İran’ı düşünürken + İransız iki proje -Cumhuriyet -19 Ocak 2026-


İran’ı düşünürken -Ergin Yıldızoğlu- 

İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?

Öncelikle üç konu üzerinde düşünmek gerekiyor. 

1) Rejimin ekonomi politiği, isyancıların talepleri yönünde bir dönüşüme uygun mu?

2) İsyan potansiyelinin içinde, rejim “daha fazla dayanamazsa” kaostan başka bir olasılık var mı?

3) ABD ve İsrail bu isyanlardan İran rejimini devirmek için yararlanmaya mı çalışıyorlar?

Sırayla bakalım: 

1) Rejim blokunu, devrim muhafızları (IRGC), ulema, bazar (tüccar sınıfı) oluşturuyordu. Bu blok içinde IRGC, devletin şiddet-istihbarat aygıtlarını elinde tutan, ekonominin en kritik sektörlerini, kripto para operasyonlarını kontrol eden, GSMH’nin yüzde 30-35’ini üreten bir ekonomik güce sahip.

Ayrıca egemen ideolojinin de koruyucusu. Ulema (dini-siyasal elit, alt düzey mollalar) esas olarak rant, vakıf gelirleri, devlet maaşları ve ticari etkinlikler yoluyla artık-değerden pay alıyor. Ulema ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda IRGC ile örtüşüyor, rejimin kültürünü belirleyen egemen ideolojiyi üretiyor. İkisi birlikte ekonomik-kültürel iç tutarlılığı olan bir devlet kapitalizmi sınıfı oluşturuyorlar. Bazar (küçük-orta ölçekli ihracatçı/ithalatçı esnaf. Devrim öncesi Humeyni finansörü kesimden oluşuyor. Artık-değerden ticari kâr ve rant yoluyla pay alıyor. Bu kesimin Rafsancani gibi kimi dünya ekonomisiyle bütünleşmek isteyen seçkin aileleri, zaman zaman “reformist”-muhafazakâr akımları destekliyor, IRGC ile rekabet etmeye çalışıyor. Ancak ekonomik yaptırımlar bunların gücünü azaltırken IRGC’nin tekelci olanaklarını artırmış. Bazar ulema ve devrim muhafızlarıyla aynı egemen ideolojiyi benimsiyor. Ayrıca, toplam içinde payı yüzde 23+ dolayında bir kırsal nüfus muhafazakârlığı da var. Hemen her zaman Şii bürokrasisi tarafından harekete geçirilebilen bu kesim, rejimin rezerv gücünü oluşturuyor.

Muhalif blok: Yoksullaşan, daralan kentli orta sınıf (eğitimli profesyoneller, memurlar, beyaz yakalılar; “kadın-özgürlük” dalgasının taşıyıcıları, kentli emekçi/yoksul kesimler: Fabrika işçileri, işsiz gençlik, ezilen etnik kesimler, özellikle Kürtler ve IRGC’nin ihale/ kaçakçılık tekelinden dışlanan bazar küçük esnafı. Bu kesimlerin hepsi yaptırımların etkisiyle enflasyon altında hızla proleterleşiyorlar.

Özetle, şiddet araçlarını kontrol eden rejim blokunun bileşenleri birbirlerine, varoluş alanında güçlü yapısal (ekonomik, kültürel, kurumsal) ilişkilerle bağlı. Rejimin, aslında devletin, “yıkılması” blokun bileşenleri için can güvenliği riskinin yanı sıra salt ekonomik değil, bir kültürel yıkım anlamına da gelecek. Bir olasılıkla, bloktan kopması beklenen bazar, ekonomik olarak zayıflamış olmasının yanı sıra bu kopmayı tanımlayacak özgün ideolojik söylemden, kültürel sermayeden yoksun. Bazar, muhalefetin, özellikle kadın hakları alanında, kültürel (yaşam tarzı) taleplerine oldukça uzak. Buna karşılık muhalefet, birleştirici bir söylem, somut bir “başka rejim” talebi ortaya koyamıyor, enerjisini kristalleştirecek bir örgütlenme oluşturamıyor.

2) Bu da bizi ikinci konuya getiriyor: Ortada, rejim çökerse doğacak kaosa düzen verecek bir yapılanma olasılığı yok. 

3) ABD bir rejim değişikliği planını İran’da devreye sokmuş görünüyor. Plan, Prof. Mearsheimer’e göre şöyle: Önce ekonomik yaptırımlarla ekonomiyi yıkmaya başla. Bozulan ekonomik koşullara karşı protestolar başladığında isyancıları destekle, manipüle ederek rejimi yıprat. “Bu kez farklı”, “Rejim çöküyor” diyen yoğun bir propaganda kampanyası yürüt. Rejimin en kırılgan olduğu anda kritik altyapıyı, askeri hedefleri havadan vurmaya başla. İyi de ABD ve İsrail medyası neden “Bu isyan aslında gerçek değil, bizim işimiz” anlamına gelecek; rejimin kararlılığını, şiddet uygulama arzularını besleyecek biçimde, İran içinde Mossad’ın çok kritik bir rol oynadığından; ayrıca, isyancılara verilmiş 40 bin Starlink terminalinden söz ediyor? Ayetullah Hamaney de isyanı dış güçlere bağlayarak ulusal birlik resmi sunma fırsatı bulurken “Binlerce insan çoğu feci biçimde öldü” diyor. Dinci ideolojiye dayanan başka “totaliter rejimler” bağlamında da düşünmeye değer!

/././

İransız iki proje -Mehmet Ali Güller- 

Medya kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bilgilendirme toplantısında, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Türkiye’nin Suudi Arabistan veya Mısır’la güvenlik ittifakı kurup kurmayacağı” sorulmuş. 

Fidan “An itibarıyla görüşmeler, konuşmalar var. Ama biz herhangi bir anlaşmaya hâlâ imza atmış değiliz” yanıtını vermiş (AA, 15.1.2026).

Dışişleri Bakanlığı’nın bu tür toplantılarına çağrılmadığım için bilemiyorum ama ya soru yanlış ya da anadolu ajansı’nın metni. Çünkü Mısır yerine Pakistan olmalı. Toplantıya katılabileceğini düşündüğüm isimlerin yazılarına baktım. Örneğin Nedret Ersanel’in köşe yazısı doğrudan “Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye kime karşı?” başlığını taşıyor (Yeni Şafak, 17.1.2026). Bu durumda Anadolu Ajansı haber metninde yanlış ülke ismi yazıldığı anlaşılıyor.

TÜRKİYE-PAKİSTAN-S. ARABİSTAN İTTİFAKI

Zaten konuşulan ittifak Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ittifakı. Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj açıkladı, “Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye üçlü anlaşması hazırlık aşamasında. Anlaşma taslağı hazır ve üç ülkede de mevcut” dedi (Reuters, 15.1.2026). Ertesi günkü toplantıda Fidan’a bu sorulmuş olmalı.

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ya da Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır ittifakı, fark etmez, ikisinin de temel eksiği İran’ın olmaması. İran’ın olmadığı bir güvenlik mekanizması ise baştan sorunlu olacaktır. 

Fidan, bahsettiğim toplantıdaki açıklamasının devamında şöyle demiş: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu kapsayıcı, daha geniş, daha büyük dayanışma ve istikrar üreten bir platform” Anlaşılan Erdoğan üç ülkeden daha fazla sayıda ülkenin bir platformda buluşmasını istiyor ki bu daha doğru bir model ama o modelde de İran’a yer olmayacağı anlaşılıyor!

RİYAD’IN İKİ AYRI İTTİFAK GİRİŞİMİ

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ittifakı konuşulurken bir de “Suudi Arabistan, Mısır ve Somali üçlüsü askeri koalisyon görüşmeleri yürütüyor” haberi düştü (Bloomberg, 16.1.2026).

İki ittifakın da merkezinde Suudi Arabistan var. Kanaatimce Prens Selman, coğrafyanın iki ayrı bölgesinde iki ayrı güvenlik garantisi oluşturmaya çalışıyor: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la İran’a karşı, Mısır ve Somali’yle Birleşik Arap Emirlikleri’ne (daha doğrusu İsrail’e) karşı iki ayrı ittifak arayışında. Riyad’ın çarpışan İsrail ile İran’a karşı iki ayrı ittifak arayışında olması dikkat çekici!

BEŞLİ GÜVENLİK MEKANİZMASI

Anımsayacaksınızdır, dört ay önce bu köşede, Ufuk Ötesi’nde, “TRÇ ve beşli mekanizma” başlıklı bir makale yazmıştım. Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermesini incelemiştim. TRÇ projesinin zayıf karnı da İransız olmasıydı.

Makalemde “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” önermiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.” (Cumhuriyet, 20.9.2025).

ÇİN FAKTÖRÜ 

İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a, hatta Katar’a saldırması, bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı olduğunu net bir şekilde gösterdi. 

Konuşulan üçlü ittifak modelleri, esas olarak bu kaygı zemininde oluşuyor. Tabii bazı ülkeler, bu tür ittifakları ikincil olarak da bölgesel rakiplerine karşı dayanak yapmaya çalışıyorlar. İşte projelerin İransız olmasının nedeni de bu.

Ancak mesele hayati derecede ciddidir ve ülkelerin bu tür ittifakları kendi dar çıkarları temelinde şekillendirme peşinde olması, kritik enerji ve zaman kaybıdır. Üstelik emperyalist ABD, ülkelerin “bu dar çıkarlarını” kendi çıkarlarına alet edebilme deneyimine fazlasıyla sahiptir. Öyle ki “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı” diye çıktığınız yolda, kendinizi o şer koalisyonunun yararına bir İran cephesinde bulabilirsiniz!

Neyse ki İran ve Suudi Arabistan’ı sürpriz bir şekilde Pekin’de buluşturabilen bir Çin diplomasi deneyimi var. Bölgenin ortak bir güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duyması ve üçlü model arayışına girmesi önemli. Sonrasında Çin ve Rusya, bölgedeki ortakları İran’ın da katılımı lehine ağırlık oluşturacaktır.

/././

Cumhuriyet


soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


'Ölüm hastanesi': Yargı nasıl halkı değil AKP'yi korumaya karar verdi?-Özkan Öztaş- 

6 Şubat depremlerinde Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yıkıldı. En az 68 kişi öldü. Kamu görevlilerine soruşturma izni verilmedi. Mahkeme, itirazı da reddetti. Abdullah Gül, tanık olduğu süreci anlatıyor.

6 Şubat 2023'te yer sarsıldığında Abdullah Gül, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ek hizmet binasının sadece 5 dakika uzağındaki evindeydi. Uyandığında, dışarıda kıyameti andıran bir atmosfer vardı. Çocuklarını hızla apartmandan indirdiğinde ortalık "ana baba günü"ne dönmüştü. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, enkazlardan dumanlar yükseliyordu.

Abdullah Gül o anı, "Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Belki bugüne kadar görmediğimiz şiddetteydi, belki de şokla ben öyle hissettim ama Hatay hiç olmadığı kadar soğuktu, termometreler eksi 4 dereceyi gösteriyordu" sözleriyle anlatıyor.

Çocuklarını güvenli olması için komşularının yanına, bir parktaki arabaya bırakan Gül, hemen arabasına atlayıp kendisinin sağlık memuru olarak görev yaptığı, eşi Asiye Gül’ün de nöbetçi ebe olduğu hastaneye koştu. Ancak karşılaştığı manzara, bir hastaneden çok bir savaş alanını andırıyordu.

Hastane binasının girişi ve arkasındaki bloklar yerle bir olmuştu. Blokların üzerine tozdan bir bulut çökmüştü. Gül, acil girişinden arka tarafa geçerken fark etti: Oksijen tüplerinin bağlantı boruları kopmuş, her yere oksijen saçılıyordu. Durum, içerideki hastaların oksijeninin kesildiği, yaşam desteklerinin durduğu anlamına geliyordu.

O devasa enkazın altında bir yerlerde olan eşi Asiye Hanım’a seslendi, yanıt alamadı. İlk gün, hastaneden geriye kalan yığının başında büyük bir sessizlik ve bekleyişle geçti.

Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yerle bir olmuştu. Bina depreme dayanıksızdı ve bu konuda hazırlanmış raporlar vardı. Yani 6 Şubat depremindeki felaket göz göre göre gelmişti.

O binada resmi rakamlara göre 68, ancak olay yerindeki doktorların kayıtlarına göre 72 yurttaş hayatını kaybetti. 

Hastane onlarca yurttaşımızın ölümüne sebep olmasına rağmen, konuya dair iddianame depremden tam 28 ay sonra hazırlandı. Ancak olayın ardından kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi. İzin verilmemesine itiraz edildi, ama 11 Ocak 2026 tarihinde çıkan kararla itiraz da Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi tarafından reddedildi.

Oysa tüm deliller ortadaydı. Binanın depreme dayanıksız olduğu, halihazırda taşınılacak bir başka hastane binası olmasına rağmen eski binada kalmaya devam edildiği deprem öncesi tutulan kayıtlarda ve yazışmalarda mevcuttu. Yetkililer durumun farkındaydı, üstüne, çözüm de gayet olanaklıydı.

Kararı ve yaşanan süreci, deprem anında enkaz başında olan, eşini ve meslektaşlarını kaybeden Demokratik Sağlık Sen Anadolu Şube Başkanı Abdullah Gül ile konuştuk. Kendisi de sağlık memuru olan Gül, yaşananların bir "ihmal" değil, "göz göre göre gelen bir cinayet" olduğunu belgeleriyle anlattı.

'Cumhuriyet Savcısına izin vermeyen kim?'

Mahkemenin ret kararını değerlendiren Abdullah Gül, devletin kendi savcısına engel olduğuna dikkat çekti. Gül, yaşanan hukuk garabetini şöyle özetledi: "Bu hastane devletin hastanesi, ölenler bu devletin yurttaşı. Ama adaleti engelleyen de yine devletin mekanizması. Bugün soruşturma izni isteyen kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin savcısı. İddianamede ihmaller o kadar açık ki... Savcı, 'Kuvvetle muhtemel ihmal var, belgeler burada, bırakın soruşturayım' diyor. Sonuçta biz yakınlarını kaybedenler de 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Eğer suçsuzlarsa beraat ederler. Ama izin verilmiyor. Kamu görevlileri içinde unvanında 'Cumhuriyet' geçen tek kişi savcılardır. Siz Cumhuriyet Savcısı'na izin vermiyorsanız, adaletten neyi kaçırıyorsunuz?"

6 Şubat günü yıkılan binada onlarca kişi yaşamını kaybetti. Ek binada resmi kayıtlara göre 68 ancak olay günü doktorların tuttuğu ölüm kayıtlarına göre 72 kişi yaşamını kaybetti. Ana binada ise çöken sistem ve zarar gören yapıdan dolayı onlarca hasta bağlı bulundukları cihazlar durduğu için yaşamını kaybetti.

'Bu ihmal değil, cinayet'

Hastanenin depreme dayanıksız olduğunun yıllardır bilindiğini belirten Gül, 2016 yılına ait kritik bir ayrıntıyı paylaştı. Buna göre, riskli olduğu için yeni bir hastane yapılmasına rağmen eski binanın "yataklı servis" olarak kullanılmaya devam edilmesi felaketi getirdi: "2016 yılında Hatay’a 900 yataklı yeni bir hastane yapıldı. Bakanlık o dönem İl Sağlık Müdürlüğü’ne bir yazı yazarak, 'Eski binaların sağlık kuruluşu olarak kullanılması elzem değildir, idari bina olacaksa bile deprem raporlarını dikkate alın' dedi.  Peki ne yapıldı? 150 yataklı hastane olarak çalıştırılmaya devam edildi. Depremden iki ay önce bilim insanları uyardı, İskenderun Devlet Hastanesi’nin sitesinde bile 'depreme dayanıksız' yazıyordu. Buna rağmen binayı açık tutmak cinayettir."

'Abi üstüme basıyorsun'

Depremde ikinci günün sabahında Yayladağı’ndan yola çıkan belediye araçları binanın önüne gelmiş. Ancak bir saat sonra, "AFAD koordinasyon ekibi kuracak" denilince bölgeden ayrılmışlar. Üçüncü gün Ümraniye Belediyesi ekipleri gelmiş ama "Burada yaşayan yok" deyip onlar da gitmiş.

Abdullah Gül, o çaresizlik anlarında enkazda sadece iki kişi kaldıklarını anlatıyor: "Sadece iki kişiydik. Bütün arama sırasında onlarca insanın öldüğünü düşünüyorduk. Arama kurtarma faaliyetleri sırasında üzerine bastığımız enkazın altından insanların feryatlarını duyuyorduk. 'Abi üstüme basıyorsun' diye bağırıyorlardı. Dondum kaldım. İnsanlar enkaz altında, eksi 4 derecede, yağmurun altında, bizlerin ayakları altında 'basmayın' diye diye, diri diri öldüler."

Devletin ve kurumların terk ettiği enkazda, kendi çabalarıyla arama sürerken dördüncü gün Karabük’ten gelen özel ekiplerin de desteğiyle 70 yaşında bir kadın burnu bile kanamadan sağ çıkarıldı. Ancak onlarca kişi için artık çok geç kalınmıştı. 

Sonrası zaten 5. gün. "O günden sonra kimse sağ çıkmadı. Asiye Hanım'a ve diğer tüm canlara ulaştığımızda her şey çok geçti" diye anlatıyor Abdullah Gül.

Yıkılan hastanenin yukarıdan görüntüsü.

Resmi rakam 68, bizzat tutulan defter 72

Hastanenin yıkılmasının ardından Abdullah Gül, daha önce "yeşil alan" olarak tarif edilen prefabrik bir yapının hızla revire dönüştürüldüğü o kaotik anları yönetmeye çalıştıklarını anlatıyor. Kendisi sağlık memuru olduğu için ilk yardım konusunda uzmanlaşmış bir acil tıp uzmanı değildi. O an inisiyatifi, son sınıf bir acil tıp öğrencisi aldı. Geri kalan tüm gönüllüler de onun öncülüğünde seferber oldu.

Yıkılan yerlerden topladıkları serum kitlerini yaralılara takarak hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor Abdullah Bey. 

O karmaşada bir de defter tutmuşlar. 

Resmi kayıtlara 68 olarak geçen ölü sayısı, Abdullah Gül ve o gün orada olanların bizzat tuttuğu defterde, isim ve soyisimleriyle 72 kişiydi. Gül, aradaki farkın o gün kayda geçirilen ancak daha sonra ulaşılamayan cenazelerden kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Abdullah Gül, o gün yıkılan hastanenin hemen arkasında bulunan konteyneri revir yaptıklarını, başta çöken hastane binasındaki kişiler olmak üzere gelen herkese acil yardım müdahalesi yaptıklarını belirtiyor. Bu kurulan revirde aynı zamanda hastane enkazından çıkarılanların da kayıtları tutulmuş.

'Pimi çekilmiş bomba' ve rant çemberi

Yaşananlar sadece bir doğal afet değil, göz göre göre gelen bir felakete işaret ediyor. 

Abdullah Gül, hastane binasının depreme dayanıksız olduğunun 2012 yılında hazırlanan raporlarla kayıtlara geçtiğini vurguluyor. O dönem hastanenin taşınacağı bir bina yok. Ancak 2016 yılında Hatay’da yeni hastane binası tamamlanmıştı.

Yani depreme dayanaksız olan bina taşınmaya müsaitti ama taşınmadı. Abdullah Gül, 2016’dan sonra eski binanın "pimi çekilmiş bir bomba" gibi faaliyetine devam ettiğini söylüyor.

Peki hastane yeni adresine neden taşınmadı? 

Yetkililer bu durumu "yoğunluk, pandemi ve Zeytin Dalı Harekatı" gibi gerekçelerle açıklamış vaktiyle. Ancak resmi veriler bu savunmayı yalanlıyor. 1100 yataklı eski hastane, Covid döneminde bile en fazla yüzde 78-80 doluluk oranıyla çalışmıştı. Yani eski binanın tahliyesinin önünde özel bir kapasite engeli yoktu.

Gül’e göre asıl sebep "rant"tı. Hastane çevresinde kümelenmiş eczaneler, fizik tedavi merkezleri, medikalciler ve ticari işletmelerin oluşturduğu ekonomik döngü, binanın taşınmasını engelledi. İnsan hayatı, ticari çıkarların gölgesinde bırakıldı.

'Ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk' diyenler ödüllendirildi

Facianın sorumluları yargılanmak bir yana, adeta ödüllendirildi. Soruşturma izni verilmeyen kamu görevlilerinin akıbeti, yaşanan hukuksuzluğun boyutunu gözler önüne seriyor. Savcılık hazırladığı iddianamede 2012 yılına kadar tüm yetkililerin doğrudan sorumlu ve muhatap olduğuna işaret ediyor. Ancak iddianameye sadece bir kişinin adı geçti: Mustafa Hambolat. 

Mustafa Hambolat'ı 2023 yılında henüz çöken hastanenin enkazının tozu dahi kalkmamışken AKP'den Hatay Milletvekili aday adayı olarak tanıyoruz. Kendisi şimdilerde Ankara Sanatoryum Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı. Vekil olamadı ama yeni göreviyle ödüllendirildi.

Ömer Akın iddianamede adı geçmeyenlerden. Dönemin Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri. Sürecin tepesindeki isimlerden biri. İddiaya göre, "Bu bina ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk" diyen Akın, şu an görevine devam etmekle kalmadı, 2025 yılında Hatay’da "yılın başhekimi" seçildi.

Mahmut Bayrakçıoğlu, dönemin başhekimi. Sebahattin Yılmaz, 2016 yılında yeni bina yapıldığı halde eski bina kullanıma devam ederken Hatay İl Sağlık Müdürü. Şu an Bakanlıkta koordinatör. Mustafa Erdoğan, yeni bina yapıldığı dönemde, yeni binanın kuruluşuna eşlik eden dönemde hastanenin başhekimi. Şimdilerde AKP Hatay İl Başkanı. Sıtkı Sönmez dönemin başhekimi, Selahattin Yılmaz da Sağlık Bakanlığı Koordinatörü.

Savcılık, 2012 yılına kadar geriye dönük tüm yetkililerin soruşturulmasını talep etti. "Kuvvetle muhtemel ihmal var" denildi. Ancak Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi, soruşturma izni verilmemesine yapılan itirazı reddetti.

Mücadele AYM'ye taşınıyor

Dosyanın üstü kapatılmak istense de Abdullah Gül ve yakınlarını kaybeden aileler vazgeçmiyor. İç hukuk yollarının tıkanması nedeniyle süreç Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yoluyla taşınacak.

Abdullah Gül, "Bu insanlar yargılanmadığı sürece toplum vicdanında hep suçlu kalacaklar. Biz yakınlarını kaybedenler 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Gelecekte bu davanın nasıl biteceğini, vereceğimiz mücadele belirleyecek" diyor.

/././ 

Sağın ortak dili yeniden sahnede: Dervişoğlu'nun anti-komünizmine Kemal Okuyan'dan yanıt 

İYİP Kurultayı’nda yapılan konuşmada komünizmi hedef alan ifadeler kullanan Müsavat Dervişoğlu’na, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan “Hepinizi birleştiren anti-komünizm” yanıtı geldi.

İYİP'in 4. Olağan Kurultayı’nda Müsavat Dervişoğlu, yeniden genel başkanlığa seçildi. Büyük Ankara Kongre Merkezi’nde düzenlenen kurultayda tek aday olarak seçime giren Dervişoğlu, geçerli 1180 oyun tamamını alarak görevini sürdürdü.

Genel başkanlık seçiminin ardından konuşan Dervişoğlu, hem iç hem dış politik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Dünya genelinde otoriterleşmenin arttığını savunan Dervişoğlu, emperyalist güçlerin farklı coğrafyalarda “meşruiyet aşılayarak” kendilerine bağımlı iktidarlar yarattığını söyledi. Türkiye’nin de bu sürecin hedefinde olduğunu söyleyen Dervişoğlu, ülkenin “Iraklaşma, Lübnanlaşma ve Gazzeleşme” riskleriyle karşı karşıya bırakıldığını dile getirdi.

Konuşmasında iktidara yönelik ifadeler kullanan Dervişoğlu, bunun üzerinden komünizmi hedef aldı. AKP'yi eleştirirken antikomünizmi ihmal etmeyen Dervişoğlu, Türkiye’nin “komünist parti bürokrasisiyle idare edilir hale getirildiğini” öne sürdü. 

'Hepinizi birleştiren anti-komünizm'

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Dervişoğlu'nun bu sözlerine tepki gösterdi. 

Sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Dervişoğlu’nun ifadelerini eleştiren Okuyan, İYİP ile AKP’yi birleştiren temel unsurun anti-komünizm olduğuna dikkat çekerek, “İYİP sağcı. AKP sağcı. Hepsini, hepinizi birleştiren anti-komünizm” dedi. Sağ siyasetin ülkeyi getirdiği noktanın gizlenemediğini belirten Okuyan, sağ partilerin birbirini “komünistlikle” suçlamasına işaret etti.

Türkiye siyasetinde bu dilin yeni olmadığını hatırlatan Okuyan, geçmişte Özal ve Çiller dönemlerinde de benzer suçlamaların yapıldığını, AKP iktidarı boyunca ise bu söylemin sürdüğünü ifade etti. Okuyan, bugün gelinen noktada AKP’nin dahi “komünistlikle” itham edilmesini, “Sağın ciddiyeti işte bu kadar” sözleriyle değerlendirdi.

AKP iktidarının komünizmle ideolojik olarak hiçbir ortak noktasının olmadığını vurgulayan Okuyan, “Aradaki fark, karanlık ve aydınlık farkıdır” ifadelerini kullandı.  https://x.com/OkuyanKemal/status/2012866401615093890

***

Starlink ve silahlı gruplar: İran’daki protestolarda ABD-İsrail müdahalesinin payı ne kadardı? 

Financial Times ile New York Times’ın saha kaynakları, altyapı verileri ve eski bir CIA analistinin açıklamaları, İran’daki protestoların planlı ve çok katmanlı bir dış müdahale boyutu taşıdığına işaret ediyor.

İran’da aralık ayının son günlerinde patlak veren ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, Batı medyasında uzun süre “ekonomik krizle tetiklenen halk isyanı” olarak sunuldu. 

Ancak sahadan gelen tanıklıklar, dijital altyapının işleyişi ve istihbarat çevrelerinden yapılan açıklamalar, bu anlatının önemli eksiklikler barındırdığını ortaya koyuyor.

Financial Times’ın (FT) sahadan aktardığı bilgiler, protestoların yalnızca kendiliğinden gelişen kitlesel gösterilerden ibaret olmadığını gösteriyor. Gazetenin görüştüğü tanıklar, siyah giyimli, hızlı hareket eden ve “komando gibi” davranan grupların eş zamanlı biçimde farklı noktalarda şiddet eylemleri gerçekleştirdiğini; çöp konteynerlerini ateşe verip hızla başka bölgelere yöneldiklerini aktarıyor. 

Bu grupların, barışçıl protestocularla güvenlik güçleri arasına karışarak kaosu derinleştirdiği, hatta bazı mahallelerde insanları zorla sokağa çağırdığı öne sürülüyor. FT, bu yapıların kim tarafından yönlendirildiğinin belirsiz olduğunu vurgulasa da, sahadaki örgütlülüğün sıradan bir protesto refleksiyle açıklanamayacağına dikkat çekiyor.

'Protestolar Starlink cihazlarıyla örgütlendi'

Bu tabloyu tamamlayan bir diğer boyut, protestoların dijital altyapısı. New York Times’ın (NYT) haberine göre İran’daki iletişim kesintileri, Batı yanlısı "aktivistler" tarafından yıllardır hazırlığı yapılan bir uydu internet ağıyla delindi. 2022’den bu yana, ABD’nin yaptırım muafiyetlerinden yararlanan Batı destekli sivil toplum grupları ve "dijital aktivistler", Elon Musk’ın şirketi SpaceX tarafından işletilen Starlink terminallerini İran’a gizlice soktu. NYT, bugün ülkede yaklaşık 50 bin Starlink cihazının bulunduğunu, bu sistemlerin protestoların örgütlenmesinde ve dış dünyaya görüntü aktarılmasında kilit rol oynadığını yazıyor.

Gazeteye konuşan kaynaklar, bu sürecin yalnızca “aktivist inisiyatifi” ile sınırlı olmadığını da açıkça ortaya koyduğunu belirtiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın SpaceX ile koordinasyon sağladığı, Biden yönetiminin ise bazı sivil toplum gruplarına bu sistemlerin İran güvenlik birimleri tarafından nasıl gizleneceği konusunda destek verdiği belirtiliyor. Starlink’in İran’da ücretsiz hale getirilmesi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın protestoculara açık destek mesajları, sahadaki “dış müdahale beklentisini” daha da güçlendirdi.

Eski CIA analisti: 'Ayaklanmalar CIA-Mossad ortak ürünüydü'

Eski CIA analisti Larry Johnson da Batı basınının dolaylı biçimde işaret ettiği bu tabloya benzer bu duruma değindi. Judging Freedom (Özgürlüğü Değerlendirmek) adlı podcaste konuşan Johnson’a göre İran’daki kaos, ne kendiliğinden gelişmiş bir halk ayaklanması ne de yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun sonucu. Aksine, eski CIA yetkilisi, İran para biriminin bilinçli biçimde çökertilmesiyle protestoları tetiklemeyi amaçlayan ve CIA ile Mossad’ın ortak yürüttüğü bir istihbarat operasyonundan söz ediyor.

Johnson, İran riyalindeki ani değer kaybının planlı olduğunu, bunun hükümete karşı öfkeyi sokağa dökmek için bilerek kurgulandığını savunuyor. Ona göre Starlink terminalleri de “gökten düşmedi”; istihbarat ağları üzerinden satın alındı, iktidar karşıtı gruplara dağıtıldı. Protestoların koordinasyonu da bu altyapı sayesinde sağlandı. Johnson, Kürtler, Beluçiler, Azeriler ve İran’daki çeşitli muhalif yapıların bu ağ içinde organize edildiğini, silah ve mali destekle sokak çatışmalarının yönlendirildiğini iddia ediyor.

Eski CIA analistine göre, İran’ın Rusya’dan aldığı elektronik harp desteğiyle Starlink sistemlerini devre dışı bırakmasının ardından protestoların hızla sönümlenmesi de bu tezin en güçlü göstergesi. Uydu bağlantısı kesildiğinde, sokaktaki grupların koordinasyon yeteneğinin ortadan kalktığını ve güvenlik güçlerinin kısa sürede kontrolü yeniden sağladığını söylüyor. Johnson, bu sürecin nihai hedefinin İran’a yönelik bir ABD askeri saldırısını meşrulaştırmak olduğunu; ancak planlanan zamanlamadaki aksaklıklar nedeniyle Trump yönetiminin saldırıyı ertelediğini öne sürüyor.

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


SDG tasfiye ediliyor -Akdoğan Özkan- 

Suriye’de hükümet kuvvetleri, Kürt grupları ülkenin doğusundaki Arap aşiretlerin desteğiyle Rakka ve Deyrizor’dan çıkardı, stratejik barajların idaresini devraldı. Sırada Haseke de var mı, yoksa bu durum sadece SDG örgütünün tasfiye süreciyle mi sınırlı?

Mazlum Abdi Ahmed ŞaraMazlum Abdi ve Ahmed Şara

Suriye’nin kuzeydoğusunda bitmek bilmeyen “diyalog masasının” devrilmesi akabinde ortalık toz duman!

Ülkedeki Kürt azınlığın haklarını tanıyan ve Kürtçeyi resmi dil ilan eden Suriye cumhurbaşkanlığı kararnamesinin beklentilerini karşılamadığını açıklayan YPG’ye bağlı gruplar ile bölgedeki Arap aşiretlerin de desteğini alan Suriye hükümet birlikleri arasında ipler tamamen koptu ve silahlar konuşmaya başladı. Fırat üzerindeki, daha önce YPG kontrolünde bulunan, ülke ekonomisi için stratejik öneme sahip Teşrin ve Tabka barajları ile Rakka ve Deyrizor gibi şehirler dün hükümet güçleri ile Arap aşiretlerinin denetimine geçti. Bölgedeki SDG sembolleri de aşiret mensuplarınca tahrip ediliyor.

Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, barajların yeniden Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesi ile ilgili olarak, “Cezire'nin kaynaklarının Suriye halkına iade edilmesi, yeniden yapılanma çabaları, tarımın, enerjinin ve ticaretin canlandırılması ve ülkenin doğal zenginliğine ve vatandaşlarının çabalarına dayalı, direngen bir ulusal ekonominin inşası için önümüze geniş imkanlar açmaktadır," dedi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın soluğu dün öğle saatlerinde Şam’da aldığı bildiriliyor. ABD’nin, el-Şara'yı “well done, boy!” diyerek tebrik etmesi de muhtemel, Fırat havzasındaki operasyonu tahdit koydukları noktada durdurmaz ise, Suriye’ye yönelik yaptırımların yeniden uygulamaya konulmasıyla tehdit etmesi de. Hatta ikisi birden muhtemel.

Barrack’ın ziyareti öncesinde Suriye Dışişleri Bakanlığı, televizyondan yayınlanan açıklamasında şunları dile getirdi“ SDG'yi 10 Mart anlaşmasının uygulanmasında ortağımız olmaya çağırıyoruz. SDG, Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmeyi reddederek son anlaşmaya uymadı. SDG'ye karşı askeri operasyon, 10 Mart anlaşmasını uygulayacağını kabul eder etmez sona erdirilecektir. Askeri operasyonun amacı, SDG'yi 10 Mart anlaşmasını uygulamaya zorlayacak bir gerçeklik yaratmaktır. IŞİD ile mücadele ve güvenlik durumunun kontrolü konusunda ABD yönetimiyle koordinasyon halindeyiz.”

Öte yandan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suriye ordu birliklerine “SDG’ye yönelik saldırılarını derhal durdurması” çağrısı yaptı.

Fırat havzası yangın yeri

Şimdi hafta sonu yaşanan gelişmelere biraz ayrıntılı olarak yer verelim:

Ülkenin geçici Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'ya bağlı HTŞ güçleri ile YPG’ye bağlı gruplar arasında Fırat havzası boyunca kuzeyden güneye çok sayıda noktada çatışmalar yaşandı ve bölgedeki Arap aşiretlerin de hükümet birliklerine verdiği destekle, Kürt gruplar Deyr Hafir, Menbiç kırsalı, Rakka, Deyrizor gibi bölgelerden doğuya doğru çekilmek zorunda kaldılar.

Hükümet birliklerinin yer yer Fırat’ın doğusuna da geçerek, pek çok noktada denetim sağladığı gelen haberler arasında. SDG'nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda varılan ancak SDG lideri Mazlum Abdi’nin uygulamakta ayak dirediği 10 Mart 2025 tarihli mutabakatın gelinen noktada hükmünü yitirdiğini söyleyebiliriz sanıyorum.

Aslında SDG yönetimi, Amerikalıların arabuluculuğu üzerinden Suriye hükümetiyle Fırat'ın doğusunda bulunan Deyr Hafir bölgesini boşaltmayı kabul eden bir mutabakata varmıştı. Fakat Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden memnun olmayan SDG’nin çekilmeyi gerçekleştirmemesi üzerine Ahmed el-Şara'ya bağlı Suriye Ordu birlikleri harekete geçti.

SDG’nin geçen hafta güçlerini çekmeyi reddettiği Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çıkarılması akabinde bölgede kontrolü sağlayan ordu birlikleri hafta sonu kentin doğusuna doğru ilerledi. Suriye Devlet Televizyonu el-İhbariyye, ordu birliklerinin kontrolü sağlamak amacıyla bir süre sonra kentin batısından Deyr Hafir’e girmeye başladığını duyurdu. Odu birliklerinin 17 Ocak Cumartesi günü sabah saatlerinde kentin kırsalındaki Humeyme köyüne de giriş yapmak üzere birlik sevkiyatı gerçekleştirdiği ileri sürüldü.

Deyr Hafr’i ele geçiren Şara'ya bağlı HTŞ güçleri, ardından Fırat’a doğru ilerleyerek SDG güçlerinin ağır silahlarını bırakarak çekildiği el Cerrah askeri havalimanında 17 Ocak günü erken saatlerde denetimi sağladılar.

Hükümet kuvvetleri ile Kürt gruplar arasında Suriye’nin ekonomik canlılığı açısından hayati önem taşıyan Teşrin, Tabka gibi barajlar ile petrol ve doğalgaz sahalarının bulunduğu stratejik bölgelerde de çatışmalar yaşandı.

Bölgedeki kontrol noktalarına takviye olarak gelen TSK’ya bağlı askeri birliklerin de 15 Ocak gecesi ağır teçhizatlarla Menbiç şehrine girdiği ve Teşrin Barajı bölgesine doğru ilerlediği ileri sürüldü. Bölgedeki gazeteciler, 18 Ocak günü Teşrin Barajı bölgesinde şiddetli çatışmalar yaşanmakta olduğunu bildirdiler.

YPG’ye bağlı Kürt gruplar ile yerel Arap kabileleri tarafından desteklenen el-Şara birlikleri arasında son 3 gündür şiddetlenen çatışmalarda ordu birlikleri, Rakka kentine 50 km mesafede bulunan Tabka (Tavra) Barajı'nın güneyindeki Tabka kasabasını da ele geçirdi. Bu, SDG’ye “Fırat'ı da geçebilirim” mesajı vermek demekti!

Bu arada, YPG güçlerinin Tabka’dan çekilmeden önce, bu kasabadaki cezaevinde bulunan mahkumları infaz ettiği ile sürüldü. Suriye hükümeti infazları kınarken eylemlerin SDG’nin bir kontrol ve yıldırma aracı olarak sistematik şiddete olan yatkınlığını gösterdiğini savunarak, uluslararası topluma bu eylemleri cezasız bırakmama çağrısı yaptı.

Rakka ve Deyrizor’da güç el değiştirdi

Ordu birlikleri daha sonra, Rakka'nın güneyinde, daha önce SDG denetiminde kalacağı varsayılan Mensura çevresindeki köylerde de denetimi sağladı. Ordu birliklerinin Fırat'ı geçerek Rakka'ya girme hazırlıkları yaptığının bildirildiği saatlerde, el-Şara'ya bağlı birliklerin, yerel aşiretlerin desteğiyle nehrin kuzeyindeki doğal gaz sahaları ile bilinen Conoco kasabasını ele geçirdiği ve El-Ömer petrol sahalarını hedeflediği kaydedildi.

Bu arada, Suriye İçişleri Bakanlığı'na bağlı teknik ekipler, YPG güçlerinin şehirden çıkartılmadan önce Rakka'nın batısındaki El-Tabka şehrinde sokaklara ve kamu hizmeti tesislerine yerleştirdiği çok sayıda patlayıcıyı ve kara mayınını imha etti. Arap aşiret mensuplarının Rakka şehrinin merkezindeki El-Naim kavşağını dün itibarıyla kontrol etmeye başladığı bildirildi.

Öte yandan, Arap halkın bölgedeki SDG sembollerini tahrip ettiği, bunun yanı sıra Abdullah Öcalan posterlerini indirdiği, resimlerini sildiği de görüntülü olarak aktarılan haberler arasında yer aldı.

Aslında Ahmed el-Şara, Fırat Vadisi'nin tamamını, Rakka'yı, Deyrizor'u ve Ömer petrol sahalarını geri almayı hedeflediğini daha önce açıkça dile getirmişti. Gelişmeler belki de son bir yıldır ilk defa Suriye liderinin arzuladığı istikamette gerçekleşmiş görülüyor. Fırat'ın kuzeyinde 2017’den bu yana SDG idaresinde yaşayan birçok yerleşim, şu an Kürt milislerle ihtilaflı hale gelen Arap aşiretlerinin kontrolüne geçmiş bulunuyor.

Arap aşiretler başrolde

Ülkenin doğusunda -özellikle petrol kuyuları ile doğal gaz kaynaklarının bulunduğu coğrafyalarda çoğunluğu oluşturan -ABD’nin Fırat’ın batısını işgali akabinde SDG ile birlikte hareket etmiş olan Arap aşiretlerin- SDG’nin genel seferberlik çağrısına rağmen- tamamen Şam yönetimi ile paralel hareket etmeye başladığı, bunun da bölgedeki dengeleri değiştirdiği, neticede de Rakka ile Deyrizor şehirlerinde denetimin sağlanmasının önünü açtığı kaydediliyor.

Rakka’dan çekilen SDG unsurlarının ayrılmadan önce şehre su sağlayan ve eski köprü boyunca uzanan ana su boruları ile yeni inşa edilmiş el Reşid köprüsünü havaya uçurduğu ve bu gelişmenin ardından Rakka şehrine artık su temin edilemediği de gelen haberler arasında.

Bu arada, Rakka'nın doğusundaki Cizre el-Buhamid'de ve Deyrizor idari sınırında bulunan Cizre el-Milac'taki SDG komando karargahlarını ele geçiren Arap aşiretlerin SDG gruplarının Rakka şehrinde arkalarında bıraktığı zırhlı araçlara el koyduğu da kaydedildi.

Deyrizor bölgesine gelince… Arap aşiretlerine bağlı savaşçıların El-Ömer petrol sahası üssü, Conoco doğalgaz tesisi, sanayi bölgesi, El-Kasra bölgesindeki hapishane ve kırsalda bulunan bir dizi müstahkem üs hariç, Deyrizor ili kırsalındaki şehir ve kasabaların çoğunda denetimlerini genişlettikleri de dün sabah erken saatlerde bölgeden gelen haberler arasında.

Öte yandan, YPG liderlerinin ailelerinden bazılarının, dün Semalka sınır kapısını kullanarak Suriye'den Kuzey Irak'a kaçtığı ileri sürüldü.

Bölgeden dün sabah saatlerinde gelen haberler, SDG unsurlarının Deyrizor bölgesinden çekilmesinin ardından Deyrizor kırsalındaki el Cafra petrol sahasının da Arap aşiretlerin denetimine geçtiği yönünde.

Suriye’de Kürt grupların sonu mu?

Suriye’yi yakından tanıyan ve bu ülke ile ilgili sosyolojik araştırmalarıyla bilinen, Washington Institute isimli düşünce kuruluşunun araştırmacılarından, Doç. Dr. Fabrice Balanche, 17 Ocak’ta kendi sitesinde yayımlanan, “The end of the Kurdish entity in Syria?” başlıklı yazısında, Kobani, Haseke ve Kamışlı’nın da düşebileceğini ileri sürerek, “Suriye’de Kürt varlığının sonu mu?” diye soruyor ve şunları dile getiriyordu:

“SDF'nin tasfiye edilme süreci başladı. Batı, IŞİD'e karşı savaş sırasında son derece sadık ve etkili olan Kürtleri terk etti. Bununla birlikte, SDG, El-Şara'nın birliklerinin kuzeydoğu bölgesini işgal etmesini engellemeye kararlı; çünkü tarih bize yeni kurulan Suriye ordusunun Alevilere ve Dürzilere karşı merhamet göstermediğini kanıtladı. (…) Savaşçılarına gelince... Amerika’nın müttefiklerini ezmekten ve evlerini yağmalamaktan keyik alıyorlar. Kürt isyancıları yenmek, yeni bir Suriye ordusu kurmak ve Temmuz 2025'te Dürziler ve İsrail tarafından maruz bırakıldıkları aşağılamanın intikamını almak kadar güçlü bir strateji yok.”

Gelişmeler, tam bir “tasfiye” yolunda mı ilerliyor, henüz söylemek için erken. Ancak Bahçeli’nin SDG’nin feshedilmesi gerektiği yönünde çağrı yaptığı, Öcalan’ın ise “Suriye'deki gerilimden endişe duyduğu için diyalog yolunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazır” olduğunu dile getirdiği şu dönemeçte, bütün bu gelişmelerin “Terörsüz Türkiye” ya da “Barış ve Demokratik Toplum” sürecini “baltalama girişimi” “olarak mı görmek lazım, yoksa “yoluna, yol haritasına sokma çabası” mı, yüzde yüz kesinlikle bir hükümde bulunmak şu an için zor! 

Evet, ABD, İsrail ve Türkiye’nin Suriye ile de anlaşarak Suriye’de uygulamaya koyduğu izlenimi veren bir plan, sahada tam olarak masada mutabık kalındığı şekliyle uygulanmamış, Şara biraz fazla “ileri gitmiş” de olabilir, Balanche’in endişeyle dile getirdiği üzere, plan tam olarak bu da olabilir.

İlki daha doğruysa, Ankara’nın desteğini almış Ahmed el Şara sahada yeni bir de facto gerçeklik yaratmak istemiş ve 10 Mart mutabakatına uygun davranmakta ayak direyen Kürt milisleri Arap aşiretlerin katkısıyla dize getirerek en sonunda bu gerçekliğe uygun ve belki eskisinden kötü bir anlaşmaya razı etmeyi arzu etmiş olabilir.  Ancak elbette bu yönde bir “uygulama”, bir savaşla dünyanın en yoksul ülkelerinden biri haline gelmiş Suriye’ye karşı “yaptırımlar” silahını elinde tutan Amerikalıların izin vereceği ölçüde uzun vadeli bir yaşama şansı bulacaktır. Ankara’nın Suriye’nin kuzeyindeki bu denklemdeki ağırlığı ise İsrail’in ülkenin güneyindeki ağırlığına “ayarlı” olduğu için, Şara kuzeydoğuda bir şeyleri yeniden düzenlemek istiyorsa, İsrail ile Tel Aviv’in şartlarında bir güvenlik anlaşmasına imza atmaktan da kaçamayacaktır”.

Yok eğer ikincisi doğruysa, “tasfiye” nasıl bir “zevahiri kurtarma” senaryosuyla sonuçlanacak önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Suriye’de final perdesine doğru

Özetle, bölgedeki Arap aşiretlerin desteğini alan hükümet kuvvetleri, Kürt milisleri Fırat havzasından çıkardıEntegrasyona uzun süredir yeterli güvence almadıkları savunusuyla ayak direyen YPG güçleri, ilk defa ABD’nin hava desteğinden yoksun kaldıkları koşullar altında, şimdilik çareyi doğuya çekilmekte bulmuş görünüyorlar. Bakalım, final perdesine doğru geldiğimiz Suriye “tiyatrosunda” bundan sonraki gelişmeler ne yönde seyredecek? Bu arada, kendisini “Washington’un bölge valisi” gibi konumlandırmış olan Barrack, cumartesi günü Erbil’de Mesud Barzani ile Mazlum Abdi’yi bir araya getirdiğine ve Irak Kürdistanında üçlü görüşmeler yapıldığına göre, Irak güvenli kaynaklarının sınır bölgelerindeki güçlerini teyakkuz durumuna geçirdiği yönünde haberler de alındığına göre, Kuzey Irak ile Kuzeydoğu Suriye’yi petrol değişkeni üzerinden aynı paranteze almaya dönük yeni bir senaryonun yürürlüğe konma ihtimalini de yabana atmamak lazım.

/././

Üç örnek: AKP’nin gardı düştü -Yalçın Doğan- 

Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var: Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!.. Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..

ak parti akp akp seçmeni

En küçük üyesinden milletvekiline, Bakanına kadar dudak ısırtan örnekler. Huzurlarınızda ilk olarak Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı.

Ankara’nın su sorunu tartışılırken, baraj yapmak görevi DSİ’ye mi ait, belediyelere mi?.. Bakan Yumaklı yandaş TV’de belediyelere ait olduğunu savunuyor, arada DSİ’ye de atıfta bulunuyor.

DSİ, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Yumaklı’ya bağlı.

DSİ’nin resmi sitesinde daha ilk cümlede şu yazıyor:

“Bir kamu kuruluşu olarak (...) hidroelektrik enerji üretme ve büyük şehirlere içme suyu temini (...) faaliyetlerini sürdürmektedir.

Bu sebeple DSİ Genel Müdürlüğü ülkemizde barajlar yapan bir kuruluş olarak bilinmektedir."

DSİ’nin sitesinde üç satır sonra:

“1968 tarihli ve 1053 sayılı Ankara, İstanbul ve Nüfusu 100. 000’den Büyük Şehirlere İçme Suyu Temini Hakında Kanun İle:

Baraj ve isale hattı,

Su tasfiye tesisi inşaatlar,

Su depoları yapmak

görevleri DSİ’ye verilmişken, 2007’de nüfus kriteri kaldırılarak...

Belediye Teşkilatı olan tüm yerleşim yerlerinin içme, kullanma ve endüstri su tesislerinin yapımında DSİ yetkili kılınmıştır."

Yumaklı: Ben yapamam

Barajı kimin yapacağı ortada.

Tarım Bakanı Yumaklı TV’de lafı eviriyor çeviriyor, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı kastederek:

“Baraj yapmak belediyenin görevidir. Siz o bütçeyi konserlere filan harcar, bana de gelip, ‘baraj yap’ derseniz, ben o barajı yapmam!..”   

Görev ihmali mi?.. Aynı zamanda siyasi hırsın ilanı mı!..

DSİ demişken, Yumaklı’ya bir hatırlatma.

Süleyman Demirel Adalet Partisi Genel Başkanlığına seçildikten sonra, siyasi kariyerinin büyük bölümünde propagandasını “Barajlar Kralı” olarak yürütüyor. 1955 - 60 arasında DSİ Genel Müdürlüğü döneminde yapılan barajları anlatmak üzere. 

“Uzun ömürlü emekliler”

AKP’li Uşak milletvekili İsmail Güneş.

Emeklilerin en düşük aylığına sadece 1.061 lira zam yapan öneriyle ilgili Meclis komisyonunda söz aldığında:

“Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesi sonrasında emekli sayısı 16.9 milyona ulaşmıştır. Bu sistem üzerinde baskı yaratmıştır.

Sistemdeki yükün bir sebebi de, ömrün uzamasıdır.

Emeklilerin ömrü bizim iktidarımız döneminde arttı, insanlar iyi beslendi. Yaşam süresi 62 yaştan 78.5’a çıktı. Türkiye’de ortalama emekli yaşı 54.1 iken, emekli aylığı alma süresi 29.5 yıl olarak gerçekleşti."

İsmail Güneş daha ne desin?..

Emekliler uzun yaşıyor...

Uzun yaşamak yük oluşturuyor!..

İktidar sözcüsü emekliler için “uzun yaşamayı yük” saydığına göre, ilk seçimde emeklilerin bu iktidara “uzun yaşama dersi” vermesi kaçınılmaz oldu!..

Kaldı ki, halen emekli aylığı alanların yaş ortalaması 62.

70 yaş üstü emekli aylığı alanların oranı ise, yüzde 22. (Aziz Çelik, Emeklilik Yaşı Safsatası, BirGÜN Gazetesi, 17.10, 2024).

“S - 400’leri neden aldık?”

Halk derdini anlattığında, ne diyeceğini şaşırmanın muhteşem örneği bir AKP’li üyeye ait. Ev ziyaretinde ev sahibi “kiralar çok yüksek” diye yakınıyor, AKP’linin yanıtı mizah tarihine geçiyor:

“Biz S - 400’leri neden aldık?. Gelen füzeleri durduralım, hanelerimize bomba düşmesin diye!.. Amerika bize CAATSA yaptırımları uyguladı, bu da bizim ekonomimize yansıdı. Ümmeti yaptırımlarla yıldırmaya çalıştı."

S - 400’ler...

CAATSA yaptırımları...

Ümmet... 

Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var:

Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!..

Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..

***

Bahçeli ve “gövdesi”

MHP lideri Devlet Bahçeli grup konuşmasında:

“Emeklilerin derdi bizim derdimiz, beklentisi bizim beklentimizdir. Onları sefalet ücreti değil, en azından insanca yaşayacak bir düzeye taşımalıyız. En düşük maaşı alan emeklilerimiz için elimizi değil gerekirse, gövdemizi taşın altına koyarız."

Bahçeli kendisini bu kadar net ifadeyle bağladıktan iki gün sonra...

En düşük emekli aylığına yapılacak zamla ilgili AKP’nin önergesi Meclis komisyonuna geliyor. En düşük aylığını 20 bin liraya yükselten öneri.

Oysa, CHP’nin de önerisi var, 20 bin değil, 28.075 lira olan asgari ücret düzeyine getirmeyi öneriyor.

Bahçeli “emekliler için gövdesini taşın altına koyarken.".. 

MHP milletvekilleri Bahçeli’nin ifadesinin tam tersine, gövdelerini 1.061 liralık artışın altına koyuyor!..

Bahçeli, danışıklı dövüş, emeklilerin gözünü boyamaya mı çalışıyor?..

/././

Atlas’ın bıçaklandığı sokakta geçti ergenliğim -Eray Özer- 

Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet? Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını merak etmez ama belki de “tanıdık” bulduğum bu sokağı aramaya koyuldum. Yanılmıyordum, orası mahallemdi. Üstelik aynı şey otuz yıl önce benim de başıma gelebilirdi.

atlas çağlayanAtlas Çağlayan

Zor bir yazı bu benim için. Zor çünkü gencecik pırıl pırıl bir çocuğun bıçak darbeleriyle hayata gözlerini yumduğu o kaldırımda otuz yıl önce ben vardım.

Mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten. Tam olarak Atlas Çağlayan’ın bıçaklanarak yığıldığı o kaldırımda, üstelik tam da onun yaşındayken, otuz yıl önce ben de bir bıçak darbesine kurban gidebilirdim.

Çünkü orası benim mahallem. Benim büyüdüğüm sokak. Atlas’ın yığıldığı o kaldırım otuz yıl önce ıssız bir arsaydı ve ben o ıssız arsada bıçaklanmaktan son anda kurtuldum.

Anlatayım.

Altıncı his mi demek lazım bilmiyorum ama Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet?

Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını, mahallesini merak etmez ama bu cinayetin işlendiği sokağı ve mahalleyi -belki de “tanıdık” bulduğum için- aramaya koyuldum.

Haberlerde olay yeri bazen Merter, bazen Güngören diye geçiyordu. Bir türlü tam olarak hangi mahalle, hangi sokak olduğunu bulamıyordum. Sonra aklıma video görüntülerinde adı görülen -ve Atlas’ın bıçaklanmasıyla son bulan kavganın başladığı- işletmeyi Google’lamak geldi.

Ve buldum: Ne yazık ki yanılmıyordum. Orası benim 12 yaşımdan üniversiteye gidene dek ilk gençliğimi geçirdiğim mahalleydi ve hatta sokaktı. Bu berbat olayın yaşandığı o kaldırım otuz yıl önce koskocaman, bomboş bir arsaydı ve ben o arsada bıçaklı bir saldırıya uğramaktan direnerek -ve sadece dayak yiyerek- kurtulabilmiştim.

Ben kurtulabilmiştim ama o zamanki arkadaş grubumdan kurtulamayanlar da olmuştu. Ölmediler belki ama bıçak darbeleri yahut yedikleri dayaklar neticesinde hastanelik oldular.

Ergenliğimin geçtiği, kendi içinde şirin mi şirin, cıvıl mı cıvıl (şimdi hala öyle olduğunu hiç sanmıyorum), harika arkadaşlıklar kurduğum o mahalle belki de güzelliğinin bedelini bitmek bilmeyen bir şiddet, zorbalık ve taciz sarmalıyla ödüyordu o zamanlar.

Mahallemiz ilginç bir konuma sahipti. Bir yanda Merter Keresteciler Sitesi. Tekstil fabrikaları. Gece yarılarına uzayan vardiyalar. Sokakta aceleyle koşturan işçi kızlar, oğlanlar.

Diğer yanda Tozkoparan. İstanbul’un en “zor/belalı” bilinen semtlerinden biri. Hem büyük bir yoksulluk hem yoksullukla birlikte gelen suç.

Otuz yıl önce Tozkoparan merkeze gitmekten çekinirdik. Civarda oturan arkadaşların evine giderken kalbim küt küt atardı. Biz Tozkoparan’a gidemezdik ama Tozkoparan bize “gelirdi”. Zaten ne oluyorsa, bu yüzden olurdu.

Tozkoparan’ın bir ucu ise Küba. Evet, Küba. Hatırlar mısınız, hani Kutluğ Ataman’ın Küba diye bir belgeseli vardı. İşte orada anlatılan Küba Mahallesi, Atlas’ın (ve eskiden benim) mahallesine birkaç yüz metre uzaklıkta. Gecekondular, dapdaracık sokaklar, tahta parçalarından çıkılan asma katlar… Ve kendi sakini dışında kimseyi içine sokmayan bir mahalle.

Eskiden İstanbul’un belli semtleri için “Oraya polis bile giremez” denirdi, bilirsiniz. Hacıhüsrev, Sulukule, Küçük Armutlu… İşte onlar ayarında bir mahalledir Küba Mahallesi. Gecekonduların bir kısmı hala dursa da bir kısmını kentsel dönüşüme kaptırdı.

Tozkoparan merkeze gitmekten çekindiğimizi söyledim, Küba’ya gitmek -daha doğrusu “girmek”- tartışma konusu bile değildi. Korkardık. O kadar yıl yaşadım, içinden belki bir kere, o da ancak orada yaşayan arkadaşımla geçmişimdir. Merter’e inerken Küba’nın önünden geçmemek için yolu uzattığımı bilirim.

Dediğim gibi, biz Tozkoparan’a Küba’ya gidemezdik ama onlar bize gelirdi.

İşte bizim mahalle bu iki farklı yerleşimin, Keresteciler Sitesi ile Tozkoparan ve Küba’nın arasına sıkışmış, küçük bir mahalleydi.

1980’lerde inşa edilmiş büyük bir site ve o sitenin etrafındaki birkaç binadan müteşekkil bir mahalleydik. Büyük olan site bir sendika kooperatifiydi. Dolayısıyla sakinleri sendikalı -ve ekseriyeti solcu/eski solcu- işçilerdi.

Bu durum mahallenin sosyolojisini etkiliyordu. Şortlarıyla köpeklerini gezdiren genç kızlar… Geç saatlere kadar sokaklarda top peşinde koşan temiz pak oğlanlar… Heavy metal dinleyip saç uzatanlar, küpe takan oğlanlar… Koleje yahut Anadolu Lisesi’ne gidenler… Unutmayın, 1990’ların sonlarındaydık ve mahallemiz bu haliyle civardan farklı görünüyordu.

Dönemin moda tabiriyle “modern” bir mahalle olarak anılıyorduk anlayacağınız.

Lakin zengin mahallesi değildi burası. Nasıl olsun ki? Herkes ya işçi ya memur çocuğu. O zaman işçi veya memur olmak orta sınıf mensubu olmaya tekabül ediyordu. Orta sınıf olmak da lüks olarak en fazla kaloriferli bir dairede yaşamaya… O kadar.

Gelin görün ki, Tozkoparan ve Küba’nın gençlerin bir kısmı bizi öyle görmüyordu. Havalı, züppe, onların tabiriyle “zengin piçiydik”. Güzel, köpek sahibi kızların varlığı bu öfkeli gençleri bizim mahalleye daha fazla çekiyor, bu kızlarla arkadaşlığımız onları bize karşı daha fazla öfkelendiriyordu.

Şüphesiz hepsi öfkeli, serseri, saldırgan değildi. Bazılarıyla çok iyi arkadaş olduk. Hala görüşürüz.

Ama bazıları için sadece düşmandık. Sınıfsal öfkelerinin çekim merkeziydik. Zengin çocuğu olmadığımızı anlatmamızın hiçbir yolu yoktu. Zaten dayak, kavga, şiddet o çocukların yaşam kaynağına dönüşmüştü. Kavga etmek için bir sebebe ihtiyaçları yoktu.

Tıpkı Atlas’ın yaşadığı gibi “Bana mı baktın” diyerek sokakta kaç defa saldırıya uğradığımızı hatırlamıyorum bile. Hele bir de aşağı mahallenin kavgacı çocuklarından biriyle aynı kıza aşık olduysak… Eyvahlar olsun.

Böyle kavgalarda iş bazen bıçaklamaya kadar gidebilirdi, giderdi. Dediğim gibi ben de iki kez benzer bir durumdan kıl payı kurtuldum. Üstelik birinde sadece evden kaçacağını söyleyen, çok da tanımadığım bir kızı omzuna hafifçe dokunarak evine dönmesi için ikna etmeye çalışıyordum. En “azılı” tiplerden birinin beğendiği kızmış meğer. Arsaya götürülmek istendim, direndim. Ya direnemeseydim…

Başımıza gelenleri anamıza, babamıza anlatmazdık. Hem çözüm bulmaları mümkün değildi hem de söylersek sokağa çıkmamızın yasaklanacağını bilirdik.

Peki bizi döven çocuklar sadece “suça sürüklenmiş” kendi başına buyruk tipler miydi? Eh, tam olarak öyle değil. Bir kısmı sadece zengin çocuklarını dövmek isteyen aşağı mahalle serserisiydi belki ama büyük bir kısmı basbayağı çeteydi. Başka başka suçlar işlediklerini, arada bir “içeri” girdiklerini bilir, duyardık.

Tozkoparan’ın ve Küba’nın çok mert, sağlam, aklı başında çocukları yok muydu? Olmaz olur mu? Dedim ya, en yakın arkadaşlarımdan birkaçı orada otururdu. Onlar da çekinirdi zaten belalı tiplerden.

Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki, belki bıçaklanmadık ama epey travmatize olmuşuz. Düşünsenize, 15-16 yaşındasınız ve hem sokağa çıkmak, arkadaşlarınızla takılmak istiyor hem de sokakta olmaktan basbayağı korkuyorsunuz. Belki biraz da bu yüzden genelde kalabalık gruplar halinde dolaşırdık.

Aradan otuz yıl geçti, Atlas’ın başına gelenleri okuyorum, çıldıracak gibi oluyorum. Aynı şeyler, aynı yerde, aynı şekliyle yaşanmaya devam ediyor. Akıl alır gibi değil! Hatta o şiddet dalgası biteceği yerde bugün daha da büyümüş, palazlanmış durumda. Katiller bugün daha da acımasızlar.

Bu ülkede bir şeyler baştan aşağıya değişirken bazı şeyler hiç değişmiyor.

Arsalar bina doluyor. Binalar yıkılıyor. Yerlerine yenileri yapılıyor. Otobüs hatları güzergâh ve isim değiştiriyor. Sokaklar yıllar sonra tanınmayacak kadar farklılaşıyor. Bakkallar kapanıyor. Toplu konutlar yükseliyor. Kaldırımlar daralıyor. Sokaklar, caddeler, mahalleler sürekli kabuk ve kılık değiştiriyor.

Tüm bunlar değişirken…

Ölüm hiç değişmiyor.

Buz gibi soğuk bir ölüm, şiddet mağduru bir mahallede, otuz yıldır kaskatı bir halde yeni kurbanlarını bekliyor. O ölüm o kadar değişmiyor ki, aynı mahallede otuz yıl önce ergenliğini geçirmiş bir gazeteciye uzaktan “tanıdık” gelebiliyor.

Öfke hiç değişmiyor.

Aşağı mahallenin tanımadığı, bilmediği yukarı mahalleye öfkesi hiç bitmiyor. Tanısa, bilmek için azıcık çaba gösterse zengin sandığı çocuğun ayakkabısının altının kendininki gibi delik olduğunu görecek. Ama yok, belli ki birileri hep aşağı mahalle yukarı mahalleden nefret etsin istiyor.

Suç hiç değişmiyor.

Aynı yerde, aynı yaşta, aynı kılıkta tipler aynı suçu işlemeye otuz yıl boyunca devam ediyor. Toplum bu suçun kendini üretmesini durduramıyor. Sosyal mekanizmalar devreye giremiyor. Kurallar, kanunlar, cezalar… pırıl pırıl bir gencin kirli bir suça kurban gitmesini engelleyemiyor.

Tekrarlayarak bitirmek istiyorum:

Atlas’ın yığıldığı kaldırım otuz yıl önce boş bir arsaydı ve o arsada bir bıçak da benim böğrüme saplanabilirdi.

Kunt bir kötülüğün otuz yıl boyunca milim kıpırdamadan, aynı pozisyonda kendini muhafaza ederek bizim mahallenin ve tüm Türkiye’nin üstüne çökmeyi sürdürmesi çok ama çok ağrıma gidiyor.

Nasıl gitmesin. Yazık bu ülkeye ve onun gençlerine.

/././

Öne Çıkan Yayın

Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini ...