Savaşta devrim’ + Trump çıkış bulabilecek mi? + Bahçeli’nin mesajı -Cumhuriyet-


Savaşta devrim’-Ergin Yıldızoğlu- 

Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyla savaş tarzını değiştirmeye başlamıştı. Algoritmaların devreye girmesiyle bu “devrim”, Ukrayna savaşında, Gazze soykırımında kendini gösterdi. En son olarak da ABD ve İsrail-İran savaşında yoğun olarak yapay zekâ kullanmaya başlayınca bu savaş tarzı çok daha karmaşık bir üst düzeye sıçrarken derin bir ahlaki uçuruma düştü.

Üretim araçlarının evrimi, üretim tarzlarının sergilediği biçimleri de etkiliyor. “Yıkma/öldürme araçlarının” evrimi (teknolojik-bilimsel gelişmeler), son olarak YZ, “savaş tarzını” sessizce ama köklü biçimde değiştiriyor.

Savaşın cephe hatları artık veri akışları, sinyal istihbaratı ve uydu görüntüleriyle örülmüş algoritmik katmanlardan oluşuyor. Bu dönüşümün merkezinde YZ’nin, insanın karar verme kapasitesini hem hızlandıran hem de giderek savaşın kinetik (yıkım ve öldürme) boyutunun dışına iten bir etkisi var.

Bu dönüşümün en somut örneklerini, sonuçlarını, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında, kullandıkları YZ sistemlerinin, savaşı fiilen şekillendirmeye başlamasında görüyoruz. Palantir’in Maven sistemi, günde binlerce potansiyel hedefi seçiyor, sınıflandırıyor, önceliklendiriyor (target generation); Anthropic’in “Claude” komutanlara seçenekler sunuyor, hasar değerlendirmesi yapıyor, bir sonraki hamleyi hesaplıyor. Siber operasyonlar ise kinetik saldırılardan önce İran’ın iletişim altyapısını, sensörlerini, komuta sistemlerini devre dışı bırakmaya çalışıyor. Savaş artık önce sahada değil, veri merkezlerinde başlıyor. YZ ile donatılmış insansız hava araçları ise iletişim kesildiğinde yerleşik özerklik protokollerine geçerek görevlerini insan müdahalesi olmaksızın tamamlayabiliyor. Bunlar artık teorik senaryolar değil, somut olgular.

HATA MI, AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ MÜ?

İran’ın güneyinde bir ilçe olan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzeleri 45 dakika arayla iki kez vurdu, 175 kız öğrenci hayatını kaybetti. YZ destekli hedefleme veri tabanına ilişkin sistem güncellenmemiş ya da hedef yanlış sınıflandırılmış, bu feci fiyaskonun nedeni hâlâ tartışma konusu.

Bu felaketi bir hata olarak okumak olanaklı değil. Minap saldırısı, YZ’nin savaşa entegrasyonunun yapısal açmazının bir semptomu: Hedef doğrulama  mekanizmaları zayıflatılmış, sivil zarar değerlendirme ekipleri küçültülmüş,  onay süreçleri de bilgisayar hızına yaklaştığı için fiilen anlamsızlaştırılmış. İnsan denetimi teknik açıdan var olsa bile; bir komutan, YZ tarafından üretilmiş yüzlerce hedef seçeneğini dakikalar içinde değerlendirmek zorunda kaldığında, bu denetim artık hukuki bir formalite olmaktan öteye geçemiyor.

Uluslararası savaş hukuku, saldırıların orantılı, ayırt edici ve açıklanabilir  olmasını varsayıyor. Bu kriterlerin üçü de bilgisayar temposunda yürütülen bir savaşta hızla anlamsızlaşıyor. Algoritma bir hedef öneriyor; komutan onaylıyor, sistem vuruyor. Peki, bir hata olduğunda kim sorumlu oluyor? Algoritmayı yazan mühendis mi? Onayı veren subay mı? Sistemi savaşa entegre eden yetkili mi? YZ, sorumluluğu dağıtıyor, bu dağılma fiilen ortadan kaldırıyor.

Öte yandan teknoloji üreticilerinin denetleme arzusu da boş bir iddia olmanın ötesine geçemiyor. Anthropic CEO’su Dario Amodei, modellerinin otonom silah olarak kullanılmasını önlemek istedi. Pentagon, bu kısıtlamayı reddetti, ulusal güvenlik iddiasıyla şirketi geri adım atmaya zorladı.

Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.

Bir sorun daha var: Savaşlar aynı zamanda YZ eğitimi, evrimi için zengin veri kaynağı, deney alanı sunuyor. YZ, “süper YZ” olmaya doğru, savaşlardan öğrenerek anlaşmazlıkları şiddet yoluyla giderme mantığını/ahlakını da edinerek evriliyor.

Bu alanın en deneyimli bilim insanlarından Eliezer Yudkowsky ve Nate Soares (Machine Intelligence Research Institute’in kurucuları) 2024’te “Eğer biri inşa ederse herkes ölecek” başlıklı bir kitap yazdılar. Kitapta betimlenen süreçler ve olasılıklar, gerçekten çok korkutucuydu ve çok büyük ilgi çekti, tartışma yarattı.

/././

Trump çıkış bulabilecek mi?-Mehmet Ali Güller- 

Emekli Amiral Mustafa Özbey’in saptaması önemli: “ABD ve İsrail, İran’a karşı yeniliyor. Bu kesin. İran, yaşadığı tüm yıkımın bedeli olarak ABD’ye öyle bir ceza vermiştir ki ABD ile Çin arasında yaşanması beklenen 3. dünya savaşını başlamadan bitirmiştir. ABD’nin Çin’i yenmesinin imkânsız olduğunu İran dünyaya göstermiştir.”

İran’a rejimi yıkma hedefiyle saldıran ABD ve İsrail’in muharebeleri kazansa bile bu savaşı kaybetmekte olduğu birçok analistin ortak görüşü. Öyle ki siyasi kayıpları nedeniyle ABD günün sonunda Pirus zaferini bile arayabilir. Zira Körfez’den Pasifik’e, ABD’nin müttefikliğinin maliyeti sorgulanmaya başlandı daha şimdiden.

ABD MÜTTEFİKLİĞİNİN MALİYETİ

New York Times’ın uydu görüntüleri, doğrulanmış sosyal medya videoları ile ABD ve İranlı yetkililerin açıklamalarına dayandırarak çıkardığı 10 günlük bilanço, ABD’nin zorda olduğunu resmediyor. Buna göre “ABD’nin en az 17 askeri ve diplomatik tesisi, birden fazla kez vurulmuş durumda” Financial Times gazetesinin haberine göre ise “ABD 10 günde, yıllarca yetecek miktardaki mühmmatının önemli bir bölümünü kaybetti.”

