Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 Demokrasi ve emperyalizm 

Middle East Institute’den Gönül Tol, New York Times’ta “Avrupa, pratik güvenlik ve istikrar konularında giderek daha fazla Türkiye’ye dayanırken, ilişkilerin çıkar temelli bir alışverişe indirgenip demokratik ilkelerin göz ardı edilmemesi gerektiği” konusunda uyarıyor. Tol’a göre, “Türk demokrasisinin dayanıklılığı hem Türkiye hem de Batılı müttefikleri için hayati önem taşımaya devam ediyor”. Tam anlamıyla “fantastik” bir uyarı.

Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.

‘İMPARATORLUĞUN VİTES KOLU’

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist kapitalizm iki kutup ve “yeni-sömürgecilik” (post colonial) üzerinde yeniden şekillenirken bağımlı ulus devletlerin (post colonial nation state) ekonomik siyasi modellerinin, toplumsal geliş(ememe dinamiklerinin emperyalizm içinde belirlendiği görülüyordu. Bu bağlamda, emperyalizm, devletin yönetimini, ekonominin, popüler kültürün Batı’nın kullanımına, etkisine açık tutması, ulus-devletin iki kutuplu dünyada yeni hegemonya sistemine bağımlı kalması koşuluyla, işbirlikçi bir kesimin yönetmesine itiraz etmiyordu. Emperyalizm, devletin rejiminin açık diktatörlük seçeneğiyle, bir yönetici sınıf fraksiyonunun, diğerinin yerine ikame edilebileceği bir parlamentarizm seçeneği arasında kalmak koşuluyla toplumun kendini ifade etme biçimlerine izin verebiliyordu.

Diğer bir deyişle, “‘post colonial’ ulus-devletin”, emperyalist ekonomik sistemin, egemen sermaye birikim rejimine eklemlenmesi, emperyalizmin tehdit algıları içindeki yeri, “post-colonial” ulus devletin değişmezleriydi. Bu değişmezler veri olmak koşuluyla, siyasi rejim (hatta devletin biçimi) toplumsal muhalefetin özelliklerine bağlı olarak değişebiliyordu. Prof. Kees Van Der Pijl bu sisteme, “imparatorluğun vites kolu” diyor. Emperyalist ilişkilere karşı bir toplumsal muhalefeti bastırmak gerektiğinde açık diktatörlük, toplumsal muhalefet emperyalizme bağımlılık koşullarına itiraz etmediği sürece, yalnızca düzen partilerini ve hükümetlerini içeren bir parlamenter rejim şekillenebiliyordu.

Emperyalist kapitalizmin 1960’ların sonunda yapısal krizine girmeye başladığından bu yana, birçok Latin Amerika ülkesi gibi Türkiye de “demokrasi ile askeri diktatörlük arasında gidip gelmeye başladı. Doğu Bloku çöktükten sonra, ABD hegemonyasının gerilemesi hızlanırken, Çin ikinci süper güç, bir de facto hegemonya adayı olarak yükselirken, küresel ısınma ve göç hareketleri stratejik tehditlere dönüşürken “resim” daha da karmaşıklaşmış olsa da bu “vites kolu” varlığını hâlâ koruyor.

İLK DÖNEM VE SONRASI

AKP iktidarının ilk döneminin konumuz açısından iki özelliği vardı. AB, çevresindeki bağımlı ülkelerin toplumlarını yeniden düzenlemek, AB etkisine açık bir medya, kültür endüstrisi, yönetici sınıf ve ekonomi inşa etmek için “Kopenhag kriterlerini” kullanıyordu. Bu süreç de topluma, liberal entelijansiya tarafından  demokratikleşme olarak sunuldu. İkincisi, dünya ekonomisinde büyük bir likidite fazlası, dolayısıyla ucuz, kolay kredi olanağı vardı. Siyasal İslam’ın partisi AKP yeni rejimi ve hegemonyasını inşa etmeye başlarken bu iki olanaktan yararlandı.

Bu “İlk dönemden” bir “kopuş” noktasını 2013 yılına, ikinci kopuş noktasını da 2016 yılına koymak olanaklıdır. 2013’te 1 Mayıs için İstanbul’un on binlerce polis ile “işgali” ve “Gezi olayı” demokratikleşme fantezisine son verdi. 2016 da, AB’nin, yılın ilk yarısında göçmenler anlaşmasını imzaladıktan sonra, yılın ikinci yarısında ülkede yaşanacak olanlara gözlerini kapamaya karar verdiğini gösteriyordu. Bu denkleme Ukrayna savaşı, Suriye’nin çöküşü ve nihayet İsrail’in soykırım ve genişleme atağının eklenmesiyle, Avrupa açısından Türkiye’nin stratejik önemi özellikle  savunma ve göç bağlamında daha da arttı. “Vites kolu”  metaforuna dönersek neden AB’nin siyasi tercihlerinin, demokrasi, insan hakları yönünde olmayacağını anlayabiliriz: AB, ABD, ülke kaynaklarına sahip çıkmak isteyecek kamucu halkçı bir muhalefetin, açıktan ya da dolaylı olarak hep karşısında olacaktır.

/././

COP30: Gel de kötümser olma

Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı. Otuz yıl sonra, küresel ısınmanın artık güncel bir tehlike olduğu kesinleşti. Isınma çoktan yarattığı belirsizliklerle bir krize dönüştü. İngiltere’de Meteoroloji Ofisi’nin, gelecek hafta (kasım ortasında!) sıcaklıkların 35 dereceye kadar çıkabileceğine (?!) ilişkin uyarısı başka nasıl yorumlanabilir?

ARTIK TEORİK BİR SAV DEĞİL

2025 yılı kapanırken kapitalist uygarlığın en büyük başarısızlıklarından birine tanık oluyoruz. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre 2023, 2024 ve 2025 kayıtlı tarihin en sıcak yılları oldu. İklim krizini engellemek için kritik eşik olan 1.5°C aşıldı. Dünya, geri dönüşü çok zor bir sınırı geçti. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in COP30’un açılışında söylediği gibi, karşımızda “ahlaki bir başarısızlık ve ölümcül bir ihmal” var.

İklim krizi artık soyut, teorik bir sav değil. 2024’te 450 milyar ton buzul eridi. Kuraklık, sel, orman yangınları normalleşti. Kenya’daki Kasigau karbon projesi gibi yıllarca örnek gösterilen ekolojik girişimler bile çöktü; karbon piyasalarının sahte vaatleri, “Piyasalar çözer” fantezileri iflas etti. Yüz milyonlarca insanın geçim kaynağı kurudu. Küresel güney ülkelerine, COP29’da söz verilen 1.3 trilyon dolarlık iklim finansmanı gerçekleşmedi. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo PetroTrump ABD ekonomisini karbondan arındırmazsa çöküş kaçınılmaz” diyor. Yani çöküş kaçınılmaz!

Diğer taraftan kimi bilim insanları, sıcaklık 1.5°C’yi geçse bile yüzyıl sonuna dek yeniden bu seviyenin altına inilebileceğini söylüyorlar. Bunun için hem “teknolojik devrimi” hem de siyasi iradeyi hızlandırmak gerekiyormuş.

Bu noktada, ABD değil, Çin umut verici bir örnek. Son on yılda yaptığı yatırımlarla güneş paneli, pil ve elektrikli araç maliyetlerini yarı yarıya düşürdü. Artık birçok ülkede güneş enerjisi kömürden ucuz. Çin, Paris Anlaşması’nı fiilen ayakta tutan ana güç haline geldi.

Batı’daki siyasi gerilemeye rağmen, bu teknolojik dönüşüm yeni bir enerji düzeni yaratıyor. Ama aynı zamanda, küresel eşitsizlikleri de büyütebilecek bir rekabet dönemine işaret ediyor. Temiz enerjiye geçiş sürecinin başarılı olabilmesi için yalnızca karbon salımı değil, sosyal adaleti de gözetmesi gerekiyor.

UMUT ARAYIŞLARI

COP30’un ev sahibi Lula da Silva, “Artık bilimin uyarılarını ciddiye almanın zamanı” derken yerli halkların doğayla uyumlu yaşam biçimlerinden ilham alınmasını önerdi. Brezilya’nın açıkladığı Tropical Forest Forever girişimi, 25 milyar dolarlık yatırım hedefiyle ormanları korumayı amaçlıyor. Yenilenebilir enerji yatırımları küresel ölçekte rekor kırıyor. Bilimsel çözümler çoğalıyor, toplumsal farkındalık artıyor.

Bu girişimler, barış politikalarının da parçası. Çünkü iklim krizi, savaşları, göçleri tetikliyor. Bu sırada, kapitalizmin krizi de önlem alınmasını zorlaştırıyor: Trump’ın “Yeşil gündem ölmüştür” çıkışı, Avrupa’da faşist hareketlerin güçlenmesiyle yoğunlaşan küresel ısınma inkârcılığı, kapitalist uygarlığın dayanıklılığını test ediyor. Guterres’in dediği gibi, “Her bir sıcak yıl, eşitsizlikleri derinleştiriyor ve geri dönülmez hasarlar bırakıyor”.

Dünya, iklim felaketinin ve jeopolitik felaketlerin kıyısında. Felaketleri önlemek veya etkilerini azaltmak, bilimin ilerleyiş hızına, dayanışmanın, diplomasinin güçlenmesine bağlı. Ancak ilkim krizine karşı işbirliği giderek zorlaşıyor. Çünkü küresel jeopolitik de özellikle ABD’nin hegemonya restorasyonu çabaları birbiri ardına iflas ettikçe, kurulu düzeni sarsıldıkça şekillenen tepkilerle “ısınıyor”. Trump’ın popülaritesi yerlerde sürünürken, Steve Bannon“seçimleri kaybedersek hepimizi hapse atarlar” derken, Trump Venezüella, Meksika ve Nijerya’ya askeri müdahaleden, nükleer silah testlerine başlamaktan söz ediyor. Rusya’nın Venezüella’ya hipersonik füze gönderme çıkışı, ”küçük” savaşlarla “büyük savaş” arasındaki eşiğin hızla yaklaşmakta olduğunu düşündürüyor.

Bu karanlık durumun ontolojik merkezinde, kapitalizmin “kar makinesi” var. Onu söküp atmadan, ekonomikartığı tekelci kapitalist plütokrasinin değil tüm insanlığın acil gereksinimleri, gezegenin ekolojik dengesinin restorasyonu için kullanmak mümkün olmayacak.

Ergin Yıldızoğlu

/././

 Öcalan’dan Erdoğan’a iki mesaj 

ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’yı 10 Kasım’da Beyaz Saray’da “ağırlamaya” hazırlanıyor.

Kuşkusuz Beyaz Saray’a kabul edilmek, ağır taleplerin masada olduğu anlamına geliyor. Nitekim aynı gün Washington’da İsrail-Suriye güvenlik görüşmelerinin beşincisi yapılacak. Trump Şara’dan yıl sonuna kadar İsrail’le normalleşmesini istiyor.

ABD, ağır taleplerini kabul ettirebilmek için “yaptırım” kartını kullanıyor. Washington BM Güvenlik Konseyi’nden ziyaret öncesinde HTŞ terör örgütü liderleri durumundaki Suriye Cumhurbaşkanı Şara ve Suriye İçişleri Bakanı Hattab’a uygulanan yaptırımları kaldırmasını istedi. ABD’nin talebi kabul edildi.

ŞAM’A ABD ÜSSÜ

İsrail-Suriye normalleşmesi, ABD’nin inşa etmeye çalıştığı “yeni Ortadoğu düzeni” açısından kritik önemde. ABD’ye göre İsrail’in Suriye’yle normalleşmesi, Türkiye’yle normalleşmesinin de kolaylaştırıcısı olacak çünkü.

Öte yanda İsrail Suriye’de işgalci durumunda. Üstelik sadece daha önce işgal ettiği Golan Tepeleri ile sınırlı değil bu işgal. Beşşar Esad’ın devrilmesini fırsat bilen İsrail, Suriye’nin güneyinde yeni yerler işgal etti. Aylar önce ABD’nin Suriye’nin Özel Temsilcisi Tom Barrack, bu yeni işgal edilen toprakların 400 kilometrekareyi geçtiğini açıklamıştı. Bu topraklarda artık İsrail’in 10 adet askeri üssü de bulunuyor.

İşte ABD Şara’dan, bu işgale rağmen İsrail’le normalleşmesini istiyor. Haliyle bu Şara’yı içeri-dışarı dengesini gözetmeye zorluyor.

Yeni gelişme ise şu: ABD Şam’da Mezze Hava Üssü’ne askeri birlik konuşlandırarak yeni bir üs kuruyor. Üssün ABD için üç önemli hedefi olacak:

1) Üs, İsrail ile Suriye arasındaki saldırmazlığı denetleyecek.

2) İsrail’in talebiyle askerden arındırılmış Suriye’nin güney bölgesinin kontrolünü sağlayacak.

3) Şam yönetimini sürekli baskı altında tutacak.

ŞARA’YA SDG SOPASI

Şara’nın ABD ziyareti öncesinde bazı SDG komutanları uluslararası basına açıklamalar yaptılar. Bu söyleşilerde ana mesajın “Şam’la savaş kapıda” olduğu görülüyor.

Bu mesajlar bir yönüyle Beyaz Saray’da tavize zorlanacak Şara’ya “sopa” anlamına geliyor aslında, CENTCOM kaynaklı “YPG/ SDG tehdidiyle Şara’ya şartları kabul ettirme” anlamına geliyor.

Suriye’nin idari yapısı konusunda Ankara ile Washington arasında görüş ayrılığı var. Ankara “üniter Suriye” istiyor ve İdlib’de destekleyerek cumhurbaşkanı olmasını sağladığı Şara’yı “üniter Suriye”ye zorluyor. Washington ise SDG’nin özerkliğini savunuyor. Bunu “federasyon olmayan ama federasyona yakın Suriye” talebiyle formüle ediyor.

Bu çelişki, Türkiye’deki açılım sürecini etkileyen bir düğüm durumunda. Çünkü Öcalan Türkiye’deki “toprak/devlet, federasyon, hatta özerklik” taleplerinden vazgeçti ama Suriye’de “özerklik/devlet” istiyor.

‘ŞARA’YLA DEĞİL KOBANİ’YLE GÖRÜŞ’

Abdullah Öcalan, yeğeni ve DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan aracılığıyla, kritik dönemeçte olan Suriye konusunda Erdoğan’a, Bahçeli’ye ve Türk devletine iki temel mesaj verdi:

1) Suriye’nin iç işlerine karışma: “Suriye meselesi Suriye ile çözülmelidir. Türkiye devleti de Suriye’nin müstakil bir devlet olmasından kaynaklı olarak daha hassas yaklaşmalıdır. Oranın iç işlerine çok müdahil olmamalıdır.”

2) Şara’yla değil Kobani’yle görüş: “Eğer bir ilişki geliştirilecekse, orada Kürtlerin yetkilileri, siyasetçileri ve öncüleri vardır. Ahmet Şara’dan ziyade Mazlum Kobani ile görüşülebilir, İlham Ahmed ile görüşülebilir.” (Cumhuriyet, 7.11.2025)

Öcalan’ın Erdoğan’a bu iki mesajı, son tahlilde şu anlama gelir: PKK’nin Ankara’ya “barış/çözüm” şartı, Suriye’de SDG’nin özerkliğini tanımasıdır.

İktidar cephesinde yaşanan “Komisyon İmralı’ya gitmeli-gitmemeli” tartışmasını bu mesajlarla birlikte ele almak gerekir.

 NATO Turancılığı 

Ankara ABD’nin son dönemdeki Güney Kafkasya ve Orta Asya hamleleri karşısında neden sessiz? Yoksa Ankara, politikalarını, ABD’nin 1990’lardan beri dayattığı ve inişli çıkışlı uygulanan “Türkiye üzerinden Orta Asya’ya sarkma” stratejisine uyumlu hale getirmede basamak mı yükseltiyor? İnceleyelim: 

TRUMP’IN KORİDOR PLANI

Erdoğan, Karabağ zaferinin 5. yıldönümü için Bakû’daydı. Azerbaycan 30 yıl boyunca Ermenistan’ın işgali altında olan topraklarını nihayet beş yıl önce kurtarabildi. Bunda önemli etkenlerden biri Rusya’nın tutumuydu. Nitekim Erivan yönetimi, Karabağ kaybı nedeniyle Moskova’yı suçladı; Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden çıkmaktan ABD’yle ilişkileri geliştirmeye kadar pek çok tepki gösterdi. 

Peki Rusya neden böyle bir tutum almıştı ya da Erivan’ın ifadesiyle Moskova neden Bakû’ya yeşil ışık yakmıştı? Çünkü Türkiye, Rusya ve İran, Astana Platformu’nda çok stratejik bir işbirliği yürütüyordu.  Ama ne oldu? Esad’ın devrilmesi Astana Platformu’nu fiilen işlevsizleştirdi. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadesiyle  Suriye’de ABD, İsrail ve Türkiye üçlüsüne alan açıldı. Astana’nın Güney Kafkasya’da açtığı barışa giden yola ABD yandan köprü kurdu: Zengezur Koridoru’nun işletmesi, Beyaz Saray’da yapılan bir anlaşmayla 99 yıllığına ABD’li şirkete verilerek Trump Koridoru’na dönüştürüldü.

GÜNEY KIBRIS’I TANIMA VE ABRAHAM ANLAŞMASI

Orta Asya ülkeleri Çin ve Rusya’nın yakın müttefiki durumundalar. ABD 90’larda FETÖ gibi örgütlerle bu ülkelere yerleşmeye çalıştı ancak Şanghay İşbirliği Örgütü başta olmak üzere çeşitli platformlar ile Amerikan nüfuzu engellendi. Ancak ABD ve AB Orta Asya’ya yerleşebilmeyi stratejik bir hedef olarak sürdürüyor. 

Bu yılın Orta Asya’ya ilk hamlesini AB yaptı. Ne yazık ki AB-Orta Asya Zirvesi, KKTC’nin aleyhine bir sonuç doğurdu. Bu köşede “12 milyar Avro’ya KKTC’yi sattılar” başlığıyla yazdım: “Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak tanıdı ve büyükelçi atadı. Böylece üç Türk Cumhuriyeti, KKTC’nin varlığını resmen reddetmiş ve Rumların parçası saymış oldu.” (Cumhuriyet, 7.4.2025)

İkinci hamleyi de ABD yaptı. Trump, beş Orta Asya ülkesinin liderleriyle Washington’da C5+1 formatında zirve yaptı. Trump, “Avrasya’nın kalbindeki konumları Orta Asya ülkelerine inanılmaz bir önem ve inanılmaz bir potansiyel kazandırıyor. ABD’nin bu ülkelerle ortaklığını her zamankinden daha güçlü hale getirmeye kararlıyım” dedi ve Orta Asya ülkeleriyle nadir element anlaşmaları başta çeşitli anlaşmalar yaptı.

Bu zirveden çıkan sonuçlardan biri de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasıydı. Trump’ın müjdelediği anlaşma,Trump,Tokayev ve  Netanyahu  arasındaki üçlü telefon görüşmesinin ardından geldi. 

BAHÇELİ’NİN NATO SİGORTASI

Ankara ne Zengezur Koridoru’nun Trump Koridoru’na dönüşmesine tepki gösterdi ne Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımasına itiraz etti ne de Kazakistan’ın İsrail’le Abraham Anlaşması yapmasına... 

Peki Ankara ABD’nin bu hamleleri karşısında neden sessiz? AKP-MHP koalisyonu, ABD’nin bu hamlelerini rahatsız edici görmüyor mu? Erdoğan-Bahçeli ikilisi bu hamleleri kendi planlamaları ile uyumlu mu görüyor yoksa?

Bahçeli’nin “TRÇ: Türkiye, Rusya, Çin ittifakı” önerisini detaylandırdığı Türkgün gazetesi söyleşisini burada çözümlemiştim. Bahçeli’nin o söyleşideki şu sözü, sorunun yanıtına işaret ediyor: “Türk Devletleri Teşkilatı TDT kamuoyundaki duyarlılıklara koruyucu diplomasi ile yaklaşmak suretiyle ‘çifte sigorta’ (NATO yükümlülükleri+TRÇ’de uyumlu alanlarda derinleşme) ilkesi gözetilerek...”

Yani Bahçeli’nin amaçlarından biri de Orta Asya ülkelerine “NATO sigortası” götürmek! TürkiyeKafkasya-Orta Asya hattıyla ABD’yi Avrasya’nın kalbine sokmak ise olsa olsa “NATO Turancılığı” anlamına gelir elbette!

 Yeni rejim iddianamesi 

Başsavcılığın 3 bin 900 sayfalık İmamoğlu iddianamesi, özü itibarıyla Saray’ın “yeni rejim inşa” iddianamesidir.

Dosyanın daha savcısı ve soruşturması bile yokken Saray’dan CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yönelen suçlamalar, iddianamenin özünü oluşturmaktadır. Hatta doğrudan Erdoğan’ın kullandığı “ahtapotun kolları” türünden nitelemeler bile iddianamenin iddiası olmuştur.

AKP’YE SEÇİM KAZANDIRMA İDDİANAMESİ

İmamoğlu’nu ve yeni CHP yönetimini hedef alan operasyonlar ve iddianamesi,  ikinciliğe gerileyen AKP’ye seçim kazandırma, AKP’yi yeniden birinci parti yapma iddianamesidir.

Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik hazırlanan 578 sayfalık iddianame, İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilerek tensip zaptı hazırlandı. (...) Davanın ek klasörlerine yansıyan bilgilere göre, yargılamanın azami 2520 günde tamamlanması hedefleniyor.” (Cumhuriyet, 11.11.2025)

2520 gün, yaklaşık 7 yıl yapıyor. Açık ki cumhurbaşkanı seçimi rahat rahat geçip gidene kadar dava sürsün isteniyor.

Evet, bu iddianame, iktidara seçim kazandırma amaçlı iddianamedir. O kadar ki rakip, iddianamede seçim kazanmakla, cumhurbaşkanı adayı olmak için CHP’yi ele geçirmekle suçlanabilmektedir!

CHP İÇERİ PKK DIŞARI

İddianame, aynı zamanda medyaya balyoz operasyonudur. Soner Yalçın’dan  Şaban Sevinç’e gazeteciler doğrudan İmamoğlu lehine haber yapmakla suçlanmaktadır. Bu gazeteciler hedef alınarak diğer gazeteciler de otosansüre zorlanmaktadır.

Yine İmamoğlu’nun hedef alındığı casusluk soruşturması da Tele1’i ve Merdan Yanardağ’ı susturma operasyonudur. (Yanardağ’ı iki yıl önce Öcalan’a övgüden (!) tutukladılar, bugün ise Tele1’i, diğer nedenlere ek olarak, Öcalan, açılım karşıtı yorumcularından ve yayınlarından rahatsız olduğu için susturdular!)

Öcalan demişken...

Öyle satır satır iddianame okumaya bile gerek yok. İktidar yeni rejim inşa etmeye çalışıyor ve engel olarak gördüğü “kurucu parti CHP’yi” tasfiye etmeye çalışıyor.

Ne acı ki “kurucu önder” Atatürk’ün partisi CHP’nin kapatılmaya çalışıldığı ama Bahçeli’nin ifadesiyle PKK’nin “kurucu önderi” Öcalan’ın siyasetin ana aktörü yapıldığı bir süreç bu.

CHP’NİN İKİ HATASI

Bu, özü itibarıyla bir yolsuzluk iddianamesi değildir ama CHP’nin “yeni CHP”ye  “dönüşürken”, ideolojisi sulanırken, altı oku kırılırken, yolsuzlara, topuksuzlara, komisyonculara nasıl koltuk dağıtıldığının da acı bir belgesidir. Partiye doldurulan çürüklerin, çıkarcıların, liyakatsizlerin, hırsızların günü geldiğinde nasıl kullanılabildiklerinin belgesidir. Bu CHP’nin birinci büyük hatasıdır ve umarım CHP bundan ders çıkarabilir.

CHP’nin ikinci hatası ise iktidarın “belediyeleri silkeleme”  operasyonuna  “normalleşme” ile çare arayan “liberal” tutumuydu, önemli oranda düzeltti. İktidar, belediyelerin elindeki mülklere el koyarak, kendi dönemine ait borçların tahsilatı için baskı kurarak, belediyeleri halkın gözünde çalışamaz göstermeye çalışarak operasyonun ilk aşamasını uygularken Özgür Özel ve ekibinin buna  “yanıtı”“iktidarla normalleşme” arama olmuştu. Hatta CHP yönetimi 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesi’ne ilk operasyon yapıldığında bile işin esasını tam olarak göremedi ve ancak 19 Mart’ta asıl meseleyi yakalayabildi.

AMAÇ CHP’Yİ TASFİYE ETMEK

Sonuç olarak “Yeni CHP”nin arızaları, AKP’nin elinde koz oldu. Ancak bu, iddianamenin esasının yolsuzluk olduğu anlamına gelmiyor. Tıpkı Ergenekon-Balyoz iddianamelerinde olduğu gibi torbada arızalar ve arızalılar hep olur ama bu meselenin esası değildir, tersine meselenin esasını perdeleme araçlarıdır, meseleyi maskeleme amaçlıdır.

Ergenekon-Balyoz kumpaslarının temel hedefi TSK’yi budamak ve ulusalcı akımı zayıflatmak, dahası dönüştürmekti. Bu iddianamenin temel hedefi ise CHP’yi ve Erdoğan’ın rakiplerini tasfiye etmektir, Kemalistleri ve cumhuriyetçileri etkisizleştirmektir.

Mehmet Ali Güller

/././

Cumhuriyet


 


Küresel emeklilik endeksi verileri yayımlandı: Türkiye listenin dibinde! -Cumhuriyet-

Türkiye, Mercer CFA Enstitüsü Küresel Emeklilik Endeksi’nde alt sıralarda yer aldı. Endeks sonuçları, ülkenin emeklilik sistemi performansını ortaya koyuyor.

ABD merkezli danışmanlık şirketi Mercer ile yatırım profesyonellerinin küresel platformu CFA Enstitüsü, 17. “Mercer CFA Enstitüsü Küresel Emeklilik Endeksi” sonuçlarını açıkladı. Türkiye, 52 ülke arasında 49. sırada yer aldı. Endekste 80 puanın üzerindeki ülkeler A notu alırken, alt endekslerde en yüksek puanlar Kuveyt (yeterlilik), İzlanda (sürdürülebilirlik) ve Finlandiya (bütünlük) tarafından elde edildi.

SİNGAPUR İLK KEZ A NOTU ALDI

Hollanda, İzlanda, Danimarka ve İsrail emeklilik gelir sistemlerindeki A notlarını korudu. Singapur ise bu yıl ilk kez A notu alarak Asya’da bu dereceye ulaşan tek ülke oldu. Dikkat çeken bir diğer nokta, bu yıl sekiz ülkenin endeks notunu yükseltmesi ve hiçbir ülkenin not düşürmemesi oldu. Uzmanlara göre bu tablo, doğum oranlarının azalmasına ve yaşam süresinin uzamasına rağmen, küresel ölçekte emeklilik sistemlerinin güçlendiğini gösteriyor.

TÜRKİYE’NİN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK NOTU EN DÜŞÜK SEVİYEDE

Türkiye, endekste 49. sırada yer alırken sürdürülebilirlik kategorisinde en düşük puanı aldı. Genel endeks puanı 48,2, yeterlilik notu 49, sürdürülebilirlik notu ise 31,1 olarak kaydedildi. Bu yıl endekse Kuveyt, Namibya, Umman ve Panama’nın da eklenmesiyle toplam 52 ülkenin emeklilik sistemleri karşılaştırıldı. Değerlendirme dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 65’ini kapsadı.

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

“ABD bir gangster devlettir”, “Patria o muerte”; Gustavo Petro -Ercan Uygur-  ABD Venezüella’ya ve ayrıca Kolmbiya’ya asker çıkarıp işgale g...