BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -15 Ocak 2026-

Kadıköylü Nâzım!-Nazım Alpman- 

Nâzım Hikmet 15 Ocak 2026 Perşembe günü 124 yaşına basacak. Nâzım Hikmet Vakfı bu yıl, Kadıköy Belediyesi ile birlikte Caddebostan Kültür Merkezi’nde (CKM) Fazıl Say konseriyle kutlayacak büyük şairin yeni yaşını.

Nâzım Hikmet için Türkiye’de ve yurt dışında değişik şehirlerde 124. Yaş etkinlikleri yapılacak. Bu durumun neyi gösterdiğini yazacağım ama önce Nâzım Hikmet’in Türkiye’deki ilk kitlesel doğum günü kutlamasını anlatmalıyım.

Bu ülkede yetişen isyankâr önderler arasında özel bir yere sahip olan Aziz Nesin kurucu başkanı olduğu Türkiye Yazarlar Sendikası ile 1976 yılının 15 Ocak günü İstanbul Spor Sergi Sarayında “Nâzım Hikmet Gecesi” düzenledi. O gece salonda atılan sloganlar bütün İstanbul’u çınlattı:

-Nâzım yaşıyor!

Nâzım ismi Türkiye’de çok uzun yıllar “yasa dışı örgüt” gibi algılandı. Tabii ki devleti yönetenler sayesinde!.. Nâzım Hikmet’in “kod adı” da vardı, devlette ve Babıali gazetelerinde:

-Vatan haini!

Kendisi de benimsemişti bu unvanı ve ünlü şiirini yazmıştı:

“Ben vatan hainiyim/Vatan çiftliklerinizse/kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan/ vatan şose boylarında gebermekse açlıktan/vatan Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa/ ben vatan hainiyim”

Nâzım Hikmet’i 1938’den 1950’ye kadar 13 yıl hapislerde tutup öldüremeyenler, elli yaşında askere çağırıp, tel boyu nöbeti tutarken “kaçıyordu vurduk” diye katledeceklerdi. Bunu planları yapılmış ve de duyurulmuştu bile…

Değerli yazar Haluk Oral’ın “Nâzım Hikmet’in Yolculuğu” adlı kitabında, 6 Haziran 1951 tarihinde yazılan Kadıköy Askerlik Şubesi Başkanı Albay Şevket Atsal imzalı belgeyi yayımladı. Haydarpaşa Askeri Hastanesi Baştabipliği’e Nâzım Hikmet’in askerlik için muayene edilmesi isteniyordu. Bu tarihten dokuz gün sonra Nâzım, Türkiye’den ayrıldı. 17 Haziran 1951 sabahı Tarabya Oteli’nin önünden Refik Erduran’ın kullandığı işadamı Malik Yolaç’a ait sürat teknesine bindi. Erduran önce Bebek’e kadar gidip sonra geri döndü Karadeniz’e çıktı. Erduran, ailece tanıştığı (hatta annesiyle evlenmek de istemiş) Kuzey Deniz Saha Komutanı Refik Paşa’ya önceden gidip, bilgiler almıştı:

-Amerikalı arkadaşlarım film çekmek istiyorlar. Boğaz’dan silah kaçıran bir balıkçı sahnesi için sordular. Türk donanması Karadeniz’e çıkan tekneleri arıyorlar mı? Ona göre senaryo yazacaklar.

Paşa, oğlu gibi gördüğü Refik Erduran’a “ne kontrolü yahu yok öyle şeyler” diyor en babacan haliyle…

Bütün bunları Refik Erduran bana “Hoşça Kal Memleketim” ve “Rüzgara Karşı Yürüyen Adam” adlı Nâzım Hikmet belgesellerimin çekimleri sırasında anlatmıştı.

Sürat teknesinin satılık olduğunu öğrenip “denemek için” diyerek Malik Yolaç’tan da o istemişti. O zamanlar İstanbul küçüktü, herkes birbirini tanıyordu.

Nâzım Hikmet, 1976’daki o görkemli ilk doğum gününe kadar “tehlikeli” olarak lanse ediliyordu. Aziz Nesin her zamanki öncü cesaretiyle Nâzım’ı özgürleştirdi. Bu cesaret toplumun en dinamik kesimi işçi sınıfını da etkiledi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 9. Kuruluş Yıldönümünü yine Spor Sergi Sarayında 13 Şubat 1976’da ilk kez kitlesel olarak kutladı. Aradan iki ay geçti. DİSK 1 Mayıs İşçi Bayramı için Taksim Meydanındaydı. Yüzbinler “Yaşasın 1 Mayıs-Yaşasın DİSK” diye haykırıyordu.

Nâzım, o günleri yıllar öncesinden görmüştü. 1960 baharında Leipzg’de bir baraj gölündeki feribotun burnunda yazdığı şiiri yakın arkadaşı doktor Hayk
Açıkgöz’
e uzatmıştı:

“Türkiye işçi sınıfına selam/Selam yaratana..” (Melih Güneş’in Suyun Şavkı adlı kitabı.)

Nâzım, uzun hapishane yıllarında muazzam bir külliyat oluşturdu. Hapishanelerde yazdığı direniş şiirleri kendisinden sonra oralarda yatanlara dayanma gücü verdi. Onun hapis yattığı dönem için “karanlık yıllar” denilirdi. Bu ülkenin solcu aydınları için cezaevleri mecburi “kariyer” (!) yerleri oldu. Nâzım’ın hapisten çıkmasının üzerinden 75 yıl geçti. O karanlık ülkemiz aydınlansın diye mücadele edenlerin üzerinden hiç eksik olmadı.

2026’da da Dünyanın ve Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Cezaevleri ülkenin aydınlarıyla dolup taşıyor. Nâzım onlara da el uzatıyor:

“İşte böyle Laz İsmail/mesele esir düşmekte değil,/teslim olmamakta bütün mesele!”

Yazının başına dönüyorum. Nâzım Hikmet’in 124. Yaşı Kadıköy’de kutlanıyor. O bir ilçeye, bir şehre, bir ülkeye sığmayacak kadar dünya şairidir. Ancak Türkiye’de yaşadı son yerleşim olması bakımından kutlama için çok doğru bir seçim yapıldığı da açıktır:

-Kadıköylü Nâzım!

/././

İBB soruşturması: Eski voleybolcu Derya Çayırgan'a ev hapsi ve yurtdışına çıkış yasağı verildi 

Eski voleybolcu Derya Çayırgan, İBB soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Savcılık ifadesi sona eren Çayırgan nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Çayırgan hakkında ev hapsi ve yurtdışına çıkış yasağı verildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında yeni bir gelişme yaşandı.

Eski voleybolcu Derya Çayırgansoruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Gözaltına alınan Çayırgan, İstanbul Adalet Sarayı'na getirildi.

Savcılıkta ifadesi alınan Çayırgan, "suçtan kaynaklanan mal varlığını değerlerini aklama" suçlamasıyla "konutu terk etmemek" ve "yurt dışına çıkamama" şeklindeki adli kontrol istemiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi.

Çayırgan hakkında "konutu terk etmemek" ve "yurt dışına çıkamama" şeklindeki adli kontrol tedbiri uygulandı.

SAVCILIK İFADESİNE ULAŞILDI

DHA'nın aktardığına göre Derya Çayırgan, savcılık ifadesinde şunları söyledi:

"Ekrem İmamoğlu ile 2020 ya da 2021 yılında (pandemi zamanında) Taksim'de yürürken karşılaştım. Kendisine 'Merhaba başkanım, nasılsınız' şeklinde soru sordum. Milli voleybolcu olduğumu, Galatasaray'da oynadığımı söyledim. Kalabalıkta sohbet ettik, kendisini makamında ziyaret etmek istediğimi söyledim. Yanındaki isimlerden birisi telefon numarası verdi. 'Gelmek istediğiniz zaman buradan arayın' dedi. 2022-2023 yıllarında ziyaret etmek için aradım. Bana verilen randevu tarihinde Florya'da bulunan İPA tesisinde kendisini ziyaret ettim. 2023 yılında Bahçelievler'de evim yıkıldı. O dönem Bahçelievler ilçe başkanı olan ve aynı zamanda arkadaşım olan Özgür Çelik'ten mağduriyetimizden kaynaklı yardım istedik. Benim ailemi ve binada yaşayan komşuları otele gönderdi. Bir süre sonra ailemi İBB tesislerine yerleştirdiler. Ben Ankara'da PTT'de oynadığım için bir süre sonra İstanbul'a geri döndüm. Ben de ailemle birlikte 3,5 ay burada kaldım. Burada kaldığım süre içerisinde sürekli ev aradım. Bu süre içerisinde Ekrem İmamoğlu'nun şahsi telefon numarasını bularak kendisini aradım. Kendisi başta telefonu açmadı, sonra bana dönüş yaptı. Kendisine teşekkür ettim.

Bu sürede kendisini ziyaret ettim, sporla ilgili konuştuk. Kendisi bana 'İBB'de oynamak ister misin?' diye sordu. Ben de alt ligde oldukları için oynayamayacağımı, bir üst lige çıkarsa oynayabileceğimi söyledim. Kendisi bana kariyerim sona erdikten sonra ne yapacağımı sordu, ben herhangi bir planlama yapmadığımı söyledim. Kendisi voleybolu bıraktıktan sonra İBB'nin spor yönetiminde çalışmak isteyip istemediğimi sordu, ben de voleybolu bıraktıktan sonra neden olmasın dedim. Buradan çıkarken sağ kolu olarak Mustafa Akın ile tanıştırdılar. Ben de kendisiyle tanıştığıma memnun olduğumu söyledim. Ekrem Bey bana bir şeye ihtiyacım olduğunda arayabileceğimi söyledi. 2023 yılının sonuna doğru ben Antalya'ya transfer oldum. Antalya'da oynadığım süre içerisinde Ekrem İmamoğlu ile yüz yüze hiç görüşmedim. Telefonla aramalarım oldu ancak kendisi telefonları açmadı.

2023 yılında PTT'ye transfer olduktan sonrasında Ekrem İmamoğlu Ankara'ya geldiğinde 3 ya da 4 kere kendisi Mariot Hotel'de kaldığı için ziyaret ettim. Bana sormuş olduğunuz Fatih Keleş, Tuncay Yılmaz, Murat Gülibrahimoğlu isimli şahısları tanımam. Mustafa Akın isimli şahsı ifademin başında belirttiğim üzere Ekrem İmamoğlu'nu ziyaret ettiğim esnada kendisine ulaşamadığımda Mustafa Akın ile iletişim kurmam söylenmesi vesilesiyle tanıştım. İfademde Ekrem İmamoğlu'nu arayıp ulaşamadığımda Mustafa Akın'ı aradığımı belirttim. Mustafa Akın ile bunun dışında başka bir irtibatım olmamıştır. Ekrem İmamoğlu'na ulaşamadığım zaman kendisini aradım.

Bana sormuş olduğunuz MASAK incelemeleri neticesindeki tespitleriniz kendi birikimlerimi dövize çevirip bankaya yatırmamdan kaynaklıdır. 2021 yılından önce kazandığım paraları bankaya yatırmazken, 2021'den sonrasında biriktirdiğim paraların bir kısmını dövize çevirerek banka hesabıma yatırdım. Bankada farklı şekillerde bu paraları değerlendirdim. MASAK raporlarında bu gözükecektir. 16 Haziran 2023 tarihinde hesabıma elden yatırdığım 50 bin euro da bu birikimlerden kaynaklıdır. 15 Haziran 2023 tarihinde Kameroğlu İnşaat'a 20 bin lira, 16 Haziran 2023 tarihinde 32 bin dolar ve 62 bin 570 lira ev almak için para gönderdim. 62 bin 570 liranın açıklamasına 'kazanıyoruz' şeklinde açıklama tamamen voleybol milli takım süreci ile ilgilidir, sevinç ibaresiydi. Başka herhangi bir maksadım yoktu. Evi satın almak amacıyla Adem Kameroğlu ile indirim yapması için 3 kere görüştüm. Anlaştığımız fiyat üzerinden o dönemin parasıyla toplam 4 milyon 100 bin liraya bu evi aldım. 19 Haziran 2023 tarihinde tapuyu devraldım. Hesabıma yatırmış olduğum 50 bin euroyu bu evi almak için yatırdım. Söz konusu para bahsettiğim gibi benim kendi paramdır. Bana başkaları tarafından verilmiş bir para değildir. Belirttiğim üzere bu 50 bin euro benim birikimlerimdir.

Dediğim gibi üzerinden vakit geçtiği için yapmış olduğum işlemdeki detayları hatırlamıyorum. Neden euro göndermediğimi ve dolar ve lira cinsinden başka paralar gönderdiğim hakkında bir açıklamam yoktur. Ben bana sormuş olduğunuz sorulara açıkça yanıt verdim. Söz konusu 50 bin euroyu tam olarak nereden aldığımı hatırlamamakla beraber ailemle beraber birikimimizden o dönem oynadığım kulüpten elden almış olduğum para olabilir. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum."

***

Bir emekli, hayatta kalma mücadelesini anlattı: "Yarısını öğlen yiyeceğim" 

İktidarın açlığa ve yoksulluğa mahkum ettiği emekliler, yaşam mücadelesi veriyor. İzmir'de yaşayan 76 yaşındaki yurttaş, aldığı 22 bin 660 lira emekli aylığıyla geçinemediğini belirterek "Evden getiriyorum, yarısını da öğleyin yiyeceğim, ekmek, peynir. Dördüncü katta 1+1 tuvalet, banyo, mutfak üçü bir arada. 20 bin lira kira veriyorum" dedi.

https://twitter.com/i/status/2011793248822374774

***

BirGün yazmıştı: Özel ilanla Erbaş’a kadro -Mustafa Bildircin- 


BirGün'ün, “Ali Erbaş’a özel kadro ilanı” haberindeki iddialar doğrulandı. Diyanet İşleri Başkanlığı eski başkanı Erbaş, 29 Mayıs Üniversitesi akademik kadrosuna girdi.

https://www.birgun.net/haber/birgun-yazmisti-ozel-ilanla-erbasa-kadro-683902

***

Yazıcık'ta doğa kazandı: Bentonit ocağına mahkeme engeli -Sibel Bahçetepe- 

Niksar Yazıcık beldesinde verilen bentonit maden ocağı işletme ruhsatına karşı açılan davada, mahkemeye madenin çevreye, insan sağlığına ve bölgenin ekosistemine vereceği zararların telafisinin mümkün olmadığı gerekçesiyle, "yürütmeyi durdurma" kararı verdi. Karar sevinçle karşılandı.

https://www.birgun.net/haber/yazicik-ta-doga-kazandi-bentonit-ocagina-mahkeme-engeli-684373

***

Öğretmenlik meslek kanunu uzantısı sürgün ve hak ihlalleri rejimi -Feray Aytekin Aydoğan- 

Eğitim kesintisiz ve hızla yeni rejime uygun bir şekilde dizayn ediliyor. Eşitsizlik, adaletsizlik kalıcılaştırılıyor. Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) esas alınarak hazırlanan 9 Ocak’ta Resmi Gazete’de yayımlanan atama ve yer değiştirme yönetmeliği ile binlerce öğretmene sürgün ve ciddi mağduriyetler yaşatılıyor.

İhtiyaç ve norm fazlası öğretmenlerin yer değiştirme sonuçları sonrası binlerce öğretmen sorunlarla baş başa bırakılmış durumda. Şu anda başvuruların yapıldığı il içi mazeretler, il dışı mazeretler ve yönetmelik sonrası yapılacak tüm atama ve yer değiştirmelerde de ciddi mağduriyetler yaşanacak.

Öğretmenler seslerini, yaşadıkları mağduriyetleri duyurmaya çalışıyor.

“Yüzde 60 engelli kalp hastasıyım. 100 km uzağa gidebilmem mümkün değil.”

“Yüzde 90 engelli oğlum var. Evimden kilometrelerce uzağa Yüksekova’ya resen atandım.”

“Yüzde 80 engelliyim. Genetik bir kan hastalığım var. Başka bir ilçeye atandım. İstifa etmekten başka çarem yok, gitmem mümkün değil.”

“Yüzde 71 engelli takipli onkoloji hastasıyım. Bir buçuk saatlik mesafede okula resen atandım.”

“Yeni doğum yaptım. Dört vesait değiştirerek gidebileceğim bir okula resen atandım.”

“Evimden, eşimden, çocuklarımdan 171 km uzaklıkta toplu taşıma imkânı dahi olmayan bir okula bir okula resen atandım.”

Mesele, teknik bir mesele değil. Bir meslek öğretmenlik mesleği adım adım yok ediliyor ve kuşatılıyor.

Eski yönetmelik; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu, 1983 tarihli Devlet Memurlarının Yer Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmelik hükümlerine dayanırken; yeni yönetmelik ile ÖMK esas alınmaktadır. Bu yönetmelik ile öğretmenlik mesleği kamu emekçisi niteliğinden çıkarılarak özel rejimli bir meslek hâline getirilmektedir.

Eski yönetmelikte yer alan aday öğretmenlik bölümü de yeni yönetmelikte çıkarılarak öğretmenliğe giriş sürecinde de ÖMK esas alınarak eğitim fakültesi mezunu olmak -hatta pedagojik formasyon dahi kriter olmaktan çıkarılarak- yok sayılarak öğretmenliğe giriş lisans mezunu “kriteri” ile Milli Eğitim Akademisi merkezli kimin öğretmen olacağına siyasi iktidarın karar verdiği bir yapıya bırakılmıştır.

ÖMK ve Akademi ile Eğitim Fakülteleri yok sayılarak -hatta pedagojik formasyon da kriter olmaktan çıkarılarak- lisans mezunu olan kişiler içerisinde kimin “öğretmen” olacağına, kimin atanacağına, kimin öğretmenlikte yeterli olup olmadığına, kimin okul idarecisi olacağına, öğretmenlerin nerede, ne zaman, ne kadar süre çalışacağına iktidarın karar verdiği atama ve yer değiştirme rejimi kuruluyor.

Yönetmelikte yer alan “resen atama, ihtiyaç kriteri, ilçe grupları, tahsis edilen atama izniyle sınırlı olmak, Bakanlık tarafından tercihine sunulan illerden biri” gibi ifadelerle atama ve yer değiştirmede tercihler, mazeretler esas alınmayarak idareye geniş bir yetki alanı açılarak tüm öğretmenlerin atama ve yer değiştirme hakları elinden alınıyor.

Sağlık sorunu, can güvenliği riski, engellilik durumunda dahi atamalarda idari takdir yetkisi genişletiliyor, tercihler, mazeretler esas alınmıyor öğretmenler resen sürgüne tabi tutuluyor, yaşanılan mağduriyetler kalıcı ve sürekli hale getiriliyor.

Bir öğretmen ciddi bir sağlık sorunu yaşadığında dahi tedavi olabileceği yere, ilçeye, ile, okula atanma hakkı elinden alınıyor. Veya şiddete uğrayan, can güvenliği riski taşıyan bir öğretmenin de daha güvende olacağı başka bir okula atanma hakkı da elinden alınıyor.

Yer değiştirme, tercih hakkını esas almayan, sınırlayan, merkezi idareye geniş bir yetki alanı açan, resen atamaları yaygınlaştıran, öğretmenlerin ne zaman, nerede, ne kadar süre çalışacağına yukardan karar verildiği bir hak ihlali, sürgün yönetmeliği hayata geçiriliyor.

Ayrıca yönetmelikte yer alan hizmet puanı düzenlemesi de hem öğrenciler hem de öğretmenler için yeni eşitsizlikler, adaletsizlikler yaratacak. Siyasal kadrolaşmanın, kayırmanın, adaletsizliğin önünü daha da açacak. Zorunlu hizmet bölgesindeki öğretmenlerin artırımlı hizmet puanı kaldırılırken “hizmet puanları günlük katsayılarla hesaplanacaktır” ifadesi puan sistemini merkezi, idari müdahalelere açık hale getiriyor.

Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM) maddesi ile yapılan düzenlemede mülakat atama ve yer değiştirmelerde de merkezi unsur haline getiriliyor. Öğretmen atamalarında, eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde liyakatin reddi olduğu yargı kararları başta olmak üzere defalarca kanıtlanan mülakat atama ve yer değiştirmelerde de kalıcı hale getiriliyor.

ÖMK, Akademi, atama ve yer değiştirme yönetmeliği; her adım öğretmenlik mesleğini hedef alan adımların ayrılmaz bir parçası. 19 Ocak’ta Milli Eğitim Bakanlığı önünde Öğretmen Mücadele Platformu olarak yapılacak eylemle ek atama taleplerini haykıracak ataması yapılmayan öğretmenlerin de hak mücadelesini kapsayan, hedef alan adımlar. Bu yönetmelik değişikliği aynı zamanda yeterli öğretmen ataması yapmamak için de atılan bir adımdır. Resen atamalarla, fiili sürgünlerle ek atama talebinin de önüne geçilmeye çalışılıyor.

Hiçbir öğretmen arkadaşımızı geride bırakmadan, birbirimizin sesine ses olarak tüm haklarımızı kazanmak mümkün ve bizim elimizde.

/././

Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?-Berkant Gültekin- 

Suriye’de Esad sonrası dönemin en gerilimli günleri yaşanıyor. Kürtlerin sisteme entegrasyonu konusundaki belirsizlik sürerken Halep’te silahlar patladı. HTŞ/Şam yönetiminin SDG’yi bölgeden çıkarmak için kentteki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine dönük saldırıları nedeniyle onlarca kişi yaşamını yitirdi. 100 binden fazla insan da göç etmek zorunda kaldı.

Halep’teki çatışma ve Suriye’nin farklı yerlerine yansıyacağı tahmin edilen anlaşmazlık, Türkiye’deki “süreci” de yakından ilgilendiriyor. Çünkü artık Suriye’den izole bir Kürt meselesi düşünülemez. Hatta Suriye’de daha Esad görevdeyken oluşan ve Kürtleri net bir aktör haline getiren “de facto” siyasi durumun, Türkiye’deki sürecin başat nedeni olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kürtlerin, 2011’de başlayan iç savaşın sonunda Suriye’de düşmanlaştırılması riskli ve maliyetli bir güç haline gelmesi, Bahçeli’yi (ve onun temsil ettiği kanadı) 2024’ün sonlarına yaklaşırken malum manevrayı yapmaya iten temel kuvvetti. Kürtler, aradan geçen yıllarda sadece ülkenin kuzeydoğusundaki Rojava bölgesinde hâkimiyet kurmakla kalmadı, askeri kapasitelerini de hayli büyüttü. Bugün Türkiye’nin güneyinde kalan bölgeyi kontrol eden ve 50-60 bin civarında savaşçısı olduğu tahmin edilen SDG’nin envanterinde ABD’nin desteğiyle temin ettiği çok sayıda ağır silah bulunuyor. Bu, bilhassa devlet otoritelerinin ve merkezi yönetimlerin çökertildiği bir bölgede çok büyük bir güç demek.

İMRALI KURGUSU VE AÇMAZLAR

Türkiye’de Ekim 2024’te başlayan yeni süreç, ülkedeki tarihsel Kürt sorununu demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözmeyi değil, Suriye’nin yeni gerçekliğine uygun bir jeopolitik konsept kurgusu yapmayı hedefledi. Tam da bu nedenle sürecin taraflarca farklı şekilde isimlendirilmesi (“Terörsüz Türkiye” vs “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”) basit bir terminolojik ayrımdan çok, perspektif ve amaç uyuşmazlığını yansıtıyordu.

Kürt hareketi süreci “demokrasi” başlığıyla sunmak istese de iktidar/devlet tarafı bu yola güvenlikçi bir akılla; “İsrail ve farklı güçler tarafından Kürtlerin kendisine karşı kullanılmasının önüne geçmek” amacıyla girdi. Burada çalışılacak muhatap ise Öcalan olarak belirlendi. Öcalan’ın çizgisi, iç ve dış politikadaki ihtiyaçlarla uyumlu görüldü. Öcalan, işlevini yitirdiğini söylediği PKK’ye Şubat 2025’te fesih ve silah bırakma çağrısı yaptı. Örgüt Mayıs’ta kendisini feshetti ve Temmuz’da silahların yakıldığı bir tören gerçekleştirdi. Bu sürecin “radikal ve tarihi” ama aynı zamanda kendi iç dinamikleri bakımından “en kolay” aşamasıydı.

Geçen yıldan bu yana Öcalan’ın çağrısının, Suriye’deki SDG-YPG’yi kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Bahçeli’ye göre tüm tarafların referans alması gereken yer İmralı ve onun mesajları olmalı. MHP lideri sürecin başından beri karşı tarafı eleştirecekse bunu “Öcalan’ı dinlememek, kurucu öndere kulak asmamak” söylemi üzerinden yapıyor. Meclis’teki son konuşması da benzer tondaydı. Bahçeli, “Öcalan’a sadakatsizlikle” suçladığı SDG Komutanı Mazlum Abdi için “terörist”, “siyonizmin yandaşı” ve “İsrail’in kuklası” gibi ifadeler kullandı. DEM Parti’ye de aynı yerden seslenen Bahçeli, “DEM Parti yetkililerinin ‘Türkiye’yi uyarıyoruz’ diye başlayan açıklamaları çok üzücü ve sorunlu bir dildir. İsrail’in güdümündeki terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır? Türkiye Cumhuriyeti böyle bir zillete nasıl onay verecektir? Muhatap PKK’nın kurucu önderinden başkası değildir” dedi.

Bahçeli, Öcalan’ın ideolojik ve tarihsel liderliği etrafında Kürtleri sürece homojen bir şekilde angaje etmek istese de Suriye sahasındaki çelişkiler buna izin verecekmiş gibi görünmüyor. Suriye’de üniter yapı ve ademi merkeziyetçilik konusunda bir anlaşmazlık var. Geçen yıl 10 Mart’ta Colani ve Mazlum Abdi arasında imzalanan mutabakat bu anlaşmazlığı gideremedi. Taraflar, burada belirlenen prensiplere farklı yaklaşımlar sergiliyor. HTŞ, kendi kontrolündeki bir merkezi yönetim ve ordu için bastırırken, Kürtler özel konumlarını kaybetmeden, belirli düzeyde özerklik de içeren askeri ve siyasi bir entegrasyon talep ediyor.

Halep’te şimdilik HTŞ’nin istediği oldu. Ancak SDG’nin “ana üssü” Fırat’ın doğusu ve burası, anlaşmazlığın sürdüğü şartlarda gerilimin de merkezi olacak. Suriye’deki Kürtler, PKK gibi silah bırakmaya elverişli bir ortamın içinde olduklarını düşünmüyor. Mazlum Abdi, Öcalan’ın silah bırakma çağrısının duyulduğu gün, bu çağrının kendilerine yönelik olmadığını söylemişti. Zira ülkede siyasi olarak istikrar sağlanmış değil ve her an çatışmaya dönüşebilecek bir gerilim var. Bu atmosferde silahsızlanmak intihar olarak görülüyor. Öte yandan Kürtlerin Suriye’de silah bırakması, muhataplık düzeylerini negatif yönde etkileyecek bir faktör olarak da değerlendiriliyor olabilir.

BUGÜN DÜNDEN DAHA ZOR

Ankara’nın beklediği, Şam yönetiminin mutlak otoritesi altındaki bir Suriye. Kürtlere de buna tabi olmaları ve “maksimalist taleplerden vazgeçmeleri” yönünde baskı yapılıyor.

HTŞ yönetimine bağlı ordunun Halep’in iki mahallesinde kontrolü ele geçirmesi AKP-MHP iktidarı tarafından olumlu karşılandı. Erdoğan, SDG’nin Halep’ten çıkarılmasının Suriye’de “kalıcı barış, huzur ve güvenliği sağlama açısından kazanım olduğunu” söyledi. Bahçeli de çatışmaların SDG-YPG’nin “yanlış üstüne yanlış” yapmasının sonucunda çıktığını savundu. KCK’den yapılan açıklamada ise Şam ve Ankara yönetimleri suçlandı. Kürt hareketi, Halep’teki gelişmelerin Türkiye’deki süreci “sabote ettiğini” belirterek iktidara yüklendi. Açıklamada, son yaşananların, “hazırlandığı söylenen yasal düzenlemelerin bir çözüm adımı olmayacağını gösterdiği” kaydedildi.

Özetle süreç, kaynağında tıkanmış vaziyette. İktidar, Suriye’nin bütünlüğünün Türkiye açısından önemine dikkat çekerek Kürt hareketini sıkıştırıyor. ABD ile İsrail’in bölgede istikrar istemediği, ülkeleri etnik-dini fay hatlarını kullanarak zayıflattıkları söyleniyor. Evet öyle; büyük bir iştahla dahil oldukları iç savaşın maksadı da tam olarak buydu zaten! Tabii ki emperyalizm ve Siyonizm, onca kaynak tüketip çeşitli maliyetlere katlandıktan sonra gerçek anlamda bütün, birleşik ve dış müdahalelere dirençli bir Suriye istemeyecektir. Tıpkı Irak, Libya ve Afganistan’da istemedikleri gibi… Ayrıca HTŞ gibi cihatçı zihniyete sahip bir yapının da ülke genelinde meşruiyet sağlayamayacağı ve ortak değerler etrafında bir düzen inşa edemeyeceği ortada.

Bundan sonra Suriye’de ne olacağını ve Türkiye’de yürütülen süreçte nasıl kırılmalar yaşanacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak kesin olan şu ki, işler bugün, dün olduğundan daha zor.

/././

Nurettin Sözen -Şükrü Aslan- 

Nurettin Sözen’i 1990 yılı başlarında tanımıştım. Henüz belediye başkanlığının ikinci yılıydı ama daha o zamanlarda adı TSE (Tunceli Sivas Erzincan) ile birlikte anılmaya başlanmıştı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, üç şehirden özellikle Alevileri işe aldığı için bir kötü propagandanın konusu olmuştu. Ama kendisinin buna karşı savunması adeta bir ders gibiydi: Bu devlet, ülkede yaşayan herkesindi ama Alevileri genellikle dışlamıştı. Kendisi İBB başkanı olarak adil olanı, olması gerekeni yapmıştı.

Nurettin Sözen’in dünyaya geldiği Sivas’ın Gürün ilçesi 1930’lu yıllarda hazırlanan ülkenin ‘kültür haritası’nda ‘Türk kültürlü’ şehirler içinde sayılmamıştı. Zira ‘Türk kimliği’ dışındaki nüfus gruplarının ağırlığı vardı. Daha geçmişe gidince Gürün, büyük ölçüde Ermeni şehriydi. Bir sözlü tarih çalışmasında Gürün’ün geçmişini anlatan bir emekli öğretmen ‘kamerayı kapatmamı’ rica ettikten sonra, 1915’de Ermenilerin kırımına dair çarpıcı detaylar anlatmıştı. Şehirdeki Ermeni izleri birçok mekânda kendini gösteriyordu ki Nurettin Sözen’in baba evi de Ermeni bir ailenin mülkiyet değiştirmiş konağıydı.

Sözen ailesi, Cumhuriyet döneminde Gürün’de tanınan az sayıdaki ailelerden birisiydi. Babası çok zaman ilçe kaymakamı ile mesai yapmıştı. Muhafazakâr bir aileydi ve bu nedenle baba da ‘içkiye mesafeliydi’. Bir mutat bürokrat-eşraf görüşmesinde ilçe kaymakamı, bir kadeh içkiyi herkesin ortasında Sözen’in babasının boğazına boşaltmıştı. Cumhuriyetin, ‘seküler hayat, modern birey’ yaratma projesi, böyle tuhaf halleri olağanlaştırmıştı. Babanın yapabileceği bir şey yoktu, çünkü karşısında kaymakam yani devlet vardı.

***

Sevgili arkadaşım Hatice Kurtuluş ile birlikte hazırladığımız İnsana ve Demokrasiye Adanmış Bir Ömür adıyla yayınlanan kitap için, Nurettin Sözen ile bir dizi görüşme yapmış; kendisini yakından tanıma imkânı bulmuştuk. Teşvikiye Akkavak Sokakta haftalarca ilgi çekici öyküler dinlemiştik. Bunlar içinde partisi ile ilgili çarpıcı detaylar da vardı. 2014 yerel seçimleri öncesiydi. Kitap yayınlandığında ciddi bir ilgi yaratabilecekti ama ‘partisinin zarar görmesini istemiyordu’ ve bu nedenle anlatılardan bir kısmını çıkarmak durumunda kalmıştık. Bu ülkenin siyasi hayatında parti disiplini ve hukukunu en sıkı gözeten birini sorsalar tereddütsüz, Nurettin Sözen derim.

Belediye Başkanlığı bittiğinde belediye çalışanları ve şehrin ötekileri kendisini büyük saygı ile uğurlamışlardı. Ama sermaye grupları ve onların kontrol ettiği basının bir kısmı, Sözen’in yeniden aday gösterilmemesi için yoğun bir çaba göstermişti. Görünür en önemli gerekçeleri ise İSKİ skandalıydı. İlginçti ama şimdilerde yapılanların yanında ‘devede kulak’ misali kalan o yolsuzluğu, resmi makamlara bildiren de yine Nurettin Sözen’di. Belediyede yolsuzluklar yapıldığına emin olan herkesin, emin olduğu bir başka gerçek daha vardı: Sözen kişisel olarak yolsuzluk girişimlerinin kenarından bile geçmemişti.

***

1994 yılı İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri pek çok bakımdan ilklere tanıklık etmişti. Sözen’in partisi tarafından gözden çıkarıldığı o seçim, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı seçilmesiyle bitmişti. Partisinin aday gösterdiği Zülfü Livaneli, seçilmesi halinde İstanbul’da gecekondulaşmaya izin vermeyeceğini deklare etmişti. Sanki partisinin önceki adayı Sözen’e karşı konuşuyormuş gibi. Çünkü Sözen, gecekondu alanlarına hizmeti özellikle savunmuştu. Muhafazakârların adayı Tayyip Erdoğan da seçilirse, gecekondu mahallelerine daha çok hizmet götüreceğini söylemişti. Çok tuhaf bir seçim kampanyasıydı. Sanki özellikle başka biri kazansın diye, sosyal demokratlar üç adayla yarışmışlardı.

***

Sonuç olarak o seçim sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin siyasi kaderini de etkileyecek bir genel seçime dönüşmüştü. O kadar ki, o seçimi kazanan kadro bugün hala ülkeyi yönetiyor. Ne yazık ki İstanbul o kadronun elinde bir büyük betonşehre dönüştü. Hem de sürekli ve hayal edilemeyecek yolsuzluk vak’alarıyla birlikte. Şimdi 90’lı yaşlarına yaklaşan Nurettin Sözen ise bu tuhaf tarih içinde sade bir yurttaş olarak hayatını sürdürmeye devam etti. Bu ülkenin kamu yöneticileri için dürüst ve başarılı bir örnek, bir model olarak...

/././

Şimşek’in “heybesinden” yurtdışı turunda çıkanlar -Güldem Atabay- 

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek bir kez daha yabancı yatırımcılarla görüşme amacıyla Londra ve Washington ziyaretleri yapıyor. 2023 seçimleri ardından görev değişimiyle Şimşek ve ekibini göreve getiren AKP hükümeti biliyorsunuz bir kez daha ekonomi politikasını finans piyasalarında istikrara, finansal istikrarı da sıcak para akışlarına bağlamıştı.

Dolayısıyla uygulanan ekonomi programının temelinde yüksek faizle sıcak parayı ülkeye çekip siyasi saiklerle harcanan rezervleri yerine koymak bulunuyor. Sıcak parayı ülkede tutabilmek için dolar bazında yüksek reel faiz vermenin ön koşulu da TL’yi baskılamaktan ibaret. Keza dövizini bozdurarak fahiş yükseklikteki TL faizinden fayda sağlayan yabancı sıcak para sahibinin TL’de bir “yol kazası” olmayacağı garantisine ihtiyacı var.

Şimşek programın açıklanan ana hedefi AKP ekonomi politikalarıyla 2018’den bu yana hedeften uzaklaşan, 2021’den beri de AKP tipi ekonomi politikalarıyla kopup giden enflasyonu düşürmek. Bunun için seçilen yolun dayanaklarından ilki TL’yi baskılayıp üretici için maliyet şoku yaratmamak. Diğeri dayanağı da ücretleri reel olarak eriterek şirketlerin maliyetlerini aşağıya çekmek.

***

AKP iktidarının 23 yıldır birikerek cumhurbaşkanlığı sistemiyle zirveye yönelen yapısal sorunlara dokunmaya mecali yok. Çökerttikleri kamu kurumsallığı ilgi alanlarında değil. Üstelik kamu kaynakları sayesinde semirtilen kesimlerin üretim biçimlerini randımanlı hale getirmeyi, binilen dalı kesilmesi anlamına gelmesi nedeniyle gündeme dahi alamayan bir ekonomi yönetimi icraatta.

Dolayısıyla dünyada hızla değişen jeo-ekonomik yapının dayattığı tedarik zinciri değişimleri, sürdürülebilir enerji ve üretim modellerine geçiş, yapay zekanın hayatın her alanına sızması eşliğinde dönüştürülmesi gereken sanayi ve hizmet sektörleri ve iklim krizi eşliğinde artan su ve tarımsal üretim krizleri gibi konular Şimşek dönemi politikalarının gündeminde değil. AKP tipi ekonomi politikalarının yarattığı hayat pahalılığı altında yoksullukta birleşen kesimlerin yaşam krizleri de bu iktidar tarafından zaten enflasyonu düşürmede araç olarak görülüyor.

Hatırlayalım. Erdoğan’ın seçimleri kazanmak uğruna enflasyonu patlatan aşırı düşük faiz politikası Türkiye iktisat tarihine kara bir sayfa olarak Kavcıoğlu–Nebati dönemiyle yazılmıştı. Şimşek ve ekibinin 2023 yazından bu yana izlediği politikalara bakınca, misyonlarının bu dönemde uygulanan politikaların makroekonomik dengeler üzerinde yaratığı tahribatın “normalleştirilmesi” ile sınırlı olduğunu anlıyoruz. Vergideki kayıp kaçakların peşine de eş zamanlı düşen Şimşek, “nedense” trilyonlara varan vergi muafiyetlerine dokun-a-madı.

Sonuçta Eylül 2021’de %19’dan alınan enflasyon 2025 sonunu %31’le kapattı. Memur, emekli ve asgari ücretlileri hesaba katınca toplumun %50’ye yakını yoksulluğa mahkûm bırakıldı.

Bu ekonomik
değil, siyasi bir tercih elbette.

Para politikası
ile finansal normalleşmenin sınırına ulaşan ve ekonomideki gerçek sorunlara dokunamayan Şimşek ve ekibi bir kez daha yurtdışında yatırımcı peşinde. Yanlış anlaşılmasın, küreselleşmiş bir finans ve ticaret sisteminde hazineden sorumlu bir bakanın diplomasi nitelikli yurtdışı turları anormal değil. Anormal olan Türkiye’deki kamuoyuna başka, yabancı yatırımcıya başka konuşarak, sıcak para akışını korumak için bir nevi içeriden bilgi vermenin devlet ciddiyeti ile örtüşmeyişi.

Bloomberg’den öğrendiğimiz TCMB’nin 2026 sonunda %16 olarak açıkladığı enflasyon hedefinin Şimşek tarafından yabancı yatırımcılara %19 olarak telaffuz edildiği. “Ne %16 ne de %19 zaten inandırıcı değil, ne var bunda?” diye düşünülebilir... Zaten TCMB’nin enflasyon beklentisindeki üst sınır da %19’da. Ancak 2023’te görevi alırken 2025 sonunda %15 enflasyon beklentisi koyanların %31 gerçekleşmeyi normal karşılayışı atlanacak bir gerçeklik değil. %16 hedefini içeride tekrar ederken yabancılara %19 demenin satır arasındaki anlamı da 2026 sonuna geldiğimizde enflasyonun %25-30 arasında bir yerde takılmış olacağı gerçeği.

Bakan’ın Türkiye’deki yabancı yatırımcılara verdiği bilgilerden bir diğerini, sanki asgari ücretliyi, emekliyi açlık sınırı altına daha yılın başında mahkûm etmemişler gibi pandemi dönemi açıklanan enerji teşviklerini yavaş yavaş azaltacakları. Gelir adaletsizliğinin pandemi döneminden de kötü olduğu, geniş işsizlik oranının pandemi seviyeleri ile aynı yerlerde çakılı kaldığı bir Türkiye’de.

***

ÖTV artışlarını temmuz ayında pas geçmek gibi bir lütuflarının olacağını da yabancılarla paylaşan Bakan’ın bunu dar gelirli için değil, enflasyon hedefinin tutacağına inanmayan yabancı yatırımcının yüksek faizden tahvil almaya devam etmesini teşvik için yapacağını da ben eklemek isterim.

Bakan’ın sıcak paracılarla toplantılarında vurguladığı bir başka konu da “2027’de beklenen erken seçimde 2023 benzeri bir seçim ekonomisi” yapılmayacağı.

Aynı gün iktidarın sesi Şamil Tayyar’dan “2027’nin ‘bolluk ve bereket yılı’ olarak planlandığını” öğreniyoruz. Nasıl olacağını Tayyar açıklıyor. Reel sektörün krediye erişimi kolaylaştıracak adımlar, özel düşük faizli konut kredileri, gençlik paketleri. Emekliler, dar ve sabit gelirliler için 2027 yılı başında seyyanen zam, maaş ve ücretlerde yüksek oranda artış.

Bu bahar havasının adı “iyileştirici uygulamalar”. Nedeni AKP’nin patlattığı enflasyonu yarıya %25-30 gibi hala çok yüksek seviyeye indirmenin bahsettiği kesimlere yüklenen maliyetini seçim yılında unutturmak.

AKP’nin çizdiği senaryoda 2027 sonrası Erdoğan ve sıcak para için bayram var. Bir sonraki seçime kadar diğer herkes içinse tablo yine tufan.

/././

BİRGÜN


halkTV "KÖŞEBAŞI" -15 Ocak 2026-


Murat Gülibrahimoğlu'nun jetinden Vakıfbank Genel Müdürü çıktı -Bahadır Özgür- 

Habertürk ile başlayan, dizi ve magazin ünlülerine uzanan uyuşturucu operasyonu, Ekrem İmamoğlu ve İBB davasına bağlanmaya çalışılıyor. İki dosya arasındaki bağlantı da İBB davasının firari sanığı Murat Gülibrahimoğlu’nun kiraladığı özel jet üzerinden yapılıyor. Jette uyuşturucu ve seks partileri de düzenlendiği ileri sürülüyor.

Ancak o jeti İmamoğlu’nun hiç kullanmadığı resmi belgelerle kanıtlandı. Buna karşın Gülibrahimoğlu ile söz konusu jetle sık sık yolculuk yapan sürpriz bir isim ortaya çıktı.

O isimde Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Serdar Üstünsalih…

Jetle seyahat eden pek çok isim gözaltına alınıp sorgulandığı halde, Vakıfbank Genel Müdürü’ne dair bir gelişme henüz olmadı.

İBB iddianamesinde yer alan pek çok itirafçı ifadelerinde Gülibrahimoğlu ile Vakıfbank Genel Müdürü arasındaki ilişkinin samimiyeti anlatılıyor.

‘ARALARI ÇOK İYİYDİ’

Bugüne kadar 8 kere ifade veren ve son ifadesinde tahliye pazarlığı yapan itirafçı Adem Soytekin, 16 Haziran 2025 tarihinde verdiği ifadesinde şöyle diyor:

“…Emniyet sorgusunda tarafıma sorulan hakkımda yapılan teknik takip esnasında Fatih Keleş ile yemek yediğimiz günün içeriğine dair detaylı bilgi vermek istiyorum. O gün orada Fatih Keleş ile baş başa oturmadık ve oradan sadece ikimiz ayrılmadık… Bu görüşmede ben Murat Murat Gülibrahimoğlu’nun Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Beyle çok iyi olduğu için çok uzun zamandır arttırılmayan kredi limitlerimi arttırılması için ricacı olması konusunu görüştüm… Ben öncesinde Abdi Bey ile tanışıyordum, kendisiyle beraber maç izlemişliğimiz bile vardır. Gülibrahimoğlu, Keleş, Tuncay Yılmaz ve Abdi Bey 2024 yılında Bodrum'da Çağdaş Holding'e ait Bodrum'un girişinde sağdaki lüks otelde tatil yapmışlardı. İleri derecede bir samimiyetleri bulunmaktaydı.”

Soytekin ayrıca 2021 yılında düzenlenen bir uçuşa “Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Serdar Üstünsalih ve İstanbul Orman Bölge Müdürü olduğunu söyledikleri ancak adını bilmediği bir kişi”nin de katıldığını belirtiyor.

İtirafçı Sarp Yalçınkaya ise Ekim 2025 tarihindeki ifadesinde Üstünsalih ile Gülibrahimoğlu arasındaki ilişkiye değinerek bir taşınmaz iddiasını gündeme getiriyor:

“Murat Gülibrahimoğlu , Vakıfbank Genel Müdürü Abdi Bey'in yakını olduğunu bildiğim Duhan Yıldız’a Muğla ili, Bodrum İlçesi, Gündoğan Mahallesi 472 Ada, 486 Parselde bulunan 5.129 m2 taşınmazı devretmiştir.”

Yalçınkaya bu taşınmazın devri için de Vakıfbank Genel Müdürü ile beraber jetle Bodrum’a gidildiğine dikkat çekiyor.

Bu arada yine uyuşturucu operasyonlarının odağında olan Bebek Otel de İBB iddianamesindeki itirafçı ifadelerinde yer aldı.

Servet Yıldırım, 15 Ekim 2025 günkü ifadesinde, “Murat Gülibrahimoğlu kredi almak istediğinde Vakıfbank Genel Müdürü yardımcı oluyordu… Hüseyin Köksal, Gülibrahimoğlu ve Vakıfbank Genel Müdürü birkaç kez Bebek Otel'de buluştular.”

JETLER AYNI DEĞİL

Dosyadaki "Özel Uçuş Bilgileri" dökümlerinde, İmamoğlu'nun sabit bir uçak kullanmadığı, tarihe ve müsaitliğe göre sektördeki lisanslı firmalardan kiralama yaptığı görülüyor.

Resmi kayıtlara göre İmamoğlu’nun kullandığı kiralık uçaklar ve firmalar şöyle sıralandı

•⁠ ⁠Bonair Havacılık: 2025 yılı Mart ayındaki Erzincan, Kastamonu ve Antalya programlarında TC-STN kuyruk numaralı uçak kiralandı.

•⁠ ⁠Vizyon Havacılık: 2024 Aralık ayındaki Ankara seyahatlerinde TCK-ISK kuyruk numaralı uçak tercih edildi.

•⁠ ⁠Söz Jet Havacılık: 2024 Haziran döneminde TC-FBC kuyruk numaralı uçakla uçuş gerçekleştirildi.

•⁠ ⁠Genel Havacılık A.Ş.: Kasım 2024’te TC-KRA tescilli uçak kullanıldı.

Medyada İmamoğlu ile ilişkilendirilen ve spekülasyonlara neden olan TC-FNH ve TC-SKO kuyruk numaralı uçakların ise tamamen başka bir ismin, Murat Gülibrahimoğlu’nun kiraladığı uçaklar olduğu kanıtlandı.

/././

İran'a saldırı yolda mı?-Serra Karaçam- 

İran’daki hükümet karşıtı protestolar ekseninde Washington’un askeri hareketliliği yakından izleniyor.

Trump için bu "ne yapacağı belli olmaz" algısı son derece kullanışlı.

Son saatlerde gelen çelişkili açıklamalar var.

ABD Başkanı Donald Trump, İranlı protestoculara “yardım yolda” mesajı vermiş, herhangi bir idam halinde sert karşılık vereceklerini söylemişti.

Trump, bugünse ABD’ye “İran’daki öldürmelerin durduğu, idamlara yönelik bir planın iptali” bilgisinin iletildiğini açıkladı.

Ayrıntı vermekten kaçınan Trump, bu bilginin “olan biteni bilen kişilerden” geldiğini söyledi.

Reuters’e konuşan iki Avrupalı yetkili, ABD’nin askerî müdahalesinin önümüzdeki 24 saat içinde gelebileceğini söyledi.

Bir İsrailli yetkili de Trump’ın müdahaleye karar vermiş gibi göründüğünü, ancak kapsamı ve zamanlamasının henüz net olmadığını ifade etti.

Yine Reuters’e göre Tahran’a karşı protestolar ardından ortaya çıkan istikrarsızlıktan faydalanmayı amaçlayan yabancı aktörlerin, Irak’tan İran’a sınırı geçmeye çalıştığını söyledi.

Üst düzey bir İranlı yetkili dahil Reuters’e konuşan kaynaklar, Türkiye’nin istihbarat teşkilatının, son günlerde sınırı geçen "Kürt güçleri" konusunda İran Devrim Muhafızları’nı uyardığını belirtti.

ABD’DEN ASKERİ HAMLE: UÇAK GEMİSİ ORTA DOĞU’YA

Pentagon, USS Abraham Lincoln (CVN-72) uçak gemisi ve ona bağlı Taarruz Grubu’na Güney Çin Denizi’ndeki mevcut konumlarından ayrılarak Orta Doğu’ya intikal talimatı verdi.

Yetkililere göre, USS Abraham Lincoln’ün CENTCOM’un sorumluluk alanındaki Umman Denizi’ne ulaşması yaklaşık bir hafta sürecek. Bu adım, ABD ile İran arasındaki tansiyonun yükseldiği bir dönemde atıldı.

AMERİKAN ÜSSÜNDEN PERSONEL TAHLİYESİ VE KÖRFEZ ÜLKELERİNİN TUTUMU

Pentagon, Orta Doğu’daki en büyük ABD askeri üssünden bazı zorunlu olmayan personelin tahliye edildiğini açıkladı.

Kararın, İran’daki protestolara yönelik baskının artmasıyla bağlantılı olduğu belirtiliyor.

Katar’daki ABD üssü Afganistan ve Irak için lojistik destek amacıyla inşa edilmişti.

Katar bu üssün İran dahil diğer devletlere saldırı için kullanılmasına izin vermiyordu. Daha ziyade koordinasyon ve lojistik için kullanılıyordu.
Bahreyn ve BAE daha önemli ve esnek partnerlik sağlıyor.

Suudi Arabistan, Trump yönetimini İran’a karşı askeri bir saldırı gerçekleştirmekten vazgeçirmeye çalıştı.

Körfez Arap ülkeleri, başta Suudi Arabistan olmak üzere, Washington’u özel olarak uyararak, böyle bir saldırının bölgeyi istikrarsızlaştırabileceği, petrol piyasalarını bozabileceği ve küresel ekonomiye zarar verebileceğini belirtti.

Suudi yetkililer ayrıca, çatışmaya katılmayacaklarını ve ABD’nin İran’a karşı saldırılar için kendi hava sahalarını kullanmasına izin vermeyeceklerini ifade etti.

Suudi Arabistan, İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı olsa da, ABD’nin doğrudan askeri müdahalesiyle geniş çaplı bir savaşa girilmesini önlemeyi tercih etti.

Suudi Arabistan, olası saldıriyla petrol fiyatları yükseldiğinde varil başına daha fazla gelir elde edebilir. Ancak aşırı fiyat artışları küresel piyasaları istikrarsızlaştırarak dünya ekonomisine zarar verebilir.

Yüksek fiyatların, talepte keskin bir düşüş yatarak resesyona yol açabileceği ve bunun da uzun vadede toplam petrol ihracatını azaltabileceği aktarılıyor.

Ayrıca İran’a yapılacak bir saldırının, İran veya desteklediği grupların Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn gibi Körfez ülkelerine karşı misilleme yapmasına yol açabilir.

İDAM TARTIŞMASI: SOLTANİ DOSYASI

Ancak Trump'ın İran'ın ölümleri durduracağı açıklamasından birkaç saat sonra New York Times, idam edilmesi planlanan 26 yaşındaki protestocu Erfan Soltani’nin infazının programda oduğunu yazdı.

Wall Street Journal da İran’ın, Trump’ın uyarılarına rağmen hızlı yargılamalar ve idamlara hazırlandığı sinyalini verdiğini aktardı.

İran yargısının başındaki isim Gholamhossein Mohseni-Ejei, devlet televizyonunda yayımlanan videoda, protestoculara karşı “hızlı hareket edilmesi” çağrısında bulundu.

Soltani, 28 Aralık’ta başlayan protesto dalgasında idam edilmesi beklenen ilk isim olacaktı.

Norveç merkezli Hengaw İnsan Hakları Örgütü, Soltani’nin 8 Ocak’ta Tahran’ın batısındaki evinde gözaltına alındığını, avukata erişim ve savunma hazırlığı imkânı verilmediğini bildirdi.

BÖLGESEL DİPLOMASİ VE RUSYA ARABULUCULUĞUNDA İRAN-İSRAİL TEMASI

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, İsrail’e yönelik zorunlu olmayan tüm seyahatlerden kaçınılması yönünde uyarı yayımladı.

Financial Times, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun sessizliğine dikkat çekti.

Washington Post’a göre, Aralık ayı sonunda protestolar patlak vermeden günler önce İsrailli yetkililer, Rusya aracılığıyla İran’a, İsrail’e saldırı olmadığı sürece İran’a karşı saldırı başlatmayacaklarını iletti.

İran da aynı kanal üzerinden önleyici saldırıdan kaçınacağını bildirdi.

Trump’ın müdahalesi ister askeri harekât, ister tehdit altında müzakereler, ister siber saldırılar ve daha sert yaptırımların bir kombinasyonu olsun; analizlere göre zayıflamış bir İran rejimi bölgesel dengeleri İsrail lehine çevirebilir.

Netanyahu’ya yakın isimlerden eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Yaakov Amidror, Trump’ın rejimi devirmeyi de hedeflese, daha sınırlı bir anlaşmaya gitse de İsrail’in kazançlı çıkacağını savundu.

Amidror’a göre, İran’ın nükleer ve füze projelerinin temizlenmesi dahi “son derece harika bir sonuç” olur.

Geçen yılki 12 günlük savaşta, İsrail’in İran’ın hava savunmalarını büyük ölçüde etkisiz hale getirdiği, ABD’yi yeraltı nükleer tesislerine karşı en büyük konvansiyonel silahların kullanımına ikna ettiği hatırlatılıyor.

Ancak İsrailli yetkililer, Trump’ın baskısının, İran Devrim Muhafızları’nın geniş balistik füze kapasitesinin tamamen yok edilmesini engellediğini de vurguluyor.

İran’daki protestolar, idam iddiaları ve ABD’nin askeri yığınağı, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirebilecek bir kırılma noktasına işaret ediyor.

Başkan Trump’a İran’a saldırı ve rejim değişikliği yönünde etki etmeye çalışanlar ile İran’ı nükleer anlaşmaya ikna etme yönünde insiyatif kullanmasını isteyen çevrelerin lobi faaliyetleri devam ediyor.

/././

Seçmen ne istediyse verdi: Erdoğan daha da istiyor!-Mehmet Tezkan- 

AKP Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde 2002, 2007, 2011 seçimlerini aldı. 2011’de ise yüzde 49,8 ile rekor kırdı. Ne olduysa o yıldan sonra oldu. Erdoğan kendini ülkenin tek sahibi görmeye başladı…

Takdir edilecek stratejiyle oyun planını uygulamaya koydu, ağır ağır hedefine ulaştı…

2017 yılında Bahçeli’nin hala bilinmeyen nedenle tam destek verdiği Anayasa değişikliğiyle rejim değişti…

Erdoğan ülkenin tek söz sahibi, tek yetkilisi oldu…

Seçmen hem rejim değişikliğine (mühürsüz oyların geçerli sayılmasıyla şaibeli de olsa) onay verdi. Bir yıl sonra 2018 yılında Erdoğan’ın hem devlet başkanı aynı zamanda tek kişilik hükümet olmasını onayladı…

Aslında seçmen bilmeyerek kuvvetler ayrılığının ipini çekti. Kuvvetler birliğine onay verdi. Kısaca Erdoğan’a ülkenin tabusunu veriyorum ne yaparsan yap dedi…

O günün rakamlarını hatırlayalım mı?

Dolar; 4 lira 70 kuruş.

Gram altın; 194 lira…

Çeyrek altın; 312 lira…

Benzin; 6,2 lira…

Simit; 1,5 lira…

Bir kilo kıyma; 41 liraydı…

Seçmenin Erdoğan’a her istediği şeyi verdiği gün Türkiye’nin hali buydu. Bugünü söylemeye gerek yok. Herkes her şeyin fiyatının kaç lira olduğunu biliyor.

Erdoğan ülkeyi şirket gibi yöneteceğim dedi ülke şirketi büyüdükçe büyüyor ama onun yönettiği topraklarda yaşayanlar küçüldükçe küçülüyor…

Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı, tek kişilik hükümet, parti başkanlığı yetmedi ülkenin en büyük şirketlerini topladığı, kamu bankalarının yer aldığı Varlık Fonu’na da kendini yönetim kurulu başkanı tayin etti…

Evet, evet kendi kendini atadı.

Türkiye Cumhuriyeti holdinginin de patronu oldu… Bu da yetmedi Merkez Bankası’nı kendine bağlayarak piyasalarında tek hakimi konumuna geldi…

(Bir parantez açmama izin verin. Trump ABD Merkez Bankası, FED’i kontrolü altına almaya çalışıyor. Eski ABD hazine bakanları, eski FED başkanları ayağa kalktı, Venezüella gibi, Arjantin gibi, Türkiye gibi oluruz dediler. Kapattım parantezi)

Kısaca seçmen Erdoğan ne istediyse verdi. Meclis çoğunluğu elinde olduğu için bir dediği iki olmadı.

Sonuç…

Sonuç ortada; ekonomik buhran, derin ve kalıcı yoksulluk, her geçen gün fakirleşen milyonlar…

Bugün Meclis’e torba yasa gelecek içinden en düşük emekli ücreti var ama bir şey daha var. Erdoğan’ın yönetim Kurulu başkanı olduğu Varlık Fonu’na olağanüstü yetki verilmesini içeren yasa da var…

Varlık Fonu veya kurduğu şirketler veya satın aldığı şirket ve fonlar, bağlı olduğu ortaklıklar kamuya ait düzenlemelere tabi olmayacakmış.

Bunu anlamı şu; kişi şirketi, aile şirketi gibi yönetilmesi isteniyor. Sayıştay denetimine tabi olmayacaklar, ihale yasasına uymayacaklar…

Kafalarına göre takılacaklar…

Gerekçe; rekabet edebilmeleri için özel şirket gibi yönetilmeleri gerekiyormuş…

Soruyorum…

Ülke 2018 yılının yaz ayından beri şirket gibi yönetiliyor, çok iyi oldu yararını gördük diyen var mı?

Ne iyi oldu rejimi değiştirdik refaha kavuştuk diyen var mı?

Ne güzel oldu demokrasiden otokrasiye geçtik böylece çağ atladık diyen var mı?

İktidardan memnun olan var mı?

Hayatından memnun olan, mutlu olan var mı?

Gördüğüm şu; millet Erdoğan’a ne istediyse verdi.

Erdoğan ise o millete yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, kalıcı yoksulluk verdi.

/././

Maduro kaçırılırken Çin ne yaptı!-Ayşenur Arslan- 

Aslında Trump’ın Venezuela’yı hedef aldığı biliniyordu. Ama bu kadar ileri gideceği, Maduro ve eşinin kaçırılarak ABD’ye götürüleceğine herhalde pek az kişi ihtimal veriyordu.

O anlara dair ilk görüntüler.. Bizdeki derin sessizliğe zıt, dünyadan öfkeli tepkiler.. Sadece yılın değil, son yılların en gerilimli vakasıydı.

Peki dünya liderliğinde ABD ile bilek güreşine tutuşan Çin.. O anlarda ne yaptı? Nasıl önlemler aldı?

Soruların yanıtını Alman akademisyen, bazı üniversitelerde “Çin Kürsüsü” kurucusu ve Çin Minzu Üniversitesi “elçisi” Kurt Grötsch verdi.

Çevirisini de, NATO’dan MOSSAD’a önemli kurumlara dair kitaplarıyla bilinen değerli yazar Hüseyin Vodinalı yaptı ve dikkatimize sundu.

İşte, yılın daha ilk haftasında, 3 Ocak günü yaşanan “Venezuela’dan başkan kaçırma” olayı sırasında yaşananlar. Saat saat Çin’in aldığı acil önlemler:

***

Çin, ABD’nin Venezuella petrolünü kontrol altına almayı, Güney Amerika’daki Çin varlığını sınırlamanın ve önlenemez hızla ilerleyen yükselişini durdurmanın bir aracı hâline getirdiğinin farkındaydı.

Çin, doğrudan Amerikan imparatorluğunun “yüzer hattını” hedef alan adımlar attı. Zira Venezuella’ya yönelik saldırı, çok kutuplu dünya projesine ve BRICS grubuna karşı ilan edilmiş bir savaş anlamına geliyordu.

• BİRKAÇ SAAT SONRA: Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırıldığı haberinin yayılmasından sadece birkaç saat sonra, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin Komünist Partisi Siyasi Büro Daimî Komitesi’ni acil toplantıya çağırdı. Toplantı tam 120 dakika sürdü. Resmî bir açıklama yapılmadı, diplomatik tehditler savrulmadı; fırtına öncesi sessizlik hâkimdi.

Bu toplantı, Çinli stratejistlerin “asimetrik kapsamlı karşılık” olarak adlandırdığı mekanizmayı devreye soktu. Bu, Çin’in Batı Yarımküre’deki ortaklarını hedef alan bir saldırıya verilen cevaptı.

• ERTESİ GÜN 9.15: Çin’in ilk aşama tepkisi, 4 Ocak sabahı saat 09.15’te başladı. Çin Merkez Bankası, sessizce, Amerikan savunma sanayisiyle bağlantılı şirketlerle yapılan tüm ABD doları işlemlerini geçici olarak askıya aldığını duyurdu. Boeing, Lockheed Martin, Raytheon ve General Dynamics gibi şirketler, hiçbir ön uyarı olmaksızın Çin’le tüm işlemlerinin dondurulduğu haberiyle güne uyandı.

• 4 OCAK 11.43: Dünyanın en büyük elektrik şebekesini işleten Çin Devlet Elektrik Şebekesi Şirketi, Amerikan elektrik ekipmanı tedarikçileriyle yaptığı tüm sözleşmeleri kapsamlı bir teknik incelemeye aldığını açıkladı. Bu adım, fiilen Çin’in Amerikan teknolojisinden kopuş sürecini başlatması anlamına geliyordu.

• 4 OCAK 14.17: Dünyanın en büyük devlet petrol şirketi olan Çin Ulusal Petrol Şirketi, küresel tedarik hatlarını stratejik olarak yeniden düzenlediğini duyurdu. Bu karar, yıllık 47 milyar dolar değerindeki Amerikan rafinerilerine petrol tedarik sözleşmelerinin iptaliyle “enerji silahının” yeniden devreye sokulması demekti.

ABD’nin doğu kıyılarına yönelen petrol sevkiyatları Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Küresel Güney’deki diğer ortaklara yönlendirildi. Bunun sonucunda petrol fiyatları tek bir işlem gününde %23 yükseldi.

Daha da önemlisi, verilen stratejik mesajdı: Çin, tek bir kurşun atmadan ABD’yi enerji açısından boğma kapasitesine sahiptir.

Bir diğer adımda, dünya deniz taşımacılığı kapasitesinin yaklaşık %40’ını kontrol eden Çin Denizcilik Şirketi (China Ocean Shipping Company), “operasyonel rota optimizasyonu” adını verdiği uygulamayı devreye soktu.

Bunun sonucunda Çin gemileri, Long Beach, Los Angeles, New York ve Miami gibi Amerikan limanlarını pas geçmeye başladı. Çin deniz lojistiğine büyük ölçüde bağımlı olan bu limanlar, konteyner trafiğinin %35’ini bir anda kaybetti.

Bu durum, Walmart, Amazon ve Target gibi büyük şirketler için gerçek bir felakete dönüştü. Zira bu şirketler, Çin’de üretilen malların ABD limanlarına taşınmasında Çin gemilerine bağımlıydı. Tedarik zincirleri saatler içinde kısmen çöktü.

Bu hamlelerin en dikkat çekici yönü, eşzamanlılıklarıydı.

Zincirleme bir etki yaratarak ekonomik darbeyi katbekat büyüttüler.

Bu, kademeli bir tırmanma değil; ABD’nin karşılık verme kapasitesini felce uğratmak üzere tasarlanmış sistemik bir şoktu.

ABD hükümeti bu darbeyi henüz sindirememişken, Çin yeni bir adım attı: Küresel Güney’in seferber edilmesi.

• 4 Ocak 16.22: Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi; Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İran, Türkiye, Endonezya ve 23 ülkeye daha, Amerikan müdahalesiyle iktidara gelecek herhangi bir Venezuela hükümetini tanımayacağını açıkça beyan eden ülkelere derhâl geçerli olacak ayrıcalıklı ticaret koşulları teklif etti.

24 saatten kısa bir süre içinde 19 ülke bu teklifi kabul etti. İlk kabul eden Brezilya oldu; onu Hindistan, Güney Afrika ve Meksika izledi. Böylece “fiilen çok kutuplu dünya” kavramı somutlaştı.
Çin, ekonomik teşvikleri bir silah gibi kullanarak ABD karşıtı bir koalisyonu anında oluşturmayı başardı.

• 5 Ocak’ta son dokunuş: Pekin finansal silahı devreye soktu. Çin’in sınır ötesi bankalar arası ödeme sistemi, Washington’un kontrolündeki SWIFT sisteminden kaçınmak isteyen her türlü uluslararası işlemi karşılayacak şekilde kapasitesini genişlettiğini duyurdu. Bu, Çin’in dünyaya Batı merkezli finans sistemine tam ve işlevsel bir alternatif sunduğu anlamına geliyordu.

Amerikan finans altyapısına bağlı kalmadan ticaret yapmak isteyen her ülke, şirket ya da banka; %97 daha ucuz ve daha hızlı olan Çin sistemini kullanabilir hâle geldi.

Tepki anında ve sarsıcı oldu: İlk 48 saat içinde 89 milyar dolarlık işlem gerçekleştirildi. 34 ülkenin merkez bankası Çin sisteminde operasyonel hesap açtı. Bu da ABD’nin en önemli finansman kaynaklarından birinde dolarizasyonun çözülme sürecinin hızlandığını gösteriyordu.

Teknoloji cephesinde ise, dünya nadir toprak elementleri üretiminin %60’ını kontrol eden Çin, yarı iletkenler ve elektronik bileşenler için hayati öneme sahip bu madenlerin, Nicolas Maduro’nun kaçırılmasını destekleyen ülkelere ihracatına geçici kısıtlamalar getirdi. Bu karar; Apple, Microsoft, Google ve Intel gibi Amerikan teknoloji devlerinde büyük bir endişe yarattı. Zira bu şirketler temel bileşenlerde Çin tedarik zincirlerine bağımlıydı ve üretim sistemleri haftalar içinde çökme riskiyle karşı karşıya kaldı.

***

Bizler Batı’ya.. ABD VE Venezuela’ya kilitlenmişken.. Doğu’da Çin, erken kalkıp hızlı tespit ve kararlarla, ABD’ye karşı sessiz bir savaşa girmiş. Trump’ı en hassas olduğu noktalardan vurmuş.

Sonuç net:

2026 yılına Trump’ın, tek kutuplu dünyanın reisi olma hayalinin çöküşüyle girdik.

Sadece Çin değil.. Avrupa Grönland meselesi yüzünden karşısında. Latin Amerika ülkeleri saldırısına karşı teyakkuzda..

İçerde de kendi partilileri bile askeri sokağa indirdiği için kızgın.

Golden Globe ödül törenine katılan dünya ünlüsü aktörler, lafı hiç dolandırmadan en ağır ifadelerle öyle suçladılar ki… Neler olup bittiğini anlamakta zorluk çeken cahil muhafazakar Amerikalılar bile bir durup düşündü..

Bize gelince..

Malum, Saray en kritik dış meselelerde toplantıya dahi gerek duymuyor.

Zira, Erdoğan için, alınabilecek tek önlem “susmak ve Trump’ı üzmemek”..

Beylerin tek yaptığı, operasyon dalgalarıyla ortalığı karıştırmak.

Mesela;

Hakkındaki iddialar arşa çıkan avukat Rezan Epözdemir tahliye edildi de.. Hayata tutunmaya çalışan Murat Çalık için dudaklar mühürlü.

Bülent Arınç’ın da itiraf ettiği üzere, adaylığını erken açıkladığı için kendisini Silivri’de bulan Ekrem İmamoğlu ise cezaevinde 300 günü geride bıraktı.

Erdoğan’ın dünya lideri olduğunu zanneden kaldı mı bilmiyorum. Saray köşecileri bile Saray’dan kaçıyor, teker teker firar ediyor baksanıza!

/././

halkTV

Öne Çıkan Yayın

Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini ...