soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Ocak 2026-


'Ölüm hastanesi': Yargı nasıl halkı değil AKP'yi korumaya karar verdi?-Özkan Öztaş- 

6 Şubat depremlerinde Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yıkıldı. En az 68 kişi öldü. Kamu görevlilerine soruşturma izni verilmedi. Mahkeme, itirazı da reddetti. Abdullah Gül, tanık olduğu süreci anlatıyor.

6 Şubat 2023'te yer sarsıldığında Abdullah Gül, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ek hizmet binasının sadece 5 dakika uzağındaki evindeydi. Uyandığında, dışarıda kıyameti andıran bir atmosfer vardı. Çocuklarını hızla apartmandan indirdiğinde ortalık "ana baba günü"ne dönmüştü. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, enkazlardan dumanlar yükseliyordu.

Abdullah Gül o anı, "Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Belki bugüne kadar görmediğimiz şiddetteydi, belki de şokla ben öyle hissettim ama Hatay hiç olmadığı kadar soğuktu, termometreler eksi 4 dereceyi gösteriyordu" sözleriyle anlatıyor.

Çocuklarını güvenli olması için komşularının yanına, bir parktaki arabaya bırakan Gül, hemen arabasına atlayıp kendisinin sağlık memuru olarak görev yaptığı, eşi Asiye Gül’ün de nöbetçi ebe olduğu hastaneye koştu. Ancak karşılaştığı manzara, bir hastaneden çok bir savaş alanını andırıyordu.

Hastane binasının girişi ve arkasındaki bloklar yerle bir olmuştu. Blokların üzerine tozdan bir bulut çökmüştü. Gül, acil girişinden arka tarafa geçerken fark etti: Oksijen tüplerinin bağlantı boruları kopmuş, her yere oksijen saçılıyordu. Durum, içerideki hastaların oksijeninin kesildiği, yaşam desteklerinin durduğu anlamına geliyordu.

O devasa enkazın altında bir yerlerde olan eşi Asiye Hanım’a seslendi, yanıt alamadı. İlk gün, hastaneden geriye kalan yığının başında büyük bir sessizlik ve bekleyişle geçti.

Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yerle bir olmuştu. Bina depreme dayanıksızdı ve bu konuda hazırlanmış raporlar vardı. Yani 6 Şubat depremindeki felaket göz göre göre gelmişti.

O binada resmi rakamlara göre 68, ancak olay yerindeki doktorların kayıtlarına göre 72 yurttaş hayatını kaybetti. 

Hastane onlarca yurttaşımızın ölümüne sebep olmasına rağmen, konuya dair iddianame depremden tam 28 ay sonra hazırlandı. Ancak olayın ardından kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi. İzin verilmemesine itiraz edildi, ama 11 Ocak 2026 tarihinde çıkan kararla itiraz da Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi tarafından reddedildi.

Oysa tüm deliller ortadaydı. Binanın depreme dayanıksız olduğu, halihazırda taşınılacak bir başka hastane binası olmasına rağmen eski binada kalmaya devam edildiği deprem öncesi tutulan kayıtlarda ve yazışmalarda mevcuttu. Yetkililer durumun farkındaydı, üstüne, çözüm de gayet olanaklıydı.

Kararı ve yaşanan süreci, deprem anında enkaz başında olan, eşini ve meslektaşlarını kaybeden Demokratik Sağlık Sen Anadolu Şube Başkanı Abdullah Gül ile konuştuk. Kendisi de sağlık memuru olan Gül, yaşananların bir "ihmal" değil, "göz göre göre gelen bir cinayet" olduğunu belgeleriyle anlattı.

'Cumhuriyet Savcısına izin vermeyen kim?'

Mahkemenin ret kararını değerlendiren Abdullah Gül, devletin kendi savcısına engel olduğuna dikkat çekti. Gül, yaşanan hukuk garabetini şöyle özetledi: "Bu hastane devletin hastanesi, ölenler bu devletin yurttaşı. Ama adaleti engelleyen de yine devletin mekanizması. Bugün soruşturma izni isteyen kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin savcısı. İddianamede ihmaller o kadar açık ki... Savcı, 'Kuvvetle muhtemel ihmal var, belgeler burada, bırakın soruşturayım' diyor. Sonuçta biz yakınlarını kaybedenler de 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Eğer suçsuzlarsa beraat ederler. Ama izin verilmiyor. Kamu görevlileri içinde unvanında 'Cumhuriyet' geçen tek kişi savcılardır. Siz Cumhuriyet Savcısı'na izin vermiyorsanız, adaletten neyi kaçırıyorsunuz?"

6 Şubat günü yıkılan binada onlarca kişi yaşamını kaybetti. Ek binada resmi kayıtlara göre 68 ancak olay günü doktorların tuttuğu ölüm kayıtlarına göre 72 kişi yaşamını kaybetti. Ana binada ise çöken sistem ve zarar gören yapıdan dolayı onlarca hasta bağlı bulundukları cihazlar durduğu için yaşamını kaybetti.

'Bu ihmal değil, cinayet'

Hastanenin depreme dayanıksız olduğunun yıllardır bilindiğini belirten Gül, 2016 yılına ait kritik bir ayrıntıyı paylaştı. Buna göre, riskli olduğu için yeni bir hastane yapılmasına rağmen eski binanın "yataklı servis" olarak kullanılmaya devam edilmesi felaketi getirdi: "2016 yılında Hatay’a 900 yataklı yeni bir hastane yapıldı. Bakanlık o dönem İl Sağlık Müdürlüğü’ne bir yazı yazarak, 'Eski binaların sağlık kuruluşu olarak kullanılması elzem değildir, idari bina olacaksa bile deprem raporlarını dikkate alın' dedi.  Peki ne yapıldı? 150 yataklı hastane olarak çalıştırılmaya devam edildi. Depremden iki ay önce bilim insanları uyardı, İskenderun Devlet Hastanesi’nin sitesinde bile 'depreme dayanıksız' yazıyordu. Buna rağmen binayı açık tutmak cinayettir."

'Abi üstüme basıyorsun'

Depremde ikinci günün sabahında Yayladağı’ndan yola çıkan belediye araçları binanın önüne gelmiş. Ancak bir saat sonra, "AFAD koordinasyon ekibi kuracak" denilince bölgeden ayrılmışlar. Üçüncü gün Ümraniye Belediyesi ekipleri gelmiş ama "Burada yaşayan yok" deyip onlar da gitmiş.

Abdullah Gül, o çaresizlik anlarında enkazda sadece iki kişi kaldıklarını anlatıyor: "Sadece iki kişiydik. Bütün arama sırasında onlarca insanın öldüğünü düşünüyorduk. Arama kurtarma faaliyetleri sırasında üzerine bastığımız enkazın altından insanların feryatlarını duyuyorduk. 'Abi üstüme basıyorsun' diye bağırıyorlardı. Dondum kaldım. İnsanlar enkaz altında, eksi 4 derecede, yağmurun altında, bizlerin ayakları altında 'basmayın' diye diye, diri diri öldüler."

Devletin ve kurumların terk ettiği enkazda, kendi çabalarıyla arama sürerken dördüncü gün Karabük’ten gelen özel ekiplerin de desteğiyle 70 yaşında bir kadın burnu bile kanamadan sağ çıkarıldı. Ancak onlarca kişi için artık çok geç kalınmıştı. 

Sonrası zaten 5. gün. "O günden sonra kimse sağ çıkmadı. Asiye Hanım'a ve diğer tüm canlara ulaştığımızda her şey çok geçti" diye anlatıyor Abdullah Gül.

Yıkılan hastanenin yukarıdan görüntüsü.

Resmi rakam 68, bizzat tutulan defter 72

Hastanenin yıkılmasının ardından Abdullah Gül, daha önce "yeşil alan" olarak tarif edilen prefabrik bir yapının hızla revire dönüştürüldüğü o kaotik anları yönetmeye çalıştıklarını anlatıyor. Kendisi sağlık memuru olduğu için ilk yardım konusunda uzmanlaşmış bir acil tıp uzmanı değildi. O an inisiyatifi, son sınıf bir acil tıp öğrencisi aldı. Geri kalan tüm gönüllüler de onun öncülüğünde seferber oldu.

Yıkılan yerlerden topladıkları serum kitlerini yaralılara takarak hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor Abdullah Bey. 

O karmaşada bir de defter tutmuşlar. 

Resmi kayıtlara 68 olarak geçen ölü sayısı, Abdullah Gül ve o gün orada olanların bizzat tuttuğu defterde, isim ve soyisimleriyle 72 kişiydi. Gül, aradaki farkın o gün kayda geçirilen ancak daha sonra ulaşılamayan cenazelerden kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Abdullah Gül, o gün yıkılan hastanenin hemen arkasında bulunan konteyneri revir yaptıklarını, başta çöken hastane binasındaki kişiler olmak üzere gelen herkese acil yardım müdahalesi yaptıklarını belirtiyor. Bu kurulan revirde aynı zamanda hastane enkazından çıkarılanların da kayıtları tutulmuş.

'Pimi çekilmiş bomba' ve rant çemberi

Yaşananlar sadece bir doğal afet değil, göz göre göre gelen bir felakete işaret ediyor. 

Abdullah Gül, hastane binasının depreme dayanıksız olduğunun 2012 yılında hazırlanan raporlarla kayıtlara geçtiğini vurguluyor. O dönem hastanenin taşınacağı bir bina yok. Ancak 2016 yılında Hatay’da yeni hastane binası tamamlanmıştı.

Yani depreme dayanaksız olan bina taşınmaya müsaitti ama taşınmadı. Abdullah Gül, 2016’dan sonra eski binanın "pimi çekilmiş bir bomba" gibi faaliyetine devam ettiğini söylüyor.

Peki hastane yeni adresine neden taşınmadı? 

Yetkililer bu durumu "yoğunluk, pandemi ve Zeytin Dalı Harekatı" gibi gerekçelerle açıklamış vaktiyle. Ancak resmi veriler bu savunmayı yalanlıyor. 1100 yataklı eski hastane, Covid döneminde bile en fazla yüzde 78-80 doluluk oranıyla çalışmıştı. Yani eski binanın tahliyesinin önünde özel bir kapasite engeli yoktu.

Gül’e göre asıl sebep "rant"tı. Hastane çevresinde kümelenmiş eczaneler, fizik tedavi merkezleri, medikalciler ve ticari işletmelerin oluşturduğu ekonomik döngü, binanın taşınmasını engelledi. İnsan hayatı, ticari çıkarların gölgesinde bırakıldı.

'Ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk' diyenler ödüllendirildi

Facianın sorumluları yargılanmak bir yana, adeta ödüllendirildi. Soruşturma izni verilmeyen kamu görevlilerinin akıbeti, yaşanan hukuksuzluğun boyutunu gözler önüne seriyor. Savcılık hazırladığı iddianamede 2012 yılına kadar tüm yetkililerin doğrudan sorumlu ve muhatap olduğuna işaret ediyor. Ancak iddianameye sadece bir kişinin adı geçti: Mustafa Hambolat. 

Mustafa Hambolat'ı 2023 yılında henüz çöken hastanenin enkazının tozu dahi kalkmamışken AKP'den Hatay Milletvekili aday adayı olarak tanıyoruz. Kendisi şimdilerde Ankara Sanatoryum Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı. Vekil olamadı ama yeni göreviyle ödüllendirildi.

Ömer Akın iddianamede adı geçmeyenlerden. Dönemin Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri. Sürecin tepesindeki isimlerden biri. İddiaya göre, "Bu bina ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk" diyen Akın, şu an görevine devam etmekle kalmadı, 2025 yılında Hatay’da "yılın başhekimi" seçildi.

Mahmut Bayrakçıoğlu, dönemin başhekimi. Sebahattin Yılmaz, 2016 yılında yeni bina yapıldığı halde eski bina kullanıma devam ederken Hatay İl Sağlık Müdürü. Şu an Bakanlıkta koordinatör. Mustafa Erdoğan, yeni bina yapıldığı dönemde, yeni binanın kuruluşuna eşlik eden dönemde hastanenin başhekimi. Şimdilerde AKP Hatay İl Başkanı. Sıtkı Sönmez dönemin başhekimi, Selahattin Yılmaz da Sağlık Bakanlığı Koordinatörü.

Savcılık, 2012 yılına kadar geriye dönük tüm yetkililerin soruşturulmasını talep etti. "Kuvvetle muhtemel ihmal var" denildi. Ancak Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi, soruşturma izni verilmemesine yapılan itirazı reddetti.

Mücadele AYM'ye taşınıyor

Dosyanın üstü kapatılmak istense de Abdullah Gül ve yakınlarını kaybeden aileler vazgeçmiyor. İç hukuk yollarının tıkanması nedeniyle süreç Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yoluyla taşınacak.

Abdullah Gül, "Bu insanlar yargılanmadığı sürece toplum vicdanında hep suçlu kalacaklar. Biz yakınlarını kaybedenler 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Gelecekte bu davanın nasıl biteceğini, vereceğimiz mücadele belirleyecek" diyor.

/././ 

Sağın ortak dili yeniden sahnede: Dervişoğlu'nun anti-komünizmine Kemal Okuyan'dan yanıt 

İYİP Kurultayı’nda yapılan konuşmada komünizmi hedef alan ifadeler kullanan Müsavat Dervişoğlu’na, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan “Hepinizi birleştiren anti-komünizm” yanıtı geldi.

İYİP'in 4. Olağan Kurultayı’nda Müsavat Dervişoğlu, yeniden genel başkanlığa seçildi. Büyük Ankara Kongre Merkezi’nde düzenlenen kurultayda tek aday olarak seçime giren Dervişoğlu, geçerli 1180 oyun tamamını alarak görevini sürdürdü.

Genel başkanlık seçiminin ardından konuşan Dervişoğlu, hem iç hem dış politik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Dünya genelinde otoriterleşmenin arttığını savunan Dervişoğlu, emperyalist güçlerin farklı coğrafyalarda “meşruiyet aşılayarak” kendilerine bağımlı iktidarlar yarattığını söyledi. Türkiye’nin de bu sürecin hedefinde olduğunu söyleyen Dervişoğlu, ülkenin “Iraklaşma, Lübnanlaşma ve Gazzeleşme” riskleriyle karşı karşıya bırakıldığını dile getirdi.

Konuşmasında iktidara yönelik ifadeler kullanan Dervişoğlu, bunun üzerinden komünizmi hedef aldı. AKP'yi eleştirirken antikomünizmi ihmal etmeyen Dervişoğlu, Türkiye’nin “komünist parti bürokrasisiyle idare edilir hale getirildiğini” öne sürdü. 

'Hepinizi birleştiren anti-komünizm'

Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Dervişoğlu'nun bu sözlerine tepki gösterdi. 

Sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Dervişoğlu’nun ifadelerini eleştiren Okuyan, İYİP ile AKP’yi birleştiren temel unsurun anti-komünizm olduğuna dikkat çekerek, “İYİP sağcı. AKP sağcı. Hepsini, hepinizi birleştiren anti-komünizm” dedi. Sağ siyasetin ülkeyi getirdiği noktanın gizlenemediğini belirten Okuyan, sağ partilerin birbirini “komünistlikle” suçlamasına işaret etti.

Türkiye siyasetinde bu dilin yeni olmadığını hatırlatan Okuyan, geçmişte Özal ve Çiller dönemlerinde de benzer suçlamaların yapıldığını, AKP iktidarı boyunca ise bu söylemin sürdüğünü ifade etti. Okuyan, bugün gelinen noktada AKP’nin dahi “komünistlikle” itham edilmesini, “Sağın ciddiyeti işte bu kadar” sözleriyle değerlendirdi.

AKP iktidarının komünizmle ideolojik olarak hiçbir ortak noktasının olmadığını vurgulayan Okuyan, “Aradaki fark, karanlık ve aydınlık farkıdır” ifadelerini kullandı.  https://x.com/OkuyanKemal/status/2012866401615093890

***

Starlink ve silahlı gruplar: İran’daki protestolarda ABD-İsrail müdahalesinin payı ne kadardı? 

Financial Times ile New York Times’ın saha kaynakları, altyapı verileri ve eski bir CIA analistinin açıklamaları, İran’daki protestoların planlı ve çok katmanlı bir dış müdahale boyutu taşıdığına işaret ediyor.

İran’da aralık ayının son günlerinde patlak veren ve kısa sürede ülke geneline yayılan protestolar, Batı medyasında uzun süre “ekonomik krizle tetiklenen halk isyanı” olarak sunuldu. 

Ancak sahadan gelen tanıklıklar, dijital altyapının işleyişi ve istihbarat çevrelerinden yapılan açıklamalar, bu anlatının önemli eksiklikler barındırdığını ortaya koyuyor.

Financial Times’ın (FT) sahadan aktardığı bilgiler, protestoların yalnızca kendiliğinden gelişen kitlesel gösterilerden ibaret olmadığını gösteriyor. Gazetenin görüştüğü tanıklar, siyah giyimli, hızlı hareket eden ve “komando gibi” davranan grupların eş zamanlı biçimde farklı noktalarda şiddet eylemleri gerçekleştirdiğini; çöp konteynerlerini ateşe verip hızla başka bölgelere yöneldiklerini aktarıyor. 

Bu grupların, barışçıl protestocularla güvenlik güçleri arasına karışarak kaosu derinleştirdiği, hatta bazı mahallelerde insanları zorla sokağa çağırdığı öne sürülüyor. FT, bu yapıların kim tarafından yönlendirildiğinin belirsiz olduğunu vurgulasa da, sahadaki örgütlülüğün sıradan bir protesto refleksiyle açıklanamayacağına dikkat çekiyor.

'Protestolar Starlink cihazlarıyla örgütlendi'

Bu tabloyu tamamlayan bir diğer boyut, protestoların dijital altyapısı. New York Times’ın (NYT) haberine göre İran’daki iletişim kesintileri, Batı yanlısı "aktivistler" tarafından yıllardır hazırlığı yapılan bir uydu internet ağıyla delindi. 2022’den bu yana, ABD’nin yaptırım muafiyetlerinden yararlanan Batı destekli sivil toplum grupları ve "dijital aktivistler", Elon Musk’ın şirketi SpaceX tarafından işletilen Starlink terminallerini İran’a gizlice soktu. NYT, bugün ülkede yaklaşık 50 bin Starlink cihazının bulunduğunu, bu sistemlerin protestoların örgütlenmesinde ve dış dünyaya görüntü aktarılmasında kilit rol oynadığını yazıyor.

Gazeteye konuşan kaynaklar, bu sürecin yalnızca “aktivist inisiyatifi” ile sınırlı olmadığını da açıkça ortaya koyduğunu belirtiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın SpaceX ile koordinasyon sağladığı, Biden yönetiminin ise bazı sivil toplum gruplarına bu sistemlerin İran güvenlik birimleri tarafından nasıl gizleneceği konusunda destek verdiği belirtiliyor. Starlink’in İran’da ücretsiz hale getirilmesi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın protestoculara açık destek mesajları, sahadaki “dış müdahale beklentisini” daha da güçlendirdi.

Eski CIA analisti: 'Ayaklanmalar CIA-Mossad ortak ürünüydü'

Eski CIA analisti Larry Johnson da Batı basınının dolaylı biçimde işaret ettiği bu tabloya benzer bu duruma değindi. Judging Freedom (Özgürlüğü Değerlendirmek) adlı podcaste konuşan Johnson’a göre İran’daki kaos, ne kendiliğinden gelişmiş bir halk ayaklanması ne de yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun sonucu. Aksine, eski CIA yetkilisi, İran para biriminin bilinçli biçimde çökertilmesiyle protestoları tetiklemeyi amaçlayan ve CIA ile Mossad’ın ortak yürüttüğü bir istihbarat operasyonundan söz ediyor.

Johnson, İran riyalindeki ani değer kaybının planlı olduğunu, bunun hükümete karşı öfkeyi sokağa dökmek için bilerek kurgulandığını savunuyor. Ona göre Starlink terminalleri de “gökten düşmedi”; istihbarat ağları üzerinden satın alındı, iktidar karşıtı gruplara dağıtıldı. Protestoların koordinasyonu da bu altyapı sayesinde sağlandı. Johnson, Kürtler, Beluçiler, Azeriler ve İran’daki çeşitli muhalif yapıların bu ağ içinde organize edildiğini, silah ve mali destekle sokak çatışmalarının yönlendirildiğini iddia ediyor.

Eski CIA analistine göre, İran’ın Rusya’dan aldığı elektronik harp desteğiyle Starlink sistemlerini devre dışı bırakmasının ardından protestoların hızla sönümlenmesi de bu tezin en güçlü göstergesi. Uydu bağlantısı kesildiğinde, sokaktaki grupların koordinasyon yeteneğinin ortadan kalktığını ve güvenlik güçlerinin kısa sürede kontrolü yeniden sağladığını söylüyor. Johnson, bu sürecin nihai hedefinin İran’a yönelik bir ABD askeri saldırısını meşrulaştırmak olduğunu; ancak planlanan zamanlamadaki aksaklıklar nedeniyle Trump yönetiminin saldırıyı ertelediğini öne sürüyor.

***

'Tatil köyü' fantezisi resmi plana döküldü: Trump Gazze’yi kimler için 'yeniden inşa' edecek?-Can Kuyumcuoğlu- 

Beyaz Saray’ın açıkladığı “Barış Kurulu” planı, Gazze’yi Filistinlilerin siyasal iradesinden koparıp ABD’li siyasetçiler, yatırımcılar ve İsrail’e yakın isimlerden oluşan bir yapının denetimine veriyor. “Yeniden inşa” söylemi altında egemenlik askıya alınırken, bu sürece Türkiye de katkı koyuyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Gazze’de İsrail’in yürüttüğü yıkım ve soykırımın ardından bölgenin “yeniden inşası” adı altında oluşturulan yeni yönetim mimarisini resmen ilan etti. Beyaz Saray’ın Cumartesi günü yayımladığı açıklamaya göre, Trump’ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın uygulanmasını denetleyecek ABD liderliğinde üç kademeli bir “Barış Kurulu” oluşturuldu.

Washington bu yapıyı “yeniden yapılanma ve refah için bir yol haritası” olarak sunuyor. Ancak açıklanan model, esasında Filistinlileri karar alma süreçlerinin dışına iterken, yönetimi fiilen ABD’li siyasetçiler, milyarderler ve İsrail’e yakın isimlerden oluşan bir kurula devrediyor.

Trump'ın gözünde Gazze: Yeniden yapılandırılacak bir şirket

Açıklanan tablo, Filistin davasının da  "kurumsal" bir yöntemle bertaraf edilmesi anlamına gelecek

Söz konusu plan, Gazze’yi bir vatan olarak değil, iflas etmiş ve yeni bir yönetim kuruluna ihtiyaç duyan bir şirket olarak gören bir zihniyeti yansıtıyor. Bu çerçevede, bölgede karar alma yetkisi yatırımcılara ve yabancı güçlere bırakılacak.

Bu yaklaşım, Trump’ın geçtiğimiz yıl yapay zekâ ile ürettiği ve Gazze’yi lüks bir tatil beldesine dönüştüren, kendisini ve Elon Musk’ı sahilde kokteyl içerken gösteren video klibi de yeniden gündeme getirdi. 

O dönem “absürt” ve “alaycı” diye geçiştirilen bu video, bugün açıklanan planla birlikte bir gerçeklik halini alacak. Zira bu planla Gazze, gerçek bir halk ve siyasi özne olmaktan çıkarılıp gayrimenkul ve yatırım alanı olarak tasarlanıyor.

Türkiye'nin de davet edildiği üç kademeli yapı: Kim karar veriyor, kim uyguluyor?

Yeni model açık bir hiyerarşi üzerine kurulu:

En üstte “Barış Kurulu (Kurucu Yürütme Konseyi)” yer alıyor. Bütçeyi kontrol eden, stratejik vizyonu belirleyen ve veto yetkisine sahip bu kurulun başkanı bizzat Trump.

Kurulun öne çıkan üyeleri şöyle:

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio

ABD özel temsilcisi ve emlak yatırımcısı Steve Witkoff

Trump’ın damadı Jared Kushner

Apollo Global Management kurucusu milyarder Marc Rowan

Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga

Irak ve Afganistan işgallerinin baş mimarlarından Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair

Beyaz Saray ayrıca, Mısır, Türkiye ve Ürdün’ü de bu yapıya katılmaya davet ettiğini açıkladı. Ayrıca Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei ve Kanada Başbakanı Mark Carney de davetliler arasında.

Üyelerden site aidatı gibi 1 milyar dolar istenecek

Bloomberg’in ulaştığı taslak tüzüğe göre, kalıcı üyelik için ülkelerden en az 1 milyar dolar katkı isteniyor. Parayı toplayan, harcamaya karar veren ve hatta kurulun resmi mührünü onaylayan kişi yine Trump. Bu durum, eleştirmenlere göre Trump’ın uzun süredir hedef aldığı Birleşmiş Milletler’e fiili bir alternatif yaratma girişimi.

Bu katkı talebi de, bugün sitelerde yönetim kurulu tarafından belirlenen yıllık aidatları andırıyor.

Fidan'ın da yer aldığı 'Gazze Yürütme Kurulu': Bölgesel koordinasyon, sınırlı yetki

İkinci kademede yer alan “Gazze Yürütme Kurulu”, bölgesel koordinasyon ve uygulamadan sorumlu. Kurulda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı diplomat Ali El Davadi, Mısırlı istihbarat şefi Hasan Raşad ve BAE’den Reym El Haşimi gibi isimler bulunuyor.

Ancak bu kurulun da gerçek bir siyasi yetkiye sahip olmadığı, asıl kararların yukarıda alındığı belirtiliyor.

En altta Filistinliler: Hizmet var, egemenlik yok

Yapının en alt basamağında yer alan Gazze Ulusal Yönetim Komitesi, tamamen teknokratlardan oluşuyor. Ekonomi, sağlık, eğitim ve belediye hizmetleri gibi alanlarda görevli bu kadro, Gazze’deki günlük yaşamı idare etmekle yükümlü.

El Cezire'ye konuşan Gazzeli yazar Visam Afife, bu durumun Filistinlileri siyasi özne olmaktan çıkardığını vurguladı: Filistinliler kanalizasyonu temizleyen, okulları onaran memurlara indirgenmiş durumda. Topraklarının geleceği hakkında tek bir söz hakları yok.

Uluslararası İstikrar Gücü: Güvenlik mi, yeni bir çatışma mı?

Planın askeri ayağında, ABD’li General Jasper Jeffers komutasında bir “Uluslararası İstikrar Gücü” öngörülüyor. Görevi ise “kalıcı silahsızlanma”. 

Bu madde, siyasi çözüm olmaksızın İsrail’in güvenlik ajandasını dayatmak anlamına geliyor ve Gazze’yi istikrara değil, uluslararasılaşmış bir iç çatışmaya sürükleme riski taşıyor.

Gazze'yi bir emlakçı devralırsa

Özetlenecek olursa, Trump'ın bu planına göre Gazze'de kararları ABD ve milyarderler alacak, bölge ülkeleri para ve koordinasyon sağlayacak, Filistinliler ise sadece "hizmet" üretecek.

Bir emlak patronu olan ABD Başkanı'nın bir zamanlar “saçma” diye alaya alınan yapay zekâ videosu bugün geriye dönüp bakıldığında bir fantezi değil, niyet beyanı gibi duruyor: Gazze’yi halkından, siyasetinden ve tarihinden arındırılmış bir yatırım alanına dönüştürme niyeti.

Trump'ın geçtiğimiz yıl yayınladığı yapay zeka videosu şöyleydi:

https://twitter.com/i/status/1894653316212093301

/././

Yurttaş, yoldaş…-Aydemir Güler- 

Yoldaş, yurttaşın eleştirisi ve yurttaşın krizine çözümdür. Papaz ve toprak sahibinin iktidarı, üretim araçlarına el konursa bitebilir yalnızca. Sınıfların ortadan kaldırılmasına denk düşen yoldaşlık, yurttaşlığın yadsınması değil, ayakları üstüne dikilmesidir. 

Her büyük hamle kendi dilini de kurar. Büyük Fransız Devrimi de kurmuştu… Sadece devrimciler kendi aralarında ve kürsülerde değil, sıradan insanlar sokakta birbirlerine “yurttaş” diye seslenir oldu. Sözcük bizde yurt’tan türemiş; bir dizi Batı dilinde kent’ten… Ama kavram belli: Eşit olmayan kastların varlığını esas alan eski düzen çöpe atılmakta, aynı ülkeyi paylaşanların arasında olası her tür eşitsizlik reddedilmektedir. İnsanların birbirlerine her hitap edişte eşit olduklarını tekrarlamaları yepyeni, çok değerli ve devrimci bir durumdur. 

İlerleyen on yıllarda solda yurttaş’ın yerini yoldaş’ın alması nedir peki? Sözcük bizde birlikte yürümeyi esas alıyor. Bir dizi Batı dilinde, “oda” kökeninden gelip “ortak yaşam”a, yaşamı paylaşmaya çıkıyor. Bir dönem en yaygın kullanıldığı dillerin başında gelen Rusça’ya Türkçe “davar”dan girmiş, ama kökendeki anlam “sürü”den, “iş”ten geçip “değerli”ye kadar gelmiş… 

Etimoloji karmaşıklığı bir yana, “yoldaş”, hiç kuşkusuz yurttaş’ın eleştirisidir. 

Çünkü yurttaşlığın ortaya attığı eşitlik, sınıflara bölünmüş toplumlarda yanılsama olmanın ötesine geçememişti. Bütün insanların eşit doğduğu tezi, gerçek durumu betimlemez ki... 

Tezin gücü, koskoca bir yalan olmasından değil, eşitliğin insanlığın önüne bir hedef, bir mücadele programı olarak konmasından gelir. Eğer eşit hale gelmek için mücadele edilmeyecekse, sadece eşit doğduğumuz, yaşarken de eşit olduğumuz varsayılacaksa, yoksullar basbayağı ağır biçimde kandırılıyor ve kazıklanıyorlar demektir. Sömürenler sömürülenlere “eşitiz işte” demektedirler; daha ne istiyorsunuz!

Kapitalizmin yerleşmesinden önce eşitsizlik meşruydu, kaçınılmaz kabul ediliyordu. İnsanların bir bölümü yönetmek için yaratılmış seçkinlerdi. Çoğunluk yönetilmeye mahkum “acizlerden” oluşuyordu. Kural olarak çalışarak zengin olunmadığını ve tembellik ederek yoksullaşılmadığını biliyoruz. Bunlar insana doğuştan, yani içine doğdukları sınıflarından yapışıyor. Neden sınıfla açıklanamayacağına göre, eşitsizlik tanrının kararına havale ediliyor… Eşitsizliğin meşru olduğu düzenin, bu dünyanın ötesine göndermede bulunması, yani tanrısal sayılması zorunludur.

Kapitalizm kendisinden önceki sömürü düzeninde gerçek olan ile norm kabul edilen arasındaki uyumu bozdu. Gerçeklikte izine rastlanmayan bir eşitlik ilan etti. Gerçekte eşit olmayanlara yurttaş dendi.

Aydınlanma ve laiklik, bu konulara kafa yoracak lükse sahip aydınların emeğiyle yükselmiştir. Ama olan biten, emekçi insanlığın adaletsizliğe başkaldırmasını yansıtıyordu. Aydınlanmış, eşitliğin hak olduğunu anlamış insanlar için “yurttaş” seslenişi, devrimci mücadeleyi kodluyordu. Eşit bir insanlık haline gelecek, ayrıcalıkları kaldıracak, ayrıcalıklıların iktidarına son verecektik. Lakin burjuva aydınlanmasının sınırları mülkiyetten geçer… 

Yurttaşlık bilinci, toplumun doğuştan kastlara bölünmüşlüğünü reddetti. Hukukun tanrıdan arındırılmasının, siyasal yönetimin kurallara, üstünde uzlaşılmış yasalara bağlanmasının ve yöneticilerin seçilmesinin eşitlik getireceği varsayıldı. Yalnız bir sorun vardı; bu önemli adımlar sömürüyü ortadan kaldırmıyorlardı! Sömürü, Marksizmin ortaya koyacağı gibi üretim araçlarının toplumun malı olmasıyla ortadan kaldırılabilirdi ancak. Devrim bu adımı atmadığında ne tanrı hukukun dışına çıkıyor, ne siyaset keyfilikten arındırılıyor, ne de seçme seçilme hakkı mülksüzlere ve kadınlara genişletilebiliyordu. 

Bütün Avrupa’yı alt üst eden 1848 devrimlerinde oy mekanizması hızla yaygınlaşır. “Yurttaşlık devrimi”nin sınırlarını bir Alman köyünde yaşanan seçim günüyle betimler bir tarihçi: Erkekler sabahtan kilisede toplanır. En büyük toprak sahibinin o gün köylülerin tarlaya gitmemesini kabul etmesi sayesinde gerçekleşebilen toplantının açılışını ev sahibi olarak papaz efendi yapar ve sandığı kutsar. Biri yerel meclise diğeri merkezi parlamentoya gitmek üzere iki kişi seçilecektir. Günün sonunda papaz ile toprak sahibi bu görevleri üstlenirler!

Yoldaş, yurttaşın eleştirisi ve yurttaşın krizine çözümdür. Papaz ve toprak sahibinin iktidarı, üretim araçlarına el konursa bitebilir yalnızca. Sınıfların ortadan kaldırılmasına denk düşen yoldaşlık, yurttaşlığın yadsınması değil, ayakları üstüne dikilmesidir. 

Bu işlemden geçirilmeyen yurttaşlık, eşitlik yanılsaması üstünden eşitsizliğin meşrulaştırılmasına yarayacaktır. Papaz ile ağayı meclise yolcu ettikten sonra aç açına tarlada çalışmaya dönen köylüler artık temsil gücüne kavuştuklarını zannetmektedirler!

Cumhuriyet’in uğradığı saldırı yurttaşlığın içini çoktan boşalttı. Karnı doymayan, hastası tedavi olma, çocuğu eğitim alma hakkından yoksun bırakılan insanlar, yurttaşlık kavramına içkin olan eşitliği, ne doğduklarında ne yaşamları boyunca soluyabiliyorlar. Elbette soluksuz kalmamaları için bu insanların, dinsel ideoloji eliyle hak ettiklerinin bu olduğuna ve bu yaşamın bir imtihan anlamına geldiğine ikna edilmeleri gerekir. Yurttaşların yerine ümmetin geçirilmek istenmesi bundandır. 

Peki, yapılması gereken içi boşaltılan terimlerden geçen bir savunma hattı kurmak mıdır? 

Yoksa yurttaşlık, mücadele yoldaşlığı temelinde yeniden mi tanımlanmalıdır? 

/././

Emperyalizmin vicdani tahribatı -Engin Solakoğlu- 

İşte bu emperyalizmin fiziki saldırısından daha tehlikeli ve daha tahripkâr. Zira vicdanımızı, insanlığımızı hedef alıyor. Bizi biz olmaktan çıkartıyor.

“Emperyalizm çağını yüzyıl önce doldurmuş bir kavram” kabilinden hikmetler yumurtlamak çok moda şimdi. Nasıl bir bilimsel temeli var çözemedim ama belki bunu denemek dahi yanlış. Temeli filan yok. İki sebeple fışkırıyor bu sözler ağız olarak kullanılan boşluklardan. Birincisi kötü niyet. Emperyalizmin var olduğunu biliyor ama belki özüme bir faydası olur diye yokmuş gibi yapıyor. İkincisi tembellik ve salaklık. Okumaya, incelemeye üşendiği için kulağının üstüne yatmış, birinci gruptan duyduklarını papağan gibi yineliyor: “Abi aslında emperyalizm 19. yüzyılın bir kavramı...” Bu tür beyanlarda bir tür gurur da seziyorsunuz. Adam, hayatın sırrını çözmüş, dünyayı yöneten kukuletalıların maskesini düşürmüş, rahata ermiş. “Emperyalizm eski, Aydınlanma demode, sömürü lafı çok abartılı, hem zaten robotlar yapacak her şeyi!”

Emperyalizmin hâlâ geçerli bir kavram olduğunu kanıtlamak için oturup kitap yazmaya filan gerek yok. Haberlerde her gün karşımızda. Venezuela, Suriye, İran ve Grönland konusunda yaşananlar tartışmaya pek de yer bırakmıyor. Emperyalizm fiziki varlığını olanca çirkinliğiyle hissettiriyor.

Yalnız emperyalizmin bir de algı yeteneğimize saldıran boyutu var. Fiili veya fiziki saldırganlık arttıkça belki bir tür korunma içgüdüsüyle alışma, kanıksama ve olağanlaştırma tepkisi giriyor devreye. Yaşananlara bir gerekçe bulmak, dışsallaştırmak, yabancılaşmak gibi bir haller geliyor insanların üstüne. İşte bu emperyalizmin fiziki saldırısından daha tehlikeli ve daha tahripkâr. Zira vicdanımızı, insanlığımızı hedef alıyor. Bizi biz olmaktan çıkartıyor. Vicdanın önemi bilinci belirleyen bir kavram olması. Vicdan ortadan kalkınca bilinç de siyasileşemiyor, bulanıklaşıyor ve zamanla anlamsızlaşıyor. Bilincin yokluğu da emperyalizmin esaret zincirlerini benimsemeyi kolaylaştırıyor.

Bu köşede somut olayların somut yorumlarını okumaya alışmış olanları sıkan bir giriş yaptığımın farkındayım ama anlatmaya çalışacağım olgunun vahametini ortaya koymak için gerekli gibi geldi bana.

İsrail Filistin’de 75 yılı aşkın süredir zaman zaman harlansa da genelde kısık ateşte gerçekleştirdiği soykırımı son iki yılda arşa çıkarttı. Filistin halkını kendi topraklarında yaşayamaz hale getirdi. On binlercesini öldürdü, yüz binlercesini yaraladı, milyonlarcasını topraklarından sürüp attı. Bunlar iddia veya propaganda değil, çırılçıplak gerçekler. Son iki-üç yıl daha net olarak gördüğümüz gibi, Siyonist devletin de saklama ihtiyacı duymadığı gerçekler.

Gazze’de taş üstünde taş kalmadıktan sonra ABD Başkanı Trump bir plan ilan etti. Planı sözde bir ateşkes izledi. Filistin direnişini destekler gibi görünüp, İsrail’le sürdürülen ticaretle ceplerini memnuniyetle dolduran bölge rejimleri, süregiden Siyonist soykırıma seve seve verdikleri destek yüzünden kendi halklarıyla araları açılan sözde uygar Avrupa düzenleri Trump’ın kayığına atlamakta bir an bile tereddüt etmediler.

Sözde ateşkesin ilan edildiği günden beri sadece Gazze’de dört yüzün üzerinde Filistinli bizatihi işgal ordusu tarafından öldürüldüler. 100’den fazla çocuk, açlık, soğuk ve tıbbi bakım yokluğundan yaşamını yitirdi. Sömürgeci ve soykırımcı İsrail Batı Şeria ve Kudüs’te de boş durmadı. Kimi yarım akıllıların sivil diye adlandırdığı eli silahlı yasadışı yerleşimcileri ve üniformalı haydutları eliyle Filistinlileri, evlerinden, topraklarından, hayvanlarından ve canlarından etmeye devam etti. Netanyahu çetesi BM ve uluslararası insani yardım kuruluşlarının çalışmalarını engelledi. Bu arada yeni işgal, istila ve sömürgeleştirme planlarını da devreye soktu.

Hep birlikte izledik. Evet, izledik. Sonra unuttuk. Unutturuldu. Filistinlilerin uğradığı soykırım haber olma niteliğini yitirdi. İran’da molla rejimi interneti kesti diye “şoke olanlar”, İsrail’in işgal bölgelerine yıllardır uluslararası basını sokmadığını görmezden geldiler.

Kendi topraklarında öldürülen, kış şartlarında çadırlarını su basan, soğuktan ölen Filistinli çocuklar görünmez oldular.

Derken soykırımın baş sponsoru ABD’nin insanlıkla ilişkisini müteahhit olduğu gün kesmiş başkanı Trump’ın Gazze Planı’nın ikinci aşamasına geçilmekte olduğu haberi geldi de Filistin yeniden gündemin ön sıralarına taşındı.

Planın ikinci aşamasının belki de en önemli yanı Gazze’de kurulacak manda idaresinin oluşumuydu. Trump tam da kendisinden beklenebilecek nitelikte bir kadro açıkladı. Manda idaresi iki kuruldan meydana gelecek. 

Birincisi bir tür üst kurul niteliğinde. Henüz teyit edilmemiş haberlere göre Trump’ın aklında bu kurulu BM Güvenlik Konseyi’ne alternatif bir yapıya çevirmek var. Yani yetkisi, görev çerçevesi salt Gazze’yle sınırlı olmayacak. ABD emperyalizmi nereye tasallut ederse oraya da “bakacak”.  Üst Kurulun ağırlıkla Devlet veya hükümet başkanlarını içereceği anlaşılıyor. Kanada Başbakanı Carney, AKP lideri Erdoğan, Mısır’ın Sisi’si kurul için davet aldıklarını teyit edenler arasında. Aynı konudaki bir başka söylenti de Trump’ın bu kulübün daimî üyeliği için yüksek bir aidat belirlediği. 1 milyar dolar yani 45 milyar TL’yi bastıran kalıcı üye olacak, geri kalanların üyeliği ise sadece üç yılla sınırlı kalacakmış. Her yönüyle bir golf kulübünü çağrıştırıyor ama metal sopalar topları değil, insanlığı hedef alıyor.

İkinci organ ise İcra Kurulu. İlk günden beri söylendiği gibi genel sekreteri  İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair olacak. Çağımızın en aşağılık siyasetçileri yarışmasında kolaylıkla ilk üç içinde yer alabilecek bir isim. ABD’nin mafya artığı Dışişleri Bakanı Rubio, Trump’ın damadı Kushner, hemen her konudaki Özel Temsilcisi Witkoff, Dünya Bankası’nın Başkanı Banga ve milyarder patron Marc Rowan. Bulgaristan eski Dışişleri Bakanı Mladenov, o her ne demekse Yüksel Temsilci unvanıyla görevlendirilmiş. Kurulun numune kabilinden tek Filistinlisi Ali Şaat. Abbas’ın devlet ötümlü kukla yönetiminin bir memuru. Bu arkadaşın Gazze’deki 68 milyon ton olarak tahmin edilen savaş yıkıntısını, molozunu zaten can çekişen Akdeniz’e dökmek gibi yaratıcı fikirleri var. Bir sıkıntı yaşar da işsiz kalırsa Akepe’nin Çevreyi Suratımıza Benzetme Bakanlığı’nda işi hazır yani.

Kurulun bir de bölgesel üyeleri olacak. Bir tanesi Hakan Fidan. Diğerleri Birleşik Arap Emirlikleri Uluslararası İşbirliği Bakanı El Haşimî, Katarlı Bakan El Tavadî ve Mısır Askeri İstihbarat Şefi General Raşad. Liste orta kademe ABD memurları, İsrailli iş adamları, işsiz kalmış diplomatlarla uzayıp gidiyor.

Her bir isim veya temsil ettiği ülke ya da kuruluştan ayrı bir hikâye çıkar. Ancak önce şunun altını bir kez daha kalın kalın çizelim: Filistin’de bir soykırım yaşandı, yaşanıyor. İsrail ve ABD bir soykırım yaptılar ve şimdi yanlarına ortaklar alarak suçlarını seyreltmeye çalışıyorlar. Bütün bu kurullar, şahıslar o çirkin gerçeği örtmeye ve bir halkı topraksız bırakmaya yönelik emperyalist kurgunun parçaları.

Kurulun oluşumundan işlevine, katılım kurallarına kadar her boyutundan ayrı bir haber ve insanlık adına bir utanç ve uyarı çıkartılabilir. Bize bir şey olmaz, onlar zaten Arap diyen geniş kitleler uyarılabilir ve uyandırılabilir. Bundan 105 yıl önce bu ülkenin topraklarında, Erzurum’da ve Sivas’ta direniş bayrağını yükselten bir öncü kadronun “Manda ve himaye asla kabul edilemez” dediği hatırlatılabilir.

Oysa biz ne gördük? Bu haberler önümüze düşmeye başladığında Türkiye’nin muhalif bilinen ve dış politika üzerine yazıp çizen gazetecileri ne yaptılar?

Hakan Fidan’ın kuruldaki varlığının siyasi geleceğini nasıl belirleyeceği üzerine sığ ve anlamsız spekülasyonlar. Bir kesim, kurula girdiğine göre geleceği parlak, Erdoğan sonrası için güçlendi dedi. Bir kesim ise kurul üyeliği Türkiye’deki siyasi yarışın dışında kalması anlamına gelir gibi saçma sapan yorumlar yaptı.

Bir kere, olgusal açıdan her ikisi de yanlış. Bu manda idaresinin kurul üyeliği ne sürgün, ne terfi. Üyelik devletler adına. Beştepe’den karar çıktığı gün sona erecek nitelikte. Fidan gider, kütük gelir. Görev yarışa da sokmuyor, yarış dışı da bırakmıyor ama esas sorunumuz bu değil.

Mesele işini yaparken haber şehvetiyle kendini kaybetmemek. Bir görevlendirmenin ardında yatan on binlerce Filistinli çocuk ölüsünü, bu tür görevleri üstlenmenin işlenen insanlık suçuna ortak olmak anlamına geldiğini halka anlatmamak.

Mesele o emperyalizmin suçlarını arka planda bırakıp iç siyasi kulis haberciliği yapan bir makine haline gelmemek. İnsanlığını yitirmemek.

Emperyalizmin kanıksatma ve olağanlaştırmasına karşı direnemeyen vicdanını kaybetmiş demektir.

Vicdanı olmayanın bilinci, bilinci olmayanın direnci olmaz.

/././

Nükleer savaş neden mümkün?-Berkay Kemal Önoğlu- 

Kapitalizm uzun vadeli düşünemez; zaten derdi bu değildir. Kâr varsa risk alınır, kriz yönetilir. Kâr yoksa felaket görmezden gelinir.

Bir dönem “Soğuk Savaş bitti, nükleer tehdit kapandı” denirdi. Akademide, siyasette, medyada bu riskin tarihe karıştığı anlatılırdı. Bugün ise tarihe gömülenin bu masallar olduğunu görüyoruz. Nükleer silahların kullanılıp kullanılmayacağı sorusu artık yalnızca bilim kurgu meraklılarının değil, bütün insanlığın gündeminde. Çünkü ne yazık ki, kâr hırsına teslim edilmiş, plansız ve kontrolsüz bir dünyada nükleer de dahil hiçbir felaket ihtimal dışı değil.

Uzun yıllar nükleer savaşı engellediği söylenen şey Dehşet Dengesi’ydi: “Basarsan ben de basarım, hepimiz yok oluruz.” Mutually Assured Destruction (MAD), yani Karşılıklı Garantili İmha. İnsani değildi ama bağlayıcıydı. Sorun şu ki, bugün bu dengeyi ayakta tutabilecek merkezi ve rasyonel karar alma mekanizmalarından söz etmek neredeyse imkansız. Olağanüstü bir hız, çok başlılık ve dağınıklık hâkim. Üstelik teknoloji ilerledikçe de olası nükleer krizler daha “kolay yönetilebilir” değil, tersine daha karmaşık ve katmanlı hale geliyor.

Burada en önemli faktörlerden biri hız. Hipersonik füzeler, otomatik erken uyarı sistemleri, ne taşıdığı saptanamayan başlıklar karar sürelerini saniyelere indirdi. Eskiden “bekleyip emin olalım” denebilecek anlar için bugün “kullanmazsan kaybedersin” mantığı öne çıkıyor.

Nükleer silah kullanımının büyük güçler tarafından bu kadar rahat telaffuz edilebilmesi ise onların zamanla daha “güvenli” hale getirilmiş olmalarından kaynaklanmıyor. Şöyle açıklayalım, “taktik”, “düşük verimli”, “sınırlı etkili” gibi kavramlarla çeşitli ölçeklerde farklı işlevlere yönelen nükleer silah teknolojileri doğdu ve bunlar normalleştirildi. Üzerine hassas güdüm sistemleri, uydu teknolojileri ve simülasyonlarla da bunların sadece askeri hedefleri vurabileceği iddiası kuvvetlendirildi. Fakat unutturulmak istenen gerçek şu: nükleer silahların asıl farkı patlama anında değil sonrasında görülür. Nükleer kullanımının sıradanlaşmasıyla kontrolden çıkması neredeyse kesin hale gelen başlıklar; zincirleme tırmanma ve kalıcı radyoaktif etkilerin yayılımı olacaktır. Tek bir patlamayla kitle imhasının yanında, kalıcı radyasyon ve geri döndürülemez bir çevresel yıkım da tetikleneceği için uygarlığın geleceği risk altındadır.

Oysa nükleer silah kullanımı artık pek çok askeri analizde insani bir felaket değil, teknik bir seçenek gibi görülüyor. İnsan hayatı grafiklerin ve olasılık tablolarının içinde görünmez hale geliyor. Zaten bu görünmezlik dilin değişimine de yansıyor. Felaket yerine seçenek... Sanki dil yumuşadıkça gerçek de yumuşarmış gibi. Oysa silah aynı silah, sınır ise dünyanın en ahlaksız adamının ahlakı.

Tehlike elbette tek bir “deli lider” senaryosuna da indirgenmemeli. Asıl risk, üst üste binen krizlerin nükleer silahları sıradan birer pazarlık aracına dönüştürmesi. Yanlış bir alarm, yanlış okunan bir hamle, saniyeler içinde geri dönülmez sonuçlar doğurabilir. ABD’nin nükleer silahların ilk kullanımını dışlamayan belirsizlik politikası, caydırıcılık adına kasıtlı bir muğlaklık yaratıyor ve kalıcı bir savaş tehdidi yaratmış oluyor. Bu yaklaşım nükleer silahların “son çare” değil, belirli koşullarda “kullanılabilir” bir seçenek olarak dayatılmasının başlıca kaynağı. Buna karşılık Rusya da son yıllarda nükleer doktrinini genişleterek, yalnızca nükleer saldırılara değil, devletin varlığını tehdit eden büyük çaplı konvansiyonel saldırılara da nükleer yanıt verilebileceğini açıkça ilan etti. Çin’in resmî olarak benimsediği ve ilk nükleer saldırıyı hiçbir koşulda yapmama ilkesine dayanan daha sınırlayıcı tutumu da bu genel savruluşu durdurmuyor ve nükleer eşik psikolojik olarak aşağı çekiliyor.

Sonuçta 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken dünyamız için nükleer savaş kaçınılmaz olmasa da kesinlikle ihtimal dahilinde ve bu ihtimal de bilinçli biçimde besleniyor. Sorun yalnızca silahların varlığı değil, o silahlar hakkında karar veren aklın, piyasa mantığıyla çürümesi. İşte meselenin özü de bu. Kapitalizm uzun vadeli düşünemez; zaten derdi bu değildir. Kâr varsa risk alınır, kriz yönetilir. Kâr yoksa felaket görmezden gelinir. Savaş ise çoğu zaman bu düzen için yönetilebilir ve kârlı bir faaliyettir.

Nükleer patlamadan hemen öncesini anlatan distopyalara ne yazık ki oldukça ürkütücü biçimde benziyoruz. Herkes bir şeylerin yanlış gittiğini biliyor ama hayat akmaya, reklamlar dönmeye, şirketler kazanmaya, felaketler sıradanlaşmaya devam ediyor. Frene basmak lazım, hayatın akışını durdurmak lazım ama nasıl?

Dünya nükleer silahlara sahip ve bunları kâr, güç ve hegemonya için masada tutan kapitalist egemenlerin insafına bırakılamaz. Bu yüzden nükleer felaket tehdidiyle gerçek bir hesaplaşma aynı anda devrimci bir kalkışma anlamı da taşıyacaktır. İnsanlığın tarih boyunca biriktirdiği tüm kazanımların, bir avuç ahlaksızın kâr güdüsüyle yok edilmesine izin veremeyiz.

/././

'Hayat Yaşadığına Değsin'-Atilla Özsever- 

Profesör Emre Kongar’ın bu kitabında hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine çeşitli değinmeler var. Emre Hoca, bu konulardaki görüşlerini özlü bir biçimde ifade ediyor. Anlamlı bir hayatı; ahlaklı, vicdanlı, ilkeli ve bir ideale bağlı olarak yaşamanın üzerinde duruyor. Aşk konusunda Marx’a da atıf var…

Prof. Dr. Emre Kongar’ın yeni kitabının ismi; “Hayat Yaşadığına Değsin” (Remzi Kitabevi, Ekim 2025). Emre Hoca bu kitabında, kendi yaşam deneyimi dahil hayattan öğrendiklerini, okuduklarını, kendi alanında fark yaratan insanların çabalarını aforizmalar (özdeyiş) halinde “Kongarizma” adıyla isimlendirip ortaya koyuyor.

Emre Kongar, yaşamın tekliğini, biricikliğini ve kısalığını fark edip daha anlamlı bir hayat sürdürebilmenin ipuçlarını özlü bir biçimde anlatmaya çalışıyor. Kitapta, hayat, aşk, başarı ve mutluluk üzerine çeşitli deneyimlerden süzülen kısa ve çarpıcı özdeyişler var. Emre Hoca, bunları bir ders anlatır gibi sunmaya özen gösteriyor.

Profesör Kongar, 1941 doğumlu (halen 85 yaşında) bir toplumbilimci (sosyolog), Mülkiye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu. Ağırlıklı olarak Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevinde bulunmuş, 12 Eylül 1980’deki askeri darbe döneminde sakalını kesmeyerek hem askeri rejimi, hem de YÖK’ü (Yüksek Öğretim Kurulu) protesto ederek üniversiteden istifa etmiş bir bilim insanı.

Hürriyet macerası

Emre Kongar, 12 Eylül döneminde üniversiteden ayrıldıktan sonra Hürriyet Gazetesi’nde danışmanlık görevine başladı (1983-1987). Emre Hocayla ilk tanışmamız bu süreçte oldu. Ben de o dönem Hürriyet’te ekonomi muhabiri olarak çalışıyordum.

Emre Hoca, sabah erkenden gazeteye gelerek tüm basında çıkan haberleri inceler, Hürriyet’te eksik, fazla olanlarla karşılaştırma yapar, analitik tarzda bir rapor hazırlayıp sabahki yazı işleri toplantısına yetiştirirdi. Çok titiz ve çalışkan birisiydi, zaman zaman öğle yemeklerinde bir araya gelip sohbet ederdik.

Hoca, o dönemde sosyal demokrat görüşleri savunan bir kişiydi. Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra kamuoyu araştırma şirketi yöneticiliği ve 1992 yılında da Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı görevinde bulundu.

Tutumu giderek radikalleşti

Emre Hoca, daha sonra tekrar üniversite öğretim üyeliği görevine döndü, Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı, NTV’de “Yorum Farkı” ve nihayetinde 2017–2025 yılları arasında da TELE 1’de Merdan Yanardağ ile birlikte “18 dakika” programını sundu.

Emre Kongar, özellikle AKP iktidarının son döneminde, Gezi'den (2013) sonra gerek Cumhuriyet’teki yazılarında, gerekse TELE 1 televizyonundaki programlarında daha radikal bir tutum sergiledi.

TELE 1’de program bitiminde kimi zaman sol kolunu kaldırarak “Kahrolsun Emperyalizm, Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti” sloganlarını atıyordu…

Kitabın ismi

Kitabın “Hayat Yaşadığına Değsin” başlığı, şöyle ortaya çıkmış: Emre Hoca, TELE 1’deki bir programda “Bütün baskılara karşı, her zaman, her yerde, her koşulda kendi ilkelerini, kendi ahlakını, kendi vicdanını savun” diyerek masaya yumruğunu vurmuş ve arkasından “Hayat yaşadığına değsin” diye haykırmış.

Bir arkadaşı da program sonrasında “Hayat yaşadığına değsin” başlıklı bir kitap yazabileceğini, bunları da aforizmalar olarak “Kongarizma” adıyla okurlara aktarabileceği önerisinde bulunmuş. Hoca da kitabına bu başlığı vermiş….

Kongar, hayatın bir gün biteceğinin, sonlu olduğunun bilincinde olarak diyalektik bir süreç içerisinde yaşam boyu değişimin kaçınılmazlığının ve zıtların birliğinin farkına vararak ahlaklı, vicdanlı, ilkeli yaşamanın önemine değiniyor.

Emre Hoca, özgürlük mücadelesinin egoizmle (bencillikle) değil alturizmle (özgecilikle) dayanışmayla, tek başına değil hep birlikte kazanılabileceğini ya da yitirilebileceğini belirtiyor.

Üç boyutlu yaşam

Emre Kongar, yaşamın temelinin geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman olarak üç boyutlu yaşanabileceğini belirtikten sonra aşkla ilgili şu örneği veriyor: “Aşkı yaşarken sadece şimdiki zamanı değil, geçmiş ve gelecekte yaşayacaklarımı da düşünür, aşkın büyülü gücünü üçe katlar hatta sonsuzuma dek uzatırım” diyor.

Bir sorunla da karşılaştığı zaman yine üç boyutlu düşünüp o sorunun geçmişini, şimdiki halini tüm ayrıntıları ile inceleyip geleceğe ilişkin olası etki ve biçimini de hesaba katarak bir yaşam çizgisi tutturduğunu ifade ediyor.

“Bir şey olmak değil bir şey yapmak için yaşamanın” hayata anlam kattığını belirterek insanın bu çerçevedeki hedefleri doğrultusunda yaşamasının daha değerli olduğunu vurguluyor.

Aşk tarifi

Emre Kongar, aşkın tarifini de şöyle yapıyor:

“Aşk, bir insanın, kendisini başka bir insana veya bir ideale adaması, ona ulaşmak için uğraşması, onunla bütünleşmesi, onunla yücelmesi, onunla mutlu olmasıdır”.

Emre Hoca, aşkın özen ve emek istediğini belirtikten sonra güven, uyum, şefkat, dayanışma, dostluk ve cinsellikle birlikte gerçek bir ilişki haline dönebileceğini hatırlatıyor. Aşkta sevgi ve saygının da önemini vurguluyor, bu yöndeki söz ve davranışlara dikkati çekiyor.

Kongarizması da şöyle: “Aşk, senin hayatını da yaşamaya değer kılar!”…

Marx’ın aşk anlayışı

Emre Kongar, bilimsel sosyalizmin kurucusu, ünlü düşünür ve eylem adamı Karl Marx’ın eşi Jenny’e yazdığı mektuplardan da örnekler vererek Marx’ın aşka ilişkin düşüncelerini gündeme getiriyor.

Diyor ki, “Marx, aşkın biçimlenişini bireylerin içinde yaşadığı toplumun sosyal ve ekonomik yapısına bağlar”. Ve de “Aşk, yalnızca duygusal ve cinsel bir bağ değil, aynı zamanda emek ve karşılıklı fedakarlık gerektiren karmaşık bir süreçtir”.

Biz de burada Marx’ın aşk anlayışı ile ilgili başka bir alıntıyı (Erich Fromm: Marx’ın İnsan Anlayışı isimli kitabından) ifade edelim. Marx şöyle diyor:

“Erkekle kadın arasındaki ilişki, bir insanla başka bir insan arasındaki en doğal ilişkidir. Böyle bir ilişki bize, bu insanın ne derece doğal ve insancıl olduğunu, yani sonuçta bir insanın sahip olduğu özelliklerinin ne kadarının kendisinde bulunduğunu gösterecektir”.

Emre Hoca, kitabında “başarılı bir aşk hayatı için basit önerileri” sunduktan sonra “Benim ebedi sevgilim demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’dir... Kişiye ya da bir ideale veya ikisine birden fark etmez: Aşık ol ki hayat yaşadığına değsin!” diyor… 

Başarının 7 kuralı

Profesör Kongar, yaşamda başarılı olmanın 7 kuralının da şöyle özetliyor:

   •    Hayal kurmak (Bir şey olmayı değil, bir şey yapmayı düşlemek),
    •    Bilinçli, ahlaklı, vicdanlı ve cesur olmak,
    •    Kendini bilmek (haddini bilmek),
    •    Hedefe kilitlenmek (Hedefinde kararlı olmak),
    •    İnsanları dinlemek ve iletişim kurmak,
    •    Ödülü ve övgüyü bol, cezayı ve eleştiriyi cimrice kullanmak (Kibirli olmamak),
    •    Yaratıcı olmak, en azından küçük bir fark yaratmak.

Emre Hocanın “Bir şey olmak değil, bir şey yapmak” konusundaki düşüncesi, bize yine ünlü Alman psikolog ve filozof Erich Fromm’un bir sözünü hatırlattı. Fromm, diyor ki, “Ben sahip olduklarımın değil, yaptıklarımın toplamıyım”.

Erdemli bir yaşam

Emre Kongar, mutluluk konusunda da Sokrates’e başvurarak erdemli yaşamanın önemini vurguluyor. Mutluluğun bir hesaplaşma olduğunu da ifade eden Kongar, yaşama verdiklerinle karşılığında ne aldığının iyi düşünülmesi gerektiğini belirtiyor.

Burada yine Cumhuriyet’in değerli bir yazarı, hekim Dr. Erdal Atabek’in bir sözünü hatırlatalım: “Hayat, verdiklerinin geri alımıdır”.

Emre Hoca, insanın mutluluğunda ekonomik zorlukların, toplumsal ve siyasal baskıların, adaletsizliğin de etkili olduğunu belirtikten sonra şöyle diyor:

“Bağımsızlık, laiklik, özgürlük, eşitlik, dayanışma, adalet ve barış için mücadeleye, insan haklarına, hayvan haklarına adanmış bir hayat, mutluluk kaynağıdır ve yaşadığına değer!”…

Mesele teslim olmamakta

Zalime, zulme karşı çıkmanın, mücadele etmenin, teslim olmamanın önemine değinen Emre Hoca, “Bunu yap ki hayatın yaşadığına değsin” demek istiyor.

Kişisel anlamda da bu savaşımın yanı sıra insanın olanakları ölçüsünde hoşuna gidecek işlerle uğraşması, mümkün olduğu ölçüde hayattan keyif alarak eğlenmesi ve gülmesine de zaman ayırması gerektiğini hatırlatıyor.

Alçakgönüllü olmanın da önemine vurgu yapan Emre Kongar, son söz olarak “Diren ki hayat yaşadığına değsin” diyor. Kitap, gençlerle birlikte her yaştan kendini “genç hissedenlerin” önündeki yaşam sürecine katkı yapabilecek nitelikte öneriler sunuyor. İyi okumalar…

Hayat Yaşadığına Değsin, Emre Kongar, Remzi Kitabevi, Ekim 2025, 288 sf.

/././

Japon Hasan -Serdal Bahçe- 

“Japon” günlerde yükselen Japonizma, aslında emekçileri daha büyük bir baskı altına alan ve tüm dünyanın pazarlarını emtiaya boğarak büyüme amacına sahip sermaye stratejisini övme ve kabullenme anlamına da geliyordu. Tüm iyi niyetli beklentilerin aksine Japon kapitalizmi uzun bir durgunluk/çürüme sürecine girdi.

Memlekette işlek bir caddeye bağlanan bir sokağın hemen caddeye yakın kısmındaki bir elektrik-elektronik tamir dükkanıydı, tabelada “Japon Hasan” yazıyordu. Ne zaman açılmıştı bilmiyorum, hâlâ duruyor mu onu da bilmiyorum. Camın üstünde “Her türden elektrik-elektronik tamiri yapılır” yazıyordu. Tamirci ustanın adı herhalde Hasan’dı, ama başlarda adamın Japonya ve Japonlarla ile ilgisini anlayamamıştım. Büyük bir ihtimalle Japonya’yı hiç görmemişti usta. Tahminen Japonya ile kan bağı, akrabalık veya evlilik bağı da yoktu. Ama tamirci dükkanının adını “Japon Hasan” koymuştu. Sonra anladım, 1980’lerden beri yerinde duruyordu belki de, herhalde kurulduğunda elektrik-elektroniğin Japon olanının çok prestijli olduğu dönemlerdi. Hasan da eğer Japonlaşırsa Japonların elinden çıkma elektronik ürünleri tamir maharetinin tescil edileceğini sanmıştı zahar.

Sony, Toshiba ve diğer Japon elektronik devleri tüm dünyayı istila etmişti. Toyotalar, Mitsubishiler, Suzukiler dünyanın otobanlarını ve asfalt yollarını kendi sayılarını çoğaltarak arşınlıyorlardı. ABD pazarını, Latin Amerika pazarını ele geçirmeye başlamışlardı çoktan. Daha düşük fiyattan satılıyorlardı, ve petrol yoksunu Japonya’nın otomobil devleri kendi şartlarına uygun olarak yakıt sarfiyatını düşük tutuyorlardı. Avantajlılardı. Herhalde Türkiye’ye de o vakitler girdiler bu markalar. Sıradan devasa Amerika veya Avrupalı otomobillerin yanında pek küçük kalıyorlardı. Yine tahminen yakıttan tasarruf boyutların da küçük tutulmasını gerekli kılıyordu. Dahası kent nüfusları aşırı şişkin olan Japonlar açısından park yeri sorununa getirilmiş bir çözümdü (ancak Japon otomobil firmaları küreselleştikçe bu hassasiyetten kurtuldular, çünkü tüm dünyada üretip tüm dünyaya satmaya başladılar).

Aslında menşei Çin’di, Anglo-Amerikancası “Goldfish” idi. Ancak Türkiye’de Japon balığı diye bilinir oldu. Çünkü büyük bir olasılıkla ilk ithal eden firma Japonya’dan getirmişti, ya da balığı küresel akvaryum camiasının beğenisine ilk sunan bir Japon firmasıydı. Böylece Çinli balık Japon oluvermişti, tıpkı tamirci Hasan gibi. Çin, Japon emperyalizminden çok çekmişti, Japonlar Çin’i çok yağmalamış, ondan çok şey çalmışlardı. Anlaşılan bizim sayemizde kendi göllerinden nehirlerinden çıkan öz be öz Çinli balığı da kaptırmışlardı. Memleketimin köksüzlüğünün ve çapsızlığının, ve hatta başkalarının duygularına karşı hassasiyetsizliğinin bir örneğiydi. İlginçtir, Japon balığının Türkiye akvaryumlarına girişinin tarihi de 1980’lere dayanmaktadır. Akvaryumlarda da, tıpkı asfalt yollarda olduğu gibi, “Japon” havası esmeye başladı ondan sonra.

Japon yapıştırıcısı diyoruz, İngilizcesiyle “super glue”, yani süper yapıştırıcı. Aslında Japonlukla pek alakası yoktu, mucidi II. Savaş zamanında Amerikan ordusu için plastik üretmek için deney yapan bir Eastman Kodak çalışanıydı. Kazara süper yapışkanı bulmuştu. 1958’de aynı firma süper yapıştırıcıyı piyasaya sürdü. Peki ama Amerikalı yapıştırıcı nasıl “Japon” oldu? Basit, Türkiye’ye ilk defa 1980'lerde ithal edildi ve ithal eden firma bir Japon firmasıydı. Çinli gibi, Amerikalı da Japon oluvermişti Türkiye’ye girince. Nereye, neye baksak “Japon” görüyorduk. Ürkütücü derecede “Japon” günlerdi o günler.

1980'ler ve 1990'larda Japon fırtınası her yeri sarmıştı. Tıpkı Hasan gibi her şey ve her yerin Japonize olduğu bir dönemdi. Alphaville diye bir grup vardı, malum 1980'ler her anlamda karşı-devrimci olduğu gibi müzik ve kültür alanında da karşı-devrimciydi. Vıcık vıcık pop müzik dünyayı ve Türkiye’yi pençesine almıştı. 12 Eylül faşizminin yaratığı kültürel atmosferde iki müzik türü kültürel bir fosseptik yarattılar; yabancı pop ve Arabesk. Alphaville o dönem ünlü olan bir Alman pop grubuydu, ve hitlerinden biri “Big in Japan” idi. Çok tutmuştu. Hatırlarım parası pulu olanlar, anası babası zengin olanlar Sony walkman alır ve “Big in Japan“ de dahil 1980'ler popu dinlerlerdi. Sony walkman Japon Hasan’dan, Japon yapıştırıcısından ve hatta Japon balığından daha Japondu kuşkusuz. Hatta ev ve tüketici elektroniği konusunda Japonların o dönemlerdeki üstünlüğünün en çarpıcı göstergesiydi. O dönem küresel kültür endüstrisi hakikaten dimağlarda sihirli, mistik bir Japonya yaratmıştı. Ünlü Shogun dizisi 1980’lerde gösterime girmişti, ve herkesi kendine aşık etmişti. Akira Kurosawa filmleri yeniden keşfedilmişti (galiba “Japon” günlerin belki de tek iyi tarafı bu olmuştu, çünkü Kurosawa müthiş bir yönetmendi). Hollywood film endüstrisine bile sızan samuraylar ve Ninjalar hayal dünyamızda sek sek oynamaya başlamışlardı bile. Pek “Japon “ günlerdi o günler vesselam.

Ancak her şey bitti. Tarih 22 Eylül 1985’ti; yer ise New York’ta Plaza Otel idi. En zengin, en ensesi kalın beşlinin oluşturduğu G-5’in yüksek ekonomi ve maliye bürokrasisi bu otelde bir araya geldiler ve özellikle uzunca süredir ABD’ye karşı cari fazla veren iki ülkenin, F. Almanya ve Japonya’nın, ulusal paralarının, yani Mark ve Yen’in Dolar karşısında değerlerinin yükseltilmesine karar verdiler. Tarihe Plaza Anlaşması diye geçti. Şimdi bazı alık burjuva iktisatçıları Japonya’nın “uzun durgunluğu”nun (“Japan’s long stagnation” diyeceklerdi adına) tam da o noktada başladığına inanmaktalar; burjuva iktisadının çapsızlığının ve yetersizliğinin bir başka göstergesi daha. Kapitalizmde iradi politikaların yaratabileceği sorunlar vardır tabii ki, çapsız burjuva politikacıları suç isnadı karşısında hemen aklamış olmayalım. Ancak sorun daha derindeydi ve aslında kökleri pek ”Japon” olan günlerde, Hasan’ın da aklını çelen günlerde, belki de onlardan da önceki günlerde yatıyordu.

Kahvehane muhabbetidir; Almanlar ve Japonların savaş sonrasındaki yeniden ayağa kalkma başarılarını her zaman onların çalışkanlığına, dirayetlerine ve üretkenliğine bağlarız. Dediğim gibi kahvehane muhabbetidir, boştur. Amerikan emperyalizminin onları, sosyalizm tehdidi karşısında ayağa kaldırma isteği ve bu istek doğrultusunda sağladığı fonlar, ve onlara sağladığı manevra alanı olmasaydı, ayağa kalkamazlardı, dizleri üzerinde sürünmeye devam ederlerdi. “Yıkıntıdan mucizeye yolculuğun” mucizevi bir tarafı yoktu, Amerikan aşırı birikimini, ve Amerikan ekonomisinin aşırı kapasite yığılması sorununu Keynesyen yolla atlatmanın en doğal sonucuydu Hans ve Saito’nun yeniden ayağa kalkmaları. “Aşırı birikim” işin sırrıydı; sonraları Japonya’nın uzun düşüşünün de sırrı olacaktı.

Nitekim ayağa kalktıklarında pek çok sektörde Amerikan kapitalizmini yerinden ettiler; otomotiv, dayanıklı tüketim malları, kimya gibi sektörlerde Amerikan kapitalizmi liderliği Alman ve Japon kapitalizmlerine kaptırdı. Hasan’ın gözlerini de kamaştıracak hikaye aslında küresel kapitalizmin sıkışmışlığından çıkan, başka bir sıkışmışlığı da yaratmaya yazgılı olan bir hikayeydi esasında.

Nitekim 1990’ların başından bu yana işler Japon kapitalizmi için hiç iyi gitmedi. Dediğimiz gibi aklı kırılmış, karikatürize olmuş bir iktisadı savunan burjuva iktisatçısı tüm suçu 1985’teki malum toplantıya atmıştı. Peki ama toplantı neden yapılmıştı? Aslında o da Amerikan kapitalizminin yapısal krizinin maliyetini has müttefikleri ve emir erleriyle paylaşma gayretinin bir sonucuydu. Dahası Paul Volcker’in enflasyonu düşürme amaçlı güçlü dolar-yüksek faiz temelli politikası, adı geçen zerzevatın adıyla anılan Volcker Şoku, Amerikan kapitalizmi açısından sorunu daha da derinleştirmişti. Vakit büyük abinin yardımına koşma vaktiydi. İngiltere, Fransa, F. Almanya ve Japonya gönüllü olarak kabul ettiler maliyetin bir bölümünü üstlenmeyi. Japon günlerin sonunu getiren süreci açığa çıkaran (“çıkaran” diyorum, onu yaratan değil) tam da bu adım oldu. Beklenen ABD’nin dış ticaret açığının giderilmesi ve ABD ekonomisinin dünyaya satışlarını arttırarak Volcker şokunun yarattığı durgunluktan çıkmasıydı. Olmadı. ABD iki yakası bir araya gelmeyen sabit gelirli gibi sürekli açık vermeye devam etti. Ancak asıl kötü etki Japon ekonomisinde ortaya çıktı. 

Sonrasında ise “Japon” günleri giderek soldu. Ne kadar ve nasıl soldu aşağıdaki tablo anlatıyor. Üç göstergenin seyri uzun Japon durgunluğunun ya da düşüşünün derinliğini göstermektedir. Tablo Dünya Bankası verilerinden türetildi. Tüm rakamlar % cinsiden ifadedir. Tablo dönem ortalamalarını vermektedir. 

Kişi başına gelirin büyüme trendlerinin gösterdiği gibi Japon kapitalizmi asıl parlak çağını 1960'larda yaşamıştır. Bu dönemde pek çok sektörde Amerikan kapitalizmi yakalanılmış ve geçilmiştir. 1970'lerde yavaşlama aslında aşırı birikim krizinin geldiğinin göstergesidir. Nitekim 1990'lardan sonra neredeyse hiç büyümemiştir Japon kapitalizmi. Çalışabilecek nüfus içindeki istihdam oranı da düşüş göstermiştir. Japonya’nın nüfusunun 2000'lerin başından 2010'lara kadar hiç artmadığını ve 2010’dan sonra ise, artış bir yana, azaldığını hesaba katarsanız (örneğin 2010’dan 2023’e 500 bin kişiden fazla bir azalış olmuştur) durumun vahametini anlarsınız. İstihdam mutlak olarak düşmektedir, azalmaktadır. Yatırım oranları da son dönemdeki küçük bir düzelme dışında azalmaktadır, üstelik bunun önemli bir bölümü yenileme yatırımıdır (onu da düşünce geriye bir şey kalmıyor zaten). Kısacası Japon Hasan için Japon günler bitmektedir.

Peki nedir sorun? Aslında sorun şu anda Almanya’nın ensesinde biten (gelecek hafta yazacağız), geçmişte Amerikan kapitalizmini kucağına alan ve gelecekte de Çin kapitalizmini yere serecek (Çin’in büyüme hızı düşüyor fark ettiniz mi?) olan sorunla aynıdır. Kapitalist sermaye birikimi bir yerden sonra kârlılık olanaklarını yok eden ve yatırım alanlarını daraltan bir aşırı birikim ile baş başa kalır. Japonya hâlâ yaşamaktadır, veriler Almanya’nın ise yeni başladığını göstermektedir.

1970'ler Japon kapitalizminin kriz eğilimlerini ayyuka çıkaran bir on yıl olmuştur. Petrol şokları ve sonrasında Volcker şokunun artçı şokları Japon kapitalizminin kriz dinamiklerini su yüzüne çıkarmıştır. Hızlı yükseldi Japon kapitalizmi, 1960'ların sonunda artık çok büyük bir birikim oranına ulaştı. Biriken kârın bir bölümünü uluslararasılaşmak için kullandı, özellikle elektronik ve otomotivde denizaşırı yatırımlara yöneldi. Böylece kârın bir bölümünü sermayeye dönüştürebildi ancak bu süreç 1980'lerde Doğu Asya’nın geriden gelen ve yetişme emareleri gösteren daha küçük sansarlarının (“Asya kaplanları”) küresel piyasalara girişiyle birlikte aksamaya başladı. Bu sansarlar tam da Japonların üretimini küreselleştirdiği sektörlere saldırdılar, bu saldırı esas sonuçlarını 1990'ların başında itibaren gösterdi (G. Kore’nin otomotiv ve tüketici elektroniği, ve Tayvan’ın da özellikle bilgisayar ve parçaları konusundaki rekabetleri). 2000'lerde ise bu defa Çin’in rekabeti çıktı ortaya. Dahası kâr oranları tüm dünyada düşüyordu. Bunlara rağmen Japon kapitalizmi hem içeride hem de dışarıda muazzam bir üretken kapasite yaratmaya devam etti (şu anda Çin’in yaptığı gibi). Kârlılık düşüşü, rakiplerin Japon dış pazarlarına üşüşmeye başlamaları, birim kârlılığı giderek düşen üretken kapasite artışı; sonunda Japon mucizesini bir tür çürüyen yapıya dönüştürdü. 1980'lerdeki finansal serbestleştirme adımları biriken fakat yatırılamayan sermayeyi içeride gayrı menkul ve menkul değerlere yöneltti; böylece şirketler muazzam miktarlarda toksik ve riskli varlık biriktirdiler. Dahası burada çöküntüler yaşandıkça çöküntüyü gidermek için daha fazla kredi kullandılar, daha fazla borçlandılar. Bugün Japonya’da şirket borçluluğu arşa varmış durumda. Hiçbir politika Japon kapitalizmini uzun çürümeden kurtaramıyor. “Japon” günler geride kalıyor. 

Bir zamanlar Japonya’nın her şeyi örnek diye gösterilirdi. Örneğin Anglo-Amerikan tarzı Taylorist çalışma disiplini ve modalitesi yerine Japon çalışma rejimi takdir edilirdi. Taylorizm işçilerin ve işletmenin idare edilmesi sürecinde bilimsel ilkeleri egemen kılmak isteyen bir bakış açısı idi ve çok etkili olmuştu. İşçi ile makine arasındaki ilişkilerde işçi bütünüyle makinenin bir uzantısına dönüştü, ve işçinin bedensel ve moral yönetimi bilimsel işletme yönetiminin belirlediği ilkelere göre ayarlandı; işçi, emekçi hızla nesneleşti, mekanikleşti (ilginçtir, Lenin de dahil Bolşevikler Taylorist emek yönetimi rejimini pek beğendiler ve hatta Sovyetler Birliği’nde uygulamaya çalıştılar). 

Bunun karşısına 1980'lerde çıkarılan Japon işyeri ve çalışma ilkelerine göre ise işçi görünüşte nesneleşmekten, pasif ve bağımlı olmaktan kurtarılıyordu. Buna göre işçinin işyerine bağlılığını ve işletme yönetiminde söz hakkını arttıracak bir kültürel ve moral, ve hatta fiziksel uygulamalar silsilesi işçinin işyerine sahip çıkmasına, ona yabancılaşmamasına yol açacaktı. Böylece işyeri bir tür sıcak eve, tüm üyelerinin (sermayenin ve emekçinin birlikte) koruyup kollamaya çalıştığı bir eve dönüşecekti. Pek tabii ki sermaye babalık rolüne bürünecekti, emekçiler ise evlat olacaktı. Evlatlar nasıl babalarına çıkmıyorlarsa emekçiler de sermayeye karşı çıkmayacaktı ve işyeri barışının teşvik edici sıcaklığı içinde işçi kaytarmadan verimliliğini arttırarak çalışacaktı. Yine ilginçtir bazı saf solcular bunun işçiyi daha özgür bir hale getireceğine bile inandılar. Tamamıyla uydurma idi; tıpkı Japon balığının ve Japon yapıştırıcısının, ve dahi Hasan’ın Japonluğu gibi. Sömürüyü itirazsız ve direnişsiz bir şekilde kabul edecek bir emekçi kitlesi yaratmayı amaçlayan sömürgen bir örgütlenme ve çalışma tarzıydı.

Kısacası “Japon” günlerde yükselen Japonizma, aslında emekçileri daha büyük bir baskı altına alan ve tüm dünyanın pazarlarını emtiaya boğarak büyüme amacına sahip sermaye stratejisini övme ve kabullenme anlamına da geliyordu. Tüm iyi niyetli beklentilerin aksine Japon kapitalizmi uzun bir durgunluk/çürüme sürecine girdi. Tabeladaki “Japon“ Hasan ibaresindeki ışıltılı “Japon” kelimesinin etrafındaki ışıklar sönmeye yüz tuttu, ve geriye sadece dinamizmini ve gençliğini yitirmiş, kıpırdayamadan çürüyen bir kapitalizm kaldı.

/././

Bir egemen ülkenin Devlet Başkanı’nı kaçıran ABD güçlü mü, zayıf mı?-Erhan Nalçacı- 

Sonuçta tarihsel olarak zor ama devrimci bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bütün ABD hegemonya alanı bir devrim coğrafyasına dönüşecektir.

ABD güçlü mü? Ona ne şüphe!

Egemen bir ülkeyi aylarca donanmayla kuşatmak, ticaretini engelleyecek şekilde abluka altına almak, Devlet Başkanı olan Maduro’yu askeri operasyonla kaçırmak bugün hangi devletin yapabileceği bir şey?

Uçak gemisi ve ona eşlik eden savaş gemilerinin oluşturduğu taarruz grupları ile ABD halen çok güçlü bir orduya sahip. Ayrıca dünya devletleri arasında bu yıl 900 milyar doları aşan miktarıyla en büyük askeri harcamayı gerçekleştiriyor. 

Ancak ABD zayıf, hem de çok!

İçinden geçtiğimiz tarihsel dilime özgü bu güçlülük ve zayıflık diyalektiğini kavramadan bir devrimcinin hareket etmesi ve yönünü bulması mümkün değil.

1- Venezuela saldırısı petrolle ilgili değil, ABD Orta ve Güney Amerika’da hegemonyasını yeniden inşa etmeyi hedefliyor

Son aylarda uluslararası ilişkiler üzerine yazanlar şunu çok belirttiler, mesele Venezuela devletinin uyuşturucu ticaretine karıştığı yalanı değil, Venezuela’nın petrol ve maden rezervleri.

Bir yere kadar doğru, Venezuela petrolleri üzerinde egemenlik kurmak ABD’nin her bakımdan lehine olacaktır. Ancak asıl amacın bununla sınırlı olduğunu düşünmek büyük hata olur. ABD’nin son bir yıl içinde Panama, Venezuela, Kolombiya, Küba ve Meksika’ya müdahale isteklerini düşününce genel bir emperyalist hegemonya sorunu yaşadığı anlaşılıyor.

Trump bu yanılsama yaratan açıklamayı daha önceki başkanlık döneminde Suriye’de de yapmıştı, Suriye’ye müdahale ederken “Suriye petrolüne el koyacağız, bu yüzden ordayız” demişti. Kendi ahlaksız ve sefil pragmatik ihtirasını bazen bahane olarak öne sürebiliyor.

Orta ve Güney Amerika 1828’de Monroe Doktrini ile ABD emperyalizminin hegemonya ve sömürü bölgesi ilan ediliyor ve Avrupa’nın sömürgeci, sonra emperyalist devletleri bu bölgeden men ediliyordu.

Gerçekten Latin Amerika “ABD’nin arka bahçesi” olarak anılacak şekilde ABD hegemonyasında kaldı yüz yıldan fazla süredir.

Ancak son 30 yılda ABD hegemonyası Çin tarafından sarsıldı. Emperyalist hegemonya sadece askeri kuşatma ve işgallere dayanmaz, daha çok sermaye ihracatı, eşitsiz ticaret, yatırımların yönlendirilmesi ve en nihayet siyasi hegemonya tesisi ile gider.

ABD bu alanda kaybetti.

Bazıları ABD’nin, Trump’ın dünya düzenini alt üst edici söylem ve eylemleriyle emperyalistleştiğini söylüyor. Oysa ABD 150 yıldır emperyalist bir devlet ve son 75 yılında ise emperyalist piramidin zirvesinde bulunuyor.

Sorun şimdi emperyalistleşmesi değil, emperyalizmi becerememesi! ABD’nin haydut bir devlete dönüşmesi bu rekabet yeteneğinin aşınmasında aranmalı.

Çin’in dünya çapında bir hegemonya projesi olan Tek Kuşak Tek Yol projesine birçok Orta ve Güney Amerika ülkesi katıldı, sonradan bazıları çıktılar baskıyla ama yönü anlamak için önemli: Panama (2017), Venezuela (2018), Ekvador ve Peru (2019), Kolombiya (2023).

1990’larda Çin’in hemen hemen hiç ticari ilişkisi yoktu bölgeyle, ancak sonra toplam ticaret hacmi füze hızıyla arttı. 2000’de 10 milyar, 2012’de 270 milyar, bugün 500 milyar dolar civarında bulunuyor. Çin özellikle Orta ve Güney Amerika’dan ham madde alıyor ve sanayi ürünleri satıyor. 

ABD bölgeyle olan ticarette halen önde gözüküyor ama bu Meksika ile serbest ticaret anlaşması nedeniyle ve Meksika ile ticareti çıkarırsanız Çin’e karşı kaybetmiş durumda.

Çin büyük bir sermaye ihracatçısı durumuna yükseldi. Verdiği krediler, hammaddeleri çıkarma ve taşımaya dönük yatırımlar ile çaplı bir etki yarattı.

Tüm bunları ayrıntısı ile yazmak ayrı bir yazının konusu olabilir, ancak şu yeni bilgiyi eklemenin yararı var. Geçen yıl Çin’de yapılan Çin-CELAC (Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu) Zirvesinde Çin 9 milyar doları aşkın kredi söz verdi ve kredilerin bir kısmı güvenlik için de kullanılacaktı.

Görüldüğü gibi ABD’nin güç gösterisi engelleyemediği bir zayıflığı telafi etmeye çalışıyor gözüküyor.

2- ABD emperyalist saldırganlığına ideolojik bir kılıf üretemiyor

ABD önceki saldırılarında emekçi sınıflar açısından etkili olan güçlü ideolojik kılıflar üretirdi. Yok otokratik rejimlere karşı demokrasi, yok kitle imha silahlarını yok etmek, yok IŞİD’e karşı mücadele.

Irak’a karşı işgali başlattıklarında Ankara’da üniversite binalarının camları bantlanmıştı. Niye, Saddam kimyasal silah taşıyan füze atarsa camlar kırılıp içeri gaz girmesin diye. Bu emperyalist ideoloji makinesinin gücünü gösteriyordu.

Şimdi ise hiçbir kılıf yok, “petrolünü istiyoruz, biz yöneteceğiz Venezuela’yı”.

Bu büyük bir zaaftır. Gerçekten kimse inanmadığı gibi saldırı karşısında dünyanın her yerinde büyük kitle gösterileri oldu. Bu saldırıyı kınayamayan ABD hegemonyasındaki devletler ve siyasileri bir meşruiyet krizi ile yüzleşmek zorunda kaldılar.

3-ABD’nin uzun süren bir işgali tolere edecek gücü yok

Venezuela’ya olan saldırı vurucu ama çok sınırlı bir saldırıydı. Var olan Bolivarcı yönetimi değiştirmeye yetmedi.

ABD uzun süredir büyük piyade birlikleri gerektiren işgal ve savaşlardan kaçınıyor. Bunun birçok nedeni var. Ancak üç tanesine değinelim.

Biri ABD’nin devasa kamusal borcu. Bugünkü borç ulusal gelirin %123’ünü geçmiş durumda, 39 trilyon dolar civarında. Uzun süren bir savaşın kamusal yükünü taşımak kolay değil. Venezuela kuşatması bile büyük bir maliyet getirmiş gözüküyor.

İkincisi, işgali hedefledikleri ülkelerdeki halk örgütlenmesi, Venezuela ve Küba buna örnek olarak verilebilir. Böyle bir batağa saplanmaktan korkuyorlar.

Üçüncüsü ise, ABD emekçi halkının siyasi olarak hareketlenmesi. Her gün sokaklar on binlerce protestocu ile doluyor. ABD sermaye sınıfının bu meşruiyet krizi ile uzun süren bir savaşı göğüslemesi zor gözüküyor.

4-Askerler şerefli bir savaşa girmek ister

Askerler milliyetçi ideolojilerin etkisinde bile kalsalar bir savaşta ülkeleri adına onurlanmak isterler.

Geçen yılın sonunda Trump ve sefil ekibi tüm önemli generalleri toplayıp brifing verdiler. Brifingde bundan sonra insan hakları, uluslararası kurallar vb. olmayacak, alçak ve kuralsız olacağız dediler kısaca.

Generallere isterseniz Trump’ı alkışlayabilirsiniz dediklerinde buz gibi bir hava esti. “Biz siyasi değiliz” diye generaller açıkladılar bu durumu.

Ama böyle edepsiz bir savaş tarzı önünde sonunda savaşın kritik bir anında ordunun taraf değiştirmesine neden olur. Zaten ordudan şimdiden bilgi sızıntısı eksik olmuyor.

Yeter ki ülkede sermayeden bağımsız olarak taraf yaratacak bir siyasi özne bayrak açsın.

5-ABD diğer emperyalist ülkelere liderlik yapma yeteneğini yitirdi

Emperyalist hegemonya aynı zamanda diğer emperyalist devletlerin bir grubuna liderlik yapmakla da inşa edilir. Şimdi ABD’nin bu yeteneğini nasıl yitirdiğine tanıklık ediyoruz.

Ukrayna savaşında Ukrayna’nın zenginliklerine tek başlarına çöken bir anlaşma yapmaları, Grönland’ı müttefiklerinden istemeleri bu liderliğe ve NATO ittifakına bir darbe vuruyor.

***

Sonuçta tarihsel olarak zor ama devrimci bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bütün ABD hegemonya alanı bir devrim coğrafyasına dönüşecektir.

Yeter ki emekçi sınıflar örgütlensinler, siyasi bir öncülüğü yaratsınlar, sermayenin herhangi bir bileşeni ile bağlarını koparsınlar, Çin ve Rusya’dan umutlanmasınlar ve kendi siyasi güçlerine ve program hedeflerine odaklansınlar.

Cesaret, akıl ve umut bu tarihsel süreçte bizimle olsun.

/././

Noktürn: Bir gece resmi -Fide Lale Durak- 

Önemli olan, tıpkı müziğin notaları gibi, birbirini tamamlamak için bulunan tonlar ve çizgilerdir.

Noktürn, Türkçeye gece müziği olarak çevriliyor. Sadece müzikte kullanılan bir kelime olmayıp şiirde, resimde ve diğer sanatsal üretimlerde seyirci ile oluşan hüzünlü iletişimi anlatmak için kullanılsa da en çok klasik müzikte bir tür olarak biliniyor. Chopin’in 21 parçalık noktürnleri, bu türün ünlü olanlarından.1 Bugün ele alacağımız resim de adını, Chopin hayranı bir amatör müzisyen ve koleksiyonerin, ressam James McNeill Whistler’ın bir resmine noktürn demesiyle alıyor.

James McNeill Whistler, 1866, Mavi ve Altın Noktürn (Gece): Valparaíso Körfezi

“Mavi ve Altın Noktürn: Valparaíso Körfezi” resminin hikayesi, 1866 yılının 31 Mart sabahı saat 7’de İspanyol donanmasının Şili’nin Valparaíso kıyılarını vurmak üzere açığa demirlemesiyle başlar. Körfezin gece sakinliğini mavi ve altın renklerin hâkim olduğu bir paletle huzurlu bir şekilde anlatan resim, bombardımandan bir gece önce yapılmıştır. Empresyonistlerin ışığından etkilenen Whistler’ın fırçası onlardan ayrılarak daha tonal renklerin kullanıldığı renk düzenlemelerine odaklanır. Gemilerin direkleri sisler içinde belli belirsiz uzanır ve resmin soyut niteliği rüya gibi bir atmosfer yaratır. Ortaya çıkan zamansız, içe dönük bir gece resmidir. Ama sabah olduğunda, resimde görülen gemilerin İspanyol bombalarıyla yok olacağı gerçeği, resmi bir tarihsel kanıta dönüştürür.

ABD Massachusetts doğumlu ve o sırada Londra’da yaşayan bir ressam olan Whistler’ın tam da İspanyol saldırısı öncesinde Şili’de ne işi vardır? Bu soru uzun yıllar sırrını korumuş ve halen cevabı net değildir. Bir görüşe göre Whistler’ın Şili’ye gidişinin sebebi politiktir. Diğer bir görüş ise silah kaçakçısı olabileceğini ve sadece para için gittiğini söyler. Bu görüşlere yer vermeden önce sanatçının maceralı hayatına kısaca değinmekte yarar var.

Çocuk yaşta resme olan ilgisi fark edilen Whistler’ın babası mühendistir ve 1842 yılında, Whistler 8 yaşındayken, Rus İmparatoru I. Nikolay tarafından Saint Petersburg (o sırada adı Sankt-Petersburg)-Moskova hattında çalışmak üzere işe alınır. Ailece Sankt-Petersburg’a taşınırlar. Whistler henüz 11 yaşındayken Kraliyet Resim Akademisine kaydolarak canlı model üzerinde anatomi öğrenme ve geleneksel resim eğitimi alma fırsatı bulur. Rusya’da yaşadıkları yıllarda akrabalarının yaşadığı Londra’ya sık sık ziyarete giderler. Whistler, Londra’da fotoğraf sanatçısı olan kuzenini örnek alarak çocukluğundan itibaren sanatçı olmayı kafasına koymuştur ancak babasının 49 yaşında koleradan ölmesi hayatın akışını değiştirecektir. Ailece ABD’ye geri dönerek annesinin memleketi olan Connecticut’a taşınırlar. Whistler’ın geleceği belirsiz hale gelmiştir. Annesi kendi hayalleri doğrultusunda oğlunu siyasetçi olması umuduyla Katolik bir liseye gönderir. Ancak kısa bir süre sonra dini eğitimin kendisine uygun olmadığına karar veren Whistler, babasının izinden gitmek isteyerek ABD Askeri Akademisine katılır. Otoriteye karşı gelen, alaycı yorumlar yapan ve disiplin cezalarıyla dolu askeri okul hayatını okuldan atılarak tamamlar. Neyse ki burada çizim ve harita yapmayı öğrenmiştir, bu sayede ABD kıyılarını haritalandıran bir çizer olarak çalışmaya başlar. Yeterli parayı biriktirir biriktirmez sanat eğitimi almak için Paris’in yolunu tutar ve bir daha ABD’ye dönmez.

James McNeill Whistler, 1859, Piyano Başında

1855’te taşındığı Paris’e ve buradaki bohem hayata kısa sürede uyum sağlar. Atölyesinde çalıştığı ressam Charles Gleyre, daha önce Fransız Devrimi’nin ressamı olarak tanıttığımız David’in bir öğrencisi olan Ingres’in hayranıdır. Bu yüzden Whistler’ın sanat anlayışında da Fransız klasik resmi etkili olacak ve ona özgü tonal, çizgisel resim anlayışının temelini oluşturacaktır. Paris’teki yaşamının üçüncü yılında Gustave Courbet’nin çevresine girmeyi başarır. Bu sayede Manet ile tanışır, Charles Baudelaire’in fikirlerinden etkilenir. Resimleri, Paris’te sergilere kabul edilmeye başlar. İlk ustalık eseri olarak görülen “Piyano Başında” resminin Londra’da sergilenmesi ile çocukluğundan aşina olduğu bu kente yerleşir. Paris’teki dostlarıyla bağlantısını ise hiç koparmaz.

Whistler’ın Paris’te tanıştığı ve Londra’da yeniden karşısına çıkacak dostlarından biri, İrlanda’nın bağımsızlığını savunan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’nin (Irish Republican Brotherhood) önemli ismi John O'Leary’dir. Hareketin mali yöneticisi olan O’Leary, 1865’te Londra’da, vatana ihanetten tutuklanarak 20 yılla yargılanmaya başlar. Whistler, bir taraftan arkadaşı için öngörülen acımasız ceza karşısında şok olmuş, diğer taraftan O'Leary’nin mektuplaştığı herkesin cezadan pay alması nedeniyle kendisi için de tedirgin olmaya başlamıştır. Tam bu sırada, İrlanda ve İngiltere’de güvenlik güçlerine geniş tutuklama yetkisi veren bir yasa, hızla Kraliyet onayından geçer. Yasa, İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği ile ilişkisinden şüphelenilen herhangi birisi için altı aya kadar yargılamadan göz altında tutma hakkı tanımaktadır. Böylece Whistler, 1866 yılında Londra’dan ayrılmaya karar verir. 

Whistler’ın Valparaíso’ya giderek aniden ortalıktan kaybolması, hayatındaki en açıklanamaz olaylardan biri olarak anılır. Giderken biyografi yazarı arkadaşı Pennell’e, ABD Konfederasyon askerleriyle birlikte İspanyollara karşı savaşmaya yardım etmek için Şili’ye gittiğini söyler. Whistler bu konuda hiçbir zaman kesin konuşmaz, Pennell de yazdığı biyografide sanatçının Şili’ye gidişine sadece kısaca değinir. Aslında Whistler doğrunun yarısını söylemiş gibi görünmektedir. Hem politik görüşüne uzak olmayan bir direnişe destek olmuş hem de O'Leary davasının olası tehlikelerinden uzaklaşmıştır.2

Whistler’ın, bombardımandan bir gece önce "Mavi ve Altın Noktürn: Valparaíso Körfezi" resmini yapmasının politik hikayesi böyle açıklanır. Diğer hikâye ise daha kişisel bir karalama davası gibi durmaktadır.

Biz Noktürnlere geri dönelim.

James McNeill Whistler, 1872, Mavi ve Altın Noktürn: Eski Battersea Köprüsü, Tate Müzesi-Londra

Whistler’ın, Valparaíso Körfezi’ni bombalanmasından bir gece önce yaptığı ve ardından birkaç ay boyunca savaş gemilerini resmettiği ve Londra’ya döndükten sonra on yıl boyunca devam ettiği gece resimleri, tıpkı Chopin’in Noktürnleri gibi gecenin seslerini, rengini ve duygusunu taşır. 1872’de Whistler, resimlerine Noktürn ismini veren, amatör müzisyen ve Chopin hayranı Frederic Leyland’a yazdığı mektubunda, ona içtenlikle teşekkür ederek, resmine yönelik eleştiriler karşısında en fazla keyiflendiğini ve sanatında yapmak istediğinin, Noktürn kelimesinden daha iyi anlatılamayacağını söyler.3

James McNeill Whistler, 1871, Gri Siyah Aranjman No.1, d’Orsay Müzesi-Paris 

Whistler’ın sanatı, tonun, çizginin resimsel estetiği ile ilgilidir. Bu yüzden annesinin portresine “Gri Siyah Aranjman No.1” adını vermiştir. Resme konu olan kişi resmin sadece soyut bir unsurudur. Önemli olan, tıpkı müziğin notaları gibi, birbirini tamamlamak için bulunan tonlar ve çizgilerdir. Bu yüzden noktürn, senfoni, düzenleme ya da etüt gibi müzikal terimler Whistler’ın resimleri için de tercih ettiği isimlerdir.

Yazı biterken, Chopin’in yurtsever duygularla bestelediği ve adına “Devrim” dediği 12 numaralı Etüdünü dinlemenin sırası. Whistler’ın yurtseverliği ise kanıtlanamadı, tıpkı Noktürn resimlerindeki gece sisinde belli belirsiz uzanan gemilerin direkleri gibi sadece hissedilebilen izini bıraktı.

1Devam etmeden yazının kalanında Chopin’in özellikle 1, 2 ve 15 numaralınoktürnlerini dinlemenizi tavsiye ederim. Şuradan dinleyebilirsiniz

2Ronald Anderson, Anne Koval, 1994, James McNeill Whistler: Beyond the Myth, New York: Carroll & Graf, sf. 156

3Ronald Anderson, Anne Koval, 1994, James McNeill Whistler: Beyond the Myth, New York: Carroll & Graf, sf. 186

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

İran’ı düşünürken + İransız iki proje -Cumhuriyet -19 Ocak 2026-

İran’ı düşünürken -Ergin Yıldızoğlu-  İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetl...