SDG tasfiye ediliyor -Akdoğan Özkan-
Suriye’de hükümet kuvvetleri, Kürt grupları ülkenin doğusundaki Arap aşiretlerin desteğiyle Rakka ve Deyrizor’dan çıkardı, stratejik barajların idaresini devraldı. Sırada Haseke de var mı, yoksa bu durum sadece SDG örgütünün tasfiye süreciyle mi sınırlı?
Mazlum Abdi ve Ahmed ŞaraSuriye’nin kuzeydoğusunda bitmek bilmeyen “diyalog masasının” devrilmesi akabinde ortalık toz duman!
Ülkedeki Kürt azınlığın haklarını tanıyan ve Kürtçeyi resmi dil ilan eden Suriye cumhurbaşkanlığı kararnamesinin beklentilerini karşılamadığını açıklayan YPG’ye bağlı gruplar ile bölgedeki Arap aşiretlerin de desteğini alan Suriye hükümet birlikleri arasında ipler tamamen koptu ve silahlar konuşmaya başladı. Fırat üzerindeki, daha önce YPG kontrolünde bulunan, ülke ekonomisi için stratejik öneme sahip Teşrin ve Tabka barajları ile Rakka ve Deyrizor gibi şehirler dün hükümet güçleri ile Arap aşiretlerinin denetimine geçti. Bölgedeki SDG sembolleri de aşiret mensuplarınca tahrip ediliyor.
Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, barajların yeniden Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesi ile ilgili olarak, “Cezire'nin kaynaklarının Suriye halkına iade edilmesi, yeniden yapılanma çabaları, tarımın, enerjinin ve ticaretin canlandırılması ve ülkenin doğal zenginliğine ve vatandaşlarının çabalarına dayalı, direngen bir ulusal ekonominin inşası için önümüze geniş imkanlar açmaktadır," dedi.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın soluğu dün öğle saatlerinde Şam’da aldığı bildiriliyor. ABD’nin, el-Şara'yı “well done, boy!” diyerek tebrik etmesi de muhtemel, Fırat havzasındaki operasyonu tahdit koydukları noktada durdurmaz ise, Suriye’ye yönelik yaptırımların yeniden uygulamaya konulmasıyla tehdit etmesi de. Hatta ikisi birden muhtemel.
Barrack’ın ziyareti öncesinde Suriye Dışişleri Bakanlığı, televizyondan yayınlanan açıklamasında şunları dile getirdi: “ SDG'yi 10 Mart anlaşmasının uygulanmasında ortağımız olmaya çağırıyoruz. SDG, Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmeyi reddederek son anlaşmaya uymadı. SDG'ye karşı askeri operasyon, 10 Mart anlaşmasını uygulayacağını kabul eder etmez sona erdirilecektir. Askeri operasyonun amacı, SDG'yi 10 Mart anlaşmasını uygulamaya zorlayacak bir gerçeklik yaratmaktır. IŞİD ile mücadele ve güvenlik durumunun kontrolü konusunda ABD yönetimiyle koordinasyon halindeyiz.”
Öte yandan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suriye ordu birliklerine “SDG’ye yönelik saldırılarını derhal durdurması” çağrısı yaptı.
Fırat havzası yangın yeri
Şimdi hafta sonu yaşanan gelişmelere biraz ayrıntılı olarak yer verelim:
Ülkenin geçici Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'ya bağlı HTŞ güçleri ile YPG’ye bağlı gruplar arasında Fırat havzası boyunca kuzeyden güneye çok sayıda noktada çatışmalar yaşandı ve bölgedeki Arap aşiretlerin de hükümet birliklerine verdiği destekle, Kürt gruplar Deyr Hafir, Menbiç kırsalı, Rakka, Deyrizor gibi bölgelerden doğuya doğru çekilmek zorunda kaldılar.
Hükümet birliklerinin yer yer Fırat’ın doğusuna da geçerek, pek çok noktada denetim sağladığı gelen haberler arasında. SDG'nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda varılan ancak SDG lideri Mazlum Abdi’nin uygulamakta ayak dirediği 10 Mart 2025 tarihli mutabakatın gelinen noktada hükmünü yitirdiğini söyleyebiliriz sanıyorum.
Aslında SDG yönetimi, Amerikalıların arabuluculuğu üzerinden Suriye hükümetiyle Fırat'ın doğusunda bulunan Deyr Hafir bölgesini boşaltmayı kabul eden bir mutabakata varmıştı. Fakat Cumhurbaşkanlığı kararnamesinden memnun olmayan SDG’nin çekilmeyi gerçekleştirmemesi üzerine Ahmed el-Şara'ya bağlı Suriye Ordu birlikleri harekete geçti.
SDG’nin geçen hafta güçlerini çekmeyi reddettiği Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çıkarılması akabinde bölgede kontrolü sağlayan ordu birlikleri hafta sonu kentin doğusuna doğru ilerledi. Suriye Devlet Televizyonu el-İhbariyye, ordu birliklerinin kontrolü sağlamak amacıyla bir süre sonra kentin batısından Deyr Hafir’e girmeye başladığını duyurdu. Odu birliklerinin 17 Ocak Cumartesi günü sabah saatlerinde kentin kırsalındaki Humeyme köyüne de giriş yapmak üzere birlik sevkiyatı gerçekleştirdiği ileri sürüldü.
Deyr Hafr’i ele geçiren Şara'ya bağlı HTŞ güçleri, ardından Fırat’a doğru ilerleyerek SDG güçlerinin ağır silahlarını bırakarak çekildiği el Cerrah askeri havalimanında 17 Ocak günü erken saatlerde denetimi sağladılar.
Hükümet kuvvetleri ile Kürt gruplar arasında Suriye’nin ekonomik canlılığı açısından hayati önem taşıyan Teşrin, Tabka gibi barajlar ile petrol ve doğalgaz sahalarının bulunduğu stratejik bölgelerde de çatışmalar yaşandı.
Bölgedeki kontrol noktalarına takviye olarak gelen TSK’ya bağlı askeri birliklerin de 15 Ocak gecesi ağır teçhizatlarla Menbiç şehrine girdiği ve Teşrin Barajı bölgesine doğru ilerlediği ileri sürüldü. Bölgedeki gazeteciler, 18 Ocak günü Teşrin Barajı bölgesinde şiddetli çatışmalar yaşanmakta olduğunu bildirdiler.
YPG’ye bağlı Kürt gruplar ile yerel Arap kabileleri tarafından desteklenen el-Şara birlikleri arasında son 3 gündür şiddetlenen çatışmalarda ordu birlikleri, Rakka kentine 50 km mesafede bulunan Tabka (Tavra) Barajı'nın güneyindeki Tabka kasabasını da ele geçirdi. Bu, SDG’ye “Fırat'ı da geçebilirim” mesajı vermek demekti!
Bu arada, YPG güçlerinin Tabka’dan çekilmeden önce, bu kasabadaki cezaevinde bulunan mahkumları infaz ettiği ile sürüldü. Suriye hükümeti infazları kınarken eylemlerin SDG’nin bir kontrol ve yıldırma aracı olarak sistematik şiddete olan yatkınlığını gösterdiğini savunarak, uluslararası topluma bu eylemleri cezasız bırakmama çağrısı yaptı.
Rakka ve Deyrizor’da güç el değiştirdi
Ordu birlikleri daha sonra, Rakka'nın güneyinde, daha önce SDG denetiminde kalacağı varsayılan Mensura çevresindeki köylerde de denetimi sağladı. Ordu birliklerinin Fırat'ı geçerek Rakka'ya girme hazırlıkları yaptığının bildirildiği saatlerde, el-Şara'ya bağlı birliklerin, yerel aşiretlerin desteğiyle nehrin kuzeyindeki doğal gaz sahaları ile bilinen Conoco kasabasını ele geçirdiği ve El-Ömer petrol sahalarını hedeflediği kaydedildi.
Bu arada, Suriye İçişleri Bakanlığı'na bağlı teknik ekipler, YPG güçlerinin şehirden çıkartılmadan önce Rakka'nın batısındaki El-Tabka şehrinde sokaklara ve kamu hizmeti tesislerine yerleştirdiği çok sayıda patlayıcıyı ve kara mayınını imha etti. Arap aşiret mensuplarının Rakka şehrinin merkezindeki El-Naim kavşağını dün itibarıyla kontrol etmeye başladığı bildirildi.
Öte yandan, Arap halkın bölgedeki SDG sembollerini tahrip ettiği, bunun yanı sıra Abdullah Öcalan posterlerini indirdiği, resimlerini sildiği de görüntülü olarak aktarılan haberler arasında yer aldı.
Aslında Ahmed el-Şara, Fırat Vadisi'nin tamamını, Rakka'yı, Deyrizor'u ve Ömer petrol sahalarını geri almayı hedeflediğini daha önce açıkça dile getirmişti. Gelişmeler belki de son bir yıldır ilk defa Suriye liderinin arzuladığı istikamette gerçekleşmiş görülüyor. Fırat'ın kuzeyinde 2017’den bu yana SDG idaresinde yaşayan birçok yerleşim, şu an Kürt milislerle ihtilaflı hale gelen Arap aşiretlerinin kontrolüne geçmiş bulunuyor.
Arap aşiretler başrolde
Ülkenin doğusunda -özellikle petrol kuyuları ile doğal gaz kaynaklarının bulunduğu coğrafyalarda çoğunluğu oluşturan -ABD’nin Fırat’ın batısını işgali akabinde SDG ile birlikte hareket etmiş olan Arap aşiretlerin- SDG’nin genel seferberlik çağrısına rağmen- tamamen Şam yönetimi ile paralel hareket etmeye başladığı, bunun da bölgedeki dengeleri değiştirdiği, neticede de Rakka ile Deyrizor şehirlerinde denetimin sağlanmasının önünü açtığı kaydediliyor.
Rakka’dan çekilen SDG unsurlarının ayrılmadan önce şehre su sağlayan ve eski köprü boyunca uzanan ana su boruları ile yeni inşa edilmiş el Reşid köprüsünü havaya uçurduğu ve bu gelişmenin ardından Rakka şehrine artık su temin edilemediği de gelen haberler arasında.