En önemlisi de ABD’nin radarları ve savunma sistemleri vurulmuş durumda. Pentagon bu nedenle Pasifik’teki sistemlerini bölgeye taşımak zorunda kaldı. ABD Güney Kore’ye yerleştirdiği THAAD bataryası ile AN/TPY-2 radarını Körfez’e getirdi. Japonya’ya konuşlandırdığı iki Aegeis destroyerini de bölgeye getiriyor. Filipinler, sıranın kendisine geleceğinden endişeli. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung durumdan rahatsız: “ABD güçlerinin buradaki bazı hava savunma bataryalarını kendi askeri ihtiyaçları için yeniden konuşlandırmasına karşı olduğumuzu ifade etik.”

Bu savaşın ilk önemli çıktılarından biri bu oldu: Hem Körfez’deki ülkeler açısından ABD güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığı anlaşıldı hem de ABD’nin Pasifik’teki müttefiklerine sunduğu koruma kalkanını ihtiyacına göre kaldırabileceği görüldü. Bu tablo, bu ülkelerin ABD’nin stratejik ortağı olmadığını, taktik silah deposu olduğunu ortaya koydu. Ve bu tablo ABD müttefikliğinin maliyetinin ne kadar yüksek ve riskli olduğunu gösterdi.

ABD RUS PETROLÜNE MUHTAÇ

ABD’nin en savaş çığırtkanı senatörü Lindsey Graham ekranlarda açık açık “Çok para kazanacağız” diyerek selamlıyordu İran’a saldırıyı. Plana göre ABD İran petrolünü ele geçirecek, Hürmüz Boğazı’nın denetimini sağlayacak, böylece en büyük üretici bölgesini kontrol altında tutacak ve bölgeden Çin’e petrol satışı gözetiminde olacaktı.

Ama bırakın bu hedefe ulaşmasını, şu anda tersi oldu. Hürmüz Boğazı kapalı, enerji piyasaları altüst ve oluşan açığı kapatmak için ABD ve müttefikleri stoklarındaki 400 milyon varil petrolü piyasaya sunmak zorunda kaldılar.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in şu açıklaması, işlerin Washington açısından ne durumda olduğunu ortaya koymaya yetiyor: “Mevcut petrol arzının küresel erişimini artırmak için şu anda denizde kalmış Rus petrolünün satın alınması için geçici yetki sağlayacağız.” Yani Rusya’dan petrol alanlara ek tarife uygulayan ABD, artık Rus petrolüne muhtaç.

Özetle ABD, “Çok para kazanacağız” diyordu, sadece savaşa günlük 1 milyar dolar harcıyor; İran’ın petrolüne çökmeyi hedefliyordu, stoklarını eritmeye mecbur kaldı.

İKİ DURUMDA DA AĞIR MALİYET

İşlerin ABD açısından iyi gitmediği ortada. Wall Street Journal’a göre artık çıkış planı konuşuluyor: “Danışmanlarından bazıları, yükselen petrol fiyatları ve uzun sürecek bir çatışmanın siyasi tepkilere yol açabileceği endişeleri nedeniyle, özel görüşmelerde onu (Trump) çatışmadan çıkış planı aramaya çağırdı.”

Peki Trump yönetimi bir çıkış planı bulabilecek mi? Hükümetin brifinglerden çıkan senatörlerin açıklamalarına göre ortada ne başlarken yapılan doğru dürüst bir plan vardı ne de sonrası için. Örneğin ABD’li Senatör Chris Murphy, İran’la yürütülen savaşı “son 100 yılın en beceriksiz ve tutarsız savaşı” olarak nitelendiriyor.

Trump açısından işler her iki durumda da çok zor: Savaşı sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti de savaştan çıkmasının siyasi maliyeti de çok ağır olacak.

/././

Bahçeli’nin mesajı -Mehmet Ali Güller- 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin iftar programında yaptığı şu uyarı sosyal medyada çok tartışıldı: “Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısırdöngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.”

Bu sözler, kimin söylediğinden bağımsız olarak, çok önemlidir ve doğrudur. Ama kimin söylediği de söylenenin içeriğine yeni anlamlar katar. İki nedenle:

CEMAATLER KOALİSYONU İLE MÜTTEFİKLİK

1) Bu sözler, Cumhur İttifakı’nın iki numaralı siyasetçisine ait. MHP’nin Cumhur İttifakı ortağı olan iktidar partisi AKP ise cemaatler koalisyonudur. 

Ve evet, Bahçeli haklıdır. Örneğin AKP’nin müttefiki olan cemaatlerden biri, büyümüş, semirmiş, devlet içinde paralel devlet olmuş, dış nüfuza araç olmuş ve milli güvenliği aşındırmıştır. “Gülen cemaati” olarak AKP’nin siyasi desteği altında sürdürdüğü faaliyetini, en sonunda ABD destekli bir darbe girişimine dönüştürmüştür. 

Peki Bahçeli’nin destek verdiği AKP bundan ders çıkarmış mıdır? FETÖ’den boşalan yerlerin başka cemaatler tarafından doldurulduğuna bakılırsa, yanıt hayırdır.

LÜBNANLAŞMA ÖNERİSİ

2) Bu sözler, yakın zamanda Türkiye’ye Lübnan modeli öneren Bahçeli’ye aittir. Hatta Bahçeli konuşmasının devamında vurgusunu şu sözlerle de güçlendirmiştir: “Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.”

Ama işte aynı Bahçeli, açılım vesilesiyle “Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, biri Kürt olsun, biri Alevi olsun” demiştir. Bahçeli bu öneriyi yaptığında, bu köşede şöyle demiştim: “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları istemek, yurttaşların eşitliğinin gerisine düşüp her yurttaşın kendi toplumundaki eşitliğini savunmak demektir. Lübnan budur: Cumhurbaşkanı şu toplumdan, başbakan şu toplumdan, meclis başkanı şu toplumdan. O toplumlar etnik gruplardır, dini ve mezhebi gruplardır.” (Bahçeli’nin Lübnanlaşma önerisi, 21.7.2026)

Bu durumda Bahçeli, Türkiye için Lübnanlaşma önerisini geri mi almış oluyor? Sanmıyorum. Bahçeli’nin konuşmasında Lübnan’ın önemli yer tutması, birkaç gün önce gündeme gelen “Bahçeli, Lübnan ve Suriye’nin birleşmesine yönelik bir çalışma yürütüyor” iddiasıyla ilgili görünüyor.

LAİKLİĞİN ÖNEMİ

Laiklik bizimki gibi ülkeler için kritik önemdedir. Toplumu bir arada tutan en önemli tutkaldır.

Atatürk’ün laiklik tanımının iki temel yönü vardı: 1) Laiklik, din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. 2) Laiklik vicdan işidir.

Atatürk’ün ardından laikliğin bu tanımını adım adım sulandırdılar, bozdular. Bir taraf laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılmasına” indirgedi, diğer taraf da “türban karşıtlığı”na daralttı.

Geçenlerde bir etkinlikte, kısa süre önce CHP’nin parti meclisi üyesi de olan bir CHP’li, partisinin laikliğe gereken önemi vermediğinden şikâyet etti. Laikliğin özgürlük olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü olduğunu, bu nedenle çok önemli olduğunu anlattı.

Üzüldüm. Çünkü bu tanıma göre en laik parti AKP’dir. Çünkü AKP “dine özgürlüğün” en büyük bayraktarıdır. Nitekim zaman zaman AKP’liler kavramı iyice sulandırdıkları için “En laik biziz” bile diyebilmektedir.

KOÇ-İLİM YAYMA CEMİYETİ - NATO

Bahçeli’nin doğru uyarısına dönersek evet, “Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır.” Burada denklemi devlet ve millet lehine güçlü kılan en temel unsur laikliktir. 

Laiklik demişken...  

Haberi görmüşsünüzdür: “Koç Holding Başkanvekili Ali Koç, dedesi Vehbi Koç döneminde başlayan ve yaklaşık 60 yıldır devam eden İlim Yayma Cemiyeti ve imam hatip lisesi öğrencileriyle iftar yapma programına bu yıl da katıldı.”

Hep sorulur: Burjuvazi neden “Atatürk Cumhuriyeti”ni korumadı? Yanıtı için yardımcı olacak ilişkilerden biri “Koç, İlim Yayma Cemiyeti, NATO” üçgeni içindeki katmanlı bağlardır.

/././

Cumhuriyet



Kopan kolun hesabını sordu diye tutuklandı -Bahadır Özgür / halkTV-

 


Birtek-Sen Başkanı Mehmet Türkmen yine tutuklandı. Daha önce de aynı gerekçelerle tutuklanıp, daha sonra ev hapsi verilerek serbest bırakılmıştı.

Tutuklanmasının sebebi ne biliyor musunuz?

Gazinatep’te aylardır ücretlerini alamayan Sırma Halı işçilerine destek verdiği konuşmasında söyledikleri.

Peki ne söyledi Türkmen? “İşçiler aylardır ücretlerini düzenli alamıyor. İstediklerinde de tehdit ediliyorlar. Haksızlığa karşı toplanıyor ama etraflarında yüzlerce polis oluyor. Barikatları işçilere değil patronlara kurun.”

Bu sözleri savcılık ‘kin ve düşmanlığa teşvik’ saydı ve anında tutukladı. Ama asıl gerekçe başka. Türkmen çocukluğundan beri Gaziantep’te ‘mezbaha’ diye anılan atölyelerde çalıştı. İşçiyken de bu kölelik koşullarına karşı hep direndi.

Şu aşağıdaki fotoğraflar 30 yıl önce, Gaziantep’te genç bir işçiyken çekildi. İşçi hareketleri tarihine 2Ünaldı direnişi’ olarak geçen ve memleketin gördüğü en büyük işçi direnişlerinden birisiydi. Gaziantep’in 13 mahallesine yayılmış izbe atölyelerde çalışan 20 bin işçi, insanca koşullar için bir ay boyunca eylem yaptılar. Devletin neredeyse her kurumunun karşısında seferber olduğu direnişin en genç liderleri Mehmet Türkmen’di.

Yani Gaziantepli patronlar onu çocukluğundan tanır.

O genç Mehmet bugün hala Gaziantep’te nerede bir işçinin hakkı yense koşturuyor.

Pandemi günlerinden beri de korkunç bir olayın peşinde.

Gaziantep Başpınar OSB’de kurulu tekstil fabrikalarının adı ‘fabrika’ değil,  ‘mezbaha!’ Çünkü eski makinelerle, uzun saatler yapılan üretimde nice işçi elini, kolunu kaybetti. Yıllardır işleyen bu ‘kıyma makinesi’ patronların baskısıyla gizleniyordu. Pek çok işçi ‘çolak’ kaldı. Ve bunlar raporlanmadı, üzeri kapatıldı.

İşte Mehmet son birkaç yıldır ‘çolak işçilerin’ de hakkını arıyor. Neden hiçbir patronun ifade dahi vermediğini, niye Çalışma Bakanlığı’nın denetim yapmadığını soruyor.

Bugün işçilerin ücretlerini ödemeyen Sırma Halı’nın sahibi olan Şireci Tekstil de bu ‘kıyma makinelerinden’ birisi.

Geçtiğimiz aylarda 47 yaşındaki Murat Doğan, Şireci Tekstik fabrikasında iki kolunu makineye kaptırdı. Daha önce olduğu gibi işçiler sürekli makinelerin eski olmasından, güvenlik önlemlerinin yetersizliğinden, uzun saatler süren ağır çalışma koşullarından şikayet ediyorlardı. Sonunda Murat Doğan da o uyarılara rağmen  ‘çolak’ kalan işçilerin arasına katılanlardan birisi oldu.

Mehmet bu işin de peşindeydi. Nitekim Sırma Halı işçilerine yaptığı konuşmada da bir kez daha ‘kopan kolun hesabının sorulmasını’ istedi.

Onu tutuklayan savcının asıl ‘kin ve düşmanlık’ saydığı konu buydu işte. Kararda kolu kopan işçi ile ilgili soruşturmanın devam ettiğine atıfla, Mehmet’i suçladı. Oysa ‘sürüyor’ denilen soruşturma da, tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, patronu aklamaya doğru ilerliyordu. Mehmet buna isyan etti.

Tutuklama kararı sonrasında adliye koridorunda da bağırarak bunu dile getirdi: “Şu memlekette her yıl on tane işçi ölüyor fabrikalarda, kolları elleri kopuyor. Bir tane patron ifade bile vermiyor ama bir sendikacı bunu dile getirdiği için patronun şikayetiyle tutuklanıyor.”

Tekrar soralım öyleyse: Mehmet niye tutuklandı?

Çünkü kopan kolun hesabını sordu!

Bahadır Özgür / halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Mart 2026-

'Yerden toplayanlar': Semt pazarlarının bir bakışta tanınan çaresizleri, nasıl koca bir kitleye dönüştü?-Özkan Öztaş- 

Ankara Esat'ta akşam çökerken, pazar yerinde bambaşka bir telaş başlıyor. Fiyatlardan utanan esnaf ile çöpe atılanları seçmek zorunda kalan yurttaşların kesiştiği bu pazarda, ağır bir geçim derdi ve yoksulluk sessizce yansıyor dikkatlice bakanlara.

"Gel abla gel. Bakma işte al götür akşam pazarı bu."

Hava kararmaya başlarken mahalle pazarında ufaktan bir toparlanma telaşı da başlıyor. Mevsim kış sonu, ilkbahar. Kışın soğuğu azalırken baharın ilk günlerindeyiz. İftar saati yaklaşınca tezgahlar normal zamanlara göre daha erken toplanıyor. 

Yavaştan tezgahlarındaki sebze ve meyveleri kasalara dizen pazarcı esnafı halinden pek memnun değil. Erzurum'un Karayazı ilçesinden vaktiyle Ankara'ya göç etmiş olan Nihat, pazar yerindeki pek çok meslektaşı gibi Kars ve Erzurum hattından gelen emekçilerden biri. Geriye kalan esnafın önemli bir kısmı ise Ankara merkez ya da Haymanalı. Yorgun gözlerle akşam saatlerinde boşalan tezgahına bakıyor. Gün sonu gelmiş, iftarı bekliyorlar.

"Nasıl memnun olayım," diyor sitemle. "Yemin olsun sabah saat beşte çıktım evden. Burada tezgahımızı açmaya başladığımızda saat altıydı. Al bak, on iki saat olmuş. Ne kazandın diye sorarsan vallahi bilmiyorum. Bu biber var ya bu biber, bu biber kötüsü. İyisi halde beş yüz lira. Halde beş yüz lira olan biberi ben burada kaça satacağım? Sen söyle Allah aşkına, kaça satacağım?"

Oruçlu olup olmadığını sorduğumda hayır deyip bir sigara uzatıyor. Kibarca reddedince kendi yakıp ilk nefesi içine çekiyor. "Niyetli değiliz ama akşam hep birlikte oturuyoruz sofraya burada Ramazan olunca" diye anlatmaya devam ediyor. "Kimisi şu yan tarafta yemek pişiren abi var, bak arabasıyla gelen, ondan alıyor. Kimisi de kendi yapıyor. Biz kendimiz yaptık. Menemen var menüde. Yanına da acı biber." 

Sigarasının dumanı pazarın telaşına karışırken, tezgah aralarındaki o görünmez yoksulluğu anlatmaya başlıyor.

Yerden toplayanlar

Nihat, pazarın kapanış saatlerinde beliren kalabalığı "yerden toplayanlar" diye adlandırıyor. O sırada söze bir başka tezgahtan Murat giriyor. Kısa saçı ve kirli sakalıyla kendisini "Ankara bebesiyim ben, Altındağ'dan" diye tanıtan Murat, akşam vaktinde parası olmadığı için gözden çıkarılmış, tezgahtan atılmış meyve ve sebzeleri toplayanlardan bahsediyor.

"Yerden toplayanlar çok abi," diyor Murat, etrafı işaret ederek. "Şimdi mesela burası Esat. Esat sorsan varlıklı yer. Şimdi bekle, akşam toplanma başlasın, nasıl geliyorlar. Öyle tek tük falan değil abicim, geliyorlar."

Saatler ilerledikçe pazarda "yerden toplayanların" sayısı artmaya başlıyor

Nihat'ın bıraktığı yerden Murat devralıyor cümlenin yükünü: "Vallahi en fazla yoksul mahallelerde oluyor. Mesela Dışkapı pazarına git bakayım. Hüseyingazi'ye bir var bakalım. Orada millet nasıl yerden topluyor. Eskiden buralarda azdı mesela, artık Çayyolu, Yaşamkent, Ayrancı tarafında bile oluyor. Normalde varlıklı mahalle dersin değil mi? Oralarda bile var. Mesela emeklisi geliyor. Her emekli iyi maaş almıyor ki. Sonra zengin mahallelerde kapıcılar geliyor mesela."

Birkaç tezgah ötede Zeki amca var. Kars Digor'un Dağpınar beldesinden, namıdiğer Pazarcık'tan. 

Pazardaki Karslıların çoğunluğu Kağızmanlı olsa da Digorlular da var ve hepsi Kürt emekçiler. Zeki amca bizi sofrasına buyur ediyor. Normalde salatalık, domates sattığı leğenlerin içine poşet geçirip üzerine sıcak yemeğini dökmüş; tezgahtaki vitrin bir anda akşam tenceresine dönüşmüş. Ortak tanıdıkların, isimlerin ve soyisimlerin kesiştiği kısa bir sohbetin ardından yüzünde acı bir tebessüm beliriyor.

Karslı Zeki Amca 

"Vallahi fiyat yazmaya yüzümüz yok," diyor yemeğini yerken. "Ben yemin olsun keyif almıyorum yaptığım işten. Hem sebze meyve fiyatı pahalı. Al işte, mazot geçti altmış lirayı. Daha da geçer. Nakliye desen ateş pahası. E bir de bu zıkkım turşu değil ki haftaya da satasın. Bakma şimdi havalar soğuk, yazın tezgahta üç gün beklemez bunlar. Vatandaş geliyor, abi olur mu bu fiyata biber patlıcan diyor. Ne diyeyim adama?"

Tüm tezgahtarlar adeta aynı sessiz sözleşmeyi imzalamış gibi aynı şeyi tekrar ediyor. Aslında utanması gereken onlar değil ama mahcubiyeti tezgahın arkasındakiler sırtlanmış durumda.

Saatler ilerledikçe tezgahtan düşenler ve ayıklananların sayısı artıyor. Köşe başlarına konulan ve girişlere dökülen meyve ve sebzeler ilerleyen saatlerde yoksul emekçilerin akşam menüsünü belirleyecek.

'Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana'

Sohbete diğer tezgahtarlardan biri dahil oluyor. Pazar yerinin değişen sosyolojisini bir çırpıda özetliyor: "Eskiden de vardı bu. Artık daha çok. Eskiden yoksul mahallelerde çoktu, artık her yerde var. Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana."

Bu ifadeyi destekleyen de oluyor kendince itiraz eden de. Kendi aralarında tatlı sert bir tartışma başlıyor o sırada. İçlerinden biri "Abi öyle deme, varlıklısı da geliyor, adam cimri, eli gitmiyor cebine" diye itiraz ederken, diğeri de başka bir itirazı yineliyor: "Ne alakası var abi, emekliye para mı bıraktılar?"

Ancak tartışmanın sonu hep aynı yere çıkıyor; kahir ekseriyeti yoksulluk manzaraları. Haymanalı Musa, o manzaraların zaman içindeki dönüşümünü anlatıyor: "Abi eskiden insanlar istemez, biz verirdik. Halinden anlardık. Şimdi öyle değil. Eskiden adam gelirdi; sabah gelirdi, akşam gelirdi. Boş gelirdi, boş giderdi. 'Gel abicim gel, insanlık ölmedi' derdik. Şimdi öyle değil. Hem sayısı arttı hem o mahcubiyet yok oldu. Nasıl olsun, artık o almasa diğeri alıyor yerdekini. Acele etmeyen aç kalır. Yemin olsun kurtlar sofrası. Hatta dur, dur değil. Hani o hayvan ölür, kuşlar gelir ya yırtıcı vahşiler, onun gibi. Kendi arasında kavga edenleri görüyoruz."

'Abla onu al demedim ki!'

Esnaf halinden memnun değil. Tezgahlar hafif hafif toplanırken, yavaştan bir sonraki pazarda tezgaha çıkmayacak ürünler ayrışıyor. Esat pazarında bu işin döndüğü iki ana nokta var. Biri yukarı girişte meyve sebze kasalarının biriktiği yer. Hemen çaycı Burhan'ın yan tarafı. Erzurumlu olan Burhan pazara çay satarak geçiniyor. Ağzı bozuk, bol küfürlü bir adam; gördüğü her kötülüğe küfrediyor. "Havalar ısınsın Van'a gideceğim, yeter burası" diyor bağırarak. Diğer taraf ise pazarın aşağısında, çöp konteynerlerinin arkasındaki loş boşluk.

Esat semt pazarı aslında yoksul emekçiler için "varlıklı mahallede" yer alıyor, beyaz yakalılar için de "Emekçi semt" olarak tarif ediliyor. Tam arafta. Ama tezgahtarlar "zengini yoksulu kalmadı artık her pazar var yerden toplayanlar" diyor.

Tezgahlar toplanıyor, yazar kasalar ve teraziler pazar araçlarının şoför koltuğuna yerleştiriliyor. Pazar yerine de yavaş yavaş yerden toplayanlar süzülmeye başlıyor. Kimisi kenara bırakılan kabağı, biberi, domatesi seçiyor, kimisi pörsümüş maydanoz ya da dereotunu ayıklıyor. Gözden çıkarılan bu sebzelerden bir "kabak çitmesi" çıkacak, eğer içine atacak azıcık da pirinç bulurlarsa.

Yerden toplayan teyzelerden ikisine yanaşıyorum. Kısacık boyuyla yüklediği pazar arabasını ardından çekiştiren, gözleri çipil çipil yaşlı bir kadın anlatmaya başlıyor.

"Yavrum benim hayatım anlatsam roman olur," diyor ince bir sesle. 

Kocası vefat etmiş. "Ben çocuklarımı okuttum, çocuklarım bana baktı," diye ekliyor. Ancak büyük oğlu hastalıktan vefat etmiş, diğer oğlu ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İşsiz...

"Ne yapayım oğlum," diyor ellerini iki yana açarak. "Ne yapayım. Otuz beş bin gelirim var. Daha evvel yurtdışında çalışmıştım. Oradan gelen malulen emekli maaşım var. Otuz bin de kiram. Sen de bana, ne yapayım?" 

Elini havaya sallayıp konuyu kapatıyor: "Neyse, ben geç kalmayayım oğlum. Kalmaz burası."

Az ilerideki diğer teyze ise o sırada tezgahtara kızmakla meşgul. 

"Yahu bari başında bekleyin. Bunlar atılacak mı, kaldırılacak mı? Alayım mı salatalıkları?" Tezgahta kimse yok; esnafın yarısı iftarlık sofrada, yarısı eşyaları kamyonete yüklüyor. Teyze, atılan domatesleri sepetine topluyor, salatalıklara ise yarı fiyatını ödeyerek arabasını dolduruyor.

Arka tarafta Karadeniz aksanıyla konuşan, Rizeli bir başka teyze var. Esat'ta çok fazla Karadenizli olduğunu söylüyor gülerek, "Hele şu caminin orası var ya, oooo nasıl kalabalık bizimkiler," diye anlatıyor. "Kimseye minnet eylemem yavrum ben, birazı parayla, birazı da böyle işte. Dolduruyoruz şükür dolabımızı," diyerek yerden bulduğu şükürlük maydanozları arabasına yerleştiriyor.

O sırada tezgahın diğer ucundan esnafın sesi yükseliyor, ezik çerileri önüne çekip içinden seçmeye başlayan bir kadına doğru bağırıyor: "Abla onları alacağım ben kamyona. Ben sana onu al demedim ki? Arkadaki kasadan al. Çerilerden."

Semt Pazarı'nda anons geçiyor zabıta: "Ankara için iftar vakti." Bazı pazarcılar kendi tezgahlarının başında bazısı da de orta yere çektiği tablalardan geniş bir sofra kurarak yiyor yemeğini. Sofraya davet ediyorlar. Menüde sulu tavuklu patates ve yanına bulgur pilavı var. Bir de salata. Yemeğin suyu bol kısmına dalıyor ekmekler. Sünger gibi yemeğin suyunu çeken ekmekler ağızları tatlandırırken kaşığı daha çok pilavda kullanıyor emekçiler. 

'Yıllarca bu devleti temsil ettim ben'

Notlarımı alırken ilkin bir zabıta memuru yaklaşıyor yanıma. "Ödev mi var?" diye soruyor. Gazeteci olduğumu ve meseleyi anlayınca başını sallıyor, "Yaz kardeş yaz. Daha neler var," diyor usulca. Bu kısa diyaloğu duyan bir amca arkadan omuzuma dokunuyor.

"Kim okuyacak? Allah aşkına kim okur bunu," diye soruyor alaycı ama yorgun bir tonla. "Yine burada toplamaya gelenler değil mi?"

Adını vermiyor ama hiç durmadan konuşmaya başlıyor. Başında beresi, kemik çerçeveli gözlükleri ve beyaz çember sakalıyla oldukça sıska bir adam. Konuşurken sık sık "evladım" diye sesleniyor. "Yıllarca devlet memurluğu yaptım. Yeri geldi, görevim icabı bu devleti temsil ettim ben. Boş ver şimdi neydi, hangi makamdı. Ama ne gördüm? Namusunla, şerefinle yaşarsan yaşlanınca bu saatte geliyorsun pazara."

Kötü mü peki namusuyla şerefiyle yaşamak, diye soruyorum. Yüzündeki öfkeyle acı acı gülüyor. "Ben eğer diğerleri gibi işimi bilseydim çok varlıklı olurdum. Ama ben babamdan böyle görmedim. Benim babam Cumhuriyet memuruydu. Allah haram lokmayı nasip etmesin. Ben de o yoldan gittim. Şimdi bak tepemizdekilere, hepsi din iman diyerek ne hale getirdiler. İnananlara da halel getiriyorlar. Yoruldum vallahi."

Sohbeti bitirirken yine en baştaki sözüne dönüyor, "Bu yazılanları yine bunu yaşayanlar okuyacak," diyor. Karanlık iyiden iyiye çökerken pazar yerinin kalabalığı artıyor. Arka planda sesler birbirine karışıyor; kimisi "Suriyelileri doyurduk, kendi vatandaşımızı doyuramadık" diye söyleniyor, kimisi "Emekliler gelecek hakkından bunların" diye bağırıyor, bir başkası ise ona "Onları da iktidara aynı emekliler getirmedi mi?" diyerek kızıyor.

Tartışma koyulaşırken, vakti azalanlar yerdeki yiyeceklerin en iyilerini arabalarına doldurma telaşında. Domates, salatalık, marul, maydanoz, az biraz patates ve kenara konulan kabaklar. Kimisi emekli, kimisi işsiz. Kimisi hasta olduğu için çalışamıyor ve yerde toplamaya geliyor, kimisi ne yapsa da geçinemiyor.

Asgari ücretlilerin, emeklilerin bu ayazda nasıl geçindiği sorusunun yanıtı, semt pazarlarının akşam saatlerinde gizli. Hava karardıkça, yanan sokak lambalarının ışığı yoksulluğu çok daha görünür kılıyor.

/././

Almanya'da seçimler: İsimler ve renkler farklı, değişmeyen sermaye çıkarları ve sağın Yeşili -Haluk Arıcan- 

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor. Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

Baden-Württemberg’de 8 Mart’ta yapılan eyalet seçimleriyle, Eylül ayına kadar sürecek ve batıdan doğuya beş eyaleti kapsayan seçim maratonu başlamış oldu. Eyalet seçimlerinde eyalet parlamentoları ve dolayısıyla o eyalette hükümeti oluşturacak muhtelif partiler belirleniyor. Yine 8 Mart’ta Bavyera eyaletinde yapılan yerel seçimlerde ise eyalet seçimlerinin aksine sadece belediye meclisi ve belediye başkanlığı seçimleri yapıldı.

Sermayenin yeşili

Baden-Württemberg’de açıklanan geçici seçim sonuçlarına göre Yeşiller, bir önceki seçimlere göre oy kaybetmelerine rağmen yüzde 30,2 oy oranıyla eyalet parlamentosunda 56 sandalye kazandı. Merkez sağ partisi CDU ise yüzde 29,7 ile yine 56 sandalye elde etti. Faşist parti AfD, yüzde 18,8 oy oranıyla bir önceki seçime göre oylarını büyük oranda artırarak 35 sandalye ile mecliste yer alacak. Sosyal demokrat parti SPD yüzde 5,5 oy oranıyla 10 sandalye alarak meclise kıl payı girerken, Sol Parti (Die Linke) ise yüzde 4,4 oy oranıyla seçim barajını aşamadı.

Bu eyaletteki seçimler, 15 yıldır Eyalet Başbakanı olan Winfried Kretschmann’ın (Yeşiller) aday olmayacağını açıklamasından sonra, onun yerine aday olan Cem Özdemir’in CDU adayının oldukça gerisinden başladığı seçim yarışını önde bitireceğinin görülmesiyle daha çok bu bağlamda tartışıldı.

Seçimin iki sonucu

Yeşiller açısından, partinin geri kalanından da daha ilkesiz olan realo (reelpolitik/gerçekçi) kanadının, kendisinden önceki Kretschmann gibi temsilcisi olan Özdemir’in yine Kretschmann’ın Yeşil-muhafazakâr olarak bilinen, çevre ve iklim sorunlarını söylem düzeyinde tutan, solculuğu kimlik siyasetine hapseden uygulamalarını sürdüreceği görüldü. Özdemir, sermaye çıkarlarını temel alan siyasi ve ekonomik uygulamaları sürdürürken, geçmiş refah dönemine özlemi canlı tutan Kretschmann’ın muhafazakâr söylemini sürdürme konusunda yeteneği olduğunu da gösterdi.

Seçimin ikinci sonucu ise, yukarıdaki tartışmaların gölgesinde kalsa da, bir önceki seçime göre oylarını neredeyse bir kat daha artıran AfD’nin sadece doğuda değil, batıda da iktidar adayı kalıcı bir parti olduğunu göstermesidir.

Eyalet seçimine sadece birkaç hafta kalmışken Köln İdare Mahkemesi’nin, geçici de olsa, bu partinin iç istihbarat örgütü VS tarafından Almanya genelinde “kesinleşmiş aşırı sağcı parti” olarak değerlendirilmesini askıya almış olması, seçmen kitlesi tarafında AfD’nin meşru bir parti olarak kabul gördüğü algısını güçlendirdi. Bu aynı zamanda düzenin AfD’ye, Nazi dönemiyle bağlantılı “aşırılıklarını” düzeltmesi için verilmiş bir kredi olarak da okunabilir.

AfD’nin yabancı düşmanı, özellikle de ilticacıları hedef alan siyaseti ise düzen partileri tarafından zaten kendi gündemlerine çoktan alınmış durumda.

Yeşiller en fazla oyu almalarına rağmen parlamentoda CDU ile aynı sayıda koltuğa sahip oldukları için Özdemir’in eyalet başbakanlığı henüz garanti değil. Her iki parti de AfD ile iş birliği yapmayacaklarını açıkladıklarından, en azından bu dönem AfD’nin olmadığı tek koalisyon imkânı Yeşiller ile CDU arasında görünüyor. Bunun dışında istikrar sağlamayacak bir azınlık hükümetinin kurulması da mümkün.

Sermayenin genel krizi yerellikte çözülebilir mi?

Baden-Württemberg’de yapılan seçimlerin önemi, bu eyaletin Almanya’nın en güçlü endüstri merkezlerinden biri olmasından kaynaklanıyor. Mercedes-Benz, Porsche, Bosch gibi birçok önemli tekel sadece burada üretim yapmıyor; aynı zamanda birçoğunun merkezi de bu eyalette, özellikle de başkent Stuttgart’ta bulunuyor. Eyaletteki irili ufaklı kentlerin bütçelerinde şirketlerden alınan vergiler önemli bir yer tutuyor. Üstelik eyalet sadece büyük tekellerin değil, orta ve küçük ölçekli işletmelerin de sanayi ve ihracatta ciddi ekonomik roller üstlendiği bir merkez. Bundan dolayı başta başkent Stuttgart olmak üzere eyalet Almanya’nın en zengin bölgelerinden biri.

Çin’le teknoloji, üretim ve fiyat rekabetinde geriye düşen Alman tekellerine bir diğer darbe de ABD’nin Trump döneminde uyguladığı gümrük vergileriyle geldi. Volkswagen iştiraki olan otomobil üreticisi Porsche zarar ederken, Bosch ve Mahle gibi tekeller eyalette bulunan bazı fabrikaları ve işletmeleri kapatacaklarını açıkladılar. Mercedes ise ciro ve kârında düşüş olduğunu duyurdu.

Otomobil endüstrisi sendikaların güçlü olduğu, işçi maaşlarının yüksek olduğu bir alan(dı). Krizin sonucu olarak fabrika kapatmaları ve işten çıkarmalarla birlikte kalan emekçiler için ücretlerde indirime gidilmesi, iş güvencelerinin kaldırılması ve daha uzun çalışma süreleri, sendikalar tarafından desteklenen sermaye yanlısı önlemler olarak öne çıkıyor. Bunlar sadece üretimde çalışan işçileri değil, ustabaşından mühendislere kadar geniş kesimleri olumsuz etkiliyor.

Tekellerin kârlarındaki büyük düşüş, yukarıda da belirtildiği gibi eyalet ve belediye gelirlerinde de büyük bir düşüşe yol açtı. Stuttgart kentinin şirketlerden aldığı kurumlar vergisi (Gewerbesteuereinnahmen) geçtiğimiz yıl 1,3 milyar avrodan 750 milyon avro seviyesine indi. Almanya genelinde olduğu gibi yerel yönetimler ilk önlem olarak emekçileri doğrudan etkileyen belediye hizmet ücretlerini artırırken sosyal hizmetlere bütçeden ayrılan payı da büyük oranda düşürdü.

İşten çıkarmalar, sosyal yardımların kısılması ve siyaset alanında başka bir seçenek olmaması emekçileri gelecek kaygısına iterken, bu düzene radikal bir alternatif olduğunu iddia eden AfD emekçiler arasında desteğini artırıyor. Kamuoyu araştırmaları, AfD seçmenlerinin ciddi bir kısmının gelecekten umudunu kesmiş kesimlerden, emekçilerden ve orta sınıf olarak tanımlanan küçük burjuvaziden ve uzun süredir sandığa gitmeyen kesimlerden oluştuğunu gösteriyor.

İşçi sınıfı ve genel emekçi sayısının yüksek olduğu bu eyalette, bu kesimlerin yukarıda sıralanan sorunlarla cebelleşip arayış içinde oldukları bir dönemde, işçi sınıfını temsil iddiasındaki partilerin seçimlere katılmadıklarını da belirtelim.

İki farklı portre, tek bir siyaset

Muhafazakâr, sermaye dostu ve koyu bir Katolik olarak bilinen ve 15 yıl eyalet başbakanlığı yapan Winfried Kretschmann (Yeşiller), politik kariyerine birçok tanınmış Yeşil Partili siyasetçi gibi Federal Almanya’da faaliyet yürüten Batı Almanya Komünist Birliği’nde (KBW) başlamış ve kadro seviyesinde sorumluluk almıştı.

SSCB ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte DDR’i de revizyonist olarak nitelendiren ve o dönem oldukça güçlü olan bu yapı, sadece Maoist olarak değil, Kamboçya’da iktidarı alan Kızıl Khmerler’in sıkı bir destekçisi olarak da öne çıkıyordu.

Bu reel sosyalizm karşıtlığı ve Çin yanlılığı, 70’li yıllardaki ABD siyasetiyle uyumluydu. Sonraki işbirliklerinin temelini de bu ortak düşmanlık oluşturdu.

Kretschmann’ın yerini ve desteğini alan Özdemir’in politik kariyeri de Yeşiller içinde, bu eski kadroların yanında başladı.

Avrupa Parlamentosu’ndaki görevi dolayısıyla yaptığı uçuşlardan kazandığı bonus puanlarını özel seyahatleri için kullandığının ortaya çıkması bahane edilerek, o dönemde ters düştüğü Yeşiller yönetimi tarafından kızağa çekildi. Herkes siyasi kariyerinin bittiğini düşünürken, evine dönmektense ABD’ye giderek bir süre orada yaşadı ve siyasi olarak etkili çevrelerle ilişkiler geliştirdi. Artık Atlantik ilişkilerinin sıkı bir temsilcisiydi. ABD’ye olan hayranlığını ise hiç gizlemedi. Almanya’ya geri döndüğünde artık yolu açıktı.

Kretschmann ve Özdemir’in ne siyasi geçmişleri ne de kariyer basamakları ilk bakışta benzer görünüyor.

Yakından bakıldığında ise DDR ve reel sosyalizme açık düşmanlıklarında ve sermayeye ölçüsüz bağlılıklarında hiçbir farklarının olmadığı çok net. Onları siyaseten yükselten de, insani ve ahlaki olarak “sol gösterip sağla vurdukları” için düşüren de bu nitelikleridir.

/././

İran'ın direnişi Vatikan'ı böldü -Tevfik Taş- 

İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır.

Papa'dan sonra Vatikan'da en etkili ikinci kişi sıfatına sahip Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin Vatikan News'e yaptığı açıklamada, uluslararası hukukun "içi giderek boşaltılıyor" değerlendirmesini yaptıktan sonra, "önleyici savaş" kriteri uygulanmaya başlarsa bütün dünyanın alevler içinde kalacağını ifade etmişti savaşın dördüncü gününde.

"Önleyici savaş" doktrininin "adil olmayan savaşlar"a yol açtığını, bu durumun "halkların kendi kaderini tayin hakkı, devletlerin toprak egemenliği ve savaş kurallarının kendisini baltaladığı"nı ifade eden Vatikan'ın iki numarası, silahsız çözüm ve diplomasiye dönülmesini talep ediyordu.

Parolin'in ABD/İsrail çetesini memnun etmeyen bu açıklamasından sonra bir darbe de bizzat ABD içinden geldi. Katolik Kilisesi Başpiskoposluğu adına Kardinal Robert McElroy yaptığı açıklamada İran'a yapılan saldırıyı "ahlaki açıdan meşru değil" diyerek net bir dille mahkum etti. McElroy, bu savaşın "adil savaş" olarak nitelenebilmesi için gereksinim duyulan meşru dayanaklardan yoksun olduğunu ifade ederek, bu savaşın Katolik değerleri ile uyumlu olmadığını açıkladı. Oysa "12 Gün Savaşı"nda ABD Piskoposluğundan etkili bir itiraz sesi gelmemişti.

Benzer bir "çatlak ses" vakası Almanya Piskoposluğu içinde de görünür hale geldi. Alman Piskoposlar Konseyi Başkanı Heiner Willmer, İsrail'in güvenliğinin "olağanüstü önemi haiz" olduğunu açıklayarak, "özgürlüğü seven herkesin İran halkının acımasız bir rejimin boyunduruğu altından kurtulduğu anı özlediği"ni söylerken aslında adı konulmamış geleneksel örtük tavrı yineliyordu. Buna karşın Essen Piskoposluğu adına açıklama yapan Franz-Josef Overbeck'in değerlendirmesi, alışık olanın aksine, Katolik Kilisesi içindeki bozulan ezbere dayalı yarılmayı özetler gibidir: "İran'a yapılan saldırı uluslararası hukuka aykırı olup, zaten zayıflamış olan kurallara dayalı düzeni daha da baltalamaktadır." Bu, Alman Katolikliği içinde de yeni bir tutumun habercisidir. Ayrıca Piskopos Overbeck'in sıradan bir din bürokratı değil, aynı zamanda Federal Ordu içinde dini hizmet veren örgütlenmeden de sorumlu olduğunu belirtmek yararlı olabilir.

Papa'nın ikircimli tavrının olası nedenleri

Vatikan News, Vatikan bürokrasisi tarafından titizlikle denetlenmekte olan bir medya aracıdır. Bu organda Vatikan'ın ve Papa'nın resmi görüşünü yansıtmayan hiçbir haber ya da yoruma yer verilmez.

Papa XIV. Leo'nun Ali Hamaney'in ABD/İsrail çetesi tarafından katledilmesinden sonra taziye dileğinde bulunmasına rağmen ısrarla ''taraflara itidal'' temennisinde bulunarak "şiddet sarmalı" retoriği ile yetinmesi manidardır. 2003 Irak Savaşı'nda dönemin Papası II. Johannes Paul'un savaşa açıktan "hayır" demesinden sonra mevcut Papa'nın top çevirmesinin mantığı ne olabilir?

Hiç kuşkusuz Papa II. Johannes Paul bir Soğuk Savaş Papasıydı ve dönemin nesnel koşulları içinde Bush Doktrini ile uyum içinde değildi. Soğuk Savaş sonrası "kurulmuş/kazanılmış dengeler"in sabitlenmesi fikri onun bu tercihinde önemli bir etkendi. "Uygarlıklar Savaşı" söylemi belli ki dönemin Papasını ikna etmemişti.

Mevcut Vatikan önderliği de din sosuna batırılmış ABD/İsrail saldırganlığına ikna olmuş değildir. Hristiyan ve Yahudilerin birleşerek "Müslümanlara karşı Haçlı Seferi" görüntüsü veren, daha doğrusu sözü geçen çete tarafından yaratılması istenen bu ince kıyılmış palavralar retoriği ile Vatikan yönetimi mutabık değildir. Hiçbir inandırıcılığı olmayan bu zokayı, alametifarikası külyutmazlık olan Vatikan da yutmuyor.

Peki, Papa niçin yardımcısı kadar dahi açık sözlü değil?

Bunun beş nedeni sayılabilir:

Bir, kendisi de bir ABD yurttaşıdır ve aşırı tarafgir bir görüntü vermekten kaçınıyor olabilir.

İki, Hristiyanlık tarihi içinde köklü tarihi ve etkisi bulunan az sayıdaki cari tarikatlar arasında yer alan Augustinus okulundan geliyor Papa. Ve bu tarikatın kavram çerçevesi içinde ''meşru/adil savaş'' kavramı önemli bir yer tutuyor. Trump pedofili ile Netanyahu katilinin senaristi oldukları bir savaşın tarafı olmak istememenin, Papa'nın seçebileceği en aklıselim tutum olacağı açıktır.

Üç, Vatikan olası bir din savaşı tablosu içinde yer almak ya da bu retoriğe dolaylı katkı sağlayan bir unsur olmaktan kaçınmak istiyor olabilir.

Dört, İran'ın direncini görerek, önünde sonunda saldırgan tarafın diplomasi masasına döneceği hesap edilerek, "taraflar üstü" imajı açısından bu alanda kendisine görev tanzimi yapılacağını umuyor olma ihtimali çok yüksek görünüyor.

Beş, Kilise içindeki görüş ayrılıklarını hesaba katarak, olası bir iç yarılmanın önüne geçmek açısından özenli bir sabırla süreci yönetmek olarak ileri sürülebilir...

Tüm bu verilere bakıldığında Papa'nın Vatikan Devlet Sekreteri Pietro Parolin'den farklı düşünmediğini pekala varsayabiliriz. İran'ın direnci arttıkça, otomatiğe alınmış "savaşan taraflara itidal temennisi" ve "şiddet sarmalından kurtulmak lazım" şablonlarının kullanımına olan ihtiyaç giderek azalmaktadır. Aziz Augustinius'un "adil/meşru savaş" bilgeliğini isteksizce yorumlama eğilimli "taraflar üstü" Papa'ya bir tavsiye de Gorki'nin "Ana"sından salık verelim: "Tarafsız olmak, vuranın elini, vurulanın kanını yalamaktır..."

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş-  Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biy...