönetiminin kamuyu zarara uğratan dosyaları inceleyip tespit ettiği ve savcılığa sunduğu 100’e yakın dosyayı raftan indirin, o da yeter.
Melih Gökçek'in ilk akla gelen yolsuzluğu Ankapark. 800'ün milyonun üzerinde bir zarardan söz ediliyor.
2) Yolsuzluk iddialarının sonu gelmiyor
Gökçek hakkında bir haber hazırlarken en zorlu konulardan biri hakkındaki yolsuzluk iddialarını derlemek. Bunlardan sadece küçük bir bölümü hatırlatıyoruz:
750 milyon dolarlık harcamaya konu olan Ankapark, Melih Gökçek döneminde Ankara’ya vurulan en büyük darbelerden biri oldu. Halkın milyonlarca lirasının harcandığı bu park, yıllığı 26 milyona kiralanabildi. Kiralayan şirket aylar sonra battı, emekçilerin parasını ödemeden kaçtı. Parkın yeni sahibi de parkı açmayı başaramadı, elektriği de kesik olan parktaki oyuncaklar çürümeye terk edildi.
Melih Gökçek döneminde, “Karaçam fidanı” alımı için anlaşma yapılan şirketin, tanesini 1,5 TL’ye aldığı fidanları belediyeye 14,9 TL’ye sattığı, Gökçek döneminde kent kapılarına 82 milyon TL, kedi heykellerine 790 bin TL, dekoratif kol saatine 258 bin TL harcandığı ortaya çıktı.
Melih Gökçek’in 40 yıllık arkadaşı Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın boş arazisini "depo yapacağım" diyerek Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA'ya kiralattığı, boş arsa kirası olarak Ceylan’a üç yıl için 778 bin 323 TL kira ödendiği ortaya çıktı.
Hafriyat döküm işinin Temmuz 2014'te Meclis kararı ile belediye şirketlerinden ANFA’ya aylık 30 bin TL’ye (yıllık 360 bin TL) verildiği, ANFA’nın ise bu işi Osmanlıspor’a aylık 100 bin TL’ye (yıllık 1 milyon 200 bin TL) sözleşme yaparak verdiği ifade edildi. Yetkililer, bu sözleşmeler sadece sonucunda belediyenin milyonlarca lira kamu zararına uğradığını bildirdi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA tarafından 2015 yılında 1,7 milyar TL’ye ihale edilen “Parklar, Refüjler, Yan Bantların Yeşil Alanları, Piknik Alanları, Rekreasyon Alanları, Mezarlıklar, Havuzlar ve Göletler ile Belediye’ye Ait Tesislerin Bitkisel, İnşaat, Tesisat, Elektrik, Bakım ve Onarım Hizmet Alımı” işine yönelik olarak Teftiş Kurulu soruşturma yaptı. Soruşturma sonucunda belediyenin 576 milyon TL’lik zarara uğratıldığı gerekçesi ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.
AFM isimli bir şirketin, düşük ücretlerle aldığı atıl ve kullanılmaz durumdaki fabrikalar, sermaye artırımı yoluyla belediye iştiraki Seğmen Su adına Belka A.Ş’ye satıldı. Yapılan bu alımlardaki sözde fabrikaların yıkık dökük olduğu, bazılarının yapılan çizimlerle atış poligonu gibi kullanıldığı görülürken, belediyenin bu satışlarla 48 milyon lira zarara uğratıldığı öğrenildi.
Gökçek'in, Söğüt İnşaat'a satılan 90 bin metrekarelik alana emsal değişikliği ile 450 bin metrekarelik usulsüz inşaat yaptırdığı ortaya çıktı. Yapılan değişiklikle Söğüt İnşaat, satın aldığı 90 bin metrekarelik alana, 450 bin metrekarelik inşaat yaptı. Büyütülen inşaat alanına Metromall AVM ve Metromall Konutları projesi yapıldı. Belediye, yaptığı değişikliği satıştan önce gerçekleştirseydi, 100 milyon liradan fazla kazanç elde edecekti.
CHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Ertan Işık, Gökçek döneminde yaşanan usulsüzlüklerle ilgili yaptıkları incelemeye ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmuş, “Uzmanların yaptığı kaba taslak hesaplardan, rantın 10 milyar lirayı geçtiği anlaşılıyor. Rant ve bu rantı elde edenlerin değişik bağlantıları var. Sağlıklı soruşturmalarla, bu kişilerin, tutunacak dalları yok” demişti.
Bir zamanlar Erdoğan'la arasından su sızmayan Gökçek ve Erdoğan aynı karede. Ortalarındaki isimse Gökçek'in oğlu Osman Gökçek. AKP'den Ankara Milletvekili olan Osman Gökçek, aynı zamanda partisinin MKYK üyesi.
3) Kent suçları
İller Bankası, Havagazı Fabrikası gibi kentin hafıza mekanlarını hukuksuz şekilde yok etti. Atatürk Orman Çiftliği arazisinde ve ODTÜ Ormanı'nda da büyük ağaç katliamlarına imza atan isim de ilk olarak Melih Gökçek oldu.
Cumhuriyet’in başkentini adeta kendi oyun alanına döndüren Gökçek, bir yandan kentin tüm simge mekanlarına savaş açarken, robotlar, saatler, dinozorlarla kent merkezini iyiden iyiye kimliksiz ve kişiliksiz hale getirdi.
İller Bankası gibi tescilli bir yapıyı yıkıp Cumhuriyet’in simge bir mekanına cami yapan Gökçek, önünde çektirdiği zafer fotoğrafıyla kentin ilerici birikimine de meydan okumuştu.
Mimarlık fakültelerinde ders olarak okutulan ve Cumhuriyet'in sembol yapılarından olan İller Bankası'nı yıktırıp cami yaptıran Gökçek'in bu pozu çok konuşulmuştu.
4) Cemaat ve Gökçek
İlk başlıkta biraz açmıştık. Gökçek hakkında Cemaat ile bağlarına ilişkin yüzlerce haber ve iddia gündeme geldi.
Bir dönem Cemaat’in en büyük destekçisi olan ve bu gerici çeteyi ülkenin her kurumuna sokan AKP, sonrasında bunların hiçbiri olmamış gibi davrandığı için Gökçek’i de pas geçti diye düşünebilirsiniz.
Ancak Gökçek’in bağı hepsinden daha kuvvetliydi.
Bu konudaki en büyük tanıklardan biri Arınç ise diğeri de Cemaatçi bir isim olan, Akın İpek’ti. İpek’in Gökçek hakkında söylediği şu sözleri aktarmak yeterli sanıyoruz: “Melih Gökçek’in oğlu uzun zamandır bize ‘FETÖ’cü’ deyip duruyor. Benim AKP’den, CHP’den, MHP’den ve hizmet hareketinden tanıdıklarım var. 2015 yılının başına kadar hizmet hareketinde kimler yönetici derseniz ben Melih Gökçek’i sayarım. Gökçek’i cemaat yöneticisi olarak tanıdım. Bir anda rüzgarın dönmesiyle 180 derece döndü Gökçek.”
/././
Erdoğan'la Netanyahu'nun kıyaslanmasının gerçek zemini ne?-Yiğit Günay-
Var böyle bir zemin. İki ismin benzerlikleri çok. Ama çok temel bir farkları da var. Fakat o fark, sanıldığı gibi kişilerde değil, ülkelerde.
Tele1 ekranında bir KJ’de geçen ifade, sancısı pek yüksek bir nasıra değmiş olacak ki, derhal devleti harekete geçirdi.
Bir program sırasında konuk “Netanyahu ile Trump’ın ne farkı var” diye sordu, rejide çalışan kişi sehven bunu “RTE’nin Netanyahu’dan farkı ne?” diye yazıp sonradan düzeltti, ama o hatanın ekran görüntüsü üzerinden önce AKP’liler sosyal medyadan yaygara çıkardı, ardından RTÜK Başkanı “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yapılmış açık bir saldırı” dedi, sonunda gazeteciler hakkında soruşturma başlatıldı.
“Yarası olan gocunur” sözünün en açık göstergelerinden biri, yaşanan.
Bir defa, niyet bile edilmemiş, yanlış yazılmış. Bunu büyütmek, kendini küçültmektir.
Ama, velev ki hata olmasın, “RTE’nin Netanyahu’dan farkı ne” diye sormak suç olabilir mi?
Zaten tepki gösterenlerden Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral yanıtında diyor ki, “Netanyahu yıllardır masum Filistin halkına zulmeden aşağılık bir canidir”, Erdoğan’sa “her daim mazlumun yanında, zalimin karşısında durmuştur”.
E bunlar o sorunun yanıtı işte?
Sorudur, sorulur. Yanıtı bile verilmemiş sorudan korkulmaz, gocunulur.
İki siyasi lider, her zaman karşılaştırılabilir. Kaldı ki, söz konusu Erdoğan ve Netanyahu olduğunda, bu karşılaştırmanın açık bir zemini de vardır.
İkisi de uzun süredir bölgenin iki önemli ülkesinin başındaki sağcı politikacılardır.
İkisi de yargı ve/veya ordu kaynaklı krizler yaşamış, iktidarda kalabilmek için kendilerinden daha da sağcı güçlerle ittifak kurmuşlardır.
İkisi de ülkelerindeki köktendinci tarikatların önemli bir kesimini devlet içinde kadrolaştırmış, kendi çizgilerine gelmeyenleri hizaya getirmek için devlet olanaklarını kullanmıştır.
İkisi de sonuna kadar Amerikancıdır. İkisi de NATO’cudur.
İkisi de İran’ı, Hizbullah’ı, Nasrallah’ı baş düşman bellemiştir.
İkisi de Suriye’yi elbirliğiyle yıllar süren bir savaşa sürüklemiş, sonunda göçertmiştir.
İkisi de Suriye’deki cihatçılarla çok iyi geçinmektedir.
Liste uzatılabilir.
Farkları yok mudur? Kişi olarak, illa ki vardır. Ama birinin ejder meyvesi, öbürünün çam fıstığı sevmesinin bir yerden sonra pek önemi yoktur.
Esas fark, kişilerde değil, ülkelerdedir.
İsrail, yerleşimci bir işgal girişimi olarak hiçbir tarihsel meşruiyeti olmayan Siyonist ideoloji çerçevesinde kurulmuştur. Emperyalizmin koçbaşıdır, Filistinliler başta tüm komşularına on yıllardır kan kusturmaktadır. Netanyahu, ülkesinin kurucu ideolojisinin devamcısıdır.
Türkiye, emperyalizme karşı verilen bir bağımsızlık savaşının sonucunda, Kemalist ideoloji çerçevesinde kurulmuştur. Soğuk Savaş’a kadar, kendi iç işlerine karışılmasının önüne geçmek için komşularının işlerine karışmamış, sonrasında da emperyalizmin imkan verdiği kadar bundan imtina etmeye çalışmıştır. Erdoğan, ülkesinin kurucu ideolojisinin yıkıcısıdır. Cumhuriyet’le kavgalıdır, “yurtta sulh cihanda sulh” sloganına, yayılmacılık adına savaş açmıştır.
Bu bakımdan, Netanyahu ve Erdoğan tamamen farklıdır.
Esas soru, Türkiye, birilerinin istediği gibi İsrail olacak mıdır?
Bu soru, yanıtını, Erdoğan’ın Netanyahu’dan farkında değil, Türkiye toplumunun İsrail toplumundan farkında bulacaktır.
/././
Kişilik seyrelmesi -Nevzat Evrim Önal-
Özgürlüğün sınırsızlık olarak tanımlanması bireye, Güç Yüzüğü’nün Bilbo’ya yaptığını yapmaktadır. (...) başkalarını ite ite kendi sınırlarını genişleten bireyin kişiliği o sınırlar genişledikçe “büyük bir dilim ekmeğe sürülmüş azıcık tereyağı” gibi seyrelmekte, sığlaşmaktadır.
Yüzüklerin Efendisi’ndeki olağanüstü sahnelerden birinde, Bilbo Baggins büyücü Gandalf’a şunları söyler: “Kendimi incelmiş hissediyorum, gerilip uzatılmış gibi, büyük bir dilim ekmeğe sürülmüş azıcık tereyağı gibi.” Güç Yüzüğünü taşıdığı için yaşlanmamaktadır, ölümlülük sınırından kurtulmuştur. Ne var ki, sanki her gün hayatın güzelliklerini yaşıyor değil de 80-90 yılı doldurması gereken varoluşu sonsuzluğa doğru uzadıkça seyrelip sığlaşıyor, geriye sadece bunu sağlayan habis yüzükle kurduğu hastalıklı ilişki kalıyor gibidir.
Sınırların yokluğunun kişilik üzerindeki etkisi… Bu hafta bunu tartışacağız. Sizden ricam, yukarıdaki metaforu, yaşlanma bağlamıyla sınırlı olmayan biçimde aklınızda tutmanız.
Başlayalım…
***
Liberal ideoloji, bireyi, maddi olmayan, kişiliğinden ibaret soyut bir varlık olarak görür ve birey gelişirken ona, birinci maddesinde koca koca puntolarla “Bedenin dahil tüm varoluş sana mutluluk ve haz vermek için var, dilediğin gibi yaşamakta özgürsün” yazan bir kontrat imzalatmaya çalışır.
Bu vaat maddesinin altında çok daha küçük puntolarla yazılmış kimi koşullar vardır. Bunların ilki ve kapitalist düzen var olduğu müddetçe asla değişmeyecek olanı ise “paran, yani gücün yettiği müddetçe”dir. Ama asıl önemli olan bireyin özgürlüğü ve mutluluğunun “sınırsızlık” üzerinden tanımlanmasıdır. Resmi söylemde, meşruiyeti korumak için “başkasına zarar vermedikçe”, “kanunları çiğnemediğin müddetçe” gibi koşullar olsa da; kapitalist toplum olgunlaştıkça ve egemen sınıfın zenginliği ile sıradan insanların sahip oldukları arasındaki uçurum büyüdükçe bunların hepsi önemsizleşir. Geriye yalnızca “gücün yettiği müddetçe” koşulu kalır.
Çünkü kapitalist toplum, adı üzerinde, sermaye toplumudur. Bilbo’nun Orta Dünya’sında Güç Yüzüğü neyse, emperyalist kapitalizmin hüküm sürdüğü bizim gerçek dünyamızda para formundaki sermaye odur. Zaten eserin orijinal dilindeki tamlama “Ring of Power”dır. Bunu Türkçeye “İktidar Yüzüğü” ya da “Egemenlik Yüzüğü” olarak da çevirebilirsiniz.
Maddi eşitsizliğe dayalı bu toplumda herkese parası kadar özgür olacağı vaat edilir ama bu da büyük ölçüde bir aldatmacadır. Zira sermaye ve egemenlik çok sınırlı bir azınlığın elinde toplanır ve bu azınlığın özgürlüğü geri kalan çoğunluğun özgürlüğü açısından ek bir sınıra dönüşür. Ama liberalizm tabii ki bunu söylemez, çünkü o egemen sınıfın temel ideolojisidir ve amacı, egemen sınıfın çıkarlarını herkesin çıkarları gibi göstermektir.1 Madde sınırlıdır ama sermaye birikimi sonsuz olmalıdır. Bu çelişkinin, insanların yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması yerine zenginlerin zenginliklerinin büyümesi gibi, aklı başında her insanı öfkelendirecek sonuçlarının meşrulaştırılması için ise insanın toplumsallığı olumsuzlanmalı, sürekli olarak toplumun bireyin özgürlüklerini sınırlayan bir öcü olduğu anlatılmalıdır.
Bu görevi üstlenen liberalizm, dolayısıyla, antisosyal bir ideolojidir.
***
Ne var ki, insanların kişiliği esasen yaşadıkları hayat deneyimiyle oluşup gelişir ve bu deneyim zorunlu olarak toplumsaldır. Kişinin kendisini toplumdan bağımsız olma anlamında otonom görmesiyle kişiliğinin toplumsal deneyimlerle gelişmek zorunda olması arasında büyük bir çelişki potansiyeli vardır. Zira bu ikisinin bir arada sürebilmesi için, bireyin toplumu, yani insanlığın ona mevcut maddi yaşam koşullarını sağlayan örgütlenmesini, içindeki tüm insanlarla birlikte esasen düşman olarak görmesi gerekir.
Farkındaysanız bu “Siz hepiniz, Eşref tek” haletiruhiyesi, eğer egemen sınıfa mensupsanız çıkarlarınız açısından gayet uygundur ve dolayısıyla pek çelişkili değildir; çünkü sizin açınızdan emekçi halk sömürdüğünüz bir sefiller yığını, sizinle aynı sınıfa mensup olanlar ise rakibinizdir. Sizin dünyanızda bir grup insan arasında olumlu bir ilişki ancak diğer tüm insanlara düşmanlık üzerinden kurulabilir, adına da tipik olarak şirket denir.
Öte yandan, Güç Yüzüğü’ne sahip değilseniz bu haletiruhiyeye girdiğinizde korkunç bir çelişki içine düşersiniz zira kendinizi düşmanlarla dolu bir dünyada yapayalnız, üstelik düşmanlarınızla açık çatışmaya dayalı olmayan ilişkiler kurmaya muhtaç bir halde görmeye başlarsınız. Böylelikle, sömürü düzeninde çıkarları için ancak birbirleriyle dayanışarak mücadele edebilecek olan yoksullar, tek başına güçlerinin yetmeyeceği patronlarına değil güçlerinin yeteceği başka yoksullara düşman kesilir.
Sınırların, içeriklerinden bağımsız özgürlüğü kısıtlayan şeyler olduğu, en güzel hayatın en “sınırsızca” yaşanan hayat olduğu propagandası, içinde yaşadığımız çağın bir çürüme çağı olduğunun en açık göstergelerinden biridir. Egemen sınıf bu propagandayı medya ve diğer ideoloji kanallarından yapmanın yanı sıra, sefasını sürdüğü ayrıcalıkları kendisi dışındaki tüm sınıfların gözüne sokarak da sürdürüyor ve tüm topluma pervasızca yaşanan bu mütecaviz ayrıcalıklardan nefret etmesi değil bunlara imrenmesi, mümkün olduğunca öykünmesi gerektiği öğütleniyor. Sonuç? Çevre yolunda trafikte arabasının içinde ömür törpüsü gibi iki saat geçirerek işine ancak ulaşabilen beyaz yakalı birim direktörü, emniyet şeridinden geçip gidiveren milyonlarca liralık çakarlı patron arabasının arkasından sövüyor ama peşine takılamıyor, sonra yaya geçidine geldiğinde bekleyen yayaya yol vermiyor, yol vermediği yaya da otobüse bineceği zaman sıraya girmek yerine insanları itekleyip önlerine geçiyor. Gücü gücü yetene…
***
Oysa güzel, nitelikli ve insancıl olan daima sınırlara sahiptir.
Güzel bir resim size, karşısında durup bütününe bakabileceğiniz bir çerçeve içerisinde bir kompozisyon sunar. Güzel bir senfoni gelişigüzel dizilen sonsuz sayıda nota değildir; enstrümanların seslerini insanın dikkatini koruyabileceği bir sürede, bir form ve armoni çerçevesinde dizer, belirli duygular uyandırır ve bu duyguları güçlendirerek bir finale taşır. Güzel bir roman, tiyatro oyunu ya da film, olayların ve tartışılan meselelerin çözüme bağlandığı bir sona ulaşır.2
Güzellik, nitelik ve insancıllık, sınırsızlığın bencil serbestliği ve rehavetiyle değil, sınırların aşılmasına ya da aşılamayan sınırlar içinde derinleşmeye yönelik çabayla ortaya çıkar. Bunun önkoşulu da sınırların yok sayılması değil, kavranmasıdır. Söz konusu olan birey ve toplum ise, kavranması gereken ilk sınır, bireyin varoluşunun toplumsal olduğu, dolayısıyla eylemlerinin de sosyal olması gerektiğidir. Sosyalizmin temelindeki fikirlerden biri budur.
Kapitalizm ise bunun tam tersini yapmaktadır. Eşitsizliği, dolayısıyla adaletsizliği giderek artırmak, güçlü olanın zayıfın yaşamına tecavüzünü olağanlaştırmak zorunda olan kapitalizm, bu yüzden güzelliğin, niteliğin, insancıl olanın da düşmanıdır. İçinde yaşadığımız çağın biraz olsun insanlıktan nasibini almış herkes için çekilmez olmasının sebebi budur.
***
Özgürlüğün sınırsızlık olarak tanımlanması bireye, Güç Yüzüğü’nün Bilbo’ya yaptığını yapmaktadır. Birey, mevcut sınırları kavrayarak, o sınırların içinde derinleşerek ya da o sınırları aşarak gelişmek yerine sürekli o sınırları ihlal etmeye çalışmakta, bunu başarsa da başaramasa da gelişmemektedir. Aksine, başkalarını ite ite kendi sınırlarını genişleten bireyin kişiliği o sınırlar genişledikçe “büyük bir dilim ekmeğe sürülmüş azıcık tereyağı” gibi seyrelmekte, sığlaşmaktadır.
İçinde yaşadığımız toplumda egemenliği elinde bulunduran sermayedarların alayının Organize İşler filminde Cem Yılmaz’ın oynadığı karakter gibi sığ, hırbo tipler olması, birazcık zorlandıkları anda yüzlerinde eğreti duran uygarlık maskesinin hemen düşmesi sınırsızlıklarının sonucudur. Onlara özenenlerin ise maddi yaşam olanakları değil yalnızca kişilikleri onlara benzemektedir.
Kapitalizm zenginlerin sınırsızlığına ve yoksulların esaretine dayandığı için, onun bu sistemik niteliğini kavrayamayan (ve zengin de olmayan) bireyde her türlü sınır ve kurala karşı nefret uyandırması da doğaldır. Ama bu, Sanayi Devrimi sırasında kendilerini makinelerin değil makinelerin sahibi olan patronun sömürdüğünü anlamayan işçilerin makine kırıcılığı gibi bir ilkelliktir. Madde sınırlıdır, dolayısıyla verili bir anda insanlığın toplam özgürlüğünün de sınırları vardır. Adaletli olan özgürlüğün de zorunlulukların da eşit paylaşılmasıdır. Bunun için ise herkese eşit biçimde uygulanan kurallara dayalı bir toplumsal düzen kurulmalıdır.
Emperyalist kapitalizmin, hep birlikte içinde yaşadığımız ve tepemize çökmek üzere olan çürümüş uygarlığından çıkış, ancak insanlar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırılacak ve maddi olanakları, yani özgürlüğün gerçek kaynaklarını eşit paylaştıracak yeni bir uygarlık kurulmasıyla mümkün.
Sosyalizm bu uygarlığın, yani, eğer bir geleceğimiz olacaksa mümkün olan tek geleceğimizin adıdır.
Önümüzdeki haftadan itibaren artık Salı değil Perşembeleri yazacağım. 2 Ekim’de, yenilenmiş soL’da buluşmak dileğiyle…
1Kuşkusuz kapitalizmin işleyişinin zorunlu sonucu olan bazı daralma dönemlerinde emekçi halktan tutumlu olması, fedakâr olması beklenebilir ama bunlar istisnadır. Böylesi kriz dönemlerinde dahi genelde, toplumun alım gücü hiç umursanmadan “Alın, verin, ekonomiye can verin” sloganı atılır.
2Geçerken not ediyorum: Kapitalizmin sanata yaptığı en büyük kötülüklerden biri her eserin en azından kısmen sonuçsuz kalarak izleyiciyi bir sonraki esere davet etmesidir. Ne var ki, eser meta, izleyici de müşteri olduğunda bu kaçınılmazdır. İzleyici izledikçe yeni sezonlar çekilen, izlemediğinde sezonun yarısında hiçbir yere bağlanmadan bitiriliveren diziler buna en iyi örnektir. Kapitalizm sanatı sınırsızlığa doğru seyrelterek yok etmektedir.
Giresun Çatalağaç'ta Alagöz Maden atık havuzu taştı, kirli su dereye karıştı. Kaçak havuzlar, heyelan riski, yolların çökmesi... 5 yılda defalarca verilen para cezası yetmedi. Köylüler, 'Ruhsat iptal edilsin, siyasi koruma bitsin' diyor.
Giresun’un Doğankent ilçesine bağlı Çatalağaç köyünde, Alagöz Madencilik’e ait maden sahasında yoğun yağış sonrası atık havuzunun taştığı ve buradaki tonlarca kirli suyun dere ve toprağa karıştığı ileri sürüldü. Bu olay, Alagöz Holding’e ait maden sahasındaki sorunları tekrar gündeme getirdi.
Atık havuzundan ÇED raporuna, çevreye verilen zarardan köy yollarına, tarıma ve hayvancılığa verilen zarara kadar birçok konuda sorun teşkil eden firmaya verilen tek yaptırım ise "para cezası" olarak öne çıkıyor. Konuya dair problemleri gündeme getiren ve hukuk mücadelesi veren çevre gönüllüsü Soner Aydın ise "Para cezasının ne önemi var? Hangi para cezası kirlenen suyu veya toprağı geri getirebilir?" diyor.
'Normal şartlarda ruhsatların iptal edilmesi gerek'
Soner Aydın yaşanan sorunları anlatırken mevcut durumda yapılan araştırmaları ve raporları hatırlatıyor. "İki tane kaçak nitelikte atık havuz var. Yani bunların herhangi bir yasal izni yok. Atık havuzlarının yapıldığı yerler heyelan bölgesi. Bu bilgi ÇED raporlarında da yer alıyor. Yani riskli alanlar. Buralar hem büyük bir depremde, hem bir heyelanda, hem bir selde ciddi sorunlara sebep olabilecek yerler.
Atık havuzlarının patladığı günler oldu. Dibinden taştı. Bunlar hep belgeli ve kayıtlı vakalar, her birinde ceza yedi şirket. Mesela MAPEG (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) bu durumu teyit eden veriler paylaşıyor. Dolayısıyla normal şartlar altında bu şirketin ruhsatının iptal edilmesi gerekiyor" diye anlatıyor yaşananları.
'Milletin refahı için yemin etmiş biri bunca kabahatin sorumlusu'
Soner Aydın yaşananları anlatırken Alagöz Holding’in sahibinin AKP milletvekili Çantürk Alagöz olmasını hatırlatıyor. "Bu kadar kabahat başka bir patronda olsaydı bile tahammül edilmezdi. Böyle olunca iktidardan yana patronların kusurları görmezden mi geliniyor sorusu geliyor akla" diye başlıyor söze.
"Milletvekilinin maden şirketiyle bağlantısı var. Muhalefet olsa faaliyet dururdu muhtemelen. Cumhurbaşkanı'ndan doğaya zarar veren bu vekile yaptırım yapmasını bekliyor buradaki herkes" diyor Aydın. Para cezalarını hatırlatan Soner Aydın, "Belki de o cezalar iptal ediliyor, nereden bilebiliriz ki yaşananları? O yüzden para cezası değil yaptırım talep ediyoruz. Adamlar parasını verip çalışmaya devam ediyor" diyor.
Heyelanlı bölgeye yeni bir atık havuzu projesi
Şirket, mevcut felaketin ortasına 2 milyon 200 bin metreküp kapasiteli dev bir atık havuzu inşa etmek istiyor. Proje dosyaları bakanlığa sunulmuş. Hedef: Tam dere yatağı üstü, heyelan riski yüksek engebeli arazi.
Soner Aydın bu durumu şöyle anlatıyor: "Giresun Şebin Karahisar'daki patlayan havuzdan bile büyük. O düz zemindeydi, burası heyelanlı. Ders alınmadı mı?" diye soruyor.
'Her yer kokuyor, toprağın rengi değişti'
En son yağan yağmurlarda dere yataklarında biriken hafriyatlar ve akan maden atıkları, felaketi tetikledi. Ani sel baskınlarını önlemek için Orman İşletmesi tarafından 5 adet tersip benti projesi çizildi. Ancak bunların sadece 3'ü yapıldı. Tarih geçti, ihmal devam etti. Bentler dayanamadı, önüne gelen her şeyi sürükledi.
Soner Aydın söz buraya gelince şunları söylüyor: "Görüntülerde görülüyor: Maden hafriyatı dereyi doldurunca yatak yola kaydı, köyün ana yolu dereye dönüştü. Çatalağaç-Günyüzü bağlantı yolu tamamen uçtu, menfezler yok oldu. Bir günde oldu bu. Şu an ulaşım yok, alternatif yolumuz da gitti."
Atık suyun karıştığı yerlerdeki toprakta meydana gelen renk değişimi gözle görülebiliyor.
Maden şirketinden skandal açıklama: 'Suyun temiz kısmı taştı sadece'
Son yaşanan örnekteki atık havuzunun yağmur suyuyla taşmasına Soner Aydın, "Görüyorsunuz görüntülerde bir taşma payı yok, ağzına kadar dolu. Normalde 80 cm-1 metre boşluk olur yağmur vs. için" diyor.
Firma ise yaptığı açıklamada taşan suyun zararlı olmadığını ve zarasız suyun taştığını ifade ediyor.
Soner Aydın "Su geldi ama atık bulaşmadı, ayrışıp süzüldü demek istiyor şirket. Benim evim maden sahasına 50 metre uzaklıkta sadece. Ağır bir şekilde, rahatsız edecek düzeyde metal kokusu geliyor. Havuz taştığında anlıyoruz bunu. Firma da diyor ki taşan su zararsız. Bu nasıl bir şeydir havuz taşıyor ama sadece zararsız kısmı çıkıyor? Böyle bir ayrışma yöntemi var da biz mi bilmiyoruz? Bu kokunun kaynağı ne o zaman?" diye soruyor.
'Su ve toprak numuneleri araştırılmalı'
Sorunun bir diğer boyutu da numunelerin araştırılmaması. Bağımsız laboratuvarlar akredite edilmediği için verileri yasal olarak belirleyici olmuyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise bu durumu aydınlatacak adım atmıyor.
Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Cin, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şunları söylüyor:
"Harşit Vadisi'ndeki maden ocağı, bir kaç günden beri yağmur atık havuzunun taşmasına neden olmuştur. Havuzdan ağır metal ve kimyasal sızıntı olup olmadığı belli değil. Su ve toprak numuneleri ile ölçülmesi gerekir. Doğu Karadeniz gibi yağışlı ve eğimli arazilerde bu tür atık havuzlar her zaman risklidir. Heyelanlar, toprak kaymaları, çamur akıntıları ve sel havuzların patlamasına ya da atık suyun taşmasına neden olabilir. Yetkililerin önayargı olmadan tarafsız bir şekilde gerekli önlemleri alması gerekir. Bilinmelidir ki afetler, felaketler ve ihmaller siyasi görüş ayrımı yapmadan tüm insanlara aynı zararı verir."
Giresunlular ise şirket ile felaketin arasında sıkışmış durumda. Yetkililerin makam ve mevkii gözetmeden gerekli adımları atmasını talep ediyor.