Bu arada, Rakka'nın doğusundaki Cizre el-Buhamid'de ve Deyrizor idari sınırında bulunan Cizre el-Milac'taki SDG komando karargahlarını ele geçiren Arap aşiretlerin SDG gruplarının Rakka şehrinde arkalarında bıraktığı zırhlı araçlara el koyduğu da kaydedildi.
Deyrizor bölgesine gelince… Arap aşiretlerine bağlı savaşçıların El-Ömer petrol sahası üssü, Conoco doğalgaz tesisi, sanayi bölgesi, El-Kasra bölgesindeki hapishane ve kırsalda bulunan bir dizi müstahkem üs hariç, Deyrizor ili kırsalındaki şehir ve kasabaların çoğunda denetimlerini genişlettikleri de dün sabah erken saatlerde bölgeden gelen haberler arasında.
Öte yandan, YPG liderlerinin ailelerinden bazılarının, dün Semalka sınır kapısını kullanarak Suriye'den Kuzey Irak'a kaçtığı ileri sürüldü.
Bölgeden dün sabah saatlerinde gelen haberler, SDG unsurlarının Deyrizor bölgesinden çekilmesinin ardından Deyrizor kırsalındaki el Cafra petrol sahasının da Arap aşiretlerin denetimine geçtiği yönünde.
Suriye’de Kürt grupların sonu mu?
Suriye’yi yakından tanıyan ve bu ülke ile ilgili sosyolojik araştırmalarıyla bilinen, Washington Institute isimli düşünce kuruluşunun araştırmacılarından, Doç. Dr. Fabrice Balanche, 17 Ocak’ta kendi sitesinde yayımlanan, “The end of the Kurdish entity in Syria?” başlıklı yazısında, Kobani, Haseke ve Kamışlı’nın da düşebileceğini ileri sürerek, “Suriye’de Kürt varlığının sonu mu?” diye soruyor ve şunları dile getiriyordu:
“SDF'nin tasfiye edilme süreci başladı. Batı, IŞİD'e karşı savaş sırasında son derece sadık ve etkili olan Kürtleri terk etti. Bununla birlikte, SDG, El-Şara'nın birliklerinin kuzeydoğu bölgesini işgal etmesini engellemeye kararlı; çünkü tarih bize yeni kurulan Suriye ordusunun Alevilere ve Dürzilere karşı merhamet göstermediğini kanıtladı. (…) Savaşçılarına gelince... Amerika’nın müttefiklerini ezmekten ve evlerini yağmalamaktan keyik alıyorlar. Kürt isyancıları yenmek, yeni bir Suriye ordusu kurmak ve Temmuz 2025'te Dürziler ve İsrail tarafından maruz bırakıldıkları aşağılamanın intikamını almak kadar güçlü bir strateji yok.”
Gelişmeler, tam bir “tasfiye” yolunda mı ilerliyor, henüz söylemek için erken. Ancak Bahçeli’nin SDG’nin feshedilmesi gerektiği yönünde çağrı yaptığı, Öcalan’ın ise “Suriye'deki gerilimden endişe duyduğu için diyalog yolunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazır” olduğunu dile getirdiği şu dönemeçte, bütün bu gelişmelerin “Terörsüz Türkiye” ya da “Barış ve Demokratik Toplum” sürecini “baltalama girişimi” “olarak mı görmek lazım, yoksa “yoluna, yol haritasına sokma çabası” mı, yüzde yüz kesinlikle bir hükümde bulunmak şu an için zor!
Evet, ABD, İsrail ve Türkiye’nin Suriye ile de anlaşarak Suriye’de uygulamaya koyduğu izlenimi veren bir plan, sahada tam olarak masada mutabık kalındığı şekliyle uygulanmamış, Şara biraz fazla “ileri gitmiş” de olabilir, Balanche’in endişeyle dile getirdiği üzere, plan tam olarak bu da olabilir.
İlki daha doğruysa, Ankara’nın desteğini almış Ahmed el Şara sahada yeni bir de facto gerçeklik yaratmak istemiş ve 10 Mart mutabakatına uygun davranmakta ayak direyen Kürt milisleri Arap aşiretlerin katkısıyla dize getirerek en sonunda bu gerçekliğe uygun ve belki eskisinden kötü bir anlaşmaya razı etmeyi arzu etmiş olabilir. Ancak elbette bu yönde bir “uygulama”, bir savaşla dünyanın en yoksul ülkelerinden biri haline gelmiş Suriye’ye karşı “yaptırımlar” silahını elinde tutan Amerikalıların izin vereceği ölçüde uzun vadeli bir yaşama şansı bulacaktır. Ankara’nın Suriye’nin kuzeyindeki bu denklemdeki ağırlığı ise İsrail’in ülkenin güneyindeki ağırlığına “ayarlı” olduğu için, Şara kuzeydoğuda bir şeyleri yeniden düzenlemek istiyorsa, İsrail ile Tel Aviv’in şartlarında bir güvenlik anlaşmasına imza atmaktan da kaçamayacaktır”.
Yok eğer ikincisi doğruysa, “tasfiye” nasıl bir “zevahiri kurtarma” senaryosuyla sonuçlanacak önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Suriye’de final perdesine doğru
Özetle, bölgedeki Arap aşiretlerin desteğini alan hükümet kuvvetleri, Kürt milisleri Fırat havzasından çıkardı. Entegrasyona uzun süredir yeterli güvence almadıkları savunusuyla ayak direyen YPG güçleri, ilk defa ABD’nin hava desteğinden yoksun kaldıkları koşullar altında, şimdilik çareyi doğuya çekilmekte bulmuş görünüyorlar. Bakalım, final perdesine doğru geldiğimiz Suriye “tiyatrosunda” bundan sonraki gelişmeler ne yönde seyredecek? Bu arada, kendisini “Washington’un bölge valisi” gibi konumlandırmış olan Barrack, cumartesi günü Erbil’de Mesud Barzani ile Mazlum Abdi’yi bir araya getirdiğine ve Irak Kürdistanında üçlü görüşmeler yapıldığına göre, Irak güvenli kaynaklarının sınır bölgelerindeki güçlerini teyakkuz durumuna geçirdiği yönünde haberler de alındığına göre, Kuzey Irak ile Kuzeydoğu Suriye’yi petrol değişkeni üzerinden aynı paranteze almaya dönük yeni bir senaryonun yürürlüğe konma ihtimalini de yabana atmamak lazım.
/././
Üç örnek: AKP’nin gardı düştü -Yalçın Doğan-
Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var: Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!.. Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..

En küçük üyesinden milletvekiline, Bakanına kadar dudak ısırtan örnekler. Huzurlarınızda ilk olarak Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı.
Ankara’nın su sorunu tartışılırken, baraj yapmak görevi DSİ’ye mi ait, belediyelere mi?.. Bakan Yumaklı yandaş TV’de belediyelere ait olduğunu savunuyor, arada DSİ’ye de atıfta bulunuyor.
DSİ, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Yumaklı’ya bağlı.
DSİ’nin resmi sitesinde daha ilk cümlede şu yazıyor:
“Bir kamu kuruluşu olarak (...) hidroelektrik enerji üretme ve büyük şehirlere içme suyu temini (...) faaliyetlerini sürdürmektedir.
Bu sebeple DSİ Genel Müdürlüğü ülkemizde barajlar yapan bir kuruluş olarak bilinmektedir."
DSİ’nin sitesinde üç satır sonra:
“1968 tarihli ve 1053 sayılı Ankara, İstanbul ve Nüfusu 100. 000’den Büyük Şehirlere İçme Suyu Temini Hakında Kanun İle:
Baraj ve isale hattı,
Su tasfiye tesisi inşaatlar,
Su depoları yapmak
görevleri DSİ’ye verilmişken, 2007’de nüfus kriteri kaldırılarak...
Belediye Teşkilatı olan tüm yerleşim yerlerinin içme, kullanma ve endüstri su tesislerinin yapımında DSİ yetkili kılınmıştır."
Yumaklı: Ben yapamam
Barajı kimin yapacağı ortada.
Tarım Bakanı Yumaklı TV’de lafı eviriyor çeviriyor, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı kastederek:
“Baraj yapmak belediyenin görevidir. Siz o bütçeyi konserlere filan harcar, bana de gelip, ‘baraj yap’ derseniz, ben o barajı yapmam!..”
Görev ihmali mi?.. Aynı zamanda siyasi hırsın ilanı mı!..
DSİ demişken, Yumaklı’ya bir hatırlatma.
Süleyman Demirel Adalet Partisi Genel Başkanlığına seçildikten sonra, siyasi kariyerinin büyük bölümünde propagandasını “Barajlar Kralı” olarak yürütüyor. 1955 - 60 arasında DSİ Genel Müdürlüğü döneminde yapılan barajları anlatmak üzere.
“Uzun ömürlü emekliler”
AKP’li Uşak milletvekili İsmail Güneş.
Emeklilerin en düşük aylığına sadece 1.061 lira zam yapan öneriyle ilgili Meclis komisyonunda söz aldığında:
“Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesi sonrasında emekli sayısı 16.9 milyona ulaşmıştır. Bu sistem üzerinde baskı yaratmıştır.
Sistemdeki yükün bir sebebi de, ömrün uzamasıdır.
Emeklilerin ömrü bizim iktidarımız döneminde arttı, insanlar iyi beslendi. Yaşam süresi 62 yaştan 78.5’a çıktı. Türkiye’de ortalama emekli yaşı 54.1 iken, emekli aylığı alma süresi 29.5 yıl olarak gerçekleşti."
İsmail Güneş daha ne desin?..
Emekliler uzun yaşıyor...
Uzun yaşamak yük oluşturuyor!..
İktidar sözcüsü emekliler için “uzun yaşamayı yük” saydığına göre, ilk seçimde emeklilerin bu iktidara “uzun yaşama dersi” vermesi kaçınılmaz oldu!..
Kaldı ki, halen emekli aylığı alanların yaş ortalaması 62.
70 yaş üstü emekli aylığı alanların oranı ise, yüzde 22. (Aziz Çelik, Emeklilik Yaşı Safsatası, BirGÜN Gazetesi, 17.10, 2024).
“S - 400’leri neden aldık?”
Halk derdini anlattığında, ne diyeceğini şaşırmanın muhteşem örneği bir AKP’li üyeye ait. Ev ziyaretinde ev sahibi “kiralar çok yüksek” diye yakınıyor, AKP’linin yanıtı mizah tarihine geçiyor:
“Biz S - 400’leri neden aldık?. Gelen füzeleri durduralım, hanelerimize bomba düşmesin diye!.. Amerika bize CAATSA yaptırımları uyguladı, bu da bizim ekonomimize yansıdı. Ümmeti yaptırımlarla yıldırmaya çalıştı."
S - 400’ler...
CAATSA yaptırımları...
Ümmet...
Bakanın, milletvekilinin tutarsızlığının, AKP’li üyenin saçmalığının genel bir özeti var:
Kötü yönetim!.. Beceriksizlik karşısında ne diyeceğini şaşırmak!..
Örneklerin her biri ayrı bir rekor!..
***
Bahçeli ve “gövdesi”
MHP lideri Devlet Bahçeli grup konuşmasında:
“Emeklilerin derdi bizim derdimiz, beklentisi bizim beklentimizdir. Onları sefalet ücreti değil, en azından insanca yaşayacak bir düzeye taşımalıyız. En düşük maaşı alan emeklilerimiz için elimizi değil gerekirse, gövdemizi taşın altına koyarız."
Bahçeli kendisini bu kadar net ifadeyle bağladıktan iki gün sonra...
En düşük emekli aylığına yapılacak zamla ilgili AKP’nin önergesi Meclis komisyonuna geliyor. En düşük aylığını 20 bin liraya yükselten öneri.
Oysa, CHP’nin de önerisi var, 20 bin değil, 28.075 lira olan asgari ücret düzeyine getirmeyi öneriyor.
Bahçeli “emekliler için gövdesini taşın altına koyarken."..
MHP milletvekilleri Bahçeli’nin ifadesinin tam tersine, gövdelerini 1.061 liralık artışın altına koyuyor!..
Bahçeli, danışıklı dövüş, emeklilerin gözünü boyamaya mı çalışıyor?..
/././
Atlas’ın bıçaklandığı sokakta geçti ergenliğim -Eray Özer-
Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet? Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını merak etmez ama belki de “tanıdık” bulduğum bu sokağı aramaya koyuldum. Yanılmıyordum, orası mahallemdi. Üstelik aynı şey otuz yıl önce benim de başıma gelebilirdi.
Atlas ÇağlayanZor bir yazı bu benim için. Zor çünkü gencecik pırıl pırıl bir çocuğun bıçak darbeleriyle hayata gözlerini yumduğu o kaldırımda otuz yıl önce ben vardım.
Mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten. Tam olarak Atlas Çağlayan’ın bıçaklanarak yığıldığı o kaldırımda, üstelik tam da onun yaşındayken, otuz yıl önce ben de bir bıçak darbesine kurban gidebilirdim.
Çünkü orası benim mahallem. Benim büyüdüğüm sokak. Atlas’ın yığıldığı o kaldırım otuz yıl önce ıssız bir arsaydı ve ben o ıssız arsada bıçaklanmaktan son anda kurtuldum.
Anlatayım.
Altıncı his mi demek lazım bilmiyorum ama Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet?
Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını, mahallesini merak etmez ama bu cinayetin işlendiği sokağı ve mahalleyi -belki de “tanıdık” bulduğum için- aramaya koyuldum.
Haberlerde olay yeri bazen Merter, bazen Güngören diye geçiyordu. Bir türlü tam olarak hangi mahalle, hangi sokak olduğunu bulamıyordum. Sonra aklıma video görüntülerinde adı görülen -ve Atlas’ın bıçaklanmasıyla son bulan kavganın başladığı- işletmeyi Google’lamak geldi.
Ve buldum: Ne yazık ki yanılmıyordum. Orası benim 12 yaşımdan üniversiteye gidene dek ilk gençliğimi geçirdiğim mahalleydi ve hatta sokaktı. Bu berbat olayın yaşandığı o kaldırım otuz yıl önce koskocaman, bomboş bir arsaydı ve ben o arsada bıçaklı bir saldırıya uğramaktan direnerek -ve sadece dayak yiyerek- kurtulabilmiştim.
Ben kurtulabilmiştim ama o zamanki arkadaş grubumdan kurtulamayanlar da olmuştu. Ölmediler belki ama bıçak darbeleri yahut yedikleri dayaklar neticesinde hastanelik oldular.
Ergenliğimin geçtiği, kendi içinde şirin mi şirin, cıvıl mı cıvıl (şimdi hala öyle olduğunu hiç sanmıyorum), harika arkadaşlıklar kurduğum o mahalle belki de güzelliğinin bedelini bitmek bilmeyen bir şiddet, zorbalık ve taciz sarmalıyla ödüyordu o zamanlar.
Mahallemiz ilginç bir konuma sahipti. Bir yanda Merter Keresteciler Sitesi. Tekstil fabrikaları. Gece yarılarına uzayan vardiyalar. Sokakta aceleyle koşturan işçi kızlar, oğlanlar.
Diğer yanda Tozkoparan. İstanbul’un en “zor/belalı” bilinen semtlerinden biri. Hem büyük bir yoksulluk hem yoksullukla birlikte gelen suç.
Otuz yıl önce Tozkoparan merkeze gitmekten çekinirdik. Civarda oturan arkadaşların evine giderken kalbim küt küt atardı. Biz Tozkoparan’a gidemezdik ama Tozkoparan bize “gelirdi”. Zaten ne oluyorsa, bu yüzden olurdu.
Tozkoparan’ın bir ucu ise Küba. Evet, Küba. Hatırlar mısınız, hani Kutluğ Ataman’ın Küba diye bir belgeseli vardı. İşte orada anlatılan Küba Mahallesi, Atlas’ın (ve eskiden benim) mahallesine birkaç yüz metre uzaklıkta. Gecekondular, dapdaracık sokaklar, tahta parçalarından çıkılan asma katlar… Ve kendi sakini dışında kimseyi içine sokmayan bir mahalle.
Eskiden İstanbul’un belli semtleri için “Oraya polis bile giremez” denirdi, bilirsiniz. Hacıhüsrev, Sulukule, Küçük Armutlu… İşte onlar ayarında bir mahalledir Küba Mahallesi. Gecekonduların bir kısmı hala dursa da bir kısmını kentsel dönüşüme kaptırdı.
Tozkoparan merkeze gitmekten çekindiğimizi söyledim, Küba’ya gitmek -daha doğrusu “girmek”- tartışma konusu bile değildi. Korkardık. O kadar yıl yaşadım, içinden belki bir kere, o da ancak orada yaşayan arkadaşımla geçmişimdir. Merter’e inerken Küba’nın önünden geçmemek için yolu uzattığımı bilirim.
Dediğim gibi, biz Tozkoparan’a Küba’ya gidemezdik ama onlar bize gelirdi.
İşte bizim mahalle bu iki farklı yerleşimin, Keresteciler Sitesi ile Tozkoparan ve Küba’nın arasına sıkışmış, küçük bir mahalleydi.
1980’lerde inşa edilmiş büyük bir site ve o sitenin etrafındaki birkaç binadan müteşekkil bir mahalleydik. Büyük olan site bir sendika kooperatifiydi. Dolayısıyla sakinleri sendikalı -ve ekseriyeti solcu/eski solcu- işçilerdi.
Bu durum mahallenin sosyolojisini etkiliyordu. Şortlarıyla köpeklerini gezdiren genç kızlar… Geç saatlere kadar sokaklarda top peşinde koşan temiz pak oğlanlar… Heavy metal dinleyip saç uzatanlar, küpe takan oğlanlar… Koleje yahut Anadolu Lisesi’ne gidenler… Unutmayın, 1990’ların sonlarındaydık ve mahallemiz bu haliyle civardan farklı görünüyordu.
Dönemin moda tabiriyle “modern” bir mahalle olarak anılıyorduk anlayacağınız.
Lakin zengin mahallesi değildi burası. Nasıl olsun ki? Herkes ya işçi ya memur çocuğu. O zaman işçi veya memur olmak orta sınıf mensubu olmaya tekabül ediyordu. Orta sınıf olmak da lüks olarak en fazla kaloriferli bir dairede yaşamaya… O kadar.
Gelin görün ki, Tozkoparan ve Küba’nın gençlerin bir kısmı bizi öyle görmüyordu. Havalı, züppe, onların tabiriyle “zengin piçiydik”. Güzel, köpek sahibi kızların varlığı bu öfkeli gençleri bizim mahalleye daha fazla çekiyor, bu kızlarla arkadaşlığımız onları bize karşı daha fazla öfkelendiriyordu.
Şüphesiz hepsi öfkeli, serseri, saldırgan değildi. Bazılarıyla çok iyi arkadaş olduk. Hala görüşürüz.
Ama bazıları için sadece düşmandık. Sınıfsal öfkelerinin çekim merkeziydik. Zengin çocuğu olmadığımızı anlatmamızın hiçbir yolu yoktu. Zaten dayak, kavga, şiddet o çocukların yaşam kaynağına dönüşmüştü. Kavga etmek için bir sebebe ihtiyaçları yoktu.
Tıpkı Atlas’ın yaşadığı gibi “Bana mı baktın” diyerek sokakta kaç defa saldırıya uğradığımızı hatırlamıyorum bile. Hele bir de aşağı mahallenin kavgacı çocuklarından biriyle aynı kıza aşık olduysak… Eyvahlar olsun.
Böyle kavgalarda iş bazen bıçaklamaya kadar gidebilirdi, giderdi. Dediğim gibi ben de iki kez benzer bir durumdan kıl payı kurtuldum. Üstelik birinde sadece evden kaçacağını söyleyen, çok da tanımadığım bir kızı omzuna hafifçe dokunarak evine dönmesi için ikna etmeye çalışıyordum. En “azılı” tiplerden birinin beğendiği kızmış meğer. Arsaya götürülmek istendim, direndim. Ya direnemeseydim…
Başımıza gelenleri anamıza, babamıza anlatmazdık. Hem çözüm bulmaları mümkün değildi hem de söylersek sokağa çıkmamızın yasaklanacağını bilirdik.
Peki bizi döven çocuklar sadece “suça sürüklenmiş” kendi başına buyruk tipler miydi? Eh, tam olarak öyle değil. Bir kısmı sadece zengin çocuklarını dövmek isteyen aşağı mahalle serserisiydi belki ama büyük bir kısmı basbayağı çeteydi. Başka başka suçlar işlediklerini, arada bir “içeri” girdiklerini bilir, duyardık.
Tozkoparan’ın ve Küba’nın çok mert, sağlam, aklı başında çocukları yok muydu? Olmaz olur mu? Dedim ya, en yakın arkadaşlarımdan birkaçı orada otururdu. Onlar da çekinirdi zaten belalı tiplerden.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki, belki bıçaklanmadık ama epey travmatize olmuşuz. Düşünsenize, 15-16 yaşındasınız ve hem sokağa çıkmak, arkadaşlarınızla takılmak istiyor hem de sokakta olmaktan basbayağı korkuyorsunuz. Belki biraz da bu yüzden genelde kalabalık gruplar halinde dolaşırdık.
Aradan otuz yıl geçti, Atlas’ın başına gelenleri okuyorum, çıldıracak gibi oluyorum. Aynı şeyler, aynı yerde, aynı şekliyle yaşanmaya devam ediyor. Akıl alır gibi değil! Hatta o şiddet dalgası biteceği yerde bugün daha da büyümüş, palazlanmış durumda. Katiller bugün daha da acımasızlar.
Bu ülkede bir şeyler baştan aşağıya değişirken bazı şeyler hiç değişmiyor.
Arsalar bina doluyor. Binalar yıkılıyor. Yerlerine yenileri yapılıyor. Otobüs hatları güzergâh ve isim değiştiriyor. Sokaklar yıllar sonra tanınmayacak kadar farklılaşıyor. Bakkallar kapanıyor. Toplu konutlar yükseliyor. Kaldırımlar daralıyor. Sokaklar, caddeler, mahalleler sürekli kabuk ve kılık değiştiriyor.
Tüm bunlar değişirken…
Ölüm hiç değişmiyor.
Buz gibi soğuk bir ölüm, şiddet mağduru bir mahallede, otuz yıldır kaskatı bir halde yeni kurbanlarını bekliyor. O ölüm o kadar değişmiyor ki, aynı mahallede otuz yıl önce ergenliğini geçirmiş bir gazeteciye uzaktan “tanıdık” gelebiliyor.
Öfke hiç değişmiyor.
Aşağı mahallenin tanımadığı, bilmediği yukarı mahalleye öfkesi hiç bitmiyor. Tanısa, bilmek için azıcık çaba gösterse zengin sandığı çocuğun ayakkabısının altının kendininki gibi delik olduğunu görecek. Ama yok, belli ki birileri hep aşağı mahalle yukarı mahalleden nefret etsin istiyor.
Suç hiç değişmiyor.
Aynı yerde, aynı yaşta, aynı kılıkta tipler aynı suçu işlemeye otuz yıl boyunca devam ediyor. Toplum bu suçun kendini üretmesini durduramıyor. Sosyal mekanizmalar devreye giremiyor. Kurallar, kanunlar, cezalar… pırıl pırıl bir gencin kirli bir suça kurban gitmesini engelleyemiyor.
Tekrarlayarak bitirmek istiyorum:
Atlas’ın yığıldığı kaldırım otuz yıl önce boş bir arsaydı ve o arsada bir bıçak da benim böğrüme saplanabilirdi.
Kunt bir kötülüğün otuz yıl boyunca milim kıpırdamadan, aynı pozisyonda kendini muhafaza ederek bizim mahallenin ve tüm Türkiye’nin üstüne çökmeyi sürdürmesi çok ama çok ağrıma gidiyor.
Nasıl gitmesin. Yazık bu ülkeye ve onun gençlerine.
/././
Eylem planı gereksiz, telefon etmesi yeterli!-Mehmet Y.Yılmaz-
“Her telefon kumarhane haline geldi” diyen Cumhurbaşkanı, sanal bahisle mücadele için bir eylem planı hazırlamış. Peki BTK, beni ve on binlerce kişiyi sanal kumara davet ederek, “gençleri ve aile bütünlüğünü hedef alan” 850’li hatlardan gelen mesajları neden denetleyip engellemiyor? Yoksa BTK yetkilileri bu konuda Cumhurbaşkanı’nı bir lider olarak kabul etmiyor mu?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “gençleri ve aileyi hedef alan” sanal bahis bağımlılığıyla mücadele için kapsamlı bir eylem planı başlattıklarını açıkladı.
Cumhurbaşkanı, “Sanal bahis, kumar ve uyuşturucu başta olmak üzere bağımlılıkta ciddi artış yaşanıyor. Her telefon kumarhane haline geldi” dedi.
Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri söylediği gün cep telefonuma gelen mesajlar şunlardı:
“10 bin TL deneme bonusu anında hesabında!”
“Sınırsız ödül, sınırsız kazanç. 500 TL yatırım, 760 milyon TL jackpot. Yüzde yüz kayıt bonusu. Sen de kazan.”
“Tekel bet. Havale / fast 250 TL. Bedava promo kodları. Mazanç: Sadakat bonusu. Özgürlük: Limitsiz çekim. Ödül: Sürpriz jackpotlar.”
“Yeni üyelere özel 1000 freespin deneme bonusu. Yüzde 40 casino yatırım bonusu. Anlık yüzde 20 discount imkânı. Günlük yüzde 5 ekstra reload bonusu.”
“KKTC Otel Birliği. Merit 5000 TL deneme. Cratos 10000 TL deneme. Savoy. 5000 TL deneme.”
Liste böyle uzayıp gidiyor.
“Sanal bahis reklamı yapıyor” diyerek beni hapse atmasınlar diye mesajlar ile gönderilen bağlantı linklerini yazmadığıma da dikkat etmeyebilecek savcı yardımcıları için belirtmiş olayım.
Bu mesajlar 850’li hatlardan geliyor.
Yapay zekâya sordum, bu numaralar nedir diye.
“850’li numaralar Türkiye’de yasal telekom operatörleri tarafından işletmelere tahsis edilen, kurumsal telefon numarası statüsündeki hatlardır” yanıtını aldım.
Şu yanıtın altını çizdim: “Bu numaraların tahsisi ve kullanımı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından düzenlenir ve denetlenir.”
“Ben de bir tane böyle bir numara alabilir miyim?” diye sordum.
“Lisanslı sabit telefon hizmeti sağlayıcılarına” başvurmamı önerdi.
Birçok başka ayrıntı da verdi; hangi belgeyi hazırlamam lazım, sabit telefon hizmetlerini sağlayan operatörler kimlerdir vb gibi.
Konuşmasından öğrendik ki Cumhurbaşkanı bu konuda bir eylem planı hazırlamış; heyecanlandım doğrusu.
Gözyaşlarını göz pınarlarında hazır tutan AKP’li zevattan olsam, üç beş damla da mutluluk gözyaşı salabilirdim yanaklarımdan aşağıya doğru!
Aslında eylem planı ile memurlarını yormadan önce sadece BTK’ya bir telefon açsa ve “Nedir bu rezalet, engel olun bunlara” dese yeterli olurdu.
Daha önce de bu konuda çok yazdım, Cumhurbaşkanı tabii çok meşgul olduğu için okumamıştır. Ama onun adının geçtiği yazıları okuyan bir merkez de mi yok o bin odalı sarayda?
Yoksa halka açık toplantılarda söylenenler, o gün öyle söylenmesi gerektiği için söyleniyor ve sonra unutuluyor mu?
Bu memlekette olup biten her şeyin “Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde” yapıldığının da farkındayım.
BTK yetkilileri bu konuda Cumhurbaşkanı’nı bir lider olarak kabul etmiyor mu diye endişe ettim.
Saraydan bir yetkili şu soruların yanıtlarını verirse, sizlerle de paylaşacağım.
BTK niye bu mesajları denetlemiyor?
Niye sabit telefon hizmeti sağlayıcı kurumların, 850’li numaraları sanal kumar sitelerine tahsis etmesini engellemiyor?
GSM operatörleri numaralarımızın bu şirketler tarafından kullanılmasına nasıl izin veriyor?
BTK bu reklamları hiç fark etmiyor mu?
Bakalım bu hafta beni ve on binlerce kişiyi sanal kumara davet ederek, “gençleri ve aile bütünlüğünü hedef alan” mesajlar kesilecek mi?
Gelecek hafta sonuç raporunu sizlere de veririm.
/././
Hukuk ve vicdanı mayalamak -Fikret İldiz-
Hukuk ve vicdan kelimelerini Silivri Cezaevi'nde kurulu 4 numaralı duruşma salonunda görülen davada davacıdan, avukatlarından, jandarmalar nezaretinde çok duyduk… Olan bitenler hukuksuz… Hukuk ve vicdan yok denilen bir davadan gelen sözler, hukuku ve vicdanı yargılıyor!

Neden hukuk?
Neden vicdan?
Hukuk ve vicdan… Biri olmazsa, biri olur mu? Birbirlerinin mayası mıdırlar?
Kim ne zaman hukuk ve vicdandan söz ederse, artık hukuk ve vicdan beklenendir.
Vicdanımız olan biteni yargılar. Aslında çok iyi bir yargıçtır, genellikle yanılmaz.
Hukuk ve vicdan sahibi olmak iyi bir şeydir.
Bu söz ve sözün yerine getirilmesi hukuktur, haktır…
Ama beklenin tersi olursa; vicdan ve hukuk ölür.
Vicdan yarasıdır artık. İçinizde yaşar gider…
Ve bir gün hukuk duvarına çarpar, tuz buz olur. İşte o zaman vicdan ölmüştür.
Bir yargıç davada “hukuk ve vicdanla karar verilecektir” derse, dediğini yapması beklenir!
Bir savcı söylerse; sözlerinde hukuk ve vicdanın anlamı yoktur. Onun işi cezalandırmaktır.
Bir avukat söylerse; savunmadır. Talep ettiği hukuk ve vicdandır, beklenendir.
İnsanların hukuku ve vicdanı yaşanılan toprakların hukuku ve vicdanını yaratır.
Hukuk vardır, vicdan vardır. Ama hukuk yoktur ve vicdansızlar sarmıştır toprakları!
Her hukuk devleti, hukuku yaratır ve uygular. Ama hukuk sahibi olan her devlet hukuk devleti değildir.
Acaba hukuk devletinde aranan nedir?
Anayasa Mahkemesi 1988/45 ve 1999/15 sayılı kararlarında “hukuk devletinin taşıması gereken özellikleri göstermiştir:
“Hukuk devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir. Böyle bir düzen kurulması, yasama, yürütme ve yargı alanına giren tüm işlem ve eylemlerin hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır (AYM. E.1966/74 1988/45 K. Tarih 1.7.1988).”
“Hukuk devletinde, yasama organını da kapsayacak biçimde devletin bütün organları üzerinde hukukun ve Anayasanın mutlak egemenliği vardır. Yasa koyucu her zaman hukukun ve Anayasanın üstün kuralları ile bağlıdır (AYM. E.1998/58 K. 1999/15. Tarih 27.5.1999).
Mahkemelerde söylenen sözler, insanların hukuku ve vicdanı oluyor…
İnsan hakları hukuk üretirse; hukuk insan haklarına dayanırsa hukuktur.
Peki vicdan nedir? İç ses midir? Beklenti midir?
İşte vicdan ne zaman karşınıza çıkar bilinmez. Kim vicdanlıdır, kim vicdansız?
Hukuk ve vicdan kelimelerini Silivri Cezaevi'nde kurulu 4 numaralı duruşma salonunda görülen davada davacıdan, avukatlarından, jandarmalar nezaretinde çok duyduk…
Davacıdan, davacı avukatlarından hukuk ve vicdan kelimelerini duruşmada duymak şaşırtıcı değil…
Olan bitenler hukuksuz…
Hukuk ve vicdan yok denilen bir davadan gelen sözler, hukuku ve vicdanı yargılıyor!
Hukuka ve vicdana dayalı karar vereceğiz denirse… Bu sözleri yargıç söylerse dikkat kesilirsiniz? O zaman hukuk ve vicdan beklenir olur!
Nasıl tarif edilmelidir? Hukukla yan yana getirilince vicdana ne oluyor?
“Vicdan Kullanma Kılavuzu” başlıklı yazısına Oktay Şılar şu cümlelerle başlamış: “ Bu kılavuz siz okuyuculara, nereye koyacağınızı bilemediğiniz vicdanınızı nasıl kullanabileceğiz yönünde, kimi zaman hiç de uygun olmayan, kısmen uygun olan ve tartışmasız uygun olan hazır formüller sunma amacıyla hazırlanmıştır”
Yazıda vicdan kılavuzunun nasıl kullanılacağına dair tavsiyeler sıralanıyor!
“1. Vicdan yoksunuysanız; bu kılavuzun bir kenara bırakınız ya da temizlik ihtiyaçlarınız için klozete yakın bir yere koyunuz”
“4. Sizin adınıza vicdan üreten odaklara fazla bağımlıysanız, genel toplumsal, kültürel ilişkileri kullanarak, suçluluk ya da cezalandırma pompalayarak vicdanla ilişi kuranlardansanız, bu kılavuzu bölücü-yıkıcı neşriyat olarak en yakın devlet kurumuna ihbar ediniz”
İki öneri yazıdan alıntılanmıştır. En iyisi vicdanı mayalandıktan sonra kullanmak galiba…
Çünkü yazı şöyle bitiyor:
“Vicdanı Mayalama.k"
Önce bir miktar insanlık tarihi ve gelecek düşü alınarak , temiz bir zihin kabında karılır. İçine maya niyetine süzgeçten geçmiş toplumsal değerler, bireysel açıdan yürek taşıyan yollar, risk ve sorumluluk konur. Bu malzeme iyice karıştırıldıktan sonra, telaşsızlık örtüsüyle sarılır ve demleneceği sıcak bir yere konur. Zamanı geldiğinde, sofraya oturan herkese, hiçbir ayrım yapmaksızın servis edilmek suretiyle tüketilir. Formül bir kısım sonraki kuşaklara aktarılır ve fazlaca abartmadan dünyadan göçülür”
/././
Fiili itaat ve algoritmik gölge sansür: Sosyal ağlar kullanıcıları değil, kendi ticari çıkarlarını korumayla meşguller -Füsun Sarp Nebil-
“Sosyal medya şirketleri artık ne ifade özgürlüğünün teminatı ne de kullanıcının müttefiki. Türkiye’de bu platformlar, devlet sansürünün gönüllü ya da zorunlu uygulayıcıları hâline gelmiş durumda"

Türkiye’de sosyal medya platformlarının ifade özgürlüğüyle ilişkisi uzun süredir tartışma konusu. Ancak bu tartışma çoğu zaman “erişim engelleme sayıları” ya da “tekil sansür vakaları” üzerinden yürütülüyor. Şimdi İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından yayımlanan “Dijital İtaat Rejimi: Türkiye’de Sosyal Ağ Sağlayıcıları ve Şeffaflık Yanılsaması” başlıklı yeni rapor, bu yüzeysel tartışmayı aşarak çok daha rahatsız edici bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel sosyal medya şirketleri, Türkiye’de kullanıcı haklarını değil, kendi ticari varlıklarını korumak adına devletin sansür taleplerine sistematik biçimde boyun eğmiş durumda. Bu konuyu daha önce, Twitter’ı (X) terk eden medya kuruluşlarını özetlediğimiz yazıda da dile getirmiştik. Sosyal Medya şirketleri artık ifade özgürlüğünün değil, devletin baskı aracı durumunda.
Şimdi İfade Özgürlüğü Derneğinin son raporu da bu dönüşümü “dijital itaat rejimi” kavramıyla tarif ediyor. Raporun yazarlarından Prof. Dr. Yaman Akdeniz ile raporun sonuçlarını 43 sualde inceledik. Bu yazıda bu 43 sualin özetini yayınlıyoruz.
Prof. Dr. Yaman Akdeniz
Yasal uyum değil, fiili itaât
Ülkemizde, 2020 ve 2022 yıllarında 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler, sosyal medya platformlarını Türkiye’de temsilcilik açmaya zorladı. Kamuoyuna bu adım “muhatap bulmak” ve “hak arama kolaylığı” olarak sunuldu. Ancak rapor, bu anlatının büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu gösteriyor.
Temsilcilik açma zorunluluğu; bant daraltma, reklam yasağı ve ağır idari para cezaları tehdidiyle birleştiğinde, platformları hukuken değil ama fiilen itaatkâr hâle getirdi. Şirketler, evrensel ifade özgürlüğü ilkelerini savunan küresel aktörler olmaktan çıkıp, devletin içerik kaldırma ve veri talebi mekanizmalarına sessizce uyum sağlayan yerel aparatlara dönüştü. Çünkü bant daraltma ve reklam yasağı ticari kazançlarını engelledi. Sosyal medya şirketleri kullanıcılarının haklarını korumak yerine, kendi ticari menfaatlerini önceliğe aldılar.
Bu dönüşümü örneğin, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gördük. Elon Musk bu yaklaşımdan ötürü dünyada eleştiriye uğradı ama aldırmadı. 19 Mart 2025’deki İmamoğlu tutuklanması sonrasında bu olay daha görünür hâle geldi. Siyasal kriz dönemlerinde platformların “direnç kapasitesinin” fiilen sıfırlandığı raporda açıkça belgeleniyor.
Şeffaflık raporları: Aydınlatmak yerine karartmak
İFÖD Raporuna damgasını vuran en önemli tespitlerden biri, sosyal medya şirketlerinin yayımladığı şeffaflık raporlarının işlevsizliği. Facebook/Meta, X, TikTok ve YouTube gibi platformlar her ne kadar düzenli raporlar yayımlasa da, bu belgeler:
Hangi içeriğin hangi yasa maddesine dayanarak kaldırıldığını göstermiyor
Mahkeme kararı ile “topluluk kuralı ihlali”ni bilinçli biçimde birbirine karıştırıyor
Analiz yapılmasını imkânsız kılan toplulaştırılmış “sayı dökümleri” sunuyor
Bu nedenle rapor, mevcut durumu bir “şeffaflık tiyatrosu” olarak tanımlıyor. Şeffaflık, kamuoyunu bilgilendiren bir araç olmaktan çıkıp, şirketlerin “yasal uyum sağladık” demesine yarayan bürokratik bir vitrine dönüşmüş durumda.
Üstelik Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) da bu tabloyu pekiştiriyor. BTK, platformlardan aldığı ayrıntılı raporları “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan gizleyerek, sistemi tamamen kapalı devre hâle getiriyor.
Algoritmik gölge sansür: En tehlikeli sansür biçimi
Raporda dikkat çeken bir diğer başlık ise algoritmik gölge sansür. Bu yöntemde içerikler doğrudan silinmiyor; bunun yerine:
Haber akışlarında görünmez kılınıyor
Arama sonuçlarından sessizce çıkarılıyor
Trafik ve etkileşimleri dramatik biçimde düşürülüyor
Bu sansür biçimi, klasik erişim engellemelerden daha tehlikeli. Çünkü ortada itiraz edilebilecek bir karar, bir muhatap ya da bir gerekçe yok. İçerik “var”, ama fiilen yok hükmünde.
Raporda örneklenen Halk TV ve çeşitli bağımsız medya kuruluşlarının yaşadığı Google Discover trafiği kesilmeleri ile EngelliWeb içeriklerine gönderilen gerekçesiz “delisting” bildirimleri, bu görünmez sansürün somut göstergeleri olarak öne çıkıyor.
Platformlar arası fark mı, ortak itaât mi?
Rapor, platformları tek tek incelediğinde çarpıcı tutarsızlıklar da ortaya koyuyor:
LinkedIn, Türkiye’ye sunduğu raporlarda “sıfır talep” beyan ederken, küresel raporlarında Türk makamlarının taleplerine %100 uyum sağladığını kabul ediyor.
TikTok, Türkiye’den gelen taleplere %90’ın üzerinde uyum oranıyla, sansür taleplerine neredeyse koşulsuz itaat eden bir profil çiziyor.
YouTube, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş yasa maddelerine dayanarak içerik kaldırmaya devam ediyor.
X (eski Twitter) ise AB’de Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında asgari şeffaflık sağlarken, Türkiye’de bilinçli bir “karartma” politikası izliyor.
Sonuç net: Bugün “dirençli platform” diye bir kategori kalmamış durumda.
Dijital kamusal alanın daralması
Bu tablo, doğrudan kullanıcıların gündelik hayatına yansıyor. Haber alma hakkı zayıflıyor, politik tartışmalar daralıyor ve otosansür sıradanlaşıyor. Kullanıcılar artık “bunu paylaşırsam başıma ne gelir?” sorusuyla hareket ediyor.
Rapora göre dijital alan, çoğulcu bir kamusal tartışma zemini olmaktan çıkıp; devletin sınırlarını çizdiği, şirketlerin bekçiliğini yaptığı denetimli bir alana dönüşüyor.
Sonuç: Şeffaflık bir yanılsama, itaât kurumsal
“Dijital İtaat Rejimi” raporu, rahatsız edici ama net bir mesaj veriyor:
Sosyal medya şirketleri artık ne özgürlüğün teminatı ne de kullanıcının müttefiki. Türkiye’de bu platformlar, devlet sansürünün gönüllü ya da zorunlu uygulayıcıları hâline gelmiş durumda.
Bu rejimin kırılması; güçlü bir sivil toplum baskısı, hukuki reform ve uluslararası insan hakları mekanizmalarının devreye girmesiyle mümkün olabilir. Aksi hâlde dijital kamusal alan, giderek daha dar, daha sessiz ve daha tek sesli bir yapıya evrilecek.
Prof. Dr. Yaman Akdeniz ile yaptığımız söyleyişi burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.
/././
Vergi dilimi değişikliği kime yarayacak; ücretlilere mi, müteahhitlere mi?-Murat Batı-
Siyasiler, sendikalar, herkes her yerde şu dilim mevzu çözülmeli gibi laflar etmekte. Haksız değiller elbette ama bu talebin şu anki konjonktürde gerçekleşmesi ücretlilerin yarasına merhem olacak düzeyde değildir.
Çalışanların elde ettikleri ücret gelirleri üzerinden işveren tarafından vergi stopajı yapılır ve kesilen bu tutar (stopaj yapılan) gelir vergisi olarak vergi idaresine ödenir. Çalışanların maaşları artan oranlı bir tarifeye tabi tutulmakta -halk arasında vergi dilimi denilmekte- ve gelir arttıkça daha yüksek bir orandan vergilendirilmektedir.
Bu dilimli tarife sadece ücret geliri elde edenlere değil gerçek kişilerin -beyana tabi- avukatlık, doktorluk vb faaliyetinden, ticari faaliyetten, ev alım-satımından, kira gelirinden, faiz gelirinden vs’den elde ettikleri tüm gelirlere uygulanmaktadır. Yani bu dilim meselesi sadece ücretliler için değil, gerçek kişilerin tüm gelirlerini kapsamaktadır.
Özetle Gelir Vergisi Kanunu kapsamında elde edilen gelirler genel olarak bu tarifeye göre vergilendirilmektedir. Hatta bazı faiz gelirleri de -belli beyan sınırları var- beyan edildiği zaman yine aynı vergi dilimine tabi tutulmakta onlar da vergi dilimine girip yüksek oranda vergilendirilmektedir.
Televizyonlarda, basında, sosyal medyada bu aralar sendika temsilcileri/başkanları ve ilgili ilgisiz birçok kişi bu vergi diliminin sadece ücretlere uygulandığını ve değişiklik yapılırsa sadece ücretlilerin refaha kavuşacağını sanıyor gibi konuşuyorlar. Oysa durum öyle değil.
Şu an ücretlilere uygulanan dilim yani vergi tarifesi aşağıdaki gibidir.

Örneğin Ocak 2026’dan itibaren aylık brüt 40 bin TL maaş alan bir çalışanın bu maaşından yüzde 14 SGK ile yüzde 1 işsizlik fonu kesilir. Kalan tutar (buna matrah diyeceğiz) 34 bin TL’dir ve bu tutar, yukarıdaki tarifede gördüğünüz 190 bin TL’lik ilk dilimi aşmadığından yüzde 15 vergi uygulanır. Her ay toplanarak (kümülatif) dilime tabi tutulur. Örneğin Haziran’da (6. ay) aylık matrahı yine 34 bin TL olacak ama altıncı aya kadar (34 bin x6) toplam matrahı 204 bin TL olacağından haziran ayı matrahı (34 bin TL) 190 bin TL’yi kısmen aştığı için aşan kısmı yüzde 20’lik vergi dilimine girecektir. Dolayısıyla da önceki aylara nazaran daha fazla vergi hesaplanacak ve eline daha az ücret geçecek.
Aşağıdaki tabloda farklı brüt maaş alanların -yeni vergi dilimi oranlarıyla- aylık ortalama ele geçecek tutarları görülmektedir.

Vergi dilimleri değişseydi ne olacaktı?
Şimdi siz de herkes gibi yukarıdaki tabloya bakıp “vergi dilimi 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı kadar artırılsaydı dilimler şu kadar olacaktı ve daha az vergi ödeyecektik” cümlesini içinizden geçiriyorsunuzdur. Yalnız minik bir detay var; o da vergi dilimleri zaten yeniden değerleme oranı kadar artırılıyor. Sadece 5 puanlık küsuratlar geriye doğru yuvarlanıyor.
Neyse vergi dilimini 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı kadar yani küsuratları da artırılsaydı bugün ilk dilim 190 bin lira değil 521 bin lira olacaktı.
Eğer vergi dilimi 2000 yılından bu şekilde artırılsaydı yukarıdaki tabloda yer alan aylık brüt tutarlara göre aylık ortalama ele geçecek tutarlar olacaktı.

Buna göre şayet vergi dilimi 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı kadar küsuratlarıyla birlikte artırılmış olsaydı aylık 40 bin TL ücret alan bir çalışanın eline 33 bin 58 TL geçmiş olacaktı.
O zaman gelin şunu yapalım; dilim değişikliği olsaydı aylık ele geçecek tutar ile şu anki dilim sonucu ele geçecek tutarları karşılaştıralım. Bakalım bu sihirli söylem düşük gelirliye ne kadar katkı sağlayacak...

Görüldüğü üzere vergi dilimleri şayet 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı kadar artırılsaydı 40 bin TL aylık brüt maaş alan bir çalışanın eline fazladan aylık 342,93 TL geçmiş olacaktı. Kocaman bir 342 TL…
Sorun nerede?
Vergi dilimi uygulaması gelir vergisine tabi galericiler, müteahhitler, avukatlar, doktorlar, diş hekimleri, mühendisler, mali müşavirler, kira geliri elde edenler, faiz ve kâr payı elde edenler, ev satışından gelir elde edenler, emlakçılar ve ücretliler gibi birçok kişiye uygulanmaktadır.
Ancak basında ve bazı siyasi parti temsilcileri öyle bir konuşuyor ki bunun sadece ücretlilerle alakalı olacağını diğer gelir elde edenleri bağlamayacağı sanılmaktadır.
Daha basit bir ifadeyle dilimler denildiği gibi yapılırsa aynı tarifeden müteahhitler, galericiler, avukatlar, yeminli mali müşavirler, kira geliri elde edenler, bazı durumda faiz elde edenler de yararlanacak.
Ülkemizde ücretler, zaten asgari ücret ve civar ücrette olduğundan olası bir vergi dilimi değişikliği yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere 40 bin lira maaş alan için 342 lira, 50 bin lira ücret alan için 1.362 lira gibi aylık katkı sunacak.
Son olarak
Siyasiler, sendikalar, herkes her yerde şu dilim mevzu çözülmeli gibi laflar etmekte. Haksız değiller elbette ama bu talebin şu anki konjonktürde gerçekleşmesi ücretlilerin yarasına merhem olacak düzeyde değildir.
Çünkü yukarıdaki vergi dilimleri sadece ücretliler için değil, gelir vergisi kapsamında olan ve yıllık beyan eden herkese uygulanan bir tarifedir.
Ayrıca asgari ücretlilerden ne gelir ne de damga vergisi alınmaktadır. Yani vergi dilimlerinin değişmesi asgari ücretliler için pek önemli değildir.
Ancak daha da önemlisi asgari ücretli ve memurlar dışında kalanların büyük bir kısmı da asgari ücrete yakın ücret geliri elde eden kişilerden oluşmaktadır. Daha anlaşılır bir ifadeyle iyi ücret alan kişi sayısı toplam ücretliler arasında pek de yüksek bir oranda değildir. Daha da önemlisi sanki dilim mevzu çözülse herkes zengin olacak gibi bir görüntü sunulmaktadır. Oysa çalışanların eline geçen tutarın düşük olmasının nedeni vergi diliminden ziyade ücretin düşüklüğüdür.
Hatta yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere vergi dilimleri şayet 2000 yılından bu yana yeniden değerleme oranı küsuratlarıyla artırılsaydı 40 bin TL aylık brüt maaş alan bir çalışanın eline aylık 342 TL fazladan geçmiş olacaktı.
Bu kadar kavga aylık 342 TL için mi? Günümüz fiyatlarıyla 342 TL’nin alım gücü ne kadardır? Elbette ücretli birinin çocuğuna vereceği harçlık olabilir bu 342 TL ya da elektrik faturasını karşılayabilir. Kat’i suretle küçümsemiyorum ama gelir seviyesi yükseldikçe dilimlerin olumlu etkisi artmakta ama düşük ve ortalama gelir seviyesinde pek anlamlı olmamaktadır.
Bugün özellikle sendikaların tespitlerinden bir tanesi de asgari ücretin, ortalama ücret olduğu söylemidir ki haklılar.
O zaman asgari ücretin ortalama ücret olduğu bir ekonomide memurlar hariç diğer çalışanların çok büyük kısmı asgari ücret civarında maaş alıyorlarsa vergi dilimlerinin değişmesi kime ne kadar yarar sağlayacak?
Amaç üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil. Daha makul taleplerle gündeme gelinmesi gerekmektedir. Bu ücret seviyesinde dilimler değişse ne değişmese ne….
Dilimlerin değişmesi yüksek seviyede ücret alanlarla yıllık beyan vermek zorunda olan eurobond kazanç sahiplerinin, müteahhitlerin, galericilerin, faiz kazanç sahiplerinin, kira geliri elde edenlerin, serbest meslek erbaplarının vs. işine yarayacak. Ortalama ücret alanların yaralarına derman olacak seviyede değil.
İlaveten asgari ücretten fazla ücret alanların net asgari ücrete kadar olan ücretleri gelir vergisinden istisnadır. Yani 2026 yılında asgari ücretten fazla ücret alan birinin yıllık maaşından hesaplanan gelir vergisinin 57.881,23 lirası gelir vergisinden istisnadır. Ancak dilimler yukarıda bahsettiğim şekilde değişirse bu istisna tutarı 50.535 liraya düşecektir. Daha basit bir ifadeyle asgari ücretten fazla ücret alan biri, dilimlerin yukarıda belirtildiği şekilde değişmesi sonucunda yıllık 7.345 liradan mahrum kalacaktır.
İyi de ne yapalım o zaman?
Yapılması gereken şeylerin başında ücretlilere özgü bir düzenleme önermektir. Ücretlilere özgü olmayıp tüm gelir vergisi mükelleflerini kapsayacak dilim önerisi hiçbir iktidarın/partinin yapabileceği bir şey değildir. Siyasi sakız olmaktan öteye gitmez…
Önerilerimi -köşemdeki yer sınırından dolayı- başka bir yazıda sunacağımı belirtmek isterim, o nedenle bu yazıya burada son vereyim…
/././
Dahilde işleme rejimi kapsamında yurt içinden KDV’siz girdi alımını sağlayan geçici maddenin süresi beş yıl daha uzatılıyor -Erdoğan Sağlam-
Gümrük Kanunu’nda düzenlenmiş olan dahilde işleme rejiminin yerel imalatçılar tarafından eleştirilmesi ve haksız rekabete neden olduğunun ileri sürülmesi üzerine geçici yasal düzenlemeye bağlanmıştı. 27 yıl uygulandıktan sonra sürenin uzatılmaması ciddi tepkilere yol açtı. Komisyonda 5 yıllık süre uzatımını öngören iki madde teklife eklendi. Komisyonda da tartışıldığı üzere neden düzenlemenin kalıcı olarak yapılmadığı sorgulanıyor.

Değerli okurlar, Meclis'e 09/01/2026 tarihinde sunulan ve en düşük emekli aylığının artırılmasını da içeren Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede (KHK) Değişiklik Yapılmasına Dair 2/3464 esas numaralı kanun teklifi, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 15 Ocak 2026 tarihinde kabul edildi. Yakında teklifin yasalaşması bekleniyor.
Komisyon görüşmeleri sırasında bu torba yasa teklifine beklenen bir düzenleme de eklendi. Eklenen madde ile 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun geçici 17 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "31/12/2025" ibaresinin "31/12/2030" şeklinde değiştirilmesi öngörülüyor.
Böylece, dahilde işleme ve geçici kabul rejimi kapsamında ihraç edilecek malların üretiminde kullanılacak girdilerin tecil ve terkin uygulaması kapsamında yurt içinden KDV ödenmeksizin temin edilebilmesine imkân veren geçici 17'nci maddesinin uygulama süresinin 31/12/2030 tarihine kadar uzatılması sağlanıyor. Yani uygulama 5 yıl daha uzatılıyor.
6 Ocak 2026 tarihli yazımda, KDV Kanunu'nun geçici 17. maddesi ile ihraç edilecek malların üretiminde kullanılacak maddelerin yurt içinden KDV ödenmeksizin satın alınması imkânının 31/12/2025 tarihinde sona erdiğini ve bu tarihe kadar söz konusu sürenin uzatılmadığını ifade etmiştim.
Bu yazımda, uzatma için çok gecikmiş olmadığını, geçmişte yapıldığı gibi 1 Ocak 2026’dan geçerli olmak üzere yasal değişiklik yapılabileceğini belirtmiştim.
Torba yasa teklifine eklenen maddelerle uzatmanın 1/1/2026 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde girmesi öngörülüyor.
Çok büyük bir olasılıkla ocak ayına ilişkin KDV beyannamelerinin verilmesinden önce uzatma hükmü yürürlüğe girecek.
Maliye de yasal düzenleme yürürlüğe girmeden önce gerçekleştirilen işlemlere ilişkin faturalarda KDV hesaplanmış olsa da beyannamelerin KDV’siz senaryoya göre verilmesine olanak tanıyacaktır.
Uygulama 27 yıldır yürürlükteydi, daha önce de üç defa beşer yıllık sürelerle uzatılmıştı.
Gümrük Kanunu’nda düzenlenmiş olan dahilde işleme rejiminin yerel imalatçılar tarafından eleştirilmesi ve haksız rekabete neden olduğunun ileri sürülmesi üzerine bu uygulama geçici yasal düzenlemeye bağlanmıştı. 27 yıl uygulandıktan sonra sürenin uzatılmaması ciddi tepkilere yol açtı.
Bu tepkiler dikkate alınarak Komisyonda 5 yıllık süre uzatımını öngören iki madde teklife eklendi.
Komisyonda da tartışıldığı üzere neden düzenlemenin kalıcı olarak yapılmadığı sorgulanıyor. Komisyon Başkanı Sayın Mehmet Muş açıkça Maliye Bakanlığının süre uzatımlarını eleştirdi. Sadece bu konuda değil pek çok konuda Hazine ve Maliye Bakanlığının süre uzatımlarıyla uğraştıklarını; Komisyondan geçen tekliflerin, yüzde 10-15'inin Gelir İdaresinin süre uzatımlarına ilişkin olduğunu ifade etti. Bu haklı eleştiri mutlaka dikkate alınmalı.
Komisyonda Gelir İdaresi Başkan Yardımcısı Sayın Mehmet Arabacı’nın açıklamalarından da yakında dahilde işleme sisteminde önemli değişiklikler yapılacağının sinyallerini aldık. Arabacının önemli açıklamaları aynen şöyle:
“…Bizim burada bunu sürekli bir madde yapmamız oradaki (Gümrük Kanununu kastediyor) maddenin her an kalkması durumunda iki taraflı bir tenakuz, bir uyumsuzluk da ortaya çıkacak. Aslında şu yapılabilir, bizim genelde çalışmalarımız hep o minvalde: İthaldeki dahilde işleme rejimini her alanda değil ama belirli sektörlere indirgeyerek, spesifik bir alana yönelterek belki bunu yapmak, onu yaparken de bizim kanunda (KDV Kanununu kastediyor) da aynen bu maddeyi her ikisi için de çalıştırmak hani hem ithal için hem yurt içi için ama spesifik bir alanda diye. O yüzden hep geçici maddeyle gelmiş. Süre uzamasının hani bu zamana kadar uzamasındaki haklılık payınız var ama şu anda ithalattaki rejim devam ederken bunun süresi bittiği için burada da uzatılması maksadıyla getirildi. Takdir size ait.”
Yakınlarda yazdığım bir yazıda ben de haklı olarak eleştirdiğim üzere, uzun süredir uygulanmakta olan ve süresi devamlı uzatılan geçici düzenlemelerin kalıcı düzenleme haline getirilmesi sağlanmalı ya da süre uzatımlarına son verilmelidir.
Gümrük Kanunundaki eşdeğer düzenleme sürekli/kalıcı bir madde ile yapıldığına göre KDV Kanunundaki bu düzenlemenin de sürekli hale getirilmesi gerekir.
Dahilde işleme rejimine ilişkin bazı haklı eleştiriler, sadece geçici maddenin süresinin uzatılmamasını değil, Gümrük Kanunundaki kalıcı düzenlemenin de ortadan kaldırılmasını gerektirir. Yani ithalatla yurt içi alımlarda aynı esas geçerli olmalıdır.
Özetle sistemi gözden geçirerek Gümrük Kanunu ile KDV Kanunundaki düzenlemeleri paralel hale getirmek zorunluluktur!
Son olarak, bu uygulamanın ihracatçılara sağlanan çok önemli bir avantaj olmadığını, zaten ihraç edilen mallar için yüklenilmiş KDV'nin ihracatçılara KDV Kanunu uyarınca iade edilmesi gerektiğini, bu uygulama ile KDV yüklenilmesi önlenerek bir anlamda iadenin önceden yapılmış olduğunu söylemek isterim. Öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki bu geçici düzenleme ile ihracatçılara çok büyük bir imkân sağlanıyor.
/././
Mazlum Abdi, ateşkes kararı sonrası konuştu: Şam'a gidiyoruz, kazanımlarımızı korumak için elimizden geleni yapacağız -Namık Durukan-
"Bu savaş birçok güç tarafından planlandı, savaşa mecbur bırakıldık"

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara tarafından açıklanan ateşkes ve 14 maddelik entegrasyon anlaşması ile ilgili konuştu. “Bu savaş birçok güç tarafından planlandı. Savaşa mecbur bırakıldık” diyen Abdi, Şam’a gideceklerini ve kazanımlarını korumak için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.
Ateşkes anlaşması sonrası ilk kez kısa görüntülü mesaj yayınlayan Abdi, yaşananın bir savaş olduğunu ve çok kayıp verdiklerini söyledi. “Bu savaşa mecbur bırakıldık. Anlaşmaya varmak istiyorduk. Ancak savaşla (saldırılarla) yüz yüze kaldık” diyen Abdi, Şam’da yapacakları görüşmede kazanımlarını korumaya çalışacaklarını ifade etti.
Deyrizor ve Rakka’daki gruplarını Haseki bölgesine geçirme konusunda ittifaka varıldığını ifade eden Abdi, şöyle devam etti:
“Şam’a gitmeden önce halkımızla bazı hususları paylaşmak istedim. Her şeyden önce şunu söylemek istiyorum: Bu savaş bize farz kılındı. Önüne geçmek istiyorduk. 4 Ocak’ta Şam’da yaptığımız son toplantı, sonrasındaki toplantılarda, Erbil’deki toplantıda bu savaşın önünü almak istedik. Ancak ne yazık ki bu savaş birçok güç tarafından planlandığı için bu savaş bize farz kılındı ve bugüne gelmiş bulunuyoruz.
Bu savaşın bir iç savaşa dönüşmemesi ki öyle planlanmıştı, daha fazla ölüm ve sivillerin anlamsız kayıplarının yaşanmaması için – savaşın sonu da belirsizdi – Deyrizor ve Rakka güçlerini Haseki bölgesine geçirme konusunda bir ittifaka varıldı. Şunu söylemek istiyorum. Varılan ittifaka dair Şam’dan döndükten sonra daha detaylı konuşacağız. Bizler devrim ve halk kazanımlarını koruyacağız. Bunun için elimizden ne gelirse yapacağız. Bölgemizin özgünlüğünü koruyacağız. Buna gücümüz de yetiyor. Bu yönlü çabalarımız da devam edecektir.”
14 maddelik anlaşma
ANKA'da yer alan habere göre, Şam yönetimi ile SDG arasında varılan anlaşmanın maddeleri şöyle:
"1- Suriye hükümet güçleri ile Suriye Demokratik Güçleri (SDF) arasındaki tüm cephelerde ve temas hatlarında derhal ve kapsamlı bir ateşkes sağlanması ve SDF askeri birliklerinin yeniden konuşlandırılması için ön adım olarak Fırat Nehri'nin doğusuna çekilmesi.
2- Deyrez-Zor ve Rakka vilayetlerinin idari ve askeri olarak derhal Suriye hükümetine devredilmesi. Bu, tüm sivil kurum ve tesislerin devredilmesini ve Suriye devletinin ilgili bakanlıklarında mevcut çalışanların kadrolarının derhal belirlenmesine yönelik kararnamelerin çıkarılmasını içerir.
3- Heseke Vilayetindeki tüm sivil kurumların Suriye devletinin kurumlarına ve idari yapılarına entegre edilmesi.
4- Suriye hükümeti, bölgedeki tüm sınır geçiş noktalarının, petrol ve doğal gaz sahalarının kontrolünü ele alacak ve kaynakların Suriye devletine iadesini sağlamak için düzenli kuvvetler tarafından koruma altına alınacak; Kürt bölgelerinin özel durumu da dikkate alınacaktır.
5- Gerekli güvenlik incelemelerinin ardından, tüm SDG askeri ve güvenlik personelinin Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapısına "bireysel" olarak tam entegrasyonu, buna göre askeri rütbeler, mali haklar ve lojistik gereksinimlerin sağlanması.
6 - Suriye Demokratik Güçleri (SDG) liderliği, eski rejimin kalıntılarını saflarına dahil etmekten kaçınmayı ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki bölgelerde bulunan eski rejimin kalıntılarından subayların listelerini sağlamayı taahhüt eder.
7 - Siyasi katılım ve yerel temsilin garantisi olarak, Haseke Valiliği görevini üstlenecek bir adayın atanmasına ilişkin bir başkanlık kararnamesinin çıkarılması.
8 - Kobani şehrindeki yoğun askeri varlığın kaldırılması, şehrin sakinlerinden oluşan bir güvenlik gücünün kurulması ve Suriye İçişleri Bakanlığına idari olarak bağlı yerel bir polis gücünün muhafaza edilmesi.
9 - IŞİD tutsakları ve kampları dosyasından sorumlu idarenin ve bu tesislerin güvenliğini sağlamakla görevli güçlerin Suriye hükümetiyle bütünleştirilmesi, böylece Suriye hükümetinin bunların tüm yasal ve güvenlik sorumluluğunu üstlenmesi.
10- Ulusal ortaklığı sağlamak amacıyla, SDG liderliği tarafından merkezi devlet yapısı içinde yüksek rütbeli askeri, güvenlik ve sivil pozisyonlarda görev yapacak adayların listesinin kabul edilmesi.
11- Kürt kültürel ve dil haklarının tanınmasını ve kayıt dışı/vatansız kişiler ve önceki on yıllardan birikmiş mülkiyet hakları talepleri de dahil olmak üzere, çözülmemiş hak temelli ve sivil sorunların ele alınmasını öngören 2026 tarihli 13 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin memnuniyetle karşılanması.
12- SDG, egemenliği ve bölgesel istikrarı sağlamak için Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları dışındaki tüm Suriyeli olmayan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) liderlerinin ve üyelerinin sınır dışı edilmesini taahhüt eder.
13- Suriye devleti, bölgenin güvenliğini ve istikrarını sağlamak amacıyla, Amerika Birleşik Devletleri ile koordinasyon içinde, Uluslararası Koalisyonun aktif bir üyesi olarak terörizme (DEAŞ) karşı mücadeleye devam etmeyi taahhüt eder.
14 - Afrin ve Şeyh Maksoud bölgelerindeki sakinlerin evlerine güvenli ve onurlu bir şekilde dönüşleri konusunda anlaşmalara varılması için çalışılacaktır."
10 MART MUTABAKATI NEYDİ?
10 Mart 2025 tarihinde, o dönem Suriye'deki Heyet Tahrir Şam (HTŞ) yönetiminin başkanı da olan geçici Cumhurbaşkanı Şara ile SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında imzalanan 10 mart mutabakatı
Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025 tarihinde sekiz maddelik entegrasyon anlaşması imzalanmıştı. Mutabakata varılan anlaşma maddeleri şöyleydi:
"-Tüm Suriyelilerin siyasi sürece ve tüm devlet kurumlarına liyakat temelinde, dini veya etnik ayrımcılık yapılmaksızın katılma haklarının garanti altına alınması.
-Kürt toplumunun Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olarak tanınması ve vatandaşlık haklarının ve anayasal haklarının garanti altına alınması.
-Silahlı çatışmaların sona erdirilmesi için Suriye'nin tüm topraklarında ateşkes ilan edilmesi.
-Suriye'nin kuzeydoğusundaki sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğalgaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet yönetimine entegre edilmesi.
-Yerlerinden edilmiş tüm Suriyelilerin şehirlerine ve köylerine dönmelerinin sağlanması ve Suriye devleti tarafından korunmalarının sağlanması.
-Suriye Devleti'nin Esad rejiminin kalıntılarına ve Suriye'nin güvenliği ve birliğine yönelik tüm tehditlere karşı mücadelesinin desteklenmesi.
-Suriye toplumunun tüm kesimleri arasında ayrışma yaratmaya yönelik çağrıların, nefret söylemlerinin ve nifak tohumları ekme girişimlerinin reddedilmesi.
-Yürütme komitelerinin, anlaşmanın en geç yıl sonuna kadar hayata geçirilmesi için çalışmalarını sürdürmesi."
/././
SDG ve Şam arasında entegrasyon anlaşması sağlandı: Suriye'deki en güçlü askeri yapı olduğu söylenen örgüt neden bu kadar kolay yenildi?

Suriye'de Şam ve SDG arasında ateşkes sağlandı, entegrasyonun yapılacağı duyuruldu.
"Suriye’deki en güçlü askeri yapı olduğu söylenen SDG neden bu kadar kolay yenildi?" sorusunu ise Suriye konusunda uzman bir devlet yetkilisi, "SDG’nin tabanının çoğu Arap aşiretlerdi. Onlar da ABD’nin verdiği 300 dolarlık asker maaşı nedeniyle SDG saflarındaydı. SDG’nin Arap yerleşim yerlerindeki yönetim tarzı da halkın tepkisini çekiyordu. ABD’nin Şam’daki yönetime açık destek verdiğini gören Arap aşiretleri de SDG’ye karşı isyan etmeye başladı" diyerek yanıtladı.
Şam hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında orduya tam entegrasyonu ve kapsamlı ateşkes konusunda 14 maddelik anlaşma imzalandı. Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara, "Suriye’nin kuzeydoğusunda ateşkes ilan edildi. Mazlum Abdi ile planlanmış bir toplantımız vardı ancak hava koşulları nedeniyle yarına ertelendi. SDG ile ilgili tüm sorunlar giderilecektir. Devlet kurumları doğu ve kuzeydoğudaki üç vilayete girecek" açıklaması yaptı.
Nefes yazarı Deniz Zeyrek, Suriye konusunda uzman bir devlet yetkilisine "Suriye’deki en güçlü askeri yapı olduğu söylenen SDG neden bu kadar kolay yenildi?" sorusunu yönelttiğini ve şu cevabı aldığını aktardı:
"SDG’nin tabanının çoğu Arap aşiretlerdi. Onlar da ABD’nin verdiği 300 dolarlık asker maaşı nedeniyle SDG saflarındaydı. SDG’nin Arap yerleşim yerlerindeki yönetim tarzı da halkın tepkisini çekiyordu. ABD’nin Şam’daki yönetime açık destek verdiğini gören Arap aşiretleri de SDG’ye karşı isyan etmeye başladı"
***
T-24


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder